6 Mart 2014  PERŞEMBE

Resmî Gazete

Sayı : 28933

ANAYASA MAHKEMESİ KARARI

Anayasa Mahkemesi Başkanlığından:

Esas Sayısı : 2011/21

Karar Sayısı: 2013/36

Karar Günü: 28.2.2013

İPTAL DAVASINI AÇAN : Anamuhalefet Partisi (Cumhuriyet Halk Partisi) TBMM Grubu adına Grup Başkanvekilleri Kemal ANADOL ile M. Akif HAMZAÇEBİ

İPTAL DAVASININ KONUSU : 3.12.2010 günlü, 6085 sayılı Sayıştay Kanunu’nun;

1- 2. maddesinin (1) numaralı fıkrasının (d) bendi ile 36. maddesinin (3) numaralı fıkrasının,

2- 2. maddesinin (1) numaralı fıkrasının (f) bendinde yer alan “…tespit edilen kamu zararına ilişkin…”, 23. maddesinin (2) numaralı fıkrasının (a) bendinde yer alan “…kamu zararına ilişkin…” ve 48. maddesinin (1) numaralı fıkrasının birinci cümlesinde yer alan “…kamu zararına yol açan…” ibarelerinin,

3- 2. maddesinin (1) numaralı fıkrasının (k) bendinin,

4- 7. maddesinin (6) numaralı fıkrasının,

5- 17. maddesinin;

a- (6) numaralı fıkrasının (c), (ç) ve (d)  bentlerinin,

b- (6) numaralı fıkrasının, “Bunun dışında mülakat ile ilgili herhangi bir kayıt sistemi kullanılmaz.” biçimindeki son cümlesinin,

c- (7) numaralı fıkrasının, “Mülakatta başarılı sayılmak için, komisyon başkan ve üyelerinin yüz tam puan üzerinden verdikleri puanların aritmetik ortalamasının en az yetmiş olması şarttır.” biçimindeki son cümlesinin,

6- 21. maddesinin (7) numaralı fıkrasının birinci cümlesinde yer alan “…başkan yardımcılarından birine vekâlet verir.” ve ikinci cümlesinde yer alan “…başkan yardımcılarından kıdemli olanı…” ibareleri ile 22. maddesinin (1) numaralı fıkrasının “Başkan yardımcıları daire başkanı statüsündedir.” biçimindeki son cümlesinin ve 25. maddesinin (5) numaralı fıkrasının,

7- 23. maddesinin (4) numaralı fıkrasında yer alan “…ve ahizler…” ibaresinin,

8- 28. maddesinin ve 11. maddesinin (1) numaralı fıkrasının (e) bendinde yer alan “Rapor Değerlendirme Kurulu,” ibaresinin; 26. maddesinin (1) numaralı fıkrasının birinci cümlesinde yer alan “…Rapor Değerlendirme Kuruluna seçilenler dışında kalan…” ibaresinin; 27. maddesinin (1) numaralı fıkrasında yer alan “…Rapor Değerlendirme Kurulu ile…” ibaresinin; 38. maddesinin (2) numaralı fıkrasının birinci cümlesinde yer alan “…ve Rapor Değerlendirme Kurulunun görüşü alınır.” ibaresi ile ikinci cümlesinde yer alan “…Kurulca görüş bildirilen…” ibaresinin; 39. maddesinin (2) numaralı fıkrasının birinci cümlesinde yer alan “…Rapor Değerlendirme Kurulunun görüşü alındıktan sonra…” ibaresinin; 40. maddesinin (2) numaralı fıkrasının birinci cümlesinde yer alan “…Rapor Değerlendirme Kurulunun görüşü de alındıktan sonra…” ibaresinin; 42. maddesinin (1) numaralı fıkrasının ikinci cümlesinde yer alan “…ve Rapor Değerlendirme Kurulu…” ibaresinin; 43. maddesinin (1) numaralı fıkrasının birinci cümlesinde yer alan  “…eylül ayı sonuna kadar Rapor Değerlendirme Kuruluna gönderilir.” ibaresi ile ikinci cümlesinde yer alan “…Rapor Değerlendirme Kurulu…” ibaresinin; 64. maddesinin (3) numaralı fıkrasının ikinci cümlesinde yer alan “…Rapor Değerlendirme Kurulu ile…” ibaresinin; Geçici 3. maddesinin (3) numaralı fıkrasının birinci cümlesinde yer alan “…Rapor Değerlendirme Kurulu ve…” ibaresinin,

9- 31. maddesinin (2) numaralı fıkrasının (b) ve (ç) bentlerinin,

10- 32. maddesinin (6) numaralı fıkrasının,

11- 35. maddesinin (1) numaralı fıkrasının (a) bendinde yer alan “Sayıştay tarafından yerindelik denetimi yapılamaz, idarenin takdir yetkisini sınırlayacak ve ortadan kaldıracak karar alınamaz.” biçimindeki son cümlesinin,

12- 35. maddesinin (1) numaralı fıkrasının (b) bendinin ve 37. maddesinin (2) numaralı fıkrasında yer alan “…genel kabul görmüş uluslararası…” ibaresinin,

13- 35. maddesinin (1) numaralı fıkrasının (ç) bendinde yer alan “…güncel…” sözcüğünün,

14- 38. maddesinin (1) numaralı fıkrasının birinci cümlesinde yer alan                 “…düzenlilik ve performans…” ile “…idareler itibariyle birleştirilir ve bir örneği…” ibarelerinin,

15- 39. maddesinin (2) numaralı fıkrasının son cümlesinde yer alan “…bir örneği de ilgili mahallî idarenin meclisine…” ibaresinin,

16-  45. maddesinin,

17- 51. maddesinin (2) numaralı fıkrasının (a) bendinde yer alan “…ilgili kamu idaresinin adı ve denetim dönemi,” ibaresinin,

18- 79. maddesinin,

Anayasa’nın 2., 6., 9., 10., 36., 70., 87., 125., 138., 160. ve 165. maddelerine aykırılığı ileri sürülerek iptallerine ve iptal davası sonuçlanıncaya kadar yürürlüklerinin durdurulmasına karar verilmesi istemidir.        

I- İPTAL ve YÜRÜRLÜĞÜN DURDURULMASI İSTEMİNİN GEREKÇESİ

Dava dilekçesinin gerekçe bölümü şöyledir:

“II. İPTALİ İSTENEN MADDELERİN ANAYASAYA AYKIRILIK GEREKÇELERİ

İptali istenen maddelerin Anayasaya aykırılık gerekçelerine yer verilmeden önce Parlamentonun ortaya çıkışı, hukuk sistemleri ve diğer ülkelerdeki Sayıştaylar ile T.C. Sayıştayının Anayasal konumu ve işlevleri hakkında genel açıklamalara yer verilmesi uygun olacaktır.

Parlamento ve Bütçe Hakkı

Parlamentolar, savurgan ve keyfi harcamalarda bulunan yürütme makamlarına karşı vergi mükelleflerinin temsilcileri olarak doğmuş ve bu işlevlerini kabul ettirerek var olabilmişlerdir. Günümüzün temsili demokrasilerinin temelinde, halkın temsilcilerinin kamu gelir ve giderlerinin saptanmasında söz ve karar sahibi olabilmek için yürütme makamlarına karşı sürdürdükleri mücadele yatmaktadır.

Klasik örneği, 1215 yılında İngiltere Kralı Yurtsuz Jonh ile Papa III. Innocent ve baronlar arasında imzalanan Büyük Özgürlükler Sözleşmesi (Magna Carta Libertatumdir. İktidar odağı egemenler arasında imzalanan sözleşmenin temel özelliği, kralın sorgulanamaz kabul edilen yetkilerinin sınırlandırılması ve vergi toplama yetkisinin ise Kilise ile baronların ortak kararına bağlanmasıdır. Bu kararı alacak olan heyet parlamentonun ilk nüvesidir.

İlk nüvenin uç vererek parlamentonun ortaya çıkmasıyla birlikte İngiltere’de 1628 yılında Petition of Rights ile dolaysız vergilerin, 1688 yılında Bill of Rights ile bütün vergi, harç ve resimlerin ihdası Parlamentonun kabulü şartına bağlanmış; 1665 yılında ise kamu gelirlerinin harcanması Parlamentonun kontrolüne tabi kılınmıştır.1

Halkın siyasal bir aktör olarak sürece dahil olması, Fransız Ulusal Meclisinin 26 Ağustos 1789 tarihinde açıkladığı İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirgesi (Declaration des Droits de I’Homme et du Citoyen) ile gerçekleşmiştir. Söz konusu Bildirgenin 13 üncü ve 14 üncü maddelerinde, tüm yurttaşların bizzat ya da temsilcileri aracılığıyla, yurttaşların tamamından olanakları ölçüsünde eşit olarak alınacak vergilerin cinsini, miktarını, matrahını, tahakkuk biçim ve tahsil sürelerini belirlemeğe, vergi gelirlerinin kullanılmasını gözlemeğe hakları olduğu belirtildikten sonra; 15 inci maddesinde aynen, “Toplumun tüm kamu görevlilerinden, görevleriyle ilgili olarak hesap sorma hakkı vardır.” denilmiştir. Bildirgenin ülkemiz gündemi açısından bir başka önemli özelliği ise Bildirgenin 16 ncı maddesinde, “Hakların güven altına alınmadığı, kuvvetler ayrılığının yapılmadığı bir toplumda Anayasa/hukuk yoktur.” denilmiş olmasında yatmaktadır.

Sayıştaylar ise, parlamentoların ortaya çıkarak “bütçe hakkı”nın parlamentolara geçmesiyle birlikte yürütmeye bütçe kanunlarıyla tahsis edilen kaynakların parlamento adına denetlenmesi ihtiyacından doğmuş uzman kuruluşlardır.

Hukuk Sistemleri ve Devlet Örgütlenmesi

Dünya uygulamasına bakıldığında Dünyada Kıta Avrupa’sı ve Anglo – Sakson olmak üzere iki farklı hukuk sistemi, buna dayalı olarak da iki farklı devlet örgütlenmesi ve iki farklı Sayıştay tipi bulunmaktadır.

Sanayi Devrimi İngiltere’de başlamıştır. Sanayileşme sürecine sonradan katılan özellikle Almanya, Fransa ve İtalya gibi ülkeler, İngiliz sanayi mamullerinin rekabeti karşısında korumacı politikalara yönelmek zorunda kalmışlar ve endüstriyel dönüşümün gerçekleştirilerek İngiliz sanayi mamulleriyle rekabet edebilir bir ekonominin kurulması görevini devlete vermişlerdir.

Devlete verilen bu görev, özel hukuk – kamu hukuku ayrımına dayanan Roma Hukuku geleneği ile birleşerek Kıta Avrupa’sı hukuk sistemini ortaya çıkarmıştır. Buna göre, yurttaşlar arasındaki (eşitler arası) uyuşmazlıklarda özel hukuk, yurttaşların kamuyla ve kamu kuruluşlarının birbirleriyle olan (kamunun ve dolayısıyla kamu yararının üstün olduğu) uyuşmazlıklarda ise kamu hukuku kurallarının uygulanması öngörülmüştür. Özel hukuk – kamu hukuku ayrımından, adli yargı – idari yargı ayrımı doğmuş ve adli yargının meslekten yargıçlar tarafından, idari yargının ise, üst düzey idari görevler yürüten veya bu görevlerden gelen kamu hizmeti bilgi ve deneyimine sahip yüksek memurlar tarafından yürütülmesi esası benimsenmiştir.

Devlete teknolojik dönüşümün gerçekleştirilerek kalkınmanın sağlanması görevinin verilmesi ve hukukun yazılı metinlerden oluşması, erken dönemde “Kameralizm” olarak Prusya’da, sonrasında ise Fransa’da kamu hukuku çizgisinde ilerleyen ve siyaset bilimi ile kesişen yönetim bilimi kürsülerinin doğmasına yol açmıştır.

Üniversitelerin bu kürsülerinde, kamu hizmetlerinin kapsam ve nitelikleri ile verimli ve etkin yürütülmesini sağlayacak teşkilatlanma modelleri, hizmet üretme süreçleri ve personel istihdam sistemleri konularında bilimsel çalışmalar yapılmıştır. Bu çalışmalar bir yandan siyasal karar organlarına (yasama ve yürütme) hukuk oluşturma sürecinde kaynaklık ederken, diğer yandan idari yargının doktriner esasta gelişmesini sağlamıştır.

Kamu hizmetlerinin kapsam ve niteliği yanında verimli yürütülmesinin esas ve usulleri, siyasal karar organları tarafından kanun, tüzük ve yönetmeliklerde en ince ayrıntısına kadar düzenlenerek yazılı hukuk metinleri haline getirilmiş ve kamu hizmetlerinin verimli ve kamu yararına yürütülmesine güvence oluşturmak üzere ise liyakat, uzmanlık ve kariyer ilkelerine dayanan ve tarafsız çalışması güvence altına alınan personel sistemleri öngörülmüştür. Nitekim, bu ilke İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirgesinin 6 ncı maddesinde, “Tüm yurttaşlar yasa önünde eşit olduklarından, yeteneklerine göre her türlü kamu görevi, rütbe ve mevkiine eşit olarak kabul edilirler, bu konuda yurttaşlar arasında erdem ve yeteneklerinden başka bir ayırım gözetilmez.” biçiminde yer almıştır.

Hukukun siyasal karar organları tarafından oluşturulması; kamu örgütü, kamu hizmeti ve kamu faaliyetleri ile bunların teşkilatlanma, çalışma ve yürütülme süreçlerinin anayasa, yasa, tüzük, yönetmelik ve genelgelerle en ince ayrıntısına kadar yazılı hukuk metinleri haline getirilmesi; kamu hukuku – özel hukuk ayrımına dayalı olarak idari yargı – adli yargı ayrımına gidilmesi; özel çıkara karşı kamu yararının üstün tutulması ve Sayıştaylara kamunun mali hesap ve işlemleri üzerinde yargı yetkisi tanınması Kıta Avrupa’sı hukuk sisteminin temel özellikleridir.

Hukukun örf ve adetlerle mahkeme içtihatlarından oluştuğu Anglo – Sakson hukuk sistemi ise yargı birliğine dayanır. Kamu hukuku – özel hukuk, idari yargı – adli yargı ayrımı ve Sayıştayların yargı yetkisi yoktur. Kamu yararına üstünlük tanınması söz konusu değildir. Mahkemelerde davacı iddiasını ispatla yükümlüdür ve hakimin gerçeği araştırma gibi bir yetki ve sorumluluğu bulunmamaktadır.

Sayıştaylar

Ülkelerin tabi oldukları hukuk sistemine göre Dünya’da “yargı tipi” ve “ofis tipi” olmak üzere iki farklı tür Sayıştay bulunmaktadır. Sayıştaylara, yürütmenin yasamaya hesap verme sorumluluğu çevriminde ülkelerin tabi oldukları hukuk sistemine göre farklı görev ve işlevler yüklenmiştir.

Fransa, Belçika, İspanya, Portekiz, İtalya, Yunanistan gibi Kıta Avrupa’sı hukuk sisteminin geçerli olduğu ülkelerin “yargı tipi” Sayıştaylarının başlıca iki görevi vardır. Birincisi, Parlamentonun yürütmeye bütçe kanunlarıyla tahsis ettiği kamu fonlarının parlamento adına denetlenmesi ve bütçe uygulama sonuçlarının parlamentoya raporlanması; ikincisi ise, yürütmenin bütçe ödeneklerini teslim ettiği kamu görevlilerinin hesap ve işlemlerinin önceden belirlenmiş kurallara (mali mevzuata) uygunluğunun hesap yargılaması yoluyla karara bağlanmasıdır.

İngiltere, ABD, Avustralya, Kanada, Yeni Zelanda, İsveç gibi Anglo – Sakson hukuk sisteminin geçerli olduğu ülkelerin “ofis tipi” Sayıştayları ise, Parlamentonun bütçe kanunlarıyla yürütmeye tahsis ettiği kaynakların denetimi ve denetim bulguları ile bütçe uygulama sonuçlarının parlamentoya raporlanması görevlerini yapmaktadır.

Sayıştaylar arasında hukuk sisteminden kaynaklanan bu farklılık, örgütlenme modelinden denetim metodolojisine uzanan bir dizi farklılığa yol açmıştır. Kıta Avrupa’sı hukuk sisteminin yargı tipi Sayıştaylarında, yüksek mahkemeler esas alınarak Sayıştayın işleyişinden sorumlu başkan, idari görevlerinde başkana yardımcı olan genel sekreter ve karar organı olarak yargısal kurullar şeklinde bir örgütlenmeye gidilirken; Anglo – Sakson hukuk sisteminin ofis tipi Sayıştaylarında ise hizmet kuruluşları esas alınarak Sayıştayın faaliyetlerinden sorumlu başkan ve başkanlığı altındaki denetçilerle fiilen denetim faaliyeti yürüten başkan yardımcılarından oluşan monokratik (tekçi) örgütlenme modeli benimsenmiştir.

Almanya, Hollanda, Slovakya gibi ülkelerin Sayıştayları ise yargı yetkisine sahip olmamakla birlikte, mahkemeler gibi kurullar şeklinde teşkilatlandıklarından ara model durumundadırlar. Avrupa Birliği Sayıştayı’nın (European Court of Auditors) adında “court” (mahkeme) sözcüğü yer almasına rağmen, yargı yetkisi bulunmamakta, court sözcüğü Sayıştay kararlarının mahkemeler gibi kurullar tarafından alınmasına vurgu yapmaktadır.

Kıta Avrupa’sı ülkelerinin “yargı tipi” Sayıştayları, hesap ve işlemleri yargılama yetkisine sahip olduğundan, bunlarda hukuka uygunluğu saptamaya elverişli denetim yöntem ve teknikleri öne çıkarken; Anglo – Sakson ülkelerinin “ofis tipi” Sayıştaylarında ise işletmecilik ilkelerine uygunluğu araştırmaya yönelik denetim metodolojileri önem taşımaktadır.

Bu farklılıklarla birlikte ister yargı tipi, ister ofis tipi olsun tüm Sayıştayların ortak özellikleri vardır. Bu özelliklerin başında, Sayıştayların ve mensuplarının bağımsızlığı ve tarafsızlığı ile denetimin nasıl yapılacağı ve Sayıştayın parlamentoya sunacağı raporlar hakkında son sözü söyleme yetkisinin Sayıştayların en üst ve en yetkili karar organında olması gelmektedir. En üst ve en yetkili karar organı “ofis tipi” Sayıştaylarda başkan; “yargı tipi” Sayıştaylar ile yargı yetkisi olmamakla birlikte mahkemeler gibi kurullar şeklinde teşkilatlanan Sayıştaylarda ise başkan ve üyelerin tamamından oluşan genel kuruldur.

Ofis tipi Sayıştayların işletmecilik ilkelerine uygunluğu araştırmaya yönelik denetim metodolojisinin amacın gerçekleşmesinde yetersiz ve etkisiz kalması üzerine, “performans denetimi” olarak nitelendirilen yeni bir denetim türü ve metodolojisi ortaya çıkmıştır.

Performans denetimi, çoğu ülkede kamu kesiminin ekonomi içinde ağırlığının artarak kamusal fonların özel kesimin kullanabileceği kaynaklar üzerinde baskı yaratması üzerine 1970’lerde kendiliğinden başlamış; yetki veren yasal düzenlemeler fiili duruma hukuksallık kazandırmak amacıyla sonradan gelmiştir. Örneğin, İngiltere’de performans denetimi 1970’lerin sonlarında başlamakla birlikte, yoğunlaşması 1983 yılında Ulusal Denetim Yasası (National Audit Act) ile yetki verilmesinden sonra olmuştur. Performans denetiminin süreç içinde ofis tipi, yargı tipi ayrımı olmaksızın tüm Sayıştaylarda yaygınlaştığı gözlenmektedir.

Denilebilir ki günümüzde “ofis tipi”, “yargı tipi” Sayıştay ayrımı devam etmesine rağmen; Sayıştaylar tarafından parlamento adına yapılan yüksek denetimin metodolojisi arasında fark kalmamıştır.

Bu noktaya gelinmesinde iki faktör belirleyici olmuştur. Bunlardan birincisi, Sayıştayların uluslararası ve bölgesel düzeyde örgütlenmeleri; ikincisi ise 2001 yılında patlak veren “Enron Skandalı”nın sonuçlarının mali denetim metodolojisinde yol açtığı değişikliklerdir.

Uluslararası Sayıştaylar Organizasyonu (International Organisation of Supreme Audit – INTOSAI), Küba Sayıştay Başkanı Dr. Emilis Fernandez Camus’un girişimi üzerine 1953 yılında Küba’da yapılan 1. INTOSAI Kongresine katılan 34 Sayıştay Başkanı tarafından kurulmuştur. INTOSAI’ye günümüz itibariyle 189 ülke Sayıştayı üyedir.

INTOSAI, farklı ülkelerin Sayıştayları arasında ilişkileri güçlendirerek kamu kaynaklarının denetiminde fikir ve deneyim alışverişini geliştirmek amacıyla kurulmuştur. Bu amaç INTOSAI’nın mühründe kısa ve öz olarak şöyle ifade edilmiştir: “Experientia Muta Omnibus Prodests – Karşılıklı Tecrübe Herkes İçin Yararlıdır.” 2

INTOSAI, üye ülke Sayıştayları arasında denetim yöntem ve teknikleri konusunda birliktelik sağlanması amacıyla 1984 yılında Denetim Standartları Komitesi kurmuştur. Komite tarafından hazırlanan standartlar, Haziran 1989’da Berlin’de toplanan 13. INTOSAI Kongresinde görüşülmüştür. Kongre’de, Denetim Standartlarının mahkeme şeklinde kurulmuş Sayıştayların özelliklerinden kaynaklanan ihtiyaçlarına cevap verecek şekilde yeniden düzenlenerek eksikliklerin giderilmesi önerilmiş ve öneriler doğrultusunda hazırlanan INTOSAI Denetim Standartları, INTOSAI Yönetim Kurulunun Ekim 1991’de Washington DC de yaptığı toplantıda onaylanarak yürürlüğe girmiştir. 1995 yılında Mısır Kahire’de yapılan XV. INTOSAI Kongresinde ise revize edilerek bugünkü halini almıştır.

Yaşayan canlı bir belge niteliğindeki INTOSAI Denetim Standartları, tüm Dünya Sayıştayları tarafından benimsendiği ve üye ülke Sayıştayları açısından bağlayıcı nitelikteki temel uluslararası düzenleme olduğu için, üye ülkelerin denetim yöntem ve tekniklerini birbirine uyumlaştıran bir işlev görmüş ve görmektedir.

Bu uyumlaştırmalar sayesinde, Almanya, İtalya ve İspanya Sayıştayları, “Avrupa Savaş Uçağı Programı”nı, İsveç, İngiltere ve Hollanda Sayıştayları ise “Yardım Programı Yönetimi”ni birlikte denetleyebilmişlerdir.

Öte yandan Ekim 2001’de patlak veren “Enron Skandalı”, tasarruf sahipleri ile kreditörler için mali tabloların tam, doğru ve denk olması kadar, mali tabloların dayanağını oluşturan işlemlerin hukuka uygunluğunun da vazgeçilmez derecede önemli olduğunu ortaya koymuştur. Karar alma süreçlerinde bağımsız dış denetim raporlarını kullanan tasarruf sahibi, kreditör, devlet kuruluşu, alıcı ve satıcı zinciri kuran holding gibi aktörlerin talepleri, özel sektör dış denetiminde otorite kabul edilen merkezi Amerika’da bulunan Uluslararası Bağımsız Muhasebeciler Federasyonu (IFAC) Standartlarında değişikliğe gidilmesi ve mali tabloların denetimi ile sınırlı olan mali/finansal denetimin, işlemlerin hukuka uygunluğunu kapsayacak şekilde genişletilmesiyle sonuçlanmıştır. IFAC Standartlarında ki bu gelişme, yargı yetkisi bulunmayan “ofis tipi” Sayıştaylara yansımış; 2000’li yıllarla birlikte ofis tipi Sayıştaylar da mali denetim kapsamında hukuka uygunluk denetimi yapmaya ve denetim bulgularını parlamentoya raporlamaya başlamışlardır.

Bu bağlamda, yargı tipi Sayıştaylar ile ofis tipi Sayıştaylar birbirine yaklaşmış ve orijinde hukuk sistemine dayalı olarak var olan farklılıklar devam etmekle birlikte, denetimin nasıl yapılacağına ilişkin farklılıklar metodolojik düzeyde büyük ölçüde ortadan kalkmıştır.

T.C. Sayıştayı

Sayıştay, Türkiye’nin Osmanlı’dan Cumhuriyete uzanan köklü kurumlarından biridir. 29 Mayıs 1862 tarihli “arz tezkeresi” ile Divan-ı Ali-i Muhasebe adıyla kurulmuş ve ilk Anayasamız olan 1876 tarihli Kanuni Esasinin 105 inci, 106 ncı ve 107 nci maddelerinde Anayasal bir kurum olarak düzenlenmiştir.

1876 Anayasasına göre hazırlanan ve Sayıştayın teşkilat ve görevlerinin düzenlendiği 1878 tarihli Kararname ise, Fransız Genel Muhasebe Kararnamesinin Sayıştaya ilişkin 18 inci faslının 375 inci ve onu izleyen maddelerinin çevirisinden oluşmuştur.3

1924 Teşkilat-ı Esasiye Kanununun 100 üncü ve 101 inci, 1961 Anayasasının 127 nci ve 128 inci, 1982 Anayasasının ise 160 ıncı ve 164 üncü maddelerinde, TBMM adına denetim yapmakla görevli Anayasal yüksek denetim kurumu ve hesap mahkemesi olarak düzenlenen Sayıştay, bu özellikleriyle Kıta Avrupa’sı hukuk sisteminin “yargı tipi” Sayıştayları arasında yer almaktadır.

07.11.1982 tarihli ve 2709 sayılı Anayasanın 29.10.2005 tarih ve 5428 sayılı Kanunun 2 nci maddesiyle değişik 160 ıncı maddesine göre Sayıştay;

- Merkezi yönetim bütçesi kapsamındaki kamu idareleri ile sosyal güvenlik kurumlarının bütün gelir ve giderleri ile mallarını Türkiye Büyük Millet Meclisi adına denetlemek,

- Sorumluların hesap ve işlemlerini kesin hükme bağlamak,

- Kanunlarla verilen inceleme, denetleme ve hükme bağlama işlerini yapmak,

- Mahallî idarelerin hesap ve işlemlerini denetlemek ve kesin hükme bağlamak,

görevlerini;

164 üncü maddesine göre ise,

- Bakanlar Kurulunca Türkiye Büyük Millet Meclisine sunulan kesinhesap kanunu tasarısı hakkında Türkiye Büyük Millet Meclisine genel uygunluk bildirimini sunmak, görevini, yapmakla görevlidir.

Sayıştay, denetimine tabi kamu idarelerinin gelir, gider ve mallarının Türkiye Büyük Millet Meclisi adına denetimini 1996 yılına kadar düzenlilik denetimi metodolojisiyle sınırlı bir şekilde yapmış ve denetim sonuçlarını Anayasanın 164 üncü maddesine göre Genel Uygunluk Bildirimi ile Türkiye Büyük Millet Meclisine sunmuştur. Böylece söz konusu idarelerin TBMM tarafından denetimi, Sayıştayın düzenlilik denetimi metodolojisi kapsamında sunduğu mali denetim sonuçlarına ilişkin raporlarla sınırlı kalmıştır.

Oysa, aynı yıllarda gelişmiş, gelişmekte olan ve hatta geri kalmış birçok ülke Sayıştayı parlamentolarına performans denetimi raporları da sunmaktaydılar.

832 sayılı Sayıştay Kanununa 04.07.1996 tarihli ve 4149 sayılı Kanunun 8 inci maddesiyle eklenen Ek 10 uncu maddeyle mümkün olabilmiştir. Sayıştay performans denetimi yetkisini aldıktan sonra 16 performans denetimi raporu, 6 inceleme raporu olmak üzere toplam 22 adet rapor üreterek TBMM’ye sunmuştur. Denetimi tamamlanmış 6 adet performans denetimi raporu da TBMM’ye sunulma aşamasındadır.

Sayıştaya performans denetimi yapma yetkisinin verildiği 1996 yılından sonra Dünya Bankasından sağlanan kredi Sayıştay Denetimini Geliştirme Bölümüne tahsis edilmiş; bu tahsisten önce de projenin hazırlık çalışmaları için DB tarafından Sayıştaya 105 bin Dolar’lık Japon hibesi sağlanmıştır.

Keza, AB müktesebatına uyum sağlamak için, “Sayıştayın Denetim Kapasitesinin Güçlendirilmesi” başlıklı bir “Eşleştirme Projesi” hazırlanmış ve Avrupa Komisyonu Yönlendirme Komitesinin 14 Mart 2005 tarihli Koşulsuz Onay kararı ile proje hukuki geçerlik kazanmıştır. AB’nin 1.349.787 Euro fon tahsis ettiği proje, 30 Mart 2005 tarihinde başlamıştır.

İngiltere (ofis tipi) ve İspanya (yargı tipi) Sayıştayları ile yürütülecek Proje kapsamında;

- Sayıştayın Stratejik Gelişim Planının hazırlanması,

- Mali Denetim ve Performans Denetimi Rehberlerinin geliştirilmesi,

- Pilot denetimler aracılığıyla rehberlerin test edilmesi,

Faaliyetlerinin yapılması öngörülmüş ve proje öngörülen süre içinde tamamlanmıştır.

Öte yandan, Türk Sayıştayı, Yunanistan, Hollanda, İtalya, Malta, Güney Kıbrıs Rum Yönetimi ve İngiltere ile birlikte EUROSAI çatısı altında kararlaştırılan metodoloji ve ortak kriterler temelinde “Gemilerin Denizleri ve Limanları Kirletmesini Önleme ve Kirlilikle Mücadele Etme” konulu performans denetimini yürütmüş ve raporunu 2002 yılında TBMM Başkanlığına sunmuştur. Katılımcı ülke Sayıştaylarının da kendi ulusal raporlarını parlamentolarına sunmalarının ardından Hollanda Sayıştayı tarafından “Gemilerden Kaynaklanan Deniz Kirliliği 2000 – 2003 Ulusal Denetimlere Dayanan Ortak Rapor” yayımlanmıştır.

T.C. Sayıştayı, INTOSAI yanında EUROSAI (Avrupa Sayıştayları Birliği), ECOSAI (Ekonomik İşbirliği Teşkilatı Ülkeleri Sayıştaylar Birliği) ve ASOSAI (Asya Sayıştayları Birliği) üyesidir ve iki dönem ECOSAI, bir dönem de ASOSAI Başkanlığını yürütmüştür.

T.C. Sayıştayı, çok yönlü uluslararası ilişkilerinden dolayı yer aldığı ortak performans denetimi projelerinin yanında, performans denetimi konulu uluslararası toplantılara katılmış, bildiriler sunmuş, deneyimlerini paylaşmış, birçok ülke Sayıştayına denetçilerini göndermiş ve özellikle performans denetimi konusundaki temel dokümanları dilimize kazandırarak kamu mali yönetimi ve iç kontrol ile dış denetim alanında Türkiye’nin tek ve en geniş yayınına sahip kurumu özelliğini taşımaktadır. Sayıştayın bu çok yönlü ilişkileri sürmektedir.

Bu açıklamalardan sonra iptali istenen hükümlerin Anayasaya aykırılık gerekçelerine geçilebilir.

1) 03.12.2010 Tarihli ve 6085 Sayılı Sayıştay Kanununun 2 nci Maddesinin, (1) Numaralı Fıkrasının (d) Bendi ile 36 ncı Maddesinin (3) Numaralı Fıkrasının Anayasaya Aykırılığı

03.12.2010 tarihli ve 6085 sayılı Sayıştay Kanununun Tanımlar başlıklı 2 nci maddesinin (1) numaralı fıkrasının (d) bendinde performans denetimi, “Hesap verme sorumluluğu çerçevesinde idarelerce belirlenen hedef ve göstergeler ile ilgili olarak faaliyet sonuçlarının ölçülmesini,” şeklinde tanımlanırken; 36 ncı maddesinin (3) numaralı fıkrasında ise, “Performans denetimi; hesap verme sorumluluğu çerçevesinde idarelerce belirlenen hedef ve göstergelerle ilgili olarak faaliyet sonuçlarının ölçülmesi suretiyle gerçekleştirilir.” denilmiştir.

Buna karşın 6085 sayılı Sayıştay Kanununun “Amaç ve kapsam” başlıklı 1 inci maddesinde, “kamu idarelerinin etkili, ekonomik, verimli (…) çalışması” Kanunun amacı arasında sayılmış; “Sorumlular ve sorumluluk halleri” başlıklı 7 nci maddesinin (2) numaralı fıkrasında, “Her türlü kamu kaynağının elde edilmesi ve kullanılmasında görevli ve yetkili olanlar; kaynakların etkili, ekonomik, verimli ve hukuka uygun olarak elde edilmesinden, kullanılmasından, muhasebeleştirilmesinden, raporlanmasından ve kötüye kullanılmaması için gerekli önlemlerin alınmasından sorumludur. Bu sorumluluğun yerine getirilip getirilmediği Türkiye Büyük Millet Meclisine sunulacak Sayıştay raporlarında belirtilir.” denilirken; (5) numaralı fıkrasında, “Bakanlar, kamu kaynaklarının etkili, ekonomik ve verimli kullanılması ile hukuki ve mali konularda Başbakana ve Türkiye Büyük Millet Meclisine karşı sorumludurlar.” denilmiş; “Denetimin genel esasları” başlıklı 35 inci maddesinin (1) numaralı fıkrasında ise, “Denetimin genel esasları şunlardır:” denildikten sonra (a) bendinde “Denetim, kamu idarelerinin hesap, mali işlem ve faaliyetleri ile iç kontrol sistemlerinin incelenmesi ve kaynakların etkili, ekonomik, verimli ve hukuka uygun olarak kullanılmasının değerlendirilmesidir.” hükmüne yer verilmiştir.

Anayasanın 2 nci maddesinde yer alan hukuk devletinin temel ilkelerinden biri “belirlilik”tir. Bu ilkeye göre, yasal düzenlemelerin hem kişiler hem de idare yönünden herhangi bir duraksamaya ve kuşkuya yer vermeyecek şekilde açık, net, anlaşılır, uygulanabilir ve nesnel olması, ayrıca kamu otoritelerinin keyfi uygulamalarına karşı koruyucu önlem içermesi de gereklidir.

Kanunlar okuyan herkesin aynı şeyi anlayacağı açıklıkta olmalıdır. Yukarıda yer alan hükümler arasında bırakınız açıklığı, konunun uzmanı olanlar tarafından dahi anlaşılması mümkün olmayan karmaşa, tutarsızlık ve belirsizlikler vardır.

6085 sayılı Sayıştay Kanununun (2/1-a) maddesinde denetim, düzenlilik ve performans denetimi olarak ikiye ayrılıyor ve (35/1-a) maddesinde düzenlilik ve performans denetimini kapsayacak şekilde, “Denetim, kamu idarelerinin hesap, mali işlem ve faaliyetleri ile iç kontrol sistemlerinin incelenmesi ve kaynakların etkili, ekonomik, verimli ve hukuka uygun olarak kullanılmasının değerlendirilmesidir.” şeklinde bir tanım yapılıyor ise, denetimin bir türü olan performans denetimi tanımının da bu genel tanıma uygun olması veya en azından bu genel tanımdan uyarlanması gerekir. Öte yandan, 6085 sayılı Kanunun (7/2) maddesine göre, kamu kaynaklarının elde edilmesi ve kullanılmasında görevli ve yetkili olanlar, kaynakların etkili, ekonomik ve verimli elde edilmesi ve kullanılmasından sorumlu olacaklar ve bu sorumluluğun yerine getirilip getirilmediği TBMM’ye sunulacak Sayıştay raporlarında belirtilecek ise, Sayıştay tarafından yapılacak performans denetiminin, idarelerce belirlenen hedef ve göstergeler ile ilgili olarak faaliyet sonuçlarının ölçülmesi şeklinde değil, INTOSAI’nin performans denetimi metodolojisi temelinde denetimi yürüten ekip tarafından belirlenecek kriterler eşliğinde kamu kaynaklarının etkin, ekonomik ve verimli kullanılıp kullanılmadığının denetimi şeklinde yapılması gerekir.

Bu bağlamda, Sayıştay tarafından performans denetimi yapılacak ise, performans denetiminin üst yöneticiler ile bakanların kamusal kaynakların etkin, ekonomik ve verimli elde edilmesi ve kullanılmasına ilişkin yönetsel ve siyasal hesap verme sorumluluklarına taban oluşturacak şekilde ve INTOSAI Denetim Standartlarında öngörüldüğü biçimde yapılması; Kanunun (2/1-d) ve (36/3) maddelerinde belirtildiği biçimde yapılacak ise, bu durumda da Kanunun amaç ve kapsam maddesinde performans denetimi ile özdeşleşmiş bulunan “etkili, ekonomik, verimli” kavramlarından söz edilmemesi ve Kanunun (7/2), (7/5) ve (35/1-a) ve benzer diğer maddelerinin 6085 sayılı Kanunda yer almaması gerekmektedir.

Bunların hepsinin bir arada, birlikte ve birbirinden kopuk bir şekilde yer alması, karmaşa ve tutarsızlığın ötesinde Sayıştayın neyi, niçin, ne şekilde yapacağı ve neyi, neden yapmayacağı/yapamayacağı konularında büyük bir belirsizliğe yol açmaktadır.

Bu karmaşa, tutarsızlık ve belirsizlik ise, uluslararası denetim terminolojisi ve standartlarında performans ölçümü/değerlendirmesi olarak nitelendirilen kavramın, 6085 sayılı Kanunda performans denetimi olarak tanımlanmasından kaynaklanmaktadır.

Sayıştayımız, INTOSAI’nin 189 üyesinden biridir. Sayıştaylar tarafından yapılacak denetimlere ilişkin uluslararası standartlar, INTOSAI Yönetim Kurulu tarafından 1991 yılında INTOSAI Denetim Standartları adıyla kabul edilmiş ve tüm üye Sayıştaylar gibi Türk Sayıştayı da söz konusu standartları benimsemiştir.

INTOSAI Denetim Standartlarının:

1.0.38 nolu Denetim standardı (DS); “Sayıştay denetiminin kapsamı düzenlilik ve performans denetimini içerir.”

1.0.39 nolu DS; “Düzenlilik denetimi şunları içerir:

a) Sorumlu kurumların mali hesap verme sorumluluklarının, mali kayıtların incelenmesi, değerlendirilmesi ve mali tablolar hakkında kanaat (görüş) belirtilmesi de dahil olmak üzere doğrulanması (tasdik edilmesi);

b) Bir bütün olarak devlet yönetiminin mali hesap verme sorumluluğunun doğrulanması;

c) Mali sistemlerin ve işlemlerin ilgili kanun ve düzenlemelere uygunluğunun değerlendirilmesi de dahil olmak üzere denetimi;

d) İç denetimin ve iç kontrol fonksiyonlarının denetimi;

e) Denetlenen kuruluşlarca alınan idari kararların doğruluk ve uygunluğunun denetimi;

f) Denetimden doğan veya denetimle ilgili olan ve sayıştayca açıklanması gerekli görülen konuların rapor edilmesi.”

1.0.40 nolu (DS); “Performans denetimi; verimlilik, etkinlik ve tutumluluğun denetimi ile ilgili olup şunları kapsar:

a) İdari faaliyetlerin tutumluluğunun sağlıklı idari prensip ve uygulamalar ile yönetim politikalarına göre denetlenmesi;

b) İnsan, mali ve diğer kaynakların kullanımındaki verimliliğin, bilgi sistemleri, performans ölçüleri ve gözetim düzenlemeleri ve denetlenen kurumlarca belirlenen eksikleri gidermek için izlenen yöntemlerin incelenmesi de dahil olmak üzere denetlenmesini,

c) Denetlenen kuruluşların hedeflerine ulaşma yönündeki performanslarının etkinliğinin ve kurum faaliyetlerinin yarattığı gerçek etkinin amaçlanan etkiyle kıyaslanmak suretiyle denetlenmesi.”

1.0.27 nolu DS; “Sayıştaylar aynı zamanda, denetlenen kurumlara ölçülebilir, açıkça belirlenen hedefler seçmelerini ve bu hedefler için performans hedefleri koymalarını tavsiye etmelidir.”

1.0.45 nolu DS, “temel denetim prensipleri: ‘Sayıştaylar performans ölçülerinin geçerliliğini denetleyecek teknikler geliştirmelidir.’ şartını koyar.”

şeklindedir.

INTOSAI Denetim Standartları Komitesince hazırlanarak “INTOSAI Implementation Guidelines For Performance Auditing” adıyla 2004 yılında yayınlanan ve Sayıştay Denetçileri Derneği (SAYDER) tarafından dilimize kazandırılan INTOSAI Performans Denetimi Uygulama Rehberinin, “1.1 INTOSAI’ye göre performans denetimi nedir?” başlığı altında, “Performans denetimi; devlet/hükümet faaliyetlerinin (undertakings), programlarının veya organizasyonlarının verimliliğinin ve etkinliğinin, ekonomiklik ve iyileştirme sağlama amacı gözetilerek, bağımsız bir şekilde incelenmesidir.” tanımı yapılırken4; “1.7. Performans Denetiminin Performans Ölçümü ve Program Değerlendirmesiyle Nasıl Bir İlişkisi Bulunmaktadır?” başlığı altında yer alan “Performans ölçümü” kısmında ise aynen5;

“Performans ölçümü, genellikle, program gerçekleşmelerinin -özellikle de önceden belirlenmiş hedeflere doğru bir gelişme kaydetmenin- izlenmesine ve raporlanmasına yönelik devamlı bir süreç anlamına gelir. Performans ölçüleri, yürütülen program faaliyetlerinin türüne veya düzeyine (süreç), program tarafından sunulan ürün ve hizmetlere (çıktılar) ve/veya bu çıktıların nihai durumuna (sonuçlar) yoğunlaşabilir. Performans ölçümü, bir programın, ölçülebilir performans standartlarıyla ifade edilebilen hedeflerinin ya da isterlerinin gerçekleşip gerçekleşmediğine odaklanır. Performans ölçümü devamlılık arz eden karakteri gereği, yönetim açısından erken bir uyarı sistemi ve kamuoyuna yönelik hesap verme sorumluluğunun geliştirilmesi için bir araç vazifesi görür.

Bir hükümet programının ya da kuruluşunun belirlenmiş olan hedeflere ulaşmış olduğunun tespitine yönelik olarak devamlılık gösteren süreç, dış denetçilerin değil, yönetimin ve iç kontrolün meselesidir. Hesapların doğruluğunu teyit etmek ise, performans denetçilerinin değil, mali denetçilerin sorumluluğudur. Ancak, performans ölçümü alanında, yani yürütme tarafından yasama için üretilen performansa yönelik bilginin kalitesinin kontrolünde hem mali denetçiler, hem performans denetçileri ayrı ya da ortak denetimlerle işin parçası olabilirler.*

Performans göstergeleri, bazen tekil performans denetimlerini planlarlarken de gösterge veya referans olarak kullanılabilir.

Performans denetiminin ele aldığı bir diğer konu da hükümet/devlet programlarındaki performans ölçüm sistemlerinin verimli ve etkin olup olmadığıdır. Örneğin, performans göstergelerinin doğru şeyleri ölçüp ölçmediğini ya da mevcut performans ölçüm sistemlerinin güvenilir, ölçülmüş sonuçlar sağlamaya elverişli olup olmadığını gösteren sorular hazırlanabilir.”

denilmektedir.

Yukarıda ilgili kısımlarına aynen yer verilen INTOSAI Denetim Standartları ile INTOSAI Performans Denetimi Uygulama Rehberine göre;

- Performans ölçümü/değerlendirmesi; bir kamu idaresinin program ya da faaliyetlerinin, idarece önceden belirlenmiş ölçülebilir performans göstergeleriyle ifade edilebilen hedeflerinin gerçekleşip gerçekleşmediğinin ölçülmesi ve değerlendirilmesidir.

- Performans ölçümü/değerlendirmesi devamlılık arz eden karakteri gereği, yönetim açısından erken bir uyarı sistemi ve kamuoyuna yönelik hesap verme sorumluluğunun geliştirilmesi için bir araç vazifesi görür. Bu yanıyla da dış denetimin (Sayıştayın) değil, yönetimin ve iç kontrolün meselesidir.

- Bununla birlikte, kamu kurumlarının devamlılık gösteren düzenli performans/faaliyet raporlarındaki bilgilerin doğruluğu üzerine görüş bildirme mali denetimin ve mali denetçilerin; performans ölçüm sistemlerine yönelik derinlemesine ve özel amaçlı çalışmalar yaparak bilgilerin kalitesinin kontrolü ile performans sistemi ve ölçülerinin geçerliliğinin değerlendirilmesi ise performans denetiminin ve performans denetçilerinin işlerinin bir parçası olabilir.

- Performans denetimi ise, devlet/hükümet faaliyetlerinin, programlarının veya organizasyonlarının verimliliğinin ve etkinliğinin, ekonomiklik ve iyileştirme amacı gözetilerek, bağımsız bir biçimde incelenmesidir.

- Bu bağlamda bir ya da birden çok kamu kurumunun sorumluluğunda yürütülen kamu faaliyetlerini konu alan performans denetimlerinde, denetim ekibinin belirlediği kriterlere ek olarak idarelerin belirlemiş oldukları performans ölçülerinin de gösterge veya referans olarak kullanılabilmesi mümkündür.

- Öte yandan, idarelerin oluşturdukları performans ölçüm sistemlerinin etkinliği ve verimliliği; performansın her açıdan ölçülüp ölçülmediği, amaç, hedef, performans ölçüleri ve çıktı/sonuçların birbirleriyle bağlantı derecesi, hedeflerin uygunluğu ve somutluğu, performans bilgisinin güvenirliği, performans ölçülerinin geçerliliği ve elverişliliği vb. yönlerden performans denetimlerine konu oluştururlar.

- Bunun içindir ki INTOSAI Denetim Standartlarının 1.0.45 nolu standardı, Sayıştaylara performans ölçülerinin geçerliliğini denetleyecek teknikler geliştirme şartını temel denetim prensibi olarak ortaya koyarken; 1.0.27 nolu standart ise, performans denetimleri sonucunda Sayıştayların, denetlenen kurumlara ölçülebilir, somut, uygun ve açıkça belirlenen hedefler seçmelerini ve bu hedefler için performans ölçüleri koymalarını önermesini denetim standardı olarak getirmektedir.

- Özetle; Sayıştay tıpkı diğer kamu faaliyetleri gibi hükümet programlarındaki performans ölçüm sistemlerinin verimlilik, etkinlik ve tutumluluk ölçümü için yeterli olup olmadığını, performans raporlarının kurum performansının sergilemesi için yeterli bilgi içirip içermediğini konu alan performans denetimi çalışmaları da yapabilir. Sayıştaylarca gerçekleştirilen performans denetimi ile kamu kurumlarının bir faaliyeti olan performans ölçümünün ilişkisi bundan ibarettir. Kamu kurumlarının performans ölçüm sistemlerinin ve performans raporlarının performans denetimi yoluyla incelenmesi, denetimin konu seçimi çalışmaları kapsamında değerlendirilebilecek ve tıpkı diğer kamu faaliyetleri gibi, performans denetimi yapılabilecek yüzlerce kamu faaliyetinden birisidir.

Bu açıklamalar göstermektedir ki performans ölçümü/değerlendirmesi, dış denetime (Sayıştay denetimine) değil, yönetime ve iç kontrole konu oluşturmaktadır. Bununla birlikte; kamu idarelerince düzenli olarak hazırlanarak her yıl parlamentolara sunulan performans/faaliyet raporlarındaki bilgilerin doğruluğu üzerine görüş bildirme mali denetimin konusu ve mali denetçilerin yürütmesi gereken bir iş olabilir. Ancak, bu görüş performans denetimi metodolojisi temelinde derinlemesine yapılan incelemeler sonucunda süreçlerin, sonuçların, etkilerin ve etkinliğin değerlendirilmesini içeren kapsamlı bir performans denetimi sonucunda edinilen bir görüş değil; idarelerin hazırladığı performans ölçü ve göstergelerine göre performans/faaliyet raporlarındaki bilgilerin/verilerin mali denetim metodolojisine göre doğrulanmasıyla sınırlı bir görüş bildirme olacaktır.

Nitekim, 5018 sayılı Kamu Mali Yönetimi ve Kontrol Kanununun 9 uncu maddesine göre kamu idarelerinin hazırlayacağı uzun süreli stratejik plan ve yıllık performans programlarındaki taahhütlere ilişkin hedef ve göstergelerinden yıl sonu gerçekleşmelerinin yer alacağı faaliyet raporlarının kamu idarelerince hazırlanma usul ve esasları aynı Kanunun 41 inci maddesinde düzenlenmiştir.

6085 sayılı Kanunun (2/1-d) ve (36/3) maddelerinde “hesap verme sorumluluğu çerçevesinde idarelerce belirlenen hedef ve göstergelerle ilgili olarak faaliyet sonuçlarının ölçülmesi” suretiyle gerçekleştirileceği belirtilen performans denetiminin nasıl yapılacağı ise, 6085 sayılı Kanunun “Faaliyet genel değerlendirme raporu” başlıklı 39 uncu maddesinde şöyle yer almaktadır:

“(1) Kamu idareleri tarafından gönderilen idare faaliyet raporları, İçişleri Bakanlığı tarafından hazırlanan mahallî idareler genel faaliyet raporu ve Maliye Bakanlığınca hazırlanan genel faaliyet raporu denetim grup başkanlıklarınca denetim sonuçları da dikkate alınarak değerlendirilir.

(2) Denetim grup başkanlıklarınca bu konuda hazırlanan değerlendirme raporları esas alınarak hazırlanan faaliyet genel değerlendirme raporu, Rapor Değerlendirme Kurulunun görüşü alındıktan sonra Sayıştay Başkanı tarafından mahallî idarelere ait olanlar hariç olmak üzere idare faaliyet raporları, genel faaliyet raporu ve mahallî idareler genel faaliyet raporu ile birlikte Türkiye Büyük Millet Meclisine sunulur ve bir örneği Maliye Bakanlığına gönderilir. Mahallî idarelerin idare faaliyet raporları hakkındaki Sayıştay değerlendirmesinin bir örneği İçişleri Bakanlığına, bir örneği de ilgili mahallî idarenin meclisine gönderilir.”

İdarelerin stratejik planları, performans programları ve bütçe taahhütleri bağlamında mali yılın sonunda hazırladıkları faaliyet raporlarının, raporlama standartlarına uygunluğu ile rapordaki bildirimlerin doğru olup olmadığının incelenmesine dünyanın her yerinde tasdik denetimi (certification audit) yani mali denetim denilmektedir. Bunun performans denetimi olarak tanımlanması INTOSAI Denetim Standartlarına aykırıdır.

Kaldı ki, 6085 sayılı Sayıştay Kanununun yürürlükten kaldırdığı 832 sayılı Sayıştay Kanununun Ek 10 uncu maddesinde performans denetimi INTOSAI Denetim Standartlarına uygun olarak;

“Sayıştay, denetimine tabi kurum ve kuruluşların kaynakları ne ölçüde verimli, etkin ve tutumlu kullandıklarını incelemeye yetkilidir. Bu inceleme sonuçları Sayıştay Birinci Başkanı tarafından bir değerlendirme raporuyla Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına sunulur.”

şeklinde açık ve belirgin düzenlendiğinden hiçbir tartışmaya yol açmamıştı.

Anayasanın 2 nci maddesinde “hukuk devleti” ilkesi, Türkiye Cumhuriyetinin temel nitelikleri arasında sayılmıştır. Hukuk devletinin unsurlarından biri de hukuk güvenliğinin gereği olan kurallarda belirlilik ve öngörülebilirliktir. Hukuk devletinde yargı denetiminin sağlanabilmesi için yönetimin görev ve yetkilerinin sınırının yasalarda açıkça gösterilmesi bir zorunluluktur. Anayasa Mahkemesinin birçok kararında hukuk güvenliği ilkesinden söz edilmiş ve 18.10.2003 tarih ve E.2003/67, K.2003/88 sayılı Kararında, “Devlet açık ve belirgin hukuk kurallarını yürürlüğe koyarak bunları uyguladığı zaman hukuk güvenliği sağlanır.” denilmiştir. Öte yandan hukuk devleti, siyasal iktidarı hukukla sınırlayarak ve devlet etkinliklerinin düzenle sürdürülebilmesi için gerekli olan hukuksal altyapıyı oluşturarak aynı zamanda istikrara da hizmet eder. Bu istikrarın özü de hukuki güvenlik ile öngörülebilirliktir. Hukuki güvenlik ve öngörülebilirlik sağlanabilmesi ise, kuralların genel, soyut, açık ve anlaşılabilir olmalarına bağlıdır. Diğer yandan, Anayasa Mahkemesinin 15.01.2009 tarihli ve K.2009/9 sayılı Kararında, Anayasanın 123 üncü maddesinin yorumundan idarenin kanuniliği ilkesi ortaya konulmuş ve “İdarenin kanuniliği ilkesi, idarenin ve organlarının görev ve yetkilerinin hiçbir duraksamaya yer vermeyecek şekilde yasayla düzenlenmesini gerekli kılar.” denilmiştir. Buradaki “duraksamaya yer vermeyecek şekilde yasayla düzenleme” yasaların açıklığı ve belirginliğini de içermektedir.

Bu bağlamda, 6085 sayılı Sayıştay Kanununun 2 nci maddesinin (1) numaralı fıkrasının (d) bendinde, “Performans denetimi: “Hesap verme sorumluluğu çerçevesinde idarelerce belirlenen hedef ve göstergeler ile ilgili olarak faaliyet sonuçlarının ölçülmesini,” biçiminde yer alan ifade, Aynı Kanunun 1 inci, (7/2) nci ve (35/1) inci maddeleriyle birlikte değerlendirildiğinde, performans denetimi konusunda karmaşa, tutarsızlık ve belirsizliğe yol açtığından ve INTOSAI Denetim Standartlarında tanımlanan “performans denetimi” ile de bağdaşmadığından Anayasanın 2 nci maddesindeki hukuk devleti ilkesine aykırılık oluşturmaktadır.

Öte yandan, Sayıştayın idarelerin hazırladığı faaliyet raporları üzerinden yapacağı performans bilgilerinin doğruluğunun ve güvenirliğinin test edilmesi, kamu idarelerinin tamamını kapsamamaktadır. 5018 sayılı Kamu Mali Yönetimi ve Kontrol Kanunu’nun 2 nci maddesinin üçüncü fıkrasına göre Düzenleyici ve Denetleyici Kurumlar 5018 sayılı Kanunun stratejik planlamaya ilişkin 9 uncu ve faaliyet raporlarına ilişkin 41 inci maddesine tabi olmadıklarından Radyo ve Televizyon Üst Kurulu, Telekomünikasyon Kurulu, Sermaye Piyasası Kurulu, Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurulu, Enerji Piyasası Düzenleme Kurulu, Kamu İhale Kurumu, Rekabet Kurumu, Tütün, Tütün Mamulleri ve Alkollü İçkiler Piyasası Düzenleme Kurumu; 5018 sayılı Kanunun 9 uncu maddesinin verdiği yetkiyle Devlet Planlama Teşkilatı Müsteşarlığı tarafından hazırlanan Kamu İdarelerinde Stratejik Planlamaya İlişkin Usul ve Esaslar Hakkında Yönetmeliğin 2 nci maddesine göre ise Milli Savunma Bakanlığı, Dışişleri Bakanlığı, Milli Güvenlik Kurulu Genel Sekreterliği, Milli İstihbarat Teşkilatı Müsteşarlığı, Jandarma Genel Komutanlığı, Sahil Güvenlik Komutanlığı; 5393 sayılı Belediye Kanununun 41 inci maddesinin üçüncü fıkrasına göre ise nüfusu 50.000’in altındaki belediyeler stratejik plan ve faaliyet raporu hazırlamayacaklarından, Sayıştay söz konusu kurul, kurum, bakanlık ve kamu idareleri üzerinde faaliyet raporlarının değerlendirilmesini de yapamayacaktır.

Hukuk devletinde yasa koyucu, Anayasa kurallarına bağlı olmak koşuluyla ihtiyaç duyduğu düzenlemeyi yapma yetkisine sahiptir. Kamu yararının gerektirdiği düzenlemeleri yapmak, çareleri düşünüp önlem almak, yasa koyucunun demokratik hakkı ve ödevidir. Yasaların kamu yararına dayanması gereği ise, hukuk devletinin en temel değerlerinden birini oluşturmaktadır.

Ancak, siyasal iktidar INTOSAI Denetim Standartları ve Uygulama Rehberlerinde “performans ölçümü/değerlendirmesi” olarak yer alan mali/tasdik denetimini, performans denetimi olarak tanımlamak gibi dolambaçlı yollara girişerek Sayıştayın 1996 yılından bu yana INTOSAI Denetim Standartlarına uygun olarak yürüttüğü performans denetimi yetkisini elinden almaktadır. Böylece, performans değerlendirmesinin/ölçümünün kapsamı dışında bulunan savunma ve güvenlik harcamaları ile Düzenleyici ve Denetleyici Kurumların faaliyetleri üzerinde Sayıştayın INTOSAI Denetim Standartlarına göre performans denetimi yapmasını da engelleyerek TBMM’nin “bütçe hakkı”nı sınırlandırmaktadır. Siyasal iktidarın hesap verebilir bir demokrasiyi kurumsallaştırmak yerine, çapraşık düzenlemelerden medet umarak hesap vermekten kaçınması, demokratik bir anlayışı temsil etmediği gibi, hukuk devletinin temel bir ögesi olan kamu yararı ilkesiyle de bağdaşmamaktadır. Dolayısıyla 6085 sayılı Kanunun (2/1-d) maddesi, Anayasanın 2 nci maddesindeki demokratik ve sosyal hukuk devleti ilkesine bu açıdan da aykırıdır.

Diğer yandan, Anayasanın 160 ıncı maddesinde Sayıştaya, merkezi yönetim bütçesi kapsamındaki kamu idareleri ile sosyal güvenlik kurumlarının bütün gelir ve giderleriyle mallarını Türkiye Büyük Millet Meclisi adına denetleme yetkisi verilmiş ve aynı maddenin son fıkrasında ise, denetim usullerinin kanunla düzenleneceği belirtilmiştir.

Anayasanın 160 ıncı maddesinin son fıkrasında yasakoyucuya verilen yetki, Sayıştayın Türkiye Büyük Millet Meclisi adına yapacağı denetimin türlerini belirleme yetkisi değil, yapacağı denetimin usulünü düzenleme yetkisidir.

INTOSAI Denetim Standartlarının 1.0.38 nolu Denetim Standardında, Sayıştay denetiminin, düzenlilik denetimi ile performans denetimini kapsadığı hiçbir tartışmaya yol açmayacak açıklıkta belirtilmiştir. Bu bağlamda INTOSAI Denetim Standartlarına göre Sayıştay denetimi düzenlilik denetimi ile performans denetiminden oluşan bir bütündür ve “bütçe hakkı”nın sahibi olan yasama organı, yürütmenin hesap verme sorumluluğunu Sayıştayın yapacağı düzenlilik ve performans denetimleri sonucunda üreteceği raporlar üzerinden görüşecektir. Bu bağlamda siyasi iktidarın, performans ölçümü/değerlendirmesini performans denetimi olarak tanımlayarak, INTOSAI Denetim Standartlarına göre düzenlilik denetimi ile performans denetiminden oluşan Sayıştay denetimini düzenlilik denetimiyle sınırlandırması ve böylece iki ayak üzerinde duran yürütmenin yasamaya hesap verme sorumluluğunun ayaklarından birini kırarak TBMM’nin “bütçe hakkı”ndan kaynaklanan denetim yetkisini değersizleştirmesi, Anayasanın 160 ıncı maddesinin son fıkrasında yasa koyucuya verilen Sayıştayın denetim usullerini kanunla düzenleme yetkisinin kötüye kullanılmasıdır.

Bu kötüye kullanımın hukuksal ifadesi olan, 6085 sayılı Kanunun 2 nci maddesinin (1) numaralı fıkrasının (d) bendindeki “Performans denetimi: Hesap verme sorumluluğu çerçevesinde idarelerce belirlenen hedef ve göstergeler ile ilgili olarak faaliyet sonuçlarının ölçülmesini” ifadesi, kaynağını Anayasadan almayan bir yetkinin kullanılarak Sayıştay denetiminin bütünlüğünü bozmak suretiyle TBMM’nin bütçe hakkından kaynaklanan denetim yetkisini değersizleştirdiğinden Anayasanın 160 ıncı maddesiyle birlikte 6 ncı maddesine de aykırılık oluşturmaktadır.

Öte yandan, Anayasanın 160 ıncı maddesinde Sayıştaya denetleme, inceleme ve hükme bağlama görevleri verilmiş; hiçbir şekilde “ölçme” görevinden söz edilmemiştir. Kamu idareleri ölçerek raporlar; Sayıştay ise kamu idarelerinin raporlarında yer alan ölçüm sonuçlarını denetler. Nitekim, 5018 sayılı Kanunun 41 inci maddesine göre, kamu idareleri kendi belirledikleri hedef ve göstergeler temelinde faaliyet sonuçlarını ölçerek faaliyet raporlarını hazırlayacaklar; Sayıştay ise, kamu idarelerinin hesap verme sorumluluğu çerçevesinde hazırlayarak Sayıştaya sundukları faaliyet raporlarını, 6085 sayılı Kanunun 39 uncu maddesine göre inceleyip değerlendirdikten sonra faaliyet raporunda yer alan verilerin/bilgilerin doğruluğu ve güvenirliği hakkında mali denetim kapsamında TBMM’ne görüş verecektir. Dolayısıyla, Sayıştaya faaliyet sonuçlarını ölçme görevi vererek kamu idarelerinin yükümlülüğünü Sayıştaya yükleyen 6085 sayılı Kanunun (2/1-d) maddesi, Sayıştaya inceleme, denetleme ve hükme bağlama görevi veren Anayasanın 160 ıncı maddesine bu açıdan da aykırıdır.

Açıklanan nedenlerle, 03.12.2010 Tarihli ve 6085 Sayılı Sayıştay Kanununun 2 nci maddesinin (1) numaralı fıkrasının (d) bendi ile 36 ncı maddesinin (3) numaralı fıkrası Anayasanın 2 nci, 6 ncı ve 160 ıncı maddelerine aykırı olup, iptalleri gerekmektedir.

2) 03.12.2010 Tarihli ve 6085 Sayılı Sayıştay Kanununun 2 nci Maddesinin (1) Numaralı Fıkrasının (f) Bendindeki, “… tespit edilen kamu zararına ilişkin …”, 23 üncü Maddesinin (2) Numaralı Fıkrasının (a) Bendindeki “… kamu zararına ilişkin …” ve 48 inci Maddesinin (1) Numaralı Fıkrasının İlk Cümlesindeki “… kamu zararına yol açan ….” İbarelerinin Anayasaya Aykırılığı

03.12.2010 tarihli ve 6085 sayılı Sayıştay Kanununun 2 nci maddesinin (1) numaralı fıkrasının (f) bendinde; “Yargılamaya esas rapor: Sayıştay dairelerince yapılacak yargılamaya esas olmak üzere, denetçiler tarafından genel yönetim kapsamındaki kamu idarelerinin hesap ve işlemlerinin denetimi sırasında tespit edilen kamu zararına ilişkin düzenlenen raporu,” denilirken; 23 üncü maddesinin (2) numaralı fıkrasında, “Daireler; (a) Hesap mahkemesi olarak sorumluların hesap ve işlemlerine ilişkin düzenlenen yargılamaya esas raporlarda yer alan kamu zararına ilişkin hususları hükme bağlar.” denilmiş ve 48 inci maddesinin (1) numaralı fıkrasında ise, “Genel yönetim kapsamındaki kamu idarelerinin hesap ve işlemlerinin denetimi sırasında denetçiler tarafından kamu zararına yol açan bir husus tespit edildiğinde sorumluların savunmaları alınarak mali yıl sonu itibariyle yargılamaya esas rapor düzenlenir.” hükmüne yer verilmiştir.

Bu düzenlemeler birlikte değerlendirildiğinde, Sayıştay denetçilerinin genel yönetim kapsamındaki kamu idarelerini “kamu zararı” açısından denetleyecekleri, yargılamaya esas raporlarda, “kamu zararı” tespit ettikleri hususlara yer verecekleri ve yargılama dairelerinin de “kamu zararına yol açan” hususları hükme bağlayacakları anlaşılmaktadır. Bu düzenlemeyle Sayıştayın genel yönetim kapsamındaki kamu idareleri üzerinde yapacağı “düzenlilik denetimi”, “kamu zararı”na indirgenmiş bulunmaktadır.

Oysa, Anayasanın 160 ıncı maddesinde Sayıştaya, merkezi yönetim bütçesi kapsamındaki kamu idareleri ile sosyal güvenlik kurumlarının bütün gelir ve giderleri ile mallarını Türkiye Büyük Millet Meclisi adına denetlemek ve sorumluların hesap ve işlemlerini kesin hükme bağlamak görevi verilmiştir.

Anayasa Mahkemesinin 20.11.1996 tarihli ve E.1996/58 ve K.1996/43 sayılı Kararında da belirtildiği üzere, merkezi yönetim bütçesi kapsamındaki kamu idareleri ile sosyal güvenlik kurumlarının bütün gelir ve giderleri ile mallarını TBMM adına denetleme ve sorumluların hesap ve işlemlerini kesin hükme bağlamakla görevli Sayıştayın vereceği kararların temelini denetçiler tarafından yapılan denetim görevi oluşturmaktadır.

Denetçiler tarafından yapılacak düzenlilik denetimi, “kamu zararı”nı tespite yönelik değil; gelir ve giderler ile mal hesap ve işlemlerinin kanun ve diğer hukuki düzenlemelere uygunluğunu incelemeye yöneliktir. Kamu zararı mevzuata aykırılığın sonucunda ortaya çıkan sonuçlardan sadece biridir. Her mevzuata aykırılık kamu zararı ile sonuçlanmayabileceği gibi, bazı durumlarda kamu zararının tam ve kesin rakamlar üzerinden ortaya konması çeşitli nedenlerle mümkün de olmayabilir.

Hesap; gelir, gider ve mal işlemlerine ilişkin muhasebe belge ve kayıtları ile bunlardan üretilen mali tablolardır. Vezneden yapılan bir ödemenin “Banka Hesabı”na borç kaydedilmesi, muhasebe birimine intikal eden özel kesim tahvilinin “Özel kesim tahvil, senet ve bonoları” hesabı yerine “Menkul varlıklar hesabı”na kaydedilmesi, ödenek işlemlerinin kayıtlarının yanlış yapılması, herhangi bir hesabın alacağına kaydedilmesi gereken bir tutarın borcuna kaydedilmesi, vb. masumane kayıt hatalarında herhangi bir kamu zararı yoktur. Ancak, mevzuatın bir parçası olan Merkezi Yönetim Muhasebe Yönetmeliği hükümlerine aykırı olan söz konusu muhasebe kayıtları mali tablolara yansıyacak ve muhasebe kayıtlarından üretilen mali tablolar hatalı olacaktır. Öte yandan (A) İdaresinin bankalardaki (x), (y) ve (z) hesaplarının yılsonu bakiye toplamları 5 milyon TL iken, yılsonu Bilançosunda “Banka hesabı” 4 milyon TL veya 6 milyon TL olarak yer alıyor ve bu farkın nedeni ve mahiyeti hesap ve işlemlerin incelenmesinden anlaşılamıyor ise müfettiş incelemesini/soruşturmasını gerektirebilir ve dolayısıyla yargılama dairelerinin konuyu kurumlarına bildirerek teftiş raporuna göre hüküm tesis etmesi gerekebilir. Anayasa Sayıştaya sorumluların hesaplarını kesin hükme bağlama görevi verdiğine göre, denetçilerin tespit ettiği söz konusu muhasebe kayıt hataları ile mali tablolardaki tutarsızlıkları rapora alması ve yargılama dairelerinin hüküm tesis etmesi Sayıştayın yapmaktan kaçınamayacağı Anayasal görevidir.

İşlem; söz konusu gelir, gider ve mal hesaplarının temsil ettiği sorumluların mali karar ve uygulamalarıdır. Mevzuata aykırı her mali işlemin mutlaka kamu zararı gibi bir sonucu olur düşüncesi doğru değildir. 4734 sayılı Kamu İhale Kanunu hükümlerine göre açık ihale usulüyle karşılanması gereken örneğin 100 bin ton motorin ihtiyacının, parçalara bölünerek doğrudan temin usulüyle rayiç bedeli üzerinden kısım kısım satın alınması işleminde, kamu zararının olup olmadığı, var ise ne kadar olduğu kesin rakamlar üzerinden ortaya konamayabilir. Ancak, kamu zararının ortaya konamamış olması, söz konusu işlemin mevzuata uygun olduğu anlamına gelmez. Kamu idareleri kadrosuz işçi istihdam ediyor, sınavsız memur personel alıyor ve bunlara ücret ve maaş ödüyor olabilir. Angaryanın Anayasal düzeyde yasaklandığı bir hukuk devletinde bu ödemeler kamu zararı olarak nitelenemez; ancak işlemlerin mevzuata aykırı olduğu da tartışma götürmez. Öte yandan, 5393 sayılı Belediye Kanununun 68 inci maddesinde, belediyelerin borçlanmaları bir takım usul ve esaslara bağlanmış ve söz konusu usul ve esaslara aykırı olarak borçlanan belediye yetkilileri hakkında, fiilleri daha ağır bir cezayı gerektirmeyen durumlarda 5237 sayılı Türk Ceza Kanununun görevi kötüye kullanmaya ilişkin hükümlerinin uygulanacağı belirtilmiştir. Belediyenin borçlanmasında kamu zararı olmayabilir; ancak kamu zararının olmaması borçlanmanın mevzuata uygun olduğu anlamına gelmemektedir. Nitekim Kanun usulsüz borçlanmayı cezai müeyyideye tabi kılmıştır. Anayasanın 160 ıncı maddesinde sorumluların hesap ve işlemlerini kesin hükme bağlama görevi Sayıştaya verildiğine göre, kamu zararı olmayan veya tespit edilemeyen tüm bu mevzuata aykırılıkların denetçi raporuna alınarak yargılama dairelerine intikal ettirilmesi ve yargılama dairelerinin de ilgisine göre, mevzuata aykırı uygulamalara bundan böyle son verilmesinin sağlanması veya ilgililer hakkında disiplin soruşturması yürütülmesi için Bakanlığına yazılmasına veya Cumhuriyet savcılıklarına suç duyurusunda bulunulmasına karar vermesi Sayıştayın Anayasal görevidir.

Anayasanın 160 ıncı maddesinde Sayıştaya, kamu zararını hükme bağlama değil, sorumluların hesap ve işlemlerini hükme bağlama görevi verilmiştir.

Açıklanan nedenlerle, 6085 sayılı Kanunun 2 nci maddesinin (1) numaralı fıkrasının (f) Bendindeki, “… tespit edilen kamu zararına ilişkin …”, 23 üncü maddesinin (2) numaralı fıkrasının (a) bendindeki “… kamu zararına ilişkin …” ve 48 inci maddesinin (1) numaralı fıkrasındaki “… kamu zararına yol açan ….” ibareleri Anayasanın 160 ıncı maddesine aykırı olup iptali gerekmektedir.

3) 03.12.2010 Tarihli ve 6085 Sayılı Sayıştay Kanununun 2 nci Maddesinin (1) Numaralı Fıkrasının (k) Bendinin Anayasaya Aykırılığı

6085 sayılı Sayıştay Kanununun 2 nci maddesinin (1) numaralı fıkrasının (k) bendinde, “Kamu zararı: Kamu Mali Yönetimi ve Kontrol Kanununda belirtilen kamu zararını,” denilirken; göndermede bulunulan 5018 sayılı Kamu Mali Yönetimi ve Kontrol Kanununun 71 inci maddesinin 25.04.2007 tarih ve 5628 sayılı Kanunun 4 üncü maddesiyle değişik birinci fıkrasında, “Kamu zararı; kamu görevlilerinin kasıt, kusur veya ihmallerinden kaynaklanan mevzuata aykırı karar, işlem veya eylemleri sonucunda kamu kaynağında artışa engel veya eksilmeye neden olunmasıdır.” denilmekte; 6085 sayılı Kanunun 7 nci maddesinin (3) numaralı fıkrasında ise, “Sorumlular; mevzuata aykırı karar, işlem veya eylemleri ile illiyet bağı kurularak oluşturulan ilamda yer alan kamu zararından tek başlarına veya birlikte tazmin ile yükümlüdür.” hükmüne yer verilmektedir.

6085 sayılı Kanunun (2/1-k) maddesiyle göndermede bulunulan 5018 sayılı Kanunun (71/1) maddesindeki, “Kamu görevlilerinin kasıt, kusur veya ihmallerinden kaynaklanan mevzuata aykırı karar, işlem veya eylemleri” ifadesi ile 6085 sayılı Kanunun (7/3) maddesindeki “sorumluların mevzuata aykırı karar, işlem veya eylemleri” ifadesi hukuksal olarak birbirinden çok farklıdır.

Kamu görevlileri/Devlet memurları ile sorumlular; sübjektif sorumluluk ile objektif sorumluluk; adli yargı ile hesap yargısı kavramları arasındaki farklılıklar, 14, 15, 16 Ocak 1969 tarihli ve E.1967/13, K.1969/5 sayılı Anayasa Mahkemesi Kararının, “Anayasa Mahkemesinin 12/12/1967 günündeki toplantısında Sayıştay Başkanının yaptığı sözlü açıklamanın özeti” bölümünde şu şekilde yer almaktadır:

“Devlet memurları, görevleri ile ilgili olarak idareye verdikleri zararlardan ötürü, Borçlar Kanununun haksız fiil esaslarına göre adlî mahkemelerden alınacak karara müsteniden mesul olurlar. Asıl olan sübjektif sorumluluktur, hükme yetkili merci de adliye mahkemeleridir.

Fakat Anayasamız muhasip, gelir ve gider tahakkuk memuru, ikinci derece ita amiri durumundaki memurların vazifelerinden mütevellit mali mesuliyetlerini hükme bağlama yetkisini adli kazadan ayırıp, bir özel kuruluşa (Sayıştay`a) verirken, genel olarak memurlar hakkında uygulanan sübjektif sorumluluk prensibini terk etmiş, mesuliyet hukukumuza dahil diğer bir prensibi, objektif sorumluluk prensibini kabul etmiştir. Objektif mesuliyet, kusuru, şart olarak aramaz. Zarar ve fiil arasındaki illiyet rabıtasını tazmin için kâfi görür.

Devlet fonlarına tasarruf eden memurlar, Anayasamızın deyimi ile, bidayeten sorumlu addedilirler. Zimmetdar olmak bu memur zümresi için asıldır. Bunlar, zimmetlerine verilen, kendilerine tevdi edilen Devlet fonları miktarınca önceden zimmetdardırlar, devre sonunda verecekleri zamanı idare hesabının incelenmesinde her işlemin mevzuata uygunluğunu isbat ve beraatine yarayacak belgeleri ibraz ile mükelleftirler.

Yargılama sonunda, işlemlerin tüm olarak mevzuata, kayıt ve belgelerine uygun olduğu sübut bulursa, verilen hüküm, aynı zamanda sorumlu memurun beraatini ifade eder, fakat bir veya bir kaç işlemin mevzuata uygun bulunmadığı, tevsik edilemediği sonucuna varılırsa, sorumlunun, bidayette, tüme taallûk eden zimmeti, o işlemlere tekabül eden meblağ miktarınca devam eder.”

Dönemin Sayıştay Başkanı merhum Rıza TURGAY’ın Anayasa Mahkemesinin 12.12.1967 tarihindeki toplantısında yaptığı sözlü açıklamada da belirtildiği üzere, kamu görevlilerinin kasıt, kusur ve ihmallerinden kaynaklanan mevzuata aykırı karar, işlem veya eylemlerinden dolayı kamu kaynağında artışa engel veya eksilmeye neden olunması durumunda, bu sorumluluğun saptanacağı yetkili merciler, Sayıştay yargılama daireleri değil, adli mahkemeler ile idari disiplin kurullarıdır.

Merhum Rıza TURGAY’ın sözlü açıklamalarına şunlar eklenebilir: 5237 sayılı Türk Ceza Kanununun 21 inci maddesinde kast, 22 nci maddesinde ise taksir tanımlanırken; 204 üncü maddesinde resmi belgede sahtecilik, 235 inci maddesinde ihaleye fesat karıştırma, 236 ncı maddesinde edimin ifasına fesat karıştırma, 247 nci maddesinde zimmet, 250 nci maddesinde irtikap, 251 inci maddesinde denetim görevini ihmal, 252 nci maddesinde rüşvet ve 257 nci maddesinde ise görevi kötüye kullanma suçları düzenlenmiştir. Dolayısıyla söz konusu suçları kasten veya taksirle işleyen kamu görevlilerinin cezai sorumluluklarına ceza mahkemelerinde 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu hükümlerine göre yapılan yargılamalar sonucunda karar verilmektedir. Ayrıca personel kanunlarında, kamu görevlilerinin idareye ve kişilere verdikleri zararların tazminine ve bu görevlilere verilecek disiplin cezalarına ilişkin hükümler yer almakta; idari kararlar aleyhine de idari yargı mercilerinde dava açılmaktadır. Öte yandan, Merhum Rıza TURGAY’ın da belirttiği üzere kusura dayalı haksız fiiller ile sebepsiz zenginleşme ve tazminat davaları ise Borçlar Kanununun konusunu oluşturmakta ve sorumluluk da hukuk mahkemelerinde hükme bağlanmaktadır.

Kamu görevlilerinin kasıt, kusur ve ihmallerinden kaynaklanan mevzuata aykırılıklarda sorumluluğun saptanacağı yetkili merciler adli mahkemeler ile idari makam ve disiplin kurulları olmasına rağmen; Anayasamızın 160 ıncı maddesinde, Sayıştaya sorumluların hesap ve işlemlerini kesin hükme bağlama görevi verilmiştir. Anayasanın 160 ıncı maddesinde yer alan “sorumlular” ifadesi, bidayetten sorumluluğu/zimmettarlığı ortaya koymaktadır.

Bidayetten sorumlular ise, TBMM’nin yürütme organına tahsis ettiği bütçe ödeneklerinin teslim edildiği kamu görevlileridir. Söz konusu kamu görevlileri, 5018 sayılı Kamu Mali Yönetimi ve Kontrol Kanununda harcama yetkilisi (md. 31), gerçekleştirme görevlisi (md. 33) ve muhasebe yetkilisi (md. 61) ile diğer sorumlular olarak yer almıştır. Bütçe ödeneklerinin teslim edildiği/zimmetlerine verildiği söz konusu sorumluların, hesap ve işlemlerinin yargılanması sonucunda mevzuata uygun bulunan kısımları için Sayıştayca beraat hükmü tesis edilerek sorumlulukları sona erdirilmekte, mevzuata uygun bulunmayan kısımları için ise zimmettarlıklarının devamına yönelik olarak tazmin hükmü tesis edilmektedir. Objektif sorumluluğun esas alındığı bu kararda da, 6085 sayılı Kanunun 7 nci maddesinin (3) numaralı fıkrasında belirtildiği üzere sorumluların mevzuata aykırı karar, işlem veya eylemleri ile kamu zararı arasında nedensellik bağının kurulması gerekmektedir.

Bütçe ödeneklerinin teslim edildiği söz konusu sorumluların hesap ve işlemlerinin Sayıştay tarafından yapılacak yargılamasında, kasıt, kusur, ihmal gibi suçun unsurları aranacak ise, kamu görevlilerinin sübjektif sorumluluğun saptanmasına ilişkin yargılama adli mahkemelerde yapıldığından sorumluların hesap ve işlemlerinin de adli mahkemelerde yargılanması ve dolayısıyla Sayıştaya sorumluların hesap ve işlemlerini kesin hükme bağlama görevi verilmemesi gerekirdi.

Anayasanın 160 ıncı maddesinde Sayıştaya, sorumluların hesap ve işlemlerini kesin hükme bağlama görevi verildiğine göre, 6085 sayılı Sayıştay Kanununun 2 nci maddesinin (1) numaralı fıkrasının (k) bendinde yer alan, “Kamu zararı: Kamu Mali Yönetimi ve Kontrol Kanununda belirtilen kamu zararını,” hükmü, Anayasanın 160 ıncı maddesine aykırıdır ve iptali gerekir.

Öte yandan, Anayasanın 2 nci maddesinde “hukuk devleti” Türkiye Cumhuriyetinin nitelikleri arasında sayılmış ve 9 uncu maddesinde ise, yargı yetkisinin Türk Milleti adına bağımsız mahkemelerce kullanılacağı belirtilmiştir. Sayıştay tarafından yapılacak sorumluların hesap ve işlemlerinin kesin hükme bağlanmasında, Sayıştaya kamu görevlilerinin kasıt, kusur ve ihmallerini saptama yetkisi veren 6085 sayılı Sayıştay Kanununun 2 nci maddesinin (1) numaralı fıkrasının (k) bendi, açıklanan nedenlerle Anayasanın 2 nci, 9 uncu ve 160 ıncı maddesine aykırı olup iptali gerekmektedir.

4) 03.12.2010 Tarihli ve 6085 Sayılı Sayıştay Kanununun 7 nci Maddesinin (6) Numaralı Fıkrasının Anayasaya Aykırılığı

03.12.2010 tarihli ve 6085 sayılı Sayıştay Kanununun 7 nci maddesinin (6) numaralı fıkrasında, “Sayıştay tarafından gerçekleştirilen performans denetimleri mali ve hukuki sonuç doğurmaz.” denilmektedir. Ancak, aynı maddenin (5) numaralı fıkrasında ise “Bakanlar, kamu kaynaklarının etkili, ekonomik ve verimli kullanılması ile hukuki ve mali konularda Başbakana ve Türkiye Büyük Millet Meclisine karşı sorumludur.” hükmüne yer verilmiştir.

Bu iki fıkra birbiriyle çelişik hükümler ifade etmekte ve hesap verme sorumluluğu çevriminin anlaşılamadığını ortaya koymaktadır.

Bütçe hakkı, Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM)’nindir. TBMM, gelirlerin toplanması ve harcamaların yapılması yetkisini bütçe kanunu ile yürütmeye devretmekte; yürütme ise, bütçe programlarına tahsis edilen ödeneklerin, bütçede öngörülen programlara, belirtilen tutarlarda, hukuka uygun şekilde ve taahhüt edilen hedeflere ulaşılması amacıyla verimli, tutumlu ve etkin şekilde harcanacağı konusunda hesap verme yükümlülüğü altına girmektedir.

Yürütme söz konusu hesap verme yükümlülüğünü, bütçe ödeneklerinin tahsis edildiği alanlarda, belirlenen hedeflere ulaşmak için kullanıldığını mali tablolar ve faaliyet raporları ile TBMM’ye rapor ederek yerine getirecek; Sayıştay ise bu raporların raporlama standartlarına uygunluğu ve raporlarda yer alan beyanların doğruluğu ve güvenirliği konusundaki tespit ve önerileri ile kaynakların ekonomik, verimli ve etkin kullanılıp kullanılmadığına ilişkin performans denetimi bulgularını TBMM’ye sunacaktır.

TBMM ise, yürütmenin beyan ettiği mali tablolar ve faaliyet raporları ile Sayıştayın söz konusu raporların raporlama standartlarına uygunluğu ve raporlardaki beyanların doğruluğu ve güvenirliğine ilişkin görüşü ve kaynakların verimli, etkin ve tutumlu kullanılıp kullanılmadığına ilişkin performans denetimi raporlarındaki tespit, öneri ve bulguları ışığında bakanların ve üst yöneticilerin hesap verme sorumluluğunu yerine getirip getirmediğini görüşerek karara bağlayacaktır.

Performans denetimi, tanımı gereği devlet/hükümet faaliyetlerinin, programlarının veya organizasyonlarının verimliliğinin ve etkinliğinin, ekonomiklik ve iyileştirme amacı gözetilerek, bağımsız bir biçimde incelenmesi olduğuna göre, kaynakların verimli, etkin ve tutumlu kullanılmasına ilişkin olarak birçok tespit, bulgu ve öneriyi içermek durumundadır. Dolayısıyla performans denetimi raporlarındaki tespit, bulgu ve önerilere dayanarak TBMM’nin “bütçe hakkı” bağlamında vereceği kararlar elbette ki mali, hukuki, siyasi ve yönetsel sorumluluklar doğurabilecektir. Sorumluluk doğurabileceği içindir ki aynı maddenin (5) numaralı fıkrasında, “Bakanlar, kamu kaynaklarının etkili, ekonomik ve verimli kullanılması ile hukuki ve mali konularda Başbakana ve Türkiye Büyük Millet Meclisine karşı sorumludur.” hükmüne yer verilmiştir. Performans denetimleri kamu kaynaklarının verimli, etkin ve ekonomik kullanımı ile ilgili olduğuna göre, bakanların TBMM’ne karşı sorumluluklarının tespitine performans denetimlerindeki bulgular taban oluşturacaktır.

Bu bağlamda, 6085 sayılı Kanunun 7 nci maddesinin (6) numaralı fıkrasındaki, “Sayıştay tarafından gerçekleştirilen performans denetimleri mali ve hukuki sorumluluk doğurmaz.” hükmü, bir yandan TBMM’nin, bütçe hakkından kaynaklanan denetim yetkisine Anayasaya aykırı bir sınırlama getirirken; diğer yandan Sayıştay denetimini hiçbir sonuç doğurmayan, boşa kaynak ve emek harcanan ve Türkiye Büyük Millet Meclisi adına yapılmayan bir denetim durumuna düşürmektedir.

Anayasanın 87 nci maddesinde “Bakanlar Kurulunu ve bakanları denetlemek” TBMM’nin görev ve yetkileri arasında sayılmış, 160 ıncı maddesinde de Sayıştayın Türkiye Büyük Millet Meclisi adına denetim yapmakla görevli olduğu belirtilmiştir. Bu denetim görevi Anayasa ile verilmiş olup, denetimin Anayasanın öngördüğü denetim bütünlüğü içinde yapılması gerekir. Anayasanın öngördüğü denetim bütünlüğünün yasayla değiştirilmesi Anayasaya aykırılık oluşturur.

Açıklanan nedenlerle, 6085 sayılı Kanunun 7 nci maddesinin (6) numaralı fıkrası Anayasanın 87 nci ve 160 ıncı maddelerine aykırı olup iptali gerekmektedir.

5) 03.12.2010 Tarihli ve 6085 Sayılı Sayıştay Kanununun 17 nci Maddesinin;

a- (6) Numaralı Fıkrasının (c) Bendinin Anayasaya Aykırılığı

6085 sayılı Sayıştay Kanununun Sayıştay denetçilerinin nitelikleri ve mesleğe alınmaları başlıklı 17 nci maddesinin (6) numaralı fıkrasının (c) bendinde, “Özgüveni, ikna kabiliyeti ve inandırıcılığı,” denilmektedir.

Anayasa Mahkemesi 20.11.1996 tarih ve 1996/58 Esas ve 1996/43 Karar sayılı kararında şöyle demiştir:

“… Sayıştay, Anayasanın 160 ıncı maddesine göre, TBMM adına denetim görevi yapan ve bu denetimin sonunda ilgililerin hesap ve işlemlerini kesin hükme bağlayan ve kararlarına karşı hiçbir yargı organına başvurma olanağı bulunmayan anayasal bir kurumdur.”

“Genel ve katma bütçeli dairelerin bütün gelir ve giderleri ile mallarını TBMM adına denetleme ve sorumluların hesap ve işlemlerini kesin hükme bağlamakla görevli olan Sayıştayın vereceği kararların temelini denetçiler tarafından yapılan denetim görevi oluşturmaktadır”

Anayasa Mahkemesinin yukarıya alınan kararında da belirtildiği üzere Sayıştayın hesap yargılamasının kapsam ve içeriğini denetçi raporu belirlemekte; raporun kapsam ve içeriği de Sayıştay denetçisinin mesleki yetkinliği ile tarafsızlığı ve bağımsızlığına bağlı olmaktadır.

Sayıştay denetçisinin mesleki yetkinliği, tarafsızlığı, bağımsızlığı ve mesleki ilkelerle etik değerlere bağlılığı, örneğine başka hiçbir meslekte rastlanılmayacak derecede önemlidir. Çünkü, denetçinin hesabı incelemesi ve raporlaması aşamalarında idare, hukuk ve ceza mahkemelerinde olduğu üzere davanın taraflarının veya vekillerinin veya Cumhuriyet Savcısının verilen kararı üst mahkemelere temyiz etme gibi karar sahibinin mesleki kariyerinde ve yükselmesinde etkili olan işlevsel kontrol mekanizmaları bulunmamaktadır. Sayıştay denetçisi hesabı incelerken vicdanı ile baş başadır. Hesabın ve temsil ettiği mali işlemlerin içeriğini, hesap verme sorumluluğu taşıyanlar ile denetçiden başka kimse bilmemektedir.

Kamu fon ve kaynağı kullanan kurumların tamamına yakınının Sayıştay denetimine tabi olması, denetçilerin kamu hukuku ile özel hukuku; gelir, gider, taşınır, taşınmaz ve personel mevzuatını; denetime tabi idarelerin teşkilat kanunları ve görevleri ile hizmet üretme süreçlerini; bu görevlerin baraj, otoyol, elektrifikasyon gibi teknik nitelikte olan ve mesleğe özgü mesleki teknik bilgi gerektirenlerin temel özelliklerini; uluslararası muhasebe ve denetim standartlarını; bilimsel araştırma yöntem ve tekniklerini özümsemelerini zorunlu kılmaktadır.

Bu bağlamda, Sayıştay denetçi yardımcılığına giriş sınavında bilgi öne çıkmaktadır. Bilgi, çalışmak ve çaba göstermekle elde edilen bir ayrıcalık olduğundan; eleme ve yazılı sınavda ortaya konan başarı derecesi, kişinin çalışkanlığının, çalışmayı ve araştırmayı bir alışkanlık haline getirdiğinin göstergesi olmakta ve eleme ve yazılı sınavın nesnel sonuçları, kişinin Sayıştay denetçiliği mesleğinde de çalışkan ve araştırmacı olacağına ve mesleki yeterlik ve yetkinliğe kavuşacağına karine oluşturmaktadır.

Oysa Kanunun 17 nci maddesinin (4) numaralı fıkrasının ikinci cümlesinde, “Eleme sınavı sonucunda, yetmiş puandan az olmamak üzere en yüksek puandan başlayarak sınav ilanında belirtilen kadronun beş katına kadar yazılı sınava çağrılır.” denilirken; aynı maddenin (5) numaralı fıkrasının ikinci cümlesinde, “Yazılı sınav sonucunda, yetmiş puandan az olmamak üzere, en yüksek puandan başlayarak eleme sınavı ilanında belirtilen kadronun üç katına kadar aday mülakata çağrılır.” denilmektedir.

Bu düzenlemeye göre adaylarının 2/5 (% 40)’ı yazılı sınavda elenir ve 3/5 (% 60)’ı mülakata çağrılırken; 2/3 (% 66,3)’ü mülakatta elenerek 1/3 (%33,3)’ü mülakatı kazanmış olmaktadır. Böylece, Sayıştay denetçi yardımcısı adaylığı giriş sınavında öznel değerlendirmeye açık mülakat, nesnel değerlendirmeye dayalı yazılı sınavdan daha önemli hale getirilmektedir.

Maddenin (6) numaralı fıkrasındaki mülakat ölçütleriyle de mülakata yazılı sınavın nesnel sonuçlarını ortadan kaldırarak ortalama üstü bilgi ve yeteneğe sahip olanların Sayıştaya girmesini engelleme işlevi yüklenmektedir.

Gerçekten de (6) numaralı fıkranın (b) bendinde, “davranış ve tepkilerinin mesleğe uygunluğu,” gibi soyut bir kriterle yetinilmeyerek (c) bendinde ayrıca, “Özgüveni, ikna kabiliyeti ve inandırıcılığı,” gibi soyut olmanın da ötesinde, adayın en fazla 30 dakika süreli mülakattaki tutum ve davranışları üzerinden kişilik analizini içeren bir kritere yer verilmiştir.

Tutum ve davranışlar üzerinden kişilik analizini yapacaklar ise, maddenin (7) numaralı fıkrasında, Sayıştay Birinci Başkanı veya görevlendireceği daire başkanının başkanlığında iki üye ile üç uzman denetçiden oluşan altı kişilik mülakat komisyonu olarak belirlenmiştir.

Kişilik bozukluklarının en uç durumu olan ve tıbbi tedaviyi gerektiren nevrotik ve bunun bir üst aşaması olan psikozlu tanısı dahi, 6 yıl süreli tıp eğitimi üzerine 4 yıl uzmanlık eğitimini tamamlayarak psikanalist unvanını kazanan uzman doktorların birkaç seanstan sonra varabildikleri bir kanı iken; psikoloji ve psikanaliz eğitimi almamış Sayıştay meslek mensuplarından oluşan bir heyetten, kişilerin mülakattaki tutum ve davranışları üzerinden kişilik analizlerini yapmalarını ve bunu en fazla 30 dakikalık bir süre içinde tamamlayarak bir karara varmalarını beklemek ve bu karara hukuksal bir değer atfetmek, söz konusu olan bilim, uzmanlık ve hukuksa mümkün olamaz.

Kaldı ki adayın özgüveni, ikna kabiliyeti ve inandırıcılığı gibi kişilik özellikleri, genel psikolojinin bile değil, genel psikolojinin değişik alt dallarının uzmanlık alanlarına girmekte ve bu yanıyla da özel uzmanlık bilgisine sahip birden fazla uzmanı gerektirmektedir.

Fransız Ulusal Meclisinin 26 Ağustos 1789 tarihinde açıkladığı İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirgesinin 6 ncı maddesindeki, “Tüm yurttaşlar yasa önünde eşit olduklarından, yeteneklerine göre her türlü kamu görevi, rütbe ve mevkiine eşit olarak kabul edilirler; bu konuda yurttaşlar arasında erdem ve yeteneklerinden başka bir ayırım gözetilmez.” ilkesi, Kıta Avrupası Hukuk Sisteminin ve kamu yönetimi anlayışının temelini oluşturmuştur.

Nitekim, Anayasamızın 2 nci maddesinde hukuk devleti ve 10 uncu maddesinde yasa önünde eşitlik ilkesi düzenlenirken; 70 inci maddesinde ise; “Her Türk kamu hizmetlerine girme hakkına sahiptir. Hizmete alınmada görevin gerektirdiği niteliklerden başka hiçbir ayırım gözetilemez.” denilmiştir.

Anayasa Mahkemesinin 30.05.2006 tarih ve E.2003/82, K.2006/66 sayılı kararında, “Anayasanın 2 nci maddesinde yer alan hukuk devleti, insan haklarına dayanan, bu hak ve özgürlükleri koruyup güçlendiren, eylem ve işlemleri hukuka uygun olan, her alanda adaletli bir hukuk düzeni kurup bunu geliştirerek sürdüren, hukuk güvenliğini gerçekleştiren, Anayasaya aykırı durum ve tutumlardan kaçınan, hukuku tüm devlet organlarına egemen kılan, yargı denetimine açık, yasaların üstünde Anayasanın ve yasa koyucunun da uyacağı temel hukuk ilkelerinin bulunduğu bilincinde olan devlettir.” denilirken; 11.06.2003 tarih ve Esas 2001/346, Karar 2003/63 sayılı Kararında ise, “Anayasanın 2 nci maddesinde belirtilen hukuk devletinin unsurlarından biri de vatandaşlarına hukuk güvenliği sağlamasıdır. Hukuk güvenliği, kurallarda belirlilik ve öngörülebilirlik gerektirir.” ifadesine yer verilmiştir.

Sosyal hukuk Devleti, fırsat eşitliğine dayanan Devlettir ve hukuk Devletinde yasaların amacı, hukuk güvenliğini ve kamu yararını gerçekleştirmektir.

Bu bağlamda, adayların özgüveni, ikna kabiliyeti ve inandırıcılığı Sayıştay denetçiliği mesleğinin nitelikleri arasında görülüyorsa, bu kişilik özelliklerinin ölçme ve değerlendirmesinin idare hukukunun temel prensiplerinden olan “liyakat ilkesine” uygun yapılması gerekir.

Liyakat, Türkçe sözlükte; (1) layık olma, (2) yeterlilik anlamına gelmekte ve 657 sayılı Kanununun 3/C maddesinde ise, “Devlet kamu hizmetleri görevlerine girmeyi, sınıflar içinde ilerleme ve yükselmeyi, görevin sona erdirilmesini liyakat sistemine dayandırmak ve bu sistemin eşit imkanlarla uygulanmasında Devlet memurlarını güvenliğe sahip kılmaktır.” şeklinde tanımlanmaktadır. 657 sayılı Kanun liyakatin, Devlet kamu hizmetlerine girişte ve girdikten sonra ilerleme ve yükselme ile görevin sona erdirilmesinde işletilecek bir sistem olduğunu ve bu sistemin eşit bir şekilde uygulanmasının Devlet memurlarını güvenliğe sahip kılacağını belirtmektedir.

Sistemin eşit bir şekilde işletilerek adayların hukuk güvenliğine sahip kılınabilmesi için, öncelikle mülakat komisyonunun adayların özgüveni, ikna kabiliyeti ve inandırıcılığı gibi kişilik özelliklerini ölçerek değerlendirebilecek niteliklere sahip olması, bu bağlamda konusunun uzmanı psikanalistlerden oluşturulması ve bu heyet tarafından adaylara kişilik testlerinin uygulanması gerekmektedir.

Tersine mülakat komisyonu Sayıştay meslek mensuplarından oluşturulacak ise, bu durumda da hizmet gereklerine ve kamu yararına uygun, tüm adaylara eşit imkanlarla uygulanabilir ve nesnel olarak ölçülebilir faktörlerin belirlenmesi ve bu faktörler temelinde yapılacak ölçme ve değerlendirme sonucunda kişilerin liyakatine karar verilmesi gerekmektedir.

Bu itibarla, en fazla 30 dakikalık mülakat süresi içinde Sayıştay meslek mensuplarından oluşan mülakat komisyonunun adayların mülakattaki tutum ve davranışları üzerinden kişilik analizlerini yaparak bir sonuca varmalarını öngören 6085 sayılı Kanunun 17 nci maddesinin (6) numaralı fıkrasının (c) bendindeki “Özgüveni, ikna kabiliyeti ve inandırıcılığı,” ifadeleri, adayların hukuk güvenliğini ortadan kaldırmayı amaçladığı için sosyal hukuk devleti ilkesine, mülakatta kayırmacılığı teşvik ederek mülakat komisyonuna öznel tercihlerde bulunma imkanı sağladığı için eşitlik ilkesine aykırıdır ve Anayasanın 70 inci maddesindeki görevin gerektirdiği nitelikleri nesnel olarak ölçme ve değerlendirmeye uygun değildir.

Açıklanan nedenlerle, 6085 sayılı Kanunun 17 nci maddesinin (6) numaralı fıkrasının (c) bendi Anayasanın 2 nci, 10 uncu ve 70 inci maddelerine aykırı olup iptali gerekmektedir.

b- (6) Numaralı Fıkrasının (ç) Bendinin Anayasaya Aykırılığı

6085 sayılı Sayıştay Kanununun 17 nci maddesinin (6) numaralı fıkrasının (ç) bendinde, “Genel yetenek ve genel kültürü,” denilmekte ve böylece mülakatta adayların genel yeteneği ile genel kültürünün ölçülerek değerlendirilmesi öngörülmektedir.

Zihinsel faaliyetlere dayalı Sayıştay denetçi yardımcılığına ilişkin mülakatta, adayların genel yeteneğinin değerlendirilmeye teknik olarak müsait olmadığı; mülakatta ancak terzilik, ayakkabıcılık, aşçılık, mobilyacılık, itfaiyecilik, polislik, ressamlık, müzisyenlik, vb. el becerileri ve kas gücü ile görsel ve işitsel yetenekleri gerektiren mesleklerde genel yeteneğin ölçme ve değerlendirmeye konu oluşturabileceği ve ölçme ve değerlendirme yerinin de mülakat salonları değil, işlik ve atölye gibi yerler olacağı apaçık bir gerçekliktir. Genel yetenek adı altında adayların zeka seviyeleri ölçülecek ise, yine bunun da uzman kişiler tarafından uygun ortamlar yaratılarak yapılması ve adına da genel yetenek değil, IQ Testi vb. gibi zeka seviyesini ölçmeye yönelik test isimlerinin verilmesi gerekmektedir.

Genel kültür ise oldukça geniş bir alandır. Dünya’nın en yüksek tepesinden, en derin çukuruna; sanatın değişik dallarındaki akımlardan, siyasal kuramlara; İmam Gazali ile İbn-i Rüşt arasındaki felsefi tartışmadan, Gılgamış Destanının Sümer’deki kahramanına kadar koskoca bir alan genel kültürün kapsamı içinde bulunmaktadır. Bu bağlamda genel kültürün herkese aynı sorular sorularak değerlendirilmesi, ölçümün nesnelliği bağlamında büyük önem taşımaktadır. Adayın birine Türkiye’nin coğrafi bölgeleri sorulurken, diğerine resim sanatındaki sürrealist akımın başlıca temsilcileri sorulursa ortaya çıkan sonucun değerlendirilmesinin nesnelliğinden söz edilemez.

Bunun içindir ki, tüm adaylar, aynı sorular üzerinden eleme sınavında genel kültür ve genel yetenek sınavına tabi tutulmakta ve ölçme ve değerlendirme sonuçları nesnel olarak ortaya konmaktadır. Eleme sınavında adayların genel yetenek ve genel kültürleri aynı sorular üzerinden nesnel olarak ölçülmüş iken, mülakatta tekrar ve farklı sorular üzerinden genel yetenek ve genel kültürlerinin değerlendirilmesi, mükerrerliğin ötesinde eleme ve yazılı sınavın nesnel sonuçlarını, farklı sorular temelinde ortadan kaldırma işlevi görmektedir.

Sayıştay Denetçiliğine ilk adımın bilgiyi ölçen nesnel değerlendirmeler yerine, görevin gerekleriyle bağdaşmayan kayırmacılığa açık öznel değerlendirmelerle atılması, yasa önünde eşitlik ilkesi ile 70 inci maddesindeki kamu hizmetine alınmada görevin gerektirdiği niteliklerden başka hiçbir ayrım gözetilemeyeceği hükmüne aykırı olmanın yanında, denetçinin daha mesleğe ilk adımını atma aşamasında borçlandırılarak tarafsızlık ve bağımsızlığının ipotek altına alınması, yürütülen hizmetin gerekleriyle ve kamu yararıyla örtüşmemektedir.

Açıklanan nedenlerle, 6085 sayılı Kanunun 17 nci maddesinin (6) numaralı fıkrasının (ç) bendi Anayasanın 2 nci, 10 uncu ve 70 inci maddelerine aykırı olup iptali gerekmektedir.

c- (6) Numaralı Fıkrasının (d) Bendinin Anayasaya Aykırılığı

03.12.2010 tarihli ve 6085 sayılı Sayıştay Kanununun 17 nci maddesinin (6) numaralı fıkrasının (d) bendinde, “Bilimsel ve teknolojik gelişmelere açıklığı,” denilmektedir.

“Bilimsel ve teknolojik gelişmelere açıklığı”n, bir mülakatta ölçülebilirliği olmadığı gibi, bu ifade spekülasyona açık ve kışkırtıcı bir içerik taşımaktadır. Evrim Teorisi yerine, Yaradılış Teorisini benimsemek midir; Newton Fiziği yerine, Kuantum Fiziğini kabul etmek midir; tren yerine, uçakla seyahat etmek midir; mektup yerine, e-mail ile haberleşmek midir; daktilo ile yazmak yerine, bilgisayarı daktilo olarak kullanmak mıdır; araştırmalarda ampirik yöntem yerine, diyalektiği ya da fonksiyonalizmi veya yapısalcılığı tercih etmek midir; nedir bilimsel ve teknolojik gelişmelere açıklığın ölçüsü ve buna kim, nasıl ve ne şekilde karar verecektir? Kaldı ki, en son bilimsel teori veya teknolojik buluş, her durum ve şartta en iyisi veya en kullanışlısı olmayabilir. Bugün hala taşıt araçları ile diğer mekanik araç, gereç, makine ve silahlar ile yapım işleri Newton Fiziğine dayanmakta; dağlık arazideki bir patika yolda en ilkel ulaşım teknolojisi olan “katır”ı kullanmak en rasyoneli olabilmektedir.

Öte yandan, bilim ve teknolojinin art arda kullanılarak bilimsel ve teknolojik denilmiş olmasıyla, bilimsel ifadesiyle temel bilimlerden/fizik bilimlerinden söz edildiği anlaşılmaktadır. Çünkü teknoloji temel bilimlerin kuramlarının mühendisler tarafından üretime uyarlanmasıyla ortaya çıkan ürünlerdir. Bu durumda bilimsel ve teknolojik gelişmelere açıklık (en son kuram ve teknolojik ürünlerin üretim bilgisi bağlamında), Sayıştay denetçiliğinde değil de, bu alanda faaliyet yürüten üniversitelerin temel bilimler fakülte ve bölümlerine araştırma görevlisi veya kamu ve özel araştırma enstitülerine araştırmacı alınırken adaylarda aranabilecek bir faktör olabilir. Bunu değerlendirecek olanların da Yasada öngörülen mülakat komisyonu değil, konunun uzmanları olacağı kuşkusuzdur.

Aksine, bilimsel ifadesiyle sosyal bilimlerden ve teknolojik ifadesiyle de teknolojinin tüketiminden/kullanımından söz edilmek isteniyorsa; Sayıştay denetçiliğinde aranabilecek bilimsel gelişmelere açıklık, sosyal bilimlerdeki en son araştırma yöntem ve tekniklerinin bilgisi; teknolojik gelişmelere açıklık ise bilişim teknolojilerinin kullanımı ile sınırlıdır. Bu durumda da yapılması gereken, eleme ve yazılı sınav konuları arasına, adayların sosyal bilimlerde araştırma yöntem ve teknikleri konusundaki yeterliğini ölçmeye yönelik sorular eklemek ile mülakatın yapıldığı yere bir bilgisayar koyarak adayın en son sürümleri kullanıp kullanamadığını değerlendirmek olmalıdır. Günümüzde artık 30 yaş altında bilmeyenlerin kalmadığı ve hiç bilmeyenlerin dahi bir ay süreli bir hizmet içi eğitim kursuyla, en bilenler katına ulaşabildiği bilgisayar kullanma becerisini, veri hazırlama kontrol işletmeni ya da zabıt katibi alıyormuşçasına Sayıştay denetçi yardımcılığı mülakat sistemine koyarak bir değerlendirme faktörü haline getirmenin değersizliğinden söz etmeye dahi gerek bulunmamaktadır.

Bu durumda da “bilimsel ve teknolojik gelişmelere açıklığı”n bir ölçme ve değerlendirme faktörü olarak mülakatta yer almasının tek bir amacı olabilir. Bu amaç ise, “Bilgisayarda kaç virüs var?” gibi yanıtı olmayan sorular ile “bilgisayarda kaç tür işletim sistemi var?” veya “programlama dilleri hangileridir?” gibi yanıtını soranların dahi bilemeyeceği sorular temelinde istenmeyen adayların mülakatta başarısız sayılmalarını sağlamak olabilir.

Sayıştay denetçiliği mesleğinin gereklerinden bu derece kopuk ve böylesine kayırmacılığa açık mülakat sistemi, adaylara hukuk güvenliği sağlamayacağı gibi adayların eşit şartlar altında yarışmasını ortadan kaldıracağı için 6085 sayılı Kanunun 17 nci maddesinin (6) numaralı fıkrasının (d) bendindeki “Bilimsel ve teknolojik gelişmelere açıklığı” ibaresi, belirsizliği ve normatifliği nedeniyle nesnel bir değerlendirme faktörü olmadığı ve adayların hukuk güvenliğini ortadan kaldırdığı için Anayasanın 2 nci maddesindeki sosyal hukuk devleti ilkesine, mülakatı olabildiğince sübjektif değerlendirmelere ve kayırmacılığa açık hale getirerek mülakat komisyonuna öznel tercihlerde bulunma imkanı sağladığı için 10 uncu maddesindeki eşitlik ilkesine, mesleğin gerektirdiği nitelikleri nesnel olarak ölçme ve değerlendirmeye uygun olmaması ve Sayıştay denetçiliği mesleğinde bir değer taşımaması nedeniyle de 70 inci maddesine aykırılık oluşturacaktır.

Açıklanan nedenlerle, 6085 sayılı Kanunun 17 nci maddesinin (6) numaralı fıkrasının (d) bendi Anayasanın 2 nci, 10 uncu ve 70 inci maddelerine aykırı olup iptali gerekmektedir.

d- (6) Numaralı Fıkrasının Son Cümlesinin Anayasaya Aykırılığı

03.12.2010 tarihli ve 6085 sayılı Sayıştay Kanununun 17 nci maddesinin (6) numaralı fıkrasının son cümlesinde, “Bunun dışında mülakat ile ilgili herhangi bir kayıt sistemi kullanılmaz.” denilmektedir.

Böylece mülakatta adayın bilimsel ve teknolojik gelişmelere açıklığını ölçme ve değerlendirmeye tabi tutan 6085 sayılı Kanun, sıra söz konusu ölçme ve değerlendirmenin nasıl yapıldığının günümüz teknolojisi aracılığıyla nesnel olarak ortaya konmasına gelince, Danıştay Onikinci Dairesi’nin 07.07.2009 tarih ve 2009/1043 Esas sayılı kararında idari işlemin yürütmesini durdurma nedeni saydığı “sınavın sesli ve görüntülü kayıt yapılmak suretiyle gerçekleştirilmemesi” gerekçesini hükümsüz kılmak ve usulsüz yapılan sınavların bundan sonra yargı mercilerince bu gerekçeye dayalı olarak iptal edilmesini engellemek için çağımız teknolojisinin kullanımını yasaklamaktadır.

Yasakçı anlayışın temelinde siyasal iktidarın Sayıştayda kendi ideolojisi doğrultusunda tam ve mutlak bir kadrolaşmaya gitme ve kendi ideolojisi dışındakilere Sayıştayı kapatma amacı yatmaktadır. Bu durum yasanın yorumundan çıkarılan bir öngörü değil, yasanın uygulamasından çıkarılan bir saptamadır.

Şöyle ki;

Sayıştay Başkanlığı tarafından 02 – 06 Şubat 2009 tarihleri arasında yapılan Sayıştay Denetçi Yardımcısı Adaylığı sözlü sınavında başarısız sayılan bir adayın açtığı dava sonucunda, Danıştay Onikinci Dairesi 07.07.2009 tarih ve 2009/1043 Esas sayılı Kararında, yargısal denetimin yapılabilmesi için adaylara sorulan soruların, adayların verdiği yanıtların ve sözlü komisyonunun adaylara verdiği puanların tutanağa bağlanmaması ve “sınavın sesli ve görüntülü kayıt yapılmak suretiyle gerçekleştirilmemesi” gerekçesiyle sözlü sınavın ve sözlü sınav sonucuna dayalı olarak yapılan atama işlemlerinin yürütmesinin durdurulmasına karar vermişti.

Bu Karar üzerine demokratik hukuk devleti ilkesini benimsemiş ve Anayasasında bu ilkeye değiştirilemezlik atfetmiş bir Cumhuriyette yapılması gereken, sözlü sınavın Danıştay kararında belirtilen objektif kriterlere göre yeniden yapılmasıdır. Ancak, siyasal iktidar bunun yerine, Türkiye Büyük Millet Meclisindeki sayısal çoğunluğuna dayanarak iki maddelik bir kanun çıkardı.

832 sayılı Sayıştay Kanununun 9 uncu maddesini değiştiren 19.11.2009 tarih ve 5924 sayılı Sayıştay Kanununda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanununun çerçeve 1 inci maddesiyle, 832 sayılı Kanundaki sınav sistemi, sınav konularına kadar bütünüyle değiştirildi ve yerine 6085 sayılı Kanunun 17 nci maddesinde yer alan düzenlemeler getirildi.

5924 sayılı Kanunun çerçeve 2 nci maddesiyle 832 sayılı Sayıştay Kanununa eklenen Geçici 11 inci maddeyle ise; 02 – 06 Şubat 2009 tarihleri arasında yapılan sözlü sınavda başarısız sayılan adayların, çerçeve 1 inci maddeyle getirilen sınav sistemine göre yeniden mülakata alınmaları ve mülakatta başarılı sayılmak için 70 olan puanın bu mülakatta 50 olarak uygulanması öngörüldü.

Sayıştay Başkanlığı 02.02.2009 – 06.02.2009 tarihleri arasında yapılan ve hukuka aykırı yapıldığı Danıştay Onikinci Dairesi kararıyla sabit olan sözlü sınavda kaybettirdiği adayları, AKP’nin çıkarmış olduğu 5924 sayılı Yasaya göre mülakata çağırdı.

Sayıştay Başkanlığının 02.06.2010 – 03.06.2010 tarihleri arasında yaptığı mülakata 28 aday katıldı. “Bunun dışında mülakat ile ilgili herhangi bir kayıt sistemi kullanılmaz.” cümlesinin yer aldığı yasaya göre yapılan mülakatta şöyle bir sonuç ortaya çıktı:

02.06.2010 – 03.06.2010 Tarihlerinde Yapılan Mülakat Sonuçlarına Göre

Sayıştay Denetçi Yardımcısı Adaylığı Giriş Sınavı Sonuç Listesi

 

 

Adayın Adı Soyadı

Eleme Sınav

Puanı

Yazılı Sınav

Puanı

Ortalama

Puanı

Mülakatta

Verilen Puan

…

76,794

96,000

86,397

46,670

…

84,307

81,000

82,654

46,330

…

73,760

96,000

84,880

46,000

…

73,061

80,000

76,530

45,500

…

76,084

78,000

77,042

45,000

…

78,880

79,000

78,940

43,670

…

81,657

85,000

83,328

43,330

…

74,862

84,000

79,431

43,330

…

78,211

85,000

81,605

43,330

…

78,103

86,000

82,051

43,000

…

79,036

84,000

81,518

42,830

…

77,717

90,000

83,858

42,670

…

76,496

78,000

77,248

41,830

…

82,395

96,000

89,197

41,830

…

77,506

81,000

79,253

41,670

…

78,547

72,000

75,273

41,000

…

74,260

89,000

81,630

40,500

…

79,361

97,000

88,180

40,170

…

81,375

74,000

77,687

39,330

…

74,580

74,000

74,290

39,330

…

84,545

77,000

80,772

39,000

…

78,075

73,000

75,537

37,330

…

76,784

79,000

77,892

37,330

…

83,128

83,000

83,064

36,500

…

76,745

71,000

73,872

33,670

Sayıştay meslek mensuplarından oluşan mülakat komisyonunun, 6085 sayılı Kanunun 17 nci maddesinde de yer alan;

Mülakatta, adayın;

Bir konuyu kavrayıp özetleme, ifade yeteneği ve muhakeme gücü,

Liyakati, temsil kabiliyeti, davranış ve tepkilerinin mesleğe uygunluğu,

Özgüveni, ikna kabiliyeti ve inandırıcılığı,

Genel yetenek ve genel kültürü,

Bilimsel ve teknolojik gelişmelere açıklığı,

Faktörleri yönünden değerlendirerek yaptıkları ve herhangi bir kayıt sisteminin kullanılmadığı mülakatta, mülakata katılan adayların tamamına 50 puanın altında notlar verilerek mülakatı kaybetmeleri sağlandı.

Sayıştayın tarihinden gelen ve tarihsel misyonundan kaynaklanan her çeşit dünya görüşü, siyasal düşünce, etnik köken, mezhep ve yaşam biçimine ve hatta tarikat ve cemaatlere açık demokratik ve çoğulcu yapısını, belirli bir ideoloji temelinde biçimlendirerek yok etmek ve demokratik siyasal sistem içindeki misyonunu aynı ideolojiye boğdurarak Sayıştayı bağımsız ve tarafsız görev yapamaz hale getirmek amacıyla ilahi ve beşeri değerleri hiçe sayacak kadar ideolojik körleşme içine düşülmesi üzerine çok söz söylenebilir. Ancak, eleme ve yazılı sınavın nesnel sonuçlarına göre 73 – 89 puan aralığında not alan 28 adayın tamamına mülakatta sırf kaybettirmek güdüsüyle 50 puanın altında notlar verilmesi ve bunların beşinin dereceye girerek eleme ve yazılı sınavın ilk onu arasında yer alan kişilerden oluşmasının hukuki olarak tek bir açıklaması vardır: Anayasasında hukuk devleti, yasa önünde eşitlik ve kamu hizmetine alınmada görevin gerektirdiği niteliklerden başka hiç hiçbir ayrım yapılamayacağı ilkeleri yazılı olan demokratik bir Cumhuriyette, idarenin her türlü eylem ve işlemi yargı denetimine de tabiyken, Türkiye Cumhuriyeti Devleti 28 adayın hukukunu koruyamamıştır. Hangi ağdalı söz, hangi ünlü düşünürden yapılan alıntı, bu aşamadan sonra söz konusu mağdurları Türkiye Cumhuriyetinin demokratik hukuk devleti olduğuna ikna edebilir?

Eleme ve yazılı sınavın nesnel sonuçlarına göre ortalama 70 ve üzeri notlar alan 28 adayın bırakınız tamamını, 50 puan barajının olduğu mülakatta birinin dahi 50 puanın altında not alması, mülakatın öznel değerlendirmeye açık olması gerçeği karşısında hukuken garip karşılanması gereken bir durumdur. Ancak, mülakatın sesli ve görüntülü kaydının yasayla yasaklandığı ve elde 28 adaya 50 puanın altında not veren mülakat komisyonunun tuttuğu tutanak dışında kanıtlayıcı belgenin bulunmadığı bir hukuk sisteminde söz konusu gariplik olağanlaşmaktadır.

Bu bağlamda, mülakat için getirilen “Bunun dışında mülakat ile ilgili herhangi bir kayıt sistemi kullanılmaz.” cümlesindeki niyet, hizmet gereklerini dikkate alarak kamu yararını gerçekleştirmek değil; tam tersine, Sayıştay Denetçiliği mesleğinde yönelinen siyasi kadrolaşmayı, yargı denetimini bertaraf ederek kalıcı kılmaktır.

Anayasanın 2 nci maddesinde ilkeleri belirtilen hukuk devletinin en temel özelliği işlemlerin denetime, özellikle de yargı denetimine açık olmasıdır. Anayasanın 36 ncı maddesindeki hak arama özgürlüğü, tüm hak ve özgürlüklerin gerçekleşmesi için zorunlu ve herhangi bir sınırlamaya tabi tutulmamış özgürlüktür. İşlemlerin sadece denetimlerinin engellenmemesi yeterli değildir; denetime elverişli olmaları da gerekir. Denetime elverişli olmayan iş ve işlemler hak arama ve adil yargılanma özgürlüğünü sınırlandırmış olurlar. Yasa koyucu bu konuda gerekli önlemleri almalı ve yargı kararlarını ortadan kaldırmamalıdır. Yargı kararları yasama organını da bağlayıcı niteliktedir.

Açıklanan nedenlerle, 6085 sayılı Yasanın 17 nci maddesinin (6) numaralı fıkrasının, “Bunun dışında mülakat ile ilgili herhangi bir kayıt sistemi kullanılmaz.” biçimindeki son cümlesi, adayların hukuk güvenliğini ortadan kaldırdığı için Anayasanın 2 inci; belirli ideolojiler lehine adaylar arasında yaratılan ve gelecekte de başka ideolojiler adına yaratılacak olan yasaya aykırı eşitsizliklerin üstünün örtülmesine imkan sağladığı için 10 uncu; mesleğin gerektirdiği niteliklerden başka öznel özelliklerin değerlendirilmesine güvence oluşturduğu için 70 inci, adil yargılanma hakkını kısıtladığı için 36 ncı; idari işlemin tüm unsurlarıyla yargı denetimine tabi olmasını sınırladığı için 125 inci; Danıştay Onikinci Dairesinde görülmekte olan henüz sonuçlanmamış bir dava hakkında Yasama Meclisinde görüşme yapılmış olması nedeniyle 138 inci maddesinin üçüncü ve Yasama organının Danıştay Onikinci Dairesinin yukarıda sözü edilen yürütmeyi durdurma kararını değiştirmiş olması nedeniyle 138 inci maddesinin dördüncü fıkrasına ve Sayıştay denetiminin dürüstlük, bağımsızlık, tarafsızlık, güvenirlik ve yeterlilik ilkelerine sahip denetçilerce yapılmasını engellediği için de 160 ıncı maddesine aykırı olduğundan iptali gerekir.

e- (7) Numaralı Fıkrasının Son Cümlesinin Anayasaya Aykırılığı

03.12.2010 tarihli ve 6085 sayılı Sayıştay Kanununun 17 nci maddesinin (7) numaralı fıkrasının son cümlesinde, “Mülakatta başarılı sayılmak için, komisyon başkan ve üyelerinin yüz tam puan üzerinden verdikleri puanların aritmetik ortalamasının en az yetmiş olması şarttır.” denilmektedir.

6085 sayılı Kanunun 17 nci maddesinin (4) numaralı fıkrasının ikinci cümlesinde, “Eleme sınavı sonucunda, yetmiş puandan az olmamak üzere en yüksek puandan başlayarak sınav ilanında belirtilen kadronun beş katına kadar yazılı sınava çağrılır.” denilirken; aynı maddenin (5) numaralı fıkrasının ikinci cümlesinde ise, “Yazılı sınav sonucunda, yetmiş puandan az olmamak üzere, en yüksek puandan başlayarak eleme sınavı ilanında belirtilen kadronun üç katına kadar aday mülakata çağrılır.” hükmüne yer verilmiştir.

Böylece eleme sınavını kazanan adaylarının 2/5 (% 40)’ı yazılı sınavda elenir ve 3/5 (% 60)’ı mülakata çağrılırken; 2/3 (% 66,3)’ü mülakatta elenerek 1/3 (%33,3)’ü mülakatı kazanmış olmaktadır. Dolayısıyla, Sayıştay denetçi yardımcısı adaylığı giriş sınavında öznel değerlendirmeye açık mülakat, nesnel değerlendirmeye dayalı yazılı sınavdan daha önemli hale getirilmektedir. Matematiksel sonuç budur.

Bu matematiksel sonucun üzerine, eleme ve yazılı sınavda olduğu üzere (7) numaralı fıkra ile mülakatta da 70 puan barajı getirilmektedir. Başka bir anlatımla, başarılı sayılmak için eleme ve yazılı sınavlarda olduğu üzere mülakatta da 70 puan almak zorunlu tutulmaktadır. Burada büyük bir adaletsizlikle haksızlık ve hukuksuzluk vardır.

Çünkü eleme ve yazılı sınavda, sınava giren adayların tümüne aynı sorular sorulmakta; soruların yanıt anahtarı önceden hazırlanmakta ve adayların sorulara verdiği yanıtların her birinin somut belgeleri bulunmaktadır. Bu bağlamda, örneğin eleme sınavında adaylara her soru 1 puan üzerinden 100 soru sorulmuş ve (yanlışların doğruları götürmediği varsayımı altında) aday (X), soruların 70 tanesini doğru yanıtlamış ise, 70 soruyu doğru yanıtladığının somut belgesi olan yanıt anahtarı sınavı düzenleyen birimin elindedir ve bu yanıt anahtarını kim değerlendirirse değerlendirsin sonuç 70 puan olacak; örneğin 69 puan olamayacaktır. Her şeye rağmen olması durumunda aday (X) yetkili mercilerde hakkını arayacak ve hakkı olan puanı somut yanıt anahtarıyla belgeleyecektir. Aynı hususlar yazılı sınav için de geçerlidir. Bu bağlamda 100 denetçi yardımcısı adayı kadrosu için açılmış eleme sınavına 5000 aday başvurmuş ve 70 puandan az olmamak şartıyla en yüksek puan alan ilk 500 aday arasında yapılan yazılı sınavı 70 puandan az olmamak şartıyla en yüksek puandan başlayarak kazanan ilk 300 aday, eleme ve yazılı sınava katılan 5000 aday arasında yapılan sıralamada sorulan sorular bağlamında en başarılı olanlardır. Bu eğilip, bükülemeyecek ve başka şekilde izah edilemeyecek bir realitedir. Bunun içindir ki eleme ve yazılı sınav sonuçları nesneldir.

Oysa sözlü sınav dahi olmayıp, karşılıklı görüşme olan mülakatta ise, her adaya farklı sorular sormanın yanında, her adayla farklı tür görüşme yapılabilmektedir. Sorulan soruların, adayların verdiği yanıtların ya da komisyondaki görüşme ve sohbet diyaloglarının hiçbir somut belgesi bulunmamaktadır. Belge olarak nitelenebilecek tek doküman komisyon üyelerinin adaylara verdiği puanların yer aldığı tutanaktır. Bu tutanağın da hiçbir objektifliği bulunmamaktadır. Bunun içindir ki mülakat sonuçları özneldir. Öznellikle ifade edilmek istenen aynı adayların, beş farklı mülakat komisyonunun karşısına çıkarılması durumunda, mülakat komisyonunda yer alan kişilerin dünya görüşü, yaşam biçimi, siyasi düşüncesi, etnik kökeni, mezhebi ve hatta tarikat ve cemaatine göre beş farklı sonucun ortaya çıkacağı gerçeğidir. Bu durum, mülakat komisyonunun kişisel özellikleriyle kişisel özellikleri çakışan adayların öne çıkacağını; başka bir anlatımla mülakat sonuçlarının, mülakat komisyonunun özellikleriyle örtüşen bir totoloji olduğunu ortaya koymaktadır.

Bu durumda da mülakata 70 puan barajı getirmek, sadece eleme ve yazılı sınavın nesnel sonuçlarını ortadan kaldırma işlevi değil, bu totolojiyi matematiksel bir kesinliğe taşıyarak mülakat komisyonunu vicdani rahatlığa kavuşturma işlevi görmektedir.

Şöyle ki;

Sayıştay Başkanlığının 02.06.2010 – 03.06.2010 tarihleri arasında yaptığı mülakatta, adayların tamamına 50 puan barajının altında notlar verilerek hepsi başarısız sayılmıştı. Eleme sınavında 82.395 puan, yazılı sınavda 96.000 puan alan adaya mülakatta 41.830 puan; eleme sınavında 79.361 puan, yazılı sınavda 97.000 puan alan adaya mülakatta 40.170 puan; eleme sınavında 76.794 puan, yazılı sınavda 96.000 puan alan adaya mülakatta 46.670 puan verilerek elenmişlerdi. Sınavı kazanmış sayılmak için mülakatta 50 puan barajı olmasa idi, bu derece düşük puanlar verilmiş olmasına rağmen, söz konusu adayların eleme ve yazılı sınav ile mülakat puanlarının ortalaması sırasıyla 73.408 puan, 72.177 puan ve 73.154 puan olduğundan, bahsi geçen adaylar Sayıştay denetçi yardımcılığı sınavını kazanmış olacaklardı.

Eleme ve yazılı sınav sonuçlarına göre dereceye girmiş adayları başarısız saymak için mülakatta yazılı sınavda almış oldukları notların yarısından da düşük puanlar verilmesi, söz konusu puanları veren her bireyde farklı yoğunluklarda da olsa kişilik çatışmalarına yol açar. Kişi, değerlerine uygun savunma mekanizmaları geliştiremez ise, kendini toplumdan soyutlayacak psikolojik rahatsızlıklarla karşı karşıya kalır. Dolayısıyla yazılı sınavda 96 puan almış bir adaya, 49 puan vererek başarısız saymanın vicdani rahatsızlığına dayalı kişilik tahribatları ile mülakatta barajın 70 puan olması durumunda 69 puan vererek başarısız saymanın vicdani rahatlığı arasında kocaman bir fark vardır.

Bu bağlamda mülakatta 70 puan barajı getirilmesi, eleme ve yazılı sınavın nesnel sonuçlarını ortadan kaldırırken, mülakat komisyonunda görev alanların vicdani rahatsızlıklarına dayalı muhtemel kişilik çatışmalarını engellemeyi amaçlamaktadır. Başka bir deyişle 70 puan barajı adayların haklarını ihlal ederken, hak ihlalinde bulunan mülakat komisyonunu rahatlatma amacı taşımaktadır.

Oysa, çağdaş, demokratik bir hukuk devletinde hukuki düzenlemeler haksızlıkları, hukuksuzlukları ve adaletsizlikleri meşrulaştırmayı değil, kişilerin haklarına güvence oluşturmayı amaçlamak durumundadır.

Öte yandan, INTOSAI Denetim Standartlarının 2.1.3 nolu Denetim Standardında, “Sayıştaylara ilişkin genel standartlar; sayıştayın uygun vasıflara sahip personeli işe almaya yönelik politikalar ve prosedürler benimsemesini öngörür.” denilirken; INTOSAI Mesleki Ahlak Kurallarının 6 ncı maddesinde, “Yüksek denetim Kurumunun/Sayıştayın güvenilen ve inanılan bir kurum olarak değerlendirilmesi çok büyük önem taşımaktadır. Denetçi bu amaca ancak, Dürüstlük, Bağımsızlık, Tarafsızlık, Güvenirlik ve Yeterlik gibi beş temel kelimede saklı olan mesleki ahlakın gerektirdiği kavramları kabul ederek ve bunları uygulayarak hizmet edebilir” denilmektedir. Bu bağlamda Sayıştay denetimlerinin, mesleki yeterlilik ile tarafsızlık ve bağımsızlığa sahip denetçiler tarafından yürütülmesine güvence oluşturacak sınav sistemlerinin kurulması ve Sayıştaya denetçi alımında ortalama üstü bilgi ve yeteneğe gerekli önemin verilerek gerekli niteliklere sahip personelin işe alınmasının sağlanması sadece demokratik hukuk devletine dayalı siyasal sistemin ve parlamentonun “bütçe hakkı”nın gereği değil, Türk Sayıştayının üyesi bulunduğu INTOSAI Denetim Standartlarının da gereğidir. Oysa Türkiye’de Sayıştay denetçi yardımcılığına giriş sınavının düzenleniş ve yapılış biçimi, INTOSAI Denetim Standartlarına aykırı olarak siyasal iktidarın/iktidarların ideolojisine uygun ideolojik bir kadrolaşma oluşturmaya yöneliktir.

Açıklanan nedenlerle, 6085 sayılı Sayıştay Kanununun 17 nci maddesinin (7) numaralı fıkrasının son cümlesindeki, “Mülakatta başarılı sayılmak için, komisyon başkan ve üyelerinin yüz tam puan üzerinden verdikleri puanların aritmetik ortalamasının en az yetmiş olması şarttır.” şeklindeki hüküm, eleme ve yazılı sınavın nesnel sonuçlarını mülakat komisyonunun gönül rahatlığı içinde ortadan kaldırmasını amaçlayarak, adayların hukuk güvenliğini ortadan kaldırdığı; adaylar arasında siyasi düşünce, felsefi inanç, etnik köken, mezhep, tarikat, cemaat ve benzeri nedenlerle ayrımcılık yapmanın önünü açmanın ötesinde kolaylaştırdığı; Sayıştay denetçiliği mesleğinin gereği olan bilgi ve birikimin dışında başkaca özelliklerin öne alınmasına hizmet ettiği için Anayasanın 2 inci, 10 uncu, 70 inci ve 160 ıncı maddelerine aykırı olduğundan iptali gerekir.

6- 03.12.2010 Tarihli ve 6085 Sayılı Sayıştay Kanununun 21 inci Maddesinin (7) Numaralı Fıkrasının İlk Cümlesindeki “… başkan yardımcılarından birine vekâlet  verir.” ile (7) Numaralı Fıkrasının İkinci Cümlesindeki “… başkan yardımcılarından kıdemli olanı …” İbarelerinin ve 22 nci Maddesinin (1) Numaralı Fıkrasının, “Başkan yardımcıları daire başkanı statüsündedir.” Şeklindeki Son Cümlesinin ve 25 inci Maddesinin (5) Numaralı Fıkrasının Anayasaya Aykırılığı

03.12.2010 tarihli ve 6085 sayılı Sayıştay Kanununun 20 nci maddesinin (7) numaralı fıkrasında, “Sayıştay Başkanı görevinde bulunamayacağı zaman başkan yardımcılarından birine vekâlet  verir. Vekil tayin etmemiş olduğu veya görevinde bulunamayacağı hallerde başkan yardımcılarından kıdemli olanı, Sayıştay Başkanlığının açık bulunduğu hallerde ise en kıdemli daire başkanı Sayıştay Başkanlığına vekâlet  eder. Kıdemde esas üyeliğe ve daire başkanlığına seçilmedir.” denilirken; 22 nci maddesinin (1) numaralı fıkrasının son cümlesinde “Başkan yardımcıları daire başkanı statüsündedir.” denilmiş; 25 inci maddesinin (5) numaralı fıkrasında ise, “Sayıştay Başkanının katılamadığı hallerde Genel Kurula, Kurula katılan başkan yardımcılarından kıdemli olanı başkanlık eder.” hükmüne yer verilmiştir.

6085 sayılı Kanunun Daire Başkanlarının seçimi başlıklı 14 üncü maddesinin (1) numaralı fıkrasında, daire başkanlarının en az üç yılını doldurmuş üyeler arasından Sayıştay Genel Kurulunca seçileceği hüküm altına alınırken; 22 nci maddesinin (1) numaralı fıkrasında ise, Sayıştay Başkanının, biri denetim diğeri yönetim ile ilgili işlerde kendine yardımcı olmak üzere üyeler arasından iki başkan yardımcısı görevlendireceği yazılıdır.

Sayıştay Başkanlığında daire başkanlığı, kadrolu bir görevdir ve kadro unvanlı daire başkanlığına Sayıştay Genel Kurulunun kolektif iradesinin tezahürüyle gelinmektedir. Oysa Sayıştay Başkanlığında başkan yardımcılığı diye bir kadro olmadığından başkan yardımcılığı görev unvanıdır. Görev unvanlı başkan yardımcılığına ise seçimle değil, Sayıştay Başkanının bireysel tercihiyle görevlendirmesi üzerine gelinmektedir.

Personel hukuku bir statü hukukudur ve personelin tüm hak ve ödevleri statülerine göre belirlenmektedir. Sayıştay üyeleri ile daire başkanlarının statü farkından dolayı özlük hakları da farklıdır. Öte yandan 657 sayılı Kanunda bir göreve vekâlet  edilerek vekâlet  ücreti ödenebilmesi dahi kadro şartına bağlanmıştır.

Nitekim, 2575 sayılı Danıştay Kanununun 10 uncu maddesinin (1) numaralı fıkrasına göre kadro unvanlı Danıştay başkanvekillerini Danıştay Genel Kurulu seçmekte ve Danıştay Başkanlığının boşalması, izinli veya özürlü olması hallerinde Danıştay Başkanlığına 22 nci maddesinin (1) numaralı fıkrasına göre başkanvekillerinden kıdemli olanı vekâlet  ederken; 2797 sayılı Yargıtay Kanununun 31 inci maddesine göre ise kadro unvanlı birinci başkanvekilleri ile daire başkanlarını Yargıtay Büyük Genel Kurulu seçmekte ve Birinci Başkanın yokluğunda ise 22 nci maddesinin (2) numaralı fıkrasına göre kıdem sırasına göre birinci başkanvekilleri, birinci başkanvekillerinin de yokluğunda en kıdemli daire başkanı Birinci Başkanlığa vekâlet  etmektedir.

Sayıştay Başkanının bireysel tercihini, Sayıştay Genel Kurulunun kolektif iradesiyle eşdeğer gören ve Sayıştay Genel Kurulunun kolektif iradesiyle gelinen daire başkanlığı kadro unvanının statüsü ile özlük haklarının, Sayıştay Başkanının bireysel tercihiyle gelinen başkan yardımcılığı görevine de tanınmasını öngören 6085 sayılı Kanunun 22 nci maddesinin (1) numaralı fıkrasının son cümlesindeki “Başkan yardımcıları daire başkanı statüsündedir.” hükmü, Anayasanın 2 nci maddesindeki hukuk devleti ilkesi ile 10 uncu maddesindeki yasa önünde eşitlik ilkesi karşısında kabul göremez. Cumhuriyetin nitelikleri arasında sayılan hukuk devleti, insan haklarına dayanan, bu hak ve özgürlükleri koruyup güçlendiren, eylem ve işlemleri hukuka uygun olan, her alanda adaletli bir hukuk düzeni kurup bunu geliştirerek sürdüren, Anayasaya aykırı durum ve tutumlardan kaçınan, hukuku tüm devlet organlarına egemen kılan, Anayasa ve hukukun üstün kurallarıyla kendini bağlı sayan, yargı denetimine açık, yasaların üstünde yasa koyucunun da bozamayacağı temel hukuk ilkeleri ve Anayasanın bulunduğu bilincinde olan devlettir. Dava konusu kural, adaletli hukuk düzeni kurmak yerine bunu bozmakta, statü hukukundaki farklılığı, yasa kuralı yoluyla eşitleyerek, farklı hukuksal konumda olanların farklı kurallara tabi olması ilkesini ihlal etmektedir.

Öte yandan, Sayıştay Genel Kurulunun seçtiği kadro unvanlı daire başkanları dururken, Sayıştay Genel Kurulunun seçimiyle değil, Sayıştay Başkanının bireysel tercihiyle belirlediği görev unvanlı başkan yardımcılarına Sayıştay Başkanlığına vekâlet  görevi verilmesi ve Sayıştay Başkanının katılamadığı hallerde Sayıştay Genel Kuruluna başkan yardımcılarından kıdemli olanının başkanlık etmesi ve bu yolla kadrosu ve dolayısıyla statüsü üye olan başkan yardımcılarına yasayla Sayıştayı temsil etme ve Genel Kurula başkanlık etme görevi verilmesi, adaletli hukuk düzenini bozmakta, statü hukukundaki farklılığı yasa yoluyla eşitleyerek, farklı hukuksal konumda olanların farklı kurallara tabi olması ilkesini ortadan kaldırmaktadır.

Açıklanan nedenlerle, 6085 sayılı Sayıştay Kanununun 20 nci maddesinin (7) numaralı fıkrasındaki, “… başkan yardımcılarından birine vekâlet  verir.” ve “başkan yardımcılarından kıdemli olanı” ibareleri ile 22 nci maddesinin (1) numaralı fıkrasının son cümlesi ve 25 inci maddesinin (5) numaralı fıkrası Anayasanın 2 nci ve 10 uncu maddelerine aykırı olup iptali gerekmektedir.

7- 03.12.2010 Tarihli ve 6085 Sayılı Sayıştay Kanununun 23 üncü Maddesinin (4) Numaralı Fıkrasındaki “… ve ahizler …” İbaresinin Anayasaya Aykırılığı

03.12.2010 tarihli ve 6085 sayılı Sayıştay Kanununun 23 üncü maddesinin (4) numaralı fıkrasında, “Yargılamaya esas raporların görüşülmesi sırasında açıklamalarda bulunmak üzere ilgili grup başkanı, raporu düzenleyen denetçi, sorumlular ve ahizler çağrılabilir.” denilmektedir.

Anayasanın 160 ıncı maddesinde Sayıştay, bir yüksek denetim kurumu ve hesap mahkemesi olarak düzenlenmiş ve Sayıştaya sorumluların hesap ve işlemlerini kesin hükme bağlama görevi verilmiştir. Sayıştayın hesap yargısı kendine özgüdür ve muhatabı sorumlulardır.

Hesap mahkemesi olan Sayıştay yargılama dairelerinde denetçi raporları üzerinden sorumluların hesap ve işlemlerinin görüşülmesine, fazla ödeme veya eksik tahsilatın (kamu zararının) yapıldığı ahizlerin de çağrılması ve dolayısıyla en azından görüşlerinin sorulması Sayıştayın hesap yargılamasını kendine özgülükten çıkaran ve sorumluların hesap ve işlemleri yerine kişiler arası hukuki ilişkilerin yargılandığı adli mahkemelere dönüştüren bir içeriğe sahiptir.

Sorumluların hesap ve işlemlerini kesin hükme bağlamakla görevli Sayıştayın, Sayıştaya karşı sorumluluğu bulunmayan ahizleri çağırması, Anayasanın 160 ıncı maddesindeki denetim bütünlüğünü ihlal edebileceği gibi, Anayasanın 9 uncu maddesiyle, bağımsız mahkemelere verilen yargı yetkisinin de, bağımsız mahkemeler dışında kullanılması yolunu açacaktır.

Açıklanan nedenlerle, 6085 Sayılı Sayıştay Kanununun 23 üncü maddesinin (4) numaralı fıkrasında yer alan “… ve ahizler …” ibaresi, Anayasanın 9 uncu ve 160 ıncı maddelerine aykırı olduğundan iptali gerekir.

8- 03.12.2010 Tarihli ve 6085 Sayılı Sayıştay Kanununun 28 inci Maddesinin Anayasaya Aykırılığı (İlgili Maddeler: 11/1-e, 26/1, 27/1, 38/2, 39/2, 40/2, 42/1, 43/1, 64/3, Geçici 3/3)

03.12.2010 tarihli ve 6085 sayılı Sayıştay Kanununun Rapor Değerlendirme Kurulu başlıklı 28 inci maddesinde, Rapor Değerlendirme Kurulu düzenlenmiştir. Maddede;

“(1) Kurul, Sayıştay Genel Kurulu tarafından iki yıl için seçilen iki daire başkanı ve her daireden birer üye ile denetimden sorumlu başkan yardımcısından oluşur. Kurul üyeliğinde boşalma olması halinde kalan süreyi tamamlamak üzere Genel Kurul tarafından boşalan yer için seçim yapılır.

(2) Kurulun başkanı Sayıştay Başkanıdır. Başkanın katılamadığı durumlarda Kurula denetimden sorumlu başkan yardımcısı başkanlık eder.

(3) Kurul üye tamsayısının en az üçte ikisi ile toplanır. Kanuni izin ve boş üyelik sebebiyle toplantı yeter sayısının sağlanamadığı hallerde, Kurula görevlendirilmiş üye sayısını aşmamak ve o toplantıya münhasır olmak kaydı ile Kurul Başkanı tarafından katılamayan üyelerin yerine her daireden bir üyeyi aşmamak koşuluyla kıdem esasına göre yeter sayıyı sağlayacak kadar üye toplantıya davet edilebilir. Kurul, mevcudun salt çoğunluğu ile karar verir. Oyların eşitliği halinde Başkanın bulunduğu taraf çoğunluğu sağlamış sayılır.

(4) Rapor Değerlendirme Kurulu, Sayıştay raporları ile Sayıştay Başkanı tarafından incelenmesi istenen konular hakkında görüş bildirir.

(5) Sayıştay raporlarının Kurulda görüşülmesi sırasında ilgili grup başkanı veya raporun denetçisi katılarak görüşünü açıklar.

(6) Sayıştay raporlarının görüşülmesi sırasında açıklamalarda bulunması için ilgili kamu idaresinin üst yöneticisi veya görevlendireceği yardımcısı çağrılabilir.”

denilmektedir.

Bu düzenlemeye göre, “Sayıştay raporları ile Sayıştay Başkanı tarafından incelenmesi istenen konular hakkında görüş bildirme” görevi Rapor Değerlendirme Kuruluna verilmektedir.

Sayıştay Başkanı tarafından incelenmesi istenen konular hakkında görüş bildirme görevi, 6085 sayılı Kanunun 23/1-c maddesine göre yargılama dairelerine, 25/2-d maddesine göre Genel Kurula, 27/3-b maddesine göre Daireler Kuruluna ve 31/2-d maddesine göre ise Denetim Planlama ve Koordinasyon Kuruluna da verildiğine göre Rapor Değerlendirme Kurulunun asıl görevi Sayıştay raporları hakkında görüş bildirmektir.

Sayıştaya, Anayasanın 164 üncü maddesinde, genel uygunluk bildirimini, ilişkin olduğu kesinhesap kanunu tasarısının verilmesinden başlayarak en geç yetmişbeş gün içinde Türkiye Büyük Millet Meclisine sunma; 160 ıncı maddesinde ise merkezi yönetim bütçesi kapsamındaki kamu idareleri ile sosyal güvenlik kurumlarının bütün gelir ve giderleri ile mallarını Türkiye Büyük Millet Meclisi adına denetleme (ve dolayısıyla denetim bulgularını Türkiye Büyük Millet Meclisine raporlama) görevi verilmiştir.

Sayıştayın Türkiye Büyük Millet Meclisine sunacağı Sayıştay Raporları 6085 sayılı Kanunun 38 inci maddesinde “Dış denetim genel değerlendirme raporu”, 39 uncu maddesinde “Faaliyet genel değerlendirme raporu”, 40 ıncı maddesinde “Mali istatistikleri değerlendirme raporu”, 41 inci maddesinde “Genel uygunluk bildirimi”, 42 nci maddesinde “Diğer raporlar” ve 43 üncü maddesinde ise “Kamu İktisadi Teşebbüsleri yıllık denetim raporu” olarak yer almıştır.

6085 sayılı Kanunun yürürlükten kaldırdığı 832 sayılı Kanunda yer alan “genel uygunluk bildirimi”, “performans denetimi raporları” ve diğer tüm raporlar Türkiye Büyük Millet Meclisine Sayıştay Genel Kurulunun görüşü üzerine sunulurken; 6085 sayılı Kanunda ise “genel uygunluk bildirimi”nin 832 sayılı Kanunda olduğu gibi Sayıştay Genel Kurulunun görüşü ile; “Dış denetim genel değerlendirme raporu”, “Faaliyet genel değerlendirme raporu”, “Mali istatistikleri değerlendirme raporu”, “Diğer raporlar” ve “Kamu İktisadi Teşebbüsleri yıllık denetim raporu”nun ise Rapor Değerlendirme Kurulunun görüşü üzerine sunulması öngörülmüştür. Böylelikle 6085 sayılı Sayıştay Kanununda Sayıştay Genel Kurulu, Rapor Değerlendirme Kurulu ile ikame edilmiştir.

Öte yandan, maddeye göre Rapor Değerlendirme Kurulu bir başkan ve on üye olmak üzere 11 kişiden oluşacak; üye tam sayısının üçte ikisi ile toplanacak ve mevcudun salt çoğunluğu ile karar verecektir. Bu düzenlemeye göre beş üye, Sayıştay raporlarının TBMM’ne sunulmasına veya sunulmamasına karar verebilecek ve bu karar Sayıştayı bağlayacaktır. Yasanın 23 üncü maddesinde yargılama dairelerinin de bir başkan ve dört üye ile toplanacağı yazılıdır. Ancak yargılama dairelerinin verdiği kararların son hüküm mercii yine Yasanın 26 ncı maddesine göre Temyiz Kuruludur. Yargılamaya ilişkin olunca bir başkan ve dört üyenin verdiği karar temyize tabi tutulurken; Sayıştay görüşüne ilişkin olunca bir başkan ve dört üyenin verdiği kararın nihai kabul edilmesi ve bu nihailiğin Sayıştayı bağlayacak nitelikte olması kabul edilemez. Bir başkan ve dört üyenin görüşü, hiçbir şekilde bir başkan ve ellialtı üyeden oluşan Sayıştay Genel Kurulunun vereceği görüşün yerine geçemez.

Sayıştay Genel Kurulunun sayısal yapısının, gelecekte sayılarının artacağı öngörülen Sayıştay raporlarını görüşmeye yeterince elvermeyeceği ve dolayısıyla söz konusu raporların Genel Kurula bütün yönleriyle incelenerek teknik değerlendirmesi yapılmış bir şekilde gelmesi gerekeceği düşünülebilir. Bu düşünce doğrudur. Nitekim, 6085 sayılı Kanunun Daireler başlıklı 23 üncü maddesinin (2) numaralı fıkrasının (b) bendinde, “Denetim raporları hakkında görüş bildirir.” denilerek TBMM’ye sunulacak Sayıştay raporlarının nihai hali kararlaştırılmadan ve dolayısıyla TBMM’ye sunulması veya sunulmaması görüşü verilmeden önce bütün yönleriyle incelenmesi, tartışılması ve teknik değerlendirilmesinin yapılması görevi yargılama dairelerine verilmiş bulunmaktadır.

Bu bağlamda TBMM’ye sunulma veya sunulmama görüşü ister Sayıştay Genel Kurulu, ister Rapor Değerlendirme Kurulu tarafından verilsin, Sayıştay raporları söz konusu kurulların önüne bütün yönleriyle incelenmiş, tartışılmış ve teknik değerlendirmesi yapılmış şekilde gelecektir.

Bu durumda Sayıştayın en üst ve en yetkili karar organı olan Sayıştay Genel Kurulunu, Sayıştay görüşünü içeren ve bu yanıyla da Sayıştayı bağlayıcı nitelikte bulunan Sayıştay Raporları konusunda devreden çıkarmak, fonksiyonel olmadığı gibi Sayıştayın Anayasal konumuna ve misyonuna da uygun düşmemektedir. Sayıştay kuruluşundan bu yana kurullar şeklinde çalışmış ve Genel Kurul, Sayıştayın en üst ve en yetkili bir organı olagelmiştir. Sayıştay Genel Kurulunun TBMM’ne gönderilecek Sayıştay Raporları konusunda süreç dışına itilmesi, bir yandan Sayıştayın tarafsızlığı ve bağımsızlığını gölgelerken; diğer yandan Sayıştay Raporlarının güvenilirliği ve yeterliliği hususunda tereddütlere yol açacaktır. INTOSAI Denetim Standartlarına ve Uygulama Rehberlerine göre hazırlanmış ve yargılama dairelerinde teknik değerlendirmesi yapılmış bir raporun, Rapor Değerlendirme Kurulunda bir başkan ve dört üyenin görüşüyle Türkiye Büyük Millet Meclisine sunulmamasına karar verebilmesi, Sayıştayı siyasi tartışma ve çekişmelerin içine çekebilecek potansiyel bir tehlikedir. Dolayısıyla, Sayıştay raporlarının nihai olarak görüşüleceği ve TBMM’ye sunulmasına veya sunulmamasına karar verileceği yer, hiç kuşkusuz Sayıştay üyelerinin tamamından oluşan ve Sayıştayın en üst ve en yetkili karar organı olan Sayıştay Genel Kurulu olmak durumundadır. Yargı yetkisine sahip olsun ya da olmasın Avrupa Birliği Sayıştayı dahil, kurul şeklindeki tüm Sayıştayların ortak özelliği, denetimin nasıl yapılacağı ile Sayıştay raporları hakkındaki nihai sözün Genel Kurula ait olmasıdır ve sayıştayları sayıştay yapan da bu temel özelliğidir.

Anayasanın 164 üncü maddesinde düzenlenen “Genel uygunluk bildirimi” TBMM’ye Sayıştay Genel Kurulunun görüşüyle sunulurken; aynı nitelikteki “Sayıştay raporları”nın TBMM’ye sunulması görevinin Sayıştay Genel Kurulundan alınarak Rapor Değerlendirme Kuruluna verilmesi, Anayasanın 160 ıncı maddesine aykırı olduğundan, 6085 sayılı Kanunun Rapor değerlendirme kurulu başlıklı 28 inci maddesinin iptali gerekir.

6085 sayılı Kanunun 28 inci maddesinin iptal nedeniyle, 6085 sayılı Kanunun (11/1-e) maddesindeki “Rapor Değerlendirme Kurulu” ibaresinin; 26 ncı maddesinin (1) numaralı fıkrasının ilk cümlesindeki “Rapor Değerlendirme Kuruluna seçilenler dışında kalan” ifadesinin; 27 nci maddesinin (1) numaralı fıkrasındaki “Rapor Değerlendirme Kurulu ile” ifadesinin; 38 inci maddesinin (2) numaralı fıkrasının ilk cümlesindeki “ve Rapor Değerlendirme Kurulunun görüşü alınır.” İfadesi ile ikinci cümlesindeki “Kurulca görüş bildirilen” ibaresinin, 39 uncu maddesinin (2) numaralı fıkrasının ilk cümlesindeki “Rapor Değerlendirme Kurulunun görüşü alındıktan sonra” ifadesinin; 40 ıncı maddesinin (2) numaralı fıkrasının ilk cümlesindeki “Rapor Değerlendirme Kurulunun görüşü de alındıktan sonra” ifadesinin; 42 nci maddesinin 42 nci maddesinin (1) numaralı fıkrasının ikinci cümlesindeki “ve rapor Değerlendirme Kurulu” ibaresinin; 43 üncü maddesinin (1) numaralı fıkrasının ilk cümlesindeki “eylül ayı sonuna kadar Rapor Değerlendirme Kuruluna gönderilir.” İfadesi ile ikinci cümlesindeki “Rapor Değerlendirme Kurulu” ibaresinin; 64 üncü maddesinin (3) numaralı fıkrasının ikinci cümlesindeki “Rapor Değerlendirme Kurulu ile” ibaresinin; Geçici 3 üncü maddesinin (3) numaralı fıkrasının ilk cümlesindeki “Rapor Değerlendirme Kurulu ve” ibaresinin de aynı gerekçelerle iptali gerekir.

9. 03.12.2010 Tarihli ve 6085 Sayılı Sayıştay Kanununun 31 inci Maddesinin (2) Numaralı Fıkrasının (b) Bendi ile (ç) Bendinin Anayasaya Aykırılığı

6085 sayılı Sayıştay Kanununun 11 inci maddesinin (1) numaralı fıkrasının (a) bendinde “Başkanlık” adıyla Sayıştayın kuruluşuna dahil bir organ oluşturulmuş; 20 nci maddesinin (1) numaralı fıkrasında bu organın, Sayıştay Başkanı, başkan yardımcıları ve bölüm başkanlarından oluşacağı belirtilmiştir.

Öncelikle Sayıştay Başkanlığında, Başkanlık diye bir karar organının olamayacağını ve olmadığını belirtmek gerekir. Sayıştay Başkanı, başkan yardımcıları ve bölüm başkanları (832 sayılı Sayıştay Kanunundaki düzenlenişiyle Sayıştay Başkanı, genel sekreteri ve genel sekreter yardımcıları), bir organ değil, hiyerarşik idari makamlardır. Üstelik Sayıştay Başkanı dışındakiler kadroya değil, görev unvanına dayalı idari makamlardır. Sayıştay başkanı, üyeler arasından dilediğini dilediği zaman başkan yardımcığı görevine, denetçiler arasından dilediğini dilediği zaman bölüm başkanlığı görevine getirme ve kadroya dayalı bir görev olmadıkları için de dilediklerini dilediği zaman görevden alma serbestliğine sahiptir.

Sayıştay Başkanının, Yasanın kendine verdiği Sayıştayı yönetme görevinin gereği olarak emri altında çalışan idari görevlilerle toplantı yapması ve bu toplantılarda, Sayıştaya verilen görevlerin iyi yapılması ve yönetimin düzenli bir surette yürütülmesi için gerekli önlemlerin konuşulup kararlaştırılması yönetim olgusunun olağan bir sonucudur. Dolayısıyla sevk ve idarenin gereği olan faaliyetler için Başkanlık adıyla bir karar organı oluşturulmasının hukuksal bir anlamı, değeri ve karşılığı bulunmamaktadır.

Sayıştay Başkanına hiyerarşik olarak bağlı idari makamlardan oluşturulan Başkanlık organı, 6085 Kanunun 31 inci maddesinde bu defa karşımıza Denetim, Planlama ve Koordinasyon Kurulu adıyla çıkmakta ve söz konusu Kurula, 31 inci maddenin (2) numaralı fıkrasının (b) bendinde, denetim stratejik planları ile yıllık denetim programlarını hazırlama; (ç) bendinde ise, denetime ilişkin yönetmelik, standart ve rehberleri hazırlama ile mesleki etik kuralları belirleme gibi Sayıştay denetimi ve hesap yargısının temelini oluşturan çok önemli görevler verilmektedir.

Sayıştay denetimine tabi idarelerin hesaplarının hangilerinin inceleneceğine (hangilerinin merkezde hangilerinin yerinde inceleneceğine) karar verme yetkisi, 832 sayılı Sayıştay Kanununun 46 ncı maddesinde, Sayıştay Genel Kuruluna verilmişti. Bu düzenlemenin temelinde ise, sorumluların hesap ve işlemlerinin kesin hükme bağlanmasının, Sayıştay denetimi sonucunda düzenlenen denetçi raporlarına bağlı olması gerçeği yatmaktadır. Başka bir anlatımla Sayıştay hesap denetimi ile kendine özgü hesap yargılaması bütünlük oluşturmaktadır. Sorumluların hesap ve işlemlerinin kesin hükme bağlanabilmesi denetlenmesine bağlı olduğundan, hesabı denetimden kaçırmak hesap yargılamasından da kaçırmak anlamına gelmektedir. Baraj, otoyol, raylı sistem, elektrifikasyon gibi mali boyutu büyük yatırım harcamalarının geçtiği hesapların denetlenmemesi için yükleniciler Sayıştay nezdinde siyasi baskı oluşturmak dahil her yola başvurabilmektedir. Yetkinin bir Başkan ve hesap yargılaması görevi olan 56 üyeden oluşan Sayıştay Genel Kurulunda olması söz konusu baskıların sonuç almasını geçmişte önlemiştir. Öte yandan denetimin nasıl yapılacağına ilişkin her türlü düzenlemeler 832 sayılı Kanunda Sayıştay Genel Kurulunun yetkisinde olmuştur. Hangi hesapların nasıl denetleneceğine ilişkin yetkilerin Genel Kurulda olması, Sayıştay denetiminin ve denetim sonuçları üzerinden gerçekleştirilen hesap yargılamasının bağımsızlığına ve tarafsızlığına güvence oluşturmuştur.

Sayıştay Genel Kuruluna ait olan denetlenecek hesapları belirleme ile denetimin nasıl yapılacağına ilişkin yönetmelik, standart ve rehberleri hazırlama yetkisinin verildiği Denetim Planlama ve Koordinasyon Kurulu ise, adının kurul olması dışında kurullara özgü özelliklerin hiç birini taşımamaktadır.

Kurul şeklindeki bir yapılanmanın birinci şartı, hiyerarşik kademe ve idari bağlılığın olmaması; ikinci şartı ise Kurulun toplantı yeter sayısı ile karar nisabının yasada yer almasıdır. Ancak, Kanunun 31 inci maddesindeki Kurul, Sayıştay Başkanına hiyerarşik olarak bağlı olan ve bir kadroya dayanmadığı ölçüde de hiçbir görev güvencesi olmayan görevlilerin bir araya getirilmesinden oluşturulmuş ve toplantı yeter sayısı ile karar nisabı yasada düzenlenmemiştir. Kurul, Sayıştay Başkanının hiyerarşik emri altında olan görevlilere dikte ettiği bireysel tercihlerine, kurul kararı görüntüsü verme amacı taşımaktadır.

6085 sayılı Kanunun 12 nci maddesinin (4) numaralı fıkrasında Sayıştay Başkanının görev süresinin beş yıl olduğu ve bir kimsenin iki defa Sayıştay Başkanı seçilebileceği; 48 inci maddesinin (1) numaralı fıkrasında ise yargılamaya esas raporların “genel yönetim kapsamındaki kamu idareleri” için düzenleneceği yazılıdır. Bu düzenlemelerin Sayıştay Başkanını dış müdahalelere açık hale getirmediği ileri sürülemez. Yeniden seçilme kaygısı içine giren Sayıştay Başkanı, kendini yeniden seçecek olan siyasi karar organlarının müdahalesine kendiliğinden girerek büyük yatırım harcamalarının yapıldığı DSİ Genel Müdürlüğü, Karayolları Genel Müdürlüğü, DLH Genel Müdürlüğü gibi kamu idarelerini ve hatta yargılamaya esas rapor düzenlenecek genel yönetim kapsamı içindeki kamu idarelerinin tamamını denetim stratejik planı ile yıllık denetim programına almayabilir. Denetim stratejik planı ve yıllık programa almada yerel yönetimler arasında ayrımcılık yapabilir.

Bu bağlamda, denetim stratejik planları ile yıllık denetim programlarını belirleme yetkisinin Sayıştay Genel Kurulunda olması, hem hesap yargısının hesap denetimine bağlı olması bağlamında Sayıştay denetiminin bütünlüğünün, hem bağımsızlığı ile tarafsızlığının gereği ve güvencesidir.

Öte yandan, denetim standart ve rehberleri ile denetim standartlarının bir parçası olan mesleki etik kurallar, denetimlerin nasıl yapılacağına ilişkin hukuksal bağlayıcılığı olan temel düzenlemelerdir ve önem açısından yönetmeliklerden daha ilerdedir. Çünkü, belirleyici olan temel prensiplerin yer aldığı denetim standartları ile standartların uygulanmasına ilişkin rehberlerdir ve yönetmelikler standart ve rehberler üzerine inşa edilir. Dolayısıyla, yönetmelik, standart ve rehberler, Denetim, Planlama ve Koordinasyon Kurulu tarafından hazırlanır ve Kanunun 25 inci maddesinin (2) numaralı fıkrasının (c) bendinde, yönetmelikler hakkında görüş bildirme Genel Kurulun görevleri arasında sayılırken; standart, rehber ve standartların bir parçası olan etik kuralların sayılmaması, Denetim, Planlama ve Koordinasyon Kurulunu ve dolayısıyla bu Kurulun şahsında Sayıştay Başkanını tek belirleyici hale getirmektedir. Daha önce sözü edildiği üzere, denetimlerin nasıl yapılacağı yetkisi, Sayıştayların en üst ve en yetkili karar organındadır. En üst ve en yetkili karar organı “ofis tipi” Sayıştaylarda Sayıştay Başkanı, “yargı tipi” Sayıştaylarda ise Genel Kuruldur. T.C. Sayıştay yargı tipidir ve Sayıştayın hesap yargısı, hesap denetimine bağlıdır. Dolayısıyla, hesap denetiminin nasıl yapılacağına, hesap yargılama yetkisi olanların tamamının karar vermesi kamu yararının da gereğidir.

Sayıştayın en üst ve en yetkili karar organı olan Sayıştay Genel Kurulunun, Sayıştay denetimi ve hesap yargılamasının bütünlüğüne ilişkin olan ve Sayıştay denetimi ve hesap yargılamasının bağımsızlığı ile tarafsızlığına güvence oluşturan, denetim stratejik planları ve yıllık denetim programları ile denetime ilişkin yönetmelik, standart ve rehberleri hazırlama ve mesleki etik kuralları belirleme konularında devreden çıkarılarak bu görevlerin, Sayıştay Başkanının şahsında oluşturulan ve “kurul” niteliklerine sahip olmayan Denetim Planlama ve Koordinasyon Kuruluna verilmesini öngören 6085 sayılı Kanunun 31 inci maddesinin (2) numaralı fıkrasının (b) bendi ile (ç) bendi Anayasanın 160 ıncı maddesine aykırı olduğundan iptali gerekir.

10- 03.12.2010 Tarihli ve 6085 Sayılı Sayıştay Kanununun 32 nci Maddesinin (6) Numaralı Fıkrasının Anayasaya Aykırılığı

03.12.2010 tarihli ve 6085 sayılı Sayıştay Kanununun 32 nci maddesinin (6) numaralı fıkrasında, “Sayıştay Başkanının teklifi ve Sayıştay Genel Kurulunun kararı ile gerek görülen illerde denetim grup başkanlıkları kurulabilir.” denilmektedir.

Sayıştay kurulduğu andan itibaren Anayasal bir kurum olarak başkentte hizmet yürütmüş ve taşra teşkilatı olmamıştır. İmparatorluk döneminde İstanbul’da hizmet yürüten Sayıştay, Cumhuriyetle birlikte görevlerini Başkent Ankara’da yapmıştır. Türkiye Cumhuriyetinin üniter bir devlet olduğu ile günümüzün teknolojik gelişmeleriyle ulaşım imkanlarının geçmişle kıyaslanamayacak düzeyde olduğu ve Başkanlığın bütün illerde geçici görevlendirme yoluyla denetim yaptırma yetkisinin bulunduğu göz önüne alındığında, illerde denetim grup başkanlıkları kurulmasının hangi ihtiyaçtan doğduğu sorusu gündeme gelmektedir.

Bu sorunun iyi niyetli iki cevabı olabilir. Birincisi, günümüzün geçerli akımı olan yerelleşme rüzgarına kapılma; diğeri ise denetim faaliyetini yürüten denetçilerin Ankara dışındaki illere atanma tehdidi altında görev yapmalarını sağlamadır.

Sayıştayın yerelleşmesinin denetimin verimliliğine ve etkililiğine hiç bir katkısının olmayacağı; aksine uzun süreli ve yerleşik olarak denetim görevi yapmanın yerel ilişki ağlarının doğmasına ve geliştirilmesine yol açarak denetimin tarafsızlığını tehdit edeceği ortadadır. Başkanlığa başka illere atama yetkisinin verilmesi ise, görevlerini hiçbir etki altında kalmadan yürütmek durumunda olan denetçilerin başında Demokles’in Kılıcı gibi asılı duracak ve denetçinin ve denetimin bağımsızlığını doğrudan veya dolaylı yollarla etkileyebilecektir.

Anayasanın 126 ncı maddesinin üçüncü fıkrasında, birden çok ili içine alan merkezi idare teşkilatı kurulması kamu hizmetlerinin görülmesinde verim ve uyumun sağlanması koşuluna bağlanmıştır. Ancak, Sayıştay özelliği gereği kendine özgü anayasal bir kurum olup, denetiminin en önemli özelliği de bağımsızlık ve anayasal bütünlüktür. Anayasanın 160 ıncı maddesi bu bütünlük içinde ele alınarak değerlendirilmek zorundadır. Anayasa, idare için yerel ve bölgesel birimler oluşturma ya da coğrafi bölünme öngörmüş iken, Sayıştay için böyle bir teşkilatlanma öngörmemiştir. Yasa koyucunun bunu öngörmesi, kaynağını Anayasadan almayan bir yetkinin kullanılması anlamına gelir.

Öte yandan, “Sayıştay Başkanının teklifi ve Sayıştay Genel Kurulunun kararı ile gerek görülen illerde denetim grup başkanlıkları kurulabilir.” hükmü yasalaşmadan önce, başka illerde kurulacak denetim grup başkanlıklarının, Sayıştay tarafından yürütülen denetim hizmetinin verimliliğini artırma ve uyumunu sağlamada ne tür iyileşmeleri nasıl sağlayacağına yönelik Sayıştay Başkanlığı tarafından yapılmış iş analizlerinin olması ve bunlara dayalı olarak somut ihtiyacın ortaya konması gerekirdi. Oysa bu tür çalışmalar yapılmamış, ihtiyaç ortaya konulmamıştır.

Sayıştay Başkanlığının Ankara’da personeline yeterli bir hizmet binası ve 500’ün üzerinde lojmanı vardır. Denetim grup başkanlığı kurulan her ilde yeni hizmet binaları ile lojmanlar satın alınacak; yaptırılacak veya kiralanacaktır. Ayrıca hizmet binaları tefriş edilecektir. Bunların hepsi bütçe üzerine ek maliyetler getirecektir. Öte yandan, örneğin Diyarbakır ilinde kurulan denetim grup başkanlığında görevli denetçinin, hemen yanındaki Batman ilinde geçici görevle görevlendirilmesi durumunda buna ödenecek geçici görev yolluğu ile Ankara’dan Batman iline görevlendirilecek denetçiye ödenecek geçici görev yolluğu arasında hiçbir fark bulunmayacaktır.

Bu objektif gerçeklerden yola çıkarak verimliliğin/prodüktivitenin en önemli unsurlarından biri olan girdi maliyetlerinin artacağı söylenebilir. Öte yandan Sayıştayın merkeze alarak incelettiği hesaplarla denetçi görevlendirerek yerinde incelettiği hesapların verileri karşılaştırıldığında yerinde incelenen hesapların çıktılarının (sorgu adedi ve tespit edilen fazla ödeme miktarı bağlamında) merkezde incelenenlerin iki katını aştığı görülecektir. Çünkü, denetçiler merkezde yaptıkları incelemeleri mesai saatleri içinde yaparken; yerinde yapılan incelemelerde mesai mefhumu olmadan geceleri ve hatta hafta sonları çalışmak durumunda kalmaktadırlar. Başka illerde denetim grup başkanlıkları kurmak, merkezin mesaisi ve çalışma ilişkilerini taşraya taşımak anlamına geleceğinden verimlilik düşecektir.

Öte yandan Sayıştayın merkezde olması ve riski yüksek hesapları denetçi görevlendirerek yerinde incelemesi, denetimde birliği ve uyumu sağlayan bir işlev de görmektedir. Çünkü denetçiler merkezde doğal yollarla bilgi alışverişi sağlayabilmekte iken, illerde grup başkanlıkları kurulduğunda, bilgi alışverişini resmi kanallardan gecikmeli yapacaklar ve dolayısıyla denetimde uyum bozulacaktır.

Açıklanan nedenlerle, 6085 sayılı Kanunun 32 nci maddesinin (6) numaralı fıkrasındaki “Sayıştay Başkanının teklifi ve Sayıştay Genel Kurulunun kararı ile gerek görülen illerde denetim grup başkanlıkları kurulabilir.” hükmü, Sayıştay denetimi hizmetlerinin görülmesinde verim ve uyumu düşüreceği, uzun süreli görevlendirmelerden dolayı denetçilerin yerel ilişki ağları geliştirerek denetimin tarafsızlığını gölgeleyeceği, denetçilerin başka illerde görevlendirme baskısı altında çalışmalarına yol açarak bağımsızlıklarını tehdit edeceği ve Anayasanın öngördüğü denetim bütünlüğünü bozacağı için Anayasanın 160 ıncı maddesine, Yasa koyucunun kaynağını Anayasadan almayan bir yetkiyi kullanması nedeniyle de Anayasanın 6 ncı maddesine aykırıdır ve iptali gerekir.

11- 03.12.2010 Tarihli ve 6085 Sayılı Sayıştay Kanununun 35 inci Maddesinin;

a- (1) Numaralı Fıkrasının (a) Bendinin Son Cümlesinin Anayasaya Aykırılığı

03.12.2010 tarihli ve 6085 sayılı Sayıştay Kanununun 35 inci maddesinin (1) numaralı fıkrasının (a) bendinin son cümlesinde, “Sayıştay tarafından yerindelik denetimi yapılamaz, idarenin takdir yetkisini sınırlayacak ve ortadan kaldıracak karar alınamaz.” denilmektedir.

İdari işlem ve eylemlerin idari yargı yoluyla denetiminde “yerindelik denetimi yapılamayacağı” kuralı, güçler ayrılığı ilkesinin teminatlarından biridir ve bu manada önemlidir.

Burada önemli olan husus, İdarenin takdir yetkisini sınırlayacak ve ortadan kaldıracak karar alınmasının, yerindelik denetimi yapılmasının ancak uyulması zorunlu, bağlayıcı kararlar, yani yargı kararları için söz konusu olabileceği gerçeğidir. Sayıştayın bağlayıcı, uyulması zorunlu, yargısal kararları sadece düzenlilik denetimi kapsamındaki hukuka aykırı mali işlemler içindir. Ancak, hiçbir kamu idaresinin hukuka aykırı işlem yapma gibi bir takdir hakkından söz etmek de şüphesiz mümkün değildir. Yargılama konusu olmayan, tavsiyelerle sonlanan, hata ve sorumlu bulmaya değil, kamu yönetiminde geleceğe yönelik iyileştirmelere odaklanan ve bu amaçla tavsiyeler üreten, bu tavsiyelerin de ancak TBMM’nin benimsemesiyle kamu idarelerine yine Sayıştay değil, TBMM tarafından iletildiği performans denetimi yoluyla yerindelik denetimi kavramının ilişkilendirilmesi ise eşyanın tabiatına aykırıdır ve ancak bir kavram karışıklığı sonucu olabilir.

Sayıştayın 832 sayılı Kanununa Ek 10 uncu madde ile performans denetimi yetki ve görevinin verildiği 1996 yılından bu yana sürdürdüğü uygulama ve TBMM’ne sunduğu raporlar, performans denetimi yoluyla yerindelik denetimi yapılması, idarenin takdir yetkisini sınırlayacak ve ortadan kaldıracak karar alınması türünden kaygıların yersizliğini uygulama yönüyle de ortaya koymaktadır.

Bu hükmün, Anayasanın 125 inci maddesinin 07.05.2010 tarih ve 5982 sayılı Kanunun 11 inci maddesiyle değişik dördüncü fıkrasındaki, “Yargı yetkisi, idari eylem ve işlemlerin hukuka uygunluğunun denetimi ile sınırlı olup, hiçbir surette yerindelik denetimi şeklinde kullanılamaz.” hükmünden esinlenerek yasalaştırıldığı anlaşılabilmektedir.

Bu durum, Sayıştay denetimi ile yargısal denetimin, Sayıştayın sorumluların hesap ve işlemlerini kesin hükme bağlaması ile idari yargının idarenin eylem ve işlemlerini yargılamasının anlaşılamadığını ortaya koymaktadır.

Anayasanın 125 inci maddesindeki düzenlemenin, Sayıştay tarafından yapılan denetimlerle uzaktan ya da yakından herhangi bir ilgisi bulunmamaktadır.

- Birincisi, maddede denetim yetkisinin değil; yargı yetkisinin sınırları düzenlenmektedir.

- İkincisi, maddede idari eylem ve işlemlerden söz edilmektedir ki, idari eylem ve işlemler idari yargı mercilerince denetlenir. Oysa Sayıştay, mali (gelir, gider ve mal) hesap ve işlemleri denetlemektedir.

- Üçüncüsü, madde de denetim kavramı, yargı mercileri tarafından yerine getirilen hukuki/yargısal denetim olarak kullanılmıştır; oysa Sayıştay mali denetim yapmaktadır.

Dolayısıyla Anayasanın 125 inci maddesi, Danıştay ile idare ve vergi mahkemeleri tarafından yapılan yargı denetimini konu almaktadır.

Kaldı ki, Sayıştay denetimi denilince yargısal bir faaliyet anlaşılmaz.

Nitekim, Anayasanın 160 ıncı maddesi, “Sayıştay, merkezi yönetim bütçesi kapsamındaki kamu idareleri ile sosyal güvenlik kurumlarının bütün gelir ve giderleri ile mallarını Türkiye Büyük Millet Meclisi adına denetlemek ve sorumluların hesap ve işlemlerini kesin hükme bağlamak” şeklinde düzenlenerek, Sayıştayın denetim faaliyeti ile yargısal kesin hükme bağlama faaliyeti kesin çizgilerle birbirinden ayrılmıştır.

Öte yandan, Sayıştay söz konusu denetimi INTOSAI Denetim Standartlarında öngörüldüğü üzere düzenlilik denetimi ve performans denetimi şeklinde yapacaktır.

Düzenlilik denetimini INTOSAI Denetim Standartlarının 1.0.39 nolu DS’nda belirtildiği üzere,

- Denetimine tabi kurumların mali tablo ve raporlarının ve bunlara dayanak oluşturan her türlü belge ve kayıtlarının incelenmesi, denetlenmesi, değerlendirilmesi ve mali rapor ve tablolar hakkında görüş belirtilmesi de dahil olmak üzere bir bütün olarak devlet yönetiminin mali hesap verme sorumluluğunun “genel uygunluk bildirimi” ile doğrulanması;

- Mali yönetim (iç denetim ve iç kontrol) fonksiyonlarının incelenmesi, denetlenmesi ve değerlendirilmesi;

- Kamu idarelerinin mali (gelir, gider ve mal) hesap ve işlemlerinin kanunlara ve diğer hukuki düzenlemelere uygunluğunun tespiti;

şeklinde;

Performans denetimini ise, 1.0.40 nolu DS’nda belirtildiği üzere;

- Faaliyetlerin ekonomikliğini,

- Beşeri, mali ve diğer kaynakların kullanımındaki verimliliği,

- Faaliyetlerin hedeflenen etkisine kıyasla fiili etkinliğini,

denetlemek şeklinde yapacaktır.

Sayıştayın yapacağı düzenlilik denetimi ile sorumluların hesap ve işlemlerini kesin hükme bağlaması faaliyetleri, yerindelik denetiminin kapsamına giremez.

Öte yandan, iktisadi bir kavram olan “performans denetimi” ile hukuki bir kavram olan “yerindelik denetimi”nin uzaktan veya yakından hiçbir ilgisinin olamayacağını belirtmek gerekir. Çünkü, yerindelik denetiminin sonunda bir yargı kararı verilir ya da yerindelik denetimi yargısal bir karar olarak ortaya çıkar.

Ancak, Sayıştay denetçilerince yapılan performans denetimleri, Sayıştay yargılama dairelerinin kesin hükümlerine konu oluşturmaz. Sayıştay denetçilerince hazırlanan performans denetimi raporları, ilgili kurumların görüşünün alınması için Sayıştay Başkanı tarafından kurumlarına gönderilir ve kurum görüşü alındıktan sonra Sayıştay Genel Kuruluna indirilir. Sayıştay Genel Kurulu ise, performans denetimi raporu ile kurum görüşlerini değerlendirerek raporda yer alan bulgu ve öneriler doğrultusunda gerekli önlemlerin alınmasının takdiri için raporun Türkiye Büyük Millet Meclisine gönderilmesine veya gönderilmemesine karar verir.

Kaldı ki, performans denetimi metodolojisini geliştiren ve ilk uygulamaya koyanlar, idari yargının ve dolayısıyla “yerindelik denetimi”nin söz konusu olmadığı ABD ve İngiltere gibi Anglo – Sakson hukuk sistemine bağlı ülkelerinin “ofis tipi” Sayıştaylarıdır. Dünya’da kamu kaynaklarının tutumlu, verimli ve etkin kullanılması gerektiği kaygısını duyan Pakistan’ından Kuveyt’ine, Çin’inden Yeni Zelanda’sına kadar bütün ülkelerde Sayıştaylar performans denetimi yapmaktadır. Bu ülkelerin hiç birinde, “yerindelik denetimi”ne yol açar gibi trajikomik bir gerekçeyle parlamentoların “bütçe hakkı”nın gereği olan Sayıştayların performans denetimine sınırlama getirilmemektedir.

Performans denetimlerinde, yapılan harcamaların yerindeliği sorgulanamaz. Çünkü, tüm harcamalar parlamentoların bütçe hakkı kapsamında verdiği ödeneklerle yapılır. Sayıştayların adına denetim yaptıkları parlamentoların bütçe ile verdiği kararların yerindeliğini sorgulama gibi bir yetkileri yoktur ve olamaz.

Ancak, performans denetimi tanımı gereği, devlet/hükümet faaliyetlerinin, programlarının veya organizasyonlarının verimliliğinin ve etkinliğinin ekonomiklik ve iyileştirme sağlama amacı gözetilerek bağımsız bir biçimde incelenmesidir. Sayıştay performans denetimleri sonucunda ulaştığı tespit, bulgu ve önerileri TBMM’ye raporlar.

Örneğin; Sağlık Bakanlığına Bağlı Hastanelerde İlaç, Tıbbi Sarf Malzemesi ve Tıbbi Cihaz Yönetimi Performans Denetimi Raporu (Sayıştay Başkanlığı, Mart 2005, s:1)’ndaki;

Bulgu:

“Yataklı Tedavi Kurumları İşletme Yönetmeliğinde hastane müdürleri ve hastane müdür yardımcılarının, hastane yönetimi konusunda eğitim ve deneyime sahip personel arasından atanması gerektiği hususu açıkça düzenlenmiş olmasına rağmen, buna uygun görevlendirme ve atamalar yapılmamakta, hastaneler uzmanlaşmış yönetim ekiplerince yönetilmemektedir. Bu durum Sağlık İşletmesi Yönetimi konusunda eğitim ve deneyimi olmayan kişilerin hastaneleri yönetmesine ve kaynakların verimsiz kullanılmasına risk oluşturmaktadır.”

Öneri:

“Hastaneler; tıp hizmetleri, yardımcı tıp hizmetleri, hemşirelik hizmetleri, idarîmalî ve destek hizmetleri şeklinde oluşan profesyonel bir sağlık yönetim ekibi tarafından, işbölümüyle ve uzmanlaşmaya gidilerek yönetilmelidir. Hastane yönetimi kadrolarına yapılacak atamalarda mevzuatta öngörülen nitelikler aranmalıdır.”

Sayıştay tarafından yapılan performans denetimleri bu tür bulgu ve öneriler üzerine kuruludur ve bunlar “yerindelik denetimi” olarak nitelendirilmez ve “idarenin takdir yetkisini sınırlayacak ve ortadan kaldıracak kararlar” olarak gösterilemez. Önemli olan, bu tavsiyelerin yargısal kararlar değil, mevcut problemlerin çözümü için kamu idarelerinin uygulamasında yarar görülen ve TBMM tarafından da benimsenir ise yine TBMM tarafından ilgili idarelerden gereğinin yapılması istenecek olan tavsiyeler olmasıdır.

Anayasanın 87 nci maddesindeki TBMM’nin denetim görev ve yetkisiyle 160 ıncı maddesindeki Sayıştay denetimi, Anayasanın “demokratik hukuk devleti” ilkesiyle ve demokratik hukuk devletinin olmazsa olmazı “denetim” ile birlikte değerlendirilmek zorundadır. Parlamenter demokrasilerin en önemli öğesi olan bu denetim, yargı denetiminden farklı özelliklere sahiptir. Kaynağını, egemenlik yetkisinden ve bütçe hakkından alır. Aslında, Anayasanın 165 inci maddesinde öngörülen denetim de bu kapsamda değerlendirilmek zorundadır.

Açıklanan nedenlerle, 6085 sayılı Sayıştay Kanununun 35 inci maddesinin (1) numaralı fıkrasının (a) bendinin son cümlesinde, “Sayıştay tarafından yerindelik denetimi yapılamaz, idarenin takdir yetkisini sınırlayacak ve ortadan kaldıracak karar alınamaz.” hükmü, Sayıştayın Türkiye Büyük Millet Meclisi adına yapacağı denetimlere, Anayasanın 125 inci maddesinin dördüncü fıkrasında yer alan hükme konu oluşturmayan ve söz konusu hükmün amacını aşan bir sınırlama getirdiğinden Anayasanın 2 nci, 87 nci, 160 ıncı ve 165 inci maddelerine aykırıdır ve iptali gerekir.

b- (1) Numaralı Fıkrasının (b) Bendinin ve 37 nci Maddesinin (2) Numaralı Fıkrasındaki “…genel kabul görmüş uluslararası…” İbaresinin Anayasaya Aykırılığı

6085 sayılı Sayıştay Kanununun 35 inci maddesinin (1) numaralı fıkrasının (b) bendinde, “Denetim genel kabul görmüş uluslararası denetim standartlarına uygun olarak yürütülür.” denilmektedir.

Dünyada “Genel Kabul Görmüş Denetim Standartları” ile “Uluslararası Denetim Standartları” adlarıyla iki ayrı denetim standardı bulunmakla birlikte, söz konusu iki ayrı denetim standardının “Genel Kabul Görmüş Uluslararası Denetim Standartları” adıyla bir araya getirilmesinden oluşan bir denetim standardı bulunmamaktadır.

Genel Kabul Görmüş Denetim Standartları (GAAS), ABD’de özel sektör kuruluşlarınca uygulanan Genel Kabul Görmüş Muhasebe Prensiplerinden (GAAP) yola çıkılarak ABD özel sektör denetim otoriteleri tarafından yine ABD’de uygulanmak üzere hazırlanmış denetim standartlarıdır.

Uluslararası Denetim Standartları (ISA) ise, merkezi ABD’de bulunan Uluslararası Muhasebeciler Federasyonu (IFAC) tarafından yine özel sektör kuruluşları için geliştirilmiş Uluslararası Muhasebe Standartlarından (IAS – IFRS) yola çıkılarak özel sektör kuruluşlarının denetiminde uygulanmak üzere hazırlanmış ve IFAC Konsey kararlarıyla yürürlüğe konulmuş denetim standartlarıdır.

Söz konusu iki ayrı muhasebe standartları/prensiplerinin ikisi de özel sektör kuruluşları için hazırlanmış olmakla birlikte birbirinden farklı oldukları için muhasebe standartlarından üretilen denetim standartları da farklılıklar taşımaktadır.

5018 sayılı Kanunun 68 inci maddesinin ikinci fıkrasında, “Dış denetim, genel kabul görmüş uluslararası denetim standartları dikkate alınarak;” ifadesi geçiyor diye, bunun bir çeviri hatası olabileceği ile yukarıdaki hususlar hiç dikkate alınmadan aynı hükmün Türkiye Büyük Millet Meclisi adına denetim yapan ve Anayasada yüksek denetim kurumu ve hesap mahkemesi olarak düzenlenmiş bulunan Sayıştayın Kanununa alınması kabul edilemez bir hatadır.

Çünkü, Sayıştayın mevcut olmayan bir denetim standardına uygun olarak denetim yürütmesi söz konusu olamaz. Öte yandan, “genel kabul görmüş uluslararası denetim standartları” ifadesi ile “genel kabul görmüş denetim standartları” ve “uluslararası denetim standartları”nın ikisinin birden ayrı ayrı anlaşılması gerekir de denemez. Çünkü, yukarıda da belirtildiği üzere bunlar birbirinden çok farklı standartlardır. Birine uygun denetim yürütülürken, diğerine de uygun denetim yürütülemez.

Öte yandan, Sayıştayın denetimlerini, belli standartlara uygun olarak yürütmesi ayrı bir şey, denetimlerinde standartları göz önünde bulundurması ise farklı bir şeydir.

INTOSAI Denetim Standartlarının;

1.0.6a nolu DS, “Sayıştaylar önemli olarak nitelendirilebilecek her konuda INTOSAI Denetim Standartlarına uymalıdır. Belirli standartlar gerek mahkeme şeklinde kurulan Sayıştayların, gerek diğer Sayıştayların yaptıkları bazı işlere ve özellikle de denetim dışı işlere uygulanmayabilir. Sayıştaylar, bu tür işlerin üstün vasıflı olmasını temin için bunlara uygulanabilecek standartları kendileri tespit etmelidir.” biçimdedir.

Sayıştay Anayasal bir yüksek denetim kurumu ve hesap mahkemesidir. Anayasanın 160 ıncı maddesinde Sayıştaya TBMM adına denetim yapma ve sorumluların hesap ve işlemlerini kesin hükme bağlama görevi verilmiştir. Dolayısıyla Sayıştayın Anayasal görevini Anayasaya uygun bir şekilde yerine getirebilmesi için, genel kabul görmüş denetim standartlarını veya uluslararası denetim standartlarını aynen benimsemesi değil; tüm Dünya Sayıştaylarının yaptığı gibi kendine uyarlaması gerekir. Uyarlamanın yapılacağı yer de Kanun değil; yönetmelik ve rehberler olmalıdır.

Bu bağlamda Sayıştayın denetimlerini özel sektör kuruluşları için geliştirilmiş bulunan denetim standartlarına uygun yürütmesi hiçbir şekilde söz konusu olamaz. Sayıştay denetimlerini INTOSAI Denetim Standartlarına uygun olarak yürütür ve özel sektör kuruluşlarının denetimi için geliştirilmiş bulunan denetim standartlarından ise amacına uygun olanlarını denetimlerinde göz önünde bulundurur. Buna karar verecek olan da yönetmelik ve rehberler bağlamında Sayıştay Genel Kuruludur.

Açıklanan nedenlerle, Sayıştayın mevcut olmayan denetim standartlarına göre denetim yapmasını öngören, 6085 sayılı Kanunun 35 inci maddesinin (1) numaralı fıkrasının (b) bendindeki, “Denetim genel kabul görmüş uluslararası denetim standartlarına uygun olarak yürütülür.” hükmü ve 37 nci maddesinin (2) numaralı fıkrasında yer alan “genel kabul görmüş uluslararası” ibaresi, hukuk devletinin unsurlarından olan kurallarda belirlilik ve öngörülebilirlik ilkelerine uymadığından Anayasanın 2 nci maddesindeki hukuk devleti ilkesine; ve ayrıca INTOSAI Denetim Standartlarına uygun denetim yapmak durumunda olan Sayıştayı, özel sektör kuruluşlarının denetimi için geliştirilmiş bulunan denetim standartlarına uygun denetim yapmaya kayıtsız – şartsız zorladığı ve Sayıştay denetimini yasayla sınırlandırdığı için de Anayasanın 160 ıncı maddesine aykırıdır ve iptali gerekir.

c- (1) Numaralı Fıkrasının (ç) Bendindeki “… güncel …” İbaresinin Anayasaya Aykırılığı

6085 sayılı Sayıştay Kanununun 35 inci maddesinin (1) numaralı fıkrasının (ç) bendinde, “Denetimler, güncel denetim metodolojilerinin uygulanmasında gerekli özen gösterilerek gerçekleştirilir.” denilmektedir.

Sayıştay, bir haber ajansı, reklam veya kamuoyu araştırma şirketi değil; Anayasal bir yüksek denetim kurumu ve hesap mahkemesidir. Anayasanın 160 ıncı maddesinde Sayıştaya TBMM adına denetim yapma ve sorumluların hesap ve işlemlerini kesin hükme bağlama görevi verilmiştir. Denetim metodolojisinin salt güncel olması nedeniyle Sayıştay tarafından uygulanmasının yasa ile öngörülmesi doğru bir yaklaşım olamaz. Çünkü, güncel olan her şey popüler olabilir; fakat, doğru olması sınanarak test edilmesinden geçer. Sorumluların hesap ve işlemlerini kesin hükme bağlama yetkisi olan Anayasal bir kurumdan, ne olduğu belirsiz güncelin peşine takılması değil, bilimselliği test edilerek sınanmış, tartışma götürmeyen metodolojilere dayalı denetim yapması beklenmelidir. Kaldı ki, güncel sözcüğü, hukuksal anlamda, belirlilik içermediği gibi öngörülebilir de değildir. Yasa kuralları, hiçbir tartışmaya yer vermeyecek şekilde açık, anlaşılabilir ve öngörülebilir olmalıdır. Anayasanın hukuk devleti ilkesi ve 160 ıncı maddesi böyle bir belirsizliği ve öngörüsüzlüğü kabul etmez.

Açıklanan nedenlerle, 6085 sayılı Sayıştay Kanununun 35 inci maddesinin (1) numaralı fıkrasının (ç) bendindeki “… güncel …” ibaresi Anayasanın 2 nci maddesindeki hukuk devleti ilkesi ile 160 ıncı maddesine aykırı olduğundan iptali gerekir.

12- 03.12.2010 Tarihli ve 6085 Sayılı Sayıştay Kanunun 38 inci Maddesinin (1) Numaralı Fıkrasının İlk Cümlesindeki “düzenlilik ve performans” İbaresi ile “idareler itibariyle birleştirilir ve bir örneği” İbaresinin Anayasaya Aykırılığı

03.12.2010 tarihli ve 6085 sayılı Sayıştay Kanununun 38 inci maddesinin (1) numaralı fıkrasının ilk cümlesinde, “Kamu idarelerinin düzenlilik ve performans denetimleri sonucunda denetim grup başkanlıklarınca düzenlenen denetim raporları, idareler itibariyle birleştirilir ve bir örneği Sayıştay Başkanlığınca ilgili kamu idaresine gönderilir.” denilmektedir.

Kanunun 38 inci maddesinde, düzenlilik ve performans denetimi raporlarının idareler itibariyle yıllık olarak birleştirilmesi ve idarelerce cevaplandırıldıktan sonra Genel Uygunluk Bildirimi ile birlikte T.B.M.M.’ye sunulması hususları takvime bağlanarak düzenlenmiş bulunmaktadır.

Öncelikle belirtilmesi gereken, performans denetimi raporlarının idareler itibariyle ve yıllık olarak birleştirilmesinin mümkün ve anlamlı olmadığı hususudur. Mümkün değildir; çünkü performans denetimini düzenlilik denetimden ayıran en önemli fark, bütçe yılı ile bağlantısının bulunmayışı ve yıllık, periyodik bir denetim olmayışıdır. Performans denetimi, kurumların bazı faaliyetlerini, hatta çoğunlukla birden fazla kurumu ilgilendiren kamusal faaliyetleri konu alır ve konunun gerektirdiği zaman dilimine kadar uzanır. Örneğin, Sayıştay Genel Kurulunun 08.05.2008 tarihli ve 5216/1 sayılı Kararıyla Türkiye Büyük Millet Meclisine sunulmasına karar verdiği “Trafik Kazalarını Önleme Faaliyetleri” isimli ve Mayıs 2008 tarihli performans denetimi raporu, trafik kazaları konusunda asli hizmetler yürüten Milli Eğitim Bakanlığı, Sağlık Bakanlığı, Emniyet Genel Müdürlüğü, Karayolları Genel Müdürlüğü, Belediyeler, Gelir İdaresi Başkanlığı ve Radyo ve Televizyon Üst Kurulunun 1997 – 2008 faaliyetleri kapsamında yürütülmüştür. Sayıştay Genel Kurulunun 12.05.2008 tarihli ve 5217/1 sayılı kararı ile Türkiye Büyük Millet Meclisine sunulmasına karar verdiği, “Büyükşehir Belediyelerinde Altyapı Faaliyetlerinin Koordinasyonu” isimli ve Mayıs 2008 tarihli performans denetimi raporu ise, 16 Büyükşehir Belediyesinde büyükşehir belediye sınırları içinde su ve kanalizasyon, gaz, elektrik ve telekomünikasyon hizmetleri yürüten kuruluşların 2004 – 2006 yılları arasındaki faaliyetleri kapsamında yürütülmüştür. Söz konusu iki performans denetimi raporunu, idareler itibariyle birleştirmek mümkün olmadığı gibi yıllık olarak da birleştirmek mümkün değildir. Anlamlı değildir; çünkü ayrı ayrı faaliyetlerin, ayrı ayrı kriterlerle denetlenmesi sonucu, ayrı zamanlarda sonuçlanan performans denetimi raporlarının bir araya getirilmesi fiziki bir birleşmeden öteye hiç bir anlam ifade etmez.

Maddede geçen performans denetimi raporu ifadesiyle INTOSAI Denetim Standartlarında öngörülen performans denetimi raporu değil de, 6085 sayılı Kanunun 2 nci maddesinin (1) numaralı fıkrasının (d) bendinde tanımlanan ve bu dava dilekçesinde iptali istenen performans ölçümü/değerlendirmesi kast ediliyor ise, performans ölçümü/değerlendirmesi 6085 sayılı Kanunun “Faaliyet genel değerlendirme raporu” başlıklı 39 uncu maddesinin konusunu oluşturduğundan bu madde ile ilgisi bulunmamaktadır. Herşeye rağmen ilgisi olduğu ileri sürülse dahi idarelerin tek bir faaliyet raporu üzerinden “dış denetim genel değerlendirme raporu” ve “faaliyet genel değerlendirme raporu” adlarında iki farklı rapor üretilemeyeceğine göre, teknik olarak üretilmesi mümkün olan Kanunun 39 uncu maddesindeki faaliyet genel değerlendirme raporudur. Dolayısı ile bu madde ile yine ilgisi yoktur.

Düzenlilik denetimi raporlarına gelince:

6085 sayılı Kanunun 36 ncı maddesinin (2) numaralı fıkrasında düzenlilik denetiminin;

“a) Kamu idarelerinin gelir, gider ve malları ile bunlara ilişkin hesap ve işlemlerinin kanunlara ve diğer hukuki düzenlemelere uygun olup olmadığının tespiti,

b) Kamu idarelerinin mali rapor ve tablolarının, bunlara dayanak oluşturan ve ihtiyaç duyulan her türlü belgelerin değerlendirilerek, bunların güvenirliği ve doğruluğu hakkında görüş bildirilmesi,

c) Mali yönetim ve iç kontrol sistemlerinin değerlendirilmesi,”

suretiyle gerçekleştirileceği belirtilmiş;

Genel uygunluk bildirimi başlıklı 41 inci maddesinin (1) numaralı fıkrasında, Sayıştayın merkezi yönetim kapsamındaki kamu idareleri için düzenleyeceği genel uygunluk bildirimini, kesin hesap kanun tasarısının verilmesinden başlayarak en geç yetmişbeş gün içinde Türkiye Büyük Millet Meclisine sunacağı hüküm altına alınmış;

Yargılamaya esas rapor başlıklı 48 inci maddesinin (1) numaralı fıkrasında ise, “Genel yönetim kapsamındaki kamu idarelerinin hesap ve işlemlerinin denetimi sırasında denetçiler tarafından kamu zararına yol açan bir husus tespit edildiğinde sorumluların savunmaları alınarak mali yıl sonu itibariyle yargılamaya esas rapor düzenlenir.” denilmiştir.

Kamu idaresi ise, Tanımlar başlıklı 2 nci maddenin (1) numaralı fıkrasının (ı) bendinde, “Kamu veya özel hukuk hükümlerine tabi olup olmadığına bakılmaksızın Sayıştay denetimine tabi tüm idare, kuruluş, müessese, birlik, bağlı ortaklık ve şirketleri,” gibi Sayıştay denetimine tabi olmayı kamu idaresi sayan bir anlayışla tanımlanmıştır.

Bu hükümler birlikte değerlendirildiğinde;

Sayıştayın düzenlilik denetiminin kapsamına giren kamu idarelerinden;

- Merkezi yönetim kapsamındaki kamu idareleri için 36 ncı maddenin (2) numaralı fıkrasının (b) bendinde yer alan, mali rapor ve tablolarının güvenirliği ve doğruluğu hakkındaki görüş, 41 inci maddenin (1) numaralı fıkrasına göre “genel uygunluk bildirimi” ile TBMM’ye bildirileceğinden;

- Genel yönetim kapsamındaki kamu idareleri (merkezi yönetim kapsamındaki kamu idareleri + sosyal güvenlik kurumları + mahallî idareler) için ise 36 ncı maddenin (2) numaralı fıkrasının (a) ve (b) bentlerinde yer alan, kamu idarelerinin gelir, gider ve malları ile bunlara ilişkin hesap ve işlemlerinin kanunlara ve diğer hukuki düzenlemelere uygun olup olmadığının tespiti ile mali rapor ve tablolar hakkında görüş ise, 48 inci maddenin (1) numaralı fıkrasındaki yargılamaya esas raporlarda yer alacağından;

6085 sayılı Sayıştay Kanununun 38 inci maddesinin (1) numaralı fıkrasının ilk cümlesinde, düzenlilik denetimi sonucunda denetim grup başkanlıklarınca düzenlenen ve idareler itibariyle birleştirileceği belirtilen denetim raporlarının kapsamında, sadece genel yönetim kapsamındaki kamu idareleri için 36 ncı maddenin (2) numaralı fıkrasının (c) bendindeki, “mali yönetim ve iç kontrol sistemlerinin değerlendirilmesi” hususu ile genel yönetim kapsamı dışında kalan kamu idarelerinin düzenlilik denetimi sonucunda düzenlenen denetim raporları kalmaktadır.

6085 sayılı Kanunun 38 inci maddesinde belirtildiği şekliyle genel yönetim kapsamındaki kamu idarelerinin düzenlilik denetimi sonucunda, gelir, gider ve mal hesap ve işlemlerine yönelik tespit edilen (kamu zararı dahil) mevzuata aykırılıkların idareler itibariyle birleştirilerek ilgili kamu idarelerine gönderilmesi ve üst yöneticilerden alınan cevaplarla birlikte yeniden düzenlenerek yargılama dairesi ve Rapor Değerlendirme Kurulu görüşlerinden sonra TBMM’ye sunulması, Anayasal düzeyde çok önemli hukuki sorunlara yol açacaktır.

Çünkü, Anayasanın 160 ıncı maddesinde Sayıştaya merkezi yönetim bütçesi kapsamındaki kamu idareleri ile sosyal güvenlik kurumlarının bütün gelir ve giderleri ile mallarını Türkiye Büyük Millet Meclisi adına denetleme ve sorumluların hesap ve işlemlerini kesin hükme bağlama, mahallî idarelerin hesap ve işlemlerinin denetimi ve kesin hükme bağlanması ve kanunlarla verilen inceleme, denetleme ve hükme bağlama görevleri verilirken; 164 üncü maddesinde ise, genel uygunluk bildirimini ilişkin olduğu kesin hesap kanunu tasarısının verilmesinden başlayarak en geç yetmişbeş gün içinde Türkiye Büyük Millet Meclisine sunma görevi verilmiş ve Kesinhesap kanunu tasarısı ve genel uygunluk bildiriminin Türkiye Büyük Millet Meclisine verilmiş olmasının ilgili yıla ait Sayıştayca sonuçlandırılmamış denetim ve hesap yargılamasını önlemeyeceği ve karara bağlandığı anlamına gelmeyeceği belirtilmiştir.

Bu hükümlere göre Sayıştayın sorumluların hesap ve işlemlerini kesin hükme bağlayabilmesi için, 6085 sayılı Kanunun 36 ncı maddesine göre hesap ve işlemlerin incelenmesi ve 48 inci maddesine göre de mevzuata aykırı bulunan denetim bulguları hakkında sorgu düzenlenerek sorumluların savunmalarının alınması ve sorgu ve savunmalara göre düzenlenen raporların yargılama dairelerine intikal ettirilmesi; raporun yargılama dairelerinde yargılanması ve temyiz aşamasından geçerek kesin hüküm niteliği kazanması gerekmektedir.

Ancak, 5018 sayılı Kanunun 68 inci maddesi ile Teklifin 38 inci maddesi söz konusu bulgular hakkında üst yöneticilerin cevaplarını alarak üst yöneticilerin yönetsel sorumluluklarına esas oluşturmak üzere TBMM’ne raporlanmasını öngörmektedir.

Bulguların Sayıştayda kesin hükme bağlanmadan TBMM’ne raporlanması bir takım hukuki sorunları beraberinde getirmektedir. Çünkü, TBMM’ne raporlanmış bulgular hakkında Sayıştay yargılama daireleri sorumluların savunmalarını yerinde görerek beraatlarına karar verebilecekleri gibi, tazmin hükmü verilmiş olsa dahi sorumluların temyizi üzerine Temyiz Kurulu daire kararının değiştirilerek onanmasına veya tamamen kaldırılmasına karar verebilir.

Sayıştayın mevzuata aykırı bularak TBMM’ne raporladığı bulguların, sonradan Sayıştay yargılama dairelerinde mevzuata aykırı bulunmaması, neden olacağı hukuki sorunların yanında, Sayıştayın TBMM’ne sunduğu raporların doğruluğu ve güvenirliği hakkında derin kuşkulara yol açarak Sayıştay denetim ve yargılamasını siyasi tartışma ve polemik konusu haline getirecektir. Ya da bulguların mevzuata aykırı görülerek TBMM’ne raporlanmış olması, Sayıştay yargılama dairelerini hukuka aykırı tazmin kararları vermeye zorlayacaktır.

Dolayısıyla, Sayıştayın sorumluların hesap ve işlemlerini yargılamasına konu oluşturan mevzuata aykırı bulguların, üst yöneticilerin sorumluluklarının tespiti amacıyla TBMM’ne raporlanması hukuka ve INTOSAI Denetim Standartlarına uygun bir yaklaşım değildir.

Çünkü; INTOSAI Denetim Standartlarının:

1.0.21 nolu DS;

“… Bazı Sayıştayların yargı yetkisine haiz bir konumu bulunmaktadır. Bu yargı yetkisi, uygulandığı ülke şartlarına bağlı olarak hesaplar, saymanlar ve hatta idareciler üzerinde kullanılmaktadır. Bu kurumların aldıkları kararlar ve verdikleri hükümler, görevlendirildikleri denetim fonksiyonunun doğal tamamlayıcısıdır. Bu Sayıştayların yaptığı yargısal faaliyetler, dış denetimce incelenen genel hedeflerin ve özellikle de muhasebe sorunlarına ilişkin olan hedeflerin mantığının bir parçası olarak değerlendirilmek gerekir.”

1.0.36 nolu DS;

“Düzenleme biçimi ne olursa olsun Sayıştayın temel işlevi kamusal hesap verme sorumluluğunu yerleştirmek ve geliştirmektir. Belirli ülkelerde Sayıştay hakimlerden oluşan mahkeme tarzında olup, kendisine hesap vermek zorunda bulunan saymanlar üzerinde yetkiye sahiptir. Bu yargısal fonksiyon Sayıştayın, kamu fonlarıyla uğraşan kişilerin kendisine karşı sorumlu olmalarını ve bu sorumlulukları nedeniyle Sayıştayın yargı yetkisine tabi tutulmalarını, sağlamasını gerektirir.”

4.0.18 nolu DS;

“Yargı yetkisi bulunan Sayıştaylar, mali tablolarda tespit edilen düzensizlikler konusunda yaptırımda bulunma gücüne sahiptir. Saymanlar için para cezası öngörebildikleri gibi, belli durumlarda açığa alınmalarına veya azledilmelerine yol açabilir”

şeklindedir.

Bu itibarla, 6085 sayılı Kanunun 38 inci maddesindeki, Kamu idarelerinin düzenlilik ve performans denetimleri sonucunda denetim grup başkanlıklarınca düzenlenen denetim raporlarının, idareler itibariyle birleştirileceği ve bir örneğinin Sayıştay Başkanlığınca ilgili kamu idarelerine gönderileceği; denetim raporlarının kamu idarelerinin üst yöneticileri tarafından otuz gün içinde cevaplandırılacağı; cevaplar da dikkate alınarak yeniden düzenlenen raporlar için Sayıştay yargılama dairelerinden görüş alındıktan sonra Rapor Değerlendirme Kurulunda görüşüleceği ve nihayet TBMM’ye sunulacağına yönelik hükümler, Anayasanın 2 nci maddesindeki hukuk devleti ilkesi ile 160 ıncı maddesi yönlerinden tartışma yaratacak nitelikte görülmekle birlikte;

- Sayıştay denetimine tabi kamu idarelerinden, genel yönetim kapsamındaki kamu idareleri dışında kalan kamu idarelerinin düzenlilik denetimi sonucunda hazırlanacak denetim raporlarının,

- Sayıştayın genel yönetim kapsamındaki kamu idareleri üzerinde Kanunun 36 ncı maddesine göre yürüteceği düzenlilik denetimlerinde 2 numaralı fıkrasının (c) bendindeki “mali yönetim ve iç kontrol sistemlerinin değerlendirilmesine” ilişkin olanlar ile sorumluların mevzuata aykırı karar ve işlemlerinden üst yöneticilerin uygulamaları ile ilgisi kurulabilenlerin,

Sayıştay tarafından Türkiye Büyük Millet Meclisine raporlanması gerekir. Dolayısıyla maddenin bu hususların raporlanmasını elverecek şekilde düzenlenmesi gerekirdi. Teklifin Alt Komisyon, Plan ve Bütçe Komisyonu ve Genel Kurul’daki görüşmeleri sırasında siyasi iktidarı, Türk Sayıştayının “ofis tipi” değil, “yargı tipi” Sayıştay olduğu gerçeğine ve dolayısıyla maddenin bu ilke doğrultusunda formüle edilmesi gerektiğine ikna edebilmemiz mümkün olamamıştır. Bu aşamada bunun sağlanabilmesinin yolu, 6085 sayılı Sayıştay Kanununun 38 inci maddesinin (1) numaralı fıkrasının “Kamu idarelerinin düzenlilik ve performans denetimleri sonucunda denetim grup başkanlıklarınca düzenlenen denetim raporları, idareler itibariyle birleştirilir ve bir örneği Sayıştay Başkanlığınca ilgili kamu idaresine gönderilir.” şeklindeki ilk cümlesindeki “düzenlilik ve performans” ibaresi ile “idareler itibariyle birleştirilir ve bir örneği” ifadesinin gerekçeye dayalı iptaliyle mümkün olabilir.

Açıklanan nedenlerle, 6085 sayılı Sayıştay Kanununun 38 inci maddesinin (1) numaralı fıkrasının “Kamu idarelerinin düzenlilik ve performans denetimleri sonucunda denetim grup başkanlıklarınca düzenlenen denetim raporları, idareler itibariyle birleştirilir ve bir örneği Sayıştay Başkanlığınca ilgili kamu idaresine gönderilir.” şeklindeki ilk cümlesi, idareler itibariyle yıllık olarak birleştirilmesi mümkün olmayan performans denetimi raporlarının düzenlilik denetimi raporlarıyla birleştirmesini ve genel yönetim kapsamındaki kamu idarelerinin gelir, gider ve mal hesap ve işlemlerinden mevzuata aykırı bulunan ve bu yanıyla hesap yargılamasına konu oluşturan hususların da TBMM’ye raporlanmasını öngördüğünden; cümle içinde geçen “düzenlilik ve performans” ibaresi ile “idareler itibariyle birleştirilir ve bir örneği” ifadesi, Anayasanın 2 nci maddesindeki hukuk devleti ilkesi ile 160 ıncı maddesine aykırıdır ve iptali gerekir.

13- 03.12.2010 Tarihli ve 6085 Sayılı Sayıştay Kanunun 39 uncu Maddesinin (2) Numaralı Fıkrasının Son Cümlesindeki, “bir örneği de ilgili mahallî idarenin meclisine” İbaresinin Anayasaya Aykırılığı

03.12.2010 tarihli ve 6085 sayılı Sayıştay Kanununun 39 uncu maddesinin (2) numaralı fıkrasının son cümlesinde, “Mahallî idarelerin idare faaliyet raporları hakkındaki Sayıştay değerlendirmesinin bir örneği İçişleri Bakanlığına, bir örneği de ilgili mahallî idarenin meclisine gönderilir.” denilmektedir.

Anayasanın 160 ıncı maddesinin birinci fıkrasına göre, Sayıştay merkezi yönetim kapsamındaki kamu idareleri ile sosyal güvenlik kurumlarını Türkiye Büyük Millet Meclisi adına denetlemekte; mahallî idarelerin hesap ve işlemlerinin denetimi yetkisini ise Anayasanın 160 ıncı maddesinin üçüncü fıkrasından almaktadır.

Sayıştayın Türkiye Büyük Millet Meclisi adına denetlediği kamu idarelerinin faaliyet raporlarına ilişkin olarak faaliyet genel değerlendirme raporunu Türkiye Büyük Millet Meclisine sunması Anayasal bir yükümlülüğüdür.

Sayıştayın Anayasadan aldığı yetkiyle denetlediği mahallî idarelerin meclislerine, mahallî idarelerin idare faaliyet raporları hakkındaki Sayıştay değerlendirmesini göndermesi ise, mahallî idarelerin meclislerini Sayıştayın adına denetim yaptığı Türkiye Büyük Millet Meclisi ile eş görmesi anlamına gelmektedir ki bu durum Anayasanın 160 ıncı maddesine aykırıdır.

Sayıştayın Anayasadan aldığı yetkiyle denetlediği kamu idarelerine rapor sunması değil; Sayıştay raporlarının kamuoyunun erişimine açık olması gerekir. Nitekim, 6085 sayılı Kanunun 44 üncü maddesinin (1) numaralı fıkrasında Sayıştay raporlarının kamuoyuna duyurulacağı belirtilmiştir.

Mahallî idare meclisleri, her ne kadar seçimle gelen organlar olsa da, Anayasanın 123 üncü maddesindeki “idarenin bütünlüğü ilkesi” çerçevesinde, 127 nci maddesinde tanımlanan “mahallî idarelerin” karar organları olup, Sayıştayın “mahallî idareler”in hesap ve işlemlerini denetlemesi, mahallî idareler bünyesindeki karar organlarını da kapsar niteliktedir.

Açıklanan nedenlerle, 6085 sayılı Kanunun 39 uncu maddesinin (2) numaralı fıkrasının son cümlesinde yer alan “bir örneği de ilgili mahallî idarenin meclisine” ibaresi Anayasanın 160 ıncı maddesine aykırı olduğundan iptali gerekir.

14- 03.12.2010 Tarihli ve 6085 Sayılı Sayıştay Kanununun 45 inci Maddesinin Anayasaya Aykırılığı

Parlamentolar adına denetim yapan Sayıştayların, denetim bulguları ile tavsiyelerini parlamentolara sunmaları varlık sebepleri ve yasal görevlerinin gereğidir. Sayıştaylar bunun için vardır. Ancak bu durum, sayıştayların denetim önceliklerinin ve konularının parlamentolar tarafından belirlenmesi veya şekillendirilmesi anlamına gelmemektedir. Denetimi çağdaş ölçüde yürütülen demokratik ülkelerde parlamento karşısında kurumsal ve fonksiyonel bağımsızlık Sayıştay denetiminin olmazsa olmaz koşullarından sayılmaktadır.

6085 sayılı Kanunun 45 inci maddesi, Sayıştayın bağımsızlığına tehdit oluşturmaktadır. Sayıştayın bağımsızlığı, denetim yaklaşımlarının belirlenmesi, denetim konularının seçimi, denetimin planlanması, programlanması ve yürütülmesi ile denetim sonuçlarının raporlanması ve yargılanması faaliyetlerinde, hiçbir sınırlamaya ve dış müdahaleye tabi olmaksızın serbestçe hareket etmesini ifade etmektedir.

Gerçekten de, INTOSAI Denetim Standartlarının;

2.2.2 nolu DS, “Denetçi ve Sayıştay için genel standartlar: ‘Denetçi ve Sayıştay bağımsız olmalıdır.’ ilkesini içerir.” ,

2.2.3 nolu DS, “Yönetim biçimi ne olursa olsun denetimde bağımsızlık ve objektiflik asıldır. Yasama ve yürütme organından yeterli ölçüde bağımsız olunması denetimin yürütülmesi ve denetim sonuçlarının inanırlığı açısından esastır.

2.2.9 nolu DS’, “Sayıştay yasama organı tarafından çıkarılan kanunlara uymakla yükümlü olmakla beraber bağımsızlığı açısından denetim görevinin planlanması, programlanması ve yürütülmesinde Yasama organından talimat almamalıdır. Sayıştay, önceliklerini tespit etmekte, işini görevine uygun biçimde programlamakta ve yapacağı denetimlere uygun metodolojileri seçmekte serbest olmalıdır.”

şeklindedir.

Kıta Avrupa’sı hukuk sisteminin “yargı tipi” modelinde ilişkileri “bütçe komisyonu” ile olan Sayıştayların, Anglo – Sakson hukuk sisteminin “ofis tipi” modelinde bağlantıları “kamu hesapları komisyonu” olarak adlandırılan ve Sayıştay raporları üzerine kamu fonları üzerinde denetim görevi ifa eden komisyon iledir. Bu yönüyle bizdeki “KİT Komisyonu”na benzemektedir.

Avrupa Birliği’nde ise Sayıştayın “bütçe komisyonu” ve “bütçe kontrol komisyonu” ile ilişkisi bulunmaktadır.

Ancak, söz konusu komisyonlar, Sayıştaya görev tevdi eden komisyonlar değil, Sayıştay raporlarının görüşüldüğü, tartışıldığı ve denetim bulgu ve önerilerinde Sayıştaydan ek açıklamalar istendiği komisyonlardır.

Sayıştayın görev sahasının ve önceliklerinin yasama organından gelecek taleplere göre şekillendirilmesi, Amerika Birleşik Devletleri Sayıştayı (General Accouting Office) gibi parlamentonun bir birimi olarak çalışan bir kurum açısından bile zaman zaman ciddî eleştirilere konu olmaktadır.

Anayasanın 160 ıncı maddesine göre, Sayıştay Türkiye Büyük Millet Meclisi adına denetim yapmakla birlikte, TBMM’ye bağlı değildir. Sayıştay, merkezi yönetim bütçesi kapsamındaki kamu idareleri ile sosyal güvenlik kurumlarını Türkiye Büyük Millet Meclisi adına denetleyen, sorumluların hesap ve işlemlerini kesin hükme bağlayan, mahallî idarelerin hesap ve işlemlerinin denetimi ve kesin hükme bağlanması ile kanunlarla verilen inceleme, denetleme ve hükme bağlama işlerini yapan bağımsız ve anayasal bir kuruluştur.

Sayıştay raporlarının, Plan ve Bütçe Komisyonu ve KİT Komisyonu ile 6085 sayılı Kanunun geçici 1 inci maddesinde sözü edilen Türkiye Büyük Millet Meclisi İçtüzüğünde belirtilecek olan komisyonda görüşülmesi ayrı şey; Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığının, araştırma, soruşturma ve ihtisas komisyonlarının kararına istinaden Sayıştaydan tüm kamu kurum ve kuruluşları ile her türlü kurum, kuruluş, fon, işletme, şirket, kooperatif, birlik, vakıf ve dernekler ile benzeri teşekküllerin hesap ve işlemlerini denetlemesini talep etmesi ve Sayıştayın söz konusu denetim taleplerine öncelik vermesi ayrı şeydir.

Çünkü, Sayıştayın görevleri Anayasanın 160 ıncı maddesinde sayılmış iken, 6085 sayılı Kanunun 45 inci maddesi ile Sayıştaya kaynağını Anayasadan almayan yeni görevler verilmekte ve Anayasaya göre Türkiye Büyük Millet Meclisi adına denetim yapan Sayıştay, verilen bu görevler temelinde yasa ile adeta Türkiye Büyük Millet Meclisine bağlı görev yapan bir teftiş veya denetleme kuruluna dönüştürülmektedir.

Türkiye Büyük Millet Meclisi Genel Sekreterliği Teşkilat Kanununun 12 nci maddesinde, tüm kamu kurum ve kuruluşlarında çalışan kamu görevlilerinin Türkiye Büyük Millet Meclisi Teşkilatında görevlendirilebileceği yazılıdır. Nitekim bu hükme dayanarak, T.B.M.M. araştırma ve soruşturma komisyonları ile ihtisas komisyonlarında diğer kamu görevlileri yanında Sayıştay denetçileri de görevlendirilmişlerdir. Araştırma ve soruşturma komisyonları ile ihtisas komisyonlarının inceleme ve denetlemeleri Sayıştaya yaptırmak yerine, diğer kamu kurum ve kuruluşları yanında Sayıştaydan da denetim elemanı desteği sağlayarak komisyonlar marifetiyle yapılması Anayasanın 95 inci, 98 inci, 99 uncu ve 100 üncü maddelerine daha uygun düşmektedir.

Bilindiği üzere parlamenter demokrasilerde yasama organı, çoğunluk sistemine bağlı olarak iktidar partisi veya partiler koalisyonunun etkisi altındadır. Siyaset ise doğası gereği siyasal çatışma ve çekişmeler üzerine kuruludur. Bir iktidar değişiminde, siyasal gücü elinde bulunduran yürütmenin, yasama organı üzerindeki etkisini kullanarak geçmiş iktidarın uygulamalarını araştırma ve soruşturma komisyonları marifetiyle denetletmesi siyaset kurumunun olağan faaliyetlerindendir. Ancak, bunun Sayıştayın kurumsal kimliğinin kullanılarak yapılması Sayıştayın bağımsızlığı ve tarafsızlığına aykırıdır.

Öte yandan, T.B.M.M.’nde sadece ihtisas komisyonlarının sayısı 17’dir. Bunlara kurulabilecek araştırma ve soruşturma komisyonları da eklenince T.B.M.M. Başkanlığından gelebilecek denetim ve inceleme taleplerinin ulaşabileceği boyut ve söz konusu taleplere öncelik verilecek olması, Sayıştayın Anayasadan kaynaklanan ve belirli bir program temelinde yürütülmesi gereken görevlerinin yapılmasını engelleyebilecektir.

Açıklanan nedenlerle, 6085 sayılı Kanunun 45 inci maddesiyle Sayıştaya verilen yeni görevler, kaynağını Anayasadan almadığı ve Sayıştayı Türkiye Büyük Millet Meclisi adına denetim yapmaktan Türkiye Büyük Millet Meclisine bağlı denetim yapmaya dönüştürerek Sayıştayın bağımsızlığını ve tarafsızlığını ortadan kaldırdığı ve Sayıştayın asli görevlerini yapmasına engel oluşturduğu için, 6085 sayılı Kanunun 45 inci maddesi Anayasanın 6 ncı ve 160 ıncı maddelerine aykırıdır ve iptali gerekir.

15- 03.12.2010 Tarihli ve 6085 Sayılı Sayıştay Kanunun 51 inci Maddesinin (2) Numaralı Fıkrasının (a) Bendindeki “ilgili kamu idaresinin adı ve denetim dönemi” İbaresinin Anayasaya Aykırılığı

03.12.2010 tarihli ve 6085 sayılı Sayıştay Kanununun 51 inci maddesinin (2) numaralı fıkrasının (a) bendinde, “Daire ve karar numarası, ilgili kamu idaresinin adı ve denetim dönemi,” denilmektedir.

6085 sayılı Kanunun 51 inci maddesinde Sayıştay ilamları düzenlenmekte ve (2) numaralı fıkrasının (a) bendinde ilamlarda “ilgili kamu idaresinin adı ve denetim dönemi”nin yer alacağı hükmüne yer verilirken; Kanun yollarına başvurma başlıklı 54 üncü maddesinin (1) numaralı fıkrasında, temyiz, yargılamanın iadesi ve karar düzeltmesi taleplerinin Sayıştay Başkanlığına hitaben yazılmış dilekçe ile yapılacağı; (2) numaralı fıkrasının (c) bendinde ise dilekçelerde “ilgili hesabın adı ve yılı” hususlarının bulunacağı belirtilmektedir.

Kanun yollarına başvuru dilekçelerine “ilgili hesabın adı ve yılı”nın yazılması zorunlu olmakla birlikte yazılabilmesi için bilinmesi, bilinmesi için de kanun yollarına başvurulan Sayıştay ilamlarında yazılı olması gerekir. 6085 sayılı Kanunun ilamlara ilişkin 51 inci maddesinde ilamlarda yer alacak hususlar içinde “ilgili hesabın adı ve yılı”na yer verilmediği gibi bunun yerine geçmek üzere “ilgili kamu idaresinin adı ve denetim dönemi”ne yer verilmiştir.

“İlgili kamu idaresinin adı ve denetim dönemi” ile “ilgili hesabın adı ve yılı” ifadeleri birbirinden çok farklıdır. 6085 sayılı Kanunun 48 inci maddesinde genel yönetim kapsamındaki kamu idarelerinin Sayıştayın hesap yargısına konu oluşturduğu yazılıdır. Genel yönetim kapsamındaki kamu idareleri ise 5018 sayılı Kanuna ekli I, II, III ve IV sayılı cetvellerde yer alan kamu idareleri ile mahallî idarelerdir. Türkiye Cumhuriyeti üniter bir devlettir ve merkez teşkilatında yer alan kamu idarelerinin birçoğunun taşra teşkilatı bulunmaktadır. 5018 sayılı Kanunun 61 inci maddesinin ikinci fıkrasında ise, genel bütçe kapsamındaki kamu idarelerinin muhasebe hizmetlerinin Maliye Bakanlığınca yürütüleceği yazılıdır. Bu bağlamda Sağlık Bakanlığı’nın Giresun ilindeki taşra teşkilatının muhasebe hizmetleri Giresun Defterdarlık Muhasebe Müdürlüğü tarafından yürütülmekte ve Giresun İl Sağlık Müdürlüğünün hesap ve işlemleri, genel bütçeye dahil diğer kamu idarelerinin taşra teşkilatı gibi Giresun Defterdarlık Muhasebe Müdürlüğü kayıtları içinde bulunmaktadır.

Bu durumda, örneğin; Sayıştay Başkanlığı 2011 denetim döneminde kamu idarelerinin 2010 yılı hesap ve işlemlerini denetime almış ve genel bütçeye dahil kamu idarelerinin 2010 yılı hesaplarını 2011 denetim döneminde incelemiş ise, Sayıştay ilamının “ilgili kamu idaresinin adı ve denetim dönemi” kısmında, “Sağlık Bakanlığı ve 2011 denetim dönemi” yazılı olacak; ancak Giresun İl Sağlık Müdürlüğündeki (x) satın almasına ilişkin (y) tutarındaki tazmin hükmünden dolayı sorumlular kanun yollarına başvuru dilekçesine “Giresun Defterdarlık Muhasebe Müdürlüğü 2010 yılı hesabı” yazacaklardır. Bu ifadeyi yazmaları, ilamda bu ifadelerin yazılı olmasına bağlıdır. İlamın içeriğinden bir şekilde öğrenerek yazabilseler dahi, bu durumda Sayıştayın bunları nasıl takip edeceği sorunu ortaya çıkmaktadır. Elmaların takibini armutlar üzerinden yapabilecek bir sistem henüz geliştirilmemiştir.

Genel bütçeye dahil kamu idarelerinin hesaplarının kamu idareleri bazında konsolide edilmesi ve böylece Sağlık Bakanlığının 2010 yılı hesaplarının merkez ve taşra teşkilatının tamamını kapsar hale gelmesi de sorunu çözmemektedir.

Örneğin, Sayıştay Başkanlığı 2011 denetim döneminde kamu idarelerinin 2010 yılı hesaplarını incelemeye almış ve Sağlık Bakanlığı Muğla Devlet Hastanesi Döner Sermaye İşletmesi 2010 yılı hesabını 2011 denetim döneminde incelemiş ise, Sayıştay ilamında ilgili kamu idaresinin adı ve denetim dönemi kısmına, “Sağlık Bakanlığı ve 2011 denetim dönemi” yazılır iken; buna karşın kanun yollarına başvuranlar dilekçelerine “Sağlık Bakanlığı Muğla Devlet Hastanesi Döner Sermaye İşletmesi 2010 yılı hesabı” yazacaklardır.

Bu bağlamda, Sayıştay ilamlarında Sayıştayı ilgilendiren “ilgili kamu idaresinin adı ve denetim dönemi” değil; sorumluları ilgilendiren “ilgili hesabın adı ve yılı” yazılı olmak durumundadır. Sorumluların kanun yollarına başvurabilmeleri ve Sayıştay ilamlarının takibi bunu zorunlu kılmaktadır.

Anayasanın 2 nci maddesinde hukuk devleti ilkesi Cumhuriyetimizin temel nitelikleri arasında sayılmıştır. Hukuk devletinin unsurlarından biri de hukuk güvenliğinin gereği olan kurallarda belirlilik ve öngörülebilirliktir. Hukuk devleti, devlet etkinliklerinin düzenle sürdürülebilmesi için gerekli olan hukuksal altyapıyı oluşturarak aynı zamanda istikrara da hizmet eder. İstikrarın sağlanabilmesi, kuralların genel, soyut, açık ve anlaşılabilir olmasına bağlıdır. Hukuk devletinde yasalar açık ve belirgin olmalı, kişilerin haklarına güvence sağlamalı, birbiriyle çelişen düzenlemeler taşımamalıdır.

Açıklanan nedenlerle, 6085 sayılı Kanunun 51 inci maddesinin (2) numaralı fıkrasının (a) bendinde yer alan “ilgili kamu idaresinin adı ve denetim dönemi” ifadesi, sorumluların hesap ve işlemlerinin kesin hükme bağlandığının belgesi olan Sayıştay ilamlarında, kesin hükme bağlanan hesaba ilişkin açıklayıcı asgari bilgileri içermemesi, sorumluların kanun yollarına başvurmalarına taban oluşturmak yerine, neyi neden amaçladığının ve ne işe yarayacağının belli olmaması ve Kanunun (54/2-c) maddesiyle çelişkili olması nedenleriyle Anayasanın 2 nci maddesindeki hukuk devleti ilkesine ve 160 ıncı maddesine aykırıdır ve iptali gerekir.

16- 03.12.2010 Tarihli ve 6085 Sayılı Sayıştay Kanunun 79 uncu Maddesinin Anayasaya Aykırılığı

03.12.2010 tarihli ve 6085 sayılı Sayıştay Kanununun 79 uncu maddesinde, “(1) Sayıştayın denetlenmesi, her yıl Türkiye Büyük Millet Meclisi adına Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlık Divanı tarafından görevlendirilen ve gerekli mesleki niteliklere sahip denetim elemanlarından oluşan bir komisyon tarafından, hesaplar ve bunlara ilişkin belgeler de esas alınarak yapılır.” denilmektedir.

Anayasanın 160 ıncı maddesinde, merkezi yönetim bütçesi kapsamındaki kamu idareleri ile sosyal güvenlik kurumlarının bütün gelir ve giderleri ile mallarını Türkiye Büyük Millet Meclisi adına denetlemek ve sorumluların hesap ve işlemlerini kesin hükme bağlamak ile kanunlarla verilen inceleme, denetleme ve hükme bağlama işlerini yapmak görevi Sayıştaya verilmiştir.

5018 sayılı Kamu Mali Yönetimi ve Kontrol Kanununa ekli Genel Bütçe Kapsamındaki Kamu İdarelerine ilişkin (I) Sayılı Cetvel’in 8 inci sırasında Sayıştay sayılmaktadır. Dolayısıyla Sayıştay merkezi yönetim kapsamındaki kamu idareleri içinde yer almaktadır. Bu bağlamda, Sayıştayın da Anayasanın 160 ıncı maddesinde öngörüldüğü şekilde Sayıştay tarafından denetlenmesi; ancak denetimin bağımsızlığının ve tarafsızlığının güvence altına alınabilmesi için denetimi yürütecek ekibin Sayıştay Başkanı tarafından değil, Sayıştay Genel Kurulu tarafından belirlenmesi gerekir.

Anayasa Mahkemesinin 10.11.2009 tarih ve E.2007/12, K.2009/153 sayılı Kararında da belirtildiği üzere Anayasanın 87 nci maddesinde Sayıştay bütçesinin uygulamasının denetlenmesi Türkiye Büyük Millet Meclisinin görev ve yetkileri arasında sayılmıştır. Bu durumda yasakoyucunun kaynağını Anayasanın 6 ncı maddesinden almayan düzenlemeler yaptığını kabul etmek gerekir.

Bu itibarla 6085 sayılı Kanunun 79 uncu maddesi, Anayasanın 6 ncı, 87 nci ve 160 ıncı maddelerine aykırı olduğundan iptali gerekir.

III. YÜRÜRLÜĞÜ DURDURMA İSTEMİNİN GEREKÇESİ

Sayıştay, Anayasanın 160 ıncı maddesinde Türkiye Büyük Millet Meclisi adına denetim yapan bir yüksek denetim kurumu ve hesap mahkemesi olarak düzenlenmiş ve merkezi yönetim bütçesi kapsamındaki kamu idareleri ile sosyal güvenlik kurumlarının bütün gelir ve giderleri ile mallarını Türkiye Büyük Millet Meclisi adına denetlemek ve sorumluların hesap ve işlemlerini kesin hükme bağlamak ve kanunlarla verilen inceleme, denetleme ve hükme bağlama işlerini yapmak ile mahallî idarelerin hesap ve işlemlerinin denetlenmesi ve kesin hükme bağlanması görevleri Sayıştaya verilmiştir. Bu bağlamda Sayıştay, demokratik hukuk devletinin özüne ilişkin görevler yapmaktadır.

6085 sayılı Sayıştay Kanunu ile Anayasanın 160 ıncı maddesinde düzenlenen Sayıştayın, kuruluşu, organları, organlarının görevleri, işleyişi, denetim tür ve usulleri ile hesap yargılaması usul ve esaslarına ilişkin çok önemli düzenlemeler yapılmış ve 43 yıldır uygulanmakta bulunan 832 sayılı Sayıştay Kanunu yürürlükten kaldırılmıştır.

İptali istenen kurallar ile yapılan düzenlemeler, kamu yararına dayanmayan; hukuk devleti ilkesine aykırı olan; INTOSAI Denetim Standartları ile bağdaşmayan; Türkiye Büyük Millet Meclisinin denetim yetkisine demokratik parlamenter sisteme aykırı sınırlamalar getiren; kamu kaynaklarının verimli, etkin ve ekonomik bir şekilde kullanılmasına güvence oluşturmayan; saydam ve hesap verebilir bir kamu yönetimini teşvik etmeyen düzenlemelerdir.

Sayıştay Kanunu toplumun tamamını ve Devletin tüm organlarıyla tüm kurumlarını ilgilendirmektedir. Bu bağlamda dava konusu düzenlemelerin Anayasaya aykırı olup olmadıklarının kısa sürede belirlenmesi büyük önem taşımaktadır. Anayasaya aykırı olduğu hususunda tarafımızdan kuşku duyulmayan söz konusu düzenlemelerin uygulanması, toplumun tüm kesimlerinin zararına olacaktır.

Sayıştay, performans denetimine ulusal ve uluslararası mali kaynaklar yanında beşeri kaynaklar tahsis etmiş; bu alanda çok önemli düzeyde kurumsal bilgi birikimi ve deneyimler elde etmiştir. Performans denetimine verilecek aranın uzaması tahsis edilen kaynakların ve deneyimin heba olmasına yol açacaktır. Kamu kaynaklarının verimliliğinin, etkinliğinin ve ekonomikliğinin değerlendirilmesinden geriye adım atılması, kamu idarelerini saydamlık hesap verebilirlik kaygılarından uzaklaştıracak ve kamu idarelerinin verimlilik, etkinlik ve tutumluluk ilkelerinden kopmasını sağlayacaktır. Sayıştayın, kesin hükümlerinde subjektif sorumluluğu esas alarak suçun unsurlarını araması hukuk sisteminde kaosa yol açacaktır. Hesap ve işlemlerin mevzuata aykırılığı yerine kamu zararı üzerinde odaklanması, usulsüzlükleri artıracaktır. Sayıştay Genel Kurulunun yetkilerinin alınması Sayıştay denetimini ve raporlarını tartışmalı hale getirecek ve Sayıştayı siyasi çatışma ve çekişmelerin içine çekecektir. Sayıştay denetimi üzerinden parlamentonun denetim yetkisinin kısıtlanması, demokratik siyasal sistemi aşındıracaktır.

Öte yandan, Anayasal düzenin hukuka aykırı kural ve düzenlemelerden en kısa sürede arındırılması, hukuk devleti sayılmanın en önemli gerekleri arasında sayılmaktadır. Anayasaya aykırılıkların sürdürülmesi, özenle korunması gereken hukukun üstünlüğü ilkesini de zedeleyecektir. Hukukun üstünlüğünün sağlanamadığı bir düzende, kişi hak ve özgürlükleri güvence altında sayılamayacağından, bu ilkenin zedelenmesi hukuk devleti yönünden giderilmesi olanaksız durum ve zararlara yol açacaktır.

Bu zarar ve durumların doğmasını önlemek amacıyla, Anayasaya açıkça aykırı olan ve iptali istenen hükümlerin iptal davası sonuçlanıncaya kadar yürürlüklerinin de durdurulması istenerek Anayasa Mahkemesine dava açılmıştır.

IV. SONUÇ VE İSTEM

Yukarıda açıklanan gerekçelerle 03.12.2010 tarihli ve 6085 sayılı Sayıştay Kanununun;

1- 2 nci maddesinin (1) numaralı fıkrasının (d) bendi ile 36 ncı maddesinin (3) numaralı fıkrasının, Anayasanın 2 nci, 6 ncı ve 160 ıncı maddelerine aykırı olduğundan,

2- 2 nci maddesinin (1) numaralı fıkrasının (f) bendindeki, “…tespit edilen kamu zararına ilişkin…”, 23 üncü maddesinin (2) numaralı fıkrasının (a) bendindeki, “…kamu zararına ilişkin…” ve 48 inci maddesinin (1) numaralı fıkrasının ilk cümlesindeki, “…kamu zararına yol açan…” ibarelerinin, Anayasanın 160 ıncı maddesine aykırı olduğundan,

3- 2 nci maddesinin (1) numaralı fıkrasının (k) bendinin, Anayasanın 2 nci, 9 uncu ve 160 ıncı maddelerine aykırı olduğundan,

4- 7 nci maddesinin (6) numaralı fıkrasının, Anayasanın 87 nci ve 160 ıncı maddelerine aykırı olduğundan,

5- 17 nci maddesinin,

a- (6) numaralı fıkrasının (c) bendinin, Anayasanın 2 nci, 10 uncu ve 70 inci maddelerine aykırı olduğundan,

b- (6) numaralı fıkrasının (ç) bendinin, Anayasanın 2 nci, 10 uncu ve 70 inci maddelerine aykırı olduğundan,

c- (6) numaralı fıkrasının (d) bendinin, Anayasanın 2 nci, 10 uncu ve 70 inci maddelerine aykırı olduğundan,

d- (6) numaralı fıkrasının, “Bunun dışında mülakat ile ilgili herhangi bir kayıt sistemi kullanılmaz.” şeklindeki son cümlesinin, Anayasanın 2 nci, 10 uncu, 36 ncı, 70 inci, 125 inci, 138 inci ve 160 ıncı maddelerine aykırı olduğundan,

e- (7) numaralı fıkrasının, “Mülakatta başarılı sayılmak için, komisyon başkan ve üyelerinin yüz tam puan üzerinden verdikleri puanların aritmetik ortalamasının en az yetmiş olması şarttır.” şeklindeki son cümlesinin, Anayasanın 2 nci, 10 uncu, 70 inci ve 160 ıncı maddelerine aykırı olduğundan,

6- 21 inci maddesinin (7) numaralı fıkrasının ilk cümlesindeki “… başkan yardımcılarından birine vekâlet  verir.” ve (7) numaralı fıkrasının ikinci cümlesindeki “… başkan yardımcılarından kıdemli olanı …” ibarelerinin ile 22 nci maddesinin (1) numaralı fıkrasının, “Başkan yardımcıları daire başkanı statüsündedir.” şeklindeki son cümlesinin ve 25 inci maddesinin (5) numaralı fıkrasının, Anayasanın 2 nci ve 10 uncu maddelerine aykırı olduğundan,

7- 23 üncü maddesinin (4) numaralı fıkrasındaki, “…ve ahizler…” ibaresinin, Anayasanın 9 uncu ve 160 ıncı maddelerine aykırı olduğundan,

8- 28 inci maddesinin ve (11/1-e) maddesindeki “Rapor Değerlendirme Kurulu” ibaresinin; 26 ncı maddesinin (1) numaralı fıkrasının ilk cümlesindeki “Rapor Değerlendirme Kuruluna seçilenler dışında kalan” ifadesinin; 27 nci maddesinin (1) numaralı fıkrasındaki “Rapor Değerlendirme Kurulu ile” ifadesinin; 38 inci maddesinin (2) numaralı fıkrasının ilk cümlesindeki “ve Rapor Değerlendirme Kurulunun görüşü alınır.” ifadesi ile ikinci cümlesindeki “Kurulca görüş bildirilen” ibaresinin, 39 uncu maddesinin (2) numaralı fıkrasının ilk cümlesindeki “Rapor Değerlendirme Kurulunun görüşü alındıktan sonra” ifadesinin; 40 ıncı maddesinin (2) numaralı fıkrasının ilk cümlesindeki “Rapor Değerlendirme Kurulunun görüşü de alındıktan sonra” ifadesinin; 42 nci maddesinin (1) numaralı fıkrasının ikinci cümlesindeki “ve rapor Değerlendirme Kurulu” ibaresinin; 43 üncü maddesinin (1) numaralı fıkrasının ilk cümlesindeki “eylül ayı sonuna kadar Rapor Değerlendirme Kuruluna gönderilir.” İfadesi ile ikinci cümlesindeki “Rapor Değerlendirme Kurulu” ibaresinin; 64 üncü maddesinin (3) numaralı fıkrasının ikinci cümlesindeki “Rapor Değerlendirme Kurulu ile” ibaresinin; Geçici 3 üncü maddesinin (3) numaralı fıkrasının ilk cümlesindeki “Rapor Değerlendirme Kurulu ve” ibaresinin, Anayasanın 160 ıncı maddesine aykırı olduğundan,

9- 31 inci maddesinin (2) numaralı fıkrasının (b) ve (ç) bentlerinin, Anayasanın 160 ıncı maddesine aykırı olduğundan,

10- 32 nci maddesinin (6) numaralı fıkrasının, Anayasanın 6 ncı ve 160 ıncı maddelerine aykırı olduğundan,

11- 35 inci maddesinin,

a- (1) numaralı fıkrasının (a) bendindeki, “Sayıştay tarafından yerindelik denetimi yapılamaz, idarenin takdir yetkisini sınırlayacak ve ortadan kaldıracak karar alınamaz.” şeklindeki son cümlesinin, Anayasanın 2 nci, 87 nci, 160 ıncı ve 165 inci maddelerine aykırı olduğundan,

b- (1) numaralı fıkrasının (b) bendinin ve 37 nci maddesinin (2) numaralı fıkrasındaki,”… genel kabul görmüş uluslararası …” ibaresinin, Anayasanın 2 nci ve 160 ıncı maddelerine aykırı olduğundan,

c- (1) numaralı fıkrasının (ç) bendindeki, “… güncel …” ibaresinin, Anayasanın 2 nci ve 160 ıncı maddelerine aykırı olduğundan,

12- 38 inci maddesinin (1) numaralı fıkrasının ilk cümlesindeki, “… düzenlilik ve performans …” ibaresi ile “… idareler itibariyle birleştirilir ve bir örneği …” ibaresinin, Anayasanın 2 nci ve 160 ıncı maddelerine aykırı olduğundan,

13- 39 uncu maddesinin (2) numaralı fıkrasının son cümlesindeki “… bir örneği de ilgili mahallî idarenin meclisine …” ibaresinin, Anayasanın 160 ıncı maddesine aykırı olduğundan,

14- 45 inci maddesinin, Anayasanın 6 ncı ve 160 ıncı maddelerine aykırı olduğundan,

15- 51 inci maddesinin (2) numaralı fıkrasının (a) bendindeki, “… ilgili kamu idaresinin adı ve denetim dönemi” ibaresinin, Anayasanın 2 nci ve 160 ıncı maddelerine aykırı olduğundan,

16- 79 uncu maddesinin, Anayasanın 6 ncı, 87 nci ve 160 ıncı maddelerine aykırı olduğundan,

iptallerine ve uygulanmaları halinde giderilmesi güç ya da olanaksız zarar ve durumlar olacağı için, iptal davası sonuçlanıncaya kadar yürürlüklerinin durdurulmasına karar verilmesine ilişkin istemimizi saygı ile arz ederiz.”

II- YASA METİNLERİ

A- İptali İstenen Yasa Kuralları

6085 sayılı Kanun’un, dava konusu sözcük, ibareler, cümleler, bentler, fıkralar ve maddeleri de içeren;

1- 2. maddesinin (1) numaralı fıkrasının (d), (f) ve (k) bentleri şöyledir:

“ (1) Bu Kanunun uygulanmasında;

(…)

d) Performans denetimi: Hesap verme sorumluluğu çerçevesinde idarelerce belirlenen hedef ve göstergeler ile ilgili olarak faaliyet sonuçlarının ölçülmesini,

(…)

f) Yargılamaya esas rapor: Sayıştay dairelerince yapılacak yargılamaya esas olmak üzere, denetçiler tarafından genel yönetim kapsamındaki kamu idarelerinin hesap ve işlemlerinin denetimi sırasında tespit edilen kamu zararına ilişkin düzenlenen raporu,

(…)

k) Kamu zararı: Kamu Mali Yönetimi ve Kontrol Kanununda belirtilen kamu zararını

(…)

ifade eder.”

2- 7. maddesinin (6) numaralı fıkrası şöyledir:

“(6) Sayıştay tarafından gerçekleştirilen performans denetimleri mali ve hukuki sorumluluk doğurmaz.”

3- 11. maddesinin (1) numaralı fıkrasının (e) bendi şöyledir:

“(1) Sayıştayın kuruluşuna dahil organlar şunlardır:

(…)

e) Rapor Değerlendirme Kurulu,”

4- 17. maddesinin (6) ve (7) numaralı fıkraları şöyledir:

“(6) Mülakat, adayın;

a) Bir konuyu kavrayıp özetleme, ifade yeteneği ve muhakeme gücü,

b) Liyakati, temsil kabiliyeti, davranış ve tepkilerinin mesleğe uygunluğu,

c) Özgüveni, ikna kabiliyeti ve inandırıcılığı,

ç) Genel yetenek ve genel kültürü,

d) Bilimsel ve teknolojik gelişmelere açıklığı,

yönlerinden değerlendirilerek, ayrı ayrı puan verilmek suretiyle gerçekleştirilir. Adaylar, komisyon tarafından (a) ila (d) bentlerinde yazılı özelliklerin her biri için yirmişer puan üzerinden değerlendirilir ve verilen puanlar ayrı ayrı tutanağa geçirilir. Bunun dışında mülakat ile ilgili herhangi bir kayıt sistemi kullanılmaz.

(7) Mülakat komisyonu; Sayıştay Başkanının veya görevlendireceği bir daire başkanının başkanlığında, iki üye ve üç uzman denetçi olmak üzere altı kişiden oluşur. Mülakatta başarılı sayılmak için, komisyon başkan ve üyelerinin yüz tam puan üzerinden verdikleri puanların aritmetik ortalamasının en az yetmiş olması şarttır.”

5- 21. maddesinin (7) numaralı fıkrası şöyledir:

“(7) Sayıştay Başkanı görevinde bulunamayacağı zaman başkan yardımcılarından birine vekâlet verir. Vekil tayin etmemiş olduğu veya görevinde bulunamayacağı hallerde başkan yardımcılarından kıdemli olanı, Sayıştay Başkanlığının açık bulunduğu hallerde ise en kıdemli daire başkanı Sayıştay Başkanlığına vekâlet eder. Kıdemde esas, üyeliğe veya daire başkanlığına seçilmedir.”

6- 22. maddesinin (1) numaralı fıkrası şöyledir:

“(1) Sayıştay Başkanı, biri denetim diğeri yönetim ile ilgili işlerde kendisine yardımcı olmak üzere üyeler arasından iki başkan yardımcısı görevlendirir. Başkan yardımcıları daire başkanı statüsündedir.”

7- 23. maddesinin (2) ve (4) numaralı fıkraları şöyledir:

“(2) Daireler;

a) Hesap mahkemesi olarak sorumluların hesap ve işlemlerine ilişkin düzenlenen yargılamaya esas raporlarda yer alan kamu zararına ilişkin hususları hükme bağlar.

b) Denetim raporları hakkında görüş bildirir.

c) Sayıştay Başkanı tarafından görüşülmesi istenilen konular hakkında görüş bildirir veya karar verir.”

“(4) Yargılamaya esas raporların görüşülmesi sırasında açıklamalarda bulunmak üzere ilgili grup başkanı, raporu düzenleyen denetçi, sorumlular ve ahizler çağrılabilir.”

8- 25. maddesinin (5) numaralı fıkrası şöyledir:

“(5) Sayıştay Başkanının katılamadığı hallerde Genel Kurula, Kurula katılan başkan yardımcılarından kıdemli olanı başkanlık eder.”

9- 26. maddesinin (1) numaralı fıkrası şöyledir:

“(1) Temyiz Kurulu; Sayıştay Genel Kurulunca, Rapor Değerlendirme Kuruluna seçilenler dışında kalan daire başkanları ile üyeler arasından dört yıl için seçilecek dört daire başkanı ve her daireden seçilecek ikişer üyenin katılımı ile kurulur. Her yıl Kurul üyelerinin dörtte biri yenilenir. Üyeliği sona erenler dört yıl geçmeden tekrar seçilemez. Kurula en kıdemli daire başkanı başkanlık eder.”

10- 27. maddesinin (1) numaralı fıkrası şöyledir:

“(1) Daireler Kurulu, Rapor Değerlendirme Kurulu ile Temyiz Kuruluna seçilen daire başkanı ve üyelerin dışında kalan daire başkanı ve üyelerden kurulur. En kıdemli daire başkanı Kurula başkanlık eder.”

11- 28. maddesi şöyledir:

“(1) Kurul, Sayıştay Genel Kurulu tarafından iki yıl için seçilen iki daire başkanı ve her daireden birer üye ile denetimden sorumlu başkan yardımcısından oluşur. Kurul üyeliğinde boşalma olması halinde kalan süreyi tamamlamak üzere Genel Kurul tarafından boşalan yer için seçim yapılır.

(2) Kurulun başkanı Sayıştay Başkanıdır. Başkanın katılamadığı durumlarda Kurula denetimden sorumlu başkan yardımcısı başkanlık eder.

(3) Kurul, üye tamsayısının en az üçte ikisi ile toplanır. Kanuni izin ve boş üyelik sebebiyle toplantı yeter sayısının sağlanamadığı hallerde, Kurula görevlendirilmiş üye sayısını aşmamak ve o toplantıya münhasır olmak kaydı ile Kurul Başkanı tarafından katılamayan üyelerin yerine her daireden bir üyeyi aşmamak koşuluyla kıdem esasına göre yeter sayıyı sağlayacak kadar üye toplantıya davet edilebilir. Kurul, mevcudun salt çoğunluğu ile karar verir. Oyların eşitliği halinde Başkanın bulunduğu taraf çoğunluğu sağlamış sayılır.

(4) Rapor Değerlendirme Kurulu, Sayıştay raporları ile Sayıştay Başkanı tarafından incelenmesi istenen konular hakkında görüş bildirir.

(5) Sayıştay raporlarının Kurulda görüşülmesi sırasında ilgili grup başkanı veya raporun denetçisi katılarak görüşünü açıklar.

(6) Sayıştay raporlarının görüşülmesi sırasında açıklamalarda bulunması için ilgili kamu idaresinin üst yöneticisi veya görevlendireceği yardımcısı çağrılabilir.”

12- 31. maddesinin (2) numaralı fıkrası şöyledir:

“(2) Denetim, Planlama ve Koordinasyon Kurulunun görevleri şunlardır:

a) Kurum stratejik planı ve yıllık performans programını hazırlamak.

b) Türkiye Büyük Millet Meclisinin, kamuoyunun ve denetlenen kamu idarelerinin beklentileri de dikkate alınarak denetim stratejik planlarını ve yıllık denetim programlarını yapılacak risk analizleri doğrultusunda hazırlamak.

c) Plan ve programların uygulanmasını izlemek, değerlendirmek, gerekli koordinasyonu sağlamak, performans ölçüm sistemlerini oluşturmak ve Sayıştay faaliyet raporunu hazırlamak.

ç) Denetime ilişkin yönetmelik, standart, rehberleri hazırlamak ve mesleki etik kurallarını belirlemek.

d) Sayıştay Başkanının görüşülmesini istediği konularda görüş bildirmek.”

13- 32. maddesinin (6) numaralı fıkrası şöyledir:

“(6) Sayıştay Başkanının teklifi ve Sayıştay Genel Kurulunun kararı ile gerek görülen illerde denetim grup başkanlıkları kurulabilir.”

14- 35. maddesinin (1) numaralı fıkrası şöyledir:

“(1) Denetimin genel esasları şunlardır:

a) Denetim; kamu idarelerinin hesap, mali işlem ve faaliyetleri ile iç kontrol sistemlerinin incelenmesi ve kaynakların etkili, ekonomik, verimli ve hukuka uygun olarak kullanılmasının değerlendirilmesidir. Sayıştay tarafından yerindelik denetimi yapılamaz, idarenin takdir yetkisini sınırlayacak ve ortadan kaldıracak karar alınamaz.

b) Denetim genel kabul görmüş uluslararası denetim standartlarına uygun olarak yürütülür.

c) Sayıştay ve denetçiler denetim faaliyetini bağımsız ve tarafsız olarak yürütür. Sayıştaya denetim görevinin planlanması, programlanması ve yürütülmesinde talimat verilemez.

ç) Denetimler, güncel denetim metodolojilerinin uygulanmasında gerekli özen gösterilerek gerçekleştirilir.

d) Denetim görevinin etkin bir biçimde yerine getirilmesi için Kurum mensuplarının teknik ve mesleki yeterlikleri geliştirilir.

e) Kalite güvencesinin sağlanması için, denetimin her aşaması denetim standartlarına, stratejik planlara, denetim programlarına ve mesleki etik kurallarına uygunluğu açısından sürekli gözden geçirilir.”

15- 36. maddesinin (3) numaralı fıkrası şöyledir:

“(3) Performans denetimi; hesap verme sorumluluğu çerçevesinde idarelerce belirlenen hedef ve göstergelerle ilgili olarak faaliyet sonuçlarının ölçülmesi suretiyle gerçekleştirilir.”

16- 37. maddesinin (2) numaralı fıkrası şöyledir:

“(2) Denetim sürecine ilişkin hususlar, kanunlar dikkate alınmak ve genel kabul görmüş uluslararası denetim standartlarından yararlanmak suretiyle hazırlanacak yönetmelik, standart ve rehberlerde belirtilir.”

17- 38. maddesinin (1) ve (2) numaralı fıkraları şöyledir:

“(1) Kamu idarelerinin düzenlilik ve performans denetimleri sonucunda denetim grup başkanlıklarınca düzenlenen denetim raporları, idareler itibariyle birleştirilir ve bir örneği Sayıştay Başkanlığınca ilgili kamu idaresine gönderilir. Denetim raporları, kamu idaresinin üst yöneticisi tarafından, raporun alındığı tarihten itibaren otuz gün içinde cevaplandırılır. Bu cevaplar da dikkate alınarak yeniden düzenlenen denetim raporları Sayıştay dairelerinin görüşleri alınmak üzere raporun ilgili olduğu yılın bitimini takip eden mayıs ayı sonuna kadar Sayıştay Başkanlığına sunulur. Bu raporlara kamu idarelerinin cevapları da eklenir. Daireler, raporlar hakkındaki görüşlerini temmuz ayının onbeşine kadar Sayıştay Başkanlığına sunar. Daireler denetim raporları hakkında görüş oluştururken, söz konusu raporların bu Kanunda öngörülen amaç, çerçeve ve sınırlar içinde olup olmadığı yönünden inceleme yapar ve bu hususlara uygunluk taşımayan raporların düzeltilmesine ilişkin görüşünü Sayıştay Başkanlığına sunar.

(2) Dairelerce görüş bildirilen denetim raporları ile Sayıştayca mali konularda belirtilmesi uygun görülen diğer hususları da içeren dış denetim genel değerlendirme raporu hazırlanır ve Rapor Değerlendirme Kurulunun görüşü alınır. Dış denetim genel değerlendirme raporu ile Kurulca görüş bildirilen kamu idarelerine ilişkin denetim raporları Sayıştay Başkanınca genel uygunluk bildirimi ile birlikte Türkiye Büyük Millet Meclisine sunulur.”

18- 39. maddesinin (2) numaralı fıkrası şöyledir:

“(2) Denetim grup başkanlıklarınca bu konuda hazırlanan değerlendirme raporları esas alınarak hazırlanan faaliyet genel değerlendirme raporu, Rapor Değerlendirme Kurulunun görüşü alındıktan sonra Sayıştay Başkanı tarafından mahallî idarelere ait olanlar hariç olmak üzere idare faaliyet raporları, genel faaliyet raporu ve mahallî idareler genel faaliyet raporu ile birlikte Türkiye Büyük Millet Meclisine sunulur ve bir örneği Maliye Bakanlığına gönderilir. Mahallî idarelerin idare faaliyet raporları hakkındaki Sayıştay değerlendirmesinin bir örneği İçişleri Bakanlığına, bir örneği de ilgili mahallî idarenin meclisine gönderilir.”

19- 40. maddesinin (2) numaralı fıkrası şöyledir:

“(2) Bu amaçla düzenlenen değerlendirme raporu, Sayıştay Başkanınca Rapor Değerlendirme Kurulunun görüşü de alındıktan sonra Türkiye Büyük Millet Meclisine sunulur ve Maliye Bakanlığına gönderilir. Bu raporda yer alan değerlendirmelere ilişkin olarak Maliye Bakanı gerekli önlemleri alır.”

20- 42. maddesinin (1) numaralı fıkrası şöyledir:

“(1) Denetim ve incelemeler sonucunda hazırlanan ve bu Kanunun diğer maddelerinde öngörülenler dışında kalan raporlardır. İlgili daire ve Rapor Değerlendirme Kurulu Sayıştay Başkanı tarafından belirlenen süreler içinde bu raporlar hakkında görüş bildirir.”

21- 43. maddesinin (1) numaralı fıkrası şöyledir:

“(1) Denetim grup başkanlıklarınca bu Kanunun 4 üncü maddesinin son fıkrası kapsamında bulunan kuruluşların denetimi sonucunda hazırlanan yıllık denetim raporları, en geç ilgili olduğu yılın bitimini takip eden eylül ayı sonuna kadar Rapor Değerlendirme Kuruluna gönderilir. Rapor Değerlendirme Kurulu, ekim ayı sonuna kadar rapora son şeklini verir. Bu raporlar, Sayıştay Başkanlığınca denetlenen kuruluşa ve bir örneği de ilgili bakanlığa gönderilir. Kuruluşlar hazırlayacakları cevaplarını varsa yönetim kurullarından yoksa yetkili organlarından geçirmek kaydıyla, raporun alındığı tarihten itibaren otuz gün içinde Sayıştaya ve ilgili bakanlığa gönderir. İlgili bakanlık bu cevapları kendi görüşleri ile birlikte en geç onbeş gün içinde Sayıştaya gönderir.”

22- 45. maddesi şöyledir:

“(1) Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığı; araştırma, soruşturma ve ihtisas komisyonlarının kararına istinaden Sayıştaydan, talep edilen konuyla sınırlı olmak kaydıyla denetimine tâbi olup olmadığına bakılmaksızın özelleştirme, teşvik, borç ve kredi uygulamaları dahil olmak üzere, tüm kamu kurum ve kuruluşlarının hesap ve işlemleri ile aynı usule bağlı olarak, kullanılan kamu kaynak ve imkânlarından yararlanma çerçevesinde, her türlü kurum, kuruluş, fon, işletme, şirket, kooperatif, birlik, vakıf ve dernekler ile benzeri teşekküllerin hesap ve işlemlerinin denetlenmesini talep edebilir. Denetim sonuçları Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına sunulur.

(2) Türkiye Büyük Millet Meclisinden gelen denetim taleplerine öncelik verilir.

(3) Cumhurbaşkanlığı bu madde kapsamı dışındadır.”

23- 48. maddesinin (1) numaralı fıkrası şöyledir:

“(1) Genel yönetim kapsamındaki kamu idarelerinin hesap ve işlemlerinin denetimi sırasında denetçiler tarafından kamu zararına yol açan bir husus tespit edildiğinde sorumluların savunmaları alınarak mali yıl sonu itibariyle yargılamaya esas rapor düzenlenir. Ancak bu Kanunun 6 ncı maddesinin dördüncü fıkrasında belirtilen hususlara ilişkin düzenlenen yargılamaya esas raporlar için mali yıl sonu beklenmez. Yargılamaya esas raporun düzenlenmesinde, tebliğ tarihinden itibaren otuz gün içinde cevap vermeyen sorumluların savunmaları dikkate alınmaz.”

24- 51. maddesinin (2) numaralı fıkrasının (a) bendi şöyledir:

“(2) İlamlarda;

a) Daire ve karar numarası, ilgili kamu idaresinin adı ve denetim dönemi,

(…)

yer alır.”

25- 64. maddesinin (3) numaralı fıkrası şöyledir:

“(3) (Değişik birinci cümle: 8/8/2011-KHK-650/31 md.) Sayıştay Genel Kurulu, Temyiz Kurulu, Daireler Kurulu ve daireleri her yıl bir eylülde başlamak üzere, yirmi temmuzdan otuzbir ağustosa kadar çalışmaya ara verirler. Bu müddet içinde Rapor Değerlendirme Kurulu ile Sayıştaya gelecek ivedi işlere bakmak ve gereken kararları vermek üzere sıra ile bir daire çalışmaya devam eder.”

26- 79. maddesi şöyledir:

“(1) Sayıştayın denetlenmesi, her yıl Türkiye Büyük Millet Meclisi adına Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlık Divanı tarafından görevlendirilen ve gerekli mesleki niteliklere sahip denetim elemanlarından oluşan bir komisyon tarafından, hesaplar ve bunlara ilişkin belgeler de esas alınarak yapılır.”

27- Geçici 3. maddesinin (3) numaralı fıkrası şöyledir:

“(3) Bu Kanunun yürürlüğe girdiği tarihten itibaren Rapor Değerlendirme Kurulu ve Temyiz Kurulu üyelikleri için en geç üç ay içinde seçim yapılır. 26 ncı madde gereğince Temyiz Kurulu üyelerinin dörtte birinin yenileneceği ilk seçimde en az oy alan üyelerin yerine seçim yapılır.”

B- Dayanılan ve İlgili Görülen Anayasa Kuralları

Dava dilekçesinde, Anayasa’nın  2., 6., 9., 10., 36., 70., 87., 125., 138., 160. ve 165.  maddelerine dayanılmış, 7. maddesi ise ilgili görülmüştür.

III- İLK İNCELEME

Anayasa Mahkemesi İçtüzüğü’nün 8. maddesi uyarınca Haşim KILIÇ, Osman Alifeyyaz PAKSÜT, Fulya KANTARCIOĞLU, Ahmet AKYALÇIN, Mehmet ERTEN, Fettah OTO, Serdar ÖZGÜLDÜR, Serruh KALELİ, Zehra Ayla PERKTAŞ, Recep KÖMÜRCÜ, Alparslan ALTAN, Burhan ÜSTÜN, Engin YILDIRIM, Nuri NECİPOĞLU, Hicabi DURSUN, Celal Mümtaz AKINCI ve Erdal TERCAN’ın katılımlarıyla 24.2.2011 gününde yapılan ilk inceleme toplantısında;

1- 7.5.2010 günlü, 5982 sayılı Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının Bazı Maddelerinde Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun uyarınca, 2949 sayılı Anayasa Mahkemesinin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanun ile ilgili gerekli düzenlemeler yapılmadan, Mahkeme’nin çalışıp çalışamayacağına ilişkin ön meselenin incelenmesi sonucunda; Mahkeme’nin çalışmasına bir engel bulunmadığına, Fulya KANTARCIOĞLU, Mehmet ERTEN, Fettah OTO, Zehra Ayla PERKTAŞ ile Celal Mümtaz AKINCI’nın, gerekçesi 2010/68 esas sayılı dosyada belirtilen karşıoyları ve OYÇOKLUĞUYLA,

2- Dosyada eksiklik bulunmadığından işin esasının incelenmesine, OYBİRLİĞİYLE,

3- Yürürlüğü durdurma isteminin esas inceleme aşamasında karara bağlanmasına OYBİRLİĞİYLE,

karar verilmiştir.

IV- ESASIN İNCELENMESİ

Dava dilekçesi ve ekleri, Raportör Ayşegül ATALAY tarafından hazırlanan işin esasına ilişkin rapor, iptali istenen yasa kuralları, dayanılan ve ilgili görülen Anayasa kuralları ve bunların gerekçeleri ile diğer yasama belgeleri okunup incelendikten sonra gereği görüşülüp düşünüldü:

A- Sayıştayın Anayasal Konumu

Sayıştay, 1982 Anayasası’nın “Cumhuriyetin Temel Organları” başlıklı üçüncü kısmının, “Yargı” başlıklı üçüncü bölümünde, 160. maddesinde düzenlenmiştir.

Anayasa’nın 160. maddesinin birinci fıkrasında, Sayıştayın görevleri ;

- Merkezi yönetim bütçesi kapsamındaki kamu idareleri ile sosyal güvenlik kurumlarının bütün gelir ve giderleri ile mallarını Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM) adına denetlemek,

- Sorumluların hesap ve işlemlerini kesin hükme bağlamak,

- Kanunla verilen inceleme, denetleme ve hükme bağlama işlerini yapmak,

şeklinde sayılmıştır.

Denetleme ve kesin hükme bağlama görevleri bulunan Sayıştay, denetleme işleri bakımından bir mahkeme niteliğinde olmadığı açık olmakla birlikte, sorumluların hesap ve işlemlerini kesin hükme bağlama açısından yargısal bir faaliyet gerçekleştirmektedir.

Şöyle ki; yargısal faaliyetin en önemli unsuru, bir hukuki uyuşmazlığın tüm yönleriyle esastan çözümlenerek karara bağlanması ve bu kararın kesin hüküm niteliğini taşımasıdır. Kesin hüküm, davanın tarafları arasındaki hukuki ilişkinin, bütün bir gelecek için kesin olarak tespiti veya düzenlenmesi ve aynı davanın hükmün kesinleşmesinden sonra yeniden açılamamasıdır. Sayıştay, sorumluların hesap ve işlemlerinin hukuka uygun olup olmadığı, hukuka aykırı ise kamu zararı doğurup doğurmadığı ve hukuka aykırı mali işlem ile kamu zararı arasında illiyet bağı bulunup bulunmadığı yolunda, 6085 sayılı Kanun’da öngörülen yargılama usullerini izleyerek bir inceleme yaptıktan sonra, her üç koşulun da gerçekleşmesi durumunda kamu zararının hesap sorumlusundan tazminine karar vermektedir. Sayıştayın tazmin kararı vermesi, hukuka aykırılığın müeyyidesidir. Anayasa’nın 160. maddesinin birinci fıkrasında, Sayıştayın bu kararının kesin hüküm niteliğinde olduğunun açıkça belirtilmesi ve bu karara karşı yargı organları dâhil hiçbir makam ve merciye başvurma yolunun öngörülmemiş olması, Sayıştay kararının yargısal anlamda kesin hüküm niteliğinde olduğunu göstermektedir.

Ayrıca, Anayasa’nın 164. maddesinin son fıkrasında yer alan “Kesinhesap kanunu tasarısı ve genel uygunluk bildiriminin Türkiye Büyük Millet Meclisine verilmiş olması, ilgili yıla ait Sayıştayca sonuçlandırılmamış denetim ve hesap yargılamasını önlemez ve bunların karara bağlandığı anlamına gelmez.” şeklindeki hükümde, hesap yargılamasından söz edilmesi, Sayıştayın, sorumluların hesap ve işlemlerine ilişkin olarak verdiği kararların yargısal kimliğe sahip olduğunun önemli bir göstergesidir.

Öte yandan, Anayasa’nın 160. maddesinin ikinci fıkrasında, “Vergi, benzeri mali yükümlülükler ve ödevler hakkında Danıştay ile Sayıştay kararları arasındaki uyuşmazlıklarda Danıştay kararları esas alınır.” denilmektedir. Bir yargı mercii olan Danıştay ile Sayıştay kararları arasında uyuşmazlığın söz konusu olabilmesi için Sayıştayın bir yargı mercii olması gerekir. Anayasa koyucunun Sayıştay ile Danıştay kararları arasında bu şekilde bir kıyaslama yapması, ikisini de yargı organı olarak görmesinin bir sonucudur.

Sayıştayın yargısal fonksiyon ifa edip etmediğinin saptanmasında dikkate alınması gereken diğer bir unsur da, bağımsızlık ve tarafsızlıktır. Sayıştay, Anayasa’nın 160. maddesinin birinci fıkrası uyarınca, merkezi yönetim bütçesi kapsamındaki kamu idareleri ile soysal güvenlik kurumlarının bütün gelir ve giderleri ile mallarını denetleme görevini TBMM adına yapmaktadır. Ancak, sorumluların hesap ve işlemlerini kesin hükme bağlama görevini TBMM’den bağımsız ve tarafsız olarak yerine getirmektedir. Kaldı ki, Sayıştayın TBMM adına görev ifa etmesi, TBMM’ye bağlı olduğu anlamına da gelmemektedir. Sayıştay mensupları, TBMM Başkanlığıyla herhangi bir hiyerarşik ilişki içerisinde bulunmadıkları gibi sorumluların hesap ve işlemlerini kesin hükme bağlama faaliyeti sırasında, TBMM’den telkin, tavsiye ve talimat almadan tamamen bağımsız bir şekilde hareket etmektedirler.

Bunun yanında, Anayasa’nın 160. maddesinin dördüncü fıkrasında, bir yandan Sayıştayın işleyişi ve denetim usulleri ile Başkan ve üyelerinin teminatının kanunla düzenleneceği belirtilmek suretiyle yargılama usulleri kanunilik güvencesine bağlanmış, öte yandan da Başkan ve üyelerinin diğer kamu görevlilerinden farklı teminatlarla donatılması gerektiği belirtilerek karar mercilerinde görev yapacak kişilerin bağımsızlık ve tarafsızlıkları güçlendirilmiştir.

Bütün bu açıklamalar ve Anayasa Mahkemesi’nin 27.12.2012 günlü, E.2012/102, K.2012/207 sayılı kararı da dikkate alındığında Sayıştayın, sorumluların hesap ve işlemlerini kesin hükme bağlama görevi yönünden yargısal bir faaliyet gerçekleştirdiği ve bu çerçevede verdiği kararların maddi anlamda kesin hüküm teşkil eden yargı kararı niteliğinde olup, bu kararlarına karşı yargı organları dâhil hiçbir makam ve merciye başvurma olanağının bulunmadığı ve yargısal sonuçlu kararlar veren bir hesap mahkemesi olduğu sonucuna ulaşılmaktadır.

B- Anayasa’ya Aykırılık Sorunu

1- Kanun’un 2. Maddesinin (1) Numaralı Fıkrasının (d) Bendi ile 36. Maddesinin (3) Numaralı Fıkrasının İncelenmesi

Dava dilekçesinde, Kanun’da yer alan hükümlerin birbirleri ile çeliştiği, dava konusu kuralların Kanun’un 1., 7. maddesinin ikinci fıkrası ve 35. maddesinin birinci fıkrası ile birlikte değerlendirildiğinde, performans denetimi konusunda karmaşa, tutarsızlık ve belirsizliğe yol açtığından hukuk devleti ilkesine aykırılık oluşturduğu, öte yandan Sayıştayın idarelerin hazırladığı faaliyet raporları üzerinden yapacağı performans bilgilerinin doğruluğunun ve güvenilirliğinin test edilmesinin kamu idarelerinin tamamını kapsamadığı, Sayıştayın söz konusu kurul, kurum, bakanlık ve kamu idareleri üzerinde faaliyet raporlarının değerlendirilmesini yapamadığı, böylece performans değerlendirmesinin kapsamı dışında bulunan savunma ve güvenlik harcamaları ile düzenleyici ve denetleyici kurumların faaliyetleri üzerinde Sayıştayın INTOSAI Denetim Standartlarına göre performans denetimi yapılması engellenerek TBMM’nin bütçe hakkının sınırlandığı, bu yönden de dava konusu kuralların hukuk devleti ilkesine aykırı olduğu, siyasi iktidarın, performans ölçümünü performans denetimi olarak tanımlayarak INTOSAI Denetim Standartlarına göre düzenlilik denetimi ile performans denetiminden oluşan Sayıştay denetimini düzenlilik denetimiyle sınırlandırması ve iki ayak üzerinde duran yürütmenin yasamaya hesap verme sorumluluğunun ayaklarından birini kırarak TBMM’nin “bütçe hakkı”ndan kaynaklanan denetim yetkisini değersizleştirmesinin Anayasa’nın 6. ve 160. maddelerine aykırılık oluşturduğu, ayrıca Anayasa’nın 160. maddesinde Sayıştayın “ölçme”  görevinden söz edilmediği, dava konusu kuralların ölçme görevi vermek suretiyle kamu idarelerinin yükümlülüğünü Sayıştaya yüklediği, bu nedenlerle kuralların, Anayasa’nın 2., 6. ve 160. maddelerine aykırı olduğu ileri sürülmüştür.

Kanun’un 2. maddesinin (1) numaralı fıkrasının dava konusu (d) bendinde; performans denetiminin, hesap verme sorumluluğu çerçevesinde idarelerce belirlenen hedef ve göstergeler ile ilgili olarak faaliyet sonuçlarının ölçülmesini ifade ettiği belirtilmiştir. Kanun’un dava konusu 36. maddesinin üçüncü fıkrasında ise performans denetiminin hesap verme sorumluluğu çerçevesinde idarelerce belirlenen hedef ve göstergeler ile ilgili olarak faaliyet sonuçlarının ölçülmesi suretiyle gerçekleştirileceği hükme bağlanmıştır.

Anayasa’nın 2. maddesinde yer alan hukuk devletinin temel ilkelerinden biri “belirlilik”tir. Bu ilkeye göre, yasal düzenlemelerin hem kişiler hem de idare yönünden herhangi bir duraksamaya ve kuşkuya yer vermeyecek şekilde açık, net, anlaşılır, uygulanabilir ve nesnel olması, ayrıca kamu otoritelerinin keyfi uygulamalarına karşı koruyucu önlem içermesi de gereklidir.

Anayasa’nın 160. maddesinin birinci fıkrasının birinci cümlesinde, “Sayıştay, merkezi yönetim bütçesi kapsamındaki kamu idareleri ile sosyal güvenlik kurumlarının bütün gelir ve giderleri ile mallarını Türkiye Büyük Millet Meclisi adına denetlemek ve sorumluların hesap ve işlemlerini kesin hükme bağlamak ve kanunlarla verilen inceleme, denetleme ve hükme bağlama işlerini yapmakla görevlidir.” denilmektedir.

Buna göre Sayıştay, merkezî yönetim bütçesi kapsamındaki kamu idareleri ve sosyal güvenlik kurumlarının bütün gelir ve giderleri ile mallarını TBMM adına denetlemekle yükümlüdür. Anayasa’da, Sayıştay denetiminin kapsamı ve niteliğine ilişkin bir hüküm bulunmamakla birlikte bu denetimin, demokrasinin temel gereklerinden olan şeffaflık, saydamlık, yasamanın yürütmeyi denetleme hakkı ve yürütmenin yasamaya ve halka hesap verme sorumluluğu anlayışına uygun olarak yapılması gerektiği ve kanun koyucunun bu konuda takdir hakkının bulunduğu açıktır.

Yasama organının, halk adına kamu gelirlerini toplama ve yine halk adına bu gelirleri harcama konusunda yürütme organına sınırları belirleyerek yetki vermesi ve sonuçlarını denetlemesine “bütçe hakkı” denilmektedir. Bütçe hakkı, vergi ve benzeri gelirlerle kamu harcamalarının çeşit ve miktarını belirleme ve onaylama hakkıdır. Bu hak, demokratik parlamenter yönetim sistemini benimsemiş olan ülkelerde, halk tarafından seçilen temsilcilerden oluşan ve en yetkili organ olan yasama organına ait bulunmaktadır. Anayasa’nın 87., 160., 162. ve 164. maddelerine göre bütçe hakkı TBMM’nindir. Bütçe, hükümetin Meclis’e karşı temel sorumluluk mekanizmasıdır. Meclis, bütçe ile hükümete gelir toplama ve gider yapma yetkisi vermekte, bu yetkinin uygun kullanılmasını da bütçe sürecinin bir parçası olan kesin hesap faaliyeti ile denetlemektedir. Bütçe uygulamalarının denetimi görevi, bütçe işlemlerinin gün geçtikçe nitelik ve nicelik itibariyle artması ve karmaşıklaşması nedeniyle yasama organı adına tarafsız ve uzman kuruluşlar tarafından yerine getirilmektedir. Ülkemizde de bu görev, Anayasa’nın 160. maddesiyle Sayıştaya verilmiştir. Yasama organının, yürütme organı üzerindeki bütçe denetimi büyük ölçüde Sayıştay tarafından yapılan bu denetimlere dayanmaktadır. Dolayısıyla, yasama organının işlevini etkin ve sağlıklı bir biçimde yürütmesinde Sayıştay denetiminin önemi yadsınamaz. Öte yandan, Sayıştay denetimi, demokratik devlet ilkesinin bir gereği olarak yürütmenin, halka ve yasama organına hesap verme sorumluluğunun işlevselleştirilmesinin en önemli araçlarındandır.

Bütçenin sağlıklı bir biçimde denetlenebilmesi, denetimin bütçenin teknik özelliklerine uygun olarak yapılmasını zorunlu kılmaktadır. Geleneksel bütçe sistemlerinden çağdaş bütçelere geçilmekle kamu kesiminin denetim kapsamı da genişlemiş, harcamaların yasallık ve maddi doğruluklarının yanı sıra, kamu kesiminin verimli, etkin ve tutumlu çalışma derecesi de denetim kapsamına girmiştir. Çağdaş bütçe sistemleri, kamusal kaynakların daha etkin kullanımını amaçladığından çağdaş mali denetimin de bu amaca paralel olarak yeniden yapılandırılması zorunlu hale gelmiştir. Bu anlayışın bir sonucu olarak Sayıştayın, performans denetimi yapması gereği ortaya çıkmıştır. Kamu kaynaklarının en ekonomik koşullarda elde edilip edilmediğinin, kaynaklardan en verimli şekilde yararlanılıp yararlanılmadığının ve planlanan amaçların etkin olarak gerçekleştirilip gerçekleştirilmediğinin incelenmesi olarak tanımlanan performans denetiminin temel amacı, kamu kurum ve kuruluşlarının kaynaklarını verimli, etkin ve tutumlu bir şekilde kullanıp kullanmadıkları konusunda yasama organına bağımsız bilgi sağlamak ve önerilerde bulunmaktır. Bu yolla halkın ve yasama organının, yürütmenin bütçe uygulamaları konusunda sağlıklı bir şekilde değerlendirme yapabilmesine olanak sağlanmaktadır.

Kanun’un “Amaç ve kapsam” başlıklı 1. maddesinde; “Bu Kanunun amacı; kamuda hesap verme sorumluluğu ve mali saydamlık esasları çerçevesinde, kamu idarelerinin etkili, ekonomik, verimli ve hukuka uygun olarak çalışması ve kamu kaynaklarının öngörülen amaç, hedef, kanunlar ve diğer hukuki düzenlemelere uygun olarak elde edilmesi, muhafaza edilmesi ve kullanılması için Türkiye Büyük Millet Meclisi adına yapılacak denetimleri…düzenlemektir denilmiş, 35. maddesinin (1) numaralı fıkrasının (a) bendinin birinci cümlesinde de denetim, “kamu idarelerinin hesap, malî işlem ve faaliyetleri ile iç kontrol sistemlerinin incelenmesi ve kaynakların etkili, ekonomik, verimli ve hukuka uygun olarak kullanılmasının değerlendirilmesi” olarak tanımlanmış; (b) bendinde ise “denetim, genel kabul görmüş uluslararası denetim standartlarına uygun olarak yürütülür.” hükmüne yer verilmiştir. Yine Kanun’un “Sorumlular ve sorumluluk halleri” başlıklı 7. maddesinin (2) numaralı fıkrasında, her türlü kamu kaynağının elde edilmesi ve kullanılmasında görevli ve yetkili olanların, kaynakların etkili, ekonomik, verimli ve hukuka uygun olarak elde edilmesinden, kullanılmasından, muhasebeleştirilmesinden, raporlanmasından ve kötüye kullanılmaması için gerekli önlemlerin alınmasından sorumlu oldukları hükme bağlanmıştır.

5018 sayılı Kamu Mali Yönetimi ve Kontrol Kanunu’nun 9. maddesinde, kamu idarelerinin bütçelerini, stratejik planlarında yer alan misyon, vizyon, stratejik amaç ve hedeflerle uyumlu ve performans esasına dayalı olarak hazırlayacakları düzenlenmiş, aynı Kanun’un 68. maddesinin ikinci fıkrasında da, dış denetimin, kamu kaynaklarının etkili, ekonomik ve verimli olarak kullanılıp kullanılmadığının belirlenmesi, faaliyet sonuçlarının ölçülmesi ve performans bakımından değerlendirilmesini kapsayacağı belirtilmiştir.

6085 ve 5018 sayılı kanunların ilgili maddeleri birlikte ele alındığında, hukukumuzda öngörülen performans denetiminin uluslararası standartlarla belirlenen performans denetimi ile aynı içeriğe sahip olduğu ve sadece performans ölçümünden ibaret olmayıp, verimlilik, etkililik ve tutumluluk yönlerinden bir değerlendirme yapmayı da kapsadığı anlaşılmaktadır. Dolayısıyla, dava konusu kuralların da bu şekilde anlaşılması gerekir. Bu yönüyle kuralların belirsizliğinden söz edilemez. Öte yandan, denetimin ne şekilde yapılacağı konusunda kanun koyucu takdir yetkisine sahiptir.

Açıklanan nedenlerle, dava konusu kurallar Anayasa’nın 2. ve 160. maddelerine aykırı değildir. İptal istemlerinin reddi gerekir.

Kuralların Anayasa’nın 6. maddesiyle bir ilgisi görülmemiştir.

2- Kanun’un 2. Maddesinin (1) Numaralı Fıkrasının (f) Bendinde Yer Alan “…tespit edilen kamu zararına ilişkin…”, 23. Maddesinin (2) Numaralı Fıkrasının (a) Bendinde Yer Alan “…kamu zararına ilişkin…” ve 48. Maddesinin (1) Numaralı Fıkrasının Birinci Cümlesinde Yer Alan “…kamu zararına yol açan…” İbarelerinin İncelenmesi

Dava dilekçesinde, dava konusu ibarelerin bulunduğu kurallar birlikte değerlendirildiğinde, Sayıştay denetçilerinin genel yönetim kapsamındaki kamu idarelerini “kamu zararı” açısından denetleyecekleri, yargılamaya esas raporlarında, “kamu zararı” tespit ettikleri hususlara yer verecekleri ve yargılama dairelerinin de “kamu zararına yol açan” hususları hükme bağlayacağının anlaşıldığı, bu düzenlemelerle, Sayıştayın genel yönetim kapsamındaki kamu idareleri üzerinde yapacağı düzenlilik denetiminin, kamu zararına indirgendiği, Sayıştay denetçileri tarafından yapılacak düzenlilik denetiminin kamu zararını tespite yönelik olmadığı, gelir ve giderler ile mal hesap ve işlemlerinin kanun ve diğer hukuki düzenlemelere uygunluğunu incelemeye yönelik olup kamu zararının, mevzuata aykırılık nedeniyle ortaya çıkan sonuçlardan sadece birisi olduğu,  her mevzuata aykırılığın kamu zararı ile sonuçlanmayabileceği, kamu zararının ortaya konamamış olmasının söz konusu işlemin mevzuata uygun olduğu anlamına gelmeyeceği, Anayasa’nın 160. maddesinde sorumluların hesap ve işlemlerini kesin hükme bağlama görevi Sayıştaya verildiğine göre, kamu zararı olmayan veya tespit edilemeyen tüm mevzuata aykırılıkların denetçi raporuna alınarak yargılama dairelerine intikal ettirilmesi ve yargılama dairelerinin de ilgisine göre, mevzuata aykırı uygulamalara son verilmesinin sağlanması veya ilgililer hakkında disiplin soruşturması yürütülmesi için Bakanlığına yazılmasına veya Cumhuriyet savcılıklarına suç duyurusunda bulunulmasına karar vermesinin Sayıştayın anayasal görevi kapsamında kaldığı, bu nedenlerle dava konusu ibarelerin, Anayasa’nın 160. maddesine aykırı olduğu ileri sürülmüştür.

6216 sayılı Anayasa Mahkemesinin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanun’un 43. maddesine göre, ilgisi nedeniyle dava konusu ibareler Anayasa’nın 2. maddesi yönünden de incelenmiştir.

Kanun’un 2. maddesinin (1) numaralı fıkrasının dava konusu ibareyi içeren (f) bendinde; yargılamaya esas raporun, Sayıştay dairelerince yapılacak yargılamaya esas olmak üzere, denetçiler tarafından genel yönetim kapsamındaki kamu idarelerinin hesap ve işlemlerinin denetimi sırasında tespit edilen kamu zararına ilişkin düzenlenen raporu ifade ettiği öngörülmüştür.

Kanun’un 23. maddesinin (2) numaralı fıkrasının dava konusu ibarenin bulunduğu (a) bendinde, dairelerin, hesap mahkemesi olarak sorumluların hesap ve işlemlerine ilişkin düzenlenen yargılamaya esas raporlarda yer alan kamu zararına ilişkin hususları hükme bağlayacağı belirtilmiştir.

Kanun’un 48. maddesinin dava konusu ibareyi içeren (1) numaralı fıkrasının birinci cümlesinde ise genel yönetim kapsamındaki kamu idarelerinin hesap ve işlemlerinin denetimi sırasında denetçiler tarafından kamu zararına yol açan bir husus tespit edildiğinde sorumluların savunmaları alınarak mali yılsonu itibariyle yargılamaya esas raporun düzenleneceği hükme bağlanmıştır.

Anayasa’nın 2. maddesinde belirtilen hukuk devleti, eylem ve işlemleri hukuka uygun, insan haklarına saygılı, bu hak ve özgürlükleri koruyup güçlendiren, her alanda adaletli bir hukuk düzeni kurup bunu geliştirerek sürdüren, Anayasa’ya aykırı durum ve tutumlardan kaçınan, Anayasa ve hukukun üstün kurallarıyla kendini bağlı sayan, yargı denetimine açık olan devlettir.

Anayasa’nın 160. maddesinde, merkezi yönetim bütçesi kapsamındaki kamu idareleri ile sosyal güvenlik kurumlarının bütün gelir ve giderleri ile mallarını TBMM adına denetleme ve sorumluların hesap ve işlemlerini kesin hükme bağlama görevinin Sayıştaya verildiği, Sayıştayın kuruluşu, işleyişi, denetim usulleri v.b. hususların da kanunla düzenleneceği öngörülmektedir.

Anayasa’nın 160. maddesinde, Sayıştayın sorumluların hesap ve işlemlerinin kesin hükme bağlanmasından bahsedilmekte, Sayıştayın sorumluların hesap ve işlemlerini kesin hükme bağlama görevini nasıl ve ne şekilde yerine getireceği belirtilmemektedir. Anayasa, kesin hükme konu teşkil eden hesap ve işlemleri, sorumlulara izafe etmekte ve bu konuda bir sınırlamada da bulunmamaktadır.

5018 sayılı Kanun’dan önceki mevzuatımızda mali sorumluluk için gereken şart, genel olarak mevzuata aykırılık olup, buna ilaveten zarar, kusur gibi başkaca bir şart öngörülmemekte, sorumlulukta sadece mevzuata aykırılık yeterli sayılmakta, bu kapsamda mülga 1050 sayılı Muhasebe-i Umumiye Kanunu’na göre harcama sürecinde görevlilerin mali sorumluluklarının tespitinde, ita amirlerinin kural olarak sorumsuzluğu, tahakkuk memuru ve saymanların ise kusursuz sorumlulukları kabul edilmekte idi. Ancak, yeni getirilen düzenlemelerle subjektif sorumluluk esası benimsenmekte ve ilgililerin sorumlu olup olmadıkları incelenerek hesap ve işlemler kesin hükme bağlanmaktadır.

Dava konusu ibarelerin yer aldığı kuralların getirilmesindeki amacın, hukuka uygun olup kamu zararı olmayan hesap ve işlemlerin Sayıştay daireleri önüne getirilerek boş yere zaman ve emek kaybedilmesinin önüne geçmek ve mevzuata aykırı hiçbir işlemi bulunmayan sorumluların hesap ve işlemlerinin kesin hükme bağlanmasını önlemek olduğu anlaşılmaktadır.

Bununla birlikte, yargılamaya esas raporun hangi hükümleri içereceği ve Sayıştay dairelerinin sorumluların hesap ve işlemlerini kesin hükme bağlarken hangi hususları hükme bağlayacağının belirlenmesi anayasal sınırlar içinde kanun koyucunun takdirindedir. Bu bağlamda kanun koyucu, Anayasa’nın 160. maddesi uyarınca, Sayıştayın, sorumluların hesap ve işlemlerini kesin hükme bağlama görevini, Kanun çerçevesinde sorumluların yasal düzenlemelere uygun olmayan ve kamu zararına yol açan hesap ve işlemlerini kesin hükme bağlamak olarak belirleme yetkisine sahiptir. Bu nedenle, dava konusu ibareler Anayasa’nın 2. ve 160. maddelerine aykırı değildir.

Ayrıca, dava dilekçesinde, Sayıştayın genel yönetim kapsamındaki kamu idareleri üzerinde yapacağı düzenlilik denetiminin kamu zararına indirgendiği ileri sürülmüş ise de denetçiler tarafından yapılan düzenlilik denetimi; mali denetimi ve uygunluk denetimini içermektedir. Yargılamaya esas rapor, uygunluk denetimi sonucunda düzenlenmektedir. Bunun dışında uygunluk denetimi sonucu yalnızca yargılamaya esas rapor değil, gelir ve giderler ile mal, hesap ve işlemlerin kanun ve diğer hukuki düzenlemelere uygunluğuna ilişkin denetim raporu da düzenlenmektedir. Düzenlilik denetiminde, yargılamaya esas rapor dışında düzenlenecek olan denetim raporunda, kamu zararı dışındaki hususlarla ilgili olarak açıklamalara yer verilmektedir. Kaldı ki, Kanun’un 23. maddesinin (2) numaralı fıkrasının (b) bendinde, dairelerin, denetim raporları hakkında da görüş bildireceği öngörülmektedir.

Bunun yanında, 5018 sayılı Kanun’un 75. maddesinde geçen “kamu zararına yönelik emare” kavramı içinde denetçiler tarafından düzenlenen denetim raporlarında “kamu zararı” niteliğinde bulunmamakla birlikte “kamu zararına yönelik emare” niteliğini taşıyan konularda, Sayıştay daireleri tarafından ilgili idarelerin harekete geçirilmesi söz konusu olabilmektedir. Öte yandan, Sayıştay denetçileri tarafından yapılan denetimde, kamu zararının bulunmadığı durumlarda, eğer adli veya idari bir husus var ise bu durum ilgili mercilere Sayıştay dairesi tarafından bildirilerek bu hususlara dikkat çekilmesi ve işlem yapılması sağlanmaktadır.

Açıklanan nedenlerle, dava konusu ibareler Anayasa’nın 2. ve 160. maddelerine aykırı değildir. İptal istemlerinin reddi gerekir.

3- Kanun’un 2. Maddesinin (1) Numaralı Fıkrasının (k) Bendinin İncelenmesi

Dava dilekçesinde, 5018 sayılı Kanun’un 71. maddesinin birinci fıkrasında belirtilen kamu görevlileri ibaresi ile 6085 sayılı Kanun’un 7. maddesinin (3) numaralı fıkrasında belirtilen sorumlular ifadesinin hukuksal olarak birbirinden çok farklı olduğu, kamu görevlilerinin kasıt, kusur ve ihmallerinden kaynaklanan mevzuata aykırılıklarda sorumluluğun saptanacağı yetkili mercilerin adli mahkemeler ile idari makam ve disiplin kurulları olmasına rağmen Anayasa’nın 160. maddesinde Sayıştaya sorumluların hesap ve işlemlerini kesin hükme bağlama görevi verildiği, Anayasa’nın 160. maddesinde yer alan sorumlular ifadesinin bidayetten sorumluluğu/zimmettarlığı ortaya koyduğu, bidayetten sorumluların ise TBMM’nin yürütme organına tahsis ettiği bütçe ödeneklerinin teslim edildiği kamu görevlileri olduğu, söz konusu kamu görevlilerinin 5018 sayılı Kanun’da harcama yetkilisi, gerçekleştirme görevlisi ve muhasebe yetkilisi ile diğer sorumlular olarak yer aldığı, bütçe ödeneklerinin zimmetlerine verildiği, söz konusu sorumluların, hesap ve işlemlerinin yargılanması sonucunda mevzuata uygun bulunan kısımları için Sayıştayca beraat hükmü tesis edilerek sorumluluklarının sona erdirildiği, mevzuata uygun bulunmayan kısımları için ise zimmettarlıklarının devamına yönelik  olarak tazmin hükmü tesis edildiği, objektif sorumluluğun esas alındığı bu kararda da sorumluların mevzuata aykırı karar, işlem veya eylemleri ile kamu zararı arasında nedensellik bağının kurulması gerektiği, bütçe ödeneklerinin teslim edildiği söz konusu sorumluların hesap ve işlemlerinin Sayıştay tarafından yargılanmasında, kasıt, kusur, ihmal gibi suçun unsurları aranacak ise kamu görevlilerinin sübjektif sorumluluğunun saptanmasına ilişkin yargılama adli mahkemelerde yapıldığından sorumluların hesap ve işlemlerinin de adli mahkemelerde yargılanması ve dolayısıyla Sayıştaya sorumluların hesap ve işlemlerini kesin hükme bağlama görevi verilmemesinin gerektiği, Sayıştay tarafından yapılacak sorumluların hesap ve işlemlerinin kesin hükme bağlanmasında, Sayıştaya kamu görevlilerinin kasıt, kusur ve ihmallerini saptama yetkisi veren kuralın, Anayasa’nın 2., 9. ve 160. maddelerine aykırı olduğu ileri sürülmüştür.

Dava konusu kuralda, kamu zararının tanımı yapılmış ve kamu zararının Kamu Mali Yönetimi ve Kontrol Kanunu’nda belirtilen kamu zararını ifade ettiği hükme bağlanmıştır.

5018 sayılı Kanun’un 71. maddesinin birinci fıkrasında ise kamu zararı; kamu görevlilerinin kasıt, kusur veya ihmallerinden kaynaklanan mevzuata aykırı karar, işlem veya eylemleri sonucunda kamu kaynağında artışa engel veya eksilmeye neden olunması biçiminde tanımlanmıştır. Bu çerçevede kamu zararından veya mali sorumluluktan bahsedilebilmesi için her somut olayda; kamu görevlilerinin kasıt, kusur veya ihmallerinden kaynaklanan mevzuata aykırı karar, işlem veya eylemin bulunması; mevzuata aykırı karar, işlem veya eylem sonucunda kamu kaynağında artışa engel veya eksilmeye neden olunması ve kamu kaynağında artışa engel veya eksilmeye neden olunması durumu ile mevzuata aykırı karar, işlem veya eylem arasında bir illiyet bağının olması şartları birlikte aranacaktır.

Kanun’un 7. maddesinin gerekçesinde de belirtildiği üzere, 6085 sayılı Kanun’dan önceki 832 sayılı Sayıştay Kanunu’ndaki sorumlular ve sorumluluk halleri 1050 sayılı Kanun esas alınarak düzenlenmiş idi. Mülga 1050 sayılı Kanun’a göre sorumluluk, sayman denilen kamu görevlisinin sorumluluğu üzerine kurulmuştu. Bu sorumluluk anlayışında sayman, hesap ve işlemlerden dolayı peşinen zimmetdar kabul edilmekte, bu sorumluluk ancak verilecek beraat kararı veya hükmen onanma suretiyle ortadan kalkmaktaydı. Ancak, 1050 sayılı Kanun yerine çıkarılan 5018 sayılı Kanun, peşinen zimmetdar olma anlayışını tamamıyla değiştirmiş ve kamu görevlilerini kusuru oranında sorumlu tutan bir anlayışı benimsemiştir. Bu sorumluluk anlayışına göre her türlü kamu kaynağının elde edilmesi ve kullanılmasında görevli ve yetkili olanlar, kaynakların etkili, ekonomik, verimli ve hukuka uygun olarak elde edilmesinden, kullanılmasından, muhasebeleştirilmesinden, raporlanmasından ve kötüye kullanılmaması için gerekli önlemlerin alınmasından sorumlu tutulmaktadırlar.

Anayasa’nın 160. maddesinde, Sayıştayın sorumluların hesap ve işlemlerini kesin hükme bağlayacağı belirtilmekte, ancak bu görevi nasıl ve ne şekilde yerine getireceği konusunda bir kural yer almamaktadır. Ayrıca Anayasa’da bu konuda bir sınırlamaya da yer verilmemiştir. Kanun koyucu, Sayıştay yargılamasında sorumluların hesap ve işlemlerinin kesin hükme bağlanmasında sübjektif sorumluluk esasını benimseyerek, adaletsizlikleri engellemek, emek ve zaman kaybını önlemek amacıyla söz konusu düzenlemeyi yapmıştır. Böyle bir düzenlemenin de anayasal sınırlar içinde kanun koyucunun takdirinde olduğu açıktır.

Sayıştay sorumluların hesap ve işlemlerini kesin hükme bağlamakla görevli olup  bu görevini yerine getirirken yargısal sonuçlu kararlar veren bir hesap mahkemesidir. Dolayısıyla, Sayıştay tarafından sorumluların hesap ve işlemlerinin kesin hükme bağlanmasında, Sayıştaya kamu görevlilerinin kasıt, kusur ve ihmallerini saptama yetkisi veren dava konusu kural, Anayasa’nın 9. maddesine aykırı değildir.     

Açıklanan nedenlerle, dava konusu kural Anayasa’nın 2., 9. ve 160. maddelerine aykırı değildir. İptal isteminin reddi gerekir.

4- Kanun’un 7. Maddesinin (6) Numaralı Fıkrasının İncelenmesi

Dava dilekçesinde, dava konusu kural ile Kanun’un 7. maddesinin (5) numaralı fıkrasının birbiriyle çelişik hükümler ifade ettiği ve hesap verme sorumluluğu çevriminin anlaşılmadığını ortaya koyduğu, performans denetimlerinin kamu kaynaklarının verimli, etkin ve ekonomik kullanımı ile ilgili olduğuna göre, bakanların TBMM’ne karşı sorumluluklarının tespitinde performans denetimlerindeki bulguların taban oluşturacağı, dava konusu kuralın, bir yandan TBMM’nin bütçe hakkından kaynaklanan denetim yetkisine Anayasa’ya aykırı bir sınırlama getirirken diğer yandan Sayıştay denetimini hiçbir sonuç doğurmayan, boşa kaynak ve emek harcanan ve TBMM adına yapılmayan bir denetim durumuna düşürdüğü, Anayasa’nın 87. maddesinde “Bakanlar Kurulunu ve bakanları denetlemek”  TBMM’nin görev ve yetkileri arasında sayıldığı, 160. maddesinde de Sayıştayın TBMM adına denetim yapmakla görevli olduğunun belirtildiği, bu denetim görevinin Anayasa ile verilmiş olup denetimin Anayasa’nın öngördüğü denetim bütünlüğü içinde yapılması gerektiği, Anayasa’nın öngördüğü denetim bütünlüğünün kanunla değiştirilmesinin Anayasa’ya aykırılık oluşturduğu, bu nedenlerle kuralın, Anayasa’nın 87. ve 160. maddelerine aykırı olduğu ileri sürülmüştür.

Dava konusu kuralda, Sayıştay tarafından gerçekleştirilen performans denetimlerinin mali ve hukuki sorumluluk doğurmayacağı öngörülmektedir.

Performans denetimi, kaynakların en ekonomik koşullarda elde edilip edilmediğinin, kaynaklardan en verimli şekilde yararlanılıp yararlanılmadığının ve plânlanan amaçların etkin olarak gerçekleştirilip gerçekleştirilmediğinin incelenmesi faaliyetidir.

Sayıştay tarafından yapılan performans denetimleri sonucunda herhangi bir yargısal karar alınmamakta, sadece idarenin yapmış olduğu işlemlerin verimlilik, etkililik ve tutumluluk ilkelerine uygun olup olmadığı incelenmekte ve sonucuna göre rapor düzenlenmekte, bu raporda da sorumlu kişi ve kişiler belirtilmeden sorun ortaya konulmaktadır. Performans denetiminin yapısı gereği hukuki ve mali sorumluluk doğurmayacağı şüphesiz ise de dava konusu kuralın, bu hususa açıklık kazandırmak için konulduğu, kuralın gerekçesinden anlaşılmaktadır.

Bunun yanında Sayıştay tarafından yapılan denetim, sadece performans denetimi olmayıp, düzenlilik denetimini de içermektedir. Performans denetiminde hukuki ve mali sonuç doğuracak hususların bulunması hâlinde bu durumun düzenlilik denetimini yapacak olan denetim görevlilerine bildirilerek, hukuki ve mali açıdan sorumlular hakkında gerekenin yapılması sağlanmakta ve TBMM’nin bütçe hakkından kaynaklanan denetim yetkisine bir sınırlandırma da getirilmemektedir.

Açıklanan nedenlerle, dava konusu kural Anayasa’nın 160. maddesine aykırı değildir. İptal isteminin reddi gerekir.

Kuralın Anayasa’nın 87. maddesiyle bir ilgisi görülmemiştir.

5- Kanun’un 17. Maddesinin;

a- (6) Numaralı Fıkrasının (c), (ç) ve (d) Bentleri ile (7) Numaralı Fıkrasının “Mülakatta başarılı sayılmak için, komisyon başkan ve üyelerinin yüz tam puan üzerinden verdikleri puanların aritmetik ortalamasının en az yetmiş olması şarttır.” Biçimindeki Son Cümlesinin İncelenmesi

Dava dilekçesinde; dava konusu kuralların, hukuk güvenliğini ortadan kaldırmayı amaçladığı, mülakatta kayırmacılığı teşvik ettiği, mülakat komisyonuna öznel tercihlerde bulunma imkânı sağladığı ve Anayasa’nın 70. maddesinde belirtilen görevin gerektirdiği nitelikleri nesnel olarak ölçme ve değerlendirmeye uygun olmadığı belirtilerek kuralların, Anayasa’nın 2., 10., 70. ve 160. maddelerine aykırı olduğu ileri sürülmüştür.

Kanun’un 17. maddesinin dava konusu kuralların da bulunduğu (6) numaralı fıkrasının ilk cümlesinde, mülâkatın, adayın; bir konuyu kavrayıp özetleme, ifade yeteneği ve muhakeme gücü, liyakati, temsil kabiliyeti, davranış ve tepkilerinin mesleğe uygunluğu, özgüveni, ikna kabiliyeti ve inandırıcılığı, genel yetenek ve kültürü, bilimsel ve teknolojik gelişmelere açıklığı yönlerinden değerlendirilerek, ayrı ayrı puan vermek suretiyle gerçekleştirileceği belirtilmiştir. Kanun’un 17. maddesinin dava konusu (7) numaralı fıkrasının son cümlesinde ise mülâkatta başarılı sayılmak için, komisyon başkan ve üyelerinin yüz tam puan üzerinden verdikleri puanların aritmetik ortalamasının en az yetmiş olmasının şart olduğu hükme bağlanmıştır.

Anayasa’nın 2. maddesinde Türkiye Cumhuriyeti bir hukuk devleti olarak nitelendirilmiştir. Hukuk devletinde kanunların kamu yararı gözetilerek çıkarılması zorunludur. Kanun koyucu, Anayasa’ya ve hukukun genel ilkelerine aykırı olmamak kaydıyla her türlü düzenlemeyi yapmak yetkisine sahiptir. Düzenlemenin kamu yararına, başka bir anlatımla ülke koşullarına uygun olup olmadığının belirlenerek takdir edilmesi kanun koyucuya aittir. Anayasa’ya uygunluk denetiminde, kanun koyucunun kamu yararı anlayışının isabetli olup olmadığı değil, incelenen kuralın kamu yararı dışında belli bireylerin ya da grupların çıkarları gözetilerek yasalaştırılmış olup olmadığının incelenebileceği açıktır.

Anayasa’nın 10. maddesinde yer verilen eşitlik ilkesi hukuksal durumları aynı olanlar için söz konusudur. Bu ilke ile eylemli değil, hukuksal eşitlik öngörülmüştür. Eşitlik ilkesinin amacı, aynı durumda bulunan kişilerin kanunlar karşısında aynı işleme bağlı tutulmalarını sağlamak, ayrım yapılmasını ve ayrıcalık tanınmasını önlemektir. Bu ilkeyle, aynı durumda bulunan kimi kişi ve topluluklara ayrı kurallar uygulanarak kanun karşısında eşitliğin ihlali yasaklanmıştır. Kanun önünde eşitlik, herkesin her yönden aynı kurallara bağlı tutulacağı anlamına gelmez. Durumlarındaki özellikler, kimi kişiler ya da topluluklar için değişik kuralları ve uygulamaları gerektirebilir. Aynı hukuksal durumlar aynı, ayrı hukuksal durumlar farklı kurallara bağlı tutulursa Anayasa’da öngörülen eşitlik ilkesi zedelenmez.

Anayasa’nın 70. maddesinde, her Türk’ün kamu hizmetlerine girme hakkının bulunduğu, hizmet alımında, görevin gerektirdiği niteliklerden başka hiçbir ayrım gözetilemeyeceği; 160. maddenin son fıkrasında da, Sayıştay’ın kuruluşu, işleyişi, denetim usulleri, mensuplarının nitelikleri, atanmaları, ödev ve yetkileri, hakları ve yükümlülükleri ve diğer özlük işleri, Başkan ve üyelerinin teminatının kanunla düzenleneceği öngörülmektedir.

Dava konusu kurallarda, mülâkatta, adayların hangi yönlerden değerlendirileceğine ve mülakatta başarılı sayılmak için alınması gereken puana ilişkin düzenlemeler yer almaktadır. İptali istenilen kuralların, eleme ve yazılı sınavlarında başarılı olanlar arasından görevin gerektirdiği niteliklere sahip en iyi adayı seçebilmek için kamu yararı amacıyla öngörüldüğü anlaşılmaktadır. Sayıştay denetçi yardımcılığına alınmada mülâkat yapılmasının öngörüldüğü durumlarda, adayların hangi özelliklerinin değerlendirileceği ve mülakatta başarılı olmak için geçerli olan puanı belirleme konusunda kanun koyucunun takdir yetkisinin bulunduğu açıktır.  Bu düzenlemeler, herkes için geçerli, soyut ve genel hükümler içermektedir. Kanun koyucunun belirlediği kurallar, Sayıştay denetçi yardımcılığı mülakatına katılan aynı durumda bulunan adayların tamamına uygulanacağına ve bu konuda bir ayrım yapılmadığına göre dava konusu kurallar, hukuk devleti ve eşitlik ilkesine aykırı değildir.

Öte yandan, Sayıştay denetçi yardımcılığının gerektirdiği kişisel koşulların değerlendirilmesini sağlamak amacıyla öngörülen dava konusu kurallar, Anayasa’nın 70. maddesinde belirtilen hizmete alınmada, görevin gerektirdiği nitelikler kapsamında bulunmaktadır.

Açıklanan nedenlerle, dava konusu kurallar Anayasa’nın 2., 10., 70. ve 160. maddelerine aykırı değildir. İptal istemlerinin reddi gerekir.

b- (6) Numaralı Fıkrasının “Bunun dışında mülakat ile ilgili herhangi bir kayıt sistemi kullanılmaz.” Biçimindeki Son Cümlesinin İncelenmesi

Dava dilekçesinde, dava konusu kuralın, Danıştay Onikinci Dairesinin 7.7.2009 günlü, E.2009/1043 sayılı kararında idari işlemin yürütmesini durdurma nedeni saydığı “sınavın sesli ve görüntülü kayıt yapılmak suretiyle gerçekleştirilmemesi” gerekçesini hükümsüz kılmak ve usulsüz yapılan sınavların bundan sonra yargı mercilerince bu gerekçeye dayalı olarak iptal edilmesini engellemek için teknolojinin kullanımını yasakladığı, adayların hukuki güvenliğini ortadan kaldırdığı, belirli ideolojiler lehine adaylar arasında yaratılan ve gelecekte de başka ideolojiler adına yaratılacak olan kanuna aykırı eşitsizliklerin üstünün örtülmesine imkan sağladığı, mesleğin gerektirdiği niteliklerden başka öznel özelliklerin değerlendirilmesine güvence oluşturduğu, adil yargılanma hakkını kısıtladığı, idari işlemin tüm unsurlarıyla yargı denetimine tabi olmasını sınırladığı, Danıştay Onikinci Dairesinde görülmekte olan henüz sonuçlanmamış bir dava hakkında Yasama Meclisinde bir görüşme yapıldığı, yasama organının Danıştay Onikinci Dairesinin söz edilen yürütmeyi durdurma kararını değiştirdiği ve Sayıştay denetiminin dürüstlük, bağımsızlık, tarafsızlık, güvenirlik ve yeterlik ilkelerine sahip denetçilerce yapılmasını engellediği belirtilerek kuralın, Anayasa’nın 2., 10., 36., 70., 125., 138. ve 160. maddelerine aykırı olduğu ileri sürülmüştür.

Kanun’un 17. maddesinin dava konusu kuralın da bulunduğu (6) numaralı fıkrasında; Sayıştay denetçi yardımcılığı mülâkatının, adayın; bir konuyu kavrayıp özetleme, ifade yeteneği ve muhakeme gücü, liyakati, temsil kabiliyeti, davranış ve tepkilerinin mesleğe uygunluğu, özgüveni, ikna kabiliyeti ve inandırıcılığı, genel yetenek ve genel kültürü ve bilimsel ve teknolojik gelişmelere açıklığı yönlerinden değerlendirilerek, ayrı ayrı puan verilmek suretiyle gerçekleştirileceği, adayların, komisyon tarafından (a) ila (d) bentlerinde yazılı özelliklerin her biri için yirmişer puan üzerinden değerlendirileceği ve verilen puanların ayrı ayrı tutanağa geçirileceği, bunun dışında mülâkat ile ilgili herhangi bir kayıt sistemi kullanılmayacağı öngörülmektedir.

Anayasa’nın 70. maddesinde, “Her Türk, kamu hizmetlerine girme hakkına sahiptir. Hizmete alınmada, görevin gerektirdiği niteliklerden başka hiçbir ayırım gözetilemez.” denilmektedir.

Anayasa’nın 125. maddesinde, idarenin her türlü eylem ve işlemlerine karşı yargı yolunun açık olduğu, yargı yetkisinin, idarî eylem ve işlemlerin hukuka uygunluğunun denetimi ile sınırlı olup, hiçbir surette yerindelik denetimi şeklinde kullanılamayacağı, yürütme görevinin kanunlarda gösterilen şekil ve esaslara uygun olarak yerine getirilmesini kısıtlayacak, idarî eylem ve işlem niteliğinde veya takdir yetkisini kaldıracak biçimde yargı kararı verilemeyeceği kurala bağlanmıştır.

Anayasa’nın 138. maddesinin üçüncü fıkrasında da “Görülmekte olan bir dava hakkında Yasama Meclisinde yargı yetkisinin kullanılması ile ilgili soru sorulamaz, görüşme yapılamaz veya herhangi bir beyanda bulunulamaz.” denilmektedir.

Kanun koyucunun, devlet memurluğuna girişte yapılacak sınavların türü, biçimi ve usulleri hakkında takdir yetkisi bulunmakta olup bu takdir yetkisini kullanırken kamu yararını gözeteceği açıktır. Ancak, Anayasa’ya uygunluk denetiminde, kanun koyucunun kamu yararı anlayışının isabetli olup olmadığı değil, incelenen kuralın kamu yararı dışında belli bireylerin ya da grupların çıkarları gözetilerek yasalaştırılmış olup olmadığının incelenebileceği açıktır. İptali istenilen kuralda öngörülen düzenlemenin tüm Sayıştay denetçi adayları için geçerli, soyut ve genel hükümler içerdiği, Kanun’da mülâkat komisyonu üyelerinin adayı değerlendirirken esas alacakları kriterlerin ayrı ayrı gösterildiği, her bir aday için yapılacak değerlendirmede mülâkat komisyonu üyelerinin verdikleri puanların aritmetik ortalamasının alınacağının belirtildiği dikkate alındığında kuralın kamu yararı amacı dışında bir amaçla getirildiği söylenemez.

Dava konusu kural, mülâkat sırasında herhangi bir kayıt sistemi kullanılamayacağını hükme bağlamaktadır. Kimi yargı kararlarında yer alan mülâkat veya sözlü sınavların kamerayla kayıt altına alınması ve böylece yargısal denetimin daha kolay bir şekilde yapılabilmesine olanak tanınması yönündeki değerlendirmelerin, anayasal denetimde bağlayıcılığı bulunmamaktadır. Kuralda, idari yargı yolunu kapatan veya zorlaştıran bir hükme yer verilmediğinden Anayasa’nın 125. maddesine aykırı bir durumun varlığından söz edilemez.

Kuralın, Sayıştay denetçi yardımcılığı mülâkatına girecek tüm kişiler için geçerli genel ve objektif bir düzenleme olduğu ve kamu hizmetine girmeyi engelleyici bir özellik de taşımadığı görülmektedir. Bu durumda, yargı kararlarına uyulmaması, değiştirilmesi veya yerine getirilmemesi de söz konusu olmadığından kuralın, Anayasa’nın 2., 10., 70. ve 138. maddelerine aykırı bir yönü bulunmamaktadır.

Açıklanan nedenlerle, dava konusu kural Anayasa’nın 2., 10., 70., 125. ve 138.  maddelerine aykırı değildir. İptal isteminin reddi gerekir.

Mehmet ERTEN, Osman Alifeyyaz PAKSÜT ile Zehra Ayla PERKTAŞ bu görüşe katılmamışlardır.

Kuralın, Anayasa’nın 36. ve 160. maddeleriyle bir ilgisi görülmemiştir.

  6- Kanun’un 21. Maddesinin (7) Numaralı Fıkrasının Birinci Cümlesinde Yer Alan “…başkan yardımcılarından birine vekâlet verir.” ve İkinci Cümlesinde Yer Alan “…başkan yardımcılarından kıdemli olanı…” İbareleri ile 22. Maddesinin (1) Numaralı Fıkrasının “Başkan yardımcıları daire başkanı statüsündedir.” Biçimindeki Son Cümlesinin ve 25. Maddesinin (5) Numaralı Fıkrasının İncelenmesi

Dava dilekçesinde, Sayıştay Başkanlığında daire başkanlığının kadrolu bir görev olduğu ve kadro unvanlı daire başkanlığına Sayıştay Genel Kurulunun kolektif iradesinin tezahürüyle gelindiği, oysa Sayıştay Başkanlığında başkan yardımcılığı diye bir kadro olmadığından, başkan yardımcılığının görev unvanı olduğu, görev unvanlı başkan yardımcılığına ise seçimle değil, Sayıştay Başkanının bireysel tercihi üzerine gelindiği, Sayıştay Başkanının bireysel tercihini, Sayıştay Genel Kurulunun kolektif iradesiyle eşdeğer gören ve Sayıştay Genel Kurulunun kolektif iradesiyle gelinen daire başkanlığı kadro unvanının statüsü ile özlük haklarının, Sayıştay Başkanının bireysel tercihiyle gelinen başkan yardımcılığı görevine de tanınmasının, Sayıştay Başkanlığına vekâlet görevi verilmesinin ve Sayıştay Başkanının katılamadığı hallerde Sayıştay Genel Kuruluna başkan yardımcılarından kıdemli olanının başkanlık etmesinin ve bu yolla kadrosu ve dolayısıyla statüsü üye olan başkan yardımcılarına, kanunla Sayıştayı temsil etme ve Genel Kurula başkanlık etme görevi verilmesinin,  adaletli hukuk düzenini bozduğu, statü hukukundaki farklılığı kanun yoluyla eşitleyerek, farklı hukuksal konumda olanların farklı kurallara tabi olması ilkesini ortadan kaldırdığı belirtilerek dava konusu ibareler ve kuralların, Anayasa’nın 2. ve 10. maddelerine aykırı olduğu ileri sürülmüştür.

Kanun’un 22. maddesinin dava konusu kuralı da içeren (1) numaralı fıkrasında, Sayıştay Başkanının biri denetim diğeri yönetim ile ilgili işlerde kendisine yardımcı olmak üzere Sayıştay üyeleri arasından iki başkan yardımcısı görevlendireceği, başkan yardımcılarının daire başkanı statüsünde olduğu belirtilmiştir. Kanun’un 21. maddesinin dava konusu ibareleri de içeren (7) numaralı fıkrasının birinci ve ikinci cümlelerinde ise Sayıştay Başkanının görevinde bulunamayacağı zaman başkan yardımcılarından birine vekâlet vereceği, vekil tayin etmemiş olduğu veya görevinde bulunamayacağı hâllerde başkan yardımcılarından kıdemli olanının, Sayıştay Başkanlığının açık bulunduğu hâllerde ise en kıdemli daire başkanının Sayıştay Başkanlığına vekâlet edeceği öngörülmüştür.  Kanun’un 25. maddesinin (5) numaralı fıkrasında da, Sayıştay Başkanının katılamadığı hallerde Genel Kurula, Kurula katılan başkan yardımcılarından kıdemli olanının başkanlık edeceği hükme bağlanmıştır.

Anayasa’nın 2. maddesinde, Türkiye Cumhuriyeti’nin bir hukuk devleti olduğu belirtilmiştir. Hukuk devleti, yönetilenlere hukuk güvencesi sağlar. Bu bağlamda kanun koyucu sosyal yaşamı düzenlemek için kamu yararı amacı ile kimi kurallar koyabilir. Zaman içinde değişen toplumsal gereksinmeleri karşılamak, kişi ve toplum yararının zorunlu kıldığı düzenlemeleri yapmak, toplumdaki değişikliklere koşut olarak bu yönde alınan önlemleri güçlendiren, geliştiren, etkilerini daha çok artıran ya da tam tersine bunları hafifleten veya tümüyle ortadan kaldıran işlemlerde bulunmak, kanun koyucunun görevidir.

Anayasa’nın 10. maddesinde yer verilen eşitlik ilkesi hukuksal durumları aynı olanlar için söz konusudur. Bu ilke ile eylemli değil, hukuksal eşitlik öngörülmüştür. Eşitlik ilkesinin amacı, aynı durumda bulunan kişilerin kanunlar karşısında aynı işleme bağlı tutulmalarını sağlamak, ayrım yapılmasını ve ayrıcalık tanınmasını önlemektir. Bu ilkeyle, aynı durumda bulunan kimi kişi ve topluluklara ayrı kurallar uygulanarak yasa karşısında eşitliğin ihlali yasaklanmıştır. Kanun önünde eşitlik, herkesin her yönden aynı kurallara bağlı tutulacağı anlamına gelmez. Durumlarındaki özellikler, kimi kişiler ya da topluluklar için değişik kuralları ve uygulamaları gerektirebilir. Aynı hukuksal durumlar aynı, ayrı hukuksal durumlar farklı kurallara bağlı tutulursa Anayasa’da öngörülen eşitlik ilkesi zedelenmez.

Başkan yardımcıları Sayıştay üyeleri arasından Sayıştay Başkanı tarafından seçilmekte ve başkan yardımcılarının görevleri de Kanun’un 22. maddesinin (2) ve (3) numaralı fıkralarında belirtilmektedir.

Kanun koyucunun, anayasal sınırlar içinde Sayıştayın idari teşkilatının ne şekilde kurulacağı, kimlerin görevlendirileceği, görevleri, yönetim usulleri, mensuplarının statüleri gibi konularda takdir yetkisi bulunmaktadır. Dava konusu kuralların, Sayıştay başkan yardımcılarının bulundukları konum ve yürüttükleri görev kapsamı itibariyle Sayıştay Başkanı tarafından bilinmesi gereken hususlara da vakıf olmaları nedeniyle, işlerin konuyu bilen kişiler tarafından daha iyi yürütülmesi, denetimde etkinliğin arttırılması ve bürokrasinin azaltılması için kamu yararı amacıyla öngörüldüğü anlaşılmaktadır. Ayrıca başkan yardımcıları, bulundukları konum ve yapmış oldukları görevler açısından Sayıştay üyelerinden farklı konumda olduklarından statülerinde farklılık yaratılmak istenmiş ve bu amaçla daire başkanı ile aynı statüye sahip olmaları amaçlanmıştır. Dava konusu kurallar da anayasal sınırlar içinde kanun koyucunun takdir yetkisi kapsamındadır.

Öte yandan, Sayıştay başkan yardımcıları, Sayıştay Başkanı tarafından Sayıştay üyeleri arasından seçilseler de yapmış oldukları görevler nedeniyle Sayıştay üyelerinden farklı konumdadırlar. Sayıştay başkan yardımcıları ile Sayıştay daire başkanları da seçilme usulleri, yaptıkları görevler v.b. hususlar bakımından aynı konumda değildirler. Bu nedenle, Sayıştay başkan yardımcıları ile daire başkanları ve Sayıştay üyeleri aralarında eşitlik karşılaştırması yapılamaz. 

Açıklanan nedenlerle, dava konusu kurallar ile ibareler Anayasa’nın 2. ve 10. maddelerine aykırı değildir. İptal istemlerinin reddi gerekir.

7- Kanun’un 23. Maddesinin (4) Numaralı Fıkrasında Yer Alan “…ve ahizler…” İbaresinin İncelenmesi

Dava dilekçesinde, Sayıştayın hesap yargısının kendine özgü olup muhatabının sorumlular olduğu, hesap mahkemesi olan Sayıştay yargılama dairelerinde denetçi raporları üzerinden sorumluların hesap ve işlemlerinin görüşülmesine, fazla ödeme veya eksik tahsilatın (kamu zararının) yapıldığı ahizlerin de çağrılmasının ve dolayısıyla en azından görüşlerinin sorulmasının Sayıştayın hesap yargılamasını kendine özgülükten çıkaran ve sorumluların hesap ve işlemleri yerine kişiler arası hukuki ilişkilerin yargılandığı adli mahkemelere dönüştürdüğü, sorumluların hesap ve işlemlerini kesin hükme bağlamakla görevli Sayıştayın, sorumluluğu bulunmayan ahizleri çağırmasının, Anayasa’nın 160. maddesindeki denetim bütünlüğünü ihlal edebileceği gibi Anayasa’nın 9. maddesiyle bağımsız mahkemelere verilen yargı yetkisinin de bağımsız mahkemeler dışında kullanılması yolunu açacağı belirtilerek dava konusu ibarenin, Anayasa’nın 9. ve 160. maddelerine aykırı olduğu ileri sürülmüştür.

Kanun’un 23. maddesinin dava konusu ibarenin de bulunduğu (4) numaralı fıkrasında, yargılamaya esas raporların görüşülmesi sırasında açıklamalarda bulunmak üzere ilgili grup başkanı, raporu düzenleyen denetçi, sorumlular ve ahizlerin çağrılabileceği öngörülmektedir.

Anayasa’nın 160. maddesinde, “Sayıştay, merkezi yönetim bütçesi kapsamındaki kamu idareleri ile sosyal güvenlik kurumlarının bütün gelir ve giderleri ile mallarını Türkiye Büyük Millet Meclisi adına denetlemek ve sorumluların hesap ve işlemlerini kesin hükme bağlamak ve kanunlarla verilen inceleme, denetleme ve hükme bağlama işlerini yapmakla görevlidir Sayıştay’ın kuruluşu, işleyişi, denetim usulleri, mensuplarının nitelikleri, … kanunla düzenlenir.”  denilmektedir.

Sayıştayın bütün denetim faaliyetlerinde sorumluluk konusu birincil derecede öneme sahip olmakla birlikte, özellikle uygunluk denetimi sonucunda ortaya çıkan kamu zararının sorumlularının tespiti, gerek denetim gerekse kesin hükme bağlama faaliyetlerinde önemli bir yere sahiptir. Mali iş ve işlemlerden sorumlu kamu görevlilerinin, kontrol, denetim, inceleme, kesin hükme bağlama veya yargı kararı sonucu tespit edilen kamu zararından hangi hâllerde sorumlu tutulacakları hem denetlenenler hem de denetleyenler açısından açık olmalıdır.

Sayıştayın yargı yetkisi gerek konu gerekse kişi bakımından sınırlıdır. Anayasanın “hesap yargılaması”  olarak isimlendirdiği bu yargılama, sorumluların hesap ve işlemlerinin kesin hükme bağlanması ile sınırlıdır. Sorumlular ve sorumluluk hâlleri ise kanunla belirlenmektedir. Söz konusu sorumluluk ise mali sorumluluktur. Ahizler ise bu sorumluluk kapsamında yer almamaktadır. Ancak ahizler, Sayıştay yargılamasında sorumlular kapsamında olmasa da verilen karardan doğrudan etkilenen kişilerdendir. Bu nedenle, yargılamaya esas raporun dairelerce görüşülmesi sırasında kamu zararı ile ilgili olarak grup başkanı, raporu düzenleyen denetçi ve sorumlular yanında hukuk tekniği açısından müdahil konumunda bulunan ahizlere Sayıştay yargılamasına katılma ve savunma hakkının tanınması, Sayıştay tarafından yapılan hesap yargılamasının sağlıklı olmasını sağlayacağı, kalitesini arttıracağı gibi bu yargılamadan doğrudan etkilenen ahizlerin, haklarını ve çıkarlarını da koruyacağı açıktır. Böyle bir düzenleme de anayasal sınırlar içinde kanun koyucunun takdirindedir.

Açıklanan nedenlerle, dava konusu ibare Anayasa’nın 160. maddesine aykırı değildir. İptal isteminin reddi gerekir.

Kuralın Anayasa’nın 9. maddesiyle bir ilgisi görülmemiştir.

8- Kanun’un 28. Maddesinin ve 11. Maddesinin (1) Numaralı Fıkrasının (e) Bendinde Yer Alan “Rapor Değerlendirme Kurulu,” İbaresinin; 26. Maddesinin (1) Numaralı Fıkrasının Birinci Cümlesinde Yer Alan “…Rapor Değerlendirme Kuruluna seçilenler dışında kalan…” İbaresinin; 27. Maddesinin (1) Numaralı Fıkrasında Yer Alan “…Rapor Değerlendirme Kurulu ile…” İbaresinin; 38. Maddesinin (2) Numaralı Fıkrasının Birinci Cümlesinde Yer Alan “…ve Rapor Değerlendirme Kurulunun görüşü alınır.” İbaresi ile İkinci Cümlesinde Yer Alan “…Kurulca görüş bildirilen…” İbaresinin; 39. Maddesinin (2) Numaralı Fıkrasının Birinci Cümlesinde Yer Alan “…Rapor Değerlendirme Kurulunun görüşü alındıktan sonra…” İbaresinin; 40. Maddesinin (2) Numaralı Fıkrasının Birinci Cümlesinde Yer Alan “… Rapor Değerlendirme Kurulunun görüşü de alındıktan sonra…” İbaresinin; 42. Maddesinin (1) Numaralı Fıkrasının İkinci Cümlesinde Yer Alan “…ve Rapor Değerlendirme Kurulu…” İbaresinin; 43. Maddesinin (1) Numaralı Fıkrasının Birinci Cümlesinde Yer Alan  “…eylül ayı sonuna kadar Rapor Değerlendirme Kuruluna gönderilir.” İbaresi ile İkinci Cümlesinde Yer Alan “…Rapor Değerlendirme Kurulu…” İbaresinin; 64. Maddesinin (3) Numaralı Fıkrasının İkinci Cümlesinde Yer Alan “…Rapor Değerlendirme Kurulu ile…” İbaresinin; Geçici 3. Maddesinin (3) Numaralı Fıkrasının Birinci Cümlesinde Yer Alan “…Rapor Değerlendirme Kurulu ve…” İbaresinin İncelenmesi

Dava dilekçesinde, Kanun’un iptali istenilen 28. maddesindeki düzenlemeye göre, Sayıştay raporları ile Sayıştay Başkanı tarafından incelenmesi istenen konular hakkında görüş bildirme görevinin Rapor Değerlendirme Kuruluna verildiği, Sayıştay Başkanı tarafından incelenmesi istenen konular hakkında görüş bildirme görevinin, Kanun’un 23. maddesinin (1) numaralı fıkrasının (c) bendine göre yargılama dairelerine, 25. maddesinin (2) numaralı fıkrasının (d) bendine göre Genel Kurula, 27. maddesinin (3) numaralı fıkrasının (b) bendine göre Daireler Kuruluna ve 31. maddesinin (2) numaralı fıkrasının (d) bendine göre ise Denetim Plânlama ve Koordinasyon Kuruluna da verildiğine göre Rapor Değerlendirme Kurulunun asıl görevinin Sayıştay raporları hakkında görüş bildirmek olduğu, Kanun’da Sayıştay Genel Kurulunun, Rapor Değerlendirme Kurulu ile ikame edildiği, maddeye göre Rapor Değerlendirme Kurulunun bir başkan ve on üye olmak üzere 11 kişiden oluşacağı; üye tam sayısının üçte ikisi ile toplanacağı ve mevcudun salt çoğunluğu ile karar vereceği, bu düzenlemeye göre beş üyenin Sayıştay raporlarının TBMM’ye sunulmasına veya sunulmamasına karar verebileceği ve bu kararın Sayıştayı bağlayacağı, Kanun’un 23. maddesinde yargılama dairelerinin de bir başkan ve dört üye ile toplanacağının yazılı olduğu, ancak yargılama dairelerinin verdiği kararların son hüküm merciinin yine Kanun’un 26. maddesine göre Temyiz Kurulu olduğu,  yargılamaya ilişkin olunca bir başkan ve dört üyenin verdiği karar temyize tabi tutulurken; Sayıştay görüşüne ilişkin olunca bir başkan ve dört üyenin verdiği kararın nihai kabul edilmesi ve bu nihailiğin Sayıştayı bağlayacak nitelikte olmasının kabul edilemeyeceği, bir başkan ve dört üyenin görüşünün, hiçbir şekilde bir başkan ve elli altı üyeden oluşan Sayıştay Genel Kurulunun vereceği görüşün yerine geçemeyeceği, Kanun’un “Daireler” başlıklı 23. maddesinin (2) numaralı fıkrasının (b) bendinde, “Denetim raporları hakkında görüş bildirir.” denilerek TBMM’ye sunulacak Sayıştay raporlarının nihai hali kararlaştırılmadan ve dolayısıyla TBMM’ye sunulması veya sunulmaması görüşü verilmeden önce bütün yönleriyle incelenmesi, tartışılması ve teknik değerlendirilmesinin yapılması görevinin yargılama dairelerine verildiği, bu bağlamda TBMM’ye sunulma veya sunulmama görüşü ister Sayıştay Genel Kurulu, ister Rapor Değerlendirme Kurulu tarafından verilsin, Sayıştay raporlarının söz konusu kurulların önüne bütün yönleriyle incelenmiş, tartışılmış ve teknik değerlendirmesi yapılmış şekilde geleceği, bu durumda Sayıştayın en üst ve en yetkili karar organı olan Sayıştay Genel Kurulunu, Sayıştay görüşünü içeren ve bu yanıyla da Sayıştayı bağlayıcı nitelikte bulunan Sayıştay Raporları konusunda devreden çıkarmanın, fonksiyonel olmadığı gibi Sayıştayın anayasal konumuna ve misyonuna da uygun düşmediği, Anayasa’nın 164. maddesinde düzenlenen “Genel uygunluk bildirimi”nin TBMM’ye Sayıştay Genel Kurulunun görüşüyle sunulurken; aynı nitelikteki “Sayıştay raporları”nın TBMM’ye sunulması görevinin Sayıştay Genel Kurulundan alınarak Rapor Değerlendirme Kuruluna verilmesini düzenleyen Kanun’un 28. maddesinin Anayasa’nın 160. maddesine aykırı olduğu ileri sürülmüştür. Dava konusu diğer ibarelerin ise Kanun’un 28. maddesi ile ilgisi olup bu maddenin iptali hâlinde aynı gerekçelerle iptali istenilmiştir.

6216 sayılı Kanun’un 43. maddesine göre, ilgisi nedeniyle dava konusu kural Anayasa’nın 2. maddesi yönünden de incelenmiştir.

Kanun’un dava konusu 28. maddesinin (1) numaralı fıkrasında; Rapor Değerlendirme Kurulunun, Sayıştay Genel Kurulu tarafından iki yıl için seçilen iki daire başkanı ve her daireden birer üye ile denetimden sorumlu başkan yardımcısından oluşacağı, Kurul üyeliğinde boşalma olması hâlinde kalan süreyi tamamlamak üzere Genel Kurul tarafından boşalan yer için seçim yapılacağı, (2) numaralı fıkrasında; Kurulun başkanının Sayıştay Başkanı olduğu, Başkanın katılamadığı durumlarda Kurula denetimden sorumlu başkan yardımcısının başkanlık edeceği, (3) numaralı fıkrasında; Kurulun, üye tamsayısının en az üçte ikisi ile toplanacağı, kanuni izin ve boş üyelik sebebiyle toplantı yeter sayısının sağlanamadığı hâllerde, Kurula görevlendirilmiş üye sayısını aşmamak ve o toplantıya münhasır olmak kaydı ile Kurul Başkanı tarafından katılamayan üyelerin yerine her daireden bir üyeyi aşmamak koşuluyla kıdem esasına göre yeter sayıyı sağlayacak kadar üyenin toplantıya davet edilebileceği, Kurulun, mevcudun salt çoğunluğu ile karar vereceği, oyların eşitliği halinde Başkanın bulunduğu tarafın çoğunluğu sağlamış sayılacağı, (4) numaralı fıkrasında; Rapor Değerlendirme Kurulunun, Sayıştay raporları ile Sayıştay Başkanı tarafından incelenmesi istenen konular hakkında görüş bildireceği, (5) numaralı fıkrasında; Sayıştay raporlarının Kurulda görüşülmesi sırasında ilgili grup başkanı veya raporun denetçisinin katılarak görüşünü açıklayacağı, (6) numaralı fıkrasında ise Sayıştay raporlarının görüşülmesi sırasında açıklamalarda bulunması için ilgili kamu idaresinin üst yöneticisi veya görevlendireceği yardımcısının çağrılabileceği öngörülmektedir.

Dava konusu diğer ibarelerin ise Rapor Değerlendirme Kurulu ile ilgili olduğu görülmektedir.

Anayasa’nın 2. maddesinde, “Türkiye Cumhuriyeti, toplumun huzuru, millî dayanışma ve adalet anlayışı içinde, insan haklarına saygılı, Atatürk milliyetçiliğine bağlı, başlangıçta belirtilen temel ilkelere dayanan, demokratik, lâik ve sosyal bir hukuk Devletidir.”  hükmü yer almaktadır. Hukuk devletinde kanun koyucu, Anayasa kurallarına bağlı olmak koşuluyla ihtiyaç duyduğu düzenlemeyi yapma yetkisine sahiptir.

Kanun’un dava konusu 28. maddesinde; Rapor Değerlendirme Kurulunun oluşumuna, görevlerine ve işleyişine ilişkin düzenlemeler yer almaktadır. Kanun koyucunun Anayasa’da belirlenen kurallara bağlı kalmak, adalet, hakkaniyet ve kamu yararı ölçütlerini gözetmek koşuluyla, Sayıştay raporları ile Sayıştay Başkanı tarafından incelenmesi istenen konular hakkında görüş bildirilmesi amacıyla Rapor Değerlendirme Kurulunu oluşturması ve bu Kurulun işleyişi ile ilgili olarak düzenleme yapma yetkisi bulunmaktadır.

Kanun koyucunun takdir yetkisi kapsamı içinde, Sayıştayın görevlerinden olan TBMM’ye sunulacak raporların sürekli, düzenli, zaman kaybetmeden ve sistemli bir biçimde sunulabilmesi için kamu yararı amacıyla Rapor Değerlendirme Kurulunun oluşumuna, işleyişine ve görevlerine ilişkin düzenlemeleri içeren dava konusu kural ve ibarelerin, Anayasa’nın hukuk devleti ilkesi ile çelişen bir yönü bulunmamaktadır.

Öte yandan, dava dilekçesinde Anayasa’nın 164. maddesinde düzenlenen “Genel uygunluk bildirimi”nin TBMM’ye Sayıştay Genel Kurulunun görüşüyle sunulurken; aynı nitelikteki “Sayıştay raporları”nın TBMM’ye sunulması görevinin Sayıştay Genel Kurulundan alınarak Rapor Değerlendirme Kuruluna verilmesini düzenleyen dava konusu kuralın, Anayasa’nın 160. maddesine aykırı olduğu ileri sürülmüş ise de, her iki Kurulun da Sayıştay daire başkanı ve üyelerinden oluşması ve Rapor Değerlendirme Kuruluna seçilecek olan daire başkanları ve üyelerinin de Sayıştay Genel Kurulu tarafından belirlenmesi karşısında, dava konusu kural ve ibarelerde Anayasa’ya aykırılık bulunmamaktadır.

Açıklanan nedenlerle, dava konusu kural ve ibareler Anayasa’nın 2. ve 160. maddelerine aykırı değildir. İptal istemlerinin reddi gerekir.

9- Kanun’un 31. Maddesinin (2) Numaralı Fıkrasının (b) ve (ç) Bentlerinin İncelenmesi

Dava dilekçesinde; Sayıştayın en üst ve en yetkili karar organı olan Sayıştay Genel Kurulunun, Sayıştay denetimi ve hesap yargılamasının bütünlüğüne ilişkin olan ve Sayıştay denetimi ve hesap yargılamasının bağımsızlığı ile tarafsızlığına güvence oluşturan, denetim stratejik plânları ve yıllık denetim programları ile denetime ilişkin yönetmelik, standart ve rehberleri hazırlama ve mesleki etik kuralları belirleme konularında devreden çıkarılarak, bu görevlerin, Sayıştay Başkanı’nın şahsında oluşturulan ve “Kurul” niteliklerine sahip olmayan Denetim Plânlama ve Koordinasyon Kuruluna verilmesini öngören kuralların, Anayasa’nın 160. maddesine aykırı olduğu ileri sürülmüştür.

6216 sayılı Kanun’un 43. maddesine göre, ilgisi nedeniyle dava konusu kurallar Anayasa’nın 2. ve 7. maddeleri yönünden de incelenmiştir.

Kanun’un 31. maddesinin (2) numaralı fıkrasında; Denetim, Planlama ve Koordinasyon Kurulunun görevleri sayılmakta, dava konusu kurallarda ise TBMM’nin, kamuoyunun ve denetlenen kamu idarelerinin beklentileri de dikkate alınarak denetim stratejik planlarını ve yıllık denetim programlarını yapılacak risk analizleri doğrultusunda hazırlamak, denetime ilişkin yönetmelik, standart, rehberleri hazırlamak ve mesleki etik kurallarını belirlemek bu görevler arasında belirtilmektedir.

Anayasa’nın 2. maddesinde “hukuk devleti”  ilkesi, Türkiye Cumhuriyeti’nin nitelikleri arasında sayılmıştır. Hukuk devletinde kanun koyucu, Anayasa’da belirlenen kurallara bağlı kalmak, adalet, hakkaniyet ve kamu yararı ölçütlerini gözetmek koşuluyla ihtiyaç duyduğu düzenlemeyi yapma yetkisine sahiptir. Anayasa’da Sayıştayın kuruluşu, işleyişi, denetim usulleri v.b. hususların kanunla düzenleneceğine ilişkin hüküm dışında, bu işleyişin ve usulün kimler tarafından ne şekilde yapılacağını belirleyen bir hüküm bulunmamaktadır. Dolayısıyla, dava konusu kurallar kanun koyucunun takdir yetkisi içindedir. Yasama organının tercihinin yerindeliğinin yargısal denetim konusu olması ise mümkün değildir.

Bunun yanında, Denetim, Planlama ve Koordinasyon Kurulu tarafından denetim stratejik plânları ve yıllık denetim programları dava konusu kuralda belirtilen TBMM’nin, kamuoyunun ve denetlenen kamu idarelerinin beklentileri de dikkate alınarak yapılacak risk analizleri doğrultusunda hazırlanacaktır. Bu bağlamda, iptali istenilen kuralda, denetim stratejik plânlarının ve yıllık denetim programlarının hazırlanması sırasında göz önünde bulundurulması gereken hususlar belirtilmekle birlikte, Denetim, Planlama ve Koordinasyon Kurulu tarafından belirlenecek olan hususlar mutlaka kanun ile düzenlenmesi gerekmeyen hususlardır. Bu nedenle, Kanun’da belirtilen genel çerçeve ve esaslar doğrultusunda, uygulamayı esas alan detayların belirlenmesi konusunda Denetim, Planlama ve Koordinasyon Kuruluna yetki verilmesi yasama yetkisinin devri niteliğinde değildir.

   Öte yandan, Kurulun görevleri arasında gösterilen, denetime ilişkin yönetmelik, standart, rehberleri hazırlamak ve mesleki etik kurallarını belirlemenin ise 6085 ve 5018 sayılı Kanunlarda ve bu kanunların yollama yaptığı INTOSAI Denetim Standartlarında yer alan hükümler gözetilerek yapılacağı da şüphesizdir. Bu nedenle, dava konusu kural ile denetime ilişkin yönetmelik, standart, rehberleri hazırlamak ve mesleki etik kurallarını belirleme görevinin Denetim, Planlama ve Koordinasyon Kuruluna verilmesi, kanun koyucunun 6085 ve 5018 sayılı Kanunlarda yer alan hükümler ile asli düzenlemeleri yaparak çerçeveyi belirlemiş olması nedeniyle yasama yetkisinin devri olarak nitelendirilemez.

Açıklanan nedenlerle, dava konusu kurallar Anayasa’nın 2., 7. ve 160. maddelerine aykırı değildir. İptal istemlerinin reddi gerekir.

10- Kanun’un 32. Maddesinin (6) Numaralı Fıkrasının İncelenmesi

Dava dilekçesinde, Anayasa’nın 126. maddesinin üçüncü fıkrasında, birden çok ili içine alan merkezi idare teşkilatı kurulmasının kamu hizmetlerinin görülmesinde verim ve uyumun sağlanması koşuluna bağlandığı, ancak, Sayıştayın özelliği gereği kendine özgü anayasal bir kurum olup denetiminin en önemli özelliğinin de bağımsızlık ve anayasal bütünlük olduğu, Anayasa’nın 160. maddesinin bu bütünlük içinde ele alınarak değerlendirilmesi gerektiği, Anayasa’nın, idare için yerel ve bölgesel birimler oluşturma ya da coğrafi bölünme öngörmüş iken Sayıştay için böyle bir teşkilatlanmayı öngörmediği, kanun koyucunun bunu öngörmesinin, kaynağını Anayasa’dan almayan bir yetkinin kullanılması anlamına geleceği, dava konusu kuralın Sayıştay denetimi hizmetlerinin görülmesinde verim ve uyumu düşüreceği, uzun süreli görevlendirmelerden dolayı denetçilerin yerel ilişki ağları geliştirerek denetimin tarafsızlığını gölgeleyeceği, denetçilerin başka illerde görevlendirme baskısı altında çalışmalarına yol açarak bağımsızlıklarını tehdit edeceği ve Anayasa’nın öngördüğü denetim bütünlüğünü bozacağı belirtilerek kuralın, Anayasanın 6. ve 160. maddelerine aykırı olduğu ileri sürülmüştür.

Dava konusu kuralda, Sayıştay Başkanının teklifi ve Sayıştay Genel Kurulunun kararı ile gerek görülen illerde denetim grup başkanlıklarının kurulabileceği öngörülmüştür.

İptali istenilen kuralın, denetimin çok yoğun olarak yapıldığı yerlerde denetimin etkililiği ve verimliliğini sağlamak için kamu yararı amacıyla öngörüldüğü anlaşılmaktadır. Böyle bir düzenleme ise anayasal sınırlar içinde kanun koyucunun takdirindedir.

Anayasa’nın 160. veya diğer maddelerinde Sayıştayın merkezi teşkilatlanması gerektiği konusunda bir hüküm bulunmamaktadır. Aksine Anayasa’nın 160. maddesinin son fıkrasında, Sayıştayın kuruluşu ve işleyişine ilişkin hükümlerin kanunla düzenleneceği belirtilerek bu konuda kanun koyucuya takdir yetkisi tanınmaktadır. Bu nedenle, kanun koyucunun takdir yetkisine dayanarak yapmış olduğu düzenlemede Anayasa’ya aykırılık bulunmamaktadır.

Açıklanan nedenlerle, dava konusu kural Anayasa’nın 160. maddesine aykırı değildir. İptal isteminin reddi gerekir.

Kuralın Anayasa’nın 6. maddesiyle bir ilgisi görülmemiştir.

11- Kanun’un 35. Maddesinin (1) Numaralı Fıkrasının (a) Bendinde Yer Alan “Sayıştay tarafından yerindelik denetimi yapılamaz, idarenin takdir yetkisini sınırlayacak ve ortadan kaldıracak karar alınamaz.” Biçimindeki Son Cümlesinin İncelenmesi

Dava dilekçesinde, idari işlem ve eylemlerin idari yargı yoluyla denetiminde “yerindelik denetimi yapılamayacağı” kuralının, güçler ayrılığı ilkesinin teminatlarından biri olup bu manada önemli olduğu, burada önemli olan hususun, idarenin takdir yetkisini sınırlayacak ve ortadan kaldıracak karar alınmasının, yerindelik denetimi yapılmasının ancak uyulması zorunlu, bağlayıcı kararlar, yani yargı kararları için söz konusu olabileceği gerçeği olduğu, Sayıştayın bağlayıcı, uyulması zorunlu, yargısal kararlarının sadece düzenlilik denetimi kapsamındaki hukuka aykırı mali işlemler için geçerli olduğu, ancak, hiçbir kamu idaresinin hukuka aykırı işlem yapma gibi bir takdir hakkından söz etmenin de şüphesiz mümkün olmadığı, yargılama konusu olmayan, tavsiyelerle sonlanan, hata ve sorumlu bulmaya değil, kamu yönetiminde geleceğe yönelik iyileştirmelere odaklanan ve bu amaçla tavsiyeler üreten, bu tavsiyelerin de ancak TBMM’nin benimsemesiyle kamu idarelerine yine Sayıştay değil, TBMM tarafından iletildiği performans denetimi yoluyla yerindelik denetimi kavramının ilişkilendirilmesinin ise eşyanın tabiatına aykırı ve ancak bir kavram karışıklığı sonucu olabileceği, iptali istenilen hükmün Anayasa’nın 125. maddesinde yer alan “Yargı yetkisi, idari eylem ve işlemlerin hukuka uygunluğunun denetimi ile sınırlı olup, hiçbir surette yerindelik denetimi şeklinde kullanılamaz.”  hükmünden esinlenerek yasalaştırıldığının anlaşıldığı, ancak, Anayasa’nın 125. maddesindeki düzenlemenin Sayıştay tarafından yapılacak denetimlerle uzaktan ya da yakından herhangi bir ilgisinin bulunmadığı, Sayıştayın yapacağı düzenlilik denetimi ile sorumluların hesap ve işlemlerini kesin hükme bağlaması faaliyetlerinin, yerindelik denetiminin kapsamına girmediği, öte yandan, iktisadi bir kavram olan “performans denetimi” ile hukuki bir kavram olan “yerindelik denetimi”nin de uzaktan veya yakından hiçbir ilgisinin olmadığı, çünkü, yerindelik denetiminin sonunda bir yargı kararı verileceği ya da yerindelik denetiminin yargısal bir karar olarak ortaya çıkacağı, ancak, Sayıştay denetçilerince yapılan performans denetimlerinin, Sayıştay yargılama dairelerinin kesin hükümlerine konu oluşturmadığı, Sayıştay denetçilerince hazırlanan performans denetimi raporlarının, ilgili kurumların görüşünün alınması için Sayıştay Başkanı tarafından kurumlarına gönderildiği ve kurum görüşü alındıktan sonra Sayıştay Genel Kuruluna indirildiği, Sayıştay Genel Kurulunun ise performans denetimi raporu ile kurum görüşlerini değerlendirerek raporda yer alan bulgu ve öneriler doğrultusunda gerekli önlemlerin alınmasının takdiri için raporun TBMM’ye gönderilmesine veya gönderilmemesine karar verdiği, Anayasa’nın 87. maddesindeki TBMM’nin denetim görev ve yetkisiyle 160. maddesindeki Sayıştay denetiminin, Anayasanın “demokratik hukuk devleti” ilkesiyle ve demokratik hukuk devletinin olmazsa olmazı “denetim” ile birlikte değerlendirilmesinin gerektiği, parlamenter demokrasilerin en önemli öğesi olan bu denetimin, yargı denetiminden farklı özelliklere sahip olup, kaynağını, egemenlik yetkisinden ve bütçe hakkından aldığı, aslında, Anayasa’nın 165. maddesinde öngörülen denetimin de bu kapsamda değerlendirilmesinin gerektiği, dava konusu kuralın, Sayıştayın TBMM adına yapacağı denetimlere, Anayasa’nın 125. maddesinin dördüncü fıkrasında yer alan hükme konu oluşturmayan ve söz konusu hükmün amacını aşan bir sınırlama getirdiği belirtilerek, Anayasa’nın 2., 87., 160. ve 165. maddelerine aykırı olduğu ileri sürülmüştür.

Dava konusu kuralda, Sayıştay tarafından yerindelik denetimi yapılamayacağı, idarenin takdir yetkisini sınırlayacak ve ortadan kaldıracak karar alınamayacağı belirtilmiştir.

Sayıştay denetimi, düzenlilik denetimi ve performans denetimini kapsamaktadır. Düzenlilik denetimi de uygunluk ve mali denetimi içermektedir.

Düzenlilik denetimi kapsamında belirtilen uygunluk denetimi, kamu idarelerinin gelir, gider ve mallarına yönelik hesap ve işlemlerinin hukuka uygunluğuna ilişkindir. Mali denetim ise kamu idarelerinin hesap ve işlemleri ile mali faaliyet, mali yönetim ve kontrol sistemlerinin değerlendirme sonuçları esas alınarak, mali rapor ve tablolarının güvenilirliği ve doğruluğuna ilişkin denetimdir. Düzenlilik denetimi sonucunda düzenlenen raporlar, denetlenen eylem ve işlemlerin hukuka uygun olup olmadığı ile mali rapor ve tabloların doğru olup olmadığına ilişkin olacaktır.

Uygunluk denetimi sonucunda iki rapor düzenlenmektedir. Bunlardan ilki, kamu idarelerinin gelir ve giderleri ile ilgili hesap ve işlemlerin hukuka uygun olup olmadığının belirtildiği denetim raporu, diğeri ise kamu idarelerinin hesap ve işlemlerinin denetimi sırasında tespit edilen kamu zararına ilişkin olarak düzenlenen yargılamaya esas rapordur. Denetim icrai bir işlem veya karar niteliğinde değildir. Sayıştay tarafından düzenlilik denetimi sonucu hazırlanacak olan denetim raporlarında yerindelik denetimi yapılması, idarenin takdir yetkisini sınırlayacak ve ortadan kaldıracak karar alınması denetimin içeriği gereği mümkün değildir. Sayıştay dairelerince yargılamaya esas rapor üzerinden yapılan yargılama sonucunda da; hesap ve işlemlerin yasal düzenlemelere uygun olduğuna ya da kamu zararının sorumlulardan tazminine veya gerekli görülen hususların ilgili mercilere bildirilmesine karar verilmektedir. Sayıştay dairelerince yargılamaya esas raporlar sonucunda verilecek kararlar da niteliği gereği yerindelik denetimi yapılan, idarenin takdir yetkisini ortadan kaldıracak ve sınırlandıracak kararlar değildir.

Diğer denetim türü olan performans denetimlerinde de, yapılan harcamaların yerindeliği sorgulanmamakta, ancak, performans denetiminin tanımı gereği, ilgili kamu idarelerinin işlemlerinin, faaliyetlerinin verimliliği, etkinliği ve ekonomikliği gözetilerek bağımsız bir şekilde incelenmekte ve sonucunda ulaşılan tespit, bulgu ve öneriler TBMM’ye sunulmaktadır. Performans denetimi kapsamında olan verimlilik, etkinlik ve ekonomiklik hususları ise yerindelik denetimi kavramı içinde yer almaz. Performans denetimi sonucunda da, idarenin takdir yetkisini sınırlayacak ve ortadan kaldıracak karar alınması mümkün değildir. Yapılan işlem sadece raporlama olup durum tespitinde bulunulmaktadır.

İdarelerin, kanunlarla verilen görevleri yerine getirirken ne tür kararlar almaları gerektiğinin, her türlü olay ve olgu göz önünde bulundurularak önceden hukuk kurallarıyla belirlenmesi mümkün olmadığı gibi, kamu hizmetlerinin ve toplumsal ihtiyaçların değişkenliği dikkate alındığında uygun bir yöntem de değildir. Bu nedenle, idarelerin karşılaştıkları farklı durumlar karşısında en uygun çözümü üretebilmeleri için takdir yetkisiyle donatılmaları zorunludur. Takdir yetkisinin amacı, idareye farklı çözümler arasından uygun ve yerinde olanı seçme serbestîsi tanımaktır. İdarenin bulduğu çözümün uygun olup olmadığı hukuki bir mesele olmayıp, bir yerindelik sorunudur. Yargı organlarının ve işlemleri hukuksal sonuç doğuran dış denetim organlarının, idarece bulunan çözümün yerinde olup olmadığını denetlemesi düşünülemez. Aksi takdirde, gerçekte söz konusu idari kararı bu konuda sorumluluk sahibi olan idare değil, herhangi bir sorumluluk taşımayan yargı organı veya ilgili dış denetim kurumu vermiş olur. Dava konusu kuralın da bu konuya açıklık getirmek amacıyla çıkarıldığı anlaşılmaktadır.

Bu itibarla, TBMM adına kamu idarelerinin gelir gider ve mallarını denetleyen ve bu denetim sonucu elde edilen bulgulara istinaden aynı zamanda hesap yargılaması da yapan Sayıştay’ın, idarelerce yapılan iş ve işlemlerin yerinde olup olmadığını denetlemesi, idarenin takdir yetkisini sınırlayacak ve ortadan kaldıracak şekilde belli bir yönde karar almasını zorunlu kılacak görüş ve tespitlerde bulunması, Anayasa’yla ve Sayıştayın kuruluş amacıyla bağdaşmaz.

Açıklanan nedenlerle, dava konusu kural Anayasa’nın 2. ve 160. maddelerine aykırı değildir. İptal isteminin reddi gerekir.

Kuralın Anayasa’nın 87. ve 165. maddeleriyle bir ilgisi görülmemiştir.

12- Kanun’un 35. Maddesinin (1) Numaralı Fıkrasının (b) Bendinin ve 37. Maddesinin (2) Numaralı Fıkrasında Yer Alan “…genel kabul görmüş uluslararası…” İbaresinin İncelenmesi

Dava dilekçesinde, Dünyada “Genel Kabul Görmüş Denetim Standartları”  ile “Uluslararası Denetim Standartları”  adlarıyla iki ayrı denetim standardı bulunmakla birlikte, söz konusu iki ayrı denetim standardının “Genel Kabul Görmüş Uluslararası Denetim Standartları” adıyla bir araya getirilmesinden oluşan bir denetim standardının bulunmadığı, Genel Kabul Görmüş Denetim Standartlarının (GAAS), ABD’de özel sektör kuruluşlarınca uygulanan Genel Kabul Görmüş Muhasebe Prensiplerinden (GAAP) yola çıkılarak ABD özel sektör denetim otoriteleri tarafından yine ABD’de uygulanmak üzere hazırlanmış denetim standartları olduğu, Uluslararası Denetim Standartları’nın (ISA) ise, merkezi ABD’de bulunan Uluslararası Muhasebeciler Federasyonu (IFAC) tarafından yine özel sektör kuruluşları için geliştirilmiş Uluslararası Muhasebe Standartlarından (IAS – IFRS) yola çıkılarak özel sektör kuruluşlarının denetiminde uygulanmak üzere hazırlanmış ve IFAC Konsey kararlarıyla yürürlüğe konulmuş denetim standartları olduğu, söz konusu iki ayrı muhasebe standartları/prensiplerinin ikisinin de özel sektör kuruluşları için hazırlanmış olmakla birlikte birbirinden farklı oldukları için muhasebe standartlarından üretilen denetim standartlarından farklılıklar taşıdığı, 5018 sayılı Kanun’un 68. maddesinin ikinci fıkrasında, “Dış denetim, genel kabul görmüş uluslararası denetim standartları dikkate alınarak;”  ifadesi geçiyor diye, bunun bir çeviri hatası olabileceği düşünülmeden ve belirtilen hususlar hiç dikkate alınmadan aynı hükmün TBMM adına denetim yapan ve Anayasa’da yüksek denetim kurumu ve hesap mahkemesi olarak düzenlenmiş bulunan Sayıştay Kanunu’na alınmasının kabul edilemez bir hata olduğu,  çünkü Sayıştayın mevcut olmayan bir denetim standardına uygun olarak denetim yürütmesinin söz konusu olamayacağı, öte yandan, “genel kabul görmüş uluslararası denetim standartları”  ifadesi ile “genel kabul görmüş denetim standartları”  ve “uluslararası denetim standartları” nın ikisinin birden ayrı ayrı anlaşılması gerekir de denemeyeceği, çünkü bunların birbirinden çok farklı standartlar olduğu, öte yandan, Sayıştayın denetimlerini, belli standartlara uygun olarak yürütmesinin ayrı bir şey, denetimlerinde standartları göz önünde bulundurmasının ise farklı bir şey olduğu, Sayıştayın Anayasal görevini Anayasa’ya uygun bir şekilde yerine getirebilmesi için, genel kabul görmüş denetim standartlarını veya uluslararası denetim standartlarını aynen benimsemesi değil, tüm Dünya Sayıştaylarının yaptığı gibi kendine uyarlaması gerektiği, uyarlamanın yapılacağı yerin de Kanun olmayıp yönetmelik ve rehberler olması gerektiği, Sayıştayın mevcut olmayan denetim standartlarına göre denetim yapmasını öngören, dava konusu kuralların hukuk devletinin unsurlarından olan kurallarda belirlilik ve öngörülebilirlik ilkelerine uymadığı ve ayrıca INTOSAI Denetim Standartlarına uygun denetim yapmak durumunda olan Sayıştayı, özel sektör kuruluşlarının denetimi için geliştirilmiş bulunan denetim standartlarına uygun denetim yapmaya kayıtsız şartsız zorladığı ve Sayıştay denetimini kanunla sınırlandırdığı belirtilerek kural ve ibarenin, Anayasa’nın 2. ve 160. maddelerine aykırı olduğu ileri sürülmüştür.

Kanun’un 35. maddesinin (1) numaralı fıkrasının dava konusu (b) bendinde, denetimin genel kabul görmüş uluslararası denetim standartlarına uygun olarak yürütüleceği belirtilmiş; 37. maddenin dava konusu ibareyi içeren (2) numaralı fıkrasında ise denetim sürecine ilişkin hususların, kanunlar dikkate alınmak ve genel kabul görmüş uluslararası denetim standartlarından yararlanmak suretiyle hazırlanacak yönetmelik, standart ve rehberlerde belirtileceği öngörülmüştür.

Denetim, dinamik ve sürekli değişime kapalı olmaması gereken bir olgudur. Yüksek denetim kurumları, küreselleşen dünyamızda yeni rollere ve değişimlere açık olmalıdır. Yüksek denetim kurumları, ulusal boyutta gerçekleştirdikleri işler dışında uluslararası alanda da örgütlenmekte ve ulusal sınırları aşarak globalleşen dünyada gerçekleştirdikleri işbirliği ve dayanışma ile ulusal ve uluslararası alanda önemli bir yere sahip olmaktadırlar.

Dava konusu kuralların, denetçinin bağımsızlığının ve denetim sonuçlarının güvenirliliğinin korunmasını, keyfiliğin önüne geçilmesini ve denetimin dinamik ve sürekli değişime açık bir olgu olması da gözetilerek, bu değişikliğin uygulanmasını sağlamak için kamu yararı amacıyla öngörüldüğü anlaşılmaktadır. Böyle bir düzenlemenin de anayasal sınırlar içinde kanun koyucunun takdirinde olduğu açıktır.

Dava konusu 35. maddenin (1) numaralı fıkrasının (b) bendinde yer alan “Denetim genel kabul görmüş uluslararası denetim standartlarına uygun olarak yürütülür.” hükmünün, 5018 sayılı Kanun’un 68., 6085 sayılı Kanun’un 37. maddelerindeki hükümler ve INTOSAI Denetim Standartlarında yer alan, standartların her birinin yüksek denetim kuruluşunun kendi anayasal, yasal ve diğer şartları çerçevesinde değerlendirilmesi ve uygulanması gerektiğine ilişkin açıklaması gözetilerek, “Denetim, genel kabul görmüş uluslararası denetim standartları dikkate alınarak yürütülür.”  şeklinde anlaşılması gerekir.

Dava konusu kural ve ibarede geçen “genel kabul görmüş uluslararası” ibarelerinin belirli olmadığı ileri sürülmüş ise de, dava konusu kuralın gerekçesinden genel kabul görmüş uluslararası denetim standartlarının başta Lima Deklarasyonu olmak üzere, INTOSAI Denetim Standartlarına yer verilmiş olduğu gözetildiğinde, dava konusu kural ve ibarede belirsizlik ve hukuk devleti ilkesine aykırılık bulunduğu söylenemez.

Diğer yandan, dava konusu kurallar Sayıştay tarafından yapılan denetimi sınırlamaktan öte denetimde meydana gelecek olan gelişmelerin uygulanmasına olanak sağladığından, Anayasa’nın 160. maddesinde belirtilen Sayıştay denetimini sınırlandırdığından söz edilemez.

Açıklanan nedenlerle, dava konusu kural ve ibare Anayasa’nın 2. ve 160. maddelerine aykırı değildir. İptal istemlerinin reddi gerekir.

13- Kanun’un 35. Maddesinin (1) Numaralı Fıkrasının (ç) Bendinde Yer Alan “…güncel…” Sözcüğünün İncelenmesi

Dava dilekçesinde, Sayıştayın, bir haber ajansı, reklam veya kamuoyu araştırma şirketi değil, anayasal bir yüksek denetim kurumu ve hesap mahkemesi olduğu, Anayasa’nın 160. maddesinde Sayıştaya TBMM adına denetim yapma ve sorumluların hesap ve işlemlerini kesin hükme bağlama görevi verildiği, denetim metodolojisinin salt güncel olması nedeniyle Sayıştay tarafından uygulanmasının kanun ile öngörülmesinin doğru bir yaklaşım olmadığı, çünkü güncel olan her şeyin popüler olabileceği fakat, doğru olmasının sınanarak test edilmesinden geçtiği, sorumluların hesap ve işlemlerini kesin hükme bağlama yetkisi olan anayasal bir kurumdan, ne olduğu belirsiz güncelin peşine takılması değil, bilimselliği test edilerek sınanmış, tartışma götürmeyen metodolojilere dayalı denetim yapmasının beklenmesi gerektiği, kaldı ki, güncel sözcüğünün, hukuksal anlamda, belirlilik içermediği gibi öngörülebilir de olmadığı, yasa kurallarının, hiçbir tartışmaya yer vermeyecek şekilde açık, anlaşılabilir ve öngörülebilir olması gerektiği belirtilerek dava konusu sözcüğün, Anayasa’nın 2. ve 160. maddelerine aykırı olduğu ileri sürülmüştür.

Kanun’un dava konusu sözcüğün de yer aldığı 35. maddesinin (1) numaralı fıkrasının (ç) bendinde, denetimlerin, güncel denetim metodolojilerinin uygulanmasında gerekli özen gösterilerek gerçekleştirileceği öngörülmektedir

Anayasa’nın 2. maddesinde yer alan hukuk devletinin temel ilkelerinden biri “belirlilik”tir. Bu ilkeye göre, yasal düzenlemelerin hem kişiler hem de idare yönünden herhangi bir duraksamaya ve kuşkuya yer vermeyecek şekilde açık, net, anlaşılır ve uygulanabilir olması gereklidir.

Dava konusu sözcüğün bulunduğu kuralın, denetimin; dinamik ve değişken olması gözetilerek, meydana gelen bilimsel ve teknolojik gelişmelerden faydalanmak suretiyle değişen koşullara uyularak yapılabilmesi için kamu yararı amacıyla çıkarıldığı anlaşılmaktadır. Böyle bir düzenleme anayasal sınırlar içinde kanun koyucunun takdirinde olduğu gibi Anayasa’nın 160. maddesinin de gereğidir.

Açıklanan nedenlerle, dava konusu sözcük Anayasa’nın 2. ve 160. maddelerine aykırı değildir. İptal isteminin reddi gerekir.

14- Kanun’un 38. Maddesinin (1) Numaralı Fıkrasının Birinci Cümlesinde Yer Alan “…düzenlilik ve performans…” ile “…idareler itibariyle birleştirilir ve bir örneği…” İbarelerinin İncelenmesi

Dava dilekçesinde, performans denetimi raporlarının idareler itibariyle ve yıllık olarak birleştirilmesinin mümkün ve anlamlı olmadığı, çünkü performans denetiminin düzenlilik denetiminden farkının, bütçe yılı ile bağlantısının bulunmayışı ve yıllık, periyodik bir denetim olmayışından kaynaklandığı, performans denetiminin, kurumların bazı faaliyetlerini, hatta çoğunlukla birden fazla kurumu ilgilendiren kamusal faaliyetleri konu aldığı ve konunun gerektirdiği zaman dilimine uzandığı, maddede geçen performans denetimi raporu ifadesiyle İNTOSAİ Denetim Standartlarında öngörülen performans raporu değil de, Kanun’un 2. maddesinin (1) numaralı fıkrasının (d) bendinde tanımlanan performans ölçümü kastediliyor ise, performans ölçümü/değerlendirmesinin Kanun’un “Faaliyet Değerlendirme Raporu”  başlıklı 39. maddesinin konusunu oluşturduğundan bu madde ile ilgisinin bulunmadığı, Kanun’un 38. maddesinde belirtildiği şekliyle genel yönetim kapsamındaki kamu idarelerinin düzenlilik denetimi sonucunda, gelir, gider ve mal hesap ve işlemlerine yönelik tespit edilen (kamu zararı dahil) mevzuata aykırılıkların idareler itibariyle birleştirilerek ilgili kamu idarelerine gönderilmesinin ve üst yöneticilerden alınan cevaplarla birlikte yeniden düzenlenerek yargılama dairesi ve Rapor Değerlendirme Kurulunun görüşlerinden sonra TBMM’ye sunulmasının, anayasal düzeyde bir çok önemli hukuki sorunlara yol açacağı, Anayasa’nın 160. ve 164. maddelerine göre, Sayıştayın sorumluların hesap ve işlemlerini kesin hükme bağlayabilmesi için Kanun’un 36. maddesine göre hesap ve işlemlerin incelenmesi ve 48. maddesine göre de mevzuata aykırı bulunan denetim bulguları hakkında sorgu düzenlenerek sorumluların savunmalarının alınması ve sorgu ve savunmalara göre düzenlenen raporların yargılama dairelerine intikal ettirilmesi, raporun yargılama dairelerinde yargılanması ve temyiz aşamasından geçerek kesin hüküm niteliğini kazanmasının gerektiği, ancak, 5018 sayılı Kanun’un 68. maddesi ile Kanun’un 38. maddesinin söz konusu bulgular hakkında üst yöneticilerin cevaplarını alarak üst yöneticilerin yönetsel sorumluluklarına esas oluşturmak üzere TBMM’ye sunulmasını öngördüğünü, bulguların Sayıştayda kesin hükme bağlanmadan TBMM’ye sunulmasının bir takım hukuki sorunları beraberinde getireceği, çünkü, TBMM’ye sunulmuş bulgular hakkında Sayıştay yargılama daireleri sorumluların savunmalarını yerinde görerek beraatlerine karar verebilecekleri gibi, tazmin hükmü verilmiş olsa dahi sorumluların temyizi üzerine Temyiz Kurulu, daire kararının değiştirilerek onanmasına veya tamamen kaldırılmasına karar verebileceği, Sayıştayın mevzuata aykırı bularak TBMM’ye raporladığı bulguların, sonradan Sayıştay yargılama dairelerinde mevzuata aykırı bulunmamasının neden olacağı hukuki sorunların yanında, Sayıştayın TBMM’ye sunduğu raporların doğruluğu ve güvenirliği hakkında derin kuşkulara yol açarak Sayıştay denetim ve yargılamasını siyasi tartışma ve polemik konusu hâline getireceği ya da bulguların mevzuata aykırı görülerek TBMM’ye sunulmuş olmasının Sayıştay yargılama dairelerini hukuka aykırı tazmin kararı vermeye zorlayacağı, iptali istenilen ibarelerin, idareler itibariyle yıllık olarak birleştirilmesi mümkün olmayan performans denetimi raporlarının düzenlilik denetimi raporlarıyla birleştirilmesini ve genel yönetim kapsamındaki kamu idarelerinin gelir, gider ve mal hesap ve işlemlerinden mevzuata aykırı bulunan ve bu yanıyla hesap yargılamasına konu oluşturan hususların da TBMM’ye sunulmasını öngördüğünden dava konusu ibarelerin, Anayasa’nın 2. ve 160. maddelerine aykırı olduğu ileri sürülmüştür.

Kanun’un dava konusu ibarelerin de yer aldığı 38. maddesinin (1) numaralı fıkrasının birinci cümlesinde, kamu idarelerinin düzenlilik ve performans denetimleri sonucunda denetim grup başkanlıklarınca düzenlenen denetim raporlarının idareler itibariyle birleştirileceği ve bir örneğinin Sayıştay Başkanlığınca ilgili kamu idaresine gönderileceği belirtilmektedir.

6085 sayılı Kanun’a göre düzenlilik denetimi sonucu hazırlanacak raporlar denetim raporları ve yargılamaya esas rapordur. Düzenlilik ve performans denetimlerinin birlikte yapılması esas olup, yapılacak bu denetimlerde dava konusu ibarelerin bulunduğu kural uyarınca birleştirilecek olan raporlar, düzenlilik denetiminde yargılamaya esas rapor dışında kalan denetim raporları ve performans denetimi sonucunda hazırlanan raporlardır.

Kanun koyucunun dava konusu ibarelerin bulunduğu kural ile aynı idareye ilişkin olarak yapılan düzenlilik ve performans denetimleri sonucunda raporların birleştirmesini öngörerek, söz konusu idare açısından ortaya çıkan durumun her idare bazında, her açıdan görülebilmesini sağlamak olduğu anlaşılmaktadır. Böyle bir düzenlemenin anayasal sınırlar içinde kanun koyucunun takdirinde olduğu da açıktır.

Ayrıca, Anayasa’nın 160. maddesinde Sayıştay raporlarının neler olacağı ve ne şekilde düzenlenecekleri belirtilmemiştir. Yalnızca, Anayasa’nın 160. maddesinin son fıkrasında, “Sayıştay’ın…işleyişi, denetim usulleri…..kanunla düzenlenir.”  kuralına yer verilerek gerekli düzenlemeler kanun koyucunun takdirine bırakılmıştır. Dava konusu ibareler ise bu kapsamda olduğundan Anayasa’nın 160. maddesine aykırı değildir.

Açıklanan nedenlerle, dava konusu ibareler Anayasa’nın 2. ve 160. maddelerine aykırı değildir. İptal istemlerinin reddi gerekir.

15- Kanun’un 39. Maddesinin (2) Numaralı Fıkrasının Son Cümlesinde Yer Alan “…bir örneği de ilgili mahallî idarenin meclisine…” İbaresinin İncelenmesi

Dava dilekçesinde, Sayıştayın Anayasa’dan aldığı yetkiyle denetlediği mahallî idarelerin meclislerine, mahallî idarelerin idare faaliyet raporları hakkındaki Sayıştay değerlendirmesini göndermesinin, mahallî idarelerin meclislerini Sayıştayın adına denetim yaptığı TBMM ile eş görmesi anlamına geldiği belirtilerek dava konusu ibarenin, Anayasa’nın 160. maddesine aykırı olduğu ileri sürülmüştür.

Kanun’un 39. maddesinin (1) numaralı fıkrasında; kamu idareleri tarafından gönderilen idare faaliyet raporlarının, İçişleri Bakanlığı tarafından hazırlanan mahallî idareler genel faaliyet raporu ve Maliye Bakanlığınca hazırlanan genel faaliyet raporunun denetim grup başkanlıklarınca denetim sonuçları da dikkate alınarak değerlendirileceği öngörülmektedir. Maddenin dava konusu ibarenin bulunduğu (2) numaralı fıkrasında ise denetim grup başkanlıklarınca bu konuda hazırlanan değerlendirme raporları esas alınarak hazırlanan faaliyet genel değerlendirme raporunun, Rapor Değerlendirme Kurulunun görüşü alındıktan sonra Sayıştay Başkanı tarafından mahallî idarelere ait olanlar hariç olmak üzere idare faaliyet raporları, genel faaliyet raporu ve mahallî idareler genel faaliyet raporu ile birlikte TBMM’ye sunulacağı ve bir örneğinin Maliye Bakanlığına gönderileceği, mahallî idarelerin idare faaliyet raporları hakkındaki Sayıştay değerlendirmesinin bir örneğinin İçişleri Bakanlığına, bir örneğinin de ilgili mahallî idarenin meclisine gönderileceği hüküm altına alınmıştır.

Anayasa’nın 160. maddesinde, “Mahallî idarelerin hesap ve işlemlerinin denetimi ve kesin hükme bağlanması Sayıştay tarafından yapılır.” denilmektedir.

Anayasa’nın 160. maddesinin birinci fıkrasında; TBMM adına Sayıştay tarafından denetlenecek kurumlar arasında mahallî idareler sayılmamış, maddenin üçüncü fıkrasında mahallî idarelerin Sayıştay tarafından denetleneceği belirtilmiştir. Mahallî idareler, yetkileri belirli bir coğrafi alan ve hizmetlerle sınırlı olarak kamusal faaliyet gösteren belediye, il özel idaresi ile bunlara bağlı veya bunların kurdukları veya üye oldukları birlik ve idareleri kapsamına alması nedeniyle merkezi hükümet bütçesi kapsamı dışında tutulmuşlardır. Ancak mahallî idarelerin, diğer kurumların bütçeleri ile bağlantılı olmasından dolayı faaliyet, hedef ve sonuçları, bütçe ekinde TBMM’ye sunulmaktadır.

Mahallî idarelerin bütçeleri ve kesin hesap işlemleri kendi yerel meclislerinde görüşülmekte ve onaylanmaktadır. Bu nedenle, dava konusu ibarenin, mahallî idarelerin idare faaliyet raporları hakkındaki Sayıştay değerlendirmesinden mahallî idare meclislerinin bilgi sahibi olması ve gereğinin yapılmasının sağlanması için kamu yararı amacı ile düzenlendiği anlaşılmaktadır. Böyle bir düzenlemenin de anayasal sınırlar içinde kanun koyucunun takdirinde olduğu açıktır.

Sayıştayın mahallî idareleri denetlemesi Anayasa’nın 160. maddesinin üçüncü fıkrası uyarınca verilen görevden kaynaklanmaktadır. Mahallî idarelerin idare faaliyet raporları hakkındaki Sayıştay değerlendirmesinin ilgili mahallî idarenin meclisine gönderilmesi, mahallî idarelerin meclislerini Sayıştay’ın adına denetim yaptığı TBMM ile eş görmesi anlamına gelmez.

Öte yandan, Anayasa’nın 160. maddesinde Sayıştayın, mahallî idarelerin idare faaliyetleri raporları hakkındaki değerlendirmesinin bir örneğini mahallî idarenin meclisine göndermesini yasaklayan bir hüküm de bulunmamaktadır. Aksine, Anayasa’nın 160. maddesinin son fıkrasında, Sayıştayın kuruluşu, işleyişi ve denetim usullerinin kanunla düzenleneceği öngörülmektedir. Dava konusu ibare de kanunla düzenlenmiştir.

Açıklanan nedenlerle, dava konusu ibare Anayasa’nın 160. maddesine aykırı değildir. İptal isteminin reddi gerekir.

16- Kanun’un 45. Maddesinin İncelenmesi

Dava dilekçesinde, Sayıştayın görevlerinin Anayasa’nın 160. maddesinde sayılmış iken dava konusu kural ile Sayıştaya kaynağını Anayasa’dan almayan yeni görevler verildiği ve Anayasa’ya göre TBMM adına denetim yapan Sayıştayın, verilen bu görevler temelinde kanun ile adeta TBMM’ye bağlı görev yapan bir teftiş veya denetleme kuruluna dönüştürüldüğü, bu durumun Sayıştayın bağımsızlığı ve tarafsızlığına aykırılık teşkil edeceği,  öte yandan, TBMM’de sadece ihtisas komisyonlarının sayısının 17 olup, bunlara kurulabilecek araştırma ve soruşturma komisyonları da eklenince TBMM Başkanlığından gelebilecek denetim ve inceleme taleplerinin ulaşabileceği boyut ve söz konusu taleplere öncelik verilecek olmasının, Sayıştayın Anayasa’dan kaynaklanan ve belirli bir program temelinde yürütülmesi gereken görevlerinin yapılmasını engelleyebileceği belirtilerek dava konusu kuralın, Anayasa’nın 6. ve 160. maddelerine aykırı olduğu ileri sürülmüştür.

Dava konusu kuralda, TBMM Başkanlığının; araştırma, soruşturma ve ihtisas komisyonlarının kararına istinaden Sayıştaydan, talep edilen konuyla sınırlı olmak kaydıyla denetimine tâbi olup olmadığına bakılmaksızın özelleştirme, teşvik, borç ve kredi uygulamaları dâhil olmak üzere, tüm kamu kurum ve kuruluşlarının hesap ve işlemleri ile aynı usule bağlı olarak, kullanılan kamu kaynak ve imkânlarından yararlanma çerçevesinde, her türlü kurum, kuruluş, fon, işletme, şirket, kooperatif, birlik, vakıf ve dernekler ile benzeri teşekküllerin hesap ve işlemlerinin denetlenmesini talep edebileceği, denetim sonuçlarının TBMM Başkanlığına sunulacağı ve TBMM’den gelen denetim taleplerine öncelik verileceği, Cumhurbaşkanlığının bu madde kapsamı dışında olduğu öngörülmüştür.

Anayasa’nın 160. maddesinin birinci fıkrasında, “Sayıştay, merkezi yönetim bütçesi kapsamındaki kamu idareleri ile sosyal güvenlik kurumlarının bütün gelir ve giderleri ile mallarını TBMM adına denetlemek ve sorumluların hesap ve işlemlerini kesin hükme bağlamak ve kanunlarla verilen inceleme, denetleme ve hükme bağlama işlerini yapmakla görevlidir….”  denilmektedir.

Anayasa’nın 87. ve 98. maddeleri uyarınca, TBMM’nin denetleme yetkisi bulunmaktadır. Dava konusu kuralda belirtilen tüm kamu kurum ve kuruluşları ile kullanılan kamu kaynak ve imkânlarından yararlanma çerçevesinde her türlü kurum, kuruluş, fon, işletme, şirket, kooperatif, birlik, vakıf ve dernekler ile benzeri teşekküllerin hesap ve işlemlerinin denetlenmesini talep edebilmesi de bu yetki kapsamındadır. Anayasa’nın 160. maddesinin birinci fıkrasında, Sayıştayın anayasal görevleri yanında aynı fıkrada yer alan, kanunlarla verilen inceleme, denetleme ve hükme bağlama işlerini yapmakla görevlidir hükmü kapsamında Sayıştaya kanun ile yeni bir görev verilmesinde Anayasa’ya aykırılık bulunmamaktadır.

Açıklanan nedenlerle, dava konusu kural Anayasa’nın 160. maddesine aykırı değildir. İptal isteminin reddi gerekir.

17- Kanun’un 51. Maddesinin (2) Numaralı Fıkrasının (a) Bendinde Yer Alan “…ilgili kamu idaresinin adı ve denetim dönemi,” İbaresinin İncelenmesi

Dava dilekçesinde, Kanun’un 51. maddesinde Sayıştay ilâmlarının düzenlendiği ve (2) numaralı fıkrasının dava konusu ibarenin bulunduğu (a) bendinde ilâmlarda “ilgili kamu idaresinin adı ve denetim dönemi”nin yer alacağı hükmüne yer verilirken; “Kanun Yollarına Başvurma” başlıklı 54. maddesinin (1) numaralı fıkrasında, temyiz, yargılamanın iadesi ve karar düzeltmesi taleplerinin Sayıştay Başkanlığına hitaben yazılmış dilekçe ile yapılacağı; (2) numaralı fıkrasının (c) bendinde ise dilekçelerde “ilgili hesabın adı ve yılı”  hususlarının bulunacağının belirtildiği, kanun yollarına başvuru dilekçelerine “ilgili hesabın adı ve yılı”nın yazılması zorunlu olmakla birlikte yazılabilmesi için bilinmesi, bilinmesi için de kanun yollarına başvurulan Sayıştay ilâmlarında yazılı olmasının gerektiği, Kanun’un ilâmlara ilişkin 51. maddesinde ilâmlarda yer alacak hususlar içinde “ilgili hesabın adı ve yılı”na yer verilmediği gibi bunun yerine geçmek üzere “ilgili kamu idaresinin adı ve denetim dönemi”ne yer verildiği, ancak, “İlgili kamu idaresinin adı ve denetim dönemi”  ile “ilgili hesabın adı ve yılı”  ifadelerinin birbirinden çok farklı olduğu, dava konusu ibarenin sorumluların hesap ve işlemlerinin kesin hükme bağlandığının belgesi olan Sayıştay ilâmlarında, kesin hükme bağlanan hesaba ilişkin açıklayıcı asgari bilgileri içermediği, sorumluların kanun yollarına başvurmalarına taban oluşturmak yerine, neyi neden amaçladığının ve ne işe yarayacağının belli olmadığı ve Kanun’un 54. maddesinin (2) numaralı fıkrasının (c) bendiyle çelişkili olduğu belirtilerek dava konusu ibarenin, Anayasa’nın 2. ve 160. maddelerine aykırı olduğu ileri sürülmüştür.

Kanun’un 51. maddesinde, Sayıştay daireleri tarafından verilen ilâmların ne şekilde düzenleneceği ve ilâmlarda yer alması gereken hususlar belirtilmektedir. Dava konusu ibarenin yer aldığı kuralda da, ilâmlarda daire ve karar numarası ile ilgili kamu idaresinin adı ve denetim döneminin yer alacağı öngörülmektedir.

Anayasa’nın 2. maddesinde yer alan hukuk devletinin temel ilkelerinden biri “belirlilik”tir. Bu ilkeye göre, yasal düzenlemelerin hem kişiler hem de idare yönünden herhangi bir duraksamaya ve kuşkuya yer vermeyecek şekilde açık, net, anlaşılır ve uygulanabilir olması gereklidir.

Dava dilekçesinde, Kanun’un ilâmlara ilişkin 51. maddesinde, ilâmlarda yer alacak hususlar içinde “ilgili kamu idaresinin adı ve denetim dönemi”ne yer verildiği, ancak Kanun’un “Kanun yollarına başvurma”  başlıklı 54. maddesinin birinci fıkrasında, temyiz, yargılamanın iadesi ve karar düzeltilmesi taleplerinin Sayıştay Başkanlığına hitaben yazılmış imzalı dilekçe ile yapılacağının belirtildiği,  ikinci fıkrasının (c) bendinde ise bu dilekçede “ilgili hesabın adı ve yılı”nın bulunması gerektiğinin yer aldığı, her iki kuralda farklı hükümlerin yer almasının sorumluların kanun yollarına başvurabilmelerini ve Sayıştay ilâmlarının takibini engellediği ileri sürülmüş ise de ilâmlarda ve kanun yollarına başvuru dilekçesinde yer alması gereken hususlar gözetildiğinde, sorumluların kanun yollarına başvurabilmelerini ve Sayıştay ilâmlarının takibini engelleyici bir hususun bulunmadığı anlaşılmaktadır. İncelenen kuralda belirtilen ilgili idarenin adı ve denetim döneminin Kanun’un 54. maddesinde öngörülen hükümle uyumluluk içerip içermediği hususu ise anayasal denetime esas oluşturmaz.

Öte yandan, dava konusu ibarede yer alan ilgili kamu idaresinin adı ve denetim döneminden ne anlaşılması gerektiği ise 5018 ve 6085 sayılı Kanun hükümleri ile açık bir şekilde belirtildiğinden, dava konusu ibarenin belirlilik ve öngörülebilirlik ilkelerine aykırı bir yönü bulunmamaktadır.

Açıklanan nedenlerle, dava konusu ibare Anayasa’nın 2. ve 160. maddelerine aykırı değildir. İptal isteminin reddi gerekir.

18- Kanun’un 79. Maddesinin İncelenmesi

Dava dilekçesinde, 5018 sayılı Kanun’a ekli Genel Bütçe Kapsamındaki Kamu İdarelerine İlişkin (I) Sayılı Cetvel’in 8. sırasında Sayıştayın sayıldığı, dolayısıyla Sayıştayın merkezi yönetim kapsamındaki kamu idareleri içinde yer aldığı, bu bağlamda, Sayıştayın da Anayasa’nın 160. maddesinde öngörüldüğü şekilde Sayıştay tarafından denetlenmesi; ancak denetimin bağımsızlığının ve tarafsızlığının güvence altına alınabilmesi için denetimi yürütecek ekibin Sayıştay Başkanı tarafından değil, Sayıştay Genel Kurulu tarafından belirlenmesinin gerektiği, Anayasa Mahkemesinin 10.11.2009 günlü, E.2007/12, K.2009/153 sayılı kararında da belirtildiği üzere Anayasa’nın 87. maddesinde Sayıştay bütçesinin uygulamasının denetlenmesinin TBMM’nin görev ve yetkileri arasında sayılmadığı, bu durumda kanun koyucunun kaynağını Anayasanın 6. maddesinden almayan düzenlemeler yaptığını kabul etmenin gerektiği belirtilerek kuralın, Anayasa’nın 6., 87. ve 160. maddelerine aykırı olduğu ileri sürülmüştür.

Dava konusu kuralda, Sayıştayın denetlenmesinin, her yıl TBMM adına TBMM Başkanlık Divanı tarafından görevlendirilen ve gerekli mesleki niteliklere sahip denetim elemanlarından oluşan bir komisyon tarafından, hesaplar ve bunlara ilişkin belgeler de esas alınarak yapılacağı öngörülmektedir.

Anayasa’nın 87. maddesinde, “Türkiye Büyük Millet Meclisinin görev ve yetkileri, kanun koymak, değiştirmek ve kaldırmak; Bakanlar Kurulunu ve bakanları denetlemek; Bakanlar Kuruluna belli konularda kanun hükmünde kararname çıkarma yetkisi vermek; bütçe ve kesin hesap kanun tasarılarını görüşmek ve kabul etmek; para basılmasına ve savaş ilânına karar vermek; milletlerarası andlaşmaların onaylanmasını uygun bulmak, Türkiye Büyük Millet Meclisi üye tamsayısının beşte üç çoğunluğunun kararı ile genel ve özel af ilânına karar vermek ve Anayasanın diğer maddelerinde öngörülen yetkileri kullanmak ve görevleri yerine getirmektir”  denilerek, TBMM’nin görev ve yetkileri açıkça belirtilmiştir.

Anayasa’nın 160. maddesine göre, merkezi yönetim bütçesi kapsamındaki kamu idareleri ile sosyal güvenlik kurumlarının bütün gelir ve giderleri ile mallarını TBMM adına denetlemek ve sorumluların hesap ve işlemlerini kesin hükme bağlamak ve kanunlarla verilen inceleme, denetleme ve hükme bağlama işlerini yapmak görevi Sayıştaya aittir.

Sayıştayın, bütçe bakımından merkezi yönetim bütçesi kapsamına giren bir kamu idaresi olduğu kuşkusuzdur. Nitekim, 5018 sayılı Kanun’un 3. maddesi ve ekli (I) Sayılı Cetvelin 8. sırasında Sayıştay merkezi yönetim kapsamındaki kamu idaresi olarak yer almaktadır.

Anayasa’nın 87. maddesinde de, Sayıştayın denetlenmesi TBMM’nin görev ve yetkileri arasında belirtilmemiştir. Bu durumda, Anayasa’nın 6. maddesine göre kanun koyucunun kaynağını Anayasa’dan almadan dava konusu düzenlemeleri yapma yetkisi de bulunmamaktadır.

Açıklanan nedenlerle, dava konusu kural Anayasa’nın 6., 87. ve 160. maddelerine aykırıdır. İptali gerekir.

Serdar ÖZGÜLDÜR, Engin YILDIRIM, Nuri NECİPOĞLU ile Zühtü ARSLAN bu görüşe katılmamışlardır.

V- YÜRÜRLÜĞÜN DURDURULMASI İSTEMİ

3.12.2010 günlü, 6085 sayılı Sayıştay Kanunu’nun;

A- 79. maddesinin yürürlüğünün durdurulması isteminin, koşulları oluşmadığından REDDİNE,

 B- 1- 2. maddesinin (1) numaralı fıkrasının (d) bendi, (f) bendinde yer alan “…tespit edilen kamu zararına ilişkin…” ibaresi ve (k) bendine,

2- 7. maddesinin (6) numaralı fıkrasına,

3- 11. maddesinin (1) numaralı fıkrasının (e) bendinde yer alan “Rapor Değerlendirme Kurulu,” ibaresine,

4- 17. maddesinin (6) numaralı fıkrasının (c), (ç) ve (d)  bentleri ile “Bunun dışında mülakat ile ilgili herhangi bir kayıt sistemi kullanılmaz.” biçimindeki son cümlesine, (7) numaralı fıkrasının, “Mülakatta başarılı sayılmak için, komisyon başkan ve üyelerinin yüz tam puan üzerinden verdikleri puanların aritmetik ortalamasının en az yetmiş olması şarttır.” biçimindeki son cümlesine,

5- 21. maddesinin (7) numaralı fıkrasının birinci cümlesinde yer alan “…başkan yardımcılarından birine vekalet verir.” ibaresi ile ikinci cümlesinde yer alan “…başkan yardımcılarından kıdemli olanı…” ibaresine,

6- 22. maddesinin (1) numaralı fıkrasının “Başkan yardımcıları daire başkanı statüsündedir.” biçimindeki son cümlesine,

7- 23. maddesinin (2) numaralı fıkrasının (a) bendinde yer alan “…kamu zararına ilişkin…” ibaresi ile  (4) numaralı fıkrasında yer alan “…ve ahizler…” ibaresine,

8- 25. maddesinin (5) numaralı fıkrasına,

9- 26. maddesinin (1) numaralı fıkrasının birinci cümlesinde yer alan “…Rapor Değerlendirme Kuruluna seçilenler dışında kalan…” ibaresine,

10- 27. maddesinin (1) numaralı fıkrasında yer alan “…Rapor Değerlendirme Kurulu ile…” ibaresine,

11- 28. maddesine,

12- 31. maddesinin (2) numaralı fıkrasının (b) ve (ç) bentlerine,

13- 32. maddesinin (6) numaralı fıkrasına,

14- 35. maddesinin (1) numaralı fıkrasının (a) bendinde yer alan “Sayıştay tarafından  yerindelik  denetimi   yapılamaz,  idarenin  takdir   yetkisini   sınırlayacak  ve ortadan  kaldıracak karar alınamaz.” biçimindeki son cümlesine, (b) bendine ve (ç) bendinde yer alan “…güncel…”  sözcüğüne,

15- 36. maddesinin (3) numaralı fıkrasına,

16- 37. maddesinin (2) numaralı fıkrasında yer alan “…genel kabul görmüş uluslararası…”  ibaresine,

17- 38. maddesinin (1) numaralı fıkrasının birinci cümlesinde yer alan “…düzenlilik ve performans…” ve “…idareler itibariyle birleştirilir ve bir örneği…” ibaresine, (2) numaralı fıkrasının birinci cümlesinde yer alan “…ve Rapor Değerlendirme Kurulunun görüşü alınır.” ibaresi ile ikinci cümlesinde yer alan “…Kurulca görüş bildirilen…” ibaresine,

18- 39. maddesinin (2) numaralı fıkrasının birinci cümlesinde yer alan “…Rapor Değerlendirme Kurulunun görüşü alındıktan sonra…” ibaresi ile son cümlesinde yer alan “…bir örneği de ilgili mahalli idarenin meclisine…” ibaresine,

19- 40. maddesinin (2) numaralı fıkrasının birinci cümlesinde yer alan “…Rapor Değerlendirme Kurulunun görüşü de alındıktan sonra…” ibaresine;

20- 42. maddesinin (1) numaralı fıkrasının ikinci cümlesinde yer alan “…ve rapor Değerlendirme Kurulu…” ibaresine,

21- 43. maddesinin (1) numaralı fıkrasının birinci cümlesinde yer alan  “…eylül ayı sonuna kadar Rapor Değerlendirme Kuruluna gönderilir.” ibaresi ile ikinci cümlesinde yer alan “…Rapor Değerlendirme Kurulu …” ibaresine,

22-  45. maddesine,

23- 48. maddesinin (1) numaralı fıkrasının birinci cümlesinde yer alan “…kamu zararına yol açan…” ibaresine,

24- 51. maddesinin (2) numaralı fıkrasının (a) bendinde yer alan “…ilgili kamu idaresinin adı ve denetim dönemi,” ibaresine,

25- 64. maddesinin (3) numaralı fıkrasının ikinci cümlesinde yer alan “…Rapor Değerlendirme Kurulu ile…” ibaresine,

26- Geçici 3. maddesinin (3) numaralı fıkrasının birinci cümlesinde yer alan “…Rapor Değerlendirme Kurulu ve…” ibaresine,

yönelik iptal istemleri, 28.2.2013 günlü, E.2011/21,  K.2013/36 sayılı kararla reddedildiğinden, bu maddelere, fıkralara, bentlere, cümlelere, ibarelere ve sözcüğe ilişkin yürürlüğün durdurulması istemlerinin REDDİNE,

28.2.2013 gününde OYBİRLİĞİYLE karar verilmiştir.

VI- SONUÇ

3.12.2010 günlü, 6085 sayılı Sayıştay Kanunu’nun;

A- 2. maddesinin (1) numaralı fıkrasının (d) bendi ile 36. maddesinin (3) numaralı fıkrasının Anayasa’ya aykırı olmadıklarına ve iptal istemlerinin REDDİNE, OYBİRLİĞİYLE,

B- 2. maddesinin (1) numaralı fıkrasının (f) bendinde yer alan “…tespit edilen kamu zararına ilişkin…”, 23. maddesinin (2) numaralı fıkrasının (a) bendinde yer alan “…kamu zararına ilişkin…” ve 48. maddesinin (1) numaralı fıkrasının birinci cümlesinde yer alan “…kamu zararına yol açan…” ibarelerinin Anayasa’ya aykırı olmadıklarına ve iptal istemlerinin REDDİNE, OYBİRLİĞİYLE,

C- 2. maddesinin (1) numaralı fıkrasının (k) bendinin Anayasa’ya aykırı olmadığına ve iptal isteminin REDDİNE, OYBİRLİĞİYLE,

D- 7. maddesinin (6) numaralı fıkrasının Anayasa’ya aykırı olmadığına ve iptal isteminin REDDİNE, OYBİRLİĞİYLE,

E- 17. maddesinin;

1- (6) numaralı fıkrasının;

a- (c), (ç) ve (d) bentlerinin Anayasa’ya aykırı olmadıklarına ve iptal istemlerinin REDDİNE, OYBİRLİĞİYLE,

b- “Bunun dışında mülakat ile ilgili herhangi bir kayıt sistemi kullanılmaz.” biçimindeki son cümlesinin Anayasa’ya aykırı olmadığına ve iptal isteminin REDDİNE, Mehmet ERTEN, Osman Alifeyyaz PAKSÜT ile Zehra Ayla PERKTAŞ’ın karşıoyları ve OYÇOKLUĞUYLA,

2- (7) numaralı fıkrasının, “Mülakatta başarılı sayılmak için, komisyon başkan ve üyelerinin yüz tam puan üzerinden verdikleri puanların aritmetik ortalamasının en az yetmiş olması şarttır.” biçimindeki son cümlesinin Anayasa’ya aykırı olmadığına ve iptal isteminin REDDİNE, OYBİRLİĞİYLE,

F- 21. maddesinin (7) numaralı fıkrasının birinci cümlesinde yer alan “…başkan yardımcılarından birine vekalet verir.” ve ikinci cümlesinde yer alan “… başkan yardımcılarından kıdemli olanı…” ibareleri ile 22. maddesinin (1) numaralı fıkrasının “Başkan yardımcıları daire başkanı statüsündedir.” biçimindeki son cümlesinin ve 25. maddesinin (5) numaralı fıkrasının Anayasa’ya aykırı olmadıklarına ve iptal istemlerinin REDDİNE, OYBİRLİĞİYLE,

G- 23. maddesinin (4) numaralı fıkrasında yer alan “…ve ahizler…” ibaresinin Anayasa’ya aykırı olmadığına ve iptal isteminin REDDİNE, OYBİRLİĞİYLE,

H- 28. maddesinin ve 11. maddesinin (1) numaralı fıkrasının (e) bendinde yer alan “Rapor Değerlendirme Kurulu,” ibaresinin; 26. maddesinin (1) numaralı fıkrasının birinci cümlesinde yer alan “…Rapor Değerlendirme Kuruluna seçilenler dışında kalan…” ibaresinin; 27. maddesinin (1) numaralı fıkrasında yer alan “…Rapor Değerlendirme Kurulu ile…” ibaresinin; 38. maddesinin (2) numaralı fıkrasının birinci cümlesinde yer alan “…ve Rapor Değerlendirme Kurulunun görüşü alınır.” ibaresi ile ikinci cümlesinde yer alan “…Kurulca görüş bildirilen…” ibaresinin; 39. maddesinin (2) numaralı fıkrasının birinci cümlesinde yer alan “…Rapor Değerlendirme Kurulunun görüşü alındıktan sonra…” ibaresinin; 40. maddesinin (2) numaralı fıkrasının birinci cümlesinde yer alan “… Rapor Değerlendirme Kurulunun görüşü de alındıktan sonra…” ibaresinin; 42. maddesinin (1) numaralı fıkrasının ikinci cümlesinde yer alan “… ve rapor Değerlendirme Kurulu…” ibaresinin; 43. maddesinin (1) numaralı fıkrasının birinci cümlesinde yer alan  “…eylül ayı sonuna kadar Rapor Değerlendirme Kuruluna gönderilir.” ibaresi ile ikinci cümlesinde yer alan “… Rapor Değerlendirme Kurulu…” ibaresinin; 64. maddesinin (3) numaralı fıkrasının ikinci cümlesinde yer alan “…Rapor Değerlendirme Kurulu ile…” ibaresinin; Geçici 3. maddesinin (3) numaralı fıkrasının birinci cümlesinde yer alan “…Rapor Değerlendirme Kurulu ve…” ibaresinin Anayasa’ya aykırı olmadıklarına ve iptal istemlerinin REDDİNE, OYBİRLİĞİYLE,

I- 31. maddesinin (2) numaralı fıkrasının (b) ve (ç) bentlerinin Anayasa’ya aykırı olmadıklarına ve iptal istemlerinin REDDİNE, OYBİRLİĞİYLE,

J- 32. maddesinin (6) numaralı fıkrasının Anayasa’ya aykırı olmadığına ve iptal isteminin REDDİNE, OYBİRLİĞİYLE,

K- 35. maddesinin (1) numaralı fıkrasının (a) bendinde yer alan “Sayıştay tarafından yerindelik denetimi yapılamaz, idarenin takdir yetkisini sınırlayacak ve ortadan kaldıracak karar alınamaz.” biçimindeki son cümlesinin Anayasa’ya aykırı olmadığına ve iptal isteminin REDDİNE, OYBİRLİĞİYLE,

L- 35. maddesinin (1) numaralı fıkrasının (b) bendinin ve 37. maddesinin (2) numaralı fıkrasında yer alan “…genel kabul görmüş uluslararası…” ibaresinin Anayasa’ya aykırı olmadıklarına ve iptal istemleri REDDİNE, OYBİRLİĞİYLE,

    

M- 35. maddesinin (1) numaralı fıkrasının (ç) bendinde yer alan “…güncel…” sözcüğünün Anayasa’ya aykırı olmadığına ve iptal isteminin REDDİNE, OYBİRLİĞİYLE,

N- 38. maddesinin (1) numaralı fıkrasının birinci cümlesinde yer alan                 “…düzenlilik ve performans…” ile “…idareler itibariyle birleştirilir ve bir örneği…” ibarelerinin Anayasa’ya aykırı olmadıklarına ve iptal istemlerinin REDDİNE, OYBİRLİĞİYLE,

O- 39. maddesinin (2) numaralı fıkrasının son cümlesinde yer alan “…bir örneği de ilgili mahalli idarenin meclisine…” ibaresinin Anayasa’ya aykırı olmadığına ve iptal isteminin REDDİNE, OYBİRLİĞİYLE,

P-  45. maddesinin Anayasa’ya aykırı olmadığına ve iptal isteminin REDDİNE, OYBİRLİĞİYLE,

R- 51. maddesinin (2) numaralı fıkrasının (a) bendinde yer alan “…ilgili kamu idaresinin adı ve denetim dönemi,” ibaresinin Anayasa’ya aykırı olmadığına ve iptal isteminin REDDİNE, OYBİRLİĞİYLE,

S- 79. maddesinin Anayasa’ya aykırı olduğuna ve İPTALİNE, Serdar ÖZGÜLDÜR,  Engin YILDIRIM,  Nuri NECİPOĞLU ile Zühtü ARSLAN’ın karşıoyları ve OYÇOKLUĞUYLA,

28.2.2013 gününde karar verildi.

 

 

Başkan

Haşim KILIÇ

Başkanvekili

Serruh KALELİ

Başkanvekili

Alparslan ALTAN

 

 

 

Üye

Mehmet ERTEN

Üye

Serdar ÖZGÜLDÜR

Üye

Osman Alifeyyaz PAKSÜT

 

 

 

Üye

Zehra Ayla PERKTAŞ

Üye

Recep KÖMÜRCÜ

Üye

Burhan ÜSTÜN

 

 

 

Üye

Engin YILDIRIM

Üye

Nuri NECİPOĞLU

Üye

Hicabi DURSUN

 

 

 

Üye

Celal Mümtaz AKINCI

Üye

Erdal TERCAN

 

 

Üye

Muammer TOPAL

Üye

Zühtü ARSLAN

 

----------------------------

1     Rıza TURGAY, “Kuvvetler Ayrılığı İlkesi Karşısında Yüksek Mali Denetim ve Sayıştayımız”, Cumhuriyetin 50. Yılında Sayıştay içinde, Sayıştay Yayınları No: 8, Başbakanlık Basımevi, Ankara 1973, s:222.

2        Domingo L. CRUZ, INTOSAI’nin 30. Yılı, Çev: Semiramis Serin, TC Sayıştay 125. Kuruluş Yıldönümü Yayınları Yayın No: 23/5, Ankara 1987, s: 8.

3        Ord. Prof. Sıddık Sami Onar, İdare Hukukunun Umumi Prensipleri, İ.Ü.H.F.Y. 2. Baskı, s: 583.

4        INTOSAI, INTOSAI Performans Denetimi Uygulama Rehberi, (çev. M. Hakan Özbaran ve Sacit Yörüker), SAYDER Kitaplığı: 2, Ankara 2009, s:1

5        A .g.e. s:9-10.

*    Performans denetiminde, performans ölçüm sistemlerine yönelik derinlemesine ve özel amaçlı çalışmalar yapmak, çoğu Sayıştayda tipik bir performans denetimidir. Ancak, farklı devlet kurumlarının devamlılık gösteren ya da düzenli performans raporları, aynı zamanda, mali denetçiler için de bir denetim görevi olabilecektir. (performans denetçileriyle işbirliği halinde, özellikle de bu tür denetimleri yapma konusunda eğitim almamış olan mali denetçiler söz konusu olduğunda)

 

 

KARŞIOY GEREKÇESİ

6085 sayılı Kanun’un 17. maddesinin (6) fıkrasının iptali istenilen son cümlesinde “Bunun dışında mülâkat ile ilgili herhangi bir kayıt sistemi kullanılmaz” denilmektedir.

9.6.1930 günlü, 1700 sayılı Dâhiliye Memurları Kanunu’nun 2. maddesinden sonra gelmek üzere eklenen 2/A maddesinin dördüncü fıkrasının ikinci cümlesindeki “Bunun dışında mülâkat ile ilgili herhangi bir kayıt sistemi kullanılmaz.” biçimindeki kuralın iptal isteminin reddine ilişkin 14.04.2011 günlü, 2009/63 Esas, 2011/66 Karar sayısı ile verilen ve 23.7.2011/28003 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan Anayasa Mahkemesi kararının “KARŞIOY GEREKÇESİ” yazısının (I) numaralı bendinde belirttiğim gerekçe ile Anayasa’nın 36. ve 125. maddelerine aykırı olan kuralın iptali gerekir.

Açıklanan nedenle çoğunluğun ret kararına katılmadım.

 

 

Üye

Mehmet ERTEN

 

 

KARŞIOY GEREKÇESİ

 6085 sayılı Sayıştay Kanunu’nun “Sayıştayın denetlenmesi, her yıl Türkiye Büyük Millet Meclisi adına Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlık Divanı tarafından görevlendirilen ve gerekli mesleki niteliklere sahip denetim elemanlarından oluşan bir komisyon tarafından, hesaplar ve bunlara ilişkin belgeler de esas alınarak yapılır”  şeklindeki 79. maddesi iptal edilmiştir.

Anayasa’nın 160. maddesinde, Sayıştay’ın merkezi yönetim bütçesi kapsamındaki kamu idareleri ile sosyal güvenlik kurumlarının bütün gelir ve giderleri ile mallarını Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM) adına denetlemek ve sorumluların hesap ve işlemlerini kesin hükme bağlamak ve kanunlarda verilen inceleme, denetleme ve hükme bağlama işlerini yapmakla görevli olduğu belirtilmektedir. Bu anayasal hükmün doğal sonucu olarak ve yine Anayasa’nın 161. ve 164. maddeleri karşısında, tüm merkezi yönetim bütçesindeki kamu idareleri ile sosyal güvenlik kurumlarının harcama yetkilerinin kaynağı ve temeli, Türkiye Büyük Millet Meclisinin bu konudaki iradesinde tecelli etmektedir. Harcama yetkisini veren bir makamın, bu yetki uyarınca tahsis edilmiş ödeneklerin usul ve kanuna uygunluğunu kendi adına denetleyecek bir organı  (Sayıştay’ı)  gerek görmesi halinde denetleyebileceği ve buna dair yasal hükümler getirebileceği izahtan varestedir.

Esasen, TBMM adına kamu idarelerini denetleyen bir organ olan Sayıştay’ın kendi hesaplarının denetlenmesinin, kendisi dışında bir başka denetim mekanizmasına bırakılması gerekliliği eşyanın tabiatına daha uygundur. “Denetim” gibi objektiflik gerektiren bir konuda, hesapları incelenecek “kurum” dışında bir mekanizmanın olması, etkin ve verimli bir denetimin gereğidir. Nitekim, gelişmiş ülkelerin sayıştaylarının uluslararası meslektaş grupları ya da uluslararası bağımsız denetim kurumlarınca dış denetime tabi tutulması gittikçe yaygınlaşan bir yöntem haline gelmektedir. (Bu konuda bkz. H. Ömer Köse, “Sayıştay Denetiminin Denetlenmesi: Uluslararası Uygulama Örnekleri Çerçevesinde Bir Değerlendirme”, Sayıştay Dergisi, Sayı 70, Temmuz-Eylül 2008: 3-42.)

Dava konusu kuralla harcama yetkisinin asli sahibi olan TBMM’ye öngörülen yöntemle Sayıştay hesaplarının denetlenmesi görevi verilmiştir. Anayasa’nın 87. maddesinde TBMM’nin görevleri arasında bu “denetim”in sayılmamış olmasının, bu tür bir düzenlemeye engel teşkil etmediği açıktır. Yukarıda ifade edildiği üzere harcama ve denetim yetkisinin asli sahibi TBMM olup, Anayasa’nın 160., 161. ve 164. maddelerinin amir hükümleri karşısında, ayrıca 87. maddede yeniden bir belirleme yapılmasına gerek bulunmamaktadır.

Diğer yandan, Anayasa’nın 160. maddesi Sayıştay’ın denetimi kapsamında bulunan kurumları belirtmiş, ancak Sayıştay’ın kendisinin nasıl denetleneceğine dair bir düzenlemeye yer vermemiştir. Anayasa koyucu, Sayıştay’ın kendi kendisini denetlemesini isteseydi Anayasa’nın 68. maddesinde başka bir bağlamda belirttiği gibi “Sayıştay dahil” şeklinde bir ibareye yer verebilirdi. Bu durumda, yasamanın asliliği ve genelliği ilkesi gereğince Sayıştay’ın nasıl denetleneceğine dair düzenleme yapma yetkisi kanun koyucuya aittir. Bu ilke, yasama organının Anayasa’da açıkça aksine hüküm olmadıkça her konuyu ilk elden düzenleyebilmesi anlamına gelmektedir. Anayasa’nın diğer hükümlerine aykırı olmamak kaydıyla yasama organı kendisine yeni görev ve yetkiler verebilir. Bu yetki  TBMM’nin “kanun koymak, değiştirmek ve kaldırmak” yetkisi içinde mündemiçtir. Mahkememizin daha önce belirttiği gibi, yasama organının düzenleme yapma yetkisinin sınırı “o konuda izin verici değil yasaklayıcı bir hükmün olup olmadığı hususudur” (E. 2011/59, 2012/34, K.T. 1.3.2012). Anayasa’da Sayıştay’ın hangi kurum tarafından denetleneceğine dair bir hüküm bulunmadığından, kanun koyucu bu konudaki takdir yetkisini Sayıştay’ın denetiminin TBMM tarafından yapılması gerektiği yönünde kullanmıştır.

Açıklanan nedenlerle, kuralın Anayasa’ya aykırı bir yönünün bulunmadığı ve iptal isteminin reddi gerektiği kanaatine vardığımızdan, çoğunluğun iptale yönelik kararına katılmıyoruz.

 

Üye

Serdar ÖZGÜLDÜR

Üye

Engin YILDIRIM

 

 

Üye

Nuri NECİPOĞLU

Üye

Zühtü ARSLAN

 

KARŞIOY YAZISI

6085 sayılı Sayıştay Kanunu’nun 17. maddesinin (6) numaralı fıkrasının “Bunun dışında mülakat ile ilgili herhangi bir kayıt sistemi kullanılmaz” biçimindeki son cümlesinin, E:2011/59, K:2012/34 sayılı Anayasa Mahkemesi Kararına ilişkin karşıoy gerekçelerimin II. paragrafında belirtilen nedenlerle Anayasa’ya aykırı olduğu düşüncesindeyim.

 

 

Üye

Osman Alifeyyaz PAKSÜT

 

KARŞIOY GEREKÇESİ

3.12.2010 günlü, 6085  sayılı Sayıştay Kanunu’nun 17. maddesinin  (6) numaralı  iptali istenilen “Bunun dışında mülakat ile ilgili herhangi bir kayıt  sistemi kullanılmaz.”  cümlesinin de yer aldığı fıkrada;

(6)  Mülakat, adayın;

a) Bir konuyu kavrayıp özetleme, ifade yeteneği ve muhakeme gücü,

b) Liyakati, temsil kabiliyeti, davranış ve tepkilerinin mesleğe uygunluğu,

c) Özgüveni, ikna kabiliyeti ve inandırıcılığı,

ç) Genel yetenek ve genel kültürü,

d) Bilimsel ve teknolojik  gelişmelere açıklığı,  yönlerinden değerlendirilerek, ayrı ayrı puan verilerek gerçekleştirilir. Adaylar, komisyon tarafından (a) ile (d) bentlerinde yazılı özelliklerin her biri için yirmişer puan üzerinden değerlendirilir ve verilen puanlar ayrı ayrı tutanağa geçirilir.  Bunun dışında mülakat ile ilgili herhangi bir kayıt sistemi kullanılmaz.”  denilmektedir. 

Madde hükmü ile Sayıştay Başkanlığında görev yapacak denetçi yardımcılarının  yazılı sınavdan sonra yapılacak mülakatta, şeffaflığı ve objektifliği sağlayacak ve herhangi bir uyuşmazlık çıkması halinde kanıt olabilecek bir kayıt sisteminin kullanılması yasaklanmıştır.

Anayasa’nın 2. maddesinde yer alan hukuk devleti eylem ve işlemleri hukuka uygun olan her alanda adaletli bir hukuk düzeni kurup bunu geliştirerek sürdüren, tüm eylem ve işlemlerini objektif esaslara  bağlayarak    yargı denetimine açan devlettir.

Anayasa’nın “kamu hizmetlerine girme hakkı”nı düzenleyen 70. maddesinde ise  “Her Türk, kamu hizmetlerine girme hakkına sahiptir. Hizmete alınmada, görevin gerektirdiği niteliklerden başka hiçbir ayırım gözetilemez.” denilmiş olup, buna göre hizmete alınmada hizmetin gerekli kıldığı nitelikler dışında öznel değerlendirmelere yol açabilecek davranışlardan kaçınmak gerekmektedir.

Bu durumda dava konusu kural idari işlemlerde objektifliği ve şeffaflığı engellediği gibi, uyuşmazlık çıkması halinde kanıt olabilecek bir kayıt sisteminden kaçınılması suretiyle idari işlemlerde yargısal denetim alanını da daraltmaktadır.

Açıklanan nedenle kural Anayasa’nın 2. ve 70. maddelerine aykırı olduğu ve iptali gerektiği düşüncesiyle çoğunluk görüşüne katılmıyorum.    

 

 

Üye

Zehra Ayla PERKTAŞ