|
Anayasa Mahkemesi Başkanlığından:
Esas Sayısı
: 2010/93
Karar Sayısı : 2012/20
Karar Günü : 9.2.2012
İPTAL DAVASINI AÇAN : Anamuhalefet (Cumhuriyet Halk Partisi)
Partisi Türkiye Büyük Millet Meclisi Grubu adına Grup Başkanvekilleri M. Akif HAMZAÇEBİ ve Muharrem İNCE (Esas Sayısı:
2010/93)
İTİRAZ YOLUNA BAŞVURANLAR :
1- Adana 2. Vergi Mahkemesi (Esas
Sayısı: 2011/25)
2- İstanbul 2. Vergi Mahkemesi (Esas Sayısı: 2011/103)
3- Hatay 1. Vergi Mahkemesi (Esas Sayısı: 2011/112)
DAVA VE İTİRAZLARIN KONUSU :
23.7.2010 günlü, 6009 sayılı Gelir Vergisi Kanunu ile Bazı
Kanun ve Kanun Hükmünde Kararnamelerde Değişiklik Yapılmasına Dair
Kanun’un;
1- 3. maddesiyle değiştirilen, 31.12.1960 günlü, 193
sayılı Gelir Vergisi Kanunu’nun 103. maddesinde yer alan (ücret gelirlerinde 76.200 TL’den fazlasının 76.200
TL’si için 18.594 TL) ibaresinden sonra gelen “…fazlası %35 oranında…” ibaresinin, “ücret gelirleri” yönünden,
2- 5. maddesiyle, 193 sayılı Kanun’un geçici 69.
maddesinin birinci fıkrasına eklenen “Şu kadar ki, vergi matrahlarının tespitinde yatırım
indirimi istisnası olarak indirim konusu yapılacak tutar, ilgili kazancın
%25’ini aşamaz.” biçimindeki cümlenin,
3- 6. maddesiyle, 193 sayılı Kanun’a eklenen Geçici
Madde 78’in “Eksik
olması halinde ise bu fark, vergi sorumluları tarafından bu Kanunun
yayımlanmasından sonra yapılacak ilk ücret ödemesinden kesilerek bu
ödemenin ait olduğu döneme ilişkin muhtasar beyannamenin verilme ve ödeme
süresi içinde topluca (muhtasar beyanname verme yükümlülüğü olmayanlar
hariç) verilecek ayrı bir beyanname ile beyan edilir ve ödenir. Bu
beyanname için ayrıca damga vergisi hesaplanmaz. Anılan sürede düzeltilen
söz konusu fark için gecikme faizi ve vergi cezası aranmaz; eksik tahakkuk
etmiş olan verginin bu süre içinde tamamlanmaması halinde bu tarihte vergi
ziyaı doğmuş olur.” biçimindeki
cümlelerinin,
4- 14. maddesiyle
değiştirilen, 4.1.1961 günlü, 213 sayılı Vergi Usul Kanunu’nun 369.
maddesinin ikinci fıkrasının,
5- 25. maddesiyle, 8.9.1983
günlü, 2886 sayılı Devlet İhale Kanunu’na eklenen Geçici Madde 3’de
yer alan “…tahsil
edilmiş olanlar iade edilmez”
ibaresinin,
6- 27. maddesiyle, 13.12.1983 günlü,
178 sayılı Maliye Bakanlığının Teşkilat ve Görevleri Hakkında Kanun
Hükmünde Kararname’nin 43. maddesinin (a) bendine üçüncü paragraftan sonra
gelmek üzere eklenen paragrafın,
7- 30. maddesiyle değiştirilen,
8.5.1991 günlü, 3717 sayılı Adli Personel ile Devlet Davalarını Takip
Edenlere Yol Gideri ve Tazminat Verilmesi ile 492 Sayılı Harçlar Kanununun
Bir Maddesinin Yürürlükten Kaldırılması Hakkında Kanun’un 2. maddesinin
birinci fıkrasının,
8- 35. maddesiyle, 29.6.2001 günlü,
4706 sayılı Hazineye Ait Taşınmaz Malların Değerlendirilmesi ve Katma Değer
Vergisi Kanununda Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun’un geçici 4.
maddesinin değiştirilen ikinci fıkrasının birinci cümlesinde yer alan, “…öncelikle büyükşehir belediyelerine,
büyükşehir belediyelerinin talebinin olmaması halinde…” ibaresinin,
9- 42. maddesiyle, 5.5.2005
günlü, 5345 sayılı Gelir İdaresi Başkanlığının Teşkilat ve Görevleri
Hakkında Kanun’un 29. maddesine eklenen;
a- “Başkanlık merkez ve taşra teşkilatında, 657 sayılı
Devlet Memurları Kanunu ve diğer kanunların sözleşmeli personel
çalıştırılması hakkındaki usul ve esaslara bağlı olmaksızın, Bakan onayı
ile Başkanlığın stratejik plan ve performans programlarında yer alan önemli
projelerin hazırlanması, gerçekleştirilmesi veya uygulanması amacıyla proje
süresi ile sınırlı olmak üzere tam veya kısmî zamanlı sözleşmeli personel
çalıştırılabilir. Bunlara ödenecek ücret, 657 sayılı Kanunun 4 üncü
maddesinin (B) bendine göre çalıştırılanlar için uygulanmakta olan sözleşme
ücreti tavanının beş katını, çalıştırılabilecek toplam sözleşmeli personel
sayısı ise 150’yi geçemez ve bu fıkrada belirtilen ücret dışında herhangi
bir ödeme yapılamaz. Bu şekilde istihdam edilecek personelin, yükseköğretim
kurumlarından lisans düzeyinde eğitim veren fakülte veya bölümlerinden veya
bunlara denkliği Yükseköğretim Kurulunca kabul edilmiş yurtdışındaki
yükseköğretim kurumlarından mezun olması şarttır. Sözleşmeli personelde
aranılacak diğer nitelikler, istihdam türüne bağlı sözleşmeli personel
sayısı ile ödenecek sözleşme ücretinin tespiti, istihdama dair hususlar ile
sözleşme usul ve esasları Başkanlıkça belirlenir.” biçimindeki fıkranın,
b- Son fıkrada yer alan “Bunun dışında sözlü sınav ile ilgili herhangi bir kayıt sistemi
kullanılmaz.” biçimindeki cümlenin,
10- 47. maddesiyle, 1.6.1989 günlü,
3568 sayılı Serbest Muhasebeci Mali Müşavirlik ve Yeminli Mali Müşavirlik
Kanunu’nun 45. maddesinin değiştirilen üçüncü fıkrasının “…233 sayılı Kamu İktisadi Teşebbüsleri
Hakkında Kanun Hükmünde Kararname kapsamındaki iktisadi devlet
teşekkülleri, kamu iktisadi kuruluşları ve bunların müesseseleri, bağlı
ortaklıkları ve iştirakleri, kamu idarelerinin doğrudan ya da dolaylı
hissedarı olduğu kurumlar ile Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonunun
yönetimindeki kurumların bu Kanun kapsamındaki faaliyetlerini yürütmemeleri
şartıyla, bu kurum ve kuruluşların…” bölümünün,
11- 48. maddesiyle, 22.5.2003 günlü, 4857 sayılı İş
Kanunu’nun 2. maddesinin üçüncü fıkrasından sonra gelmek üzere eklenen
dördüncü fıkranın,
12- 49. maddesiyle, 4857 sayılı Kanun’un 81.
maddesine ikinci fıkradan sonra gelmek üzere eklenen üçüncü ve dördüncü
fıkralarının,
13- 50. maddesiyle, 9.1.1985
günlü, 3146 sayılı Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığının Teşkilat ve Görevleri
Hakkında Kanun’un 12. maddesinin birinci fıkrasına (l) bendinden
sonra gelmek üzere eklenen (m) bendinin,
14- 62. maddesinin (ç)
bendinde yer alan “…2010 takvim yılı
kazançlarına uygulanmak üzere…” ibaresinin,
Anayasa’nın 2., 5., 7., 10., 55., 56., 73., 128.,
130. ve 135. maddelerine aykırılığı ileri sürülerek iptallerine ve Kanun’un
5., 27., 35., 42., 47., 48., 49. ve 50. maddelerinin yürürlüklerinin
durdurulmasına karar verilmesi istemidir.
I- İPTAL VE YÜRÜRLÜĞÜN
DURDURULMASI İSTEMİ İLE İTİRAZ BAŞVURULARININ GEREKÇELERİ
A- Dava Dilekçesinin Gerekçe Bölümü
Şöyledir:
“II. GEREKÇE
1) 6009 Sayılı Yasanın 3 üncü Maddesi
ile Değiştirilen 193 Sayılı Gelir Vergisi Kanununun 103 üncü Maddesinde Yer
Alan Tarifenin, (ücret gelirlerinde 76.200 TL’den
fazlasının 76.200 TL’si için 18.594 TL) İbaresinden Sonra Gelen “…fazlası
%35 oranında…” İbaresinin, “ücret gelirleri” Yönünden Anayasaya
Aykırılığı
6009 sayılı Yasanın 3
üncü maddesiyle, 193 sayılı Gelir Vergisi Kanununun 103 üncü maddesi
değiştirilmiştir. Bu değişiklik sonunda ücret gelirleri dışındaki gelir
vergisine tabi gelirler;
a) 8.800 TL’ye kadar % 15
b) 22.000 TL’nin 8.800
TL’si için 1.320 TL, fazlası % 20
c) 50.000 TL’nin 22.000
TL’si için 3.960 TL, fazlası için % 27
d) 50.000 TL’den
fazlasının 50.000 TL’si için 11.520 TL, fazlası % 35
oranında
vergilendirilecektir.
Yapılan değişikliğe göre
ücret gelirleri ile ücret dışındaki gelirler ilk iki dilim için aynı oranda
vergilendirilecek iken son iki dilimde oranlar aynen korunmuş, ancak ücret
gelirleri için dilimler değiştirilmiştir. Bu değişikliğe göre ücret
gelirleri;
a) 8.800 TL’ye kadar % 15
b) 22.000 TL’nin 8.800
TL’si için 1.320 TL, fazlası % 20
c) 76.200 TL’nin 22.000
TL’si için 3.960 TL, fazlası için % 27
d) 76.200 TL’den
fazlasının 76.200 TL’si için 18.594 TL, fazlası % 35
oranında
vergilendirilecektir.
Karşılaştırmalı tabloda yapılan
değişiklikler şöyle gösterilebilir:
6009 SAYILI
KANUNDAN ÖNCE VE SONRAKİ GELİR VERGİSİ TARİFESİ
|
6009 SAYILI KANUNLA
ÖNGÖRÜLEN TARİFE
|
6009 SAYILI KANUNDAN
ÖNCE UYGULANAN TARİFE
|
|
|
ÜCRET GELİRLERİ (TL)
|
%
|
|
ÜCRET DIŞI GELİRLER
(TL)
|
%
|
|
ÜCRET GELİRLERİ DAHİL
(TL)
|
%
|
|
1
|
0 – 8.800
|
15
|
|
0 – 8800
|
15
|
|
0 – 8.800
|
15
|
|
2
|
8.800 –22.000
|
20
|
|
8.800 – 22.000
|
20
|
|
8.800 – 22.000
|
20
|
|
3
|
22.000 – 50.000
|
27
|
|
22.000 – 50.000
|
27
|
|
22.000 – 50.000
|
27
|
|
4
|
50.000 – 76.200
|
27
|
|
50.000 – 76.200
|
35
|
|
50.000 – FAZLASI
|
35
|
|
5
|
76.200 – FAZLASI
|
35
|
|
76.200 – FAZLASI
|
35
|
|
Tabloda görüldüğü gibi, 6009 sayılı
Yasayla yapılan değişiklikte, 50.000 TL’ye kadar olan gelirler, ücret-ücret
dışı gelir ayrımı yapılmaksızın aynı oranda vergilendirilmektedir. Söz
konusu değişiklik sadece 50.000 TL ila 76.200 TL arasındaki gelirler için
ücret gelirleri ile diğer gelirler arasında farklı tarife uygulanmasını
öngörmektedir. Bu dilimler arasında, diğer gelirler %35 oranında
vergilendirilirken, ücret gelirleri %27 oranında vergilendirilecektir.
76.200 TL’den fazla olan gelirlerde
ise ücret-ücret dışı gelir ayrımı yapılmamış, 76.200 TL’den fazla geliri
olan tüm gelir unsurları %35 oranında vergiye tabi tutulmuştur. 76.200
TL‘den fazla olan gelirler ister ücret geliri olsun ister diğer gelir
unsurlarından ibaret olsun aynı tarifeye göre (%35 oranında) gelir
vergisine tabi tutulacaklardır.
6009 sayılı Yasadan önceki tarifenin,
40.000 TL’den (50.000 TL’den) “…fazlası %35 oranında…” sözcükleri “ücret
gelirleri” yönünden, Anayasa Mahkemesinin 15.10.2010 tarih ve E.2006/95,
K.2009/144, sayılı kararı ile iptal edilmiştir. 08.01.2010 tarihinde Resmi
Gazetede yayınlanan iptal kararı ile verilen altı aylık yürürlük süresi
08.07.2010 tarihinde dolmuştur.
Anayasa Mahkemesinin söz konusu iptal kararı
aşağıda gerekçelere dayandırılmıştır.
“Anayasanın 2 nci maddesinde yer alan
sosyal hukuk devleti, insan haklarına dayanan, kişilerin huzur, refah ve
mutluluk içinde yaşamalarını güvence altına alan, kişi hak ve özgürlükleriyle kamu yararı arasında adil bir
denge kurabilen, milli gelirin adalete uygun biçimde dağıtılması için
gereken önlemleri alan, her alanda adaletli bir hukuk düzeni kurup bunu
geliştirerek sürdüren, güçsüzleri güçlüler karşısında koruyarak sosyal
adaleti ve toplumsal dengeleri gözeten devlettir. Çağdaş devlet anlayışı
sosyal hukuk devletinin tüm kurum ve kurallarıyla Anayasanın özüne ve
ruhuna uygun biçimde kurularak işletilmesini, bu yolla bireylerin refah,
huzur ve mutluluğunun sağlanmasını gerekli kılar. Hukuk devletinde,
vergilendirmenin temel ilkelerinin gözetilmesi, vergilendirmeye ilişkin
yasalarda bireylerin hak ve özgürlüklerinin korunması ve hukuk güvenliğinin
sağlanması gerekir.
Anayasanın 73 üncü maddesinin birinci
ve ikinci fıkralarında ise, “Herkes, kamu giderlerini karşılamak üzere,
mali gücüne göre, vergi ödemekle yükümlüdür. Vergi yükünün adaletli ve
dengeli dağılımı, maliye politikasının sosyal amacıdır” denilmiştir.
Verginin mali güce göre alınması ve
genelliği ilkeleriyle vergilendirmede eşitlik ve adaletin
gerçekleştirilmesi amaçlanmıştır. Mali güç, ödeme gücünün kaynağı, dayanağı,
nedeni ve varlık koşuludur. Yasa koyucunun vergilendirmede, kişilerin sahip
olduğu ekonomik değer ile mali güçlerini göz önünde bulundurması gerekir.
Mali güce göre vergilendirme, verginin, yükümlülerin ekonomik ve kişisel
durumlarına göre alınmasıdır. Bu ilke, aynı zamanda vergide eşitlik
ilkesinin uygulama aracı olup, mali gücü fazla olanın mali gücü az olana
göre daha fazla vergi ödemesini gerektirir. Vergide eşitlik ilkesi ise mali
gücü aynı olanlardan aynı, farklı olanlardan ise farklı oranda vergi alınması
esasına dayanır. Diğer bir anlatımla, yükümlülerin genel vergi yüküne kendi
ödeme güçlerine göre katılmalarını ifade eder. Vergi tekniği, vergi
adaletini yansıtmadıkça, maliye politikasının sosyal amacını
gerçekleştiremez. Mali güce göre vergilendirme, sosyal devletin vergi
adaleti ile ilgili bir ilkesidir.
Oran, verginin asli unsurlarından
olup mali gücü etkileyen en önemli ölçütlerden biridir. Vergi oranı ile vergiye
tabi gelirin niteliği arasında doğrudan bağlantı vardır. Vergilendirmede
farklı nitelikteki gelirlerin ayrı vergilendirme yöntem ve oranlarına tabi
tutulması, vergi adaletinin sağlanması için gereklidir.
Yasa koyucu vergilendirme yetkisini
kullanırken, anayasal kurallara uymak ve vergi yükünün adalete uygun ve
sosyal amaçlı dağıtımını sağlamak koşuluyla, gelir, servet veya harcamanın
vergilendirilmesinde konulara, nitelik veya miktarlara göre kimi değişik
ölçütler getirebilir, gelirin unsurlarına ve miktarına göre ayrı
yükümlülükler ve oranlar belirleyebilir. Ücret gelirlerinin diğer gelir
unsurlarına göre salt emeğe dayalı olarak elde edilen gelir niteliğinde
olması ve vergi baskısının yüksekliği nedeniyle özellikle bu geliri elde
edenlerin ekonomik durumları ile vergi oranları arasında doğrudan bir
bağlantının kurulmaması ve ücretlilerden vergi alınırken mali gücün göz
ardı edilmesi düşünülemez.
Anayasanın 55 inci maddesinde ücretin
emeğin karşılığı olduğu, Devletin çalışanların yaptıkları işe uygun
adaletli bir ücret elde etmeleri ve diğer sosyal yardımlardan
yararlanmaları için gerekli tedbirleri alacağı belirtilmiştir. Anayasa,
ücreti, diğer gelirlerden farklı olarak özel şekilde düzenlemiş, bu
düzenlemede ücretin özellikli ve ayrık durumunu gözeterek, Devlet’e
“adaletli bir ücret” için tedbir alma görevi vermek suretiyle koruma altına
almıştır. Anayasanın 73 üncü maddesindeki “mali güç” ilkesi ile 55 inci
maddesindeki “adaletli bir ücret elde etme” ilkesi bir arada
değerlendirildiğinde, ücret gelirlerinin ücret dışında elde edilen gelirler
ile aynı oranda vergiye tabi tutulması ve hiçbir önlem alınmadan ücrette
azalmaya neden olacak şekilde yükseltilmesi, “adalet” ilkesini de zedeler.”
Söz konusu kararla iptal edilen
hüküm, Anayasanın 2 nci ve 73 üncü maddelerine aykırı bulunarak “ücret gelirleri”
yönünden iptal edilirken, ücret gelirlerinin diğer gelir unsurlarından
farkı ve %35 oranında vergilendirmenin ücrette azalmaya neden olacak
şekilde yükseltilmesi üzerinde durulmuştur. 6009 sayılı Yasayla yapılan
değişiklikte, sadece 50.000 ila 76.200 TL arasındaki ücret gelirlerinin
diğer gelirlerden farklı oranda gelir vergisine tabi tutulması, 76.200 TL
üzerideki gelirlerin vergilendirilmesinde ise ücret gelirleri yönünden
ayrım yapılmaması, yapılan yeni düzenlemenin Anayasanın 2 nci ve 73 üncü
maddesine aykırılığını ortadan kaldırmamakta, adalet ilkesinin zedelenmesini
önceki düzenlemeden farklı dilime taşımaktadır. Yeni düzenlemeyle, Anayasa
Mahkemesinin iptal kararının gereği tam olarak yerine getirilmemiş, 76.200
TL’den fazla gelir için vergi adaleti sağlanamamıştır.
Açıklanan
nedenlerle ve E.2006/95 sayılı Anayasa Mahkemesi kararındaki gerekçelerle 6009
sayılı Kanunun 3 üncü maddesi ile değiştirilen 193 sayılı Gelir Vergisi
Kanununun 103 üncü maddesinde yer alan tarifenin, (ücret
gelirlerinde 76.200 TL’den fazlasının 76.200 TL’si için 18.594 TL)
ibaresinden sonra gelen “…fazlası %35 oranında…” ibaresi, “ücret
gelirleri” yönünden Anayasanın 2
nci ve 73 üncü maddelerine aykırı olup, iptali gerekmektedir.
2) 6009
Sayılı Yasanın 5 inci Maddesi ile 193 Sayılı Gelir Vergisi Kanununun Geçici
69 uncu Maddesinin Birinci Fıkrasına Eklenen, “Şu kadar ki, vergi matrahlarının
tespitinde yatırım indirimi istisnası olarak indirim konusu yapılacak
tutar, ilgili kazancın %25’ini aşamaz.” Tümcesinin Anayasaya
Aykırılığı
6009 sayılı Yasanın 5 inci maddesi ile 193 sayılı
Gelir Vergisi Kanununun geçici 69 uncu maddesinin birinci fıkrasına
eklenen, “Şu kadar ki, vergi matrahlarının tespitinde yatırım
indirimi istisnası olarak indirim konusu yapılacak tutar, ilgili kazancın
%25’ini aşamaz” tümcesi, 5479 sayılı Yasanın 3 üncü maddesi ile 193
sayılı Yasaya eklenen geçici 69 uncu maddenin birinci fıkrasının son
cümlesindeki “sadece 2006, 2007 ve 2008 yıllarına ait” ibaresinin Anayasa
Mahkemesinin 15.10.2009 tarih ve E.2006/95, K.2009/144 sayılı kararı ile
iptal edilmesi üzerine, sözde, iptal gerekçelerine uymak amacıyla maddeye
eklenmiştir.
Ancak getirilen bu yeni düzenleme de Anayasa
Mahkemesinin E.2006/95 sayılı kararındaki iptal gerekçelerini tümüyle
karşılamamaktadır. Söz konusu kararda;
“5479 sayılı Yasa’nın 2 nci maddesiyle 193 sayılı
Yasa’nın “Ticari ve Zirai Kazançlarda Yatırım İndirimi İstisnası” başlıklı
19 uncu maddesi yürürlükten kaldırılmış, 3 üncü maddesiyle 193 sayılı
Yasa’ya eklenen geçici 69 uncu maddede, bu madde kapsamındaki yatırım
indirimi istisnası tutarlarının sadece 2006, 2007 ve 2008 yılları kazançlarından
indirilebileceği öngörülmüştür.
Anayasanın 2 nci maddesinde belirtilen
hukuk devleti, eylem ve işlemleri hukuka uygun, insan haklarına dayanan, bu
hak ve özgürlükleri koruyup güçlendiren, her alanda adil bir hukuk düzeni
kurup bunu geliştirerek sürdüren, Anayasaya aykırı durum ve tutumlardan
kaçınan, hukukun üstün kurallarıyla kendini bağlı sayan, yargı denetimine
açık, yasaların üstünde yasa koyucunun da uyması gereken Anayasa ve temel
hukuk ilkelerinin bulunduğu bilincinde olan devlettir.
Kişilere hukuk güvenliğinin sağlanması,
hukuk devletinin ön koşullarındandır. Hukuk devleti, hukuk normlarının
öngörülebilir olmasını, bireylerin tüm eylem ve işlemlerinde devlete güven
duyabilmesini, devletin de yasal düzenlemelerinde bu güven duygusunu
zedeleyici yöntemlerden kaçınmasını gerektirir. Hukuk güvenliğinin
sağlanması, bu doğrultuda yasaların geleceğe yönelik öngörülebilir
belirlemeler yapılabilmesine olanak verecek kurallar içermesini gerekli
kılar. Geriye dönük düzenlemelerle kişilerin haklarının, hukuki istikrar ve
güvenlik ilkesi gözetilmeden kısıtlanması hukuk devleti ilkesiyle
bağdaşmaz.
Anayasanın 73 üncü maddesinde de, kamu
giderlerini karşılamak üzere mali güce göre ödenmesi gereken verginin
yasayla konulup değiştirileceği veya kaldırılacağı belirtilmiştir.
5479 sayılı Yasa’yla yürürlükten
kaldırılan 193 sayılı Yasa’nın 19 uncu maddesinde, yatırım indirimi
istisnası uygulamasına, yatırımın konusunu oluşturan aktif değerlere
ilişkin harcamaların yapıldığı takvim yılından itibaren başlanacağı ve
indirimden yararlanılacak tutara ulaşıncaya kadar devam olunacağı
belirtilmiştir. Belirli bir vergilendirme döneminde, yararlanılabilecek
yatırım indirimi istisnası tutarının tamamının kazanç yetersizliği
nedeniyle kullanılamaması durumunda yatırım indiriminden yararlanılacak
tutara ulaşıncaya kadar, dönem sınırlaması olmaksızın, indirime devam
edilecektir. Bu kapsamdaki yükümlüler, yatırım indirimi tutarlarını
kazançlarının elverdiği ölçüde matrahlarından indirebileceklerini bilerek
yatırıma başlamışlardır.
Dava konusu kuralda, yükümlülerin
kapsamdaki yatırım indirimi tutarlarını sadece 2006, 2007 ve 2008 yıllarına
ait kazançlarından indirebilecekleri belirtilmiştir. Buna göre, kazanç
yetersizliği nedeniyle yararlanılamayan yatırım indirimi istisna tutarları
son olarak 2008 yılı kazançlarıyla sınırlandırılmıştır. 2008 yılı
kazançlarından indirilemeyen tutarlar, daha sonraki yıllarda indirim konusu
yapılamayacaktır.
Geçici 69 uncu madde kapsamındaki yükümlüler 5479
sayılı Yasa’nın yayımlandığı 08.04.2006 tarihine kadar yatırım indirimi
istisnasından yararlanacaklarını göz önünde bulundurarak yatırım kararı
almışlar ve yatırıma başlamışlardır. Bu yükümlüler indirimin yılla sınırlanacağını
önceden bilmemektedirler. Yatırım indiriminden yararlanılacak tutara
ulaşıncaya kadar yapılması gereken indirimin sonradan üç yılla
sınırlandırılması verginin genellik, eşitlik, öngörülebilirlik ve kamusal
yetkinin kullanılmasında yükümlülere hukuksal güvenlik sağlayan yasallık
ilkelerine aykırılık oluşturmaktadır.” denilerek, “sadece 2006, 2007 ve
2008 yıllarına ait” ibaresi Anayasanın 2 nci ve
73 üncü maddelerine aykırı bulunmuş ve iptal etmiştir.
6009 sayılı Yasanın 5 inci maddesiyle
yapılan düzenleme, kazanılmış yatırım indirimi hakkı olanların bu indirim
haklarını herhangi bir yıl sınırlandırmasına tabi tutmamaktadır. Ancak, bu
yönde bir düzenleme yapılmamış olsaydı dahi Anayasa Mahkemesinin iptal
kararının yürürlüğünden sonra yükümlüler bu haklarını herhangi bir sınırlamaya
tabi olmaksızın zaten kullanabileceklerdi. Kaldı ki, Anayasa Mahkemesi, bu
iptalden sonra hukuksal boşluk görmemiş ve yeni bir düzenleme için süre de
vermemiştir. 2009 yılı için ortaya çıkan duraksama ise yargı kararıyla
giderilmiştir.
Yasama organı yaptığı yeni düzenleme
ile önceki iptal kararına neden olan düzenlemedeki sınırlamalara benzer,
zaman dilimine bağlı olmayan, ancak kazancın belli yüzdesine bağlı olan
yeni bir sınırlama getirmiştir.
6009 sayılı Yasayla getirilen sınırlama,
indirilecek yatırım indirimi tutarının dönem kazancının %25’ini geçemeyeceğine
ilişkindir. Yüzde 25 sınırlandırma nedeniyle yükümlüler öngördükleri
süreden daha uzun bir sürede hak ettikleri yatırım indiriminin tamamını
kazançlarından indirebileceklerdir. Bu sınırlama verginin genellik,
eşitlik, öngörülebilirlik ve kamusal yetkinin kullanılmasında yükümlülere
hukuksal güvenlik sağlayan yasallık ilkelerine aykırılık oluşturmaktadır.
Vergi matrahlarının
tespitinde yatırım indirimi istisnası olarak indirim konusu yapılacak
tutarın, ilgili kazancın % 25’ini aşamaması, kalan indirilecek
tutara ulaşıncaya kadar yatırımın yapıldığı tarihte yürürlükte olan mevzuat
hükümlerine göre yatırım indirimi istisnasından yararlanmayı öngören kazanılmış
hakları ortadan kaldırmakta, önceden bilinmesi olanaksız bir kuralla
yapılan sınırlandırmalarla hukuk güvenliği ve hukuki istikrar ilkelerini
zedelemekte, vergilendirmede keyfi uygulamaların engellenmesi için verginin
yasallığı ilkesiyle birlikte verginin genel, eşit, belirli ve öngörülebilir
olması ilkelerine uymamaktadır.
Yatırım indiriminden
yararlanacak tutara ulaşıncaya kadar yapılması gereken indirimin sonradan
%25 oranıyla sınırlandırılması verginin genellik, eşitlik, öngörülebilirlik
ve kamusal yetkinin kullanılmasında yükümlülere hukuksal güvenlik sağlayan
yasallık ilkelerine aykırılık oluşturmaktadır.
Açıklanan
nedenlerle 6009 sayılı Yasanın 5 inci maddesi ile 193 sayılı
Gelir Vergisi Kanununun geçici 69 uncu maddesinin birinci fıkrasına eklenen, “Şu
kadar ki, vergi matrahlarının tespitinde yatırım indirimi istisnası olarak
indirim konusu yapılacak tutar, ilgili kazancın %25’ini aşamaz” tümcesi Anayasanın 2 nci ve 73 üncü maddelerine
aykırı olup, iptali gerekmektedir.
3) 6009 Sayılı Yasanın 6 ncı Maddesi ile
193 Sayılı Yasaya Eklenen Geçici 78 inci Maddenin “Eksik
olması halinde ise bu fark, vergi sorumluları tarafından bu Kanunun
yayımlanmasından sonra yapılacak ilk ücret ödemesinden kesilerek bu
ödemenin ait olduğu döneme ilişkin muhtasar beyannamenin verilme ve ödeme
süresi içinde topluca (muhtasar beyanname verme yükümlülüğü olmayanlar
hariç) verilecek ayrı bir beyanname ile beyan edilir ve ödenir. Bu
beyanname için ayrıca damga vergisi hesaplanmaz. Anılan sürede düzeltilen
söz konusu fark için gecikme faizi ve vergi cezası aranmaz; eksik tahakkuk
etmiş olan verginin bu süre içinde tamamlanmaması halinde bu tarihte vergi
ziyaı doğmuş olur.” Tümcelerinin Anayasaya Aykırılığı
Geçici 78 inci maddede, 2010 takvim yılına ilişkin
olarak yapılmış ücret ödemeleri için, 193 sayılı Yasanın 103 üncü
maddesinde 6009 sayılı Yasayla yapılan değişiklik sonucu hesaplanacak vergi
ile önceki tarifeye göre hesaplanan vergi arasındaki farkın fazla ya da
eksik olması durumuna göre yapılacak işlemler düzenlenmiştir. Dava konusu
tümcelerde, önceki tarifeye göre kesilen verginin sonraki tarifeye göre
eksik olması halinde yapılacak işlem anlatılmış, eksik tahakkuk etmiş olan
verginin bu süre içinde tamamlanmaması halinde vergi ziyaının doğmuş
olacağı belirtilmiştir.
Anayasa Mahkemesinin E.2006/95 sayılı
kararı ile 30.03.2006 günlü ve 5479 sayılı Kanunun 1 inci maddesiyle
değiştirilen 193 sayılı Kanunun 103 üncü maddesinde yer alan 40.000 TL’den
fazlasının 40.000 TL’si için 9.190 YTL, ifadesinden sonra gelen “…fazlası
%35 oranında…” ibaresi, “ücret gelirleri” yönünden iptal edilmiştir.
Mahkeme kararındaki 40.000 TL’lik
dilim bugün 50.000 TL olarak uygulanmaktadır. İptal kararı 08.01.2010
tarihinde Resmi Gazetede yayınlanmış, için iptal kararında iptalle ortaya
çıkan boşluğun doldurulması için verilen altı aylık süre de 08.07.2010
tarihinde dolmuştur. Bu nedenle, 08.07.2010 tarihinden itibaren ücret
gelirlerinin 50.000 TL’den fazlası için de %27’lik vergi oranı uygulanması
gerekmektedir. Bugün uygulanmakta olan vergi dilimleri esas alındığında,
Anayasa Mahkemesinin söz konusu iptal kararının yürürlüğe girdiği
08.07.2010 tarihinden itibaren 22.000 TL’den sonraki ücret gelirleri için
%27 oranında vergi kesilecektir.
Bu durumda, geçici 78 inci madenin,
yeni tarifenin uygulanması sonucu fazla tevkif edilen vergilerin yükümlülerin
sonraki vergilerinden mahsup edileceğini, mahsup imkanı yoksa iade
edileceğini hükme bağlayan birinci tümcesinde anayasal sorun
bulunmamaktadır.
Ancak geçici 78 inci maddenin 2010
yılı ücret gelirlerinin vergilendirilmesinde bu Yasayla yapılan düzenlemeye
göre eksik tevkif edilen verginin yükümlülerden tahsil edileceğine ilişkin
bölümü Anayasaya aykırıdır.
Bu Yasayla yapılan düzenleme 22.000
TL ile 76.200 TL arasındaki ücret gelirlerinden %27 oranında, 76.200 TL
üzerindeki ücret gelirlerinden de diğer gelir unsurları ile birlikte %35
oranında vergi kesilmesini öngörmektedir. Anayasa Mahkemesinin iptal kararı
08.07.2010 tarihinden itibaren yürürlüğe girdiği için, bu tarih ile bu Kanunun
Resmi Gazetede yayımlandığı 01.08.2010 tarihi arasında, 76.200 TL’nin
üstündeki ücret gelirlerinden de %27 oranında vergi kesilmiş olması
gerekir. Geçici 78 inci maddenin iptali talep edilen hükmü, bunların %27
üzerinden ödedikleri verginin %35 oranına göre düzeltilmesini ve aradaki
farkın tahsilini öngörmektedir. Yani iptali talep edilen düzenleme bu
yükümlüler için geriye yönelik vergi yükünü artırmaktadır.
Böyle bir düzenleme, hukuk devletinin yaşama
geçirilmesinde olmazsa olmaz iki temel ilkeye, “hukuki güvenlik” ve “hukuki
istikrar” ilkelerine aykırıdır. Hukuki güvenlik ilkesi, kişilerin hukuksal
ilişkiler kurarken tabi olacakları hukuk kurallarını önceden bilmeleri,
hukuki istikrar ilkesi ise bu kurallara dayanılarak kazanılan hakların korunacağı
güvencesinin kişilere verilmesi şeklinde tanımlanabilir. Bu bakımdan,
iptali talep edilen tümcelerin Anayasanın 2 nci maddesinde ifade edilen
hukuk devleti ilkesine aykırı düşeceği açıktır.
Açıklanan nedenlerle 6009 sayılı Yasanın 6 ncı
maddesi ile 193 sayılı Yasaya eklenen geçici 78 inci maddede yer alan “Eksik olması halinde ise bu fark, vergi sorumluları
tarafından bu Kanunun yayımlanmasından sonra yapılacak ilk ücret
ödemesinden kesilerek bu ödemenin ait olduğu döneme ilişkin muhtasar
beyannamenin verilme ve ödeme süresi içinde topluca (muhtasar beyanname
verme yükümlülüğü olmayanlar hariç) verilecek ayrı bir beyanname ile beyan
edilir ve ödenir. Bu beyanname için ayrıca damga vergisi hesaplanmaz.
Anılan sürede düzeltilen söz konusu fark için gecikme faizi ve vergi cezası
aranmaz; eksik tahakkuk etmiş olan verginin bu süre içinde tamamlanmaması
halinde bu tarihte vergi ziyaı doğmuş olur” tümceleri Anayasanın 2
nci maddesine aykırı olup, iptali gerekir.
4) 6009 Sayılı Yasanın 14 üncü Maddesi ile Değiştirilen 213 Sayılı Vergi Usul Kanununun 369
uncu Maddesinin İkinci Fıkrasının
Anayasaya Aykırılığı
6009 sayılı Yasanın 14 üncü maddesiyle,
213 sayılı Vergi Usul Kanununun 369 uncu maddesi başlığıyla birlikte
değiştirilmiş, yanılmaya ilişkin düzenlemeye “görüş değişikliği” de
eklenmiştir.
Yeni 369 uncu maddenin
birinci fıkrasına göre, yetkili makamların mükellefin kendisine yazı ile
yanlış izahat vermiş olmaları veya bir hükmün uygulanma tarzına ilişkin bir
içtihadın değişmiş olması halinde vergi cezası kesilmeyecek ve gecikme
faizi hesaplanmayacaktır.
Maddenin ikinci fıkrasına
göre de, bir hükmün uygulanma tarzı hususunda yetkili makamların genel
tebliğ veya sirkülerde değişiklik yapmak suretiyle görüş ve kanaatini
değiştirmesi halinde, oluşan yeni görüş ve kanaate ilişkin genel tebliğ
veya sirküler yayımlandığı tarihten itibaren geçerli olup, geriye dönük
olarak uygulanamayacaktır. Şu kadar ki, bu hüküm yargı mercileri tarafından
iptal edilen genel tebliğ ve sirküler hakkında uygulanmayacaktır.
Bir yasa hükmünün
uygulanma tarzı hususunda yayımlanan ya da açıklanan genel tebliğ ya da
sirküler, söz konusu hükmün idare tarafından yorumlanmasıyla ortaya
çıkmaktadır. Yasa kuralında da belirtildiği gibi, görüş ve kanaat
içermekte, bu görüş ve kanaat da zaman zaman değiştirilebilmektedir. Oysa
vergi hukukunda asıl olan “yasallık” ilkesidir. Yasa kurallarının açık,
net, belirli ve öngörülebilir olması asıldır. Genel tebliğ veya sirküler,
yasa kurallarının uygulama şekline ışık tutar, yasanın yerine geçerek yükümlünün
lehine ya da aleyhine yük değişimi yapmaz. Nitekim 369 uncu maddenin
birinci fıkrasında “yanlış izahat” sonucu ceza ve faiz işlemi
uygulanmayacağı belirtilmiştir. Genel tebliğ ya da sirküler de “yanlış
izahat” içerebilir.
Bunların denetiminin yargı
merciine bırakılmış olması da yeterli değildir. Bu tür
idari düzenlemelere karşı yargı yolu açık olmakla birlikte, Anayasa Mahkemesinin de belirttiği gibi, “bu
güvencenin uygulama aşamasından sonra ve ancak itiraz yoluyla ortaya
çıkacağı göz önünde bulundurulduğunda, yasa kurallarının yürürlükte olduğu
sürece keyfiliği ortadan kaldırmaya yeterli olduğu söylenemez. Hukuk
kuralları, yargının yorumuna ihtiyaç göstermeyecek ve uygulayıcılar
tarafından anlaşılabilecek şekilde açık ve belirgin olmak, uygulayıcılara
güvence vermek zorundadır.” (AYMK., 17.4.2008 tarihli ve E.2005/5,
K.2008/93).
İkinci fıkranın iptali
talep edilen birinci tümcesi, Maliye Bakanlığı veya Gelir İdaresi
Başkanlığının yayımladığı bir genel tebliğ veya sirkülere göre bir dönem
için uygulama yapan ve buna göre vergisini ödeyen bir yükümlünün, anılan
makamların aynı dönemdeki vergi yükünü azaltan görüş değişikliğinden
yararlandırılmamaları sonucunu doğurmaktadır. Yükümlü lehine hak doğuran
yorumların geriye dönük uygulanması hukuk devleti ilkesine aykırılık
oluşturmaz. Birinci tümcenin, “geriye dönük olarak uygulanamaz”
sözcüklerinden önceki bölümü de bu sözcüklerin teyidi niteliğindedir. Bu
durum, bir hukuk devletinin yaşama geçirilmesinde olmazsa
olmaz iki temel ilkeye, “hukuki güvenlik” ve “hukuki istikrar” ilkelerine
aykırıdır.
Hukuki güvenlik ilkesi, kişilerin hukuksal
ilişkiler kurarken tabi olacakları hukuk kurallarını önceden bilmeleri,
hukuki istikrar ilkesi ise bu kurallara dayanılarak kazanılan hakların
korunacağı güvencesinin kişilere verilmesi şeklinde tanımlanabilir.
İptali talep edilen, “Şu kadar ki,
bu hüküm yargı mercileri tarafından iptal edilen genel tebliğ ve sirküler
hakkında uygulanmaz” tümcesi ise, kendisinden bir önceki tümcenin
istisnasını teşkil etmektedir. Yani, idare genel tebliğ veya sirkülerde yer
alan bir görüşünü değiştirmesi nedeniyle geriye yönelik yargıda hakkını
arayan ve haklı bulunan yükümlüler açısından geriye yürümezlik kuralına
uyulmayacağı hükme bağlanmaktadır. Oysa Anayasanın 138 inci maddesinin
dördüncü fıkrasında yer alan “Yasama ve yürütme organları ile idare,
mahkeme kararlarına uymak zorundadır; bu organlar ve idare, mahkeme
kararlarını hiçbir suretle değiştiremez ve bunların yerine getirilmesini
geciktiremez” hükmü nedeniyle 213 sayılı Yasanın 369 uncu maddesinin ikinci
fıkrasında, “Şu kadar ki, bu hüküm yargı mercileri tarafından iptal edilen
genel tebliğ ve sirküler hakkında uygulanmaz.” şeklinde bir hüküm yer
almasa da idare, yargı kararlarını zaten uygulamak zorundadır. Bu hüküm, Anayasada
yer alan bir hükmün kanun maddesinde tekrarından başka bir anlam ifade
etmemektedir. Ancak, ikinci tümcenin dava konusu fıkradaki düzenleniş
şekli, birinci tümcenin uygulamasını etkileyici nitelikte olduğundan
“iyiniyet” ilkesini ihlal etmektedir. Yükümlülerin, idarenin kusurundan ya
da farklı yorumundan kaynaklanan bir görüş değişikliği nedeniyle geçmişte
fazla ödedikleri bir vergi için yargıya başvurmak zorunda bırakılması, aksi
halde idarenin düzenlemeleriyle mağdur olması “hukuki güvenlik” ve “hukuki
istikrar” ilkeleri ile bağdaşmamaktadır.
Anayasanın 2 nci maddesinde
tanımlanan hukuk devletinde, vergilendirmenin temel ilkelerinin
gözetilmesi, bireylerin hak ve özgürlüklerinin korunması ve hukuk
güvenliğinin sağlanması gerekir. Anayasanın 73 üncü maddesindeki “yasallık
ilkesi”nin amacı da aynı koruma ve güvencedir. “Hukuk devletinin hukuk
güvenliği ilkesi, vergilemede belirliliği de gerektirir. Belirlilik ilkesi,
yükümlülüğün hem kişiler hem de idare yönünden bellive kesin olmasını, yasa
kuralının, ilgili kişilerin mevcut şartlar altında belirli bir işlemin ne
tür sonuçlar doğurabileceğini makul bir düzeyde öngörmelerini mümkün
kılacak şekilde düzenlenmesini gerektirir. Vergilendirme mükellefeler
yönünden güvensiz bir sisteme dönüşmemelidir (AYMK., 20.03.2008 tarih ve
E.2004/94, K.2008/83). Dava konusu fıkra, hukuk devletini bu temel ikesiyle
birlikte vergide yasallık ilkesini yok sayarak, uygulamaya yönelik tebliğ
veya sirküleri, vergilendirmenin, yükümlüler yönünden temel mevzuatı
şekline getirmekte, yargı kararlarının uygulanmasına ilişikin anayasal
ilkeyi de bu amaçla kullanmaklatadır.
Açıklanan nedenlerle 6009 sayılı Yasanın 14 üncü maddesiyle değiştirilen 213
sayılı Kanunun 369 uncu maddesinin ikinci fıkrası Anayasanın 2 nci ve 73 üncü maddelerine aykırı
olup, iptali gerekir.
5) 6009 Sayılı Yasanın 25 inci
Maddesi ile 2886 Sayılı Yasaya Eklenen Geçici 3 üncü Maddede Yer Alan, “…tahsil edilmiş olanlar iade edilmez” Sözcüklerinin Anayasaya
Aykırılığı
6009 sayılı Yasanın 25
inci maddesiyle, 2886 sayılı Devlet İhale Kanunun geçici 2 nci maddesinden
sonra gelmek üzere geçici 3 üncü madde eklenmiştir. “Terkin edilecek
ecrimisiller” başlıklı maddeye göre, bu maddenin yürürlüğe girdiği tarihten
önce tespit ve takdir edilen, tebliğ edilen veya tahakkuk ettirilen
ecrimisil alacaklarının tespit tarihinden geriye doğru beş yılı aşan kısmı
hangi aşamada olursa olsun düzeltilecek veya terkin edilecek, ancak tahsil
edilmiş olanlar iade edilmeyecektir.
Anayasa Mahkemesinin istikrar
kazanmış kararlarında, Anayasanın 2 nci maddesinde belirtilen hukuk
devleti, eylem ve işlemleri hukuka uygun, insan haklarına saygılı, bu hak
ve özgürlükleri koruyup güçlendiren, her alanda adaletli bir hukuk düzeni
kurup bunu geliştirerek sürdüren, Anayasaya aykırı durum ve tutumlardan
kaçınan, Anayasa ve hukukun üstün kurallarıyla kendini bağlı sayan, yargı
denetimine açık, yasaların üstünde yasa koyucunun da uyması gereken temel
hukuk ilkeleri ve Anayasanın bulunduğu bilincinde olan devlet, şeklinde
tanımlamakta; hukuk devletinin aynı zamanda eşitlik ilkesini de gözetmek
yükümlülüğünde olduğunda duraksama olmaması gerektiği belirtilmektedir.
Aynı kararlarda, Anayasanın 10 uncu maddesinde belirtilen eşitlik
ilkesinin, mutlak ve eylemli eşitlik değil hukuksal eşitlik olduğuna vurgu
yapılmakta; buna göre, kişisel nitelikleri ve durumları özdeş olanlar
arasında, yasalara konulan kurallarla değişik uygulamaların yapılamayacağı,
ancak farklı konumda bulunanlara değişik kuralların uygulanmasının eşitlik
ilkesine aykırılık oluşturmayacağı belirtilmektedir.
Zorla alanın veya fuzulen işgal
edenin esas malike vermekle yükümlü olduğu bir tazminat olan ecrimisil alacakları,
esas malik ya da işgal edenin hukuksal durumuna göre farklılık gösteren
alacaklar değildir. Gerek öğretide ve gerekse
yargısal uygulamalarda ifade edildiği üzere ecrimisil, diğer bir deyişle
işgal tazminatı, hak sahibinin kötü niyetli zilyetten isteyebileceği bir
tazminat olup, tahsil edilmiş olan ecrimisil bedellerinin iadesi yönünden
de hukuksal durumun farklılığı söz konusu edilemez.
Yasa
koyucu, 6009 sayılı Yasanın 25 inci maddesiyle “tahsil edilmiş olanlar iade
edilmez” derken, aynı Yasanın 36 ncı maddesiyle 4706 sayılı Yasaya eklediği
geçici 12 nci maddenin (c) bendinde, “Belediyelere
devredilen ve belediyelerce de yapı sahipleri ile bunların kanunî veya akdi
haleflerine doğrudan satılan taşınmazlar için ilgili belediyelerin devre
ilişkin taleplerinin defterdarlık veya malmüdürlüğüne intikal tarihinden
itibaren tahakkuk ettirilen ecrimisil alacakları hangi aşamada olursa olsun
terkin edilir, tahsil edilmiş olan ecrimisil bedelleri ise satış bedeline
mahsup edilir” demiştir. Bu durum Yasa koyucunun benzer konulardaki farklı
yaklaşımını ortaya koyması açısından dikkat çekicidir.
Dava konusu, “… tahsil
edilmiş olanlar iade edilmez” hükmü, beş yılı aşan ecrimisil borcu
olanlardan borcunu ödeyenleri cezalandırmakta, borcunu ödemeyenleri ise,
beş yılı aşan ödenmemiş borçlarını terkin ederek ödüllendirmekte, böylece
eşitlik ilkesini ihlal etmektedir.
Açıklanan nedenlerle 6009 sayılı Yasanın 25 inci maddesiyle eklenen geçici 3 üncü maddede yer alan, “… tahsil edilmiş olanlar iade edilmez” sözcükleri Anayasanın
2 nci ve 10 uncu maddelerine aykırı olup, iptali gerekir.
6) 6009 Sayılı Yasanın 27 nci Maddesi
ile 178 Sayılı Kanun Hükmünde Kararnamenin 43 üncü Maddesinin (a) Bendine
Üçüncü Paragraftan Sonra Gelmek Üzere Eklenen Paragrafın Anayasaya
Aykırılığı
178 sayılı Maliye
Bakanlığının Teşkilat ve Görevleri Hakkında Kanun Hükmünde Kararnamenin
(KHK) 43 üncü maddesinin (a) bendinde; Bütçe ve Mali Kontrol, Muhasebat,
Gelirler, Milli Emlak, Tasfiye İşleri Döner Sermaye İşletmeleri Genel
Müdürlükleriyle Bakanlıkça uygun görülecek birimlerde kontrolör
çalıştırılabileceği; kontrolörlerin, bağlı bulundukları genel müdürlük teşkilatının
her türlü faaliyet ve işlemleriyle ilgili olarak; teftiş, inceleme ve
soruşturma işleriyle kanunlar ve diğer mevzuatla kendilerine verilen
görevleri yapacağı; bunların, en az dört yıllık yüksek öğretim
kurumlarından mezun olanlar arasından, yapılacak özel yarışma sınavı
sonucunda mesleğe stajyer kontrolör olarak alınacağı ve en az üç yıl
çalıştıktan sonra yapılacak yeterlik sınavında başarılı olmak şartıyla
kontrolör olarak atanacakları, kontrolörlerin mesleğe giriş ve yeterlik
sınavları ile çalışma usul ve esaslarının yönetmelikle düzenleneceği
belirtilmiştir.
6009 sayılı Yasanın 27
nci maddesiyle, 178 sayılı KHK’nin 43 üncü maddesinin (a) bendine üçüncü
paragraftan sonra gelmek üzere bir paragraf eklenmiştir. Söz konusu
paragrafta; “Bakanlıkta daire başkanı veya genel müdür yardımcısı
kadrolarında bulunanlar ile defterdar kadrosunda en az üç yıl görev yapmış
olanlar Personel Genel Müdürlüğünde kontrolör kadrolarına atanabilir.
Bunlar Personel Genel Müdürlüğü taşra teşkilatının iş ve işlemleriyle
ilgili olarak defterdarlık birimlerinde inceleme ve araştırma işleri ile
Genel Müdürlükçe verilecek diğer görevleri yapar. Bu şekilde atananlar
yukarıdaki hükümlere göre atanan kontrolörler için ilgili mevzuatında
öngörülen tüm mali ve sosyal haklardan aynen yararlanır” denilmiştir.
Her ne kadar anılan
paragrafta düzenlemenin gerekçesi daire başkanı, genel müdür yardımcısı ve
defterdarların birikimlerinden yararlanmak şeklinde ifade edilse de, bu
ifade, Maliye Bakanlığı Personel Genel Müdürlüğü bünyesinde ihdas edilen
kontrolörlük kadrolarının Bakanlıktaki Bakanlık Müşavirliği kadroları gibi
kullanılacağını göstermektedir. Yani üst düzey görevlilerin istekleri
dışında görevden alınmalarında atanabilecekleri yeni kadrolar ihdas
edilmektedir. Düzenlemede, bu kadrolara atanacak üst düzey görevlilerin,
kontrolörler için öngörülen tüm mali ve sosyal haklardan
yararlanabilecekleri öngörülmek suretiyle de söz konusu personelin özlük
haklarında kayıp nedeniyle idari yargıdan idari işlemin iptali yönünde
karar almalarının önü kesilmek istenmektedir.
Öte yandan, dava konusu
hükme göre, kontrolörlük görevi, daha önce belli görevde bulunanlara, yasa
koyucunun iradesiyle verilmektedir. Oysa kontrolörlük, mesleğe
özel yarışma sınavı ile giren ve belirli süreli meslek içi eğitimden sonra
özel bir yeterlik sınavı sonucunda göreve alınan, kariyer meslekler arasındadır. Nitekim, Maliye Bakanlığı
bünyesinde bulunan diğer kontrolörler, bu kariyer meslek nitelendirmesine
uygun olarak göreve alınmakta ve çalışmaktadır.
Anayasanın 2 nci maddesinde
belirtilen hukuk devleti, eylem ve işlemleri hukuka uygun, insan haklarına
saygılı, bu hak ve özgürlükleri koruyup güçlendiren, her alanda adaletli
bir hukuk düzeni kurup bunu geliştirerek sürdüren, Anayasaya aykırı durum
ve tutumlardan kaçınan, Anayasa ve hukukun üstün kurallarıyla kendini bağlı
sayan, yargı denetimine açık, yasaların üstünde yasa koyucunun da uyması
gereken temel hukuk ilkeleri ve Anayasanın bulunduğu bilincinde olan
devlettir.
“Yasa önünde eşitlik ilkesi”, hukuksal
durumları aynı olanlar için söz konusudur. Bu ilke ile eylemli değil, hukuksal
eşitlik öngörülmüştür. Eşitlik ilkesinin amacı, aynı durumda bulunan
kişilerin yasalar karşısında aynı işleme bağlı tutulmalarını sağlamak,
ayırım yapılmasını ve ayrıcalık tanınmasını önlemektir. Bu ilkeyle, aynı
durumda bulunan kimi kişi ve topluluklara ayrı kurallar uygulanarak yasa
karşısında eşitliğin çiğnenmesi yasaklanmıştır.
Dava konusu kural, aynı bakanlıkta
mesleğe özel yarışma sınavı ile giren ve belirli süreli meslek içi
eğitimden sonra özel bir yeterlik sınavı sonucunda göreve alınan
kontrolörlerle, bu mesleğe kariyer gözetilmeksizin yasayla atananlar
arasında ayrım yapmaktadır. Kaldı ki, Personel Genel Müdürlüğünde
kontrolörlük görevinin, personel hukukunu ve işlemlerini bilen, kariyer
sahibi kişiler tarafından yapılması gerekirken, böyle bir nitelendirme de
yapılmamakta, “Bakanlıkta daire başkanı veya genel müdür yardımcısı” ve
“defterdar” kadrosunda bulunanlar sayılmakla yetinilmektedir. Ayrıca,
bunlar arasında da defterdarlara en az üç yıl görev sınırı getirildiği
halde, daire başkanı ve genel müdür yardımcısına süre sınırı da
getirilmemektedir.
Açıklanan nedenlerle, 6009
sayılı Yasanın 27 nci maddesiyle 178 sayılı
KHK’nin 43 üncü maddesinin (a) bendine üçüncü paragraftan sonra gelmek
üzere eklenen paragraf Anayasanın 2 nci ve 10 uncu maddelerine
aykırı olup iptali gerekir.
7) 6009 Sayılı Yasanın 30 uncu Maddesi
ile Değiştirilen, 3717 Sayılı Yasanın 2 nci Maddesinin Birinci Fıkrasının
Anayasaya Aykırılığı
6009 sayılı Yasanın 30 uncu
maddesiyle, 3717 sayılı
Adli Personel ile Devlet Davalarını Takip Edenlere Yol Gideri ve Tazminat
Verilmesi ile 492 Sayılı Harçlar Kanununun Bir Maddesinin Yürürlükten
Kaldırılması Hakkında Kanun’un 2 nci maddesi değiştirilmiştir. Değişen 2
nci maddenin birinci fıkrasına göre; “Daire dışında yapılması gereken her keşif ve icra işlemi için;
hâkimlere, Cumhuriyet savcılarına, askerî mahkemelerdeki subay üyelere,
adlî tabiplere, icra müdürleri ve yardımcıları ile icra işlemlerini yapmakla
yetkili memurlara, Hazine avukatlarına, Hazine avukatı olmayan il ve
ilçelerde davaları takibe yetkili daire amirleri ve 3402 sayılı Kadastro
Kanununa göre yetkili kılınan kişilere (275); yazı işleri müdürlerine,
hâkim veya Cumhuriyet savcısının kararı üzerine görevlendirilen sosyal
çalışmacı, psikolog ve pedagoglara, muhakemat hizmetlerinde görev yapan
memurlara, zabıt kâtiplerine ve ceza ve infaz kurum personeli hariç olmak
üzere diğer adlî ve idarî yargı personeline (200); mübaşir ve hizmetlilere
(150) gösterge rakamının memur aylık katsayısı ile çarpımı sonucu bulunacak
tutar kadar yol tazminatı” ödenecektir.
Adli personel son derece güç şartlar
altında ve yaptıkları işle orantılı olmayan bir ücretle çalışmaktadır. Ayrıca,
adliyelerde çalışan memurlar arasında keşif ve haciz işlemlerinin yoğun
olduğu birimler ile diğer birimler arasında gelir farklılığı bulunmakta ve
bu da çalışma barışını olumsuz etkilemektedir.
3717 sayılı Yasada yapılan değişiklik
ile “Havuz Hesapları”
kaldırılmakta ve daire
dışında yapılması gereken her keşif ve icra işlemi için hâkimlere,
Cumhuriyet savcılarına, askerî mahkemelerdeki subay üyelere, adlî
tabiplere, icra müdürleri ve yardımcıları ile icra işlemlerini yapmakla
yetkili memurlara, Hazine avukatlarına, Hazine avukatı olmayan il ve
ilçelerde davaları takibe yetkili daire amirleri ve 3402 sayılı Kadastro
Kanununa göre yetkili kılınan kişilere, yazı işleri müdürlerine, hâkim veya
Cumhuriyet savcısının kararı üzerine görevlendirilen sosyal çalışmacı,
psikolog ve pedagoglara, muhakemat hizmetlerinde görev yapan memurlara,
zabıt kâtiplerine ve ceza ve infaz kurum personeli hariç olmak üzere diğer
adlî ve idarî yargı personeline, mübaşir ve hizmetlilere ödeme yapılması
hükme bağlanmakta; ancak, adli yargıda keşfe çıkan hukuk mahkemelerinde
çalışanlar ile icra dairelerinde çalışanlar dışındaki tüm adli personel ile
Bakanlık Merkez Teşkilatı’nda görevli personelin herhangi bir ödeme
alamayacakları da hükme bağlanmış olmaktadır.
Bu yönüyle 3717 sayılı Yasada yapılan
değişiklik adli personelin sorunlarını ortadan kaldırmamaktadır.
Anayasanın 2 nci maddesi “Türkiye Cumhuriyeti, toplumun huzuru,
milli dayanışma ve adalet anlayışı içinde, insan haklarına saygılı, Atatürk
Milliyetçiliğine bağlı, başlangıçta belirtilen temel ilkelere dayanan,
demokratik, laik ve sosyal bir hukuk Devletidir” şeklindedir. Bu
ilke yasalarla, sadece yönetilenlerin değil aynı zamanda kamu güç ve
otoritesini kullanan gücün yani devletin de bağlı olmasına dayanır. Yasa
koyucu da yasal düzenlemeler yaparken, bu noktada hukuk devleti ilkesi ile
sınırlıdır. Bu çerçevede yasa koyucunun, yargı yerlerindeki havuz sistemini
düzenlerken ve bu noktada haklar tesis ederken, hukuk devleti ilkesine
bağlı olarak ve ayrımcılığa yol açmayacak şekilde adilane bir yaklaşım
göstermesi bir zarurettir.
Anayasanın 10 uncu maddesinde
“Eşitlik” olarak ortaya çıkan temel ilkenin dayanakları, hak ve özgürlüklerde,
sorumluluklarda ve yükümlülüklerde eşitlik içerisinde davranma ve herhangi
bir ayrıma tabi tutulmama olarak karşımıza çıkmaktadır. Kamu hizmeti ve
imkanları çevresinde tam bir eşitlik içerisinde kamu güç ve otoritesinin
karşısında yer alan vatandaş hakkında herhangi bir ölçüt ya da kıstas
farklı muamele edilmesinin ya da hak bahşedilmesinin hukuka uygun ve bir
hukuk devletine yaraşır bir nedeni olamayacaktır.
Bu nedenlerle atanmaları ve göreve
başlama usul ve esasları yönünden aralarında herhangi bir hukuksal ya da
fiili ayrım bulunmayan yargı personeli yönünden farklı işlemler tesis
edilerek farklı sistem ve statülere bağlanmaları ve bu yolla haklarında
farklılık arz eden yararlandırmalar öngörülemez. Adli yargı personeli
göreve başlama ve yetki yönünden aynı esaslara tabi personeli
oluşturmaktadırlar. Bu çerçevede aynı görevi üstlenen personel arasında
ayrımcılık yapılarak bir bölümüne tanınan hak ve yetkilerden ve
yararlandırmalardan, diğer kısmın yararlandırılmaması, bu hak ve yetkilerin
tanınmaması düşünülemez.
Bu noktada ölçü göreve başlama ve
atanma yönünden, tabi olunan hukuk ve norm yönünden herhangi bir farklılık
göstermeyen personel bakımından ayrımcı bir yaklaşım sergilenip
sergilenemeyeceği noktasındadır. Dolayısı ile bir hukuk devletinde aynı
görevi yerine getirenler bakımından ayrımcılığa yol açacak herhangi bir
yaklaşım kabul edilemez ve bu yolda yapılacak düzenlemeler hukuka aykırı
olacaktır.
3717 sayılı Yasanın değişik 2 nci
maddesinde sayılanlar dışında herhangi bir personelin yol gideri ve
tazminat alması mümkün değildir. Birbiri ile özdeş olarak görev yapan,
göreve başlama ve atanmaları, sahip oldukları ve tabi oldukları hukuk ve
norm ile yetki, görev ve sorumlulukları aynı olduğu şüphesiz olan personel
arasında eşitlik ilkesinin ihlali anlamına gelir.
Ortada bir yararlandırma söz konusu
olacaksa bu imkan ve olanağın aynı konumdaki ve statüdeki tüm personele
eşitlik ilkesine uygun şekilde tanınması anayasal bir zorunluluktur.
Anayasanın 55 inci maddesine göre, Devlet, çalışanların yaptıkları işe
uygun adaletli bir ücret elde etmeleri ve diğer sosyal yardımlardan
yararlanmaları için gerekli tedbirleri almakla yükümlüdür.
Çalışanların yaptıkları işe uygun
adilane bir ücret elde etmeleri ve diğer sosyal yardımlardan yararlanmaları
için gerekli tedbirleri almakla devlet sorumludur. Bu ilke, toplumsal huzur
ve refahın temin edilmesi ve sosyal barışın sağlanabilmesi için “ücrette
adalet”in Anayasal bir gereklilik olarak en üst norm tarafından himaye
altına alınması mahiyetindedir.
Atanmaları, göreve başlamaları, görev
yetki ve sorumlulukları yönünden herhangi bir farklılık taşımayan personelin
aynı hak ve olanaklardan adilane ve eşit bir şekilde yararlandırılmaları
anayasal güvence altındadır. Aynı yerde görevli personel yönünden ayrımcı
ve eşitliğe aykırı yaklaşım aynı zamanda Anayasanın 55 inci maddesini de
ihlal etmektedir.
Açıklanan nedenlerle, 6009 sayılı
Yasanın 30 uncu maddesiyle değiştirilen 3717 sayılı Yasanın 2 nci maddesinin
birinci fıkrası Anayasanın 2 nci, 10 uncu ve 55 inci maddelerine aykırı
olup iptali gerekmektedir.
8) 6009 Sayılı Yasanın 35 inci Maddesi
ile Değiştirilen, 4706 Sayılı Hazineye Ait Taşınmaz Malların Değerlendirilmesi
ve Katma Değer Vergisi Kanununda Değişiklik Yapılması Hakkında Kanunun
Geçici 4 üncü Maddesinin İkinci Fıkrasında Yer Alan, “…öncelikle büyükşehir
belediyelerine, büyükşehir belediyelerinin talebinin olmaması halinde…”
Sözcüklerinin Anayasaya Aykırılığı
6009 sayılı Yasanın 35
inci maddesiyle, 4706 sayılı Yasanın geçici 4 üncü maddesinin ikinci
fıkrası değiştirilmiştir. Bu değişiklik, “Bu madde kapsamında Hazine adına
tescil edilen taşınmazlar, büyükşehirlerde öncelikle büyükşehir
belediyelerine, büyükşehir belediyelerinin talebinin olmaması halinde
ilgili belediyelere, diğer yerlerde ilgili belediyelere bedelsiz olarak
devredilir. Bu taşınmazların yapı sahiplerine satışı ve genel hükümlere
göre değerlendirilmesi bu Kanunun 5 inci maddesine göre yapılır”
şeklindedir.
4706 sayılı Yasaya 4916
sayılı Yasayla eklenen Geçici 4 üncü maddenin birinci fıkrası ise, “Vakıflar
Genel Müdürlüğüne veya mazbut vakıflar ile kamu kurum ve kuruluşlarına ait,
üzerinde toplu yapılaşma bulunan taşınmazlar, Hazineye ait
taşınmazlar ile trampa
edilebilir. Trampaya ilişkin usul ve esaslar taşınmaz maliki veya idare ve
temsil eden kamu kurum ve kuruluşunun bağlı, ilgili veya ilişkili olduğu
Bakanlık ile Maliye Bakanlığı arasında düzenlenecek protokolle belirlenir;
bu belirlemede, trampaya konu taşınmazların 02.07.1964 tarihli ve 492
sayılı Harçlar Kanununun 63 üncü maddesinin birinci fıkrasına göre
hesaplanacak değerlerinin yüzde 20 fazlası esas alınır ve trampa
kapsamındaki taşınmazlara ilişkin olarak açılmış olan men-i müdahale ve kâl
davaları ile icra takipleri protokolün düzenlenmesi ile trampa işlemleri
sonuçlanıncaya kadar durur” şeklindedir.
Maddenin ikinci fıkrasının 6009 sayılı Yasayla
değiştirilmeden önceki, 5793 sayılı Yasayla getirilen şekli ise “Bu madde
kapsamında Hazine adına tescil edilen taşınmazlar, birinci fıkrada yer alan
usule göre belirlenecek bedel üzerinden ilgili belediyelere devredilir”
şeklinde olup, değişiklikle, söz konusu taşınmazların, ilgili belediye
yerine, “büyükşehirlerde öncelikle büyükşehir
belediyelerine, büyükşehir belediyelerinin talebinin olmaması halinde
ilgili belediyelere” devri öngörülmüştür.
Geçici 4 üncü madde kapsamında Hazine
adına tescil edilen taşınmazlar, 3194 sayılı İmar Kanunu ile birlikte, 2981
sayılı İmar ve Gecekondu Mevzuatına Aykırı Yapılara Uygulanacak Bazı
İşlemler Hakkında Kanun ve 775 sayılı Gecekondu Kanunu çerçevesinde
hukuksal sonuç ve hak doğuran taşınmazlar arasında yer alabilmektedir. Bu
alanlarda, ilgili belediyeler tarafından yapılan “imar planları” ve “imar
ıslah planları” imar bütünlüğü içinde değerlendirilerek uygulanmakta iken,
dava konusu sözcüklerle, büyükşehirlerde, öncelikle büyükşehir
belediyelerine devredilerek, söz konusu imar bütünlüğü zedelenmekte ve
önceki imar planlarına dayanılarak verilen hakların ilgili belediyeler ve
hak sahipleri tarafından kullanımı engellenmektedir.
Anayasanın 5 inci maddesiyle devlete
“kişilerin ve toplumun refah, huzur ve mutluluğunu sağlama ve insanın maddi
ve manevi varlığının gelişmesi için gerekli şartları hazırlama” ödevi
yüklenmekte, 56 ncı maddesiyle de herkesin sağlıklı ve dengeli bir çevrede yaşama
hakkına sahip olduğu belirtilerek, bu hakkı korumanın yine devletin ve
vatandaşların ödevi olduğu vurgulanmaktadır. Devlete verilen bu görevlerin
imar mevzuatıyla getirilen düzenlemelerle de yaşama geçirileceğinde kuşku
bulunmamaktadır. (AYMK., 22.07.2008 tarih ve E.2008/39, K.2008/134).
İlçe belediyeleri, kendi sınırları
içinde imar mevzuatı ve planlama bütünlüğünün sorumluluğunu taşırken, kimi
taşınmazların büyükşehir belediyelerince devralınması ile kamusal yetki ve
sorumlulukları ortadan kalkacak, bu da kişilerle birlikte ilçe
belediyesinin de hukuk güvenliğinin sarsılmasına neden olacaktır. Böylesine
belirsiz, sınırsız ve öngörülemeyen yetki değişimi kamu yararı ve düzeni
yönünden de kabul edilemez.
Bu devirle, ilçe belediyelerinin imar
mevzuatından kaynaklanan yetkileri ortadan kaldırılarak büyükşehir belediyeleri
yetkili kılınmaktadır. Fıkra yer alan sözcükler, taşınmazların devri
konusunda iki yerel yönetim birimi arasında sözde paylaşım yapmakla ve bu
konu da yasa koyucunun yetkisi içinde olmakla birlikte, büyükşehir
belediyelerine yetki verilirken, daha önce uygulanan şehircilik ilke ve
esaslarının ihlal edilerek, bütüncül planlama yaklaşımının görmezden
gelinmesi, ilgili belediyelerin dışarıda tutulması, Anayasanın 5 inci ve 56
ncı maddeleriyle bağdaşmaz.
Düzenlemede, taşınmazların hangi
belediyeye devredileceği konusu da belirsizdir. “Öncelikle büyükşehir belediyelerine,
büyükşehir belediyelerinin talebinin olmaması halinde” ilgili belediyelere
sözcükleri, devir işleminin tamamıyla ve koşulsuz olarak büyükşehir
belediyelerinin takdirine bırakmaktadır.
Anayasanın 2 nci maddesinde yer alan hukuk
devletinin temel ilkelerinden biri “belirlilik”tir. Bu ilkeye göre, yasal
düzenlemelerin hem kişiler hem de idare yönünden herhangi bir duraksamaya
ve kuşkuya yer vermeyecek şekilde açık, net, anlaşılır, uygulanabilir ve
nesnel olması, ayrıca kamu otoritelerinin keyfi uygulamalarına karşı
koruyucu önlem içermesi de gereklidir. Belirlilik ilkesi, hukuksal
güvenlikle bağlantılı olup birey, yasadan, belirli bir kesinlik içinde,
hangi somut eylem ve olguya hangi hukuksal yaptırımın veya sonucun
bağlandığını, bunların idareye hangi müdahale yetkisini doğurduğunu
bilmelidir.
Anayasanın 7 nci maddesindeki “Yasama yetkisi Türk Milleti adına
Türkiye Büyük Millet Meclisi’nindir. Bu yetki devredilemez” kuralına
göre, “yasa koyucunun temel ilkeleri koymadan, çerçeveyi çizmeden yürütmeye
yetki vermemesi, sınırsız, belirsiz bir alanı, yönetimin düzenlemesine
bırakmaması gerekir. Yasa ile yetkilendirme Anayasanın öngördüğü biçimde
yasa ile düzenleme anlamına gelmez. Yasa koyucu, gerektiğinde sınırlarını
belirlemek koşuluyla bazı konuların düzenlenmesini idareye bırakabilir.”
(AYMK., 05.03.2009 tarih ve E.2008/3, K.2009/44).
Açıklanan nedenlerle, 6009 sayılı Yasanın
35 inci maddesiyle değiştirilen, 4706 Sayılı Hazineye Ait Taşınmaz Malların
Değerlendirilmesi ve Katma Değer Vergisi Kanununda Değişiklik Yapılması
Hakkında Kanunun geçici 4 üncü maddesinin ikinci fıkrasında yer alan, “…
öncelikle büyükşehir belediyelerine, büyükşehir belediyelerinin talebinin
olmaması halinde …” sözcükleri Anayasanın 2 nci, 5 inci, 7 nci ve 56 ncı
maddelerine aykırı olup, iptali gerekmektedir.
9) 6009 Sayılı Yasanın 42 nci Maddesi
ile 5345 Sayılı Kanunun 29 uncu Maddesine Eklenen “Başkanlık
merkez ve taşra teşkilatında, 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu ve diğer
kanunların sözleşmeli personel çalıştırılması hakkındaki usul ve esaslara
bağlı olmaksızın, Bakan onayı ile Başkanlığın stratejik plan ve performans
programlarında yer alan önemli projelerin hazırlanması, gerçekleştirilmesi
veya uygulanması amacıyla proje süresi ile sınırlı olmak üzere tam veya
kısmî zamanlı sözleşmeli personel çalıştırılabilir. Bunlara ödenecek ücret,
657 sayılı Kanunun 4 üncü maddesinin (B) bendine göre çalıştırılanlar için
uygulanmakta olan sözleşme ücreti tavanının beş katını, çalıştırılabilecek
toplam sözleşmeli personel sayısı ise 150’yi geçemez ve bu fıkrada
belirtilen ücret dışında herhangi bir ödeme yapılamaz. Bu şekilde istihdam
edilecek personelin, yükseköğretim kurumlarından lisans düzeyinde eğitim
veren fakülte veya bölümlerinden veya bunlara denkliği Yükseköğretim
Kurulunca kabul edilmiş yurtdışındaki yükseköğretim kurumlarından mezun
olması şarttır. Sözleşmeli personelde aranılacak diğer nitelikler, istihdam
türüne bağlı sözleşmeli personel sayısı ile ödenecek sözleşme ücretinin
tespiti, istihdama dair hususlar ile sözleşme usul ve esasları Başkanlıkça
belirlenir.” Şeklindeki Fıkranın Anayasaya Aykırılığı
6009 sayılı Yasanın 42 nci maddesiyle
5345 sayılı Gelir İdaresi Başkanlığının Teşkilat ve Görevleri Hakkında
Kanunun 29 uncu maddesine eklenen fıkra ile Başkanlıkta yeni bir sözleşmeli
personel istihdamı öngörülmüştür.
657 sayılı Devlet
Memurları Kanununun “İstihdam Şekilleri” başlıklı 4 üncü maddesinin birinci
fıkrasında, kamu hizmetlerinin; memurlar, sözleşmeli personel, geçici
personel ve işçiler eliyle gördürüleceği belirtildikten sonra, (A)
bendinde, mevcut kuruluş biçimine bakılmaksızın, Devlet ve diğer kamu tüzel
kişiliklerince genel idare esaslarına göre yürütülen asli ve sürekli kamu
hizmetlerini ifa ile görevlendirilenlerin, bu Kanunun uygulanmasında memur
sayılacağı, (B) bendinde ise, kalkınma planı, yıllık program ve iş
programlarında yer alan önemli projelerin hazırlanması, gerçekleştirilmesi,
işletilmesi ve işlerliği için şart olan, zaruri ve istisnai hallere
münhasır olmak üzere özel bir meslek bilgisine ve ihtisasına ihtiyaç
gösteren geçici işlerde, Bakanlar Kurulunca belirlenen esas ve usuller
çerçevesinde kurumun teklifi ve Devlet Personel Başkanlığının görüşü
üzerine Maliye Bakanlığınca vizelenen pozisyonlarda, mali yılla sınırlı
olarak sözleşme ile çalıştırılmasına karar verilen ve işçi sayılmayan kamu
hizmeti görevlilerine sözleşmeli personel denileceği hükme bağlanmaktadır.
İptali talep edilen fıkra incelendiğinde, aslında
657 sayılı Kanunun 4/B maddesine göre çalıştırılabilecek personelden
farklı, yeni bir sözleşmeli personel istihdamı getirildiği görülmektedir.
Anayasanın
128 inci maddesinde, “Devletin, kamu iktisadî teşebbüsleri ve diğer kamu tüzelkişilerinin
genel idare esaslarına göre yürütmekle yükümlü oldukları kamu hizmetlerinin
gerektirdiği aslî ve sürekli görevler, memurlar ve diğer kamu görevlileri
eliyle görülür. Memurların ve diğer kamu görevlilerinin nitelikleri, atanmaları,
görev ve yetkileri, hakları ve yükümlülükleri, aylık ve ödenekleri ve diğer
özlük işleri kanunla düzenlenir. Üst kademe yöneticilerinin yetiştirilme
usul ve esasları, kanunla özel olarak düzenlenir” denilmektedir.
Anayasanın 7 nci maddesinde de,
yasama yetkisinin Türkiye Büyük Millet Meclisi’nce kullanılacağı ve
devredilemeyeceği kurala bağlanmıştır. Bu kural karşısında, Anayasada
yasayla düzenlenmesi öngörülen konularda yürütme organına genel ve
sınırları belirsiz bir düzenleme yetkisinin verilmesi olanaklı değildir.
Yürütme organına düzenleme yetkisi veren bir yasa kuralının, Anayasanın 7
nci maddesine uygun olabilmesi için, temel ilkeleri koyması, çerçeveyi
çizmesi, sınırsız, belirsiz, geniş bir alanı yönetimin düzenlemesine
bırakmaması gerekmektedir. Temel kuralları koymadan ve sınırları çizmeden,
yürütmeye düzenleme yetkisi veren bir kuralın, Anayasanın 7 nci maddesine
aykırı düşeceğinde kuşku bulunmamaktadır.
Kamu
hizmeti, geniş tanımıyla, devlet ya da diğer kamu tüzelkişileri tarafından
ya da bunların denetim ve gözetimleri altında, ortak gereksinimleri
karşılamak ve kamu yararını sağlamak için topluma sunulmuş bulunan sürekli
ve düzenli etkinliklerdir. Devlet hayatında düzenlilik ve süreklilik
isteyen ve anayasal bir yükümlülük olan vergi tarh ve tahakkuk işleri ile
vergi denetim işi de niteliği gereği asli ve sürekli kamu kamu hizmeti olup
genel idare esaslarına göre yürütülmesi gerekmektedir. Dava konusu kuralda
belirtilen, Gelir İdaresi Başkanlığının “stratejik plan ve performans programlarında
yer alan önemli projelerin hazırlanması, gerçekleştirilmesi veya
uygulanması amacıyla proje” işi de, verginin Devlete düşen görevinden,
diğer bir deyişle genel idare esaslarına göre yürütülen asli ve sürekli
görevden soyutlanamaz. Dolayısıyla, dava konusu fıkrada belirtilen
sözleşmeli personelin, nitelikleri, atanmaları, görev ve yetkileri, hakları
ve yükümlülükleri, aylık ve ödenekleri ile diğer özlük işlerinin yasayla
düzenlenmesi gerekmektedir.
Oysa,
söz konusu fıkraya göre, istihdam edilecek sözleşmeli personele sadece bu
fıkrada yazılı hükümler uygulanacaktır. Maddenin yazılışından, sözleşmeli
personel istihdamının proje süresi ile sınırlı olacağı anlaşılmakta ise de,
bunların Başkanlığın stratejik plan ve programlarında yer alan önemli
projelerin hazırlanması, gerçekleştirilmesi veya uygulanmasında
çalıştırılacak olmaları ve bu çalışmaların da süreklilik taşıması, istihdam
edilecek sözleşmeli personelin Anayasanın 128 inci maddesi kapsamında
sayılmalarını gerektirmektedir. Söz konusu projelerin hazırlanması,
gerçekleştirilmesi ve uygulamasının, vergi incelemelerinde dikkate alınacak
risk kriterlerinin belirlenmesinde de esas alınacağı açıktır. Söz konusu
sözleşmeli personelin, Anayasanın 128 inci maddesindeki yasal güvencelerden
yararlanması gerekir.
Anayasada yasayla düzenlenmesi öngörülen konularda, yürütme organına
genel ve sınırları belirsiz bir düzenleme yetkisinin verilmesi olanaklı
değildir. Yürütmenin düzenleme yetkisi, sınırlı, tamamlayıcı ve bağımlı bir
yetkidir. Bu nedenle Anayasada öngörülen ayrık durumlar dışında, yasalarla
düzenlenmemiş bir alanda, yasa ile yürütmeye genel nitelikte kural koyma
yetkisi verilemez.
Asli ve sürekli kamu hizmeti yürütülmesini temin etmek amacıyla
“sözleşmeli” statüde personel istihdamını öngören ve iptali talep edilen
fıkra, Anayasanın 128 inci maddesinde memurlarla birlikte diğer kamu görevliler için
de öngörülen; “nitelikleri, atanmaları, görev ve yetkileri, hakları ve
yükümlülükleri, aylık ve ödenekleri ve diğer özlük işleri kanunla düzenlenir”
şeklindeki amir hükme uygun düşmemektedir.
Açıklanan nedenlerle, 6009 sayılı Yasanın 42 nci
maddesiyle 5345 sayılı Kanunun 29 uncu maddesine eklenen, “Başkanlık merkez ve taşra teşkilatında, 657 sayılı
Devlet Memurları Kanunu ve diğer kanunların sözleşmeli personel
çalıştırılması hakkındaki usul ve esaslara bağlı olmaksızın, Bakan onayı
ile Başkanlığın stratejik plan ve performans programlarında yer alan önemli
projelerin hazırlanması, gerçekleştirilmesi veya uygulanması amacıyla proje
süresi ile sınırlı olmak üzere tam veya kısmî zamanlı sözleşmeli personel
çalıştırılabilir. Bunlara ödenecek ücret, 657 sayılı Kanunun 4 üncü
maddesinin (B) bendine göre çalıştırılanlar için uygulanmakta olan sözleşme
ücreti tavanının beş katını, çalıştırılabilecek toplam sözleşmeli personel
sayısı ise 150’yi geçemez ve bu fıkrada belirtilen ücret dışında herhangi
bir ödeme yapılamaz. Bu şekilde istihdam edilecek personelin, yükseköğretim
kurumlarından lisans düzeyinde eğitim veren fakülte veya bölümlerinden veya
bunlara denkliği Yükseköğretim Kurulunca kabul edilmiş yurtdışındaki
yükseköğretim kurumlarından mezun olması şarttır. Sözleşmeli personelde
aranılacak diğer nitelikler, istihdam türüne bağlı sözleşmeli personel
sayısı ile ödenecek sözleşme ücretinin tespiti, istihdama dair hususlar ile
sözleşme usul ve esasları Başkanlıkça belirlenir” şeklindeki fıkra,
Anayasanın 7 nci ve 128 inci maddelerine aykırı olup iptali gerekmektedir.
10) 6009 Sayılı Yasanın 42 nci
Maddesi ile 5345 Sayılı Kanunun 29 uncu Maddesine Eklenen Son Fıkrada Yer
Alan, “Bunun dışında sözlü sınav ile ilgili herhangi bir kayıt sistemi
kullanılmaz.” Tümcesinin Anayasaya Aykırılığı
6009 sayılı Yasanın 42 nci maddesiyle
5345 sayılı Kanunun 29 uncu maddesine eklenen son fıkrada, 29 uncu madde
hükümlerine göre yapılacak sözlü sınavlarda, adayın hangi konularda
değerlendirmeye tabi tutulacağı ve bu değerlendirmeye göre verilen
puanların tutanağa geçirileceği belirtildikten sonra, son tümcede, bunu
dışında sözlü sınav ile ilgili herhangi bir kayıt sistemi kullanılmayacağı
belirtilmiştir.
Anayasanın 125 inci maddesine göre
idarenin her türlü eylem ve işlemlerine karşı yargı yolu açıktır. Yargı
yetkisi ise, idari eylem ve işlemlerin hukuka uygunluğunu kapsayacaktır. Bu
denetimin yapılabilmesinin temel koşulu ise idari eylem ve işlemlerin,
idare hukukunun genel ilkelerine göre yetki, şekil, sebep, konu, maksat
yönlerinden denetlenebilir olması, diğer bir deyişle denetime uygun
olmasıdır. İdareyi ve faaliyet alanını düzenleyen yasal kuralların
yetersizliği, denetimi engeller. Dava konusu tümce, sözlü sınavda idarenin
objektif hareket edip etmediğinin denetlenmesini engelleyici niteliktedir.
Böylece hukuk devleti ilkesinin sağlayacağı hukuksal güvence ortadan
kaldırılmaktadır.
Konu bu yönüyle, yargı kararlarına da
yansımakta ve Danıştay, tüm
unsurları itibariyle yargısal denetimin yapılabilmesi ve hukuk devleti
ilkesinin temini açısından, sözlü sınav komisyon üyelerinin her biri
tarafından değerlendirme yapılarak tutanağa bağlanmış soruların ve
yanıtlarının neler olduğunun, bu yanıtlara komisyon üyelerince takdir
edilen notun gerekçeleriyle ortaya konulmamış olması ve ayrıca sözlü
sınavda verilen yanıtların teknolojik imkânlardan yararlanarak sesli ve
görüntülü kayıt altına alınmaması nedenleriyle davacının sözlü sınavda
başarısız sayılmasına ilişkin işlemi hukuka uygun bulunmamaktadır.
(DİDDKK, 2008/774). Sözlü sınavda
komisyon üyelerince takdir edilen notun gerekçeleriyle ortaya konulması
hukuk devleti ilkesinin sağladığı güvencenin temini açısından zorunlu ve
gereklidir.
Anayasanın 2 nci maddesinde
belirtilen hukuk devletinin unsurlarından biri de, vatandaşlarına hukuk
güvenliği sağlamasıdır. Hukuk devleti, tüm eylem ve işlemlerinde
yönetilenlere en güçlü en kapsamlı şekilde hukuksal güvence sağlayan devlettir.
Hukukun üstünlüğünün egemen olduğu bir devlette hukuk güvenliğinin
sağlanması, hukuk devleti ilkesinin olmazsa olmaz koşuludur. Hukuk devleti olmak,
yönetilenlere hukuk güvencesi sağlayan bir düzen kurmaktır. Böyle bir
düzenin kurulması, yasama ve yargı yetkileriyle yürütme alanına giren tüm
işlemlerin hukuk kuralları içinde kalması ile gerçekleşebilir. Bu bağlamda
hukuk devleti, her dilediğini yapamayan, kendini hukukla bağlı sayan ve tüm
yetkilerinin sınırının hukuksal kurallarla belirlendiği Devlettir.
“Bunun dışında sözlü sınav ile ilgili
herhangi bir kayıt sistemi kullanılmaz” tümcesi, yargısal denetim yapılmasını
ortadan kaldıracak bir nitelik taşıdığından Anayasanın 2 nci maddesine ve
aynı sınava giren adaylardan bazıları lehine idarenin takdir yetkisinin
kullanılmasında öznel nedenlerin etkili olmasına yol açacak bir nitelik
taşıdığı için de Anayasanın 10 uncu maddesindeki “kanun önünde eşitlik”
ilkesine aykırıdır.
Açıklanan
nedenlerle, 6009 sayılı Yasanın 42 nci maddesiyle 5345 sayılı Kanunun 29
uncu maddesine eklenen son fıkrada yer alan, “Bunun dışında sözlü sınav ile
ilgili herhangi bir kayıt sistemi kullanılmaz” tümcesi, Anayasanın 2 nci ve
10 uncu aykırı olup, iptali gerekmektedir.
11) 6009 Sayılı Yasanın 47 nci Maddesi
ile 3568 Sayılı Yasanın 45 inci Maddesine Eklenen Üçüncü Fıkranın, “…233
sayılı Kamu İktisadi Teşebbüsleri Hakkında Kanun Hükmünde Kararname
kapsamındaki iktisadi devlet teşekkülleri, kamu iktisadi kuruluşları ve
bunların müesseseleri, bağlı ortaklıkları ve iştirakleri, kamu idarelerinin
doğrudan ya da dolaylı hissedarı olduğu kurumlar ile Tasarruf Mevduatı
Sigorta Fonunun yönetimindeki kurumların bu Kanun kapsamındaki
faaliyetlerini yürütmemeleri şartıyla, bu kurum ve kuruluşların…” Bölümünün
Anayasaya Aykırılığı
6009 sayılı Yasanın 47 nci maddesiyle, 3568 sayılı Serbest Muhasebeci Mali
Müşavirlik ve Yeminli Mali Müşavirlik Kanununun 45 inci maddesinin üçüncü
fıkrası değiştirilmiş, “233 sayılı Kamu İktisadi Teşebbüsleri Hakkında
Kanun Hükmünde Kararname kapsamındaki iktisadi devlet teşekkülleri, kamu
iktisadi kuruluşları ve bunların müesseseleri, bağlı ortaklıkları ve
iştirakleri, kamu idarelerinin doğrudan ya da dolaylı hissedarı olduğu
kurumlar ile Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonunun yönetimindeki kurumların bu
Kanun kapsamındaki faaliyetlerini yürütmemeleri şartıyla, bu kurum ve
kuruluşların yönetim kurulu başkanlığı, üyeliği, denetçiliği görevleri…”nin
serbest muhasebeci mali müşavirlik ve yeminli mali müşavirlik meslekleriyle
bağdaşmayan işlerden sayılmayacağı belirtilmiştir.
45 inci maddenin değiştirilmeden
önceki şeklinde, “bilirkişilik, tasfiye memuru, hayrî ve ilmî kuruluşların
yönetim kurulu üyeliği görevleri” meslekle bağdaşmayan işler sayılmaz iken,
6009 sayılı Yasayla yapılan değişiklikle bu işler çoğaltılmıştır.
3568 sayılı Yasanın 2 nci maddesinde muhasebecilik ve mali müşavirlik mesleğinin
konusu, gerçek ve tüzelkişilere ait teşebbüs ve işletmelerin; (a) genel
kabul görmüş muhasebe prensipleri ve ilgili mevzuat hükümleri gereğince,
defterlerini tutmak, bilanço, kar-zarar tablosu ve beyannameleri ile diğer
belgelerini düzenlemek ve benzeri işleri yapmak, (b) muhasebe sistemlerini
kurmak, geliştirmek, işletmecilik, muhasebe, finans, mali mevzuat ve
bunların uygulamaları ile ilgili işlerini düzenlemek veya bu konularda
müşavirlik yapmak, (c) yukarıdaki bentte yazılı konularda, belgelerine
dayanılarak, inceleme, tahlil, denetim yapmak, mali tablo ve beyannamelerle
ilgili konularda yazılı görüş vermek, rapor ve benzerlerini düzenlemek,
tahkim, bilirkişilik ve benzeri işleri yapmak; yeminli mali müşavirlik
mesleğinin konusu ise, yukarıda (b) ve (c) bentlerinde yazılı işleri
yapmanın yanında tasdik işlerini de yapmak şeklinde tanımlanmıştır.
Yasanın 45 inci maddesinde de meslek
mensuplarının, aynı Yasaya göre ettikleri yemin çerçevesinde hareket
etmelerini sağlamak üzere yasaklar getirilmiştir. Anılan maddenin birinci
fıkrasında, serbest
muhasebeci mali müşavirlerin bu unvanlarla, yeminli mali müşavirlerin ise
bu unvan ve tasdik yetkisiyle; 2 nci maddede yazılı işlerin yürütülmesi
amacıyla gerçek ve tüzelkişilere tabi ve onların işyerlerine bağlı olarak
hizmet akdi ile çalışamayacakları, ticari faaliyette bulunamayacakları,
meslekle ve meslek onuru ile bağdaşmayan işlerle uğraşamayacakları; üçüncü
fıkrasında da, bilirkişilik, tasfiye memuru, hayri ve ilmi kuruluşların
yönetim kurulu üyeliği görevlerinin meslekle bağdaşmayan işler
sayılmayacağı öngörülmektedir. Yasa koyucu üçüncü fıkrada sayılan yönetim
kurulu üyeliklerinin ikinci görev olarak yapılmasını mesleğin tarafsız bir
şekilde yapılmasına engel teşkil etmeyeceğini düşünmüştür.
6009
sayılı Yasanın 47 nci maddesiyle söz konusu üçüncü fıkraya yapılan
ilavelerin mesleğin tarafsız bir şekilde yerine getirilmesine engel teşkil
etmediğini aynı rahatlıkla söylemek mümkün değildir. Yasa koyucunun, bir
taraftan birinci fıkrada serbest
muhasebeci mali müşavirlerin bu unvanlarla, yeminli mali müşavirlerin ise
bu unvan ve tasdik yetkisiyle; 2 nci maddede yazılı işlerin yürütülmesi
amacıyla gerçek ve tüzelkişilere tabi ve onların işyerlerine bağlı olarak
hizmet akdi ile çalışamayacaklarını hükme bağlarken, diğer taraftan 3568
sayılı Yasa kapsamındaki faaliyetleri yapmamaları şartı ile meslek
mensuplarının 233 sayılı KHK kapsamında teşekkül, kuruluş, bağlı ortaklık,
mesese ve iştiraklerde yönetim kurulu başkanlığı, üyeliği ve denetçiliği
görevlerini yapmalarına izin vermesi bir çelişkidir. Söz konusu meslek
mensupları görevlendirildikleri kurum ve kuruluşlarda kağıt üzerinde 3568
sayılı Yasa kapsamına giren işlere bakmıyor görünseler de filen bu
görevleri yapacaklardır. Yönetim Kurulu Başkanlığı, üyeliği ve denetçiliği
görevleri, 3568 sayılı Yasa kapsamına giren işlerin yürüten, denetleyen ve
bu konuda sorumluluk üstlenen görevlerdir. Bu nedenle 233 sayılı KHK
kapsamında yapacakları yönetim kurulu başkanlığı, üyeliği ve denetçiliği
görevleri ile kamu idarelerinin doğrudan ya da dolaylı hissedarı olduğu
kurumlar ile Tasarruf Mevduatı Sigor Fonunun yönetimindeki kurumların
yönetim kurulu başkanlığı, üyeliği ve denetçiliği görevlerini meslekle
bağdaşır ikinci görev saymak mümkün değildir.
Anayasanın 2 nci
maddesinde belirtilen hukuk devleti, eylem ve işlemleri hukuka uygun, insan
haklarına dayanan, bu hak ve özgürlükleri koruyup güçlendiren, her alanda
adil bir hukuk düzeni kurup bunu geliştirerek sürdüren, Anayasaya aykırı
durum ve tutumlardan kaçınan, hukukun üstün kurallarıyla kendini bağlı
sayan, yargı denetimine açık, yasaların üstünde yasa koyucunun da uyması
gereken Anayasa ve temel hukuk ilkelerinin bulunduğu bilincinde olan
devlettir.
Anayasanın
135 inci maddesine göre, kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşları ve üst
kuruluşları; belli bir mesleğe mensup olanların müşterek ihtiyaçlarını
karşılamak, meslekî faaliyetlerini kolaylaştırmak, mesleğin genel
menfaatlere uygun olarak gelişmesini sağlamak, meslek mensuplarının
birbirleri ile ve halk ile olan ilişkilerinde dürüstlüğü ve güveni hâkim
kılmak üzere meslek disiplini ve ahlâkını korumak maksadı ile kanunla
kurulan ve organları kendi üyeleri tarafından kanunda gösterilen usullere
göre yargı gözetimi altında, gizli oyla seçilen kamu tüzelkişilikleridir.
Anayasa Mahkemesinin de belirttiği
gibi, “Hukukumuzda bazı meslekler için, mesleğe giriş, meslek mensuplarının
hakları, meslekî yetkileri ve yükümlülükleri yasalarla belirlenmiştir.
Ayrıca bu mesleklerin mensuplarını bünyelerinde toplayan meslekî kuruluşlar
Anayasanın 135 inci maddesinde, “Kamu kurumu niteliğinde meslek
kuruluşları” olarak düzenlenmiştir. Yasalarda belirli bazı hizmetlerin
görülebilme yetkisi yalnız bu meslek mensuplarına aittir. Kamu kesiminde
görev almasalar ve kamu görevlisi olmasalar bile bu meslek mensuplarının
çalışmalarının kamusal bir yanı mevcut olup bunlar meslekî etkinlikleri
gereği zaman zaman kamu gücünü kullanırlar.” (AYMK., 26.06.1996 tarih ve
E.1996/5, K.1996/26).
Açıklanan nedenlerle, 6009 sayılı
Yasanın 47 nci maddesiyle 3568 sayılı Yasanın 45
inci maddesine eklenen üçüncü fıkranın, “…233 sayılı Kamu İktisadi
Teşebbüsleri Hakkında Kanun Hükmünde Kararname kapsamındaki iktisadi devlet
teşekkülleri, kamu iktisadi kuruluşları ve bunların müesseseleri, bağlı
ortaklıkları ve iştirakleri, kamu idarelerinin doğrudan ya da dolaylı
hissedarı olduğu kurumlar ile Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonunun
yönetimindeki kurumların bu Kanun kapsamındaki faaliyetlerini yürütmemeleri
şartıyla, bu kurum ve kuruluşların…” bölümü Anayasanın 2 nci ve 135 inci
maddelerine aykırı olup, iptali gerekmektedir.
12) 6009 Sayılı Yasanın 48 inci Maddesi ile 4857
Sayılı İş Kanunun 2 nci Maddesinin Üçüncü Fıkrasından Sonra Gelmek Üzere
Eklenen Dördüncü Fıkranın Anayasaya Aykırılığı
6009 sayılı Yasanın 48 inci maddesiyle 4857 sayılı
İş Kanunun 2 nci maddesinin üçüncü fıkrasından sonra gelmek üzere eklenen
dördüncü fıkrayla, 4857 sayılı Yasanın
uygulanması bakımından yeni tanımlar yapılmış; “işyeri hekimi” ve
“iş güvenliği uzmanı” ile “ortak sağlık ve güvenlik birimi” ve “eğitim
kurumu” tanımları Yasaya eklenmiştir.
Buna göre;
a) İşyerinde iş sağlığı
ve güvenliği hizmetlerinde görev yapmak üzere Bakanlıkça belgelendirilmiş
hekimler, işyeri hekimini; mühendis, mimar ve teknik elemanlar ise iş
güvenliği uzmanını,
b) İş sağlığı ve
güvenliği hizmetlerini vermek üzere, gerekli donanım ve personele sahip
olan Bakanlıkça yetkilendirilen kamu kurum ve kuruluşları ile Türk Ticaret
Kanunu hükümlerine göre faaliyet gösteren şirketlerce kurulan ve işletilen
müesseseler ortak sağlık ve güvenlik birimini,
c) İş sağlığı ve
güvenliği hizmetlerinde görev yapacak işyeri hekimi ve iş güvenliği
uzmanlarının eğitimlerini vermek üzere Bakanlıkça yetkilendirilen kamu
kurum ve kuruluşları, üniversiteler ve Türk Ticaret Kanunu (TTK)
hükümlerine göre faaliyet gösteren şirketlerce kurulan ve işletilen
müesseseler eğitim kurumunu,
ifade edecektir.
Fıkranın (a) bendinde, iş sağlığı
ve güvenliği hizmetlerinde görev yapacak hekim, mühendis, mimar ve teknik
elemanlara işyeri hekimi ve iş güvenliği uzmanı belgesi verme yetkisinin;
(b) bendinde, iş sağlığı ve güvenliği hizmetlerini vermek üzere, gerekli
donanım ve personele sahip olan kamu kurum ve kuruluşları ile TTK
hükümlerine göre faaliyet gösteren şirketlerce kurulan ve işletilen
müesseselerin ortak sağlık ve güvenlik birimi olarak görevlendirilme
yetkisinin, (c) bendinde, eğitimi verecek kamu kurum ve kuruluşları,
üniversiteler ve TTK hükümlerine göre faaliyet gösteren şirketleri
belirleme yetkisinin; Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığına bırakılması,
“belirsizlik” içerdiği gibi, “eğitim” ve “meslek belgesi” anlamında bu
bakanlığın görev alanını aşan bir nitelik taşımaktadır.
Bakanlığa bırakılan belgelendirme ve
yetkilendirme görevi belirsizdir. Belgelendirme ve yetkilendirmenin koşulları,
ölçütleri, usul ve esasları, çerçevesi belirlenmeden, tek başına ve
doğrudan görev verilmiştir. İşyeri hekimi, iş güvenliği uzmanı, sağlık ve
güvenlik birimi, eğitim kurumu adayları ya da taliplilerinin hangi
koşullarda hangi usul ve esaslara göre belgelendirilecekleri ya da
yetkilendirilecekleri, hangi görevleri hangi koşullarda yerine
getirecekleri, nasıl denetlenecekleri ve görevlendirme ve yetkilendirmenin
nasıl sona ereceği Yasada gösterilmeden, bu konuda keyfi ve sınırsız bir
yetki, Bakanlığa verilmiştir.
“Anayasanın 2 nci maddesinde yer alan
hukuk devletinin temel ilkelerinden biri belirliliktir. Bu ilkeye göre,
yasal düzenlemelerin hem kişiler hem de idare yönünden herhangi bir
duraksamaya ve kuşkuya yer vermeyecek şekilde açık, net, anlaşılır,
uygulanabilir ve nesnel olması, ayrıca kamu otoritelerinin keyfi
uygulamalarına karşı koruyucu önlem içermesi de gereklidir. Belirlilik
ilkesi, hukuksal güvenlikle bağlantılı olup birey, yasadan, belirli bir
kesinlik içinde, hangi somut eylem ve olguya hangi hukuksal yaptırımın veya
sonucun bağlandığını, bunların idareye hangi müdahale yetkisini doğurduğunu
bilmelidir. Ancak bu durumda kendisine düşen yükümlülükleri öngörebilir ve
davranışlarını ayarlar. Hukuk güvenliği, normların öngörülebilir olmasını,
bireylerin tüm eylem ve işlemlerinde devlete güven duyabilmesini, devletin
de yasal düzenlemelerde bu güven duygusunu zedeleyici yöntemlerden
kaçınmasını gerekli kılar.
Yasa kuralı, ilgili kişilerin mevcut
şartlar altında belirli bir işlemin ne tür sonuçlar doğurabileceğini makul
bir düzeyde öngörmelerini mümkün kılacak şekilde düzenlenmelidir.
Öngörülebilirlik şartı olarak nitelendirilen bu ilkeye göre yasanın
uygulanmasında takdirin kapsamı ve uygulama yöntemi bireyleri keyfi ve
öngöremeyecekleri müdahalelerden koruyacak düzeyde açıklıkla yazılmalıdır.
Belirlilik, kişilerin hukuk güvenliğini korumakla birlikte idarede
istikrarı da sağlar.” (AYMK., 17.04.2008 tarih ve E.2005/5, K.2008/93).
Öte yandan, Anayasanın 135 inci
maddesinde de kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşları ve üst kuruluşları
tanımlanmıştır. Buna göre, kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşları,
belli bir mesleğe mensup olanların müşterek ihtiyaçlarını karşılamak,
mesleki faaliyetlerini kolaylaştırmak, mesleğin genel menfaatlere uygun
olarak gelişmesini sağlamak, meslek mensuplarının birbirleri ile ve halk
ile olan ilişkilerinde dürüstlüğü ve güveni hakim kılmak üzere meslek disiplini
ve ahlakını korumak maksadı ile kanunla kurulan ve organları kendi üyeleri
tarafından kanunda gösterilen usullere göre yargı gözetimi altında, gizli
oyla seçilen kamu tüzelkişileridir.
Hekimlik mesleğinin kamu kurumu
niteliğindeki meslek kuruluşu olan Tabip Odaları ve bu Odaların meslek üst
kuruluşu Türk Tabipler Birliği (TTB); mimar ve mühendislik mesleğinin
meslek kuruluşu olan Odalar ve bu Odaların meslek üst kuruluşu Türk Mimar
ve Mühendis Odaları Birliği (TMMOB), Anayasanın 135 inci maddesine dayanarak
ayrı yasalarla kurulmuşlardır. Teknik elemanlar da, uzmanlık alanlarına
göre yasalarla kurulmuş odalarda kayıtlı bulunmaktadır. Söz konusu
yasalarda belirtilen görev ve yetkilerle birlikte, mesleki kayıtları
tutmak, meslekle ilgili bilgi ve belgeleri düzenlemek, her türlü mesleki
bilgi ve belgeleri vermek, bu odaların görev ve yetkileri arasında
sayılmıştır.
Demokrasi, Anayasanın Başlangıç
kısmıyla 2 nci ve 5 inci maddelerinde, devletin korumakla ve özen göstermekle
yükümlü olduğu ilkeler arasında yer almakta, özgürlükçü niteliğinin erdemi
ve değeri de, hukuk devletinin çağdaşlaşmasına katkısı nedeniyle büyük önem
kazanmaktadır. Demokrasiler, temel hak ve özgürlüklerin en geniş ölçüde
sağlanıp güvence altına alındığı rejimlerdir. Demokrasinin en önemli
ilkelerinden biri de hukuk devleti ve hukuk güvenliğidir. (AYMK.,
06.11.2008 tarih ve E.2007/66, K.2008/157).
Meslek kuruluşlarına, üyelerinin nitelik ve niceliği, ürettikleri
iş ve hizmetlerin toplumun temel ihtiyaçlarına yönelik olması ve ülke genelinde
yaygınlığı, çoğulcu demokratik gelişim ortamında etkili bir sivil toplum
örgütü rolünde bulunmaları, örgütlülüğün üyelere getirdiği yararlar ile
toplum çıkarlarının uygun düzeylerde dengelenebilmesi ve demokratik toplum
kültürünün kamu düzeninde olumsuzluk yaratmadan derinleştirilebilmesi
nedenleriyle, kamusal nitelik kazandırılarak, Anayasada yer verilmiştir.
Demokrasi, siyasal mekanizma dışında,
aynı zamanda bir yaşam biçimidir. Bir meslek örgütüne üyelik, işlevsiz olur
ve biçimsel üyelikten öteye geçemezse, demokratik bir örgütlenmeden de söz
edilemez. Bu tür işlevsiz örgütlenmeler, kuramsal ve somut olarak var
olmalarına karşın, gerçek anlamda varlıkları tartışmalı ve etkisiz hale
gelir. Kamu hukuku kurallarına göre yönetilmesi anayasal güvence altında
bulunan kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşlarının işlev ve etkileri
de hukukun koruması altındadır. Meslek kuruluşlarının etkinliği,
sorumluluğu ve yükümlülüğü, belirli bir düzen ve disiplin içinde faaliyette
bulunması, görevlerinin boyut ve kapsamına bağlıdır. İşlevsizliği ve biçimsel
örgütlenmeyi aşmanın yolu, mesleğin tüm alanlarında ve meslekle ilgili
işlemlerde, ilgili meslek kuruluşuyla organik bağlantının, meslek
kuruluşunun kimlik ya da belgesinin esas alınması, diğer bir deyişle, meslekle
ilgili faaliyetlerle meslek kuruluşu arasındaki olgusal bağın
koparılmamasıdır. (AYMK., E.2007/66).
Hekim, mühendis, mimar ve teknik
elemanların, işyeri hekimliği ve iş güvenliği uzmanlığı gibi meslekle bağlantılı
alanlarda meslek kuruluşu tarafından verilen belge ve yetkiler yok
sayılarak ayrıca belgelendirme ve yetkilendirmeye tabi tutulması, meslek
odalarının yetkilerini kullanılmasının sınırlandırılması ve böylece
mesleğin en önemli organının oluşumunu işlevsiz hale getirilmesi, söz
konusu odaların işleyişinde, demokrasiye ve hukuk güvenliğine aykırı düşen,
demokratik örgütlenmenin sürekliliğini zaafa uğratan bir düzenlemedir.
Ayrıca, yükseköğretim alanında hiçbir
yetkisi bulunmayan ve örgütlenmesinde de buna uygun olarak herhangi bir
kadrosu mevcut olmayan bakanlık, kanunla hekimlerin işyeri hekimi
olabilmesi ya da mühendislerin iş güvenliği uzmanı olabilmesi için almaları
gereken eğitimi belirleyen, bu eğitimleri verecek kuruluşları yetkilendiren
ve eğitimler sonunda, hekim, mimar ve mühendisleri işyeri hekimi/iş
güvenliği uzmanı olarak çalışabilmesi için belgelendiren kurum haline
getirilmektedir.
İş sağlığı ve güvenliği hizmetlerinin
işyerinde sunulması, hizmetin etkinliği bakımından zorunludur. Bunun
sağlanabilmesi için işyeri hekimi ve iş güvenliği uzmanının işyerinde
çalışması gereklidir. Bu amaçla, sözkonusu hizmetlerin, bu hizmetlerden
yararlanacak olan işyerlerinin katılımı olmaksızın kurulan birimlerden
satın alınmasına olanak sağlayan düzenleme söz konusu hizmetin tarafsız,
bağımsız ve etkin bir şekilde sunulmasını önleyecektir.
“Çağdaş eğitim-öğretim esaslarına
dayanan bir düzen içinde milletin ve ülkenin ihtiyaçlarına uygun insan gücü”
yetiştirme görev ve yetkisi, Anayasanın 130 uncu maddesiyle, kamu
tüzelkişiliğine ve bilimsel özerkliğe sahip yüksek öğretim kurumlarına
verilmiştir. Mühendis, mimar ve hekim unvanları bir yükseköğretim kurumunda
lisans eğitimi ile elde edilen unvanlardır. İş güvenliği mühendisliği ya da
mimarlığı, yasanın deyimi ile “iş güvenliği uzmanlığı”, lisans eğitimi
dışında elde edilecek bir unvan değildir ve tek başına bir meslek de
değildir. Bilimsel eğitim sonucu kazanılan meslek sahiplerinin, bilimsel
niteliği olmayan Bakanlığın yetkilendirdiği kurumlardan bir kez daha eğitim
almaları istenmektedir. Lisans eğitimi üzerine mesleki pratik gerektiren iş
güvenliği uzmanlığı hizmet sunumu, Bakanlık eliyle eğitiminden
örgütlenmesine kadar bütün aşamaları ticari bir sektör haline getirilmiş ve
bu anlayışla ele alınmıştır.
Bilim ve teknolojik gelişmeler sonucu
uzmanlık ayrımları karşısında çeşitlenen mühendislik dalları dahi aynı işi
yapamazken, iktidar, meslek yüksekokulu mezunları olan ve ara eleman da
denilen teknisyen ve teknikerlerle mühendisleri aynı işi yapar konuma
getirmiştir. Bu tanımla, bilim ve teknik, eğitim-öğretim kurumlarına
girişte istenen koşullar, alınan eğitim yanında öğretim çıktıları,
unvanlar, tabi oldukları kanunlar, görevde yükselme, teknik hizmetler
sınıfında tanımlanma, hak, yetki ve sorumlulukları açısından tamamen farklı
olan meslek grupları aynı kavram altında birleştirilmiştir.
İşyeri hekimliğinin bir uzmanlık
olarak belirlenmesi karşısında bu eğitimin asıl olarak üniversiteler
tarafından verilmesi gerektiği ve yükseköğretim ile ilgili özellikle
uzmanlık konularında bakanlıkların doğrudan yetki ve görev almalarının
Anayasaya aykırı olduğu Danıştay kararlarında da belirtilmiştir.
16.12.2003 tarihli İşyeri
Hekimlerinin Çalışma Şartları İle Görev ve Yetkileri Hakkında Yönetmelikte
yer alan işyeri hekimlerinin eğitimlerinin usul ve esaslarının belirlenmesi
ile işyeri hekimlerinin sertifikalarının Çalışma ve Sosyal Güvenlik
Bakanlığı tarafından verilmesine yönelik düzenlemeler Danıştay 10. Dairesi
28.02.2006 tarih ve 2004/1253 E., 2006/1658 K. sayılı kararıyla, hukuka
aykırı bulunarak iptal edilmiştir.
Bakanlığa, Anayasa ile getirilen sisteme temelden
aykırı bir şekilde yükseköğrenim niteliğinde eğitim verecek resmi veya özel
kurumları yetkilendiren bir rol tanımlamaktadır. Çalışma ve Sosyal Güvenlik
Bakanlığı’nın, Anayasa ile başka anayasal kurumlara verilmiş olan lisans
sonrası eğitime ilişkin düzenleme yapma yetkisi bulunmamaktadır. Bu
nedenle, işyeri hekimi ve iş güvenliği uzmanlarının eğitimleri ile eğitimin
belgelendirilmesine ilişkin olarak bu Bakanlığa yetki verilmesi Anayasanın
130 uncu maddesine aykırıdır.
4857 sayılı Yasa’nın (değiştirilmeden
önceki) Beşinci Bölümü, İş Sağlığı ve Güvenliğine ayrılmış olup, 78 inci
maddesi, “sağlık ve güvenlik tüzük ve yönetmeliklerini”, 81 inci maddesi
“işyeri hekimlerini”, 82 nci maddesi ise “iş güvenliği ile görevli mühendis
veya teknik elemanları” düzenlemişti.
Bakanlık, bu üç maddenin emrettiği
düzenleyici işlemleri yasaya aykırı olarak yayımladığı için dava konusu
edilmiş olup, her üç düzenleyici işlem hakkında iptal kararları verilmiştir.
78 inci madde gereğince yayımlanması gereken İş sağlığı ve Güvenliği
Tüzüğü, Avrupa Birliği Direktifinin çevirisi olan metin yönetmelik
biçiminde yayımlandığı için dava konusu edilmiş ve Danıştay Onuncu Daire
tarafından (2004/1942 Esas) iptal edilmiştir. Daha sonra bu metin, Tüzük
adı altında Danıştay Birinci Dairesine görüş için sunulmuştur. Birinci
Daire E.2005/1187, K.2006/174 sayılı kararla, sunulan Tüzük taslağının,
zorunlu olan temel ilkeleri içermemesi, içeriği belli, somut ve etkin
kurallar halinde düzenlenmediği, soyut ve doğrudan uygulama gücü bulunmayan
bir biçimde ifadelendirildiği, yeterince koruyucu hükümler içermediği,
herkesin farklı yorumlayacağı şekilde düzenlendiği gerekçeleriyle taslağın
iade edilmesine karar verilmiştir.
Yasa’nın 81 inci maddesi gereğince
yayımlanan İşyeri hekimlerine ilişkin yönetmelik Türk Tabipleri Birliği tarafından
dava konusu edilmiş ve bu yönetmeliğin birçok maddesi Danıştay Onuncu
Dairesi tarafından iptal edilmiştir.
Yasa’nın
iş güvenliği mühendislerine ilişkin 82 nci maddesi gereğince yayımlanan “İş
Güvenliği ile Görevli Mühendis veya Teknik Elemanların Görev, Yetki ve
Sorumlulukları ile Çalışma Usul ve Esasları Hakkında Yönetmelik” de Birlik
tarafından dava konusu edilmiş ve Danıştay Onuncu Daire’nin 28.03.2006
tarih ve E.2004/6075, K.2006/2159 sayılı kararlarıyla iptal edilmiştir. Son
olarak, Danıştay Onuncu Daire, E.2010/696 sayılı kararıyla, TMMOB ve bağlı
Odalar ile TTB’nin “İşyeri Sağlık ve Güvenlik Birimleri ile Ortak Sağlık ve
Güvenlik Birimleri Hakkında Yönetmeliğin” iptali istemiyle açtığı davada
eğitimle ilgili tüm düzenlemelerin yürütmesinin durdurulmasına karar
vermiştir.
6009 sayılı Yasayla, yargıda iptal
veya yürütmenin durdurulması kararı ile sonuçlanan ikincil düzenlemelerle
varılmak istenen amaca, daha davanın biri sonuçlanmamışken, hukuk devleti
ilkesine aykırı olarak, yasal düzenleme yapılarak ulaşılmaya
çalışılmaktadır.
Bir başka konu ise, 6009 sayılı Yasanın 48 inci
maddesiyle işçi sağlığı ve iş güvenliği hizmetinin işyeri dışında kurulan
kar amaçlı işletmelerce satılmasına olanak sağlanmasıdır. Oysa bu şekilde
bir uygulama hizmetin doğasına aykırıdır.
İşyeri
hekimi, iş güvenliği uzmanı, görevlerini ifa ederken işyerinde sürekli
bulunması gereken kişilerdir. İşyeri hekimi, işçilerin yaşamlarının
önemli bir bölümünü geçirdikleri çalışma ortamının özelliklerini iyi
bilmelidir. Çalışma ortamı sadece işçilerin sağlığına zarar verici
etkilerde bulunmakla kalmaz, aynı zamanda işçilerin fizik-psikolojik
dengesini bozarak dikkat eşiğinin düşmesine, algılama kapasitesinin
azalmasına yol açar ve iş kazalarına neden olur. Bu nedenle de işyeri
hekimi, işyerinin hijyen sorunlarını, işçilerin işe uyumlarını ve iş
kazalarına ve meslek hastalıklarına karşı gerekli önlemler üzerine yapılan
çalışmalara aktif olarak katılır ve önlemler üzerine de programlar
geliştirir. İşçilerin sağlıkları ile ilgili olarak çalışma ortamının
periyodik kontrolünde (aydınlatma, havalandırma, teknik ölçümler, tozlar ve
radyasyon, gürültü kontrolü vb.) ergonomi, iş kazalarından korunma, iş
hijyeni ve çalışma ortamındaki kirlilik ana konuları oluşturur.
Bu
hizmetler danışmanlık hizmetlerinden farklıdır; aktif, eylemli biçimde
işyerinde yürütülecek hizmetlerdir. Koruyucu sağlık hizmetleri işçilerin
çalışma ortamlarının tanınıp bilindiği, işyerinde kullanılan araç gereç ve
kimyasalların tanındığı işyerinde kurulan sağlık birimlerinde verilmesi
halinde etkin olacaktır.
Dünya
Sağlık Örgütü ve ILO tarafından işyeri sağlık hizmetlerinin; işyerinde
kişisel sağlığı geliştirmeye yönelik, çalışana odaklı, çalışanı, çalışma
çevresi ve yaşam tarzı ile birlikte ele alan, çalışanın fiziksel, ruhsal ve
sosyal iyilik halinde olmasını sağlamaya yönelik çok kompleks bir iş
sağlığı hizmeti sunumu benimsenmiştir. 48 inci maddeye yapılan eklemeler,
ILO Sözleşmeleriyle uyuşmamaktadır. 6009 sayılı Yasa düzenlemesiyle işyeri
hekimi istihdam etmek zorunda olan işyerlerinin de işyeri hekimliği
hizmetini işyeri dışından satın alabileceği; bu hizmeti satacak şirketlerin
Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı tarafından yetkilendirileceği
düzenlenmiştir. Oysa 2001 tarihli ILO rehberleri, tek başına dışsal
kaynaklara dayanmanın tehlikeleri konusunda uyarmakta ve kurum içinde
yürütülen işçi sağlığı ve güvenliği etkinliklerini önermekte, bunun da
işçilerin katılımını sağlayan ve güvenlik kültürünü yaratan bir unsur
olduğunu vurgulamaktadır. Bu organizasyon içinde hizmetin gereği olarak işçi sağlığı ve iş güvenliği personelinin,
görevini yerine getirirken işçilere ve işverenlere karşı, her bakımdan tam
bir bağımsızlık içinde olması, bu bağımsızlığı sağlamak amacıyla, ulusal
mevzuatta, işe alınma ve işten çıkarılmasının özel bir statüye kavuşturması
gerekliliği de, ILO’nun 112
sayılı Tavsiye Kararında ve 161 sayılı İşyerinde Sağlık Organizasyonu
Sözleşmesinin 10 uncu maddesinde kabul edilmiştir.
6009 sayılı Yasa ile ortak sağlık ve
güvenlik birimlerinin dışsallaştırılarak işverenler tarafından kurulmayan
ortak sağlık ve güvenlik birimlerinden hizmet alımına, bir başka deyişle
taşeronlaşmaya olanak sağlanarak bu hizmetin ticarileştirilmesinin yanı
sıra, işyeri hekimliği ve iş güvenliği alanında verilecek eğitimin de
ticarileştirilmesine ilişkin düzenleme yapılmıştır.
Anayasanın 2 nci maddesi kapsamında
sosyal hukuk devleti, insan hak ve hürriyetlerine saygı gösteren, kişilerin
huzur, refah ve mutluluk içinde yaşamalarını güvence altına alan, kişi ile
toplum arasında denge kuran, güçsüzleri güçlüler karşısında koruyarak
gerçek eşitliği yani sosyal adaleti ve toplumsal dengeyi sağlayan
devlettir. Çağdaş devlet anlayışı, sosyal hukuk devletinin, tüm
kurumlarıyla Anayasanın özüne ve ruhuna uygun biçimde yaşama geçirilmesini
gerekli kılar. Sosyal hukuk devletinde kişinin korunması, sosyal güvenliğin
ve sosyal adaletin sağlanmasıyla olanaklıdır.
Açıklanan nedenlerle, “işyeri
hekimliği”ni ve “iş güvenliği uzmanlığı”nı Bakanlığın belgelendirmesine, “ortak
sağlık ve güvenlik birimi” ile “eğitim kurumu”nu Bakanlığı
yetkilendirmesine bırakan, 6009 sayılı Yasanın 48 inci maddesiyle 4857
sayılı İş Kanunun 2 nci maddesinin üçüncü fıkrasından sonra gelmek üzere
eklenen dördüncü fıkra, Anayasanın 2 nci, 130 uncu ve 135 inci maddelerine
aykırı olup iptali gerekmektedir.
13) 6009 Sayılı Yasanın 49 uncu Maddesi ile 4857
Sayılı İş Kanununun 81 inci Maddesine İkinci Fıkradan Sonra Gelmek Üzere
Eklenen Üçüncü ve Dördüncü Fıkraların Anayasaya Aykırılığı
6009 sayılı Yasayla
eklenen söz konusu fıkralar;
“İşyeri sağlık ve
güvenlik birimleri ile ortak sağlık ve güvenlik birimlerinin nitelikleri,
ortak sağlık ve güvenlik birimlerinden hizmet alınmasına ilişkin hususlar,
bu birimlerde bulunması gereken araç, gereç ve teçhizat ile görevlendirilecek
işyeri hekimi, iş güvenliği uzmanı ve diğer sağlık personelinin
nitelikleri, sayısı, işe alınmaları, görev, yetki ve sorumlulukları,
çalışma şartları, görevlerini nasıl yürütecekleri, eğitimleri ve
belgelendirilmeleri ile eğitim kurumlarının yetkilendirilmeleri, işyeri
hekimi ve iş güvenliği uzmanı eğitim programlarının ve bu programlarda
görev alacak eğiticilerin niteliklerinin belirlenmesi ve belgelendirilmeleri
ile eğitimlerin sonunda yapılacak sınavlar ilgili tarafların görüşü
alınarak Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı tarafından çıkarılacak
yönetmelikle düzenlenir.
İşyeri hekimlerinin,
işyeri sağlık ve güvenlik birimleri ile ortak sağlık ve güvenlik
birimlerinde görevlendirilmeleri ve hizmet verilen işyerlerinde çalışan
işçilerle sınırlı olmak üzere görevlerini yerine getirmeleri hususunda
diğer kanunların kısıtlayıcı hükümleri uygulanmaz.” Şeklindedir.
Fıkrada, Bakanlığın hangi
konularda yönetmelik çıkaracağı belirtilmiş, ancak sayılan konularla ilgili
herhangi bir yasal düzenleme yapılıp, usul, esas ve çerçeve çizilmemiştir.
Yukarıda 11 inci başlık altında 6009 sayılı Yasanın 48 inci maddesiyle 4857
sayılı Yasayla eklenen fıkrada açıklanan gerekçeler, 4857 sayılı Yasanın 81
inci maddesine yapılan, yönetmelik çıkarmayla ilgili ekleme için de
geçerlidir ve yönetmelik çıkarılması için verilen yetkinin içeriğini
etkileyecek niteliktedir.
Bakanlığa yetki veren yasal düzenleme
herhangi bir yasal çerçeve ve ölçüt içermemektedir.
Anayasanın 7 nci maddesinde yasama
yetkisinin Türk Milleti adına Türkiye Büyük Millet Meclisine ait olduğu ve
bu yetkinin devredilemeyeceği; 8 inci maddesinde ise yürütme yetki ve
görevinin Cumhurbaşkanı ve Bakanlar Kurulu tarafından, Anayasaya ve
yasalara uygun olarak kullanılacağı ve yerine getirileceği öngörülmüştür.
Buna göre, Anayasada yasayla düzenlenmesi öngörülen konularda yürütme
organına genel ve sınırları belirsiz bir düzenleme yetkisinin verilmesi
olanaklı değildir. Yürütmenin düzenleme yetkisi, sınırlı, tamamlayıcı ve
bağımlı bir yetkidir. Bu nedenle, Anayasada öngörülen ayrık durumlar
dışında, yasalarla düzenlenmemiş bir alanda, yasa ile yürütmeye genel
nitelikte kural koyma ve yasayla konulan kuralları değiştirme yetkisi
verilemez. Yasal düzenlemeler ancak yasa koyucu tarafından konulabilir,
kaldırılabilir ya da değiştirilebilir.
Anayasanın 2 nci maddesinde yer alan
hukuk devletinin temel ilkelerinden biri “belirlilik”tir. Bu ilkeye göre,
yasal düzenlemelerin hem kişiler hem de idare yönünden herhangi bir
duraksamaya ve kuşkuya yer vermeyecek şekilde açık, net, anlaşılır,
uygulanabilir ve nesnel olması, ayrıca kamu otoritelerinin keyfi
uygulamalarına karşı koruyucu önlem içermesi de gereklidir. Belirlilik
ilkesi, hukuksal güvenlikle bağlantılı olup birey, yasadan, belirli bir
kesinlik içinde, hangi somut eylem ve olguya hangi hukuksal yaptırımın veya
sonucun bağlandığını, bunların idareye hangi müdahale yetkisini doğurduğunu
bilmelidir.
Dava konusu kuralda, iş sağlığı ve iş
güvenliği konusunda, yasa ile esasları belirlenmeden, çerçevesi çizilmeden,
soyut ve belirsiz kavramlara dayanarak, Bakanlığa çok geniş yetkiler
verilmektedir. Yasa’da açıkça düzenleme yoluna gidilmeden, yönetmelik
çıkarma yetkisinin Bakanlığa verilmesi, yasama yetkisinin devri niteliğini
taşımaktadır. Yürütmeye bırakılan takdir alanı geniş, sınırsız ve
ölçüsüzdür.
Öte yandan, 81 inci
maddeye ikinci fıkradan sonra eklenen diğer fıkrada ise, “işyeri hekimlerinin, işyeri sağlık ve güvenlik birimleri
ile ortak sağlık ve güvenlik birimlerinde görevlendirilmeleri ve hizmet
verilen işyerlerinde çalışan işçilerle sınırlı olmak üzere görevlerini
yerine getirmeleri hususunda diğer kanunların kısıtlayıcı hükümleri uygulanmaz”
denilmektedir. Bu hükümle, 6023 sayılı TTB Yasasının 5 inci maddesindeki
“işyeri tabipleri; çalıştıkları yerlerin sağlık hizmetlerinin başka bir
yerde ikinci bir görev yapmalarına elverişli bulunduğu tabip odaları idare
heyetince kabul edilmedikçe her ne suretle olursa olsun, diğer bir kurum ve
işyerinin tabipliğini alamazlar… Tabip odaları idare heyetleri; tayin
hususunda vaki müracaatları, iş hacmi, vazifenin tabipler arasında adilane
bir surette tevzii, hizmetin iyi yapılması ve benzeri sebepler dairesinde
tetkik eder ve esbabı mucibeli bir karara bağlar” hükmü ve dolayısıyla
hekimlerin anayasal meslek kuruluşu, Anayasanın 135 inci maddesine aykırı
olarak devre dışı bırakılmaktadır.
Açıklanan nedenlerle, 6009
sayılı Yasanın 49 uncu maddesiyle 4857 sayılı İş Kanununun 81 inci
maddesine ikinci fıkradan sonra gelmek üzere eklenen üçüncü ve dördüncü
fıkralar, Anayasanın 2 nci, 7 nci ve 135 inci maddelerine aykırı olup
iptalleri gerekmektedir.
14) 6009 Sayılı Yasanın 50 nci Maddesi ile 3146
Sayılı Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığının Teşkilat ve Görevleri
Hakkında Kanunun 12 nci Maddesinin Birinci Fıkrasına (l) Bendinden Sonra
Gelmek Üzere Eklenen (m) Bendinin Anayasaya Aykırılığı
3146 sayılı Yasanın 12
nci maddesine (m) bendi eklenmiş ve “İşyeri hekimi, iş güvenliği uzmanı,
diğer teknik ve sağlık personel ile işçilere eğitim vermek için kamu kurum
ve kuruluşları, üniversiteler ve Türk Ticaret Kanunu hükümlerine göre
faaliyet gösteren şirketler ile ortak sağlık ve güvenlik birimlerini
yetkilendirmek, gerektiğinde yetkilerini iptal etmek, hizmetin etkin ve
verimli bir şekilde verilip verilmediğinin kontrol ve denetimini sağlamak,
işyeri hekimi ve iş güvenliği uzmanının eğitimleri sonundaki sınavları
yapmak veya yaptırmak, belgelerini vermek,” İş Sağlığı ve Güvenliği Genel
Müdürlüğünün görevleri arasında sayılmıştır.
İşyeri hekimi, iş güvenliği uzmanı, sağlık ve
güvenlik birimi, eğitim kurumu, yukarıda, 11 inci ve 12 nci sırada
belirtilen gerekçelerde açıklandığı gibi Anayasaya aykırı olarak
oluşturulmuştur. Aynı gerekçeler (m) bendi için de geçerlidir.
11 inci ve 12 nci sırada belirtilen gerekçelerle,
6009 sayılı Yasanın 50 nci maddesiyle 3146 sayılı Çalışma ve Sosyal
Güvenlik Bakanlığının Teşkilat ve Görevleri Hakkında Kanunun 12 nci
maddesinin birinci fıkrasına eklenen (m) bendi, Anayasanın 2 nci, 7 nci,
130 uncu ve 135 inci maddelerine aykırı olup iptali gerekmektedir.
15) 6009 Sayılı Yasanın 62
nci Maddesinin (ç) Bendinde Yer Alan, “…2010 takvim yılı kazançlarına uygulanmak
üzere…” Sözcüklerinin Anayasaya Aykırılığı
6009 sayılı Yasanın 62 nci maddesinin (ç) bendinde,
6009 sayılı Yasanın 5 inci maddesi ile yapılan değişikliğin, “2010 takvim
yılı kazançlarına uygulanmak üzere” yayımı tarihinde yürürlüğe gireceği
hükme bağlanmaktadır.
6009 sayılı Yasanın 5 inci maddesi, 193 sayılı
Yasanın geçici 69 uncu maddesine ekleme yapmakta ve yukarıda, 2 nci başlık
altında incelendiği gibi, yatırım indiriminin uygulanmasına sınırlama
getirmektedir. Bu düzenleme yapılırken, Yasa koyucunun “yıllık vergi”
esasına göre, yaptığı düzenlemeyi 2010 yılının başına taşıması olağan
görülmekle birlikte, 62 nci maddenin düzenleniş şekli, bu taşımadan farklı
anlam da içermektedir. Yürürlük kuralı, olağan düzenleme şekillerinde
olduğu gibi, “5 inci maddesi 01.01.2010 tarihinde yürürlüğe girer” hükmünü
içermemekte, “…2010 yılı takvim yılı kazançlarına uygulanmak üzere…”
sözcükleri kullanılmak suretiyle, söz konusu 5 inci maddeyle yapılan
değişikliği “2010 yılı ile sınırlı” hale getirecek anlam yüklemektedir.
Düzenleme bu şekliyle, yatırım indiriminin sadece
2010 yılı kazançlarından indirilebileceği şeklinde yorumlara yol açabilecek
niteliktedir. Bunun bir başka anlamı, 5 inci maddenin yaptığı değişiklikle
getirilen %25 sınırlamanın sadece 2010 yılında, diğer bir anlatımla bir
kereye mahsus olmak üzere uygulanabileceğidir.
Hukuk devletinin en temel ilkesi
belirliliktir. “Hukuk kuralları, yargının yorumuna ihtiyaç göstermeyecek ve
uygulayıcılar tarafından anlaşılabilecek şekilde açık ve belirgin olmak,
uygulayıcılara güvence vermek zorundadır.” (17.04.2008 tarihli ve E.2005/5,
K.2008/93).
Açıklanan nedenlerle, 6009 sayılı
Yasanın 62 nci Maddesinin (ç) bendinde yer alan,
“…2010 takvim yılı kazançlarına uygulanmak üzere…” sözcükleri Anayasanın 2
nci maddesine aykırı olup iptali gerekmektedir.
III. YÜRÜRLÜĞÜ DURDURMA İSTEMİNİN
GEREKÇESİ
Hukuk devletine aykırı olan, temel
hak ve özgürlükleri ölçüsüzce sınırlandıran ve Anayasaya açıkça aykırı olan
bir düzenlemenin uygulanması halinde, sonradan giderilmesi olanaksız
zararlara yol açacağı çok açıktır.
Öte yandan, Anayasal düzenin en kısa
sürede hukuka aykırı kurallardan arındırılması, hukuk devleti sayılmanın da
gereğidir. Anayasaya aykırılığın sürdürülmesinin, bir hukuk devletinde
sübjektif yararların üstünde, özenle korunması gereken hukukun üstünlüğü
ilkesini de zedeleyeceği kuşkusuzdur. Hukukun üstünlüğü ilkesinin sağlanamadığı
bir düzende, kişi hak ve özgürlükleri güvence altında sayılamayacağından,
bu ilkenin zedelenmesinin hukuk devleti yönünden giderilmesi olanaksız
durum ve zararlara yol açacağında duraksama bulunmamaktadır.
6009 sayılı Yasanın 27 nci, 35 inci,
42 nci, 47 nci, 48 inci, 49 uncu ve 50 nci maddeleriyle, ilgili yasalarda yapılan
ve iptali talep edilen değişiklik ve eklemelerin uygulanması halinde;
Maliye Bakanlığı Personel Genel Müdürlüğü kontrolör kadrolarına Anayasaya
aykırı olarak atama yapılarak; 4706 sayılı Yasa kapsamında Hazine adına
tescil edilen taşınmazlar, büyükşehir belediyelerine devredilerek; Gelir
İdaresi Başkanlığında anayasal ve yasal güvence olmadan sözleşmeli personel
çalıştırılarak ve yargı denetimine uygun olamayan şekilde sözlü sınav
yapılarak; serbest muhasebeci mali müşavirlik ve yeminli mali müşavirlik
mesleklerinin meslekle bağdaşmayacak işler yapmasına izin verilerek; işyeri
hekimi, iş güvenliği uzmanı, ortak sağlık ve güvenlik birimi, iş sağlığı ve
iş güvenliği hizmetleri için eğitim kurumu düzenlemeleri ile bunların usul
ve esasları konularını Anayasaya aykırı olarak uygulamaya geçirerek,
sonradan öngörülemeyecek ve giderilemeyecek büyük kayıplara sebebiyet
verilebilecek, böylece telafisi imkansız zararlar doğacaktır.
Bu zarar ve durumların doğmasını
önlemek amacıyla, Anayasaya açıkça aykırı olan 6009 sayılı Yasanın 27 nci,
35 inci, 42 nci, 47 nci, 48 inci, 49 uncu ve 50 nci maddeleriyle ilgili
yasalarda yapılan ve iptali talep edilen değişiklik ve eklemelerin, iptal
davası sonuçlanıncaya kadar yürürlüklerinin de durdurulması istenerek
Anayasa Mahkemesine dava açılmıştır.
IV. SONUÇ VE İSTEM
Yukarıda açıklanan
gerekçelerle, 23.07.2010
tarihli ve 6009 sayılı “Gelir Vergisi Kanunu ile Bazı Kanun ve Kanun
Hükmünde Kararnamelerde Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun”un;
1) 3 üncü
maddesiyle değiştirilen, 193 sayılı Gelir Vergisi Kanununun 103 üncü
maddesinde yer alan tarifenin, (ücret gelirlerinde
76.200 TL’den fazlasının 76.200 TL’si için 18.594 TL) ibaresinden sonra
gelen “…fazlası %35 oranında…” ibaresinin, “ücret gelirleri”
yönünden, Anayasanın 2 nci ve 73
üncü maddelerine aykırı olduğundan,
2) 5 inci
maddesiyle, 193 sayılı Yasanın geçici 69 uncu maddenin birinci fıkrasına
eklenen “Şu kadar ki, vergi matrahlarının
tespitinde yatırım indirimi istisnası olarak indirim konusu yapılacak
tutar, ilgili kazancın %25’ini aşamaz” tümcesinin, Anayasanın 2 nci ve 73 üncü maddelerine
aykırı olduğundan,
3) 6 ncı maddesiyle 193 sayılı Yasaya
eklenen Geçici 78 inci maddenin “Eksik olması
halinde ise bu fark, vergi sorumluları tarafından bu Kanunun
yayımlanmasından sonra yapılacak ilk ücret ödemesinden kesilerek bu ödemenin
ait olduğu döneme ilişkin muhtasar beyannamenin verilme ve ödeme süresi
içinde topluca (muhtasar beyanname verme yükümlülüğü olmayanlar hariç)
verilecek ayrı bir beyanname ile beyan edilir ve ödenir. Bu beyanname için
ayrıca damga vergisi hesaplanmaz. Anılan sürede düzeltilen söz konusu fark
için gecikme faizi ve vergi cezası aranmaz; eksik tahakkuk etmiş olan
verginin bu süre içinde tamamlanmaması halinde bu tarihte vergi ziyaı
doğmuş olur” tümcelerinin,
Anayasanın 2 nci maddesine aykırı olduğundan,
4) 14 üncü
maddesiyle değiştirilen 213 sayılı Vergi Usul Kanununun 369 uncu maddesinin
ikinci fıkrasının, Anayasanın 2 nci ve 73 üncü maddelerine aykırı
olduğundan,
5) 25 inci maddesiyle 2886 sayılı
Yasaya eklenen geçici 3 üncü maddede yer alan “…tahsil
edilmiş olanlar iade edilmez” sözcüklerinin, Anayasanın 2 nci ve 10 uncu maddelerine aykırı olduğundan,
6) 27 nci maddesiyle 178
sayılı Kanun Hükmünde Kararnamenin 43 üncü maddesinin (a) bendine üçüncü paragraftan
sonra gelmek üzere eklenen paragrafın, Anayasanın
2 nci ve 10 uncu maddelerine aykırı olduğundan,
7) 30 uncu maddesiyle değiştirilen,
3717 sayılı Yasanın 2 nci maddesinin birinci fıkrasının, Anayasanın 2 nci,
10 uncu ve 55 inci maddelerine aykırı olduğundan,
8) 35 inci maddesiyle
değiştirilen, 4706 sayılı Hazineye Ait Taşınmaz Malların Değerlendirilmesi
ve Katma Değer Vergisi Kanununda Değişiklik Yapılması Hakkında Kanunun
geçici 4 üncü maddesinin ikinci fıkrasında yer alan, “…öncelikle büyükşehir
belediyelerine, büyükşehir belediyelerinin talebinin olmaması halinde…”
sözcüklerinin, Anayasanın 2 nci, 5 inci,
7 nci ve 56 ncı maddelerine aykırı olduğundan,
9) 42 nci maddesiyle 5345 sayılı
Yasanın 29 uncu maddesine eklenen “Başkanlık
merkez ve taşra teşkilatında, 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu ve diğer
kanunların sözleşmeli personel çalıştırılması hakkındaki usul ve esaslara
bağlı olmaksızın, Bakan onayı ile Başkanlığın stratejik plan ve performans
programlarında yer alan önemli projelerin hazırlanması, gerçekleştirilmesi
veya uygulanması amacıyla proje süresi ile sınırlı olmak üzere tam veya
kısmî zamanlı sözleşmeli personel çalıştırılabilir. Bunlara ödenecek ücret,
657 sayılı Kanunun 4 üncü maddesinin (B) bendine göre çalıştırılanlar için
uygulanmakta olan sözleşme ücreti tavanının beş katını, çalıştırılabilecek
toplam sözleşmeli personel sayısı ise 150’yi geçemez ve bu fıkrada
belirtilen ücret dışında herhangi bir ödeme yapılamaz. Bu şekilde istihdam
edilecek personelin, yükseköğretim kurumlarından lisans düzeyinde eğitim
veren fakülte veya bölümlerinden veya bunlara denkliği Yükseköğretim
Kurulunca kabul edilmiş yurtdışındaki yükseköğretim kurumlarından mezun
olması şarttır. Sözleşmeli personelde aranılacak diğer nitelikler, istihdam
türüne bağlı sözleşmeli personel sayısı ile ödenecek sözleşme ücretinin
tespiti, istihdama dair hususlar ile sözleşme usul ve esasları Başkanlıkça
belirlenir” şeklindeki fıkranın, Anayasanın 7 nci ve 128 inci maddelerine aykırı olduğundan,
10) 42 nci maddesiyle 5345 sayılı
Yasanın 29 uncu maddesine eklenen son fıkrada yer alan “Bunun dışında sözlü
sınav ile ilgili herhangi bir kayıt sistemi kullanılmaz” tümcesinin, Anayasanın 2 nci ve 10 uncu maddelerine
aykırı olduğundan,
11) 47 nci maddesiyle
3568 sayılı Yasanın 45 inci maddesine eklenen üçüncü fıkranın, “…233 sayılı
Kamu İktisadi Teşebbüsleri Hakkında Kanun Hükmünde Kararname kapsamındaki
iktisadi devlet teşekkülleri, kamu iktisadi kuruluşları ve bunların
müesseseleri, bağlı ortaklıkları ve iştirakleri, kamu idarelerinin doğrudan
ya da dolaylı hissedarı olduğu kurumlar ile Tasarruf Mevduatı Sigorta
Fonunun yönetimindeki kurumların bu Kanun kapsamındaki faaliyetlerini
yürütmemeleri şartıyla, bu kurum ve kuruluşların…” bölümünün, Anayasanın 2 nci ve 135 inci maddelerine aykırı olduğundan,
12) 48 inci maddesiyle 4857 sayılı İş
Kanunun 2 nci maddesinin üçüncü fıkrasından sonra gelmek üzere eklenen
dördüncü fıkranın, Anayasanın 2 nci
130 uncu ve 135 inci maddelerine aykırı olduğundan,
13) 49 uncu maddesiyle 4857 sayılı İş
Kanununun 81 inci maddesine ikinci fıkradan sonra gelmek üzere eklenen üçüncü
ve dördüncü fıkraların, Anayasanın
2 nci, 7 nci ve 135 inci maddelerine aykırı olduğundan,
14) 50 nci maddesiyle 3146 sayılı
Yasanın 12 nci maddesinin birinci fıkrasına (l) bendinden sonra gelmek üzere
eklenen (m) bendinin, Anayasanın 2
nci, 7 nci, 130 uncu ve 135 inci maddelerine aykırı olduğundan,
15) 62 nci
maddesinin (ç) bendinde yer alan, “… 2010 takvim yılı kazançlarına
uygulanmak üzere …” sözcüklerinin, Anayasanın 2 nci maddesine aykırı olduğundan,
iptallerine, 27 nci, 35 inci, 42 nci,
47 nci, 48 inci, 49 uncu ve 50 nci maddeleriyle, ilgili yasalarda yapılan değişiklik
ve eklemelerinin Anayasaya açıkça aykırı olmaları ve uygulanmaları halinde
giderilmesi güç ya da olanaksız zarar ve durumlar doğacağı için, iptal
davası sonuçlanıncaya kadar yürürlüklerinin durdurulmasına karar verilmesine
ilişkin istemimizi saygı ile arz ederiz.”
B- E.2011/25 Sayılı İtiraz Başvurusunun
Gerekçe Bölümü Şöyledir:
“ANAYASAYA AYKIRILIK NEDENLERİ:
a) İtiraz Konusu Kanun Hükmünün Anlam ve Kapsamı
193 sayılı Yasa’ya 5479 sayılı Yasa
ile eklenen geçici 69. madde de 6009 sayılı Kanun’un 5. maddesi ile yapılan
değişiklikle gelir ve kurumlar vergisi yükümlüleri;
1- 31.12.2005 tarihi itibariyle
mevcut olup 2005 yılı kazançlarından indiremedikleri devreden yatırım
indirimi istisna tutarlarını,
2- 24.04.2003 tarihinden önce yapılan
müracaatlarına dayanarak düzenlenen yatırım teşvik belgeleri kapsamında,
193 sayılı Yasa’nın 4842 sayılı Yasa’yla yürürlükten kaldırılmadan önceki
ek 1-6 maddeleri çerçevesinde başlanılmış yatırımları için belge kapsamında
01.01.2006 tarihinden sonra yapacakları yatırımları,
3- 5479 sayılı Yasa’yla yürürlükten
kaldırılan 193 sayılı Yasa’nın 19. maddesi kapsamında 01.01.2006 tarihinden
önce başlanılan yatırımlarla ilgili olarak, yatırımla iktisadi ve teknik
bakımdan bütünlük arz etmesi koşuluyla 01.01.2006 tarihinden sonra yapılan
yatırım harcamalarını 2010 yılı kazançlarına uygulanmak üzere 01.08.2010
tarihinden itibaren, geçici vergi de dahil olmak üzere, kurumlar vergisine
esas ticari kazançlarının ancak %25’ine karşılık gelen tutarını
indirebilecek olup, ilgili dönemde indirilemeyen yatırım indirimi tutarı
ancak takip eden yıllarda ticari kazancın bulunması veya elvermesi halinde
indirilebilecek veya ticari kazancın bulunmaması halinde fiilen indirimi
mümkün olamayacak ya da kazanç durumuna bağlı olarak indirimi uzun yıllar
alabilecektir.
Oysa, 5479 sayılı Yasa’yla
yürürlükten kaldırılan 193 sayılı Yasa’nın 19. maddesinde, yatırım indirimi
istisnası uygulanmasına, yatırımın konusunu oluşturan aktif değerlere
ilişkin harcamaların yapıldığı takvim yılından itibaren başlanacağı ve
indirimden yararlanılacak tutara ulaşılıncaya kadar devam olunacağı
belirtilmiş olup, buna göre yatırım indirimi tutarının kazançtan
indirilmesinde kazancın belli bir yüzdesine ait tutarla veya süre yönünden
herhangi bir sınırlama getirilmeyerek, yatırım indirimi istisna tutarının
tamamının kazancın elvermesi halinde o yılda, mümkün olmaması halinde de
devreden yıllarda indirimine olanak tanınmıştır.
Ancak, gerek 5479 sayılı Yasa’nın 3.
maddesi ile gerekse de sözü edilen 6009 sayılı Yasa’nın 5. maddesi ile
anılan geçici 69. maddeye eklenen hükümlerle yatırım indirimi tutarının
kazançtan indirimi konusunda bir takım sınırlamalar getirildiği
görülmektedir. Bu sınırlamaların, Anayasa’da ifadesini bulan eşitlik ve
hukuk güvenliği ilkeleriyle bağdaşmadığı sonucuna varılmıştır.
Nitekim, 5479 sayılı Yasa’nın 3.
maddesi ile getirilen geçici 69. maddedeki devreden yatırım indirimi
tutarının sadece 2006, 2007 ve 2008 yıllarında elde edilen kazançlardan
indirilebileceği yolundaki zaman bakımından sınırlandırmaya ilişkin hüküm,
Anayasa Mahkemesi’nin 15.10.2009 tarih ve E:2006/95, K:2009/144 sayılı
kararıyla iptal etmiş olup, tutar bakımından sınırlama getiren 6009 sayılı
Kanun’un 3. maddesiyle eklenen cümlenin de Anayasa Mahkemesi’nin anılan
kararında vurgu yapılan Anayasal kurallar bakımından Anayasa’ya aykırı
olduğu kanaatine varılmıştır.
b) Anayasa’nın 2. Maddesi Yönünden Değerlendirme
Anayasa’nın 2. maddesinde “Türkiye
Cumhuriyeti, toplumun huzuru, milli dayanışma ve adalet anlayışı içinde
insan haklarına saygılı, Atatürk milliyetçiliğine bağlı, başlangıçta
belirtilen temel ilkelere dayanan, demokratik, laik ve sosyal bir hukuk
devletidir.” kuralına yer verilmiştir.
Hukuk devleti en kısa tanımıyla,
“vatandaşların hukuki güvenlik içinde bulundukları, devletin eylem ve işlemlerinin
hukuk kurallarına bağlı olduğu bir sistemi anlatır.” Hukuki güvenlik ilkesi
ise, bir toplumda bireylerin bağlı oldukları hukuk kurallarını önceden
bilmeleri, davranış ve tutumlarını bu kurallara göre güvenle düzene
sokabilmeleri, başka bir ifadeyle ilgililerin hukuki durumun süreceğine
olan inancı dolayısıyla hayal kırıklığına uğratılmaması anlamına gelir.
Dolayısıyla hukuki güvenlik ilkesi, hukuk devletinin olmazsa olmaz
koşuludur.
Hukuk normunun kazanılmış hak ve/veya
tamamlanmış işlemlere geriye dönük olarak uygulanması, bireylerin hukuki
güvenliklerini hiçe sayacağından, bazı istisnai durumlar dışında hukuka
aykırı olacaktır. Zira hukuki güvenliğin amacı ve hedefi, bireylerin temel
hak ve özgürlüklerinin güvence altına alınmasıdır.
Vergi hukuku, devletin, bireylerin
temel hak ve özgürlüklerine müdahalesini düzenleyen hukuk dallarından biri
olması nedeniyle hukuk devleti ilkesi ve dolayısıyla hukuki güvenlik ilkesi
ile yakından ilişkilidir.
Vergi ilişkisi, özel hukuk süjeleri
arasında gerçekleşen eşitler arası bir hukuki ilişki değil, devletin üstün
kamu gücüne dayanan bir kamu hukuku ilişkisidir. Vergi hukukunda devletin
sahip olduğu bu kamu gücü, vergilendirme yetkisi olarak adlandırılır. Bu
yetki “devletin ülkesi üzerindeki egemenliğine dayanarak vergi alma
konusunda sahip olduğu hukuki ve fiili gücü olarak” tanımlanabilir. Devlet
bu yetkisine dayanarak, kamu hizmetlerinin finansmanı amacıyla
vatandaşlarının gelir ve/veya servetine ortak olmaktadır. Bu nedenle, vergi
hukukunda bireyin ve devletin çıkarları çatışma halindedir. Elbette,
devletin bireye nazaran kamu hizmetlerinin finansmanı gibi istisna bir
amacı olduğu ifade edilebilirse de, hukuk devleti ilkesi çerçevesinde
bireyin çıkarlarının da vergilendirme yetkisi karşısında korunması gerekir.
Başka bir anlatımla, vergi ilişkisinin temelinde yatan çıkar çatışması;
ancak söz konusu çıkarların dengelenmesi suretiyle çözümlenebilir. Çünkü
vergilendirme yetkisinin keyfi ve sınırsız kullanımı bireylerin hak ve
özgürlüklerine hukuk dışı bir müdahale anlamı taşır. Bu sebeple, tüm
demokratik hukuk devletlerinde devletin bu yetkisi, hukuk devleti ve sosyal
devlet ilkeleri ile sınırlandırılmaktadır.
Görüldüğü gibi hukuki güvenlik
ilkesi, vergi hukuku açısından çok özel bir anlam ifade eder. Zira bu ilke
sayesinde, vergi yükümlülerinin hak ve özgüllük alanlarına devletin
vergilendirme aracılığıyla yaptığı müdahaleleri önceden öngörmeleri, tutum
ve davranışlarını buna göre ayarlamaları sağlanır. Böylece bireyler
geleceğe yönelik planlarını güven içinde yapabilecekler ve sonuç olarak
vergilendirmede keyfilik önlenebilecektir.
Hukuki güvenlik ilkesi;
vergilendirmede belirlilik, vergilendirmede kıyas yasağı ve vergi
normlarının geriye yürümezliği ilkelerini de kapsamaktadır. Söz konusu
ilkeler aracılığıyla vergilendirme yetkisi sınırlandırılmış ve böylece
hukuki güvenlik sağlanmış olur.
Vergilendirmede hukuki güvenliğin
sağlanması için gerçekleşmesi gerekli koşullardan biri de vergi normlarının
geriye yürümemesidir. Vergi normlarının geçmişte meydana gelen olaylara
uygulanması hukuki güveni zedeler. Çünkü bireyler yaşamlarını sürdürürken
ekonomik yönden alacakları kararları, yürürlükteki vergi normlarına göre
alırlar. Normatif düzende değişiklik yaratan organ tarafından vergiyi
doğuran olaydan sonra ihdas edilecek normlarla, kişilerin geçmiş dönemlere
ilişkin vergi yüklerinin arttırılması, vergi yükümlülerinin devlete olan
inançlarının sarsılmasına; ekonomik ve ticari hayatta bulunması gerekli
belirlilik ve istikrarın bozulmasına sebep olur.
Bu itibarla, yükümlülerce önceki
dönemlerde yürürlükte bulunan yasa kurallarına göre herhangi bir kısıtlamaya
tabi olmadan yaptıkları ve tamamını indirime hak kazandıkları yatırım
indirimi tutarının sonradan getirilen yasal düzenleme ile ticari kazancın
belli bir yüzdesiyle sınırlandırılması yukarıda belirtilen hukuk devleti,
hukuki güvenlik ve yasaların geriye yürümezliği ilkeleriyle
bağdaşmamaktadır.
c) Anayasa’nın 10. Maddesi Yönünden Değerlendirme
Anayasa’nın 10. maddesinin 3.
fıkrasında “Devlet organları ve idare makamları bütün işlemlerinde ve her
türlü kamu hizmetinden yararlanılmasında kanun önünde eşitlik ilkesine
uygun olarak hareket etmek zorundadır.” kuralına yer verilmiştir.
Anayasa’nın 10. maddesinde düzenlenen
“kanun önünde eşitlik ilkesi” ile bireylerin dil, ırk, renk, cinsiyet, siyasi
düşünce, felsefi inanç, din, mezhep ve benzeri ayrımlar gözetilmeksizin
eşit olduğu ve eşit muameleye tabi tutulması gerekmektedir. “Kanun önünde
eşitlik ilkesi” hukuksal durumları benzer olan bireyler için söz konusudur.
Bu ilke ile yasa önünde eşitlik yani hukuksal eşitlik öngörülmektedir.
Eşitlik ilkesinin amacı, aynı durumda bulunan kişilerin yasalarca aynı
işleme bağlı tutulmalarını sağlamak ve kişilere yasa karşısında ayrım
yapılmasını ve ayrıcalık yapılmasını önlemektir. Bu ilkeyle, aynı durumda
bulunan kimi kişi ve topluluklara ayrı kurallar uygulanarak yasa karşısında
eşitliğin çiğnenmesi yasaklanmıştır. Durum ve konularındaki özellikler,
kimi kişiler ya da topluluklar için değişik kuralları gerekli kılabilir.
Özellikle aykırılıklara dayandığı için haklı olan nedenler, ayrı
düzenlemeyi eşitlik ilkesine aykırı değil, geçerli kılar. Anayasanın amaçladığı
eylemli değil, hukuksal eşitliktir. Aynı hukuksal durumlar aynı, ayrı
hukuksal durumlar ayrı kurallara tabi tutulursa Anayasa’nın öngördüğü
eşitlik ilkesi çiğnenmiş olmaz. Kişisel nitelikleri ve durumları özdeş
olanlar için yasalarla değişik kurallar konulamaz. Ancak ayrı hukuksal
durumda olanlar için kamu yararına dayanılarak farklı kurallar
getirilmesinde, eşitlik ilkesine aykırılık yoktur.
Sözü edilen 6009 sayılı Kanun’un 5.
maddesiyle 193 sayılı Kanun’un Geçici 69. maddesine eklenen cümle ile kazanç
yetersizliği nedeniyle önceden yararlanamayıp, 01.08.2010 tarihinden sonra
yararlanacak olan yükümlüler ile bu tarihten önce yararlananlar arasında
eşitsizliğe yol açılmaktadır. Aynı dönemde hak kazanılan yatırım indiriminden,
tamamını önceki dönemlerde indirilerek yararlananlar ile kazanç
yetersizliği nedeniyle sonraki dönemlerde yararlanacak olanlar bakımından,
yatırımın bir ölçüde geriye dönüşümü ve kendini finanse etmesi, paranın
alternatif yatırım alanlarında değerlendirilmesi gibi imkanlardan yararlanma
ya da yoksun kalma gibi imkanlar yönünden haksız rekabete ve ekonomik
bakımdan eşitsizliklere yol açacağı kuşkusuzdur.
Bu nedenle, 6009 sayılı Kanun’un 3.
maddesiyle getirilen “...Şu kadar ki, vergi matrahlarının tespitinde yatırım
indirimi istisnası olarak indirim konusu yapılacak tutar, ilgili kazancın
%25’ini aşamaz...” ibaresinin, Anayasa’nın 10. maddesinde ifadesini bulan
“eşitlik ilkesi” ile de bağdaşmadığı kanaatine varılmıştır.
d) Anayasa’nın 73. Maddesi Yönünden Değerlendirme
Anayasanın 73. maddesinin 1. fıkrasında, “Herkes,
kamu giderlerini karşılamak üzere, mali gücüne göre vergi ödemekle
yükümlüdür kuralına 2. fıkrasında, “vergi yükünün adaletli, dengeli dağılımı, maliye politikasının
sosyal amacıdır.” kuralına ve 3. fıkrasında da, “Vergi resim, harç ve
benzeri mali yükümlülükler kanunla konulur, değiştirilir veya kaldırılır.”
kuralına yer verilmiştir.
Belirtilen Anayasa kurallarında mali
güce göre vergilendirme, vergi yükünün adil ve dengeli dağılımı ilkeleri
yanında, “vergilerin yasallığı” ilkesi kurala bağlanmıştır.
Bu ilkeler uyarınca da, vergi ihdas
eden, vergilerin indirim ve istisnalarında değişiklik yapan yasa kurallarının
aynı durumda olan kişiler arasında eşitsizliklere yol açmayacak
düzenlemeler getirmesi, kişilerin ekonomik güçlerini dikkate alarak
farklılıklarını da gözetmesi yanında, vergilerin yasallığı ilkesinin bir
sonucu olarak, yapılan yasal düzenlemenin önceden kazanılan hakları
sınırlamayacak veya kısıtlamayacak ve geriye yürür şekilde uygulamamalara
yol açmayacak düzenlemeler getirmesi gerekmektedir.
Bu itibarla, 6009 sayılı Kanun’un 5.
maddesi ile getirilen düzenlemeyle yatırım indiriminin tutarla sınırlandırılmasının
verginin yasallığı ilkesine, mali güce göre vergilendirme ve vergi yükünün
adil ve dengeli dağılımı ilkelerine de aykırı olduğu sonucuna varılmıştır.
SONUÇ
Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın
152. ve 2949 sayılı Anayasa Mahkemesi’nin Kuruluş ve Yargılama Usulleri
Hakkında Kanun’un 28. maddesi uyarınca, yukarıda açıklanan nedenlerle,
davanın çözümünde doğrudan etkili bulunan 6009 sayılı Gelir Vergisi Kanunu
ile Bazı Kanun ve Kanun Hükmünde Kararnamelerde Değişiklik Yapılmasına Dair
Kanun’un 5. maddesi ile 193 sayılı Gelir Vergisi Kanunu’nun Geçici 69.
maddesinin 1. fıkrasına eklenen “...Şu kadar ki, vergi matrahlarının
tespitinde yatırım indirimi istisnası olarak indirim konusu yapılacak
tutar, ilgili kazancın %25’ini aşamaz...” ibaresinin, Anayasanın 2., 10. ve
73. maddelerine aykırı olduğu kanısına varılması üzerine bu düzenlemenin
iptali istemiyle konunun Anayasa Mahkemesi’ne intikal ettirilmesine, Kanun
hükmünün uygulanması halinde telafisi güç zararlar doğacağından, öncelikle
yürürlüğünün durdurulması isteminde bulunulmasına, bu kararla birlikte dava
dosyasının onaylı bir örneğinin Anayasa Mahkemesi’ne gönderilmesine ve
Anayasa Mahkemesi’nin bu konuda vereceği karara kadar davanın geri
bırakılmasına, Anayasa Mahkemesi’nce beş ay içinde karar verilmemesi
durumunda davaya kaldığı yerden devam edilmesine 10.02.2011 tarihinde
oybirliğiyle karar verildi.”
C- E.2011/103 Sayılı İtiraz
Başvurusunun Gerekçe Bölümü Şöyledir:
“II.
Anayasaya Aykırılık Sorunu ve Gerekçe
193 sayılı Gelir Vergisi Kanunu'nun
“Ticari ve Zirai Kazançlarda Yatırım indirimi istisnası” başlıklı 19.
maddesi, 24.12.1980 tarih ve 2361 sayılı Kanunun 13. maddesi ile mülga
edilmiş ancak daha sonra 09.04.2003 tarih ve 4842 sayılı Kanunun 1. maddesi
ile yeniden düzenlenmiş; ise de 08.04.2006 gün ve 26133 sayılı Resmi
Gazetede yayımlanan 30.03.2006 tarih ve 5479 sayılı Kanunun 2. maddesi ile
tekrar yürürlükten kaldırılmış olup; anılan Kanunun 15. maddesi ile de
değişikliğin 01.01.2006 tarihinden itibaren geçerli olacağı hükme
bağlanmıştır.
193 sayılı Gelir Vergisi Kanunu'na
5479 sayılı Kanunun 3. maddesi ile eklenen Geçici 69. Maddesinde ise; gelir
ve kurumlar vergisi mükelleflerinin 31.12.2005 tarihi itibariyle mevcut
olup 2005 yılı kazançlarından indiremedikleri yatırım indirimi istisnası
tutarları ile bazı yatırım harcamaları nedeniyle 31.12.2005 tarihinde
yürürlükte bulunan mevzuat hükümlerine göre hesaplayacakları yatırım
indirimi istisnası tutarlarını, yine bu tarihteki mevzuat hükümleri (vergi
oranına ilişkin hükümleri dahil) çerçevesinde sadece 2006, 2007 ve 2008
yıllarına ait kazançlardan indirebilecekleri hükmüne yer verilmiş ise de,
söz konusu hüküm, Anayasa Mahkemesinin 15/10/2009 tarihli ve E. 2006/95, K.
2009/144 sayılı karan ile; geçici 69. madde kapsamındaki yükümlülerin 5479
sayılı Kanunun yayımlandığı 08.04.2006 tarihe kadar yatırım indirimi
istisnasından yararlanacaklarım göz önünde bulundurarak yatırım karan
aldıklarını ve yatırıma başladıklarım; bu yükümlülerin yılla (üç yıl)
sınırlanacağım önceden bilmedikleri, bunun da vergi hukukuna egemen olan
vergide genellik, eşitlik, öngörülebilirlik ve kamusal yetkinin kullanılmasında
yükümlülere hukuksal güvenlik sağlayan yasallık ilkesine aykırılık teşkil
ettiği gerekçesiyle Anayasa'nın 2 ve 73. maddesine aykırı bulunarak iptal
edildiğinden artık ilgili mevzuat gereği yatırım indirimi hakkı olan
mükelleflerin her hangi bir süre kaydı olmaksızın bu haklarını kullanmaları
gerekmektedir.
Ancak 193 sayılı Gelir Vergisi
Kanunu'nun Geçici 69. maddesinin 1. fıkrasının b' bendine, 6009 sayılı Kanunun
5. maddesi ile eklenen itiraza konu “Şu kadar ki, vergi matrahlarının
tespitindi yatırım indirimi istisnası olarak indirim konusu yapılacak
tutar, ilgili kazancın %25’ini aşamaz.” hükmü ile bu kez yatırım indirimi
hakkının kullanılması belirli bir oranla (ilgili yıl kazancının %25'ine
kadar) sınırlandırılmıştır.
Bu durumda uzun vadeli bir vergi
teşviki olan “yatırım indirimi” istisnasının, ilk uygulamasından sonra yatırım
karan alan mükelleflerin ödeyecekleri vergi miktarını ve/veya
zamanlamasını, doğrudan etkilemekte ve değiştirmektedir. Bu da Anayasanın
2. maddesinde anlatımını bulan hukuk devleti ve 73. maddede ifade edilen
vergilendirme ilkelerine aykırılık oluşturmaktadır.
A)
Anayasanın 2. Maddesine Aykırılık Sorunu
2709 sayılı T.C. Anayasası'nın
“Cumhuriyetin Nitelikleri” başlıklı 2. maddesinde; Türkiye Cumhuriyeti, toplumun
huzuru, milli dayanışma ve adalet anlayışı içinde, insan haklarına saygılı,
Atatürk milliyetçiliğine bağlı, başlangıçta belirtilen temel ilkelere
dayanan, demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devleti olduğu ifade
edilmiştir.
Anayasa Mahkemesi birçok kararında
Anayasa’nın 2. maddesinde belirtilen hukuk devletini, eylem ve işlemleri
hukuka uygun, insan haklarına dayanan, bu hak ve özgürlükleri koruyup
güçlendiren, her alanda adil bir hukuk düzeni kurup bunu geliştirerek
sürdüren, Anayasa'ya aykırı durum ve tutumlardan kaçman, hukukun üstün
kurallarıyla kendini bağlı sayan, yargı denetimine açık, yasaların üstünde
yasa koyucunun da uyması gereken Anayasa ve temel hukuk ilkelerinin
bulunduğu bilincinde olan devlet olarak tanımlamıştır.
Anayasa Mahkemesi konuya ilişkin
olarak yukarıda değinilen 15/10/2009 tarihli ve E. 2006/95, K. 2009/144
sayılı kararında da kişilere hukuk güvenliğinin sağlanmasını, hukuk
devletinin ön koşullarından sayarak, hukuk devleti, hukuk normlarının
öngörülebilir olmasını, bireylerin tüm eylem ve işlemlerinde devlete güven
duyabilmesini, devletin de yasal düzenlemelerinde bu güven duygusunu
zedeleyici yöntemlerden kaçınmasını; öyle ki hukuk güvenliğinin sağlanması,
bu doğrultuda yasaların geleceğe yönelik öngörülebilir belirlemeler yapılabilmesine
olanak yerecek kurallar içermesini gerekli kıldığı; geriye dönük
düzenlemelerle kişilerin haklarının, hukuki istikrar ve güvenlik ilkesi
gözetilmeden kısıtlanmasının hukuk devleti ilkesiyle bağdaşmayacağını
vurguladıktan sonra: dava konusu kural Anayasa'nın 2. ve 73. maddelerine
aykırıdır, şeklinde gerekçe kurmuş ve süreye ilişkin söz konusu sınırlamayı
öngören Kanun hükmünü iptal etmiştir.
Hal böyleyken iptal edilen hüküm
yerine bu kez yasa koyucu tarafından 6009 sayılı Kanunun 5. maddesi ile eklenen
itiraza konu “Şu kadar ki, vergi matrahlarının tespitinde yatırım indirimi
istisnası olarak indirim konusu yapılacak tutar, ilgili kazancın %25’ini
aşamaz” cümlesi eklenmiş ve böylece süre sınırlaması yerine bu kez ilgili
dönem kazancının belirli bir oranına kadar (%25) sınırlama getirilmiştir.
Bu durum; Anayasa Mahkemesi’nin
süreye ilişkin yasa hükmünü iptal ederken gerekçelendirdiği Anayasaya
aykırılığın, bu kez oransal sınırlama ile yeniden mevzuatımıza taşınması
anlamına gelmektedir. Öyle ki; yüksek Mahkemenin kararında, vergi hukukuna
egemen olan ve bireylere devlet otoritesi karşısında bir korunma alam
sağlayan, hukuk devleti olmanın en temel gereklerinden “hukuki güvenlik
ilkesi”ne aykırı gördüğü husus; vergisel yükümlülüğün sonradan yapılan
yasal değişiklikle ilk andaki durumdan farklılaştırılması ve deyim
yerindeyse sürpriz bir vergi yükü ile karşı karşıya kalınması durumudur.
İtiraza konu Kanun kuralı ile ilgili kişilerin hukukunda hakkın
kullanılmasının süre ile sınırlandırılması yerine, bu kez, hakkın
kullanımının ilk ihdas edildiğinden farklı olarak oransal olarak sınırlandırılması
söz konusudur. Bu da Anayasanın hukuk devletine işaret ettiği 2. maddesine
aykırılık teşkil etmektedir.
Türk Ekonomisinin hızla dünyaya
entegre olduğu bir dönemde; ekonomik hayatı dizayn eden hukuk kuralarının
çağın gerektirdiği hukuki standardı göstermesi artık bir zorunluluktur. Öte
yandan hukuk devletinde, devletlerin de bireylerin de haklarının
teminatının hukuk kuralları olduğu tartışmasızdır. Modem devletin hakkı
olan vergilendirmenin, bireyin hakkı olan mülkiyet ve hukuksal korunma
hakkına zarar vermeden yerine getirilmesi de bir diğer gerekliliktir. Bu
kapsamda yatırın indirimi istisnasının, pozitif hukukumuza girmesinden
itibaren bu müesseseden yararlanmak isteyen kişiler, kendilerine sunulan
ilk koşullar ve avantajlar çerçevesinde, belirli hukuki ve ekonomik
pozisyonları alarak yatırım yapmışlardır. Devletin daha sonra ilk
uygulamasından ilgili kişilerin haklarını gözetmeden vazgeçmesi veya oluşan
müktesep hakları zedeleyecek şekilde yasa yapması Anayasa’da belirlenen
hukuki güvenlik ve dolayısıyla da hukuk devleti ilkesine açık aykırılık
oluşturacaktır. Tam da bu noktada itiraza konu Kanun kuralı; Anayasa
Mahkemesince verilen ilk iptal kararından sonra ilgililerin haklarım belki
tümden sınırlandırmamakta ancak bu kişilerin yatırım indirimi haklarından
ötürü normal koşullarda vergi ödememeleri gereken bir zaman diliminde vergi
ödemekle yükümlü kılmaktadır.
B-
Anayasanın 73. Maddesine Aykırılık Sorunu
2709 sayılı Türkiye Cumhuriyeti
Anayasası’nın “Vergi Ödevi” başlıklı 73. maddesinde, “Herkes, kamu giderlerini
karşılamak üzere, mali gücüne göre, vergi ödemekle yükümlüdür. Vergi
yükünün adaletli ve dengeli dağılımı maliye politikasının sosyal amacıdır.
Vergi, resim, harç ve benzeri mali yükümlülükler kanunla konulur,
değiştirilir veya kaldırılır. Vergi, resim, harç ve benzeri mali
yükümlülüklerin muaflık, istisnalar ve indirimleriyle oranlarına ilişkin
hükümlerinde kanunun belirttiği yukarı ve aşağı sınırlar içinde değişiklik
yapmak yetkisi Bakanlar Kuruluna verilebilir.” hükmü yer almaktadır.
Bu madde ile deyim yerindeyse Türk
Vergi Hukukunun temeli hem teorik hem de ilkesel bazda belirlenmiştir.
Madde metninin analizinden başta vergide Kanunilik İlkesi olmak üzere
vergilendirmeye ilişirin Genellik ve Eşitlik, Vergi Yükünün Adaletli ve
Dengeli Dağılımı, Mali Güç İlkesi, Belirlilik ve Öngörülebilirlik gibi
ilkeler benimsenmiştir. Vergi hukukunun en temel prensibi olan ve
Anayasanın 73. maddesinde de ifade edilen Kanunilik İlkesi, bir durum ve
olaya verginin bağlanmasında olduğu gibi vergi konusu yapılan bir durum
ve/veya olayın vergiden istisna ve muaf tutulmasının da yine kanunla
yapılmasını gerekli kılmaktadır. Ancak bu işlemlerin salt kanunla yapılmış
olması hukuka uygun bir durum arz etmeleri için yeterli değildir. Bunun
yanı sıra Anayasanın 73. maddesinde belirlenen vergilendirme ilkelerine
uygun bir şekilde yapılmasını da gerekli kılmaktadır. Dolayısıyla
Yasakoyucu yasa yapım sürecinde söz konusu ilkelerle belirlenen hukuki
sınır içerisinde hareket etmek zorunda olup, hem vergilendirme hem de
vergiden bağışık tutulmalarda bu ilkelerin gözetilmesi hukuk devleti
olmanın bir gereğidir.
Olayla ilgili olarak bakıldığında;
aslolan devletin ticari kazançlar üzerinden vergi almasıdır. Bazı ekonomik
hedeflere ulaşmak adına çeşitli “maliye politikası” enstrümanlarına
başvurulması da bir egemen olarak devletin en temel hakla ve yerine göre
görevlerindendir. Vergi hukukuna ilişkin muhtelif uygulamalar ise örneğin;
vergi oranlanma değiştirilmesi, vergi tabanının genişletilmesi veya
daraltılması, istisna ve muafiyet alanın dar ve/veya geniş tutulması gibi
uygulamalar maliye politikasının başlıca enstrümanlarındandır.
Yatırım indirimi istisnası da
yukarıda ifade edilen bir maliye politikası aracıdır. Ancak konunun “vergi”
gibi çok hassas ve negatif haklara ilişkin olması nedeniyle Kanunla ve
vergi hukukuna egemen olan ve Anayasamızda yer verilen vergilendirmeye
ilişkin diğer ilkelere uygun olarak düzenlenmesi gerekmektedir. Ayrıca
yatırım indirimi istisnası, uzun dönemlere ilişkin olması hasebiyle bu
uygulamada yapılacak değişikliklerde de elbette yasa ile yapılmak zorunda
olduğu gibi vergi hukukuna egemen olan diğer ilkelere de uygun olmalıdır.
Bu noktada yatırım indirimin ilk
ihdas edilmesinde gösterilen hassasiyet, bu uygulamada yapılan değişikliklerde
de gösterilmesini zorunlu kılmaktadır. Bu doğrultuda vergide “belirlilik ve
öngörülebilirlik ilkeleri” uyarınca “vergi planlaması” yapan mükelleflerin;
sonradan çıkarılan yasalarla yükümlü tutuldukları vergi miktarlarının üstünde
bir vergi yükü ile muhatap olmamalarını gerekli kılmaktadır.
Sonuç olarak; koşulları ve
avantajları önceki yasalarla belirlenen ve ilgililere uzun soluklu vergi
avantajları sunan yatırın indirimi istisnasının uygulanması aşamasında;
sonradan yapılan yasal değişiklikle (itiraza konu Kanun hükmü ile)
kişilerin sürpriz bir şekilde öngörmedikleri bir zaman diliminde vergi
borcuna muhatap kılınmaları Anayasanın 73. maddesinde anlatımını bulan
kanunilik ilkesi çerçevesinde vergide belirlilik ve öngörülebilirlik
ilkelerine aykırılık teşkil etmektedir.
III. Hüküm
Açıklanan nedenlerle, Anayasa'nın
152. maddesi kapsamında, bir davaya bakmakta olan mahkemenin, o dava
sebebiyle uygulanacak bir kanun hükmünün Anayasa’ya aykırı olduğu kanısına
götüren görüşünü açıklayan kararı ile Anayasa Mahkemesine başvurmasını
düzenleyen 6216 sayılı Kanunun 40 maddesinin 1. fıkrası uyarınca; 193
sayılı Gelir Vergisi Kanunun Geçici 69. maddesinin 1. fıkrasının 'b'
bendine, 6009 sayılı Kanunun 5. maddesi ile eklenen “Şu kadar ki, vergi
matrahlarının tespitinde yatırım indirimi istisnası olarak indirim konusu
yapılacak tutar, ilgili kazancın % 25'ini aşamaz.” cümlesinin, Anayasanın
2. ve 73. maddelerine aykırı olduğu gerekçesi ile iptali için re’sen
Anayasa Mahkemesine başvurulmasına, dosyadaki belge örneklerinin onaylanıp
dizi pusulasına bağlanarak Anayasa Mahkemesi Başkanlığına gönderilmesine,
yüksek Mahkemece bir karar verilinceye kadar veya dosyanın Mahkemeye gidişinden
itibaren beş aylık sürenin dolmasına kadar davanın bekletilmesine
29/07/2011 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.”
D- E.2011/112 Sayılı İtiraz
Başvurusunun Gerekçe Bölümü Şöyledir:
“Davacı ... tarafından,
07/2010-09/2010 dönemine ilişkin olarak ihtirazi kayıtla verilen kurum
geçici vergi beyannamesi üzerinden adına tahakkuk ettirilen kurum geçici
vergisinin iptali istemiyle HATAY VERGİ DAİRESİ BAŞKANLIĞI’na karşı açılan
davada uygulanacak olan 193 sayılı Gelir Vergisi Kanunu’nun geçici 69’uncu
maddesinin birinci fıkrasının sonuna 6009 sayılı Gelir Vergisi Kanunu ile
Bazı Kanun ve Kanun Hükmünde Kararnamelerde Değişiklik Yapılmasına Dair
Kanun’un 5’inci maddesi ile eklenen “Şu kadar ki, vergi matrahlarının
tespitinde yatırım indirimi istisnası olarak indirim konusu yapılacak
tutar, ilgili kazancın %25’ini aşamaz. Kalan kazanç üzerinden yürürlükteki
vergi oranına göre vergi hesaplanır.” hükümlerinin Anayasa’ya aykırılık
teşkil ettiği gerekçesi ile 2949 sayılı Kanun’un 28’inci maddesi uyarınca
işin gereği görüşüldü:
Anayasa’nın 152/1’inci maddesinde,
“Bir davaya bakmakta olan mahkeme, uygulanacak bir kanun veya kanun
hükmünde kararnamenin hükümlerini Anayasa’ya aykırı görürse veya
taraflardan birinin ileri sürdüğü aykırılık iddiasının ciddi olduğu
kanısına varırsa, Anayasa Mahkemesi’nin bu konuda vereceği karara kadar
davayı geri bırakır.” hükmü yer almaktadır.
193 sayılı Gelir Vergisi Kanunu’nun
mülga 19’uncu maddesinin 1 numaralı fıkrasında, “Dar mükellefiyete tabi
olanlar dahil, ticari veya zirai kazançları bilanço esasına göre tespit
edilen vergiye tabi mükellefler (adi ortaklıklar, kollektif ve adi komandit
şirketler ile kurumlar vergisi mükellefleri dahil) faaliyetlerinde
kullanmak üzere satın aldıkları veya imal ettikleri amortismana tabi iktisadi
kıymetlerin maliyet bedellerinin % 40’ını vergi matrahlarının tespitinde
ilgili kazançlarından “yatırım indirimi” istisnası olarak indirim konusu
yaparlar. Petrol Kanunu ve Maden Kanununa göre yürütülen arama ve sondaj
faaliyetleri için yapılan ve aktifleştirilen harcamalar yatırım indirimi
istisnası uygulamasından yararlanır.” hükmü yer almış olup, anılan maddenin
2 numaralı fıkrasının birinci bendinde de, “Yatırım indirimi istisnası
uygulamasına, istisnaya konu iktisadi kıymete ilişkin harcamaların
yapıldığı yılda başlanır ve indirilecek tutara ulaşıncaya kadar devam
olunur.” hükmüne yer verilmiştir.
08.04.2006 tarih ve 26133 sayılı
Resmi Gazete’de yayımlanan 30.03.2006 tarih ve 5479 sayılı Gelir Vergisi
Kanunu, Amme Alacaklarının Tahsil Usulü Hakkında Kanun, Özel Tüketim
Vergisi Kanunu ve Vergi Usul Kanununda Değişiklik Yapılması Hakkında
Kanun’un 2’nci maddesiyle, yukarıdaki Gelir Vergisi Kanununun 19’uncu
maddesi yürürlükten kaldırılmış olup, 5479 sayılı Kanun’un söz konusu 2’nci
maddesininde, aynı Kanunun 15/2 maddesiyle 1.1.2006 tarihinden geçerli
olmak üzere yayımı tarihinde yürürlüğe girmesi hükme bağlanmıştır. Buna
göre. Gelir Vergisi Kanunu’nun 19’uncu maddesi 08.04.2006 tarihinden
itibaren yürürlükten kaldırılmıştır.
193 sayılı Gelir Vergisi Kanunu’nun,
5479 sayılı Kanun’un 3’üncü maddesiyle eklenen geçici 69’uncu maddesinde
de, Gelir ve kurumlar vergisi mükelleflerinin; 31.12.2005 tarihi itibarıyla
mevcut olup, 2005 yılı kazançlarından indiremedikleri yatırım indirimi
istisnası tutarları ile;
a) 24.04.2003 tarihinden önce yapılan
müracaatlara istinaden düzenlenen yatırım teşvik belgeleri kapsamında, 193
sayılı Gelir Vergisi Kanunu’nun 09.04.2003 tarihli ve 4842 sayılı Kanun’la
yürürlükten kaldırılmadan önceki ek 1, 2, 3, 4, 5 ve 6’ncı maddeleri
çerçevesinde başlanılmış yatırımları için belge kapsamında 01.01.2006
tarihinden sonra yapacakları yatırımları,
b) 193 sayılı Gelir Vergisi
Kanunu’nun mülga 19’uncu maddesi kapsamında 01.01.2006 tarihinden önce başlanan
yatırımlarla ilgili olarak yatırımla iktisadi ve teknik bakımdan bütünlük
arz edip bu tarihten sonra yapılan yatırımları,
nedeniyle, 31.12.2005 tarihinde
yürürlükte bulunan mevzuat hükümlerine göre hesaplayacakları yatırım indirimi
istisnası tutarlarını, yine bu tarihteki mevzuat hükümleri (vergi oranına
ilişkin hükümler dahil) çerçevesinde sadece 2006, 2007 ve 2008 yıllarına
ait kazançlarından indirebilecekleri hükme bağlanmıştır.
08.01.2010 tarih ve 27456 sayılı
Resmi Gazete’de yayımlanan 15.10.2009 tarih ve E:2006 95, K:2009/144 sayılı
Anayasa Mahkemesi Kararının “VIII- SONUÇ” bölümü B-2 maddesiyle, 30.03.2006
tarih ve 5479 sayılı Gelir Vergisi Kanunu, Amme Alacaklarının Tahsil Usulu
Hakkında Kanun, Özel Tüketim Vergisi Kanunu ve Vergi Usul Kanununda
Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun’un 3’üncü maddesiyle 193 sayılı Kanun’a
eklenen, Geçici Madde 69’un birinci fıkrasının son cümlesindeki; “...sadece
2006, 2007 ve 2008 yıllarına ait...” ibaresinin Anayasa’ya aykırı olduğuna
ve iptaline 15.10.2009 gününde oybirliğiyle karar verilmiştir.
Yukarıda anılan Anayasa Mahkemesi
kararı sonrasında çıkarılan 6009 sayılı Gelir Vergisi Kanunu ile Bazı Kanun
ve Kanun Hükmünde Kararnamelerde Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun’un
5’inci maddesi ile; 193 sayılı Kanun’un geçici 69’uncu maddesinin birinci
fıkrasında yer alan “yine bu tarihteki mevzuat hükümleri (vergi oranına
ilişkin hükümler dahil) çerçevesinde kazançlarından indirebilirler” ibaresi
“yine bu tarihteki mevzuat hükümleri (bu Kanunun geçici 61’inci maddesinin
2’nci fıkrasında yer alan vergi oranına ilişkin hüküm dahil) çerçevesinde
kazançlarından indirebilirler.” şeklinde değiştirilmiş ve bu ibareden sonra
gelmek üzere “Şu kadar ki, vergi matrahlarının tespitinde yatırım indirimi
istisnası olarak indirim konusu yapılacak tutar, ilgili kazancın %25’ini
aşamaz. Kalan kazanç üzerinden yürürlükteki vergi oranına göre vergi
hesaplanır.” cümleleri eklenmiştir.
Yukarıda açıklanan söz konusu
değişiklik sonrasında Gelir Vergisi Kanunu’nun geçici 69’uncu maddesinin
son şekline göre; “Gelir ve kurumlar vergisi mükellefleri; 31.12.2005
tarihi itibarıyla mevcut olup, 2005 yılı kazançlarından indiremedikleri
yatırım indirimi istisnası tutarları ile;
a) 24.04.2003 tarihinden önce yapılan
müracaatlara istinaden düzenlenen yatırım teşvik belgeleri kapsamında, 193
sayılı Gelir Vergisi Kanunu’nun 09.04.2003 tarihli ve 4842 sayılı Kanun’la
yürürlükten kaldırılmadan önceki ek 1, 2, 3, 4, 5 ve 6’ncı maddeleri
çerçevesinde başlanılmış yatırımları için belge kapsamında 01.01.2006
tarihinden sonra yapacakları yatırımları,
b) 193 sayılı Gelir Vergisi
Kanunu’nun mülga 19’uncu maddesi kapsamında 01.01.2006 tarihinden önce başlanan
yatırımlarla ilgili olarak, yatırımla iktisadi ve teknik bakımdan bütünlük
arz edip bu tarihten sonra yapılan yatırımları,
nedeniyle 31.12.2005 tarihinde
yürürlükte bulunan mevzuat hükümlerine göre hesaplayacakları yatırım indirimi
istisnası tutarlarını, yine bu tarihteki mevzuat hükümleri (bu Kanunun
geçici 61’inci maddesinin ikinci fıkrasında yer alan vergi oranına ilişkin
hüküm dahil) çerçevesinde kazançlarından indirilebilirler.
Şu kadar ki vergi matrahlarının
tespitinde yatırım indirimi istisnası olarak indirim konusu yapılacak
tutar, ilgili kazancın %25’ini aşamaz. Kalan kazanç üzerinden yürürlükteki
vergi oranına göre vergi hesaplanır.” hükümlerinin yer aldığı
görülmektedir.
Olayda; termal otel işletmeciliği ve
yatırımı yapan davacı şirketin, Hazine Müsteşarlığından aldığı 25.03.2003
tarih ve 71102 sayılı yatırım teşvik belgesine dayalı olarak 31.12.2005
tarihinden önce yaptığı yatırım indirimi kapsamındaki harcamalarından
dolayı 2007, 2008 ve 2009 takvim yıllarında yatırım indiriminden
yararlanarak, kalan 24.739.594,32 TL yatırım indirimi harcamasını ise 2010
takvim yılına devrettiği, ancak 2010 takvim yılında 193 sayılı Gelir
Vergisi Kanununun geçici 69’uncu maddesinde yapılan değişiklik ile
indirilecek yatırım indirimi tutarı, kazancın %25’i ile
sınırlandırıldığından, davacı şirketin 2010 takvim yılına devreden
24.739.594.32 TL yatırım indirimi harcamasından, konu ile ilgili yapılan
yasal düzenlemeye paralel olarak kazancının %25’ine tekabül eden miktarda
yararlanmasını sağlayacak şekilde 07/2010-09/2010 dönemi için ihtirazi
kayıtla verdiği kurum geçici vergi beyannamesi üzerine dava konusu kurum
geçici vergisinin tahakkuk ettiği anlaşılmaktadır.
T.C. Anayasası’nın “Cumhuriyetin
nitelikleri” başlığı altında düzenlenen 2’nci maddesinde “Türkiye Cumhuriyeti
toplumun huzuru, milli dayanışma ve adalet anlayışı içinde, insan haklarına
saygılı, Atatürk milliyetçiliğine bağlı, başlangıçta belirtilen temel
ilkelere dayanan, demokratik, laik ve sosyal bir hukuk Devletidir.” hükmü
yer almıştır.
Anayasa’nın 2’nci maddesinde yer alan
hukuk devletinde, bireylerin hukuk kurallarını önceden bilmeleri, davranış
ve tutumlarını bu kurallara göre güvenle düzene sokabilmeleri gerekir.
Hukuk güvenliği ilkesi, hukuk normlarının öngörülebilir olmasını,
bireylerin tüm eylem ve işlemlerinde devlete güven duyabilmesini, devletin
de yasal düzenlemelerde bu güven duygusunu zedeleyici yöntemlerden kaçınmasını
gerekli kılar. Hukuk devletinin hukuk güvenliği ilkesi vergilendirmede
belirliliği gerektirir. Belirlilik ilkesi, yükümlülüğün hem kişiler hem de
idare yönünden belli ve kesin olmasını, yasa kuralının, ilgili kişilerin
mevcut şartlar altında belirli bir işlemin ne tür sonuçlar doğurabileceğini
makul bir düzeyde öngörmelerini mümkün kılacak bir şekilde düzenlenmesini
gerektirir.
Dava konusu olayda uygulanan 193
sayılı Gelir Vergisi Kanunu’nun geçici 69’uncu maddesinin birinci fıkrasının
sonuna 6009 sayılı Gelir Vergisi Kanunu ile Bazı Kanun ve Kanun Hükmünde
Kararnamelerde Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun’un 5’inci maddesi ile
eklenen “Şu kadar ki, vergi matrahlarının tespitinde yatırım indirimi
istisnası olarak indirim konusu yapılacak tutar, ilgili kazancın %25’ini
aşamaz. Kalan kazanç üzerinden yürürlükteki vergi oranına göre vergi
hesaplanır.” şeklindeki hükümleri kazanılmış yatırım indirimi hakkı
olanların bu hakkı kullanımına ilişkin olarak yatırım indirimine konu
tutara ilgili kazancın %25’ini aşmayacak şekilde sınırlama getirmek
suretiyle indirimden yararlanma imkanını takip eden yıllara devrettirerek
ilgililerin bu düzenlemeden sağlayacakları faydayı başlangıçta yapılan
yasal düzenleme ile öngörülen vadeden daha uzun bir vadeye yayarak azaltma
sonucunu yaratmaktadır.
Yatırım indirimi ile ilgili olarak
yapılan ilk yasal düzenlemede;
193 sayılı Gelir Vergisi Kanunu’nun
19’uncu maddesinin 1 numaralı fıkrasında,
“1. Dar mükellefiyete tabi olanlar
dahil, ticari veya zirai kazançları bilanço esasına göre tespit edilen
vergiye tabi mükellefler (adi ortaklıklar, kollektif ve adi komandit
şirketler ile kurumlar vergisi mükellefleri dahil) faaliyetlerinde
kullanmak üzere satın aldıkları veya imal ettikleri amortismana tabi
iktisadi kıymetlerin maliyet bedellerinin % 40’ını vergi matrahlarının
tespitinde ilgili kazançlarından “yatırım indirimi” istisnası olarak
indirim konusu yaparlar.
Petrol Kanunu ve Maden Kanununa göre
yürütülen arama ve sondaj faaliyetleri için yapılan ve aktifleştirilen harcamalar
yatırım indirimi istisnası uygulamasından yararlanır.”
hükmüne yer verildikten sonra 2
numaralı fıkrasının birinci bendinde de aynen şöyle denilmiştir:
“2.Yatırım indirimi istisnası
uygulamasına, istisnaya konu iktisadi kıymete ilişkin harcamaların
yapıldığı yılda başlanır ve indirilecek tutara ulaşıncaya kadar devam
olunur.”
Görüldüğü üzere indirilecek tutara
ulaşıncaya kadar yatırım indirimi istisnasının uygulanması, yatırımcı için
kazanılmış bir haktır. Bu hakkın kullanılmasına ilişkin olarak yapılan bu
ilk düzenlemede yatırım indiriminden yararlanması öngörülen miktara
kazancın belli bir yüzdesi ile herhangi bir sınırlama getirilmemiş iken
Anayasa’ya aykırı olduğu düşünülerek Mahkememizce iptali istenen söz konusu
düzenleme ile kazanılmış hakların kullanılması ile ilgili olarak
yararlanılacak yatırım indirimi tutarını ilgili kazancın %25’ini aşmayacak
şekilde sınırlandırarak yatırımcıların bu düzenlemeden faydalanmayı
düşünerek yaptıkları hesapları kendileri aleyhine değiştirecek bir sonucun
yaratıldığı görülmektedir.
Bilindiği gibi, hukuk devleti en kısa
tanımıyla “vatandaşlarının hukuki güvenlik içinde bulundukları devletin
eylem ve işlemlerinin hukuk kurallarına bağlı olduğu bir sistemi anlatır.”
Hukuki güvenlik ilkesi ise, bir toplumda bireylerin bağlı oldukları hukuk
kurallarını önceden bilmeleri, davranış ve tutumlarını bu kurallara göre
güvenle düzene sokabilmeleri, başka bir ifadeyle ilgililerin hukuki durumun
süreceğine olan inancı dolayısıyla hayal kırıklığına uğratılmaması anlamına
gelir. Dolayısıyla hukuki güvenlik ilkesi, hukuk devletinin olmazsa olmaz
koşuludur.
Anayasa Mahkemesinin pek çok
kararında belirtildiği gibi, hukuk devletinin temel unsurları arasında “kazanılmış
haklara saygı” yer almaktadır. Sosyal hukuk devleti, toplum ve çalışma
yaşamında adalete ve eşitliğe dayalı bir hukuk düzeni kurmak durumundadır.
Böyle bir hukuk düzen; ise, her alanda olduğu gibi, sosyal güvenliğe
ilişkin düzenlemelerde de, eşitlik, hukuk istikrarı, hukuk güvenliği ve
kazanılmış hakların korunması ilkelerinin gözetilmesini zorunlu
kılmaktadır.
Hukuk devleti, kazanılmış hakları
korumakta duyarlı davranarak hukukun temel ilkelerine bağlılığını kanıtlar.
Hukuk devleti, aynı zamanda bireylerin haksızlıktan korunmasını ve
mutluluğunu amaç edinir. Hukuk devletinin temel öğelerinden biri de
güvenilirliliktir. Hukuk devleti, tüm eylem ve işlemlerinde yönetilenlere
en güçlü ve en kapsamlı şekilde hukuksal güvence sağlayan devlettir.
Hukukun üstünlüğünün egemen olduğu bir devlette hukuk güvenliğinin sağlanması,
hukuk devleti ilkesinin olmazsa olmaz koşuludur.
Kazanılmış hakları ortadan kaldırıcı
nitelikte sonuçlara yol açan yorumlar Anayasanın 2’nci maddesinde açıklanan
“Türkiye Cumhuriyeti sosyal bir hukuk devletidir” hükmüne aykırılık
oluşturacağı gibi, toplumsal kararlılığı ve hukuk güvenliğini ortadan
kaldırır; belirsizlik ortamına neden olur ve kabul edilemez.
Yalnız iç hukukta değil, uluslararası
hukukta da benimsenen “kazanılmış hakların korunması” önceki hukuksal
durumun, belirlenmiş yapının, kurumun geçerliliğini sürdürmesidir. Yukarıda
açıklandığı üzere, yatırım indirimi istisnası uygulamasındaki önceki yapı;
istisnaya konu iktisadi kıymete ilişkin harcamaların yapıldığı yılda söz
konusu harcamaların %40’ının yatırım indirimine konu edilerek yatırım
indirimine başlanması ve indirilecek tutara ulaşıncaya kadar ilgili
kazancın belli bir yüzdesi ile herhangi bir sınırlama olmaksızın yatırım
indirimine devam olunmasıdır. Mahkememizce iptali istenen düzenlemeye göre
ise, indirime konu edilecek yatırım indirimi harcaması olmasına rağmen bu
hakkın kullanımına ilgili kazancın %25’ini aşmayacak şekilde sınırlandırma
getirilerek hakkın kullanımını takip eden yıllara yaymak suretiyle bu
haktan yararlanmayı planlayarak yatırımlarını gerçekleştirmiş olan kişilerin
menfaatlerini ihlal edici bir sonuç ortaya çıkmaktadır. Bu nedenle, söz
konusu düzenleme hukuk devleti ilkesine ve dolayısıyla Anayasanın 2’nci
maddesine açıkça aykırıdır.
Gelir Vergisi Kanunu’nun anılan
maddelerine göre geçmişte yatırım harcaması yapan ve hatta bu maksatla
yatırım teşvik belgesi alarak yatırım indiriminden yararlanmaya hak
kazananlar, bu müessesenin öngördüğü bir statü içerisine girerler ve
yatırım indirimi müessesesinden yatırım harcamalarından doğan indirim
hakkını indirme koşullarının oluştuğu yıllarda kullanmaya hak kazanırlar.
Bu koşulların sonradan ilgililer aleyhine yatırım indirimi hakkını
kullanmayı zorlaştıracak şekilde değiştirileceğini doğal olarak
düşünmeksizin yatırım yaparlar.
Bir çok mükellef bu müesseseye inanarak
ve güvenerek yatırım yapmış, akreditife konu yatırım mallarını gümrükten
çekmiş, yatırımını realize etmiştir.
Bu müessese, potansiyel yatırımcıları
yatırıma yönlendirmeyi amaçlayan bir teşvik müessesesidir. Hükümet, bu
teşviki uygulamayı öngörmeyebilir. Bu hükümetlerin izlediği maliye
politikaları ile ilgilidir. Ancak bu, hükümetlere ilerisi için kaldırma
sebebi olabilir. Yoksa izlenen maliye veya vergi politikası, geçmişte bu
statüye giren, söz konusu indirim hakkından yararlanmaya hak kazananların, bu
haklarını başlangıçta yapılan yasal düzenlemede öngörülmemiş iken ilgili
kazancın %25’ini aşmayacak şekilde kısıtlamak suretiyle ilgililerin bu
haktan sağlayacakları vadedilen faydanın azalmasına sebep ve gerekçe
olamaz.
Yatırım harcamalarının indirimine
ilişkin olarak yapılan ilk düzenlemede yer almamasına karşın yapılan bu
yeni düzenleme ile ilgili kazancın %25’ini aşmayacak şekilde her dönem için
yararlanılacak indirimin miktar ile kısıtlanması ve bu miktarı aşan yatırım
indirimi haklarının ise bir sonraki döneme devredilmesi durumu, bir hukuk
devletinin yaşama geçirilmesinde olmazsa olmaz iki temel ilkesi olan,
“hukuki güvenlik” ve “hukuki istikrar” ilkelerine de aykırıdır.
Hukuki güvenlik ilkesi, kişilerin
hukuksal ilişkiler kurarken tabi olacakları hukuk kurallarını önceden
bilmeleri, hukuki istikrar ilkesi ise bu kurallara dayanılarak kazanılan
hakların korunacağı güvencesinin kişilere verilmesi şeklinde
tanımlanabilir. Yatırımcılar, bu müesseseyi de dikkate alarak
hazırladıkları fizibilite etüdlerine ve zamanın yürürlükteki mevzuat
hükümlerine dayanarak yatırım kararlarını almışlar ve yaşama
geçirmişlerdir. Şimdi onların yatırım zamanında tabi oldukları hukuk
kuralları ile kazanılmış indirim hakları, sonradan ve önceden bilinebilmesi
olanaksız bir hükümle sınırlandırılmaktadır. Bu sınırlandırmanın, 2005 ve
önceki yıllarda yatırım yapanlar için bir sürpriz niteliği taşıdığı ise
açıktır. Oysa hukuk devletleri, vatandaşlarına sürpriz yapmayan
devletlerdir.
5479 sayılı Kanun’la yürürlükten
kaldırılan 193 sayılı Kanun’un 19’uncu maddesinde, yatırın indirimi istisnası
uygulamasına, yatırım konusunu oluşturan aktif değerlere ilişkin
harcamaların yapıldığı takvim yılından itibaren başlanacağı ve indirimden
yararlanılacak tutara ulaşıncaya kadar devam olunacağı belirtilmiştir.
Belirli bir vergilendirme döneminde, yararlanılabilecek yatırım indirimi
istisnası tutarının tamamının ilgili dönem kazancının yetersizliği
nedeniyle kullanılamaması durumunda yatırım indiriminden yararlanılacak
tutara ulaşıncaya kadar, ilgili kazancın belli bir oranı ile sınırlaması
olmaksızın, indirime devam edilecektir. Bu kapsamdaki yükümlüler, yatırım
indirim tutarlarını kazançlarının elverdiği ölçüde matrahlarından
indirebileceklerini bilerek yatırıma başlamışlardır.
Dava konusu olaya uygulanan kuralda,
yükümlülerin kapsamdaki yatırım indirimi tutarlarını ilgili kazancın
%25’ini aşmayacağı şekilde kazançlarından indirebilecekleri belirtilmiştir.
Buna göre, her dönem yararlanılacak yatırım indirimi tutarı ilgili kazancın
%25’i ile sınırlandırılmış olup, bu oranı aşan tutar ise o dönem için
yatırım indirimine konu edilemeyecek, bir sonraki döneme devredecektir.
Geçici 69’uncu madde kapsamındaki
yükümlüler, 5479 sayılı Kanun’un yayımlandığı 08.04.2006 tarihine kadar
yatırım indirimi istisnasından yararlanacaklarını göz önünde bulundurarak
yatırım kararı almışlar ve yatırıma başlamışlardır. Bu yükümlüler
indirimin, kazancın %25’i ile sınırlanacağını önceden bilmemektedirler.
Yatırım indiriminden yararlanılacak tutara ulaşıncaya kadar yapılması
gereken indirimin sonradan ilgili kazancın %25’i ile sınırlandırılması
verginin genellik, eşitlik, öngörülebilirlik ve kamusal yetkinin
kullanılmasında yükümlülere hukuksal güvenlik sağlayan yasallık ilkelerine
aykırılık oluşturmaktadır.
Bu nedenle, 193 sayılı Gelir Vergisi
Kanunu’nun geçici 69’uncu maddesinin birinci fıkrasının sonuna 6009 sayılı
Gelir Vergisi Kanunu ile Bazı Kanun ve Kanun Hükmünde Kararnamelerde
Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun’un 5’inci maddesi ile eklenen “Şu kadar
ki, vergi matrahlarının tespitinde yatırım indirimi istisnası olarak indirim
konusu yapılacak tutar, ilgili kazancın %25’ini aşamaz. Kalan kazanç
üzerinden yürürlükteki vergi oranına göre vergi hesaplanır.” hükümlerinin
Anayasa’nın 2’nci maddesinde belirtilen hukuk devletinin gereği olan ve
Anayasa Mahkemesi kararlarında ifadesini bulan “hukuki güvenlik”, “hukuki
istikrar” ve “kazanılmış haklara saygı” ilkesi ile “genellik”, “eşitlik”,
“öngörülebilirlik”, “yasallık” ve “belirlilik” unsurlarına aykırılık teşkil
ettiği görüşüyle Anayasa Mahkemesi’ne başvuruda bulunulması gerektiği
sonucuna varılmıştır.
Açıklanan nedenlerle, 193 sayılı
Gelir Vergisi Kanunu’nun geçici 69’uncu maddesinin birinci fıkrasının sonuna
6009 sayılı Gelir Vergisi Kanunu ile Bazı Kanun ve Kanun Hükmünde
Kararnamelerde Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun’un 5’inci maddesi ile
eklenen “Şu kadar ki, vergi matrahlarının tespitinde yatırım indirimi
istisnası olarak indirim konusu yapılacak tutar, ilgili kazancın %25’ini
aşamaz. Kalan kazanç üzerinden yürürlükteki vergi oranına göre vergi
hesaplanır.” hükümlerinin iptali ve öncelikle yürürlüğünün durdurulması
için Anayasa Mahkemesi’ne başvurulmasına, dava dosyasının tüm belgeleri ile
onaylı suretlerinin dosya oluşturularak karar aslı ile birlikte, Anayasa
Mahkemesi’ne sunulmasına, iş bu karar ile dosya suretinin Anayasa
Mahkemesine ulaşmasından itibaren 5 ay süre ile karar verilinceye kadar
davanın bekletilmesine, iş bu ara kararın taraflara tebliğine, 28.9.2011
gününde oybirliğiyle karar verildi.”
II- YASA METİNLERİ
A- Dava ve İtiraz Konusu Yasa Kuralları
23.7.2010 günlü, 6009
sayılı Gelir Vergisi Kanunu ile Bazı Kanun ve Kanun Hükmünde Kararnamelerde
Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun’un iptali
istenilen kuralları da içeren maddeleri şöyledir:
“MADDE
3- 31/12/1960
tarihli ve 193 sayılı Gelir Vergisi Kanununun 103 üncü maddesi aşağıdaki
şekilde değiştirilmiştir.
“MADDE 103- Gelir vergisine tabi
gelirler;
8.800 TL’ye kadar %15
22.000 TL’nin 8.800 TL’si için 1.320
TL, fazlası %20
50.000 TL’nin 22.000 TL’si için 3.960
TL
(ücret gelirlerinde 76.200 TL’nin
22.000 TL’si için 3.960 TL), fazlası %27
50.000 TL’den fazlasının 50.000 TL’si
için 11.520 TL
(ücret gelirlerinde 76.200 TL’den
fazlasının 76.200 TL’si için 18.594 TL), fazlası %35 oranında vergilendirilir.”
MADDE 5- 193 sayılı Kanunun geçici 69 uncu maddesinin
birinci fıkrasında yer alan “yine bu tarihteki mevzuat hükümleri (vergi
oranına ilişkin hükümler dâhil) çerçevesinde kazançlarından indirebilirler”
ibaresi “yine bu tarihteki mevzuat hükümleri (bu Kanunun geçici 61 inci
maddesinin ikinci fıkrasında yer alan vergi oranına ilişkin hüküm dâhil)
çerçevesinde kazançlarından indirebilirler.” şeklinde değiştirilmiş ve bu
ibareden sonra gelmek üzere “Şu
kadar ki, vergi matrahlarının tespitinde yatırım indirimi istisnası olarak
indirim konusu yapılacak tutar, ilgili kazancın %25’ini aşamaz. Kalan
kazanç üzerinden yürürlükteki vergi oranına göre vergi hesaplanır.”
cümleleri eklenmiştir.
MADDE 6- 193 sayılı
Kanuna aşağıdaki geçici madde eklenmiştir.
“GEÇİCİ MADDE 78- 2010 takvim yılına
ilişkin olarak yapılmış ücret ödemeleri için bu Kanunun yayımlandığı tarihe
kadar yapılmış olan gelir vergisi tevkifat tutarlarının, 103 üncü maddede
bu Kanunla yapılan değişiklik hükmü uyarınca hesaplanan vergiden fazla
olması halinde, fark vergi tutarı terkin edilir, tahsil edilmişse
mükelleflerin sonraki dönemlerde ödeyecekleri gelir vergisinden mahsup
edilir, mahsup imkânının olmaması halinde ise red ve iade olunur. Eksik olması halinde ise bu fark, vergi
sorumluları tarafından bu Kanunun yayımlanmasından sonra yapılacak ilk
ücret ödemesinden kesilerek bu ödemenin ait olduğu döneme ilişkin muhtasar
beyannamenin verilme ve ödeme süresi içinde topluca (muhtasar beyanname
verme yükümlülüğü olmayanlar hariç) verilecek ayrı bir beyanname ile beyan
edilir ve ödenir. Bu beyanname için ayrıca damga vergisi hesaplanmaz.
Anılan sürede düzeltilen söz konusu fark için gecikme faizi ve vergi cezası
aranmaz; eksik tahakkuk etmiş olan verginin bu süre içinde tamamlanmaması
halinde bu tarihte vergi ziyaı doğmuş olur. Bu hükmün uygulanmasına
ilişkin usûl ve esaslar Maliye Bakanlığınca belirlenir.”
MADDE 14- 213
sayılı Kanunun 369 uncu maddesi başlığı ile birlikte aşağıdaki şekilde
değiştirilmiştir.
“Yanılma ve görüş değişikliği:
MADDE 369- Yetkili makamların
mükellefin kendisine yazı ile yanlış izahat vermiş olmaları veya bir hükmün
uygulanma tarzına ilişkin bir içtihadın değişmiş olması halinde vergi
cezası kesilmez ve gecikme faizi hesaplanmaz.
Bir
hükmün uygulanma tarzı hususunda yetkili makamların genel tebliğ veya
sirkülerde değişiklik yapmak suretiyle görüş ve kanaatini değiştirmesi
halinde, oluşan yeni görüş ve kanaate ilişkin genel tebliğ veya sirküler
yayımlandığı tarihten itibaren geçerli olup, geriye dönük olarak
uygulanamaz. Şu kadar ki, bu hüküm yargı mercileri tarafından iptal edilen
genel tebliğ ve sirküler hakkında uygulanmaz.”
MADDE 25- 2886
sayılı Kanunun geçici 2 nci maddesinden sonra gelmek üzere aşağıdaki geçici
madde eklenmiştir.
“Terkin edilecek ecrimisiller
GEÇİCİ MADDE 3- Bu maddenin yürürlüğe
girdiği tarihten önce tespit ve takdir edilen, tebliğ edilen veya tahakkuk
ettirilen ecrimisil alacaklarının tespit tarihinden geriye doğru beş yılı
aşan kısmı hangi aşamada olursa olsun düzeltilir veya terkin edilir, tahsil edilmiş olanlar iade edilmez.”
MADDE 27- 178
sayılı Kanun Hükmünde Kararnamenin 43 üncü maddesinin (a) bendine üçüncü
paragraftan sonra gelmek üzere aşağıdaki paragraf eklenmiştir.
“Bakanlıkta
daire başkanı veya genel müdür yardımcısı kadrolarında bulunanlar ile
defterdar kadrosunda en az üç yıl görev yapmış olanlar Personel Genel
Müdürlüğünde kontrolör kadrolarına atanabilir. Bunlar Personel Genel
Müdürlüğü taşra teşkilatının iş ve işlemleriyle ilgili olarak defterdarlık
birimlerinde inceleme ve araştırma işleri ile Genel Müdürlükçe verilecek
diğer görevleri yapar. Bu şekilde atananlar yukarıdaki hükümlere göre atanan
kontrolörler için ilgili mevzuatında öngörülen tüm mali ve sosyal haklardan
aynen yararlanır.”
MADDE 30- 8/5/1991 tarihli ve 3717 sayılı Adli Personel ile Devlet Davalarını
Takip Edenlere Yol Gideri ve Tazminat Verilmesi ile 492 sayılı Harçlar
Kanununun Bir Maddesinin Yürürlükten Kaldırılması Hakkında Kanunun 2 nci
maddesi aşağıdaki şekilde değiştirilmiştir.
“MADDE 2- Daire dışında yapılması gereken her
keşif ve icra işlemi için; hâkimlere, Cumhuriyet savcılarına, askerî
mahkemelerdeki subay üyelere, adlî tabiplere, icra müdürleri ve
yardımcıları ile icra işlemlerini yapmakla yetkili memurlara, Hazine
avukatlarına, Hazine avukatı olmayan il ve ilçelerde davaları takibe
yetkili daire amirleri ve 3402 sayılı Kadastro Kanununa göre yetkili
kılınan kişilere (275); yazı işleri müdürlerine, hâkim veya Cumhuriyet
savcısının kararı üzerine görevlendirilen sosyal çalışmacı, psikolog ve
pedagoglara, muhakemat hizmetlerinde görev yapan memurlara, zabıt
kâtiplerine ve ceza ve infaz kurum personeli hariç olmak üzere diğer adlî
ve idarî yargı personeline (200); mübaşir ve hizmetlilere (150) gösterge
rakamının memur aylık katsayısı ile çarpımı sonucu bulunacak tutar kadar
yol tazminatı ödenir.
Bu madde uyarınca yol
tazminatı bütçenin ilgili tertibinden her ayın sonunda ödenir ve ayrıca
yevmiye ödenmez.
Bir kişinin alacağı aylık
yol tazminatı tutarı, en yüksek Devlet memuru aylığının ek gösterge dahil
iki katını geçemez.
Kamu adına takibi gereken
işler ile Hazine avukatlarına, Hazine avukatı olmayan il ve ilçelerde
davaları takibe yetkili daire amirlerine ödenecek yol giderleri ile yol
tazminatı, bu madde hükümlerine göre bütçenin ilgili tertibinden ödenir.
Bu madde uyarınca ödenen
yol tazminatı damga vergisi hariç herhangi bir vergiye tabi tutulmaz.
Yol giderleri ilgili
kişiler tarafından karşılanır. Görülen işler birden fazla ise ödenecek yol
gideri uzaklıkla orantılı şekilde hesaplanır.”
MADDE 35- 4706
sayılı Kanunun geçici 4 üncü maddesinin ikinci fıkrası aşağıdaki şekilde
değiştirilmiştir.
“Bu madde kapsamında Hazine adına
tescil edilen taşınmazlar, büyükşehirlerde öncelikle büyükşehir belediyelerine, büyükşehir belediyelerinin
talebinin olmaması halinde ilgili belediyelere, diğer yerlerde ilgili
belediyelere bedelsiz olarak devredilir. Bu taşınmazların yapı sahiplerine
satışı ve genel hükümlere göre değerlendirilmesi bu Kanunun 5 inci
maddesine göre yapılır.”
MADDE 42- 5345
sayılı Kanunun 29 uncu maddesinin başlığı “Denetim elemanı, avukat ve uzman
personel çalıştırılması” şeklinde değiştirilmiş, maddenin ikinci
fıkrasından sonra gelmek üzere aşağıdaki fıkra eklenmiş, mevcut altıncı
fıkrası yürürlükten kaldırılmış ve aynı maddeye aşağıdaki fıkralar
eklenmiştir.
“Avukatlar, hukuk fakültesi mezunu
olup avukatlık ruhsatını haiz olanlar arasından yazılı ve sözlü olarak yapılacak
sınav sonucuna göre atanır. Avukatlar, vergi dairesi başkanlıklarında görev
yaparlar. Görevlerin yürütülmesinde etkinliği ve verimliliği sağlamak
amacıyla avukatlardan biri koordinatör olarak görevlendirilebilir.
Avukatların mesleğe alınmaları ile çalışma usul ve esasları yönetmelikle
düzenlenir.”
“Başkanlık
merkez ve taşra teşkilatında, 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu ve diğer
kanunların sözleşmeli personel çalıştırılması hakkındaki usul ve esaslara
bağlı olmaksızın, Bakan onayı ile Başkanlığın stratejik plan ve performans
programlarında yer alan önemli projelerin hazırlanması, gerçekleştirilmesi
veya uygulanması amacıyla proje süresi ile sınırlı olmak üzere tam veya
kısmî zamanlı sözleşmeli personel çalıştırılabilir. Bunlara ödenecek ücret,
657 sayılı Kanunun 4 üncü maddesinin (B) bendine göre çalıştırılanlar için
uygulanmakta olan sözleşme ücreti tavanının beş katını, çalıştırılabilecek
toplam sözleşmeli personel sayısı ise 150’yi geçemez ve bu fıkrada
belirtilen ücret dışında herhangi bir ödeme yapılamaz. Bu şekilde istihdam
edilecek personelin, yükseköğretim kurumlarından lisans düzeyinde eğitim
veren fakülte veya bölümlerinden veya bunlara denkliği Yükseköğretim
Kurulunca kabul edilmiş yurtdışındaki yükseköğretim kurumlarından mezun
olması şarttır. Sözleşmeli personelde aranılacak diğer nitelikler, istihdam
türüne bağlı sözleşmeli personel sayısı ile ödenecek sözleşme ücretinin
tespiti, istihdama dair hususlar ile sözleşme usul ve esasları Başkanlıkça
belirlenir.
Bu madde hükümlerine göre yapılacak
sözlü sınavlar, adayın;
a) Bir konuyu kavrayıp özetleme,
ifade yeteneği ve muhakeme gücünün,
b) Liyakati, temsil kabiliyeti, bilgi
düzeyi, davranış ve tepkilerinin mesleğe veya göreve uygunluğunun,
c) Özgüveni, ikna kabiliyeti ve
inandırıcılığının,
ç) Genel yetenek ve genel kültürünün,
d) Bilimsel ve teknolojik gelişmelere
açıklığının,
değerlendirilmesi suretiyle yapılır.
Sınav kurulu, adaylar hakkında yukarıda yazılı özelliklerin her biri için değerlendirme
yapar. Yapılan değerlendirmeye göre verilen puanlar tutanağa geçirilir. Bunun dışında sözlü sınav ile ilgili
herhangi bir kayıt sistemi kullanılmaz.”
MADDE 47- 1/6/1989
tarihli ve 3568 sayılı Serbest Muhasebeci Mali Müşavirlik ve Yeminli Mali
Müşavirlik Kanununun 45 inci maddesinin üçüncü fıkrası aşağıdaki şekilde
değiştirilmiştir.
“Hayri ve ilmi kuruluşlar, 233 sayılı Kamu İktisadi Teşebbüsleri
Hakkında Kanun Hükmünde Kararname kapsamındaki iktisadi devlet
teşekkülleri, kamu iktisadi kuruluşları ve bunların müesseseleri, bağlı
ortaklıkları ve iştirakleri, kamu idarelerinin doğrudan ya da dolaylı
hissedarı olduğu kurumlar ile Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonunun
yönetimindeki kurumların bu Kanun kapsamındaki faaliyetlerini yürütmemeleri
şartıyla, bu kurum ve kuruluşların yönetim kurulu başkanlığı, üyeliği,
denetçiliği görevleri ile bilirkişilik ve tasfiye memurluğu meslekle bağdaşmayan
işler sayılmaz.”
MADDE 48- 22/5/2003
tarihli ve 4857 sayılı İş Kanununun 2 nci maddesinin üçüncü fıkrasından
sonra gelmek üzere aşağıdaki fıkra eklenmiştir.
“Bu
Kanunun uygulanması bakımından;
a)
İşyerinde iş sağlığı ve güvenliği hizmetlerinde görev yapmak üzere
Bakanlıkça belgelendirilmiş hekimler, işyeri hekimini; mühendis, mimar ve
teknik elemanlar ise iş güvenliği uzmanını,
b)
İş sağlığı ve güvenliği hizmetlerini vermek üzere, gerekli donanım ve
personele sahip olan Bakanlıkça yetkilendirilen kamu kurum ve kuruluşları
ile Türk Ticaret Kanunu hükümlerine göre faaliyet gösteren şirketlerce
kurulan ve işletilen müesseseler ortak sağlık ve güvenlik birimini,
c)
İş sağlığı ve güvenliği hizmetlerinde görev yapacak işyeri hekimi ve iş
güvenliği uzmanlarının eğitimlerini vermek üzere Bakanlıkça yetkilendirilen
kamu kurum ve kuruluşları, üniversiteler ve Türk Ticaret Kanunu hükümlerine
göre faaliyet gösteren şirketlerce kurulan ve işletilen müesseseler eğitim
kurumunu,
ifade
eder.”
MADDE 49- 4857
sayılı İş Kanununun 81 inci maddesinin üçüncü fıkrası yürürlükten
kaldırılmış, ikinci fıkradan sonra gelmek üzere aşağıdaki fıkralar
eklenmiştir.
“İşyeri
sağlık ve güvenlik birimleri ile ortak sağlık ve güvenlik birimlerinin
nitelikleri, ortak sağlık ve güvenlik birimlerinden hizmet alınmasına
ilişkin hususlar, bu birimlerde bulunması gereken araç, gereç ve teçhizat
ile görevlendirilecek işyeri hekimi, iş güvenliği uzmanı ve diğer sağlık
personelinin nitelikleri, sayısı, işe alınmaları, görev, yetki ve
sorumlulukları, çalışma şartları, görevlerini nasıl yürütecekleri,
eğitimleri ve belgelendirilmeleri ile eğitim kurumlarının
yetkilendirilmeleri, işyeri hekimi ve iş güvenliği uzmanı eğitim
programlarının ve bu programlarda görev alacak eğiticilerin niteliklerinin
belirlenmesi ve belgelendirilmeleri ile eğitimlerin sonunda yapılacak
sınavlar ilgili tarafların görüşü alınarak Çalışma ve Sosyal Güvenlik
Bakanlığı tarafından çıkarılacak yönetmelikle düzenlenir.
İşyeri
hekimlerinin, işyeri sağlık ve güvenlik birimleri ile ortak sağlık ve
güvenlik birimlerinde görevlendirilmeleri ve hizmet verilen işyerlerinde
çalışan işçilerle sınırlı olmak üzere görevlerini yerine getirmeleri
hususunda diğer kanunların kısıtlayıcı hükümleri uygulanmaz.”
MADDE 50- 9/1/1985
tarihli ve 3146 sayılı Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığının Teşkilat ve
Görevleri Hakkında Kanunun 12 nci maddesinin birinci fıkrasına (l)
bendinden sonra gelmek üzere aşağıdaki (m) bendi eklenmiş, takip eden bent
buna göre teselsül ettirilmiştir.
“m)
İşyeri hekimi, iş güvenliği uzmanı, diğer teknik ve sağlık personel ile
işçilere eğitim vermek için kamu kurum ve kuruluşları, üniversiteler ve
Türk Ticaret Kanunu hükümlerine göre faaliyet gösteren şirketler ile ortak
sağlık ve güvenlik birimlerini yetkilendirmek, gerektiğinde yetkilerini
iptal etmek, hizmetin etkin ve verimli bir şekilde verilip verilmediğinin
kontrol ve denetimini sağlamak, işyeri hekimi ve iş güvenliği uzmanının
eğitimleri sonundaki sınavları yapmak veya yaptırmak, belgelerini vermek,”
MADDE 62- Bu
Kanunun;
a) 2 nci ve 56 ncı maddeleri yayımını
izleyen aybaşında,
b) 3 üncü, 6 ncı ve 60 ıncı maddeleri
1/1/2010 tarihinden geçerli olmak üzere yayımı tarihinde,
c) 4 üncü maddesi 1/10/2010
tarihinde,
ç) 5 inci maddesi 2010 takvim yılı kazançlarına
uygulanmak üzere yayımı tarihinde,
d) 8 inci, 16 ncı ve geçici 5 inci
maddeleri 1/7/2010 tarihinden geçerli olmak üzere yayımı tarihinde,
e) 9 uncu ve 13 üncü maddeleri
1/1/2011 tarihinde,
f) 45 inci maddesi 30/6/2010
tarihinden geçerli olmak üzere yayımı tarihinde,
g) 57 nci maddesi 15/1/2010
tarihinden geçerli olmak üzere yayımı tarihinde,
ğ) Diğer hükümleri yayımı tarihinde,
yürürlüğe girer.”
B- Dayanılan Anayasa Kuralları
Dava dilekçesinde ve başvuru kararlarında,
Anayasa’nın 2., 5., 7., 10., 55., 56., 73., 128., 130. ve 135. maddelerine
dayanılmıştır.
III- İLK İNCELEME
A- Anayasa
Mahkemesi İçtüzüğü’nün 8. maddesi uyarınca, Haşim KILIÇ, Osman Alifeyyaz
PAKSÜT, Fulya KANTARCIOĞLU, Ahmet AKYALÇIN, Mehmet ERTEN, Fettah OTO, Serdar
ÖZGÜLDÜR, Zehra Ayla PERKTAŞ, Recep KÖMÜRCÜ, Alparslan ALTAN, Burhan ÜSTÜN,
Engin YILDIRIM, Nuri NECİPOĞLU, Hicabi DURSUN ve Celal Mümtaz AKINCI’nın
katılımlarıyla E.2010/93 sayılı dosyanın 7.12.2010 günü yapılan ilk inceleme
toplantısında;
1- 7.5.2010 günlü, 5982 sayılı Türkiye Cumhuriyeti
Anayasasının Bazı Maddelerinde Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun
uyarınca, 2949 sayılı Anayasa Mahkemesinin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri
Hakkında Kanun ile ilgili gerekli düzenlemeler yapılmadan, Mahkeme’nin çalışıp
çalışamayacağına ilişkin ön meselenin incelenmesi sonucunda; Mahkeme’nin
çalışmasına bir engel bulunmadığına, Fulya KANTARCIOĞLU, Mehmet ERTEN,
Fettah OTO, Zehra Ayla PERKTAŞ ile Celal Mümtaz AKINCI’nın, gerekçesi
2010/68 esas sayılı dosyada belirtilen karşıoyları ve OYÇOKLUĞUYLA,
2- Dosyada eksiklik bulunmadığından işin esasının
incelenmesine, OYBİRLİĞİYLE,
3-Yürürlüğü durdurma isteminin esas inceleme
aşamasında karara bağlanmasına, OYBİRLİĞİYLE,
karar verilmiştir.
B- Anayasa
Mahkemesi İçtüzüğü’nün 8. maddesi uyarınca, Haşim KILIÇ, Osman Alifeyyaz
PAKSÜT, Fulya KANTARCIOĞLU, Ahmet AKYALÇIN, Mehmet ERTEN, Fettah OTO,
Serdar ÖZGÜLDÜR, Serruh KALELİ, Zehra Ayla PERKTAŞ, Recep KÖMÜRCÜ,
Alparslan ALTAN, Burhan ÜSTÜN, Engin YILDIRIM, Nuri NECİPOĞLU, Hicabi
DURSUN, Celal Mümtaz AKINCI ve Erdal TERCAN’ın katılımlarıyla E.2011/25
sayılı dosyanın 17.3.2011 günü yapılan ilk inceleme toplantısında;
1- 7.5.2010 günlü, 5982 sayılı Türkiye Cumhuriyeti
Anayasasının Bazı Maddelerinde Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun
uyarınca, 2949 sayılı Anayasa Mahkemesinin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri
Hakkında Kanun ile ilgili gerekli düzenlemeler yapılmadan, Mahkeme’nin
çalışıp çalışamayacağına ilişkin ön meselenin incelenmesi sonucunda;
Mahkeme’nin çalışmasına bir engel bulunmadığına, Fulya KANTARCIOĞLU, Mehmet
ERTEN, Fettah OTO, Zehra Ayla PERKTAŞ ile Celal Mümtaz AKINCI’nın,
gerekçesi 2010/68 esas sayılı dosyada belirtilen karşıoyları ve
OYÇOKLUĞUYLA,
2- Dosyada eksiklik bulunmadığından işin esasının
incelenmesine, OYBİRLİĞİYLE,
3-Yürürlüğü durdurma isteminin esas inceleme
aşamasında karara bağlanmasına, OYBİRLİĞİYLE,
karar verilmiştir.
C- Anayasa
Mahkemesi İçtüzüğü’nün 8. maddesi uyarınca, Haşim KILIÇ, Osman Alifeyyaz
PAKSÜT, Fulya KANTARCIOĞLU, Ahmet AKYALÇIN, Mehmet ERTEN, Fettah OTO,
Serdar ÖZGÜLDÜR, Recep KÖMÜRCÜ, Engin YILDIRIM, Nuri NECİPOĞLU, Hicabi
DURSUN, Celal Mümtaz AKINCI ve Erdal TERCAN’ın katılımlarıyla E.2011/103
sayılı dosyanın 28.9.2011 gününde yapılan ilk inceleme toplantısında, dosyada eksiklik bulunmadığından işin esasının
incelenmesine OYBİRLİĞİYLE karar verilmiştir.
D- Anayasa
Mahkemesi İçtüzüğü’nün 8. maddesi uyarınca, Haşim KILIÇ, Serruh KALELİ,
Alparslan ALTAN, Fulya KANTARCIOĞLU, Ahmet AKYALÇIN, Mehmet ERTEN, Serdar
ÖZGÜLDÜR, Osman Alifeyyaz PAKSÜT, Zehra Ayla PERKTAŞ, Recep KÖMÜRCÜ, Burhan
ÜSTÜN, Engin YILDIRIM, Nuri NECİPOĞLU, Hicabi DURSUN, Celal Mümtaz AKINCI
ve Erdal TERCAN’ın katılımlarıyla E.2011/112 sayılı dosyanın 17.11.2011
gününde yapılan ilk inceleme toplantısında, öncelikle uygulanacak kural
sorunu üzerinde durulmuştur.
Anayasa’nın 152. ve 6216 sayılı Anayasa
Mahkemesinin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanun’un 40. maddesine
göre, mahkemeler, bakmakta oldukları davalarda uygulayacakları kanun ya da
kanun hükmünde kararname hükümlerini Anayasa’ya aykırı görürler veya
taraflardan birinin ileri sürdüğü aykırılık savının ciddi olduğu kanısına
varırlarsa, o hükmün iptali için Anayasa Mahkemesine başvurmaya
yetkilidirler. Ancak, bu kurallar uyarınca bir mahkemenin Anayasa
Mahkemesine başvurabilmesi için elinde yöntemince açılmış ve mahkemenin
görevine giren bir davanın bulunması ve iptali istenen kuralların da o
davada uygulanacak olması gerekmektedir. Uygulanacak yasa kuralları,
davanın değişik evrelerinde ortaya çıkan sorunların çözümünde veya davayı
sonuçlandırmada olumlu ya da olumsuz yönde etki yapacak nitelikte bulunan
kurallardır.
Başvuran Mahkeme, 23.7.2010 günlü, 6009
sayılı Gelir Vergisi Kanunu ile Bazı Kanun ve Kanun Hükmünde Kararnamelerde
Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun’un 5. maddesiyle 31.12.1960 günlü, 193
sayılı Gelir Vergisi Kanunu’nun geçici 69. maddesine eklenen “Şu kadar ki,
vergi matrahlarının tespitinde yatırım indirimi istisnası olarak indirim
konusu yapılacak tutar, ilgili kazancın %25’ini aşamaz. Kalan kazanç
üzerinden yürürlükteki vergi oranına göre vergi hesaplanır.”
biçimindeki cümlelerin iptalini ve
yürürlüklerinin durdurulmasını istemiştir.
Başvuru kararının gerekçe bölümünde “Kalan
kazanç üzerinden yürürlükteki vergi oranına göre vergi hesaplanır.” biçimindeki ikinci cümle
ile ilgili olarak herhangi bir gerekçe yer almadığı gibi itiraz başvurusuna
dayanak olan temyiz dilekçesinde de bu cümle ile ilgili bir talepte
bulunulmamıştır. Zira, başvuran Mahkemedeki davada, davacı tarafından
indirim konusu yapılacak yatırım indirimi istisnası tutarının %25 ile
sınırlandırılmasına itirazda bulunulmuş ve fazladan tahakkuk ettirilen
verginin kaldırılması talep edilmiştir. Davacının indirim yapıldıktan sonra
kalan kazanca uygulanacak vergi oranıyla ilgili herhangi bir itirazı ve
talebi bulunmamaktadır. Bu durumda, söz konusu ikinci cümlenin, başvuruda
bulunan Mahkemenin bakmakta olduğu davada uygulanacak kural niteliğinde
bulunmadığı açıktır.
Bu nedenle;
1- 31.12.1960 günlü, 193 sayılı Gelir Vergisi Kanunu’nun
geçici 69. maddesinin birinci fıkrasına, 23.07.2010 günlü, 6009 sayılı
Kanun’un 5. maddesiyle eklenen “Kalan
kazanç üzerinden yürürlükteki vergi oranına göre vergi hesaplanır.”
biçimindeki ikinci cümlenin, itiraz başvurusunda bulunan Mahkeme’nin bakmakta
olduğu davada uygulanma olanağı bulunmadığından, bu cümleye ilişkin
başvurunun Mahkeme’nin yetkisizliği nedeniyle REDDİNE,
2- Dosyada eksiklik bulunmadığından, “Şu kadar ki, vergi matrahlarının
tespitinde yatırım indirimi istisnası olarak indirim konusu yapılacak
tutar, ilgili kazancın %25’ini aşamaz.” şeklindeki birinci cümlenin
esasının incelenmesine,
3-Yürürlüğü durdurma isteminin esas inceleme
aşamasında karara bağlanmasına,
OYBİRLİĞİYLE karar verilmiştir.
IV- BİRLEŞTİRME KARARLARI
E.2011/25 sayılı itiraz başvurusunun 17.3.2011 gününde, E.2011/103 sayılı itiraz
başvurusunun 28.9.2011 gününde ve E.2011/112
sayılı itiraz başvurusunun 17.11.2011 gününde, aralarındaki hukuki irtibat nedeniyle E.2010/93 sayılı dava
ile BİRLEŞTİRİLMESİNE, esaslarının
kapatılmasına, esas incelemenin E.2010/93 sayılı dosya üzerinden
yürütülmesine OYBİRLİĞİYLE karar verilmiştir.
V- ESASIN İNCELENMESİ
Dava dilekçesi ve ekleri, başvuru kararları ve
ekleri, Raportör Selim ERDEM tarafından
hazırlanan işin esasına ilişkin rapor, iptal ve itiraz konusu yasa
kuralları, dayanılan Anayasa kuralları, bunların gerekçeleri ile diğer yasama
belgeleri okunup incelendikten sonra gereği görüşülüp düşünüldü:
A- Kanun’un 3. Maddesiyle Değiştirilen, 193 Sayılı
Kanun’un 103. Maddesinde Yer Alan (ücret gelirlerinde 76.200 TL’den
fazlasının 76.200 TL’si için 18.594 TL) İbaresinden Sonra Gelen “…fazlası %35 oranında…” İbaresinin “Ücret Gelirleri” Yönünden
İncelenmesi
1- Kuralın Anlam ve Kapsamı
193 sayılı Gelir Vergisi Kanunu’nun 103. maddesinde
yer alan gelir vergisi tarifesinde belirtilen vergi oranları, ücretliler
için 2006 yılına kadar beş puan indirilmek suretiyle uygulanmıştır. 5479
sayılı Kanunla yapılan değişiklikle, 1.1.2006 tarihinden itibaren geçerli
olmak üzere gelir vergisinde iki ayrı tarife uygulamasına son verilmiş,
ücret gelirleri ile diğer gelirler arasındaki ayrım kaldırılarak tek tarife
uygulamasına geçilmiştir.
5479 sayılı Kanunla belirlenen tarifenin dördüncü
dilimindeki %35 oranı, ücret gelirleri yönünden Anayasa’ya aykırılığı ileri
sürülerek iptal davasına konu edilmiş ve Anayasa Mahkemesinin 15.10.2009
günlü, E.2006/95, K.2009/144 sayılı kararı ile dördüncü dilimdeki “…fazlası %35 oranında…” ibaresi
ücret gelirleri yönünden Anayasa’ya aykırı bulunarak iptal edilmiştir.
İptal kararı sonrası kanun koyucu, 6009 sayılı
Kanun’un 3. maddesiyle gelir vergisi tarifesini 1.1.2010 tarihinden geçerli
olmak üzere yeniden düzenlemiştir. Yeni düzenlemede de %15, %20, %27 ve
%35’lik dilimlerden oluşan tek tarife esası korunmuş ve %15 ile %20’lik ilk
iki dilimde vergiye tabi gelir miktarı yönünden ücret geliri ile ücret dışı
gelirler arasında herhangi bir ayrım yapılmamıştır. Buna karşılık,
tarifenin %27 ve %35’lik dilimlerinde vergiye tabi gelir miktarı yönünden ücret
geliri ile ücret dışı gelirler arasında farklılığa gidilmiştir. Kuralda
üçüncü dilimde yer alan %27 vergi oranının uygulanacağı üst sınır, ücret
gelirleri yönünden 76.200 TL olarak ücret dışı gelirler yönünden ise 50.000
TL olarak belirlenmiştir.
Buna bağlı olarak dördüncü dilimde ücret
gelirlerinin 76.200 TL’den fazlasının %35 oranında vergilendirilmesi
öngörülmüş iken, ücret dışı gelirler yönünden bu miktar 50.000 TL’den
fazlası olarak belirlenmiştir.
6009 sayılı Kanunla getirilen bu yeni tarife, yıllık
brüt geliri toplamı 50.000 TL’yi aşmayanlar için bir farklılık oluşturmayıp
50.000 TL ile 76.200 TL arasında ücret geliri olanlar için olumlu bir etki
doğurmaktadır. Üçüncü dilimdeki vergiye tabi gelir tutarı ücret gelirleri
yönünden arttırılarak üçüncü ve dördüncü dilimlerde, diğer gelirlere göre
ücretlilerin lehine bir durum oluşturulmuştur.
193 sayılı Kanun’un 2. maddesinde, gelire giren
kazanç ve iratlar; ticari kazançlar, zirai kazançlar, ücretler, serbest
meslek kazançları, gayrimenkul sermaye iratları, menkul sermaye iratları ve
diğer kazanç ve iratlar olarak sayılarak, Kanun’da aksine hüküm olmadıkça
gelirin tespitinde, bu kazanç ve iratların gerçek ve safi tutarlarının nazara
alınacağı hükme bağlanmıştır. Aynı Kanun’da ücret geliri, “İşverene tabi belirli bir işyerine bağlı
olarak çalışanlara hizmet karşılığı verilen para ve ayınlar ile sağlanan ve
para ile temsil edilebilen menfaatlerdir.” biçiminde tanımlanmıştır.
193 sayılı Kanun’un 94. maddesinin birinci
fıkrasının (1) numaralı bendinde, ücret ödemeleri üzerinden Kanun’un 103.
ve 104. maddeleri göz önünde bulundurularak gelir vergisi kesintisi
yapılacağı; 98. maddesinde ise yapılan kesintilerin ödemeyi yapanlarca
vergi sorumlusu sıfatıyla beyan edileceği belirtilmiştir.
Gelir vergisinde “dilim usulü artan oranlı tarife” uygulanmakta olup, gelirler
bu tarifeye göre yıllık olarak vergilendirilmektedir. 6009 sayılı Kanunla
belirlenen yeni gelir vergisi tarifesinde de dört dilimde gelir tutarları
ve her dilimin karşısında uygulanacak vergi oranları gösterilmiştir.
Gelir vergisi tarifesinde yer alan gelir dilim
tutarları, 193 sayılı Kanun’un mükerrer 123. maddesine göre, her yıl bir
önceki yıla ilişkin olarak 213 sayılı Vergi Usul Kanunu hükümlerine göre
belirlenen yeniden değerleme oranında artırılmaktadır. Ücretlerin
vergilendirilmesinde aylık vergi; yıllık vergi 12’ye bölünmek, gündelik
vergi aylık vergi 30’a bölünmek suretiyle hesaplanmaktadır.
Dava konusu kuralın da yer aldığı madde
gerekçesinde konuyla ilgili olarak, gelir vergisi tarifesinde yapılan
değişikliğin amacının, Anayasa Mahkemesinin 5479 sayılı Kanunla
değiştirilen gelir vergisi tarifesindeki “...fazlası %35 oranında...” ibaresini ücret gelirleri yönünden
iptal etmesi nedeniyle, iptal gerekçelerinin dikkate alındığı, ücret
gelirleri bakımından tarifenin üçüncü ve dördüncü dilimlerinde değişiklik
yapılarak 5479 sayılı Kanunla değişiklik yapılmadan önceki tarifede mevcut
vergi yükünün ücret gelirleri yönünden korunmasının sağlandığı ifade
edilmiştir.
2- Anayasa’ya Aykırılık Sorunu
Dava dilekçesinde, 6009 sayılı Kanunla gelir
vergisi tarifesinde yapılan değişiklikte sadece 50.000 ila 76.200 TL
arasındaki ücret gelirlerinin diğer gelirlerden farklı oranda gelir
vergisine tabi tutulduğu, 76.200 TL üzerindeki gelirlerin vergilendirilmesinde
ise ücret gelirleri yönünden ayrım yapılmamasının dava konusu kuralın
Anayasa’nın 2. ve 73. maddelerine aykırılığını ortadan kaldırmadığı, adalet
ilkesinin zedelenmesini önceki düzenlemeden farklı dilime taşıdığı, Anayasa
Mahkemesinin iptal kararının gereğinin tam olarak yerine getirilmediği ve
76.200 TL’den fazla gelir için vergi adaletinin sağlanamadığı belirtilerek
kuralın, Anayasa’nın 2. ve 73.
maddelerine aykırı olduğu ileri sürülmüştür.
6009 sayılı Kanun’un 3. maddesi ile 193 sayılı Kanun’un
103. maddesinde yer alan gelir vergisi tarifesi 1.1.2010 tarihinden geçerli
olmak üzere değiştirilmiştir. Yeni tarifenin üçüncü diliminde %27 vergi
oranının uygulanacağı üst sınır ücret gelirlerinde 76.200 TL’ye, ücret dışı
gelirlerde ise 50.000 TL’ye çıkarılmış ve dava konusu kuralda da ücret dışı
gelirlerin 50.000 TL’den fazlasının, ücret gelirlerinin ise 76.200 TL’den
fazlasının %35 oranında vergiye tabi olacağı öngörülmüştür.
Anayasa’nın 2. maddesinde yer alan sosyal hukuk
devleti, insan haklarına dayanan, kişilerin huzur, refah ve mutluluk içinde
yaşamalarını güvence altına alan, kişi hak ve özgürlükleriyle kamu yararı
arasında adil bir denge kurabilen, milli gelirin adalete uygun biçimde
dağıtılması için gereken önlemleri alan, her alanda adaletli bir hukuk
düzeni kurup bunu geliştirerek sürdüren, güçsüzleri güçlüler karşısında
koruyarak sosyal adaleti ve toplumsal dengeleri gözeten devlettir. Çağdaş
devlet anlayışı sosyal hukuk devletinin tüm kurum ve kurallarıyla
Anayasa’nın özüne ve ruhuna uygun biçimde kurularak işletilmesini, bu yolla
bireylerin refah, huzur ve mutluluğunun sağlanmasını gerekli kılar. Hukuk
devletinde, vergilendirmenin temel ilkelerinin gözetilmesi, vergilendirmeye
ilişkin kanunlarda bireylerin hak ve özgürlüklerinin korunması ve hukuk
güvenliğinin sağlanması gerekir.
Anayasa’nın 73. maddesinin birinci ve ikinci
fıkralarında ise “Herkes, kamu
giderlerini karşılamak üzere, mali gücüne göre, vergi ödemekle yükümlüdür.
Vergi yükünün adaletli ve dengeli dağılımı, maliye politikasının sosyal
amacıdır” denilmiştir.
Verginin mali güce göre alınması ve genelliği
ilkeleriyle vergilendirmede eşitlik ve adaletin gerçekleştirilmesi
amaçlanmıştır. Mali güç, ödeme gücünün kaynağı, dayanağı, nedeni ve varlık
koşuludur. Kanun koyucunun vergilendirmede, kişilerin sahip olduğu ekonomik
değer ile mali güçlerini göz önünde bulundurması gerekir. Mali güce göre
vergilendirme, verginin, yükümlülerin ekonomik ve kişisel durumlarına göre
alınmasıdır. Bu ilke, aynı zamanda vergide eşitlik ilkesinin uygulama aracı
olup, mali gücü fazla olanın mali gücü az olana göre daha fazla vergi
ödemesini gerektirir. Vergide eşitlik ilkesi ise mali gücü aynı olanlardan
aynı, farklı olanlardan ise farklı oranda vergi alınması esasına dayanır.
Mali güce göre vergilendirme, sosyal devletin vergi
adaleti ile ilgili bir ilkesidir. Bu ilke, verginin adaletli ve dengeli
dağılımını sağlar. Kanun koyucunun vergiyi koyarken yükümlülerin ekonomik
durumlarını göz önüne alacak bir sisteme uyması gerekir. Vergide asıl olan ödeme
gücüdür. Mali güç ise ödeme gücünü belirler.
Vergilendirmede, gelirin niteliğine göre, farklı
nitelikteki gelirlerin ayrı vergilendirme yöntem ve oranlarına tabi
tutulması, vergi adaletinin sağlanması için gerekli olup en az geçim
indirimi, artan oranlı vergilendirme, bazı gelir unsurlarının farklı oranda
vergilendirilmesi (ayırma ilkesi) ve mali güce göre vergi ödeme vergi
yükünün adaletli ve dengeli dağılımının araçlarıdır.
Dava konusu kuralın da yer aldığı yeni gelir
vergisi tarifesi ile iptal edilen önceki tarife karşılaştırıldığında, yeni
tarifenin %35 vergi oranlı dördüncü dilimine giren ücretlinin vergi
tutarının öncekine göre daha düşük olduğu görülmektedir. Karşılaştırma,
ücretliler ile ücret dışı gelir elde eden diğer yükümlüler arasında yapıldığında,
bu dilimde ücretlilerin üzerindeki yükün diğer gelir vergisi yükümlülerine
göre düştüğü, yeni tarife ile ücretlilerin gelir dilimlerinin
genişletilmesi suretiyle diğer gelir vergisi yükümlülerine göre
ücretlilerin vergi yükünün azaltıldığı anlaşılmaktadır. Ücret geliri elde
edenlerin mali gücü ile gelirin niteliği ve kişisel durum arasında bağlantı
kurularak, yeni tarifenin dördüncü dilimine giren ve aynı geliri elde eden
yükümlülerin vergi yükü, ücretlilerin lehine değişmiş ve mali güce göre vergilendirme
ilkesine uyulmuştur. Ayrıca, yeni tarife ile ücret dışı gelir sahiplerine
göre ücretlilerden daha az vergi alınması nedeniyle de ayırma ilkesinin
gözetildiği ve mali güce göre vergi ödenmesinin sağlandığı görülmektedir.
Kanun koyucu, vergi hukuku alanında Anayasa’nın
temel ilkelerine ve vergi ile ilgili öngördüğü kurallarına bağlı kalmak
koşuluyla, vergilendirmenin nasıl ve hangi yöntemlerle yapılacağı hususunda
takdir yetkisine sahiptir. Kanun koyucu yeni gelir vergisi tarifesini
belirlerken, oranlarda değişiklik yapmayıp gelir dilimlerinde farklılaştırmaya
giderek ücret gelirleri ile diğer gelirler arasında ücretliler lehine bir
ayrım gerçekleştirmiştir. Böylece gelir dilimlerinin farklılaştırılması
yöntemiyle farklı nitelikteki gelirlerin ayrı vergilendirilmesi
sağlanmıştır.
Anayasa ve 193 sayılı Kanun çerçevesinde ücret
gelirlerinin vergilendirilmesine bakıldığında, yeni tarifede yer alan ve
dava konusu olan “…fazlası %35
oranında…” ibaresinin bulunduğu dilimin ücretliler lehine arttırılması
suretiyle ücretlerden daha az vergi alınmasının sağlandığı, böylece mali
güce göre vergilendirme ve vergi yükünün adaletli ve dengeli dağılımı
ilkelerinin gözetildiği görülmektedir.
Açıklanan nedenlerle, dava konusu kural Anayasa’nın
2. ve 73. maddelerine aykırı değildir. İptal isteminin reddi gerekir.
B- Kanun’un 5. Maddesiyle 193
Sayılı Kanun’un Geçici 69. Maddesinin Birinci Fıkrasına Eklenen “Şu kadar ki, vergi matrahlarının
tespitinde yatırım indirimi istisnası olarak indirim konusu yapılacak tutar,
ilgili kazancın %25’ini aşamaz.” Biçimindeki Cümlenin İncelenmesi
1- Kuralın Anlam ve Kapsamı
193 sayılı Kanun’un yatırım indirimi istisnasını
düzenleyen 19. maddesi, 5479 sayılı Kanun’un 2. maddesiyle 1.1.2006
tarihinden geçerli olmak üzere yürürlükten kaldırılarak yatırım indirimi
istisnası uygulamasına son verilmiştir. 5479 sayılı Kanun’un 3. maddesiyle
de 193 sayılı Kanun’a, bu indirimin kaldırılmasından sonra geçiş
hükümlerini içeren geçici 69. madde eklenmiştir. Bu madde ile gelir ve
kurumlar vergisi mükelleflerine maddede sayılan yatırım indirimi istisnası
tutarlarını, 2006, 2007 ve 2008 yıllarıyla sınırlı olmak üzere bu yıllara
ait kazançlarından indirebilme imkânı tanınmıştır.
Geçici 69. maddede yer alan “…sadece 2006, 2007 ve 2008 yıllarına ait…” ibaresi Anayasa’ya
aykırılığı ileri sürülerek iptal davasına konu edilmiş ve Anayasa Mahkemesi
de söz konusu ibareyi, daha önceki yıllara ait yatırım indirimi istisnası
tutarının indiriminin 2006, 2007 ve 2008 yıllarıyla sınırlandırılması
hususunu Anayasa’ya aykırı bularak 15.10.2009 günlü, E.2006/95, K.2009/144
sayılı kararıyla iptal etmiştir.
İptal kararı sonrası kanun koyucu tarafından, 193
sayılı Kanun’un geçici 69. maddesi, 6009 sayılı Kanun’un 5. maddesiyle
yeniden düzenlenmiş ve bu madde kapsamındaki mükelleflerin 31.12.2005
tarihinde yürürlükte bulunan mevzuat hükümlerine göre hesaplayacakları
yatırım indirimi tutarlarını, indirim yapılacak yıl
kazancının %25’ini aşmaması şartıyla elde ettikleri kazançlarından
indirebilmelerine olanak sağlanmıştır.
Buna göre, gelir ve kurumlar vergisi mükellefleri;
- 31.12.2005 tarihi itibariyle mevcut olup 2005
yılı kazançlarından indiremedikleri devreden yatırım indirimi istisnası
tutarlarını,
- 24.4.2003 tarihinden önce yapmış oldukları
müracaatlara dayanarak düzenlenen yatırım teşvik belgeleri kapsamında, 193
sayılı Kanun’un 4842 sayılı Kanunla yürürlükten kaldırılmadan önceki ek 1
ila 6. maddeleri çerçevesinde başlanılmış yatırımları için belge kapsamında
1.1.2006 tarihinden sonra yapacakları yatırımlarını,
- 5479 sayılı Kanunla yürürlükten kaldırılan 193
sayılı Kanun’un 19. maddesi kapsamında 1.1.2006 tarihinden önce başlanan
yatırımlarla ilgili olarak, yatırımla iktisadi ve teknik bakımından
bütünlük arz etmeleri koşuluyla, 1.1.2006 tarihinden sonra yapılan yatırım
harcamalarını,
vergi matrahlarının tespitinde yatırım
indirimi istisnası olarak indirim konusu yapılacak tutarın, ilgili kazancın
%25’ini aşmaması şartıyla elde ettikleri
kazançlarından indirebileceklerdir.
Dava konusu kural ile indirim konusu yapılamamış
olan yatırım harcamalarının, yatırım indirimi istisnası olarak
indirilebilecek tutarı, yıllık kazancın %25’i ile sınırlandırılmıştır.
Dava konusu kuralın da yer aldığı madde
gerekçesinde konuyla ilgili olarak, kuralın amacı, Anayasa Mahkemesinin
iptal gerekçeleri dikkate alınarak, kazancın yetersiz olması nedeniyle
indirilemeyen ve sonraki dönemlere devreden yatırım indirimi istisnasından
yıl sınırlaması olmaksızın yararlanılmaya devam edilmesinin ve vergi matrahlarının
tespitinde yatırım indirimi istisnası olarak indirim konusu yapılacak
tutarın ilgili kazanç tutarının %25’ini aşmamasının sağlanması olarak
belirtilmiştir.
2- Anayasa’ya Aykırılık Sorunu
Dava dilekçesinde,
yatırım indirimi istisnası olarak indirilebilecek tutarın, yıllık kazancın
%25’i ile sınırlandırılmasının yükümlülerin hak ettikleri yatırım
indirimini öngördüklerinden daha uzun bir sürede kazançlarından indirebilmelerine
yol açacağı, düzenlemeyle yatırımın yapıldığı tarihte yürürlükte olan
mevzuat hükümlerine göre indirilecek tutara ulaşıncaya kadar yatırım
indirimi istisnasından yararlanmayı öngören kazanılmış hakların ortadan
kaldırıldığı ve önceden bilinmesi olanaksız olan bu durumun hukuk güvenliği
ve hukuki istikrar ilkelerini zedelediği, ayrıca düzenlemenin vergilendirmede genellik, eşitlik,
öngörülebilirlik ve kamusal yetkinin kullanılmasında yükümlülere hukuksal
güvenlik sağlayan kanunilik ilkesine aykırılık oluşturduğu belirtilerek
kuralın, Anayasa’nın 2. ve 73.
maddelerine aykırı olduğu ileri sürülmüştür.
Başvuru kararlarında da, yatırım indirimi hakkı
olan mükelleflerin kazançlarının ancak %25’ine karşılık gelen tutarını
indirebileceği, ilgili dönemde indirilemeyen yatırım indirimi tutarının
ancak takip eden yıllarda kazancın bulunması halinde indirime konu
edilebileceği, kazancın bulunmaması halinde fiilen indirimin mümkün
olmayacağı ya da kazanç durumuna bağlı olarak indirimin uzun yıllar
alabileceği, oysa 5479 sayılı Kanunla yürürlükten kaldırılan 193 sayılı
Kanun’un 19. maddesinde, yatırım indirimi istisnası uygulamasına istisnaya
konu aktif değerlere ilişkin harcamaların yapıldığı yılda başlanacağı ve
indirimden yararlanılacak tutara ulaşılıncaya kadar devam olunacağının
belirtildiği, buna göre yatırım indirimi tutarının kazançtan indirilmesinde
kazancın belli bir yüzdesine ait tutarla veya süre yönünden herhangi bir
sınırlama getirilmeyerek yatırım indirimi istisna tutarının tamamının
kazancın elvermesi halinde o yılda, mümkün olmaması halinde de devreden
yıllarda indirimine olanak tanındığı, vergi uygulamalarında yapılan
değişikliklerin aynı durumda olan kişiler arasında eşitsizliğe, önceden
kazanılan hakları sınırlamaya ve geriye yürür uygulamalara yol açmaması
gerektiği, yapılan sınırlamaların Anayasa’da ifadesini bulan verginin
yasallığı, mali güce göre vergilendirme ve vergi yükünün adil ve dengeli
dağılımı, eşitlik, hukuk devleti ve hukuk güvenliği ilkeleriyle
bağdaşmadığı belirtilerek kuralın, Anayasa’nın 2., 10. ve 73. maddelerine
aykırı olduğu ileri sürülmüştür.
6009 sayılı Kanun’un 5. maddesiyle 193
sayılı Kanun’un geçici 69. maddesinin birinci fıkrasına, “Şu kadar ki, vergi matrahlarının
tespitinde yatırım indirimi istisnası olarak indirim konusu yapılacak
tutar, ilgili kazancın %25’ini aşamaz.” cümlesi eklenmiştir. Bu
suretle, madde kapsamındaki yatırım
indirimi istisnası tutarlarının, vergi matrahlarının tespitinde ilgili
kazancın %25’ini aşmayacak şekilde indirim konusu yapılabilmesi
öngörülmüştür.
Anayasa’nın 2. maddesinde düzenlenen
hukuk devleti, insan haklarına dayanan, bu hak ve özgürlükleri koruyup
güçlendiren, eylem ve işlemleri hukuka uygun olan, her alanda adaletli bir
hukuk düzeni kurup bunu geliştirerek sürdüren, Anayasa’ya aykırı durum ve
tutumlardan kaçınan, hukuku tüm devlet organlarına egemen kılan, Anayasa ve
kanunlarla kendini bağlı sayan, yargı denetimine açık olan devlettir.
Kişilere hukuk güvenliğinin sağlanması,
hukuk devletinin ön koşullarındandır. Hukuk devleti, hukuk normlarının
öngörülebilir olmasını, bireylerin tüm eylem ve işlemlerinde devlete güven
duyabilmesini, devletin de yasal düzenlemelerinde bu güven duygusunu
zedeleyici yöntemlerden kaçınmasını gerektirir. Hukuk güvenliğinin sağlanması,
bu doğrultuda kanunların geleceğe yönelik öngörülebilir belirlemeler
yapılabilmesine olanak verecek kurallar içermesini gerekli kılar. Geriye
dönük düzenlemelerle kişilerin haklarının hukuki istikrar ve güvenlik
ilkesi gözetilmeden kısıtlanması hukuk devleti ilkesiyle bağdaşmaz.
5479 sayılı Kanunla yürürlükten
kaldırılan 193 sayılı Kanun’un 19. maddesine göre, yatırım indirimi
istisnası uygulamasına, istisnaya konu iktisadi kıymete ilişkin
harcamaların yapıldığı yılda başlanacağı ve indirimden yararlanılacak
tutara ulaşılıncaya kadar devam olunacağı belirtilmiştir. Belirli bir
vergilendirme döneminde yararlanılabilecek yatırım indirimi istisnası
tutarının tamamının kazanç yetersizliği nedeniyle kullanılamaması durumunda
yatırım indiriminden yararlanılacak tutara ulaşılıncaya kadar herhangi bir
sınırlama olmaksızın devam edilecektir.
Geçici 69. madde kapsamındaki yatırım
indirimi istisnası hakkı, önceki yasa kurallarına göre kazanılmış ve
yürürlükteki yasa kurallarında öngörülen koşullara göre başlayan ve devam
eden yatırımları kapsamaktadır. Bu kapsamdaki yükümlüler, hak kazanmış
oldukları yatırım indirimi tutarlarını kazançlarının elverdiği ölçüde
matrahlarından indirebileceklerini bilerek yatırım yapmış veya yatırıma
başlamışlardır.
Dava
konusu kuralla, vergi matrahlarının tespitinde yatırım indirimi istisnası
olarak indirim konusu yapılacak tutarın ilgili kazancın %25’ini aşamayacağı
öngörülmüştür. Buna göre, yatırım indirimi istisnasından kazanç yetersizliği
nedeniyle yararlanamayan ve indirim hakkı sonraki yıllara devreden
mükellefler yatırıma başladıklarında yatırım indirimi olarak kazançlarının
tamamını indirebileceklerini hesaplarken, bu düzenlemeyle indirim konusu
yapılacak tutar, kazançlarının %25’i ile sınırlandırılmıştır. Dolayısıyla,
mükellefler önceden bilmedikleri ve öngöremedikleri, yatırım indirimi
istisnası ile ilgili olarak kazancın belli yüzdesinin indirilebileceği
yönündeki bu sınırlandırma ile hak ettikleri yatırım indirimini
öngördüklerinden daha uzun bir sürede kazançlarından indirmiş olacaklar ya
da sonraki yıllarda kazanç bulunmaması halinde hiç indiremeyeceklerdir.
1.1.2006 tarihinde yürürlüğe giren geçici 69. madde
ile 31.12.2005 tarihi itibariyle mevcut olup 2005 yılı kazançlarından
indirilemeyen yatırım indirimi istisnası tutarlarıyla, 1.1.2006 tarihinden
önce başlayan ve devam eden yatırımlar için böyle bir sınırlama getirilmiş
olması, bu kapsamdaki mükellefler için hak kayıplarına yol açabilecek ve
yatırım sahiplerinin hukuki güvenliklerini ihlal edecek bir nitelik
taşımaktadır.
Yatırım indirimi istisnasını kaldıran 5479 sayılı
Kanun’un yayımlandığı 8.4.2006 tarihine kadar yatırım indirimi
istisnasından herhangi bir sınırlama olmaksızın yararlanacaklarını ve
indirilecek tutara ulaşılıncaya kadar kazançlarından indirim yapılacağını
bilerek yatırım yapan mükelleflerin, indirebilecekleri yatırım indirimi
istisnası tutarlarının, yıllık kazançlarının %25’i ile sınırlandırılması
hukuk güvenliği ilkesine aykırılık oluşturmaktadır.
Açıklanan nedenlerle, dava konusu kural Anayasa’nın
2. maddesine aykırıdır. İptali gerekir.
Anayasa’nın 2. maddesine aykırı
görülerek iptal edilen kuralın, ayrıca Anayasa’nın 10. ve 73. maddeleri yönünden incelenmesine gerek
görülmemiştir.
C- Kanun’un 6. Maddesiyle 193 Sayılı Kanun’a Eklenen Geçici Madde
78’in “Eksik
olması halinde ise bu fark, vergi sorumluları tarafından bu Kanunun
yayımlanmasından sonra yapılacak ilk ücret ödemesinden kesilerek bu
ödemenin ait olduğu döneme ilişkin muhtasar beyannamenin verilme ve ödeme
süresi içinde topluca (muhtasar beyanname verme yükümlülüğü olmayanlar
hariç) verilecek ayrı bir beyanname ile beyan edilir ve ödenir. Bu beyanname
için ayrıca damga vergisi hesaplanmaz. Anılan sürede düzeltilen söz konusu
fark için gecikme faizi ve vergi cezası aranmaz; eksik tahakkuk etmiş olan
verginin bu süre içinde tamamlanmaması halinde bu tarihte vergi ziyaı
doğmuş olur.” Cümlelerinin İncelenmesi
1- Kuralın Anlam ve Kapsamı
6009 sayılı Kanun’un 6. maddesiyle 193 sayılı
Kanun’a eklenen geçici 78. maddede, 2010 takvim yılına ilişkin olarak
yapılmış ücret ödemeleri için anılan Kanun’un Resmî Gazete’de yayımlandığı
1.8.2010 tarihine kadar kesilen gelir vergisi ile yeni tarifeye göre
hesaplanan gelir vergisi arasındaki farkın fazla ya da eksik olması
durumuna göre yapılacak işlemler düzenlenmiştir. Buna göre, Kanun’un yayımlandığı tarihe kadar yapılmış olan gelir vergisi
kesintisi tutarları, anılan Kanunla değiştirilen tarifeye göre
kesilmesi öngörülen vergiden fazla ise fark vergi
tutarı, mükelleflerin sonraki dönemlerde ödeyecekleri gelir vergisinden
mahsup edilecek, mahsup imkânının olmaması hâlinde iade olunacak, eksik
olması hâlinde ise bu fark, ilk ücret ödemesinden kesilerek bu ödemenin ait
olduğu döneme ilişkin beyannamenin verilme ve ödeme süresi içinde ayrı bir
beyanname ile beyan edilip ödenecektir. Anılan sürede düzeltilen fark için
gecikme faizi ve vergi cezası aranmayacak ve eksik verginin bu süre içinde
tamamlanmaması halinde, bu tarihte vergi ziyaı doğmuş olacaktır.
193 sayılı Kanun’un 104. maddesine göre, yıllık
gelir vergisi, vergiye tabi gelirlerin yıllık toplamından indirimler
düşüldükten sonra Kanun’un 103. maddesindeki oranlar uygulanmak, ücretlerin
vergilendirilmesinde aylık vergi yıllık vergi 12’ye bölünmek, gündelik
vergi aylık vergi 30’a bölünmek suretiyle hesaplanmaktadır. Kanun’un 94.
maddesinde de hizmet erbabına ödenen ücretler ile ücret sayılan ödemelerden
anılan 103. ve 104. maddelere göre kaynakta kesinti yapılacağı
belirtilmiştir.
6009 sayılı Kanunla belirlenen gelir vergisi
tarifesinden önce uygulanmakta olan tarifede yer alan gelirlerin 40.000
TL’den fazlasından %35 oranında vergi kesileceğine ilişkin düzenleme ücret
gelirleri yönünden Anayasa Mahkemesince iptal edilmiştir. İptal kararı
8.1.2010 tarihinde Resmî Gazete’de yayımlanmış ve doğacak hukuksal boşluk
gözetilerek kararın Resmî Gazete’de yayımlanmasından başlayarak altı ay
sonra yürürlüğe gireceği öngörüldüğünden iptal hükmü 8.7.2010 tarihinde
yürürlüğe girmiştir. Yeni tarifenin düzenlendiği 6009 sayılı Kanun’un Resmî
Gazete’de yayımlandığı tarih ise 1.8.2010’dur. Buna göre, 2010 yılında
yapılan ücret ödemelerinin 50.000 TL’den fazlası için 1.1.2010 ile iptal
kararının yürürlüğe girdiği 8.7.2010 tarihleri arasında %35 oranı; 8.7.2010
ile yeni tarifenin kabul edildiği 1.8.2010 tarihleri arasında %27 oranı
uygulanacak ve 1.8.2010 tarihinden sonra ise 76.200 TL’den fazla olanlar
için %35 oranı üzerinden gelir vergisi kesilecektir.
2- Anayasa’ya Aykırılık Sorunu
Dava dilekçesinde, kural ile ücretlilerin vergi
yükünün geriye yönelik olarak arttırıldığı ve bu nedenle hukuki güvenlik ve
istikrar ilkelerinin ihlal edildiği belirtilerek kuralın, Anayasa’nın 2.
maddesine aykırı olduğu ileri sürülmüştür.
Anayasa’nın 2. maddesinde yer
alan hukuk devletinin sağlamakla yükümlü olduğu hukuk güvenliği, kural
olarak kanunların geriye yürütülmemesini gerekli kılar. Kanunların geriye
yürümezliği ilkesi uyarınca, kanunlar kamu yararı ve kamu düzeninin
gerektirdiği, kazanılmış hakların korunması, mali haklarda iyileştirme gibi
kimi ayrıksı durumlar dışında ilke olarak yürürlük tarihinden sonraki olay,
işlem ve eylemlere uygulanmak üzere çıkarılırlar; geçmiş, yeni çıkarılan
bir kanunun etki alanı dışında kalır. Bu nedenle, sonradan yürürlüğe giren
kanunların geçmişe ve kesin nitelik kazanmış hukuksal durumlara etkili
olmaması hukukun genel ilkelerindendir.
Anayasa Mahkemesinin çeşitli kararlarında,
kanunların geriye yürümezliği ilkesi ile
ilgili olarak gerçek geriye yürüme ve gerçek olmayan geriye yürüme ayrımı
yapılmaktadır. Gerçek geriye yürüme, yeni getirilen kuralın eski kural döneminde
tamamlanmış ve hukuki sonuçlarını doğurmuş hukuksal durum, ilişki ve
olaylara uygulanmasıdır. Gerçek olmayan geriye yürüme ise yeni getirilen
kuralın eski kural yürürlükte iken başlamakla beraber henüz sonuçlanmamış
hukuksal durum, ilişki ve olaylara uygulanması anlamına gelmektedir.
Ücretlerin vergilendirilmesinde vergilendirme dönemi
yıllık olup aylık vergi yıllık vergi 12’ye bölünmek, gündelik vergi aylık
vergi 30’a bölünmek suretiyle hesaplanmakta, tevkif yoluyla ödenen
vergilerde de kesilen veya kesilmesi gereken vergiler yıllık verginin
yerine geçmektedir. Ücretin, yıl bitmeden tevkifat yoluyla vergilendirilebilmesi,
vergilendirme döneminin bir takvim yılı olduğu gerçeğini
değiştirmemektedir. Tevkifat, bir tahsil usulü olup tarh usulü değildir.
Ücret geliri elde eden bir kişinin ödeyeceği verginin kesin tutarı, takvim
yılı sonunda anlaşılır. Bu nedenle ücret gelirlerinde, hukuki durumun
tamamlanmış sayılabilmesi, yani gelirin elde edildiğinden söz edilebilmesi
için, mali yılın bitmiş olması gerekmektedir. Buna göre, vergilendirme
dönemi bitmeden değiştirilen vergi oranlarına ilişkin düzenlemenin yılın
başından itibaren yürürlüğe konulması, benimsenen vergi sisteminin bir
sonucu olup kanunun gerçek anlamda geriye yürümesinden söz edilemez.
Ayrıca kuralla, gelir vergisi tarifesinin 6009
sayılı Kanunla değiştirilmesiyle birlikte, ücretliler yönünden önceki
tarifeye göre kesilen verginin yeni tarifeye göre hesaplanan vergiden eksik
olması hâlinde, farkın ilk ücret ödemesinden
kesilerek tahsil edilmesi yöntemi getirilerek yükümlüler arasındaki
eşitsizlik de giderilmiştir.
Açıklanan nedenlerle, dava konusu kural Anayasa’nın
2. maddesine aykırı değildir. İptal isteminin reddi gerekir
.
D- Kanun’un 14. Maddesiyle Değiştirilen, 213
Sayılı Kanun’un 369. Maddesinin İkinci Fıkrasının İncelenmesi
1- Kuralın Anlam ve Kapsamı
6009 sayılı
Kanun’un 14. maddesi ile değiştirilmiş olan 213 sayılı Kanun’un “Yanılma ve görüş değişikliği”
başlıklı 369. maddesinde, yetkili makamların mükelleflere yanlış izahat
vermeleri ve görüş ve kanaatlerini değiştirmeleri durumunda uygulamanın
nasıl olacağına ilişkin düzenlemelere yer verilmiştir.
Sözü
edilen 369. maddenin iptal davasına konu olan ikinci fıkrasında, bir hükmün uygulanma
tarzı hususunda yetkili makamların genel tebliğ veya sirkülerde değişiklik
yapmak suretiyle görüş ve kanaatini değiştirmesi hâlinde, oluşan yeni görüş
ve kanaate ilişkin genel tebliğ veya sirkülerin yayımlandığı tarihten
itibaren geçerli olacağı, geriye dönük olarak uygulanamayacağı ve bu hükmün
yargı mercileri tarafından iptal edilen genel tebliğ ve sirkülerler hakkında
uygulanmayacağı belirtilmiştir.
213
sayılı Kanunla vergi idaresine,
vergi durumları ve vergi uygulaması bakımından açık olmayan ve tereddüt
edilen konularda mükelleflere açıklayıcı bilgi vermek ve böylece
uygulamanın nasıl olacağını belirlemek görevi verilmiştir. Vergi idaresi bir
yasa kuralının uygulanması ile ilgili görüş ve kanaatini genel tebliğ veya sirkülerlerle ortaya
koymaktadır. Bir kanun hükmünün uygulanma tarzı hususunda
yayımlanan genel tebliğ ya da sirküler, söz konusu hükmün idare tarafından
yorumlanmasıyla ortaya çıkan görüş ve kanaatleri içermekte olup bu görüş ve
kanaatler zaman içinde değişebilmektedir.
Kanun’un dava konusu kuralın da yer aldığı madde
gerekçesinde konuyla ilgili olarak,
kuralın amacı, idarede istikrar ve vergide öngörülebilirlik
ilkelerine uygun bir şekilde, yetkili makamların genel tebliğ veya sirküler
vasıtasıyla oluşturdukları görüş ve kanaatlerini değiştirmiş olmaları
nedeniyle mükelleflerin geriye dönük olarak öngöremeyecekleri bir tarhiyat
yükümlülüğü ile karşı karşıya kalmamalarının, iptal davasına konu edilerek
iptallerine karar verilen genel tebliğ veya sirkülerin, iptal kararının
işlemin tesis edildiği tarihe kadar geriye yürütülmesi zorunlu olduğundan
yeni kuralın bu durumlar için uygulanmamasının sağlanması olarak ifade
edilmiştir.
2- Anayasa’ya Aykırılık Sorunu
Dava dilekçesinde, düzenlemenin bir genel tebliğ
veya sirkülere göre uygulama yapan ve buna göre vergisini ödeyen bir
yükümlünün aynı dönemdeki vergi yükünü azaltan görüş değişikliğinden
yararlandırılmaması sonucunu doğurduğu, yükümlü lehine hak doğuran
yorumların geriye dönük uygulanmasının hukuk devleti ilkesine aykırılık
oluşturmayacağı, hukuk devletinde vergilendirmenin temel ilkelerinin
gözetilmesi, bireylerin hak ve özgürlüklerinin korunması ve hukuk
güvenliğinin sağlanması gerektiği, hukuk güvenliği ilkesinin vergilemede
belirliliği, belirlilik ilkesinin de yükümlülüğün hem kişiler hem de idare
yönünden belli ve kesin olmasını, kuralların kişilerin belirli bir işlemin
ne tür sonuçlar doğuracağını öngörebilmelerine imkân verecek şekilde
düzenlenmesini gerektirdiği, kuralın kanunilik ilkesini yok sayarak
uygulamaya yönelik tebliğ veya sirkülerleri yükümlüler yönünden
vergilendirmenin temel mevzuatı şekline getirdiği ve yargı kararlarının
uygulanmasına ilişkin anayasal ilkeyi de bu amaçla kullandığı belirtilerek
kuralın, Anayasa’nın 2. ve 73. maddelerine aykırı olduğu ileri sürülmüştür.
Vergi hukukunda hukuki
güvenlik ilkesi sayesinde, vergi yükümlülerinin hak ve özgürlük alanlarına
devletin vergilendirme aracılığıyla yaptığı müdahaleleri önceden
öngörmeleri, tutum ve davranışlarını buna göre ayarlamaları sağlanır.
Vergilendirmede hukuk güvenliğinin sağlanması için gerçekleşmesi gerekli
koşullardan biri vergi normlarının geriye yürümemesidir. Vergi normlarının
geçmişteki olaylara uygulanmaması gerekir. Aksi halde hukuka olan güven
zedelenecektir. Çünkü vergiyi doğuran olaydan sonra ihdas edilecek
normlarla kişilerin vergi yüklerinin arttırılması, vergi yükümlülerinin
devlete olan inançlarının sarsılmasına sebep olacaktır. Vergi hukukunda
geriye yürümezlik ilkesi ile amaçlanan hukuk devletinin bir gereği olarak
vergi yükümlüsünün hukuki güvenliğinin korunmasıdır.
Hukuk devletinde güven ve
istikrarın korunabilmesi için geriye yürümezlik ilkesi uyarınca kanunların,
yürürlüğe girdikleri tarihten sonraki olaylara uygulanacağı ve sonradan
çıkan bir kanunun yürürlüğe girdiği tarihten önceki olaylara uygulanamayacağı
dikkate alındığında, vergi normu olarak yeni bir uygulama getiren genel
tebliğ veya sirkülerlerin esas olarak yayımlandığı tarihten önceki olaylara
uygulanmaması gerekmektedir.
Yetkili makamların genel tebliğ veya
sirküler vasıtasıyla oluşturdukları görüş ve kanaatlerini değiştirmiş olmaları
nedeniyle mükelleflerin geriye dönük olarak öngöremeyecekleri bir vergi
yükümlülüğü ile karşı karşıya kalmamalarının sağlanması amacıyla getirilen
düzenlemenin, hukuk
güvenliği ilkesi gereği yapıldığı anlaşılmaktadır.
Diğer taraftan, düzenleme ile yetkili
makamların çıkardıkları bir genel tebliğ veya sirkülerde yer alan görüş ile
önceki genel tebliğ veya sirkülerlerdeki görüşlere göre vergi yükünde
azalma olan mükelleflerin yeni görüşten geriye dönük olarak yararlandırılmaları mümkün
olmamaktadır. Geriye dönük olarak böyle bir uygulamaya imkân tanınması, sonu
gelmeyecek bir durumun ortaya çıkmasına ve vergi uygulamasının içinden
çıkılmaz karmaşık bir hâl almasına sebep olacaktır. Kanun koyucu da bu tür
durumların meydana gelmemesi için kuralla geriye dönük olarak uygulama
yapılamayacağını kabul etmiştir. Ancak, yargı mercileri tarafından iptal
edilen genel tebliğ ve sirküler hakkında geriye dönük olarak uygulama
yapılacağını belirterek kişiler için hukuki güvence getirilmiştir. Bu
husus, Anayasa’nın 138.
maddesinin dördüncü fıkrasında yer alan “Yasama
ve yürütme organları ile idare, mahkeme kararlarına uymak zorundadır; bu
organlar ve idare, mahkeme kararlarını hiçbir suretle değiştiremez ve
bunların yerine getirilmesini geciktiremez.” şeklindeki kuralın da bir
gereğidir.
Kanun koyucu iptali istenen kuralla, hem hukuk
güvenliği ilkesini korumuş, hem de mükelleflere lehine olacaklarını
düşündükleri genel tebliğ ve sirküler hakkında dava açabilme ve de bunların
lehe yürümesini sağlama imkânı getirmiştir.
Açıklanan nedenlerle, dava konusu kural Anayasa’nın
2. maddesine aykırı değildir. İptal isteminin reddi gerekir.
Kuralın, Anayasa’nın 73. maddesiyle ilgisi
görülmemiştir.
E- Kanun’un 25. Maddesiyle, 2886
Sayılı Kanun’a Eklenen Geçici Madde 3’de Yer Alan “…tahsil edilmiş olanlar iade edilmez” İbaresinin İncelenmesi
1- Kuralın Anlam ve Kapsamı
Hazinenin özel mülkiyetindeki
taşınmazlar ile devletin hüküm ve tasarrufu altındaki yerler hazine
taşınmazı olarak adlandırılmaktadır. Hazine taşınmazının zilyetliğini,
kusurlu olup olmadığına bakılmaksızın, yetkili idarenin izni dışında eline
geçiren, elinde tutan veya her ne şekilde olursa olsun bu malı kullanan
veya tasarrufunda bulunduran gerçek veya tüzel kişilere fuzuli
şagil-işgalci; idarenin bir zarara uğrayıp uğramadığına veya işgalcinin
kusurlu olup olmadığına bakılmaksızın, işgal sebebiyle bu kişilerden
idarece talep edilen tazminata da ecrimisil denilmektedir.
Ecrimisil
haksız işgal tazminatı olup geriye dönük olarak hesaplanır. Ecrimisil
miktarının talep edilebilmesi için hazineye ait bir taşınmazın işgal
edilmesi veya kişilerin tasarrufu altında olması, kullanıcıların geçerli
bir hukuki sıfatı veya hakkının ve taşınmazın kullanılmasında idarenin
rızasının bulunmaması gerekir.
Hazine taşınmazları için ecrimisil
alınmasının dayanağı 2886 sayılı Devlet İhale Kanunu’nun 75. maddesidir. Bu
maddede, devletin özel mülkiyetinde veya hüküm ve tasarrufu altında bulunan
taşınmaz malların, gerçek ve tüzel kişilerce işgali üzerine, fuzuli
şagilden, bedel tespit komisyonunca tespit ve takdir edilecek miktarın ecrimisil
olarak isteneceği, ecrimisil miktarının talep edilebilmesi için, hazinenin
işgalden dolayı bir zarara uğramış olmasının gerekmediği ve fuzuli şagilin
kusurunun aranmayacağı, ecrimisilin fuzuli şagil tarafından rızaen
ödenmemesi durumunda ise 6183 sayılı Amme Alacaklarının Tahsil Usulü
Hakkında Kanun hükümlerine göre tahsil olunacağı kurala bağlanmıştır.
6009 sayılı Kanun’un 24. maddesiyle,
anılan 75. maddede yapılan değişiklikle, hazine taşınmazlarının gerçek
veya tüzelkişilerce işgali üzerine, fuzuli şagilden, tespit tarihinden
geriye doğru beş yılı geçmemek üzere ecrimisil isteneceği hüküm altına
alınmıştır.
6009 sayılı Kanun’un dava konusu kuralı
da içeren 25. maddesiyle 2886 sayılı Kanun’a eklenen “Terkin edilecek ecrimisiller” başlıklı geçici 3. maddede, bu
maddenin yürürlüğe girdiği tarihten önce tespit ve takdir edilen, tebliğ
edilen veya tahakkuk ettirilen ecrimisil alacaklarının tespit tarihinden
geriye doğru beş yılı aşan kısmının hangi aşamada olursa olsun
düzeltileceği veya terkin edileceği öngörülmüş, maddenin iptali istenen
bölümünde ise tahsil edilmiş olanların iade edilmeyeceği belirtilmiştir.
Kanun’un
dava konusu kuralın da yer aldığı madde gerekçesinde konuyla ilgili olarak,
kuralın amacının, 2886 sayılı Kanun’un 75.
maddesinde öngörülen, tespit tarihinden geriye doğru beş yılı geçmemek
üzere ecrimisil tespit ve takdir edilebileceği yönündeki düzenlemeye
paralel olarak, maddenin yürürlüğe girdiği tarihten önce tahakkuk ettirilen
ecrimisil alacaklarının beş yılı aşan kısmının hangi aşamada olursa olsun
terkin edileceği ve tahsil edilmiş olanların iade edilmeyeceği yönünde
düzenleme yapılması olduğu belirtilmiştir.
2- Anayasa’ya Aykırılık Sorunu
Dava dilekçesinde, ecrimisil alacaklarının esas
malik ya da işgal edenin hukuksal durumuna göre farklılık gösteren
alacaklar olmadığı, tahsil edilmiş olan ecrimisil bedellerinin iadesi
yönünden de hukuksal durumun farklılığının söz konusu edilemeyeceği,
düzenlemeyle beş yılı aşan ecrimisil borcu olanlardan borcunu ödeyenlerin
cezalandırıldığı, borcunu ödemeyenlerin ise beş yılı aşan ödenmemiş
borçlarının terkin edilerek ödüllendirildiği ve bu nedenlerle eşitlik
ilkesinin ihlal edildiği belirtilerek kuralın, Anayasa’nın 2. ve 10.
maddelerine aykırı olduğu ileri sürülmüştür.
Anayasa’nın 2. maddesinde
belirtilen hukuk devleti, insan haklarına dayanan, bu hak ve özgürlükleri
koruyup güçlendiren, eylem ve işlemleri hukuka uygun olan, her alanda
adaletli bir hukuk düzeni kurup bunu geliştirerek sürdüren, Anayasa’ya
aykırı durum ve tutumlardan kaçınan, hukuku tüm devlet organlarına egemen
kılan, Anayasa ve yasalarla kendini bağlı sayan, yargı denetimine açık olan
devlettir. Hukuk devletinde kanun koyucu, Anayasa kurallarına bağlı olmak
koşuluyla ihtiyaç duyduğu düzenlemeyi yapma yetkisine sahiptir.
Hukuk devletinde kanunların kamu
yararı gözetilerek çıkarılması zorunludur. Kanun koyucu, Anayasa’ya ve
hukukun genel ilkelerine aykırı olmamak kaydıyla düzenleme yapma yetkisine
sahip olup, düzenlemenin kamu yararına, başka bir anlatımla ülke koşullarına
uygun olup olmadığının belirlenerek takdir edilmesi kanun koyucuya aittir.
Anayasa’ya uygunluk denetiminde, kanun koyucunun kamu yararı anlayışının
isabetli olup olmadığı değil, incelenen kuralın kamu yararı dışında belli
bireylerin ya da grupların çıkarları gözetilerek yasalaştırılmış olup
olmadığının incelenebileceği açıktır.
Mali aflar, kanunlara uygun olarak yükümlülüklerini
zamanında yerine getiren ve borcunu vaktinde ödeyen mükellefler aleyhine
doğurdukları adaletsiz sonuçlar nedeniyle eleştiriye açık olsalar da
ülkenin karşılaştığı siyasi ve ekonomik zorlukların atlatılması, mali gücü
zayıflamış yükümlülere ödeme kolaylığı sağlanması ve tahsilatın hızlandırılması,
vergi idaresinin ve yargı organlarının iş yükünün hafifletilmesi gibi kamu
yararının gerekli kıldığı durumlarda bu yola başvurulmaktadır. Bu anlayışın
bir sonucu olarak Anayasa’da, kanun koyucunun mali af getirmesini yasaklayan
herhangi bir hükme yer verilmemiştir. Kanun koyucu, yasama yetkisinin
genelliği ilkesi gereğince, Anayasa’nın 5. maddesinde belirtilen devletin
temel amaç ve görevlerini yerine getirebilmesi için anayasal ilkelere
aykırı olmaması koşuluyla yeni mali yükümlülükler koyabileceği gibi mevcut
mali yükümlülüklerin tümünü ya da bir kısmını kaldırma yetkisine de
sahiptir. Ancak bu amaçla çıkarılacak kanunların kamu yararının sağlanması
amacına yönelik olması, genel, objektif, adil kurallar içermesi ve
hakkaniyet ölçütlerini gözetmesi hukuk devleti olmanın gereğidir.
İptal konusu ibarenin yer
aldığı 2886 sayılı Kanun’un geçici 3. maddesindeki düzenlemenin, Kanun’un
75. maddesinde yapılan ve tespit tarihinden geriye doğru beş yılı geçmemek
üzere ecrimisil isteneceğini öngören düzenlemeye paralel olarak, maddenin
yürürlüğe girdiği tarihten önce tespit ve takdir edilen ecrimisil alacaklarına da beş yıl sınırının uygulanmasının
sağlanması amacıyla yapıldığı anlaşılmaktadır. Böylece, hazine taşınmazları için
ecrimisil alınması ile ilgili olarak getirilen yeni düzenlemenin tüm
ecrimisil alacaklarına uygulanması sağlanmaktadır.
Ecrimisilin, geçerli bir
hukuki sıfatı veya hakkı bulunmamasına rağmen hazineye ait bir taşınmazı
işgal eden veya idarenin rızası olmaksızın tasarrufu altında bulunduran
kişilerden, geriye dönük haksız işgal tazminatı olarak alındığı hususu göz
önünde bulundurulduğunda, tahsil edilmiş olan ecrimisil miktarlarının iade
edilmemesinin kamu yararı amacı dışında bir yönünün bulunmadığı ve bu
nedenle hukuk devleti ilkesine aykırı olmadığı açıktır.
Anayasa’nın 10. maddesinde
öngörülen eşitlik ilkesi, hukuksal durumları aynı olanlar için söz
konusudur. Bu ilke ile eylemli değil hukuksal eşitlik öngörülmektedir.
Eşitlik ilkesinin amacı, aynı durumda bulunan kişilerin yasalarca aynı
işleme bağlı tutulmalarını sağlamak ve kişilere yasa karşısında ayrım
yapılmasını ve ayrıcalık tanınmasını önlemektir. Bu ilkeyle, aynı durumda
bulunan kimi kişi ve topluluklara ayrı kurallar uygulanarak yasa karşısında
eşitliğin ihlali yasaklanmıştır. Yasa önünde eşitlik, herkesin her yönden
aynı kurallara bağlı tutulacağı anlamına gelmez. Durum ve konumlarındaki
özellikler, kimi kişiler ya da topluluklar için değişik kuralları gerekli
kılabilir. Aynı hukuksal durumlar aynı, ayrı hukuksal durumlar farklı
kurallara bağlı tutulursa Anayasa’nın öngördüğü eşitlik ilkesi ihlal
edilmiş olmaz.
Ödenmekle hukuki varlığı sona eren ve “ifa
edilmiş borç” statüsü kazanan kamu alacakları ile henüz ödenmemiş ve “borç”
niteliğini koruyan kamu alacaklarının aynı nitelikte görülmesi mümkün
değildir. Dava konusu kuralda, 2886 sayılı Kanun’un geçici 3. maddesinin
yürürlüğe girdiği tarihte henüz ödenmemiş borçlar arasında bir ayrım
yapılmadığına göre kuralın eşitlik ilkesine aykırı bir yönü de
bulunmamaktadır.
Açıklanan nedenlerle, dava konusu kural Anayasa’nın 2. ve 10. maddelerine aykırı
değildir. İptal isteminin reddi gerekir.
F- Kanun’un 27. Maddesiyle, 178
Sayılı Kanun Hükmünde Kararname’nin 43. Maddesinin (a) Bendine Üçüncü
Paragraftan Sonra Gelmek Üzere Eklenen Paragrafın İncelenmesi
Kanun’un 27. maddesiyle, 178
sayılı Maliye Bakanlığının Teşkilat ve Görevleri Hakkında Kanun Hükmünde
Kararname’nin 43. maddesinin (a) bendine üçüncü paragraftan sonra gelmek
üzere eklenen paragraf, 2.11.2011 günlü,
28103 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanan 659 sayılı Genel Bütçe Kapsamındaki
Kamu İdareleri ve Özel Bütçeli İdarelerde Hukuk Hizmetlerinin Yürütülmesine
İlişkin Kanun Hükmünde Kararname’nin 17. maddesinin 5. fıkrasının (g)
bendiyle yürürlükten kaldırılmıştır. Bu nedenle, konusu kalmayan istem
hakkında karar verilmesine yer olmadığına karar verilmesi gerekir.
G- Kanun’un 30. Maddesiyle
Değiştirilen, 3717 Sayılı Kanun’un 2. Maddesinin Birinci Fıkrasının İncelenmesi
Dava dilekçesinde, düzenlemenin adli yargıda keşfe
çıkan hukuk mahkemeleri ile icra dairelerinde çalışanlar dışındaki tüm adli
personel ile Bakanlık merkez teşkilatında görevli personele ödeme
yapılmamasına neden olduğu, yargı personeli göreve başlama ve yetki
yönünden aynı esaslara tabi tutulduğundan, bu personel arasında ayrımcılık
yapılarak bir bölümüne tanınan hak ve menfaatlerden, diğerlerinin
yararlandırılmamasının hukuk devleti ve eşitlik ilkelerinin ihlali anlamına
geldiği, aynı yerde görevli personel yönünden ayrımcı ve eşitliğe aykırı
yaklaşımın aynı zamanda ücrette adalet sağlanması
ilkesine de uygun olmadığı belirtilerek kuralın, Anayasa’nın 2., 10.
ve 55. maddelerine aykırı olduğu ileri sürülmüştür.
Dava konusu kuralda, daire dışında
yapılması gereken her keşif ve icra işlemi için, bu işlemi gerçekleştiren görevlilere,
görev unvanlarına göre belirlenen gösterge rakamının memur aylık katsayısı
ile çarpımı sonucu bulunacak tutar kadar yol tazminatı ödeneceği
öngörülmüştür. Böylece, yol tazminatının, daire dışında yapılması gereken
keşif ve icra işlemine bizzat katılan görevlilere ödenmesi sağlanmıştır.
Kanun koyucunun, memur ve diğer kamu görevlileri ile bunların
dışındaki çalışanlarla ilgili olarak, Anayasa’da belirlenen kurallara bağlı
kalmak, adalet, hakkaniyet ve kamu yararı ölçütlerini gözetmek koşuluyla
düzenleme yapma yetkisi bulunmaktadır. Adalet
hizmetlerinde görevli personelden daire dışında keşif ve icra işlemine
katılanlara yol tazminatı verilmesine ilişkin düzenleme yapmak kanun
koyucunun takdirindedir.
Anayasa’da, adalet hizmetlerinde çalışan personelden daire dışında keşif ve icra işlemine
katılanlara yol tazminatı verilmesini engelleyen herhangi bir kural yer
almamaktadır. Düzenlemenin Anayasa ile uyum içinde bulunmayan,
anayasal ilke ve kurallara açıkça ters düşen bir yönü bulunmamaktadır.
Eşitlik ilkesine aykırılıktan söz
edilebilmesi için bir kanunun aynı hukuksal durumda olanlar arasında bir ayırım
veya ayrıcalık oluşturması gerekmektedir. Daire dışında keşif ve icra
işlemine
katılan personel ile katılmayan
personel aynı hukuksal durumda
değillerdir. Farklı hukuksal durumda olanların farklı hukuksal
düzenlemelere tabi olmalarının eşitsizliğe yol açtığı ileri sürülemez.
Öte yandan, adaletli bir ücret dağılımı
yapılan işe uygun olarak aynı durumda bulunanlara aynı ücretin, farklı
durumda bulunanlara da farklı ücretin verilmesi ile sağlanabilecektir. Daire dışında keşif ve
icra işlemine katılan personelin, dairede görev yapıp herhangi bir keşif ve icra
işlemine katılmayan personele göre daha fazla emek harcadığı ve görevin
getirdiği bazı sıkıntılara katlandığı göz önünde bulundurulduğunda, yol
tazminatı ödenmesi ile ilgili olarak iki grup arasında bir farklılık
oluşturulmasının, ücretin emeğin karşılığı olmasını ve çalışanların
yaptıkları işe uygun adaletli bir ücret elde etmelerini engelleyici
bir yönü de bulunmamaktadır.
Açıklanan nedenlerle, dava konusu kural Anayasa’nın 2., 10. ve 55.
maddelerine aykırı değildir. İptal isteminin reddi gerekir.
H- Kanun’un 35. Maddesiyle, 4706
Sayılı Kanun’un Geçici 4. Maddesinin Değiştirilen
İkinci Fıkrasının Birinci Cümlesinde Yer Alan, “…öncelikle büyükşehir belediyelerine, büyükşehir belediyelerinin
talebinin olmaması halinde…” İbaresinin İncelenmesi
1-
Kuralın Anlam ve Kapsamı
Dava
konusu kuralın yer aldığı 4706 sayılı Hazineye
Ait Taşınmaz Malların Değerlendirilmesi ve Katma Değer Vergisi Kanununda
Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun’da, Hazineye ait taşınmazların
daha kısa sürede ekonomiye kazandırılması amacıyla satışına ilişkin usul ve
esaslar düzenlenmiştir. Kanun’un 4. maddesinde doğrudan satış yöntemleri
belirlenmiş, 5. maddesinde ise taksitle ödeme, satış bedellerinden pay
verilmesi ve taşınmazların belediyelere devri konularına yer verilmiştir.
Kanun’un
geçici 4. maddesinin birinci fıkrasında, Vakıflar
Genel Müdürlüğüne veya mazbut vakıflar ile kamu kurum ve kuruluşlarına ait
olup üzerinde toplu yapılaşma bulunan taşınmazların, Hazineye ait
taşınmazlar ile trampa edilebileceği, trampaya ilişkin usul ve esasların
taşınmaz maliki veya idare ve temsil eden kamu kurum ve kuruluşunun bağlı,
ilgili veya ilişkili olduğu Bakanlık ile Maliye Bakanlığı arasında
düzenlenecek protokolle belirleneceği hüküm altına alınmıştır.
Geçici 4. maddenin dava konusu ibareleri de içeren
ikinci fıkrasında ise üzerinde yapılaşma olduğu
için trampa edilmek suretiyle Hazine adına tescil edilen taşınmazların,
büyükşehirlerde öncelikle büyükşehir belediyelerine, büyükşehir
belediyelerinin talebinin olmaması hâlinde ilgili belediyelere, diğer
yerlerde ilgili belediyelere bedelsiz olarak devredileceği ve bu
taşınmazların yapı sahiplerine satışının ve genel hükümlere göre
değerlendirilmesinin Kanun’un 5. maddesine göre yapılması öngörülmüştür.
Atıf yapılan 5. maddede, belediyelere devredilen taşınmazların, öncelikle
talepleri üzerine yapı sahipleri ile bunların kanuni veya akdi haleflerine
rayiç bedel üzerinden doğrudan satılacağı, yapılacak yazılı tebligat
tarihinden itibaren bir yıl içinde satın alınma talebinde bulunulmayan
taşınmazların ise genel hükümlere göre satılabileceği ve devir tarihinden
itibaren üç yıl içinde satılamayan taşınmazların belediyelerin muvafakatine
ve hükme gerek olmaksızın Hazine adına resen tescil edileceği
belirtilmiştir.
Aynı maddede, üzerinde yapılaşma olduğu için
bedelsiz olarak belediyelere devredilen taşınmazlardan gerekli olanlar için
öncelikle imar planları veya imar uygulaması yapılacağı, belediyece satılan
taşınmazların satış bedellerinin alıcıları tarafından Maliye Bakanlığınca
belirlenecek saymanlık hesabına yatırılacağı ve belediye ve mücavir alan
sınırları içindeki Hazineye ait taşınmazların satış bedellerinin tahsil
edilen kısmının öncelikle %10’unun ilgili belediyelerin 775 sayılı
Gecekondu Kanunu hükümlerine göre oluşturulan fon hesabına aktarılacağı ve
kalan kısmından ise ilgili belediyeye %30, varsa büyükşehir belediyesine
%10 oranında pay verileceği ifade edilmiştir.
2- Anayasa’ya Aykırılık Sorunu
Dava dilekçesinde, 4706 sayılı Kanun’un geçici 4.
maddesi kapsamında Hazine adına tescil edilen taşınmazların büyükşehirlerde öncelikle büyükşehir belediyelerine
devredilmesinin imar bütünlüğünü zedelediği ve önceki imar planlarına
dayanılarak verilen hakların ilgili belediyeler ve hak sahipleri tarafından
kullanımını engellediği, kimi taşınmazların büyükşehir
belediyelerince devralınması ile ilçe
belediyelerinin kendi sınırları içinde imar mevzuatı ve planlama bütünlüğü
konusundaki kamusal yetki ve sorumluluklarının ortadan kalkacağı, bunun da
kişilerle birlikte ilçe belediyeleri yönünden hukuk güvenliğinin
sarsılmasına neden olacağı, taşınmazların hangi
belediyeye devredileceğinin tamamıyla ve koşulsuz olarak büyükşehir
belediyelerinin takdirine bırakılmasının belirlilik ilkesiyle bağdaşmadığı ifade edilerek kuralın, Anayasa’nın
2., 5., 7. ve 56. maddelerine aykırı olduğu ileri sürülmüştür.
Anayasa’nın 2. maddesindeki “hukuk devleti” ilkesi gereğince, yasama işlemlerinin kişisel
yararları değil kamu yararını gerçekleştirmek amacıyla yapılması
zorunludur. Bir kuralın Anayasa’ya aykırılık sorunu çözümlenirken “kamu yararı” konusunda Anayasa
Mahkemesinin yapacağı inceleme yalnızca kanunun kamu yararı amacıyla
yapılıp yapılmadığıyla sınırlıdır. Kanun ile kamu yararının ne kadar
gerçekleşip gerçekleşmeyeceğini denetlemenin anayasa yargısıyla
bağdaşmayacağı açıktır.
Dava
konusu kuralla, Vakıflar Genel Müdürlüğüne veya mazbut vakıflar ile kamu
kurum ve kuruluşlarına ait olup üzerinde toplu yapılaşma bulunması nedeniyle,
Hazineye ait taşınmazlarla trampa edilmesi sonucu Hazine adına tescil
edilen taşınmazların satılması amacıyla, belediyelere bedelsiz olarak devri
öngörülmüştür. Kanun koyucu, Hazinenin özel mülkiyetinde olan ve devletin
hüküm ve tasarrufu altında bulunan taşınmazlar üzerinde, kamu yararını
gözetmek ve Anayasa’da yer alan güvence hükümlerini de dikkate almak
kaydıyla yetkilerini kullanarak istediği hukuki düzenlemeleri yapabilir. Bu
nedenle, söz konusu taşınmazların, ilgili belediyelere devredilmesi kanun
koyucunun takdir yetkisi kapsamındadır. Kanun koyucunun, büyükşehir
belediyesi olan yerlerde bulunan taşınmazların devrinde, büyükşehir
belediyelerine öncelik hakkı tanıyarak talepte bulunması hâlinde bu
taşınmazların büyükşehir belediyelerine devredileceğini düzenlemiş
olmasında kamu yararı dışında bir amaç gözetildiği tespit edilememiştir.
Kaldı ki, söz konusu taşınmazların, devredilen
belediye tarafından öncelikle yapı sahiplerine doğrudan, bu olmaz ise genel
hükümlere göre satılabileceği, satış bedellerinin Maliye Bakanlığının
belirleyeceği saymanlık hesabına yatırılacağı, satış bedellerinin tahsil
edilen kısmından ilgili belediyeye ve varsa büyükşehir belediyesine
belirlenen oranlarda pay verileceği ve devir tarihinden itibaren üç yıl
içinde satılamaz ise taşınmazın tekrar Hazine adına tescil edileceği
belirtilmek suretiyle, taşınmaz devredilen belediyelerin bu taşınmazlarla
ilgili yapacakları işlemler Kanun’da açıkça gösterildiğinden, kanun koyucunun takdirinde olan düzenlemenin, hukuk
güvenliği ve dolayısıyla hukuk devleti ilkesiyle bağdaşmayan bir yönü de bulunmamaktadır.
Anayasa’nın 5. maddesinde, “Devletin temel amaç
ve görevleri, Türk Milletinin bağımsızlığını ve bütünlüğünü, ülkenin
bölünmezliğini, Cumhuriyeti ve demokrasiyi korumak, kişilerin ve toplumun refah, huzur ve mutluluğunu sağlamak; kişinin temel
hak ve hürriyetlerini, sosyal hukuk devleti ve adalet ilkeleriyle
bağdaşmayacak surette sınırlayan siyasal, ekonomik ve sosyal engelleri
kaldırmaya, insanın maddi ve manevi varlığının gelişmesi için gerekli şartları
hazırlamaya çalışmaktır.”
denilmektedir.
Anayasa’nın “Sağlık hizmetleri ve çevrenin korunması” başlıklı 56.
maddesinde de, “Herkes, sağlıklı ve dengeli bir çevrede yaşama hakkına
sahiptir. Çevreyi geliştirmek, çevre sağlığını korumak ve çevre
kirlenmesini önlemek Devletin ve vatandaşların ödevidir…” hükmü yer almaktadır.
4706 sayılı Kanun’da, üzerinde yapılaşma olması
nedeniyle yapı sahiplerine satılması ve genel
hükümlere göre değerlendirilmesi için bedelsiz olarak belediyelere
devredilen taşınmazlardan gerekli olanlar için öncelikle imar planları veya
imar uygulaması yapılması öngörülmüştür.
İmar hukukuna ilişkin kurallar temel
olarak 3194 sayılı İmar Kanunu’nda yer almaktadır. İmar Kanunu’nun 8.
maddesinin (b) fıkrasında, imar planlarının nazım imar planı ve uygulama
imar planından meydana geldiği, belediye sınırları içinde kalan yerlerin
nazım ve uygulama imar planlarının ilgili belediyelerce yapılacağı veya
yaptırılacağı ve belediye meclisince onaylanarak yürürlüğe gireceği ifade
edilmiştir.
Öte yandan, 5216 sayılı Büyükşehir Belediyesi
Kanunu’nun 7. maddesi ile büyükşehir belediyelerine, büyükşehir belediye ve
mücavir alan sınırları içinde her ölçekte nazım imar planını yapmak,
yaptırmak ve onaylayarak uygulamak; büyükşehir içindeki belediyelerin nazım
plana uygun olarak hazırlayacakları uygulama imar planlarını, bu planlarda
yapılacak değişiklikleri, parselasyon planlarını ve imar ıslah planlarını
aynen veya değiştirerek onaylamak ve uygulanmasını denetlemek; nazım imar
planının yürürlüğe girdiği tarihten itibaren bir yıl içinde uygulama imar
planlarını ve parselasyon planlarını yapmayan ilçe ve ilk kademe
belediyelerinin uygulama imar planlarını ve parselasyon planlarını yapmak
veya yaptırmak görev ve yetkisi verilmiştir. 5393 sayılı Belediye
Kanunu’nda da belediyenin görev ve sorumlulukları arasında imar
hizmetlerini yapmak veya yaptırmak da sayılmış ve belediyenin imar
planlarını görüşmek ve onaylamak görevi belediye meclisine verilmiştir.
Büyükşehir sınırları içinde imar
düzeninin bütünlüğü, büyükşehir belediyesinin nazım imar planını yapması ve
uygulaması ile büyükşehir içindeki belediyelerin hazırlayacakları uygulama
imar planlarını onaylayıp bu planların uygulanmasını denetlemesi ile
sağlandığından, kuralın imar mevzuatı
ve planlama bütünlüğünü ihlal ettiği ve dolayısıyla Anayasa’nın Devletin
temel amaç ve görevlerini düzenleyen 5. maddesi ile sağlık hizmetleri ve
çevrenin korunmasını düzenleyen 56. maddesine aykırı bir yönü de
bulunmamaktadır.
Açıklanan nedenlerle, dava
konusu kural
Anayasa’nın 2., 5. ve 56. maddelerine aykırı değildir. İptal isteminin
reddi gerekir.
Kuralın, Anayasa’nın 7. maddesiyle ilgisi
görülmemiştir.
I- Kanun’un 42. Maddesiyle, 5345
Sayılı Kanun’un 29. Maddesine
Eklenen “Başkanlık merkez ve taşra teşkilatında, 657 sayılı Devlet Memurları
Kanunu ve diğer kanunların sözleşmeli personel çalıştırılması hakkındaki
usul ve esaslara bağlı olmaksızın, Bakan onayı ile Başkanlığın stratejik
plan ve performans programlarında yer alan önemli projelerin hazırlanması,
gerçekleştirilmesi veya uygulanması amacıyla proje süresi ile sınırlı olmak
üzere tam veya kısmî zamanlı sözleşmeli personel çalıştırılabilir. Bunlara
ödenecek ücret, 657 sayılı Kanunun 4 üncü maddesinin (B) bendine göre
çalıştırılanlar için uygulanmakta olan sözleşme ücreti tavanının beş
katını, çalıştırılabilecek toplam sözleşmeli personel sayısı ise 150’yi
geçemez ve bu fıkrada belirtilen ücret dışında herhangi bir ödeme
yapılamaz. Bu şekilde istihdam edilecek personelin, yükseköğretim kurumlarından
lisans düzeyinde eğitim veren fakülte veya bölümlerinden veya bunlara
denkliği Yükseköğretim Kurulunca kabul edilmiş yurtdışındaki yükseköğretim
kurumlarından mezun olması şarttır. Sözleşmeli personelde aranılacak diğer
nitelikler, istihdam türüne bağlı sözleşmeli personel sayısı ile ödenecek
sözleşme ücretinin tespiti, istihdama dair hususlar ile sözleşme usul ve
esasları Başkanlıkça belirlenir.” Biçimindeki Fıkranın İncelenmesi
Dava dilekçesinde, vergi tarh ve tahakkuk işleri ile vergi denetim işinin niteliği gereği
asli ve sürekli kamu hizmeti olduğu ve genel idare esaslarına göre
yürütülmesi gerektiği, Gelir İdaresi Başkanlığının stratejik plan ve
performans programlarında yer alan önemli projelerin hazırlanması,
gerçekleştirilmesi veya uygulanması işinin de genel idare esaslarına göre
yürütülen asli ve sürekli görevlerin bir parçası olduğu, dolayısıyla bu
görevleri yürütecek sözleşmeli personelin nitelikleri, atanmaları, görev ve
yetkileri, hakları ve yükümlülükleri, aylık ve ödenekleri ile diğer özlük
işlerinin kanunla düzenlenmesi gerektiği, sözleşmeli personel istihdamının proje süresi ile
sınırlı olması öngörülmüş ise de, bunların Başkanlığın stratejik plan ve
programlarında yer alan önemli projelerin hazırlanması, gerçekleştirilmesi
veya uygulanmasında çalıştırılacak olmaları ve bu çalışmaların da
süreklilik taşıması nedeniyle Anayasa’nın 128. maddesi kapsamında sayılması
ve bu maddedeki yasal güvencelerden yararlanması gerektiği, Anayasa’da kanunla
düzenlenmesi öngörülen konularda yürütme organına genel ve sınırları
belirsiz bir düzenleme yetkisinin verilmesinin mümkün olmadığı, öngörülen
ayrık durumlar dışında kanunlarla düzenlenmemiş bir alanda kanun ile
yürütmeye genel nitelikte kural koyma yetkisinin verilemeyeceği belirtilerek kuralın, Anayasa’nın 7. ve 128. maddelerine aykırı
olduğu ileri sürülmüştür.
Dava konusu fıkrada, Gelir İdaresi Başkanlığı’nın
stratejik plan ve performans programlarında yer alan önemli projelerin
hazırlanması, gerçekleştirilmesi veya uygulanması amacıyla proje süresi ile
sınırlı olmak üzere tam veya kısmi zamanlı olarak, Başkanlığın merkez ve
taşra teşkilatında, 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu ve diğer kanunların
sözleşmeli personel çalıştırılması hakkındaki usul ve esaslara bağlı
olmaksızın, Maliye Bakanının onayı ile sözleşmeli personel
çalıştırılabileceği düzenlenmiştir.
Aynı fıkrada, bu şekilde çalıştırılacak personelin
yükseköğretim kurumlarından lisans düzeyinde eğitim veren fakülte veya
bölümlerinden veya bunlara denkliği Yükseköğretim Kurulunca kabul edilmiş
yurtdışındaki yükseköğretim kurumlarından mezun olmasının şart olduğu,
bunlara ödenecek ücretin 657 sayılı Kanun’un 4. maddesinin (B) bendine göre
çalıştırılanlar için uygulanmakta olan sözleşme ücreti tavanının beş katını
aşamayacağı, belirtilen ücret dışında herhangi bir ödeme yapılamayacağı ve
çalıştırılabilecek toplam sözleşmeli personel sayısının 150’yi geçemeyeceği
belirtilmiş ve sözleşmeli personelde aranılacak diğer nitelikleri, istihdam
türüne bağlı sözleşmeli personel sayısı ile ödenecek sözleşme ücretinin
tespiti, istihdama dair hususlar ile sözleşme usul ve esaslarını belirleme
görevi Gelir İdaresi Başkanlığına verilmiştir.
Anayasa’nın 7. maddesinde, “Yasama yetkisi Türk Milleti adına Türkiye Büyük Millet
Meclisinindir. Bu yetki devredilemez.” denilmektedir. Buna göre, kanun
koyucunun temel ilkeleri koymadan, çerçeveyi
çizmeden yürütmeye yetki vermemesi, sınırsız, belirsiz bir alanı, yönetimin
düzenlemesine bırakmaması gerekir. Kanun koyucu, gerektiğinde sınırlarını
belirlemek koşuluyla bazı konuların düzenlenmesini idareye bırakabilir.
Bu bağlamda, ekonomik, teknik veya benzeri alanlarda temel kurallar
saptandıktan sonra ayrıntıların düzenlenmesinin idareye verilmesi, yasama
yetkisinin devri olarak nitelendirilemez.
Anayasa’nın 128. maddesinde de Devletin, kamu
iktisadi teşebbüsleri ve diğer kamu tüzelkişilerinin genel idare esaslarına
göre yürütmekle yükümlü oldukları kamu hizmetlerinin gerektirdiği asli ve
sürekli görevlerin, memurlar ve diğer kamu görevlileri eliyle görüleceği,
memurların ve diğer kamu görevlilerinin nitelikleri, atanmaları, görev ve
yetkileri, hakları ve yükümlülükleri, aylık ve ödenekleri ile diğer özlük
işlerinin kanunla düzenleneceği belirtilmiştir.
Kamu hizmeti, geniş tanımıyla, Devlet ya da diğer
kamu tüzelkişileri tarafından ya da bunların denetim ve gözetimleri
altında, genel ve ortak gereksinimleri karşılamak ve kamu yararını sağlamak
için topluma sunulmuş bulunan sürekli ve düzenli etkinliklerdir. Kamu görevlileri ise Devletin,
kamu iktisadi teşebbüsleri ve diğer kamu tüzelkişilerinin genel idare
esaslarına göre yürütmekle yükümlü oldukları kamu hizmetlerinin
gerektirdiği asli ve sürekli görevleri gören kişilerdir.
5345 sayılı Kanun’da, Maliye Bakanlığınca
belirlenen gelir politikalarını uygulamak, mükelleflerin vergiye uyumunu
kolaylaştırmak, mükellef haklarının korunması ve mükellef ile Başkanlık
ilişkilerinin karşılıklı güven esasına dayanması konusunda gerekli
tedbirleri almak, Devlet alacaklarının tahsilini sağlamak ve bu konuda
gerekli tedbirleri almak, uygulamada ortaya çıkan ihtilafların en aza
indirilmesine ve uygulama birliğinin sağlanmasına yönelik tedbirler almak,
Bakanlıkça belirlenen temel politikalar ve stratejiler doğrultusunda vergi
inceleme ve denetimlerini gerçekleştirmek, vergi kayıp ve kaçağının
önlenmesi konusunda gerekli tedbirleri almak, faaliyet sonuçlarını, düzenli
aralıklarla kamuoyuna duyurmak ve yıllık faaliyet raporunu izleyen yıl
kamuoyuna açıklamak, Maliye Bakanlığına bağlı bir kuruluş olan Gelir
İdaresi Başkanlığının görevi olduğu ifade edilmiştir. Devlet kamu tüzel
kişiliği içinde yer alan Gelir İdaresi Başkanlığına verilen bu görevlerin,
Devletin genel idare esaslarına göre yürütmekle yükümlü olduğu genel ve
ortak ihtiyaçları karşılamak amacıyla yapılan asli ve sürekli kamu hizmeti
olduğunda kuşku yoktur. Bu nedenle, sayılan bu görevler ancak memurlar ve
diğer kamu görevlileri eliyle yürütülebilecektir.
Dava
konusu kural ile çalıştırılması öngörülen sözleşmeli personelin yapacağı
görev ise Gelir İdaresi Başkanlığının stratejik plan ve performans
programlarında yer alan önemli projelerin hazırlanması, gerçekleştirilmesi
veya uygulanmasıdır. Çalıştırılacak sözleşmeli personelin görev süresi de
proje süresi ile sınırlı olmak üzere belirlenmiş olup geçici olarak
çalıştırılmaları öngörülmüştür. Buna göre, istihdam edilecek sözleşmeli
personelin yapacağı görev, kamu hizmeti niteliği olmakla birlikte genel
idare esaslarına göre yürütülmesi gereken ve süreklilik arz eden nitelikte
olmadığından, Anayasa’nın 128. maddesinde öngörülen asli ve sürekli bir
görev sayılamaz.
Anayasa’nın
128. maddesi anlamında Devletin, kamu iktisadi teşebbüslerinin ve diğer
kamu tüzel kişilerinin genel idare esaslarına göre yürütmekle yükümlü
oldukları kamu hizmetinin gerektirdiği asli ve sürekli görevlerden olmadığı
açık olan bir görevin, kamu görevlisi olmayan kişilerce yerine
getirilmesinde de Anayasa’ya aykırı bir yön bulunmamaktadır.
Anayasa’da memur ve diğer kamu görevlileri dışında
çalışanların nitelikleri, atamaları, görev, yetki, hak ve yükümlülükleri,
aylık ve ödenekleri ve diğer özlük işlerinin kanunla düzenleneceği
konusunda herhangi bir kural yer almamaktadır. Bu konuda düzenleme yapma
yetkisi kanun koyucunun takdirine bırakılmıştır.
Dava konusu fıkraya göre çalıştırılması öngörülen sözleşmeli
personelin, Anayasa’nın 128. maddesi kapsamında belirtilen memur veya diğer
kamu görevlisi olmaması nedeniyle, söz konusu sözleşmeli personelin
nitelikleri, atanmaları, görev ve yetkileri, hak ve yükümlülükleri, aylık
ve ödenekleri ve diğer özlük işlerinin mutlaka kanunla düzenlenmesi
gerekmemektedir. Bunları belirleme yetkisi Anayasa’da belirlenen kurallara
bağlı kalmak ve adalet, hakkaniyet ve kamu yararı ölçütlerini gözetmek
koşuluyla kanun koyucunun takdirindedir.
Dava konusu fıkrada, Gelir İdaresi Başkanlığı’na
stratejik plan ve performans programlarında yer alan önemli projelerin
hazırlanması, gerçekleştirilmesi veya uygulanması amacıyla, proje süresi
ile sınırlı olmak üzere, tam veya kısmi zamanlı sözleşmeli personel
çalıştırabilme imkânı tanınmış ve çalıştırılacak sözleşmeli personelin
mutlaka lisans düzeyinde eğitim veren fakülte veya bölümleri veya bunlara
denkliği Yükseköğretim Kurulunca kabul edilmiş yurtdışındaki yükseköğretim
kurumu mezunu olacağı, çalıştırılacak toplam sözleşmeli personel sayısının
150’yi geçmeyeceği, çalışma sürelerinin görevlendirilen projenin süresi ile
sınırlı olacağı, bunlara ödenecek ücretin 657 sayılı Kanun’un 4. maddesinin
(B) bendine göre çalıştırılanlar için uygulanmakta olan sözleşme ücreti
tavanının beş katını aşamayacağı ve belirtilen bu ücret dışında herhangi
bir ödeme yapılamayacağı ifade edilerek sözleşmeli personel
çalıştırılmasına ilişkin genel çerçeve çizilmiş ve esaslar belirlenmiştir.
İstihdam edilecek sözleşmeli personelde aranılacak
diğer niteliklerin, istihdam türüne bağlı sözleşmeli personel sayısı ile
ödenecek sözleşme ücretinin tespitinin, istihdama dair hususlar ile
sözleşme usul ve esaslarının Gelir İdaresi Başkanlığınca belirlenmesine
ilişkin yetki, işin özelliğinden kaynaklanan, çerçevesi çizilmiş, esasları
belirlenmiş, ihtisas gerektiren ve teknik konulardaki ayrıntılara ilişkin
objektif bir düzenleme yetkisi olması nedeniyle yasama yetkisinin devri
niteliği anlamına gelmeyecektir.
Açıklanan nedenlerle, dava konusu kural
Anayasa’nın 7. ve 128. maddelerine aykırı değildir. İptal isteminin reddi
gerekir.
J- Kanun’un 42. Maddesiyle, 5345
Sayılı Kanun’un 29. Maddesine
Eklenen Son Fıkrada Yer Alan “Bunun
dışında sözlü sınav ile ilgili herhangi bir kayıt sistemi kullanılmaz.”
Biçimindeki Cümlenin İncelenmesi
Dava dilekçesinde, yargısal denetimin idari eylem ve işlemlerin idare
hukukunun genel ilkelerine göre yetki, şekil, sebep, konu, maksat
yönlerinden denetlenebilir olmasına bağlı olduğu, dava konusu cümlenin
sözlü sınavda idarenin objektif hareket edip etmediğinin denetlenmesini
engelleyici nitelikte olduğu, sözlü sınavda komisyon üyelerince takdir
edilen notun gerekçeleriyle ortaya konulmasının hukuk devleti ilkesinin
sağladığı güvencenin temini açısından zorunlu olduğu, düzenlemenin yargısal
denetim yapılmasını ortadan kaldıracak ve aynı sınava giren adaylardan
bazıları lehine idarenin takdir yetkisinin kullanılmasında öznel nedenlerin
etkili olmasına yol açacak bir nitelik taşıdığı belirtilerek, kuralın
Anayasa’nın 2. ve 10. maddelerine aykırı olduğu ileri sürülmüştür.
Dava konusu kuralda, 5345 sayılı Kanun’un 29.
maddesinde yer alan unvanlardan sözlü sınava tabi olan, vergi dairelerinde görev yapacak olan avukatlar, devlet
gelir uzmanları, vergi istihbarat uzmanları ve gelir uzmanları ile gelir
idaresi grup müdürü, vergi dairesi müdürü, müdür, vergi dairesi müdür
yardımcısı ve müdür yardımcısı kadrolarına atanacak olan kişilerin sözlü
sınavlarında, sınav kurulu tarafından adayların, söz konusu 29. maddenin
son fıkrasının (a) ila (d) bentlerinde belirtilen özellikleri taşıyıp taşımadıklarına ilişkin yapılan
değerlendirmeye göre verilen puanların geçirildiği tutanak haricinde, sözlü
sınav ile ilgili herhangi bir kayıt sistemi kullanılmayacağı belirtilmektedir.
Buna göre, sınav kurulunca adaylar hakkında Kanun’da belirtilen özelliklerin her biri için yapılan değerlendirmeye
göre verilen puanlar tutanağa geçirilecek, bunun dışında herhangi bir kayıt
sistemi kullanılmayacaktır.
Anayasa’nın 70. maddesinde, her Türkün kamu
hizmetlerine girme hakkının bulunduğu; 128. maddesinin ikinci fıkrasında da
memurların ve diğer kamu görevlilerinin nitelikleri, atanmaları, görev ve
yetkileri, hakları ve yükümlülükleri, aylık ve ödenekleri ve diğer özlük
haklarının kanunla düzenleneceği ifade edilmiştir.
Hukuk devletinde kanunların kamu yararı gözetilerek
çıkarılması zorunludur. Kanun koyucu, Anayasa’ya ve hukukun genel
ilkelerine uygun olması ve kamu yararını gözetmesi koşuluyla, devlet
memurluğuna girişte yapılacak sınavların türü, biçimi ve usulleri hakkında
düzenleme yapmak yetkisine sahip olup, düzenlemenin kamu yararına, başka
bir anlatımla ülke koşullarına uygun olup olmadığının belirlenerek takdir
edilmesi kanun koyucuya aittir. Anayasa’ya uygunluk denetiminde, kanun
koyucunun kamu yararı anlayışının isabetli olup olmadığı değil, incelenen
kuralın kamu yararı dışında belli bireylerin ya da grupların çıkarları
gözetilerek kanunlaştırılmış olup olmadığının incelenebileceği açıktır. Dava konusu kuralla öngörülen düzenlemenin,
herkes için geçerli, genel ve objektif hükümler
içerdiği, Kanun’da sınav kurulunun adayları değerlendirirken esas
alacakları özelliklerin ayrı ayrı gösterildiği, adaylar hakkında
özelliklerin her biri için değerlendirme yapılacağı ve yapılan
değerlendirmeye göre verilen puanların tutanağa geçirileceği dikkate
alındığında, kuralda kamu yararı dışında bir amacın gözetilmediği
anlaşılmaktadır.
Anayasa’nın 125. maddesinde, idarenin her türlü
eylem ve işlemlerine karşı yargı yolunun açık olduğu, yargı yetkisinin,
idari eylem ve işlemlerin hukuka uygunluğunun denetimi ile sınırlı olup
hiçbir surette yerindelik denetimi şeklinde kullanılamayacağı, yürütme
görevinin kanunlarda gösterilen şekil ve esaslara uygun olarak yerine
getirilmesini kısıtlayacak, idari eylem ve işlem niteliğinde veya takdir
yetkisini kaldıracak biçimde yargı kararı verilemeyeceği kurala
bağlanmıştır.
Dava konusu kural, puanların geçirildiği tutanak haricinde sözlü sınav sırasında
herhangi bir kayıt sistemi kullanılamayacağını hükme bağlamaktadır. Sözlü
sınavın sesli ve görüntülü olarak kayıt altına alınmamasının yargısal
denetimi ortadan kaldıracağı, sesli ve görüntülü olarak kayıt altına alınan
sözlü sınavların ise yargı denetimini daha etkin ve başarılı kılacağı
yönündeki değerlendirmelerin, anayasal denetimde bağlayıcılığı
bulunmamaktadır. Kanun koyucu, takdir yetkisini kullanarak sözlü sınav için
hangi kayıtların tutulacağını belirlemiştir. Kuralda, yargı yolunu kapatan
veya zorlaştıran bir hüküm yer almadığından Anayasa’ya aykırı bir durumun
varlığından söz edilemez.
Eşitlik ilkesine aykırılıktan söz edilebilmesi için
bir kanunun aynı hukuksal durumda olanlar arasında bir ayırım veya
ayrıcalık yaratması gerekir. Dava konusu kural ile sözlü sınava girecek tüm
kişiler için sınav kurulunca, maddede sıralanan (a)
ila (d) bentlerinde belirtilen
özellikler değerlendirilerek her bir aday için takdir edilen puanların
tutanağa geçirileceği ve bu tutanak haricinde sözlü sınavda herhangi bir
kayıt sistemi kullanılmayacağı öngörülmüştür. Herkes için geçerli, genel ve objektif bir düzenleme
olduğundan kuralın, Anayasa’da öngörülen eşitlik ilkesine aykırı bir yönü
de bulunmamaktadır.
Açıklanan nedenlerle, dava konusu kural
Anayasa’nın 2. ve 10. maddelerine aykırı değildir. İptal isteminin reddi
gerekir.
Fulya KANTARCIOĞLU, Mehmet ERTEN, Osman
Alifeyyaz PAKSÜT ve Zehra Ayla PERKTAŞ bu görüşe katılmamışlardır.
K- Kanun’un 47. Maddesiyle, 3568
Sayılı Kanun’un 45. Maddesinin Değiştirilen Üçüncü Fıkrasının “…233 sayılı Kamu İktisadi Teşebbüsleri
Hakkında Kanun Hükmünde Kararname kapsamındaki iktisadi devlet
teşekkülleri, kamu iktisadi kuruluşları ve bunların müesseseleri, bağlı
ortaklıkları ve iştirakleri, kamu idarelerinin doğrudan ya da dolaylı
hissedarı olduğu kurumlar ile Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonunun yönetimindeki
kurumların bu Kanun kapsamındaki faaliyetlerini yürütmemeleri şartıyla, bu
kurum ve kuruluşların…” Bölümünün İncelenmesi
1- Kuralın Anlam ve Kapsamı
Serbest muhasebeci mali müşavirlik ve yeminli mali
müşavirlik meslekleri ve hizmetleri ile Serbest
Muhasebeci Mali Müşavirler ve Yeminli Mali Müşavirler Odaları, Serbest
Muhasebeci Mali Müşavirler ve Yeminli Mali Müşavirler Odaları Birliğinin
kurulmasına, teşkilat, faaliyet ve denetimlerine, organlarının seçimlerine
dair esaslar, 3568 sayılı Serbest Muhasebeci Mali Müşavirlik ve
Yeminli Mali Müşavirlik Kanunu’nda düzenlenmiştir. Bu Kanun’un “Yasaklar” başlıklı 45. maddesinde
serbest muhasebeci mali müşavirlik ve yeminli mali müşavirlik meslekleri
ile bağdaşmayan işler sayılmıştır. Sözü edilen maddenin iptal davasına konu
edilen bölümü de içeren üçüncü fıkrasında ise meslekle bağdaşmayan işlerin
istisnaları düzenlenmiştir.
Buna göre, meslekle bağdaşmayan işlerin
istisnaları, bilirkişilik, tasfiye memurluğu ve hayri ve ilmi kuruluşların
yönetim kurulu üyeliği görevleri ile sınırlandırılmış iken, dava konusu
kuralla yapılan değişiklikle, 233 sayılı KHK kapsamındaki iktisadi devlet
teşekkülleri, kamu iktisadi kuruluşları ve bunların müesseseleri, bağlı
ortaklıkları ve iştirakleri, kamu idarelerinin doğrudan ya da dolaylı
hissedarı olduğu kurumlar ile Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonunun
yönetimindeki kurumların bu Kanun kapsamındaki faaliyetlerini yürütmemeleri
şartıyla, bu kurum ve kuruluşların yönetim kurulu başkanlığı, üyeliği,
denetçiliği görevleri ile hayri ve ilmi kuruluşların yönetim kurulu
başkanlığı ve denetçiliği görevleri de meslekle bağdaşmayan işlerin
istisnalarına dâhil edilmek suretiyle serbest muhasebeci mali müşavirler
ile yeminli mali müşavirlerin bu görevleri yapmalarına imkân tanınmıştır.
Sayılan kurum ve kuruluşların yönetim kurulu
başkanlığı, üyeliği veya denetçiliği görevlerini üstlenecek meslek
mensupları için getirilen tek sınırlama, görevlendirilen kurum ve
kuruluşların 3568 sayılı Kanun kapsamındaki faaliyetlerini
yürütmemeleridir.
2- Anayasa’ya Aykırılık Sorunu
Dava
dilekçesinde, 3568 sayılı Kanun
kapsamındaki faaliyetleri yapmamaları şartı ile meslek mensuplarının 233
sayılı KHK kapsamındaki teşekkül, kuruluş, bağlı ortaklık, müessese ve
iştiraklerde yönetim kurulu başkanlığı, üyeliği ve denetçiliği görevlerini
yapmalarına izin verilmesinin 45. maddenin birinci fıkrasındaki, serbest muhasebeci mali
müşavirlerin bu unvanlarla, yeminli mali müşavirlerin ise bu unvan ve
tasdik yetkisiyle 2. maddede yazılı işlerin yürütülmesi amacıyla gerçek ve
tüzelkişilere tabi ve onların işyerlerine bağlı olarak hizmet akdi ile
çalışamayacakları yönündeki hüküm ile çeliştiği, söz konusu meslek
mensuplarının görevlendirildikleri kurum ve kuruluşlarda kağıt üzerinde
Kanun kapsamına giren işlere bakmıyor görünseler de yönetim kurulu
başkanlığı, üyeliği ve denetçiliği görevleri, Kanun kapsamına giren işleri
yürüten, denetleyen ve bu konuda sorumluluk üstlenen görevler olduğundan
fiilen bu işleri yapacakları, bu nedenle 233 sayılı KHK kapsamındaki kurum ve
kuruluşların, kamu idarelerinin doğrudan ya da dolaylı hissedarı olduğu
kurumların ve Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonunun yönetimindeki kurumların
yönetim kurulu başkanlığı, üyeliği ve denetçiliği görevlerini meslekle
bağdaşır ikinci görev saymanın mümkün olmadığı belirtilerek kuralın, Anayasa’nın 2. ve 135. maddelerine aykırı olduğu ileri sürülmüştür.
Anayasa’nın 135. maddesinde, kamu
kurumu niteliğindeki meslek kuruluşları ve üst kuruluşları, belli bir
mesleğe mensup olanların müşterek ihtiyaçlarını karşılamak, mesleki
faaliyetlerini kolaylaştırmak, mesleğin genel menfaatlere uygun olarak
gelişmesini sağlamak, meslek mensuplarının birbirleri ile ve halk ile olan
ilişkilerinde dürüstlüğü ve güveni hakim kılmak üzere meslek disiplini ve
ahlakını korumak maksadı ile kanunla kurulan ve organları kendi üyeleri tarafından kanunda gösterilen usullere göre yargı
gözetimi altında, gizli oyla seçilen kamu tüzelkişilikleri olarak
tanımlanmıştır.
Bazı meslekler için, mesleğe giriş, meslek
mensuplarının hakları, mesleki yetkileri ve yükümlülükleri kanunlarla
belirlenmiştir. Bu mesleklerin mensuplarını bünyelerinde toplayan kamu
kurumu niteliğindeki meslek kuruluşları da
Anayasa’nın 135. maddesinde düzenlenmiştir. Kanunlarla belirlenen
bazı hizmetleri yürütme yetkisi, bir tekel olarak yalnızca bu meslek
mensuplarına verilmiştir. Kamu kesiminde görev almayıp kamu görevlisi
olmasalar bile bu meslek mensuplarının çalışmalarının kamusal bir yanı
mevcut olup bunlar, mesleki etkinlikleri gereği zaman zaman kamu gücünü
kullanmaktadırlar.
Kanun koyucu, Anayasa’ya ve
hukukun genel ilkelerine aykırı olmamak kaydıyla her türlü düzenlemeyi yapmak
yetkisine sahip olup, düzenlemenin kamu yararına, başka bir anlatımla ülke
koşullarına uygun olup olmadığının belirlenerek takdir edilmesi kanun
koyucuya aittir. Serbest muhasebeci
mali müşavirler ile yeminli mali müşavirlerin yürüttükleri hizmetlerin
kamusal yönünün de bulunması nedeniyle, bu hizmetlerin etkin, sağlıklı ve
tarafsız bir şekilde yerine getirilmesinin sağlanması için, meslek
mensuplarının meslekleriyle bağdaşmayacak işleri belirlemek kanun koyucunun
takdirindedir. Dava konusu kuralla,
alanlarında uzman olan ve 3568 sayılı Kanun’a göre mesleklerini serbest
meslek olarak icra yetkisi verilmiş olan mali müşavirlerin, maddede sayılan
kurum ve kuruluşların bu Kanun kapsamındaki faaliyetlerini yürütmemeleri
şartıyla, yönetim kurulu başkanlığı, üyeliği ve denetçiliği görevlerini
üstlenebilmelerine izin verilmektedir. Mali müşavirlerin, mesleki bilgi ve
niteliklerinden yararlanılabilmek amacıyla getirilen kuralın kamu yararı
dışında bir amaca yöneldiğinin tespit edilemediği ve Anayasa’nın
135. maddesinde öngörülen amaçlara ulaşılmasını
engelleyen bir yönünün de bulunmadığı anlaşılmaktadır.
Öte
yandan, yönetim kurulu başkanlığı, üyeliği ve denetçiliği görevlerine
atanan serbest muhasebeci mali müşavirler ile yeminli mali müşavirlerin,
atandıkları kurum ve kuruluşların 3568 sayılı Kanun kapsamındaki işlerini
yürütecekleri yönündeki iddia varsayıma dayalı olup, anayasallık
denetiminin kapsamı dışındadır.
Diğer
taraftan, dava dilekçesinde, dava konusu kuralın, 3568 sayılı Kanun’un 45.
maddesinin birinci fıkrasında yer alan, serbest muhasebeci mali müşavirlerin bu unvanlarla,
yeminli mali müşavirlerin ise bu unvan ve tasdik yetkisiyle, Kanun’un
2. maddesinde yazılı işlerin yürütülmesi amacıyla gerçek ve tüzelkişilere
tabi ve onların işyerlerine bağlı olarak hizmet akdi ile çalışamayacaklarına ilişkin hüküm ile çelişkili
olduğu ileri sürülmüştür.
Bir yasa kuralının başka bir norm ile uyumlu
olmaması onun iptal edilmesini gerektiren bir durum değildir. Anayasa
Mahkemesi kanunların başka kanunlara ya da daha alt düzeydeki diğer
normlara uyumluluğunu değil, kanunların Anayasa’ya uyumluluğunu
denetlemektedir. Bu nedenle bu gerekçeye dayanan Anayasa’ya aykırılık
iddiası geçerli değildir.
Açıklanan nedenlerle, dava konusu kural Anayasa’nın
2. ve 135. maddelerine aykırı değildir. İptal isteminin reddi gerekir.
L- Kanun’un 48. Maddesiyle, 4857
Sayılı Kanun’un 2. Maddesinin Üçüncü Fıkrasından Sonra Gelmek Üzere Eklenen
Dördüncü Fıkranın İncelenmesi
Dava dilekçesinde, işyeri hekimi ve iş güvenliği
uzmanı belgesi vermek ve ortak sağlık ve güvenlik birimi ile eğitim
kurumunu yetkilendirmek görevinin Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığına
bırakılmasının belirsizlik içerdiği, hekim, mimar, mühendis ve teknik
elemanların mesleki kayıtlarını tutmak ve meslekle ilgili bilgi ve
belgelerini düzenlemekle görevli ve yetkili meslek odalarına kayıtlı
oldukları, meslekle bağlantılı alanlarda bu odalar tarafından verilen belge
ve yetkiler yok sayılarak bu kişilerin ayrıca belgelendirme ve
yetkilendirmeye tabi tutulmasının odaların oluşumunu işlevsiz hâle
getirerek demokratik örgütlenmenin sürekliliğini zaafa uğratacağı,
yükseköğretim alanında hiçbir yetkisi bulunmadığı ve buna uygun kadrosu
olmadığı halde Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığının, hekimlerin işyeri
hekimi, mühendislerin de iş güvenliği uzmanı olabilmesi için almaları
gereken eğitimi belirleyen, bu eğitimleri verecek kuruluşları yetkilendiren
ve eğitimler sonunda bu kişileri işyeri hekimi ve iş güvenliği uzmanı
olarak belgelendiren kurum haline getirildiği, iş sağlığı ve güvenliği
hizmetlerinin etkin olabilmesi için işyeri hekimi ve iş güvenliği
uzmanlarının işyerinde çalışması gerektiği, bu hizmetlerin yararlanacak
olan işyerlerinin katılımı olmaksızın bağımsız birimlerden satın
alınmasının hizmetin doğasına aykırı olduğu ve tarafsız, bağımsız ve etkin
bir şekilde sunulmasını önleyeceği belirtilerek kuralın, Anayasa’nın 2.,
130. ve 135. maddelerine aykırı olduğu ileri
sürülmüştür.
4857 sayılı İş Kanunu’nda işverenler ile bir iş
sözleşmesine dayanarak çalıştırılan işçilerin çalışma şartları ve çalışma
ortamına ilişkin hak ve sorumluluklarını gösteren düzenlemeler yer
almaktadır. Bu kapsamda, iş sağlığı ve güvenliği hizmetleriyle ilgili
düzenlemelere de Kanun’da yer verilmiştir. Dava konusu olan 4857 sayılı
Kanun’un “Tanımlar” başlıklı 2. maddesine eklenen dördüncü fıkrada,
iş sağlığı ve güvenliği hizmetleriyle ilgili kavramlar tanımlanmaktadır.
Buna göre, Kanun’un uygulanması bakımından;
- İşyerinde iş sağlığı ve güvenliği hizmetlerinde
görev yapmak üzere Bakanlıkça belgelendirilmiş hekimler “işyeri hekimini”; mühendis, mimar
ve teknik elemanlar ise “iş güvenliği
uzmanını”,
- İş sağlığı ve güvenliği
hizmetlerini vermek üzere, gerekli donanım ve personele sahip olan
Bakanlıkça yetkilendirilen kamu kurum ve kuruluşları ile Türk Ticaret
Kanunu hükümlerine göre faaliyet gösteren şirketlerce kurulan ve işletilen
müesseseler “ortak sağlık ve güvenlik
birimini”,
- İş sağlığı ve güvenliği hizmetlerinde
görev yapacak işyeri hekimi ve iş güvenliği uzmanlarının eğitimlerini
vermek üzere Bakanlıkça yetkilendirilen kamu kurum ve kuruluşları,
üniversiteler ve Türk Ticaret Kanunu hükümlerine göre faaliyet gösteren
şirketlerce kurulan ve işletilen müesseseler “eğitim kurumunu”,
ifade
etmektedir.
Anayasa’nın 2. maddesinde yer alan hukuk devletinin
temel ilkelerinden biri “belirlilik”tir. Bu ilkeye göre, yasal
düzenlemelerin hem kişiler hem de idare yönünden herhangi bir duraksamaya
ya da kuşkuya yer vermeyecek şekilde açık, net, anlaşılır ve uygulanabilir
olması, ayrıca kamu otoritelerinin keyfi uygulamalarına karşı koruyucu
önlem içermesi de gereklidir. Belirlilik ilkesi, hukuksal güvenlikle
bağlantılı olup birey, kanundan, belirli bir kesinlik içinde, hangi somut
eylem ve olguya hangi hukuksal yaptırımın veya sonucun bağlandığını,
bunların idareye hangi müdahale yetkisini doğurduğunu bilmelidir. Birey
ancak bu durumda kendisine düşen yükümlülükleri öngörebilir ve
davranışlarını ayarlar. Hukuk güvenliği, normların öngörülebilir olmasını,
bireylerin tüm eylem ve işlemlerinde devlete güven duyabilmesini, devletin
de yasal düzenlemelerde bu güven duygusunu zedeleyici yöntemlerden
kaçınmasını gerekli kılar.
Karmaşık üretim metotları ile çok çeşitli çalışma
biçimlerinin iş hayatına girmesi nedeniyle, işyerlerinde koruyucu ve
önleyici hizmetlerin sunulabilmesi için işverenlerin işyeri hekimleri, iş
güvenliği uzmanları ve benzeri kişilerden yardım almaları bir zorunluluk
hâline gelmiştir. İşyerlerinde iş sağlığı ve güvenliğinin sağlanmasında en
önemli unsurun işyeri hekimliği ve iş güvenliği uzmanlığı olması
dolayısıyla, çalışma hayatını düzenleyen mevzuatta, bu hizmetlerin
kurumsallaştırılmasını ve hizmetleri sunacak kuruluşların belli bir
standarda sahip olmasını sağlayacak düzenlemeler yapılmıştır.
3146 sayılı Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığının
Teşkilat ve Görevleri Hakkında Kanun ile 4857 sayılı İş Kanunu’nda Çalışma
ve Sosyal Güvenlik Bakanlığının görev ve yetkileri açık bir şekilde
düzenlenmiştir. Buna göre, Bakanlık çalışma hayatını, işçi-işveren
ilişkilerini, iş sağlığı ve güvenliğini düzenlemek, denetlemek ve sosyal
güvenlik imkânını sağlamak, yaygınlaştırılması ve geliştirilmesi için
gerekli tedbirleri almak konusunda yetkili ve görevlidir.
Kural, işyeri hekimleri ile iş güvenliği
uzmanlarının belgelerini vermek ve ortak sağlık ve güvenlik birimi ile
işyeri hekimi ve iş güvenliği uzmanlarının eğitimlerini verecek eğitim
kurumlarını yetkilendirmek görevinin Çalışma ve Sosyal Güvenlik
Bakanlığında olduğunu açık bir şekilde ortaya koymaktadır. Bu görevin, 3146
ve 4857 sayılı Kanunlarla Bakanlığa verilen görev ve yetkiler kapsamında
bulunduğu ve Bakanlığın kanunla belirlenmiş olan görev ve yetkileri kullandığı
açıktır. Bu nedenle kuralda, belirsizlik bulunduğundan söz edilemez.
Hukuk devletinde kanunların kamu
yararı gözetilerek çıkarılması zorunludur. Kanun koyucu, Anayasa’ya ve
hukukun genel ilkelerine aykırı olmamak kaydıyla her türlü düzenlemeyi
yapmak yetkisine sahip olup düzenlemenin kamu yararına, başka bir anlatımla
ülke koşullarına uygun olup olmadığının belirlenerek takdir edilmesi kanun
koyucuya aittir. Anayasa’ya uygunluk denetiminde, kanun koyucunun kamu
yararı anlayışının isabetli olup olmadığı değil, incelenen kuralın kamu
yararı dışında belli bireylerin ya da grupların çıkarları gözetilerek
yasalaştırılmış olup olmadığının incelenebileceği açıktır.
Kuralla, işyeri
sağlık ve güvenlik birimi veya uzmanı bulunmayan küçük ve orta ölçekli
işletmelere işyeri dışından Bakanlıkça yetkilendirilmiş ortak sağlık ve
güvenlik birimlerinden iş sağlığı ve güvenliği hizmeti alabilme imkânı
sağlanmasının, hizmet alınacak kişilerin koruyucu ve önleyici hizmetleri
günün şartlarına uygun şekilde verebilmesi için eğitimli ve yetkin hale
getirilmelerinin, iş sağlığı ve güvenliği hizmetlerinin
standartlaştırılması, bu hizmetlerin ulaşılabilir ve ekonomik açıdan
uygulamayı yaygınlaştıracak bir hâle getirilebilmesi, etkin ve verimli bir
şekilde sunulması ve sürdürülmesinin amaçlandığı anlaşılmaktadır. İş
sağlığı ve güvenliği konusunda gerekli bilgi ve donanıma sahip işi
sahiplenecek kişi ve kuruluşlardan bu
hizmetlerin alınmasına imkân tanınması ve bu hizmetleri sunacak
kuruluşların da belli bir standarda sahip olmasıyla, nihai amaç olan iş sağlığı ve güvenliğinin gerçekleştirilmesi
sağlanacağından, düzenlemenin kamu
yararı amacıyla yasalaştırıldığı görülmektedir.
Anayasa’nın 130. maddesinde, çağdaş eğitim-öğretim
esaslarına dayanan bir düzen içinde milletin ve ülkenin ihtiyaçlarına uygun
insan gücü yetiştirmek amacıyla, ortaöğretime dayalı çeşitli düzeylerde
eğitim-öğretim, bilimsel araştırma, yayın ve danışmanlık yapmak, ülkeye ve
insanlığa hizmet etmek üzere çeşitli birimlerden oluşan kamu
tüzelkişiliğine ve bilimsel özerkliğe sahip üniversitelerin Devlet
tarafından kanunla kurulacağı hüküm altına alınmıştır.
İş sağlığı ve güvenliği hizmetlerinde görev yapacak
olan hekim, mühendis, mimar ve teknik elemanlar tıp, mühendislik ve teknik
bölümlerle ilgili lisans, lisansüstü veya uzmanlık eğitimlerini tamamlamış
belirli unvanlardaki kişilerdir. Bu kişilere iş sağlığı ve güvenliği ile
ilgili olarak verilecek eğitim, bir sertifika programı çerçevesinde bu
kişilerin, iş sağlığı ve güvenliği konusunda bilgi sahibi olmalarını
sağlayan teorik ve uygulamalı kısımlardan oluşan bir eğitim olup, yüksek
öğretim kurumları tarafından verilen tıp, mühendislik ve teknik eğitim
alanındaki lisans ve lisansüstü eğitimle bir benzerliği ve ilgisi
bulunmamaktadır. Ayrıca, bu kişilere iş sağlığı ve güvenliğiyle ilgili
olarak verilecek eğitim sonucunda tıp veya mühendislik eğitimiyle ilgili
bir belge de verilmemektedir.
Hekim, mühendis,
mimar ve teknik elemanlara iş sağlığı ve güvenliği konusunda verilen eğitim
ile bu eğitim sonucunda verilecek belgelerin, yüksek öğretim kurumları
tarafından verilen lisans ve lisansüstü eğitimle ilgisi bulunmadığından
kural, Anayasa’nın 130. maddesine de aykırı değildir.
Anayasa’nın
135. maddesinde, kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşlarına ilişkin düzenlemelere
yer verilmiş ve bu meslek kuruluşlarının amaçlarının, belli bir mesleğe
mensup olanların müşterek ihtiyaçlarını karşılamak, mesleki faaliyetlerini
kolaylaştırmak, mesleğin genel menfaatlere uygun olarak gelişmesini
sağlamak, meslek mensuplarının birbirleri
ile ve halk ile olan ilişkilerinde dürüstlüğü ve güveni hakim kılmak üzere
meslek disiplini ve ahlakını korumak olduğu ifade edilmiştir.
İşyeri
hekimi ve iş güvenliği uzmanı olarak görevlendirilecek kişilere, iş sağlığı
ve güvenliğiyle ilgili eğitim verme ve bu kişileri belgelendirme görev ve
yetkisi kanunla açık bir şekilde Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığına
verilmiştir. Çalışma hayatı, işçi
işveren ilişkileri ile iş sağlığı ve güvenliğini düzenlemek, denetlemek ve
geliştirilmesi için gerekli tedbirleri almak görev ve yetkisi bulunan Bakanlığın, iş
sağlığı ve güvenliği konusunda yetkili kılınıp görevlendirilmesinin,
Anayasa’nın 135. maddesinde meslek kuruluşları için öngörülen amaçların
gerçekleştirilmesini engelleyen ve bu kuruluşların işlevsiz kalmasına sebep
olan bir yönü de bulunmamaktadır.
Açıklanan nedenlerle dava konusu kural, Anayasa’nın
2., 130. ve 135. maddelerine aykırı değildir.
İptal isteminin reddi gerekir.
M- Kanun’un 49. Maddesiyle, 4857
Sayılı Kanun’un 81. Maddesine İkinci Fıkradan Sonra Gelmek Üzere Eklenen
Üçüncü ve Dördüncü Fıkraların İncelenmesi
1- Üçüncü Fıkranın
İncelenmesi
Dava dilekçesinde, yargıda iptal veya yürütmenin
durdurulması kararı ile sonuçlanan ikincil düzenlemelerle varılmak istenen
amaca, hukuk devleti ilkesine aykırı bir şekilde yasal düzenleme yapılarak
ulaşılmaya çalışıldığı, düzenlemeyle esasları belirlenmeden, çerçevesi
çizilmeden, soyut ve belirsiz kavramlara dayanılarak Bakanlığa çok geniş
yetkiler verildiği, Kanun’da açıkça düzenleme yoluna gidilmeden, yönetmelik
çıkarma yetkisinin Bakanlığa verilmesinin yasama yetkisinin devri
niteliğini taşıdığı ve yürütmeye bırakılan takdir alanının geniş, sınırsız
ve ölçüsüz olduğu ve 4857 sayılı Kanun’un 2. maddesinin dördüncü fıkrası
için açıklanan gerekçelerin bu bölüm için de geçerli olduğu belirtilerek kuralın, Anayasa’nın 2., 7. ve 135. maddelerine aykırı olduğu ileri sürülmüştür.
Anayasa’nın 7. maddesinde yasama yetkisinin
Türk Milleti adına Türkiye Büyük Millet Meclisinin olduğu ve bu yetkinin
devredilemeyeceği belirtilmektedir. Buna göre, Anayasa’da kanunla
düzenlenmesi öngörülen konularda yürütme organına genel ve sınırları
belirsiz bir düzenleme yetkisinin verilmesi olanaklı değildir. Yürütmenin
düzenleme yetkisi, sınırlı, tamamlayıcı ve bağımlı bir yetkidir. Bu
nedenle, Anayasa’da öngörülen istisnalar dışında, kanunlarla düzenlenmemiş
bir alanda, kanun ile yürütmeye genel nitelikte kural koyma yetkisi
verilemez. Yürütme organına düzenleme yetkisi veren bir yasa kuralının
Anayasa’nın 7. maddesine uygun olabilmesi için temel ilkeleri koyması,
çerçeveyi çizmesi, sınırsız, belirsiz, geniş bir alanı yönetimin
düzenlemesine bırakmaması gerekir.
Bununla birlikte, kanun koyucu,
gerektiğinde sınırlarını belirlemek koşuluyla bazı konuların düzenlenmesini
idareye bırakabilir. Bu bağlamda, sık
sık değişik önlemler alınmasına veya bunların kaldırılmasına gerek görülen
ekonomik, teknik veya benzeri alanlarda temel kurallar saptandıktan sonra
ayrıntıların düzenlenmesinin idareye verilmesi, yasama yetkisinin devri
olarak nitelendirilemez. Kanunda temel esasların belirlenmesi
koşuluyla, uzmanlık, özel ihtisas ve teknik konulara ilişkin ayrıntıların
düzenlenmesinin yürütmeye bırakılması Anayasa’ya aykırılık oluşturmaz.
Dava konusu kuralla, işyeri sağlık ve güvenlik
birimleri ile ortak sağlık ve güvenlik birimlerinin nitelikleri, bunlardan
hizmet alınmasına ilişkin hususlar, bu birimlerde bulunması gereken araç,
gereç ve teçhizat ile görevlendirilecek işyeri hekimi, iş güvenliği uzmanı
ve diğer sağlık personelinin nitelikleri, sayısı, işe alınmaları, görev,
yetki ve sorumlulukları, çalışma şartları, görevlerini nasıl yürütecekleri,
eğitimleri ve belgelendirilmeleri ile eğitim kurumlarının
yetkilendirilmeleri, işyeri hekimi ve iş güvenliği uzmanı eğitim programlarının
ve bu programlarda görev alacak eğiticilerin niteliklerinin belirlenmesi ve
belgelendirilmeleri ile eğitimlerin sonunda yapılacak sınavların, ilgili
tarafların görüşü alınarak Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı tarafından
çıkarılacak yönetmelikle düzenlenmesi öngörülmüştür.
Kanun’un gerekçesinde, düzenlemeyle işyeri sağlık ve güvenlik birimi veya konu ile
ilgili uzmanı bulunmayan küçük ve orta ölçekli işletmelerin işyeri dışından
Bakanlıkça yetkilendirilmiş ortak sağlık ve güvenlik birimlerinden iş
sağlığı ve güvenliği hizmeti almasına imkân tanınması, ekonomik açıdan
uygulamanın yaygınlaştırılması, uzmanların ihtiyaca cevap verebilecek bir
nitelik ve standarda kavuşturulabilmesi ve iş sağlığı ve güvenliği
hizmetlerine erişimin kolaylaştırılmasının amaçlandığı ifade edilmiştir.
4857 sayılı İş Kanunu’nda, işyeri hekimleri, iş güvenliği uzmanları, işyeri sağlık ve güvenlik birimleri, ortak sağlık ve
güvenlik birimleri ile işyeri hekimi ve iş güvenliği uzmanlarının
eğitimlerini verecek eğitim kurumlarının
tanımları yapılmış ve bunlara ilişkin temel esaslar belirlenmiştir.
Bakanlık tarafından çıkarılacak yönetmeliklerde düzenlenmesi öngörülen
hususların teknik ayrıntıları içeren ve uzmanlık
gerektiren hususlar olduğu ve bunların
ayrıntılı bir şekilde mutlaka kanun ile düzenlenmesi gerekmediği açıktır.
Ekonomik açıdan uygulamanın yaygınlaştırılması,
işyeri hekimi ve iş güvenliği uzmanlarının ihtiyaca cevap verebilecek bir
nitelik ve standarda kavuşturulabilmesi ve iş sağlığı ve güvenliği
hizmetlerine erişimin kolaylaştırılması amacıyla, işyeri hekimleri, iş
güvenliği uzmanları, işyeri sağlık ve güvenlik
birimleri, ortak sağlık ve güvenlik birimleri ile işyeri hekimi ve
iş güvenliği uzmanlarının eğitimlerini verecek eğitim kurumlarına dair hususların düzenlenmesine ilişkin
olarak Bakanlığa verilen yetki, işin
özelliğinden kaynaklanan, esasları belirlenmiş, ihtisas gerektiren ve
teknik konulardaki ayrıntılara ilişkin objektif bir düzenleme yetkisi
olması nedeniyle yasama yetkisinin devri niteliğinde değildir.
Diğer
taraftan dava dilekçesinde, kuralla yargıda iptal veya yürütmenin
durdurulması kararı ile sonuçlanan ikincil düzenlemelerle varılmak istenen
amaca, hukuk devleti ilkesine aykırı olarak yasal düzenleme yapılarak ulaşılmaya
çalışıldığı ileri sürülmüştür. 6009 sayılı Kanun’dan önce yapılan ikincil
düzenlemelerle ilgili olarak verilen iptal kararları, bu düzenlemelerin
kanuni dayanağının bulunmadığı gerekçesiyle verilmiştir. Kanun koyucu, söz
konusu iptal kararlarındaki gerekçeleri dikkate alarak dava konusu
düzenlemeleri yapmıştır.
Kuralla,
ikincil düzenlemelere ilişkin yargı kararlarındaki gerekçeler göz önünde
bulundurularak, Bakanlık tarafından çıkarılacak yönetmelikle düzenlenmesi
öngörülen konulara ilişkin temel esasların kanunda yer alması sağlanmıştır.
Bu durumda, yargı kararlarına uyulmaması, değiştirilmesi veya yerine
getirilmemesi söz konusu olmadığından kuralın Anayasa’ya aykırı bir yönü
bulunmamaktadır.
4857 sayılı Kanun’un 2. maddesinin üçüncü
fıkrasından sonra gelmek üzere eklenen dördüncü fıkrasına ilişkin gerekçeler
bu kural yönünden de geçerlidir.
Açıklanan nedenlerle, dava konusu kural Anayasa’nın 2. ve 7.
maddelerine aykırı değildir. İptal isteminin reddi gerekir.
Kuralın, Anayasa’nın 135. maddesiyle
ilgisi görülmemiştir.
2- Dördüncü Fıkranın
İncelenmesi
Dava dilekçesinde, 6023
sayılı Kanun’un 5. maddesinin ve dolayısıyla hekimlerin meslek kuruluşunun
Anayasa’nın 135. maddesine aykırı olarak devre
dışı bırakıldığı belirtilerek kuralın, Anayasa’nın 2., 7. ve 135. maddelerine aykırı olduğu ileri sürülmüştür.
Dava konusu kuralla, işyeri hekimlerinin işyeri sağlık ve güvenlik
birimleri ile ortak sağlık ve güvenlik birimlerinde görevlendirilmeleri ve
hizmet verilen işyerlerinde çalışan işçilerle sınırlı olmak üzere görevlerini
yerine getirmeleri hususunda diğer kanunların kısıtlayıcı hükümlerinin
uygulanmayacağı öngörülmüştür.
Hekimlik
mesleğinin kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşu Tabip Odaları ve bu
Odaların meslek üst kuruluşu Türk Tabipler Birliğidir. Hekimlerle ilgili
mesleki kayıtları tutmak, meslekle ilgili bilgi ve belgeleri düzenlemek,
mesleğe mensup olanların müşterek ihtiyaçlarını karşılamak, mesleki
faaliyetlerini kolaylaştırmak ve mesleğin genel menfaatlere uygun olarak
gelişmesini sağlamak bu odaların görev ve yetkileri arasındadır.
6023 sayılı Türk Tabipleri Birliği
Kanunu’nun 5. maddesinde, özel kurum
ve işyeri tabiplerinin, çalıştıkları yerlerin sağlık hizmetlerinin başka
bir yerde ikinci bir görev yapmalarına elverişli bulunduğunun tabip odaları
idare heyetince kabul edilmedikçe, her ne suretle olursa olsun, diğer bir
kurum ve işyerinin tabipliğini alamayacakları ve tabip odaları idare
heyetlerinin, iş hacmi, vazifenin tabipler arasında adil bir surette
tevzii, hizmetin iyi yapılması ve benzeri sebepler dairesinde müracaatları
tetkik edeceği ve gerekçeli bir karara bağlayacağı hükmüne yer verilmiştir.
Bu madde, özel kurum tabibi ve işyeri tabibi olarak görev yapmakta olan
kişilerin, başka bir kurum veya işyerinde tabiplik yapıp yapamayacakları ile
ilgilidir. Bu düzenlemenin, 4857
sayılı Kanun’da işyeri hekimleri ile ilgili olarak yapılan düzenlemelerle
doğrudan bir ilgisi yoktur.
İşyeri hekimliği ve iş sağlığı hizmetlerinin
uygulanmasını yaygınlaştırıp kolaylaştırarak,
nihai amaç olan iş sağlığının gerçekleştirilmesi için kamu yararı amacıyla getirilen düzenlemenin, Anayasa’nın 135. maddesinde meslek kuruluşları için öngörülen
amaçların gerçekleştirilmesini engelleyen ve bu kuruluşların işlevsiz
kalmasına sebep olan bir yönü de bulunmamaktadır.
Açıklanan nedenlerle, dava konusu kural Anayasa’nın 135. maddesine aykırı değildir. İptal
isteminin reddi gerekir.
Kuralın, Anayasa’nın 2. ve 7.
maddeleriyle ilgisi görülmemiştir.
N- Kanun’un 50. Maddesiyle, 3146
Sayılı Kanun’un 12. Maddesinin Birinci Fıkrasına (l) Bendinden Sonra Gelmek
Üzere Eklenen (m) Bendinin İncelenmesi
Dava dilekçesinde,
işyeri hekimi, iş güvenliği uzmanı, sağlık ve güvenlik birimi ile eğitim
kurumunun, 4857 sayılı Kanun’un 2. maddesinin dördüncü fıkrası ile 81.
maddesinin üçüncü ve dördüncü fıkraları için belirtilen gerekçelerde
açıklandığı üzere Anayasa’ya aykırı olarak oluşturulduğu ve aynı
gerekçelerin bu düzenleme için de geçerli olduğu belirtilerek kuralın, Anayasanın 2., 7., 130. ve
135. maddelerine aykırı olduğu ileri sürülmüştür.
3146 sayılı Kanun’un 8. maddesinde, Bakanlığın ana hizmet birimleri
Çalışma Genel Müdürlüğü, Dış İlişkiler ve
Yurt Dışı İşçi Hizmetleri Genel Müdürlüğü, İş
Sağlığı ve Güvenliği Genel Müdürlüğü ile Avrupa Birliği Koordinasyon
Dairesi Başkanlığı olarak sayılmıştır. Kanun’un
12. maddesinde de İş Sağlığı ve Güvenliği Genel Müdürlüğünün görevleri
sıralanmıştır.
Dava konusu kuralla 3146 sayılı Kanun’un 12.
maddesine eklenen (m) bendinde ise işyeri hekimi, iş güvenliği uzmanı,
diğer teknik ve sağlık personel ile işçilere eğitim vermek için kamu kurum
ve kuruluşları, üniversiteler ve Türk Ticaret Kanunu hükümlerine göre
faaliyet gösteren şirketler ile ortak sağlık ve güvenlik birimlerini
yetkilendirmek, gerektiğinde yetkilerini iptal etmek, hizmetin etkin ve
verimli bir şekilde verilip verilmediğinin kontrol ve denetimini sağlamak,
işyeri hekimi ve iş güvenliği uzmanının eğitimleri sonundaki sınavları
yapmak veya yaptırmak ve belgelerini vermek görevinin İş Sağlığı ve
Güvenliği Genel Müdürlüğünce yerine getirileceği kurala bağlanmıştır.
Bu düzenleme, 6009 sayılı Kanunla 4857 sayılı
Kanun’da yapılmış olan değişikliklerin Çalışma ve
Sosyal Güvenlik Bakanlığının Teşkilat ve Görevleri Hakkında Kanun’a
uyarlanması amacıyla yapılmıştır. Böylece, 4857 sayılı Kanun’a ilişkin
olarak yapılan düzenlemelere Bakanlığın teşkilat Kanunu’nda yer
verilmiştir.
4857 sayılı Kanun’un 2. maddesinin üçüncü
fıkrasından sonra gelmek üzere eklenen dördüncü fıkrası ile 81. maddesine
ikinci fıkradan sonra gelmek üzere eklenen üçüncü ve dördüncü fıkralara
ilişkin gerekçeler bu kural yönünden de geçerlidir.
Açıklanan
nedenlerle, dava konusu kural, Anayasa’nın 2., 7., 130. ve 135.
maddelerine aykırı değildir. İptal isteminin
reddi gerekir.
O- Kanun’un 62. Maddesinin (ç) Bendinde
Yer Alan “…2010 takvim yılı
kazançlarına uygulanmak üzere…” İbaresinin İncelenmesi
Dava dilekçesinde,
yıllık vergi esasına göre düzenlemenin 2010 yılı başına taşınmasının olağan
olduğu, ancak düzenlemenin bu taşımadan farklı bir anlam içerdiği, düzenlemenin,
yapılan değişikliğin 2010 yılı ile sınırlı olarak uygulanması anlamına
gelebileceği gibi değişiklikle getirilen sınırlamanın sadece 2010 yılında
bir kereye mahsus olmak üzere uygulanacağı anlamına da gelebileceği, hukuk
devletinin en temel ilkesinin belirlilik olduğu ve hukuk kurallarının açık,
belirgin ve uygulayıcılara güvence vermek zorunda olduğu belirtilerek
kuralın, Anayasa’nın 2. maddesine aykırı olduğu ileri sürülmüştür.
Yatırım indirimi istisnası uygulamasına 1.1.2006
tarihinden itibaren son verilmiştir. 193 sayılı Kanun’un yatırım indirimi
istisnasını düzenleyen ve yürürlükten kaldırılan 19. maddesinde yatırım indirimi istisnası uygulamasına, istisnaya konu
iktisadi kıymete ilişkin harcamaların yapıldığı yılda başlanacağı ve
indirimden yararlanılacak tutara ulaşılıncaya kadar devam olunacağı
belirtildiğinden, uygulama yürürlükten kaldırılırken geçiş hükümleri
düzenlenmiştir. Bu kapsamda, 193 sayılı Kanun’un geçici 69. maddesiyle
31.12.2005 tarihi itibariyle devreden yatırım indirimi tutarı veya bu
tarihten önce yatırıma başlayıp halen devam eden bağlantılı yatırımları
bulunan mükelleflerin yatırım indirimi istisnası uygulamasının devam
edeceği hükme bağlanmıştır.
6009 sayılı Kanun’un 5. maddesiyle bahse konu
geçici 69. maddenin birinci fıkrasına “Şu
kadar ki, vergi matrahlarının tespitinde yatırım indirimi istisnası olarak
indirim konusu yapılacak tutar, ilgili kazancın % 25’ini aşamaz.”
cümlesi eklenmiş ve madde kapsamındaki yatırım indirimi istisnası
tutarlarının, vergi matrahlarının tespitinde ilgili kazancın %25’ini
aşmayacak şekilde indirim konusu yapılabileceği kural altına alınmıştır.
6009 sayılı Kanun’un dava konusu olan 62.
maddesinin (ç) bendinde ise Kanun’un 5. maddesinin 2010 takvim yılı
kazançlarına uygulanmak üzere yayımı tarihinde yürürlüğe gireceği
öngörülmüştür. Buna göre yatırım indirimi tutarına sınırlama getiren 5.
madde, 2010 takvim yılı kazançlarına uygulanmak üzere Kanun’un yayımlanma
tarihi olan 1.8.2010 tarihinde yürürlüğe girecektir.
Dava konusu düzenleme, yatırım
indiriminin sadece 2010 yılı kazançlarına uygulanması ve sonraki yılların
kazancından indirim yapılamaması anlamına gelebileceği gibi yatırım
indirimine getirilen sınırlamanın sadece 2010 yılı kazançlarına bir kereye
mahsus uygulanması ve sonraki yıl kazançlarında sınırlama olmadan yatırım
indiriminin yapılması anlamına da gelebilecektir.
Kural, yatırım indirimi tutarlarının mükellefin
yıllık kazancının %25’i ile sınırlandırılması uygulamasının hangi yılları
kapsayacağı ve sınırlandırmanın sonraki yıllarda uygulanıp uygulanmayacağı
konusunda belirli ve açık değildir. Dolayısıyla, farklı uygulamalara neden
olabilecek kuralın, mükellefler açısından açık, belirli ve öngörülebilir
olduğundan söz edilemez.
Açıklanan nedenlerle, dava konusu kural Anayasa’nın
2. maddesine aykırıdır. İptali gerekir.
VI- YÜRÜRLÜĞÜN DURDURULMASI İSTEMİ
23.7.2010 günlü, 6009 sayılı Gelir
Vergisi Kanunu ile Bazı Kanun ve Kanun Hükmünde Kararnamelerde Değişiklik
Yapılmasına Dair Kanun’un;
A- 5. maddesiyle 193 sayılı Kanun’un
geçici 69. maddesinin birinci fıkrasına eklenen “Şu kadar ki, vergi matrahlarının
tespitinde yatırım indirimi istisnası olarak indirim konusu yapılacak
tutar, ilgili kazancın % 25’ini aşamaz.” biçimindeki cümle, 9.2.2012 günlü,
E. 2010/93, K. 2012/20 sayılı kararla iptal edildiğinden, bu cümlenin,
uygulanmasından doğacak sonradan giderilmesi güç veya olanaksız durum ve
zararların önlenmesi ve iptal kararının sonuçsuz kalmaması için kararın
Resmî Gazete’de yayımlanacağı güne kadar YÜRÜRLÜĞÜNÜN DURDURULMASINA,
B- 1- 35. maddesiyle 29.6.2001 günlü, 4706
sayılı Hazineye Ait Taşınmaz Malların Değerlendirilmesi ve Katma Değer
Vergisi Kanununda Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun’un geçici 4.
maddesinin değiştirilen ikinci fıkrasının birinci cümlesinde yer alan “…
öncelikle büyükşehir belediyelerine, büyükşehir belediyelerinin talebinin
olmaması halinde …” ibaresine,
2- 42. maddesiyle 5.5.2005 günlü, 5345
sayılı Gelir İdaresi Başkanlığının Teşkilat ve Görevleri Hakkında Kanun’un
29. maddesine eklenen;
a- “Başkanlık merkez ve taşra
teşkilatında, 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu ve diğer kanunların
sözleşmeli personel çalıştırılması hakkındaki usul ve esaslara bağlı
olmaksızın, Bakan onayı ile Başkanlığın stratejik plan ve performans programlarında
yer alan önemli projelerin hazırlanması, gerçekleştirilmesi veya
uygulanması amacıyla proje süresi ile sınırlı olmak üzere tam veya kısmî
zamanlı sözleşmeli personel çalıştırılabilir. Bunlara ödenecek ücret, 657
sayılı Kanunun 4 üncü maddesinin (B) bendine göre çalıştırılanlar için
uygulanmakta olan sözleşme ücreti tavanının beş katını, çalıştırılabilecek
toplam sözleşmeli personel sayısı ise 150’yi geçemez ve bu fıkrada
belirtilen ücret dışında herhangi bir ödeme yapılamaz. Bu şekilde istihdam
edilecek personelin, yükseköğretim kurumlarından lisans düzeyinde eğitim
veren fakülte veya bölümlerinden veya bunlara denkliği Yükseköğretim
Kurulunca kabul edilmiş yurtdışındaki yükseköğretim kurumlarından mezun
olması şarttır. Sözleşmeli personelde aranılacak diğer nitelikler, istihdam
türüne bağlı sözleşmeli personel sayısı ile ödenecek sözleşme ücretinin
tespiti, istihdama dair hususlar ile sözleşme usul ve esasları Başkanlıkça
belirlenir.” biçimindeki fıkraya,
b- Son fıkrada yer alan “Bunun dışında
sözlü sınav ile ilgili herhangi bir kayıt sistemi kullanılmaz.” biçimindeki
cümleye,
3- 47. maddesiyle 1.6.1989 günlü, 3568
sayılı Serbest Muhasebeci Mali Müşavirlik ve Yeminli Mali Müşavirlik
Kanunu’nun 45. maddesinin değiştirilen üçüncü fıkrasının “… 233 sayılı Kamu
İktisadi Teşebbüsleri Hakkında Kanun Hükmünde Kararname kapsamındaki
iktisadi devlet teşekkülleri, kamu iktisadi kuruluşları ve bunların müesseseleri,
bağlı ortaklıkları ve iştirakleri, kamu idarelerinin doğrudan ya da dolaylı
hissedarı olduğu kurumlar ile Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonunun
yönetimindeki kurumların bu Kanun kapsamındaki faaliyetlerini yürütmemeleri
şartıyla, bu kurum ve kuruluşların …” bölümüne,
4- 48. maddesiyle 22.5.2003 günlü,
4857 sayılı İş Kanunu’nun 2. maddesinin üçüncü fıkrasından sonra gelmek
üzere eklenen dördüncü fıkraya,
5- 49. maddesiyle 4857 sayılı Kanun’un
81. maddesine ikinci fıkradan sonra gelmek üzere eklenen üçüncü ve dördüncü
fıkralara,
6- 50. maddesiyle 9.1.1985 günlü, 3146
sayılı Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığının Teşkilat ve Görevleri
Hakkında Kanun’un 12. maddesinin birinci fıkrasına (l) bendinden sonra
gelmek üzere eklenen (m) bendine,
yönelik iptal istemleri 9.2.2012 günlü,
E. 2010/93, K. 2012/20 sayılı kararla reddedildiğinden, bu fıkra, bent,
cümle, bölüm ve ibareye ilişkin yürürlüğün durdurulması isteminin REDDİNE,
C- 27. maddesiyle 13.12.1983 günlü, 178
sayılı Maliye Bakanlığının Teşkilat ve Görevleri Hakkında Kanun Hükmünde
Kararname’nin 43. maddesinin (a) bendine üçüncü paragraftan sonra gelmek
üzere eklenen paragraf hakkında, 9.2.2012 günlü, E.2010/93, K.2012/20
sayılı kararla karar verilmesine yer olmadığına karar verildiğinden, bu
paragrafa ilişkin yürürlüğün durdurulması istemi hakkında KARAR VERİLMESİNE YER OLMADIĞINA,
9.2.2012 gününde OYBİRLİĞİYLE karar verilmiştir.
VII- SONUÇ
23.7.2010 günlü, 6009 sayılı Gelir
Vergisi Kanunu ile Bazı Kanun ve Kanun Hükmünde Kararnamelerde Değişiklik
Yapılmasına Dair Kanun’un:
1- 3. maddesiyle değiştirilen,
31.12.1960 günlü, 193 sayılı Gelir Vergisi Kanunu’nun 103. maddesinde yer
alan (ücret gelirlerinde 76.200 TL’den fazlasının 76.200 TL’si için 18.594
TL) ibaresinden sonra gelen “… fazlası % 35 oranında …” ibaresinin, “ücret
gelirleri” yönünden Anayasa’ya aykırı olmadığına ve iptal isteminin REDDİNE, OYBİRLİĞİYLE,
2- 5. maddesiyle 193 sayılı Kanun’un
geçici 69. maddesinin birinci fıkrasına eklenen “Şu kadar ki, vergi matrahlarının
tespitinde yatırım indirimi istisnası olarak indirim konusu yapılacak
tutar, ilgili kazancın % 25’ini aşamaz.” biçimindeki cümlenin, Anayasa’ya
aykırı olduğuna ve İPTALİNE,
OYBİRLİĞİYLE,
3- 6. maddesiyle 193 sayılı Kanun’a
eklenen Geçici Madde 78’in “Eksik olması halinde ise bu fark, vergi sorumluları
tarafından bu Kanunun yayımlanmasından sonra yapılacak ilk ücret
ödemesinden kesilerek bu ödemenin ait olduğu döneme ilişkin muhtasar
beyannamenin verilme ve ödeme süresi içinde topluca (muhtasar beyanname
verme yükümlülüğü olmayanlar hariç) verilecek ayrı bir beyanname ile beyan
edilir ve ödenir. Bu beyanname için ayrıca damga vergisi hesaplanmaz.
Anılan sürede düzeltilen söz konusu fark için gecikme faizi ve vergi cezası
aranmaz; eksik tahakkuk etmiş olan verginin bu süre içinde tamamlanmaması
halinde bu tarihte vergi ziyaı doğmuş olur.” biçimindeki cümlelerinin
Anayasa’ya aykırı olmadığına ve iptal isteminin REDDİNE, OYBİRLİĞİYLE,
4- 14. maddesiyle değiştirilen, 4.1.1961
günlü, 213 sayılı Vergi Usul Kanunu’nun 369. maddesinin ikinci fıkrasının
Anayasa’ya aykırı olmadığına ve iptal isteminin REDDİNE, OYBİRLİĞİYLE,
5- 25. maddesiyle 8.9.1983 günlü, 2886
sayılı Devlet İhale Kanunu’na eklenen Geçici Madde 3’de yer alan “… tahsil
edilmiş olanlar iade edilmez” ibaresinin, Anayasa’ya aykırı olmadığına ve
iptal isteminin REDDİNE, OYBİRLİĞİYLE,
6- 27. maddesiyle 13.12.1983 günlü, 178
sayılı Maliye Bakanlığının Teşkilat ve Görevleri Hakkında Kanun Hükmünde
Kararname’nin 43. maddesinin (a) bendine üçüncü paragraftan sonra gelmek
üzere eklenen paragraf, 26.9.2011 günlü, 659 sayılı Genel Bütçe Kapsamındaki
Kamu İdareleri Ve Özel Bütçeli İdarelerde Hukuk Hizmetlerinin Yürütülmesine
İlişkin Kanun Hükmünde Kararname’nin 17. maddesinin beşinci fıkrasının (g)
bendi ile yürürlükten kaldırıldığından, bu paragrafa ilişkin konusu
kalmayan iptal istemi hakkında KARAR
VERİLMESİNE YER OLMADIĞINA, OYBİRLİĞİYLE,
7- 30. maddesiyle değiştirilen, 8.5.1991
günlü, 3717 sayılı Adli Personel ile Devlet Davalarını Takip Edenlere Yol
Gideri ve Tazminat Verilmesi ile 492 Sayılı Harçlar Kanununun Bir
Maddesinin Yürürlükten Kaldırılması Hakkında Kanun’un 2. maddesinin birinci
fıkrasının, Anayasa’ya aykırı olmadığına ve iptal isteminin REDDİNE, OYBİRLİĞİYLE,
8- 35. maddesiyle 29.6.2001 günlü, 4706
sayılı Hazineye Ait Taşınmaz Malların Değerlendirilmesi ve Katma Değer
Vergisi Kanununda Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun’un geçici 4.
maddesinin değiştirilen ikinci fıkrasının birinci cümlesinde yer alan “…
öncelikle büyükşehir belediyelerine, büyükşehir belediyelerinin talebinin
olmaması halinde …” ibaresinin, Anayasa’ya aykırı olmadığına ve iptal
isteminin REDDİNE, OYBİRLİĞİYLE,
9- 42. maddesiyle 5.5.2005 günlü,
5345 sayılı Gelir İdaresi Başkanlığının Teşkilat ve Görevleri Hakkında Kanun’un
29. maddesine eklenen;
a- “Başkanlık merkez ve taşra
teşkilatında, 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu ve diğer kanunların
sözleşmeli personel çalıştırılması hakkındaki usul ve esaslara bağlı
olmaksızın, Bakan onayı ile Başkanlığın stratejik plan ve performans
programlarında yer alan önemli projelerin hazırlanması, gerçekleştirilmesi
veya uygulanması amacıyla proje süresi ile sınırlı olmak üzere tam veya
kısmî zamanlı sözleşmeli personel çalıştırılabilir. Bunlara ödenecek ücret,
657 sayılı Kanunun 4 üncü maddesinin (B) bendine göre çalıştırılanlar için
uygulanmakta olan sözleşme ücreti tavanının beş katını, çalıştırılabilecek
toplam sözleşmeli personel sayısı ise 150’yi geçemez ve bu fıkrada
belirtilen ücret dışında herhangi bir ödeme yapılamaz. Bu şekilde istihdam
edilecek personelin, yükseköğretim kurumlarından lisans düzeyinde eğitim
veren fakülte veya bölümlerinden veya bunlara denkliği Yükseköğretim
Kurulunca kabul edilmiş yurtdışındaki yükseköğretim kurumlarından mezun
olması şarttır. Sözleşmeli personelde aranılacak diğer nitelikler, istihdam
türüne bağlı sözleşmeli personel sayısı ile ödenecek sözleşme ücretinin
tespiti, istihdama dair hususlar ile sözleşme usul ve esasları Başkanlıkça
belirlenir.” biçimindeki fıkranın, Anayasa’ya aykırı olmadığına ve iptal
isteminin REDDİNE, OYBİRLİĞİYLE,
b- Son fıkrada yer alan “Bunun dışında
sözlü sınav ile ilgili herhangi bir kayıt sistemi kullanılmaz.” biçimindeki
cümlenin, Anayasa’ya aykırı olmadığına ve iptal isteminin REDDİNE, Fulya KANTARCIOĞLU,
Mehmet ERTEN, Osman Alifeyyaz PAKSÜT
ile Zehra Ayla
PERKTAŞ’ın karşıoyları ve
OYÇOKLUĞUYLA,
10- 47. maddesiyle 1.6.1989 günlü, 3568
sayılı Serbest Muhasebeci Mali Müşavirlik ve Yeminli Mali Müşavirlik
Kanunu’nun 45. maddesinin değiştirilen üçüncü fıkrasının “… 233 sayılı Kamu
İktisadi Teşebbüsleri Hakkında Kanun Hükmünde Kararname kapsamındaki
iktisadi devlet teşekkülleri, kamu iktisadi kuruluşları ve bunların müesseseleri,
bağlı ortaklıkları ve iştirakleri, kamu idarelerinin doğrudan ya da dolaylı
hissedarı olduğu kurumlar ile Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonunun
yönetimindeki kurumların bu Kanun kapsamındaki faaliyetlerini yürütmemeleri
şartıyla, bu kurum ve kuruluşların …” bölümünün, Anayasa’ya aykırı
olmadığına ve iptal isteminin REDDİNE,
OYBİRLİĞİYLE,
11- 48. maddesiyle 22.5.2003 günlü,
4857 sayılı İş Kanunu’nun 2. maddesinin üçüncü fıkrasından sonra gelmek
üzere eklenen dördüncü fıkranın, Anayasa’ya aykırı olmadığına ve iptal
isteminin REDDİNE, OYBİRLİĞİYLE,
12- 49. maddesiyle 4857 sayılı Kanun’un
81. maddesine ikinci fıkradan sonra gelmek üzere eklenen üçüncü ve dördüncü
fıkraların, Anayasa’ya aykırı olmadığına ve iptal isteminin REDDİNE, OYBİRLİĞİYLE,
13- 50. maddesiyle 9.1.1985 günlü, 3146
sayılı Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığının Teşkilat ve Görevleri
Hakkında Kanun’un 12. maddesinin birinci fıkrasına (l) bendinden sonra
gelmek üzere eklenen (m) bendinin, Anayasa’ya aykırı olmadığına ve iptal
isteminin REDDİNE, OYBİRLİĞİYLE,
14- 62. maddesinin (ç) bendinde yer alan “…
2010 takvim yılı kazançlarına uygulanmak üzere …” ibaresinin, Anayasa’ya aykırı olduğuna ve İPTALİNE, OYBİRLİĞİYLE,
9.2.2012 gününde karar verildi.
|
Başkan
Haşim KILIÇ
|
Başkanvekili
Serruh KALELİ
|
Başkanvekili
Alparslan ALTAN
|
|
Üye
Fulya KANTARCIOĞLU
|
Üye
Mehmet ERTEN
|
Üye
Serdar ÖZGÜLDÜR
|
|
Üye
Osman Alifeyyaz PAKSÜT
|
Üye
Zehra Ayla PERKTAŞ
|
Üye
Recep KÖMÜRCÜ
|
|
Üye
Burhan ÜSTÜN
|
Üye
Engin YILDIRIM
|
Üye
Nuri NECİPOĞLU
|
|
Üye
Hicabi DURSUN
|
Üye
Celal Mümtaz AKINCI
|
Üye
Erdal TERCAN
|
KARŞIOY GEREKÇESİ
5345 sayılı Kanun’un 29. maddesinin, 23.7.2010
günlü 6009 sayılı Yasa’nın 42. maddesiyle eklenen sözlü sınavlara ilişkin
beşinci fıkrasının son tümcesinde, “Bunun dışında sözlü sınav ile ilgili
herhangi bir kayıt sistemi kullanılamaz” denilerek bu konuda sınırlayıcı
bir kural getirilmiştir.
Anayasa’nın 2. maddesinde yer alan hukuk devleti,
eylem ve işlemleri hukuka uygun olan, her alanda adaletli bir hukuk düzeni
kurup bunu geliştirerek sürdüren tüm eylem ve işlemlerini objektif esaslara
bağlayarak yargı denetimine açan, adil yargılanma hakkını sağlayan devlettir.
Yasa koyucunun, bu doğrultuda düzenlemeler yaparak hukuk devletini yaşama
geçirmekle yükümlü olduğu gözetildiğinde idarenin, personel alımında
uyguladığı mülâkatta, yargısal denetimi kolaylaştırmak amacıyla kayıt
sistemi ya da başka bir yöntemi uygulamasının engellenmesi, öncelikle hukuk
devleti anlayışının özümsenemediğinin göstergesidir. Kamu hizmetinin
özelliğine göre istihdam edilecek kişilerde hangi vasıfların aranacağının
ve göreve alınmada nasıl bir yöntem uygulanacağının objektif esaslara göre belirlenmesi
ve hiçbir kuşkuya yer vermeyecek şekilde sonuca ulaşılmasının sağlanması
idarenin sorumluluğu altındadır. Bu sorumluluğun gereği gibi yerine
getirebilmesi için idarenin takdir yetkisini kullanarak belirleyeceği
yöntemlere yasa ile müdahale edilmesi, hukuk devleti olma iddiasından
vazgeçildiği anlamına geleceğinden, Anayasa ile bağdaşmaz. Hukuk
devletinde, getirilen bir yasaklama ile idarenin takdir yetkisi
kaldırılıyorsa, bunun şeffaflığı ve objektifliği engelleyerek yargısal
denetim alanını daraltmak değil, aksine genişletmek amacıyla yapılması
gerekir.
Öte yandan, Anayasa’nın 70. maddesine göre, her
Türk, kamu hizmetlerine girme hakkına sahiptir; Hizmete alınmada, görevin
gerektirdiği niteliklerden başka hiçbir ayırım gözetilemez. Bu ilkenin
uygulamaya yansıtılmasının en etkili yolunun, hizmete alınacakların
niteliklerinin saptanmasında, objektif yöntemlerin uygulanması olduğu kuşkusuzdur.
İdarelerin kamu personelinin atanmasını bu çerçevede gerçekleştirmeleri,
hizmetin gerekli kıldığı özellikler dışında öznel değerlendirmelere yol
açacak ya da bu izlenimi verecek davranışlardan kaçınmaları Anayasa’nın 70.
maddesinin gereğidir. Kamu hizmetine alınmada objektif esasların
uygulanmasını engelleyen kuralların ise bu ilkeyle bağdaşmadığı açıktır.
Belirtilen nedenlerle Anayasa’ya aykırı olduğu
kanısına varılan dava konusu kuralın iptali gerektiği düşüncesiyle çoğunluk
görüşüne katılmıyorum.
Üye
Fulya
KANTARCIOĞLU
KARŞIOY GEREKÇESİ
5345 sayılı Yasa’nın 29. maddesinin son fıkrasında
yer alan ve iptali istenilen kuralda “Bunun dışında sözlü sınav ile ilgi
herhangi bir kayıt sistemi kullanılmaz” denilmektedir.
Anayasa Mahkemesi’nin 23.7.2011 – 28003 sayılı Resmi Gazete’ de
yayımlanan 14.04.2011
günlü, E.2009/63 ve K.2011/66 sayılı kararının KARŞIOY GEREKÇESİ bölümünün I) numaralı bendinde belirttiğim gerekçe uyarınca,
kuralın iptali gerektiğinden çoğunluk görüşüne katılmadım.
Üye
Mehmet
ERTEN
KARŞIOY YAZISI
Kanun’un 42. maddesiyle 5345 sayılı Gelir İdaresi
Başkanlığının Teşkilat ve Görevleri Hakkında Kanun’un 29. maddesine eklenen
son fıkrada yer alan “Bunun dışında sözlü sınav ile ilgili herhangi bir
kayıt sistemi kullanılmaz” biçimindeki cümlenin, Anayasa Mahkemesinin E:2011/59, K:2012/34 sayılı
kararında yer alan 6216 sayılı yasanın 27. maddesinin (4) numaralı
fıkrasının son cümlesinin Anayasa’ya aykırılığına ilişkin karşıoy
gerekçesinde açıklanan nedenlerle iptali gerekir.
Üye
Osman
Alifeyyaz PAKSÜT
KARŞIOY GEREKÇESİ
23.7.2010 günlü, 6009 sayılı Yasa ile 5345 sayılı
Yasa’nın 29. maddesine eklenen ve iptali istenilen “Bunun dışında sözlü
sınav ile ilgili herhangi bir kayıt sistemi kullanılmaz.” cümlesinin de
yer aldığı son fıkrası şu şekildedir.
“Bu
madde hükümlerine göre yapılacak sözlü sınavlar, adayın;
a) Bir
konuyu kavrayıp özetleme, ifade yeteneği ve muhakeme gücünün,
b)
Liyakati, temsil kabiliyeti, bilgi düzeyi, davranış ve tepkilerinin mesleğe
veya göreve uygunluğunun,
c)
Özgüveni, ikna kabiliyeti ve inandırıcılığının,
ç) Genel
yetenek ve genel kültürünün,
d)
Bilimsel ve teknolojik gelişmelere açıklığının,
değerlendirilmesi
suretiyle yapılır. Sınav kurulu, adaylar hakkında yukarıda yazılı
özelliklerin her biri için değerlendirme yapar. Yapılan değerlendirmeye
göre puanlar tutanağa geçirilir. Bunun dışında sözlü sınav ile ilgili
herhangi bir kayıt sistemi kullanılmaz.”
Madde
hükmü ile vergi dairesi Başkanlıklarında görev yapacak avukat, denetim
elamanı ve uzman personel adaylığı yazılı sınavından sonra yapılacak sözlü
sınavda, şeffaflığı ve objektifliği sağlayacak ve herhangi bir uyuşmazlık
çıkması halinde kanıt olabilecek bir kayıt sisteminin kullanılması
yasaklanmıştır.
Anayasa’nın
2. maddesinde yer alan hukuk devleti eylem ve işlemleri hukuka uygun olan
her alanda adaletli bir hukuk düzeni kurup bunu geliştirerek sürdüren, tüm
eylem ve işlemlerini objektif esaslara bağlayarak yargı denetimine açan
devlettir.
Anayasa’nın “kamu hizmetlerine girme hakkı”nı
düzenleyen 70. maddesinde ise “Her
Türk kamu hizmetine girme hakkına sahiptir. Hizmete alınmada, görevin
gerektirdiği niteliklerden başka hiçbir ayırım gözetilemez” denilmiş olup,
buna göre hizmete alınmada hizmetin gerekli kıldığı nitelikler dışında
öznel değerlendirmelere yol açabilecek davranışlardan kaçınmak
gerekmektedir.
Bu
durumda dava konusu kural idari işlemlerde objektifliği ve şeffaflığı
engellediği gibi, uyuşmazlık çıkması halinde kanıt olabilecek bir kayıt
sisteminden kaçınılması suretiyle idari işlemlerde yargısal denetim alanını
da daraltmaktadır.
Açıklanan
nedenle kural Anayasa’nın 2. ve 70. maddelerine aykırı olduğu ve iptali
gerektiği düşüncesiyle çoğunluk kararına katılmıyorum.
Üye
Zehra
Ayla PERKTAŞ
|