|
I- 2247 SAYILI KANUN’UN 27.
MADDESİ GEREĞİNCE VERİLEN (BAŞVURU RED) KARARLAR
Uyuşmazlık Mahkemesi
Başkanlığından:
1-ESAS NO : 2014/19
KARAR NO : 2014/19
KARAR TR : 02.06.2014
(Ceza Bölümü)
ÖZET :
2247 sayılı Yasa'nın 1 ve 14. maddesinde belirtilen koşullar
oluşmadığından, (Ağır Ceza Mahkemesinin görevsizlik kararı
kesinleşmediğinden) aynı Yasa'nın 27. maddesi uyarınca yöntemine uygun
bulunmayan BAŞVURUNUN REDDİNE karar verilmesinin gerektiği hk.
K A R A R
Davacı :
K.H.
Sanık : S.Ç.
O L A Y :
Topkule/İstanbul 66. Mekanize Piyade Tugay Komutanlığı emrinde Temmuz 2004
- Temmuz 2008 tarihleri arasında maaş mutemeti olarak görevli Mu.Kad. Bçvş.
S.Ç.’ın, aynı Komutanlık emrinde görevli iken 24.10.2005 tarihinde
sözleşmesi sona eren Uzm.Çvş. V.Ö.’i 15.08.2006 tarihinden itibaren,
03.03.2004 tarihinde sözleşmesi sona eren Uzm.Çvş. A.Ç.’ı 15.08.2007
tarihinden itibaren, 21.04.2003 tarihinde sözleşmesi biten Uzm.Çvş. C.K. ve
Uzm.Çvş. A.B.’u 15.11.2007 tarihinden itibaren gerçekte görev yapmadıkları
halde maaş bordrolarına (15.07.2008 tarihi dahil olmak üzere) dahil ederek
16.975.41 YTL.si emekli keseneği olmak üzere bu kişiler adına tahakkuk
ettirdiği toplam 94.874.32 YTL maaşın 73.132.39 YTL.lik bölümünü kendisi
çekerek zimmetine geçirdiği, ayrıca görev yaptığı döneme ilişkin olarak
Komutanlığa ait ortak hesaptan çektiği ya da kendi hesabına aktardığı para
miktarları ile bu dönemde Tugay Sosyal Yardım Sandığına aktardığı para
miktarı ile özel telefon görüşme bedelleri olarak Muhabere Takımına teslim
ettiği para miktarı arasında 125.478.64 YTL fark olduğu, bu farkın
73.132.39 TL.lik kısmının yukarıda izah edildiği üzere sanığın daha
evvelden Komutanlık emrinde görevli iken ilişkisi kesilmiş olan gerçekte
Tugayda görevli olmayan şahıslara maaş tahakkuk ettirilmesinden
kaynaklandığı, geri kalan 52.346.26 YTL lik kısmın ise maaş tahakkuku
sırasında personele ait veri girişlerinde oynama yaparak fazladan maaş
tahakkuk ettirmesinden kaynaklandığı, bu şekilde hazırlanıp Mal Müdürlüğüne
teslim edilen maaş ödeme evraklarının tahakkuk tutarının Mal Müdürlüğü
tarafından Tugay Komutanlığının anlaşması olan bankada bulunan yukarıda
ifade edilen ortak hesaba aktarıldığı ve sanık tarafından çekildiği ve
sanığın bu eylemleri görev yaptığı 2004 Temmuz ile 2008 Temmuz arasında
aynı kasıt altında işlediği göz önüne alındığında zincirleme suç
hükümlerinin uygulanmasının gerektiği açıklanarak, sanığın zimmet suçunu
işlerken gerçekte olmayan kişileri varmış gibi göstererek bunlar adına maaş
tahakkuk ettirilmesi için gerçeğe aykırı belgeleri tanzim etmek suretiyle
resmi belgede sahtecilik suçunu da işlediği ileri sürülerek, eylemine uyan
Askeri Ceza Kanunu’nun 131/1. maddesi ile Türk Ceza Kanunu’nun 204/2, 212 ve
43. maddeleri uyarınca ayrı ayrı cezalandırılması, meydana gelen hazine
zararının Askeri Ceza Kanunu’nun 131/1 (üçüncü fıkrası) uyarınca sanıktan
tahsili ve sanığın aynı Kanun’un 30/B. maddesi uyarınca Türk Silahlı
Kuvvetlerinden çıkartılmasına karar verilmesi istemiyle 3.Kolordu Komutanlığı
Askeri Savcılığı’nın 14.10.2008 gün ve E:2008/608, K:2008/599 sayılı
iddianamesiyle kamu davası açılmıştır.
3. Kolordu
Komutanlığı Askeri Mahkemesi 11.2.2011 gün ve E:2011/36, K:2011/52 sayılı
kararı ile, sanığın yüklenen zimmet suçunu işlediğinin sabit görüldüğü
gerekçesiyle bu suç nedeniyle cezalandırılmasına, yüklenen resmi belgede
sahtecilik suçunun ise, suçun askeri bir suç olmaması, askeri bir suça
bağlı bulunmaması ve sanığın 08.07.2009 tarihinde Türk Silahlı Kuvvetlerinden
ilişinin kesilmiş olmasıyla askeri mahkemede yargılanmayı gerektiren
ilginin kesildiği nedeniyle sanığı yargılama görevinin adli yargı yerine
ait olduğu gerekçesiyle görevsizlik kararı vermiş, kararın sanık tarafından
temyiz edilmesi üzerine, Askeri Yargıtay 4. Dairesi, 27.11.2012 gün ve E:2012/1143,
K:2012/1123 sayılı kararı ile, zincirleme zimmet suçundan verilen
mahkumiyet hükmü ile zincirleme resmi evrakta sahtecilik suçundan verilen
görevsizlik kararının suç vasfında yapılan hata sebebiyle ayrı ayrı
bozulmasına karar vermiştir.
3. KOLORDU
KOMUTANLIĞI ASKERİ MAHKEMESİ: 2.5.2013 gün ve E:2013/421, K:2013/208
sayıyla; sanığa yüklenen eylemlerin Türk Ceza Kanunu’nun 158/1-e maddesinde
düzenlenen “zincirleme kamu kurumuna karşı dolandırıcılık” ve yine aynı
Kanun’un 204/2. maddesinde yazılı “zincirleme resmi belgede sahtecilik”
suçlarını oluşturabileceği değerlendirilerek bu suçların ikisinin de askeri
bir suç veya askeri bir suça bağlı suç olmadıkları ve sanığın Türk Silahlı
Kuvvetleri ile ilişiğinin kesilmiş olması nedeni ile askeri mahkemede
yargılanmayı gerektiren ilginin kesildiği açıklanarak, sanığı yargılama
görevinin adli yargı yerine ait olduğu gerekçesiyle görevsizlik kararı
vermiş, kararın sanık tarafından temyiz edilmesi üzerine Askeri Yargıtay 4.
Dairesi, 19.11.2013 gün ve E:2013/1302, K:2013/1282 sayılı kararı ile
hükmün onanmasına karar vermiş, bu şekilde kesinleşen karar ve dava dosyası
Bakırköy 5.Ağır Ceza Mahkemesi’ne gönderilmiştir.
BAKIRKÖY 5.
AĞIR CEZA MAHKEMESİ: 21.1.2014 gün ve E:2014/11, K:2014/3 sayıyla; asker
kişi sanığın görevi dolayısıyla yedinde bulunan para veya sair menfaati
üzerine almasının nitelikli dolandırıcılık suçuyla ilgisinin bulunmadığı,
eylemin Askeri Ceza Kanununun 131. maddesinde düzenlenen zimmet suçunu oluşturma
ihtimalinin bulunduğu, sanığın daha sonra askerlik görevinden çıkartılmış
olmasının, suç tarihi itibariyle asker kişi olmadığı anlamına gelmediği,
resmi belgede sahtecilik suçu yönünden ise, sanığın suç tarihi itibariyle
asker kişi olması nedeniyle Anayasa'nın 145 maddesi kapsamında yargılamanın
askeri yargı yerine ait olduğu gerekçesiyle Bakırköy 6. Ağır Ceza Mahkemesine
itiraz yolu açık olmak üzere görevsizlik kararı vermiş, dava dosyası
Bakırköy Cumhuriyet Başsavcılığınca, Mahkememize gönderilmiştir.
İNCELEME
VE GEREKÇE: Uyuşmazlık Mahkemesi Ceza Bölümünün, Serdar ÖZGÜLDÜR’ün Başkanlığında,
Üyeler; Ahmet KARADAVUT, Davut TELLİ, Şuayip ŞEN, Haluk ZEYBEL, Yusuf Tamer
ÇETİN, Mehmet AVCIOĞLU’nun katılımlarıyla yapılan 02.06.2014 günlü
toplantısında, Raportör-Hâkim G. Fatma BÜYÜKEREN’in, başvurunun reddi
yolundaki raporu ve dosyadaki belgeler okunduktan; ilgili Başsavcılarca
görevlendirilen Yargıtay Cumhuriyet Savcısı Mehmet BAYHAN ile Askeri
Yargıtay Başsavcı Yardımcısı Veli ÇALIŞKAN’ın, başvurunun reddine ilişkin
sözlü açıklamaları dinlendikten sonra GEREĞİ GÖRÜŞÜLÜP DÜŞÜNÜLDÜ:
Dosyanın incelenmesinde, adli yargı yerince verilen
görevsizlik kararının itiraz yolu açık olmak üzere verildiği anlaşılmıştır.
5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 34. maddesi
ikinci fıkrasında, “Kararlarda, başvurulabilecek kanun yolu, süresi, mercii
ve şekilleri belirtilir” denilmiş, 223. maddesinin onuncu fıkrasında, “Adli
yargı dışındaki bir yargı merciine yönelik görevsizlik kararı kanun yolu
bakımından hüküm sayılır” düzenlemesi yer almış, 232. maddesinin altıncı
fıkrasında ise, “Hüküm fıkrasında, 223 üncü maddeye göre verilen kararın ne
olduğunun, uygulanan kanun maddelerinin, verilen ceza miktarının, kanun
yollarına başvurma ve tazminat isteme olanağının bulunup bulunmadığının,
başvuru olanağı varsa süresi ve merciinin tereddüde yer vermeyecek şekilde
açıkça gösterilmesi gerekir” hükmüne yer verilmiştir.
2247
sayılı Uyuşmazlık Mahkemesinin Kuruluş Ve İşleyişi Hakkında Kanun’un
“Olumsuz görev uyuşmazlığı” başlığı altında düzenlenen 14. maddesinde,
“Olumsuz görev uyuşmazlığının bulunduğunun ileri sürülebilmesi için adli,
idari veya askeri yargı mercilerinden en az ikisinin tarafları, konusu ve
sebebi aynı olan davada kendilerini görevsiz görmeleri ve bu yolda
verdikleri kararların kesin veya kesinleşmiş olması gerekir” denilmektedir.
Uyuşmazlığın
incelenebilmesi için, 2247 sayılı Yasa’nın 1 ve 14. maddeleri uyarınca,
yargı yerlerince verilen kararların kesin veya kesinleşmiş olması
gerekmektedir. Ceza Muhakemesi Kanunu hükümleri dışında ayrıca, Yargıtay
İçtihadı Birleştirme Genel Kurulu'nun 9.12.1931 gün ve E:1931/12, K:1931/48
sayılı kararında da belirtildiği gibi yargı yolunu değiştirmeye yönelik
görevsizlik kararlarının temyize tabi oldukları kuşkusuzdur. Böylece, başvuracağı
kanun yolu, süresi, mercii yasaya uygun olarak gösterilmeyen kararın
kesinleşmesinden söz edilmesine olanak yoktur. Bu nedenle, sanığa yukarıda
açıklanan haklarını belirtir nitelikte tebligat yapılarak temyiz süresinin
beklenmesi, görevsizlik kararı kesinleştikten sonra dosyanın Mahkememize
gönderilmesi gerekmektedir.
Açıklanan nedenlerle, Bakırköy 5. Ağır Ceza
Mahkemesi'nce verilen görevsizlik kararının kesinleşmemiş olması nedeniyle,
2247 sayılı Yasa'nın 1 ve 14. maddesinde belirtilen koşullar oluşmadığından,
aynı Yasa'nın 27. maddesi uyarınca yöntemine uygun bulunmayan başvurunun
reddine karar verilmesi gerekmiştir.
SONUÇ : 2247 sayılı Yasa'nın
1 ve 14. maddesinde belirtilen koşullar oluşmadığından, aynı Yasa'nın 27.
maddesi uyarınca yöntemine uygun bulunmayan BAŞVURUNUN REDDİNE, 02.06.2014
günü OYBİRLİĞİ İLE KESİN OLARAK karar verildi.
—— • ——
I- 2247 SAYILI KANUN’UN 27.
MADDESİ GEREĞİNCE VERİLEN (BAŞVURU RED) KARARLAR
Uyuşmazlık Mahkemesi
Başkanlığından:
1-ESAS NO : 2013/1472
KARAR NO : 2014/615
KARAR TR : 02.06.2014
(Hukuk Bölümü)
ÖZET :
2247 sayılı yasa’nın 24. maddesinde hüküm uyuşmazlığının varlığı için
öngörülen “dava konusunun aynı olması”, “hakkın yerine getirilmesinin
imkânsız bulunması” ve “kararlarda davanın esasının hükme bağlanması”
koşullarını taşımayan başvurunun reddi gerektiği hk.
K A R A R
Hüküm
Uyuşmazlığının giderilmesini isteyenler : 1-S.S. 19. Dönem H. Konut Yapı
Koop.
(Adli
Yargıda davacı)
Vekili : Av. S.Y.
2-S.S.M.E.
Konut Yapı Kooperatifi (Adli
Yargıda Davacı)
Vekili : Av. M.Ç.
Karşı Taraf
: Orman Genel Müdürlüğü (İdari
Yargıda davacı, Adli Yargıda davalı)
Vekili : Av. S.D.
O L A Y :
Orman Genel Müdürlüğü vekili, dava dilekçesinde özetle; Ankara İli,
Etimesgut İlçesi, Yapracık Köyünde bulunan 1.305.700 m²
lik 1204 parselin, Milli Emlak Genel Müdürlüğü’nün 22.01.1988 tarih ve
3121-43502/2896 sayılı yazılarıyla Orman Genel Müdürlüğü’ne tahsis
edildiğini; 28.01.1997 tarih ve 3307-7701/3879 sayılı yazısı ile, Türkiye
Ruh Sağlığı ve Tedavi Vakfı’na 200.000 m² lik kısmı için irtifak hakkı
tesis edildiğini, tapu iptali ve tescil davaları sonucunda 181.454 m²
lik kısmının şahıslar adına tescil edildiğini; tahsisi kaldırılan 200.000 m²
lik kısmı da göz önünde bulundurularak Milli Emlak Genel Müdürlüğü’nün
28.01.1997 tarih ve 3307-7701/3879 sayılı yazılarıyla 1204 nolu parselden
geriye kalan 904.424
m² nin Orman Genel Müdürlüğü’ne tahsisinin
yenilendiğini; 82 nolu Orman Kadastro Komisyonu tarafından 1995 yılında
yapılan ve 04.03.1997 tarihinde ilan edilen orman sınırlandırma çalışmaları
sonucu 1204 parselin Çaldağı Devlet Ormanı olarak sınırlandırıldığını;
davacı idare tarafından Etimesgut ve Büyükşehir Belediyelerine yapılan
başvurular sonucu 1204 parselin kısmen imara tabi tutulduğunu; imara tabi
tutulan 19.822
m² lik kısmın 47,48,49,50,51 ve 52 nolu adalara
gittiğini belirterek; kesinleşen orman kadastro sınırları içerisinde
bulunan yerlerle ilgili olarak yapılan işlemlerin hukuka aykırı olduğu
iddiası ile, öncelikle imar planlarının yürütmesinin durdurulması ve 1204
nolu parselin imara tabi tutulan 47, 48, 49, 50, 51 ve 52 ada nolu 19.822 m² lik
alana ait imar planlarının iptali istemiyle Ankara Büyükşehir Belediye
Başkanlığı ve Etimesgut Belediye Başkanlığı aleyhine 20.04.2004 tarihinde idari
yargıda dava açmıştır.
ANKARA 1
NOLU İDARE MAHKEMESİ: 22.12.2004 gün ve E:2004/2312 K:2004/1680 sayılı
kararında “…olayda Hazineye ait 1.305.700 m²
yüzölçümündeki 1204 parsel sayılı taşınmazın 22.01.1988 tarihinde ağaçlandırılmak
üzere Orman Genel Müdürlüğü’ne tahsis edildiği ve orman kadastrosu sonucu
Çaldağı Devlet Ormanı olarak isimlendirilip sınırlandırıldığından bahisle 19.822 m² lik
kısmının imar planı kapsamına alınmasının dava konusu edildiği anlaşılmakta
ise de: Hazinenin özel mülkiyetine konu olan 19.822 m²
yüzölçümündeki alana ilişkin dava konusu uygulama imar planı ile
parselasyon planı ve tapu tescili işlemlerinin 1996 yılında
sonuçlandırıldığı, 1204 parsel sayılı taşınmazın 28.01.1997 tarihinde
Maliye Bakanlığınca Orman Genel Müdürlüğü’ne 904.424 m²
olarak yeniden yapılan tahsisinin uyuşmazlık konusu 19.822 m² lik
alanı kapsamadığı ve zamanında Orman Genel Müdürlüğü’ne bildirilen bu
tahsis işlemine karşı da dava açılmadığı göz önünde bulundurulduğunda
mülkiyeti Hazineye ait uyuşmazlık konusu alanın ağaçlandırılmak üzere Orman
Genel Müdürlüğü’ne tahsisli olduğu ileri sürülerek tahsis edilen idare
sıfatıyla açılan davanın, davacının subjektif ehliyetinin yokluğu nedeniyle
esastan incelenmesine olanak bulunmamaktadır…” gerekçesiyle 2577 sayılı Yasa’nın
14/6 ve 15/1-b maddeleri uyarınca “ davanın ehliyet yönünden reddine” karar
vermiştir.
Kararın
davacı vekili temyiz edilmesi üzerine; DANIŞTAY 6. DAİRESİ 02.07.2007 gün
ve E:2005/3320 K:2007/4173 sayılı kararında “… verilen kararın, 2577 sayılı
İdari Yargılama Usulü Kanunu’nun 49. Maddesinin 1. Fıkrasında sayılan bozma
nedenlerinden hiçbirisi bulunmadığından, bozma isteminin yerinde
olmadığından mahkeme kararının ONANMASINA…” karar vermiş, karar düzeltme
istemi de aynı Dairece 22.12.2008 gün E:2007/10399 K:2008/9315 sayılı
kararı ile reddedilmesi ile Ankara 1 Nolu İdare Mahkemesi’nin 22.12.2004
gün ve E:2004/2312 K:2004/1680 sayılı kararı kesinleşmiştir.
S.S.
M.E. Konut Yapı Kooperatifi vekili; dava dilekçesinde özetle; 82 nolu Orman
Kadastro Komisyonunun Etimesgut İlçesi Yapracık Köyü, 1204 parsel nolu
taşınmazın, Milli Emlak Genel Müdürlüğü’nce Orman Genel Müdürlüğü’ne tahsis
edilmesi nedeniyle yapmış olduğu sınır tespitine ilişkin tespitleri ve buna
ilişkin düzenlenen sınır tespit haritaları, komisyonun tespite başlamadan
önce ilan, tebliğ ve belge toplamaya ilişkin 6831 sayılı Yasa hükümlerine
aykırı ve eksik yapılması, tapulama parsel sınırlarına uyulmaması, tutanak
ile düzenlenen harita arasında bariz farklılıkları bulunması nedeniyle;
Orman Genel Müdürlüğü aleyhine, davacının sahipli arazisinin bir kısmını
içine alan 82 Nolu Orman Kadastrosu ve sınır tespiti işlemlerinin iptali
istemiyle 11.12.2006 tarihinde adli yargıda dava açmıştır.
ANKARA
1. ASLİYE HUKUK MAHKEMESİ (Kadastro Mahkemesi sıfatıyla) : 08.05.2007 gün
ve E.2006/509 K:2007/128 sayılı kararında özetle; 6831 sayılı Orman Kanunu’nun
11. Maddesi gereğince altı aylık askı ilan süresi içerisinde itiraz
edilmeyerek kesinleşen orman kadastro tespitinin iptaline ilişkin davalara
bakmakla görevli Ankara Asliye Hukuk mahkemesi tarafından bakılması
gerektiği gerekçesiyle, Kadastro Mahkemesinin görevsiz olduğu anlaşıldığından,
dava dilekçesinin görev nedeniyle reddine karar vermiş ve verilen karar
temyiz edilmeksizin kesinleşmiştir.
ANKARA
1. ASLİYE HUKUK MAHKEMESİ: 19.07.2007 gün ve E:2007/275 K:2007/252 sayılı
kararında özetle; dava konusu taşınmazın Ankara Etimesgut İlçesinde tapuda
kayıtlı olduğu ve Etimesgut İlçesinin yargı yeri olarak Sincan Adliyesi’ne
bağlı olması nedeniyle davaya bakmakla yetkili mahkemenin Sincan Asliye
Hukuk Mahkemesi olduğu gerekçesiyle, dava dilekçesinin yetkisizlik
nedeniyle reddine karar vermiş ve verilen yetkisizlik kararı temyiz
edilmeksizin kesinleşmiştir.
S.S. 19.
Dönem H. Konut Yapı Kooperatifi vekili; dava dilekçesinde özetle; 82 nolu
Orman Kadastro Komisyonunun Etimesgut İlçesi Yapracık Köyü, 1204 parsel
nolu taşınmazın, Milli Emlak Genel Müdürlüğü’nce Orman Genel Müdürlüğü’ne
tahsis edilmesi nedeniyle yapmış olduğu sınır tespitine ilişkin tespitleri
ve buna ilişkin düzenlenen sınır tespit haritaları, komisyonun tespite
başlamadan önce ilan, tebliğ ve belge toplamaya ilişkin 6831 sayılı Yasa
hükümlerine aykırı ve eksik yapılması, tapulama parsel sınırlarına
uyulmaması, tutanak ile düzenlenen harita arasında bariz farklılıkları
bulunması nedeniyle; Orman Genel Müdürlüğü aleyhine, davacının sahipli
arazisinin bir kısmını içine alan 82 Nolu Orman Kadastrosu ve sınır tespiti
işlemlerinin iptali istemiyle 03.09.2007 tarihinde adli yargıda dava
açmıştır.
SİNCAN
1. ASLİYE HUKUK MAHKEMESİ: 28.11.2007 gün ve E:2007/376 K:2007/459 sayılı
kararı ile, dosyanın Sincan 2. Asliye Hukuk Mahkemesi’nin 2007/1 Esas
sayılı dava dosyasıyla birleştirilmesine karar vermiş ve verilen karar
temyiz edilmeksizin kesinleşmiştir.
SİNCAN
2. ASLİYE HUKUK MAHKEMESİ: 16.06.2009 gün ve E:2008/36 K:2009/329 sayılı
kararında “…davalı idarece yapılan ilk tahsisin iptal edildiği, yeniden
yapılan tahsis işlemlerinden önce parselasyon planlarının kesinleştiği,
28.01.1997 tarihli ikinci tahsisin içinde ise dava konusu parsellerin
bulunmadığı, bu durumda davaya konu orman sınırlandırılmasının 29-30-31 OTS
noktalarının arasında bulunan dava konusu parsellerin esasen tahsis dışı
kaldığı, idarenin ikinci tahsiste verilen miktarlara göre değil iptal
edilen önceki tahsise göre sınırlandırma yapması nedeni ile taşınmazların
son hali ile onman sınırları içinde kaldığı, bu durumda dava konusu orman
sınırlandırmasının 29-30-31 OTS lerden geçen sınırının doğru ve yerinde
olmadığının kabulü gerekeceği, taşınmazlar üzerinde hiçbir ağaçlandırma
işleminin yapılmamış olması…” şeklindeki gerekçe ile, “ davanın asıl ve
birleşen davanın kabulü ile 82 Nolu Orman Kadastro Komisyon Başkanlığı’nın
yapmış olduğu 04.03.1997 tarihinde ilan edilen Orman Kadastro ve sınır
tespiti işlemlerinin iptaline…” karar vermiştir.
YARGITAY
20. HUKUK DAİRESİ: 10.02.2010 gün ve E:2009/18730 K:2010/1569 sayılı BOZMA
İLAMINDA: “…dava konusu yer yürürlükteki yasa hükmüne uygun olarak
22.01.1988 tarihinde Milli Emlak Genel Müdürlüğünce ORMAN YETİŞTİRMEK ÜZERE
ORMAN GENEL MÜDÜRLÜĞÜNE TAHSİS EDİLMİŞ ve ağaçlandırma işine başlanmış
böylece taşınmaz kamu malı niteliğini kazanarak, 6831 Sayılı Yasanın 1/1
maddesi hükmü uyarınca toprağıyla birlikte orman olmuş, bu nedenle 6831
Sayılı Yasanın 1 ve 7 maddeleri gereğince orman kadastrosu sınırları içine
alınmıştır.
02.06.1986
günlü Resmi Gazetede yayınlanan Orman Kadastro Yönetmeliğinin 23/E bendi ve
15.07.2004 günlü Resmi Gazetede yayınlanan Orman Kadastro Yönetmeliğinin
28/1. bendi gereğince Maliye Bakanlığınca ağaçlandırılmak üzere tahsis
edilmiş yerlerden ağaçlandırılmış ya da ağaçlandırılmak üzere planlanmış
sahaların Devlet Ormanı olarak sınırlandırılması zorunludur. 178 sayılı
K.H.K.’nin 13/d maddesine göre Maliye Bakanlığı Milli Emlak Genel
Müdürlüğünün yaptığı tahsisten sonra tahsis yapılan Orman Genel
Müdürlüğünün muvafakati alınmadan ya da sözü edilen diğer koşullar
oluşmadan tahsis kaldırılamaz. Tahsisin kaldırılmasını gerektiren bir neden
bulunmadığı için, Milli Emlak Genel Müdürlüğünün bu taşınmaz üzerinde
tasarruf yetkisinden söz edilemez. Tahsisle kamu malı orman olan taşınmaz
üzerinde Milli Emlak Genel Müdürlüğünü tasarruf yetkisi kalmamıştır.
Yapılan tahsisten sonra somut olayda olduğu gibi, Devletin özel malı
olmaktan çıkıp kamu malı orman niteliğini kazanan taşınmazlarda yasada
yazılı koşullar oluşmadığına, tahsisin kaldırılmasını gerektiren bir neden
bulunmadığına göre, Orman Genel Müdürlüğünün muvafakati alınmadan tahsisin
kaldırılması kesinlikle olanaksızdır. Maliye Bakanlığının tek taraflı olarak
tahsisi kaldırmış olması davacılar yararına hiç bir hukuki sonuç doğurmaz.
Orman
yetiştirilmek üzere tahsis edilen taşınmaz orman niteliğini kazanacağından,
hakkında uygulanacak yasa 178 Sayılı K.H.K. hükümleri olmayıp, özel yasa
olan 6831 Sayılı Orman Yasası hükümleri olacağından, taşınmaza bu yasanın
öngördüğü usullere göre Devlet tarafından tasarruf edilmesi gerekir. 6831
Sayılı Yasa hükümleri uyarınca ormanlarla ilgili işlemler, ancak orman
kadastro komisyonları tarafından yapılabilir. Başka bir kurumun ormanlar üzerinde
tasarruf ve işlem yapma yetkisi yoktur. Yürürlükte bulunan yasa
hükümlerinde, Milli Emlak Genel Müdürlüğüne, tapuya tescil edilmiş olsun ya
da olmasın, Devlet ormanları üzerinde her hangi bir tasarrufta bulunma
yetkisi verilmemiştir. Buna rağmen yasaların kendisine vermediği böyle bir
yetkiyi kullanarak ve yasalara aykırı olarak, her hangi bir işlem yapmışsa
bu işlem yok hükmündedir.
İşte
somut olayda, tahsis yapılmakla toprağı ile birlikte kamu malı orman
niteliğini kazanan taşınmaz üzerinde Milli Emlak Genel Müdürlüğü’nün geri
alma hakkı doğmadığından yasalara aykırı olarak oluşturulan GERİ ALMA
KARARI YOK HÜKMÜNDEDİR. Halen kesinleşen orman kadastrosu sınırları içinde
bulunan ve kamu malı orman olma özelliğini sürdüren taşınmaz hakkında
yapılan imar planı da yok hükmündedir. Çünkü Yasalarımızda orman arazilerinde
imar uygulaması yapılacağına ilişkin hiç bir hüküm bulunmamaktadır.
Çekişmeli
taşınmazın bulunduğu yer ile ilgili olarak, tahsis işleminin
kaldırılmasından sonra belediye tarafından yapılan imar uygulaması aleyhine
Orman Yönetiminin Yapracık köyünde bulunan ve imara tabi tutulan 1204
sayılı parselin 47,48,49, 50, 51, 52 ada nolu 19822 m2 alana ait
imar planının idarelerine tahsis edildiği, 82 numaralı orman kadastro
komisyonunca orman olarak sınırlandırıldığı ve çalışmanın 04.03.1997
tarihinde ilan edildiği ve devlet ormanı olarak kesinleştiği, kendilerinden
görüş alınmaksızın yapılan imar planının iptali istemiyle açılan davanın, çekişmeli
19822 m2
bölümün orman Yönetimine yeniden tahsis edilen 904424 m2 alanda
kalmadığı, bu nedenle davacı Orman Genel Müdürlüğünün aktif dava ehliyeti
bulunmadığı gerekçesiyle reddine ilişkin Ankara 1 Nolu İdare Mahkemesinin
22.12.2004 gün ve 2004/2312-1680 sayılı kararı Danıştay 6. Dairesinin 02.07.2007
gün ve 2005/3320-4173 sayılı kararı ile onanmışsa da İdare Mahkemesinin
sözü edilen kararında dava konusu taşınmazın niteliği ve hukuki durumu
tartışılmadığı, esasen bu konuların incelenmesi idare mahkemesinin yetki
alanında olmadığı gibi o davada tapu malikleri taraf olmadığı. Orman
İdaresi ile Belediye arasında idare mahkemesinde görülen dava imar
uygulaması ile ilgili olduğu, İdare Mahkemesinin kararı Orman Genel
Müdürlüğüne yapılan tahsisin kaldırılması ile ilgili olmadığı, İdare
mahkemesi kararında ve bu kararı onaylayan Danıştay kararında davacı
kişilere ait tapu kaydının yasaya uygunluğunun da tartışılmadığı, aslında
tapu kaydının geçerli olup olmadığı konusunu inceleme görevi idari yargıya
değil adli yargıya ait olduğu anlaşılmaktadır. Temyize konu dava 6831
Sayılı Yasanın 11/1. maddesinde sözü edilen tapuya dayalı l0 yıllık süre
içinde açılan orman kadastrosunun iptaline ilişkindir. İdare mahkemesinde
görülen davanın konusu imar planının iptali ile ilgilidir. Bu nedenle; iki
davanın konusu farklıdır. Orman kadastrosuna itiraz davalarına bakma görevi
adli yargıya ait olduğuna göre, dayanılan tapu kaydının geçerli olup
olmadığı, dolayısıyla tahsisin kaldırılmasının yasal olup olmadığının
tartışılacağı yer adli yargıdır. Davacıların dayandığı tapu kaydı Orman
Yönetimini bağlayan bir kayıt değildir. Böyle bir tapu kaydına dayanılarak
6831sayılı Yasanın 11/1 maddesi gereğince orman kadastrosunun iptali
istenemez.
Dava
konusu taşınmaz ile hukuki durumu aynı olan 549.360 m2
yüzölçümlü Çayyolu Köyü 887 sayılı parsel idari yoldan Hazine adına,
18.06.1987 tarihinde tescil edilmesinden sonra Maliye Bakanlığınca yeşil
kuşak projesi kapsamında ağaçlandırılmak üzere Orman Genel Müdürlüğüne
tahsis edilmiş, tahsis kaldırılmadan Defterdarlığın 30.04.1992 gün 6821
sayılı yazısı ile Asliye (23) Hukuk Mahkemesinin 19.04.1990 gün ve
1989/902-268 sayılı kararı gerekçe gösterilerek 912 ve 913 sayılı
parsellere ifraz edilmiş, 912 sayılı parsel 485.650 m2
yüzölçümüyle Hazine, 913 sayılı parsel de 63.700 m2
yüzölçümüyle İsmail Baş’a adına tescil edilmiş, daha sonra 912 sayılı
parselin Asliye (22) Hukuk Mahkemesinin 14.05.1991 gün 1990/207-340 sayılı
tescil kararı gerekçe gösterilerek 926 ve 927 parsele ifraz edilerek 926
sayılı parselin 447.725
m2 olarak Hazine, 927 sayılı parsel de 39.835 m2 olarak
Mahaser Oztürk ve arkadaşları adlarına tescil edilmiş, 927 (ifrazen 945,
946 ve 947) sayılı parsel hakkında tapu maliklerinin açtığı orman kadastrosuna
itiraz davaları mahkemece ret edilmiş ve Dairece onanmış, yine 927 sayılı
parselden ifraz edilen 945, 946, 947 sayılı parseller hakkında Orman
Yönetiminin açtığı tapu iptal davaları mahkemece kabul edilmiş ve Dairece
onanıp kesinleşmiştir. Maliye Bakanlığının 22.01.1988 tarihinde Çayyolu 887
sayılı parselle birlikte Yeşil Kuşak Projesinde orman yetiştirilmek üzere
tahsis ettiği, Yenimahalle Çayyolu 843 sayılı parselden ifraz edilen 937
sayılı parsel hakkında tapu malikinin Asliye (1) Hukuk Mahkemesinde açtığı
orman kadastrosuna itiraz davasının reddine dair mahkeme kararı Dairece bozulmuş,
mahkemenin direnme kararı H.G.K.’nun 12.12.2001 gün 2001/20-1118-1156
sayılı kararı ile Daire kararında belirtilen ilkeler benimsenerek bozulmuş
ve bundan sonra orman kadastrosuna itiraz davası red edilmiş; Orman
Yönetiminin açtığı dava sonucu 937 sayılı parselin tapusunun iptaline ve
orman niteliğiyle tesciline ilişkin karar kesinleşmiştir. Yine dava konusu
parsel ile hukuki durumu aynı olan Çayyolu 887 sayılı parselden ifraz
edilen 926 sayılı parselin bir bölümüne alacağı 822 sayılı parselin bir bölümü
ve Alacaatlı 822 sayılı parselin bir bölümü için kişiler tarafından açılan
tapu iptali davasının reddine ilişkin Asliye (22) Hukuk Mahkemesinin
17.11.1994 gün ve 756-902 sayılı kararı 8. Hukuk Dairesinin 17.10.1995 gün
ve 3504-10738 sayılı kararı ile onanmış, yine davaya konu taşınmazla
birlikte tahsisi yapılan Yapracık Köyü 1204 sayılı parsel hakkında kişiler
tarafından açılan tapu iptali tescil davasının kabulüne ilişkin Asliye (10)
Hukuk Mahkemesinin 27.05.1993 gün ve 1991/551-325 sayılı kararı 8. Hukuk
Dairesinin 03.10.1994 gün ve 1993/13278-10777 sayılı kararı ile parselin
Yeşil Kuşak Projesi içinde ağaçlandırılmak üzere kamu hizmetine tahsis
edildiğinden tescil davasının reddine karar verilmesine işaretle bozulmuş
ve bozma kararma uyularak kişilerin davasının reddine karar verilmiştir.
Diğer
taraftan; davaya konu taşınmazın geldisi olan 1204 ve 750 sayılı parsel
gibi 22.01.1988 tarihinde yeşil kuşak projesinde ağaçlandırılmak üzere
Orman Genel Müdürlüğüne tahsis edilen Çayyolu Köyü 888 sayılı parselin
ifrazsıdan oluşan 895 sayılı parselden ifraz edilen ve 18033 ada 1 sayılı
parsel hakkında Orman Yönetimine yapılan tahsisin kaldırıldığına ilişkin
Danıştay 10. Dairesinin 07.06.1999 gün ve 1996/8740-3020 sayılı kararı ile
onanan 5. İdare Mahkemesinin kararının bulunduğu gerekçesiyle 18033 ada 1
sayılı parsel hakkındaki orman kadastrosunun iptaline ilişkin mahkeme
kararını onayan H.G.K.’nun 02.03.2005 gün ve 2005/20-110-128 sayılı kararı
ile bu karara konu olan idare mahkemesi kararının dava konusu taşınmazla
ilgisi bulunmamaktadır. 895 sayılı parselin idare mahkemesi kararı kapsamı
dışında kalan bölümleri hakkında orman kadastrosunu iptal eden yerel
mahkeme kararları Dairece bozulmuş, (895 parselden ifraz edilen 18037 ada 1
sayılı parselle ilgili Asliye (12) Hukuk Mahkemesinin 08.12.2005 gün ve
2003/875-430 sayılı kararı Dairenin 12.12.2006 gün ve 2006/11288-17347
sayılı kararı ile bozulmuştur). Bozma kararlarına uyularak davaların
reddine karar verilmiştir. Bu nedenlerle; H.G.K.’nun 02.03.2005 gün 2005/20-110-128
sayılı kararının dava ve temyize konu taşınmaz ile benzer yönü
bulunmamaktadır.
Bu
durumda; çekişmeli taşınmaz, davanın açıldığı tarihten önce Hazinenin özel
mülkü olmaktan çıkıp kamu malı niteliğini kazandığından, artık orman
sayılan yerlerden olduğunun kabulü zorunludur…” gerekçesiyle davacının
Orman Yönetimi aleyhine açtığı orman kadastrosunun iptali davasının reddi
gerekir denilerek kararın BOZULMASINA karar vermiş ve karar düzeltme istemi
de aynı Dairece 31.12.2010 gün ve E:2010/16479 K:2010/17226 sayılı kararı
ile reddedilmiştir.
SİNCAN
3. ASLİYE HUKUK MAHKEMESİ: 13.03.2012 gün ve E:2011/408 K:2012/55 sayılı
kararı ile Yargıtay 20. Hukuk Dairesi’nin Bozma İlamına uyarak asıl davanın
ve birleşen davanın reddine karar vermiştir.
YARGITAY
20.HUKUK DAİRESİ: 15.11.2012 gün ve E.2012/11312 K:2012/12741 sayılı
kararında özetle; dosya kapsamına ve mahkemece uyulan bozma kararı
gereğince işlem yapılarak hüküm kurulmuş olduğuna göre, davacı S.S. M.E.
Konut Yapı Koop. vekilinin yerinde görülmeyen temyiz itirazlarının reddiye,
usul ve yasaya uygun olan hükmün ONANMASINA, davacı S.S. 19. Dönem H. Konut
Yapı Koop. Vekili tarafından temyiz dilekçesinin yasal süre içinde
verilmediği, bu sebeple, yerel mahkemenin süre aşımı yönünden temyiz
isteminin reddi yolunda verdiği kararda bir isabetsizlik görülmediğinden,
S.S. 19. Dönem H. Yapı Koop. vekilinin temyiz itirazlarının reddiyle, mahkemenin
11.07.2012 tarihli temyiz talebi süresinde olmadığından reddine ilişkin
kararın ONANMASINA karar vermiş ve davacıların karar düzeltme istemi de
aynı Dairece 01.07.2013 gün ve E:2013/1645 K:2013/7443 sayılı kararı ile
reddedilmesinin ardından karar kesinleşmiştir.
UYUŞMAZLIK
MAHKEMESİNDEN İSTEK: S.S. 19. Dönem H. Konut Yapı Kooperatifi vekili, Uyuşmazlık
Mahkemesine gönderilmek üzere verdiği dilekçede özetle; Ankara Merkez,
Yapracık Köyü, Çam mevkiindeki 1204 ve dava konusu olmayan parsellerin 1954
senesinde yapılan arazi kadastrosunda tarla ve ham toprak olarak tespit
edildiğini; 1988 tarihinden itibaren Hacı Ömer Yalçın, Azime Şahin gibi
şahısların Hazine aleyhine açtıkları davalar sonunda 1204 parselin bir
kısmının tapusunu aldıklarını; 1204 parselin 1988 tarihinde 178 sayılı
kararnamenin 13/d maddesi uyarınca Tarım Orman ve Köyişleri Bakanlığı’na
devredildiğini; 1990 yılında 1204 parselin 200.000 m²
lik kısmının Orman Genel Müdürlüğü adına olan tahsisin kaldırıldığını;
idari işleme karşı yasal süresi içerisinde dava açılmayarak idari işlemin
kesinleştiğini; 23.07.1996 tarihinde 3194 sayılı İmar Kanunu uygulaması
yapıldığını, 01.04.1997 tarihinde Milli Emlak Genel Müdürlüğü tarafından
imarlı konut alanı olan taşınmazın satışa çıkarıldığını ve S.S. 19. Dönem
H. Konut Yapı Kooperatifi tarafından ihale ile alındığını; 1996 tarihinde
orman sınırlandırma çalışmalarının yapıldığını; Orman Genel Müdürlüğü’nün
imar planlarının iptali için idari yargıya açtığı davanın reddedilerek
kesinleştiğini; 19. Dönem H. Konut Yapı Kooperatifi ve S.S. Mavi Konut Yapı
Kooperatifi’nin orman sınırlandırılmasının iptaline ilişkin olarak
açtıkları davanın ise reddedildiğini; oysaki dava konusu 1204 parselin
ormanla bir ilgisinin olmadığının dosya kapsamı ile belirlendiğini
belirterek; Ankara Sincan 3. Asliye Hukuk Mahkemesi’nin E:2011/408
K:2012/55 sayılı kararı ile Ankara 1. İdare Mahkemesi’nin kararları
arasında hüküm uyuşmazlığı oluştuğundan Ankara Sincan 3. Asliye Hukuk
Mahkemesi’nin E:2011/408 K:2012/55 sayılı kararının iptali ile, usul ve
yasaya uygun Ankara 1. İdare Mahkemesi’nin E:2004/2312 K:2004/1680 sayılı
kararın kabulüne, hüküm uyuşmazlığının bu şekilde giderilmesini talep etmiştir.
S.S.
M.E. Konut Yapı Kooperatifi vekili, Uyuşmazlık Mahkemesine gönderilmek
üzere verdiği dilekçede özetle; davacı kooperatife ait, Ankara ili,
Etimesgut İlçesi, Yapracık Köyü, 395 sayılı parselin (yeni 51 ada 1 parsel
v.s.) bir kısmının 82 nolu Orman Kadastro komisyon Başkanlığının yapmış
olduğu 04.03.1997 tarihinde ilan edilen Orman Kadastro Komisyonu kararı ile
“orman olarak sınırlandırılması üzerine” adli yargıda dava açıldığını;
yapılan yargılama sonucu verilen ve kesinleşen karar ile 395 parselin orman
alanı olarak sınırlandırıldığını; ancak dava konusu taşınmazı da kapsayan
imar planlarının iptali için Orman İdaresince idari yargıda açılan davanın
reddedildiğini; bu durumda Ankara Sincan 3. Asliye Hukuk Mahkemesi’nin
E:2011/408 K:2012/55 sayılı kararı ile Ankara 1. İdare Mahkemesi’nin
kararları arasında hüküm uyuşmazlığı oluştuğunu belirterek Ankara Sincan 3.
Asliye Hukuk Mahkemesi’nin E:2011/408 K:2012/55 sayılı kararının iptali
ile, usul ve yasaya uygun Ankara 1. İdare Mahkemesi’nin E:2004/2312
K:2004/1680 sayılı kararın kabulüne, hüküm uyuşmazlığının bu şekilde
giderilmesini talep etmiştir.
Karşı
taraf Orman Genel Müdürlüğü vekili cevap dilekçesinde özetle; İdari ve adli
yargıda tarafların aynı olmadığı gibi idari yargıda esastan inceleme
yapılmaksızın karar verildiğini belirterek; ortada hüküm uyuşmazlığı bulunmadığından
hüküm uyuşmazlığının giderilmesi talebinin reddine karar verilmesini
istemiştir.
Başkanlıkça,
2247 sayılı Yasa’nın 24 ve 16. Maddelerine göre ilgili Başsavcılarının
düşünceleri istenmiştir.
DANIŞTAY
BAŞSAVCISI:”…Hüküm uyuşmazlığı bulunduğu ileri sürülen adli ve idari yargı
kararlarının incelenmesinden, ortada, adli ve idari yargı yerlerince
verilmiş ve yasa yollarına başvurularak kesinleşmiş kararlar oldukları;
davaların taraflarından en az birinin (Orman Genel Müdürlüğü) aynı olduğu
anlaşılmıştır.
Kararlarda
işin esasının hükme bağlanması yönünden incelendiğinde;
Orman
Genel Müdürlüğünce İdare mahkemesinde imar planının iptali istemiyle açılan
davada, Ankara Birinci İdare Mahkemesi'nin 22.12.2004 gün ve E:2004/2312,
K:2004/1680 sayılı kararı ile davanın ehliyet yönünden reddine ilişkin
olarak verilen ve onanarak kesinleşen kararın, işin esasına yönelik bir
karar niteliğinde olmadığı anlaşılmaktadır.
Her iki
yargı yerinde açılan davalar konu ve dava sebebi yönünden incelendiğinde;
İdari
yargı yerinde orman genel müdürlüğüne tahsis edilen 1204 parsel sayılı
taşınmazın 47, 48, 49, 50, 51 ve 52 sayılı adalara isabet eden kısmının
imar planına dahil edilmesinin, taşınmazın devlet ormanı niteliğinde olduğu
öne sürülerek imar planının iptali istemiyle dava açılmış; Adli yargı
yerinde ise 395, 45, 46, 47 ve 48 parsel sayılı taşınmazların bir kısmının
devlet ormanı sınırlarına dahil edilmesine ilişkin orman kadastro komisyonu
kararının iptali istemiyle dava açılmış olması karşısında uyuşmazlığa konu
taşınmazların Devlet ormanı sınırları içerisinde kalıp kalmadığı noktasından
kaynaklanan her iki davanın konusunun aynı olduğu sonucuna varılmışsa da,
adli yargı yerindeki davada orman sınırının uygun belirlendiğine
hükmedildiği, idari yargıda ise, işin esasına girilmeden davanın ehliyet
yönünden reddine karar verildiği, bu durumda öncelikle, idare mahkemesi
kararının işin esasına yönelik olmaması nedeniyle, adli ve idari yargı
kararları arasında bir çelişkiden ve bu nedenle hakkın yerine
getirilmesinin imkansızlığından, dolayısıyla hüküm uyuşmazlığından söz
edilemeyeceği açıktır.
Açıklanan
nedenlerle; Ankara Birinci İdare Mahkemesi'nin 22.12.2004 gün ve E:2004/2312,
K:2004/1680 sayılı kararı ile Sincan Üçüncü Asliye Hukuk Mahkemesi'nin
13.03.2012 gün ve E:2011/408, K:2012/55 sayılı kararları arasında hüküm
uyuşmazlığı bulunmadığından başvurunun reddine karar verilmesi gerekeceği
düşünülmektedir…” şeklinde düşünce verilmiştir.
YARGITAY
CUMHURİYET SAVCISI: “…2247 sayılı Kanun’un 24. maddesinde belirtilen hüküm
uyuşmazlığının oluşabilmesi için, yargı mercilerinden en az ikisi
tarafından, görevle ilgili olmaksızın kesin olarak verilmiş veya
kesinleşmiş, aynı konuya ve sebebe ilişkin, taraflarından en az biri aynı
olan ve kararlar arasındaki çelişki yüzünden hakkın yerine getirilmesinin
olanaksız bulunması gerekmektedir.
Hüküm
uyuşmazlığı bulunduğu ileri sürülen Ankara 1. İdare Mahkemesinin 22/12/2004
gün ve 2004/2312 E, 2004/1680 K sayılı kararı ile Sincan 3. Asliye Hukuk
Mahkemesinin 13/03/2012 gün ve 2011/408 E, 2012/55 K sayılı kararının
incelenmesinden, ortada, adli ve idari yargı yerlerince verilmiş ve yasa
yollarına başvurularak kesinleşmiş kararlar oldukları; davaların
taraflarından en az birinin ( Orman Genel Müdürlüğü ) aynı olduğu
anlaşılmaktadır.
Ancak,
Ankara Birinci İdare Mahkemesi'nin kararında, Orman Genel Müdürlüğünce
İdare mahkemesinde imar planının iptali istemiyle açılan davada, davanın
ehliyet yönünden reddine karar verildiği, işin esasına yönelik bir karar
bulunmadığı anlaşılmaktadır.
Sincan
3. Asliye Hukuk Mahkemesi kararı ile ise, davacı Kooperatiflerin, 82 nolu
Kadastro tespitine yönelik itirazlarının, işin esasına girilerek,
reddedildiği ve bu kararın kesinleşerek, mülkiyet sorununun adli yargı
kararı ile çözüldüğü anlaşılmaktadır.
Açıklanan
nedenlerle, adli ve idari yargı mercileri tarafından, idari yargı mercii
tarafından verilen hükümde davanın ehliyet yönü ile reddedilmiş olması,
adli yargı yerinde ise davanın esastan karara bağlanarak çözülmüş olması
karşısında; kararlar arasında çelişki bulunmadığı gibi, bir hakkın yerine
getirilmesini olanaksız kılan bir durum görülmediği için 2247 sayılı
Kanun’un 24. maddesinde belirtilen koşulların gerçekleşmediği düşüncesiyle
söz konusu başvurunun reddi gerekmektedir…” şeklinde düşünce vermiştir.
İNCELEME VE GEREKÇE :
Uyuşmazlık Mahkemesi Hukuk Bölümü’nün, Serdar
ÖZGÜLDÜR’ün Başkanlığında, Üyeler: Eyüp Sabri BAYDAR, Ali ÇOLAK, Nurdane
TOPUZ, Ertuğrul ARSLANOĞLU, Ayhan AKARSU ve Mehmet AKBULUT’un
katılımlarıyla yapılan 02.06.2014 günlü toplantısında; Raportör-Hakim Filiz
BUDAK’ın 2247 sayılı Yasa’da öngörülen koşulları taşımayan başvurunun reddi
gerektiği yolundaki raporu ve dosyadaki belgeler okunduktan; ilgili
Başsavcılarca görevlendirilen Yargıtay Cumhuriyet Savcısı Mehmet BAYHAN ile
Danıştay Savcısı Mehmet Ali GÜMÜŞ’ün başvurunun reddi gerektiğine ilişkin
sözlü açıklamaları da dinlendikten sonra GEREĞİ GÖRÜŞÜLÜP DÜŞÜNÜLDÜ:
Talep,
Ankara 1 nolu İdare Mahkemesi’nin 22.12.2004 gün ve E:2004/2312 K:2004/1680
sayılı kararı ile Sincan 3. Asliye Hukuk Mahkemesi’nin 13.03.2012 gün ve
E:2011/408 K:2012/55 sayılı kararı arasında hüküm uyuşmazlığı bulunup
bulunmadığına ilişkindir.
Dosyanın
incelenmesinden; 395 parselin arazi kadastrosunda hükmen şahıslar adına
tescil edilmesinin ardından davacı kooperatiflere satıldığı; 1953 yılı
genel arazi kadastrosunda tarım dışı arazi olarak tapulama dışı bırakılan
ve Yapracık köyü 1204 parsel sayılı 130 hektar 5700 m² lik
taşınmazın ham toprak vasfı ile 18.06.1987 tarihinde ihdasen Hazine adına
tescil edildiği, 1204 parselin 22.01.1988 tarih ve 3121-43502/2896 sayılı
yazılarıyla Orman Genel Müdürlüğü’ne tahsis edildiği; 28.01.1997 tarih ve
3307-7701/3879 sayılı yazısı ile, Türkiye Ruh Sağlığı ve Tedavi Vakfı’na 200.000 m²
lik kısmı için irtifak hakkı tesis edildiği, tapu iptali ve tescil davaları
sonucunda 181.454
m² lik kısmının şahıslar adına tescil edildiği,
tahsisi kaldırılan 200.000 m² lik kısmı da göz önünde
bulundurularak Milli Emlak Genel Müdürlüğü’nün 28.01.1997 tarih ve
3307-7701/3879 sayılı yazılarıyla 1204 nolu parselden geriye kalan 904.424 m²
sinin Orman Genel Müdürlüğü’ne tahsisinin yenilendiği; 82 nolu Orman
Kadastro Komisyonu tarafından 1995 yılında yapılan ve 04.03.1997 tarihinde
ilan edilen orman sınırlandırma çalışmaları sonucu 1204 parselin Çaldağı
Devlet Ormanı olarak sınırlandırıldığı; 1996 yılında yapılan imar
çalışmaları sonucu 47,48, 49,50, 52 nolu adalara gittiği, hüküm uyuşmazlığının
giderilmesini talep eden S.S. 19. Dönem H. Konut Yapı Kooperatifi’ne de bu
imar uygulamaları nedeniyle 1204 parselden gelen 47 ada 1parselden pay
verildiği; Tapu Sicil Müdürlüğünce Yapracık Köyü 46 ada 1 sayılı parselin
395 ve 1204 parselden, 47 ada 1 sayılı parselin 393, 394, 395, 1204, 1323
parseller ile Bağlıca köyü 817 ve 824 sayılı parsellerden geldiği, 48 ada 1
sayılı parselin 393 ve 395 parselden, 51 ada 1 sayılı parselin de 393, 394,
395, 1323 parsellerden şuyulandırıldığı; Yapracık köyü 45 ada 1 sayılı
parsel 09.10.1996 tarihinde paylaşım sonucu S.S.19. Dönem H. Konut Yapı
Kooperatifi adına kayıt edildiği, 46 ada 1 parsel sayılı 6344
yüzölçümündeki taşınmazın 12054/12688 payı Hazine tarafından 2886 sayılı
yasanın 45. madde gereğince S.S.19 Dönem H. Konut Yapı Kooperatifine
satılmış, 47 ada 1 parsel sayılı 1954 m² yüzölçümündeki taşınmaz Yapracık
köy 1323, 1204, 395, 394, 393 ve Bağlıca köyü 817 ve 824 sayılı
parsellerdeki payı nedeniyle 3194 Sayılı İmar Yasasının 18. Maddesine
istinaden 2314/3908 payı Hazine, 797/3908 payı S.S.19. Dönem konut Yapı
kooperatifi, 797/3908 payının S.S.M.E. konut Yapı Kooperatifi, 48 ada 1
parsel sayılı 9651
m² yüzölçümündeki taşınmazın 09.10.1996 tarihinde
S.S. 19. Dönem H. Konut Yapı Kooperatifi, 51 ada 1 parsel sayılı 16995 m²
yüzölçümündeki taşınmazın 09.10.1996 tarihinde taksim ile S.S.M.E. Konut
Yapı kooperatifi adına kayıt edildiği; imar uygulamalarının iptali için
idari yargıda Orman Genel Müdürlüğü’nün, orman sınırlandırmalarının iptali
için adı geçen kooperatifler tarafından adli yargıda davalar açıldığı
anlaşılmıştır.
2247
sayılı Uyuşmazlık Mahkemesinin Kuruluş ve İşleyişi Hakkında Kanun’un
“Mahkemenin görevi” başlığını taşıyan 1. maddesinde,
“Uyuşmazlık Mahkemesi; Türkiye Cumhuriyeti Anayasası ile görevlendirilmiş,
adli, idari ve askeri yargı mercileri arasındaki görev ve hüküm
uyuşmazlıklarını kesin olarak çözmeye yetkili ve bu kanunla kurulup görev
yapan bağımsız bir yüksek mahkemedir” denilmiş; 24. maddesinde(Değişik
birinci fıkra: 21/1/1982 - 2592/7 md.) ise, 1 nci
maddede gösterilen yargı mercilerinden en az ikisi tarafından, görevle
ilgili olmaksızın kesin olarak verilmiş veya kesinleşmiş, aynı konuya ve
sebebe ilişkin, taraflarından en az biri aynı olan ve kararlar arasındaki
çelişki yüzünden hakkın yerine getirilmesi olanaksız bulunan hallerde hüküm
uyuşmazlığının varlığının kabul edileceği belirtilmiştir
Anılan
hükme göre, hüküm uyuşmazlığının varlığı için:
a)
Uyuşmazlık yaratan hükümlerin, adli, idari veya askeri yargı mercilerinden
en az ikisi tarafından verilmesi,
b) Konu,
dava sebebi ve taraflardan en az birinin aynı olması,
c) Her
iki kararın da kesinleşmiş olması,
d)
Kararlarda davanın esasının hükme bağlanması,
e)
Kararlar arasındaki çelişki nedeniyle hakkın yerine getirilmesinin
olanaksız bulunması koşullarının birlikte gerçekleşmesi aranmaktadır.
Hüküm
uyuşmazlığı bulunduğu ileri sürülen idari yargı ve adli yargı kararlarının
incelenmesinden; ortada idari ( Ankara 1 nolu İdare Mahkemesi’nin
22.12.2004 gün ve E:2004/2312 K:2004/1680) ve adli (Sincan 3. Asliye Hukuk
Mahkemesi’nin 13.03.2012 gün ve E:2011/408 K:2012/55) yargı yerlerince
verilmiş ve kesinleşmiş kararlar bulunduğu; davanın taraflarının en az
birinin ( Orman Genel Müdürlüğü) aynı olduğu anlaşılmıştır.
Konu ve
dava sebebinin aynı olup olmadığının incelenmesinden:
Orman
Genel Müdürlüğü vekilince, 1204 parselin orman sınırları içerisinde olması
nedeniyle Etimesgut Belediye Başkanlığı ve Büyükşehir Belediye Başkanlığı
tarafından yapılan imar çalışmalarının iptali istemiyle idari yargıda dava
açıldığı; S.S. Mavi Konut Yapı Kooperatifi ile S. S. 19. Dönem H. Konut
Yapı Kooperatifi vekillerince sahibi oldukları arazilerin devlet ormanı
sınırlarına dahil edilmesine ilişkin orman kadastro komisyonu kararının
iptali istemiyle adli yargıda dava açılmıştır.
Dava
sebebi; talep sonucunu haklı göstermeye yarayan maddi vakıalar iken dava
konusu; N.ice-i taleptir. Olayımızda her iki davanın sebebi uyuşmazlığa
konu parsellerin “orman olup olmadığı” noktasında toplanmaktadır. Bir taraf
taşınmazın orman olduğu iddia ve savunmasında bulunurken diğer taraf tam
aksine taşınmazın orman olmadığı iddia ve savunmasında olduğundan, her iki
dava sebebi yani maddi vakıalar aynıdır.
Dava
konusuna gelince; idari yargıda davanın konusu imar planlarının iptali
olmasına rağmen, adli yargıda açılan dava ise orman kadastro
sınırlandırmasının iptaline ilişkin olması nedeniyle hüküm uyuşmazlığı
olduğu iddia edilen kararlar arasında dava konuları arasında ayniyet mevcut
değildir.
Kararlardan
işin esasının hükme bağlanmasının incelenmesinden;
Orman
Genel Müdürlüğü vekilinin, 1204 parsel sayılı taşınmazın imara tabi tutulan
47,48,49,50,51 ve 52 ada nolu 19.822 m² lik alanın orman sınırları
içerisinde olması nedeniyle Etimesgut Belediye Başkanlığı ve Büyükşehir
Belediye Başkanlığı tarafından yapılan imar çalışmalarının iptali istemiyle
açtığı davada; Ankara 1 Nolu İdare Mahkemesi’nin 22.12.2004 gün ve
E:2004/2312 K:2004/1680 sayılı kararı ile, mülkiyeti Hazineye ait
uyuşmazlık konusu alanın ağaçlandırılmak üzere Orman Genel Müdürlüğü’ne
tahsisli olduğu ileri sürülerek tahsis edilen idare sıfatıyla açılan
davanın, davacının subjektif ehliyetinin yokluğu nedeniyle davanın
reddedildiği ve bu kararın temyiz ve karar düzeltme aşamalarından geçerek
kesinleştiği; S.S. M.E. Konut Yapı Kooperatifi ve S.S. 19. Dönem H. Yapı
Kooperatifi vekilleri tarafından 82 Nolu Orman Kadastro Komisyonunun 1204
sayılı parselin orman sınırları içerisine alınmasına dair işlemin iptaline
ilişkin davanın reddedildiği ve red kararının da temyiz ve karar düzeltme
aşamalarından geçerek kesinleştiği anlaşılmıştır.
İdare
Mahkemesince verilen kararın, işin esasına yönelik bir karar olmadığı, dava
konusu 1204 parsel sayılı taşınmazın Hazinenin mülkiyetinde olduğu,
taşınmazın ağaçlandırılmak üzere Orman Genel Müdürlüğü’ne tahsis edilmiş
olmasının, tahsis edilen idareye sübjektif dava ehliyeti sağlamayacağından
davanın ehliyetsizlik nedeniyle reddine karar verilirken; adli yargıda işin
esasına girilerek taşınmazın orman olduğu gerekçesiyle orman
sınırlandırmasının iptaline ilişkin davanın reddine karar verildiği
görülmektedir.
Bu
durumda, kararlar arasında dava konuları aynı olmadığı gibi, hüküm
uyuşmazlığının varlığı için gerekli olan, davanın esasının karara
bağlanması koşulu da gerçekleşmemiştir.
Öte
yandan; idari yargı yerindeki imar planlarının iptali isteminin ehliyetsizlik
nedeniyle reddine ilişkin karar, adli yargı yerinde açılan orman
sınırlandırma işleminin iptaline ilişkin davanın reddine ilişkin kararın
uygulanmasına engel teşkil etmeyeceğinden, kararlar arasında çelişki
nedeniyle hakkın yerine getirilmesinin olanaksız bulunması koşulunun da
gerçekleşmediği açıktır.
Açıklanan nedenlerle 2247 sayılı yasa’nın 24.
Maddesinde öngörülen “dava konusunun aynı olması”, “hakkın yerine
getirilmesinin imkânsız bulunması” ve “kararlarda davanın esasının hükme
bağlanması” koşullarını taşımayan başvurunun reddi gerekmiştir.
SONUÇ : 2247 sayılı Yasa’nın 24. maddesinde öngörülen
koşulları taşımayan BAŞVURUNUN REDDİNE, 02.06.2014 gününde OY BİRLİĞİ İLE
KESİN OLARAK karar verildi.
——
• ——
II- 2247 SAYILI KANUN’UN 10.
MADDESİ GEREĞİNCE VERİLEN (OLUMLU GÖREV UYUŞMAZLIĞI ÇIKARMA) KARARLAR
Uyuşmazlık Mahkemesi
Başkanlığından:
1-ESAS NO : 2013/1806
KARAR NO : 2014/616
KARAR TR : 02.06.2014
(Hukuk Bölümü)
ÖZET : Davalı TEİAŞ ile özelleştirme öncesinde elektrik dağıtım
şirketlerinin hisselerinin tamamının kamu elinde olması, sistem kullanım
cezası adı altında davalı tarafından uygulanan yaptırımın tek taraflı
biçimde uygulanması ve takibinin amme alacaklarının tahsili usulü hakkında
mevzuat hükümlerine göre yapılması, özelleştirme öncesinde gerçekte
iktisadi devlet teşekkülü statüsünde bulunan bu iki kamu birimi arasında
cereyan eden ilişkinin idare hukuku ilkeleri çerçevesinde yürütülmesi,
özelleştirme aşamasında davacı dağıtım şirketi ile özelleştirme idaresi arasında
imzalanan hisse satış sözleşmesi ve işletme hakkı devir sözleşmesinin
ilgili hükümleri uyarınca, sözleşmenin imza tarihi öncesindeki dönemde her
türlü hukuki ve cezai sorumluluğun TEDAŞ’a ait olduğunun hüküm altına alınması
ve bunun doğal sonucu olarak da o dönemde iki kamu birimi arasında oluşan
ihtilaftan kaynaklanan sorunun ancak idare hukuku ilkelerine göre
çözümlenmesi gerektiği, ayrıca davacı dağıtım şirketi ile davalı arasında
idari para cezası dönemini kapsayan bir özel hukuk sözleşmesinin imzalanmamış
bulunması ve ancak özelleştirme tarihi sonrası döneme ilişkin bir ihtilafın
söz konusu olması halinde özel hukuk hükümlerinin uygulanabileceği gerçeği
dikkate alındığında; davacı elektrik dağıtım şirketinin özelleştirilmesi
öncesi kamu elinde olduğu döneme ilişkin tesis edilen sistem kullanım
cezasının iptaline ilişkin davanın İDARİ YARGI YERİNDE görülmesi
gerektiği hk.
K A R A R
Davacı :
Çoruh Elektrik Dağıtım A.Ş.
Vekilleri
: Av. M.Y. & Av. S.Y.
Davalı :
TEİAŞ Genel Müdürlüğü
Vekili :
Av. E.A.
1- OLAY : Davacı
vekili dava dilekçesinde özetle; davalı idare tarafından 12.12.2013 gün ve
1570 sayılı yazısı ile davacı şirkete gönderilen yazıda, İletim Sistemi
Sistem Kullanım ve İşletim Tarifelerine Hesaplama Yöntem Bildirimi’nin 1.5.
maddesinde belirtilen; "iletim sisteminde doğrudan bağlı
tüketiciler ve dağıtım lisansına sahip tüzel kişilerin iletim sisteminin
her bir ölçüm noktasında
çekecekleri endüktif reaktif enerjinin verecekleri kapasite reaktif
enerjinin, aktif enerjiye oranının ilgili mevzuata uygun olmaması"
gerekçesi ile "Ocak 2007-
Kasım 2009”
dönemleri arasında aylık olarak hesaplanan sistem kullanım ceza
faturalarının tebliğ ettirerek ödenmemesi durumunda Amme Alacaklarının
Tahsili Usulü Hakkındaki Kanunun 51.maddesi kapsamında yasal yollara
gidileceği" bildiriminde bulunduğunu; ancak söz konusu ceza
faturasının tamamı ile hukuka aykırı olduğunu iddia etmiş, gerekçe olarak
da;
Davacı şirkete kesilen faturanın dayanağı olan,
Elektrik Piyasasında İletim ve Dağıtım Sistemlerine Bağlantı ve Sistem
Kullanım Hakkındaki Tebliğin 27.03.2003
gün ve 25061 sayılı Resmi Gazetede yayınlanarak yürürlüğe girdiğini; yine
ceza faturasının dayanağı olan Bağlantı ve Sistem Kullanım Anlaşması ile
Yöntem Bildiriminin 21.12.2006 gün ve 1029 sayılı EPDK Kurul Kararı ile
onaylanarak 29.12.2006 gün ve 26391 sayılı resmi gazetede yayınlanarak
yürürlüğe girdiğini, oysa davacı
şirketin 01.10.2010 tarihinde özelleştirildiğini, ceza faturalarına esas
işlem tarihinin ise; Haziran 2009 tarihine ait olduğunu, yani anılan tarihlerde
davacı şirketin Devlete ait olması nedeni ile davacı kurumun bir sorumluluğunun
olmadığını,
TEİAŞ Genel Müdürlüğü ile TEDAŞ Genel Müdürlüğü
arasında 08.03 2007 tarihli mutabakat metni imzalandığını söz konusu
mutabakat metninde; "Kamu
mülkiyetinde olan Dağıtımı Şirketlerinin, personel yetersizliği ve yatırım
ödeneklerinin kısıtlılığı nedenleriyle gerekli altyapının tamamlanamamış
olması, eleman yetersizliğinden dolayı bakım-onarım faaliyetlerini
istenilen seviyede yapılamaması dikkate alınarak, Sistem Kullanım
Anlaşmalarındaki Cezai Şartlar başlıklı 10 uncu maddede ve Yöntem
Bildiriminin 1.5 inci maddesinde yer aleti cezai hükümlerini 3 yıl Dağıtım
Şirketlerine uygulanması yönünde TEDAŞ ve Dağıtım Şirketlerinin EPDK
nezdinde muafiyet talebinde bulunması, Sistem Kullanım
Antlaşmasının Karşılıklı Yükümlülükler Başlıklı A-1 bendinin dördüncü
fıkrasında yer alan 15 günlük ödeme suresinin
30 güne çıkarılması ve ödeme
süresi içersinde ödeme yapılmaması halinde uygulanacak 6183 sayılı Kanunun
51 inci maddesine göre hesaplatılacak gecikme zammının günlük olarak
uygulanması yönünde ilgili mevzuatta gerekli düzenlemelerin yapılması
amacıyla TEDAŞ ve Dağıtım Şirketlerinin EPDK nezdinde girişimde
bulunması," hususlarında
mutabakata varıldığını ve Yöntem Bildiriminin 1. 5.maddesindeki cezai
hükümlerin 3 yıl dağıtım şirketlerine uygulanmaması yönünde karar
alındığını, bu mutabakat uyarınca davalı idareye yapılan müracaata verilen
22.03.2013 gün ve 3053 numaralı cevapta, muafiyet anlaşması ile ilgili bir
müracaatın olmaması nedeni ile cezai işlemlerin uygulandığı cevabının
verildiğini, oysa söz konusu tarihte davacı kurumun henüz özelleştirilmediğini,
bu nedenle kendilerinin müracaat imkanının zaten bulunmadığını, bu nedenle
de yapılan işlemin hukuka aykırı olduğunu;
6446 sayılı Enerji Piyasası
Kanunu’nun 16. maddesinde Yaptırımlar, Yaptırımların Uygulanmasında Usul ve
Para Cezaları’nın düzenlendiğini, bu maddede, Yöntem Bildiriminin 1.5.
maddesinde belirtilen hususa yer verilmediğini, maddede belirtilen
sebeplerin sınırlı sayıda olduğunu ve yorum yolu ile genişletilemeyeceğini,
bu nedenle de yapılan işlemin dayanağının olmadığını ve hukuka aykırı
olduğunu; ayrıca 6446 sayılı Kanun uyarınca ceza verme yetkisinin EPDK’ya
ait olduğunu, oysa davacıya kesinlen ceza faturasının TEİAŞ tarafından
tanzim edildiğini, bu itibarla da yapılan işlemin hukuka aykırı olduğunu,
Ceza Faturasının dayanağı olarak
gösterilen Yöntem Bildirimi’nin, Elektrik
Piyasasında İletim ve Dağıtım Sistemlerine Bağlantı ve Sistem Kullanımı
Hakkında Tebliğin Geçici 3 maddesine de aykırı olduğunu, söz konusu maddede;
“Bağlantı ve sistem kullanımına
ilişkin standart anlaşmalar kullanıcı özellikleri dikkate alınarak TEİAŞ ve
Türkiye Elektrik Dağıtım A.Ş. tarafından bu Tebliğin yayım tarihini izleyen
otuz gün içerisinde hazırlanarak Kuruma sunulur. Kullanıcıların lisans
almamış olması ve kullanıcılar ile sistem kullanım anlaşmalarının
yapılmamış olması, bu kullanıcıların Elektrik Piyasası Tarifeler
Yönetmeliği uyarınca onaylanan sistem kullanım bedelini ve/veya sistem
bedelini TEİAŞ ve/veya dağıtım Şirketine ödeme yükümlülüklerini ortadan
kaldırmaz. Ancak, dağıtım sistemine bağlı üretim faaliyeti gösteren tüzel
kişilere, 1 Ocak 2004 tarihine kadar dağıtım sistemi kullanım fiyatı
üzerinden belirlenen bedel tahakkuk ettirilmez.” şeklindeki
düzenleme ile ceza tanzimi hususunda yöN.meliğe atıf yaptığını, oysa gerek
yönetmelikte gerekse tebliğde sadece sitem kullanım ve/veya işletim
ücretinin düzenlendiğini, sistem kullanım ceza ücretinden bahsedilmediğini,
bu nedenle de yapılan işlemin dayanaksız ve hukuka aykırı olduğunu,
Yöntem bildiriminin 4.16. maddesindeki "sistem kullanım anlaşmasının
yapılmamış olması halinde bu Yöntem Bildiriminin 1.5. maddesi (para cezası)
bu kullanıcılar için uygulanacaktır." şeklindeki düzenlemenin,
özelleştirme öncesi dönemde, davalı idarece tek taraflı olarak yapılması
nedenleri ile davacı açısından uygulanmasının hukuken mümkün olmadığını,
söz konusu uygulamanın gerek cezaların şahsiliği ilkesine gerekse iyiniyet
kurallarına aykırı olduğunu,
Davalı tarafından gönderilen ceza faturasının
tahsilinde izlenen usulün de hukuka aykırı olduğunu, 6183 sayılı Yasa’nın
55. maddesinde, para cezasının tahsili öncesinde davacı kuruma ödeme emri
gönderilmesi gerektiğinin ve yine aynı maddede belirtilen yasal sürelerin
beklenmesi gerektiğinin düzenlendiğini, ancak; davalı idarece söz konusu
usuli prosedürün izlenmediğini bu şekilde davacının yasal itiraz haklarını
kullanmasına engel olunduğunu,
Davalı tarafından talep edilen para cezasının 6183
sayılı Yasa’nın 102. maddesi gereğince zamanaşımına uğradığını, bu anlamda
davalı idarenin gecikme zammı talebinde 6183 sayılı yasaya dayanıp,
zamanaşımı konusunda 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’na dayanmasının kendi
içinde çelişkiye sebebiyet verdiğini, davalı idarece yapılan işlemin bu
yönü ile de hukuka aykırı olduğunu,
2007-2009 tarihleri arasında henüz özelleştirmesi
yapılmamış ve mülkiyeti kamuda olan şirket yetkililerine davalı idarece
hiçbir uyarıda bulunulmadığını, şirketin ihlali düzeltici önlem alma ve cezayı
ortadan kaldırma olanağının bu şekilde elinden alındığını, davalı idareye
bu konuda yapılan itiraza verilen cevapta, davalı idarenin böyle bir
yükümlülüğünün olmadığının belirtildiğini, davalı idarenin bu davranışı ile
ortaya çıkan geriye dönük olarak çok ciddi para cezalarına hükmetmesinin,
Ceza Hukuku’nun genel ilkeleri ve hakkaniyet ile bağdaşmadığını,
Ceza Faturasına esas tutanakların davalı idarece
tek taraflı olarak tanzim edildiğini, bu konuda davacının savunmasının
alınmadığını, ceza faturasına dayanak olan Yöntem Bildiriminin 1.5.
maddesindeki ihlallerin giderilmesinin davacıdan istenmediğini, söz konusu
uygulamanın, Enerji Piyasası Kanunu’nun tebliği düzenleyen 21. maddesine de
aykırı olduğunu,
Ceza Faturasının dayanağı olan Yöntem Bildirimi’nin
halen Resmi Gazetede yayınlanmamış olması nedeni ile geçerliliğinin de
şüpheli olduğunu,
Dava konusu ceza faturasının, 27/03/2003 tarihli ve
25061 sayılı Resmi Gazete'de yayımlanan Elektrik Piyasası’nda İletim ve
Dağıtım Sistemlerine Bağlantı ve Sistem Kullanımı Hakkında Tebliğin Ortak
Hükümler Bölümü Ödeme Prosedürü başlıklı 15.maddesinde belirtilen prosedüre
aykırı şekilde aylık olarak değil, 2007-2009 yıllarına ait 27 adet fatura
tek bir seferde tahakkuk ettirildiğini, bu itibarla da yapılan işlemin hukuka
aykırı olduğunu Belirterek; N.icede
davalı idare'nin; "iletim
sistemi, sistem kullanım ve sistem işletim tarifelerini hesaplama yöntem
bildiriminin 1.5.maddesi" hükmünün ihlali gerekçesi ile
Müvekkil şirkete cezai yaptırım olarak tebliğ ettiği 29.01.2013 gün ve
078486 sayılı 359.715,66 TL’lik sistem kullanım ceza faturası işleminin
yetki, şekil, sebep, konu ve maksat yönlerinden hukuka aykırı olduğundan
iptaline karar verilmesi istemi ile idari yargıda dava açmıştır.
Davalı Türkiye Elektrik İletim A.Ş. vekili süresi
içerisinde sunduğu cevap dilekçesinde özetle; görev itirazında bulunmuştur.
2-ANKARA 17. İDARE MAHKEMESİ; 03.07.2013 gün ve
2013/516 Esas sayılı kararında “… Uyuşmazlıkta; davalı idarenin idare
hukuku alanında kamu gücüne dayalı olarak re-sen ve tek yanlı idare
açıklaması sonucu tesis etmiş olduğu işlemlere yönelik olduğu ve özel hukuk
hükümlerinin uygulanmasının uyuşmazlık konusu olayda söz konusu olmadığı,
zira uyuşmazlığın tarifeye yönelik olmadığı, aksine idarece davacı şirketin
“İletişim sistemine doğrudan bağlı tüketiciler ve dağıtım lisansına sahip
tüzel kişilerin iletişim sisteminin her bir ölçüm noktasında çekecekleri
endüktif ve aktif enerjinin/verecekleri kapasitif reaktif enerjinin, aktif
enerjiye oranının ilgili mevzuata uygun olmaması” fiilini karşılığında
İletişim Sistemin Sistem Kullanım ve Sistem İşletim Tarifelerini Hesaplama
ve Uygulama Yöntem Bildirimi uyarınca cezai müeyyide uygulanmasının söz
konusu olduğu, ayrıca idare ile davacı şirket arasında henüz karşılıklı
idare beyanlarına dayalı olarak imzalanmış bir sözleşmenin de bulunmadığı
anlaşıldığından, davalının, uyuşmazlığın adli yargı mahkemelerince
çözümlenmesi gerektiği yönündeki itirazı yerinde görülmemiş olup idari
yargı yerinin görevli olduğu…” gerekçesiyle davalı vekilinin görev
itirazının reddine karar vermiştir.
Davalı Türkiye Elektrik İletim A.Ş.
vekilinin, adli yargı yararına olumlu görev uyuşmazlığı çıkartılması
yolunda süresi içinde verdiği dilekçesi üzerine, dava dosyası Yargıtay
Cumhuriyet Başsavcılığı'na gönderilmiştir.
3-YARGITAY CUMHURİYET BAŞSAVCISI; “…233 sayılı Kanun Hükmünde Kararnamenin (KHK) 3.
maddesine ve 20.02.2001 tarih ve 4628 sayılı Elektrik Piyasası Kanununa
dayanılarak çıkarılan ve 02.03.2001 tarihinde yürürlüğe giren 05.02.2001
tarih ve 2001/2026 sayılı Bakanlar Kurulu Kararı uyarınca TEAŞ; Türkiye
Elektrik İletim AŞ (TEİAŞ), Elektrik Üretim AŞ (EÜAŞ) ve Türkiye Elektrik
Ticaret ve Taahhüt AŞ (TETAŞ) unvanlarında, anonim şirket statüsünde, üç
ayrı iktisadi devlet teşekkülü şeklinde teşkilatlandırılmıştır.
TEİAŞ,
devletin genel enerji politikasına uygun olarak, ülkedeki tüm iletim
tesislerini devralmak, elektrik iletimi, yük tevzi ve işletme planlaması
hizmetlerini yürütmek üzere 01.10.2001 tarihinde faaliyete geçirilmiştir.
TEİAŞ,
233 sayılı KHK sistemi içinde, iktisadi devlet teşekkülü olarak ve mevcut
mevzuat ve ana statüsü hükümleri çerçevesinde, Enerji Piyasası Düzenleme
Kurumundan (EPDK) 13.03.2003 tarihinde aldığı iletim lisansı çerçevesinde,
yeni piyasa yapısına uygun çıkarılması talebinde bulunulduğu
anlaşılmaktadır.
Sorunun
çözümü için davanın tarafı olan şirket tüzel kişiliklerinin hukuki statüsü
ile davanın konusunun belirlenmesi gerekmektedir.
233
sayılı Kanun Hükmünde Kararnamenin (KHK) 3. maddesine ve 20.02.2001 tarih
ve 4628 sayılı Elektrik Piyasası Kanununa dayanılarak çıkarılan ve
02.03.2001 tarihli 24334 sayılı RG.de yayımlanarak yürürlüğe giren
05.02.2001 tarih ve 2001/2026 sayılı Bakanlar Kurulu Kararının 1. Maddesi
uyarınca, 12.08.1993 tarih ve 93/4789 sayılı Bakanlar Kurulu Kararı ile
Türkiye Elektrik Kurumunun 1994 yılında Türkiye Elektrik Üretim İletim
A.Ş.(TEAŞ) ve Türkiye Elektrik Dağıtım A.Ş.(TEDAŞ) olarak
yapılandırmasından sonra, 05 Şubat 2001 tarih ve 2001/2026 sayılı Bakanlar
Kurulu Kararı ile Türkiye Elektrik Üretim İletim A.Ş. 01.10.2001 tarihinden
itibaren; 1) Türkiye Elektrik Ticaret ve Taahhüt A.Ş. (TETAŞ), 2) Elektrik
Üretim A.Ş. (EÜAŞ) ve 3) Türkiye Elektrik iletim A.Ş. (TEIAŞ) olmak üzere
üç ayrı Kamu iktisadi Teşekkülü olarak yeniden yapılandırılmıştır. Kararın
2. Maddesine göre ise, Söz konusu iktisadi devlet teşekküllerinin faaliyet
konularının kapsamı, merkezleri ve sermayeleri ana statülerinde belirtilir.
Yüksek
Planlama Kurulunun (YPK) 11.06.2001 tarih ve 2001/T-19 sayılı kararı ile
onaylanmış, 29.06.2001 tarih ve 24447 sayılı Resmi Gazetede yayımlanarak
yürürlüğe giren TEİAŞ ana statüsünün 3 maddesinde "Bu Anastatü ile
teşkil olunan Türkiye Elektrik iletim A.Ş. (Teşekkül) tüzel kişiliğe sahip,
faaliyetlerinde özerk ve sorumluluğu sermayesiyle sınırlı bir İktisadi
Devlet Teşekkülüdür." hükmü, 21. maddesinde ise, "Bu Anastatüde
bulunmayan hususlarda K.H.K. hükümleri uygulanır" hükmü bulunmaktadır.
233
sayılı Kamu iktisadi Teşebbüsleri Hakkında Kanun Hükmünde Kararnamenin 4.
maddesindeki "1. Teşebbüsler tüzelkişiliğe sahiptir. /2. Teşebbüsler,
bu Kanun Hükmünde Kararname ile saklı tutulan hususlar dışında özel hukuk
hükümlerine tabidir./3. Teşebbüsler, Genel Muhasebe Kanunu ile Devlet İhale
Kanunu hükümlerine ve denetimine tabi değildir./4. Teşebbüslerin sorumlulukları
sermayeleri ile sınırlıdır. Teşebbüslerin sermayesi, ilgili bakanlığın
talebi üzerine Koordinasyon Kurulunca tespit edilir." hükmü ile
teşebbüslerin faaliyetlerinde özel hukuk hükümlerine tabi olacağı
belirlenmiştir.
Diğer
taraftan, Bakanlar Kurulu’nun 12.08.1993 tarih ve 93/4789 sayılı kararı
ile, Türkiye Elektrik Üretim-İletim A.Ş. (TEAŞ) ve Türkiye Elektrik Dağıtım
A.Ş. (TEDAŞ) adı altında iki ayrı İktisadi Devlet Teşekkülü olarak yeniden
yapılandırılmıştır. 1994 yılında TEAŞ ve TEDAŞ tüzel kişiliklerine
kavuşmuşlardır.
Bugün
Elektrik dağıtım ve perakende satış sektöründe rekabete dayalı bir ortamın
oluşturulması ve gerekli reformların yapılmasını teminen dağıtım bölgeleri
baz alınarak Kamu mülkiyetindeki elektrik işletmelerinin yeniden yapılandırılması
suretiyle elektrik enerjisi dağıtım hizmetlerinin özelleştirilmesine karar
verilmiş ve TEDAŞ 02.04.2004 tarih ve 2004/22 sayılı Özelleştirme Yüksek
Kurulu Kararı ile özelleştirme kapsam ve programına alınmıştır. Dağıtım
bölgeleri yeniden belirlenerek, Türkiye 21 dağıtım bölgesine ayrılmıştır.
Bu kapsamda ÇEDAŞ kurumu da özelleştirme kapsamında 233 sayılı KHK tabi bir
teşebbüs olup yukarıda açıklanan hükümler davacı taraf içinde geçerlidir.
Davaya
konu işlem ise, davalı tarafın sözleşmeye dayalı cezai şart uygulamasından
kaynaklanan bir işlem olmakla, yukarıdaki açıklamalar ile birlikte
değerlendirildiğinde davaya konu, cezai şartın faturalandırılmasından
ibaret işlemin özel hukuk hükümlerine göre adli yargı yerinde görüm ve
çözümü gerektiği anlaşılmaktadır. Benzer konuda, Uyuşmazlık Mahkemesinin
emsal teşkil eden, E: 2012/129 K: 2013/621 K.T: 13.05.2013 tarihli
"Dicle Elektrik Dağıtım AŞ hakkında Sistem Kullanım Anlaşmasının 10.
maddesi ve Yöntem Bildiriminin 1.5 maddesi uyarıca ceza faturası düzenlenerek
bunların bildirimine ilişkin Türkiye Elektrik iletim Anonim Şirketi Genel
Müdürlüğü işlemi ile aynı yazı ekinde yer alan ceza faturasının iptali ve
yürütmenin durdurulması istemiyle açılan davanın, cezai şartın yer aldığı
Sistem Kullanım Anlaşmasının kamu hukuku ağırlıklı değil, tarafların
serbest iradeleri ile oluştuğu, olayda idarece kamu gücüne dayalı resen ve
tek yanlı olarak tesis edilmiş bir işlemin söz konusu olmadığı hususları
gözetildiğinde ADLİ YARGI YERİNDE görülmesi gerektiği hk." özet
başlıklı kararı da aynı yöndedir.” demek suretiyle, 2247 sayılı Kanun'un
10. ve 13. maddeleri gereğince, olumlu görev uyuşmazlığı çıkarılmasına ve
dosyanın Uyuşmazlık Mahkemesi Başkanlığı’na gönderilmesine karar
vermiştir.
Başkanlıkça, 2247 sayılı Yasa’nın 13.
maddesine göre Danıştay Başsavcısı’nın da yazılı düşüncesi istenilmiştir.
4-DANIŞTAY
BAŞSAVCISI; “…İdari Yargı Düzeni, hukuk devletlerinde, hukuka bağlı olması
gereken kamu idaresinin işlem ve eylemlerinin hukuka uygunluğunun yargısal
yöntemlerle denetlenmesinin sağlanması amacıyla var olan yargı düzenidir.
Bu yargı düzenine mensup mahkemelerde açılacak iptal davalarının konusu
ise, 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu'nun 2'nci maddesinin 1'inci
fıkrasının (a) bendinde, idari işlemler olarak gösterilmiştir.
Gerek
Uygulama, gerekse Öğreti'de, idari işlemin tanımı, idarenin kamu hizmetinin
yürütümü amacıyla ve tek yanlı irade açıklamasıyla tesis etmiş olduğu kesin
ve yürütülmesi gerekli işlemler olarak yapılmaktadır. Bu tanıma göre, idari
yargı yerlerinde iptal davasına konu edilecek hukuksal işlemlerin;
öncelikle, kamu idaresinin işlemi olması, kamu hizmetinin yürütülmesi
amacıyla tesis edilmiş bulunması, kamu idaresinin tek yanlı irade
açıklamasının ürünü olması ve nihayet kesin ve icrai nitelikte olması
zorunludur. Olumlu görev uyuşmazlığı çıkarılan davada; davacı elektrik
dağıtım şirketinin, İletim Sistemi, Sistem Kullanım ve Sistem İletişim
Tarifelerini Hesaplama Yöntem Bildirimi'nin (Rapor kapsamında kısaca “
Yöntem Bildirimi” olarak adlandırılacaktır.)
1.5
maddesi gereğince davalı idarece ceza faturası düzenlenmesine ilişkin
işlemin dava konusu edildiği anlaşılmakta olup; dava konusu ceza işleminin
kamu tüzel kişiliğine sahip davalı ile davacı arasında imzalanan özel hukuk
ilişkisine dayanan bir anlaşmaya dayalı olmadığı gibi akdi bir ilişkiye de
dayalı olmadığı, davalı idare tarafından kamu gücüne dayalı olarak tek
yanlı iradeye dayalı olarak tesis edildiği anlaşıldığından idari işlem
niteliğinde olan dava konusu işleme karşı açılan davanın görüm ve çözümünde
"İdari Yargı Yerinin" görevli olduğu sonucuna varılmıştır….” demek
suretiyle, 2247 sayılı Kanunun 13'
üncü maddesi uyarınca yapılan başvurunun kabulüne hukuki olanak bulunmadığı
yolunda yazılı düşünce vermiştir.
İNCELEME VE GEREKÇE :
Uyuşmazlık Mahkemesi Hukuk Bölümü’nün, Serdar
ÖZGÜLDÜR’ün Başkanlığında, Üyeler: Eyüp Sabri BAYDAR, Ali ÇOLAK, Nurdane
TOPUZ, Ertuğrul ARSLANOĞLU, Ayhan AKARSU ve Mehmet AKBULUT’un
katılımlarıyla yapılan 02.06.2014 günlü toplantısında:
l-İLK İNCELEME:Başvuru yazısı ve dava dosyası örneği
üzerinde 2247 sayılı Yasa'nın 27. maddesi gereğince yapılan incelemeye
göre, davalı Türkiye Elektrik İletim AŞ.
vekilinin anılan Yasanın 10/2. maddesinde öngörülen yönteme uygun
olarak yaptığı görev itirazının reddedilmesi ve dahi 12/1. maddede
belirtilen süre içinde başvuruda bulunması üzerine Yargıtay Cumhuriyet
Başsavcısı'nca davalı Türkiye Elektrik
İletim AŞ. bakımından 10.maddede öngörülen biçimde olumlu görev
uyuşmazlığı çıkarıldığı anlaşılmaktadır. Usule ilişkin herhangi bir
noksanlık bulunmadığından görev uyuşmazlığının esasının incelenmesine oy
birliği ile karar verildi.
II-ESASIN İNCELENMESİ: Raportör-Hakim Filiz BUDAK’ın,
davanın çözümünde idari yargının görevli olduğu yolundaki raporu ile
dosyadaki belgeler okunduktan; ilgili Başsavcılarca görevlendirilen
Yargıtay Cumhuriyet Savcısı Mehmet BAYHAN’ın davada adli yargının, Danıştay
Savcısı Mehmet Ali GÜMÜŞ’ün ise 2247
sayılı Kanunun 13'üncü maddesi uyarınca yapılan başvurunun kabulüne hukuki
olanak bulunmadığı yönündeki sözlü açıklamaları da dinlendikten sonra GEREĞİ
GÖRÜŞÜLÜP DÜŞÜNÜLDÜ:
Dava,
davacı şirkete, İletim Sistemi, Sistem Kullanım ve Sistem İşletim
Tarifelerini Hesaplama Yöntem Bildiriminin 1.5. maddesinde yer alan
"iletim sistemine doğrudan bağlı tüketiciler ve dağıtım lisansına
sahip tüzel kişilerin iletim sisteminin her bir ölçüm noktasında
çekecekleri endüktif reaktif enerjinin/verecekleri kapasitif reaktif
enerjinin, aktif enerjiye oranının ilgili mevzuata uygun olmaması" hükmünün
ihlal edildiği gerekçesiyle, 359.715,66 TL tutarındaki Haziran 2009
dönemine ait sistem kullanım cezası verilmesine ilişkin 29.01.2013 gün ve
078486 sayılı ceza faturası işleminin iptali istemiyle açılmıştır.
Evvelce
konu bir başka dosya münasebetiyle Mahkememiz gündemine gelmiş olup, 13.05.2013
tarih ve E.2012/129, K.2013/621 sayılı kararımızla adli yargı yeri görevli
kılınmış olmakla beraber; elde edilen yeni bilgi ve belgeler uyarınca
konunun yeniden ele alınarak değerlendirme yapılmasında hukuki yarar
bulunmaktadır.
Mahkememizce
yapılan araştırmalar Neticesinde; Özelleştirme Yüksek Kurulu’nun 07.06.2010
gün ve 2010/36 sayılı kararı ile Türkiye Elektrik Dağıtım A.Ş.nin Çoruh
Elektrik A.Ş.’ndeki %100 hissesinin, 227.000.000 ABD doları bedelle Aksa
Elektrik Perakende Satış A.Ş.’ne devredilmesine karar verildiği, bu devre
istinaden 29.03.2010 tarihli Sistem Kullanım Antlaşmasının düzenlendiği,
sonrasında hisse devrinin 31.12.2010 tarihinde tamamı ile gerçekleşmesi ile
Çoruh Elektrik A.Ş.’nın özelleştirme işleminin tamamlandığı, davalı tarafından
29.03.2010 tarihli sistem kullanım anlaşmasının 10. maddesinde belirtilen
cezai şartlarından 14. bentte belirtilen yükümlülüğün Haziran 2009
tarihinde tespit edilen ihlali nedeni ile davacı kuruma 359.715,66 TL ceza
kesildiği, davacı vekili tarafından, kesilen fatura tarihi itibari ile
henüz davacı şirketin özelleştirilmediği, bu nedenle kendilerinin ceza
faturasına konu meblağdan sorumlu olmadıkları belirtilerek, idare mahkemesinde
dava açıldığı; davalı vekilinin süresinde yargı yolu itirazında bulunması
üzerine dosyanın mahkememiz önüne geldiği tespit edilmiştir.
Yukarıdaki
açıklamalardan da anlaşılacağı üzere, görev uyuşmazlığına neden olan sorun,
dava konusu ceza faturasının idari işlem niteliği taşıyıp taşımadığı
hususudur. Bu nedenle dava konusu işlemin niteliğinin belirlenmesi gerekmektedir.
En temel tanımı ile idari işlem; idari fonksiyonun yerine getirtilmesi için
yapılan kamu hukuku işlemleridir ve bu işlemleri diğer işlemlerden ayıran
üç temel özelliği vardır. Bunlar; İdare tarafından, tek taraflı irade beyanı
ile, üstün yetki ve ayrıcalıklar kullanılmak sureti ile yapılmasıdır. Dava
konusu ceza faturasının, bu özellikleri taşıyıp taşımadığı hususu, konunun
anlaşılabilirliğini artırmak açısından ayrı başlıklar altında
incelenmiştir. Ayrıca, ceza faturasına esas tarihler itibari ile davacı ile
davalı arasındaki ilişkisinin hukuki statüsü de ayrı bir başlık altında
incelenecektir.
a)
İşlemin İdare Tarafından Yapılmış Olması :
Dava
konusu ceza faturası TEİAŞ tarafından düzenlenmiştir. Bu noktada TEİAŞ’nın
hukuki niteliğinin belirlenmesi gerekmektedir. Ancak bu başlık altındaki
açıklamalarımıza geçmeden önce belirtilmesi gereken önemli bir husus, tüm
tespit ve değerlendirmelerin dava konusu ceza faturasının tanzim tarihi
olan 29.01.2013 tarihi itibari ile yürürlükte bulunan 4628 sayılı Kanun
çerçevesinde yapıldığı, 30.03.2013 gün ve 28603 sayılı Resmi Gazete’de yayınlanarak
yürürlüğe giren 14.03.2013 gün ve 6446 sayılı Enerji Piyasası Kanunu’nun
değerlendirmeye alınmadığıdır.
Elektrik sektöründeki dağınık yapıyı ortadan
kaldırmak ve işletme bütünlüğünü sağlamak amacıyla 15.07.1970 gün ve 1312
sayılı Kanun ile Türkiye Elektrik Kurumu (TEK) kurulmuş, imtiyazlı
şirketlerin görev bölgeleri ve belediye sınırları dışında tüm yurtta
elektriğin üretim, iletim, dağıtım ve satış hizmetleri TEK bünyesinde
toplanmıştır. Hizmetlerin daha etkin, daha verimli ve çağdaş bir şekilde
sürdürülebilmesi amacıyla ve özelleştirme politikaları çerçevesinde TEK,
Bakanlar Kurulunun 12.8.1993 tarih ve 93/4789 sayılı Kararı ile, Türkiye
Elektrik Üretim-İletim A.Ş. (TEAŞ) ve Türkiye Elektrik Dağıtım A.Ş. (TEDAŞ)
adı altında iki ayrı İktisadi Devlet Teşekkülü olarak yeniden
yapılandırılmıştır.
233 sayılı Kanun
Hükmünde Kararname'nin (KHK) 3.maddesine ve 20.02.2001 tarih ve 4628 sayılı
Elektrik Piyasası Kanununa dayanılarak çıkarılan ve 02.03.2001 tarihinde
yürürlüğe giren 05.02.2001 tarih ye 2001/2026 sayılı Bakanlar Kurulu Kararı
uyarınca TEAŞ; Türkiye Elektrik İletim AŞ (TEİAŞ), Elektrik Üretim AŞ
(EÜAŞ) ve Türkiye Elektrik Ticaret ve Taahhüt AŞ (TETAŞ) unvanlarında, anonim
şirket statüsünde, üç ayrı iktisadi devlet teşekkülü şeklinde
teşkilatlandırılmıştır.
26.12.2001 gün ve 24622 sayılı Resmi Gazetede yayınlanarak yürürlüğe
giren 4628 sayılı Kanun (kararın ilerleyen
kısımlarında kısaca 4628 sayılı Kanun olarak adlandırılacaktır)’un 2.maddesi; “iletim
hizmetini düzenleyen “b” bendinde; “İletim
faaliyeti gösterebilecek tüzel kişiler: Elektrik enerjisi iletim
faaliyetleri Türkiye Elektrik İletim Anonim Şirketi tarafından yürütülür.
Kamu mülkiyetindeki tüm iletim tesislerini
devralmak, kurulması öngörülen yeni iletim tesisleri için iletim yatırım
planı yapmak, yeni iletim tesislerini kurmak ve işletmek, Türkiye Elektrik
İletim Anonim Şirketinin görevidir.
(Değişik paragraf: 09/07/2008 - 5784 S.K./2. md.) Türkiye Elektrik İletim Anonim
Şirketi; ayrıca, Kurul onayına tabi olan iletim, bağlantı ve sistem
kullanım tarifelerini ve şebeke Yönetmeliğini hazırlar, revize eder,
deN.ler ve yük dağıtımı ile frekans kontrolünü gerçekleştirir, iletim
sisteminde ikame ve kapasite artırımı yapar, gerçek zamanlı sistem
güvenilirliğini izler, sistem güvenilirliğini ve elektrik enerjisinin
öngörülen kalite koşullarında sunulmasını sağlamak üzere gerekli yan
hizmetleri belirler ve bu hizmetleri Yan Hizmetler Yönetmeliği hükümleri
doğrultusunda sağlar.
Türkiye Elektrik İletim Anonim Şirketi, Bakanlığın
kararı doğrultusunda uluslararası enterkonneksiyon çalışmalarını yapar,
iletim sistemine bağlı ve/veya bağlanacak olan serbest tüketiciler dahil
tüm sistem kullanıcılarına şebeke Yönetmeliği ve iletim lisansı hükümleri
doğrultusunda eşit taraflar arasında ayrım gözetmeksizin iletim ve bağlantı
hizmeti sunar.
Piyasanın gelişimine bağlı olarak Kurul kararı
doğrultusunda yeni ticaret yöntemleri ve satış kanallarının uygulanabilmesine
yönelik alt yapının geliştirilmesi ve uygulanması Türkiye Elektrik İletim
Anonim Şirketi tarafından yürütülür.
Türkiye Elektrik İletim Anonim Şirketi, yönetmelik
çerçevesinde, dağıtım şirketleri tarafından hazırlanan talep tahminlerini
esas alarak üretim kapasite projeksiyonunu hazırlar ve Kurul onayına sunar.
(Değişik paragraf: 09/07/2008 - 5784 S.K./2. md.) İletim şebekesi dışında, ulusal
iletim sistemi için geçerli standartlara uygun olan ve üretim faaliyeti
gösteren tüzel kişinin lisansı kapsamındaki üretim tesisi ile müşterileri
ve/veya iştirakleri ve/veya serbest tüketiciler arasında özel direkt hat
tesisi, Türkiye Elektrik İletim Anonim Şirketi ile üretim faaliyeti
gösteren tüzel kişi arasında yapılacak kontrol anlaşması ile mümkündür.
(Ek paragraf: 09/07/2008 - 5784 S.K./2. md.) Türkiye Elektrik İletim Anonim
Şirketi, uluslararası enterkonneksiyon hatlarının ulusal sınırlar dışında
kalan kısmının tesisi ve işletilmesini yapabilir ve/veya bu amaçla
uluslararası şirket kurabilir ve/veya kurulmuş uluslararası şirketlere
ortak olabilir ve bölgesel piyasaların işletilmesine ilişkin organizasyonlara
katılabilir.” şeklindeki düzenleme ile elektrik iletim görevinin TEİAŞ’e
verildiği ve TEİAŞ’nın bu görevi ne şekilde yerine getireceği düzenlenmiştir.
29.06.2001
gün ve 24447 sayılı Resmi Gazetede yayınlanarak yürürlüğe giren TEİAŞ Ana
Statüsü (kararın ilerleyen kısımlarında kısaca Ana Statü olarak
adlandırılacaktır)’nün 3. maddesinin 2.fıkrasında; “Teşekkül EPK, K.H.K.,
ve bu Ana statü hükümleri saklı kalmak üzere özel hukuk hükümlerine
tabiidir. “ denilmek sureti ile Enerji Piyasası Kanunu, 233 sayılı Kanun
Hükmünde Kararname ve Kuruluş Statüsü ile verilen görevler dışında
TEİAŞ’nın özel hukuk hükümlerine tabi olacağı düzenlenmiştir.
Dolayısıyla, Elektrik Piyasası Kanunu’nun yukarıda
belirtilen 2. maddesinin b bendinin 2 kısmında belirtilen “(Değişik
paragraf: 09/07/2008 - 5784 S.K./2. md.) Türkiye
Elektrik İletim Anonim Şirketi; ayrıca, Kurul onayına tabi olan iletim,
bağlantı ve sistem kullanım tarifelerini ve şebeke Yönetmeliğini hazırlar,
revize eder, deN.ler ve yük dağıtımı ile frekans kontrolünü gerçekleştirir,
iletim sisteminde ikame ve kapasite artırımı yapar, gerçek zamanlı sistem
güvenilirliğini izler, sistem güvenilirliğini ve elektrik enerjisinin
öngörülen kalite koşullarında sunulmasını sağlamak üzere gerekli yan hizmetleri
belirler ve bu hizmetleri Yan Hizmetler Yönetmeliği hükümleri doğrultusunda
sağlar.” şeklinde görevleri yerine getirdiği esnada, TEİAŞ özel hukuk
hükümlerinden ayrı tutulmuş, idare hukuku alanına dahil edilmiştir. Bu
anlamda, dava konusu işlemin, TEİAŞ’ın kamusal ağırlıklı görevleri arasında
sayıldığını söylemek yerinde olacaktır.
b) İşlemin Tek Taraflı İrade Beyanı İle
Yapılmış Olması:
Dava
konusu ceza faturasının, davalı TEİAŞ tarafından tek taraflı irade olarak
düzenlendiğinde herhangi bir kuşku bulunmamaktadır. Bu başlık altında
irdelenmesi gereken esas sorun, ceza faturasının dayanağını oluşturan
Sistem Kullanım Anlaşması ve bunun eki niteliğindeki İletim Sistemi
Sistem Kullanım ve Sistem İşletim Tarifelerini Hesaplama Yöntem Bildirimi’nin
niteliğidir. Tarafların özgür iradeleri ile imzaladıkları Sistem kullanım
anlaşmasının ve yine tarafların özgür iradeleri ile kabul ettikleri yöntem
bildiriminin uygulanması amacı ile tesis edilen bir işlemin, evleviyetle
özel hukuk hükümlerine tabi olacağı; aksi durumda ise idari hukuku
hükümlerinin söz konusu olacağı açıktır. Bu anlamda Sistem Kullanım
Anlaşmasının ve Yöntem Bildiriminin niteliğinin belirlenmesi önem taşımaktadır.
b.1)
Sistem Kullanım Anlaşması Yönünden :
26.12.2001 gün ve 24622 sayılı Resmi Gazetede yayınlanarak yürürlüğe
giren 4628 sayılı Kanun ‘un “Tanımlar”
başlıklı 40. Maddesinde; “Bağlantı ve sistem kullanım anlaşmaları: İlgili
bağlantı ve sistem kullanım tarifesinin fiyatları, hükümleri ve şartlarını
içeren ve bir üretim şirketi, otoprodüktör, otoprodüktör grubu, dağıtım
şirketi ya da tüketicilerin iletim sistemine ya da bir dağıtım sistemine
erişmeleri ya da bağlantı yapmaları için ilgili kullanıcıya özgü koşul ve
hükümleri kapsayan anlaşmaları ” şeklinde tanımlanmıştır.
Ana
Statüsü’nün “Tanımlar” başlıklı 2. maddesinde de, 4628 sayılı Kanun’a
paralel şekilde; “ Bağlantı ve
Sistem Kullanım Anlaşmaları: İlgili bağlantı ve sistem kullanım
tarifesinin fiyatları, hükümleri ve şartlarını içeren ve bir üretim
şirketi, otoprodüktör, otoprodüktör grubu, dağıtım şirketi ya da
tüketicilerin iletim sistemine ya da bir dağıtım sistemine erişmeleri ya da
bağlantı yapmaları için ilgili kullanıcıya özgü koşul ve hükümleri kapsayan
anlaşmaları “ şeklinde tanımlanmıştır.
Ana
Statüsü’nün 4. maddesinin 11.bendinde; “ İletim sistemine bağlı tüm
kamu ve özel tüzel kişiler, Ticaret A.Ş. ve Serbest Tüketiciler ile
Bağlantı ve Sistem Kullanım Anlaşmaları; üretim ve dağıtım kamu ve özel
tüzel kişiler ile Yan Hizmet Anlaşmaları yapmak” görev TEİAŞ’ye
verilmiştir.
4628 sayılı
Kanun’un 2. maddesinin, iletim hizmetini düzenleyen “b” bendinde; Değişik paragraf: 09/07/2008 - 5784 S.K./2. md.) Türkiye Elektrik İletim Anonim
Şirketi; ayrıca, Kurul onayına tabi olan iletim, bağlantı ve sistem
kullanım tarifelerini ve şebeke Yönetmeliğini hazırlar, revize eder,
deN.ler ve yük dağıtımı ile frekans kontrolünü gerçekleştirir, iletim
sisteminde ikame ve kapasite artırımı yapar, gerçek zamanlı sistem
güvenilirliğini izler, sistem güvenilirliğini ve elektrik enerjisinin
öngörülen kalite koşullarında sunulmasını sağlamak üzere gerekli yan
hizmetleri belirler ve bu hizmetleri Yan Hizmetler Yönetmeliği hükümleri
doğrultusunda sağlar.” denilmek sureti ile sistem kullanım anlaşmasına konu
kullanım tarifelerinin TEİAŞ tarafından EPDK’nın onayı alınmak sureti ile
hazırlanacağı belirtilmiştir.
Ana
Statüsü’nün “Tanımlar” başlıklı 2. maddesinde “Bağlantı ve Sistem Kullanım Tarifeleri: ilgili bağlantı ve
sistem kullanım anlaşmalarına dahil edilerek Teşekküle doğrudan ödenecek
olan ve iletim sistemi ya da bir dağıtım sistemine bağlantı ve sistem
kullanımı için eşit taraflar arasında ayrım yapılmaması esasına dayalı
Bağlantı fiyatları açısından şebeke yatırım maliyetlerini kapsamayan ve
bağlantı yapmış olan tüzel kişinin namına oluşan masraflar ile sınırlı olan
fiyatları, hükümleri ve şartları içeren tarifeleri “ şeklinde tanımlanmış,
aynı statünün 4. maddesinin 12. bendinde de; “İletim Tarifesi ile Bağlantı
ve Sistem Kullanım Tarifelerini hazırlamak, gerektiğinde revize etmek”
görevi TEİAŞ’ye verilmiştir.
22.01.2003
tarih ve 25001 sayılı Resmi Gazete’de Yayınlanan Elektrik Piyasası Şebeke
Yönetmeliği’nin 8. maddesinde; Ek-5
Bölüm 1'de yer alan standart planlama verileri ile iletim sistemine
bağlanacak tesis ve/veya teçhizata ilişkin bilgilerin tüzel kişi tarafından
TEİAŞ'a verildiği tarihten itibaren altmış gün içerisinde bağlantı ve/veya
sistem kullanım anlaşması TEİAŞ tarafından tüzel kişiye önerilir. TEİAŞ'ın
bağlantı ve/veya sistem kullanım anlaşması önerisini yapabilmesi için ek
bilgiye ihtiyaç duyması halinde, Ek - 5 Bölüm 2'de yer alan ayrıntılı
planlama verileri de tüzel kişiden talep edilebilir. Bu hallerde TEİAŞ
tarafından bağlantı ve/veya sistem kullanım anlaşmasının önerilmesine ilişkin
süre doksan gün olarak uygulanır. Tüzel kişi TEİAŞ'ın anlaşma önerisine
otuz gün içerisinde yazılı yanıt verir.
Tarafların mutabakatı halinde bağlantı ve/veya
sistem kullanımına ilişkin hüküm ve şartları içeren bağlantı ve/veya sistem
kullanım anlaşması imzalanır. TEİAŞ ve lisans sahibi tüzel kişinin,
bağlantı ve/veya sistem kullanımına ilişkin anlaşmanın hükümleri üzerinde
mutabakata varamamaları halinde, ihtilaflar Kanunun ve tarafların ilgili
lisanslarının hükümlerine göre Kurum tarafından çözüme kavuşturulur ve konu
hakkında alınan Kurul kararları bağlayıcıdır.
İletim sistemine halihazırda bağlı olan üretim
tesisleri ile bağlantı ve/veya sistem kullanımına ilişkin olarak üretim
tesisleri dışında gerçek ve tüzel kişiler tarafından TEİAŞ'a yapılan diğer
başvurularda da aynı süreç uygulanır.” şeklindeki düzenleme ile Dağıtım
şirketlerinin TEİAŞ ile Sistem Kullanım anlaşması ve/veya Bağlantı
anlaşması imzalaması gerektiği belirtilmiştir.
27/03/2003
tarihli ve 25061 sayılı Resmi Gazete’de yayınlanan Elektrik Piyasasında
İletim ve Dağıtım Sistemlerine Bağlantı ve Sistem Kullanımı Hakkında Tebliğ
(kararın ilerleyen kısımlarında kısaca tebliğ olarak adlandırılacaktır)’in
“İletim sistemine bağlantı ve/veya sistem kullanım anlaşmaları” başlıklı 4.
maddesinde; “İletim sistemi kullanıcıları, TEİAŞ ile Ek-1’de yer alan
anlaşmaları yapar. İletim sistemine bağlantı ve/veya sistem kullanım
anlaşmalarına ilişkin başvurular, Elektrik Piyasası Şebeke Yönetmeliğinde
belirlenen usul ve esaslara göre yapılır. Bağlantı anlaşması ve sistem
kullanım anlaşması başvuruları eşzamanlı olarak yapılır.
Bağlantı
ve/veya sistem kullanımına ilişkin olarak TEİAŞ ile iletim sistemi
kullanıcısı arasında, bu Tebliğ uyarınca TEİAŞ tarafından hazırlanan ve
Kurul tarafından onaylanan standart anlaşmalar kullanılır. Bu anlaşmaların
genel hükümlerinde, Kurul onayı olmaksızın değişiklik yapılamaz. Bağlantı
anlaşmasında fiziki bağlantıya ilişkin termin programı, sistem kullanım
anlaşmasında iletim sisteminin kullanılmaya başlanması için öngörülen tarih
yer alır.
İletim
sistemine aynı bağlantı noktasından doğrudan bağlanmak isteyen birden fazla
tüketicinin ve dağıtım şirketinin bulunması ve başvuru taleplerinin tümünün
karşılanmasının mümkün olmaması halinde TEİAŞ;
a) Tüm başvuru
sahiplerini durumdan bilgilendirir,
b) Dağıtım
şirketi tarafından yapılan başvuruya öncelik tanır,
c) Bu Tebliğ
kapsamındaki yükümlülüklerin yerine getirilmesi kaydıyla başvuru sırasına
göre bağlantı ve/veya sistem kullanım anlaşmalarını imzalar.
Bağlantı
yapılması öngörülen bağlantı noktası itibarıyla sisteme bağlantı
yapılmasının mümkün olmaması durumunda TEİAŞ; gerekçelerini başvuru
sahibine yazılı olarak bildirmek suretiyle bir başka bağlantı noktası
teklif edebilir.
TEİAŞ;
alternatif bağlantı noktası gösterememesi veya teklif ettiği alternatif
bağlantı noktasının başvuru sahibi tarafından kullanılabilir bir nokta
olarak görülmemesi veya sistem kullanımı açısından kapasitenin yetersiz
olması nedeniyle genişleme yatırımı veya yeni yatırım yapılmasının gerekli
olduğu ve yeterli finansmanın mevcut olmadığı hallerde, söz konusu yatırımı
kendi adına, başvuru sahibi tarafından finansmanı sağlanarak ilgili mevzuat
kapsamındaki teknik standartlara uygun olarak yapılmasını isteyebilir. Bu
durumda; gerçekleşen yatırıma ait toplam harcama tutarı, iletim sistemi
kullanıcısı ile TEİAŞ arasında yapılacak bağlantı ve sistem kullanım
anlaşmaları çerçevesinde iletim sistemi kullanıcısının ödemekle yükümlü
olduğu iletim tarifesi bedelinden düşülür.
İletim
sistemine doğrudan bağlanmak isteyen tüketicilerin başvuruları TEİAŞ
tarafından ancak Elektrik Piyasası Lisans Yönetmeliğinin 38 inci maddesinde
belirlenen gerekçeler çerçevesinde reddedilebilir ve ret gerekçeleri
başvuru sahibine yazılı olarak bildirilir.”denilmek sureti ile Sistem
kullanım anlaşmalarının ne şekilde yapılacağı ve nasıl uygulanacağı
düzenlenmiştir.
b.2) İletim
Sistemi, Sistem Kullanım ve Sistem İletişim Tarifelerini Hesaplama Yöntem
Bildirimi Yönünden;
4628 sayılı
Kanun’un 5. maddesinde “ Bu Kanun hükümlerinin uygulanması ve bu Kanunla
kendisine verilen görevleri yerine getirmek için gerekli olan ve piyasada
rekabeti geliştirmeye yönelik olarak gerçek ve tüzel kişilerin uymaları
gereken, talimatları ve tebliğleri, şebeke Yönetmeliğini, dağıtım Yönetmeliğini,
müşteri hizmetleri Yönetmeliğini ve dengeleme ve uzlaştırma Yönetmeliğini
onaylamak.” görevi Enerji Piyasası Düzenleme Kurulu’na verilmiştir.
Bu görev kapsamında, 21.12.2006 gün ve 1029 sayılı
EPDK Kurul Kararı ile onaylanarak Yöntem Bildirimi ile işbu dava konusu
faturanın tanzimi tarihinde yürürlükte olan 13/12/2007 tarihli ve 1407
sayılı EPDK Kurul Kararı ile onaylanarak 19.12.2007 tarih ve 26735 sayılı
Resmi Gazetede yayınlanan Yöntem Bildirimi uygulamaya konulmuştur. Söz
konusu her iki Yöntem Bildiriminde de cezai işlemler hüküm altına
alınmıştır.
Tebliğ’in Geçici 3.maddesinde; “(1) Bağlantı ve
sistem kullanımına ilişkin standart anlaşmalar kullanıcı özellikleri
dikkate alınarak TEİAŞ ve Türkiye Elektrik Dağıtım AŞ tarafından bu
Tebliğin yayım tarihini izleyen otuz gün içerisinde hazırlanarak Kuruma
sunulur. Kullanıcıların lisans almamış olması ve kullanıcılar ile sistem
kullanım anlaşmalarının yapılmamış olması, bu kullanıcıların Elektrik
Piyasası Tarifeler Yönetmeliği uyarınca onaylanan sistem kullanım bedelini
ve/veya sistem işletim bedelini TEİAŞ ve/veya dağıtım şirketine ödeme
yükümlülüklerini ortadan kaldırmaz. / Ancak, dağıtım lisansı sahibi tüzel
kişilerin dağıtım sistemine bağlı üretim faaliyeti gösteren tüzel kişiler
için belirleyecekleri dağıtım sistem kullanımına ilişkin tarifeleri Enerji
Piyasası Düzenleme Kurumunca onaylanana kadar söz konusu tüzel kişilere
dağıtım sistemi kullanım fiyatı tahakkuk ettirilmez.” hükmü yer almış;
1407 sayılı Kurul Kararının ekinde yer alan İletim
Sistemi Sistem Kullanım ve Sistem İşletim Tarifelerini Hesaplama Yöntem
Bildirimi’nin “Fiyatlandırma ile İlgili Diğer Yönetmelikler ve Anlaşmalar”
başlıklı maddesinde ise, Elektrik Piyasası Şebeke Yönetmeliği ve Elektrik
Piyasasında İletim ve Dağıtım Sistemlerine Bağlantı ve Sistem Kullanımı
Hakkında Tebliğ çerçevesinde hazırlanan bağlantı ve sistem kullanım
anlaşmalarının; kullanıcının TEİAŞ ile, (kullanıcının iletim sistemiyle)
olan bağlantısını ve/veya iletim sisteminin kullanımına ilişkin üzerinde
mutabakat sağlanmış olan teknik ayrıntıları ile iletim sisteminin kullanımı
ve/veya sisteme bağlantı konusundaki şartları belirlediği ifade edildikten
sonra, bu kapsamda kullanıcılarla iki tür anlaşma yapılacağı, bunların
Bağlantı Anlaşması ve Sistem Kullanım Anlaşması olduğu, İletim sistemine
doğrudan bağlanan kullanıcıların hem Bağlantı Anlaşması hem de Sistem
Kullanım Anlaşması yapmak zorunda oldukları hüküm altına alınmış; aynı
maddenin devamında ise;
“1.5 Bir kullanıcının, TEİAŞ ile Sistem Kullanım
Anlaşması imzalamamış olmasına rağmen iletim sistemine başlı olarak
faaliyet göstermesi, dolayısıyla iletim sistemini kullanması halinde,
Elektrik Piyasasında İletim ve Dağıtım Sistemlerine Bağlantı ve Sistem Kullanımı
Hakkında Tebliğ’in Geçici 3. maddesi uyarınca Kullanıcıların lisans almamış
olmaları ve/veya sistem kullanım anlaşmalarının yapılmamış olması halinde
dahi bu kullanıcıların Elektrik Piyasası Tarifeler Yönetmeliği
doğrultusunda onaylanan sistem kullanım bedelini ve/veya sistem işletim
bedelini ödeme yükümlülükleri bulunmaktadır. Sistem Kullanım Anlaşması
bulunmaksızın iletim sistemini kullanmakta olan kullanıcılar, iletim
sisteminde arz güvenilirliği ve kalitesinin sağlanması amacıyla aşağıda ver
alan ihlallerle karşılaşılması halinde ilgili cezai işleme tabi olacaktır.”
denildikten sonra, dava konusu ihlalin tanımı: “İletim sistemine doğrudan
bağlı tüketiciler ve dağıtım lisansına sahip tüzel kişilerin İletim
Sisteminin her bir ölçüm noktasında çekecekleri endüktif reaktif enerjinin/verecekleri
kapasitif reaktif enerjinin, aktif enerjiye oranının ilgili mevzuata uygun
olmaması” şeklinde yapılmış; “Kullanıcı Tarafından TEİAŞ’a Ödenmesi Gereken
Ceza” ise “Kullanıcının o ayki Sistem Klanlım Fiyatına göre hesaplanan
bedelin %50’si oranında ceza uygulanır. Ceza, 00.00-24.00 saatleri arasında
bir defadan fazla uygulanmayacaktır” olarak belirlenmiştir.
Tüm bu
mevzuatsal düzenlemeler ışığında yapılan değerlendirme Neticesinde;
31.03.2010 tarihli Sistem Kullanım Anlaşmasının, TEİAŞ tarafından 4628
sayılı Elektrik Piyasası Kanunu, ilgili Tebliğ ve Ana Statü’nün yukarıda
belirtilen maddeleri gereğince hazırlandığı ve Enerji Piyasası Düzenleme
Kurumu’nun 23.05.2003 gün ve 148/1-15 sayılı kararı ile onaylandığı, ancak
söz konusu anlaşmanın davacı tarafından imzalanmadığı; davalı idare tarafından,
söz konusu anlaşmanın 10. maddesi ile ihlalin tespit edildiği Haziran 2009
tarihi itibari ile yürürlükte bulunan Yöntem Bildirimi’nin 1.5. maddesi
gereğince, davacıya 359.715,66 TL ceza kesildiği anlaşılmaktadır.
Sonuç
olarak; 31.03.2010 Sistem Kullanım Anlaşmasının ve 13.12.2007 tarihli ve
1407 sayılı EPDK Kurul Kararı ile onaylanarak 01.01.2008 tarihinde
yürürlüğe giren İletim Sistemi Sistem Kullanım ve Sistem İşletim
Tarifelerini Hesaplama Yöntem Bildirimi’nin, TEİAŞ tarafından tek taraflı
olarak hazırlandığı ve ceza faturasının tanziminde esas alındığı tespit
edilmiştir. Bu durumda gerek ceza faturasına dayanak olan işlemlerin,
gerekse ceza faturası tutanağının davalı idare tarafından tek taraflı
olarak hazırlandığı ve davacıya uygulandığında kuşku bulunmamaktadır.
b.3) Ceza
Faturasının Tahsilinde İzlenen Usul Yönünden:
TEİAŞ Genel
Müdürlüğü tarafından, Çoruh Elektrik Dağıtım A.Ş.’ne gönderilen 12.02.2013
gün ve 1570 numaralı yazıda “……. Bu kapsamda, Ocak 2007-Kasım 2009
dönemleri arasında aylık olarak hesaplanan sistem kullanım ceza faturaları
muhteviyat çizelgeleriyle birlikte yazımız ekinde gönderilmektedir./Ayrıca,
yasal süresi içinde ödenmeyen faturalar için Amme Alacaklarının Tahsil
Usulü Hakkında Kanunun 51. maddesinde öngörülen gecikme zammı uygulanacağı
ve yasal yollardan tahsili cihetine gidileceğinin bilinmesi hususunda
bilgilerinizi ve gereğini rica ederiz.” şeklindeki yazıdan, davalı idare
tarafından ceza faturasının tahsilinde 6183 sayılı Kanun uyarınca işlem
yapıldığı anlaşılmaktadır.
27/03/2003 tarihli ve 25061 sayılı Resmi Gazete’de
yayınlanan Elektrik Piyasasında İletim ve Dağıtım Sistemlerine Bağlantı ve
Sistem Kullanımı Hakkında Tebliğ’in ‘Ödeme
yükümlülüğü’ başlıklı 12. maddesinde; “Kullanıcı, Kurum tarafından iletim
veya dağıtım faaliyetine ilişkin olarak onaylanan bağlantı fiyatı ve/veya
sistem kullanım ve/veya sistem işletim fiyatları üzerinden hesaplanan
bedeli TEİAŞ ve/veya dağıtım şirketine ödemekle yükümlüdür./ TEİAŞ ve/veya
dağıtım şirketi, kullanıcıya tahmini bir bedel tahakkuk ettirdiği takdirde,
kesinleşen bedel üzerinden gerekli düzeltmeleri yapar./ Bağlantı
varlıklarının işletme ve bakım masrafları, mülkiyet sınırları dahilinde
ilgili taraflarca karşılanır.” şeklindeki düzenleme ile kullanıcı tarafından
ödenmesi gereken sistem kullanım bedeli düzenlenmiştir.
Aynı Tebliğin ‘Ödeme prosedürü’
başlıklı 15. maddesinde; “Madde 15- TEİAŞ ve/veya dağıtım şirketi, her
türlü vergi ve yükümlülükler de ilave edilmiş olan ayrıntılı ödeme
bildirimini, takip eden ayın ilk beş günü içerisinde sistem kullanım
anlaşması tarafı olan kullanıcıya gönderir./Söz
konusu kullanıcı, ödeme bildiriminin tebliğ edildiği günü izleyen onbeş gün
içerisinde bildirimde yer alan tutarı, TEİAŞ ve/veya dağıtım şirketine
öder. Ödemede gecikilen süre için 6183 sayılı Amme Alacaklarının Tahsil
Usulü Hakkında Kanunun 51 inci maddesinde öngörülen gecikme zammı
uygulanır.” denilmek sureti ile 6183 sayılı Amme Alacaklarının Tahsili
Hakkındaki Kanuna atıf yapmıştır.
Aynı
maddenin devamında da; “Maddi hatalar dışında; ödeme bildirimi içeriğine
yapılan herhangi bir itiraz, ödemeyi durdurmaz. TEİAŞ ve/veya dağıtım
şirketinin hatası nedeniyle fazla ödenmiş olan tutar, TEİAŞ ve/veya dağıtım
şirketi tarafından ödeme bildiriminin tebliğ edildiği günden sonraki onbeş
gün içerisinde bir itirazda bulunulması halinde, ödeme tarihini izleyen
onaltıncı günden başlamak üzere 6183 sayılı Amme Alacaklarının Tahsil Usulü
Hakkında Kanunun 51 inci maddesine göre hesaplanan gecikme zammı da dahil
olmak üzere bir sonraki ödeme dönemine ait bedelden mahsup edilir.”
şeklindeki düzenleme ile ödeme emrine itirazın icranın yürütülmesini
durdurmayacağı düzenlenmiş, yine dava idarenin alacağı ile ilgili üstün ve
pozisyon yaratılmıştır.
6183 sayılı Amme Alacaklarının Tahsili Hakkında
Kanun’un 51. maddesinde; (Değişik madde: 25/12/2003 - 5035 S.K./4. md.) Amme
alacağının ödeme müddeti içinde ödenmeyen kısmına vadenin bitim tarihinden
itibaren her ay için ayrı ayrı % 4 oranında gecikme zammı tatbik olunur. Ay
kesirlerine isabet eden gecikme zammı günlük olarak hesap edilir./ Gecikme
zammı bir milyon liradan az olamaz./Gecikme zammı; 213 sayılı Vergi Usul
Kanununa göre uygulanan vergi ziyaı cezalarında bu madde uyarınca
belirlenen oranda, mahkemeler tarafından verilen ve ceza mahiyetinde olan
amme alacaklarında ise bu oranın yarısı ölçüsünde uygulanır. Bunların
dışındaki ceza mahiyetinde olan amme alacaklarına gecikme zammı tatbik edilmez./Bakanlar
Kurulu, gecikme zammı oranlarını aylar itibarıyla topluca veya her ay için
ayrı ayrı, yüzde onuna kadar indirmeye, gecikme zammı oranı ile gecikme
zammı asgari tutarını iki katına kadar artırmaya, ayrıca gecikme zammı
oranını aylar itibarıyla farklı olarak belirlemeye ve gecikme zammını
bileşik faiz usulüyle aylık, üç aylık, altı aylık veya yıllık olarak hesaplatmaya
yetkilidir.” denilmek sureti ile kamu alacaklarına uygulanacak gecikme
zammı ayrıca düzenlenmiştir.
Tüm bu yasal düzenlemelerden, TEİAŞ tarafından
talep edilen ceza faturasının, amme alacağı mahiyetinde olduğu ve bu
nedenle tahsili hakkında 6183 sayılı Kanun’da belirlenen usulün
uygulanmasının öngörüldüğü anlaşılmaktadır. Zira özel hukuk ilişkisine konu
bir alacağın, 6183 sayılı Kanun’un 1. maddesi gereğince kamu alacaklarının
tahsili hakkında öngörülen usulle icra edilmesi mümkün değildir.
c)
İşlemin
Kamu Gücüne Dayalı Olması:
En temel
tanımı ile kamu gücü; devletin kamu yararını gerçekleştirebilmesi için özel
kişiler karşısında sahip olduğu üstün yetki ve ayrıcalıklardır.
Yukarı
da ayrıntılı olarak belirttiğimiz üzere, 4628 sayılı Kanun
2. ve 40. maddeleri, TEİAŞ Ana
Statüsü’nün 4. maddesinin 11.Bendi, Tebliğ’in “İletim sistemine bağlantı
ve/veya sistem kullanım anlaşmaları” başlıklı 4. maddesi gereğince, Dağıtım
Şirketleri ile imzalanacak Sistem Kullanım Anlaşmasını hazırlama görevi
TEİAŞ’ye verilmiş, yine Tebliğ’in “İletim sistemine bağlantı ve/veya sistem
kullanım anlaşmaları” başlıklı 4. maddesinde; bu anlaşmaların genel
hükümlerinde Enerji Piyasası Düzenleme Kurulu’nun onayı olmaksızın
değişiklik yapılamayacağı belirtilmiştir.
4628 sayılı
Kanun’un “Arz Güvenliği” başlıklı Ek
3. maddesinin “a” bendinin 1. fıkrasında; Türkiye Elektrik İletim Anonim
Şirketi, iletim kısıtlarını asgari seviyeye indirecek şekilde iletim
şebekesinin planlanmasından, tesisinden, işletilmesinden, sistem güvenilirliğinin
muhafaza edilmesinden ve üretim kapasite projeksiyonu ile 20 yıllık Uzun Dönem
Elektrik Enerjisi Üretim Gelişim Planının hazırlanmasından sorumludur. “ 2.
fıkrasında; “Perakende satış lisansına sahip dağıtım şirketleri,
bölgelerindeki serbest olmayan tüketicilerin elektrik enerjisi ve kapasite
talebini karşılamakla yükümlüdürler. Söz konusu tüzel kişiler her yıl
Aralık ayı sonuna kadar, gelecek 5 yıl için, tahmin ettikleri elektrik enerjisi
puant güç taleplerini, ihtiyaç duydukları elektrik enerjisi miktarını, bu
miktarın temini için yaptıkları sözleşmeleri ve ilave enerji/kapasite
ihtiyaçlarını Kuruma bildirmek zorundadır.” 4.fıkrasında; “Kurum (EPDK),
lisans verilen üretim tesislerinin gerçekleşmelerinin izlenmesinden, ilgili
mevzuat kapsamında bu tesislerin öngörülen zamanda devreye girmesi için
gerekli önlemlerin alınmasından, Türkiye Elektrik İletim Anonim Şirketi tarafından
yapılacak arz-talep dengesi çalışmalarında kullanılmak üzere, 5 yıl
içerisinde işletmeye girecek ve arz hesabında dikkate alınacak lisanslı
yeni üretim kapasite miktarlarının Bakanlığa düzenli aralıklarla
bildirilmesinden sorumludur.”, c bendinde; “Türkiye Elektrik İletim Anonim
Şirketi, Türkiye Elektrik Enerjisi Talep Projeksiyonu Raporunun yayımlanmasını
müteakiben, gelecek 20 yılı kapsayacak şekilde yapılan talep tahminini,
mevcut arz potansiyelini, potansiyel arz imkânlarını, yakıt kaynaklarını,
iletim ve dağıtım sisteminin yapısı ve gelişme planlarını, ithalat ve/veya
ihracat imkânlarını ve kaynak çeşitliliği politikalarını dikkate alarak
enerji politikalarının belirlenmesinde yararlanmak üzere Uzun Dönem
Elektrik Enerjisi Üretim Gelişim Planını hazırlayarak Bakanlığın onayına
sunar. Bu plan onaylanmasını müteakip Bakanlık tarafından yayımlanır.”
denilmek sureti ile elektrik iletim hizmetinin güvenliğini sağlamak adına
alınması gereken tedbirler kanunda açıkça belirtilmiş ve TEİAŞ bu hususlar
bir çok görev verilmiştir.
EPDK
tarafından onaylanarak 10.11.2004 tarihli ve 25639 sayılı Resmi Gazete’de
yayımlanarak yürürlüğe giren Elektrik İletim Sistemi Arz Güvenilirliği ve
Kalitesi Yönetmeliğinin, "Reaktif enerjinin kompanzasyonu"
başlıklı 11. maddesinde “İletim sistemine doğrudan bağlı tüketiciler ve
dağıtım lisansına sahip tüzel kişiler tarafından; iletim sistemine bağlantıyla
ilgili her bir ölçüm noktasında ve her bir uzlaşma periyodunda, sistemden
çekilen endüktif reaktif enerjinin sistemden çekilen aktif enerjiye oranı
yüzde ondördü, sisteme verilen kapasitif reaktif enerjinin sistemden
çekilen aktif enerjiye oranı ise yüzde onu geçemez./ İletim sisteminin her
bir ölçüm noktasında öngörülen orana uyulmaması durumunda kullanıcılara
uygulanacak yaptırımlar bağlantı ve sistem kullanım anlaşmalarında
düzenlenir. / Oranların kontrolü ilgili mevzuat hükümleri çerçevesinde yapılır."hükmüne,
Aynı
Yönetmeliğin 01.01.2007 tarihinde yürürlüğe giren Geçici 3. maddesinde,
“1/1/2007 tarihinden itibaren İletim sistemine doğrudan bağlı tüketiciler
için iletim sisteminin her bir ölçüm noktasında aylık çekilen endüktif reaktif
enerjinin sistemden çekilen aktif enerjiye oranı yüzde otuzüç, aylık
sisteme verilen kapasitif reaktif enerjinin sistemden çekilen aktif
enerjiye oranı yüzde yirmi olarak uygulanır. 1/1/2008 'den itibaren bu
oranlar sırasıyla yüzde yirmi ve yüzde onbeş olarak uygulanır./ 1/1/2007
tarihinden itibaren dağıtım lisansına sahip tüzel kişiler için, iletim
sisteminin her bir ölçüm noktasında aylık çekilen endüktif reaktif
enerjinin sistemden çekilen aktif enerjiye oranı yüzde elli olarak
uygulanır. 1/1/ 2008 'den itibaren dağıtım lisansına sahip tüzel kişiler
için, iletim sisteminin her bir ölçüm noktasında aylık çekilen endüktif
reaktif enerjinin sistemden çekilen aktif enerjiye oranı yüzde otuzüç,
aylık sisteme verilen kapasitif reaktif enerjinin sistemden çekilen aktif enerjiye
oranı yüzde yirmi olarak uygulanır. 01/01/2009 tarihinden itibaren ise bu
oranlar, bu Yönetmeliğin 11 inci maddesi hükümlerinde yer alan esaslara
göre tespit edilir. " hükmüne yer verilmiştir.
Yönetmelikte
yer alan düzenleme paralelinde reaktif enerji sınır değerlerinin aşımı
ihlali; 23/05/2003 tarih ve 148/1-15 sayılı Enerji Piyasası Düzenleme
Kurulu Kararı ile onaylanan mülga Sistem Kullanım Anlaşmasının "Cezai
Şartlar" başlıklı 10 uncu maddesinde ve TEİAŞ ile Sistem Kullanım
Anlaşması imzalamamış olan kullanıcılar için ise, ilk defa 21/12/2006 tarih
ve 1029 sayılı EPDK Kurul Kararı ile onaylanarak 01/01/2007 tarihinden
itibaren "yürürlüğe giren Yöntem Bildiriminde "İletim sistemine
doğrudan bağlı tüketiciler ve dağıtım lisansına sahip tüzel kişilerin
İletim Sisteminin her bir ölçüm noktasında çekecekleri endüktif reaktif
enerjinin/verecekleri kapasitif reaktif enerjinin, aktif enerjiye oranının
ilgili mevzuata uygun olmaması" şeklinde tanımlanmış, söz konusu ihlal
durumuna ilişkin yaptırım ise, "Kullanıcının o ayki Sistem Kullanım
Fiyatına göre hesaplanan bedelin %50'si oranında ceza uygulanır. Ceza,
00.00-24.00 saatleri arasında bir defadan fazla uygulanmayacaktır."
hükmü ile düzenlenmiştir.
Bu
açıklamalardan hareketle, davalı idare tarafından, elektrik iletim
hizmetinin sağlıklı işlemesini sağlamak amacı ile yerine getirdiği denetim
görevi kapsamında, kanunlarla kendisine verilen üstün yetki ve ayrıcalıklar
kullanılmak sureti ile davacı Çoruh Elektrik A.Ş.’ne ceza faturasının
kesildiği anlaşılmakla, işlemin tesisinde kamu gücü kullanıldığı sonucuna
varılmıştır.
d) Ceza Faturasına Esas tarihler itibarıyla Davacı
ile Davalı Arasındaki İlişkisinin Hukuki Statüsü
Davaya
konu Ceza Faturası Haziran 2009 tarihine aittir. Yukarıdaki
açıklamalarımızda da belirttiğimiz üzere ceza faturasına konu ihlal
tarihinde henüz Çoruh Elektrik A.Ş. özelleştirilmemiştir. Görevli yargı
yerinin belirlenmesi adına TEDAŞ’ın söz konusu tarihteki tüzel kişiliğinin
niteliği ve TEİAŞ ile TEDAŞ arasındaki ilişkinin hukuki vasfı belirlenmelidir.
Yukarıda
ayrıntısı ile belirttiğimiz üzere Elektrik
sektöründeki dağınık yapıyı ortadan kaldırmak ve işletme bütünlüğünü
sağlamak amacıyla 15.07.1970 gün ve 1312 sayılı Kanun ile Türkiye Elektrik
Kurumu (TEK) kurulmuş, imtiyazlı şirketlerin görev bölgeleri ve belediye
sınırları dışında tüm yurtta elektriğin üretim, iletim, dağıtım ve satış
hizmetleri TEK bünyesinde toplanmıştır. Hizmetlerin daha etkin, daha
verimli ve çağdaş bir şekilde sürdürülebilmesi amacıyla ve özelleştirme
politikaları çerçevesinde TEK, Bakanlar Kurulunun 12.8.1993 tarih ve
93/4789 sayılı Kararı ile, Türkiye Elektrik Üretim-İletim A.Ş. (TEAŞ) ve
Türkiye Elektrik Dağıtım A.Ş. (TEDAŞ) adı altında iki ayrı İktisadi Devlet
Teşekkülü olarak yeniden yapılandırılmıştır.
233
sayılı Kamu İktisadi Teşebbüsleri Hakkında KHK’nin 2. maddesinde; “ İktisadi devlet teşekkülü
"Teşekkül"; sermayesinin tamamı devlete ait, iktisadi alanda
ticari esaslara göre faaliyet göstermek üzere kurulan, kamu iktisadi
teşebbüsüdür” şeklinde tanımlanmıştır.
233 sayılı Kanun
Hükmünde Kararname'nin (KHK) 3.maddesine ve 20.02.2001 tarih ve 4628 sayılı
Elektrik Piyasası Kanununa dayanılarak çıkarılan ve 02.03.2001 tarihinde
yürürlüğe giren 05.02.2001 tarih ye 2001/2026 sayılı Bakanlar Kurulu Kararı
uyarınca TEAŞ; Türkiye Elektrik İletim AŞ (TEİAŞ), Elektrik Üretim AŞ
(EÜAŞ) ve Türkiye Elektrik Ticaret ve Taahhüt AŞ (TETAŞ) unvanlarında, anonim
şirket statüsünde, üç ayrı iktisadi devlet teşekkülü şeklinde
teşkilatlandırılmıştır.
Bu durumda TEDAŞ
12.08.1993 tarihinde İktisadi Devlet Teşekkülü olarak, TEİAŞ ise 05.02.2001
tarihinde iktisadi devlet teşekkülü olarak yapılandırılmışlardır. Daha
sonra TEDAŞ 02.04.2004 tarih ve
2004/22 sayılı Özelleştirme Yüksek Kurulu Kararı ile özelleştirme kapsam ve
programına alınmıştır. Dağıtım bölgeleri yeniden belirlenerek, Türkiye 21
dağıtım bölgesine ayrılmıştır. Bunlardan biri olan Çoruh Elektrik A.Ş.’nin
de Özelleştirme Yüksek İdaresi’nin 07.10.2010 tarihli ve 2010/36 sayılı
kararı ile Aksa Elektrik Perakende Satış A.Ş.’ne devir yapılmıştır. Hissesinin
tamamı da 31.12.2010 tarihinde Aksa Elektrik Perakende Satış A.Ş.’ne
devredilmiş ve özelleştirme işlemi tamamlanmıştır.
24/11/1994
tarih ve 4046 numaralı Özelleştirme Uygulamaları Hakkında Kanun’un 17.
maddesinin B bendinde “Özelleştirme kapsamına alınan kuruluşlardan; mali ve
hukuki yönden özelleştirmeye hazırlanmalarına karar verilenlerin bu
hazırlık işlemleri tamamlanıncaya kadar, bunların bağlı oldukları bakanlık
veya kurumlar ile ilgileri ve önceki statüleri aynen devam eder. Bunlarla
ilgili mali ve hukuki yönden özelleştirmeye hazırlık işlemleri kurulca
belirlenecek kuruluş veya kuruluşlar tarafından yürütülür. Özelleştirmeye
hazırlık işlemleri tamamlananlar Kurulun vereceği yeni bir karar ile
özelleştirme programına alınır. Bu şekilde hazırlıkları tamamlanarak
özelleştirme programına alınanlar ile doğrudan özelleştirme programına
alınanlar (bağlı ortaklıkların iştirak payları ve varlıkları ile bağlı
ortaklık statüsünde olmayan, ancak sermayesinin yarısından fazlası kamuya
ait kuruluşların iştirak payları ve varlıkları hariç), Kurul kararının
alındığı tarihte başka bir işleme gerek olmadan ve bedel alınmaksızın
İdareye devredilmiş sayılır. Özelleştirme programına alınarak İdareye
devredilen kuruluşlar buna ilişkin Kurul kararı tarihinden itibaren bağlı
oldukları bakanlık veya kurumla ilişkileri kesilerek idareye bağlanmış
sayılır.” denilmek sureti ile hakkında özelleştirme prosedürü tamamlanmayan
kamu kuruluşunun eski niteliğini devam ettireceği düzenlenmiştir.
Aynı
maddenin C bendinde; “ Genel ve katma bütçeli idarelerle, bunlara
bağlı döner sermayeli kuruluşların 15 inci maddenin (a) bendinde belirtilen
mal ve hizmet üretim birimleri ve varlıkları ile kamu iktisadi
kuruluşlarının ve bunların müessese, bağlı ortaklık, işletme ve işletme
birimleri ile varlıklarının özelleştirme programına alınmalarına Kurulca
karar verilir. Bunların, mülkiyetin devri dışındaki yöntemlerle yapılacak
özelleştirme işlemleri idare tarafından yürütülür. Ancak, bunların
mülkiyetinin bağlı bulundukları kurum ve/veya kuruluşlara aidiyeti ve
statüleri aynen devam eder.” şeklindeki düzenleme ile de iktisadi devlet
teşekküllerinin özelleştirme işlemleri tamamlanıncaya kadar bağlı bulundukları
kurum veya kuruluşa aidiyetinin ve hukuki niteliğinin korunacağı belirtilmiştir.
Aynı
Kanun’un 18. maddesinin Özelleştirmede uygulanabilecek usuller belirlenmiş
ve A bendinin “a” alt başlığında “Satış; Kuruluşların aktiflerindeki mal ve
hizmet üretim birimleriyle varlıklarının mülkiyetinin kısmen veya tamamen
bedel karşılığı devredilmesi ya da bu kuruluşların hisselerinin tamamının
veya bir kısmının kuruluşların içinde bulundukları şartlar da dikkate
alınarak yurt içi ve yurt dışında, halka arz, gerçek ve/veya tüzelkişilere
blok satış, gecikmeli halka arzı içeren blok satış, çalışanlara satış,
borsada normal ve/veya özel emir ile satış, menkul kıymetler yatırım
fonları ve/veya menkul kıymetler yatırım ortaklarına satış veya bunların
birlikte uygulanması yoluyla bedel karşılığı devredilmesidir.” denilmek
sureti ile satış usulü ile özelleştirme yöntemi düzenlenmiştir.
Aynı
Kanun’un 18. maddesinin Özelleştirmede uygulanabilecek usuller belirlenmiş
ve B bendinin “c” alt başlığında; “Komisyon; değer tespit çalışmalarını,
özelleştirilecek kuruluşun niteliği, gördüğü hizmetin özelliği, gelecekteki
nakit akımı potansiyeli, faaliyette bulunduğu sektör ve pazarın
özellikleri, sahip olduğu sınai, ticari ve sosyal tesisler, mA.e araç ve
gereçler, teçhizat, malzeme ve hammadde ile yarı mamul ve mamul madde
stokları, her türlü taşınır ve taşınmaz malları, vasıfları ve hali hazır
durumları, seN.li ve seN.siz bütün alacak ve borçları ile bilumum hak ve
yükümlülükleri ve özelleştirilecek kuruluşa uygulanacak özelleştirme
yöntemini de dikkate alarak uluslararası kabul görmüş olan; indirgenmiş nakit
akımları (N. bugünkü değer), defter değeri, N. aktif değeri, amortize
edilmiş yenileme değeri, tasfiye değeri, fiyat/kazanç oranı, piyasa
kapitalizasyon değeri, piyasa değeri/defter değeri, ekspertiz değeri,
fiyat/nakit akım oranı metotlarından en az ikisini uygulamak suretiyle
yürütür. Değer tespit
sonuçları, kuruluşun özelleştirme işlemi tamamlanarak devir sözleşmesinde
yer alan yükümlülüklerin yerine getirilmesinden sonra kamuoyuna duyurulur.
Özelleştirme programındaki kuruluşun özelleştirme işlemlerini bu Kanunun 4
üncü maddesinin son fıkrasına istinaden yürütmesi durumunda; değer tespiti
işlemleri, ilgili kuruluşun karar almaya yetkili organlarının kararı ile
kuruluş ita amirinin başkanlığında oluşturulacak komisyon tarafından bu
bentte belirtilen esaslar çerçevesinde yapılır.” denilmek sureti ile
özelleştirme işleminin ne şekilde tamamlanacağı belirtilmiştir.
TEDAŞ,
Özelleştirme Yüksek İdaresi’nin 02.04.2004 gün ve 2004/22 sayılı kararı ile
özelleştirme kapsamına alınmış, yine aynı idarenin 07.06.2010 gün ve
2010/86 sayılı kararı ile Aksa Elektrik Perakende Satış A.Ş.’ne devrine
karar verilmiş ve nihayet 31.12.2012 tarihinde hisse devri tamamı ile
sağlanarak Özelleştirme İdare Başkanlığı’nın resmi web sitesinde ilan
edilmiştir. Buradan hareketle, ceza faturasına konu ihlalin yapıldığı
Haziran 2009 tarihinde, faturayı düzenleyen TEİAŞ de, Fatura muhatabı olan
Çoruh Elektrik A.Ş.’nin de iktisadi devlet teşekkülü niteliğinde olduğu
tespit edilmiştir.
Taraflar arasında imzalanan 31.12.2010 tarihli hisse
devir sözleşmesinin “Alıcının Taahhütleri” başlıklı 9. maddesinin 4.
fıkrasında; alıcı ihale konusu hisseleri devraldığı tarihten önceki döneme
ilişkin olarak İşletme hakkı devir sözleşmesindeki hükümler saklı kalmak
kaydı ile şirkette yapılmış olan her türlü işlemden kaynaklanan borç ve
yükümlülüklerden, kayıtlara intikal ettirilmemiş olsa dahi şirketin sorumlu
olduğu, bu hususlarda alınmış karar ve yapılmış sözleşmelerden ilgili
olarak kendisinin veya şirketin idareyi ve TEDAŞ’ı ilzam edecek hiçbir başvuru
ve rucu hakkının olmadığı kabul, taahhüt ve garanti eder “ şeklindeki
hükümden davacının sözleşme imzalanmadan önce doğan borç ve
yükümlülüklerden de sorumlu olduğunun düzenlendiği ancak İşletme Devir
hakkı Sözleşmesinde belirtilen hususların bundan vareste tutulduğu
görülmüştür.
İşletme Devir hakkı sözleşmesi incelendiğinde ise;
“Üçüncü Kişilerin Hak ve İddiaları” başlıklı 7. fıkrasının 4, 5, 6 ve
7. fıkralarında sırasıyla; “Dağıtım Faaliyetinin TEDAŞ tarafından
yürütüldüğü dönemde hu faaliyetin yürütülmesi amacıyla gerçekleştirilen her
türlü is ve işlemlerin bütün sorumluluğu TEDAŞ'a aittir. TEDAŞ tarafından
yürütülmüş bulunan hu faaliyetler nedeniyle üçüncü kişiler tarafından ileri
sürülecek her türlü talebin muhatabı TEDAŞ'tır. Bu talepleri konu alan icra
takibi ve davalar TEDAŞ tarafından yürütülür ve sonuçlandırılır. Bu takip
ve davalardan doğacak her türlü mali yükümlülük TEDAŞ tarafından
karşılanır.
Dağıtım Faaliyetinin Şirket
tarafından yürütüldüğü dönemde bu faaliyet kapsamında gerçekleştirilen her
türlü iş ve işlemlerin bütün sorumluluğu Şirket'e aittir. Şirket tarafından
yürütülmüş bulunan hu faaliyetler nedeniyle üçüncü kişiler tarafından ileri
sürülecek her türlü talebin muhatabı Şirket'tir. Bu talepleri konu alan
icra takibi ve davalar Şirket tarafından yürütülür ve sonuçlandırılır. Bu
takip ve davalardan doğacak her türlü mali yükümlülük Şirket tarafından
karşılanır.
Sözleşmenin imza tarihinden önce
Dağıtım Tesisleri ile Dağıtım Tesisleri'nin işletilmesinden kaynaklanan her
türlü hukuki ve cezaî sorumluluk TEDAŞ’a aittir. Bu dönemde yürütülmüş
bulunan bu faaliyetler nedeniyle üçüncü kişiler tarafından ileri sürülecek
her türlü talebin muhatabı TEDAŞ'tır. Bu talepleri konu alan icra takibi ve
davalar TEDAŞ tarafından yürütülür ve sonuçlandırılır. Bu takip ve
davalardan doğacak her türlü mali yükümlülük TEDAŞ tarafından ödenir.
Sözleşmenin imza tarihinden sonra Dağıtım Tesisleri
ile Dağıtım Tesisleri'nin işletilmesinden kaynaklanan her türlü hukuki ve
cezaî sorumluluk Şirketle aittir. Şirket tarafından yürütülmüş bulunan hu
faaliyetler nedeniyle üçüncü kişiler tarafından ileri sürülecek her türlü
talebin muhatabı Şirkettir. Bu talepleri konu alan icra takibi ye davalar
Şirket tarafından yürütülür ve sonuçlandırılır. Bu takip ve davalardan
doğacak her türlü mali yükümlülük Şirket tarafından karşılanır. Şirket, bu
kapsamda ortaya çıkan tazminattan, cezadan ve/veya herhangi bir isim
altında gerçekleştirdiği ödemelerden dolayı, hiçbir şekilde TEDAŞ’a rücu
edemez. Belirtilen nedenlerle TEDAŞ'ın bir ödeme yapmak zorunda kalması durumunda.
Şirket söz konusu ödemeyi ilk talepte ödeme tarihinden itibaren ticari
faiziyle birlikte, nakden ve defaten ödemekle yükümlüdür” şeklindeki
düzenlemelerden, TEDAŞ’ın şirkete devri öncesindeki döneme ilişkin Dağıtım
Tesisleri ile Dağıtım Tesisleri'nin işletilmesinden kaynaklanan her türlü
hukuki ve cezaî sorumluluğun TEDAŞ’a ait olacağı açıkça belirtilmiştir.
Yine 233
sayılı KHK’nin 2. maddesinde; iktisadi devlet teşekküllerinin iktisadi
alanda ticari esaslara göre faaliyet göstereceği düzenlenmiştir. Ancak bu
maddenin 29.06.2001 gün ve 24447 sayılı Resmi Gazetede yayınlanarak yürürlüğe
giren TEİAŞ Ana Statüsü’nün 3. Maddesinin 2. Fıkrası ile birlikte
değerlendirmek gerekmektedir. Söz konusu maddede TEİAŞ’nın EPK, K.H.K., ve
bu Ana statü hükümleri saklı kalmak üzere özel hukuk hükümlerine tabi
olacağı belirtilmiştir. 4628 sayılı Elektrik Piyasası Kanunu’nun 2 nci
maddesinde sistem kullanım anlaşmasına konu kullanım tarifelerinin TEİAŞ
tarafından EPDK’nın onayı alınmak sureti ile hazırlanacağına ilişkin tek
taraflı düzenleme yetkisi ve aynı kanunun 20. maddesinde düzenlenen sistem
güvenliği açısından gerekli önlemleri düzenleyen Arz güvenliği ile ilgili
maddesi birlikte değerlendirildiğinde; TEİAŞ tarafından, Çoruh Elektrik A.Ş.
hakkında (sermayelerinin tamamı devlete ait iki iktisadi devlet teşekkülü
arasında) Haziran 2009 tarihini kapsar şekilde düzenlenen ceza faturasının,
bir ticari faaliyetin yürütülmesi kapsamında değil, TEİAŞ’a 4628 sayılı
Kanun’un 2. maddesi ile verilen Elektrik İletimi görevinin sağlıklı bir
şekilde yürütülmesini sağlama görevi kapsamında düzenlendiği, davacı ile
davalı arasında gerek hisse devir sözleşmesi gerekse İşletme Hakkı Devir
Sözleşmesi imzalanmadan önceki döneme ait davaya konu ceza faturası yönünden
sorumluluğun TEDAŞ’a ait olması da dikkate alındığında, borç tarihi itibari
ile gerek alacaklı gerekse borçlu sıfatının idarede birleştiği sonucuna
varılmıştır.
7-SONUÇ:
Dava
dosyasının incelenmesinden; 233
sayılı Kanun Hükmünde Kararnamenin (KHK) 3. maddesine ve 20.02.2001
tarih ve 4628 sayılı Elektrik
Piyasası Kanununa dayanılarak çıkarılan ve 02.03.2001 tarihinde
yürürlüğe giren 05.02.2001 tarih ve 2001/2026 sayılı Bakanlar Kurulu Kararı
uyarınca TEAŞ’nin, TEİAŞ, EÜAŞ ve TETAŞ şeklinde 3’e ayrılmasının ardından
27/03/2003 tarihli ve 25061 sayılı Resmi Gazete’de Elektrik Piyasasında
İletim ve Dağıtım Sistemlerine Bağlantı ve Sistem Kullanımı Hakkında
Tebliğin yayınlandığı, ardından 21.12.2006 tarihli ve 1029 sayılı EPDK
Kurul Kararı ile onaylanarak 01.01.2007 tarihinde İletim Sistemi Sistem
Kullanım ve Sistem İşletim Tarifelerini Hesaplama Yöntem Bildirimi’nin
yürürlüğe girdiği, ancak işlemin ceza faturasına esas ihlal tarihi (Haziran
2009) tarihi itibari ile 13.12.2007 gün ve 1407 sayılı EPDK kurul kararı
ile onaylanan İletim Sistemi Sistem Kullanım ve Sistem İşletim Tarifelerini
Hesaplama Yöntem Bildirimi’nin yürürlükte olduğu;
TEİAŞ’nin
4628 sayılı Kanun ve Tebliğin kendisine verdiği yetki çerçevesinde
hazırladığı “Sistem Kullanım Anlaşması”nın, 23.05.2003 gün ve 148/1-15
sayılı EPDK kararı ile onaylandığı ve fakat dosya içinde bulunan örneğinden
söz konusu anlaşmanın davacı tarafından imzalanmadığının görüldüğü;
Özelleştirme Yüksek Kurulu’nun 07.06.2010 gün ve 2010/36 sayılı Kararı ile
Türkiye Elektrik Dağıtım A.Ş.nin Çoruh Elektrik A.Ş.’ndeki %100 hissesinin,
277.000.000 ABD doları bedelle Aksa Elektrik Perakende Satış A.Ş.’ne
devredilmesine karar verildiği, hisse devrinin 31.12.2010 tarihinde tamamı
ile gerçekleşmesi ile Çoruh Elektrik A.Ş.’nın özelleştirme işleminin
tamamlandığı; davalı kurum tarafından, sistem kullanım anlaşmasının 10.
maddesinde belirtilen cezai şartlarından 12. bentte belirtilen yükümlülüğün
Haziran 2009 tarihinde tespit edilen ihlali nedeni ile davacı kuruma
359,715,66 TL ceza kesildiği, davacının bu cezaya itiraz etmesi ile
taraflar arasında davaya konu uyuşmazlığı oluştuğu anlaşılmaktadır.
Görüldüğü üzere, ceza faturasının tanzimine konu ihlal tarihinde, davacı
kurum henüz özelleştirilmemiş, davalı ile arasında Sistem Kullanım Anlaşması
imzalanmamış olmakla, ihlal tarihi itibariyle idare hukuku tüzel kişisi
sıfatını devam ettirmektedir.
Yukarıda ayrıntısı ile açıklandığı üzere, Ana
Statüsü’nün 3. maddesinin 2. fıkrası gereğince TEİAŞ, 4628 sayılı EPK’nda
verilen görevleri kapsamında tesis ettiği işlemler yönünden idare hukuku
hükümlerine tabidir ve 4628 sayılı Elektrik Piyasası Kanunu’nun yukarıda 2.
maddesi kapsamında verilen yetkileri kullanırken tesis ettiği işlemler
bakımından özel hukuk hükümlerine tabi olmadığı yönünden bir kuşku
bulunmamaktadır. Buna ilaveten, davalı TEİAŞ tarafından, davacı kurumun
özelleştirilmesinden önceki döneme ilişkin olarak, davalı idarenin elektrik
iletimi kamu hizmetinin düzgün işletilmesini sağlamak adına
gerçekleştirdiği denetim görevi kapsamında tespit ettiği ihlal nedeni ile
davacıya ceza faturası tanzim ettiği, ne faturanın tanzimi ne de faturanın
dayanağı olan işlemlerin düzenlenmesi aşamasında davacının herhangi bir
katkısı bulunmadığı, davalı idarenin tüm bu işlem ve düzenlemeleri kanunlar
ve ilgili mevzuatın kendisine verdiği yetkiye dayalı olarak kamu gücü
kullanmak sureti ile ve tek taraflı irade beyanı ile gerçekleştirdiği hususları
da dikkate alındığında, davaya konu iptali istenen ceza faturasının bir
idari işlem olduğu sonucuna varılmıştır.
Her ne kadar davaya konu sistem kullanım anlaşması
bir sözleşme metni gibi düzenlenmiş ise de, gerek TEİAŞ tarafından tek
taraflı olarak hazırlanması, gerek EPDK tarafından onaylanarak yürürlüğe
girmesi ve gerekse de davacı tarafından imzalanmamış olması nedenleri ile,
iki taraflı irade beyanına havi bir özel hukuk sözleşmesi niteliğinde olduğu
kabul edilmemiş, bir idari işlem olarak değerlendirilmiştir.
Bu
duruma göre, idare tarafından tesis edilen işlemin, anılan yasal
düzenlemelere uygunluğunun denetlenmesi gereken davanın görüm ve çözümünde
2577 sayılı Yasa’nın 2. maddesinin 1. fıkrasının (a) bendi gereğince idari
yargı yerleri görevli olduğu sonucuna ulaşılmıştır.
Açıklanan
nedenlerle, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı’nın başvurusunun reddine karar
verilmesi gerekmiştir.
SONUÇ : Davanın çözümünde İDARİ YARGININ görevli olduğuna,
bu nedenle Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı’nın, BAŞVURUSUNUN REDDİNE,
02.06.2014 gününde OY BİRLİĞİ İLE KESİN OLARAK karar verildi.
——
• ——
Uyuşmazlık Mahkemesi
Başkanlığından:
2-ESAS NO : 2013/1819
KARAR NO : 2014/617
KARAR TR : 02.06.2014
(Hukuk Bölümü)
ÖZET : Davalı TEİAŞ ile özelleştirme öncesinde elektrik
dağıtım şirketlerinin hisselerinin tamamının kamu elinde olması, sistem
kullanım cezası adı altında davalı tarafından uygulanan yaptırımın tek
taraflı biçimde uygulanması ve takibinin amme alacaklarının tahsili usulü
hakkında mevzuat hükümlerine göre yapılması, özelleştirme öncesinde gerçekte
iktisadi devlet teşekkülü statüsünde bulunan bu iki kamu birimi arasında
cereyan eden ilişkinin idare hukuku ilkeleri çerçevesinde yürütülmesi,
özelleştirme aşamasında davacı dağıtım şirketi ile özelleştirme idaresi arasında
imzalanan hisse satış sözleşmesi ve işletme hakkı devir sözleşmesinin
ilgili hükümleri uyarınca, sözleşmenin imza tarihi öncesindeki dönemde her
türlü hukuki ve cezai sorumluluğun TEDAŞ’a ait olduğunun hüküm altına alınması
ve bunun doğal sonucu olarak da o dönemde iki kamu birimi arasında oluşan
ihtilaftan kaynaklanan sorunun ancak idare hukuku ilkelerine göre
çözümlenmesi gerektiği, ayrıca davacı dağıtım şirketi ile davalı arasında
idari para cezası dönemini kapsayan bir özel hukuk sözleşmesinin
imzalanmamış bulunması ve ancak özelleştirme tarihi sonrası döneme ilişkin
bir ihtilafın söz konusu olması halinde özel hukuk hükümlerinin
uygulanabileceği gerçeği dikkate alındığında; davacı elektrik dağıtım
şirketinin özelleştirilmesi öncesi kamu elinde olduğu döneme ilişkin tesis
edilen sistem kullanım cezasının iptaline ilişkin davanın İDARİ YARGI
YERİNDE görülmesi gerektiği hk.
K A R A R
Davacı :
Fırat Elektrik Dağıtım A.Ş.
Vekilleri
: Av. M.Y. & Av. S.Y.
Davalı :
TEİAŞ Genel Müdürlüğü
Vekili :
Av. E.A.
1-OLAY : Davacı vekili dava dilekçesinde özetle;
davalı idare tarafından 12.02.2013 gün ve 1573 sayılı yazısı ile davacı
şirkete gönderilen yazıda, İletim Sistemi Sistem Kullanım ve İşletim
Tarifelerine Hesaplama Yöntem Bildirimi’nin 1.5. maddesinde belirtilen; "iletim sisteminde doğrudan bağlı tüketiciler ve dağıtım
lisansına sahip tüzel kişilerin iletim sisteminin her bir ölçüm noktasında
çekecekleri endüktif reaktif enerjinin verecekleri kapasite reaktif
enerjinin, aktif enerjiye oranının ilgili mevzuata uygun olmaması"
gerekçesi ile "Ocak
2007-Kasım 2009 dönemleri arasında aylık olarak hesaplanan sistem kullanım
ceza faturalarının tebliğ ettirerek ödenmemesi durumunda Amme Alacaklarının
Tahsili Usulü Hakkındaki Kanunun 51.maddesi kapsamında yasal yollara
gidileceği" bildiriminde bulunduğunu; ancak söz konusu ceza
faturasının tamamı ile hukuka aykırı olduğunu iddia etmiş, gerekçe olarak
da;
Davacı şirkete kesilen faturanın dayanağı olan,
Elektrik Piyasasında İletim ve Dağıtım Sistemlerine Bağlantı ve Sistem
Kullanım Hakkındaki Tebliğin 27.03.2003 gün ve 25061 sayılı Resmi Gazete’de
yayınlanarak yürürlüğe girdiğini; yine ceza faturasının dayanağı olan
Bağlantı ve Sistem Kullanım Anlaşması ile Yöntem Bildirimi’nin 21.12.2006
gün ve 1029 sayılı EPDK Kurul Kararı ile onaylanarak 29.12.2006 gün ve
26391 sayılı Resmi Gazete’de yayınlanarak yürürlüğe girdiğini, oysa davacı şirketin 01.01.2011
tarihinde özelleştirildiğini, ceza faturalarına esas işlem tarihinin ise;
Ocak 2008 tarihine ait olduğunu, yani anılan tarihlerde davacı şirketin
Devlete ait olması nedeni ile davacı kurumun bir sorumluluğunun olmadığını,
TEİAŞ Genel Müdürlüğü ile TEDAŞ Genel Müdürlüğü
arasında 08.03 2007 tarihli mutabakat metni imzalandığını söz konusu
mutabakat metninde ; "Kamu
mülkiyetinde olan Dağıtımı Şirketlerinin, personel yetersizliği ve yatırım
ödeneklerinin kısıtlılığı nedenleriyle gerekli altyapının tamamlanamamış
olması, eleman yetersizliğinden dolayı bakim-onarım faaliyetlerini
istenilen seviyede yapılamaması dikkate alınarak, Sistem Kullanım
Anlaşmalarındaki Cezai Şartlar başlıklı 10 uncu maddede ve Yöntem
Bildiriminin 1.5 inci maddesinde yer aleti cezai hükümlerini 3 yıl Dağıtım
Şirketlerine uygulanması yönünde TEDAŞ ve Dağıtım Şirketlerinin EPDK
nezdinde muafiyet talebinde bulunması, Sistem Kullanım
Antlaşmasının Karşılıklı Yükümlülükler Başlıklı A-1 bendinin dördüncü
fıkrasında yer alan 15 günlük ödeme suresinin
30 güne çıkarılması ve ödeme
süresi içersinde ödeme yapılmaması halinde uygulanacak 6183 sayılı Kanunun
51 inci maddesine göre hesaplatılacak gecikme zammının günlük olarak
uygulanması yönünde ilgili mevzuatta gerekli düzenlemelerin yapılması
amacıyla TEDAŞ ve Dağıtım Şirketlerinin EPDK nezdinde girişimde
bulunması," hususlarında
mutabakata varıldığını ve Yöntem Bildiriminin 1.5.maddesindeki cezai hükümlerin
3 yıl dağıtım Şirketlerine uygulanmaması yönünde karar alındığını, bu
mutabakat uyarınca davalı idareye yapılan müracaata verilen 21.03.2013 gün
ve 3037 numaralı cevapta, muafiyet anlaşması ile ilgili bir müracaatın
olmaması nedeni ile cezai işlemlerin uygulandığı cevabının verildiğini,
oysa söz konusu tarihte davacı kurumun henüz özelleştirilmediğini, bu
nedenle kendilerinin müracaat imkanının zaten bulunmadığını, bu nedenle de
yapılan işlemin hukuka aykırı olduğunu;
6446 sayılı Enerji Piyasası
Kanunu’nun 16. Maddesinde Yaptırımlar, Yaptırımların Uygulanmasında usul ve
Para Cezaları’nın düzenlendiğini, bu maddede, Yöntem Bildiriminin 1.5.
maddesinde belirtilen hususa yer verilmediğini, maddede belirtilen
sebeplerin sınırlı sayıda olduğunu ve yorum yolu ile genişletilemeyeceğini,
bu nedenle de yapılan işlemin dayanağının olmadığını ve hukuka aykırı
olduğunu; ayrıca 6446 sayılı Kanun uyarınca ceza verme yetkisinin EPDK’ya
ait olduğunu, oysa davacıya kesinlen ceza faturasının TEİAŞ tarafından
tanzim edildiğini, bu itibarla da yapılan işlemin hukuka aykırı olduğunu,
Ceza Faturasının dayanağı olarak
gösterilen Yöntem Bildirimi’nin, Elektrik
Piyasasında iletim ve Dağıtım Sistemlerine Bağlantı ve Sistem Kullanımı
Hakkında Tebliğin Geçici 3 maddesine de aykırı olduğunu, söz konusu maddede
“Bağlantı ve sistem kullanımına
ilişkin standart anlaşmalar kullanıcı özellikleri dikkate alınarak TEİAŞ ve
Türkiye Elektrik Dağıtım A.Ş. tarafından bu Tebliğin yayım tarihini izleyen
otuz gün içerisinde hazırlanarak Kuruma sunulur. Kullanıcıların lisans
almamış olması ve kullanıcılar ile sistem kullanım anlaşmalarının
yapılmamış olması, bu kullanıcıların Elektrik Piyasası Tarifeler
Yönetmeliği uyarınca onaylanan sistem kullanım bedelini ve/veya sistem
bedelini TEİAŞ ve/veya dağıtım Şirketine ödeme yükümlülüklerini ortadan
kaldırmaz. Ancak, dağıtım sistemine bağlı üretim faaliyeti gösteren tüzel
kişilere, 1 Ocak 2004 tarihine kadar dağıtım sistemi kullanım fiyatı
üzerinden belirlenen bedel tahakkuk ettirilmez.” şeklindeki
düzenleme ile ceza tanzimi hususunda yöN.meliğe atıf yaptığını, oysa gerek
yönetmelikte gerekse tebliğde sadece sitem kullanım ve/ veya işletim
ücretinin düzenlendiğini, sistem kullanım ceza ücretinden bahsedilmediğini,
bu nedenle de yapılan işlemin dayanaksız ve hukuka aykırı olduğunu,
Yöntem bildiriminin 4.16. maddesindeki "sistem kullanım anlaşmasının
yapılmamış olması halinde bu Yöntem Bildiriminin 1.5.maddesi (para cezası)
bu kullanıcılar için uygulanacaktır." şeklindeki düzenlemenin,
özelleştirme öncesi dönemde, davalı idarece tek taraflı olarak yapılması
nedenleri ile davacı açısından uygulanmasının hukuken mümkün olmadığını,
söz konusu uygulamanın gerek cezaların şahsiliği ilkesine gerekse iyiniyet
kurallarına aykırı olduğunu,
Davalı tarafından gönderilen ceza faturasının
tahsilinde izlenen usulün de hukuka aykırı olduğunu, 6183 sayılı Yasa’nın
55. maddesinde, para cezasının tahsili öncesinde davacı kuruma ödeme emri
gönderilmesi gerektiğinin ve yine aynı maddede belirtilen yasal sürelerin
beklenmesi gerektiğinin düzenlendiğini, ancak; davalı idarece söz konusu
usuli prosedürün izlenmediğini bu şekilde davacının yasal itiraz haklarını
kullanmasına engel olunduğunu,
Davalı tarafından talep edilen para cezasının 6183
sayılı Yasa’nın 102. Maddesi gereğince zamanaşımına uğradığını, bu anlamda
davalı idarenin gecikme zammı talebinde 6183 sayılı yasaya dayanıp,
zamanaşımı konusunda 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’na dayanmasının kendi
içinde çelişkiye sebebiyet verdiğini, davalı idarece yapılan işlemin bu
yönü ile de hukuka aykırı olduğunu,
2007-2009 tarihleri arasında henüz özelleştirmesi
yapılmamış ve mülkiyeti kamuda olan şirket Yetkililerine Davalı idarece
hiçbir uyarıda bulunulmadığını, Şirketin ihlali düzeltici önlem alma ve
cezayı ortadan kaldırma olanağının bu şekilde elinden alındığını, davalı
idareye bu konuda yapılan itiraza verilen cevapta, davalı idarenin böyle
bir yükümlülüğünün olmadığının belirtildiğini, davalı idarenin bu davranışı
ile ortaya çıkan geriye dönük olarak çok ciddi para cezalarına hükmetmesinin,
Ceza Hukuku’nun genel ilkeleri ve hakkaniyet ile bağdaşmadığını,
Ceza Faturasına esas tutanakların davalı idarece
tek taraflı olarak tanzim edildiğini, bu konuda davacının savunmasının
alınmadığını, ceza faturasına dayanak olan Yöntem Bildiriminin 1.5.
maddesindeki ihlallerin giderilmesinin davacıdan istenmediğini, söz konusu
uygulamanın Enerji Piyasası Kanunu’nun tebliği düzenleyen 21. maddesine de
aykırı olduğunu,
Ceza Faturasının dayanağı olan Yöntem Bildirimi’nin
halen Resmi gazetede yayınlanmamış olması nedeni ile geçerliliğinin de
şüpheli olduğunu,
Dava konusu ceza faturasının, 27/03/2003 tarihli ve
25061 sayılı Resmi Gazete'de yayımlanan Elektrik Piyasasında iletim ve
Dağıtım Sistemlerine Bağlantı ve Sistem Kullanımı Hakkında Tebliğin Ortak
Hükümler bolumu Ödeme Prosedürü başlıklı 15.maddesinde belirtilen prosedüre
aykırı şekilde aylık olarak değil, 2007-2009 yıllarına ait 27 adet fatura
tek bir seferde tahakkuk ettirildiğini, bu itibarla da yapılan işlemin
hukuka aykırı olduğunu belirterek N.icede davalı idare'nin; "iletim sistemi, sistem kullanım
ve sistem işletim tarifelerini hesaplama yöntem bildiriminin
1.5.maddesi" hükmünün ihlali gerekçesi ile Müvekkil şirkete
cezai yaptırım olarak tebliğ ettiği 29.01.2013 gün ve 078126 sayılı
18.392,40 TL’lik sistem kullanım ceza faturası işleminin yetki, şekil,
sebep, konu ve maksat yönlerinden hukuka aykırı olduğundan iptaline karar
verilmesi istemi ile idari yargıda dava açmıştır.
Davalı Türkiye Elektrik İletim AŞ. vekili süresi
içerisinde sunduğu cevap dilekçesinde özetle; görev itirazında bulunmuştur.
2-ANKARA 6. İDARE MAHKEMESİ; 28.6.2013 gün ve
2013/576 Esas sayılı kararı ile, 2577 sayılı idari Yargılama Usulü
Kanunu'nun 2. maddesinde; "İdari dava türleri, idari işlemler hakkında
yetki, şekil, sebep, konu ve maksat yönlerinden biri ile hukuka aykırı
olduklarından dolayı açılan iptal davaları; idari işlem ve eylemlerden
dolayı kişisel hakları doğrudan muhtel olanlar tarafından açılan tam yargı
davaları; kamu hizmetlerinden birinin yürütülmesi için yapılan her türlü
idari sözleşmelerden dolayı açılan davalar” olarak sayıldığını ve idari
yargının idari eylem ve işlemlerin hukuka uygunluğunun denetimini yapmakla
görevli olduğunu, 4628 sayılı Elektrik Piyasası Kanunu'nun 1. maddesinin
birinci fıkrasında bu Kanunun amacının, elektriğin yeterli, kaliteli,
sürekli, düşük maliyetli ve çevreyle uyumlu bir şekilde tüketicilerin
kullanımına sunulması için. rekabet ortamında özel hukuk hükümlerine göre
faaliyet gösterebilecek, mali açıdan güçlü, istikrarlı ve şeffaf bir
elektrik enerjisi piyasasının oluşturulması ve bu piyasada bağımsız bir
düzenleme ve denetimin sağlanması olduğu hükmüne yer verildiğini, iletim
Sistemi Sistem Kullanım ve Sistem İletim Tarifelerini Hesaplama Yöntem
Bildiriminin 1.5. maddesinde; ".....Sistem Kullanım Anlaşması Bulunmaksızın
iletim sistemini kullanmakta olan kullanıcılar, iletim sisteminde ar
güvenirliği ve kalitesinin sağlanması amacıyla aşağıda yer alan ihlallerle
karşılaşılması halinde ilgili cezai işleme tabi olacaktır."
düzenlemesinin yer aldığını ve devamında ihlallerin tanımı yapılarak, bu
ihlaller karşılığında kullanıcı tarafından TEIAŞ'a ödenmesi gereken
cezaların belirtildiğini; dava dosyasının incelenmesinden; her ne kadar
davalı idarece uyuşmazlığın faturadan kaynaklı olması nedeniyle bu davanın
adli yargıda görülmesi gerektiği ileri sürülerek görev itirazında
bulunulmuş ise de; dava konusu sistem kullanım para cezasının davalı idare
ile davacı arasında tarafların serbest iradesine dayalı ve ticari nitelikte
olan Sistem Kullanım Anlatması uyarınca verilmediğini, taraflar arasında bu
şekilde bir anlaşma olmaması nedeniyle iletim Sistemi, Sistem Kullanım ve
Sistem iletim Tarifelerini Hesaplama Yöntem Bildiriminin 1.5. maddesi
uyarınca kamu gücüne dayalı olarak re'sen ve tek yanlı irade açıklaması
sonucu verildiğini, bu nedenle davanın görüm ve çözümünün Mahkememize ait
olduğunu belirterek, davalı vekilinin görev itirazının reddine karar
vermiştir.
Davalı Türkiye Elektrik İletim AŞ.
vekilinin, adli yargı yararına olumlu görev uyuşmazlığı çıkartılması
yolunda süresi içinde verdiği dilekçesi üzerine, dava dosyası Yargıtay
Cumhuriyet Başsavcılığı'na gönderilmiştir.
3-YARGITAY CUMHURİYET BAŞSAVCISI aynen, “233 sayılı Kanun Hükmünde Kararnamenin (KHK) 3.
maddesine ve 20.02.2001 tarih ve 4628 sayılı Elektrik Piyasası Kanununa
dayanılarak çıkarılan ve 02.03.2001 tarihinde yürürlüğe giren 05.02.2001
tarih ve 2001/2026 sayılı Bakanlar Kurulu Kararı uyarınca TEAŞ; Türkiye
Elektrik İletim AŞ (TEİAŞ), Elektrik Üretim AŞ (EÜAŞ) ve Türkiye Elektrik
Ticaret ve Taahhüt AŞ (TETAŞ) unvanlarında, anonim şirket statüsünde, üç
ayrı iktisadi devlet teşekkülü şeklinde teşkilatlandırılmıştır.
TEİAŞ,
devletin genel enerji politikasına uygun olarak, ülkedeki tüm iletim
tesislerini devralmak, elektrik iletimi, yük tevzi ve işletme planlaması
hizmetlerini yürütmek üzere 01.10.2001 tarihinde faaliyete geçirilmiştir.
TEİAŞ,
233 sayılı KHK sistemi içinde, iktisadi devlet teşekkülü olarak ve mevcut
mevzuat ve ana statüsü hükümleri çerçevesinde, Enerji Piyasası Düzenleme
Kurumundan (EPDK) 13.03.2003 tarihinde aldığı iletim lisansı çerçevesinde,
yeni piyasa yapısına uygun çıkarılması talebinde bulunulduğu
anlaşılmaktadır.
Sorunun
çözümü için davanın tarafı olan şirket tüzel kişiliklerinin hukuki statüsü
ile davanın konusunun belirlenmesi gerekmektedir.
233
sayılı Kanun Hükmünde Kararnamenin (KHK) 3. maddesine ve 20.02.2001 tarih
ve 4628 sayılı Elektrik Piyasası Kanununa dayanılarak çıkarılan ve
02.03.2001 tarihli 24334 sayılı RG.de yayımlanarak yürürlüğe giren
05.02.2001 tarih ve 2001/2026 sayılı Bakanlar Kurulu Kararının 1. Maddesi
uyarınca, 12.08.1993 tarih ve 93/4789 sayılı Bakanlar Kurulu Kararı ile
Türkiye Elektrik Kurumunun 1994 yılında Türkiye Elektrik Üretim İletim
A.Ş.(TEAŞ) ve Türkiye Elektrik Dağıtım A.Ş.(TEDAŞ) olarak
yapılandırmasından sonra, 05 Şubat 2001 tarih ve 2001/2026 sayılı Bakanlar
Kurulu Kararı ile Türkiye Elektrik Üretim İletim A.Ş. 01.10.2001 tarihinden
itibaren; 1) Türkiye Elektrik Ticaret ve Taahhüt A.Ş. (TETAŞ), 2) Elektrik
Üretim A.Ş. (EÜAŞ) ve 3) Türkiye Elektrik iletim A.Ş. (TEIAŞ) olmak üzere
üç ayrı Kamu iktisadi Teşekkülü olarak yeniden yapılandırılmıştır. Kararın
2. maddesine göre ise, Söz konusu iktisadi devlet teşekküllerinin faaliyet
konularının kapsamı, merkezleri ve sermayeleri ana statülerinde belirtilir.
Yüksek
Planlama Kurulunun (YPK) 11.06.2001 tarih ve 2001/T-19 sayılı kararı ile
onaylanmış, 29.06.2001 tarih ve 24447 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanarak
yürürlüğe giren TEİAŞ Anastatüsünün 3. maddesinde "Bu Anastatü ile
teşkil olunan Türkiye Elektrik iletim A.Ş. (Teşekkül) tüzel kişiliğe sahip,
faaliyetlerinde özerk ve sorumluluğu sermayesiyle sınırlı bir İktisadi
Devlet Teşekkülüdür." hükmü, 21. maddesinde ise, "Bu Anastatüde
bulunmayan hususlarda K.H.K. hükümleri uygulanır" hükmü bulunmaktadır.
233
sayılı Kamu iktisadi Teşebbüsleri Hakkında Kanun Hükmünde Kararnamenin 4.
maddesindeki "1. Teşebbüsler tüzelkişiliğe sahiptir. /2. Teşebbüsler,
bu Kanun Hükmünde Kararname ile saklı tutulan hususlar dışında özel hukuk
hükümlerine tabidir./3. Teşebbüsler, Genel Muhasebe Kanunu ile Devlet İhale
Kanunu hükümlerine ve denetimine tabi değildir./4. Teşebbüslerin
sorumlulukları sermayeleri ile sınırlıdır. Teşebbüslerin sermayesi, ilgili
bakanlığın talebi üzerine Koordinasyon Kurulunca tespit edilir." hükmü
ile teşebbüslerin faaliyetlerinde özel hukuk hükümlerine tabi olacağı
belirlenmiştir.
Diğer
taraftan, Bakanlar Kurulunun 12.08.1993 tarih ve 93/4789 sayılı kararı ile,
Türkiye Elektrik Üretim-İletim A.Ş. (TEAŞ) ve Türkiye Elektrik Dağıtım A.Ş.
(TEDAŞ) adı altında iki ayrı İktisadi Devlet Teşekkülü olarak yeniden
yapılandırılmıştır. 1994 yılında TEAŞ ve TEDAŞ tüzel kişiliklerine
kavuşmuşlardır.
Bugün
Elektrik dağıtım ve perakende satış sektöründe rekabete dayalı bir ortamın
oluşturulması ve gerekli reformların yapılmasını teminen dağıtım bölgeleri
baz alınarak Kamu mülkiyetindeki elektrik işletmelerinin yeniden yapılandırılması
suretiyle elektrik enerjisi dağıtım hizmetlerinin özelleştirilmesine karar
verilmiş ve TEDAŞ 02.04.2004 tarih ve 2004/22 sayılı Özelleştirme Yüksek
Kurulu Kararı ile özelleştirme kapsam ve programına alınmıştır. Dağıtım
bölgeleri yeniden belirlenerek, Türkiye 21 dağıtım bölgesine ayrılmıştır.
Bu kapsamda FEDAŞ kurumu da özelleştirme kapsamında 233 sayılı KHK tabi bir
teşebbüs olup yukarıda açıklanan hükümler davacı taraf içinde geçerlidir.
31.12.2010 tarihi itibari ile de Elazığ, Malatya, Bingöl, Tunceli illerini
kapsayan elektrik dağıtım hizmeti, Kazancı Holding A.Ş. kuruluşu Fırat Aksa
Elektrik Hizmetleri A.Ş. tarafından devralınmış ve yürütülmeye
başlanmıştır.
Davaya
konu işlem ise, davalı tarafın sözleşmeye dayalı cezai şart uygulamasından
kaynaklanan bir işlem olmakla, yukarıdaki açıklamalar ile birlikte
değerlendirildiğinde davaya konu, cezai şartın faturalandırılmasından
ibaret işlemin özel hukuk hükümlerine göre adli yargı yerinde görüm ve
çözümü gerektiği anlaşılmaktadır. Benzer konuda, Uyuşmazlık Mahkemesinin
emsal teşkil eden, E: 2012/129 K: 2013/621 K.T: 13.05.2013 tarihli
"Dicle Elektrik Dağıtım AŞ hakkında Sistem Kullanım Anlaşmasının 10.
maddesi ve Yöntem Bildiriminin 1.5 maddesi uyarıca ceza faturası
düzenlenerek bunların bildirimine ilişkin Türkiye Elektrik iletim Anonim
Şirketi Genel Müdürlüğü işlemi ile aynı yazı ekinde yer alan ceza
faturasının iptali ve yürütmenin durdurulması istemiyle açılan davanın,
cezai şartın yer aldığı Sistem Kullanım Anlaşmasının kamu hukuku ağırlıklı
değil, tarafların serbest iradeleri ile oluştuğu, olayda idarece kamu
gücüne dayalı resen ve tek yanlı olarak tesis edilmiş bir işlemin söz
konusu olmadığı hususları gözetildiğinde ADLİ YARGI YERİNDE görülmesi
gerektiği hk." Özet başlıklı kararı da aynı yöndedir.” demek
suretiyle, 2247 sayılı Kanun'un 10. ve 13. maddeleri gereğince, olumlu
görev uyuşmazlığı çıkarılmasına ve dosyanın Uyuşmazlık Mahkemesi
Başkanlığına gönderilmesine karar vermiştir.
Başkanlıkça, 2247 sayılı Yasa’nın 13.
maddesine göre Danıştay Başsavcısı’nın da yazılı düşüncesi istenilmiştir.
4-DANIŞTAY
BAŞSAVCISI; aynen, “İdari Yargı Düzeni, hukuk devletlerinde, hukuka bağlı
olması gereken kamu idaresinin işlem ve eylemlerinin hukuka uygunluğunun
yargısal yöntemlerle denetlenmesinin sağlanması amacıyla var olan yargı
düzenidir. Bu yargı düzenine mensup mahkemelerde açılacak iptal davalarının
konusu ise, 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu'nun 2'nci maddesinin
1'inci fıkrasının (a) bendinde, idari işlemler olarak gösterilmiştir.
Gerek
Uygulama, gerekse Öğreti'de, idari işlemin tanımı, idarenin kamu hizmetinin
yürütümü amacıyla ve tek yanlı irade açıklamasıyla tesis etmiş olduğu kesin
ve yürütülmesi gerekli işlemler olarak yapılmaktadır. Bu tanıma göre, idari
yargı yerlerinde iptal davasına konu edilecek hukuksal işlemlerin;
öncelikle, kamu idaresinin işlemi olması, kamu hizmetinin yürütülmesi
amacıyla tesis edilmiş bulunması, kamu idaresinin tek yanlı irade
açıklamasının ürünü olması ve nihayet kesin ve icrai nitelikte olması
zorunludur.
Olumlu
görev uyuşmazlığı çıkarılan davada; davacı elektrik dağıtım şirketinin,
İletim Sistemi, Sistem Kullanım ve Sistem İletişim Tarifelerini Hesaplama
Yöntem Bildirimi (kararın ilerleyen kısımlarında kısaca Yöntem Bildirimi
olarak adlandırılacaktır)’nin 1.5. maddesi gereğince davalı idarece ceza
faturası düzenlenmesine ilişkin işlemin dava konusu edildiği anlaşılmakta
olup; dava konusu ceza işleminin kamu tüzel kişiliğine sahip davalı ile
davacı arasında imzalanan özel hukuk ilişkisine dayanan bir anlaşmaya
dayalı olmadığı gibi akdi bir ilişkiye de dayalı olmadığı, davalı idare
tarafından kamu gücüne dayalı olarak tek yanlı iradeye dayalı olarak tesis
edildiği anlaşıldığından idari işlem niteliğinde olan dava konusu işleme
karşı açılan davanın görüm ve çözümünde "İdari Yargı Yerinin"
görevli olduğu sonucuna varılmıştır….” demek suretiyle, 2247 sayılı Kanunun
13'
üncü maddesi uyarınca yapılan başvurunun kabulüne hukuki olanak bulunmadığı
yolunda yazılı düşünce vermiştir.
İNCELEME VE GEREKÇE :
Uyuşmazlık Mahkemesi Hukuk Bölümü’nün, Serdar
ÖZGÜLDÜR’ün Başkanlığında, Üyeler: Eyüp Sabri BAYDAR, Ali ÇOLAK, Nurdane
TOPUZ, Ertuğrul ARSLANOĞLU, Ayhan AKARSU ve Mehmet AKBULUT’un
katılımlarıyla yapılan 2.6.2014 günlü toplantısında:
l-İLK İNCELEME: Başvuru yazısı ve dava dosyası örneği
üzerinde 2247 sayılı Yasa'nın 27. maddesi gereğince yapılan incelemeye
göre, davalı Türkiye Elektrik İletim AŞ.
vekilinin anılan Yasanın 10/2. maddesinde öngörülen yönteme uygun
olarak yaptığı görev itirazının reddedilmesi ve dahi 12/1. maddede
belirtilen süre içinde başvuruda bulunması üzerine Yargıtay Cumhuriyet
Başsavcısı'nca davalı Türkiye Elektrik
İletim AŞ. bakımından 10.maddede öngörülen biçimde olumlu görev
uyuşmazlığı çıkarıldığı anlaşılmaktadır. Usule ilişkin herhangi bir
noksanlık bulunmadığından görev uyuşmazlığının esasının incelenmesine oy
birliği ile karar verildi.
II-ESASIN İNCELENMESİ: Raportör-Hakim Gülşen AKAR
PEHLİVAN’ın, davanın çözümünde idari yargının görevli olduğu yolundaki
raporu ile dosyadaki belgeler okunduktan; ilgili Başsavcılarca
görevlendirilen Yargıtay Cumhuriyet Savcısı Mehmet BAYHAN’ın davada adli
yargının, Danıştay Savcısı Mehmet Ali GÜMÜŞ’ün ise 2247 sayılı Kanunun 13'üncü maddesi uyarınca yapılan
başvurunun kabulüne hukuki olanak bulunmadığı yönündeki sözlü açıklamaları
da dinlendikten sonra GEREĞİ GÖRÜŞÜLÜP DÜŞÜNÜLDÜ:
Dava,
davacı şirkete, İletim Sistemi, Sistem Kullanım ve Sistem İşletim
Tarifelerini Hesaplama Yöntem Bildiriminin 1.5. maddesinde yer alan
"iletim sistemine doğrudan bağlı tüketiciler ve dağıtım lisansına
sahip tüzel kişilerin iletim sisteminin her bir ölçüm noktasında
çekecekleri endüktif reaktif enerjinin/verecekleri kapasitif reaktif
enerjinin, aktif enerjiye oranının ilgili mevzuata uygun olmaması" hükmünün
ihlal edildiği gerekçesiyle, 18.392,40 TL tutarındaki Ocak 2008 dönemine
ait sistem kullanım cezası verilmesine ilişkin 29.01.2013 gün ve 078126
sayılı ceza faturası işleminin iptali istemiyle açılmıştır.
Evvelce
konu bir başka dosya münasebetiyle Mahkememiz gündemine gelmiş olup,
13.5.2013 tarih ve E.2012/129, K.2013/621 sayılı kararımızla adli yargı
yeri görevli kılınmış olmakla beraber; elde edilen yeni bilgi ve belgeler
uyarınca konunun yeniden ele alınarak değerlendirme yapılmasında hukuki
yarar bulunmaktadır.
Mahkememizce
yapılan araştırmalar Neticesinde; Özelleştirme Yüksek Kurulu’nun 01.10.2010
gün ve 2010/86 sayılı Kararı ile Türkiye Elektrik Dağıtım A.Ş.’nin Fırat
Elektrik AŞ.’ndeki %100 hissesinin, 230.250.000 ABD doları bedelle Aksa
Elektrik Perakende Satış A.Ş.’ne devredilmesine karar verildiği, davacı ile
davalı arasında bu devre istinaden 31.03.2010 tarihli Sistem Kullanım
Antlaşmasının imzalandığı, sonrasında hisse devrinin 31.12.2010 tarihinde tamamı
ile gerçekleşmesi ile Fırat Elektrik A.Ş.’nın özelleştirme işleminin
tamamlandığı, sonrasında davalı kurum tarafından, taraflar arasında
imzalanan sistem kullanım anlaşmasının 10. Maddesinde belirtilen cezai şartlarından
13. bentte belirtilen yükümlülüğün Ocak 2008 tarihinde tespit edilen ihlali
nedeni ile davacı kuruma 18.392,40 TL ceza kesildiği, davacı vekili
tarafından, kesilen fatura tarihi itibari ile henüz davacı şirketin
özelleştirilmediğini, bu nedenle kendilerinin ceza faturasına konu
mablağdan sorumlu olmadıklarını belirterek, idare mahkemesinde dava açtığı,
davalı vekilinin süresinde yargı yolu itirazında bulunması üzerine dosyanın
mahkememiz önüne geldiği tespit edilmiştir.
Yukarıdaki
açıklamalardan da anlaşılacağı üzere, görev uyuşmazlığına neden olan sorun,
dava konusu ceza faturasının idari işlem niteliği taşıyıp taşımadığı
hususudur. Bu nedenle dava konusu işlemin niteliğinin belirlenmesi gerekmektedir.
En temel tanımı ile idari işlem; idari fonksiyonun yerine getirtilmesi için
yapılan kamu hukuku işlemleridir ve bu işlemleri diğer işlemlerden ayıran
üç temel özelliği vardır. Bunlar; İdare tarafından, tek taraflı irade beyanı
ile, üstün yetki ve ayrıcalıklar kullanılmak sureti ile yapılmasıdır. Dava
konusu ceza faturasının, bu özellikleri taşıyıp taşımadığı hususu, konunun
anlaşılabilirliğini artırmak açısından ayrı başlıklar altında
incelenmiştir. Ayrıca, ceza faturasına esas tarihler itibari ile davacı ile
davalı arasındaki ilişkisinin hukuki statüsü de ayrı bir başlık altında
incelenecektir.
İşlemin
İdare Tarafından Yapılmış Olması :
Dava
konusu ceza faturası TEİAŞ tarafından düzenlenmiştir. Bu noktada TEİAŞ’nın
hukuki niteliğinin belirlenmesi gerekmektedir. Ancak bu başlık altındaki
açıklamalarımıza geçmeden önce belirtilmesi gereken önemli bir husus, tüm
tespit ve değerlendirmelerin dava konusu ceza faturasının tanzim tarihi
olan 29.01.2013 tarihi itibari ile yürürlükte bulunan 4628 sayılı Kanun
çerçevesinde yapıldığı, 30.03.2013 gün ve 28603 sayılı Resmi Gazete’de yayınlanarak
yürürlüğe giren 14.03.2013 gün ve 6446 sayılı Enerji Piyasası Kanunu’nun
değerlendirmeye alınmadığıdır.
Elektrik sektöründeki dağınık yapıyı ortadan
kaldırmak ve işletme bütünlüğünü sağlamak amacıyla 15.0.1970 gün ve 1312
sayılı Kanun ile Türkiye Elektrik Kurumu (TEK) kurulmuş, imtiyazlı
şirketlerin görev bölgeleri ve belediye sınırları dışında tüm yurtta
elektriğin üretim, iletim, dağıtım ve satış hizmetleri TEK bünyesinde
toplanmıştır. Hizmetlerin daha etkin, daha verimli ve çağdaş bir şekilde
sürdürülebilmesi amacıyla ve özelleştirme politikaları çerçevesinde TEK,
Bakanlar Kurulunun 12.8.1993 tarih ve 93/4789 sayılı Kararı ile, Türkiye
Elektrik Üretim-İletim A.Ş. (TEAŞ) ve Türkiye Elektrik Dağıtım A.Ş. (TEDAŞ)
adı altında iki ayrı İktisadi Devlet Teşekkülü olarak yeniden
yapılandırılmıştır.
233 sayılı Kanun
Hükmünde Kararname'nin (KHK) 3.maddesine ve 20.02.2001 tarih ve 4628 sayılı
Elektrik Piyasası Kanununa dayanılarak çıkarılan ve 02.03.2001 tarihinde
yürürlüğe giren 05.02.2001 tarih ye 2001/2026 sayılı Bakanlar Kurulu Kararı
uyarınca TEAŞ; Türkiye Elektrik İletim AŞ (TEİAŞ), Elektrik Üretim AŞ
(EÜAŞ) ve Türkiye Elektrik Ticaret ve Taahhüt AŞ (TETAŞ) unvanlarında, anonim
şirket statüsünde, üç ayrı iktisadi devlet teşekkülü şeklinde
teşkilatlandırılmıştır.
26.12.2001 gün ve 24622 sayılı Resmi Gazetede yayınlanarak yürürlüğe
giren 4628 sayılı Kanun (kararın ilerleyen
kısımlarında kısaca 4628 sayılı Kanun olarak adlandırılacaktır)’un 2.maddesinin, iletim hizmetini düzenleyen “b” bendinde; “İletim faaliyeti gösterebilecek tüzel kişiler:
Elektrik enerjisi iletim faaliyetleri Türkiye Elektrik İletim Anonim
Şirketi tarafından yürütülür.
Kamu mülkiyetindeki tüm iletim tesislerini
devralmak, kurulması öngörülen yeni iletim tesisleri için iletim yatırım
planı yapmak, yeni iletim tesislerini kurmak ve işletmek, Türkiye Elektrik
İletim Anonim Şirketinin görevidir.
(Değişik paragraf: 09/07/2008 - 5784 S.K./2. md.) Türkiye Elektrik İletim Anonim
Şirketi; ayrıca, Kurul onayına tabi olan iletim, bağlantı ve sistem
kullanım tarifelerini ve şebeke Yönetmeliğini hazırlar, revize eder,
deN.ler ve yük dağıtımı ile frekans kontrolünü gerçekleştirir, iletim
sisteminde ikame ve kapasite artırımı yapar, gerçek zamanlı sistem
güvenilirliğini izler, sistem güvenilirliğini ve elektrik enerjisinin
öngörülen kalite koşullarında sunulmasını sağlamak üzere gerekli yan
hizmetleri belirler ve bu hizmetleri Yan Hizmetler Yönetmeliği hükümleri
doğrultusunda sağlar.
Türkiye Elektrik İletim Anonim Şirketi, Bakanlığın
kararı doğrultusunda uluslararası enterkonneksiyon çalışmalarını yapar,
iletim sistemine bağlı ve/veya bağlanacak olan serbest tüketiciler dahil
tüm sistem kullanıcılarına şebeke Yönetmeliği ve iletim lisansı hükümleri
doğrultusunda eşit taraflar arasında ayrım gözetmeksizin iletim ve bağlantı
hizmeti sunar.
Piyasanın gelişimine bağlı olarak Kurul kararı
doğrultusunda yeni ticaret yöntemleri ve satış kanallarının uygulanabilmesine
yönelik alt yapının geliştirilmesi ve uygulanması Türkiye Elektrik İletim
Anonim Şirketi tarafından yürütülür.
Türkiye Elektrik İletim Anonim Şirketi, yönetmelik
çerçevesinde, dağıtım şirketleri tarafından hazırlanan talep tahminlerini
esas alarak üretim kapasite projeksiyonunu hazırlar ve Kurul onayına sunar.
(Değişik paragraf: 09/07/2008 - 5784 S.K./2. md.) İletim şebekesi dışında, ulusal
iletim sistemi için geçerli standartlara uygun olan ve üretim faaliyeti
gösteren tüzel kişinin lisansı kapsamındaki üretim tesisi ile müşterileri
ve/veya iştirakleri ve/veya serbest tüketiciler arasında özel direkt hat
tesisi, Türkiye Elektrik İletim Anonim Şirketi ile üretim faaliyeti
gösteren tüzel kişi arasında yapılacak kontrol anlaşması ile mümkündür.
(Ek paragraf: 09/07/2008 - 5784 S.K./2. md.) Türkiye Elektrik İletim Anonim
Şirketi, uluslararası enterkonneksiyon hatlarının ulusal sınırlar dışında
kalan kısmının tesisi ve işletilmesini yapabilir ve/veya bu amaçla
uluslararası şirket kurabilir ve/veya kurulmuş uluslararası şirketlere
ortak olabilir ve bölgesel piyasaların işletilmesine ilişkin organizasyonlara
katılabilir.” şeklindeki düzenleme ile elektrik iletim görevinin TEİAŞ’e
verildiği ve TEİAŞ’nın bu görevi ne şekilde yerine getireceği düzenlenmiştir.
29.06.2001
gün ve 24447 sayılı Resmi Gazetede yayınlanarak yürürlüğe giren TEİAŞ Ana
Statüsü (kararın ilerleyen kısımlarında kısaca Ana Statü olarak
adlandırılacaktır)’nün 3. maddesinin 2.fıkrasında; “Teşekkül EPK, K.H.K.,
ve bu Ana statü hükümleri saklı kalmak üzere özel hukuk hükümlerine
tabiidir. “ denilmek sureti ile Enerji Piyasası Kanunu, 233 sayılı Kanun
Hükmünde Kararname ve Kuruluş Statüsü ile verilen görevler dışında
TEİAŞ’nın özel hukuk hükümlerine tabi olacağı düzenlenmiştir.
Dolayısıyla, Elektrik Piyasası Kanunu’nun yukarıda
belirtilen 2. maddesinin b bendinin 2 kısmında belirtilen “(Değişik
paragraf: 09/07/2008 - 5784 S.K./2. md.) Türkiye
Elektrik İletim Anonim Şirketi; ayrıca, Kurul onayına tabi olan iletim,
bağlantı ve sistem kullanım tarifelerini ve şebeke Yönetmeliğini hazırlar,
revize eder, deN.ler ve yük dağıtımı ile frekans kontrolünü gerçekleştirir,
iletim sisteminde ikame ve kapasite artırımı yapar, gerçek zamanlı sistem
güvenilirliğini izler, sistem güvenilirliğini ve elektrik enerjisinin
öngörülen kalite koşullarında sunulmasını sağlamak üzere gerekli yan hizmetleri
belirler ve bu hizmetleri Yan Hizmetler Yönetmeliği hükümleri doğrultusunda
sağlar.” şeklinde görevleri yerine getirdiği esnada, TEİAŞ özel hukuk
hükümlerinden ayrı tutulmuş, idare hukuku alanına dahil edilmiştir. Bu
anlamda, dava konusu işlemin, TEİAŞ’ın kamusal ağırlıklı görevleri arasında
sayıldığını söylemek yerinde olacaktır.
İşlemin Tek Taraflı İrade Beyanı İle Yapılmış
Olması:
Dava
konusu ceza faturasının, davalı TEİAŞ tarafından tek taraflı irade olarak
düzenlendiğinde herhangi bir kuşku bulunmamaktadır. Bu başlık altında
irdelenmesi gereken esas sorun, ceza faturasının dayanağını oluşturan
Sistem Kullanım Anlaşması ve bunun eki niteliğindeki İletim Sistemi Sistem
Kullanım ve Sistem İşletim Tarifelerini Hesaplama Yöntem Bildirimi’nin
niteliğidir. Tarafların özgür iradeleri ile imzaladıkları Sistem kullanım
anlaşmasının ve yine tarafların özgür iradeleri ile kabul ettikleri yöntem
bildiriminin uygulanması amacı ile tesis edilen bir işlemin, evleviyetle
özel hukuk hükümlerine tabi olacağı; aksi durumda ise idari hukuku
hükümlerinin söz konusu olacağı açıktır. Bu anlamda Sistem Kullanım
Anlaşmasının ve Yöntem Bildiriminin niteliğinin belirlenmesi önem taşımaktadır.
b.1)
Sistem Kullanım Anlaşması Yönünden :
26.12.2001 gün ve 24622 sayılı Resmi Gazetede yayınlanarak yürürlüğe
giren 4628 sayılı Kanun ‘un “Tanımlar”
başlıklı 40. Maddesinde; “Bağlantı ve sistem kullanım anlaşmaları: İlgili
bağlantı ve sistem kullanım tarifesinin fiyatları, hükümleri ve şartlarını
içeren ve bir üretim şirketi, otoprodüktör, otoprodüktör grubu, dağıtım
şirketi ya da tüketicilerin iletim sistemine ya da bir dağıtım sistemine
erişmeleri ya da bağlantı yapmaları için ilgili kullanıcıya özgü koşul ve
hükümleri kapsayan anlaşmaları ” şeklinde tanımlanmıştır.
Ana
Statüsü’nün “Tanımlar” başlıklı 2. maddesinde de, 4628 sayılı Kanun’a
paralel şekilde; “ Bağlantı ve
Sistem Kullanım Anlaşmaları: İlgili bağlantı ve sistem kullanım
tarifesinin fiyatları, hükümleri ve şartlarını içeren ve bir üretim
şirketi, otoprodüktör, otoprodüktör grubu, dağıtım şirketi ya da
tüketicilerin iletim sistemine ya da bir dağıtım sistemine erişmeleri ya da
bağlantı yapmaları için ilgili kullanıcıya özgü koşul ve hükümleri kapsayan
anlaşmaları “ şeklinde tanımlanmıştır.
Ana
Statüsü’nün 4. maddesinin 11.bendinde; “ İletim sistemine bağlı tüm
kamu ve özel tüzel kişiler, Ticaret A.Ş. ve Serbest Tüketiciler ile
Bağlantı ve Sistem Kullanım Anlaşmaları; üretim ve dağıtım kamu ve özel
tüzel kişiler ile Yan Hizmet Anlaşmaları yapmak” görev TEİAŞ’ye
verilmiştir.
4628 sayılı
Kanun’un 2. maddesinin, iletim hizmetini düzenleyen “b” bendinde; Değişik paragraf: 09/07/2008 - 5784 S.K./2. md.) Türkiye Elektrik İletim Anonim
Şirketi; ayrıca, Kurul onayına tabi olan iletim, bağlantı ve sistem
kullanım tarifelerini ve şebeke Yönetmeliğini hazırlar, revize eder,
deN.ler ve yük dağıtımı ile frekans kontrolünü gerçekleştirir, iletim
sisteminde ikame ve kapasite artırımı yapar, gerçek zamanlı sistem
güvenilirliğini izler, sistem güvenilirliğini ve elektrik enerjisinin
öngörülen kalite koşullarında sunulmasını sağlamak üzere gerekli yan
hizmetleri belirler ve bu hizmetleri Yan Hizmetler Yönetmeliği hükümleri
doğrultusunda sağlar.” denilmek sureti ile sistem kullanım anlaşmasına konu
kullanım tarifelerinin TEİAŞ tarafından EPDK’nın onayı alınmak sureti ile
hazırlanacağı belirtilmiştir.
Ana
Statüsü’nün “Tanımlar” başlıklı 2. maddesinde “Bağlantı ve Sistem Kullanım Tarifeleri: ilgili bağlantı ve
sistem kullanım anlaşmalarına dahil edilerek Teşekküle doğrudan ödenecek
olan ve iletim sistemi ya da bir dağıtım sistemine bağlantı ve sistem
kullanımı için eşit taraflar arasında ayrım yapılmaması esasına dayalı
Bağlantı fiyatları açısından şebeke yatırım maliyetlerini kapsamayan ve
bağlantı yapmış olan tüzel kişinin namına oluşan masraflar ile sınırlı olan
fiyatları, hükümleri ve şartları içeren tarifeleri “ şeklinde tanımlanmış,
aynı statünün 4. maddesinin 12. bendinde de; “İletim Tarifesi ile Bağlantı
ve Sistem Kullanım Tarifelerini hazırlamak, gerektiğinde revize etmek”
görevi TEİAŞ’ye verilmiştir.
22.01.2003
tarih ve 25001 sayılı Resmi Gazete’de Yayınlanan Elektrik Piyasası Şebeke
Yönetmeliği’nin 8. maddesinde; Ek-5
Bölüm 1'de yer alan standart planlama verileri ile iletim sistemine
bağlanacak tesis ve/veya teçhizata ilişkin bilgilerin tüzel kişi tarafından
TEİAŞ'a verildiği tarihten itibaren altmış gün içerisinde bağlantı ve/veya
sistem kullanım anlaşması TEİAŞ tarafından tüzel kişiye önerilir. TEİAŞ'ın
bağlantı ve/veya sistem kullanım anlaşması önerisini yapabilmesi için ek
bilgiye ihtiyaç duyması halinde, Ek - 5 Bölüm 2'de yer alan ayrıntılı
planlama verileri de tüzel kişiden talep edilebilir. Bu hallerde TEİAŞ
tarafından bağlantı ve/veya sistem kullanım anlaşmasının önerilmesine ilişkin
süre doksan gün olarak uygulanır. Tüzel kişi TEİAŞ'ın anlaşma önerisine
otuz gün içerisinde yazılı yanıt verir.
Tarafların mutabakatı halinde bağlantı ve/veya
sistem kullanımına ilişkin hüküm ve şartları içeren bağlantı ve/veya sistem
kullanım anlaşması imzalanır. TEİAŞ ve lisans sahibi tüzel kişinin,
bağlantı ve/veya sistem kullanımına ilişkin anlaşmanın hükümleri üzerinde
mutabakata varamamaları halinde, ihtilaflar Kanunun ve tarafların ilgili
lisanslarının hükümlerine göre Kurum tarafından çözüme kavuşturulur ve konu
hakkında alınan Kurul kararları bağlayıcıdır.
İletim sistemine halihazırda bağlı olan üretim
tesisleri ile bağlantı ve/veya sistem kullanımına ilişkin olarak üretim
tesisleri dışında gerçek ve tüzel kişiler tarafından TEİAŞ'a yapılan diğer
başvurularda da aynı süreç uygulanır.” şeklindeki düzenleme ile Dağıtım
şirketlerinin TEİAŞ ile Sistem Kullanım anlaşması ve/veya Bağlantı
anlaşması imzalaması gerektiği belirtilmiştir.
27/03/2003
tarihli ve 25061 sayılı Resmi Gazete’de yayınlanan Elektrik Piyasasında
İletim ve Dağıtım Sistemlerine Bağlantı ve Sistem Kullanımı Hakkında Tebliğ
(kararın ilerleyen kısımlarında kısaca tebliğ olarak adlandırılacaktır)’in
“İletim sistemine bağlantı ve/veya sistem kullanım anlaşmaları” başlıklı 4.
maddesinde; “İletim sistemi kullanıcıları, TEİAŞ ile Ek-1’de yer alan
anlaşmaları yapar. İletim sistemine bağlantı ve/veya sistem kullanım
anlaşmalarına ilişkin başvurular, Elektrik Piyasası Şebeke Yönetmeliğinde
belirlenen usul ve esaslara göre yapılır. Bağlantı anlaşması ve sistem
kullanım anlaşması başvuruları eşzamanlı olarak yapılır.
Bağlantı
ve/veya sistem kullanımına ilişkin olarak TEİAŞ ile iletim sistemi
kullanıcısı arasında, bu Tebliğ uyarınca TEİAŞ tarafından hazırlanan ve
Kurul tarafından onaylanan standart anlaşmalar kullanılır. Bu anlaşmaların
genel hükümlerinde, Kurul onayı olmaksızın değişiklik yapılamaz. Bağlantı
anlaşmasında fiziki bağlantıya ilişkin termin programı, sistem kullanım
anlaşmasında iletim sisteminin kullanılmaya başlanması için öngörülen tarih
yer alır.
İletim
sistemine aynı bağlantı noktasından doğrudan bağlanmak isteyen birden fazla
tüketicinin ve dağıtım şirketinin bulunması ve başvuru taleplerinin tümünün
karşılanmasının mümkün olmaması halinde TEİAŞ;
a) Tüm
başvuru sahiplerini durumdan bilgilendirir,
b) Dağıtım
şirketi tarafından yapılan başvuruya öncelik tanır,
c) Bu Tebliğ
kapsamındaki yükümlülüklerin yerine getirilmesi kaydıyla başvuru sırasına
göre bağlantı ve/veya sistem kullanım anlaşmalarını imzalar.
Bağlantı
yapılması öngörülen bağlantı noktası itibarıyla sisteme bağlantı
yapılmasının mümkün olmaması durumunda TEİAŞ; gerekçelerini başvuru
sahibine yazılı olarak bildirmek suretiyle bir başka bağlantı noktası
teklif edebilir.
TEİAŞ;
alternatif bağlantı noktası gösterememesi veya teklif ettiği alternatif
bağlantı noktasının başvuru sahibi tarafından kullanılabilir bir nokta
olarak görülmemesi veya sistem kullanımı açısından kapasitenin yetersiz
olması nedeniyle genişleme yatırımı veya yeni yatırım yapılmasının gerekli
olduğu ve yeterli finansmanın mevcut olmadığı hallerde, söz konusu yatırımı
kendi adına, başvuru sahibi tarafından finansmanı sağlanarak ilgili mevzuat
kapsamındaki teknik standartlara uygun olarak yapılmasını isteyebilir. Bu
durumda; gerçekleşen yatırıma ait toplam harcama tutarı, iletim sistemi
kullanıcısı ile TEİAŞ arasında yapılacak bağlantı ve sistem kullanım
anlaşmaları çerçevesinde iletim sistemi kullanıcısının ödemekle yükümlü
olduğu iletim tarifesi bedelinden düşülür.
İletim
sistemine doğrudan bağlanmak isteyen tüketicilerin başvuruları TEİAŞ
tarafından ancak Elektrik Piyasası Lisans Yönetmeliğinin 38 inci maddesinde
belirlenen gerekçeler çerçevesinde reddedilebilir ve ret gerekçeleri
başvuru sahibine yazılı olarak bildirilir.”denilmek sureti ile Sistem
kullanım anlaşmalarının ne şekilde yapılacağı ve nasıl uygulanacağı düzenlenmiştir.
b.2) İletim
Sistemi, Sistem Kullanım ve Sistem İletişim Tarifelerini Hesaplama Yöntem
Bildirimi Yönünden;
4628 sayılı
Kanun’un 5. maddesinde “ Bu Kanun hükümlerinin uygulanması ve bu Kanunla
kendisine verilen görevleri yerine getirmek için gerekli olan ve piyasada
rekabeti geliştirmeye yönelik olarak gerçek ve tüzel kişilerin uymaları
gereken, talimatları ve tebliğleri, şebeke Yönetmeliğini, dağıtım
Yönetmeliğini, müşteri hizmetleri Yönetmeliğini ve dengeleme ve uzlaştırma
Yönetmeliğini onaylamak.” görevi Enerji Piyasası Düzenleme Kurulu’na
verilmiştir.
Bu görev kapsamında, 21.12.2006 gün ve 1029 sayılı
EPDK Kurul Kararı ile onaylanarak Yöntem Bildirimi ile işbu dava konusu
faturanın tanzimi tarihinde yürürlükte olan 13/12/2007 tarihli ve 1407 sayılı
EPDK Kurul Kararı ile onaylanarak 19.12.2007 tarih ve 26735 sayılı Resmi
Gazetede yayınlanan Yöntem Bildirimi uygulamaya konulmuştur. Söz konusu her
iki Yöntem Bildiriminde de cezai işlemler hüküm altına alınmıştır.
Tebliğ’in Geçici 3.maddesinde; “(1) Bağlantı ve
sistem kullanımına ilişkin standart anlaşmalar kullanıcı özellikleri
dikkate alınarak TEİAŞ ve Türkiye Elektrik Dağıtım AŞ tarafından bu
Tebliğin yayım tarihini izleyen otuz gün içerisinde hazırlanarak Kuruma
sunulur. Kullanıcıların lisans almamış olması ve kullanıcılar ile sistem
kullanım anlaşmalarının yapılmamış olması, bu kullanıcıların Elektrik
Piyasası Tarifeler Yönetmeliği uyarınca onaylanan sistem kullanım bedelini
ve/veya sistem işletim bedelini TEİAŞ ve/veya dağıtım şirketine ödeme yükümlülüklerini
ortadan kaldırmaz. / Ancak, dağıtım lisansı sahibi tüzel kişilerin dağıtım
sistemine bağlı üretim faaliyeti gösteren tüzel kişiler için
belirleyecekleri dağıtım sistem kullanımına ilişkin tarifeleri Enerji
Piyasası Düzenleme Kurumunca onaylanana kadar söz konusu tüzel kişilere
dağıtım sistemi kullanım fiyatı tahakkuk ettirilmez.” hükmü yer almış;
1407 sayılı Kurul Kararının ekinde yer alan İletim
Sistemi Sistem Kullanım ve Sistem İşletim Tarifelerini Hesaplama Yöntem
Bildirimi’nin “Fiyatlandırma ile İlgili Diğer Yönetmelikler ve Anlaşmalar”
başlıklı maddesinde ise, Elektrik Piyasası Şebeke Yönetmeliği ve Elektrik
Piyasasında İletim ve Dağıtım Sistemlerine Bağlantı ve Sistem Kullanımı
Hakkında Tebliğ çerçevesinde hazırlanan bağlantı ve sistem kullanım
anlaşmalarının; kullanıcının TEİAŞ ile, (kullanıcının iletim sistemiyle)
olan bağlantısını ve/veya iletim sisteminin kullanımına ilişkin üzerinde
mutabakat sağlanmış olan teknik ayrıntıları ile iletim sisteminin kullanımı
ve/veya sisteme bağlantı konusundaki şartları belirlediği ifade edildikten
sonra, bu kapsamda kullanıcılarla iki tür anlaşma yapılacağı, bunların
Bağlantı Anlaşması ve Sistem Kullanım Anlaşması olduğu, İletim sistemine
doğrudan bağlanan kullanıcıların hem Bağlantı Anlaşması hem de Sistem
Kullanım Anlaşması yapmak zorunda oldukları hüküm altına alınmış; aynı
maddenin devamında ise;
“1.5 Bir kullanıcının, TEİAŞ ile Sistem Kullanım
Anlaşması imzalamamış olmasına rağmen iletim sistemine başlı olarak
faaliyet göstermesi, dolayısıyla iletim sistemini kullanması halinde,
Elektrik Piyasasında İletim ve Dağıtım Sistemlerine Bağlantı ve Sistem Kullanımı
Hakkında Tebliğ’in Geçici 3. maddesi uyarınca Kullanıcıların lisans almamış
olmaları ve/veya sistem kullanım anlaşmalarının yapılmamış olması halinde
dahi bu kullanıcıların Elektrik Piyasası Tarifeler Yönetmeliği
doğrultusunda onaylanan sistem kullanım bedelini ve/veya sistem işletim
bedelini ödeme yükümlülükleri bulunmaktadır. Sistem Kullanım Anlaşması
bulunmaksızın iletim sistemini kullanmakta olan kullanıcılar, iletim
sisteminde arz güvenilirliği ve kalitesinin sağlanması amacıyla aşağıda ver
alan ihlallerle karşılaşılması halinde ilgili cezai işleme tabi olacaktır.”
denildikten sonra, dava konusu ihlalin tanımı: “İletim sistemine doğrudan
bağlı tüketiciler ve dağıtım lisansına sahip tüzel kişilerin İletim
Sisteminin her bir ölçüm noktasında çekecekleri endüktif reaktif enerjinin/verecekleri
kapasitif reaktif enerjinin, aktif enerjiye oranının ilgili mevzuata uygun
olmaması” şeklinde yapılmış; “Kullanıcı Tarafından TEİAŞ’a Ödenmesi Gereken
Ceza” ise “Kullanıcının o ayki Sistem Klanlım Fiyatına göre hesaplanan
bedelin %50’si oranında ceza uygulanır. Ceza, 00.00-24.00 saatleri arasında
bir defadan fazla uygulanmayacaktır” olarak belirlenmiştir.
Tüm bu
mevzuatsal düzenlemeler ışığında yapılan değerlendirme Neticesinde;
31.03.2010 tarihli Sistem Kullanım Anlaşmasının, TEİAŞ tarafından 4628
sayılı Elektrik Piyasası Kanunu, ilgili Tebliğ ve Ana Statü’nün yukarıda
belirtilen maddeleri gereğince hazırlandığı ve Enerji Piyasası Düzenleme
Kurumu’nun 23.05.2003 gün ve 148/1-15 sayılı kararı ile onaylandığı, ancak
söz konusu anlaşmanın davacı tarafından imzalanmadığı; davalı idare tarafından,
söz konusu anlaşmanın 10. maddesi ile ihlalin tespit edildiği Ocak 2008
tarihi itibari ile yürürlükte bulunan Yöntem Bildirimi’nin 1.5. maddesi
gereğince, davacıya 18.392,40 TL ceza kesildiği anlaşılmaktadır.
Sonuç
olarak; 31.03.2010 Sistem Kullanım Anlaşmasının ve 13.12.2007 tarihli ve
1407 sayılı EPDK Kurul Kararı ile onaylanarak 01.01.2008 tarihinde
yürürlüğe giren İletim Sistemi Sistem Kullanım ve Sistem İşletim
Tarifelerini Hesaplama Yöntem Bildirimi’nin, TEİAŞ tarafından tek taraflı
olarak hazırlandığı ve ceza faturasının tanziminde esas alındığı tespit
edilmiştir. Bu durumda gerek ceza faturasına dayanak olan işlemlerin,
gerekse ceza faturası tutanağının davalı idare tarafından tek taraflı
olarak hazırlandığı ve davacıya uygulandığında kuşku bulunmamaktadır.
b.3) Ceza
Faturasının Tahsilinde İzlenen Usul Yönünden:
TEİAŞ Genel
Müdürlüğü tarafından,Fırat Elektrik Dağıtım A.Ş.’ne gönderilen 12.02.2013
gün ve 1573 numaralı yazıda “……. Bu kapsamda, Ocak 2007-Kasım 2009
dönemleri arasında aylık olarak hesaplanan sistem kullanım ceza faturaları
muhteviyat çizelgeleriyle birlikte yazımız ekinde gönderilmektedir./Ayrıca,
yasal süresi içinde ödenmeyen faturalar için Amme Alacaklarının Tahsil
Usulü Hakkında Kanunun 51. maddesinde öngörülen gecikme zammı uygulanacağı
ve yasal yollardan tahsili cihetine gidileceğinin bilinmesi hususunda
bilgilerinizi ve gereğini rica ederiz.” şeklindeki yazıdan, davalı idare
tarafından ceza faturasının tahsilinde 6183 sayılı Kanun uyarınca işlem
yapıldığı anlaşılmaktadır.
27/03/ 2003
tarihli ve 25061 sayılı Resmi Gazete’de yayınlanan Elektrik Piyasasında
İletim ve Dağıtım Sistemlerine Bağlantı ve Sistem Kullanımı Hakkında
Tebliğ’in ‘Ödeme yükümlülüğü’ başlıklı 12. maddesinde; “Kullanıcı, Kurum
tarafından iletim veya dağıtım faaliyetine ilişkin olarak onaylanan
bağlantı fiyatı ve/veya sistem kullanım ve/veya sistem işletim fiyatları
üzerinden hesaplanan bedeli TEİAŞ ve/veya dağıtım şirketine ödemekle yükümlüdür./
TEİAŞ ve/veya dağıtım şirketi, kullanıcıya tahmini bir bedel tahakkuk
ettirdiği takdirde, kesinleşen bedel üzerinden gerekli düzeltmeleri yapar./
Bağlantı varlıklarının işletme ve bakım masrafları, mülkiyet sınırları
dahilinde ilgili taraflarca karşılanır.” şeklindeki düzenleme ile kullanıcı
tarafından ödenmesi gereken sistem kullanım bedeli düzenlenmiştir.
Aynı
Tebliğin ‘Ödeme prosedürü’ başlıklı 15. maddesinde; “Madde 15- TEİAŞ
ve/veya dağıtım şirketi, her türlü vergi ve yükümlülükler de ilave edilmiş
olan ayrıntılı ödeme bildirimini, takip eden ayın ilk beş günü içerisinde
sistem kullanım anlaşması tarafı olan kullanıcıya gönderir./Söz konusu kullanıcı,
ödeme bildiriminin tebliğ edildiği günü izleyen onbeş gün içerisinde
bildirimde yer alan tutarı, TEİAŞ ve/veya dağıtım şirketine öder. Ödemede
gecikilen süre için 6183 sayılı Amme Alacaklarının Tahsil Usulü Hakkında
Kanunun 51 inci maddesinde öngörülen gecikme zammı uygulanır.” denilmek
sureti ile 6183 sayılı Amme Alacaklarının Tahsili Hakkındaki Kanuna atıf
yapmıştır.
Aynı
maddenin devamında da; “Maddi hatalar dışında; ödeme bildirimi içeriğine
yapılan herhangi bir itiraz, ödemeyi durdurmaz. TEİAŞ ve/veya dağıtım
şirketinin hatası nedeniyle fazla ödenmiş olan tutar, TEİAŞ ve/veya dağıtım
şirketi tarafından ödeme bildiriminin tebliğ edildiği günden sonraki onbeş
gün içerisinde bir itirazda bulunulması halinde, ödeme tarihini izleyen
onaltıncı günden başlamak üzere 6183 sayılı Amme Alacaklarının Tahsil Usulü
Hakkında Kanunun 51 inci maddesine göre hesaplanan gecikme zammı da dahil
olmak üzere bir sonraki ödeme dönemine ait bedelden mahsup edilir.”
şeklindeki düzenleme ile ödeme emrine itirazın icranın yürütülmesini
durdurmayacağı düzenlenmiş, yine dava idarenin alacağı ile ilgili üstün ve
pozisyon yaratılmıştır.
6183 sayılı Amme Alacaklarının Tahsili Hakkında
Kanun’un 51. maddesinde; (Değişik madde: 25/12/2003 - 5035 S.K./4. md.) Amme
alacağının ödeme müddeti içinde ödenmeyen kısmına vadenin bitim tarihinden
itibaren her ay için ayrı ayrı % 4 oranında gecikme zammı tatbik olunur. Ay
kesirlerine isabet eden gecikme zammı günlük olarak hesap edilir./ Gecikme
zammı bir milyon liradan az olamaz./Gecikme zammı; 213 sayılı Vergi Usul
Kanununa göre uygulanan vergi ziyaı cezalarında bu madde uyarınca
belirlenen oranda, mahkemeler tarafından verilen ve ceza mahiyetinde olan
amme alacaklarında ise bu oranın yarısı ölçüsünde uygulanır. Bunların
dışındaki ceza mahiyetinde olan amme alacaklarına gecikme zammı tatbik edilmez./Bakanlar
Kurulu, gecikme zammı oranlarını aylar itibarıyla topluca veya her ay için
ayrı ayrı, yüzde onuna kadar indirmeye, gecikme zammı oranı ile gecikme
zammı asgari tutarını iki katına kadar artırmaya, ayrıca gecikme zammı
oranını aylar itibarıyla farklı olarak belirlemeye ve gecikme zammını
bileşik faiz usulüyle aylık, üç aylık, altı aylık veya yıllık olarak hesaplatmaya
yetkilidir.” denilmek sureti ile kamu alacaklarına uygulanacak gecikme zammı
ayrıca düzenlenmiştir.
Tüm bu yasal düzenlemelerden, TEİAŞ tarafından
talep edilen ceza faturasının, amme alacağı mahiyetinde olduğu ve bu
nedenle tahsili hakkında 6183 sayılı Kanun’da belirlenen usulün
uygulanmasının öngörüldüğü anlaşılmaktadır. Zira özel hukuk ilişkisine konu
bir alacağın, 6183 sayılı Kanun’un 1. maddesi gereğince kamu alacaklarının
tahsili hakkında öngörülen usulle icra edilmesi mümkün değildir.
İşlemin Kamu Gücüne Dayalı Olması:
En temel
tanımı ile kamu gücü; devletin kamu yararını gerçekleştirebilmesi için özel
kişiler karşısında sahip olduğu üstün yetki ve ayrıcalıklardır.
Yukarı
da ayrıntılı olarak belirttiğimiz üzere, 4628 sayılı Kanun
2. ve 40. maddeleri, TEİAŞ Ana
Statüsü’nün 4. maddesinin 11.Bendi, Tebliğ’in “İletim sistemine bağlantı
ve/veya sistem kullanım anlaşmaları” başlıklı 4. maddesi gereğince, Dağıtım
Şirketleri ile imzalanacak Sistem Kullanım Anlaşmasını hazırlama görevi
TEİAŞ’ye verilmiş, yine Tebliğ’in “İletim sistemine bağlantı ve/veya sistem
kullanım anlaşmaları” başlıklı 4. maddesinde; bu anlaşmaların genel
hükümlerinde Enerji Piyasası Düzenleme Kurulu’nun onayı olmaksızın
değişiklik yapılamayacağı belirtilmiştir.
4628 sayılı
Kanun’un “Arz Güvenliği” başlıklı Ek
3. maddesinin “a” bendinin 1. fıkrasında; Türkiye Elektrik İletim Anonim
Şirketi, iletim kısıtlarını asgari seviyeye indirecek şekilde iletim
şebekesinin planlanmasından, tesisinden, işletilmesinden, sistem
güvenilirliğinin muhafaza edilmesinden ve üretim kapasite projeksiyonu ile
20 yıllık Uzun Dönem Elektrik Enerjisi Üretim Gelişim Planının
hazırlanmasından sorumludur. “ 2. fıkrasında; “Perakende satış lisansına
sahip dağıtım şirketleri, bölgelerindeki serbest olmayan tüketicilerin
elektrik enerjisi ve kapasite talebini karşılamakla yükümlüdürler. Söz konusu
tüzel kişiler her yıl Aralık ayı sonuna kadar, gelecek 5 yıl için, tahmin
ettikleri elektrik enerjisi puant güç taleplerini, ihtiyaç duydukları
elektrik enerjisi miktarını, bu miktarın temini için yaptıkları
sözleşmeleri ve ilave enerji/kapasite ihtiyaçlarını Kuruma bildirmek
zorundadır.” 4.fıkrasında; “Kurum (EPDK), lisans verilen üretim
tesislerinin gerçekleşmelerinin izlenmesinden, ilgili mevzuat kapsamında bu
tesislerin öngörülen zamanda devreye girmesi için gerekli önlemlerin
alınmasından, Türkiye Elektrik İletim Anonim Şirketi tarafından yapılacak
arz-talep dengesi çalışmalarında kullanılmak üzere, 5 yıl içerisinde işletmeye
girecek ve arz hesabında dikkate alınacak lisanslı yeni üretim kapasite
miktarlarının Bakanlığa düzenli aralıklarla bildirilmesinden sorumludur.”,
c bendinde; “Türkiye Elektrik İletim Anonim Şirketi, Türkiye Elektrik
Enerjisi Talep Projeksiyonu Raporunun yayımlanmasını müteakiben, gelecek 20
yılı kapsayacak şekilde yapılan talep tahminini, mevcut arz potansiyelini,
potansiyel arz imkânlarını, yakıt kaynaklarını, iletim ve dağıtım
sisteminin yapısı ve gelişme planlarını, ithalat ve/veya ihracat
imkânlarını ve kaynak çeşitliliği politikalarını dikkate alarak enerji
politikalarının belirlenmesinde yararlanmak üzere Uzun Dönem Elektrik
Enerjisi Üretim Gelişim Planını hazırlayarak Bakanlığın onayına sunar. Bu
plan onaylanmasını müteakip Bakanlık tarafından yayımlanır.” denilmek
sureti ile elektrik iletim hizmetinin güvenliğini sağlamak adına alınması
gereken tedbirler kanunda açıkça belirtilmiş ve TEİAŞ bu hususlar bir çok
görev verilmiştir.
EPDK
tarafından onaylanarak 10.11.2004 tarihli ve 25639 sayılı Resmi Gazete’de
yayımlanarak yürürlüğe giren Elektrik İletim Sistemi Arz Güvenilirliği ve
Kalitesi Yönetmeliğinin, "Reaktif enerjinin kompanzasyonu"
başlıklı 11. maddesinde “İletim sistemine doğrudan bağlı tüketiciler ve
dağıtım lisansına sahip tüzel kişiler tarafından; iletim sistemine
bağlantıyla ilgili her bir ölçüm noktasında ve her bir uzlaşma periyodunda,
sistemden çekilen endüktif reaktif enerjinin sistemden çekilen aktif
enerjiye oranı yüzde ondördü, sisteme verilen kapasitif reaktif enerjinin
sistemden çekilen aktif enerjiye oranı ise yüzde onu geçemez./ İletim
sisteminin her bir ölçüm noktasında öngörülen orana uyulmaması durumunda
kullanıcılara uygulanacak yaptırımlar bağlantı ve sistem kullanım anlaşmalarında
düzenlenir. / Oranların kontrolü ilgili mevzuat hükümleri çerçevesinde yapılır."hükmüne,
Aynı
Yönetmeliğin 01.01.2007 tarihinde yürürlüğe giren Geçici 3. maddesinde,
“1/1/2007 tarihinden itibaren İletim sistemine doğrudan bağlı tüketiciler
için iletim sisteminin her bir ölçüm noktasında aylık çekilen endüktif reaktif
enerjinin sistemden çekilen aktif enerjiye oranı yüzde otuzüç, aylık
sisteme verilen kapasitif reaktif enerjinin sistemden çekilen aktif
enerjiye oranı yüzde yirmi olarak uygulanır. 1/1/2008 'den itibaren bu
oranlar sırasıyla yüzde yirmi ve yüzde onbeş olarak uygulanır./ 1/1/2007
tarihinden itibaren dağıtım lisansına sahip tüzel kişiler için, iletim
sisteminin her bir ölçüm noktasında aylık çekilen endüktif reaktif
enerjinin sistemden çekilen aktif enerjiye oranı yüzde elli olarak
uygulanır. 1/1/ 2008 'den itibaren dağıtım lisansına sahip tüzel kişiler
için, iletim sisteminin her bir ölçüm noktasında aylık çekilen endüktif
reaktif enerjinin sistemden çekilen aktif enerjiye oranı yüzde otuzüç,
aylık sisteme verilen kapasitif reaktif enerjinin sistemden çekilen aktif
enerjiye oranı yüzde yirmi olarak uygulanır. / 1/1/2009 tarihinden itibaren
ise bu oranlar, bu Yönetmeliğin 11 inci maddesi hükümlerinde yer alan
esaslara göre tespit edilir. " hükmüne yer verilmiştir.
Yönetmelikte
yer alan düzenleme paralelinde reaktif enerji sınır değerlerinin aşımı
ihlali; 23/05/2003 tarih ve 148/1-15 sayılı Enerji Piyasası Düzenleme
Kurulu Kararı ile onaylanan mülga Sistem Kullanım Anlaşmasının "Cezai
Şartlar" başlıklı 10 uncu maddesinde ve TEİAŞ ile Sistem Kullanım
Anlaşması imzalamamış olan kullanıcılar için ise, ilk defa 21/12/2006 tarih
ve 1029 sayılı EPDK Kurul Kararı ile onaylanarak 01/01/2007 tarihinden
itibaren "yürürlüğe giren Yöntem Bildiriminde "İletim sistemine
doğrudan bağlı tüketiciler ve dağıtım lisansına sahip tüzel kişilerin
İletim Sisteminin her bir ölçüm noktasında çekecekleri endüktif reaktif
enerjinin/verecekleri kapasitif reaktif enerjinin, aktif enerjiye oranının
ilgili mevzuata uygun olmaması" şeklinde tanımlanmış, söz konusu ihlal
durumuna ilişkin yaptırım ise, "Kullanıcının o ayki Sistem Kullanım
Fiyatına göre hesaplanan bedelin %50'si oranında ceza uygulanır. Ceza,
00.00-24.00 saatleri arasında bir defadan fazla uygulanmayacaktır."
hükmü ile düzenlenmiştir.
Bu
açıklamalardan hareketle, davalı idare tarafından, elektrik iletim
hizmetinin sağlıklı işlemesini sağlamak amacı ile yerine getirdiği denetim
görevi kapsamında, kanunlarla kendisine verilen üstün yetki ve ayrıcalıklar
kullanılmak sureti ile davacı Fırat Elektrik A.Ş.’ne ceza faturasının
kesildiği anlaşılmakla, işlemin tesisinde kamu gücü kullanıldığı sonucuna
varılmıştır.
Ceza
Faturasına Esas Tarihler İtibari ile Davacı İle Davalı Arasındaki
İlişkisinin Hukuki Statüsü:
Davaya
konu Ceza Faturası Ocak 2008 tarihine aittir. Yukarıdaki açıklamalarımızda
da belirttiğimiz üzere ceza faturasına konu ihlal tarihinde henüz Fırat
Elektrik A.Ş. özelleştirilmemiştir. Görevli yargı yerinin belirlenmesi
adına TEDAŞ’ın söz konusu tarihteki tüzel kişiliğinin niteliği ve TEİAŞ ile
TEDAŞ arasındaki ilişkinin hukuki vasfı belirlenmelidir.
Yukarıda
ayrıntısı ile belirttiğimiz üzere Elektrik
sektöründeki dağınık yapıyı ortadan kaldırmak ve işletme bütünlüğünü
sağlamak amacıyla 15.0.1970 gün ve 1312 sayılı Kanun ile Türkiye Elektrik
Kurumu (TEK) kurulmuş, imtiyazlı şirketlerin görev bölgeleri ve belediye
sınırları dışında tüm yurtta elektriğin üretim, iletim, dağıtım ve satış
hizmetleri TEK bünyesinde toplanmıştır. Hizmetlerin daha etkin, daha
verimli ve çağdaş bir şekilde sürdürülebilmesi amacıyla ve özelleştirme
politikaları çerçevesinde TEK, Bakanlar Kurulunun 12.8.1993 tarih ve
93/4789 sayılı Kararı ile, Türkiye Elektrik Üretim-İletim A.Ş. (TEAŞ) ve
Türkiye Elektrik Dağıtım A.Ş. (TEDAŞ) adı altında iki ayrı İktisadi Devlet
Teşekkülü olarak yeniden yapılandırılmıştır.
233
sayılı Kamu İktisadi Teşebbüsleri Hakkında KHK’nin 2. maddesinde; “ İktisadi devlet teşekkülü
"Teşekkül"; sermayesinin tamamı devlete ait, iktisadi alanda
ticari esaslara göre faaliyet göstermek üzere kurulan, kamu iktisadi
teşebbüsüdür” şeklinde tanımlanmıştır.
233 sayılı Kanun
Hükmünde Kararname'nin (KHK) 3.maddesine ve 20.02.2001 tarih ve 4628 sayılı
Elektrik Piyasası Kanununa dayanılarak çıkarılan ve 02.03.2001 tarihinde
yürürlüğe giren 05.02.2001 tarih ye 2001/2026 sayılı Bakanlar Kurulu Kararı
uyarınca TEAŞ; Türkiye Elektrik İletim AŞ (TEİAŞ), Elektrik Üretim AŞ
(EÜAŞ) ve Türkiye Elektrik Ticaret ve Taahhüt AŞ (TETAŞ) ünvanlarında, anonim
şirket statüsünde, üç ayrı iktisadi devlet teşekkülü şeklinde
teşkilatlandırılmıştır.
Bu durumda TEDAŞ
12.08.1993 tarihinde İktisadi Devlet Teşekkülü olarak, TEİAŞ ise 05.02.2001
tarihinde iktisadi devlet teşekkülü olarak yapılandırılmışlardır. Daha
sonra TEDAŞ 2.4.2004 tarih ve 2004/22
sayılı Özelleştirme Yüksek Kurulu Kararı ile özelleştirme kapsam ve
programına alınmıştır. Dağıtım bölgeleri yeniden belirlenerek, Türkiye 21
dağıtım bölgesine ayrılmıştır. Bunlardan biri olan Fırat Elektrik A.Ş.’nin
de Özelleştirme Yüksek İdaresi’nin 01.10.2010 tarihli ve 2010/86 sayılı
kararı ile Aksa Elektrik Perakende Satış A.Ş.’ne devir yapılmıştır.
Hissesinin tamamı da 31.12.2010 tarihinde Aksa Elektrik Perakende Satış
A.Ş.’ne devredilmiş ve özelleştirme işlemi tamamlanmıştır.
24/11/1994
tarih ve 4046 numaralı Özelleştirme Uygulamaları Hakkında Kanun’un 17.
maddesinin B bendinde “Özelleştirme kapsamına alınan kuruluşlardan; mali ve
hukuki yönden özelleştirmeye hazırlanmalarına karar verilenlerin bu
hazırlık işlemleri tamamlanıncaya kadar, bunların bağlı oldukları bakanlık
veya kurumlar ile ilgileri ve önceki statüleri aynen devam eder. Bunlarla
ilgili mali ve hukuki yönden özelleştirmeye hazırlık işlemleri kurulca
belirlenecek kuruluş veya kuruluşlar tarafından yürütülür. Özelleştirmeye
hazırlık işlemleri tamamlananlar Kurulun vereceği yeni bir karar ile
özelleştirme programına alınır. Bu şekilde hazırlıkları tamamlanarak
özelleştirme programına alınanlar ile doğrudan özelleştirme programına
alınanlar (bağlı ortaklıkların iştirak payları ve varlıkları ile bağlı
ortaklık statüsünde olmayan, ancak sermayesinin yarısından fazlası kamuya
ait kuruluşların iştirak payları ve varlıkları hariç), Kurul kararının
alındığı tarihte başka bir işleme gerek olmadan ve bedel alınmaksızın
İdareye devredilmiş sayılır. Özelleştirme programına alınarak İdareye
devredilen kuruluşlar buna ilişkin Kurul kararı tarihinden itibaren bağlı
oldukları bakanlık veya kurumla ilişkileri kesilerek idareye bağlanmış
sayılır.” denilmek sureti ile hakkında özelleştirme prosedürü tamamlanmayan
kamu kuruluşunun eski niteliğini devam ettireceği düzenlenmiştir.
Aynı
maddenin C bendinde; “ Genel ve katma bütçeli idarelerle, bunlara
bağlı döner sermayeli kuruluşların 15 inci maddenin (a) bendinde belirtilen
mal ve hizmet üretim birimleri ve varlıkları ile kamu iktisadi
kuruluşlarının ve bunların müessese, bağlı ortaklık, işletme ve işletme
birimleri ile varlıklarının özelleştirme programına alınmalarına Kurulca
karar verilir. Bunların, mülkiyetin devri dışındaki yöntemlerle yapılacak
özelleştirme işlemleri idare tarafından yürütülür. Ancak, bunların
mülkiyetinin bağlı bulundukları kurum ve/veya kuruluşlara aidiyeti ve
statüleri aynen devam eder.” şeklindeki düzenleme ile de iktisadi devlet
teşekküllerinin özelleştirme işlemleri tamamlanıncaya kadar bağlı bulundukları
kurum veya kuruluşa aidiyetinin ve hukuki niteliğinin korunacağı
belirtilmiştir.
Aynı
Kanun’un 18. maddesinin Özelleştirmede uygulanabilecek usuller belirlenmiş
ve A bendinin “a” alt başlığında “Satış; Kuruluşların aktiflerindeki mal ve
hizmet üretim birimleriyle varlıklarının mülkiyetinin kısmen veya tamamen
bedel karşılığı devredilmesi ya da bu kuruluşların hisselerinin tamamının
veya bir kısmının kuruluşların içinde bulundukları şartlar da dikkate
alınarak yurt içi ve yurt dışında, halka arz, gerçek ve/veya tüzelkişilere
blok satış, gecikmeli halka arzı içeren blok satış, çalışanlara satış,
borsada normal ve/veya özel emir ile satış, menkul kıymetler yatırım
fonları ve/veya menkul kıymetler yatırım ortaklarına satış veya bunların
birlikte uygulanması yoluyla bedel karşılığı devredilmesidir.” denilmek
sureti ile satış usulü ile özelleştirme yöntemi düzenlenmiştir.
Aynı
Kanun’un 18. maddesinin Özelleştirmede uygulanabilecek usuller belirlenmiş
ve B bendinin “c” alt başlığında; “Komisyon; değer tespit çalışmalarını,
özelleştirilecek kuruluşun niteliği, gördüğü hizmetin özelliği, gelecekteki
nakit akımı potansiyeli, faaliyette bulunduğu sektör ve pazarın
özellikleri, sahip olduğu sınai, ticari ve sosyal tesisler, mA.e araç ve
gereçler, teçhizat, malzeme ve hammadde ile yarı mamul ve mamul madde
stokları, her türlü taşınır ve taşınmaz malları, vasıfları ve hali hazır
durumları, seN.li ve seN.siz bütün alacak ve borçları ile bilumum hak ve
yükümlülükleri ve özelleştirilecek kuruluşa uygulanacak özelleştirme
yöntemini de dikkate alarak uluslararası kabul görmüş olan; indirgenmiş
nakit akımları (N. bugünkü değer), defter değeri, N. aktif değeri, amortize
edilmiş yenileme değeri, tasfiye değeri, fiyat/kazanç oranı, piyasa
kapitalizasyon değeri, piyasa değeri/defter değeri, ekspertiz değeri,
fiyat/nakit akım oranı metotlarından en az ikisini uygulamak suretiyle
yürütür. Değer tespit
sonuçları, kuruluşun özelleştirme işlemi tamamlanarak devir sözleşmesinde
yer alan yükümlülüklerin yerine getirilmesinden sonra kamuoyuna duyurulur.
Özelleştirme programındaki kuruluşun özelleştirme işlemlerini bu Kanunun 4
üncü maddesinin son fıkrasına istinaden yürütmesi durumunda; değer tespiti
işlemleri, ilgili kuruluşun karar almaya yetkili organlarının kararı ile
kuruluş ita amirinin başkanlığında oluşturulacak komisyon tarafından bu
bentte belirtilen esaslar çerçevesinde yapılır.” denilmek sureti ile
özelleştirme işleminin ne şekilde tamamlanacağı belirtilmiştir.
TEDAŞ,
Özelleştirme Yüksek İdaresi’nin 02.04.2004 gün ve 2004/22 sayılı kararı ile
özelleştirme kapsamına alınmış, yine aynı idarenin 01.10.2010 gün ve
2010/86 sayılı kararı ile Aksa Elektrik Perakende Satış A.Ş.’ne devrine
karar verilmiş ve nihayet 31.12.2012 tarihinde hisse devri tamamı ile
sağlanarak Özelleştirme İdare Başkanlığı’nın resmi web sitesinde ilan
edilmiştir. Buradan hareketle, ceza faturasına konu ihlalin yapıldığı Ocak
2008 tarihinde, faturayı düzenleyen TEİAŞ de, Fatura muhatabı olan Fırat
Elektrik A.Ş.’nin de iktisadi devlet teşekkülü niteliğinde olduğu tespit
edilmiştir.
Taraflar arasında imzalanan 31.12.2010 tarihli
hisse devir sözleşmesinin “Alıcının Taahhütleri” başlıklı 9. maddesinin 4.
fıkrasında; alıcı ihale konusu hisseleri devraldığı tarihten önceki döneme
ilişkin olarak İşletme hakkı devir sözleşmesindeki hükümler saklı kalmak
kaydı ile şirkette yapılmış olan her türlü işlemden kaynaklanan borç ve
yükümlülüklerden, kayıtlara intikal ettirilmemiş olsa dahi şirketin sorumlu
olduğu, bu hususlarda alınmış karar ve yapılmış sözleşmelerden ilgili
olarak kendisinin veya şirketin idareyi ve TEDAŞ’ı ilzam edecek hiçbir
başvuru ve rucu hakkının olmadığı kabul, taahhüt ve garanti eder “
şeklindeki hükümden davacının sözleşme imzalanmadan önce doğan borç ve
yükümlülüklerden de sorumlu olduğunun düzenlendiği ancak İşletme Devir
hakkı Sözleşmesinde belirtilen hususların bundan vareste tutulduğu
görülmüştür.
İşletme Devir hakkı sözleşmesi incelendiğinde ise;
“Üçüncü Kişilerin Hak ve İddiaları” başlıklı 7. fıkrasının 4, 5, 6 ve
7. fıkralarında sırasıyla; “Dağıtım Faaliyetinin TEDAŞ tarafından
yürütüldüğü dönemde hu faaliyetin yürütülmesi amacıyla gerçekleştirilen her
türlü is ve işlemlerin bütün sorumluluğu TEDAŞ'a aittir. TEDAŞ tarafından
yürütülmüş bulunan hu faaliyetler nedeniyle üçüncü kişiler tarafından ileri
sürülecek her türlü talebin muhatabı TEDAŞ'tır. Bu talepleri konu alan icra
takibi ve davalar TEDAŞ tarafından yürütülür ve sonuçlandırılır. Bu takip
ve davalardan doğacak her türlü mali yükümlülük TEDAŞ tarafından
karşılanır.
Dağıtım Faaliyetinin Şirket
tarafından yürütüldüğü dönemde bu faaliyet kapsamında gerçekleştirilen her
türlü iş ve işlemlerin bütün sorumluluğu Şirket'e aittir. Şirket tarafından
yürütülmüş bulunan hu faaliyetler nedeniyle üçüncü kişiler tarafından ileri
sürülecek her türlü talebin muhatabı Şirket'tir. Bu talepleri konu alan
icra takibi ve davalar Şirket tarafından yürütülür ve sonuçlandırılır. Bu
takip ve davalardan doğacak her türlü mali yükümlülük Şirket tarafından
karşılanır.
Sözleşmenin imza tarihinden önce
Dağıtım Tesisleri ile Dağıtım Tesisleri'nin işletilmesinden kaynaklanan her
türlü hukuki ve cezaî sorumluluk TEDAŞ’a aittir. Bu dönemde yürütülmüş
bulunan bu faaliyetler nedeniyle üçüncü kişiler tarafından ileri sürülecek
her türlü talebin muhatabı TEDAŞ'tır. Bu talepleri konu alan icra takibi ve
davalar TEDAŞ tarafından yürütülür ve sonuçlandırılır. Bu takip ve
davalardan doğacak her türlü mali yükümlülük TEDAŞ tarafından ödenir.
Sözleşmenin imza tarihinden sonra Dağıtım Tesisleri
ile Dağıtım Tesisleri'nin işletilmesinden kaynaklanan her türlü hukuki ve
cezaî sorumluluk Şirketle aittir. Şirket tarafından yürütülmüş bulunan hu
faaliyetler nedeniyle üçüncü kişiler tarafından ileri sürülecek her türlü talebin
muhatabı Şirkettir. Bu talepleri konu alan icra takibi ye davalar Şirket
tarafından yürütülür ve sonuçlandırılır. Bu takip ve davalardan doğacak her
türlü mali yükümlülük Şirket tarafından karşılanır. Şirket, bu kapsamda
ortaya çıkan tazminattan, cezadan ve/veya herhangi bir isim altında
gerçekleştirdiği ödemelerden dolayı, hiçbir şekilde TEDAŞ’a rücu edemez.
Belirtilen nedenlerle TEDAŞ'ın bir ödeme yapmak zorunda kalması durumunda.
Şirket söz konusu ödemeyi ilk talepte ödeme tarihinden itibaren ticari
faiziyle birlikte, nakden ve defaten ödemekle yükümlüdür” şeklindeki
düzenlemelerden, TEDAŞ’ın şirkete devri öncesindeki döneme ilişkin Dağıtım
Tesisleri ile Dağıtım Tesisleri'nin işletilmesinden kaynaklanan her türlü
hukuki ve cezaî sorumluluğun TEDAŞ’a ait olacağı açıkça belirtilmiştir.
Yine 233
sayılı KHK’nin 2. maddesinde; iktisadi devlet teşekküllerinin iktisadi
alanda ticari esaslara göre faaliyet göstereceği düzenlenmiştir. Ancak bu
maddenin 29.06.2001 gün ve 24447 sayılı Resmi Gazetede yayınlanarak yürürlüğe
giren TEİAŞ Ana Statüsü’nün 3. Maddesinin 2. Fıkrası ile birlikte
değerlendirmek gerekmektedir. Söz konusu maddede TEİAŞ’nın EPK, K.H.K., ve
bu Ana statü hükümleri saklı kalmak üzere özel hukuk hükümlerine tabi
olacağı belirtilmiştir. 4628 sayılı Elektrik Piyasası Kanunu’nun 2 nci
maddesinde sistem kullanım anlaşmasına konu kullanım tarifelerinin TEİAŞ
tarafından EPDK’nın onayı alınmak sureti ile hazırlanacağına ilişkin tek
taraflı düzenleme yetkisi ve aynı kanunun 20. maddesinde düzenlenen sistem
güvenliği açısından gerekli önlemleri düzenleyen Arz güvenliği ile ilgili
maddesi birlikte değerlendirildiğinde; TEİAŞ tarafından, Fırat Elektrik
A.Ş. hakkında (sermayelerinin tamamı devlete ait iki iktisadi devlet
teşekkülü arasında) Ocak 2008 tarihini kapsar şekilde düzenlenen ceza faturasının,
bir ticari faaliyetin yürütülmesi kapsamında değil, TEİAŞ’a 4628 sayılı
Kanun’un 2. maddesi ile verilen Elektrik İletimi görevinin sağlıklı bir
şekilde yürütülmesini sağlama görevi kapsamında düzenlendiği, davacı ile
davalı arasında gerek hisse devir sözleşmesi gerekse İşletme Hakkı Devir
Sözleşmesi imzalanmadan önceki döneme ait davaya konu ceza faturası yönünden
sorumluluğun TEDAŞ’a ait olması da dikkate alındığında, borç tarihi itibari
ile gerek alacaklı gerekse borçlu sıfatının idarede birleştiği sonucuna
varılmıştır.
7-SONUÇ:
Dava
dosyasının incelenmesinden; 233
sayılı Kanun Hükmünde Kararnamenin (KHK) 3. maddesine ve 20.02.2001
tarih ve 4628 sayılı Elektrik
Piyasası Kanununa dayanılarak çıkarılan ve 02.03.2001 tarihinde
yürürlüğe giren 05.02.2001 tarih ve 2001/2026 sayılı Bakanlar Kurulu Kararı
uyarınca TEAŞ’nin, TEİAŞ, EÜAŞ ve TETAŞ şeklinde 3’e ayrılmasının ardından
27/03/2003 tarihli ve 25061 sayılı Resmi Gazete’de Elektrik Piyasasında
İletim ve Dağıtım Sistemlerine Bağlantı ve Sistem Kullanımı Hakkında
Tebliğin yayınlandığı, ardından 21.12.2006 tarihli ve 1029 sayılı EPDK
Kurul Kararı ile onaylanarak 01.01.2007 tarihinde İletim Sistemi Sistem
Kullanım ve Sistem İşletim Tarifelerini Hesaplama Yöntem Bildirimi’nin
yürürlüğe girdiği, ancak işlemin ceza faturasına esas ihlal tarihi (Ocak
2008) tarihi itibari ile 13.12.2007 gün ve 1407 sayılı EPDK kurul kararı
ile onaylanan İletim Sistemi Sistem Kullanım ve Sistem İşletim Tarifelerini
Hesaplama Yöntem Bildirimi’nin yürürlükte olduğu;
TEİAŞ’nin
4628 sayılı Kanun ve Tebliğin kendisine verdiği yetki çerçevesinde
hazırladığı “Sistem Kullanım Anlaşması”nın, 23.05.2003 gün ve 148/1-15
sayılı EPDK kararı ile onaylandığı ve fakat dosya içinde bulunan örneğinden
söz konusu anlaşmanın davacı tarafından imzalanmadığının görüldüğü;
Özelleştirme Yüksek Kurulu’nun 01.10.2010 gün ve 2010/86 sayılı Kararı ile
Türkiye Elektrik Dağıtım A.Ş.nin Fırat Elektrik A.Ş.’ndeki %100 hissesinin,
230.250.000 ABD doları bedelle Aksa Elektrik Perakende Satış A.Ş.’ne
devredilmesine karar verildiği, hisse devrinin 31.12.2010 tarihinde tamamı
ile gerçekleşmesi ile Fırat Elektrik A.Ş.’nın özelleştirme işleminin
tamamlandığı; davalı kurum tarafından, sistem kullanım anlaşmasının 10.
maddesinde belirtilen cezai şartlarından 12. bentte belirtilen yükümlülüğün
Ocak 2008 tarihinde tespit edilen ihlali nedeni ile davacı kuruma 18.392,40
TL ceza kesildiği, davacının bu cezaya itiraz etmesi ile taraflar arasında
davaya konu uyuşmazlığı oluştuğu anlaşılmaktadır. Görüldüğü üzere, ceza faturasının
tanzimine konu ihlal tarihinde, davacı kurum henüz özelleştirilmemiş,
davalı ile arasında Sistem Kullanım Anlaşması imzalanmamış olmakla, ihlal
tarihi itibariyle idare hukuku tüzel kişisi sıfatını devam ettirmektedir.
Yukarıda ayrıntısı ile açıklandığı üzere, Ana
Statüsü’nün 3. maddesinin 2. fıkrası gereğince TEİAŞ, 4628 sayılı EPK’nda
verilen görevleri kapsamında tesis ettiği işlemler yönünden idare hukuku
hükümlerine tabidir ve 4628 sayılı Elektrik Piyasası Kanunu’nun yukarıda 2.
maddesi kapsamında verilen yetkileri kullanırken tesis ettiği işlemler
bakımından özel hukuk hükümlerine tabi olmadığı yönünden bir kuşku
bulunmamaktadır. Buna ilaveten, davalı TEİAŞ tarafından, davacı kurumun
özelleştirilmesinden önceki döneme ilişkin olarak, davalı idarenin elektrik
iletimi kamu hizmetinin düzgün işletilmesini sağlamak adına
gerçekleştirdiği denetim görevi kapsamında tespit ettiği ihlal nedeni ile
davacıya ceza faturası tanzim ettiği, ne faturanın tanzimi ne de faturanın
dayanağı olan işlemlerin düzenlenmesi aşamasında davacının herhangi bir
katkısı bulunmadığı, davalı idarenin tüm bu işlem ve düzenlemeleri kanunlar
ve ilgili mevzuatın kendisine verdiği yetkiye dayalı olarak kamu gücü
kullanmak sureti ile ve tek taraflı irade beyanı ile gerçekleştirdiği hususları
da dikkate alındığında, davaya konu iptali istenen ceza faturasının bir
idari işlem olduğu sonucuna varılmıştır.
Her ne kadar davaya konu sistem kullanım anlaşması
bir sözleşme metni gibi düzenlenmiş ise de, gerek TEİAŞ tarafından tek
taraflı olarak hazırlanması, gerek EPDK tarafından onaylanarak yürürlüğe
girmesi ve gerekse de davacı tarafından imzalanmamış olması nedenleri ile,
iki taraflı irade beyanına havi bir özel hukuk sözleşmesi niteliğinde olduğu
kabul edilmemiş, bir idari işlem olarak değerlendirilmiştir.
Bu
duruma göre, idare tarafından tesis edilen işlemin, anılan yasal
düzenlemelere uygunluğunun denetlenmesi gereken davanın görüm ve çözümünde
2577 sayılı Yasa’nın 2. maddesinin 1. fıkrasının (a) bendi gereğince idari
yargı yerleri görevli olduğu sonucuna ulaşılmıştır.
Açıklanan
nedenlerle, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı’nın başvurusunun reddine karar
verilmesi gerekmiştir.
SONUÇ : Davanın çözümünde İDARİ YARGININ görevli olduğuna,
bu nedenle Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı’nın, BAŞVURUSUNUN REDDİNE,
2.6.2014 gününde OY BİRLİĞİ İLE KESİN OLARAK karar verildi.
——
• ——
Uyuşmazlık Mahkemesi
Başkanlığından:
3-ESAS NO : 2013/1833
KARAR NO : 2014/618
KARAR TR : 02.06.2014
(Hukuk Bölümü)
ÖZET : Davalı TEİAŞ ile özelleştirme öncesinde elektrik
dağıtım şirketlerinin hisselerinin tamamının kamu elinde olması, sistem
kullanım cezası adı altında davalı tarafından uygulanan yaptırımın tek
taraflı biçimde uygulanması ve takibinin amme alacaklarının tahsili usulü
hakkında mevzuat hükümlerine göre yapılması, özelleştirme öncesinde
gerçekte iktisadi devlet teşekkülü statüsünde bulunan bu iki kamu birimi
arasında cereyan eden ilişkinin idare hukuku ilkeleri çerçevesinde
yürütülmesi, özelleştirme aşamasında davacı dağıtım şirketi ile
özelleştirme idaresi arasında imzalanan hisse satış sözleşmesi ve işletme
hakkı devir sözleşmesinin ilgili hükümleri uyarınca, sözleşmenin imza
tarihi öncesindeki dönemde her türlü hukuki ve cezai sorumluluğun TEDAŞ’a
ait olduğunun hüküm altına alınması ve bunun doğal sonucu olarak da o
dönemde iki kamu birimi arasında oluşan ihtilaftan kaynaklanan sorunun
ancak idare hukuku ilkelerine göre çözümlenmesi gerektiği, ayrıca davacı dağıtım
şirketi ile davalı arasında idari para cezası dönemini kapsayan bir özel
hukuk sözleşmesinin imzalanmamış bulunması ve ancak özelleştirme tarihi
sonrası döneme ilişkin bir ihtilafın söz konusu olması halinde özel hukuk
hükümlerinin uygulanabileceği gerçeği dikkate alındığında; davacı elektrik
dağıtım şirketinin özelleştirilmesi öncesi kamu elinde olduğu döneme
ilişkin tesis edilen sistem kullanım cezasının iptaline ilişkin davanın İDARİ YARGI
YERİNDE görülmesi gerektiği hk.
K A R A R
Davacı :
Çoruh Elektrik Dağıtım A.Ş.
Vekilleri
: Av. M.Y. & Av. S.Y.
Davalı :
TEİAŞ Genel Müdürlüğü
Vekili :
Av. E.A.
1- OLAY : Davacı vekili dava dilekçesinde özetle;
davalı idare tarafından 12.02.2013 gün ve 1570 sayılı yazısı ile davacı
şirkete gönderilen yazıda, İletim Sistemi Sistem Kullanım ve İşletim
Tarifelerine Hesaplama Yöntem Bildirimi’nin 1.5. maddesinde belirtilen; "iletim sisteminde doğrudan bağlı tüketiciler ve dağıtım
lisansına sahip tiizel kişilerin iletim sisteminin her bir ölçüm noktasında
çekecekleri endüktif reaktif enerjinin verecekleri kapasite reaktif
enerjinin, aktif enerjiye oranının ilgili mevzuata uygun olmaması"
gerekçesi ile "Ocak 2007-
Kasım 2009 dönemleri arasında aylık olarak hesaplanan sistem kullanım ceza
faturalarının tebliğ ettirerek ödenmemesi durumunda Amme Alacaklarının Tahsili
Usulü Hakkındaki Kanun’un 51.maddesi kapsamında yasal yollara
gidileceği" bildiriminde bulunduğunu; ancak söz konusu ceza
faturasının tamamı ile hukuka aykırı olduğunu iddia etmiş, gerekçe olarak
da;
Davacı şirkete kesilen faturanın dayanağı olan,
Elektrik Piyasasında İletim ve Dağıtım Sistemlerine Bağlantı ve Sistem
Kullanım Hakkındaki Tebliğin 27.03.2003 gün ve 25061 sayılı Resmi Gazetede
yayınlanarak yürürlüğe girdiğini; yine ceza faturasının dayanağı olan Bağlantı
ve Sistem Kullanım Anlaşması ile Yöntem Bildiriminin 21.12.2006 gün ve 1029
sayılı EPDK Kurul Kararı ile onaylanarak 29.12.2006 gün ve 26391 sayılı
resmi gazetede yayınlanarak yürürlüğe girdiğini, oysa davacı şirketin 01.10.2010
tarihinde özelleştirildiğini, ceza faturalarına esas işlem tarihinin ise; Kasım
2007 tarihine ait olduğunu, yani anılan tarihlerde davacı şirketin Devlete
ait olması nedeni ile davacı kurumun bir sorumluluğunun olmadığını,
TEİAŞ Genel Müdürlüğü ile TEDAŞ Genel Müdürlüğü arasında
08.03 2007 tarihli mutabakat metni imzalandığını söz konusu mutabakat
metninde; "Kamu mülkiyetinde
olan Dağıtımı Şirketlerinin, personel yetersizliği ve yatırım ödeneklerinin
kısıtlılığı nedenleriyle gerekli altyapının tamamlanamamış olması, eleman yetersizliğinden
dolayı bakım-onarım faaliyetlerini istenilen seviyede yapılamaması dikkate
alınarak, Sistem Kullanım Anlaşmalarındaki Cezai Şartlar başlıklı 10 uncu
maddede ve Yöntem Bildiriminin 1.5 inci maddesinde yer aleti cezai
hükümlerini 3 yıl Dağıtım Şirketlerine uygulanması yönünde TEDAŞ ve Dağıtım
Şirketlerinin EPDK nezdinde muafiyet talebinde bulunması, Sistem Kullanım
Antlaşmasının Karşılıklı Yükümlülükler Başlıklı A-1 bendinin dördüncü
fıkrasında yer alan 15 günlük ödeme suresinin
30 güne çıkarılması ve ödeme
süresi içersinde ödeme yapılmaması halinde uygulanacak 6183 sayılı Kanunun
51 inci maddesine göre hesaplatılacak gecikme zammının günlük olarak
uygulanması yönünde ilgili mevzuatta gerekli düzenlemelerin yapılması
amacıyla TEDAŞ ve Dağıtım Şirketlerinin EPDK nezdinde girişimde
bulunması," hususlarında
mutabakata varıldığını ve Yöntem Bildiriminin 1. 5.maddesindeki cezai
hükümlerin 3 yıl dağıtım şirketlerine uygulanmaması yönünde karar
alındığını, bu mutabakat uyarınca davalı idareye yapılan müracaata verilen
22.03.2013 gün ve 3053 numaralı cevapta, muafiyet anlaşması ile ilgili bir
müracaatın olmaması nedeni ile cezai işlemlerin uygulandığı cevabının
verildiğini, oysa söz konusu tarihte davacı kurumun henüz özelleştirilmediğini,
bu nedenle kendilerinin müracaat imkanının zaten bulunmadığını, bu nedenle
de yapılan işlemin hukuka aykırı olduğunu;
6446 sayılı Enerji Piyasası
Kanunu’nun 16. maddesinde Yaptırımlar, Yaptırımların Uygulanmasında Usul ve
Para Cezaları’nın düzenlendiğini, bu maddede, Yöntem Bildiriminin 1.5.
maddesinde belirtilen hususa yer verilmediğini, maddede belirtilen
sebeplerin sınırlı sayıda olduğunu ve yorum yolu ile genişletilemeyeceğini,
bu nedenle de yapılan işlemin dayanağının olmadığını ve hukuka aykırı
olduğunu; ayrıca 6446 sayılı Kanun uyarınca ceza verme yetkisinin EPDK’ya
ait olduğunu, oysa davacıya kesinlen ceza faturasının TEİAŞ tarafından
tanzim edildiğini, bu itibarla da yapılan işlemin hukuka aykırı olduğunu,
Ceza Faturasının dayanağı olarak
gösterilen Yöntem Bildirimi’nin, Elektrik
Piyasasında İletim ve Dağıtım Sistemlerine Bağlantı ve Sistem Kullanımı
Hakkında Tebliğin Geçici 3 maddesine de aykırı olduğunu, söz konusu maddede;
“Bağlantı ve sistem kullanımına
ilişkin standart anlaşmalar kullanıcı özellikleri dikkate alınarak TEİAŞ ve
Türkiye Elektrik Dağıtım A.Ş. tarafından bu Tebliğin yayım tarihini izleyen
otuz gün içerisinde hazırlanarak Kuruma sunulur. Kullanıcıların lisans
almamış olması ve kullanıcılar ile sistem kullanım anlaşmalarının
yapılmamış olması, bu kullanıcıların Elektrik Piyasası Tarifeler
Yönetmeliği uyarınca onaylanan sistem kullanım bedelini ve/veya sistem
bedelini TEİAŞ ve/veya dağıtım Şirketine ödeme yükümlülüklerini ortadan
kaldırmaz. Ancak, dağıtım sistemine bağlı üretim faaliyeti gösteren tüzel
kişilere, 1 Ocak 2004 tarihine kadar dağıtım sistemi kullanım fiyatı
üzerinden belirlenen bedel tahakkuk ettirilmez.” şeklindeki
düzenleme ile ceza tanzimi hususunda yöN.meliğe atıf yaptığını, oysa gerek
yönetmelikte gerekse tebliğde sadece sitem kullanım ve/ veya işletim
ücretinin düzenlendiğini, sistem kullanım ceza ücretinden bahsedilmediğini,
bu nedenle de yapılan işlemin dayanaksız ve hukuka aykırı olduğunu,
Yöntem bildiriminin 4.16. maddesindeki "sistem kullanım anlaşmasının
yapılmamış olması halinde bu Yöntem Bildiriminin 1.5. maddesi (para cezası)
bu kullanıcılar için uygulanacaktır." şeklindeki düzenlemenin,
özelleştirme öncesi dönemde, davalı idarece tek taraflı olarak yapılması
nedenleri ile davacı açısından uygulanmasının hukuken mümkün olmadığını,
söz konusu uygulamanın gerek cezaların şahsiliği ilkesine gerekse iyi niyet
kurallarına aykırı olduğunu,
Davalı tarafından gönderilen ceza faturasının
tahsilinde izlenen usulün de hukuka aykırı olduğunu, 6183 sayılı Yasa’nın
55. maddesinde, para cezasının tahsili öncesinde davacı kuruma ödeme emri
gönderilmesi gerektiğinin ve yine aynı maddede belirtilen yasal sürelerin
beklenmesi gerektiğinin düzenlendiğini, ancak; davalı idarece söz konusu
usuli prosedürün izlenmediğini bu şekilde davacının yasal itiraz haklarını
kullanmasına engel olunduğunu,
Davalı tarafından talep edilen para cezasının 6183
sayılı Yasa’nın 102. maddesi gereğince zamanaşımına uğradığını, bu anlamda
davalı idarenin gecikme zammı talebinde 6183 sayılı yasaya dayanıp,
zamanaşımı konusunda 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’na dayanmasının kendi
içinde çelişkiye sebebiyet verdiğini, davalı idarece yapılan işlemin bu
yönü ile de hukuka aykırı olduğunu,
2007-2009 tarihleri arasında henüz özelleştirmesi
yapılmamış ve mülkiyeti kamuda olan şirket yetkililerine davalı idarece
hiçbir uyarıda bulunulmadığını, şirketin ihlali düzeltici önlem alma ve
cezayı ortadan kaldırma olanağının bu şekilde elinden alındığını, davalı
idareye bu konuda yapılan itiraza verilen cevapta, davalı idarenin böyle
bir yükümlülüğünün olmadığının belirtildiğini, davalı idarenin bu davranışı
ile ortaya çıkan geriye dönük olarak çok ciddi para cezalarına
hükmetmesinin, Ceza Hukuku’nun genel ilkeleri ve hakkaniyet ile
bağdaşmadığını,
Ceza Faturasına esas tutanakların davalı idarece
tek taraflı olarak tanzim edildiğini, bu konuda davacının savunmasının
alınmadığını, ceza faturasına dayanak olan Yöntem Bildiriminin 1.5.
maddesindeki ihlallerin giderilmesinin davacıdan istenmediğini, söz konusu
uygulamanın, Enerji Piyasası Kanunu’nun tebliği düzenleyen 21. maddesine de
aykırı olduğunu,
Ceza Faturasının dayanağı olan Yöntem Bildirimi’nin
halen Resmi Gazetede yayınlanmamış olması nedeni ile geçerliliğinin de
şüpheli olduğunu,
Dava konusu ceza faturasının, 27/03/2003 tarihli ve
25061 sayılı Resmi Gazete'de yayımlanan Elektrik Piyasası’nda İletim ve
Dağıtım Sistemlerine Bağlantı ve Sistem Kullanımı Hakkında Tebliğin Ortak
Hükümler Bölümü Ödeme Prosedürü başlıklı 15.maddesinde belirtilen prosedüre
aykırı şekilde aylık olarak değil, 2007-2009 yıllarına ait 27 adet fatura
tek bir seferde tahakkuk ettirildiğini, bu itibarla da yapılan işlemin
hukuka aykırı olduğunu Belirterek;
N.icede davalı idare'nin;
"iletim sistemi, sistem kullanım ve sistem işletim tarifelerini
hesaplama yöntem bildiriminin 1.5.maddesi" hükmünün ihlali
gerekçesi ile Müvekkil şirkete cezai yaptırım olarak tebliğ ettiği
29.01.2013 gün ve 078106 sayılı 34.108,14 TL’lik sistem kullanım ceza
faturası işleminin yetki, şekil, sebep, konu ve maksat yönlerinden hukuka
aykırı olduğundan iptaline karar verilmesi istemi ile idari yargıda dava
açmıştır.
Davalı Türkiye Elektrik İletim AŞ. vekili süresi
içerisinde sunduğu cevap dilekçesinde özetle; görev itirazında bulunmuştur.
2-ANKARA 6. İDARE MAHKEMESİ; 27.10.2013 gün ve
2013/573 Esas sayılı kararı ile, 2577 sayılı idari Yargılama Usulü
Kanunu'nun 2. maddesinde; "İdari dava türleri, idari işlemler hakkında
yetki, şekil, sebep, konu ve maksat yönlerinden biri ile hukuka aykırı
olduklarından dolayı açılan iptal davaları; idari işlem ve eylemlerden
dolayı kişisel hakları doğrudan muhtel olanlar tarafından açılan tam yargı
davaları; kamu hizmetlerinden birinin yürütülmesi için yapılan her türlü
idari sözleşmelerden dolayı açılan davalar” olarak sayıldığını ve idari
yargının idari eylem ve işlemlerin hukuka uygunluğunun denetimini yapmakla
görevli olduğunu, 6446 sayılı Elektrik Piyasası Kanunu'nun 1. maddesinin
birinci fıkrasında bu Kanunun amacının, elektriğin yeterli, kaliteli,
sürekli, düşük maliyetli ve çevreyle uyumlu bir şekilde tüketicilerin
kullanımına sunulması için. rekabet ortamında özel hukuk hükümlerine göre
faaliyet gösterebilecek, mali açıdan güçlü, istikrarlı ve şeffaf bir
elektrik enerjisi piyasasının oluşturulması ve bu piyasada bağımsız bir
düzenleme ve denetimin sağlanması olduğu hükmüne yer verildiğini, iletim
Sistemi Sistem Kullanım ve Sistem İletim Tarifelerini Hesaplama Yöntem
Bildiriminin 1.5. maddesinde; ".....Sistem Kullanım Anlaşması Bulunmaksızın
iletim sistemini kullanmakta olan kullanıcılar, iletim sisteminde ar
güvenirliği ve kalitesinin sağlanması amacıyla aşağıda yer alan ihlallerle
karşılaşılması halinde ilgili cezai işleme tabi olacaktır."
düzenlemesinin yer aldığını ve devamında ihlallerin tanımı yapılarak, bu
ihlaller karşılığında kullanıcı tarafından TEIAŞ'a ödenmesi gereken
cezaların belirtildiğini; dava dosyasının incelenmesinden; her ne kadar
davalı idarece uyuşmazlığın faturadan kaynaklı olması nedeniyle bu davanın
adli yargıda görülmesi gerektiği ileri sürülerek görev itirazında
bulunulmuş ise de; dava konusu sistem kullanım para cezasının davalı idare
ile davacı arasında tarafların serbest iradesine dayalı ve ticari nitelikte
olan Sistem Kullanım Anlatması uyarınca verilmediğini, taraflar arasında bu
şekilde bir anlaşma olmaması nedeniyle iletim Sistemi, Sistem Kullanım ve
Sistem iletim Tarifelerini Hesaplama Yöntem Bildiriminin 1.5. maddesi
uyarınca kamu gücüne dayalı olarak re'sen ve tek yanlı irade açıklaması
sonucu verildiğini, bu nedenle davanın görüm ve çözümünün Mahkememize ait
olduğunu belirterek, davalı vekilinin görev itirazının reddine karar
vermiştir.
Davalı Türkiye Elektrik İletim AŞ.
vekilinin, adli yargı yararına olumlu görev uyuşmazlığı çıkartılması
yolunda süresi içinde verdiği dilekçesi üzerine, dava dosyası Yargıtay
Cumhuriyet Başsavcılığı'na gönderilmiştir.
3-YARGITAY CUMHURİYET BAŞSAVCISI; aynen, “233 sayılı Kanun Hükmünde Kararnamenin (KHK) 3.
maddesine ve 20.02.2001 tarih ve 4628 sayılı Elektrik Piyasası Kanununa
dayanılarak çıkarılan ve 02.03.2001 tarihinde yürürlüğe giren 05.02.2001
tarih ve 2001/2026 sayılı Bakanlar Kurulu Kararı uyarınca TEAŞ; Türkiye
Elektrik İletim AŞ (TEİAŞ), Elektrik Üretim AŞ (EÜAŞ) ve Türkiye Elektrik
Ticaret ve Taahhüt AŞ (TETAŞ) unvanlarında, anonim şirket statüsünde, üç
ayrı iktisadi devlet teşekkülü şeklinde teşkilatlandırılmıştır.
TEİAŞ,
devletin genel enerji politikasına uygun olarak, ülkedeki tüm iletim
tesislerini devralmak, elektrik iletimi, yük tevzi ve işletme planlaması
hizmetlerini yürütmek üzere 01.10.2001 tarihinde faaliyete geçirilmiştir.
TEİAŞ,
233 sayılı KHK sistemi içinde, iktisadi devlet teşekkülü olarak ve mevcut
mevzuat ve ana statüsü hükümleri çerçevesinde, Enerji Piyasası Düzenleme
Kurumundan (EPDK) 13.03.2003 tarihinde aldığı iletim lisansı çerçevesinde,
yeni piyasa yapısına uygun çıkarılması talebinde bulunulduğu
anlaşılmaktadır.
Sorunun
çözümü için davanın tarafı olan şirket tüzel kişiliklerinin hukuki statüsü
ile davanın konusunun belirlenmesi gerekmektedir.
233
sayılı Kanun Hükmünde Kararnamenin (KHK) 3. maddesine ve 20.02.2001 tarih
ve 4628 sayılı Elektrik Piyasası Kanununa dayanılarak çıkarılan ve
02.03.2001 tarihli 24334 sayılı RG.de yayımlanarak yürürlüğe giren
05.02.2001 tarih ve 2001/2026 sayılı Bakanlar Kurulu Kararının 1. Maddesi
uyarınca, 12.08.1993 tarih ve 93/4789 sayılı Bakanlar Kurulu Kararı ile
Türkiye Elektrik Kurumunun 1994 yılında Türkiye Elektrik Üretim İletim
A.Ş.(TEAŞ) ve Türkiye Elektrik Dağıtım A.Ş.(TEDAŞ) olarak
yapılandırmasından sonra, 05 Şubat 2001 tarih ve 2001/2026 sayılı Bakanlar
Kurulu Kararı ile Türkiye Elektrik Üretim İletim A.Ş. 01.10.2001 tarihinden
itibaren; 1) Türkiye Elektrik Ticaret ve Taahhüt A.Ş. (TETAŞ), 2) Elektrik
Üretim A.Ş. (EÜAŞ) ve 3) Türkiye Elektrik iletim A.Ş. (TEIAŞ) olmak üzere
üç ayrı Kamu iktisadi Teşekkülü olarak yeniden yapılandırılmıştır. Kararın
2. Maddesine göre ise, Söz konusu iktisadi devlet teşekküllerinin faaliyet
konularının kapsamı, merkezleri ve sermayeleri ana statülerinde belirtilir.
Yüksek
Planlama Kurulunun (YPK) 11.06.2001 tarih ve 2001/T-19 sayılı kararı ile
onaylanmış, 29.06.2001 tarih ve 24447 sayılı Resmi Gazetede yayımlanarak
yürürlüğe giren TEİAŞ ana statüsünün 3 maddesinde "Bu Anastatü ile
teşkil olunan Türkiye Elektrik iletim A.Ş. (Teşekkül) tüzel kişiliğe sahip,
faaliyetlerinde özerk ve sorumluluğu sermayesiyle sınırlı bir İktisadi
Devlet Teşekkülüdür." hükmü, 21. maddesinde ise, "Bu Anastatüde
bulunmayan hususlarda K.H.K. hükümleri uygulanır" hükmü bulunmaktadır.
233
sayılı Kamu iktisadi Teşebbüsleri Hakkında Kanun Hükmünde Kararnamenin 4.
maddesindeki "1. Teşebbüsler tüzelkişiliğe sahiptir. /2. Teşebbüsler,
bu Kanun Hükmünde Kararname ile saklı tutulan hususlar dışında özel hukuk
hükümlerine tabidir./3. Teşebbüsler, Genel Muhasebe Kanunu ile Devlet İhale
Kanunu hükümlerine ve denetimine tabi değildir./4. Teşebbüslerin
sorumlulukları sermayeleri ile sınırlıdır. Teşebbüslerin sermayesi, ilgili
bakanlığın talebi üzerine Koordinasyon Kurulunca tespit edilir." hükmü
ile teşebbüslerin faaliyetlerinde özel hukuk hükümlerine tabi olacağı
belirlenmiştir.
Diğer
taraftan, Bakanlar Kurulu’nun 12.08.1993 tarih ve 93/4789 sayılı kararı
ile, Türkiye Elektrik Üretim-İletim A.Ş. (TEAŞ) ve Türkiye Elektrik Dağıtım
A.Ş. (TEDAŞ) adı altında iki ayrı İktisadi Devlet Teşekkülü olarak yeniden
yapılandırılmıştır. 1994 yılında TEAŞ ve TEDAŞ tüzel kişiliklerine
kavuşmuşlardır.
Bugün
Elektrik dağıtım ve perakende satış sektöründe rekabete dayalı bir ortamın
oluşturulması ve gerekli reformların yapılmasını teminen dağıtım bölgeleri
baz alınarak Kamu mülkiyetindeki elektrik işletmelerinin yeniden yapılandırılması
suretiyle elektrik enerjisi dağıtım hizmetlerinin özelleştirilmesine karar
verilmiş ve TEDAŞ 02.04.2004 tarih ve 2004/22 sayılı Özelleştirme Yüksek
Kurulu Kararı ile özelleştirme kapsam ve programına alınmıştır. Dağıtım
bölgeleri yeniden belirlenerek, Türkiye 21 dağıtım bölgesine ayrılmıştır.
Bu kapsamda FEDAŞ kurumu da özelleştirme kapsamında 233 sayılı KHK tabi bir
teşebbüs olup yukarıda açıklanan hükümler davacı taraf içinde geçerlidir.
31.12.2010 tarihi itibari ile de Elazığ, Malatya, Bingöl, Tunceli İllerini
kapsayan elektrik dağıtım hizmeti, Kazancı Holding A.Ş. kuruluşu Çoruh Aksa
Elektrik Hizmetleri A.Ş. tarafından devralınmış ve yürütülmeye başlanmıştır.
Davaya
konu işlem ise, davalı tarafın sözleşmeye dayalı cezai şart uygulamasından
kaynaklanan bir işlem olmakla, yukarıdaki açıklamalar ile birlikte
değerlendirildiğinde davaya konu, cezai şartın faturalandırılmasından
ibaret işlemin özel hukuk hükümlerine göre adli yargı yerinde görüm ve
çözümü gerektiği anlaşılmaktadır. Benzer konuda, Uyuşmazlık Mahkemesinin
emsal teşkil eden, E: 2012/129 K: 2013/621 K.T: 13.05.2013 tarihli
"Dicle Elektrik Dağıtım AŞ hakkında Sistem Kullanım Anlaşmasının 10.
maddesi ve Yöntem Bildiriminin 1.5 maddesi uyarıca ceza faturası
düzenlenerek bunların bildirimine ilişkin Türkiye Elektrik iletim Anonim
Şirketi Genel Müdürlüğü işlemi ile aynı yazı ekinde yer alan ceza
faturasının iptali ve yürütmenin durdurulması istemiyle açılan davanın,
cezai şartın yer aldığı Sistem Kullanım Anlaşmasının kamu hukuku ağırlıklı
değil, tarafların serbest iradeleri ile oluştuğu, olayda idarece kamu
gücüne dayalı resen ve tek yanlı olarak tesis edilmiş bir işlemin söz
konusu olmadığı hususları gözetildiğinde ADLİ YARGI YERİNDE görülmesi
gerektiği hk." özet başlıklı kararı da aynı yöndedir.” demek
suretiyle, 2247 sayılı Kanun'un 10. ve 13. maddeleri gereğince, olumlu
görev uyuşmazlığı çıkarılmasına ve dosyanın Uyuşmazlık Mahkemesi
Başkanlığı’na gönderilmesine karar vermiştir.
Başkanlıkça, 2247 sayılı Yasa’nın 13.
maddesine göre Danıştay Başsavcısı’nın da yazılı düşüncesi istenilmiştir.
4-DANIŞTAY
BAŞSAVCISI; aynen, “İdari Yargı Düzeni, hukuk devletlerinde, hukuka bağlı
olması gereken kamu idaresinin işlem ve eylemlerinin hukuka uygunluğunun
yargısal yöntemlerle denetlenmesinin sağlanması amacıyla var olan yargı
düzenidir. Bu yargı düzenine mensup mahkemelerde açılacak iptal davalarının
konusu ise, 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu'nun 2'nci maddesinin
1'inci fıkrasının (a) bendinde, idari işlemler olarak gösterilmiştir.
Gerek
Uygulama, gerekse Öğreti'de, idari işlemin tanımı, idarenin kamu hizmetinin
yürütümü amacıyla ve tek yanlı irade açıklamasıyla tesis etmiş olduğu kesin
ve yürütülmesi gerekli işlemler olarak yapılmaktadır. Bu tanıma göre, idari
yargı yerlerinde iptal davasına konu edilecek hukuksal işlemlerin;
öncelikle, kamu idaresinin işlemi olması, kamu hizmetinin yürütülmesi
amacıyla tesis edilmiş bulunması, kamu idaresinin tek yanlı irade
açıklamasının ürünü olması ve nihayet kesin ve icrai nitelikte olması zorunludur.
Olumlu
görev uyuşmazlığı çıkarılan davada; davacı elektrik dağıtım şirketinin,
İletim Sistemi, Sistem Kullanım ve Sistem İletişim Tarifelerini Hesaplama
Yöntem Bildirimi (kararın ilerleyen kısımlarında kısaca Yöntem Bildirimi
olarak adlandırılacaktır)’nin 1.5 maddesi gereğince davalı idarece ceza
faturası düzenlenmesine ilişkin işlemin dava konusu edildiği anlaşılmakta
olup; dava konusu ceza işleminin kamu tüzel kişiliğine sahip davalı ile
davacı arasında imzalanan özel hukuk ilişkisine dayanan bir anlaşmaya
dayalı olmadığı gibi akdi bir ilişkiye de dayalı olmadığı, davalı idare
tarafından kamu gücüne dayalı olarak tek yanlı iradeye dayalı olarak tesis
edildiği anlaşıldığından idari işlem niteliğinde olan dava konusu işleme
karşı açılan davanın görüm ve çözümünde "İdari Yargı Yerinin"
görevli olduğu sonucuna varılmıştır….” demek suretiyle, 2247 sayılı Kanunun
13'
üncü maddesi uyarınca yapılan başvurunun kabulüne hukuki olanak bulunmadığı
yolunda yazılı düşünce vermiştir.
İNCELEME VE GEREKÇE :
Uyuşmazlık Mahkemesi Hukuk Bölümü’nün, Serdar
ÖZGÜLDÜR’ün Başkanlığında, Üyeler: Eyüp Sabri BAYDAR, Ali ÇOLAK, Nurdane
TOPUZ, Ertuğrul ARSLANOĞLU, Ayhan AKARSU ve Mehmet AKBULUT’un
katılımlarıyla yapılan 2.6.2014 günlü toplantısında:
Başvuru yazısı ve dava dosyası örneği üzerinde 2247
sayılı Yasa'nın 27. maddesi gereğince yapılan incelemeye göre, davalı Türkiye Elektrik İletim AŞ. vekilinin
anılan Yasanın 10/2. maddesinde öngörülen yönteme uygun olarak yaptığı
görev itirazının reddedilmesi ve dahi 12/1. maddede belirtilen süre içinde
başvuruda bulunması üzerine Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı'nca davalı Türkiye Elektrik İletim AŞ. bakımından
10.maddede öngörülen biçimde olumlu görev uyuşmazlığı çıkarıldığı
anlaşılmaktadır. Usule ilişkin herhangi bir noksanlık bulunmadığından görev
uyuşmazlığının esasının incelenmesine oy birliği ile karar verildi.
II-ESASIN İNCELENMESİ: Raportör-Hakim Birgül YİĞİT’in,
davanın çözümünde idari yargının görevli olduğu yolundaki raporu ile
dosyadaki belgeler okunduktan; ilgili Başsavcılarca görevlendirilen
Yargıtay Cumhuriyet Savcısı Mehmet BAYHAN’ın davada adli yargının, Danıştay
Savcısı Mehmet Ali GÜMÜŞ’ün ise 2247
sayılı Kanunun 13'üncü maddesi uyarınca yapılan başvurunun kabulüne hukuki
olanak bulunmadığı yönündeki sözlü açıklamaları da dinlendikten sonra GEREĞİ
GÖRÜŞÜLÜP DÜŞÜNÜLDÜ:
Dava,
Davacı Şirkete, İletim Sistemi, Sistem Kullanım ve Sistem İşletim
Tarifelerini Hesaplama Yöntem Bildiriminin 1.5. maddesinde yer alan
"iletim sistemine doğrudan bağlı tüketiciler ve dağıtım lisansına
sahip tüzel kişilerin iletim sisteminin her bir ölçüm noktasında
çekecekleri endüktif reaktif enerjinin/verecekleri kapasitif reaktif enerjinin,
aktif enerjiye oranının ilgili mevzuata uygun olmaması" hükmünün ihlal
edildiği gerekçesiyle 34.108,14 TL tutarındaki Kasım 2007 dönemine ait
sistem kullanım cezası verilmesine ilişkin 29.01.2013 gün ve 078106 sayılı
ceza faturası işleminin iptali istemiyle açılmıştır.
Evvelce
konu bir başka dosya münasebetiyle Mahkememiz gündemine gelmiş olup,
13.5.2013 tarih ve E.2012/129, K.2013/621 sayılı kararımızla adli yargı
yeri görevli kılınmış olmakla beraber; elde edilen yeni bilgi ve belgeler
uyarınca konunun yeniden ele alınarak değerlendirme yapılmasında hukuki
yarar bulunmaktadır.
Mahkememizce
yapılan araştırmalar Neticesinde; Özelleştirme Yüksek Kurulu’nun 07.06.2010
gün ve 2010/36 sayılı kararı ile Türkiye Elektrik Dağıtım A.Ş.nin Çoruh
Elektrik A.Ş.’ndeki %100 hissesinin, 227.000.000 ABD doları bedelle Aksa
Elektrik Perakende Satış A.Ş.’ne devredilmesine karar verildiği, bu devre
istinaden 29.03.2010 tarihli Sistem Kullanım Antlaşmasının düzenlendiği,
sonrasında hisse devrinin 31.12.2010 tarihinde tamamı ile gerçekleşmesi ile
Çoruh Elektrik A.Ş.’nın özelleştirme işleminin tamamlandığı, davalı
tarafından 29.03.2010 tarihli sistem kullanım anlaşmasının 10. maddesinde
belirtilen cezai şartlarından 14. bentte belirtilen yükümlülüğün Kasım 2007
tarihinde tespit edilen ihlali nedeni ile davacı kuruma 34.108,14 TL ceza
kesildiği, davacı vekili tarafından, kesilen fatura tarihi itibari ile
henüz davacı şirketin özelleştirilmediği, bu nedenle kendilerinin ceza
faturasına konu meblağdan sorumlu olmadıkları belirtilerek, idare
mahkemesinde dava açıldığı; davalı vekilinin süresinde yargı yolu
itirazında bulunması üzerine dosyanın mahkememiz önüne geldiği tespit
edilmiştir.
Yukarıdaki
açıklamalardan da anlaşılacağı üzere, görev uyuşmazlığına neden olan sorun,
dava konusu ceza faturasının idari işlem niteliği taşıyıp taşımadığı
hususudur. Bu nedenle dava konusu işlemin niteliğinin belirlenmesi gerekmektedir.
En temel tanımı ile idari işlem; idari fonksiyonun yerine getirtilmesi için
yapılan kamu hukuku işlemleridir ve bu işlemleri diğer işlemlerden ayıran
üç temel özelliği vardır. Bunlar; İdare tarafından, tek taraflı irade beyanı
ile, üstün yetki ve ayrıcalıklar kullanılmak sureti ile yapılmasıdır. Dava
konusu ceza faturasının, bu özellikleri taşıyıp taşımadığı hususu, konunun
anlaşılabilirliğini artırmak açısından ayrı başlıklar altında
incelenmiştir. Ayrıca, ceza faturasına esas tarihler itibari ile davacı ile
davalı arasındaki ilişkisinin hukuki statüsü de ayrı bir başlık altında
incelenecektir.
İşlemin
İdare Tarafından Yapılmış Olması :
Dava
konusu ceza faturası TEİAŞ tarafından düzenlenmiştir. Bu noktada TEİAŞ’ın
hukuki niteliğinin belirlenmesi gerekmektedir. Ancak bu başlık altındaki
açıklamalarımıza geçmeden önce belirtilmesi gereken önemli bir husus, tüm
tespit ve değerlendirmelerin dava konusu ceza faturasının tanzim tarihi
olan 29.01.2013 tarihi itibari ile yürürlükte bulunan 4628 sayılı Kanun
çerçevesinde yapıldığı, 30.03.2013 gün ve 28603 sayılı Resmi Gazete’de
yayınlanarak yürürlüğe giren 14.03.2013 gün ve 6446 sayılı Enerji Piyasası
Kanunu’nun değerlendirmeye alınmadığıdır.
Elektrik sektöründeki dağınık yapıyı ortadan kaldırmak
ve işletme bütünlüğünü sağlamak amacıyla 15.0.1970 gün ve 1312 sayılı Kanun
ile Türkiye Elektrik Kurumu (TEK) kurulmuş, imtiyazlı şirketlerin görev
bölgeleri ve belediye sınırları dışında tüm yurtta elektriğin üretim,
iletim, dağıtım ve satış hizmetleri TEK bünyesinde toplanmıştır. Hizmetlerin
daha etkin, daha verimli ve çağdaş bir şekilde sürdürülebilmesi amacıyla ve
özelleştirme politikaları çerçevesinde TEK, Bakanlar Kurulunun 12.8.1993
tarih ve 93/4789 sayılı kararı ile, Türkiye Elektrik Üretim-İletim A.Ş.
(TEAŞ) ve Türkiye Elektrik Dağıtım A.Ş. (TEDAŞ) adı altında iki ayrı
İktisadi Devlet Teşekkülü olarak yeniden yapılandırılmıştır.
233 sayılı Kanun
Hükmünde Kararname'nin (KHK) 3.maddesine ve 20.02.2001 tarih ve 4628 sayılı
Elektrik Piyasası Kanununa dayanılarak çıkarılan ve 02.03.2001 tarihinde
yürürlüğe giren 05.02.2001 tarih ye 2001/2026 sayılı Bakanlar Kurulu Kararı
uyarınca TEAŞ; Türkiye Elektrik İletim AŞ (TEİAŞ), Elektrik Üretim AŞ
(EÜAŞ) ve Türkiye Elektrik Ticaret ve Taahhüt AŞ (TETAŞ) unvanlarında, anonim
şirket statüsünde, üç ayrı iktisadi devlet teşekkülü şeklinde
teşkilatlandırılmıştır.
26.12.2001 gün ve 24622 sayılı Resmi Gazetede yayınlanarak yürürlüğe
giren 4628 sayılı Kanun(kararın
ilerleyen kısımlarında kısaca 4628 sayılı Kanun olarak adlandırılacaktır)’un 2. maddesinin, iletim hizmetini düzenleyen “b” bendinde; “İletim faaliyeti gösterebilecek tüzel kişiler:
Elektrik enerjisi iletim faaliyetleri Türkiye Elektrik İletim Anonim
Şirketi tarafından yürütülür.
Kamu mülkiyetindeki tüm iletim tesislerini
devralmak, kurulması öngörülen yeni iletim tesisleri için iletim yatırım
planı yapmak, yeni iletim tesislerini kurmak ve işletmek, Türkiye Elektrik
İletim Anonim Şirketinin görevidir.
(Değişik paragraf: 09/07/2008 - 5784 S.K./2. md.) Türkiye Elektrik İletim Anonim
Şirketi; ayrıca, Kurul onayına tabi olan iletim, bağlantı ve sistem
kullanım tarifelerini ve şebeke Yönetmeliğini hazırlar, revize eder,
deN.ler ve yük dağıtımı ile frekans kontrolünü gerçekleştirir, iletim
sisteminde ikame ve kapasite artırımı yapar, gerçek zamanlı sistem
güvenilirliğini izler, sistem güvenilirliğini ve elektrik enerjisinin
öngörülen kalite koşullarında sunulmasını sağlamak üzere gerekli yan
hizmetleri belirler ve bu hizmetleri Yan Hizmetler Yönetmeliği hükümleri
doğrultusunda sağlar.
Türkiye Elektrik İletim Anonim Şirketi, Bakanlığın
kararı doğrultusunda uluslararası enterkonneksiyon çalışmalarını yapar,
iletim sistemine bağlı ve/veya bağlanacak olan serbest tüketiciler dahil
tüm sistem kullanıcılarına şebeke Yönetmeliği ve iletim lisansı hükümleri
doğrultusunda eşit taraflar arasında ayrım gözetmeksizin iletim ve bağlantı
hizmeti sunar.
Piyasanın gelişimine bağlı olarak Kurul kararı
doğrultusunda yeni ticaret yöntemleri ve satış kanallarının uygulanabilmesine
yönelik alt yapının geliştirilmesi ve uygulanması Türkiye Elektrik İletim
Anonim Şirketi tarafından yürütülür.
Türkiye Elektrik İletim Anonim Şirketi, yönetmelik
çerçevesinde, dağıtım şirketleri tarafından hazırlanan talep tahminlerini
esas alarak üretim kapasite projeksiyonunu hazırlar ve Kurul onayına sunar.
(Değişik paragraf: 09/07/2008 - 5784 S.K./2. md.) İletim şebekesi dışında, ulusal
iletim sistemi için geçerli standartlara uygun olan ve üretim faaliyeti
gösteren tüzel kişinin lisansı kapsamındaki üretim tesisi ile müşterileri
ve/veya iştirakleri ve/veya serbest tüketiciler arasında özel direkt hat
tesisi, Türkiye Elektrik İletim Anonim Şirketi ile üretim faaliyeti
gösteren tüzel kişi arasında yapılacak kontrol anlaşması ile mümkündür.
(Ek paragraf: 09/07/2008 - 5784 S.K./2. md.) Türkiye Elektrik İletim Anonim
Şirketi, uluslararası enterkonneksiyon hatlarının ulusal sınırlar dışında
kalan kısmının tesisi ve işletilmesini yapabilir ve/veya bu amaçla
uluslararası şirket kurabilir ve/veya kurulmuş uluslararası şirketlere
ortak olabilir ve bölgesel piyasaların işletilmesine ilişkin organizasyonlara
katılabilir.” şeklindeki düzenleme ile elektrik iletim görevinin TEİAŞ’e
verildiği ve TEİAŞ’nın bu görevi ne şekilde yerine getireceği düzenlenmiştir.
29.06.2001
gün ve 24447 sayılı Resmi Gazetede yayınlanarak yürürlüğe giren TEİAŞ Ana
Statüsü (kararın ilerleyen kısımlarında kısaca Ana Statü olarak
adlandırılacaktır)’nün 3. maddesinin 2.fıkrasında; “ Teşekkül EPK, K.H.K.,
ve bu Anastatü hükümleri saklı kalmak üzere özel hukuk hükümlerine
tabiidir. “ denilmek sureti ile Enerji Piyasası Kanunu, 233 sayılı Kanun
Hükmünde Kararname ve Kuruluş Statüsü ile verilen görevler dışında
TEİAŞ’nın özel hukuk hükümlerine tabi olacağı düzenlenmiştir.
Dolayısıyla, Elektrik Piyasası Kanunu’nun yukarıda
belirtilen 2. maddesinin b bendinin 2 kısmında belirtilen “(Değişik
paragraf: 09/07/2008 - 5784 S.K./2. md.) Türkiye
Elektrik İletim Anonim Şirketi; ayrıca, Kurul onayına tabi olan iletim,
bağlantı ve sistem kullanım tarifelerini ve şebeke Yönetmeliğini hazırlar,
revize eder, deN.ler ve yük dağıtımı ile frekans kontrolünü gerçekleştirir,
iletim sisteminde ikame ve kapasite artırımı yapar, gerçek zamanlı sistem
güvenilirliğini izler, sistem güvenilirliğini ve elektrik enerjisinin
öngörülen kalite koşullarında sunulmasını sağlamak üzere gerekli yan hizmetleri
belirler ve bu hizmetleri Yan Hizmetler Yönetmeliği hükümleri doğrultusunda
sağlar.” şeklinde görevleri yerine getirdiği esnada, TEİAŞ özel hukuk
hükümlerinden ayrı tutulmuş, idare hukuku alanına dahil edilmiştir. Bu
anlamda, dava konusu işlemin, TEİAŞ’ın kamusal ağırlıklı görevleri arasında
sayıldığını söylemek yerinde olacaktır.
İşlemin Tek Taraflı İrade Beyanı İle Yapılmış
Olması:
Dava
konusu ceza faturasının, davalı TEİAŞ tarafından tek taraflı irade olarak
düzenlendiğinde herhangi bir kuşku bulunmamaktadır. Bu başlık altında
irdelenmesi gereken esas sorun, ceza faturasının dayanağını oluşturan
Sistem Kullanım Anlaşması ve bunun eki niteliğindeki İletim Sistemi Sistem
Kullanım ve Sistem İşletim Tarifelerini Hesaplama Yöntem Bildirimi’nin
niteliğidir. Tarafların özgür iradeleri ile imzaladıkları Sistem kullanım
anlaşmasının ve yine tarafların özgür iradeleri ile kabul ettikleri yöntem
bildiriminin uygulanması amacı ile tesis edilen bir işlemin, evleviyetle
özel hukuk hükümlerine tabi olacağı; aksi durumda ise idari hukuku
hükümlerinin söz konusu olacağı açıktır. Bu anlamda Sistem Kullanım
Anlaşmasının ve Yöntem Bildiriminin niteliğinin belirlenmesi önem taşımaktadır.
b.1)
Sistem Kullanım Anlaşması Yönünden :
26.12.2001 gün ve 24622 sayılı Resmi Gazetede yayınlanarak yürürlüğe
giren 4628 sayılı Kanun’un “Tanımlar”
başlıklı 40. maddesinde; “Bağlantı ve sistem kullanım anlaşmaları: İlgili
bağlantı ve sistem kullanım tarifesinin fiyatları, hükümleri ve şartlarını
içeren ve bir üretim şirketi, otoprodüktör, otoprodüktör grubu, dağıtım
şirketi ya da tüketicilerin iletim sistemine ya da bir dağıtım sistemine
erişmeleri ya da bağlantı yapmaları için ilgili kullanıcıya özgü koşul ve
hükümleri kapsayan anlaşmaları ” şeklinde tanımlanmıştır.
Ana
Statüsü’nün “Tanımlar” başlıklı 2. maddesinde de, 4628 sayılı Kanun’a
paralel şekilde; “ Bağlantı ve
Sistem Kullanım Anlaşmaları: İlgili bağlantı ve sistem kullanım
tarifesinin fiyatları, hükümleri ve şartlarını içeren ve bir üretim
şirketi, otoprodüktör, otoprodüktör grubu, dağıtım şirketi ya da
tüketicilerin iletim sistemine ya da bir dağıtım sistemine erişmeleri ya da
bağlantı yapmaları için ilgili kullanıcıya özgü koşul ve hükümleri kapsayan
anlaşmaları “ şeklinde tanımlanmıştır.
Ana
Statüsü’nün 4. maddesinin 11.bendinde; “ İletim sistemine bağlı tüm
kamu ve özel tüzel kişiler, Ticaret A.Ş. ve Serbest Tüketiciler ile
Bağlantı ve Sistem Kullanım Anlaşmaları; üretim ve dağıtım kamu ve özel
tüzel kişiler ile Yan Hizmet Anlaşmaları yapmak” görev TEİAŞ’ye
verilmiştir.
4628 sayılı
Kanun’un 2. maddesinin, iletim hizmetini düzenleyen “b” bendinde; Değişik paragraf: 09/07/2008 - 5784 S.K./2. md.) Türkiye Elektrik İletim Anonim
Şirketi; ayrıca, Kurul onayına tabi olan iletim, bağlantı ve sistem
kullanım tarifelerini ve şebeke Yönetmeliğini hazırlar, revize eder,
deN.ler ve yük dağıtımı ile frekans kontrolünü gerçekleştirir, iletim
sisteminde ikame ve kapasite artırımı yapar, gerçek zamanlı sistem
güvenilirliğini izler, sistem güvenilirliğini ve elektrik enerjisinin
öngörülen kalite koşullarında sunulmasını sağlamak üzere gerekli yan
hizmetleri belirler ve bu hizmetleri Yan Hizmetler Yönetmeliği hükümleri
doğrultusunda sağlar.” denilmek sureti ile sistem kullanım anlaşmasına konu
kullanım tarifelerinin TEİAŞ tarafından EPDK’nın onayı alınmak sureti ile
hazırlanacağı belirtilmiştir.
Ana
Statüsü’nün “Tanımlar” başlıklı 2. maddesinde “Bağlantı ve Sistem Kullanım Tarifeleri: ilgili bağlantı ve
sistem kullanım anlaşmalarına dahil edilerek Teşekküle doğrudan ödenecek
olan ve iletim sistemi ya da bir dağıtım sistemine bağlantı ve sistem
kullanımı için eşit taraflar arasında ayrım yapılmaması esasına dayalı
Bağlantı fiyatları açısından şebeke yatırım maliyetlerini kapsamayan ve
bağlantı yapmış olan tüzel kişinin namına oluşan masraflar ile sınırlı olan
fiyatları, hükümleri ve şartları içeren tarifeleri “ şeklinde tanımlanmış,
aynı statünün 4. maddesinin 12. bendinde de; “İletim Tarifesi ile Bağlantı
ve Sistem Kullanım Tarifelerini hazırlamak, gerektiğinde revize etmek”
görevi TEİAŞ’ye verilmiştir.
22.01.2003
tarih ve 25001 sayılı Resmi Gazete’de Yayınlanan Elektrik Piyasası Şebeke
Yönetmeliği’nin 8. maddesinde; Ek -
5 Bölüm 1'de yer alan standart planlama verileri ile iletim sistemine
bağlanacak tesis ve/veya teçhizata ilişkin bilgilerin tüzel kişi tarafından
TEİAŞ'a verildiği tarihten itibaren altmış gün içerisinde bağlantı ve/veya
sistem kullanım anlaşması TEİAŞ tarafından tüzel kişiye önerilir. TEİAŞ'ın
bağlantı ve/veya sistem kullanım anlaşması önerisini yapabilmesi için ek
bilgiye ihtiyaç duyması halinde, Ek - 5 Bölüm 2'de yer alan ayrıntılı
planlama verileri de tüzel kişiden talep edilebilir. Bu hallerde TEİAŞ
tarafından bağlantı ve/veya sistem kullanım anlaşmasının önerilmesine ilişkin
süre doksan gün olarak uygulanır. Tüzel kişi TEİAŞ'ın anlaşma önerisine
otuz gün içerisinde yazılı yanıt verir.
Tarafların mutabakatı halinde bağlantı ve/veya
sistem kullanımına ilişkin hüküm ve şartları içeren bağlantı ve/veya sistem
kullanım anlaşması imzalanır. TEİAŞ ve lisans sahibi tüzel kişinin,
bağlantı ve/veya sistem kullanımına ilişkin anlaşmanın hükümleri üzerinde
mutabakata varamamaları halinde, ihtilaflar Kanunun ve tarafların ilgili
lisanslarının hükümlerine göre Kurum tarafından çözüme kavuşturulur ve konu
hakkında alınan Kurul kararları bağlayıcıdır.
İletim sistemine halihazırda bağlı olan üretim
tesisleri ile bağlantı ve/veya sistem kullanımına ilişkin olarak üretim
tesisleri dışında gerçek ve tüzel kişiler tarafından TEİAŞ'a yapılan diğer
başvurularda da aynı süreç uygulanır.” şeklindeki düzenleme ile Dağıtım
şirketlerinin TEİAŞ ile Sistem Kullanım anlaşması ve/veya Bağlantı
anlaşması imzalaması gerektiği belirtilmiştir.
27/03/2003
tarihli ve 25061 sayılı Resmi Gazete’de yayınlanan Elektrik Piyasasında
İletim ve Dağıtım Sistemlerine Bağlantı ve Sistem Kullanımı Hakkında Tebliğ
(kararın ilerleyen kısımlarında kısaca tebliğ olarak adlandırılacaktır)’in
“ İletim sistemine bağlantı ve/veya sistem kullanım anlaşmaları” başlıklı
4. maddesinde; “ İletim sistemi kullanıcıları, TEİAŞ ile Ek-1’de yer alan
anlaşmaları yapar. İletim sistemine bağlantı ve/veya sistem kullanım
anlaşmalarına ilişkin başvurular, Elektrik Piyasası Şebeke Yönetmeliğinde
belirlenen usul ve esaslara göre yapılır. Bağlantı anlaşması ve sistem
kullanım anlaşması başvuruları eşzamanlı olarak yapılır.
Bağlantı
ve/veya sistem kullanımına ilişkin olarak TEİAŞ ile iletim sistemi
kullanıcısı arasında, bu Tebliğ uyarınca TEİAŞ tarafından hazırlanan ve
Kurul tarafından onaylanan standart anlaşmalar kullanılır. Bu anlaşmaların
genel hükümlerinde, Kurul onayı olmaksızın değişiklik yapılamaz. Bağlantı
anlaşmasında fiziki bağlantıya ilişkin termin programı, sistem kullanım
anlaşmasında iletim sisteminin kullanılmaya başlanması için öngörülen tarih
yer alır.
İletim
sistemine aynı bağlantı noktasından doğrudan bağlanmak isteyen birden fazla
tüketicinin ve dağıtım şirketinin bulunması ve başvuru taleplerinin tümünün
karşılanmasının mümkün olmaması halinde TEİAŞ;
a) Tüm
başvuru sahiplerini durumdan bilgilendirir,
b) Dağıtım
şirketi tarafından yapılan başvuruya öncelik tanır,
c) Bu Tebliğ
kapsamındaki yükümlülüklerin yerine getirilmesi kaydıyla başvuru sırasına
göre bağlantı ve/veya sistem kullanım anlaşmalarını imzalar.
Bağlantı
yapılması öngörülen bağlantı noktası itibarıyla sisteme bağlantı
yapılmasının mümkün olmaması durumunda TEİAŞ; gerekçelerini başvuru
sahibine yazılı olarak bildirmek suretiyle bir başka bağlantı noktası
teklif edebilir.
TEİAŞ;
alternatif bağlantı noktası gösterememesi veya teklif ettiği alternatif
bağlantı noktasının başvuru sahibi tarafından kullanılabilir bir nokta
olarak görülmemesi veya sistem kullanımı açısından kapasitenin yetersiz
olması nedeniyle genişleme yatırımı veya yeni yatırım yapılmasının gerekli
olduğu ve yeterli finansmanın mevcut olmadığı hallerde, söz konusu yatırımı
kendi adına, başvuru sahibi tarafından finansmanı sağlanarak ilgili mevzuat
kapsamındaki teknik standartlara uygun olarak yapılmasını isteyebilir. Bu
durumda; gerçekleşen yatırıma ait toplam harcama tutarı, iletim sistemi
kullanıcısı ile TEİAŞ arasında yapılacak bağlantı ve sistem kullanım
anlaşmaları çerçevesinde iletim sistemi kullanıcısının ödemekle yükümlü
olduğu iletim tarifesi bedelinden düşülür.
İletim
sistemine doğrudan bağlanmak isteyen tüketicilerin başvuruları TEİAŞ
tarafından ancak Elektrik Piyasası Lisans Yönetmeliğinin 38 inci maddesinde
belirlenen gerekçeler çerçevesinde reddedilebilir ve ret gerekçeleri
başvuru sahibine yazılı olarak bildirilir.”denilmek sureti ile Sistem kullanım
anlaşmalarının ne şekilde yapılacağı ve nasıl uygulanacağı düzenlenmiştir.
b.2) İletim
Sistemi, Sistem Kullanım ve Sistem İletişim Tarifelerini Hesaplama Yöntem
Bildirimi Yönünden;
4628 sayılı
Kanun’un 5. maddesinde “ Bu Kanun hükümlerinin uygulanması ve bu Kanunla
kendisine verilen görevleri yerine getirmek için gerekli olan ve piyasada
rekabeti geliştirmeye yönelik olarak gerçek ve tüzel kişilerin uymaları
gereken, talimatları ve tebliğleri, şebeke Yönetmeliğini, dağıtım
Yönetmeliğini, müşteri hizmetleri Yönetmeliğini ve dengeleme ve uzlaştırma
Yönetmeliğini onaylamak.” görevi Enerji Piyasası Düzenleme Kurulu’na
verilmiştir.
Bu görev kapsamında, iş bu dava konusu faturanın
tanzimi tarihinde yürürlükte olan 21.12.2006 gün ve 1029 sayılı EPDK Kurul Kararı
ile onaylanan Yöntem Bildirimi ile 13/12/2007 tarihli ve 1407 sayılı EPDK
Kurul Kararı ile onaylanarak 19.12.2007 tarih ve 26735 sayılı Resmi
Gazetede yayınlanan Yöntem Bildirimi uygulamaya konulmuştur. Söz konusu her
iki Yöntem Bildiriminde de cezai işlemler hüküm altına alınmıştır.
Tebliğ’in Geçici 3.maddesinde; “(1) Bağlantı ve
sistem kullanımına ilişkin standart anlaşmalar kullanıcı özellikleri
dikkate alınarak TEİAŞ ve Türkiye Elektrik Dağıtım AŞ tarafından bu
Tebliğin yayım tarihini izleyen otuz gün içerisinde hazırlanarak Kuruma
sunulur. Kullanıcıların lisans almamış olması ve kullanıcılar ile sistem
kullanım anlaşmalarının yapılmamış olması, bu kullanıcıların Elektrik
Piyasası Tarifeler Yönetmeliği uyarınca onaylanan sistem kullanım bedelini
ve/veya sistem işletim bedelini TEİAŞ ve/veya dağıtım şirketine ödeme
yükümlülüklerini ortadan kaldırmaz. / Ancak, dağıtım lisansı sahibi tüzel
kişilerin dağıtım sistemine bağlı üretim faaliyeti gösteren tüzel kişiler
için belirleyecekleri dağıtım sistem kullanımına ilişkin tarifeleri Enerji
Piyasası Düzenleme Kurumunca onaylanana kadar söz konusu tüzel kişilere
dağıtım sistemi kullanım fiyatı tahakkuk ettirilmez.” hükmü yer almış;
1407 sayılı Kurul Kararının ekinde yer alan İletim
Sistemi Sistem Kullanım ve Sistem İşletim Tarifelerini Hesaplama Yöntem
Bildirimi’nin “Fiyatlandırma ile İlgili Diğer Yönetmelikler ve Anlaşmalar”
başlıklı maddesinde ise, Elektrik Piyasası Şebeke Yönetmeliği ve Elektrik
Piyasasında İletim ve Dağıtım Sistemlerine Bağlantı ve Sistem Kullanımı
Hakkında Tebliğ çerçevesinde hazırlanan bağlantı ve sistem kullanım
anlaşmalarının; kullanıcının TEİAŞ ile, (kullanıcının iletim sistemiyle)
olan bağlantısını ve/veya iletim sisteminin kullanımına ilişkin üzerinde
mutabakat sağlanmış olan teknik ayrıntıları ile iletim sisteminin kullanımı
ve/veya sisteme bağlantı konusundaki şartları belirlediği ifade edildikten
sonra, bu kapsamda kullanıcılarla iki tür anlaşma yapılacağı, bunların
Bağlantı Anlaşması ve Sistem Kullanım Anlaşması olduğu, İletim sistemine
doğrudan bağlanan kullanıcıların hem Bağlantı Anlaşması hem de Sistem
Kullanım Anlaşması yapmak zorunda oldukları hüküm altına alınmış; aynı
maddenin devamında ise;
“1.5 Bir kullanıcının, TEİAŞ ile Sistem Kullanım
Anlaşması imzalamamış olmasına rağmen iletim sistemine başlı olarak
faaliyet göstermesi, dolayısıyla iletim sistemini kullanması halinde,
Elektrik Piyasasında İletim ve Dağıtım Sistemlerine Bağlantı ve Sistem Kullanımı
Hakkında Tebliğ’in Geçici 3. maddesi uyarınca Kullanıcıların lisans almamış
olmaları ve/veya sistem kullanım anlaşmalarının yapılmamış olması halinde
dahi bu kullanıcıların Elektrik Piyasası Tarifeler Yönetmeliği
doğrultusunda onaylanan sistem kullanım bedelini ve/veya sistem işletim
bedelini ödeme yükümlülükleri bulunmaktadır. Sistem Kullanım Anlaşması
bulunmaksızın iletim sistemini kullanmakta olan kullanıcılar, iletim
sisteminde arz güvenilirliği ve kalitesinin sağlanması amacıyla aşağıda ver
alan ihlallerle karşılaşılması halinde ilgili cezai işleme tabi olacaktır.”
denildikten sonra, dava konusu ihlalin tanımı: “İletim sistemine doğrudan
bağlı tüketiciler ve dağıtım lisansına sahip tüzel kişilerin İletim
Sisteminin her bir ölçüm noktasında çekecekleri endüktif reaktif enerjinin/verecekleri
kapasitif reaktif enerjinin, aktif enerjiye oranının ilgili mevzuata uygun
olmaması” şeklinde yapılmış; “Kullanıcı Tarafından TEİAŞ’a Ödenmesi Gereken
Ceza” ise “Kullanıcının o ayki Sistem Klanlım Fiyatına göre hesaplanan
bedelin %50’si oranında ceza uygulanır. Ceza, 00.00-24.00 saatleri arasında
bir defadan fazla uygulanmayacaktır” olarak belirlenmiştir.
Tüm bu
mevzuatsal düzenlemeler ışığında yapılan değerlendirme Neticesinde;
29.03.2010 tarihli Sistem Kullanım Anlaşmasının, TEİAŞ tarafından 4628
sayılı Elektrik Piyasası Kanunu, ilgili Tebliğ ve Ana Statü’nün yukarıda
belirtilen maddeleri gereğince hazırlandığı ve Enerji Piyasası Düzenleme
Kurumu’nun 23.05.2003 gün ve 148/1-15 sayılı kararı ile onaylandığı, ancak
söz konusu anlaşmanın davacı tarafından imzalanmadığı; davalı idare tarafından,
söz konusu anlaşmanın 10. maddesi ile ihlalin tespit edildiği Kasım 2007
tarihi itibari ile yürürlükte bulunan Yöntem Bildirimi’nin 1.5 maddesi
gereğince, davacıya 34.108,14 TL ceza kesildiği anlaşılmaktadır.
Sonuç
olarak; 29.03.2010 Sistem Kullanım Anlaşmasının ve 21.12.2006 gün ve 1029
sayılı EPDK Kurul Kararı ile onaylanan İletim Sistemi Sistem Kullanım ve
Sistem İşletim Tarifelerini Hesaplama Yöntem Bildirimi’nin, TEİAŞ
tarafından tek taraflı olarak hazırlandığı ve ceza faturasının tanziminde
esas alındığı tespit edilmiştir. Bu durumda gerek ceza faturasına dayanak
olan işlemlerin, gerekse ceza faturası tutanağının davalı idare tarafından
tek taraflı olarak hazırlandığı ve davacıya uygulandığında kuşku
bulunmamaktadır.
b.3) Ceza
Faturasının Tahsilinde İzlenen Usul Yönünden:
TEİAŞ Genel
Müdürlüğü tarafından, Çoruh Elektrik Dağıtım A.Ş.’ne gönderilen 12.02.2013
gün ve 1570 numaralı yazıda “……. Bu kapsamda, Ocak 2007-Kasım 2009
dönemleri arasında aylık olarak hesaplanan sistem kullanım ceza faturaları muhteviyat
çizelgeleriyle birlikte yazımız ekinde gönderilmektedir./Ayrıca, yasal
süresi içinde ödenmeyen faturalar için Amme Alacaklarının Tahsil Usulü
Hakkında Kanunun 51. maddesinde öngörülen gecikme zammı uygulanacağı ve
yasal yollardan tahsili cihetine gidileceğinin bilinmesi hususunda
bilgilerinizi ve gereğini rica ederiz.” şeklindeki yazıdan, davalı idare
tarafından ceza faturasının tahsilinde 6183 sayılı Kanun uyarınca işlem
yapıldığı anlaşılmaktadır.
27/03/2003
tarihli ve 25061 sayılı Resmi Gazete’de yayınlanan Elektrik Piyasasında
İletim ve Dağıtım Sistemlerine Bağlantı ve Sistem Kullanımı Hakkında
Tebliğ’in ‘Ödeme yükümlülüğü’ başlıklı 12. maddesinde; “Kullanıcı, Kurum
tarafından iletim veya dağıtım faaliyetine ilişkin olarak onaylanan
bağlantı fiyatı ve/veya sistem kullanım ve/veya sistem işletim fiyatları
üzerinden hesaplanan bedeli TEİAŞ ve/veya dağıtım şirketine ödemekle yükümlüdür./
TEİAŞ ve/veya dağıtım şirketi, kullanıcıya tahmini bir bedel tahakkuk
ettirdiği takdirde, kesinleşen bedel üzerinden gerekli düzeltmeleri yapar./
Bağlantı varlıklarının işletme ve bakım masrafları, mülkiyet sınırları
dahilinde ilgili taraflarca karşılanır.” şeklindeki düzenleme ile kullanıcı
tarafından ödenmesi gereken sistem kullanım bedeli düzenlenmiştir.
Aynı Tebliğin
‘Ödeme prosedürü’ başlıklı 15. maddesinde; “Madde 15- TEİAŞ ve/veya dağıtım
şirketi, her türlü vergi ve yükümlülükler de ilave edilmiş olan ayrıntılı
ödeme bildirimini, takip eden ayın ilk beş günü içerisinde sistem kullanım
anlaşması tarafı olan kullanıcıya gönderir./Söz konusu kullanıcı, ödeme
bildiriminin tebliğ edildiği günü izleyen onbeş gün içerisinde bildirimde
yer alan tutarı, TEİAŞ ve/veya dağıtım şirketine öder. Ödemede gecikilen
süre için 6183 sayılı Amme Alacaklarının Tahsil Usulü Hakkında Kanunun 51
inci maddesinde öngörülen gecikme zammı uygulanır.” denilmek sureti ile
6183 sayılı Amme Alacaklarının Tahsili Hakkındaki Kanuna atıf yapmıştır.
Aynı
maddenin devamında da; “Maddi hatalar dışında; ödeme bildirimi içeriğine
yapılan herhangi bir itiraz, ödemeyi durdurmaz. TEİAŞ ve/veya dağıtım
şirketinin hatası nedeniyle fazla ödenmiş olan tutar, TEİAŞ ve/veya dağıtım
şirketi tarafından ödeme bildiriminin tebliğ edildiği günden sonraki onbeş
gün içerisinde bir itirazda bulunulması halinde, ödeme tarihini izleyen
onaltıncı günden başlamak üzere 6183 sayılı Amme Alacaklarının Tahsil Usulü
Hakkında Kanunun 51 inci maddesine göre hesaplanan gecikme zammı da dahil
olmak üzere bir sonraki ödeme dönemine ait bedelden mahsup edilir.”
şeklindeki düzenleme ile ödeme emrine itirazın icranın yürütülmesini
durdurmayacağı düzenlenmiş, yine dava idarenin alacağı ile ilgili üstün ve
pozisyon yaratılmıştır.
6183 sayılı Amme Alacaklarının Tahsili Hakkında
Kanun’un 51. maddesinde; (Değişik madde: 25/12/2003 - 5035 S.K./4. md.) Amme
alacağının ödeme müddeti içinde ödenmeyen kısmına vadenin bitim tarihinden
itibaren her ay için ayrı ayrı % 4 oranında gecikme zammı tatbik olunur. Ay
kesirlerine isabet eden gecikme zammı günlük olarak hesap edilir./ Gecikme
zammı bir milyon liradan az olamaz./Gecikme zammı; 213 sayılı Vergi Usul
Kanununa göre uygulanan vergi ziyaı cezalarında bu madde uyarınca
belirlenen oranda, mahkemeler tarafından verilen ve ceza mahiyetinde olan
amme alacaklarında ise bu oranın yarısı ölçüsünde uygulanır. Bunların
dışındaki ceza mahiyetinde olan amme alacaklarına gecikme zammı tatbik edilmez./Bakanlar
Kurulu, gecikme zammı oranlarını aylar itibarıyla topluca veya her ay için
ayrı ayrı, yüzde onuna kadar indirmeye, gecikme zammı oranı ile gecikme
zammı asgari tutarını iki katına kadar artırmaya, ayrıca gecikme zammı
oranını aylar itibarıyla farklı olarak belirlemeye ve gecikme zammını
bileşik faiz usulüyle aylık, üç aylık, altı aylık veya yıllık olarak hesaplatmaya
yetkilidir.” denilmek sureti ile kamu alacaklarına uygulanacak gecikme
zammı ayrıca düzenlenmiştir.
Tüm bu yasal düzenlemelerden, TEİAŞ tarafından
talep edilen ceza faturasının, amme alacağı mahiyetinde olduğu ve bu
nedenle tahsili hakkında 6183 sayılı Kanun’da belirlenen usulün
uygulanmasının öngörüldüğü anlaşılmaktadır. Zira özel hukuk ilişkisine konu
bir alacağın, 6183 sayılı Kanun’un 1. maddesi gereğince kamu alacaklarının
tahsili hakkında öngörülen usulle icra edilmesi mümkün değildir.
İşlemin Kamu Gücüne Dayalı Olması:
En temel
tanımı ile kamu gücü; devletin kamu yararını gerçekleştirebilmesi için özel
kişiler karşısında sahip olduğu üstün yetki ve ayrıcalıklardır.
Yukarı
da ayrıntılı olarak belirttiğimiz üzere, 4628 sayılı Kanun
2. ve 40. maddeleri, TEİAŞ Ana
Statüsü’nün 4. maddesinin 11.bendi, Tebliğ’in “İletim sistemine bağlantı
ve/veya sistem kullanım anlaşmaları” başlıklı 4. maddesi gereğince, Dağıtım
Şirketleri ile imzalanacak Sistem Kullanım Anlaşmasını hazırlama görevi
TEİAŞ’ye verilmiş, yine Tebliğ’in “İletim sistemine bağlantı ve/veya sistem
kullanım anlaşmaları” başlıklı 4. maddesinde; bu anlaşmaların genel
hükümlerinde Enerji Piyasası Düzenleme Kurulu’nun onayı olmaksızın
değişiklik yapılamayacağı belirtilmiştir.
4628 sayılı
Kanun’un “ Arz Güvenliği” başlıklı Ek
3. maddesinin “a” bendinin 1. fıkrasında; Türkiye Elektrik İletim Anonim
Şirketi, iletim kısıtlarını asgari seviyeye indirecek şekilde iletim
şebekesinin planlanmasından, tesisinden, işletilmesinden, sistem
güvenilirliğinin muhafaza edilmesinden ve üretim kapasite projeksiyonu ile
20 yıllık Uzun Dönem Elektrik Enerjisi Üretim Gelişim Planının
hazırlanmasından sorumludur. “ 2. fıkrasında; “Perakende satış lisansına
sahip dağıtım şirketleri, bölgelerindeki serbest olmayan tüketicilerin
elektrik enerjisi ve kapasite talebini karşılamakla yükümlüdürler. Söz
konusu tüzel kişiler her yıl Aralık ayı sonuna kadar, gelecek 5 yıl için,
tahmin ettikleri elektrik enerjisi puant güç taleplerini, ihtiyaç
duydukları elektrik enerjisi miktarını, bu miktarın temini için yaptıkları
sözleşmeleri ve ilave enerji/kapasite ihtiyaçlarını Kuruma bildirmek
zorundadır.” 4.fıkrasında; “Kurum (EPDK), lisans verilen üretim
tesislerinin gerçekleşmelerinin izlenmesinden, ilgili mevzuat kapsamında bu
tesislerin öngörülen zamanda devreye girmesi için gerekli önlemlerin
alınmasından, Türkiye Elektrik İletim Anonim Şirketi tarafından yapılacak
arz-talep dengesi çalışmalarında kullanılmak üzere, 5 yıl içerisinde işletmeye
girecek ve arz hesabında dikkate alınacak lisanslı yeni üretim kapasite
miktarlarının Bakanlığa düzenli aralıklarla bildirilmesinden sorumludur.”,
c bendinde ;” Türkiye Elektrik İletim Anonim Şirketi, Türkiye Elektrik
Enerjisi Talep Projeksiyonu Raporunun yayımlanmasını müteakiben, gelecek 20
yılı kapsayacak şekilde yapılan talep tahminini, mevcut arz potansiyelini,
potansiyel arz imkânlarını, yakıt kaynaklarını, iletim ve dağıtım
sisteminin yapısı ve gelişme planlarını, ithalat ve/veya ihracat
imkânlarını ve kaynak çeşitliliği politikalarını dikkate alarak enerji
politikalarının belirlenmesinde yararlanmak üzere Uzun Dönem Elektrik
Enerjisi Üretim Gelişim Planını hazırlayarak Bakanlığın onayına sunar. Bu
plan onaylanmasını müteakip Bakanlık tarafından yayımlanır.” denilmek
sureti ile elektrik iletim hizmetinin güvenliğini sağlamak adına alınması
gereken tedbirler kanunda açıkça belirtilmiş ve TEİAŞ bu hususlar bir çok
görev verilmiştir.
EPDK
tarafından onaylanarak 10.11.2004 tarihli ve 25639 sayılı Resmi Gazete’de
yayımlanarak yürürlüğe giren Elektrik İletim Sistemi Arz Güvenilirliği ve
Kalitesi Yönetmeliğinin, "Reaktif enerjinin kompanzasyonu"
başlıklı 11. maddesinde “İletim sistemine doğrudan bağlı tüketiciler ve
dağıtım lisansına sahip tüzel kişiler tarafından; iletim sistemine
bağlantıyla ilgili her bir ölçüm noktasında ve her bir uzlaşma periyodunda,
sistemden çekilen endüktif reaktif enerjinin sistemden çekilen aktif
enerjiye oranı yüzde ondördü, sisteme verilen kapasitif reaktif enerjinin
sistemden çekilen aktif enerjiye oranı ise yüzde onu geçemez./ İletim
sisteminin her bir ölçüm noktasında öngörülen orana uyulmaması durumunda
kullanıcılara uygulanacak yaptırımlar bağlantı ve sistem kullanım anlaşmalarında
düzenlenir. / Oranların kontrolü ilgili mevzuat hükümleri çerçevesinde yapılır."hükmüne,
Aynı
Yönetmeliğin 01.01.2007 tarihinde yürürlüğe giren Geçici 3. maddesinde,
“1/1/2007 tarihinden itibaren İletim sistemine doğrudan bağlı tüketiciler
için iletim sisteminin her bir ölçüm noktasında aylık çekilen endüktif reaktif
enerjinin sistemden çekilen aktif enerjiye oranı yüzde otuzüç, aylık sisteme
verilen kapasitif reaktif enerjinin sistemden çekilen aktif enerjiye oranı
yüzde yirmi olarak uygulanır. 1/1/ 2008 'den itibaren bu oranlar sırasıyla
yüzde yirmi ve yüzde onbeş olarak uygulanır./ 1/1/2007 tarihinden itibaren
dağıtım lisansına sahip tüzel kişiler için, iletim sisteminin her bir ölçüm
noktasında aylık çekilen endüktif reaktif enerjinin sistemden çekilen aktif
enerjiye oranı yüzde elli olarak uygulanır. 1/1/ 2008 'den itibaren dağıtım
lisansına sahip tüzel kişiler için, iletim sisteminin her bir ölçüm
noktasında aylık çekilen endüktif reaktif enerjinin sistemden çekilen aktif
enerjiye oranı yüzde otuzüç, aylık sisteme verilen kapasitif reaktif
enerjinin sistemden çekilen aktif enerjiye oranı yüzde yirmi olarak
uygulanır. / 1/1/2009 tarihinden itibaren ise bu oranlar, bu Yönetmeliğin
11 inci maddesi hükümlerinde yer alan esaslara göre tespit edilir. "
hükmüne yer verilmiştir.
Yönetmelikte
yer alan düzenleme paralelinde reaktif enerji sınır değerlerinin aşımı
ihlali; 23/05/2003 tarih ve 148/1-15 sayılı Enerji Piyasası Düzenleme
Kurulu Kararı ile onaylanan mülga Sistem Kullanım Anlaşmasının "Cezai
Şartlar" başlıklı 10 uncu maddesinde ve TEİAŞ ile Sistem Kullanım
Anlaşması imzalamamış olan kullanıcılar için ise, ilk defa 21/12/2006 tarih
ve 1029 sayılı EPDK Kurul Kararı ile onaylanarak 01/01/2007 tarihinden
itibaren "yürürlüğe giren Yöntem Bildiriminde "İletim sistemine
doğrudan bâğlı tüketiciler ve dağıtım lisansına sahip tüzel kişilerin
İletim Sisteminin her bir ölçüm noktasında çekecekleri endüktif reaktif
enerjinin/verecekleri kapasitif reaktif enerjinin, aktif enerjiye oranının
ilgili mevzuata uygun olmaması" şeklinde tanımlanmış, söz konusu ihlal
durumuna ilişkin yaptırım ise, "Kullanıcının o ayki Sistem Kullanım
Fiyatına göre hesaplanan bedelin %50'si oranında ceza uygulanır. Ceza,
00.00-24.00 saatleri arasında bir defadan fazla uygulanmayacaktır."
hükmü ile düzenlenmiştir.
Bu
açıklamalardan hareketle, davalı idare tarafından, elektrik iletim
hizmetinin sağlıklı işlemesini sağlamak amacı ile yerine getirdiği denetim
görevi kapsamında, kanunlarla kendisine verilen üstün yetki ve ayrıcalıklar
kullanılmak sureti ile davacı Çoruh Elektrik A.Ş’ne ceza faturasının
kesildiği anlaşılmakla, işlemin tesisinde kamu gücü kullanıldığı sonucuna
varılmıştır.
Ceza Faturasına Esas Tarihler İtibari ile Davacı
İle Davalı Arasındaki İlişkisinin Hukuki Statüsü:
Davaya
konu Ceza Faturası Kasım 2007 tarihine aittir. Yukarıdaki açıklamalarımızda
da belirttiğimiz üzere ceza faturasına konu ihlal tarihinde henüz Çoruh Elektrik
A.Ş. özelleştirilmemiştir. Görevli yargı yerinin belirlenmesi adına
TEDAŞ’ın söz konusu tarihteki tüzel kişiliğinin niteliği ve TEİAŞ ile TEDAŞ
arasındaki ilişkinin hukuki vasfı belirlenmelidir.
Yukarıda
ayrıntısı ile belirttiğimiz üzere Elektrik
sektöründeki dağınık yapıyı ortadan kaldırmak ve işletme bütünlüğünü
sağlamak amacıyla 15.0.1970 gün ve 1312 sayılı Kanun ile Türkiye Elektrik
Kurumu (TEK) kurulmuş, imtiyazlı şirketlerin görev bölgeleri ve belediye
sınırları dışında tüm yurtta elektriğin üretim, iletim, dağıtım ve satış
hizmetleri TEK bünyesinde toplanmıştır. Hizmetlerin daha etkin, daha
verimli ve çağdaş bir şekilde sürdürülebilmesi amacıyla ve özelleştirme
politikaları çerçevesinde TEK, Bakanlar Kurulunun 12.8.1993 tarih ve
93/4789 sayılı Kararı ile, Türkiye Elektrik Üretim-İletim A.Ş. (TEAŞ) ve
Türkiye Elektrik Dağıtım A.Ş. (TEDAŞ) adı altında iki ayrı İktisadi Devlet
Teşekkülü olarak yeniden yapılandırılmıştır.
233
sayılı Kamu İktisadi Teşebbüsleri Hakkında KHK’nin 2. maddesinde; “ İktisadi devlet teşekkülü
"Teşekkül"; sermayesinin tamamı devlete ait, iktisadi alanda
ticari esaslara göre faaliyet göstermek üzere kurulan, kamu iktisadi
teşebbüsüdür” şeklinde tanımlanmıştır.
233 sayılı Kanun
Hükmünde Kararname'nin (KHK) 3.maddesine ve 20.02.2001 tarih ve 4628 sayılı
Elektrik Piyasası Kanununa dayanılarak çıkarılan ve 02.03.2001 tarihinde
yürürlüğe giren 05.02.2001 tarih ye 2001/2026 sayılı Bakanlar Kurulu Kararı
uyarınca TEAŞ; Türkiye Elektrik İletim AŞ (TEİAŞ), Elektrik Üretim AŞ
(EÜAŞ) ve Türkiye Elektrik Ticaret ve Taahhüt AŞ (TETAŞ) unvanlarında, anonim
şirket statüsünde, üç ayrı iktisadi devlet teşekkülü şeklinde
teşkilatlandırılmıştır.
Bu durumda TEDAŞ
12.08.1993 tarihinde İktisadi Devlet Teşekkülü olarak, TEİAŞ ise 05.02.2001
tarihinde iktisadi devlet teşekkülü olarak yapılandırılmışlardır. Daha
sonra TEDAŞ 2.4.2004 tarih ve 2004/22
sayılı Özelleştirme Yüksek Kurulu Kararı ile özelleştirme kapsam ve
programına alınmıştır. Dağıtım bölgeleri yeniden belirlenerek, Türkiye 21
dağıtım bölgesine ayrılmıştır. Bunlardan biri olan Çoruh Elektrik A.Ş.’nin
de Özelleştirme Yüksek İdaresi’nin 07.06.2010 tarihli ve 2010/36 sayılı
kararı ile Aksa Elektrik Perakende Satış A.Ş.’ne devir yapılmıştır. Hissesinin
tamamı da 31.12.2010 tarihinde Aksa Elektrik Perakende Satış A.Ş.’ne
devredilmiş ve özelleştirme işlemi tamamlanmıştır.
24/11/1994
tarih ve 4046 numaralı Özelleştirme Uygulamaları Hakkında Kanun’un 17.
maddesinin B bendinde “ Özelleştirme kapsamına alınan kuruluşlardan; mali
ve hukuki yönden özelleştirmeye hazırlanmalarına karar verilenlerin bu
hazırlık işlemleri tamamlanıncaya kadar, bunların bağlı oldukları bakanlık
veya kurumlar ile ilgileri ve önceki statüleri aynen devam eder. Bunlarla
ilgili mali ve hukuki yönden özelleştirmeye hazırlık işlemleri kurulca
belirlenecek kuruluş veya kuruluşlar tarafından yürütülür. Özelleştirmeye
hazırlık işlemleri tamamlananlar Kurulun vereceği yeni bir karar ile
özelleştirme programına alınır. Bu şekilde hazırlıkları tamamlanarak
özelleştirme programına alınanlar ile doğrudan özelleştirme programına
alınanlar (bağlı ortaklıkların iştirak payları ve varlıkları ile bağlı
ortaklık statüsünde olmayan, ancak sermayesinin yarısından fazlası kamuya
ait kuruluşların iştirak payları ve varlıkları hariç), Kurul kararının alındığı
tarihte başka bir işleme gerek olmadan ve bedel alınmaksızın İdareye
devredilmiş sayılır. Özelleştirme programına alınarak İdareye devredilen
kuruluşlar buna ilişkin Kurul kararı tarihinden itibaren bağlı oldukları
bakanlık veya kurumla ilişkileri kesilerek idareye bağlanmış sayılır.” denilmek
sureti ile hakkında özelleştirme prosedürü tamamlanmayan kamu kuruluşunun
eski niteliğini devam ettireceği düzenlenmiştir.
Aynı
maddenin C bendinde; “ Genel ve katma bütçeli idarelerle, bunlara bağlı
döner sermayeli kuruluşların 15 inci maddenin (a) bendinde belirtilen mal
ve hizmet üretim birimleri ve varlıkları ile kamu iktisadi kuruluşlarının
ve bunların müessese, bağlı ortaklık, işletme ve işletme birimleri ile
varlıklarının özelleştirme programına alınmalarına Kurulca karar verilir.
Bunların, mülkiyetin devri dışındaki yöntemlerle yapılacak özelleştirme işlemleri
idare tarafından yürütülür. Ancak, bunların mülkiyetinin bağlı bulundukları
kurum ve/veya kuruluşlara aidiyeti ve statüleri aynen devam eder.” şeklindeki
düzenleme ile de iktisadi devlet teşekküllerinin özelleştirme işlemleri
tamamlanıncaya kadar bağlı bulundukları kurum veya kuruluşa aidiyetinin ve
hukuki niteliğinin korunacağı belirtilmiştir.
Aynı
Kanunun 18. maddesinin Özelleştirmede uygulanabilecek usuller belirlenmiş
ve A bendinin a alt başlığında “Satış; Kuruluşların aktiflerindeki mal ve
hizmet üretim birimleriyle varlıklarının mülkiyetinin kısmen veya tamamen
bedel karşılığı devredilmesi ya da bu kuruluşların hisselerinin tamamının
veya bir kısmının kuruluşların içinde bulundukları şartlar da dikkate
alınarak yurt içi ve yurt dışında, halka arz, gerçek ve/veya tüzelkişilere
blok satış, gecikmeli halka arzı içeren blok satış, çalışanlara satış,
borsada normal ve/veya özel emir ile satış, menkul kıymetler yatırım
fonları ve/veya menkul kıymetler yatırım ortaklarına satış veya bunların
birlikte uygulanması yoluyla bedel karşılığı devredilmesidir.” denilmek
sureti ile satış usulü ile özelleştirme yöntemi düzenlenmiştir.
Aynı
Kanunun 18. maddesinin Özelleştirmede uygulanabilecek usuller belirlenmiş
ve B bendinin c alt başlığında; “Komisyon; değer tespit çalışmalarını,
özelleştirilecek kuruluşun niteliği, gördüğü hizmetin özelliği, gelecekteki
nakit akımı potansiyeli, faaliyette bulunduğu sektör ve pazarın
özellikleri, sahip olduğu sınai, ticari ve sosyal tesisler, mA.e araç ve
gereçler, teçhizat, malzeme ve hammadde ile yarı mamul ve mamul madde stokları,
her türlü taşınır ve taşınmaz malları, vasıfları ve hali hazır durumları,
seN.li ve seN.siz bütün alacak ve borçları ile bilumum hak ve yükümlülükleri
ve özelleştirilecek kuruluşa uygulanacak özelleştirme yöntemini de dikkate
alarak uluslararası kabul görmüş olan; indirgenmiş nakit akımları (N.
bugünkü değer), defter değeri, N. aktif değeri, amortize edilmiş yenileme
değeri, tasfiye değeri, fiyat/kazanç oranı, piyasa kapitalizasyon değeri,
piyasa değeri/defter değeri, ekspertiz değeri, fiyat/nakit akım oranı
metotlarından en az ikisini uygulamak suretiyle yürütür. Değer tespit sonuçları, kuruluşun
özelleştirme işlemi tamamlanarak devir sözleşmesinde yer alan
yükümlülüklerin yerine getirilmesinden sonra kamuoyuna duyurulur. Özelleştirme
programındaki kuruluşun özelleştirme işlemlerini bu Kanunun 4 üncü
maddesinin son fıkrasına istinaden yürütmesi durumunda; değer tespiti
işlemleri, ilgili kuruluşun karar almaya yetkili organlarının kararı ile
kuruluş ita amirinin başkanlığında oluşturulacak komisyon tarafından bu
bentte belirtilen esaslar çerçevesinde yapılır.” denilmek sureti ile
özelleştirme işleminin ne şekilde tamamlanacağı belirtilmiştir.
TEDAŞ,
Özelleştirme Yüksek İdaresi’nin 02.04.2004 gün ve 2004/22 sayılı kararı ile
özelleştirme kapsamına alınmış, yine aynı idarenin 07.06.2010 gün ve
2010/36 sayılı kararı ile Aksa Elektrik Perakende Satış A.Ş.’ne devrine
karar verilmiş ve nihayet 31.12.2012 tarihinde hisse devri tamamı ile
sağlanarak Özelleştirme İdare Başkanlığı’nın resmi web sitesinde ilan
edilmiştir. Buradan hareketle, ceza faturasına konu ihlalin yapıldığı Kasım
2007 tarihinde, faturayı düzenleyen TEİAŞ de, Fatura muhatabı olan Çoruh
Elektrik A.Ş.’nin de iktisadi devlet teşekkülü niteliğinde olduğu tespit
edilmiştir.
Taraflar arasında imzalanan 31.12.2010 tarihli
hisse devir sözleşmesinin “Alıcının Taahhütleri” başlıklı 9. maddesinin 4.
fıkrasında; alıcı ihale konusu hisseleri devraldığı tarihten önceki döneme
ilişkin olarak İşletme hakkı devir sözleşmesindeki hükümler saklı kalmak
kaydı ile şirkette yapılmış olan her türlü işlemden kaynaklanan borç ve
yükümlülüklerden, kayıtlara intikal ettirilmemiş olsa dahi şirketin sorumlu
olduğu, bu hususlarda alınmış karar ve yapılmış sözleşmelerden ilgili
olarak kendisinin veya şirketin idareyi ve TEDAŞ’ı ilzam edecek hiçbir
başvuru ve rucu hakkının olmadığı kabul, taahhüt ve garanti eder “
şeklindeki hükümden davacının sözleşme imzalanmadan önce doğan borç ve
yükümlülüklerden de sorumlu olduğunun düzenlendiği ancak İşletme Devir
hakkı Sözleşmesinde belirtilen hususların bundan vareste tutulduğu
görülmüştür.
İşletme Devir hakkı sözleşmesi incelendiğinde ise;
“Üçüncü Kişilerin Hak ve İddiaları” başlıklı 7. fıkrasının 4,5,6 ve
7. fıkralarında sırasıyla; “Dağıtım Faaliyetinin TEDAŞ tarafından
yürütüldüğü dönemde hu faaliyetin yürütülmesi amacıyla gerçekleştirilen her
türlü is ve işlemlerin bütün sorumluluğu TEDAŞ'a aittir. TEDAŞ tarafından
yürütülmüş bulunan hu faaliyetler nedeniyle üçüncü kişiler tarafından ileri
sürülecek her türlü talebin muhatabı TEDAŞ'tır. Bu talepleri konu alan icra
takibi ve davalar TEDAŞ tarafından yürütülür ve sonuçlandırılır. Bu takip ve
davalardan doğacak her türlü mali yükümlülük TEDAŞ tarafından karşılanır.
Dağıtım Faaliyetimin Şirket
tarafından yürütüldüğü dönemde bu faaliyet kapsamında gerçekleştirilen her
türlü iş ve işlemlerin bütün sorumluluğu Şirket'e aittir. Şirket tarafından
yürütülmüş bulunan hu faaliyetler nedeniyle üçüncü kişiler tarafından ileri
sürülecek her türlü talebin muhatabı Şirket'tir. Bu talepleri konu alan
icra takibi ve davalar Şirket tarafından yürütülür ve sonuçlandırılır. Bu
takip ve davalardan doğacak her türlü mali yükümlülük Şirket tarafından
karşılanır.
Sözleşmenin imza tarihinden önce
Dağıtım Tesisleri ile Dağıtım Tesisleri'nin işletilmesinden kaynaklanan her
türlü hukuki ve cezaî sorumluluk TEDAŞ’a aittir. Bu dönemde yürütülmüş
bulunan bu faaliyetler nedeniyle üçüncü kişiler tarafından ileri sürülecek
her türlü talebin muhatabı TEDAŞ'tır. Bu talepleri konu alan icra takibi ve
davalar TEDAS tarafından yürütülür ve sonuçlandırılır. Bu takip ve
davalardan doğacak her türlü mali yükümlülük TEDAŞ tarafından ödenir.
Sözleşmenin imza tarihinden sonra Dağıtım Tesisleri
ile Dağıtım Tesisleri'nin işletilmesinden kaynaklanan her türlü hukuki ve
cezaî sorumluluk Şirketle aittir. Şirket tarafından yürütülmüş bulunan hu
faaliyetler nedeniyle üçüncü kişiler tarafından ileri sürülecek her türlü
talebin muhatabı Şirkettir. Bu talepleri konu alan icra takibi ye davalar
Şirket tarafından yürütülür ve sonuçlandırılır. Bu takip ve davalardan
doğacak her türlü mali yükümlülük Şirket tarafından karşılanır. Şirket, bu
kapsamda ortaya çıkan tazminattan, cezadan ve/veya herhangi bir isim
altında gerçekleştirdiği ödemelerden dolayı, hiçbir şekilde TEDAŞ’a rücu
edemez. Belirtilen nedenlerle TEDAŞ'ın bir ödeme yapmak zorunda kalması durumunda.
Şirket söz konusu ödemeyi ilk talepte ödeme tarihinden itibaren ticari
faiziyle birlikte, nakden ve defaten ödemekle yükümlüdür” şeklindeki
düzenlemelerden, TEDAŞ’ın şirkete devri öncesindeki döneme ilişkin Dağıtım
Tesisleri ile Dağıtım Tesisleri'nin işletilmesinden kaynaklanan her türlü
hukuki ve cezaî sorumluluğun TEDAŞ’a ait olacağı açıkça belirtilmiştir.
Yine 233
sayılı KHK’nin 2. maddesinde; iktisadi devlet teşekküllerinin iktisadi
alanda ticari esaslara göre faaliyet göstereceği düzenlenmiştir. Ancak bu
maddenin 29.06.2001 gün ve 24447 sayılı Resmi Gazetede yayınlanarak yürürlüğe
giren TEİAŞ Ana Statüsü’nün 3. Maddesinin 2. Fıkrası ile birlikte
değerlendirmek gerekmektedir. Söz konusu maddede TEİAŞ’nın EPK, K.H.K., ve
bu Anastatü hükümleri saklı kalmak üzere özel hukuk hükümlerine tabi
olacağı belirtilmiştir. 4628 sayılı Elektrik Piyasası Kanunu’nun 2 nci
maddesinde sistem kullanım anlaşmasına konu kullanım tarifelerinin TEİAŞ
tarafından EPDK’nın onayı alınmak sureti ile hazırlanacağına ilişkin tek
taraflı düzenleme yetkisi ve aynı kanunun 20. maddesinde düzenlenen sistem
güvenliği açısından gerekli önlemleri düzenleyen Arz güvenliği ile ilgili
maddesi birlikte değerlendirildiğinde; TEİAŞ tarafından, Çoruh Elektrik
A.Ş. hakkında (sermayelerinin tamamı devlete ait iki iktisadi devlet
teşekkülü arasında) Kasım 2007 tarihini kapsar şekilde düzenlenen ceza
faturasının, bir ticari faaliyetin yürütülmesi kapsamında değil, TEİAŞ’a
4628 sayılı Kanun’un 2. maddesi ile verilen Elektrik İletimi görevinin
sağlıklı bir şekilde yürütülmesini sağlama görevi kapsamında düzenlendiği, davacı
ile davalı arasında gerek hisse devir sözleşmesi gerekse İşletme Hakkı
Devir Sözleşmesi imzalanmadan önceki döneme ait davaya konu ceza faturası
yönünden sorumluluğun TEDAŞ’a ait olması da dikkate alındığında, borç
tarihi itibari ile gerek alacaklı gerekse borçlu sıfatının idarede
birleştiği sonucuna varılmıştır.
7-SONUÇ:
Dava
dosyasının incelenmesinden; 233
sayılı Kanun Hükmünde Kararnamenin (KHK) 3. maddesine ve 20.02.2001
tarih ve 4628 sayılı Elektrik
Piyasası Kanununa dayanılarak çıkarılan ve 02.03.2001 tarihinde
yürürlüğe giren 05.02.2001 tarih ve 2001/2026 sayılı Bakanlar Kurulu Kararı
uyarınca TEAŞ’nin, TEİAŞ, EÜAŞ ve TETAŞ şeklinde 3’e ayrılmasının ardından
27/03/2003 tarihli ve 25061 sayılı Resmi Gazete’de Elektrik Piyasasında
İletim ve Dağıtım Sistemlerine Bağlantı ve Sistem Kullanımı Hakkında
Tebliğin yayınlandığı, ardından 21.12.2006 tarihli ve 1029 sayılı EPDK
Kurul Kararı ile onaylanarak 01.01.2007 tarihinde İletim Sistemi Sistem
Kullanım ve Sistem İşletim Tarifelerini Hesaplama Yöntem Bildirimi’nin
yürürlüğe girdiği,
TEİAŞ’nin
4628 sayılı Kanun ve Tebliğin kendisine verdiği yetki çerçevesinde
hazırladığı “Sistem Kullanım Anlaşması”nın, 23.05.2003 gün ve 148/1-15
sayılı EPDK kararı ile onaylandığı ve fakat dosya içinde bulunan örneğinden
söz konusu anlaşmanın davacı tarafından imzalanmadığının görüldüğü;
Özelleştirme Yüksek Kurulu’nun 07.06.2010 gün ve 2010/36 sayılı Kararı ile
Türkiye Elektrik Dağıtım A.Ş.nin Çoruh Elektrik AŞ.’ndeki %100 hissesinin,
227.000.000 ABD doları bedelle Aksa Elektrik Perakende Satış A.Ş.’ne
devredilmesine karar verildiği, hisse devrinin 31.12.2010 tarihinde tamamı
ile gerçekleşmesi ile Çoruh Elektrik A.Ş.’nın özelleştirme işleminin
tamamlandığı; davalı kurum tarafından, sistem kullanım anlaşmasının 10.
maddesinde belirtilen cezai şartlarından 12. bentte belirtilen yükümlülüğün
Kasım 2007 tarihinde tespit edilen ihlali nedeni ile davacı kuruma
34.108,14 TL ceza kesildiği, davacının bu cezaya itiraz etmesi ile taraflar
arasında davaya konu uyuşmazlığı oluştuğu anlaşılmaktadır. Görüldüğü üzere,
ceza faturasının tanzimine konu ihlal tarihinde, davacı kurum henüz
özelleştirilmemiş, davalı ile arasında Sistem Kullanım Anlaşması
imzalanmamış olmakla, ihlal tarihi itibariyle idare hukuku tüzel kişisi
sıfatını devam ettirmektedir.
Yukarıda ayrıntısı ile açıklandığı üzere, Ana
Statüsü’nün 3. maddesinin 2. fıkrası gereğince TEİAŞ, 4628 sayılı EPK’nda
verilen görevleri kapsamında tesis ettiği işlemler yönünden idare hukuku
hükümlerine tabidir ve 4628 sayılı Elektrik Piyasası Kanunu’nun yukarıda 2.
maddesi kapsamında verilen yetkileri kullanırken tesis ettiği işlemler
bakımından özel hukuk hükümlerine tabi olmadığı yönünden bir kuşku
bulunmamaktadır. Buna ilaveten, davalı TEİAŞ tarafından, davacı kurumun
özelleştirilmesinden önceki döneme ilişkin olarak, davalı idarenin elektrik
iletimi kamu hizmetinin düzgün işletilmesini sağlamak adına
gerçekleştirdiği denetim görevi kapsamında tespit ettiği ihlal nedeni ile
davacıya ceza faturası tanzim ettiği, ne faturanın tanzimi ne de faturanın
dayanağı olan işlemlerin düzenlenmesi aşamasında davacının herhangi bir
katkısı bulunmadığı, davalı idarenin tüm bu işlem ve düzenlemeleri kanunlar
ve ilgili mevzuatın kendisine verdiği yetkiye dayalı olarak kamu gücü
kullanmak sureti ile ve tek taraflı irade beyanı ile gerçekleştirdiği hususları
da dikkate alındığında, davaya konu iptali istenen ceza faturasının bir
idari işlem olduğu sonucuna varılmıştır.
Her ne kadar davaya konu sistem kullanım anlaşması
bir sözleşme metni gibi düzenlenmiş ise de, gerek TEİAŞ tarafından tek
taraflı olarak hazırlanması, gerek EPDK tarafından onaylanarak yürürlüğe
girmesi ve gerekse de davacı tarafından imzalanmamış olması nedenleri ile,
iki taraflı irade beyanına havi bir özel hukuk sözleşmesi niteliğinde olduğu
kabul edilmemiş, bir idari işlem olarak değerlendirilmiştir.
Bu
duruma göre, idare tarafından tesis edilen işlemin, anılan yasal
düzenlemelere uygunluğunun denetlenmesi gereken davanın görüm ve çözümünde
2577 sayılı Yasa’nın 2. maddesinin 1. fıkrasının (a) bendi gereğince idari
yargı yerleri görevli olduğu sonucuna ulaşılmıştır.
Açıklanan
nedenlerle, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı’nın başvurusunun reddine karar
verilmesi gerekmiştir.
SONUÇ : Davanın çözümünde İDARİ YARGININ görevli olduğuna,
bu nedenle Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı’nın, BAŞVURUSUNUN REDDİNE,
2.6.2014 gününde OY BİRLİĞİ İLE KESİN OLARAK karar verildi.
——
• ——
Uyuşmazlık Mahkemesi
Başkanlığından:
4-ESAS NO : 2013/1836
KARAR NO : 2014/619
KARAR TR : 02.06.2014
(Hukuk Bölümü)
ÖZET : Davalı TEİAŞ ile özelleştirme öncesinde elektrik
dağıtım şirketlerinin hisselerinin tamamının kamu elinde olması, sistem
kullanım cezası adı altında davalı tarafından uygulanan yaptırımın tek
taraflı biçimde uygulanması ve takibinin amme alacaklarının tahsili usulü
hakkında mevzuat hükümlerine göre yapılması, özelleştirme öncesinde
gerçekte iktisadi devlet teşekkülü statüsünde bulunan bu iki kamu birimi
arasında cereyan eden ilişkinin idare hukuku ilkeleri çerçevesinde
yürütülmesi, özelleştirme aşamasında davacı dağıtım şirketi ile
özelleştirme idaresi arasında imzalanan hisse satış sözleşmesi ve işletme
hakkı devir sözleşmesinin ilgili hükümleri uyarınca, sözleşmenin imza tarihi
öncesindeki dönemde her türlü hukuki ve cezai sorumluluğun TEDAŞ’a ait
olduğunun hüküm altına alınması ve bunun doğal sonucu olarak da o dönemde
iki kamu birimi arasında oluşan ihtilaftan kaynaklanan sorunun ancak idare
hukuku ilkelerine göre çözümlenmesi gerektiği, ayrıca davacı dağıtım
şirketi ile davalı arasında idari para cezası dönemini kapsayan bir özel
hukuk sözleşmesinin imzalanmamış bulunması ve ancak özelleştirme tarihi
sonrası döneme ilişkin bir ihtilafın söz konusu olması halinde özel hukuk hükümlerinin
uygulanabileceği gerçeği dikkate alındığında; davacı elektrik dağıtım
şirketinin özelleştirilmesi öncesi kamu elinde olduğu döneme ilişkin tesis
edilen sistem kullanım cezasının iptaline ilişkin davanın İDARİ YARGI
YERİNDE görülmesi gerektiği hk.
K A R A R
Davacı :
Fırat Elektrik Dağıtım A.Ş.
Vekilleri
: Av. M.Y. & Av. S.Y.
Davalı :
TEİAŞ Genel Müdürlüğü
Vekili :
Av. M.G.
1-OLAY : Davacı vekili dava dilekçesinde özetle;
davalı idare tarafından 12.02.2013 gün ve 1573 sayı ile davacı şirkete gönderilen
yazıda, İletim Sistemi Sitem Kullanım ve İşletim Tarifelerini Hesaplama
Yöntem Bildirimi’nin 1.5. maddesinde belirtilen; "iletim sisteminde doğrudan bağlı tüketiciler ve dağıtım
lisansına sahip tüzel kişilerin iletim sisteminin her bir ölçüm noktasında
çekecekleri endüktif reaktif enerjinin /verecekleri kapasitif reaktif
enerjinin, aktif enerjiye oranının ilgili mevzuata uygun olmaması"
gerekçesi ile "Ocak 2007-
Kasım 2009 dönemleri arasında aylık olarak hesaplanan sistem kullanım ceza
faturalarının tebliğ ettirerek ödenmemesi durumunda Amme Alacaklarının Tahsili
Usulü Hakkındaki Kanunun 51.maddesi kapsamında yasal yollara
gidileceği" bildiriminde bulunduğunu; ancak söz konusu ceza
faturasının tamamı ile hukuka aykırı olduğunu iddia etmiş, gerekçe olarak
da;
Davacı şirkete kesilen faturanın dayanağı olan,
Elektrik Piyasasında İletim ve Dağıtım Sistemlerine Bağlantı ve Sistem
Kullanım Hakkındaki Tebliğin 27.03.2003 gün ve 25061 sayılı Resmi Gazetede
yayınlanarak yürürlüğe girdiğini; yine ceza faturasının dayanağı olan
Bağlantı ve Sistem Kullanım Anlaşması ile Yöntem Bildiriminin 21.12.2006
gün ve 1029 sayılı EPDK Kurul Kararı ile onaylanarak 29.12.2006 gün ve
26391 sayılı resmi gazetede yayınlanarak yürürlüğe girdiğini, oysa davacı şirketin 01.01.2011
tarihinde özelleştirildiğini, ceza faturalarına esas işlem tarihinin ise; KASIM 2008
tarihine ait olduğunu, yani anılan tarihlerde davacı şirketin Devlete ait
olması nedeni ile davacı kurumun bir sorumluluğunun olmadığını,
TEİAŞ Genel Müdürlüğü ile TEDAŞ Genel Müdürlüğü
arasında 08.03 2007 tarihli mutabakat metni imzalandığını, söz konusu
mutabakat metninde ; "Kamu
mülkiyetinde olan Dağıtımı Şirketlerinin, personel yetersizliği ve yatırım
ödeneklerinin kısıtlılığı nedenleriyle gerekli altyapının tamamlanamamış
olması, eleman yetersizliğinden dolayı bakım-onarım faaliyetlerini
istenilen seviyede yapılamaması dikkate alınarak, Sistem Kullanım
Anlaşmalarındaki Cezai Şartlar başlıklı 10 uncu maddede ve Yöntem
Bildiriminin 1.5 inci maddesinde yer alan cezai hükümlerin 3 yıl Dağıtım
Şirketlerine uygulanması yönünde TEDAŞ ve Dağıtım Şirketlerinin EPDK
nezdinde muafiyet talebinde bulunması, Sistem Kullanım
Antlaşmasının Karşılıklı Yükümlülükler Başlıklı A-1 bendinin dördüncü
fıkrasında yer alan 15 günlük ödeme suresinin
30 güne çıkarılması ve ödeme
süresi içersinde ödeme yapılmaması halinde uygulanacak 6183 sayılı Kanunun
51 inci maddesine göre hesaplatılacak gecikme zammının günlük olarak
uygulanması yönünde ilgili mevzuatta gerekli düzenlemelerin yapılması
amacıyla TEDAŞ ve Dağıtım Şirketlerinin EPDK nezdinde girişimde
bulunması," hususlarında
mutabakata varıldığını ve Yöntem Bildiriminin 1.5.maddesindeki cezai hükümlerin
3 yıl dağıtım Şirketlerine uygulanmaması yönünde karar alındığını, bu
mutabakat uyarınca davalı idareye yapılan müracaata verilen 21.03.2013 gün
ve 3037 numaralı cevapta, muafiyet anlaşması ile ilgili bir müracaatın
olmaması nedeni ile cezai işlemlerin uygulandığı cevabının verildiğini,
oysa söz konusu tarihte davacı kurumun henüz özelleştirilmediğini, bu
nedenle kendilerinin müracaat imkanının zaten bulunmadığını, bu nedenle de
yapılan işlemin hukuka aykırı olduğunu;
6446 sayılı Enerji Piyasası
Kanunu’nun 16. Maddesinde Yaptırımlar, Yaptırımların Uygulanmasında Usul ve
Para Cezaları’nın düzenlendiğini, bu maddede, Yöntem Bildiriminin 1.5.
maddesinde belirtilen hususa yer verilmediğini, maddede belirtilen
sebeplerin sınırlı sayıda olduğunu ve yorum yolu ile genişletilemeyeceğini,
bu nedenle de yapılan işlemin dayanağının olmadığını ve hukuka aykırı olduğunu;
ayrıca 6446 sayılı Kanun uyarınca ceza verme yetkisinin EPDK’ya ait
olduğunu, oysa davacıya kesinlen ceza faturasının TEİAŞ tarafından tanzim
edildiğini, bu itibarla da yapılan işlemin hukuka aykırı olduğunu,
Ceza Faturasının dayanağı olarak
gösterilen Yöntem Bildirimi’nin, Elektrik
Piyasasında İletim ve Dağıtım Sistemlerine Bağlantı ve Sistem Kullanımı
Hakkında Tebliğin Geçici 3 maddesine de aykırı olduğunu, söz konusu maddede
“Bağlantı ve sistem kullanımına
ilişkin standart anlaşmalar kullanıcı özellikleri dikkate alınarak TEİAŞ ve
Türkiye Elektrik Dağıtım A.Ş. tarafından bu Tebliğin yayım tarihini izleyen
otuz gün içerisinde hazırlanarak Kuruma sunulur. Kullanıcıların lisans
almamış olması ve kullanıcılar ile sistem kullanım anlaşmalarının yapılmamış
olması, bu kullanıcıların Elektrik Piyasası Tarifeler Yönetmeliği uyarınca
onaylanan sistem kullanım bedelini ve/veya sistem bedelini TEİAŞ ve/veya
dağıtım Şirketine ödeme yükümlülüklerini ortadan kaldırmaz. Ancak, dağıtım
sistemine bağlı üretim faaliyeti gösteren tüzel kişilere, 1 Ocak 2004
tarihine kadar dağıtım sistemi kullanım fiyatı üzerinden belirlenen bedel
tahakkuk ettirilmez.” şeklindeki düzenleme ile ceza tanzimi
hususunda yöN.meliğe atıf yaptığını, oysa gerek yönetmelikte gerekse
tebliğde sadece sitem kullanım ve/ veya işletim ücretinin düzenlendiğini, sistem
kullanım ceza ücretinden bahsedilmediğini, bu nedenle de yapılan işlemin
dayanaksız ve hukuka aykırı olduğunu,
Yöntem bildiriminin 4.16. maddesindeki "sistem kullanım anlaşmasının
yapılmamış olması halinde bu Yöntem Bildiriminin 1.5.maddesi (para cezası)
bu kullanıcılar için uygulanacaktır." şeklindeki düzenlemenin,
özelleştirme öncesi dönemde, davalı idarece tek taraflı olarak yapılması
nedenleri ile davacı açısından uygulanmasının hukuken mümkün olmadığını,
söz konusu uygulamanın gerek cezaların şahsiliği ilkesine gerekse iyiniyet
kurallarına aykırı olduğunu,
Davalı tarafından gönderilen ceza faturasının
tahsilinde izlenen usulün de hukuka aykırı olduğunu, 6183 sayılı Yasa’nın
55. maddesinde, para cezasının tahsili öncesinde davacı kuruma ödeme emri
gönderilmesi gerektiğinin ve yine aynı maddede belirtilen yasal sürelerin
beklenmesi gerektiğinin düzenlendiğini, ancak; davalı idarece söz konusu
usuli prosedürün izlenmediğini bu şekilde davacının yasal itiraz haklarını
kullanmasına engel olunduğunu,
Davalı tarafından talep edilen para cezasının 6183
sayılı Yasa’nın 102. Maddesi gereğince zamanaşımına uğradığını, bu anlamda
davalı idarenin gecikme zammı talebinde 6183 sayılı yasaya dayanıp, zamanaşımı
konusunda 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’na dayanmasının kendi içinde
çelişkiye sebebiyet verdiğini, davalı idarece yapılan işlemin bu yönü ile
de hukuka aykırı olduğunu,
2007-2009 tarihleri arasında henüz özelleştirmesi
yapılmamış ve mülkiyeti kamuda olan şirket Yetkililerine Davalı idarece
hiçbir uyarıda bulunulmadığını, Şirketin ihlali düzeltici önlem alma ve
cezayı ortadan kaldırma olanağının bu şekilde elinden alındığını, davalı
idareye bu konuda yapılan itiraza verilen cevapta, davalı idarenin böyle
bir yükümlülüğünün olmadığının belirtildiğini, davalı idarenin bu davranışı
ile ortaya çıkan geriye dönük olarak çok ciddi para cezalarına
hükmetmesinin, Ceza Hukuku’nun genel ilkeleri ve hakkaniyet ile bağdaşmadığını,
Ceza Faturasına esas tutanakların davalı idarece
tek taraflı olarak tanzim edildiğini, bu konuda davacının savunmasının
alınmadığını, ceza faturasına dayanak olan Yöntem Bildiriminin 1.5.
maddesindeki ihlallerin giderilmesinin davacıdan istenmediğini, söz konusu
uygulamanın Enerji Piyasası Kanunu’nun tebliği düzenleyen 21. Maddesine de
aykırı olduğunu,
Ceza Faturasının dayanağı olan Yöntem Bildirimi’nin
halen Resmi gazetede yayınlanmamış olması nedeni ile geçerliliğinin de
şüpheli olduğunu,
Dava konusu ceza faturasının, 27/03/2003 tarihli ve
25061 sayılı Resmi Gazete'de yayımlanan Elektrik Piyasasında iletim ve
Dağıtım Sistemlerine Bağlantı ve Sistem Kullanımı Hakkında Tebliğin Ortak
Hükümler bölümü Ödeme Prosedürü başlıklı 15.maddesinde belirtilen prosedüre
aykırı şekilde aylık olarak değil, 2007-2009 yıllarına ait 27 adet
faturanın tek bir seferde tahakkuk ettirildiğini, bu itibarla da yapılan
işlemin hukuka aykırı olduğunu, Belirterek N.icede davalı idare'nin; "iletim sistemi, sistem kullanım
ve sistem işletim tarifelerini hesaplama yöntem bildiriminin
1.5.maddesi" hükmünün ihlali gerekçesi ile Müvekkili şirkete
cezai yaptırım olarak tebliğ ettiği 29.01.2013 gün ve 078330 sayılı,
11.284,25 TL’lik sistem kullanım ceza faturası işleminin yetki, şekil,
sebep, konu ve maksat yönlerinden hukuka aykırı olduğundan iptaline karar
verilmesi istemi 15.4.2013 tarihinde ile idari yargı yerinde dava açmıştır.
Davalı Türkiye Elektrik İletim AŞ. vekili süresi
içerisinde sunduğu cevap dilekçesinde özetle; görev itirazında bulunmuştur.
2-
ANKARA 17.İDARE MAHKEMESİ:3.7.2013 gün ve E:2013/517 sayı ile, 2577 sayılı
Yasanın 2. maddesinde; idari dava türlerinin, idari işlemler hakkında
yetki, şekil, sebep, konu ve maksat yönlerinden biri ile hukuka aykırı
olduklarından dolayı açılan iptal davaları; idari işlem ve eylemlerden
dolayı kişisel hakları doğrudan muhtel olanlar tarafından açılan tam yargı
davaları; kamu hizmetlerinden birinin yürütülmesi için yapılan her türlü
idari sözleşmelerden dolayı açılan davalar olarak sayıldığı; idari yargının
idari eylem ve işlemlerin hukuka uygunluğunun denetimini yapmakla görevli
olduğunun kurala bağlandığı; idarenin, idare hukuku alanında kamu gücüne
dayalı olarak re-sen ve tek yanlı irade açıklaması sonucu tesis etmiş
olduğu işlemlerine, hukuk alanında yeni durumlar oluşturmasıyla idari işlem
kimliği kazandırmakta ve kural olarak bu işlemlerin özel yasal düzenlemeler
dışında, idari yargı denetimine tabi bulunduğu; dosyanın incelenmesinden,
davalı idare tarafından 12.02.2013 gün ve 001570 sayılı yazı ekinde yer
alan faturalardan KASIM 2008 dönemine ilişkin davacının, "Sistem
kullanım anlaşması bulunmaksızın iletim sistemini kullanmakta olan
kullanıcıların iletim sisteminde arz güvenilirliği ve kalitesinin
sağlanması" yükümü altında olmasına rağmen "İletim sistemine
doğrudan bağlı tüketiciler ve dağıtım lisansına sahip tüzel kişilerin
iletim sisteminin her bir ölçüm noktasında çekecekleri endüktif reaktif
enerjinin/verecekleri kapasitif reaktif enerjinin, aktif eneriye oranının
ilgili mevzuata uygun olmaması" fiilini gerçekleştirdiğini belirterek,
İletim Sistemi Sistem Kullanım ve Sistem İşletim Tarifelerini Hesaplama ve
Uygulama Yönetim Bildiriminde yer alan hesaplama yöntemi uyarınca davacı
adına 11.284,25 TL tutarlı 29.01.2013 tarih ve 078330 sayılı ceza
faturasının düzenlediği, bu işlemin yukarıda anılan (12.02.2013 gün ve
001570 sayılı) yazı ile bildirimi üzerine bakılan davanın açıldığının
anlaşıldığı; uyuşmazlıkta; davalı idarenin idare hukuku alanında kamu
gücüne dayalı olarak re-sen ve tek yanlı irade açıklaması sonucu tesis
etmiş olduğu işlemlere yönelik olduğu ve özel hukuk hükümlerinin
uygulanmasının uyuşmazlık konusu olayda söz konusu olmadığı, zira
uyuşmazlığın tarifeye yönelik olmadığı, aksine idarece davacı şirketin
"İletim sistemine doğrudan bağlı tüketiciler ve dağıtım lisansına
sahip tüzel kişilerin iletim sisteminin her bir ölçüm noktasında
çekecekleri endüktif reaktif enerjinin/verecekleri kapasitif reaktif
enerjinin, aktif enerjiye oranının ilgili mevzuata uygun olmaması"
fiilinin karşılığında, İletim Sistemi Sistem Kullanım ve Sistem İşletim
Tarifelerini Hesaplama ve Uygulama Yöntem Bildirimi uyarınca cezai müeyyide
uygulanmasının söz konusu olduğu, ayrıca idare ile davacı şirket arasında
henüz karşılıklı irade beyanlarına dayalı olarak imzalanmış bir sözleşmenin
de bulunmadığı anlaşıldığından, davalının, uyuşmazlığın adli yargı
mahkemelerince çözülmesi gerektiği yönündeki itirazının yerinde
görülmediği, idari yargı yerinin görevli olduğu fikir ve kanaatine
ulaşılmış olduğu gerekçesiyle; davalı idarenin görev itirazının reddine ve
mahkemelerinin görevli olduğuna karar vermiştir.
Davalı vekilinin, adli yargı yararına olumlu görev
uyuşmazlığı çıkartılması yolunda süresi içinde verdiği dilekçesi üzerine,
dava dosyası Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı'na gönderilmiştir.
3-YARGITAY CUMHURİYET BAŞSAVCISI aynen, “…Sorunun çözümü için davanın tarafı olan şirket tüzel
kişiliklerinin hukuki statüsü ile davanın konusunun belirlenmesi
gerekmektedir.
233
sayılı Kanun Hükmünde Kararnamenin (KHK) 3. maddesine ve 20.02.2001 tarih
ve 4628 sayılı Elektrik Piyasası Kanununa dayanılarak çıkarılan ve
02.03.2001 tarihinde yürürlüğe giren 05.02.2001 tarih ve 2001/2026 sayılı
Bakanlar Kurulu Kararı uyarınca TEAŞ; Türkiye Elektrik İletim AŞ (TEİAŞ),
Elektrik Üretim AŞ (EÜAŞ) ve Türkiye Elektrik Ticaret ve Taahhüt AŞ (TETAŞ)
unvanlarında, anonim şirket statüsünde, üç ayrı iktisadi devlet teşekkülü
şeklinde teşkilatlandırılmıştır.
TEİAŞ,
devletin genel enerji politikasına uygun olarak, ülkedeki tüm iletim
tesislerini devralmak, elektrik iletimi, yük tevzi ve işletme planlaması
hizmetlerini yürütmek üzere 01.10.2001 tarihinde faaliyete geçirilmiştir.
TEİAŞ,
233 sayılı KHK sistemi içinde, iktisadi devlet teşekkülü olarak ve mevcut
mevzuat ve ana statüsü hükümleri çerçevesinde, Enerji Piyasası Düzenleme
Kurumundan (EPDK) 13.03.2003 tarihinde aldığı iletim lisansı çerçevesinde,
yeni piyasa yapısına uygun çıkarılması talebinde bulunulduğu
anlaşılmaktadır.
Sorunun
çözümü için davanın tarafı olan şirket tüzel kişiliklerinin hukuki statüsü
ile davanın konusunun belirlenmesi gerekmektedir.
233
sayılı Kanun Hükmünde Kararnamenin (KHK) 3. maddesine ve 20.02.2001 tarih
ve 4628 sayılı Elektrik Piyasası Kanununa dayanılarak çıkarılan ve
02.03.2001 tarihli 24334 sayılı RG.de yayımlanarak yürürlüğe giren 05.02.2001
tarih ve 2001/2026 sayılı Bakanlar Kurulu Kararının 1. Maddesi uyarınca,
12.08.1993 tarih ve 93/4789 sayılı Bakanlar Kurulu Kararı ile Türkiye
Elektrik Kurumunun 1994 yılında Türkiye Elektrik Üretim İletim A.Ş.(TEAŞ)
ve Türkiye Elektrik Dağıtım A.Ş.(TEDAŞ) olarak yapılandırmasından sonra, 05
Şubat 2001 tarih ve 2001/2026 sayılı Bakanlar Kurulu Kararı ile Türkiye
Elektrik Üretim İletim A.Ş. 01.10.2001 tarihinden itibaren; 1) Türkiye
Elektrik Ticaret ve Taahhüt A.Ş. (TETAŞ), 2) Elektrik Üretim A.Ş. (EÜAŞ) ve
3) Türkiye Elektrik iletim A.Ş. (TEIAŞ) olmak üzere üç ayrı Kamu iktisadi
Teşekkülü olarak yeniden yapılandırılmıştır. Kararın 2. Maddesine göre ise,
Söz konusu iktisadi devlet teşekküllerinin faaliyet konularının kapsamı,
merkezleri ve sermayeleri ana statülerinde belirtilir.
Yüksek
Planlama Kurulunun (YPK) 11.06.2001 tarih ve 2001/T-19 sayılı kararı ile
onaylanmış, 29.06.2001 tarih ve 24447 sayılı Resmi Gazetede yayımlanarak
yürürlüğe giren TEİAŞ ana statüsünün 3 maddesinde "Bu Anastatü ile
teşkil olunan Türkiye Elektrik iletim A.Ş. (Teşekkül) tüzel kişiliğe sahip,
faaliyetlerinde özerk ve sorumluluğu sermayesiyle sınırlı bir İktisadi
Devlet Teşekkülüdür." hükmü, 21. maddesinde ise, "Bu Anastatüde
bulunmayan hususlarda K.H.K. hükümleri uygulanır" hükmü bulunmaktadır.
233
sayılı Kamu iktisadi Teşebbüsleri Hakkında Kanun Hükmünde Kararnamenin 4.
maddesindeki "1. Teşebbüsler tüzelkişiliğe sahiptir. /2. Teşebbüsler,
bu Kanun Hükmünde Kararname ile saklı tutulan hususlar dışında özel hukuk
hükümlerine tabidir./3. Teşebbüsler, Genel Muhasebe Kanunu ile Devlet İhale
Kanunu hükümlerine ve denetimine tabi değildir./4. Teşebbüslerin
sorumlulukları sermayeleri ile sınırlıdır. Teşebbüslerin sermayesi, ilgili
bakanlığın talebi üzerine Koordinasyon Kurulunca tesbit edilir." hükmü
ile teşebbüslerin faaliyetlerinde özel hukuk hükümlerine tabi olacağı
belirlenmiştir.
Diğer
taraftan, Bakanlar Kurulunun 12.08.1993 tarih ve 93/4789 sayılı Kararı ile,
Türkiye Elektrik Üretim-İletim A.Ş. (TEAŞ) ve Türkiye Elektrik Dağıtım A.Ş.
(TEDAŞ) adı altında iki ayrı İktisadi Devlet Teşekkülü olarak yeniden
yapılandırılmıştır. 1994 yılında TEAŞ ve TEDAŞ tüzel kişiliklerine
kavuşmuşlardır.
Bugün
Elektrik dağıtım ve perakende satış sektöründe rekabete dayalı bir ortamın
oluşturulması ve gerekli reformların yapılmasını teminen dağıtım bölgeleri
baz alınarak Kamu mülkiyetindeki elektrik işletmelerinin yeniden yapılandırılması
suretiyle elektrik enerjisi dağıtım hizmetlerinin özelleştirilmesine karar
verilmiş ve TEDAŞ 02.04.2004 tarih ve 2004/22 sayılı Özelleştirme Yüksek
Kurulu Kararı ile özelleştirme kapsam ve programına alınmıştır. Dağıtım
bölgeleri yeniden belirlenerek, Türkiye 21 dağıtım bölgesine ayrılmıştır.
Bu kapsamda FEDAŞ kurumu da özelleştirme kapsamında 233 sayılı KHK tabi bir
teşebbüs olup yukarıda açıklanan hükümler davacı taraf içinde geçerlidir.
Dava tarihinde FEDAŞ özelleştirme işlemleri devam etmektedir.
Davaya
konu işlem ise, davalı tarafın sözleşmeye dayalı cezai şart uygulamasından
kaynaklanan bir işlem olmakla, yukarıdaki açıklamalar ile birlikte
değerlendirildiğinde davaya konu, cezai şartın faturalandırılmasından
ibaret işlemin özel hukuk hükümlerine göre adli yargı yerinde görüm ve
çözümü gerektiği anlaşılmaktadır. Benzer konuda, Uyuşmazlık Mahkemesinin
emsal teşkil eden, E: 2012/129 K: 2013/621 K.T : 13.05.2013 tarihli
"Dicle Elektrik Dağıtım AŞ hakkında Sistem Kullanım Anlaşmasının 10.
maddesi ve Yöntem Bildiriminin 1.5 maddesi uyarıca ceza faturası
düzenlenerek bunların bildirimine ilişkin Türkiye Elektrik iletim Anonim
Şirketi Genel Müdürlüğü işlemi ile aynı yazı ekinde yer alan ceza
faturasının iptali ve yürütmenin durdurulması istemiyle açılan davanın,
cezai şartın yer aldığı Sistem Kullanım Anlaşmasının kamu hukuku ağırlıklı
değil, tarafların serbest iradeleri ile oluştuğu, olayda idarece kamu
gücüne dayalı resen ve tek yanlı olarak tesis edilmiş bir işlemin söz
konusu olmadığı hususları gözetildiğinde ADLİ YARGI YERİNDE görülmesi
gerektiği hk." Özet başlıklı kararı da aynı yöndedir.” demek
suretiyle, 2247 sayılı Kanun'un 10. ve 13. maddeleri gereğince, olumlu
görev uyuşmazlığı çıkarılmasına ve dosyanın Uyuşmazlık Mahkemesi
Başkanlığına gönderilmesine karar vermiştir.
Başkanlıkça, 2247 sayılı Yasa’nın 13.
maddesine göre Danıştay Başsavcısı’nın da yazılı düşüncesi istenilmiştir.
4-DANIŞTAY
BAŞSAVCISI; aynen, “İdari Yargı Düzeni, hukuk devletlerinde, hukuka bağlı
olması gereken kamu idaresinin işlem ve eylemlerinin hukuka uygunluğunun
yargısal yöntemlerle denetlenmesinin sağlanması amacıyla var olan yargı
düzenidir. Bu yargı düzenine mensup mahkemelerde açılacak iptal davalarının
konusu ise, 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu'nun 2'nci maddesinin
1'inci fıkrasının (a) bendinde, idari işlemler olarak gösterilmiştir.
Gerek
Uygulama, gerekse Öğreti'de, idari işlemin tanımı, idarenin kamu hizmetinin
yürütümü amacıyla ve tek yanlı irade açıklamasıyla tesis etmiş olduğu kesin
ve yürütülmesi gerekli işlemler olarak yapılmaktadır. Bu tanıma göre, idari
yargı yerlerinde iptal davasına konu edilecek hukuksal işlemlerin; öncelikle,
kamu idaresinin işlemi olması, kamu hizmetinin yürütülmesi amacıyla tesis
edilmiş bulunması, kamu idaresinin tek yanlı irade açıklamasının ürünü
olması ve nihayet kesin ve icrai nitelikte olması zorunludur.
Olumlu
görev uyuşmazlığı çıkarılan davada; davacı elektrik dağıtım şirketinin,
İletim Sistemi, Sistem Kullanım ve Sistem İletişim Tarifelerini Hesaplama
Yöntem Bildirimi'nin 1.5 maddesi gereğince davalı idarece ceza faturası düzenlenmesine
ilişkin işlemin dava konusu edildiği anlaşılmakta olup; dava konusu ceza
işleminin kamu tüzel kişiliğine sahip davalı ile davacı arasında imzalanan
özel hukuk ilişkisine dayanan bir anlaşmaya dayalı olmadığı gibi akdi bir
ilişkiye de dayalı olmadığı, davalı idare tarafından kamu gücüne dayalı
olarak tek yanlı iradeye dayalı olarak tesis edildiği anlaşıldığından idari
işlem niteliğinde olan dava konusu işleme karşı açılan davanın görüm ve
çözümünde "İdari Yargı Yerinin" görevli olduğu sonucuna
varılmıştır….” demek suretiyle, 2247 sayılı Kanunun 13' üncü maddesi uyarınca
yapılan başvurunun kabulüne hukuki olanak bulunmadığı yolunda yazılı
düşünce vermiştir.
5-İNCELEME VE GEREKÇE: Uyuşmazlık Mahkemesi Hukuk
Bölümü’nün, Serdar ÖZGÜLDÜR’ün Başkanlığında, Üyeler: Eyüp Sabri BAYDAR, Ali
ÇOLAK, Nurdane TOPUZ, Ertuğrul
ARSLANOĞLU, Ayhan AKARSU ve Mehmet AKBULUT’un katılımlarıyla yapılan
2.6.2014 günlü toplantısında;
l-İLK
İNCELEME: Başvuru yazısı ve dava dosyası örneği üzerinde 2247 sayılı
Yasa'nın 27. maddesi gereğince yapılan incelemeye göre, davalı vekilinin anılan Yasanın 10/2.
maddesinde öngörülen yönteme uygun olarak yaptığı görev itirazının
reddedilmesi ve dahi 12/1. maddede belirtilen süre içinde başvuruda
bulunması üzerine Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı'nca 10.maddede öngörülen
biçimde olumlu görev uyuşmazlığı çıkarıldığı anlaşılmaktadır. Usule ilişkin
herhangi bir noksanlık bulunmadığından görev uyuşmazlığının esasının
incelenmesine oybirliği ile karar verildi.
6-II-ESASIN
İNCELENMESİ: Raportör-Hakim Taşkın ÇELİK’in, davanın çözümünde idari
yargının görevli olduğu yolundaki raporu ile dosyadaki belgeler okunduktan;
ilgili Başsavcılarca görevlendirilen Yargıtay Cumhuriyet Savcısı Mehmet
BAYHAN’ın davada adli yargının, Danıştay Savcısı Mehmet Ali GÜMÜŞ’ün ise
davada idari yargının görevli olduğu yolundaki sözlü açıklamaları da
dinlendikten sonra GEREĞİ GÖRÜŞÜLÜP DÜŞÜNÜLDÜ:
Dava,
Davacı Şirkete, İletim Sistemi, Sistem Kullanım ve Sistem İşletim
Tarifelerini Hesaplama Yöntem Bildiriminin 1.5. maddesinde yer alan
"iletim sistemine doğrudan bağlı tüketiciler ve dağıtım lisansına
sahip tüzel kişilerin iletim sisteminin her bir ölçüm noktasında
çekecekleri endüktif reaktif enerjinin/verecekleri kapasitif reaktif enerjinin,
aktif enerjiye oranının ilgili mevzuata uygun olmaması" hükmünün ihlal
edildiği gerekçesiyle, 11.284,25 TL tutarındaki Kasım 2008 dönemine ait
sistem kullanım cezası verilmesine ilişkin 29.01.2013 gün ve 078330 sayılı
ceza faturası işleminin iptali istemiyle açılmıştır.
Evvelce
konu bir başka dosya münasebetiyle Mahkememiz gündemine gelmiş olup,
13.5.2013 tarih ve E.2012/129, K.2013/621 sayılı kararımızla adli yargı
yeri görevli kılınmış olmakla beraber; elde edilen yeni bilgi ve belgeler
uyarınca konunun yeniden ele alınarak değerlendirme yapılmasında hukuki
yarar bulunmaktadır.
Mahkememizce
yapılan araştırmalar Neticesinde; Özelleştirme Yüksek Kurulu’nun 01.10.2010
gün ve 2010/86 sayılı Kararı ile Türkiye Elektrik Dağıtım A.Ş.’nin Fırat
Elektrik AŞ.’ndeki %100 hissesinin, 230.250.000 ABD doları bedelle Aksa
Elektrik Perakende Satış A.Ş.’ne devredilmesine karar verildiği, davacı ile
davalı arasında bu devre istinaden 31.03.2010 tarihli Sistem Kullanım
Antlaşmasının imzalandığı, sonrasında hisse devrinin 31.12.2010 tarihinde tamamı
ile gerçekleşmesi ile Fırat Elektrik A.Ş.’nın özelleştirme işleminin
tamamlandığı, sonrasında davalı kurum tarafından, taraflar arasında
imzalanan sistem kullanım anlaşmasının 10. Maddesinde belirtilen cezai
şartlarından 13. bentte belirtilen yükümlülüğün Kasım 2008 tarihinde tespit
edilen ihlali nedeni ile davacı kuruma 11.284,25 TL ceza kesildiği, davacı
vekili tarafından, kesilen fatura tarihi itibari ile henüz davacı şirketin
özelleştirilmediğini, bu nedenle kendilerinin ceza faturasına konu
mablağdan sorumlu olmadıklarını belirterek, idare mahkemesinde dava açtığı,
davalı vekilinin süresinde yargı yolu itirazında bulunması üzerine dosyanın
Mahkememiz önüne geldiği tespit edilmiştir.
Yukarıdaki
açıklamalardan da anlaşılacağı üzere, görev uyuşmazlığına neden olan sorun,
dava konusu ceza faturasının idari işlem niteliği taşıyıp taşımadığı
hususudur. Bu nedenle dava konusu işlemin niteliğinin belirlenmesi gerekmektedir.
En temel tanımı ile idari işlem; idari fonksiyonun yerine getirtilmesi için
yapılan kamu hukuku işlemleridir ve bu işlemleri diğer işlemlerden ayıran
üç temel özelliği vardır. Bunlar; İdare tarafından, tek taraflı irade beyanı
ile, üstün yetki ve ayrıcalıklar kullanılmak sureti ile yapılmasıdır. Dava
konusu ceza faturasının, bu özellikleri taşıyıp taşımadığı hususu, konunun
anlaşılabilirliğini artırmak açısından ayrı başlıklar altında
incelenmiştir. Ayrıca, ceza faturasına esas tarihler itibari ile davacı ile
davalı arasındaki ilişkisinin hukuki statüsü de ayrı bir başlık altında
incelenecektir.
İşlemin İdare Tarafından Yapılmış Olması :
Dava
konusu ceza faturası TEİAŞ tarafından düzenlenmiştir. Bu noktada TEİAŞ’ın
hukuki niteliğinin belirlenmesi gerekmektedir. Ancak bu başlık altındaki
açıklamalarımıza geçmeden önce belirtilmesi gereken önemli bir husus, tüm
tespit ve değerlendirmelerin dava konusu ceza faturasının tanzim tarihi
olan 29.01.2013 tarihi itibari ile yürürlükte bulunan 4628 sayılı Kanun
çerçevesinde yapıldığı, 30.03.2013 gün ve 28603 sayılı Resmi Gazete’de
yayınlanarak yürürlüğe giren 14.03.2013 gün ve 6446 sayılı Enerji Piyasası
Kanunu’nun değerlendirmeye alınmadığıdır.
Elektrik sektöründeki dağınık yapıyı ortadan
kaldırmak ve işletme bütünlüğünü sağlamak amacıyla 15.0.1970 gün ve 1312
sayılı Kanun ile Türkiye Elektrik Kurumu (TEK) kurulmuş, imtiyazlı
şirketlerin görev bölgeleri ve belediye sınırları dışında tüm yurtta
elektriğin üretim, iletim, dağıtım ve satış hizmetleri TEK bünyesinde
toplanmıştır. Hizmetlerin daha etkin, daha verimli ve çağdaş bir şekilde
sürdürülebilmesi amacıyla ve özelleştirme politikaları çerçevesinde TEK,
Bakanlar Kurulunun 12.8.1993 tarih ve 93/4789 sayılı Kararı ile, Türkiye
Elektrik Üretim-İletim A.Ş. (TEAŞ) ve Türkiye Elektrik Dağıtım A.Ş. (TEDAŞ)
adı altında iki ayrı İktisadi Devlet Teşekkülü olarak yeniden
yapılandırılmıştır.
233 sayılı Kanun
Hükmünde Kararname'nin (KHK) 3.maddesine ve 20.02.2001 tarih ve 4628 sayılı
Elektrik Piyasası Kanununa dayanılarak çıkarılan ve 02.03.2001 tarihinde
yürürlüğe giren 05.02.2001 tarih ve 2001/2026 sayılı Bakanlar Kurulu Kararı
uyarınca TEAŞ; Türkiye Elektrik İletim AŞ (TEİAŞ), Elektrik Üretim AŞ (EÜAŞ)
ve Türkiye Elektrik Ticaret ve Taahhüt AŞ (TETAŞ) unvanlarında, anonim
şirket statüsünde, üç ayrı iktisadi devlet teşekkülü şeklinde
teşkilatlandırılmıştır.
3/3/2001 gün ve 24335 Mük. sayılı Resmi Gazetede yayımlanarak yürürlüğe giren 4628 sayılı Kanun’un
(Rapor kapsamında kısaca “4628 sayılı
Kanun “ olarak adlandırılacaktır.) (Mülga: 14/3/2013-6446/30 md.) 2. maddesinin, iletim hizmetini düzenleyen “b” bendinde; “İletim faaliyeti gösterebilecek tüzel kişiler:
Elektrik enerjisi iletim faaliyetleri Türkiye Elektrik İletim Anonim
Şirketi tarafından yürütülür.
Kamu mülkiyetindeki tüm iletim tesislerini
devralmak, kurulması öngörülen yeni iletim tesisleri için iletim yatırım
planı yapmak, yeni iletim tesislerini kurmak ve işletmek, Türkiye Elektrik
İletim Anonim Şirketinin görevidir.
(Değişik paragraf: 09/07/2008 - 5784 S.K./2. md.) Türkiye Elektrik İletim Anonim
Şirketi; ayrıca, Kurul onayına tabi olan iletim, bağlantı ve sistem
kullanım tarifelerini ve şebeke Yönetmeliğini hazırlar, revize eder,
deN.ler ve yük dağıtımı ile frekans kontrolünü gerçekleştirir, iletim
sisteminde ikame ve kapasite artırımı yapar, gerçek zamanlı sistem
güvenilirliğini izler, sistem güvenilirliğini ve elektrik enerjisinin
öngörülen kalite koşullarında sunulmasını sağlamak üzere gerekli yan
hizmetleri belirler ve bu hizmetleri Yan Hizmetler Yönetmeliği hükümleri
doğrultusunda sağlar.
Türkiye Elektrik İletim Anonim Şirketi, Bakanlığın
kararı doğrultusunda uluslararası enterkonneksiyon çalışmalarını yapar,
iletim sistemine bağlı ve/veya bağlanacak olan serbest tüketiciler dahil
tüm sistem kullanıcılarına şebeke Yönetmeliği ve iletim lisansı hükümleri
doğrultusunda eşit taraflar arasında ayrım gözetmeksizin iletim ve bağlantı
hizmeti sunar.
Piyasanın gelişimine bağlı olarak Kurul kararı
doğrultusunda yeni ticaret yöntemleri ve satış kanallarının uygulanabilmesine
yönelik alt yapının geliştirilmesi ve uygulanması Türkiye Elektrik İletim
Anonim Şirketi tarafından yürütülür.
Türkiye Elektrik İletim Anonim Şirketi, yönetmelik
çerçevesinde, dağıtım şirketleri tarafından hazırlanan talep tahminlerini
esas alarak üretim kapasite projeksiyonunu hazırlar ve Kurul onayına sunar.
(Değişik paragraf: 09/07/2008 - 5784 S.K./2. md.) İletim şebekesi dışında, ulusal
iletim sistemi için geçerli standartlara uygun olan ve üretim faaliyeti
gösteren tüzel kişinin lisansı kapsamındaki üretim tesisi ile müşterileri
ve/veya iştirakleri ve/veya serbest tüketiciler arasında özel direkt hat
tesisi, Türkiye Elektrik İletim Anonim Şirketi ile üretim faaliyeti gösteren
tüzel kişi arasında yapılacak kontrol anlaşması ile mümkündür.
(Ek paragraf: 09/07/2008 - 5784 S.K./2. md.) Türkiye Elektrik İletim Anonim
Şirketi, uluslararası enterkonneksiyon hatlarının ulusal sınırlar dışında
kalan kısmının tesisi ve işletilmesini yapabilir ve/veya bu amaçla
uluslararası şirket kurabilir ve/veya kurulmuş uluslararası şirketlere
ortak olabilir ve bölgesel piyasaların işletilmesine ilişkin organizasyonlara
katılabilir.” şeklindeki düzenleme ile elektrik iletim görevinin TEİAŞ’a
verildiği ve TEİAŞ’ın bu görevi ne şekilde yerine getireceği düzenlenmiştir.
29.06.2001
gün ve 24447 sayılı Resmi Gazetede yayınlanarak yürürlüğe giren TEİAŞ Ana
Statüsü’nün (Rapor Kapsamında kısaca “Ana Statü” olarak adlandırılacaktır.)
3. maddesinin 2.fıkrasında; “ Teşekkül EPK, K.H.K., ve bu Anastatü
hükümleri saklı kalmak üzere özel hukuk hükümlerine tabiidir. “ denilmek
sureti ile Enerji Piyasası Kanunu, 233 sayılı Kanun Hükmünde Kararname ve
Kuruluş Statüsü ile verilen görevler dışında TEİAŞ’ın özel hukuk hükümlerine
tabi olacağı düzenlenmiştir.
Dolayısıyla, Elektrik Piyasası Kanunu’nun yukarıda
belirtilen 2. maddesinin b bendinin 2 kısmında belirtilen “(Değişik
paragraf: 09/07/2008 - 5784 S.K./2. md.) Türkiye
Elektrik İletim Anonim Şirketi; ayrıca, Kurul onayına tabi olan iletim,
bağlantı ve sistem kullanım tarifelerini ve şebeke Yönetmeliğini hazırlar,
revize eder, deN.ler ve yük dağıtımı ile frekans kontrolünü gerçekleştirir,
iletim sisteminde ikame ve kapasite artırımı yapar, gerçek zamanlı sistem
güvenilirliğini izler, sistem güvenilirliğini ve elektrik enerjisinin
öngörülen kalite koşullarında sunulmasını sağlamak üzere gerekli yan hizmetleri
belirler ve bu hizmetleri Yan Hizmetler Yönetmeliği hükümleri doğrultusunda
sağlar.” şeklinde görevleri yerine getirdiği esnada, TEİAŞ özel hukuk
hükümlerinden ayrı tutulmuş, idare hukuku alanına dahil edilmiştir. Bu
anlamda, dava konusu işlemin, TEİAŞ’ın kamusal ağırlıklı görevleri arasında
sayıldığını söylemek yerinde olacaktır.
İşlemin Tek Taraflı İrade Beyanı İle Yapılmış
Olması:
c) Dava
konusu ceza faturasının, davalı TEİAŞ tarafından tek taraflı irade olarak
düzenlendiğinde herhangi bir kuşku bulunmamaktadır. Bu başlık altında
irdelenmesi gereken esas sorun, ceza faturasının dayanağını oluşturan
Sistem Kullanım Anlaşması ve bunun eki niteliğindeki İletim Sistemi Sistem
Kullanım ve Sistem İşletim Tarifelerini Hesaplama Yöntem Bildirimi’nin
niteliğidir. Tarafların özgür iradeleri ile imzaladıkları Sistem kullanım
anlaşmasının ve yine tarafların özgür iradeleri ile kabul ettikleri yöntem
bildiriminin uygulanması amacı ile tesis edilen bir işlemin, evleviyetle
özel hukuk hükümlerine tabi olacağı; aksi durumda ise idari hukuku
hükümlerinin söz konusu olacağı açıktır. Bu anlamda Sistem Kullanım
Anlaşmasının ve Yöntem Bildiriminin niteliğinin belirlenmesi önem taşımaktadır.
b.1)
Sistem Kullanım Anlaşması Yönünden :
3.3.2001 gün ve 24335 Mük. sayılı Resmi Gazetede yayınlanarak yürürlüğe giren 4628 sayılı Kanun
‘un 14/3/2013günlü ve 6446sayılı
kanunun 30.maddesiyle değişmeden önceki, ““Amaç, kapsam ve tanımlar”
başlıklı 1.maddesinin üçüncü fıkrasının 40.numaralı bendinde; “Bağlantı ve
sistem kullanım anlaşmaları: İlgili bağlantı ve sistem kullanım tarifesinin
fiyatları, hükümleri ve şartlarını içeren ve bir üretim şirketi, otoprodüktör,
otoprodüktör grubu, dağıtım şirketi ya da tüketicilerin iletim sistemine ya
da bir dağıtım sistemine erişmeleri ya da bağlantı yapmaları için ilgili
kullanıcıya özgü koşul ve hükümleri kapsayan anlaşmaları ” şeklinde
tanımlanmıştır.
Ana
Statüsü’nün “Tanımlar” başlıklı 2. maddesinde de, 4628 sayılı Kanun’a
paralel şekilde; “ Bağlantı ve
Sistem Kullanım Anlaşmaları: İlgili bağlantı ve sistem kullanım
tarifesinin fiyatları, hükümleri ve şartlarını içeren ve bir üretim
şirketi, otoprodüktör, otoprodüktör grubu, dağıtım şirketi ya da
tüketicilerin iletim sistemine ya da bir dağıtım sistemine erişmeleri ya da
bağlantı yapmaları için ilgili kullanıcıya özgü koşul ve hükümleri kapsayan
anlaşmaları “ şeklinde tanımlanmıştır.
Ana
Statüsü’nün 4. maddesinin 11.bendinde; “ İletim sistemine bağlı tüm
kamu ve özel tüzel kişiler, Ticaret A.Ş. ve Serbest Tüketiciler ile
Bağlantı ve Sistem Kullanım Anlaşmaları; üretim ve dağıtım kamu ve özel
tüzel kişiler ile Yan Hizmet Anlaşmaları yapmak” görev TEİAŞ’a verilmiştir.
4628 sayılı
Kanun’un (Mülga: 14/3/2013-6446/30
md.)2. maddesinin, iletim hizmetini düzenleyen “b” bendinde;
Değişik paragraf: 09/07/2008 - 5784
S.K./2. md.) Türkiye Elektrik
İletim Anonim Şirketi; ayrıca, Kurul onayına tabi olan iletim, bağlantı ve
sistem kullanım tarifelerini ve şebeke Yönetmeliğini hazırlar, revize eder,
deN.ler ve yük dağıtımı ile frekans kontrolünü gerçekleştirir, iletim
sisteminde ikame ve kapasite artırımı yapar, gerçek zamanlı sistem
güvenilirliğini izler, sistem güvenilirliğini ve elektrik enerjisinin
öngörülen kalite koşullarında sunulmasını sağlamak üzere gerekli yan
hizmetleri belirler ve bu hizmetleri Yan Hizmetler Yönetmeliği hükümleri
doğrultusunda sağlar.” denilmek sureti ile sistem kullanım anlaşmasına konu
kullanım tarifelerinin TEİAŞ tarafından EPDK’nın onayı alınmak sureti ile
hazırlanacağı belirtilmiştir.
Ana
Statüsü’nün “Tanımlar” başlıklı 2. maddesinde “Bağlantı ve Sistem Kullanım Tarifeleri: ilgili bağlantı ve
sistem kullanım anlaşmalarına dahil edilerek Teşekküle doğrudan ödenecek
olan ve iletim sistemi ya da bir dağıtım sistemine bağlantı ve sistem
kullanımı için eşit taraflar arasında ayrım yapılmaması esasına dayalı
Bağlantı fiyatları açısından şebeke yatırım maliyetlerini kapsamayan ve
bağlantı yapmış olan tüzel kişinin namına oluşan masraflar ile sınırlı olan
fiyatları, hükümleri ve şartları içeren tarifeleri “ şeklinde tanımlanmış,
aynı statünün 4. maddesinin 12. bendinde de; “İletim Tarifesi ile Bağlantı
ve Sistem Kullanım Tarifelerini hazırlamak, gerektiğinde revize etmek”
görevi TEİAŞ’a verilmiştir.
22.01.2003
tarih ve 25001 sayılı Resmi Gazete’de Yayınlanan Elektrik Piyasası Şebeke
Yönetmeliği’nin 8. maddesinde; Ek -
5 Bölüm 1'de yer alan standart planlama verileri ile iletim sistemine
bağlanacak tesis ve/veya teçhizata ilişkin bilgilerin tüzel kişi tarafından
TEİAŞ'a verildiği tarihten itibaren altmış gün içerisinde bağlantı ve/veya
sistem kullanım anlaşması TEİAŞ tarafından tüzel kişiye önerilir. TEİAŞ'ın
bağlantı ve/veya sistem kullanım anlaşması önerisini yapabilmesi için ek
bilgiye ihtiyaç duyması halinde, Ek - 5 Bölüm 2'de yer alan ayrıntılı
planlama verileri de tüzel kişiden talep edilebilir. Bu hallerde TEİAŞ
tarafından bağlantı ve/veya sistem kullanım anlaşmasının önerilmesine ilişkin
süre doksan gün olarak uygulanır. Tüzel kişi TEİAŞ'ın anlaşma önerisine
otuz gün içerisinde yazılı yanıt verir.
Tarafların mutabakatı halinde bağlantı ve/veya
sistem kullanımına ilişkin hüküm ve şartları içeren bağlantı ve/veya sistem
kullanım anlaşması imzalanır. TEİAŞ ve lisans sahibi tüzel kişinin,
bağlantı ve/veya sistem kullanımına ilişkin anlaşmanın hükümleri üzerinde
mutabakata varamamaları halinde, ihtilaflar Kanunun ve tarafların ilgili
lisanslarının hükümlerine göre Kurum tarafından çözüme kavuşturulur ve konu
hakkında alınan Kurul kararları bağlayıcıdır.
İletim sistemine halihazırda bağlı olan üretim
tesisleri ile bağlantı ve/veya sistem kullanımına ilişkin olarak üretim
tesisleri dışında gerçek ve tüzel kişiler tarafından TEİAŞ'a yapılan diğer
başvurularda da aynı süreç uygulanır.” şeklindeki düzenleme ile Dağıtım
şirketlerinin TEİAŞ ile Sistem Kullanım anlaşması ve/veya Bağlantı
anlaşması imzalaması gerektiği belirtilmiştir.
27/03/2003
tarihli ve 25061 sayılı Resmi Gazete’de yayınlanan Elektrik Piyasasında
İletim ve Dağıtım Sistemlerine Bağlantı ve Sistem Kullanımı Hakkında
Tebliğ’in (Rapor kapsamında kısaca “tebliğ “ olarak adlandırılacaktır.) “
İletim sistemine bağlantı ve/veya sistem kullanım anlaşmaları” başlıklı 4.
maddesinde; “ İletim sistemi kullanıcıları, TEİAŞ ile Ek-1’de yer alan
anlaşmaları yapar. İletim sistemine bağlantı ve/veya sistem kullanım
anlaşmalarına ilişkin başvurular, Elektrik Piyasası Şebeke Yönetmeliğinde
belirlenen usul ve esaslara göre yapılır. Bağlantı anlaşması ve sistem
kullanım anlaşması başvuruları eşzamanlı olarak yapılır.
Bağlantı
ve/veya sistem kullanımına ilişkin olarak TEİAŞ ile iletim sistemi
kullanıcısı arasında, bu Tebliğ uyarınca TEİAŞ tarafından hazırlanan ve
Kurul tarafından onaylanan standart anlaşmalar kullanılır. Bu anlaşmaların
genel hükümlerinde, Kurul onayı olmaksızın değişiklik yapılamaz. Bağlantı
anlaşmasında fiziki bağlantıya ilişkin termin programı, sistem kullanım
anlaşmasında iletim sisteminin kullanılmaya başlanması için öngörülen tarih
yer alır.
İletim
sistemine aynı bağlantı noktasından doğrudan bağlanmak isteyen birden fazla
tüketicinin ve dağıtım şirketinin bulunması ve başvuru taleplerinin tümünün
karşılanmasının mümkün olmaması halinde TEİAŞ;
a) Tüm
başvuru sahiplerini durumdan bilgilendirir,
b) Dağıtım
şirketi tarafından yapılan başvuruya öncelik tanır,
c) Bu Tebliğ
kapsamındaki yükümlülüklerin yerine getirilmesi kaydıyla başvuru sırasına
göre bağlantı ve/veya sistem kullanım anlaşmalarını imzalar.
Bağlantı
yapılması öngörülen bağlantı noktası itibarıyla sisteme bağlantı
yapılmasının mümkün olmaması durumunda TEİAŞ; gerekçelerini başvuru
sahibine yazılı olarak bildirmek suretiyle bir başka bağlantı noktası
teklif edebilir.
TEİAŞ;
alternatif bağlantı noktası gösterememesi veya teklif ettiği alternatif
bağlantı noktasının başvuru sahibi tarafından kullanılabilir bir nokta
olarak görülmemesi veya sistem kullanımı açısından kapasitenin yetersiz
olması nedeniyle genişleme yatırımı veya yeni yatırım yapılmasının gerekli
olduğu ve yeterli finansmanın mevcut olmadığı hallerde, söz konusu yatırımı
kendi adına, başvuru sahibi tarafından finansmanı sağlanarak ilgili mevzuat
kapsamındaki teknik standartlara uygun olarak yapılmasını isteyebilir. Bu
durumda; gerçekleşen yatırıma ait toplam harcama tutarı, iletim sistemi kullanıcısı
ile TEİAŞ arasında yapılacak bağlantı ve sistem kullanım anlaşmaları
çerçevesinde iletim sistemi kullanıcısının ödemekle yükümlü olduğu iletim
tarifesi bedelinden düşülür.
İletim
sistemine doğrudan bağlanmak isteyen tüketicilerin başvuruları TEİAŞ
tarafından ancak Elektrik Piyasası Lisans Yönetmeliğinin 38 inci maddesinde
belirlenen gerekçeler çerçevesinde reddedilebilir ve ret gerekçeleri
başvuru sahibine yazılı olarak bildirilir.”denilmek sureti ile Sistem
kullanım anlaşmalarının ne şekilde yapılacağı ve nasıl uygulanacağı
düzenlenmiştir.
b.2) İletim
Sistemi, Sistem Kullanım ve Sistem İletişim Tarifelerini Hesaplama Yöntem
Bildirimi Yönünden;
4628 sayılı
Kanun’un 5. maddesinde “(…)a)Bu Kanun hükümlerinin uygulanması ve bu
Kanunla kendisine verilen görevleri yerine getirmek için gerekli olan ve
piyasada rekabeti geliştirmeye yönelik olarak gerçek ve tüzel kişilerin
uymaları gereken, talimatları ve tebliğleri, şebeke Yönetmeliğini, dağıtım
Yönetmeliğini, müşteri hizmetleri Yönetmeliğini ve dengeleme ve uzlaştırma
Yönetmeliğini onaylamak(…)..” görevi Enerji Piyasası Düzenleme Kurulu’na
verilmiştir.
Bu görev kapsamında, 21.12.2006 gün ve 1029 sayılı
EPDK Kurul Kararı ile onaylanarak Yöntem Bildirimi ile işbu dava konusu
faturanın tanzimi tarihinde yürürlükte olan 13/12/2007 tarihli ve 1407
sayılı EPDK Kurul Kararı ile onaylanarak 19.12.2007 tarih ve 26735 sayılı
Resmi Gazetede yayınlanan Yöntem Bildirimi uygulamaya konulmuştur. Söz
konusu her iki Yöntem Bildiriminde de cezai işlemler hüküm altına alınmıştır.
Tebliğ’in Geçici 3.maddesinde; “(1) Bağlantı ve
sistem kullanımına ilişkin standart anlaşmalar kullanıcı özellikleri
dikkate alınarak TEİAŞ ve Türkiye Elektrik Dağıtım AŞ tarafından bu
Tebliğin yayım tarihini izleyen otuz gün içerisinde hazırlanarak Kuruma
sunulur. Kullanıcıların lisans almamış olması ve kullanıcılar ile sistem
kullanım anlaşmalarının yapılmamış olması, bu kullanıcıların Elektrik
Piyasası Tarifeler Yönetmeliği uyarınca onaylanan sistem kullanım bedelini
ve/veya sistem işletim bedelini TEİAŞ ve/veya dağıtım şirketine ödeme
yükümlülüklerini ortadan kaldırmaz. / Ancak, dağıtım lisansı sahibi tüzel
kişilerin dağıtım sistemine bağlı üretim faaliyeti gösteren tüzel kişiler
için belirleyecekleri dağıtım sistem kullanımına ilişkin tarifeleri Enerji
Piyasası Düzenleme Kurumunca onaylanana kadar söz konusu tüzel kişilere
dağıtım sistemi kullanım fiyatı tahakkuk ettirilmez.” hükmü yer almış;
1407 sayılı Kurul Kararının ekinde yer alan İletim
Sistemi Sistem Kullanım ve Sistem İşletim Tarifelerini Hesaplama Yöntem
Bildirimi’nin “Fiyatlandırma ile İlgili Diğer Yönetmelikler ve Anlaşmalar”
başlıklı maddesinde ise, Elektrik Piyasası Şebeke Yönetmeliği ve Elektrik
Piyasasında İletim ve Dağıtım Sistemlerine Bağlantı ve Sistem Kullanımı
Hakkında Tebliğ çerçevesinde hazırlanan bağlantı ve sistem kullanım
anlaşmalarının; kullanıcının TEİAŞ ile, (kullanıcının iletim sistemiyle)
olan bağlantısını ve/veya iletim sisteminin kullanımına ilişkin üzerinde
mutabakat sağlanmış olan teknik ayrıntıları ile iletim sisteminin kullanımı
ve/veya sisteme bağlantı konusundaki şartları belirlediği ifade edildikten
sonra, bu kapsamda kullanıcılarla iki tür anlaşma yapılacağı, bunların
Bağlantı Anlaşması ve Sistem Kullanım Anlaşması olduğu, İletim sistemine
doğrudan bağlanan kullanıcıların hem Bağlantı Anlaşması hem de Sistem
Kullanım Anlaşması yapmak zorunda oldukları hüküm altına alınmış; aynı
maddenin devamında ise;
“1.5 Bir kullanıcının, TEİAŞ ile Sistem Kullanım
Anlaşması imzalamamış olmasına rağmen iletim sistemine başlı olarak
faaliyet göstermesi, dolayısıyla iletim sistemini kullanması halinde,
Elektrik Piyasasında İletim ve Dağıtım Sistemlerine Bağlantı ve Sistem Kullanımı
Hakkında Tebliğ’in Geçici 3. maddesi uyarınca Kullanıcıların lisans almamış
olmaları ve/veya sistem kullanım anlaşmalarının yapılmamış olması halinde
dahi bu kullanıcıların Elektrik Piyasası Tarifeler Yönetmeliği
doğrultusunda onaylanan sistem kullanım bedelini ve/veya sistem işletim
bedelini ödeme yükümlülükleri bulunmaktadır. Sistem Kullanım Anlaşması bulunmaksızın
iletim sistemini kullanmakta olan kullanıcılar, iletim sisteminde arz güvenilirliği
ve kalitesinin sağlanması amacıyla aşağıda ver alan ihlallerle karşılaşılması
halinde ilgili cezai işleme tabi olacaktır.” denildikten sonra, dava konusu
ihlalin tanımı: “İletim sistemine doğrudan bağlı tüketiciler ve dağıtım
lisansına sahip tüzel kişilerin İletim Sisteminin her bir ölçüm noktasında
çekecekleri endüktif reaktif enerjinin/verecekleri kapasitif reaktif
enerjinin, aktif enerjiye oranının ilgili mevzuata uygun olmaması” şeklinde
yapılmış; “Kullanıcı Tarafından TEİAŞ’a Ödenmesi Gereken Ceza” ise
“Kullanıcının o ayki Sistem Klanlım Fiyatına göre hesaplanan bedelin %50’si
oranında ceza uygulanır. Ceza, 00.00-24.00 saatleri arasında bir defadan
fazla uygulanmayacaktır” olarak belirlenmiştir.
Tüm bu
düzenlemeler ışığında yapılan değerlendirme Neticesinde; Sistem Kullanım
Anlaşmasının, TEİAŞ tarafından 4628 sayılı Elektrik Piyasası Kanunu, ilgili
Tebliğ ve Ana Statü’nün yukarıda belirtilen maddeleri gereğince
hazırlandığı ve Enerji Piyasası Düzenleme Kurumu’nun 23.05.2003 gün ve
148/1-15 sayılı kararı ile onaylandığı, ancak söz konusu anlaşmanın davacı
tarafından imzalanmadığı; davalı idare tarafından, söz konusu anlaşmanın
10. maddesi ile ihlalin tespit edildiği Kasım 2008 tarihi itibari ile
yürürlükte bulunan Yöntem Bildirimi’nin 1.5 maddesi gereğince, davacıya
11.284,25 TL ceza kesildiği anlaşılmaktadır.
Sonuç
olarak; Sistem Kullanım Anlaşmasının ve 13.12.2007 tarihli ve 1407 sayılı
EPDK Kurul Kararı ile onaylanarak 01.01.2008 tarihinde yürürlüğe giren
İletim Sistemi Sistem Kullanım ve Sistem İşletim Tarifelerini Hesaplama
Yöntem Bildirimi’nin, TEİAŞ tarafından tek taraflı olarak hazırlandığı ve
ceza faturasının tanziminde esas alındığı tespit edilmiştir. Bu durumda
gerek ceza faturasına dayanak olan işlemlerin, gerekse ceza faturası
tutanağının davalı idare tarafından tek taraflı olarak hazırlandığı ve
davacıya uygulandığında kuşku bulunmamaktadır.
b.3) Ceza
Faturasının Tahsilinde İzlenen Usul Yönünden:
TEİAŞ Genel
Müdürlüğü tarafından,Fırat Elektrik Dağıtım A.Ş.’ne gönderilen 12.02.2013
gün ve 1573 numaralı yazıda “……. Bu kapsamda, Ocak 2007-Kasım 2009
dönemleri arasında aylık olarak hesaplanan sistem kullanım ceza faturaları
muhteviyat çizelgeleriyle birlikte yazımız ekinde gönderilmektedir./Ayrıca,
yasal süresi içinde ödenmeyen faturalar için Amme Alacaklarının Tahsil
Usulü Hakkında Kanunun 51. maddesinde öngörülen gecikme zammı uygulanacağı
ve yasal yollardan tahsili cihetine gidileceğinin bilinmesi hususunda
bilgilerinizi ve gereğini rica ederiz.” şeklindeki yazıdan, davalı idare
tarafından ceza faturasının tahsilinde 6183 sayılı Kanun uyarınca işlem
yapıldığı anlaşılmaktadır.
27/03/ 2003
tarihli ve 25061 sayılı Resmi Gazete’de yayınlanan Elektrik Piyasasında
İletim ve Dağıtım Sistemlerine Bağlantı ve Sistem Kullanımı Hakkında
Tebliğ’in ‘Ödeme yükümlülüğü’ başlıklı 12. maddesinde; “Kullanıcı, Kurum
tarafından iletim veya dağıtım faaliyetine ilişkin olarak onaylanan
bağlantı fiyatı ve/veya sistem kullanım ve/veya sistem işletim fiyatları
üzerinden hesaplanan bedeli TEİAŞ ve/veya dağıtım şirketine ödemekle yükümlüdür./
TEİAŞ ve/veya dağıtım şirketi, kullanıcıya tahmini bir bedel tahakkuk
ettirdiği takdirde, kesinleşen bedel üzerinden gerekli düzeltmeleri yapar./
Bağlantı varlıklarının işletme ve bakım masrafları, mülkiyet sınırları
dahilinde ilgili taraflarca karşılanır.” şeklindeki düzenleme ile kullanıcı
tarafından ödenmesi gereken sistem kullanım bedeli düzenlenmiştir.
Aynı
Tebliğin ‘Ödeme prosedürü’ başlıklı 15. maddesinde; “Madde 15- TEİAŞ
ve/veya dağıtım şirketi, her türlü vergi ve yükümlülükler de ilave edilmiş
olan ayrıntılı ödeme bildirimini, takip eden ayın ilk beş günü içerisinde
sistem kullanım anlaşması tarafı olan kullanıcıya gönderir./Söz konusu
kullanıcı, ödeme bildiriminin tebliğ edildiği günü izleyen onbeş gün
içerisinde bildirimde yer alan tutarı, TEİAŞ ve/veya dağıtım şirketine
öder. Ödemede gecikilen süre için 6183 sayılı Amme Alacaklarının Tahsil
Usulü Hakkında Kanunun 51 inci maddesinde öngörülen gecikme zammı
uygulanır.” denilmek sureti ile 6183 sayılı Amme Alacaklarının Tahsili
Hakkındaki Kanuna atıf yapmıştır.
Aynı
maddenin devamında da ; “Maddi hatalar dışında; ödeme bildirimi içeriğine
yapılan herhangi bir itiraz, ödemeyi durdurmaz. TEİAŞ ve/veya dağıtım
şirketinin hatası nedeniyle fazla ödenmiş olan tutar, TEİAŞ ve/veya dağıtım
şirketi tarafından ödeme bildiriminin tebliğ edildiği günden sonraki onbeş
gün içerisinde bir itirazda bulunulması halinde, ödeme tarihini izleyen
onaltıncı günden başlamak üzere 6183 sayılı Amme Alacaklarının Tahsil Usulü
Hakkında Kanunun 51 inci maddesine göre hesaplanan gecikme zammı da dahil
olmak üzere bir sonraki ödeme dönemine ait bedelden mahsup edilir.”
şeklindeki düzenleme ile ödeme emrine itirazın icranın yürütülmesini
durdurmayacağı düzenlenmiş, yine dava idarenin alacağı ile ilgili üstün ve
pozisyon yaratılmıştır.
6183 sayılı Amme Alacaklarının Tahsili Hakkında
Kanun’un 51. maddesinde; (Değişik madde: 25/12/2003 - 5035 S.K./4. md.)Amme
alacağının ödeme müddeti içinde ödenmeyen kısmına vadenin bitim tarihinden
itibaren her ay için ayrı ayrı % 4 oranında gecikme zammı tatbik olunur. Ay
kesirlerine isabet eden gecikme zammı günlük olarak hesap edilir./ Gecikme
zammı bir milyon liradan az olamaz./Gecikme zammı; 213 sayılı Vergi Usul
Kanununa göre uygulanan vergi ziyaı cezalarında bu madde uyarınca
belirlenen oranda, mahkemeler tarafından verilen ve ceza mahiyetinde olan
amme alacaklarında ise bu oranın yarısı ölçüsünde uygulanır. Bunların
dışındaki ceza mahiyetinde olan amme alacaklarına gecikme zammı tatbik edilmez./Bakanlar
Kurulu, gecikme zammı oranlarını aylar itibarıyla topluca veya her ay için
ayrı ayrı, yüzde onuna kadar indirmeye, gecikme zammı oranı ile gecikme
zammı asgari tutarını iki katına kadar artırmaya, ayrıca gecikme zammı
oranını aylar itibarıyla farklı olarak belirlemeye ve gecikme zammını
bileşik faiz usulüyle aylık, üç aylık, altı aylık veya yıllık olarak hesaplatmaya
yetkilidir.” denilmek sureti ile kamu alacaklarına uygulanacak gecikme
zammı ayrıca düzenlenmiştir.
Tüm bu yasal düzenlemelerden, TEİAŞ tarafından
talep edilen ceza faturasının, amme alacağı mahiyetinde olduğu ve bu
nedenle tahsili hakkında 6183 sayılı Kanun’da belirlenen usulün
uygulanmasının öngörüldüğü anlaşılmaktadır. Zira özel hukuk ilişkisine konu
bir alacağın, 6183 sayılı Kanun’un 1. maddesi gereğince kamu alacaklarının
tahsili hakkında öngörülen usulle icra edilmesi mümkün değildir.
İşlemin Kamu Gücüne Dayalı Olması:
En temel
tanımı ile kamu gücü; devletin kamu yararını gerçekleştirebilmesi için özel
kişiler karşısında sahip olduğu üstün yetki ve ayrıcalıklardır.
Yukarıda
ayrıntılı olarak belirtildiği üzere, 4628 sayılı Kanun
2 ve 40. maddeleri, TEİAŞ Ana
Statüsü’nün 4. maddesinin 11.Bendi, Tebliğ’in “İletim sistemine bağlantı
ve/veya sistem kullanım anlaşmaları” başlıklı 4. maddesi gereğince, Dağıtım
Şirketleri ile imzalanacak Sistem Kullanım Anlaşmasını hazırlama görevi
TEİAŞ’a verilmiş, yine Tebliğ’in “İletim sistemine bağlantı ve/veya sistem
kullanım anlaşmaları” başlıklı 4. maddesinde; bu anlaşmaların genel hükümlerinde
Enerji Piyasası Düzenleme Kurulu’nun onayı olmaksızın değişiklik
yapılamayacağı belirtilmiştir.
4628 sayılı Kanun
‘un “ Arz Güvenliği” başlıklı Ek 3.
maddesinin “a” bendinin 1. fıkrasında; Türkiye Elektrik İletim Anonim
Şirketi, iletim kısıtlarını asgari seviyeye indirecek şekilde iletim
şebekesinin planlanmasından, tesisinden, işletilmesinden, sistem
güvenilirliğinin muhafaza edilmesinden ve üretim kapasite projeksiyonu ile
20 yıllık Uzun Dönem Elektrik Enerjisi Üretim Gelişim Planının
hazırlanmasından sorumludur. “ 2. fıkrasında; “Perakende satış lisansına
sahip dağıtım şirketleri, bölgelerindeki serbest olmayan tüketicilerin
elektrik enerjisi ve kapasite talebini karşılamakla yükümlüdürler. Söz konusu
tüzel kişiler her yıl Aralık ayı sonuna kadar, gelecek 5 yıl için, tahmin
ettikleri elektrik enerjisi puant güç taleplerini, ihtiyaç duydukları
elektrik enerjisi miktarını, bu miktarın temini için yaptıkları
sözleşmeleri ve ilave enerji/kapasite ihtiyaçlarını Kuruma bildirmek
zorundadır.” 4.fıkrasında; “Kurum (EPDK), lisans verilen üretim
tesislerinin gerçekleşmelerinin izlenmesinden, ilgili mevzuat kapsamında bu
tesislerin öngörülen zamanda devreye girmesi için gerekli önlemlerin
alınmasından, Türkiye Elektrik İletim Anonim Şirketi tarafından yapılacak
arz-talep dengesi çalışmalarında kullanılmak üzere, 5 yıl içerisinde işletmeye
girecek ve arz hesabında dikkate alınacak lisanslı yeni üretim kapasite
miktarlarının Bakanlığa düzenli aralıklarla bildirilmesinden sorumludur.”,
c bendinde;” Türkiye Elektrik İletim Anonim Şirketi, Türkiye Elektrik
Enerjisi Talep Projeksiyonu Raporunun yayımlanmasını müteakiben, gelecek 20
yılı kapsayacak şekilde yapılan talep tahminini, mevcut arz potansiyelini,
potansiyel arz imkânlarını, yakıt kaynaklarını, iletim ve dağıtım
sisteminin yapısı ve gelişme planlarını, ithalat ve/veya ihracat
imkânlarını ve kaynak çeşitliliği politikalarını dikkate alarak enerji
politikalarının belirlenmesinde yararlanmak üzere Uzun Dönem Elektrik
Enerjisi Üretim Gelişim Planını hazırlayarak Bakanlığın onayına sunar. Bu
plan onaylanmasını müteakip Bakanlık tarafından yayımlanır.” denilmek
sureti ile elektrik iletim hizmetinin güvenliğini sağlamak adına alınması
gereken tedbirler kanunda açıkça belirtilmiş ve TEİAŞ’a bu hususlarda bir
çok görev verilmiştir.
EPDK
tarafından onaylanarak 10.11.2004 tarihli ve 25639 sayılı Resmi Gazete’de
yayımlanarak yürürlüğe giren Elektrik İletim Sistemi Arz Güvenilirliği ve
Kalitesi Yönetmeliğinin, "Reaktif enerjinin kompanzasyonu"
başlıklı 11. maddesinde “İletim sistemine doğrudan bağlı tüketiciler ve
dağıtım lisansına sahip tüzel kişiler tarafından; iletim sistemine
bağlantıyla ilgili her bir ölçüm noktasında ve her bir uzlaşma periyodunda,
sistemden çekilen endüktif reaktif enerjinin sistemden çekilen aktif
enerjiye oranı yüzde ondördü, sisteme verilen kapasitif reaktif enerjinin
sistemden çekilen aktif enerjiye oranı ise yüzde onu geçemez./ İletim
sisteminin her bir ölçüm noktasında öngörülen orana uyulmaması durumunda
kullanıcılara uygulanacak yaptırımlar bağlantı ve sistem kullanım anlaşmalarında
düzenlenir. / Oranların kontrolü ilgili mevzuat hükümleri çerçevesinde yapılır."hükmüne,
Aynı
Yönetmeliğin 01.01.2007 tarihinde yürürlüğe giren Geçici 3. maddesinde,
“1/1/2007 tarihinden itibaren İletim sistemine doğrudan bağlı tüketiciler
için iletim sisteminin her bir ölçüm noktasında aylık çekilen endüktif reaktif
enerjinin sistemden çekilen aktif enerjiye oranı yüzde otuzüç, aylık
sisteme verilen kapasitif reaktif enerjinin sistemden çekilen aktif
enerjiye oranı yüzde yirmi olarak uygulanır. 1/1/ 2008 'den itibaren bu
oranlar sırasıyla yüzde yirmi ve yüzde onbeş olarak uygulanır./ 1/1/2007
tarihinden itibaren dağıtım lisansına sahip tüzel kişiler için, iletim sisteminin
her bir ölçüm noktasında aylık çekilen endüktif reaktif enerjinin sistemden
çekilen aktif enerjiye oranı yüzde elli olarak uygulanır. 1/1/ 2008 'den
itibaren dağıtım lisansına sahip tüzel kişiler için, iletim sisteminin her
bir ölçüm noktasında aylık çekilen endüktif reaktif enerjinin sistemden
çekilen aktif enerjiye oranı yüzde otuzüç, aylık sisteme verilen kapasitif
reaktif enerjinin sistemden çekilen aktif enerjiye oranı yüzde yirmi olarak
uygulanır. / 1/1/2009 tarihinden itibaren ise bu oranlar, bu Yönetmeliğin
11 inci maddesi hükümlerinde yer alan esaslara göre tespit edilir. "
hükmüne yer verilmiştir.
Yönetmelikte
yer alan düzenleme paralelinde reaktif enerji sınır değerlerinin aşımı
ihlali; 23/05/2003 tarih ve 148/1-15 sayılı Enerji Piyasası Düzenleme
Kurulu Kararı ile onaylanan mülga Sistem Kullanım Anlaşmasının "Cezai
Şartlar" başlıklı 10 uncu maddesinde ve TEİAŞ ile Sistem Kullanım
Anlaşması imzalamamış olan kullanıcılar için ise, ilk defa 21/12/2006 tarih
ve 1029 sayılı EPDK Kurul Kararı ile onaylanarak 01/01/2007 tarihinden
itibaren "yürürlüğe giren Yöntem Bildiriminde "İletim sistemine
doğrudan bağlı tüketiciler ve dağıtım lisansına sahip tüzel kişilerin
İletim Sisteminin her bir ölçüm noktasında çekecekleri endüktif reaktif
enerjinin/verecekleri kapasitif reaktif enerjinin, aktif enerjiye oranının
ilgili mevzuata uygun olmaması" şeklinde tanımlanmış, söz konusu ihlal
durumuna ilişkin yaptırım ise, "Kullanıcının o ayki Sistem Kullanım
Fiyatına göre hesaplanan bedelin %50'si oranında ceza uygulanır. Ceza,
00.00-24.00 saatleri arasında bir defadan fazla uygulanmayacaktır."
hükmü ile düzenlenmiştir.
Bu
açıklamalardan hareketle, davalı idare tarafından, elektrik iletim
hizmetinin sağlıklı işlemesini sağlamak amacı ile yerine getirdiği denetim
görevi kapsamında, kanunlarla kendisine verilen üstün yetki ve ayrıcalıklar
kullanılmak sureti ile davacı Fırat Elektrik A.Ş’ne ceza faturasının
kesildiği anlaşılmakla, işlemin tesisinde kamu gücü kullanıldığı sonucuna
varılmıştır.
d) Ceza
Faturasına Esas Tarihler İtibari ile Davacı İle Davalı Arasındaki
İlişkisinin Hukuki Statüsü:
Davaya
konu Ceza Faturası Kasım 2008 tarihine aittir. Yukarıdaki açıklamalarda da
belirtildiği üzere, ceza faturasına konu ihlal tarihinde henüz Fırat
Elektrik A.Ş. özelleştirilmemiştir. Görevli yargı yerinin belirlenmesi
adına TEDAŞ’ın söz konusu tarihteki tüzel kişiliğinin niteliği ve TEİAŞ ile
TEDAŞ arasındaki ilişkinin hukuki vasfı belirlenmelidir.
Yukarıda
ayrıntısı ile belirtildiği üzere, Elektrik
sektöründeki dağınık yapıyı ortadan kaldırmak ve işletme bütünlüğünü
sağlamak amacıyla 15.0.1970 gün ve 1312 sayılı Kanun ile Türkiye Elektrik
Kurumu (TEK) kurulmuş, imtiyazlı şirketlerin görev bölgeleri ve belediye
sınırları dışında tüm yurtta elektriğin üretim, iletim, dağıtım ve satış
hizmetleri TEK bünyesinde toplanmıştır. Hizmetlerin daha etkin, daha
verimli ve çağdaş bir şekilde sürdürülebilmesi amacıyla ve özelleştirme
politikaları çerçevesinde TEK, Bakanlar Kurulunun 12.8.1993 tarih ve
93/4789 sayılı Kararı ile, Türkiye Elektrik Üretim-İletim A.Ş. (TEAŞ) ve
Türkiye Elektrik Dağıtım A.Ş. (TEDAŞ) adı altında iki ayrı İktisadi Devlet
Teşekkülü olarak yeniden yapılandırılmıştır.
233
sayılı Kamu İktisadi Teşebbüsleri Hakkında KHK’nin 2. maddesinde; “ İktisadi devlet teşekkülü
"Teşekkül"; sermayesinin tamamı devlete ait, iktisadi alanda
ticari esaslara göre faaliyet göstermek üzere kurulan, kamu iktisadi
teşebbüsüdür” şeklinde tanımlanmıştır.
233 sayılı Kanun
Hükmünde Kararname'nin (KHK) 3.maddesine ve 20.02.2001 tarih ve 4628 sayılı
Elektrik Piyasası Kanununa dayanılarak çıkarılan ve 02.03.2001 tarihinde
yürürlüğe giren 05.02.2001 tarih ye 2001/2026 sayılı Bakanlar Kurulu Kararı
uyarınca TEAŞ; Türkiye Elektrik İletim AŞ (TEİAŞ), Elektrik Üretim AŞ
(EÜAŞ) ve Türkiye Elektrik Ticaret ve Taahhüt AŞ (TETAŞ) unvanlarında, anonim
şirket statüsünde, üç ayrı iktisadi devlet teşekkülü şeklinde
teşkilatlandırılmıştır.
Bu durumda TEDAŞ
12.08.1993 tarihinde İktisadi Devlet Teşekkülü olarak, TEİAŞ ise 05.02.2001
tarihinde iktisadi devlet teşekkülü olarak yapılandırılmışlardır. Daha
sonra TEDAŞ 2.4.2004 tarih ve 2004/22
sayılı Özelleştirme Yüksek Kurulu Kararı ile özelleştirme kapsam ve
programına alınmıştır. Dağıtım bölgeleri yeniden belirlenerek, Türkiye 21
dağıtım bölgesine ayrılmıştır. Bunlardan biri olan Fırat Elektrik A.Ş.’nin
de Özelleştirme Yüksek İdaresi’nin 01.10.2010 tarihli ve 2010/86 sayılı
kararı ile Aksa Elektrik Perakende Satış A.Ş.’ne devir yapılmıştır.
Hissesinin tamamı da 31.12.2010 tarihinde Aksa Elektrik Perakende Satış
A.Ş.’ne devredilmiş ve özelleştirme işlemi tamamlanmıştır.
24/11/1994
tarih ve 4046 numaralı Özelleştirme Uygulamaları Hakkında Kanun’un 17.
maddesinin B bendinde “ Özelleştirme kapsamına alınan kuruluşlardan; mali
ve hukuki yönden özelleştirmeye hazırlanmalarına karar verilenlerin bu
hazırlık işlemleri tamamlanıncaya kadar, bunların bağlı oldukları bakanlık
veya kurumlar ile ilgileri ve önceki statüleri aynen devam eder. Bunlarla
ilgili mali ve hukuki yönden özelleştirmeye hazırlık işlemleri kurulca
belirlenecek kuruluş veya kuruluşlar tarafından yürütülür. Özelleştirmeye
hazırlık işlemleri tamamlananlar Kurulun vereceği yeni bir karar ile
özelleştirme programına alınır. Bu şekilde hazırlıkları tamamlanarak
özelleştirme programına alınanlar ile doğrudan özelleştirme programına
alınanlar (bağlı ortaklıkların iştirak payları ve varlıkları ile bağlı
ortaklık statüsünde olmayan, ancak sermayesinin yarısından fazlası kamuya
ait kuruluşların iştirak payları ve varlıkları hariç), Kurul kararının
alındığı tarihte başka bir işleme gerek olmadan ve bedel alınmaksızın
İdareye devredilmiş sayılır. Özelleştirme programına alınarak İdareye
devredilen kuruluşlar buna ilişkin Kurul kararı tarihinden itibaren bağlı
oldukları bakanlık veya kurumla ilişkileri kesilerek idareye bağlanmış
sayılır.” denilmek sureti ile hakkında özelleştirme prosedürü tamamlanmayan
kamu kuruluşunun eski niteliğini devam ettireceği düzenlenmiştir.
Aynı
Maddenin C bendinde; “ Genel ve katma bütçeli idarelerle, bunlara bağlı
döner sermayeli kuruluşların 15 inci maddenin (a) bendinde belirtilen mal
ve hizmet üretim birimleri ve varlıkları ile kamu iktisadi kuruluşlarının
ve bunların müessese, bağlı ortaklık, işletme ve işletme birimleri ile
varlıklarının özelleştirme programına alınmalarına Kurulca karar verilir.
Bunların, mülkiyetin devri dışındaki yöntemlerle yapılacak özelleştirme işlemleri
idare tarafından yürütülür. Ancak, bunların mülkiyetinin bağlı bulundukları
kurum ve/veya kuruluşlara aidiyeti ve statüleri aynen devam eder.”
şeklindeki düzenleme ile de iktisadi devlet teşekküllerinin özelleştirme
işlemleri tamamlanıncaya kadar bağlı bulundukları kurum veya kuruluşa
aidiyetinin ve hukuki niteliğinin korunacağı belirtilmiştir.
Aynı
Kanunun 18. maddesinde Özelleştirmede uygulanabilecek usuller belirlenmiş
ve A bendinin a alt başlığında “Satış; Kuruluşların aktiflerindeki mal ve
hizmet üretim birimleriyle varlıklarının mülkiyetinin kısmen veya tamamen
bedel karşılığı devredilmesi ya da bu kuruluşların hisselerinin tamamının
veya bir kısmının kuruluşların içinde bulundukları şartlar da dikkate
alınarak yurt içi ve yurt dışında, halka arz, gerçek ve/veya tüzelkişilere
blok satış, gecikmeli halka arzı içeren blok satış, çalışanlara satış,
borsada normal ve/veya özel emir ile satış, menkul kıymetler yatırım
fonları ve/veya menkul kıymetler yatırım ortaklarına satış veya bunların
birlikte uygulanması yoluyla bedel karşılığı devredilmesidir.” denilmek
sureti ile satış usulü ile özelleştirme yöntemi düzenlenmiştir.
Anılan
Maddenin B bendinin c alt başlığında; “Komisyon; değer tespit
çalışmalarını, özelleştirilecek kuruluşun niteliği, gördüğü hizmetin
özelliği, gelecekteki nakit akımı potansiyeli, faaliyette bulunduğu sektör
ve pazarın özellikleri, sahip olduğu sınai, ticari ve sosyal tesisler, mA.e
araç ve gereçler, teçhizat, malzeme ve hammadde ile yarı mamul ve mamul
madde stokları, her türlü taşınır ve taşınmaz malları, vasıfları ve hali
hazır durumları, seN.li ve seN.siz bütün alacak ve borçları ile bilumum hak
ve yükümlülükleri ve özelleştirilecek kuruluşa uygulanacak özelleştirme
yöntemini de dikkate alarak uluslararası kabul görmüş olan; indirgenmiş
nakit akımları (N. bugünkü değer), defter değeri, N. aktif değeri, amortize
edilmiş yenileme değeri, tasfiye değeri, fiyat/kazanç oranı, piyasa
kapitalizasyon değeri, piyasa değeri/defter değeri, ekspertiz değeri,
fiyat/nakit akım oranı metotlarından en az ikisini uygulamak suretiyle
yürütür. Değer tespit
sonuçları, kuruluşun özelleştirme işlemi tamamlanarak devir sözleşmesinde
yer alan yükümlülüklerin yerine getirilmesinden sonra kamuoyuna duyurulur.
Özelleştirme programındaki kuruluşun özelleştirme işlemlerini bu Kanunun 4
üncü maddesinin son fıkrasına istinaden yürütmesi durumunda; değer tespiti
işlemleri, ilgili kuruluşun karar almaya yetkili organlarının kararı ile kuruluş
ita amirinin başkanlığında oluşturulacak komisyon tarafından bu bentte
belirtilen esaslar çerçevesinde yapılır.” denilmek sureti ile özelleştirme
işleminin ne şekilde tamamlanacağı belirtilmiştir.
TEDAŞ,
Özelleştirme Yüksek İdaresi’nin 02.04.2004 gün ve 2004/22 sayılı kararı ile
özelleştirme kapsamına alınmış, yine aynı idarenin 01.10.2010 gün ve
2010/86 sayılı kararı ile Aksa Elektrik Perakende Satış A.Ş.’ne devrine
karar verilmiş ve nihayet 31.12.2012 tarihinde hisse devri tamamı ile
sağlanarak Özelleştirme İdare Başkanlığı’nın resmi web sitesinde ilan
edilmiştir. Buradan hareketle, ceza faturasına konu ihlalin yapıldığı Kasım
2008 tarihinde, faturayı düzenleyen TEİAŞ’ın da, Fatura muhatabı olan Fırat
Elektrik A.Ş.’nin de iktisadi devlet teşekkülü niteliğinde olduğu tespit
edilmiştir.
Taraflar arasında imzalanan 31.12.2010 tarihli
hisse devir sözleşmesinin “Alıcının Taahhütleri” başlıklı 9. maddesinin 4.
fıkrasında; alıcı ihale konusu hisseleri devraldığı tarihten önceki döneme
ilişkin olarak İşletme hakkı devir sözleşmesindeki hükümler saklı kalmak
kaydı ile şirkette yapılmış olan her türlü işlemden kaynaklanan borç ve
yükümlülüklerden, kayıtlara intikal ettirilmemiş olsa dahi şirketin sorumlu
olduğu, bu hususlarda alınmış karar ve yapılmış sözleşmelerden ilgili
olarak kendisinin veya şirketin idareyi ve TEDAŞ’ı ilzam edecek hiçbir
başvuru ve rucu hakkının olmadığı kabul, taahhüt ve garanti eder “
şeklindeki hükümden davacının sözleşme imzalanmadan önce doğan borç ve
yükümlülüklerden de sorumlu olduğunun düzenlendiği ancak İşletme Devir
hakkı Sözleşmesinde belirtilen hususların bundan vareste tutulduğu
görülmüştür.
İşletme Devir hakkı sözleşmesi incelendiğinde ise;
“Üçüncü Kişilerin Hak ve İddiaları” başlıklı 7. fıkrasının 4,5,6 ve
7. fıkralarında sırasıyla; “Dağıtım Faaliyetinin TEDAŞ tarafından
yürütüldüğü dönemde hu faaliyetin yürütülmesi amacıyla gerçekleştirilen her
türlü is ve işlemlerin bütün sorumluluğu TEDAŞ'a aittir. TEDAŞ tarafından
yürütülmüş bulunan hu faaliyetler nedeniyle üçüncü kişiler tarafından ileri
sürülecek her türlü talebin muhatabı TEDAŞ'tır. Bu talepleri konu alan icra
takibi ve davalar TEDAŞ tarafından yürütülür ve sonuçlandırılır. Bu takip
ve davalardan doğacak her türlü mali yükümlülük TEDAŞ tarafından
karşılanır.
Dağıtım Faaliyetimin Şirket
tarafından yürütüldüğü dönemde bu faaliyet kapsamında gerçekleştirilen her
türlü iş ve işlemlerin bütün sorumluluğu Şirket'e aittir. Şirket tarafından
yürütülmüş bulunan bu faaliyetler nedeniyle üçüncü kişiler tarafından ileri
sürülecek her türlü talebin muhatabı Şirket'tir. Bu talepleri konu alan
icra takibi ve davalar Şirket tarafından yürütülür ve sonuçlandırılır. Bu
takip ve davalardan doğacak her türlü mali yükümlülük Şirket tarafından
karşılanır.
Sözleşmenin imza tarihinden önce
Dağıtım Tesisleri ile Dağıtım Tesisleri'nin işletilmesinden kaynaklanan her
türlü hukuki ve cezaî sorumluluk TEDAŞ’a aittir. Bu dönemde yürütülmüş
bulunan bu faaliyetler nedeniyle üçüncü kişiler tarafından ileri sürülecek
her türlü talebin muhatabı TEDAŞ'tır. Bu talepleri konu alan icra takibi ve
davalar TEDAŞ tarafından yürütülür ve sonuçlandırılır. Bu takip ve
davalardan doğacak her türlü mali yükümlülük TEDAŞ tarafından ödenir.
Sözleşmenin imza tarihinden sonra Dağıtım Tesisleri
ile Dağıtım Tesisleri'nin işletilmesinden kaynaklanan her türlü hukuki ve
cezaî sorumluluk Şirkete aittir. Şirket tarafından yürütülmüş bulunan hu
faaliyetler nedeniyle üçüncü kişiler tarafından ileri sürülecek her türlü
talebin muhatabı Şirkettir. Bu talepleri konu alan icra takibi ye davalar
Şirket tarafından yürütülür ve sonuçlandırılır. Bu takip ve davalardan
doğacak her türlü mali yükümlülük Şirket tarafından karşılanır. Şirket, bu
kapsamda ortaya çıkan tazminattan, cezadan ve/veya herhangi bir isim
altında gerçekleştirdiği ödemelerden dolayı, hiçbir şekilde TEDAŞ’a rücu
edemez. Belirtilen nedenlerle TEDAŞ'ın bir ödeme yapmak zorunda kalması durumunda.
Şirket söz konusu ödemeyi ilk talepte ödeme tarihinden itibaren ticari
faiziyle birlikte, nakden ve defaten ödemekle yükümlüdür” şeklindeki
düzenlemelerden, TEDAŞ’ın şirkete devri öncesindeki döneme ilişkin Dağıtım
Tesisleri ile Dağıtım Tesisleri'nin işletilmesinden kaynaklanan her türlü
hukuki ve cezaî sorumluluğun TEDAŞ’a ait olacağı açıkça belirtilmiştir.
Yine 233
sayılı KHK’nin 2. Maddesinde; iktisadi devlet teşekküllerinin iktisadi
alanda ticari esaslara göre faaliyet göstereceği düzenlenmiştir. Ancak bu
maddenin 29.06.2001 gün ve 24447 sayılı Resmi Gazetede yayınlanarak yürürlüğe
giren TEİAŞ Ana Statüsü’nün 3. Maddesinin 2. Fıkrası ile birlikte
değerlendirmek gerekmektedir. Söz konusu maddede TEİAŞ’ın EPK, K.H.K., ve
bu Anastatü hükümleri saklı kalmak üzere özel hukuk hükümlerine tabi
olacağı belirtilmiştir. 4628 sayılı Elektrik Piyasası Kanunu’nun 2 nci
maddesinde sistem kullanım anlaşmasına konu kullanım tarifelerinin TEİAŞ
tarafından EPDK’nın onayı alınmak sureti ile hazırlanacağına ilişkin tek
taraflı düzenleme yetkisi ve aynı kanunun 20. maddesinde düzenlenen sistem
güvenliği açısından gerekli önlemleri düzenleyen Arz güvenliği ile ilgili
maddesi birlikte değerlendirildiğinde; TEİAŞ tarafından, Fırat Elektrik
A.Ş. hakkında (sermayelerinin tamamı devlete ait iki iktisadi devlet
teşekkülü arasında) Kasım 2008 tarihini kapsar şekilde düzenlenen ceza
faturasının, bir ticari faaliyetin yürütülmesi kapsamında değil, TEİAŞ’a
4628 sayılı Kanun’un 2. maddesi ile verilen Elektrik İletimi görevinin
sağlıklı bir şekilde yürütülmesini sağlama görevi kapsamında düzenlendiği, davacı
ile davalı arasında gerek hisse devir sözleşmesi gerekse İşletme Hakkı
Devir Sözleşmesi imzalanmadan önceki döneme ait davaya konu ceza faturası
yönünden sorumluluğun TEDAŞ’a ait olması da dikkate alındığında, borç
tarihi itibari ile gerek alacaklı gerekse borçlu sıfatının idarede
birleştiği sonucuna varılmıştır.
7-SONUÇ:
Dava
dosyasının incelenmesinden; 233
sayılı Kanun Hükmünde Kararnamenin (KHK) 3. maddesine ve 20.02.2001
tarih ve 4628 sayılı Elektrik
Piyasası Kanununa dayanılarak çıkarılan ve 02.03.2001 tarihinde
yürürlüğe giren 05.02.2001 tarih ve 2001/2026 sayılı Bakanlar Kurulu Kararı
uyarınca TEAŞ’nin, TEİAŞ, EÜAŞ ve TETAŞ şeklinde 3’e ayrılmasının ardından
27/03/2003 tarihli ve 25061 sayılı Resmi Gazete’de Elektrik Piyasasında
İletim ve Dağıtım Sistemlerine Bağlantı ve Sistem Kullanımı Hakkında
Tebliğin yayınlandığı, ardından 21.12.2006 tarihli ve 1029 sayılı EPDK
Kurul Kararı ile onaylanarak 01.01.2007 tarihinde İletim Sistemi Sistem
Kullanım ve Sistem İşletim Tarifelerini Hesaplama Yöntem Bildirimi’nin
yürürlüğe girdiği, ancak işlemin ceza faturasına esas ihlal tarihi (Kasım
2008) itibari ile 13.12.2007 gün ve 1407 sayılı EPDK kurul kararı ile
onaylanan İletim Sistemi Sistem Kullanım ve Sistem İşletim Tarifelerini
Hesaplama Yöntem Bildirimi’nin yürürlükte olduğu;
TEİAŞ’nin
4628 sayılı Kanun ve Tebliğin kendisine verdiği yetki çerçevesinde
hazırladığı “Sistem Kullanım Anlaşması”nın, 23.05.2003 gün ve 148/1-15
sayılı EPDK kararı ile onaylandığı ve fakat dosya içinde bulunan örneğinden
söz konusu anlaşmanın davacı tarafından imzalanmadığının görüldüğü;
Özelleştirme Yüksek Kurulu’nun 01.10.2010 gün ve 2010/86 sayılı Kararı ile
Türkiye Elektrik Dağıtım A.Ş.nin Fırat Elektrik AŞ.’ndeki %100 hissesinin,
230.250.000 ABD doları bedelle Aksa Elektrik Perakende Satış A.Ş.’ne
devredilmesine karar verildiği, hisse devrinin 31.12.2010 tarihinde tamamı
ile gerçekleşmesi ile Fırat Elektrik A.Ş.’nın özelleştirme işleminin
tamamlandığı; davalı kurum tarafından, sistem kullanım anlaşmasının 10.
maddesinde belirtilen cezai şartlarından 12. bentte belirtilen yükümlülüğün
Kasım 2008 tarihinde tespit edilen ihlali nedeni ile davacı kuruma
11.284,25 TL ceza kesildiği, davacının bu cezaya itiraz etmesi ile taraflar
arasında davaya konu uyuşmazlığı oluştuğu anlaşılmaktadır. Görüldüğü üzere,
ceza faturasının tanzimine konu ihlal tarihinde, davacı kurum henüz
özelleştirilmemiş, davalı ile arasında Sistem Kullanım Anlaşması
imzalanmamış olmakla, ihlal tarihi itibariyle idare hukuku tüzel kişisi
sıfatını devam ettirmektedir.
Yukarıda ayrıntısı ile açıklandığı üzere, Ana
Statüsünün 3. Maddesinin 2. Fıkrası gereğince TEİAŞ, 4628 sayılı EPK’nda
verilen görevleri kapsamında tesis ettiği işlemler yönünden idare hukuku
hükümlerine tabidir ve 4628 sayılı Elektrik Piyasası Kanunu’nun yukarıda 2.
maddesi kapsamında verilen yetkileri kullanırken tesis ettiği işlemler
bakımından özel hukuk hükümlerine tabi olmadığı yönünden bir kuşku
bulunmamaktadır. Buna ilaveten, davalı TEİAŞ tarafından, davacı kurumun
özelleştirilmesinden önceki döneme ilişkin olarak, davalı idarenin elektrik
iletimi kamu hizmetinin düzgün işletilmesini sağlamak adına
gerçekleştirdiği denetim görevi kapsamında tespit ettiği ihlal nedeni ile
davacıya ceza faturası tanzim ettiği, ne faturanın tanzimi ne de faturanın dayanağı
olan işlemlerin düzenlenmesi aşamasında davacının herhangi bir katkısı
bulunmadığı, davalı idarenin tüm bu işlem ve düzenlemeleri kanunlar ve
ilgili mevzuatın kendisine verdiği yetkiye dayalı olarak kamu gücü
kullanmak sureti ile ve tek taraflı irade beyanı ile gerçekleştirdiği hususları
da dikkate alındığında, davaya konu iptali istenen ceza faturasının bir
idari işlem olduğu sonucuna varılmıştır.
Her ne kadar davaya konu sistem kullanım anlaşması
bir sözleşme metni gibi düzenlenmiş ise de, gerek TEİAŞ tarafından tek
taraflı olarak hazırlanması, gerek EPDK tarafından onaylanarak yürürlüğe
girmesi ve gerekse de davacı tarafından imzalanmamış olması nedenleri ile,
iki taraflı irade beyanına havi bir özel hukuk sözleşmesi niteliğinde olduğu
kabul edilmemiş, bir idari işlem olarak değerlendirilmiştir.
Bu
duruma göre, idare tarafından tesis edilen işlemin, anılan yasal
düzenlemelere uygunluğunun denetlenmesi gereken davanın görüm ve çözümünde
2577 sayılı Yasa’nın 2. maddesinin 1. fıkrasının (a) bendi gereğince idari
yargı yerleri görevli olduğu sonucuna ulaşılmıştır.
Açıklanan
nedenlerle, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı’nın başvurusunun reddi gerekmiştir.
SONUÇ :
Davanın çözümünde İDARİ YARGININ görevli olduğuna, bu nedenle Yargıtay
Cumhuriyet Başsavcısı’nın BAŞVURUSUNUN REDDİNE, 2.6.2014 gününde OY BİRLİĞİ
İLE KESİN OLARAK karar verildi.
——
• ——
Uyuşmazlık Mahkemesi
Başkanlığından:
5-ESAS NO : 2013/1879
KARAR NO : 2014/620
KARAR TR : 02.06.2014
(Hukuk Bölümü)
ÖZET : Davalı TEİAŞ ile
özelleştirme öncesinde elektrik dağıtım şirketlerinin hisselerinin
tamamının kamu elinde olması, sistem kullanım cezası adı altında davalı
tarafından uygulanan yaptırımın tek taraflı biçimde uygulanması ve
takibinin amme alacaklarının tahsili usulü hakkında mevzuat hükümlerine
göre yapılması, özelleştirme öncesinde gerçekte iktisadi devlet teşekkülü
statüsünde bulunan bu iki kamu birimi arasında cereyan eden ilişkinin idare
hukuku ilkeleri çerçevesinde yürütülmesi, özelleştirme aşamasında davacı
dağıtım şirketi ile özelleştirme idaresi arasında imzalanan hisse satış
sözleşmesi ve işletme hakkı devir sözleşmesinin ilgili hükümleri uyarınca,
sözleşmenin imza tarihi öncesindeki dönemde her türlü hukuki ve cezai
sorumluluğun TEDAŞ’a ait olduğunun hüküm altına alınması ve bunun doğal
sonucu olarak da o dönemde iki kamu birimi arasında oluşan ihtilaftan
kaynaklanan sorunun ancak idare hukuku ilkelerine göre çözümlenmesi
gerektiği, ayrıca davacı dağıtım şirketi ile davalı arasında idari para
cezası dönemini kapsayan bir özel hukuk sözleşmesinin imzalanmamış
bulunması ve ancak özelleştirme tarihi sonrası döneme ilişkin bir ihtilafın
söz konusu olması halinde özel hukuk hükümlerinin uygulanabileceği gerçeği
dikkate alındığında; davacı elektrik dağıtım şirketinin özelleştirilmesi
öncesi kamu elinde olduğu döneme ilişkin tesis edilen sistem kullanım
cezasının iptaline ilişkin davanın İDARİ
YARGI YERİNDE görülmesi gerektiği hk.
K A R A R
Davacı :
Çoruh Elektrik Dağıtım A.Ş.
Vekilleri
: Av. M.Y. & Av. S.Y.
Davalı :
TEİAŞ Genel Müdürlüğü
Vekili :
Av. E.A.
O L A Y : Davacı vekili dava dilekçesinde özetle;
davalı idare tarafından 12.02.2013 gün ve 1570 sayılı yazısı ile davacı
şirkete gönderilen yazıda, İletim Sistemi Sistem Kullanım ve İşletim
Tarifelerine Hesaplama Yöntem Bildirimi’nin 1.5. maddesinde belirtilen; "iletim sisteminde doğrudan bağlı tüketiciler ve dağıtım
lisansına sahip tüzel kişilerin iletim sisteminin her bir ölçüm noktasında
çekecekleri endüktif reaktif enerjinin/verecekleri kapasite reaktif
enerjinin, aktif enerjiye oranının ilgili mevzuata uygun olmaması"
gerekçesi ile "Ocak
2007-Kasım 2009 dönemleri arasında aylık olarak hesaplanan sistem kullanım
ceza faturalarının tebliğ ettirerek ödenmemesi durumunda Amme Alacaklarının
Tahsili Usulü Hakkındaki Kanunun 51.maddesi kapsamında yasal yollara
gidileceği" bildiriminde bulunduğunu; ancak söz konusu ceza
faturasının tamamı ile hukuka aykırı olduğunu iddia etmiş, gerekçe olarak
da;
Davacı şirkete kesilen faturanın dayanağı olan,
Elektrik Piyasasında İletim ve Dağıtım Sistemlerine Bağlantı ve Sistem
Kullanım Hakkındaki Tebliğin 27.03.2003 gün ve 25061 sayılı Resmi Gazete’de
yayınlanarak yürürlüğe girdiğini; yine ceza faturasının dayanağı olan
Bağlantı ve Sistem Kullanım Anlaşması ile Yöntem Bildirimi’nin 21.12.2006
gün ve 1029 sayılı EPDK Kurul Kararı ile onaylanarak 29.12.2006 gün ve
26391 sayılı Resmi Gazete’de yayınlanarak yürürlüğe girdiğini, oysa davacı şirketin 1.10.2010
tarihinde özelleştirildiğini, ceza faturalarına esas işlem tarihinin ise;
Şubat 2009 tarihine ait olduğunu, yani anılan tarihlerde davacı şirketin
Devlete ait olması nedeni ile davacı kurumun bir sorumluluğunun olmadığını,
TEİAŞ Genel Müdürlüğü ile TEDAŞ Genel Müdürlüğü
arasında 08.03 2007 tarihli mutabakat metni imzalandığını söz konusu
mutabakat metninde ; "Kamu mülkiyetinde
olan Dağıtım Şirketlerinin, personel yetersizliği ve yatırım ödeneklerinin
kısıtlılığı nedenleriyle gerekli altyapının tamamlanamamış olması, eleman
yetersizliğinden dolayı bakım-onarım faaliyetlerinin istenilen seviyede
yapılamaması dikkate alınarak, Sistem Kullanım Anlaşmalarındaki Cezai
Şartlar başlıklı 10 uncu maddede ve Yöntem Bildiriminin 1.5 inci maddesinde
yer aleti cezai hükümlerini 3 yıl Dağıtım Şirketlerine uygulanması yönünde
TEDAŞ ve Dağıtım Şirketlerinin EPDK nezdinde muafiyet talebinde bulunması, Sistem Kullanım
Antlaşmasının Karşılıklı Yükümlülükler Başlıklı A-1 bendinin dördüncü
fıkrasında yer alan 15 günlük ödeme suresinin
30 güne çıkarılması ve ödeme
süresi içersinde ödeme yapılmaması halinde uygulanacak 6183 sayılı Kanunun
51 inci maddesine göre hesaplatılacak gecikme zammının günlük olarak
uygulanması yönünde ilgili mevzuatta gerekli düzenlemelerin yapılması
amacıyla TEDAŞ ve Dağıtım Şirketlerinin EPDK nezdinde girişimde
bulunması," hususlarında
mutabakata varıldığını ve Yöntem Bildiriminin 1.5.maddesindeki cezai hükümlerin
3 yıl dağıtım Şirketlerine uygulanmaması yönünde karar alındığını, bu
mutabakat uyarınca davalı idareye yapılan müracaata verilen 22.03.2013 gün
ve 3053 numaralı cevapta, muafiyet anlaşması ile ilgili bir müracaatın
olmaması nedeni ile cezai işlemlerin uygulandığı cevabının verildiğini,
oysa söz konusu tarihte davacı kurumun henüz özelleştirilmediğini, bu
nedenle kendilerinin müracaat imkanının zaten bulunmadığını, bu nedenle de
yapılan işlemin hukuka aykırı olduğunu;
6446 sayılı Enerji Piyasası
Kanunu’nun 16. Maddesinde Yaptırımlar, Yaptırımların Uygulanmasında usul ve
Para Cezaları’nın düzenlendiğini, bu maddede, Yöntem Bildiriminin 1.5.
maddesinde belirtilen hususa yer verilmediğini, maddede belirtilen sebeplerin
sınırlı sayıda olduğunu ve yorum yolu ile genişletilemeyeceğini, bu nedenle
de yapılan işlemin dayanağının olmadığını ve hukuka aykırı olduğunu; ayrıca
6446 sayılı Kanun uyarınca ceza verme yetkisinin EPDK’ya ait olduğunu, oysa
davacıya kesinlen ceza faturasının TEİAŞ tarafından tanzim edildiğini, bu
itibarla da yapılan işlemin hukuka aykırı olduğunu,
Ceza Faturasının dayanağı olarak
gösterilen Yöntem Bildirimi’nin, Elektrik
Piyasasında iletim ve Dağıtım Sistemlerine Bağlantı ve Sistem Kullanımı
Hakkında Tebliğin Geçici 3. maddesine de aykırı olduğunu, söz konusu maddede
“Bağlantı ve sistem kullanımına
ilişkin standart anlaşmalar kullanıcı özellikleri dikkate alınarak TEİAŞ ve
Türkiye Elektrik Dağıtım A.Ş. tarafından bu Tebliğin yayım tarihini izleyen
otuz gün içerisinde hazırlanarak Kuruma sunulur. Kullanıcıların lisans
almamış olması ve kullanıcılar ile sistem kullanım anlaşmalarının
yapılmamış olması, bu kullanıcıların Elektrik Piyasası Tarifeler
Yönetmeliği uyarınca onaylanan sistem kullanım bedelini ve/veya sistem
bedelini TEİAŞ ve/veya dağıtım Şirketine ödeme yükümlülüklerini ortadan
kaldırmaz. Ancak, dağıtım sistemine bağlı üretim faaliyeti gösteren tüzel
kişilere, 1 Ocak 2004 tarihine kadar dağıtım sistemi kullanım fiyatı
üzerinden belirlenen bedel tahakkuk ettirilmez.” şeklindeki
düzenleme ile ceza tanzimi hususunda yöN.meliğe atıf yaptığını, oysa gerek
yönetmelikte gerekse tebliğde sadece sitem kullanım ve/ veya işletim
ücretinin düzenlendiğini, sistem kullanım ceza ücretinden bahsedilmediğini,
bu nedenle de yapılan işlemin dayanaksız ve hukuka aykırı olduğunu,
Yöntem bildiriminin 4.16. maddesindeki "sistem kullanım anlaşmasının
yapılmamış olması halinde bu Yöntem Bildiriminin 1.5.maddesi (para cezası)
bu kullanıcılar için uygulanacaktır." şeklindeki düzenlemenin,
özelleştirme öncesi dönemde, davalı idarece tek taraflı olarak yapılması
nedenleri ile davacı açısından uygulanmasının hukuken mümkün olmadığını,
söz konusu uygulamanın gerek cezaların şahsiliği ilkesine gerekse iyiniyet
kurallarına aykırı olduğunu,
Davalı tarafından gönderilen ceza faturasının
tahsilinde izlenen usulün de hukuka aykırı olduğunu, 6183 sayılı Yasa’nın
55. maddesinde, para cezasının tahsili öncesinde davacı kuruma ödeme emri
gönderilmesi gerektiğinin ve yine aynı maddede belirtilen yasal sürelerin
beklenmesi gerektiğinin düzenlendiğini, ancak; davalı idarece söz konusu
usuli prosedürün izlenmediğini bu şekilde davacının yasal itiraz haklarını
kullanmasına engel olunduğunu,
Davalı tarafından talep edilen para cezasının 6183 sayılı
Yasa’nın 102. Maddesi gereğince zamanaşımına uğradığını, bu anlamda davalı
idarenin gecikme zammı talebinde 6183 sayılı yasaya dayanıp, zamanaşımı
konusunda 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’na dayanmasının kendi içinde
çelişkiye sebebiyet verdiğini, davalı idarece yapılan işlemin bu yönü ile
de hukuka aykırı olduğunu,
2007-2009 tarihleri arasında henüz özelleştirmesi
yapılmamış ve mülkiyeti kamuda olan şirket Yetkililerine Davalı idarece
hiçbir uyarıda bulunulmadığını, Şirketin ihlali düzeltici önlem alma ve
cezayı ortadan kaldırma olanağının bu şekilde elinden alındığını, davalı
idareye bu konuda yapılan itiraza verilen cevapta, davalı idarenin böyle
bir yükümlülüğünün olmadığının belirtildiğini, davalı idarenin bu davranışı
ile ortaya çıkan geriye dönük olarak çok ciddi para cezalarına
hükmetmesinin, Ceza Hukuku’nun genel ilkeleri ve hakkaniyet ile
bağdaşmadığını,
Ceza Faturasına esas tutanakların davalı idarece
tek taraflı olarak tanzim edildiğini, bu konuda davacının savunmasının
alınmadığını, ceza faturasına dayanak olan Yöntem Bildiriminin 1.5.
maddesindeki ihlallerin giderilmesinin davacıdan istenmediğini, söz konusu
uygulamanın Enerji Piyasası Kanunu’nun tebliği düzenleyen 21. maddesine de
aykırı olduğunu,
Ceza Faturasının dayanağı olan Yöntem Bildirimi’nin
halen Resmi gazetede yayınlanmamış olması nedeni ile geçerliliğinin de
şüpheli olduğunu,
Dava konusu ceza faturasının, 27/03/2003 tarihli ve
25061 sayılı Resmi Gazete'de yayımlanan Elektrik Piyasasında iletim ve
Dağıtım Sistemlerine Bağlantı ve Sistem Kullanımı Hakkında Tebliğin Ortak
Hükümler bolumu Ödeme Prosedürü başlıklı 15.maddesinde belirtilen prosedüre
aykırı şekilde aylık olarak değil, 2007-2009 yıllarına ait 27 adet fatura
tek bir seferde tahakkuk ettirildiğini, bu itibarla da yapılan işlemin
hukuka aykırı olduğunu belirterek N.icede davalı idare'nin; "iletim sistemi, sistem kullanım
ve sistem işletim tarifelerini hesaplama yöntem bildiriminin
1.5.maddesi" hükmünün ihlali gerekçesi ile Müvekkil şirkete
cezai yaptırım olarak tebliğ ettiği 29.01.2013 gün ve 078387 sayılı
342.799,34 TL’lik sistem kullanım ceza faturası işleminin yetki, şekil,
sebep, konu ve maksat yönlerinden hukuka aykırı olduğundan iptaline karar
verilmesi istemi ile idari yargıda dava açmıştır.
Davalı Türkiye Elektrik İletim AŞ. vekili süresi
içerisinde sunduğu cevap dilekçesinde özetle; görev itirazında bulunmuştur.
Ankara 6. İdare Mahkemesi; 27.6.2013 gün ve
2013/574 Esas sayılı kararı ile, 2577 sayılı idari Yargılama Usulü
Kanunu'nun 2. maddesinde; "İdari dava türleri, idari işlemler hakkında
yetki, şekil, sebep, konu ve maksat yönlerinden biri ile hukuka aykırı
olduklarından dolayı açılan iptal davaları; idari işlem ve eylemlerden
dolayı kişisel hakları doğrudan muhtel olanlar tarafından açılan tam yargı
davaları; kamu hizmetlerinden birinin yürütülmesi için yapılan her türlü
idari sözleşmelerden dolayı açılan davalar” olarak sayıldığını ve idari
yargının idari eylem ve işlemlerin hukuka uygunluğunun denetimini yapmakla
görevli olduğunu, 4628 sayılı Elektrik Piyasası Kanunu'nun 1. maddesinin
birinci fıkrasında bu Kanunun amacının, elektriğin yeterli, kaliteli,
sürekli, düşük maliyetli ve çevreyle uyumlu bir şekilde tüketicilerin
kullanımına sunulması için. rekabet ortamında özel hukuk hükümlerine göre
faaliyet gösterebilecek, mali açıdan güçlü, istikrarlı ve şeffaf bir
elektrik enerjisi piyasasının oluşturulması ve bu piyasada bağımsız bir
düzenleme ve denetimin sağlanması olduğu hükmüne yer verildiğini, iletim
Sistemi Sistem Kullanım ve Sistem İletim Tarifelerini Hesaplama Yöntem
Bildiriminin 1.5. maddesinde; ".....Sistem Kullanım Anlaşması
Bulunmaksızın iletim sistemini kullanmakta olan kullanıcılar, iletim
sisteminde ar güvenirliği ve kalitesinin sağlanması amacıyla aşağıda yer
alan ihlallerle karşılaşılması halinde ilgili cezai işleme tabi
olacaktır." düzenlemesinin yer aldığını ve devamında ihlallerin tanımı
yapılarak, bu ihlaller karşılığında kullanıcı tarafından TEIAŞ'a ödenmesi
gereken cezaların belirtildiğini; dava dosyasının incelenmesinden; her ne
kadar davalı idarece uyuşmazlığın faturadan kaynaklı olması nedeniyle bu
davanın adli yargıda görülmesi gerektiği ileri sürülerek görev itirazında
bulunulmuş ise de; dava konusu sistem kullanım para cezasının davalı idare
ile davacı arasında tarafların serbest iradesine dayalı ve ticari nitelikte
olan Sistem Kullanım Anlatması uyarınca verilmediğini, taraflar arasında bu
şekilde bir anlaşma olmaması nedeniyle iletim Sistemi, Sistem Kullanım ve
Sistem iletim Tarifelerini Hesaplama Yöntem Bildiriminin 1.5. maddesi
uyarınca kamu gücüne dayalı olarak re'sen ve tek yanlı irade açıklaması
sonucu verildiğini, bu nedenle davanın görüm ve çözümünün idari yargı
yerlerine ait olduğunu belirterek, davalı vekilinin görev itirazının
reddine karar vermiştir.
Davalı Türkiye Elektrik İletim AŞ.
vekilinin, adli yargı yararına olumlu görev uyuşmazlığı çıkartılması
yolunda süresi içinde verdiği dilekçesi üzerine, dava dosyası Yargıtay
Cumhuriyet Başsavcılığı'na gönderilmiştir.
Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı aynen, “233 sayılı Kanun Hükmünde Kararnamenin (KHK) 3.
maddesine ve 20.02.2001 tarih ve 4628 sayılı Elektrik Piyasası Kanununa
dayanılarak çıkarılan ve 02.03.2001 tarihinde yürürlüğe giren 05.02.2001
tarih ve 2001/2026 sayılı Bakanlar Kurulu Kararı uyarınca TEAŞ; Türkiye
Elektrik İletim AŞ (TEİAŞ), Elektrik Üretim AŞ (EÜAŞ) ve Türkiye Elektrik
Ticaret ve Taahhüt AŞ (TETAŞ) unvanlarında, anonim şirket statüsünde, üç
ayrı iktisadi devlet teşekkülü şeklinde teşkilatlandırılmıştır.
TEİAŞ,
devletin genel enerji politikasına uygun olarak, ülkedeki tüm iletim
tesislerini devralmak, elektrik iletimi, yük tevzi ve işletme planlaması
hizmetlerini yürütmek üzere 01.10.2001 tarihinde faaliyete geçirilmiştir.
TEİAŞ,
233 sayılı KHK sistemi içinde, iktisadi devlet teşekkülü olarak ve mevcut
mevzuat ve ana statüsü hükümleri çerçevesinde, Enerji Piyasası Düzenleme
Kurumundan (EPDK) 13.03.2003 tarihinde aldığı iletim lisansı çerçevesinde,
yeni piyasa yapısına uygun çıkarılması talebinde bulunulduğu
anlaşılmaktadır.
Sorunun
çözümü için davanın tarafı olan şirket tüzel kişiliklerinin hukuki statüsü
ile davanın konusunun belirlenmesi gerekmektedir.
233
sayılı Kanun Hükmünde Kararnamenin (KHK) 3. maddesine ve 20.02.2001 tarih
ve 4628 sayılı Elektrik Piyasası Kanununa dayanılarak çıkarılan ve
02.03.2001 tarihli 24334 sayılı RG.de yayımlanarak yürürlüğe giren
05.02.2001 tarih ve 2001/2026 sayılı Bakanlar Kurulu Kararının 1. Maddesi
uyarınca, 12.08.1993 tarih ve 93/4789 sayılı Bakanlar Kurulu Kararı ile
Türkiye Elektrik Kurumunun 1994 yılında Türkiye Elektrik Üretim İletim
A.Ş.(TEAŞ) ve Türkiye Elektrik Dağıtım A.Ş.(TEDAŞ) olarak
yapılandırmasından sonra, 05 Şubat 2001 tarih ve 2001/2026 sayılı Bakanlar
Kurulu Kararı ile Türkiye Elektrik Üretim İletim A.Ş. 01.10.2001 tarihinden
itibaren; 1) Türkiye Elektrik Ticaret ve Taahhüt A.Ş. (TETAŞ), 2) Elektrik
Üretim A.Ş. (EÜAŞ) ve 3) Türkiye Elektrik iletim A.Ş. (TEIAŞ) olmak üzere
üç ayrı Kamu iktisadi Teşekkülü olarak yeniden yapılandırılmıştır. Kararın
2. maddesine göre ise, Söz konusu iktisadi devlet teşekküllerinin faaliyet
konularının kapsamı, merkezleri ve sermayeleri ana statülerinde belirtilir.
Yüksek
Planlama Kurulunun (YPK) 11.06.2001 tarih ve 2001/T-19 sayılı kararı ile
onaylanmış, 29.06.2001 tarih ve 24447 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanarak
yürürlüğe giren TEİAŞ Anastatüsünün 3. maddesinde "Bu Anastatü ile
teşkil olunan Türkiye Elektrik iletim A.Ş. (Teşekkül) tüzel kişiliğe sahip,
faaliyetlerinde özerk ve sorumluluğu sermayesiyle sınırlı bir İktisadi
Devlet Teşekkülüdür." hükmü, 21. maddesinde ise, "Bu Anastatüde
bulunmayan hususlarda K.H.K. hükümleri uygulanır" hükmü bulunmaktadır.
233
sayılı Kamu iktisadi Teşebbüsleri Hakkında Kanun Hükmünde Kararnamenin 4.
maddesindeki "1. Teşebbüsler tüzelkişiliğe sahiptir. /2. Teşebbüsler,
bu Kanun Hükmünde Kararname ile saklı tutulan hususlar dışında özel hukuk
hükümlerine tabidir./3. Teşebbüsler, Genel Muhasebe Kanunu ile Devlet İhale
Kanunu hükümlerine ve denetimine tabi değildir./4. Teşebbüslerin
sorumlulukları sermayeleri ile sınırlıdır. Teşebbüslerin sermayesi, ilgili
bakanlığın talebi üzerine Koordinasyon Kurulunca tespit edilir." hükmü
ile teşebbüslerin faaliyetlerinde özel hukuk hükümlerine tabi olacağı
belirlenmiştir.
Diğer
taraftan, Bakanlar Kurulunun 12.08.1993 tarih ve 93/4789 sayılı kararı ile,
Türkiye Elektrik Üretim-İletim A.Ş. (TEAŞ) ve Türkiye Elektrik Dağıtım A.Ş.
(TEDAŞ) adı altında iki ayrı İktisadi Devlet Teşekkülü olarak yeniden
yapılandırılmıştır. 1994 yılında TEAŞ ve TEDAŞ tüzel kişiliklerine
kavuşmuşlardır.
Bugün
Elektrik dağıtım ve perakende satış sektöründe rekabete dayalı bir ortamın
oluşturulması ve gerekli reformların yapılmasını teminen dağıtım bölgeleri
baz alınarak Kamu mülkiyetindeki elektrik işletmelerinin yeniden yapılandırılması
suretiyle elektrik enerjisi dağıtım hizmetlerinin özelleştirilmesine karar
verilmiş ve TEDAŞ 02.04.2004 tarih ve 2004/22 sayılı Özelleştirme Yüksek
Kurulu Kararı ile özelleştirme kapsam ve programına alınmıştır. Dağıtım
bölgeleri yeniden belirlenerek, Türkiye 21 dağıtım bölgesine ayrılmıştır.
Bu kapsamda ÇEDAŞ kurumu da özelleştirme kapsamında 233 sayılı KHK tabi bir
teşebbüs olup yukarıda açıklanan hükümler davacı taraf içinde geçerlidir.
Davaya
konu işlem ise, davalı tarafın sözleşmeye dayalı cezai şart uygulamasından
kaynaklanan bir işlem olmakla, yukarıdaki açıklamalar ile birlikte
değerlendirildiğinde davaya konu, cezai şartın faturalandırılmasından
ibaret işlemin özel hukuk hükümlerine göre adli yargı yerinde görüm ve
çözümü gerektiği anlaşılmaktadır. Benzer konuda, Uyuşmazlık Mahkemesinin
emsal teşkil eden, E:2012/129 K:2013/621 K.T:13.05.2013 tarihli "Dicle
Elektrik Dağıtım AŞ hakkında Sistem Kullanım Anlaşmasının 10. maddesi ve
Yöntem Bildiriminin 1.5 maddesi uyarıca ceza faturası düzenlenerek bunların
bildirimine ilişkin Türkiye Elektrik iletim Anonim Şirketi Genel Müdürlüğü
işlemi ile aynı yazı ekinde yer alan ceza faturasının iptali ve yürütmenin
durdurulması istemiyle açılan davanın, cezai şartın yer aldığı Sistem
Kullanım Anlaşmasının kamu hukuku ağırlıklı değil, tarafların serbest
iradeleri ile oluştuğu, olayda idarece kamu gücüne dayalı resen ve tek
yanlı olarak tesis edilmiş bir işlemin söz konusu olmadığı hususları
gözetildiğinde ADLİ YARGI YERİNDE görülmesi gerektiği hk." Özet
başlıklı kararı da aynı yöndedir.” demek suretiyle, 2247 sayılı Kanun'un
10. ve 13. maddeleri gereğince, olumlu görev uyuşmazlığı çıkarılmasına ve
dosyanın Uyuşmazlık Mahkemesi Başkanlığına gönderilmesine karar
vermiştir.
Başkanlıkça, 2247 sayılı Yasa’nın 13.
maddesine göre Danıştay Başsavcısı’nın da yazılı düşüncesi istenilmiştir.
Danıştay
Başsavcısı aynen, “İdari Yargı Düzeni, hukuk devletlerinde, hukuka bağlı
olması gereken kamu idaresinin işlem ve eylemlerinin hukuka uygunluğunun
yargısal yöntemlerle denetlenmesinin sağlanması amacıyla var olan yargı
düzenidir. Bu yargı düzenine mensup mahkemelerde açılacak iptal davalarının
konusu ise, 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu'nun 2'nci maddesinin
1'inci fıkrasının (a) bendinde, idari işlemler olarak gösterilmiştir.
Gerek
Uygulama, gerekse Öğreti'de, idari işlemin tanımı, idarenin kamu hizmetinin
yürütümü amacıyla ve tek yanlı irade açıklamasıyla tesis etmiş olduğu kesin
ve yürütülmesi gerekli işlemler olarak yapılmaktadır. Bu tanıma göre, idari
yargı yerlerinde iptal davasına konu edilecek hukuksal işlemlerin;
öncelikle, kamu idaresinin işlemi olması, kamu hizmetinin yürütülmesi
amacıyla tesis edilmiş bulunması, kamu idaresinin tek yanlı irade
açıklamasının ürünü olması ve nihayet kesin ve icrai nitelikte olması
zorunludur.
Olumlu
görev uyuşmazlığı çıkarılan davada; davacı elektrik dağıtım şirketinin,
İletim Sistemi, Sistem Kullanım ve Sistem İletişim Tarifelerini Hesaplama
Yöntem Bildirimi (kararın ilerleyen kısımlarında kısaca Yöntem Bildirimi
olarak adlandırılacaktır)’nin 1.5. maddesi gereğince davalı idarece ceza
faturası düzenlenmesine ilişkin işlemin dava konusu edildiği anlaşılmakta
olup; dava konusu ceza işleminin kamu tüzel kişiliğine sahip davalı ile
davacı arasında imzalanan özel hukuk ilişkisine dayanan bir anlaşmaya
dayalı olmadığı gibi akdi bir ilişkiye de dayalı olmadığı, davalı idare
tarafından kamu gücüne dayalı olarak tek yanlı iradeye dayalı olarak tesis
edildiği anlaşıldığından idari işlem niteliğinde olan dava konusu işleme
karşı açılan davanın görüm ve çözümünde "İdari Yargı Yerinin"
görevli olduğu sonucuna varılmıştır.” demek suretiyle, 2247 sayılı Kanunun 13' üncü maddesi uyarınca
yapılan başvurunun kabulüne hukuki olanak bulunmadığı yolunda yazılı
düşünce vermiştir.
İNCELEME VE GEREKÇE :
Uyuşmazlık Mahkemesi Hukuk Bölümü’nün, Serdar
ÖZGÜLDÜR’ün Başkanlığında, Üyeler: Eyüp Sabri BAYDAR, Ali ÇOLAK, Nurdane
TOPUZ, Ertuğrul ARSLANOĞLU, Ayhan AKARSU ve Mehmet AKBULUT’un
katılımlarıyla yapılan 2.6.2014 günlü toplantısında:
l-İLK İNCELEME: Başvuru yazısı ve dava dosyası örneği
üzerinde 2247 sayılı Yasa'nın 27. maddesi gereğince yapılan incelemeye
göre, davalı Türkiye Elektrik İletim AŞ.
vekilinin anılan Yasanın 10/2. maddesinde öngörülen yönteme uygun
olarak yaptığı görev itirazının reddedilmesi ve dahi 12/1. maddede
belirtilen süre içinde başvuruda bulunması üzerine Yargıtay Cumhuriyet
Başsavcısı'nca davalı Türkiye Elektrik
İletim AŞ. bakımından 10.maddede öngörülen biçimde olumlu görev
uyuşmazlığı çıkarıldığı anlaşılmaktadır. Usule ilişkin herhangi bir
noksanlık bulunmadığından görev uyuşmazlığının esasının incelenmesine oy
birliği ile karar verildi.
II-ESASIN İNCELENMESİ: Raportör-Hakim Selim Şamil
KAYNAK’ın, davanın çözümünde idari yargının görevli olduğu yolundaki raporu
ile dosyadaki belgeler okunduktan; ilgili Başsavcılarca görevlendirilen
Yargıtay Cumhuriyet Savcısı Mehmet BAYHAN’ın davada adli yargının, Danıştay
Savcısı Mehmet Ali GÜMÜŞ ise davada idari yargının görevli olduğu yolundaki
sözlü açıklamaları da dinlendikten sonra GEREĞİ GÖRÜŞÜLÜP DÜŞÜNÜLDÜ:
Dava,
davacı şirkete, İletim Sistemi, Sistem Kullanım ve Sistem İşletim
Tarifelerini Hesaplama Yöntem Bildiriminin 1.5. maddesinde yer alan
"iletim sistemine doğrudan bağlı tüketiciler ve dağıtım lisansına
sahip tüzel kişilerin iletim sisteminin her bir ölçüm noktasında
çekecekleri endüktif reaktif enerjinin/verecekleri kapasitif reaktif
enerjinin, aktif enerjiye oranının ilgili mevzuata uygun olmaması" hükmünün
ihlal edildiği gerekçesiyle, 342.799,34 TL tutarındaki Şubat 2009 dönemine
ait sistem kullanım cezası verilmesine ilişkin 29.01.2013 gün ve 078387
sayılı ceza faturası işleminin iptali istemiyle açılmıştır.
Evvelce
konu bir başka dosya münasebetiyle Mahkememiz gündemine gelmiş olup,
13.5.2013 tarih ve E.2012/129, K.2013/621 sayılı kararımızla adli yargı
yeri görevli kılınmış olmakla beraber; elde edilen yeni bilgi ve belgeler
uyarınca konunun yeniden ele alınarak değerlendirme yapılmasında hukuki
yarar bulunmaktadır.
Mahkememizce
yapılan araştırmalar Neticesinde; Özelleştirme Yüksek Kurulu’nun 7.6.2010
gün ve 2010/36 sayılı Kararı ile Türkiye Elektrik Dağıtım A.Ş.’nin Çoruh
Elektrik AŞ.’ndeki %100 hissesinin, 227.000.000 ABD doları bedelle Aksa
Elektrik Perakende Satış A.Ş.’ne devredilmesine karar verildiği, davacı ile
davalı arasında bu devre istinaden 29.03.2010 tarihli Sistem Kullanım
Antlaşmasının imzalandığı, sonrasında hisse devrinin 31.12.2010 tarihinde tamamı
ile gerçekleşmesi ile Çoruh Elektrik A.Ş.’nın özelleştirme işleminin
tamamlandığı, sonrasında davalı kurum tarafından, taraflar arasında
imzalanan sistem kullanım anlaşmasının 10. Maddesinde belirtilen cezai
şartlarından 14. bentte belirtilen yükümlülüğün Şubat 2009 tarihinde tespit
edilen ihlali nedeni ile davacı kuruma 342.799,34 TL ceza kesildiği, davacı
vekili tarafından, kesilen fatura tarihi itibari ile henüz davacı şirketin
özelleştirilmediğini, bu nedenle kendilerinin ceza faturasına konu meblağdan
sorumlu olmadıklarını belirterek, idare mahkemesinde dava açtığı, davalı
vekilinin süresinde yargı yolu itirazında bulunması üzerine dosyanın
mahkememiz önüne geldiği tespit edilmiştir.
Yukarıdaki
açıklamalardan da anlaşılacağı üzere, görev uyuşmazlığına neden olan sorun,
dava konusu ceza faturasının idari işlem niteliği taşıyıp taşımadığı
hususudur. Bu nedenle dava konusu işlemin niteliğinin belirlenmesi gerekmektedir.
En temel tanımı ile idari işlem; idari fonksiyonun yerine getirtilmesi için
yapılan kamu hukuku işlemleridir ve bu işlemleri diğer işlemlerden ayıran
üç temel özelliği vardır. Bunlar; İdare tarafından, tek taraflı irade beyanı
ile, üstün yetki ve ayrıcalıklar kullanılmak sureti ile yapılmasıdır. Dava
konusu ceza faturasının, bu özellikleri taşıyıp taşımadığı hususu, konunun
anlaşılabilirliğini artırmak açısından ayrı başlıklar altında
incelenmiştir. Ayrıca, ceza faturasına esas tarihler itibari ile davacı ile
davalı arasındaki ilişkisinin hukuki statüsü de ayrı bir başlık altında
incelenecektir.
İşlemin İdare Tarafından Yapılmış Olması :
Dava
konusu ceza faturası TEİAŞ tarafından düzenlenmiştir. Bu noktada TEİAŞ’nın
hukuki niteliğinin belirlenmesi gerekmektedir. Ancak bu başlık altındaki açıklamalarımıza
geçmeden önce belirtilmesi gereken önemli bir husus, tüm tespit ve
değerlendirmelerin dava konusu ceza faturasının tanzim tarihi olan
29.01.2013 tarihi itibari ile yürürlükte bulunan 4628 sayılı Kanun
çerçevesinde yapıldığı, 30.03.2013 gün ve 28603 sayılı Resmi Gazete’de yayınlanarak
yürürlüğe giren 14.03.2013 gün ve 6446 sayılı Enerji Piyasası Kanunu’nun
değerlendirmeye alınmadığıdır.
Elektrik sektöründeki dağınık yapıyı ortadan
kaldırmak ve işletme bütünlüğünü sağlamak amacıyla 1312 sayılı Kanun ile
Türkiye Elektrik Kurumu (TEK) kurulmuş, imtiyazlı şirketlerin görev
bölgeleri ve belediye sınırları dışında tüm yurtta elektriğin üretim,
iletim, dağıtım ve satış hizmetleri TEK bünyesinde toplanmıştır.
Hizmetlerin daha etkin, daha verimli ve çağdaş bir şekilde sürdürülebilmesi
amacıyla ve özelleştirme politikaları çerçevesinde TEK, Bakanlar Kurulunun
12.8.1993 tarih ve 93/4789 sayılı Kararı ile, Türkiye Elektrik
Üretim-İletim A.Ş. (TEAŞ) ve Türkiye Elektrik Dağıtım A.Ş. (TEDAŞ) adı
altında iki ayrı İktisadi Devlet Teşekkülü olarak yeniden
yapılandırılmıştır.
233 sayılı Kanun
Hükmünde Kararname'nin (KHK) 3.maddesine ve 20.02.2001 tarih ve 4628 sayılı
Elektrik Piyasası Kanununa dayanılarak çıkarılan ve 02.03.2001 tarihinde
yürürlüğe giren 05.02.2001 tarih ye 2001/2026 sayılı Bakanlar Kurulu Kararı
uyarınca TEAŞ; Türkiye Elektrik İletim AŞ (TEİAŞ), Elektrik Üretim AŞ
(EÜAŞ) ve Türkiye Elektrik Ticaret ve Taahhüt AŞ (TETAŞ) unvanlarında, anonim
şirket statüsünde, üç ayrı iktisadi devlet teşekkülü şeklinde
teşkilatlandırılmıştır.
26.12.2001 gün ve 24622 sayılı Resmi Gazetede yayınlanarak yürürlüğe
giren 4628 sayılı Kanun (kararın ilerleyen
kısımlarında kısaca 4628 sayılı Kanun olarak adlandırılacaktır)’un 2.maddesinin, iletim hizmetini düzenleyen “b” bendinde; “İletim faaliyeti gösterebilecek tüzel kişiler:
Elektrik enerjisi iletim faaliyetleri Türkiye Elektrik İletim Anonim
Şirketi tarafından yürütülür.
Kamu mülkiyetindeki tüm iletim tesislerini
devralmak, kurulması öngörülen yeni iletim tesisleri için iletim yatırım
planı yapmak, yeni iletim tesislerini kurmak ve işletmek, Türkiye Elektrik
İletim Anonim Şirketinin görevidir.
(Değişik paragraf: 09/07/2008 - 5784 S.K./2. md.) Türkiye Elektrik İletim Anonim
Şirketi; ayrıca, Kurul onayına tabi olan iletim, bağlantı ve sistem
kullanım tarifelerini ve şebeke Yönetmeliğini hazırlar, revize eder,
deN.ler ve yük dağıtımı ile frekans kontrolünü gerçekleştirir, iletim
sisteminde ikame ve kapasite artırımı yapar, gerçek zamanlı sistem
güvenilirliğini izler, sistem güvenilirliğini ve elektrik enerjisinin
öngörülen kalite koşullarında sunulmasını sağlamak üzere gerekli yan
hizmetleri belirler ve bu hizmetleri Yan Hizmetler Yönetmeliği hükümleri
doğrultusunda sağlar.
Türkiye Elektrik İletim Anonim Şirketi, Bakanlığın
kararı doğrultusunda uluslararası enterkonneksiyon çalışmalarını yapar,
iletim sistemine bağlı ve/veya bağlanacak olan serbest tüketiciler dahil
tüm sistem kullanıcılarına şebeke Yönetmeliği ve iletim lisansı hükümleri
doğrultusunda eşit taraflar arasında ayrım gözetmeksizin iletim ve bağlantı
hizmeti sunar.
Piyasanın gelişimine bağlı olarak Kurul kararı
doğrultusunda yeni ticaret yöntemleri ve satış kanallarının uygulanabilmesine
yönelik alt yapının geliştirilmesi ve uygulanması Türkiye Elektrik İletim
Anonim Şirketi tarafından yürütülür.
Türkiye Elektrik İletim Anonim Şirketi, yönetmelik
çerçevesinde, dağıtım şirketleri tarafından hazırlanan talep tahminlerini
esas alarak üretim kapasite projeksiyonunu hazırlar ve Kurul onayına sunar.
(Değişik paragraf: 09/07/2008 - 5784 S.K./2. md.) İletim şebekesi dışında, ulusal
iletim sistemi için geçerli standartlara uygun olan ve üretim faaliyeti
gösteren tüzel kişinin lisansı kapsamındaki üretim tesisi ile müşterileri
ve/veya iştirakleri ve/veya serbest tüketiciler arasında özel direkt hat
tesisi, Türkiye Elektrik İletim Anonim Şirketi ile üretim faaliyeti
gösteren tüzel kişi arasında yapılacak kontrol anlaşması ile mümkündür.
(Ek paragraf: 09/07/2008 - 5784 S.K./2. md.) Türkiye Elektrik İletim Anonim
Şirketi, uluslararası enterkonneksiyon hatlarının ulusal sınırlar dışında
kalan kısmının tesisi ve işletilmesini yapabilir ve/veya bu amaçla
uluslararası şirket kurabilir ve/veya kurulmuş uluslararası şirketlere
ortak olabilir ve bölgesel piyasaların işletilmesine ilişkin organizasyonlara
katılabilir.” şeklindeki düzenleme ile elektrik iletim görevinin TEİAŞ’e
verildiği ve TEİAŞ’nın bu görevi ne şekilde yerine getireceği düzenlenmiştir.
29.06.2001
gün ve 24447 sayılı Resmi Gazetede yayınlanarak yürürlüğe giren TEİAŞ Ana
Statüsü (kararın ilerleyen kısımlarında kısaca Ana Statü olarak
adlandırılacaktır)’nün 3. maddesinin 2.fıkrasında; “Teşekkül EPK, K.H.K.,
ve bu Ana statü hükümleri saklı kalmak üzere özel hukuk hükümlerine
tabiidir. “ denilmek sureti ile Enerji Piyasası Kanunu, 233 sayılı Kanun
Hükmünde Kararname ve Kuruluş Statüsü ile verilen görevler dışında
TEİAŞ’nın özel hukuk hükümlerine tabi olacağı düzenlenmiştir.
Dolayısıyla, Elektrik Piyasası Kanunu’nun yukarıda
belirtilen 2. maddesinin b bendinin 2 kısmında belirtilen “(Değişik
paragraf: 09/07/2008 - 5784 S.K./2. md.) Türkiye
Elektrik İletim Anonim Şirketi; ayrıca, Kurul onayına tabi olan iletim,
bağlantı ve sistem kullanım tarifelerini ve şebeke Yönetmeliğini hazırlar,
revize eder, deN.ler ve yük dağıtımı ile frekans kontrolünü gerçekleştirir,
iletim sisteminde ikame ve kapasite artırımı yapar, gerçek zamanlı sistem
güvenilirliğini izler, sistem güvenilirliğini ve elektrik enerjisinin
öngörülen kalite koşullarında sunulmasını sağlamak üzere gerekli yan hizmetleri
belirler ve bu hizmetleri Yan Hizmetler Yönetmeliği hükümleri doğrultusunda
sağlar.” şeklinde görevleri yerine getirdiği esnada, TEİAŞ özel hukuk
hükümlerinden ayrı tutulmuş, idare hukuku alanına dahil edilmiştir. Bu
anlamda, dava konusu işlemin, TEİAŞ’ın kamusal ağırlıklı görevleri arasında
sayıldığını söylemek yerinde olacaktır.
İşlemin Tek Taraflı İrade Beyanı İle Yapılmış
Olması:
Dava
konusu ceza faturasının, davalı TEİAŞ tarafından tek taraflı irade olarak
düzenlendiğinde herhangi bir kuşku bulunmamaktadır. Bu başlık altında
irdelenmesi gereken esas sorun, ceza faturasının dayanağını oluşturan
Sistem Kullanım Anlaşması ve bunun eki niteliğindeki İletim Sistemi Sistem
Kullanım ve Sistem İşletim Tarifelerini Hesaplama Yöntem Bildirimi’nin
niteliğidir. Tarafların özgür iradeleri ile imzaladıkları Sistem kullanım
anlaşmasının ve yine tarafların özgür iradeleri ile kabul ettikleri yöntem
bildiriminin uygulanması amacı ile tesis edilen bir işlemin, evleviyetle
özel hukuk hükümlerine tabi olacağı; aksi durumda ise idare hukuku
hükümlerinin söz konusu olacağı açıktır. Bu anlamda Sistem Kullanım
Anlaşmasının ve Yöntem Bildiriminin niteliğinin belirlenmesi önem taşımaktadır.
b.1)
Sistem Kullanım Anlaşması Yönünden :
26.12.2001 gün ve 24622 sayılı Resmi Gazetede yayınlanarak yürürlüğe
giren 4628 sayılı Kanun ‘un “Tanımlar”
başlıklı 40. Maddesinde; “Bağlantı ve sistem kullanım anlaşmaları: İlgili
bağlantı ve sistem kullanım tarifesinin fiyatları, hükümleri ve şartlarını
içeren ve bir üretim şirketi, otoprodüktör, otoprodüktör grubu, dağıtım
şirketi ya da tüketicilerin iletim sistemine ya da bir dağıtım sistemine
erişmeleri ya da bağlantı yapmaları için ilgili kullanıcıya özgü koşul ve
hükümleri kapsayan anlaşmaları ” şeklinde tanımlanmıştır.
Ana
Statüsü’nün “Tanımlar” başlıklı 2. maddesinde de, 4628 sayılı Kanun’a
paralel şekilde; “ Bağlantı ve
Sistem Kullanım Anlaşmaları: İlgili bağlantı ve sistem kullanım
tarifesinin fiyatları, hükümleri ve şartlarını içeren ve bir üretim
şirketi, otoprodüktör, otoprodüktör grubu, dağıtım şirketi ya da
tüketicilerin iletim sistemine ya da bir dağıtım sistemine erişmeleri ya da
bağlantı yapmaları için ilgili kullanıcıya özgü koşul ve hükümleri kapsayan
anlaşmaları “ şeklinde tanımlanmıştır.
Ana
Statüsü’nün 4. maddesinin 11.bendinde; “ İletim sistemine bağlı tüm
kamu ve özel tüzel kişiler, Ticaret A.Ş. ve Serbest Tüketiciler ile
Bağlantı ve Sistem Kullanım Anlaşmaları; üretim ve dağıtım kamu ve özel
tüzel kişiler ile Yan Hizmet Anlaşmaları yapmak” görev TEİAŞ’ye
verilmiştir.
4628 sayılı Kanun’un
2. maddesinin, iletim hizmetini düzenleyen “b” bendinde; Değişik paragraf: 09/07/2008 - 5784 S.K./2. md.) Türkiye Elektrik İletim Anonim
Şirketi; ayrıca, Kurul onayına tabi olan iletim, bağlantı ve sistem
kullanım tarifelerini ve şebeke Yönetmeliğini hazırlar, revize eder,
deN.ler ve yük dağıtımı ile frekans kontrolünü gerçekleştirir, iletim
sisteminde ikame ve kapasite artırımı yapar, gerçek zamanlı sistem
güvenilirliğini izler, sistem güvenilirliğini ve elektrik enerjisinin
öngörülen kalite koşullarında sunulmasını sağlamak üzere gerekli yan
hizmetleri belirler ve bu hizmetleri Yan Hizmetler Yönetmeliği hükümleri
doğrultusunda sağlar.” denilmek sureti ile sistem kullanım anlaşmasına konu
kullanım tarifelerinin TEİAŞ tarafından EPDK’nın onayı alınmak sureti ile
hazırlanacağı belirtilmiştir.
Ana
Statüsü’nün “Tanımlar” başlıklı 2. maddesinde “Bağlantı ve Sistem Kullanım Tarifeleri: ilgili bağlantı ve
sistem kullanım anlaşmalarına dahil edilerek Teşekküle doğrudan ödenecek
olan ve iletim sistemi ya da bir dağıtım sistemine bağlantı ve sistem
kullanımı için eşit taraflar arasında ayrım yapılmaması esasına dayalı
Bağlantı fiyatları açısından şebeke yatırım maliyetlerini kapsamayan ve
bağlantı yapmış olan tüzel kişinin namına oluşan masraflar ile sınırlı olan
fiyatları, hükümleri ve şartları içeren tarifeleri “ şeklinde tanımlanmış,
aynı statünün 4. maddesinin 12. bendinde de; “İletim Tarifesi ile Bağlantı
ve Sistem Kullanım Tarifelerini hazırlamak, gerektiğinde revize etmek”
görevi TEİAŞ’ye verilmiştir.
22.01.2003
tarih ve 25001 sayılı Resmi Gazete’de Yayınlanan Elektrik Piyasası Şebeke
Yönetmeliği’nin 8. maddesinde; Ek-5
Bölüm 1'de yer alan standart planlama verileri ile iletim sistemine
bağlanacak tesis ve/veya teçhizata ilişkin bilgilerin tüzel kişi tarafından
TEİAŞ'a verildiği tarihten itibaren altmış gün içerisinde bağlantı ve/veya
sistem kullanım anlaşması TEİAŞ tarafından tüzel kişiye önerilir. TEİAŞ'ın
bağlantı ve/veya sistem kullanım anlaşması önerisini yapabilmesi için ek
bilgiye ihtiyaç duyması halinde, Ek - 5 Bölüm 2'de yer alan ayrıntılı
planlama verileri de tüzel kişiden talep edilebilir. Bu hallerde TEİAŞ
tarafından bağlantı ve/veya sistem kullanım anlaşmasının önerilmesine ilişkin
süre doksan gün olarak uygulanır. Tüzel kişi TEİAŞ'ın anlaşma önerisine
otuz gün içerisinde yazılı yanıt verir.
Tarafların mutabakatı halinde bağlantı ve/veya
sistem kullanımına ilişkin hüküm ve şartları içeren bağlantı ve/veya sistem
kullanım anlaşması imzalanır. TEİAŞ ve lisans sahibi tüzel kişinin,
bağlantı ve/veya sistem kullanımına ilişkin anlaşmanın hükümleri üzerinde
mutabakata varamamaları halinde, ihtilaflar Kanunun ve tarafların ilgili
lisanslarının hükümlerine göre Kurum tarafından çözüme kavuşturulur ve konu
hakkında alınan Kurul kararları bağlayıcıdır.
İletim sistemine halihazırda bağlı olan üretim
tesisleri ile bağlantı ve/veya sistem kullanımına ilişkin olarak üretim
tesisleri dışında gerçek ve tüzel kişiler tarafından TEİAŞ'a yapılan diğer
başvurularda da aynı süreç uygulanır.” şeklindeki düzenleme ile Dağıtım
şirketlerinin TEİAŞ ile Sistem Kullanım anlaşması ve/veya Bağlantı
anlaşması imzalaması gerektiği belirtilmiştir.
27/03/2003
tarihli ve 25061 sayılı Resmi Gazete’de yayınlanan Elektrik Piyasasında
İletim ve Dağıtım Sistemlerine Bağlantı ve Sistem Kullanımı Hakkında Tebliğ
(kararın ilerleyen kısımlarında kısaca tebliğ olarak adlandırılacaktır)’in
“İletim sistemine bağlantı ve/veya sistem kullanım anlaşmaları” başlıklı 4.
maddesinde; “İletim sistemi kullanıcıları, TEİAŞ ile Ek-1’de yer alan
anlaşmaları yapar. İletim sistemine bağlantı ve/veya sistem kullanım
anlaşmalarına ilişkin başvurular, Elektrik Piyasası Şebeke Yönetmeliğinde
belirlenen usul ve esaslara göre yapılır. Bağlantı anlaşması ve sistem
kullanım anlaşması başvuruları eşzamanlı olarak yapılır.
Bağlantı
ve/veya sistem kullanımına ilişkin olarak TEİAŞ ile iletim sistemi
kullanıcısı arasında, bu Tebliğ uyarınca TEİAŞ tarafından hazırlanan ve
Kurul tarafından onaylanan standart anlaşmalar kullanılır. Bu anlaşmaların
genel hükümlerinde, Kurul onayı olmaksızın değişiklik yapılamaz. Bağlantı
anlaşmasında fiziki bağlantıya ilişkin termin programı, sistem kullanım
anlaşmasında iletim sisteminin kullanılmaya başlanması için öngörülen tarih
yer alır.
İletim
sistemine aynı bağlantı noktasından doğrudan bağlanmak isteyen birden fazla
tüketicinin ve dağıtım şirketinin bulunması ve başvuru taleplerinin tümünün
karşılanmasının mümkün olmaması halinde TEİAŞ;
a) Tüm
başvuru sahiplerini durumdan bilgilendirir,
b) Dağıtım
şirketi tarafından yapılan başvuruya öncelik tanır,
c) Bu Tebliğ
kapsamındaki yükümlülüklerin yerine getirilmesi kaydıyla başvuru sırasına
göre bağlantı ve/veya sistem kullanım anlaşmalarını imzalar.
Bağlantı
yapılması öngörülen bağlantı noktası itibarıyla sisteme bağlantı
yapılmasının mümkün olmaması durumunda TEİAŞ; gerekçelerini başvuru
sahibine yazılı olarak bildirmek suretiyle bir başka bağlantı noktası
teklif edebilir.
TEİAŞ;
alternatif bağlantı noktası gösterememesi veya teklif ettiği alternatif
bağlantı noktasının başvuru sahibi tarafından kullanılabilir bir nokta
olarak görülmemesi veya sistem kullanımı açısından kapasitenin yetersiz
olması nedeniyle genişleme yatırımı veya yeni yatırım yapılmasının gerekli
olduğu ve yeterli finansmanın mevcut olmadığı hallerde, söz konusu yatırımı
kendi adına, başvuru sahibi tarafından finansmanı sağlanarak ilgili mevzuat
kapsamındaki teknik standartlara uygun olarak yapılmasını isteyebilir. Bu
durumda; gerçekleşen yatırıma ait toplam harcama tutarı, iletim sistemi
kullanıcısı ile TEİAŞ arasında yapılacak bağlantı ve sistem kullanım
anlaşmaları çerçevesinde iletim sistemi kullanıcısının ödemekle yükümlü
olduğu iletim tarifesi bedelinden düşülür.
İletim
sistemine doğrudan bağlanmak isteyen tüketicilerin başvuruları TEİAŞ
tarafından ancak Elektrik Piyasası Lisans Yönetmeliğinin 38 inci maddesinde
belirlenen gerekçeler çerçevesinde reddedilebilir ve ret gerekçeleri
başvuru sahibine yazılı olarak bildirilir.”denilmek sureti ile Sistem
kullanım anlaşmalarının ne şekilde yapılacağı ve nasıl uygulanacağı
düzenlenmiştir.
b.2) İletim
Sistemi, Sistem Kullanım ve Sistem İletişim Tarifelerini Hesaplama Yöntem
Bildirimi Yönünden;
4628 sayılı
Kanun’un 5. maddesinde “ Bu Kanun hükümlerinin uygulanması ve bu Kanunla
kendisine verilen görevleri yerine getirmek için gerekli olan ve piyasada
rekabeti geliştirmeye yönelik olarak gerçek ve tüzel kişilerin uymaları
gereken, talimatları ve tebliğleri, şebeke Yönetmeliğini, dağıtım
Yönetmeliğini, müşteri hizmetleri Yönetmeliğini ve dengeleme ve uzlaştırma
Yönetmeliğini onaylamak.” görevi Enerji Piyasası Düzenleme Kurulu’na
verilmiştir.
Bu görev kapsamında, 21.12.2006 gün ve 1029 sayılı
EPDK Kurul Kararı ile onaylanarak Yöntem Bildirimi ile işbu dava konusu
faturanın tanzimi tarihinde yürürlükte olan 13/12/2007 tarihli ve 1407
sayılı EPDK Kurul Kararı ile onaylanarak 19.12.2007 tarih ve 26735 sayılı
Resmi Gazetede yayınlanan Yöntem Bildirimi uygulamaya konulmuştur. Söz
konusu her iki Yöntem Bildiriminde de cezai işlemler hüküm altına
alınmıştır.
Tebliğ’in Geçici 3.maddesinde; “(1) Bağlantı ve
sistem kullanımına ilişkin standart anlaşmalar kullanıcı özellikleri
dikkate alınarak TEİAŞ ve Türkiye Elektrik Dağıtım AŞ tarafından bu
Tebliğin yayım tarihini izleyen otuz gün içerisinde hazırlanarak Kuruma
sunulur. Kullanıcıların lisans almamış olması ve kullanıcılar ile sistem
kullanım anlaşmalarının yapılmamış olması, bu kullanıcıların Elektrik
Piyasası Tarifeler Yönetmeliği uyarınca onaylanan sistem kullanım bedelini
ve/veya sistem işletim bedelini TEİAŞ ve/veya dağıtım şirketine ödeme
yükümlülüklerini ortadan kaldırmaz. / Ancak, dağıtım lisansı sahibi tüzel
kişilerin dağıtım sistemine bağlı üretim faaliyeti gösteren tüzel kişiler
için belirleyecekleri dağıtım sistem kullanımına ilişkin tarifeleri Enerji
Piyasası Düzenleme Kurumunca onaylanana kadar söz konusu tüzel kişilere
dağıtım sistemi kullanım fiyatı tahakkuk ettirilmez.” hükmü yer almış;
1407 sayılı Kurul Kararının ekinde yer alan İletim
Sistemi Sistem Kullanım ve Sistem İşletim Tarifelerini Hesaplama Yöntem
Bildirimi’nin “Fiyatlandırma ile İlgili Diğer Yönetmelikler ve Anlaşmalar”
başlıklı maddesinde ise, Elektrik Piyasası Şebeke Yönetmeliği ve Elektrik
Piyasasında İletim ve Dağıtım Sistemlerine Bağlantı ve Sistem Kullanımı
Hakkında Tebliğ çerçevesinde hazırlanan bağlantı ve sistem kullanım anlaşmalarının;
kullanıcının TEİAŞ ile, (kullanıcının iletim sistemiyle) olan bağlantısını
ve/veya iletim sisteminin kullanımına ilişkin üzerinde mutabakat sağlanmış
olan teknik ayrıntıları ile iletim sisteminin kullanımı ve/veya sisteme
bağlantı konusundaki şartları belirlediği ifade edildikten sonra, bu
kapsamda kullanıcılarla iki tür anlaşma yapılacağı, bunların Bağlantı
Anlaşması ve Sistem Kullanım Anlaşması olduğu, İletim sistemine doğrudan
bağlanan kullanıcıların hem Bağlantı Anlaşması hem de Sistem Kullanım
Anlaşması yapmak zorunda oldukları hüküm altına alınmış; aynı maddenin
devamında ise;
“1.5 Bir kullanıcının, TEİAŞ ile Sistem Kullanım
Anlaşması imzalamamış olmasına rağmen iletim sistemine başlı olarak
faaliyet göstermesi, dolayısıyla iletim sistemini kullanması halinde,
Elektrik Piyasasında İletim ve Dağıtım Sistemlerine Bağlantı ve Sistem Kullanımı
Hakkında Tebliğ’in Geçici 3. maddesi uyarınca Kullanıcıların lisans almamış
olmaları ve/veya sistem kullanım anlaşmalarının yapılmamış olması halinde
dahi bu kullanıcıların Elektrik Piyasası Tarifeler Yönetmeliği
doğrultusunda onaylanan sistem kullanım bedelini ve/veya sistem işletim
bedelini ödeme yükümlülükleri bulunmaktadır. Sistem Kullanım Anlaşması
bulunmaksızın iletim sistemini kullanmakta olan kullanıcılar, iletim
sisteminde arz güvenilirliği ve kalitesinin sağlanması amacıyla aşağıda ver
alan ihlallerle karşılaşılması halinde ilgili cezai işleme tabi olacaktır.”
denildikten sonra, dava konusu ihlalin tanımı: “İletim sistemine doğrudan
bağlı tüketiciler ve dağıtım lisansına sahip tüzel kişilerin İletim
Sisteminin her bir ölçüm noktasında çekecekleri endüktif reaktif enerjinin/verecekleri
kapasitif reaktif enerjinin, aktif enerjiye oranının ilgili mevzuata uygun
olmaması” şeklinde yapılmış; “Kullanıcı Tarafından TEİAŞ’a Ödenmesi Gereken
Ceza” ise “Kullanıcının o ayki Sistem Klanlım Fiyatına göre hesaplanan
bedelin %50’si oranında ceza uygulanır. Ceza, 00.00-24.00 saatleri arasında
bir defadan fazla uygulanmayacaktır” olarak belirlenmiştir.
Tüm bu mevzuatsal
düzenlemeler ışığında yapılan değerlendirme Neticesinde; 29.03.2010 tarihli
Sistem Kullanım Anlaşmasının, TEİAŞ tarafından 4628 sayılı Elektrik
Piyasası Kanunu, ilgili Tebliğ ve Ana Statü’nün yukarıda belirtilen
maddeleri gereğince hazırlandığı ve Enerji Piyasası Düzenleme Kurumu’nun
23.05.2003 gün ve 148/1-15 sayılı kararı ile onaylandığı, ancak söz konusu
anlaşmanın davacı tarafından imzalanmadığı; davalı idare tarafından, söz
konusu anlaşmanın 10. maddesi ile ihlalin tespit edildiği Şubat 2009 tarihi
itibari ile yürürlükte bulunan Yöntem Bildirimi’nin 1.5. maddesi gereğince,
davacıya 342.799,34 TL ceza kesildiği anlaşılmaktadır.
Sonuç
olarak; 29.03.2010 Sistem Kullanım Anlaşmasının ve 21.12.2006 tarihli ve
1029 sayılı EPDK Kurul Kararı ile onaylanarak 01.01.2007 tarihinde
yürürlüğe giren İletim Sistemi Sistem Kullanım ve Sistem İşletim
Tarifelerini Hesaplama Yöntem Bildirimi’nin, TEİAŞ tarafından tek taraflı
olarak hazırlandığı ve ceza faturasının tanziminde esas alındığı tespit
edilmiştir. Bu durumda gerek ceza faturasına dayanak olan işlemlerin,
gerekse ceza faturası tutanağının davalı idare tarafından tek taraflı
olarak hazırlandığı ve davacıya uygulandığında kuşku bulunmamaktadır.
b.3) Ceza
Faturasının Tahsilinde İzlenen Usul Yönünden:
TEİAŞ Genel
Müdürlüğü tarafından,Çoruh Elektrik Dağıtım A.Ş.’ne gönderilen 12.02.2013
gün ve 1570 numaralı yazıda “……. Bu kapsamda, Ocak 2007-Kasım 2009
dönemleri arasında aylık olarak hesaplanan sistem kullanım ceza faturaları
muhteviyat çizelgeleriyle birlikte yazımız ekinde gönderilmektedir./Ayrıca,
yasal süresi içinde ödenmeyen faturalar için Amme Alacaklarının Tahsil
Usulü Hakkında Kanunun 51. maddesinde öngörülen gecikme zammı uygulanacağı
ve yasal yollardan tahsili cihetine gidileceğinin bilinmesi hususunda bilgilerinizi
ve gereğini rica ederiz.” şeklindeki yazıdan, davalı idare tarafından ceza
faturasının tahsilinde 6183 sayılı Kanun uyarınca işlem yapıldığı
anlaşılmaktadır.
27/03/2003
tarihli ve 25061 sayılı Resmi Gazete’de yayınlanan Elektrik Piyasasında İletim
ve Dağıtım Sistemlerine Bağlantı ve Sistem Kullanımı Hakkında Tebliğ’in
‘Ödeme yükümlülüğü’ başlıklı 12. maddesinde; “Kullanıcı, Kurum tarafından
iletim veya dağıtım faaliyetine ilişkin olarak onaylanan bağlantı fiyatı
ve/veya sistem kullanım ve/veya sistem işletim fiyatları üzerinden
hesaplanan bedeli TEİAŞ ve/veya dağıtım şirketine ödemekle yükümlüdür./
TEİAŞ ve/veya dağıtım şirketi, kullanıcıya tahmini bir bedel tahakkuk
ettirdiği takdirde, kesinleşen bedel üzerinden gerekli düzeltmeleri yapar./
Bağlantı varlıklarının işletme ve bakım masrafları, mülkiyet sınırları
dahilinde ilgili taraflarca karşılanır.” şeklindeki düzenleme ile kullanıcı
tarafından ödenmesi gereken sistem kullanım bedeli düzenlenmiştir.
Aynı
Tebliğin ‘Ödeme prosedürü’ başlıklı 15. maddesinde; “Madde 15- TEİAŞ
ve/veya dağıtım şirketi, her türlü vergi ve yükümlülükler de ilave edilmiş
olan ayrıntılı ödeme bildirimini, takip eden ayın ilk beş günü içerisinde
sistem kullanım anlaşması tarafı olan kullanıcıya gönderir./Söz konusu
kullanıcı, ödeme bildiriminin tebliğ edildiği günü izleyen onbeş gün
içerisinde bildirimde yer alan tutarı, TEİAŞ ve/veya dağıtım şirketine
öder. Ödemede gecikilen süre için 6183 sayılı Amme Alacaklarının Tahsil
Usulü Hakkında Kanunun 51 inci maddesinde öngörülen gecikme zammı
uygulanır.” denilmek sureti ile 6183 sayılı Amme Alacaklarının Tahsili
Hakkındaki Kanuna atıf yapmıştır.
Aynı
maddenin devamında da; “Maddi hatalar dışında; ödeme bildirimi içeriğine
yapılan herhangi bir itiraz, ödemeyi durdurmaz. TEİAŞ ve/veya dağıtım
şirketinin hatası nedeniyle fazla ödenmiş olan tutar, TEİAŞ ve/veya dağıtım
şirketi tarafından ödeme bildiriminin tebliğ edildiği günden sonraki onbeş
gün içerisinde bir itirazda bulunulması halinde, ödeme tarihini izleyen
onaltıncı günden başlamak üzere 6183 sayılı Amme Alacaklarının Tahsil Usulü
Hakkında Kanunun 51 inci maddesine göre hesaplanan gecikme zammı da dahil
olmak üzere bir sonraki ödeme dönemine ait bedelden mahsup edilir.”
şeklindeki düzenleme ile ödeme emrine itirazın icranın yürütülmesini
durdurmayacağı düzenlenmiş, yine dava idarenin alacağı ile ilgili üstün ve
pozisyon yaratılmıştır.
6183 sayılı Amme Alacaklarının Tahsili Hakkında
Kanun’un 51. maddesinde; (Değişik madde: 25/12/2003 - 5035 S.K./4. md.) Amme
alacağının ödeme müddeti içinde ödenmeyen kısmına vadenin bitim tarihinden
itibaren her ay için ayrı ayrı % 4 oranında gecikme zammı tatbik olunur. Ay
kesirlerine isabet eden gecikme zammı günlük olarak hesap edilir./ Gecikme
zammı bir milyon liradan az olamaz./Gecikme zammı; 213 sayılı Vergi Usul
Kanununa göre uygulanan vergi ziyaı cezalarında bu madde uyarınca
belirlenen oranda, mahkemeler tarafından verilen ve ceza mahiyetinde olan
amme alacaklarında ise bu oranın yarısı ölçüsünde uygulanır. Bunların
dışındaki ceza mahiyetinde olan amme alacaklarına gecikme zammı tatbik edilmez./Bakanlar
Kurulu, gecikme zammı oranlarını aylar itibarıyla topluca veya her ay için
ayrı ayrı, yüzde onuna kadar indirmeye, gecikme zammı oranı ile gecikme
zammı asgari tutarını iki katına kadar artırmaya, ayrıca gecikme zammı
oranını aylar itibarıyla farklı olarak belirlemeye ve gecikme zammını
bileşik faiz usulüyle aylık, üç aylık, altı aylık veya yıllık olarak hesaplatmaya
yetkilidir.” denilmek sureti ile kamu alacaklarına uygulanacak gecikme
zammı ayrıca düzenlenmiştir.
Tüm bu yasal düzenlemelerden, TEİAŞ tarafından
talep edilen ceza faturasının, amme alacağı mahiyetinde olduğu ve bu
nedenle tahsili hakkında 6183 sayılı Kanun’da belirlenen usulün
uygulanmasının öngörüldüğü anlaşılmaktadır. Zira özel hukuk ilişkisine konu
bir alacağın, 6183 sayılı Kanun’un 1. maddesi gereğince kamu alacaklarının
tahsili hakkında öngörülen usulle icra edilmesi mümkün değildir.
İşlemin Kamu Gücüne Dayalı Olması:
En temel
tanımı ile kamu gücü; devletin kamu yararını gerçekleştirebilmesi için özel
kişiler karşısında sahip olduğu üstün yetki ve ayrıcalıklardır.
Yukarı
da ayrıntılı olarak belirttiğimiz üzere, 4628 sayılı Kanun
2. ve 40. maddeleri, TEİAŞ Ana
Statüsü’nün 4. maddesinin 11.Bendi, Tebliğ’in “İletim sistemine bağlantı
ve/veya sistem kullanım anlaşmaları” başlıklı 4. maddesi gereğince, Dağıtım
Şirketleri ile imzalanacak Sistem Kullanım Anlaşmasını hazırlama görevi
TEİAŞ’ye verilmiş, yine Tebliğ’in “İletim sistemine bağlantı ve/veya sistem
kullanım anlaşmaları” başlıklı 4. maddesinde; bu anlaşmaların genel
hükümlerinde Enerji Piyasası Düzenleme Kurulu’nun onayı olmaksızın
değişiklik yapılamayacağı belirtilmiştir.
4628 sayılı
Kanun’un “Arz Güvenliği” başlıklı Ek
3. maddesinin “a” bendinin 1. fıkrasında; Türkiye Elektrik İletim Anonim
Şirketi, iletim kısıtlarını asgari seviyeye indirecek şekilde iletim
şebekesinin planlanmasından, tesisinden, işletilmesinden, sistem
güvenilirliğinin muhafaza edilmesinden ve üretim kapasite projeksiyonu ile
20 yıllık Uzun Dönem Elektrik Enerjisi Üretim Gelişim Planının
hazırlanmasından sorumludur. “ 2. fıkrasında; “Perakende satış lisansına
sahip dağıtım şirketleri, bölgelerindeki serbest olmayan tüketicilerin
elektrik enerjisi ve kapasite talebini karşılamakla yükümlüdürler. Söz
konusu tüzel kişiler her yıl Aralık ayı sonuna kadar, gelecek 5 yıl için,
tahmin ettikleri elektrik enerjisi puant güç taleplerini, ihtiyaç
duydukları elektrik enerjisi miktarını, bu miktarın temini için yaptıkları
sözleşmeleri ve ilave enerji/kapasite ihtiyaçlarını Kuruma bildirmek
zorundadır.” 4.fıkrasında; “Kurum (EPDK), lisans verilen üretim
tesislerinin gerçekleşmelerinin izlenmesinden, ilgili mevzuat kapsamında bu
tesislerin öngörülen zamanda devreye girmesi için gerekli önlemlerin
alınmasından, Türkiye Elektrik İletim Anonim Şirketi tarafından yapılacak
arz-talep dengesi çalışmalarında kullanılmak üzere, 5 yıl içerisinde işletmeye
girecek ve arz hesabında dikkate alınacak lisanslı yeni üretim kapasite
miktarlarının Bakanlığa düzenli aralıklarla bildirilmesinden sorumludur.”,
c bendinde; “Türkiye Elektrik İletim Anonim Şirketi, Türkiye Elektrik
Enerjisi Talep Projeksiyonu Raporunun yayımlanmasını müteakiben, gelecek 20
yılı kapsayacak şekilde yapılan talep tahminini, mevcut arz potansiyelini,
potansiyel arz imkânlarını, yakıt kaynaklarını, iletim ve dağıtım
sisteminin yapısı ve gelişme planlarını, ithalat ve/veya ihracat
imkânlarını ve kaynak çeşitliliği politikalarını dikkate alarak enerji
politikalarının belirlenmesinde yararlanmak üzere Uzun Dönem Elektrik Enerjisi
Üretim Gelişim Planını hazırlayarak Bakanlığın onayına sunar. Bu plan
onaylanmasını müteakip Bakanlık tarafından yayımlanır.” denilmek sureti ile
elektrik iletim hizmetinin güvenliğini sağlamak adına alınması gereken
tedbirler kanunda açıkça belirtilmiş ve TEİAŞ bu hususlar bir çok görev
verilmiştir.
EPDK
tarafından onaylanarak 10.11.2004 tarihli ve 25639 sayılı Resmi Gazete’de
yayımlanarak yürürlüğe giren Elektrik İletim Sistemi Arz Güvenilirliği ve
Kalitesi Yönetmeliğinin, "Reaktif enerjinin kompanzasyonu"
başlıklı 11. maddesinde “İletim sistemine doğrudan bağlı tüketiciler ve
dağıtım lisansına sahip tüzel kişiler tarafından; iletim sistemine
bağlantıyla ilgili her bir ölçüm noktasında ve her bir uzlaşma periyodunda,
sistemden çekilen endüktif reaktif enerjinin sistemden çekilen aktif
enerjiye oranı yüzde ondördü, sisteme verilen kapasitif reaktif enerjinin
sistemden çekilen aktif enerjiye oranı ise yüzde onu geçemez./ İletim
sisteminin her bir ölçüm noktasında öngörülen orana uyulmaması durumunda
kullanıcılara uygulanacak yaptırımlar bağlantı ve sistem kullanım anlaşmalarında
düzenlenir. / Oranların kontrolü ilgili mevzuat hükümleri çerçevesinde yapılır."hükmüne,
Aynı
Yönetmeliğin 01.01.2007 tarihinde yürürlüğe giren Geçici 3. maddesinde,
“1/1/2007 tarihinden itibaren İletim sistemine doğrudan bağlı tüketiciler
için iletim sisteminin her bir ölçüm noktasında aylık çekilen endüktif reaktif
enerjinin sistemden çekilen aktif enerjiye oranı yüzde otuzüç, aylık
sisteme verilen kapasitif reaktif enerjinin sistemden çekilen aktif
enerjiye oranı yüzde yirmi olarak uygulanır. 1/1/2008 'den itibaren bu
oranlar sırasıyla yüzde yirmi ve yüzde onbeş olarak uygulanır./ 1/1/2007
tarihinden itibaren dağıtım lisansına sahip tüzel kişiler için, iletim
sisteminin her bir ölçüm noktasında aylık çekilen endüktif reaktif
enerjinin sistemden çekilen aktif enerjiye oranı yüzde elli olarak
uygulanır. 1/1/ 2008 'den itibaren dağıtım lisansına sahip tüzel kişiler
için, iletim sisteminin her bir ölçüm noktasında aylık çekilen endüktif
reaktif enerjinin sistemden çekilen aktif enerjiye oranı yüzde otuzüç,
aylık sisteme verilen kapasitif reaktif enerjinin sistemden çekilen aktif
enerjiye oranı yüzde yirmi olarak uygulanır. / 1/1/2009 tarihinden itibaren
ise bu oranlar, bu Yönetmeliğin 11 inci maddesi hükümlerinde yer alan
esaslara göre tespit edilir. " hükmüne yer verilmiştir.
Yönetmelikte
yer alan düzenleme paralelinde reaktif enerji sınır değerlerinin aşımı
ihlali; 23/05/2003 tarih ve 148/1-15 sayılı Enerji Piyasası Düzenleme
Kurulu Kararı ile onaylanan mülga Sistem Kullanım Anlaşmasının "Cezai
Şartlar" başlıklı 10 uncu maddesinde ve TEİAŞ ile Sistem Kullanım
Anlaşması imzalamamış olan kullanıcılar için ise, ilk defa 21/12/2006 tarih
ve 1029 sayılı EPDK Kurul Kararı ile onaylanarak 01/01/2007 tarihinden
itibaren "yürürlüğe giren Yöntem Bildiriminde "İletim sistemine
doğrudan bağlı tüketiciler ve dağıtım lisansına sahip tüzel kişilerin
İletim Sisteminin her bir ölçüm noktasında çekecekleri endüktif reaktif
enerjinin/verecekleri kapasitif reaktif enerjinin, aktif enerjiye oranının
ilgili mevzuata uygun olmaması" şeklinde tanımlanmış, söz konusu ihlal
durumuna ilişkin yaptırım ise, "Kullanıcının o ayki Sistem Kullanım
Fiyatına göre hesaplanan bedelin %50'si oranında ceza uygulanır. Ceza, 00.00-24.00
saatleri arasında bir defadan fazla uygulanmayacaktır." hükmü ile
düzenlenmiştir.
Bu
açıklamalardan hareketle, davalı idare tarafından, elektrik iletim
hizmetinin sağlıklı işlemesini sağlamak amacı ile yerine getirdiği denetim
görevi kapsamında, kanunlarla kendisine verilen üstün yetki ve ayrıcalıklar
kullanılmak sureti ile davacı Çoruh Elektrik A.Ş.’ne ceza faturasının
kesildiği anlaşılmakla, işlemin tesisinde kamu gücü kullanıldığı sonucuna
varılmıştır.
Ceza Faturasına Esas Tarihler İtibari ile Davacı
İle Davalı Arasındaki İlişkisinin Hukuki Statüsü:
Davaya
konu Ceza Faturası Şubat 2009 tarihine aittir. Yukarıdaki açıklamalarımızda
da belirttiğimiz üzere ceza faturasına konu ihlal tarihinde henüz Çoruh
Elektrik A.Ş. özelleştirilmemiştir. Görevli yargı yerinin belirlenmesi
adına TEDAŞ’ın söz konusu tarihteki tüzel kişiliğinin niteliği ve TEİAŞ ile
TEDAŞ arasındaki ilişkinin hukuki vasfı belirlenmelidir.
Yukarıda
ayrıntısı ile belirttiğimiz üzere Elektrik
sektöründeki dağınık yapıyı ortadan kaldırmak ve işletme bütünlüğünü
sağlamak amacıyla 1312 sayılı Kanun ile Türkiye Elektrik Kurumu (TEK)
kurulmuş, imtiyazlı şirketlerin görev bölgeleri ve belediye sınırları
dışında tüm yurtta elektriğin üretim, iletim, dağıtım ve satış hizmetleri
TEK bünyesinde toplanmıştır. Hizmetlerin daha etkin, daha verimli ve çağdaş
bir şekilde sürdürülebilmesi amacıyla ve özelleştirme politikaları
çerçevesinde TEK, Bakanlar Kurulunun 12.8.1993 tarih ve 93/4789 sayılı
Kararı ile, Türkiye Elektrik Üretim-İletim A.Ş. (TEAŞ) ve Türkiye Elektrik
Dağıtım A.Ş. (TEDAŞ) adı altında iki ayrı İktisadi Devlet Teşekkülü olarak
yeniden yapılandırılmıştır.
233
sayılı Kamu İktisadi Teşebbüsleri Hakkında KHK’nin 2. maddesinde; “ İktisadi devlet teşekkülü
"Teşekkül"; sermayesinin tamamı devlete ait, iktisadi alanda
ticari esaslara göre faaliyet göstermek üzere kurulan, kamu iktisadi
teşebbüsüdür” şeklinde tanımlanmıştır.
233 sayılı Kanun
Hükmünde Kararname'nin (KHK) 3.maddesine ve 20.02.2001 tarih ve 4628 sayılı
Elektrik Piyasası Kanununa dayanılarak çıkarılan ve 02.03.2001 tarihinde
yürürlüğe giren 05.02.2001 tarih ye 2001/2026 sayılı Bakanlar Kurulu Kararı
uyarınca TEAŞ; Türkiye Elektrik İletim AŞ (TEİAŞ), Elektrik Üretim AŞ
(EÜAŞ) ve Türkiye Elektrik Ticaret ve Taahhüt AŞ (TETAŞ) unvanlarında, anonim
şirket statüsünde, üç ayrı iktisadi devlet teşekkülü şeklinde
teşkilatlandırılmıştır.
Bu durumda TEDAŞ
12.08.1993 tarihinde İktisadi Devlet Teşekkülü olarak, TEİAŞ ise 05.02.2001
tarihinde iktisadi devlet teşekkülü olarak yapılandırılmışlardır. Daha
sonra TEDAŞ 2.4.2004 tarih ve 2004/22
sayılı Özelleştirme Yüksek Kurulu Kararı ile özelleştirme kapsam ve
programına alınmıştır. Dağıtım bölgeleri yeniden belirlenerek, Türkiye 21
dağıtım bölgesine ayrılmıştır. Bunlardan biri olan Çoruh Elektrik A.Ş.’nin
de Özelleştirme Yüksek İdaresi’nin 7.6.2010 tarihli ve 2010/36 sayılı
kararı ile Aksa Elektrik Perakende Satış A.Ş.’ne devir yapılmıştır. Hissesinin
tamamı da 31.12.2010 tarihinde Aksa Elektrik Perakende Satış A.Ş.’ne
devredilmiş ve özelleştirme işlemi tamamlanmıştır.
24/11/1994
tarih ve 4046 numaralı Özelleştirme Uygulamaları Hakkında Kanun’un 17.
maddesinin B bendinde “Özelleştirme kapsamına alınan kuruluşlardan; mali ve
hukuki yönden özelleştirmeye hazırlanmalarına karar verilenlerin bu
hazırlık işlemleri tamamlanıncaya kadar, bunların bağlı oldukları bakanlık
veya kurumlar ile ilgileri ve önceki statüleri aynen devam eder. Bunlarla
ilgili mali ve hukuki yönden özelleştirmeye hazırlık işlemleri kurulca
belirlenecek kuruluş veya kuruluşlar tarafından yürütülür. Özelleştirmeye
hazırlık işlemleri tamamlananlar Kurulun vereceği yeni bir karar ile
özelleştirme programına alınır. Bu şekilde hazırlıkları tamamlanarak
özelleştirme programına alınanlar ile doğrudan özelleştirme programına
alınanlar (bağlı ortaklıkların iştirak payları ve varlıkları ile bağlı
ortaklık statüsünde olmayan, ancak sermayesinin yarısından fazlası kamuya
ait kuruluşların iştirak payları ve varlıkları hariç), Kurul kararının
alındığı tarihte başka bir işleme gerek olmadan ve bedel alınmaksızın
İdareye devredilmiş sayılır. Özelleştirme programına alınarak İdareye
devredilen kuruluşlar buna ilişkin Kurul kararı tarihinden itibaren bağlı
oldukları bakanlık veya kurumla ilişkileri kesilerek idareye bağlanmış
sayılır.” denilmek sureti ile hakkında özelleştirme prosedürü tamamlanmayan
kamu kuruluşunun eski niteliğini devam ettireceği düzenlenmiştir.
Aynı
maddenin C bendinde; “ Genel ve katma bütçeli idarelerle, bunlara
bağlı döner sermayeli kuruluşların 15 inci maddenin (a) bendinde belirtilen
mal ve hizmet üretim birimleri ve varlıkları ile kamu iktisadi
kuruluşlarının ve bunların müessese, bağlı ortaklık, işletme ve işletme
birimleri ile varlıklarının özelleştirme programına alınmalarına Kurulca
karar verilir. Bunların, mülkiyetin devri dışındaki yöntemlerle yapılacak
özelleştirme işlemleri idare tarafından yürütülür. Ancak, bunların
mülkiyetinin bağlı bulundukları kurum ve/veya kuruluşlara aidiyeti ve
statüleri aynen devam eder.” şeklindeki düzenleme ile de iktisadi devlet
teşekküllerinin özelleştirme işlemleri tamamlanıncaya kadar bağlı bulundukları
kurum veya kuruluşa aidiyetinin ve hukuki niteliğinin korunacağı
belirtilmiştir.
Aynı
Kanun’un 18. maddesinin Özelleştirmede uygulanabilecek usuller belirlenmiş
ve A bendinin “a” alt başlığında “Satış; Kuruluşların aktiflerindeki mal ve
hizmet üretim birimleriyle varlıklarının mülkiyetinin kısmen veya tamamen
bedel karşılığı devredilmesi ya da bu kuruluşların hisselerinin tamamının
veya bir kısmının kuruluşların içinde bulundukları şartlar da dikkate
alınarak yurt içi ve yurt dışında, halka arz, gerçek ve/veya tüzelkişilere
blok satış, gecikmeli halka arzı içeren blok satış, çalışanlara satış,
borsada normal ve/veya özel emir ile satış, menkul kıymetler yatırım
fonları ve/veya menkul kıymetler yatırım ortaklarına satış veya bunların
birlikte uygulanması yoluyla bedel karşılığı devredilmesidir.” denilmek
sureti ile satış usulü ile özelleştirme yöntemi düzenlenmiştir.
Aynı
Kanun’un 18. maddesinin Özelleştirmede uygulanabilecek usuller belirlenmiş
ve B bendinin “c” alt başlığında; “Komisyon; değer tespit çalışmalarını,
özelleştirilecek kuruluşun niteliği, gördüğü hizmetin özelliği, gelecekteki
nakit akımı potansiyeli, faaliyette bulunduğu sektör ve pazarın
özellikleri, sahip olduğu sınai, ticari ve sosyal tesisler, mA.e araç ve
gereçler, teçhizat, malzeme ve hammadde ile yarı mamul ve mamul madde
stokları, her türlü taşınır ve taşınmaz malları, vasıfları ve hali hazır
durumları, seN.li ve seN.siz bütün alacak ve borçları ile bilumum hak ve
yükümlülükleri ve özelleştirilecek kuruluşa uygulanacak özelleştirme
yöntemini de dikkate alarak uluslararası kabul görmüş olan; indirgenmiş
nakit akımları (N. bugünkü değer), defter değeri, N. aktif değeri, amortize
edilmiş yenileme değeri, tasfiye değeri, fiyat/kazanç oranı, piyasa
kapitalizasyon değeri, piyasa değeri/defter değeri, ekspertiz değeri,
fiyat/nakit akım oranı metotlarından en az ikisini uygulamak suretiyle
yürütür. Değer tespit
sonuçları, kuruluşun özelleştirme işlemi tamamlanarak devir sözleşmesinde
yer alan yükümlülüklerin yerine getirilmesinden sonra kamuoyuna duyurulur.
Özelleştirme programındaki kuruluşun özelleştirme işlemlerini bu Kanunun 4
üncü maddesinin son fıkrasına istinaden yürütmesi durumunda; değer tespiti
işlemleri, ilgili kuruluşun karar almaya yetkili organlarının kararı ile
kuruluş ita amirinin başkanlığında oluşturulacak komisyon tarafından bu
bentte belirtilen esaslar çerçevesinde yapılır.” denilmek sureti ile
özelleştirme işleminin ne şekilde tamamlanacağı belirtilmiştir.
TEDAŞ,
Özelleştirme Yüksek İdaresi’nin 02.04.2004 gün ve 2004/22 sayılı kararı ile
özelleştirme kapsamına alınmış, yine aynı idarenin 7.6.2010 gün ve 2010/36
sayılı kararı ile Aksa Elektrik Perakende Satış A.Ş.’ne devrine karar
verilmiş ve nihayet 31.12.2012 tarihinde hisse devri tamamı ile sağlanarak
Özelleştirme İdare Başkanlığı’nın resmi web sitesinde ilan edilmiştir. Buradan
hareketle, ceza faturasına konu ihlalin yapıldığı Şubat 2009 tarihinde,
faturayı düzenleyen TEİAŞ de, Fatura muhatabı olan Çoruh Elektrik A.Ş.’nin
de iktisadi devlet teşekkülü niteliğinde olduğu tespit edilmiştir.
Taraflar arasında imzalanan 31.12.2010 tarihli
hisse devir sözleşmesinin “Alıcının Taahhütleri” başlıklı 9. maddesinin 4.
fıkrasında; alıcı ihale konusu hisseleri devraldığı tarihten önceki döneme
ilişkin olarak İşletme hakkı devir sözleşmesindeki hükümler saklı kalmak
kaydı ile şirkette yapılmış olan her türlü işlemden kaynaklanan borç ve
yükümlülüklerden, kayıtlara intikal ettirilmemiş olsa dahi şirketin sorumlu
olduğu, bu hususlarda alınmış karar ve yapılmış sözleşmelerden ilgili
olarak kendisinin veya şirketin idareyi ve TEDAŞ’ı ilzam edecek hiçbir
başvuru ve rucu hakkının olmadığı kabul, taahhüt ve garanti eder “
şeklindeki hükümden davacının sözleşme imzalanmadan önce doğan borç ve
yükümlülüklerden de sorumlu olduğunun düzenlendiği ancak İşletme Devir
hakkı Sözleşmesinde belirtilen hususların bundan vareste tutulduğu
görülmüştür.
İşletme Devir hakkı sözleşmesi incelendiğinde ise;
“Üçüncü Kişilerin Hak ve İddiaları” başlıklı 7. fıkrasının 4, 5, 6 ve
7. fıkralarında sırasıyla; “Dağıtım Faaliyetinin TEDAŞ tarafından
yürütüldüğü dönemde hu faaliyetin yürütülmesi amacıyla gerçekleştirilen her
türlü is ve işlemlerin bütün sorumluluğu TEDAŞ'a aittir. TEDAŞ tarafından
yürütülmüş bulunan hu faaliyetler nedeniyle üçüncü kişiler tarafından ileri
sürülecek her türlü talebin muhatabı TEDAŞ'tır. Bu talepleri konu alan icra
takibi ve davalar TEDAŞ tarafından yürütülür ve sonuçlandırılır. Bu takip
ve davalardan doğacak her türlü mali yükümlülük TEDAŞ tarafından
karşılanır.
Dağıtım Faaliyetinin Şirket
tarafından yürütüldüğü dönemde bu faaliyet kapsamında gerçekleştirilen her
türlü iş ve işlemlerin bütün sorumluluğu Şirket'e aittir. Şirket tarafından
yürütülmüş bulunan hu faaliyetler nedeniyle üçüncü kişiler tarafından ileri
sürülecek her türlü talebin muhatabı Şirket'tir. Bu talepleri konu alan
icra takibi ve davalar Şirket tarafından yürütülür ve sonuçlandırılır. Bu
takip ve davalardan doğacak her türlü mali yükümlülük Şirket tarafından
karşılanır.
Sözleşmenin imza tarihinden önce
Dağıtım Tesisleri ile Dağıtım Tesisleri'nin işletilmesinden kaynaklanan her
türlü hukuki ve cezaî sorumluluk TEDAŞ’a aittir. Bu dönemde yürütülmüş
bulunan bu faaliyetler nedeniyle üçüncü kişiler tarafından ileri sürülecek
her türlü talebin muhatabı TEDAŞ'tır. Bu talepleri konu alan icra takibi ve
davalar TEDAŞ tarafından yürütülür ve sonuçlandırılır. Bu takip ve
davalardan doğacak her türlü mali yükümlülük TEDAŞ tarafından ödenir.
Sözleşmenin imza tarihinden sonra Dağıtım Tesisleri
ile Dağıtım Tesisleri'nin işletilmesinden kaynaklanan her türlü hukuki ve
cezaî sorumluluk Şirketle aittir. Şirket tarafından yürütülmüş bulunan hu
faaliyetler nedeniyle üçüncü kişiler tarafından ileri sürülecek her türlü
talebin muhatabı Şirkettir. Bu talepleri konu alan icra takibi ye davalar
Şirket tarafından yürütülür ve sonuçlandırılır. Bu takip ve davalardan
doğacak her türlü mali yükümlülük Şirket tarafından karşılanır. Şirket, bu
kapsamda ortaya çıkan tazminattan, cezadan ve/veya herhangi bir isim
altında gerçekleştirdiği ödemelerden dolayı, hiçbir şekilde TEDAŞ’a rücu
edemez. Belirtilen nedenlerle TEDAŞ'ın bir ödeme yapmak zorunda kalması
durumunda. Şirket söz konusu ödemeyi ilk talepte ödeme tarihinden itibaren
ticari faiziyle birlikte, nakden ve defaten ödemekle yükümlüdür” şeklindeki
düzenlemelerden, TEDAŞ’ın şirkete devri öncesindeki döneme ilişkin Dağıtım
Tesisleri ile Dağıtım Tesisleri'nin işletilmesinden kaynaklanan her türlü
hukuki ve cezaî sorumluluğun TEDAŞ’a ait olacağı açıkça belirtilmiştir.
Yine 233
sayılı KHK’nin 2. maddesinde; iktisadi devlet teşekküllerinin iktisadi
alanda ticari esaslara göre faaliyet göstereceği düzenlenmiştir. Ancak bu
maddenin 29.06.2001 gün ve 24447 sayılı Resmi Gazetede yayınlanarak yürürlüğe
giren TEİAŞ Ana Statüsü’nün 3. Maddesinin 2. Fıkrası ile birlikte
değerlendirmek gerekmektedir. Söz konusu maddede TEİAŞ’nın EPK, K.H.K., ve
bu Ana statü hükümleri saklı kalmak üzere özel hukuk hükümlerine tabi
olacağı belirtilmiştir. 4628 sayılı Elektrik Piyasası Kanunu’nun 2 nci
maddesinde sistem kullanım anlaşmasına konu kullanım tarifelerinin TEİAŞ
tarafından EPDK’nın onayı alınmak sureti ile hazırlanacağına ilişkin tek
taraflı düzenleme yetkisi ve aynı kanunun 20. maddesinde düzenlenen sistem
güvenliği açısından gerekli önlemleri düzenleyen Arz güvenliği ile ilgili
maddesi birlikte değerlendirildiğinde; TEİAŞ tarafından, Çoruh Elektrik
A.Ş. hakkında (sermayelerinin tamamı devlete ait iki iktisadi devlet
teşekkülü arasında) Şubat 2009 tarihini kapsar şekilde düzenlenen ceza
faturasının, bir ticari faaliyetin yürütülmesi kapsamında değil, TEİAŞ’a
4628 sayılı Kanun’un 2. maddesi ile verilen Elektrik İletimi görevinin
sağlıklı bir şekilde yürütülmesini sağlama görevi kapsamında düzenlendiği, davacı
ile davalı arasında gerek hisse devir sözleşmesi gerekse İşletme Hakkı
Devir Sözleşmesi imzalanmadan önceki döneme ait davaya konu ceza faturası
yönünden sorumluluğun TEDAŞ’a ait olması da dikkate alındığında, borç
tarihi itibari ile gerek alacaklı gerekse borçlu sıfatının idarede
birleştiği sonucuna varılmıştır.
7-SONUÇ:
Dava
dosyasının incelenmesinden; 233
sayılı Kanun Hükmünde Kararnamenin (KHK) 3. maddesine ve 20.02.2001
tarih ve 4628 sayılı Elektrik Piyasası
Kanununa dayanılarak çıkarılan ve 02.03.2001 tarihinde yürürlüğe
giren 05.02.2001 tarih ve 2001/2026 sayılı Bakanlar Kurulu Kararı uyarınca
TEAŞ’nin, TEİAŞ, EÜAŞ ve TETAŞ şeklinde 3’e ayrılmasının ardından
27/03/2003 tarihli ve 25061 sayılı Resmi Gazete’de Elektrik Piyasasında
İletim ve Dağıtım Sistemlerine Bağlantı ve Sistem Kullanımı Hakkında
Tebliğin yayınlandığı, ardından 21.12.2006 tarihli ve 1029 sayılı EPDK
Kurul Kararı ile onaylanarak 01.01.2007 tarihinde İletim Sistemi Sistem
Kullanım ve Sistem İşletim Tarifelerini Hesaplama Yöntem Bildirimi’nin
yürürlüğe girdiği,
TEİAŞ’nin
4628 sayılı Kanun ve Tebliğin kendisine verdiği yetki çerçevesinde
hazırladığı “Sistem Kullanım Anlaşması”nın, 23.05.2003 gün ve 148/1-15
sayılı EPDK kararı ile onaylandığı ve fakat dosya içinde bulunan örneğinden
söz konusu anlaşmanın davacı tarafından imzalanmadığının görüldüğü;
Özelleştirme Yüksek Kurulu’nun 7.6.2010 gün ve 2010/36 sayılı Kararı ile
Türkiye Elektrik Dağıtım A.Ş.nin Çoruh Elektrik A.Ş.’ndeki %100 hissesinin,
227.000.000 ABD doları bedelle Aksa Elektrik Perakende Satış A.Ş.’ne
devredilmesine karar verildiği, hisse devrinin 31.12.2010 tarihinde tamamı
ile gerçekleşmesi ile Fırat Elektrik A.Ş.’nın özelleştirme işleminin
tamamlandığı; davalı kurum tarafından, sistem kullanım anlaşmasının 10.
maddesinde belirtilen cezai şartlarından 12. bentte belirtilen yükümlülüğün
Şubat 2009 tarihinde tespit edilen ihlali nedeni ile davacı kuruma
342.799,34 TL ceza kesildiği, davacının bu cezaya itiraz etmesi ile
taraflar arasında davaya konu uyuşmazlığı oluştuğu anlaşılmaktadır. Görüldüğü
üzere, ceza faturasının tanzimine konu ihlal tarihinde, davacı kurum henüz
özelleştirilmemiş, davalı ile arasında Sistem Kullanım Anlaşması
imzalanmamış olmakla, ihlal tarihi itibariyle idare hukuku tüzel kişisi
sıfatını devam ettirmektedir.
Yukarıda ayrıntısı ile açıklandığı üzere, Ana
Statüsü’nün 3. maddesinin 2. fıkrası gereğince TEİAŞ, 4628 sayılı EPK’nda
verilen görevleri kapsamında tesis ettiği işlemler yönünden idare hukuku
hükümlerine tabidir ve 4628 sayılı Elektrik Piyasası Kanunu’nun yukarıda 2.
maddesi kapsamında verilen yetkileri kullanırken tesis ettiği işlemler
bakımından özel hukuk hükümlerine tabi olmadığı yönünden bir kuşku
bulunmamaktadır. Buna ilaveten, davalı TEİAŞ tarafından, davacı kurumun
özelleştirilmesinden önceki döneme ilişkin olarak, davalı idarenin elektrik
iletimi kamu hizmetinin düzgün işletilmesini sağlamak adına
gerçekleştirdiği denetim görevi kapsamında tespit ettiği ihlal nedeni ile
davacıya ceza faturası tanzim ettiği, ne faturanın tanzimi ne de faturanın
dayanağı olan işlemlerin düzenlenmesi aşamasında davacının herhangi bir
katkısı bulunmadığı, davalı idarenin tüm bu işlem ve düzenlemeleri kanunlar
ve ilgili mevzuatın kendisine verdiği yetkiye dayalı olarak kamu gücü
kullanmak sureti ile ve tek taraflı irade beyanı ile gerçekleştirdiği hususları
da dikkate alındığında, davaya konu iptali istenen ceza faturasının bir
idari işlem olduğu sonucuna varılmıştır.
Her ne kadar davaya konu sistem kullanım anlaşması
bir sözleşme metni gibi düzenlenmiş ise de, gerek TEİAŞ tarafından tek
taraflı olarak hazırlanması, gerek EPDK tarafından onaylanarak yürürlüğe
girmesi ve gerekse de davacı tarafından imzalanmamış olması nedenleri ile,
iki taraflı irade beyanına havi bir özel hukuk sözleşmesi niteliğinde olduğu
kabul edilmemiş, bir idari işlem olarak değerlendirilmiştir.
Bu
duruma göre, idare tarafından tesis edilen işlemin, anılan yasal
düzenlemelere uygunluğunun denetlenmesi gereken davanın görüm ve çözümünde
2577 sayılı Yasa’nın 2. maddesinin 1. fıkrasının (a) bendi gereğince idari
yargı yerleri görevli olduğu sonucuna ulaşılmıştır.
Açıklanan nedenlerle, Yargıtay Cumhuriyet
Başsavcısı’nın başvurusunun reddine karar verilmesi gerekmiştir.
SONUÇ :
Davanın çözümünde İDARİ YARGININ görevli olduğuna, bu nedenle Yargıtay
Cumhuriyet Başsavcısı’nın BAŞVURUSUNUN REDDİNE, 2.6.2014 gününde OY BİRLİĞİ
İLE KESİN OLARAK karar verildi.
——
• ——
Uyuşmazlık Mahkemesi
Başkanlığından:
6-ESAS NO : 2014/175
KARAR NO : 2014/622
KARAR TR : 02.06.2014
(Hukuk Bölümü)
ÖZET : Davalı TEİAŞ ile
özelleştirme öncesinde elektrik dağıtım şirketlerinin hisselerinin
tamamının kamu elinde olması, sistem kullanım cezası adı altında davalı
tarafından uygulanan yaptırımın tek taraflı biçimde uygulanması ve takibinin
amme alacaklarının tahsili usulü hakkında mevzuat hükümlerine göre
yapılması, özelleştirme öncesinde gerçekte iktisadi devlet teşekkülü
statüsünde bulunan bu iki kamu birimi arasında cereyan eden ilişkinin idare
hukuku ilkeleri çerçevesinde yürütülmesi, özelleştirme aşamasında davacı
dağıtım şirketi ile özelleştirme idaresi arasında imzalanan hisse satış
sözleşmesi ve işletme hakkı devir sözleşmesinin ilgili hükümleri uyarınca,
sözleşmenin imza tarihi öncesindeki dönemde her türlü hukuki ve cezai sorumluluğun
TEDAŞ’a ait olduğunun hüküm altına alınması ve bunun doğal sonucu olarak da
o dönemde iki kamu birimi arasında oluşan ihtilaftan kaynaklanan sorunun
ancak idare hukuku ilkelerine göre çözümlenmesi gerektiği, ayrıca davacı
dağıtım şirketi ile davalı arasında idari para cezası dönemini kapsayan bir
özel hukuk sözleşmesinin imzalanmamış bulunması ve ancak özelleştirme
tarihi sonrası döneme ilişkin bir ihtilafın söz konusu olması halinde özel
hukuk hükümlerinin uygulanabileceği gerçeği dikkate alındığında; davacı
elektrik dağıtım şirketinin özelleştirilmesi öncesi kamu elinde olduğu
döneme ilişkin tesis edilen sistem kullanım cezasının iptaline ilişkin
davanın İDARİ YARGI YERİNDE görülmesi
gerektiği hk.
K A R A R
Davacı :
Fırat Elektrik Dağıtım A.Ş.
Vekilleri
: Av. M.Y. & Av. S.Y.
Davalı :
TEİAŞ Genel Müdürlüğü
Vekili :
Av. E.A.
1-OLAY :
Davacı vekili dava dilekçesinde; Davalı İdarenin, 09.05.2013 tarih ve 4248
sayılı yazısında Sistem Kullanım Anlaşmasının ‘Cezai Şartlar’ başlıklı
maddesinde ve İletim Sistemi Sistem Kullanım ve İşletim Tarifelerini
Hesaplama Yöntem Bildiriminde "iletim sisteminde doğrudan bağlı
tüketiciler ve dağıtım lisansına sahip tüzel kişilerin iletim sisteminin
her bir ölçüm noktasında çekecekleri endüktif reaktif enerjinin/verecekleri
kapasite reaktif enerjinin, aktif enerjiye oranının ilgili mevzuata uygun
olmaması" gerekçesi ile; "Aralık 2009- Aralık 2012 dönemleri için
hesaplanan sistem kullanım ceza faturaları muhteviyat çizelgeleriyle
..." gönderdiğini ve "...yasal süresi içerisinde ödenmeyen
faturalar için Amme Alacaklarının Tahsili Usulü Hakkındaki Kanunun
51.maddesinde öngörülen gecikme zammı uygulanacağı ve yasal yollardan
tahsili cihetine gidileceği" bildiriminde bulunduğunu; anılan yazı
ekinde gönderilen iptale konu Sistem Kullanım Ceza Ücreti adı altında
düzenlenen faturanın (yaptırım) tamamı ile usulsüz ve hukuka aykırı
olduğunu; müvekkili Şirketin 01.01.2011 tarihinde özelleştirildiğini; bu
tarih öncesinde Devlete ait olarak faaliyet yürüttüğünü; Elektrik
Piyasasında İletim ve Dağıtım Sistemlerine Bağlantı ve Sistem Kullanımı Hakkındaki
Tebliğin 27.03.2003 tarihli 25061 sayılı Resmi Gazete’de yayınlanarak
yürürlüğe girdiğini; uygulanan cezai işlemin dayanağı olan “"Bağlantı
ve Sistem Kullanım Anlaşmaları ile Yöntem Bildirimi"nin ise EPDK
tarafından 21.12.2006 tarih ve 1029 sayılı Kurul kararı ile onaylandığını
ve 29.12.2006 tarih ve 26391 sayılı Resmi Gazetede yayınlanarak yürürlüğe
girdiğini; anılan tarihlerde Şirketlerin Devlete ait olmaları nedeni ile
TEİAŞ Genel Müdürlüğü ile TEDAŞ Genel Müdürlüğü arasında 08.03.2007 tarihli
mutabakat metni imzalandığını; "Kamu mülkiyetinde olan Dağıtım
Şirketlerinin, personel yetersizliği ve yatırım ödeneklerinin kısıtlılığı
nedenleriyle gerekli altyapının tamamlanamamış olması, eleman yetersizliğinden
dolayı bakım-onarım faaliyetlerinin istenilen seviyede yapılamaması dikkate
alınarak, Sistem Kullanım Anlaşmalarındaki Cezai Şartlar başlıklı 10 uncu
maddede ve Yöntem Bildiriminin 1.5 inci maddesinde yer alan cezai hükümlerin
3 yıl Dağıtım Şirketlerine uygulanmaması yönünde TEDAŞ ve Dağıtım
Şirketlerinin EPDK nezdinde muafiyet talebinde bulunması, / Sistem Kullanım
Anlaşmasının Karşılıklı Yükümlülükler başlıklı A-l bendinin dördüncü
fıkrasında yer alan 15 günlük ödeme süresinin 30 güne çıkarılması ve ödeme
süresi içerisinde ödeme yapılmaması halinde uygulanacak 6183 sayılı Kanunun
51 inci maddesine göre hesaplanacak gecikme zammının günlük olarak
uygulanması yönünde ilgili mevzuatta gerekli düzenlemelerin yapılması
amacıyla TEDAŞ ve Dağıtım Şirketlerinin EPDK nezdinde girişimde
bulunması," hususlarında mutabık kalınarak Yöntem Bildiriminin
1.5.maddesindeki cezai hükümlerin 3 yıl dağıtım şirketlerine uygulanmaması
yönünde karar alındığını (2010 tarihine kadar) ve anılan tarihler itibari
ile bu cezaların uygulanmadığını; şu anda ise, 01.01.2011 tarihinde
özelleştirmeden alınan Davacı Şirketten geriye dönük olarak Yasada da yer
almayan cezai şart adı altında çok ciddi meblağlar tahakkuk ettirildiğini;
Kamunun o tarihteki kendi ihmal ve kusurunu 2013 yılına gelindiğinde
Müvekkili Şirketten talep ederek gidermek istemesinin hukuksuz olduğunu;
ayrıca, anlaşması bulunmayan Dağıtım Şirketlerine de aynı cezai şartın
uygulanacağına ilişkin Kurul tarafından alınan yöntem bildirim hükmünün,
Müvekkili Şirket yönünden hukuken hiçbir geçerliliğinin olmadığını, çünkü; Enerji Piyasası Düzenleme Kurumu Kurul Kararının Müvekkil
Şirkete uygulanmasının mümkün olmadığını, EPDK Kurul
Kararının yasal dayanağının bulunmadığını, yasal dayanağı bulunmayan
Yöntem Bildirimine dayalı olarak yapılan, Davalının bahsettiği Sözleşmenin
de Taraflarınca imzalanmadığını, imzalanmayan bir sözleşme esas alınarak
para cezası tahakkuk ettirilemeyeceğini; EPDK’nın 21.12.2006 tarih ve 1029
sayılı Kararının e bendinde yer alan ve 2 nolu ek ile; "1.5.Bir
kullanıcının, TEİAŞ ile Sistem Kullanım Anlaşması imzalamamış olmasına
rağmen iletim sistemine bağlı olarak faaliyet göstermesi, dolayısıyla
iletim sistemini kullanması halinde, Elektrik Piyasasında İletim ve Dağıtım
Sistemlerine Bağlantı ve Sistem Kullanımı Hakkında Tebliğ'in Geçici 3.
maddesi uyarınca Kullanıcıların lisans almamış olmaları ve/veya sistem kullanım
anlaşmalarının yapılmamış olması halinde dahi bu kullanıcıların Elektrik
Piyasası Tarifeler Yönetmeliği doğrultusunda onaylanan sistem kullanım
bedelini ve/veya sistem işletim bedelini ödeme yükümlülükleri
bulunmaktadır. Sistem Kullanım Anlaşması bulunmaksızın iletim sistemini
kullanmakta olan kullanıcılar, iletim sisteminde arz güvenilirliği ve
kalitesinin sağlanması amacıyla aşağıda yer alan ihlallerle karşılaşılması
halinde ilgili cezai işleme tabi olacaktır….///İletim sistemine doğrudan
bağlı tüketiciler ve dağıtım lisansına sahip tüzel kişilerin İletim
Sisteminin her bir ölçüm noktasında çekecekleri endüktif reaktif enerjinin/verecekleri
kapasitif reaktif enerjinin, aktif enerjiye oranının ilgili mevzuata uygun
olmaması»»»Kullanıcının o ayki Sistem Kullanım Fiyatına göre hesaplanan
bedelin %50’si oranında ceza uygulanır. Ceza, 00.00-24.00 saatleri arasında
bir defadan fazla uygulanmayacaktır,” şeklinde düzenlenen ve iptale konu
sistem kullanım ceza ücreti işlemi olarak talep edilen para cezasının yasal
dayanağının bulunmadığını; hukukun vazgeçilmez temel ilkelerinden birinin
"kanunsuz suç ve ceza olmaz" kuralı olduğunu; 6446 sayılı
Elektrik Piyasası Yasası’nın 16.maddesinde (ve eski 4628 sayılı Elektrik
Piyasası Yasası hükümlerinde), "Yaptırımlar ve yaptırımların
uygulanmasında usul ve para cezaları"nın düzenlendiğini, Yöntem
Bildiriminin yukarıda yer alan 1.5.maddesine ilişkin yasal düzenleme
bulunmadığını; yargı kararlarında da görüldüğü gibi, cezai yaptırımın uygulanabilmesi
için yasalarda açıkça düzenleme yapılması, şartları, esasları ve
çerçevesinin çok açık olarak belirlenmesinin gerektiğini; oysa, Davalı
İdarenin “Yöntem Bildirimi” adı altında Kurul Kararı eki olarak yapmış
olduğu bir düzenleme ile Müvekkil Şirketten para cezası tahsil ettiğini; Yönetmelik, Tebliğ hükmü veya YÖNTEM BİLDİRİMİ ile mali
yükümlülük (idari para cezası) getirilemeyeceğini; normlar hiyerarşisi
gereği Anayasa ve Yasaya aykırı bir Yönetmelik hükmü düzenlenemeyeceği
gibi, "Suçta ve Cezada Kanunilik İlkesi" gereği Yasada yer
almayan, tarif edilmeyen ve müeyyide öngörülmeyen bir cezai yaptırımın
Yönetmelik ve Tebliğ ile düzenlenmesi mümkün olmadığı gibi, Kurul Kararı ve
Yöntem Bildirimi ile düzenlenmesinin de mümkün bulunmadığını; uygulanmak
istenilen para cezasının BİLDİRİM ile düzenlenmesinin Anayasa, Yasa ve
Danıştay’ın yerleşik içtihatlarına tümü ile aykırı olduğunu; ayrıca, Kurulun(EPDK) bu konuda para cezası miktarı
belirlemeye yetkili olmadığını; Kurulun
yaptırımlara ilişkin karar alma yetki ve görevlerinin 6446 sayılı Yasanın
16.maddesinde ayrıntıları ile düzenlendiğini; anılan madde kapsamında
belirtilen fiilileri işleyenlere yine madde kapsamında belirli olan
cezaları vermekle yetkili ve görevli olduğunu; “Numerus Clausus” yani
sınırlı sayı ilkesine göre düzenlenen cezai yaptırımların anılan Yasada yer
almamasına rağmen Kurul tarafından Yöntem Bildirimi adı altında düzenlenerek
uygulamaya sokulması, genişletilmesi, olmayan bir cezanın öngörülmesi ve
Müvekkili Şirketten "sistem kullanım ceza ücreti" fatura işlemi
ile talep edilmesinin bu açıdan da hukuka aykırı olduğunu; öte yandan; davalı TEİAŞ’ın para cezası verme yetkisi ve görevinin
bulunmadığını; kabul anlamına gelmemekle birlikte, 6446 sayılı Yasanın
16.madde kapsamında değerlendirilse dahi, madde kapsamında para cezası
vermeye Kurul’un yetkili olduğunu, Yasanın hiçbir hükmünde TEİAŞ’ın para
cezası verme yetkisi bulunmadığı gibi Kurul’un yasada kendisine verilen yetkiyi
devrettiğine dair alınmış bir kararın da bulunmadığını; 6446 sayılı Yasanın
hiçbir hükmünde yetki devrine ilişkin bir hüküm bulunmadığını, bu durumda,
TEİAŞ’ın para cezası işlemi tesis etmeye yetkili ve görevli olmadığını;
Anayasanın 6.maddesinde, "...Hiçbir kimse veya organ kaynağını
Anayasadan almayan bir Devlet yetkisi kullanamaz.'' hükmünü taşıdığını;
yetki devirlerinin ne şekilde yapılacağının Yasalarda açıkça
düzenlendiğini; tüm Danıştay içtihatlarında da yetki devrinin Yasada açıkça
düzenlenmedikçe yapılamayacağının anlaşıldığını; diğer taraftan; Yöntem Bildirimi ile ceza düzenlenmesinin Yönetmelik ve
Tebliğ hükümlerine de aykırı olduğunu; Elektrik Piyasasında İletim ve
Dağıtım Sistemlerine Bağlantı ve Sistem Kullanımı Hakkında Tebliğin Geçici
3.maddesinin; "Geçici Madde 3- Bağlantı ve sistem kullanımına ilişkin
standart anlaşmalar kullanıcı özellikleri dikkate alınarak TEİAŞ ve Türkiye
Elektrik Dağıtım A.Ş. tarafından bu Tebliğin yayım tarihini izleyen otuz
gün içerisinde hazırlanarak Kuruma sunulur. Kullanıcıların lisans almamış
olması ve kullanıcılar ile sistem kullanım anlaşmalarının yapılmamış
olması, bu kullanıcıların Elektrik Piyasası Tarifeler Yönetmeliği uyarınca
onaylanan sistem kullanım bedelini ve/veya sistem işletim bedelini TEİAŞ
ve/veya dağıtım şirketine ödeme yükümlülüklerini ortadan kaldırmaz. Ancak,
dağıtım sistemine bağlı üretim faaliyeti gösteren tüzel kişilere, 1 Ocak
2004 tarihine kadar dağıtım sistemi kullanım fiyatı üzerinden belirlenen
bedel tahakkuk ettirilmez."hükmünü taşıdığını; Davalı İdarenin, bildirimin
Tebliğ hükümlerine dayandığını belirtmekle birlikte, Tebliğde açıkça
"Elektrik Piyasası Tarifeler Yönetmeliği uyarınca onaylanan sistem
kullanım bedelini ve/veya sistem işletim bedelini TEİAŞ ve/veya dağıtım
şirketine ödeme yükümlülüklerini ortadan kaldırmaz." hükmü yer
aldığından ve Yönetmelikte "sistem kullanım ceza ücreti"
düzenlenmediğinden ayrıca sistem kullanım anlaşmaları yapılmadığı takdirde
ödenecek bedelin "sistem kullanım bedeli ve/veya sistem işletim
bedeli" olarak düzenlendiğinden, başka bir deyişle gerek Tebliğ
hükümlerinde ve gerek Yönetmelik hükümlerinde "sistem kullanım ceza
ücreti" adı altında hiçbir hüküm düzenlenmediğinden, Yöntem Bildiriminin,
Yönetmelik ve Tebliğ hükümlerine de açıkça aykırı olduğunu; Yönetmelik ve
Tebliğ hükümlerine aykırı olarak, Kurumun tek taraflı olarak düzenlediği
Yöntem Bildiriminin 4.16 maddesinin "sistem kullanım anlaşmasının
yapılmamış olası halinde bu Yöntem Bildiriminin 1.5.maddesi (para cezası)
bu kullanıcılar için uygulanacaktır." hükmünün tek taraflı kamu gücü
kullanılarak Müvekkil Şirkete uygulanmak istenmesi ve faturalandırılarak
normal kullanım bedeli gibi “itiraz etmeniz de ödemeyi durdurmaz”
denilmesinin hukuken kabul edilemeyeceğini; öte yandan,
cezaların şahsiliği ilkesinin ihlal edildiğini; müvekkili Şirketin
01.01.2011 tarihinde özelleştirme sonucu hisselerinin devralındığını;
Şirketin Tüzel Kişiliğinin devamlılığından bahisle, özelleştirme tarihi
öncesi olan döneme ilişkin faturalardan Müvekkili Şirketin sorumlu
tutulmasının mümkün olmadığını; ayrıca, Müvekkili
Şirkete usulüne uygun ödeme emri gönderilmediğini; davalı
İdarenin, zamanında ödenmeyen sistem kullanım cezalarına ilişkin 6183
sayılı Yasa’nın 51.maddesinde öngörülen gecikme zammının uygulanacağını
belirttiğini; 6183 sayılı Yasa’nın hangi amme alacaklarına uygulanacağının,
1.maddesinde tek tek belirtildiğini, Yöntem Bildirimi ile belirlenen para
cezasının, bu madde kapsamında yer almadığını; 6183 sayılı Amme
Alacaklarının Tahsili Usulü Hakkındaki Yasa’nın gösterdiği usullere
uyulmadığını, müvekkiline ödeme emri tebliği gerekirken ve bu hususta yasal
olarak itiraz haklarını kullanmaları gerekirken, doğrudan fatura
gönderilerek kaynağından kesinti yapılmak istenmesinin hukuka aykırı olduğunu;
aynı şekilde, para cezalarının zamanaşımına uğrayıp
uğramadığının araştırılması gerektiğini; davalı
İdare’nin bir taraftan gecikme cezasına ilişkin 6183 sayılı Yasa
hükümlerini uygularız deyip, bir taraftan da itirazlarına ilişkin cevabi
yazısında, Türk Borçlar Yasası’na atıfta bulunarak on yıllık zamanaşımından
bahsetmesinin ciddi bir çelişki olduğunu; diğer
taraftan, Davalı İdarece Müvekkili Şirkete hiçbir ihtar gönderilmediğini;
Müvekkile imzalamadığı sözleşme hükümlerinin uygulanması mümkün olmadığı
gibi, bir an için aksi düşünülse bile Davalı İdarenin uygulamak istediği sözleşme
hükümlerine de aykırı hareket ettiğini; Yöntem
Bildirimine konu ihlalin, İdare tarafından tek taraflı olarak tespit
edilmiş olduğunu; İdare tarafından yapılan tespitlerin hiçbirinde
Müvekkili Şirketin imzasının bulunmadığını, savunmasının alınmadığını ve
ihlalin giderilmesinin de istenmediğini; bunun usulsüz ve yasaya aykırı bir
husus olduğunu; EPDK tarafından 21.12.2006 tarih ve 1029 sayılı Kurul
Kararı ile onaylanan 29.12.2006 tarih ve 26391 sayılı Resmi Gazete’de
yayınlanarak 01.01.2007 tarihinden itibaren yürürlüğe giren Yöntem
Bildirimine ilişkin düzenleme işleminin geçerliliğinin belirsiz olduğunu;
İdarenin ödeme prosedürlerine aykırı hareket ettiğini; 27/03/2003 tarihli
ve 25061 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan Elektrik Piyasasında İletim ve
Dağıtım Sistemlerine Bağlantı ve Sistem Kullanımı Hakkında Tebliğin Ortak
Hükümler bölümü Ödeme Prosedürü başlıklı 15.maddesinde "TEİAŞ ve/veya
dağıtım şirketi, her türlü vergi ve yükümlülükler de ilave edilmiş olan
ayrıntılı ödeme bildirimini, takip eden ayın ilk beş günü içerisinde sistem
kullanım anlaşması tarafı olan kullanıcıya gönderir. Söz konusu kullanıcı,
ödeme bildiriminin tebliğ edildiği günü izleyen on beş gün içerisinde
bildirimde yer alan tutarı, TEİAŞ ve/veya dağıtım şirketine öder. Ödemede
gecikilen süre için 6183 sayılı Amme Alacaklarının Tahsil Usulü Hakkında
Kanunun 51 inci maddesinde öngörülen gecikme zammı uygulanır."
denildiğini; bu hükümlerin ihlal edilerek, kendilerine geçmiş yıllara ait
önce 27 sonra ise 37 adet olmak üzere toplam 64 adet fatura tahakkuk
ettirildiğini; kaldı ki, yukarıda da açıklandığı gibi, TEİAŞ Genel
Müdürlüğü ile TEDAŞ Genel Müdürlüğü arasında 19.03.2007 tarihinde imzalanan
protokol ile astronomik tutarlara varan reaktif cezalarının uygulama
kabiliyet olmadığı saikinden hareketle, İletim Sistemi Kullanım
Anlaşmalarında belirlenen ceza uygulamasının 2010 yılına kadar
yapılmamasının kararlaştırıldığını, bu protokolün, imza tarihinde Müvekkili
Şirket de dahil olmak üzere TEDAŞ’ın bağlı kuruluşları olmaları nedeniyle
tüm Dağıtım Şirketlerini kapsadığını; bundan başka; Davalı
İdare ile sistem kullanım cezasına ilişkin imzalanan/ yapılan bir sözleşme
bulunmadığını, Müvekkili Şirket tarafından imzalanan faturanın esas
alındığı tarih itibari ile böyle bir anlaşma bulunmadığını, sözleşme
hükümlerinin geriye dönük olarak uygulanma olanağının hukukta mümkün
olmadığını; toplamda 6.868.022,02-TL’nin Müvekkil Şirkete fatura edilmesi
ve ödettirilmesinin telafisi imkansız zarar koşulu için yeterli olduğunu
ifade ederek; davalı İdare’nin; "İletim Sistemi Sistem Kullanım Ve
Sistem İşletim Tarifelerini Hesaplama Yöntem Bildiriminin" ihlali
gerekçesi ile Müvekkili Şirkete cezai yaptırım olarak tebliğ ettiği 29.04.2013
gün ve 079306 sayılı 174.404,10.-TL’lik Temmuz 2010 sistem kullanım ceza
faturası işleminin iptali istemiyle, idari yargı yerinde dava açmıştır.
Davalı Türkiye Elektrik İletim AŞ. vekili süresi
içerisinde sunduğu cevap dilekçesinde görev itirazında bulunmuştur.
2-
ANKARA 6.İDARE MAHKEMESİ: 18.9.2013 gün ve E:2013/1037 sayı ile, 2577
sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu'nun 2. maddesinde; "İdari dava
türleri”nin, idari işlemler hakkında yetki, şekil, sebep, konu ve maksat
yönlerinden biri ile hukuka aykırı olduklarından dolayı açılan iptal
davaları; idari işlem ve eylemlerden dolayı kişisel hakları doğrudan muhtel
olanlar tarafından açılan tam yargı davaları; kamu hizmetlerinden birinin
yürütülmesi için yapılan her türlü idari sözleşmelerden dolayı açılan
davalar olarak sayılmış olduğu; idari yargının idari eylem ve işlemlerin
hukuka uygunluğunun denetimini yapmakla görevli olduğunun kurala
bağlandığı; 6446 sayılı Elektrik Piyasası Kanunu'nun 1. maddesinin birinci
fıkrasında bu Kanunun amacının, elektriğin yeterli, kaliteli, sürekli,
düşük maliyetli ve çevreyle uyumlu bir şekilde tüketicilerin kullanımına
sunulması için, rekabet ortamında özel hukuk hükümlerine göre faaliyet
gösterebilecek, mali açıdan güçlü, istikrarlı ve şeffaf bir elektrik
enerjisi piyasasının oluşturulması ve bu piyasada bağımsız bir düzenleme ve
denetimin sağlanması olduğu hükmüne yer verildiği; İletim Sistemi Sistem
Kullanım ve Sistem İşletim Tarifelerini Hesaplama Yöntem Bildiriminin
1.5.maddesinde; "……Sistem Kullanım Anlaşması Bulunmaksızın iletim
sistemini kullanmakta olan kullanıcılar, iletim sisteminde arz güvenirliği
ve kalitesinin sağlanması amacıyla aşağıda yer alan ihlallerle
karşılaşılması halinde ilgili cezai işleme tabi olacaktır."
düzenlemesinin yer aldığı ve devamında ihlallerin tanımı yapılarak, bu
ihlaller karşılığında kullanıcı tarafından TEİAŞ'a ödenmesi gereken
cezaların belirtildiği; dava dosyasının incelenmesinden; her ne kadar
davalı idarece davacı şirketin tacir olması nedeniyle bu davanın adli
yargıda "Asliye Ticaret Mahkemesinde” görülmesi gerektiği ileri sürülerek
görev itirazında bulunulmuş ise de; dava konusu sistem kullanım para
cezasının davalı idare ile davacı arasında tarafların serbest iradesine
dayalı ve ticari nitelikte olan Sistem Kullanım Anlaşması uyarınca
verilmediği, taraflar arasında bu şekilde bir anlaşma olmaması nedeniyle
İletim Sistemi, Sistem Kullanım ve Sistem İşletim Tarifelerini Hesaplama
Yöntem Bildiriminin 1.5. maddesi uyarınca kamu gücüne dayalı olarak re'sen
ve tek yanlı irade açıklaması sonucu verildiği anlaşıldığından, bu davanın
görüm ve çözümünün idari yargı yerlerinin görev alanına girdiği sonucuna
varılmış olduğu gerekçesiyle; davalı idarenin görev itirazının reddine ve
ve mahkemelerinin görevli olduğuna karar vermiştir.
Davalı vekilinin, adli yargı yararına olumlu görev
uyuşmazlığı çıkartılması yolunda süresi içinde verdiği dilekçesi üzerine,
dava dosyası Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı'na gönderilmiştir.
3-YARGITAY CUMHURİYET BAŞSAVCISI aynen, “(…)Bakanlar Kurulunun 12.08.1993 tarih ve 93/4789
sayılı Kararı ile, Türkiye Elektrik Üretim-İletim A.Ş. (TEAŞ) ve Türkiye
Elektrik Dağıtım A.Ş. (TEDAŞ) adı altında iki ayrı İktisadi Devlet
Teşekkülü olarak yeniden yapılandırılmıştır. 1994 yılında TEAŞ ve TEDAŞ
tüzel kişiliklerine kavuşmuşlardır.
233
sayılı Kanun Hükmünde Kararnamenin (KHK) 3. maddesine ve 20.02.2001 tarih
ve 4628 sayılı Elektrik Piyasası Kanununa dayanılarak çıkarılan ve
02.03.2001 tarihli 24334 sayılı RG.de yayımlanarak yürürlüğe giren
05.02.2001 tarih ve 2001/2026 sayılı Bakanlar Kurulu Kararının 1. Maddesi
uyarınca, 12.08.1993 tarih ve 93/4789 sayılı Bakanlar Kurulu Kararı ile
Türkiye Elektrik Kurumunun 1994 yılında Türkiye Elektrik Üretim İletim
A.Ş.(TEAŞ) ve Türkiye Elektrik Dağıtım A.Ş.(TEDAŞ) olarak yapılandırılmasından
sonra, 05 Şubat 2001 tarih ve 2001/2026 sayılı Bakanlar Kurulu Kararı ile
Türkiye Elektrik Üretim İletim A.Ş. 01.10.2001 tarihinden itibaren; 1)
Türkiye Elektrik Ticaret ve Taahhüt A.Ş. (TETAŞ), 2) Elektrik Üretim A.Ş.
(EÜAŞ) ve 3) Türkiye Elektrik İletim A.Ş. (TEİAŞ) olmak üzere üç ayrı Kamu
İktisadi Teşekkülü olarak yeniden yapılandırılmıştır. Kararın 2. Maddesine
göre ise, Söz konusu iktisadi devlet teşekküllerinin faaliyet konularının
kapsamı, merkezleri ve sermayeleri ana statülerinde belirtilir.
Yüksek
Planlama Kurulunun (YPK) 11.06.2001 tarih ve 2001/T-19 sayılı kararı ile
onaylanmış, 29.06.2001 tarih ve 24447 sayılı Resmi Gazetede yayımlanarak
yürürlüğe giren TEİAŞ ana statüsünün 3 maddesinde "Bu Anastatü ile
teşkil olunan Türkiye Elektrik İletim A.Ş. (Teşekkül) tüzel kişiliğe sahip,
faaliyetlerinde özerk ve sorumluluğu sermayesiyle sınırlı bir İktisadi
Devlet Teşekkülüdür." hükmü, 21. maddesinde ise, "Bu Anastatüde
bulunmayan hususlarda K.H.K. hükümleri uygulanır" hükmü bulunmaktadır.
TEİAŞ, devletin
genel enerji politikasına uygun olarak, ülkedeki tüm iletim tesislerini
devralmak, elektrik iletimi, yük tevzi ve işletme planlaması hizmetlerini
yürütmek üzere 01.10.2001 tarihinde faaliyete geçirilmiştir. TEİAŞ, 233
sayılı KHK sistemi içinde, iktisadi devlet teşekkülü olarak ve mevcut
mevzuat ve ana statüsü hükümleri çerçevesinde, Enerji Piyasası Düzenleme
Kurumundan (EPDK) 13.03.2003 tarihinde aldığı iletim lisansı çerçevesinde,
yeni piyasa yapısına uygun faaliyette bulunulduğu anlaşılmaktadır.
233
sayılı Kamu İktisadi Teşebbüsleri Hakkında Kanun Hükmünde Kararnamenin 4.
maddesindeki "1. Teşebbüsler tüzelkişiliğe sahiptir. /2. Teşebbüsler,
bu Kanun Hükmünde Kararname ile saklı tutulan hususlar dışında özel hukuk
hükümlerine tabidir./3. Teşebbüsler, Genel Muhasebe Kanunu ile Devlet İhale
Kanunu hükümlerine ve denetimine tabi değildir./4. Teşebbüslerin
sorumlulukları sermayeleri ile sınırlıdır. Teşebbüslerin sermayesi, ilgili
bakanlığın talebi üzerine Koordinasyon Kurulunca tespit edilir." hükmü
ile teşebbüslerin faaliyetlerinde özel hukuk hükümlerine tabi olacağı
belirlenmiştir.
Bugün
Elektrik dağıtım ve perakende satış sektöründe rekabete dayalı bir ortamın
oluşturulması ve gerekli reformların yapılmasını teminen dağıtım bölgeleri
baz alınarak Kamu mülkiyetindeki elektrik işletmelerinin yeniden yapılandırılması
suretiyle elektrik enerjisi dağıtım hizmetlerinin özelleştirilmesine karar
verilmiş ve TEDAŞ 02.04.2004 tarih ve 2004/22 sayılı Özelleştirme Yüksek
Kurulu Kararı ile özelleştirme kapsam ve programına alınmıştır. Dağıtım
bölgeleri yeniden belirlenerek, Türkiye 21 dağıtım bölgesine ayrılmıştır.
Bu kapsamda FEDAŞ kurumu da özelleştirme kapsamında 233 sayılı KHK tabi bir
teşebbüs olup yukarıda açıklanan hükümler davacı taraf içinde geçerlidir.
Kaldı ki, 31 Aralık 2010 tarihi itibarıyla da Elazığ, Malatya, Bingöl ve
Tunceli illerini kapsayan elektrik dağıtım hizmeti, Kazancı Holding A.Ş
‘nin kuruluşu Fırat Aksa Elektrik Hizmetleri A.Ş nin devir aldığı, Fırat
Elektrik Dağıtım A.Ş. tarafından yürütülmeye başlanmıştır, (http://www.oib.gov.tr/tedas/tedas.htm
Erişim T.: 15/12/2013)
Davaya
konu işlem ise, davalı tarafın sözleşmeye dayalı cezai şart uygulamasından
kaynaklanan bir işlem olmakla, yukarıdaki açıklamalar ile birlikte
değerlendirildiğinde davaya konu, cezai şartın faturalandırılmasın ibaret
işlemin özel hukuk hükümlerine göre adli yargı yerinde görüm ve çözümü
gerektiği anlaşılmaktadır. Benzer konuda, Uyuşmazlık Mahkemesinin emsal
teşkil eden, E: 2012/129 K: 2013/621 K.T:13.05.2013 tarihli "Dicle
Elektrik Dağıtım AŞ hakkında Sistem Kullanım Anlaşmasının 10. maddesi ve
Yöntem Bildiriminin 1.5 maddesi uyanca ceza faturası düzenlenerek bunların
bildirimine ilişkin Türkiye Elektrik iletim Anonim Şirketi Genel Müdürlüğü
işlemi ile aynı yazı ekinde yer alan ceza faturasının iptali ve yürütmenin
durdurulması istemiyle açılan davanın, cezai şartın yer aldığı Sistem Kullanım
Anlaşmasının kamu hukuku ağırlıklı değil, tarafların serbest iradeleri ile
oluştuğu, olayda idarece kamu gücüne dayalı resen ve tek yanlı olarak tesis
edilmiş bir işlemin söz konusu olmadığı hususları gözetildiğinde ADLİ YARGI
YERİNDE görülmesi gerektiği hk." Özet başlıklı kararı da aynı
yöndedir.” demek suretiyle, 2247 sayılı Kanun'un 10. ve 13. maddeleri
gereğince, olumlu görev uyuşmazlığı çıkarılmasına ve dosyanın Uyuşmazlık
Mahkemesi Başkanlığına gönderilmesine karar vermiştir.
Başkanlıkça, 2247 sayılı Yasa’nın 13.
maddesine göre Danıştay Başsavcısı’nın da yazılı düşüncesi istenilmiştir.
4-DANIŞTAY
BAŞSAVCISI; aynen, “İdari Yargı Düzeni, hukuk devletlerinde, hukuka bağlı
olması gereken kamu idaresinin işlem ve eylemlerinin hukuka uygunluğunun
yargısal yöntemlerle denetlenmesinin sağlanması amacıyla var olan yargı
düzenidir. Bu yargı düzenine mensup mahkemelerde açılacak iptal davalarının
konusu ise, 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu'nun 2'nci maddesinin
1'inci fıkrasının (a) bendinde, idari işlemler olarak gösterilmiştir.
Gerek
Uygulama, gerekse Öğreti'de, idari işlemin tanımı, idarenin kamu hizmetinin
yürütümü amacıyla ve tek yanlı irade açıklamasıyla tesis etmiş olduğu kesin
ve yürütülmesi gerekli işlemler olarak yapılmaktadır. Bu tanıma göre, idari
yargı yerlerinde iptal davasına konu edilecek hukuksal işlemlerin;
öncelikle, kamu idaresinin işlemi olması, kamu hizmetinin yürütülmesi
amacıyla tesis edilmiş bulunması, kamu idaresinin tek yanlı irade
açıklamasının ürünü olması ve nihayet kesin ve icrai nitelikte olması
zorunludur.
Olumlu
görev uyuşmazlığı çıkarılan davada; davacı elektrik dağıtım şirketinin
sistem kullanım anlaşmasını imzalamadığından bahisle Sistem Kullanım
Anlaşmasının 10. maddesi ve yöntem bildirimi'nin 1.5 maddesi gereğince
davalı idarece ceza faturası düzenlenmesine ilişkin işlemin dava konusu
edildiği anlaşılmakta olup; dava konusu ceza işleminin kamu tüzel
kişiliğine sahip davalı ile davacı arasında imzalanan özel hukuk ilişkisine
dayanan bir anlaşmaya dayalı olmadığı gibi, özel hukuk sözleşmesi niteliği
de taşımadığı, davalı idare tarafından kamu gücüne dayalı olarak tek yanlı
iradeye dayalı olarak tesis edildiği anlaşıldığından idari işlem
niteliğinde olan dava konusu işleme karşı açılan davanın görüm ve çözümünde
"İdari Yargı Yerinin" görevli olduğu sonucuna varılmıştır...”
demek suretiyle, 2247 sayılı Kanunun 13. maddesi uyarınca yapılan
başvurunun kabulüne hukuki olanak bulunmadığı yolunda yazılı düşünce vermiştir.
5-İNCELEME VE GEREKÇE: Uyuşmazlık Mahkemesi Hukuk
Bölümü’nün, Serdar ÖZGÜLDÜR’ün Başkanlığında, Üyeler: Eyüp Sabri BAYDAR, Ali
ÇOLAK, Nurdane TOPUZ, Ertuğrul
ARSLANOĞLU, Ayhan AKARSU ve Mehmet AKBULUT’un katılımlarıyla yapılan
2.6.2014 günlü toplantısında;
l-İLK İNCELEME: Başvuru yazısı ve dava dosyası örneği
üzerinde 2247 sayılı Yasa'nın 27. maddesi gereğince yapılan incelemeye
göre, davalı vekilinin anılan
Yasanın 10/2. maddesinde öngörülen yönteme uygun olarak yaptığı görev
itirazının reddedilmesi ve dahi 12/1. maddede belirtilen süre içinde
başvuruda bulunması üzerine Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı'nca 10.maddede
öngörülen biçimde olumlu görev uyuşmazlığı çıkarıldığı anlaşılmaktadır.
Usule ilişkin herhangi bir noksanlık bulunmadığından görev uyuşmazlığının
esasının incelenmesine oybirliği ile karar verildi.
6-II-ESASIN
İNCELENMESİ: Raportör-Hakim Taşkın ÇELİK’in, davanın çözümünde idari yargının
görevli olduğu yolundaki raporu ile dosyadaki belgeler okunduktan; ilgili
Başsavcılarca görevlendirilen Yargıtay Cumhuriyet Savcısı Mehmet BAYHAN’ın
davada adli yargının, Danıştay Savcısı Mehmet Ali GÜMÜŞ’ün ise davada idari
yargının görevli olduğu yolundaki sözlü açıklamaları da dinlendikten sonra
GEREĞİ GÖRÜŞÜLÜP DÜŞÜNÜLDÜ:
Dava,
Davacı Şirkete, İletim Sistemi, Sistem Kullanım ve Sistem İşletim
Tarifelerini Hesaplama Yöntem Bildiriminin 1.5. maddesinde yer alan
"iletim sistemine doğrudan bağlı tüketiciler ve dağıtım lisansına
sahip tüzel kişilerin iletim sisteminin her bir ölçüm noktasında
çekecekleri endüktif reaktif enerjinin/verecekleri kapasitif reaktif enerjinin,
aktif enerjiye oranının ilgili mevzuata uygun olmaması" hükmünün ihlal
edildiği gerekçesiyle, 174.404,10 TL tutarındaki Temmuz 2010 dönemine ait
sistem kullanım cezası verilmesine ilişkin 29.4.2013 gün ve 079306 sayılı
ceza faturası işleminin iptali istemiyle açılmıştır.
Evvelce
konu bir başka dosya münasebetiyle Mahkememiz gündemine gelmiş olup,
13.5.2013 tarih ve E.2012/129, K.2013/621 sayılı kararımızla adli yargı
yeri görevli kılınmış olmakla beraber; elde edilen yeni bilgi ve belgeler
uyarınca konunun yeniden ele alınarak değerlendirme yapılmasında hukuki
yarar bulunmaktadır.
Mahkememizce
yapılan araştırmalar Neticesinde; Özelleştirme Yüksek Kurulu’nun 01.10.2010
gün ve 2010/86 sayılı Kararı ile Türkiye Elektrik Dağıtım A.Ş.’nin Fırat
Elektrik AŞ.’ndeki %100 hissesinin, 230.250.000 ABD doları bedelle Aksa
Elektrik Perakende Satış A.Ş.’ne devredilmesine karar verildiği, davacı ile
davalı arasında bu devre istinaden 31.03.2010 tarihli Sistem Kullanım
Antlaşmasının imzalandığı, sonrasında hisse devrinin 31.12.2010 tarihinde tamamı
ile gerçekleşmesi ile Fırat Elektrik A.Ş.’nın özelleştirme işleminin
tamamlandığı, sonrasında davalı kurum tarafından, taraflar arasında
imzalanan sistem kullanım anlaşmasının 10. Maddesinde belirtilen cezai
şartlarından 13. bentte belirtilen yükümlülüğün Temmuz 2010 tarihinde
tespit edilen ihlali nedeni ile davacı kuruma 174.404,10 TL ceza kesildiği,
davacı vekili tarafından, kesilen fatura tarihi itibari ile henüz davacı
şirketin özelleştirilmediğini, bu nedenle kendilerinin ceza faturasına konu
mablağdan sorumlu olmadıklarını belirterek, idare mahkemesinde dava açtığı,
davalı vekilinin süresinde yargı yolu itirazında bulunması üzerine dosyanın
Mahkememiz önüne geldiği tespit edilmiştir.
Yukarıdaki
açıklamalardan da anlaşılacağı üzere, görev uyuşmazlığına neden olan sorun,
dava konusu ceza faturasının idari işlem niteliği taşıyıp taşımadığı
hususudur. Bu nedenle dava konusu işlemin niteliğinin belirlenmesi gerekmektedir.
En temel tanımı ile idari işlem; idari fonksiyonun yerine getirtilmesi için
yapılan kamu hukuku işlemleridir ve bu işlemleri diğer işlemlerden ayıran
üç temel özelliği vardır. Bunlar; İdare tarafından, tek taraflı irade beyanı
ile, üstün yetki ve ayrıcalıklar kullanılmak sureti ile yapılmasıdır. Dava
konusu ceza faturasının, bu özellikleri taşıyıp taşımadığı hususu, konunun
anlaşılabilirliğini artırmak açısından ayrı başlıklar altında
incelenmiştir. Ayrıca, ceza faturasına esas tarihler itibari ile davacı ile
davalı arasındaki ilişkisinin hukuki statüsü de ayrı bir başlık altında
incelenecektir.
İşlemin İdare Tarafından Yapılmış Olması :
Dava
konusu ceza faturası TEİAŞ tarafından düzenlenmiştir. Bu noktada TEİAŞ’ın
hukuki niteliğinin belirlenmesi gerekmektedir.
Elektrik sektöründeki dağınık yapıyı ortadan
kaldırmak ve işletme bütünlüğünü sağlamak amacıyla 15.0.1970 gün ve 1312
sayılı Kanun ile Türkiye Elektrik Kurumu (TEK) kurulmuş, imtiyazlı
şirketlerin görev bölgeleri ve belediye sınırları dışında tüm yurtta
elektriğin üretim, iletim, dağıtım ve satış hizmetleri TEK bünyesinde
toplanmıştır. Hizmetlerin daha etkin, daha verimli ve çağdaş bir şekilde sürdürülebilmesi
amacıyla ve özelleştirme politikaları çerçevesinde TEK, Bakanlar Kurulunun
12.8.1993 tarih ve 93/4789 sayılı Kararı ile, Türkiye Elektrik
Üretim-İletim A.Ş. (TEAŞ) ve Türkiye Elektrik Dağıtım A.Ş. (TEDAŞ) adı
altında iki ayrı İktisadi Devlet Teşekkülü olarak yeniden
yapılandırılmıştır.
233 sayılı Kanun
Hükmünde Kararname'nin (KHK) 3.maddesine ve 20.02.2001 tarih ve 4628 sayılı
Elektrik Piyasası Kanununa dayanılarak çıkarılan ve 02.03.2001 tarihinde
yürürlüğe giren 05.02.2001 tarih ve 2001/2026 sayılı Bakanlar Kurulu Kararı
uyarınca TEAŞ; Türkiye Elektrik İletim AŞ (TEİAŞ), Elektrik Üretim AŞ
(EÜAŞ) ve Türkiye Elektrik Ticaret ve Taahhüt AŞ (TETAŞ) unvanlarında, anonim
şirket statüsünde, üç ayrı iktisadi devlet teşekkülü şeklinde teşkilatlandırılmıştır.
3/3/2001 gün ve 24335 Mük. sayılı Resmi Gazetede yayımlanarak yürürlüğe giren 4628 sayılı Elektrik Piyasası Kanunu’nun (Rapor kapsamında kısaca “4628 sayılı Kanun “ olarak
adlandırılacaktır.), (Bu Kanunun adı 14/3/2013 tarihli ve 6446 sayılı Kanunun
30 uncu maddesiyle, Enerji Piyasası Düzenleme Kurumunun Teşkilat ve
Görevleri Hakkında Kanun olarak değiştirilmiştir) (Mülga: 14/3/2013-6446/30 md.) 2. maddesinin, iletim hizmetini düzenleyen “b” bendinde; “İletim faaliyeti gösterebilecek tüzel kişiler:
Elektrik enerjisi iletim faaliyetleri Türkiye Elektrik İletim Anonim
Şirketi tarafından yürütülür.
Kamu mülkiyetindeki tüm iletim tesislerini
devralmak, kurulması öngörülen yeni iletim tesisleri için iletim yatırım
planı yapmak, yeni iletim tesislerini kurmak ve işletmek, Türkiye Elektrik
İletim Anonim Şirketinin görevidir.
(Değişik paragraf: 09/07/2008 - 5784 S.K./2. md.) Türkiye Elektrik İletim Anonim
Şirketi; ayrıca, Kurul onayına tabi olan iletim, bağlantı ve sistem
kullanım tarifelerini ve şebeke Yönetmeliğini hazırlar, revize eder,
deN.ler ve yük dağıtımı ile frekans kontrolünü gerçekleştirir, iletim
sisteminde ikame ve kapasite artırımı yapar, gerçek zamanlı sistem
güvenilirliğini izler, sistem güvenilirliğini ve elektrik enerjisinin
öngörülen kalite koşullarında sunulmasını sağlamak üzere gerekli yan
hizmetleri belirler ve bu hizmetleri Yan Hizmetler Yönetmeliği hükümleri
doğrultusunda sağlar.
Türkiye Elektrik İletim Anonim Şirketi, Bakanlığın
kararı doğrultusunda uluslararası enterkonneksiyon çalışmalarını yapar,
iletim sistemine bağlı ve/veya bağlanacak olan serbest tüketiciler dahil
tüm sistem kullanıcılarına şebeke Yönetmeliği ve iletim lisansı hükümleri
doğrultusunda eşit taraflar arasında ayrım gözetmeksizin iletim ve bağlantı
hizmeti sunar.
Piyasanın gelişimine bağlı olarak Kurul kararı
doğrultusunda yeni ticaret yöntemleri ve satış kanallarının uygulanabilmesine
yönelik alt yapının geliştirilmesi ve uygulanması Türkiye Elektrik İletim
Anonim Şirketi tarafından yürütülür.
Türkiye Elektrik İletim Anonim Şirketi, yönetmelik
çerçevesinde, dağıtım şirketleri tarafından hazırlanan talep tahminlerini
esas alarak üretim kapasite projeksiyonunu hazırlar ve Kurul onayına sunar.
(Değişik paragraf: 09/07/2008 - 5784 S.K./2. md.) İletim şebekesi dışında, ulusal
iletim sistemi için geçerli standartlara uygun olan ve üretim faaliyeti
gösteren tüzel kişinin lisansı kapsamındaki üretim tesisi ile müşterileri
ve/veya iştirakleri ve/veya serbest tüketiciler arasında özel direkt hat
tesisi, Türkiye Elektrik İletim Anonim Şirketi ile üretim faaliyeti
gösteren tüzel kişi arasında yapılacak kontrol anlaşması ile mümkündür.
(Ek paragraf: 09/07/2008 - 5784 S.K./2. md.) Türkiye Elektrik İletim Anonim
Şirketi, uluslararası enterkonneksiyon hatlarının ulusal sınırlar dışında
kalan kısmının tesisi ve işletilmesini yapabilir ve/veya bu amaçla
uluslararası şirket kurabilir ve/veya kurulmuş uluslararası şirketlere
ortak olabilir ve bölgesel piyasaların işletilmesine ilişkin
organizasyonlara katılabilir.” şeklindeki düzenleme ile elektrik iletim
görevinin TEİAŞ’a verildiği ve TEİAŞ’ın bu görevi ne şekilde yerine
getireceği düzenlenmiştir.
Dolayısıyla, Elektrik Piyasası Kanunu’nun yukarıda
belirtilen 2. maddesinin b bendinin 2 kısmında belirtilen “(Değişik
paragraf: 09/07/2008 - 5784 S.K./2. md.) Türkiye
Elektrik İletim Anonim Şirketi; ayrıca, Kurul onayına tabi olan iletim,
bağlantı ve sistem kullanım tarifelerini ve şebeke Yönetmeliğini hazırlar,
revize eder, deN.ler ve yük dağıtımı ile frekans kontrolünü gerçekleştirir,
iletim sisteminde ikame ve kapasite artırımı yapar, gerçek zamanlı sistem
güvenilirliğini izler, sistem güvenilirliğini ve elektrik enerjisinin
öngörülen kalite koşullarında sunulmasını sağlamak üzere gerekli yan
hizmetleri belirler ve bu hizmetleri Yan Hizmetler Yönetmeliği hükümleri
doğrultusunda sağlar.” şeklinde görevleri yerine getirdiği esnada, TEİAŞ
özel hukuk hükümlerinden ayrı tutulmuş, idare hukuku alanına dahil
edilmiştir. Belirtilen yaklaşım, 30.03.2013 tarih ve 28603 sayılı Resmi
Gazete'de yayımlanarak yürürlüğe giren 6446 sayılı Elektrik Piyasası Kanunu
ile de sürdürülmüş; Kanunun 8.maddesinin birinci fıkrasında, “(1) Elektrik
enerjisi iletim faaliyeti, lisansı kapsamında münhasıran TEİAŞ tarafından
yürütülür. TEİAŞ, bu Kanunla belirlenen faaliyetler dışında bir faaliyetle
iştigal edemez. İletim faaliyetiyle birlikte yürütülmesi verimlilik artışı
sağlayacak nitelikteki piyasa dışı bir faaliyetin yürütülmesi Kurumun
iznine tabidir. İletim sistemi teknik ve teknik olmayan kayıplarını
karşılamak amacıyla ve yan hizmetler piyasası kapsamında elektrik enerjisi
veya kapasitesi satın alınması veya kiralanması ile iletim sistemi teknik
ve teknik olmayan kayıplarını karşılamak için sözleşmeye bağlanan enerjinin,
gerçekleşmeler nedeniyle fazlasının satışı bu hükmün istisnasıdır.”
denilmiştir. Bu anlamda, dava konusu işlemin, TEİAŞ’ın kamusal ağırlıklı
görevleri arasında sayıldığını söylemek yerinde olacaktır.
İşlemin Tek Taraflı İrade Beyanı İle Yapılmış
Olması:
Dava
konusu ceza faturasının, davalı TEİAŞ tarafından tek taraflı irade olarak
düzenlendiğinde herhangi bir kuşku bulunmamaktadır. Bu başlık altında
irdelenmesi gereken esas sorun, ceza faturasının dayanağını oluşturan
Sistem Kullanım Anlaşması ve bunun eki niteliğindeki İletim Sistemi Sistem
Kullanım ve Sistem İşletim Tarifelerini Hesaplama Yöntem Bildirimi’nin
niteliğidir. Tarafların özgür iradeleri ile imzaladıkları Sistem kullanım
anlaşmasının ve yine tarafların özgür iradeleri ile kabul ettikleri yöntem
bildiriminin uygulanması amacı ile tesis edilen bir işlemin, evleviyetle
özel hukuk hükümlerine tabi olacağı; aksi durumda ise idari hukuku
hükümlerinin söz konusu olacağı açıktır. Bu anlamda Sistem Kullanım
Anlaşmasının ve Yöntem Bildiriminin niteliğinin belirlenmesi önem taşımaktadır.
b.1)
Sistem Kullanım Anlaşması Yönünden :
3.3.2001 gün ve 24335 Mük. sayılı Resmi Gazetede yayınlanarak yürürlüğe giren 4628 sayılı
Kanunun, 14/3/2013günlü ve 6446 sayılı
Kanunun 30.maddesiyle değişmeden önceki, ““Amaç, kapsam ve tanımlar”
başlıklı 1.maddesinin üçüncü fıkrasının 40.numaralı bendinde; “Bağlantı ve
sistem kullanım anlaşmaları: İlgili bağlantı ve sistem kullanım tarifesinin
fiyatları, hükümleri ve şartlarını içeren ve bir üretim şirketi,
otoprodüktör, otoprodüktör grubu, dağıtım şirketi ya da tüketicilerin
iletim sistemine ya da bir dağıtım sistemine erişmeleri ya da bağlantı yapmaları
için ilgili kullanıcıya özgü koşul ve hükümleri kapsayan anlaşmaları ”
şeklinde tanımlanmıştır.
Ana
Statüsü’nün “Tanımlar” başlıklı 2. maddesinde de, 4628 sayılı Kanun’a
paralel şekilde; “ Bağlantı ve
Sistem Kullanım Anlaşmaları: İlgili bağlantı ve sistem kullanım
tarifesinin fiyatları, hükümleri ve şartlarını içeren ve bir üretim
şirketi, otoprodüktör, otoprodüktör grubu, dağıtım şirketi ya da
tüketicilerin iletim sistemine ya da bir dağıtım sistemine erişmeleri ya da
bağlantı yapmaları için ilgili kullanıcıya özgü koşul ve hükümleri kapsayan
anlaşmaları “ şeklinde tanımlanmıştır.
Ana
Statüsü’nün 4. maddesinin 11.bendinde; “ İletim sistemine bağlı tüm
kamu ve özel tüzel kişiler, Ticaret A.Ş. ve Serbest Tüketiciler ile
Bağlantı ve Sistem Kullanım Anlaşmaları; üretim ve dağıtım kamu ve özel
tüzel kişiler ile Yan Hizmet Anlaşmaları yapmak” görev TEİAŞ’a verilmiştir.
4628 sayılı
Kanun’un (Mülga: 14/3/2013-6446/30
md.)2. maddesinin, iletim hizmetini düzenleyen “b” bendinde;
Değişik paragraf: 09/07/2008 - 5784
S.K./2. md.) Türkiye Elektrik
İletim Anonim Şirketi; ayrıca, Kurul onayına tabi olan iletim, bağlantı ve
sistem kullanım tarifelerini ve şebeke Yönetmeliğini hazırlar, revize eder,
deN.ler ve yük dağıtımı ile frekans kontrolünü gerçekleştirir, iletim
sisteminde ikame ve kapasite artırımı yapar, gerçek zamanlı sistem
güvenilirliğini izler, sistem güvenilirliğini ve elektrik enerjisinin
öngörülen kalite koşullarında sunulmasını sağlamak üzere gerekli yan
hizmetleri belirler ve bu hizmetleri Yan Hizmetler Yönetmeliği hükümleri
doğrultusunda sağlar.” denilmek sureti ile sistem kullanım anlaşmasına konu
kullanım tarifelerinin TEİAŞ tarafından EPDK’nın onayı alınmak sureti ile
hazırlanacağı belirtilmiştir.
Ana
Statüsü’nün “Tanımlar” başlıklı 2. maddesinde “Bağlantı ve Sistem Kullanım Tarifeleri: ilgili bağlantı ve
sistem kullanım anlaşmalarına dahil edilerek Teşekküle doğrudan ödenecek
olan ve iletim sistemi ya da bir dağıtım sistemine bağlantı ve sistem
kullanımı için eşit taraflar arasında ayrım yapılmaması esasına dayalı
Bağlantı fiyatları açısından şebeke yatırım maliyetlerini kapsamayan ve
bağlantı yapmış olan tüzel kişinin namına oluşan masraflar ile sınırlı olan
fiyatları, hükümleri ve şartları içeren tarifeleri “ şeklinde tanımlanmış,
aynı statünün 4. maddesinin 12. bendinde de; “İletim Tarifesi ile Bağlantı
ve Sistem Kullanım Tarifelerini hazırlamak, gerektiğinde revize etmek”
görevi TEİAŞ’a verilmiştir.
22.01.2003
tarih ve 25001 sayılı Resmi Gazete’de Yayınlanan Elektrik Piyasası Şebeke
Yönetmeliği’nin 8. maddesinde; Ek -
5 Bölüm 1'de yer alan standart planlama verileri ile iletim sistemine
bağlanacak tesis ve/veya teçhizata ilişkin bilgilerin tüzel kişi tarafından
TEİAŞ'a verildiği tarihten itibaren altmış gün içerisinde bağlantı ve/veya
sistem kullanım anlaşması TEİAŞ tarafından tüzel kişiye önerilir. TEİAŞ'ın
bağlantı ve/veya sistem kullanım anlaşması önerisini yapabilmesi için ek
bilgiye ihtiyaç duyması halinde, Ek - 5 Bölüm 2'de yer alan ayrıntılı
planlama verileri de tüzel kişiden talep edilebilir. Bu hallerde TEİAŞ
tarafından bağlantı ve/veya sistem kullanım anlaşmasının önerilmesine ilişkin
süre doksan gün olarak uygulanır. Tüzel kişi TEİAŞ'ın anlaşma önerisine
otuz gün içerisinde yazılı yanıt verir.
Tarafların mutabakatı halinde bağlantı ve/veya
sistem kullanımına ilişkin hüküm ve şartları içeren bağlantı ve/veya sistem
kullanım anlaşması imzalanır. TEİAŞ ve lisans sahibi tüzel kişinin,
bağlantı ve/veya sistem kullanımına ilişkin anlaşmanın hükümleri üzerinde
mutabakata varamamaları halinde, ihtilaflar Kanunun ve tarafların ilgili
lisanslarının hükümlerine göre Kurum tarafından çözüme kavuşturulur ve konu
hakkında alınan Kurul kararları bağlayıcıdır.
İletim
sistemine halihazırda bağlı olan üretim tesisleri ile bağlantı ve/veya
sistem kullanımına ilişkin olarak üretim tesisleri dışında gerçek ve tüzel
kişiler tarafından TEİAŞ'a yapılan diğer başvurularda da aynı süreç
uygulanır.” şeklindeki düzenleme ile Dağıtım şirketlerinin TEİAŞ ile Sistem
Kullanım anlaşması ve/veya Bağlantı anlaşması imzalaması gerektiği
belirtilmiştir.
27/03/2003
tarihli ve 25061 sayılı Resmi Gazete’de yayınlanan Elektrik Piyasasında
İletim ve Dağıtım Sistemlerine Bağlantı ve Sistem Kullanımı Hakkında
Tebliğ’in (Rapor kapsamında kısaca “tebliğ “ olarak adlandırılacaktır.) “
İletim sistemine bağlantı ve/veya sistem kullanım anlaşmaları” başlıklı 4.
maddesinde; “ İletim sistemi kullanıcıları, TEİAŞ ile Ek-1’de yer alan
anlaşmaları yapar. İletim sistemine bağlantı ve/veya sistem kullanım anlaşmalarına
ilişkin başvurular, Elektrik Piyasası Şebeke Yönetmeliğinde belirlenen usul
ve esaslara göre yapılır. Bağlantı anlaşması ve sistem kullanım anlaşması
başvuruları eşzamanlı olarak yapılır.
Bağlantı
ve/veya sistem kullanımına ilişkin olarak TEİAŞ ile iletim sistemi
kullanıcısı arasında, bu Tebliğ uyarınca TEİAŞ tarafından hazırlanan ve
Kurul tarafından onaylanan standart anlaşmalar kullanılır. Bu anlaşmaların
genel hükümlerinde, Kurul onayı olmaksızın değişiklik yapılamaz. Bağlantı
anlaşmasında fiziki bağlantıya ilişkin termin programı, sistem kullanım
anlaşmasında iletim sisteminin kullanılmaya başlanması için öngörülen tarih
yer alır.
İletim
sistemine aynı bağlantı noktasından doğrudan bağlanmak isteyen birden fazla
tüketicinin ve dağıtım şirketinin bulunması ve başvuru taleplerinin tümünün
karşılanmasının mümkün olmaması halinde TEİAŞ;
a) Tüm
başvuru sahiplerini durumdan bilgilendirir,
b) Dağıtım
şirketi tarafından yapılan başvuruya öncelik tanır,
c) Bu Tebliğ
kapsamındaki yükümlülüklerin yerine getirilmesi kaydıyla başvuru sırasına
göre bağlantı ve/veya sistem kullanım anlaşmalarını imzalar.
Bağlantı
yapılması öngörülen bağlantı noktası itibarıyla sisteme bağlantı
yapılmasının mümkün olmaması durumunda TEİAŞ; gerekçelerini başvuru
sahibine yazılı olarak bildirmek suretiyle bir başka bağlantı noktası
teklif edebilir.
TEİAŞ;
alternatif bağlantı noktası gösterememesi veya teklif ettiği alternatif
bağlantı noktasının başvuru sahibi tarafından kullanılabilir bir nokta
olarak görülmemesi veya sistem kullanımı açısından kapasitenin yetersiz
olması nedeniyle genişleme yatırımı veya yeni yatırım yapılmasının gerekli
olduğu ve yeterli finansmanın mevcut olmadığı hallerde, söz konusu yatırımı
kendi adına, başvuru sahibi tarafından finansmanı sağlanarak ilgili mevzuat
kapsamındaki teknik standartlara uygun olarak yapılmasını isteyebilir. Bu
durumda; gerçekleşen yatırıma ait toplam harcama tutarı, iletim sistemi
kullanıcısı ile TEİAŞ arasında yapılacak bağlantı ve sistem kullanım
anlaşmaları çerçevesinde iletim sistemi kullanıcısının ödemekle yükümlü
olduğu iletim tarifesi bedelinden düşülür.
İletim
sistemine doğrudan bağlanmak isteyen tüketicilerin başvuruları TEİAŞ
tarafından ancak Elektrik Piyasası Lisans Yönetmeliğinin 38 inci maddesinde
belirlenen gerekçeler çerçevesinde reddedilebilir ve ret gerekçeleri
başvuru sahibine yazılı olarak bildirilir.”denilmek sureti ile Sistem
kullanım anlaşmalarının ne şekilde yapılacağı ve nasıl uygulanacağı
düzenlenmiştir.
b.2) İletim
Sistemi, Sistem Kullanım ve Sistem İletişim Tarifelerini Hesaplama Yöntem
Bildirimi Yönünden;
4628 sayılı
Kanun’un 5. maddesinde “(…) a)Bu Kanun hükümlerinin uygulanması ve bu
Kanunla kendisine verilen görevleri yerine getirmek için gerekli olan ve
piyasada rekabeti geliştirmeye yönelik olarak gerçek ve tüzel kişilerin
uymaları gereken, talimatları ve tebliğleri, şebeke Yönetmeliğini, dağıtım
Yönetmeliğini, müşteri hizmetleri Yönetmeliğini ve dengeleme ve uzlaştırma
Yönetmeliğini onaylamak(...)” görevi Enerji Piyasası Düzenleme Kurulu’na
verilmiştir.
Bu görev kapsamında, 21.12.2006 gün ve 1029 sayılı
EPDK Kurul Kararı ile onaylanan Yöntem Bildirimi ile, 13/12/2007 tarihli ve
1407 sayılı EPDK Kurul Kararı ile onaylanarak 19.12.2007 tarih ve 26735
sayılı Resmi Gazetede yayınlanan Yöntem Bildirimi uygulamaya konulmuştur.
Söz konusu her iki Yöntem Bildiriminde de cezai işlemler hüküm altına
alınmıştır.
Tebliğ’in Geçici 3.maddesinde; “(1) Bağlantı ve
sistem kullanımına ilişkin standart anlaşmalar kullanıcı özellikleri
dikkate alınarak TEİAŞ ve Türkiye Elektrik Dağıtım AŞ tarafından bu
Tebliğin yayım tarihini izleyen otuz gün içerisinde hazırlanarak Kuruma
sunulur. Kullanıcıların lisans almamış olması ve kullanıcılar ile sistem
kullanım anlaşmalarının yapılmamış olması, bu kullanıcıların Elektrik
Piyasası Tarifeler Yönetmeliği uyarınca onaylanan sistem kullanım bedelini
ve/veya sistem işletim bedelini TEİAŞ ve/veya dağıtım şirketine ödeme
yükümlülüklerini ortadan kaldırmaz. / Ancak, dağıtım lisansı sahibi tüzel
kişilerin dağıtım sistemine bağlı üretim faaliyeti gösteren tüzel kişiler
için belirleyecekleri dağıtım sistem kullanımına ilişkin tarifeleri Enerji
Piyasası Düzenleme Kurumunca onaylanana kadar söz konusu tüzel kişilere
dağıtım sistemi kullanım fiyatı tahakkuk ettirilmez.” hükmü yer almış;
1407 sayılı Kurul Kararının ekinde yer alan İletim
Sistemi Sistem Kullanım ve Sistem İşletim Tarifelerini Hesaplama Yöntem
Bildirimi’nin “Fiyatlandırma ile İlgili Diğer Yönetmelikler ve Anlaşmalar”
başlıklı maddesinde ise, Elektrik Piyasası Şebeke Yönetmeliği ve Elektrik
Piyasasında İletim ve Dağıtım Sistemlerine Bağlantı ve Sistem Kullanımı
Hakkında Tebliğ çerçevesinde hazırlanan bağlantı ve sistem kullanım
anlaşmalarının; kullanıcının TEİAŞ ile, (kullanıcının iletim sistemiyle)
olan bağlantısını ve/veya iletim sisteminin kullanımına ilişkin üzerinde
mutabakat sağlanmış olan teknik ayrıntıları ile iletim sisteminin kullanımı
ve/veya sisteme bağlantı konusundaki şartları belirlediği ifade edildikten
sonra, bu kapsamda kullanıcılarla iki tür anlaşma yapılacağı, bunların Bağlantı
Anlaşması ve Sistem Kullanım Anlaşması olduğu, İletim sistemine doğrudan
bağlanan kullanıcıların hem Bağlantı Anlaşması hem de Sistem Kullanım
Anlaşması yapmak zorunda oldukları hüküm altına alınmış; aynı maddenin
devamında ise;
“1.5 Bir kullanıcının, TEİAŞ ile Sistem Kullanım
Anlaşması imzalamamış olmasına rağmen iletim sistemine başlı olarak
faaliyet göstermesi, dolayısıyla iletim sistemini kullanması halinde,
Elektrik Piyasasında İletim ve Dağıtım Sistemlerine Bağlantı ve Sistem Kullanımı
Hakkında Tebliğ’in Geçici 3. maddesi uyarınca Kullanıcıların lisans almamış
olmaları ve/veya sistem kullanım anlaşmalarının yapılmamış olması halinde
dahi bu kullanıcıların Elektrik Piyasası Tarifeler Yönetmeliği
doğrultusunda onaylanan sistem kullanım bedelini ve/veya sistem işletim
bedelini ödeme yükümlülükleri bulunmaktadır. Sistem Kullanım Anlaşması
bulunmaksızın iletim sistemini kullanmakta olan kullanıcılar, iletim
sisteminde arz güvenilirliği ve kalitesinin sağlanması amacıyla aşağıda ver
alan ihlallerle karşılaşılması halinde ilgili cezai işleme tabi olacaktır.”
denildikten sonra, dava konusu ihlalin tanımı: “İletim sistemine doğrudan
bağlı tüketiciler ve dağıtım lisansına sahip tüzel kişilerin İletim
Sisteminin her bir ölçüm noktasında çekecekleri endüktif reaktif enerjinin/verecekleri
kapasitif reaktif enerjinin, aktif enerjiye oranının ilgili mevzuata uygun
olmaması” şeklinde yapılmış; “Kullanıcı Tarafından TEİAŞ’a Ödenmesi Gereken
Ceza” ise “Kullanıcının o ayki Sistem Klanlım Fiyatına göre hesaplanan bedelin
%50’si oranında ceza uygulanır. Ceza, 00.00-24.00 saatleri arasında bir
defadan fazla uygulanmayacaktır” olarak belirlenmiştir.
Tüm bu
düzenlemeler ışığında yapılan değerlendirme Neticesinde; Sistem Kullanım
Anlaşmasının, TEİAŞ tarafından 4628 sayılı Elektrik Piyasası Kanunu, ilgili
Tebliğ ve Ana Statü’nün yukarıda belirtilen maddeleri gereğince
hazırlandığı, davalı idare tarafından, söz konusu anlaşmanın 10. maddesi
ile ihlalin tespit edildiği, Yöntem Bildirimi’nin 1.5 maddesi gereğince, davacıya
174.404,10 TL ceza kesildiği anlaşılmaktadır.
Sonuç
olarak; Sistem Kullanım Anlaşmasının ve 13.12.2007 tarihli ve 1407 sayılı
EPDK Kurul Kararı ile onaylanarak 01.01.2008 tarihinde yürürlüğe giren
İletim Sistemi Sistem Kullanım ve Sistem İşletim Tarifelerini Hesaplama
Yöntem Bildirimi’nin, TEİAŞ tarafından tek taraflı olarak hazırlandığı ve
ceza faturasının tanziminde esas alındığı tespit edilmiştir. Bu durumda
gerek ceza faturasına dayanak olan işlemlerin, gerekse ceza faturası
tutanağının davalı idare tarafından tek taraflı olarak hazırlandığı ve
davacıya uygulandığında kuşku bulunmamaktadır.
b.3) Ceza
Faturasının Tahsilinde İzlenen Usul Yönünden:
TEİAŞ Genel
Müdürlüğü tarafından,Fırat Elektrik Dağıtım A.Ş.’ne gönderilen 9.5.2013 gün
ve 4248 sayılı yazıda “……. Bu kapsamda, Aralık 2009-Aralık 2012 dönemleri
için aylık olarak hesaplanan sistem kullanım ceza faturaları muhteviyat
çizelgeleriyle birlikte yazımız ekinde gönderilmektedir./Ayrıca, yasal
süresi içinde ödenmeyen faturalar için Amme Alacaklarının Tahsil Usulü
Hakkında Kanunun 51. maddesinde öngörülen gecikme zammı uygulanacağı ve
yasal yollardan tahsili cihetine gidileceğinin bilinmesi hususunda
bilgilerinizi ve gereğini rica ederiz.” şeklindeki yazıdan, davalı idare
tarafından ceza faturasının tahsilinde 6183 sayılı Kanun uyarınca işlem
yapıldığı anlaşılmaktadır.
27/03/ 2003
tarihli ve 25061 sayılı Resmi Gazete’de yayınlanan Elektrik Piyasasında
İletim ve Dağıtım Sistemlerine Bağlantı ve Sistem Kullanımı Hakkında
Tebliğ’in ‘Ödeme yükümlülüğü’ başlıklı 12. maddesinde; “Kullanıcı, Kurum
tarafından iletim veya dağıtım faaliyetine ilişkin olarak onaylanan
bağlantı fiyatı ve/veya sistem kullanım ve/veya sistem işletim fiyatları
üzerinden hesaplanan bedeli TEİAŞ ve/veya dağıtım şirketine ödemekle
yükümlüdür./ TEİAŞ ve/veya dağıtım şirketi, kullanıcıya tahmini bir bedel
tahakkuk ettirdiği takdirde, kesinleşen bedel üzerinden gerekli düzeltmeleri
yapar./ Bağlantı varlıklarının işletme ve bakım masrafları, mülkiyet
sınırları dahilinde ilgili taraflarca karşılanır.” şeklindeki düzenleme ile
kullanıcı tarafından ödenmesi gereken sistem kullanım bedeli
düzenlenmiştir.
Aynı
Tebliğin ‘Ödeme prosedürü’ başlıklı 15. maddesinde; “Madde 15- TEİAŞ
ve/veya dağıtım şirketi, her türlü vergi ve yükümlülükler de ilave edilmiş
olan ayrıntılı ödeme bildirimini, takip eden ayın ilk beş günü içerisinde
sistem kullanım anlaşması tarafı olan kullanıcıya gönderir./Söz konusu
kullanıcı, ödeme bildiriminin tebliğ edildiği günü izleyen onbeş gün
içerisinde bildirimde yer alan tutarı, TEİAŞ ve/veya dağıtım şirketine
öder. Ödemede gecikilen süre için 6183 sayılı Amme Alacaklarının Tahsil
Usulü Hakkında Kanunun 51 inci maddesinde öngörülen gecikme zammı
uygulanır.” denilmek sureti ile 6183 sayılı Amme Alacaklarının Tahsili
Hakkındaki Kanuna atıf yapmıştır.
Aynı
maddenin devamında da ; “Maddi hatalar dışında; ödeme bildirimi içeriğine
yapılan herhangi bir itiraz, ödemeyi durdurmaz. TEİAŞ ve/veya dağıtım
şirketinin hatası nedeniyle fazla ödenmiş olan tutar, TEİAŞ ve/veya dağıtım
şirketi tarafından ödeme bildiriminin tebliğ edildiği günden sonraki onbeş
gün içerisinde bir itirazda bulunulması halinde, ödeme tarihini izleyen
onaltıncı günden başlamak üzere 6183 sayılı Amme Alacaklarının Tahsil Usulü
Hakkında Kanunun 51 inci maddesine göre hesaplanan gecikme zammı da dahil
olmak üzere bir sonraki ödeme dönemine ait bedelden mahsup edilir.”
şeklindeki düzenleme ile ödeme emrine itirazın icranın yürütülmesini
durdurmayacağı düzenlenmiş, yine davalı idarenin alacağı ile ilgili üstün
ve pozisyon yaratılmıştır.
6183 sayılı Amme Alacaklarının Tahsili Hakkında
Kanun’un 51. maddesinde; (Değişik madde: 25/12/2003 - 5035 S.K./4. md.)Amme
alacağının ödeme müddeti içinde ödenmeyen kısmına vadenin bitim tarihinden
itibaren her ay için ayrı ayrı % 4 oranında gecikme zammı tatbik olunur. Ay
kesirlerine isabet eden gecikme zammı günlük olarak hesap edilir./ Gecikme
zammı bir milyon liradan az olamaz./Gecikme zammı; 213 sayılı Vergi Usul
Kanununa göre uygulanan vergi ziyaı cezalarında bu madde uyarınca
belirlenen oranda, mahkemeler tarafından verilen ve ceza mahiyetinde olan
amme alacaklarında ise bu oranın yarısı ölçüsünde uygulanır. Bunların
dışındaki ceza mahiyetinde olan amme alacaklarına gecikme zammı tatbik edilmez./Bakanlar
Kurulu, gecikme zammı oranlarını aylar itibarıyla topluca veya her ay için
ayrı ayrı, yüzde onuna kadar indirmeye, gecikme zammı oranı ile gecikme
zammı asgari tutarını iki katına kadar artırmaya, ayrıca gecikme zammı
oranını aylar itibarıyla farklı olarak belirlemeye ve gecikme zammını
bileşik faiz usulüyle aylık, üç aylık, altı aylık veya yıllık olarak hesaplatmaya
yetkilidir.” denilmek sureti ile kamu alacaklarına uygulanacak gecikme
zammı ayrıca düzenlenmiştir.
Tüm bu yasal düzenlemelerden, TEİAŞ tarafından
talep edilen ceza faturasının, amme alacağı mahiyetinde olduğu ve bu
nedenle tahsili hakkında 6183 sayılı Kanun’da belirlenen usulün
uygulanmasının öngörüldüğü anlaşılmaktadır. Zira özel hukuk ilişkisine konu
bir alacağın, 6183 sayılı Kanun’un 1. maddesi gereğince kamu alacaklarının
tahsili hakkında öngörülen usulle icra edilmesi mümkün değildir.
İşlemin Kamu Gücüne Dayalı Olması:
En temel
tanımı ile kamu gücü; devletin kamu yararını gerçekleştirebilmesi için özel
kişiler karşısında sahip olduğu üstün yetki ve ayrıcalıklardır.
Yukarıda
ayrıntılı olarak belirtildiği üzere, 4628 sayılı
Kanunun, (Mülga: 14/3/2013-6446/30
md.) 2.maddesi ve 14/3/2013günlü
ve 6446 sayılı Kanunun 30.maddesiyle değişmeden önceki, 1.maddesinin üçüncü
fıkrasının 40.numaralı bendi hükümleri, TEİAŞ Ana Statüsü’nün 4. maddesinin
11.Bendi, Tebliğ’in “İletim sistemine bağlantı ve/veya sistem kullanım
anlaşmaları” başlıklı 4. maddesi gereğince, Dağıtım Şirketleri ile
imzalanacak Sistem Kullanım Anlaşmasını hazırlama görevi TEİAŞ’a verilmiş,
yine Tebliğ’in “İletim sistemine bağlantı ve/veya sistem kullanım
anlaşmaları” başlıklı 4. maddesinde; bu anlaşmaların genel hükümlerinde
Enerji Piyasası Düzenleme Kurulu’nun onayı olmaksızın değişiklik
yapılamayacağı belirtilmiştir.
4628 sayılı
Kanunun((Ek: 9/7/2008-5784/6 md.;
Mülga: 14/3/2013-6446/30 md.) “ Arz Güvenliği” başlıklı Ek 3. maddesinin
“a” fıkrasının 1 numaralı bendinde; Türkiye Elektrik İletim Anonim Şirketi,
iletim kısıtlarını asgari seviyeye indirecek şekilde iletim şebekesinin
planlanmasından, tesisinden, işletilmesinden, sistem güvenilirliğinin
muhafaza edilmesinden ve üretim kapasite projeksiyonu ile 20 yıllık Uzun
Dönem Elektrik Enerjisi Üretim Gelişim Planının hazırlanmasından
sorumludur.(…) “ 2. numaralı bendinde; “Perakende satış lisansına sahip
dağıtım şirketleri, bölgelerindeki serbest olmayan tüketicilerin elektrik
enerjisi ve kapasite talebini karşılamakla yükümlüdürler. Söz konusu tüzel
kişiler her yıl Aralık ayı sonuna kadar, gelecek 5 yıl için, tahmin
ettikleri elektrik enerjisi puant güç taleplerini, ihtiyaç duydukları
elektrik enerjisi miktarını, bu miktarın temini için yaptıkları
sözleşmeleri ve ilave enerji/kapasite ihtiyaçlarını Kuruma bildirmek zorundadır.”
4. numaralı bendinde; “Kurum (EPDK), lisans verilen üretim tesislerinin
gerçekleşmelerinin izlenmesinden, ilgili mevzuat kapsamında bu tesislerin
öngörülen zamanda devreye girmesi için gerekli önlemlerin alınmasından,
Türkiye Elektrik İletim Anonim Şirketi tarafından yapılacak arz-talep
dengesi çalışmalarında kullanılmak üzere, 5 yıl içerisinde işletmeye girecek
ve arz hesabında dikkate alınacak lisanslı yeni üretim kapasite
miktarlarının Bakanlığa düzenli aralıklarla bildirilmesinden sorumludur.”,
c fıkrasında; “(…)Türkiye Elektrik İletim Anonim Şirketi, Türkiye Elektrik
Enerjisi Talep Projeksiyonu Raporunun yayımlanmasını müteakiben, gelecek 20
yılı kapsayacak şekilde yapılan talep tahminini, mevcut arz potansiyelini,
potansiyel arz imkânlarını, yakıt kaynaklarını, iletim ve dağıtım
sisteminin yapısı ve gelişme planlarını, ithalat ve/veya ihracat imkânlarını
ve kaynak çeşitliliği politikalarını dikkate alarak enerji politikalarının
belirlenmesinde yararlanmak üzere Uzun Dönem Elektrik Enerjisi Üretim
Gelişim Planını hazırlayarak Bakanlığın onayına sunar. Bu plan
onaylanmasını müteakip Bakanlık tarafından yayımlanır.” denilmek sureti ile
elektrik iletim hizmetinin güvenliğini sağlamak adına alınması gereken
tedbirler Kanunda açıkça belirtilmiş ve TEİAŞ’a bu hususlarda bir çok görev
verilmiştir.
EPDK
tarafından onaylanarak 10.11.2004 tarihli ve 25639 sayılı Resmi Gazete’de
yayımlanarak yürürlüğe giren Elektrik İletim Sistemi Arz Güvenilirliği ve
Kalitesi Yönetmeliğinin, "Reaktif enerjinin kompanzasyonu"
başlıklı 11. maddesinde “İletim sistemine doğrudan bağlı tüketiciler ve
dağıtım lisansına sahip tüzel kişiler tarafından; iletim sistemine
bağlantıyla ilgili her bir ölçüm noktasında ve her bir uzlaşma periyodunda,
sistemden çekilen endüktif reaktif enerjinin sistemden çekilen aktif
enerjiye oranı yüzde ondördü, sisteme verilen kapasitif reaktif enerjinin
sistemden çekilen aktif enerjiye oranı ise yüzde onu geçemez./ İletim
sisteminin her bir ölçüm noktasında öngörülen orana uyulmaması durumunda
kullanıcılara uygulanacak yaptırımlar bağlantı ve sistem kullanım anlaşmalarında
düzenlenir. / Oranların kontrolü ilgili mevzuat hükümleri çerçevesinde yapılır."hükmüne,
Aynı
Yönetmeliğin 01.01.2007 tarihinde yürürlüğe giren Geçici 3. maddesinde,
“1/1/2007 tarihinden itibaren İletim sistemine doğrudan bağlı tüketiciler
için iletim sisteminin her bir ölçüm noktasında aylık çekilen endüktif reaktif
enerjinin sistemden çekilen aktif enerjiye oranı yüzde otuzüç, aylık
sisteme verilen kapasitif reaktif enerjinin sistemden çekilen aktif
enerjiye oranı yüzde yirmi olarak uygulanır. 1/1/ 2008 'den itibaren bu
oranlar sırasıyla yüzde yirmi ve yüzde onbeş olarak uygulanır./ 1/1/2007
tarihinden itibaren dağıtım lisansına sahip tüzel kişiler için, iletim
sisteminin her bir ölçüm noktasında aylık çekilen endüktif reaktif
enerjinin sistemden çekilen aktif enerjiye oranı yüzde elli olarak
uygulanır. 1/1/ 2008 'den itibaren dağıtım lisansına sahip tüzel kişiler
için, iletim sisteminin her bir ölçüm noktasında aylık çekilen endüktif
reaktif enerjinin sistemden çekilen aktif enerjiye oranı yüzde otuzüç,
aylık sisteme verilen kapasitif reaktif enerjinin sistemden çekilen aktif
enerjiye oranı yüzde yirmi olarak uygulanır. / 1/1/2009 tarihinden itibaren
ise bu oranlar, bu Yönetmeliğin 11 inci maddesi hükümlerinde yer alan
esaslara göre tespit edilir. " hükmüne yer verilmiştir.
Yönetmelikte
yer alan düzenleme paralelinde reaktif enerji sınır değerlerinin aşımı
ihlali; 23/05/2003 tarih ve 148/1-15 sayılı Enerji Piyasası Düzenleme
Kurulu Kararı ile onaylanan mülga Sistem Kullanım Anlaşmasının "Cezai
Şartlar" başlıklı 10 uncu maddesinde ve TEİAŞ ile Sistem Kullanım
Anlaşması imzalamamış olan kullanıcılar için ise, ilk defa 21/12/2006 tarih
ve 1029 sayılı EPDK Kurul Kararı ile onaylanarak 01/01/2007 tarihinden
itibaren "yürürlüğe giren Yöntem Bildiriminde "İletim sistemine
doğrudan bağlı tüketiciler ve dağıtım lisansına sahip tüzel kişilerin
İletim Sisteminin her bir ölçüm noktasında çekecekleri endüktif reaktif
enerjinin/verecekleri kapasitif reaktif enerjinin, aktif enerjiye oranının
ilgili mevzuata uygun olmaması" şeklinde tanımlanmış, söz konusu ihlal
durumuna ilişkin yaptırım ise, "Kullanıcının o ayki Sistem Kullanım
Fiyatına göre hesaplanan bedelin %50'si oranında ceza uygulanır. Ceza,
00.00-24.00 saatleri arasında bir defadan fazla uygulanmayacaktır."
hükmü ile düzenlenmiştir.
Bu
açıklamalardan hareketle, davalı idare tarafından, elektrik iletim
hizmetinin sağlıklı işlemesini sağlamak amacı ile yerine getirdiği denetim
görevi kapsamında, kanunlarla kendisine verilen üstün yetki ve ayrıcalıklar
kullanılmak sureti ile davacı Fırat Elektrik A.Ş’ne ceza faturasının
kesildiği anlaşılmakla, işlemin tesisinde kamu gücü kullanıldığı sonucuna
varılmıştır.
Ceza Faturasına Esas Tarihler İtibari ile Davacı
İle Davalı Arasındaki İlişkisinin Hukuki Statüsü:
Davaya
konu Ceza Faturası Temmuz 2010 tarihine aittir. Yukarıdaki açıklamalarda da
belirtildiği üzere, ceza faturasına konu ihlal tarihinde henüz Fırat
Elektrik A.Ş. özelleştirilmemiştir. Görevli yargı yerinin belirlenmesi
adına TEDAŞ’ın söz konusu tarihteki tüzel kişiliğinin niteliği ve TEİAŞ ile
TEDAŞ arasındaki ilişkinin hukuki vasfı belirlenmelidir.
Yukarıda
ayrıntısı ile belirtildiği üzere, Elektrik
sektöründeki dağınık yapıyı ortadan kaldırmak ve işletme bütünlüğünü
sağlamak amacıyla 15.0.1970 gün ve 1312 sayılı Kanun ile Türkiye Elektrik
Kurumu (TEK) kurulmuş, imtiyazlı şirketlerin görev bölgeleri ve belediye
sınırları dışında tüm yurtta elektriğin üretim, iletim, dağıtım ve satış
hizmetleri TEK bünyesinde toplanmıştır. Hizmetlerin daha etkin, daha
verimli ve çağdaş bir şekilde sürdürülebilmesi amacıyla ve özelleştirme
politikaları çerçevesinde TEK, Bakanlar Kurulunun 12.8.1993 tarih ve
93/4789 sayılı Kararı ile, Türkiye Elektrik Üretim-İletim A.Ş. (TEAŞ) ve
Türkiye Elektrik Dağıtım A.Ş. (TEDAŞ) adı altında iki ayrı İktisadi Devlet
Teşekkülü olarak yeniden yapılandırılmıştır.
233
sayılı Kamu İktisadi Teşebbüsleri Hakkında KHK’nin 2. maddesinde; “ İktisadi devlet teşekkülü
"Teşekkül"; sermayesinin tamamı devlete ait, iktisadi alanda
ticari esaslara göre faaliyet göstermek üzere kurulan, kamu iktisadi
teşebbüsüdür” şeklinde tanımlanmıştır.
233 sayılı Kanun
Hükmünde Kararname'nin (KHK) 3.maddesine ve 20.02.2001 tarih ve 4628 sayılı
Elektrik Piyasası Kanununa dayanılarak çıkarılan ve 02.03.2001 tarihinde
yürürlüğe giren 05.02.2001 tarih ye 2001/2026 sayılı Bakanlar Kurulu Kararı
uyarınca TEAŞ; Türkiye Elektrik İletim AŞ (TEİAŞ), Elektrik Üretim AŞ
(EÜAŞ) ve Türkiye Elektrik Ticaret ve Taahhüt AŞ (TETAŞ) unvanlarında, anonim
şirket statüsünde, üç ayrı iktisadi devlet teşekkülü şeklinde
teşkilatlandırılmıştır.
Bu durumda TEDAŞ
12.08.1993 tarihinde İktisadi Devlet Teşekkülü olarak, TEİAŞ ise 05.02.2001
tarihinde iktisadi devlet teşekkülü olarak yapılandırılmışlardır. Daha
sonra TEDAŞ 2.4.2004 tarih ve 2004/22
sayılı Özelleştirme Yüksek Kurulu Kararı ile özelleştirme kapsam ve
programına alınmıştır. Dağıtım bölgeleri yeniden belirlenerek, Türkiye 21
dağıtım bölgesine ayrılmıştır. Bunlardan biri olan Fırat Elektrik A.Ş.’nin
de Özelleştirme Yüksek İdaresi’nin 01.10.2010 tarihli ve 2010/86 sayılı
kararı ile Aksa Elektrik Perakende Satış A.Ş.’ne devir yapılmıştır.
Hissesinin tamamı da 31.12.2010 tarihinde Aksa Elektrik Perakende Satış
A.Ş.’ne devredilmiş ve özelleştirme işlemi tamamlanmıştır.
24/11/1994
tarih ve 4046 numaralı Özelleştirme Uygulamaları Hakkında Kanun’un 17.
maddesinin B bendinde “ Özelleştirme kapsamına alınan kuruluşlardan; mali
ve hukuki yönden özelleştirmeye hazırlanmalarına karar verilenlerin bu
hazırlık işlemleri tamamlanıncaya kadar, bunların bağlı oldukları bakanlık
veya kurumlar ile ilgileri ve önceki statüleri aynen devam eder. Bunlarla
ilgili mali ve hukuki yönden özelleştirmeye hazırlık işlemleri kurulca
belirlenecek kuruluş veya kuruluşlar tarafından yürütülür. Özelleştirmeye
hazırlık işlemleri tamamlananlar Kurulun vereceği yeni bir karar ile özelleştirme
programına alınır. Bu şekilde hazırlıkları tamamlanarak özelleştirme
programına alınanlar ile doğrudan özelleştirme programına alınanlar (bağlı
ortaklıkların iştirak payları ve varlıkları ile bağlı ortaklık statüsünde olmayan,
ancak sermayesinin yarısından fazlası kamuya ait kuruluşların iştirak
payları ve varlıkları hariç), Kurul kararının alındığı tarihte başka bir
işleme gerek olmadan ve bedel alınmaksızın İdareye devredilmiş sayılır.
Özelleştirme programına alınarak İdareye devredilen kuruluşlar buna ilişkin
Kurul kararı tarihinden itibaren bağlı oldukları bakanlık veya kurumla
ilişkileri kesilerek idareye bağlanmış sayılır.” denilmek sureti ile
hakkında özelleştirme prosedürü tamamlanmayan kamu kuruluşunun eski
niteliğini devam ettireceği düzenlenmiştir.
Aynı
Maddenin C bendinde; “ Genel ve katma bütçeli idarelerle, bunlara bağlı
döner sermayeli kuruluşların 15 inci maddenin (a) bendinde belirtilen mal
ve hizmet üretim birimleri ve varlıkları ile kamu iktisadi kuruluşlarının
ve bunların müessese, bağlı ortaklık, işletme ve işletme birimleri ile
varlıklarının özelleştirme programına alınmalarına Kurulca karar verilir.
Bunların, mülkiyetin devri dışındaki yöntemlerle yapılacak özelleştirme işlemleri
idare tarafından yürütülür. Ancak, bunların mülkiyetinin bağlı bulundukları
kurum ve/veya kuruluşlara aidiyeti ve statüleri aynen devam eder.”
şeklindeki düzenleme ile de iktisadi devlet teşekküllerinin özelleştirme
işlemleri tamamlanıncaya kadar bağlı bulundukları kurum veya kuruluşa
aidiyetinin ve hukuki niteliğinin korunacağı belirtilmiştir.
Aynı
Kanunun 18. maddesinde Özelleştirmede uygulanabilecek usuller belirlenmiş
ve A bendinin a alt başlığında “Satış; Kuruluşların aktiflerindeki mal ve
hizmet üretim birimleriyle varlıklarının mülkiyetinin kısmen veya tamamen
bedel karşılığı devredilmesi ya da bu kuruluşların hisselerinin tamamının
veya bir kısmının kuruluşların içinde bulundukları şartlar da dikkate
alınarak yurt içi ve yurt dışında, halka arz, gerçek ve/veya tüzelkişilere
blok satış, gecikmeli halka arzı içeren blok satış, çalışanlara satış,
borsada normal ve/veya özel emir ile satış, menkul kıymetler yatırım
fonları ve/veya menkul kıymetler yatırım ortaklarına satış veya bunların
birlikte uygulanması yoluyla bedel karşılığı devredilmesidir.” denilmek
sureti ile satış usulü ile özelleştirme yöntemi düzenlenmiştir.
Anılan
Maddenin B bendinin c alt başlığında; “Komisyon; değer tespit
çalışmalarını, özelleştirilecek kuruluşun niteliği, gördüğü hizmetin
özelliği, gelecekteki nakit akımı potansiyeli, faaliyette bulunduğu sektör
ve pazarın özellikleri, sahip olduğu sınai, ticari ve sosyal tesisler, mA.e
araç ve gereçler, teçhizat, malzeme ve hammadde ile yarı mamul ve mamul
madde stokları, her türlü taşınır ve taşınmaz malları, vasıfları ve hali
hazır durumları, seN.li ve seN.siz bütün alacak ve borçları ile bilumum hak
ve yükümlülükleri ve özelleştirilecek kuruluşa uygulanacak özelleştirme
yöntemini de dikkate alarak uluslararası kabul görmüş olan; indirgenmiş
nakit akımları (N. bugünkü değer), defter değeri, N. aktif değeri, amortize
edilmiş yenileme değeri, tasfiye değeri, fiyat/kazanç oranı, piyasa
kapitalizasyon değeri, piyasa değeri/defter değeri, ekspertiz değeri,
fiyat/nakit akım oranı metotlarından en az ikisini uygulamak suretiyle
yürütür. Değer tespit
sonuçları, kuruluşun özelleştirme işlemi tamamlanarak devir sözleşmesinde
yer alan yükümlülüklerin yerine getirilmesinden sonra kamuoyuna duyurulur.
Özelleştirme programındaki kuruluşun özelleştirme işlemlerini bu Kanunun 4
üncü maddesinin son fıkrasına istinaden yürütmesi durumunda; değer tespiti
işlemleri, ilgili kuruluşun karar almaya yetkili organlarının kararı ile
kuruluş ita amirinin başkanlığında oluşturulacak komisyon tarafından bu
bentte belirtilen esaslar çerçevesinde yapılır.” denilmek sureti ile
özelleştirme işleminin ne şekilde tamamlanacağı belirtilmiştir.
TEDAŞ,
Özelleştirme Yüksek İdaresi’nin 02.04.2004 gün ve 2004/22 sayılı kararı ile
özelleştirme kapsamına alınmış, yine aynı idarenin 01.10.2010 gün ve
2010/86 sayılı kararı ile davacı Şirketin Aksa Elektrik Perakende Satış
A.Ş.’ne devrine karar verilmiş ve nihayet 31.12.2012 tarihinde hisse devri
tamamı ile sağlanarak Özelleştirme İdare Başkanlığı’nın resmi web sitesinde
ilan edilmiştir. Buradan hareketle, ceza faturasına konu ihlalin yapıldığı
Temmuz 2010 tarihinde, faturayı düzenleyen TEİAŞ’ın da, Fatura muhatabı
olan Fırat Elektrik A.Ş.’nin de iktisadi devlet teşekkülü niteliğinde
olduğu tespit edilmiştir.
Taraflar arasında imzalanan 31.12.2010 tarihli
hisse devir sözleşmesinin “Alıcının Taahhütleri” başlıklı 9. maddesinin 4.
fıkrasında; alıcı ihale konusu hisseleri devraldığı tarihten önceki döneme
ilişkin olarak İşletme hakkı devir sözleşmesindeki hükümler saklı kalmak
kaydı ile şirkette yapılmış olan her türlü işlemden kaynaklanan borç ve
yükümlülüklerden, kayıtlara intikal ettirilmemiş olsa dahi şirketin sorumlu
olduğu, bu hususlarda alınmış karar ve yapılmış sözleşmelerden ilgili
olarak kendisinin veya şirketin idareyi ve TEDAŞ’ı ilzam edecek hiçbir
başvuru ve rucu hakkının olmadığı kabul, taahhüt ve garanti eder “
şeklindeki hükümden davacının sözleşme imzalanmadan önce doğan borç ve
yükümlülüklerden de sorumlu olduğunun düzenlendiği ancak İşletme Devir
hakkı Sözleşmesinde belirtilen hususların bundan vareste tutulduğu
görülmüştür.
İşletme Devir hakkı sözleşmesi incelendiğinde ise;
“Üçüncü Kişilerin Hak ve İddiaları” başlıklı 7. fıkrasının 4,5,6 ve
7. fıkralarında sırasıyla; “Dağıtım Faaliyetinin TEDAŞ tarafından
yürütüldüğü dönemde hu faaliyetin yürütülmesi amacıyla gerçekleştirilen her
türlü is ve işlemlerin bütün sorumluluğu TEDAŞ'a aittir. TEDAŞ tarafından
yürütülmüş bulunan hu faaliyetler nedeniyle üçüncü kişiler tarafından ileri
sürülecek her türlü talebin muhatabı TEDAŞ'tır. Bu talepleri konu alan icra
takibi ve davalar TEDAŞ tarafından yürütülür ve sonuçlandırılır. Bu takip
ve davalardan doğacak her türlü mali yükümlülük TEDAŞ tarafından
karşılanır.
Dağıtım Faaliyetinin Şirket
tarafından yürütüldüğü dönemde bu faaliyet kapsamında gerçekleştirilen her
türlü iş ve işlemlerin bütün sorumluluğu Şirket'e aittir. Şirket tarafından
yürütülmüş bulunan bu faaliyetler nedeniyle üçüncü kişiler tarafından ileri
sürülecek her türlü talebin muhatabı Şirket'tir. Bu talepleri konu alan
icra takibi ve davalar Şirket tarafından yürütülür ve sonuçlandırılır. Bu
takip ve davalardan doğacak her türlü mali yükümlülük Şirket tarafından
karşılanır.
Sözleşmenin imza tarihinden önce
Dağıtım Tesisleri ile Dağıtım Tesisleri'nin işletilmesinden kaynaklanan her
türlü hukuki ve cezaî sorumluluk TEDAŞ’a aittir. Bu dönemde yürütülmüş
bulunan bu faaliyetler nedeniyle üçüncü kişiler tarafından ileri sürülecek
her türlü talebin muhatabı TEDAŞ'tır. Bu talepleri konu alan icra takibi ve
davalar TEDAŞ tarafından yürütülür ve sonuçlandırılır. Bu takip ve
davalardan doğacak her türlü mali yükümlülük TEDAŞ tarafından ödenir.
Sözleşmenin imza tarihinden sonra Dağıtım Tesisleri
ile Dağıtım Tesisleri'nin işletilmesinden kaynaklanan her türlü hukuki ve
cezaî sorumluluk Şirkete aittir. Şirket tarafından yürütülmüş bulunan hu
faaliyetler nedeniyle üçüncü kişiler tarafından ileri sürülecek her türlü
talebin muhatabı Şirkettir. Bu talepleri konu alan icra takibi ye davalar
Şirket tarafından yürütülür ve sonuçlandırılır. Bu takip ve davalardan
doğacak her türlü mali yükümlülük Şirket tarafından karşılanır. Şirket, bu
kapsamda ortaya çıkan tazminattan, cezadan ve/veya herhangi bir isim
altında gerçekleştirdiği ödemelerden dolayı, hiçbir şekilde TEDAŞ’a rücu
edemez. Belirtilen nedenlerle TEDAŞ'ın bir ödeme yapmak zorunda kalması durumunda.
Şirket söz konusu ödemeyi ilk talepte ödeme tarihinden itibaren ticari
faiziyle birlikte, nakden ve defaten ödemekle yükümlüdür” şeklindeki
düzenlemelerden, TEDAŞ’ın şirkete devri öncesindeki döneme ilişkin Dağıtım
Tesisleri ile Dağıtım Tesisleri'nin işletilmesinden kaynaklanan her türlü
hukuki ve cezaî sorumluluğun TEDAŞ’a ait olacağı açıkça belirtilmiştir.
Yine 233
sayılı KHK’nin 2. Maddesinde; iktisadi devlet teşekküllerinin iktisadi
alanda ticari esaslara göre faaliyet göstereceği düzenlenmiştir. Ancak bu
maddenin 29.06.2001 gün ve 24447 sayılı Resmi Gazetede yayınlanarak yürürlüğe
giren TEİAŞ Ana Statüsü’nün 3. Maddesinin 2. Fıkrası ile birlikte
değerlendirmek gerekmektedir. Söz konusu maddede TEİAŞ’ın EPK, K.H.K., ve
bu Anastatü hükümleri saklı kalmak üzere özel hukuk hükümlerine tabi
olacağı belirtilmiştir. 4628 sayılı Elektrik Piyasası Kanunu’nun 2 nci
maddesinde sistem kullanım anlaşmasına konu kullanım tarifelerinin TEİAŞ
tarafından EPDK’nın onayı alınmak sureti ile hazırlanacağına ilişkin tek
taraflı düzenleme yetkisi ve aynı kanunun 20. maddesinde düzenlenen sistem
güvenliği açısından gerekli önlemleri düzenleyen Arz güvenliği ile ilgili
maddesi birlikte değerlendirildiğinde; TEİAŞ tarafından, Fırat Elektrik
A.Ş. hakkında (sermayelerinin tamamı devlete ait iki iktisadi devlet
teşekkülü arasında) Temmuz 2010 tarihini kapsar şekilde düzenlenen ceza
faturasının, bir ticari faaliyetin yürütülmesi kapsamında değil, TEİAŞ’a
4628 sayılı Kanun’un 2. maddesi ile verilen Elektrik İletimi görevinin sağlıklı
bir şekilde yürütülmesini sağlama görevi kapsamında düzenlendiği, davacı
ile davalı arasında gerek hisse devir sözleşmesi gerekse İşletme Hakkı
Devir Sözleşmesi imzalanmadan önceki döneme ait davaya konu ceza faturası
yönünden sorumluluğun TEDAŞ’a ait olması da dikkate alındığında, borç
tarihi itibari ile gerek alacaklı gerekse borçlu sıfatının idarede
birleştiği sonucuna varılmıştır.
7-SONUÇ:
Dava
dosyasının incelenmesinden; 233
sayılı Kanun Hükmünde Kararnamenin (KHK) 3. maddesine ve 20.02.2001
tarih ve 4628 sayılı Elektrik
Piyasası Kanununa dayanılarak çıkarılan ve 02.03.2001 tarihinde
yürürlüğe giren 05.02.2001 tarih ve 2001/2026 sayılı Bakanlar Kurulu Kararı
uyarınca TEAŞ’nin, TEİAŞ, EÜAŞ ve TETAŞ şeklinde 3’e ayrılmasının ardından
27/03/2003 tarihli ve 25061 sayılı Resmi Gazete’de Elektrik Piyasasında
İletim ve Dağıtım Sistemlerine Bağlantı ve Sistem Kullanımı Hakkında
Tebliğin yayınlandığı, ardından 21.12.2006 tarihli ve 1029 sayılı EPDK
Kurul Kararı ile onaylanarak 01.01.2007 tarihinde İletim Sistemi Sistem
Kullanım ve Sistem İşletim Tarifelerini Hesaplama Yöntem Bildirimi’nin
yürürlüğe girdiği, ancak işlemin ceza faturasına esas ihlal tarihi (Temmuz
2010) tarihi itibari ile 13.12.2007 gün ve 1407 sayılı EPDK kurul kararı
ile onaylanan İletim Sistemi Sistem Kullanım ve Sistem İşletim Tarifelerini
Hesaplama Yöntem Bildirimi’nin yürürlükte olduğu;
TEİAŞ’nin
4628 sayılı Kanun ve Tebliğin kendisine verdiği yetki çerçevesinde hazırladığı;
Özelleştirme Yüksek Kurulu’nun 01.10.2010 gün ve 2010/86 sayılı Kararı ile
Türkiye Elektrik Dağıtım A.Ş.nin Fırat Elektrik AŞ.’ndeki %100 hissesinin,
230.250.000 ABD doları bedelle Aksa Elektrik Perakende Satış A.Ş.’ne
devredilmesine karar verildiği, hisse devrinin 31.12.2010 tarihinde tamamı
ile gerçekleşmesi ile Fırat Elektrik A.Ş.’nın özelleştirme işleminin tamamlandığı;
davalı kurum tarafından, sistem kullanım anlaşmasının 10. maddesinde
belirtilen cezai şartlarından 12. bentte belirtilen yükümlülüğün Temmuz
2010 tarihinde tespit edilen ihlali nedeni ile davacı kuruma 174.404,10 TL
ceza kesildiği, davacının bu cezaya itiraz etmesi ile taraflar arasında
davaya konu uyuşmazlığın oluştuğu anlaşılmaktadır. Görüldüğü üzere, ceza
faturasının tanzimine konu ihlal tarihinde, davacı kurum henüz
özelleştirilmemiş olmakla, ihlal tarihi itibariyle idare hukuku tüzel
kişisi sıfatını devam ettirmektedir.
Yukarıda ayrıntısı ile açıklandığı üzere, Ana
Statüsünün 3. Maddesinin 2. Fıkrası gereğince TEİAŞ, Kanunla verilen
görevleri kapsamında tesis ettiği işlemler yönünden idare hukuku
hükümlerine tabidir ve bu bağlamda yetkilerini kullanırken tesis ettiği
işlemler bakımından özel hukuk hükümlerine tabi olmadığı yönünden bir kuşku
bulunmamaktadır. Buna ilaveten, davalı TEİAŞ tarafından, davacı kurumun
özelleştirilmesinden önceki döneme ilişkin olarak, davalı idarenin elektrik
iletimi kamu hizmetinin düzgün işletilmesini sağlamak adına
gerçekleştirdiği denetim görevi kapsamında tespit ettiği ihlal nedeni ile
davacıya ceza faturası tanzim ettiği, ne faturanın tanzimi ne de faturanın
dayanağı olan işlemlerin düzenlenmesi aşamasında davacının herhangi bir
katkısı bulunmadığı, davalı idarenin tüm bu işlem ve düzenlemeleri kanunlar
ve ilgili mevzuatın kendisine verdiği yetkiye dayalı olarak kamu gücü
kullanmak sureti ile ve tek taraflı irade beyanı ile gerçekleştirdiği
hususları da dikkate alındığında, davaya konu iptali istenen ceza
faturasının bir idari işlem olduğu sonucuna varılmıştır.
Her ne kadar davaya konu sistem kullanım anlaşması
bir sözleşme metni gibi düzenlenmiş ise de, gerek TEİAŞ tarafından tek
taraflı olarak hazırlanması, gerek EPDK tarafından onaylanarak yürürlüğe
girmesi nedenleri ile, iki taraflı irade beyanına havi bir özel hukuk
sözleşmesi niteliğinde olduğu kabul edilmemiş, bir idari işlem olarak
değerlendirilmiştir.
Bu
duruma göre, idare tarafından tesis edilen işlemin, anılan yasal
düzenlemelere uygunluğunun denetlenmesi gereken davanın görüm ve çözümünde
2577 sayılı Yasa’nın 2. maddesinin 1. fıkrasının (a) bendi gereğince idari
yargı yerleri görevli olduğu sonucuna ulaşılmıştır.
Açıklanan
nedenlerle, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı’nın başvurusunun reddi gerekmiştir.
SONUÇ :
Davanın çözümünde İDARİ YARGININ görevli olduğuna, bu nedenle Yargıtay Cumhuriyet
Başsavcısı’nın BAŞVURUSUNUN REDDİNE, 2.6.2014 gününde OY BİRLİĞİ İLE KESİN
OLARAK karar verildi.
——
• ——
Uyuşmazlık Mahkemesi
Başkanlığından:
7-ESAS NO : 2014/181
KARAR NO : 2014/623
KARAR TR : 02.06.2014
(Hukuk Bölümü)
ÖZET :
Davalı TEİAŞ ile özelleştirme öncesinde elektrik dağıtım şirketlerinin
hisselerinin tamamının kamu elinde olması, sistem kullanım cezası adı
altında davalı tarafından uygulanan yaptırımın tek taraflı biçimde uygulanması
ve takibinin amme alacaklarının tahsili usulü hakkında mevzuat hükümlerine
göre yapılması, özelleştirme öncesinde gerçekte iktisadi devlet teşekkülü
statüsünde bulunan bu iki kamu birimi arasında cereyan eden ilişkinin idare
hukuku ilkeleri çerçevesinde yürütülmesi, özelleştirme aşamasında davacı
dağıtım şirketi ile özelleştirme idaresi arasında imzalanan hisse satış
sözleşmesi ve işletme hakkı devir sözleşmesinin ilgili hükümleri uyarınca,
sözleşmenin imza tarihi öncesindeki dönemde her türlü hukuki ve cezai
sorumluluğun TEDAŞ’a ait olduğunun hüküm altına alınması ve bunun doğal
sonucu olarak da o dönemde iki kamu birimi arasında oluşan ihtilaftan
kaynaklanan sorunun ancak idare hukuku ilkelerine göre çözümlenmesi
gerektiği, ayrıca davacı dağıtım şirketi ile davalı arasında idari para
cezası dönemini kapsayan bir özel hukuk sözleşmesinin imzalanmamış
bulunması ve ancak özelleştirme tarihi sonrası döneme ilişkin bir ihtilafın
söz konusu olması halinde özel hukuk hükümlerinin uygulanabileceği gerçeği
dikkate alındığında; davacı elektrik dağıtım şirketinin özelleştirilmesi
öncesi kamu elinde olduğu döneme ilişkin tesis edilen sistem kullanım
cezasının iptaline ilişkin davanın İDARİ YARGI YERİNDE görülmesi
gerektiği hk.
K A R A R
Davacı :
Çoruh Elektrik Dağıtım A.Ş.
Vekilleri
: Av. M.Y.& Av. S.Y.
Davalı :
TEİAŞ Genel Müdürlüğü
Vekili :
Av. E.A.
1-OLAY : Davacı vekili dava dilekçesinde özetle;
davalı idare tarafından 12.02.2013 gün ve 1570 sayılı yazısı ile davacı
şirkete gönderilen yazıda, İletim Sistemi Sistem Kullanım ve İşletim
Tarifelerine Hesaplama Yöntem Bildirimi’nin 1.5. maddesinde belirtilen; "iletim sisteminde doğrudan bağlı tüketiciler ve dağıtım
lisansına sahip tüzel kişilerin iletim sisteminin her bir ölçüm noktasında çekecekleri
endüktif reaktif enerjinin verecekleri kapasite reaktif enerjinin, aktif
enerjiye oranının ilgili mevzuata uygun olmaması" gerekçesi ile "Ocak 2007-Kasım 2009 dönemleri
arasında aylık olarak hesaplanan sistem kullanım ceza faturalarının tebliğ
ettirerek ödenmemesi durumunda Amme Alacaklarının Tahsili Usulü Hakkındaki
Kanunun 51.maddesi kapsamında yasal yollara gidileceği"
bildiriminde bulunduğunu; ancak söz konusu ceza faturasının tamamı ile
hukuka aykırı olduğunu iddia etmiş, gerekçe olarak da;
Davacı şirkete kesilen faturanın dayanağı olan,
Elektrik Piyasasında İletim ve Dağıtım Sistemlerine Bağlantı ve Sistem
Kullanım Hakkındaki Tebliğin 27.03.2003 gün ve 25061 sayılı Resmi Gazete’de
yayınlanarak yürürlüğe girdiğini; yine ceza faturasının dayanağı olan
Bağlantı ve Sistem Kullanım Anlaşması ile Yöntem Bildirimi’nin 21.12.2006
gün ve 1029 sayılı EPDK Kurul Kararı ile onaylanarak 29.12.2006 gün ve
26391 sayılı Resmi Gazete’de yayınlanarak yürürlüğe girdiğini, oysa davacı şirketin 1.10.2010
tarihinde özelleştirildiğini, ceza faturalarına esas işlem tarihinin ise;
Ağustos 2008 tarihine ait olduğunu, yani anılan tarihlerde davacı şirketin
Devlete ait olması nedeni ile davacı kurumun bir sorumluluğunun olmadığını,
TEİAŞ Genel Müdürlüğü ile TEDAŞ Genel Müdürlüğü
arasında 08.03 2007 tarihli mutabakat metni imzalandığını söz konusu
mutabakat metninde ; "Kamu
mülkiyetinde olan Dağıtım Şirketlerinin, personel yetersizliği ve yatırım
ödeneklerinin kısıtlılığı nedenleriyle gerekli altyapının tamamlanamamış
olması, eleman yetersizliğinden dolayı bakım-onarım faaliyetlerinin
istenilen seviyede yapılamaması dikkate alınarak, Sistem Kullanım
Anlaşmalarındaki Cezai Şartlar başlıklı 10 uncu maddede ve Yöntem
Bildiriminin 1.5 inci maddesinde yer aleti cezai hükümlerini 3 yıl Dağıtım
Şirketlerine uygulanması yönünde TEDAŞ ve Dağıtım Şirketlerinin EPDK nezdinde
muafiyet talebinde bulunması, Sistem
Kullanım Antlaşmasının Karşılıklı Yükümlülükler Başlıklı A-1 bendinin
dördüncü fıkrasında yer alan 15 günlük ödeme suresinin
30 güne çıkarılması ve ödeme
süresi içersinde ödeme yapılmaması halinde uygulanacak 6183 sayılı Kanunun
51 inci maddesine göre hesaplatılacak gecikme zammının günlük olarak
uygulanması yönünde ilgili mevzuatta gerekli düzenlemelerin yapılması
amacıyla TEDAŞ ve Dağıtım Şirketlerinin EPDK nezdinde girişimde
bulunması," hususlarında
mutabakata varıldığını ve Yöntem Bildiriminin 1.5.maddesindeki cezai hükümlerin
3 yıl dağıtım Şirketlerine uygulanmaması yönünde karar alındığını, bu
mutabakat uyarınca davalı idareye yapılan müracaata verilen 21.03.2013 gün
ve 3037 numaralı cevapta, muafiyet anlaşması ile ilgili bir müracaatın
olmaması nedeni ile cezai işlemlerin uygulandığı cevabının verildiğini,
oysa söz konusu tarihte davacı kurumun henüz özelleştirilmediğini, bu
nedenle kendilerinin müracaat imkanının zaten bulunmadığını, bu nedenle de
yapılan işlemin hukuka aykırı olduğunu;
6446 sayılı Enerji Piyasası
Kanunu’nun 16. Maddesinde Yaptırımlar, Yaptırımların Uygulanmasında usul ve
Para Cezaları’nın düzenlendiğini, bu maddede, Yöntem Bildiriminin 1.5.
maddesinde belirtilen hususa yer verilmediğini, maddede belirtilen
sebeplerin sınırlı sayıda olduğunu ve yorum yolu ile genişletilemeyeceğini,
bu nedenle de yapılan işlemin dayanağının olmadığını ve hukuka aykırı
olduğunu; ayrıca 6446 sayılı Kanun uyarınca ceza verme yetkisinin EPDK’ya
ait olduğunu, oysa davacıya kesinlen ceza faturasının TEİAŞ tarafından
tanzim edildiğini, bu itibarla da yapılan işlemin hukuka aykırı olduğunu,
Ceza Faturasının dayanağı olarak
gösterilen Yöntem Bildirimi’nin, Elektrik
Piyasasında iletim ve Dağıtım Sistemlerine Bağlantı ve Sistem Kullanımı
Hakkında Tebliğin Geçici 3 maddesine de aykırı olduğunu, söz konusu maddede
“Bağlantı ve sistem kullanımına
ilişkin standart anlaşmalar kullanıcı özellikleri dikkate alınarak TEİAŞ ve
Türkiye Elektrik Dağıtım A.Ş. tarafından bu Tebliğin yayım tarihini izleyen
otuz gün içerisinde hazırlanarak Kuruma sunulur. Kullanıcıların lisans
almamış olması ve kullanıcılar ile sistem kullanım anlaşmalarının
yapılmamış olması, bu kullanıcıların Elektrik Piyasası Tarifeler
Yönetmeliği uyarınca onaylanan sistem kullanım bedelini ve/veya sistem
bedelini TEİAŞ ve/veya dağıtım Şirketine ödeme yükümlülüklerini ortadan
kaldırmaz. Ancak, dağıtım sistemine bağlı üretim faaliyeti gösteren tüzel
kişilere, 1 Ocak 2004 tarihine kadar dağıtım sistemi kullanım fiyatı üzerinden
belirlenen bedel tahakkuk ettirilmez.” şeklindeki düzenleme ile ceza
tanzimi hususunda yöN.meliğe atıf yaptığını, oysa gerek yönetmelikte
gerekse tebliğde sadece sitem kullanım ve/ veya işletim ücretinin düzenlendiğini,
sistem kullanım ceza ücretinden bahsedilmediğini, bu nedenle de yapılan
işlemin dayanaksız ve hukuka aykırı olduğunu,
Yöntem bildiriminin 4.16. maddesindeki "sistem kullanım anlaşmasının
yapılmamış olması halinde bu Yöntem Bildiriminin 1.5.maddesi (para cezası)
bu kullanıcılar için uygulanacaktır." şeklindeki düzenlemenin,
özelleştirme öncesi dönemde, davalı idarece tek taraflı olarak yapılması
nedenleri ile davacı açısından uygulanmasının hukuken mümkün olmadığını,
söz konusu uygulamanın gerek cezaların şahsiliği ilkesine gerekse iyiniyet
kurallarına aykırı olduğunu,
Davalı tarafından gönderilen ceza faturasının
tahsilinde izlenen usulün de hukuka aykırı olduğunu, 6183 sayılı Yasa’nın
55. maddesinde, para cezasının tahsili öncesinde davacı kuruma ödeme emri
gönderilmesi gerektiğinin ve yine aynı maddede belirtilen yasal sürelerin
beklenmesi gerektiğinin düzenlendiğini, ancak; davalı idarece söz konusu
usuli prosedürün izlenmediğini bu şekilde davacının yasal itiraz haklarını
kullanmasına engel olunduğunu,
Davalı tarafından talep edilen para cezasının 6183
sayılı Yasa’nın 102. Maddesi gereğince zamanaşımına uğradığını, bu anlamda
davalı idarenin gecikme zammı talebinde 6183 sayılı yasaya dayanıp,
zamanaşımı konusunda 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’na dayanmasının kendi
içinde çelişkiye sebebiyet verdiğini, davalı idarece yapılan işlemin bu
yönü ile de hukuka aykırı olduğunu,
2007-2009 tarihleri arasında henüz özelleştirmesi
yapılmamış ve mülkiyeti kamuda olan şirket Yetkililerine Davalı idarece
hiçbir uyarıda bulunulmadığını, Şirketin ihlali düzeltici önlem alma ve
cezayı ortadan kaldırma olanağının bu şekilde elinden alındığını, davalı
idareye bu konuda yapılan itiraza verilen cevapta, davalı idarenin böyle
bir yükümlülüğünün olmadığının belirtildiğini, davalı idarenin bu davranışı
ile ortaya çıkan geriye dönük olarak çok ciddi para cezalarına
hükmetmesinin, Ceza Hukuku’nun genel ilkeleri ve hakkaniyet ile bağdaşmadığını,
Ceza Faturasına esas tutanakların davalı idarece
tek taraflı olarak tanzim edildiğini, bu konuda davacının savunmasının alınmadığını,
ceza faturasına dayanak olan Yöntem Bildiriminin 1.5. maddesindeki
ihlallerin giderilmesinin davacıdan istenmediğini, söz konusu uygulamanın
Enerji Piyasası Kanunu’nun tebliği düzenleyen 21. maddesine de aykırı
olduğunu,
Ceza Faturasının dayanağı olan Yöntem Bildirimi’nin
halen Resmi gazetede yayınlanmamış olması nedeni ile geçerliliğinin de
şüpheli olduğunu,
Dava konusu ceza faturasının, 27/03/2003 tarihli ve
25061 sayılı Resmi Gazete'de yayımlanan Elektrik Piyasasında iletim ve
Dağıtım Sistemlerine Bağlantı ve Sistem Kullanımı Hakkında Tebliğin Ortak
Hükümler bolumu Ödeme Prosedürü başlıklı 15.maddesinde belirtilen prosedüre
aykırı şekilde aylık olarak değil, 2007-2009 yıllarına ait 27 adet fatura
tek bir seferde tahakkuk ettirildiğini, bu itibarla da yapılan işlemin
hukuka aykırı olduğunu Belirterek
N.icede davalı idare'nin;
"iletim sistemi, sistem kullanım ve sistem işletim tarifelerini
hesaplama yöntem bildiriminin 1.5.maddesi" hükmünün ihlali
gerekçesi ile Müvekkil şirkete cezai yaptırım olarak tebliğ ettiği
29.01.2013 gün ve 078266 sayılı 237.955,30 TL’lik sistem kullanım ceza
faturası işleminin yetki, şekil, sebep, konu ve maksat yönlerinden hukuka
aykırı olduğundan iptaline karar verilmesi istemi ile idari yargıda dava
açmıştır.
Davalı Türkiye Elektrik İletim AŞ. vekili süresi
içerisinde sunduğu cevap dilekçesinde özetle; görev itirazında bulunmuştur.
2-ANKARA 6. İDARE MAHKEMESİ; 11.7.2013 gün ve
2013/575 Esas sayılı kararı ile, 2577 sayılı idari Yargılama Usulü
Kanunu'nun 2. maddesinde; "İdari dava türleri, idari işlemler hakkında
yetki, şekil, sebep, konu ve maksat yönlerinden biri ile hukuka aykırı
olduklarından dolayı açılan iptal davaları; idari işlem ve eylemlerden
dolayı kişisel hakları doğrudan muhtel olanlar tarafından açılan tam yargı
davaları; kamu hizmetlerinden birinin yürütülmesi için yapılan her türlü
idari sözleşmelerden dolayı açılan davalar” olarak sayıldığını ve idari
yargının idari eylem ve işlemlerin hukuka uygunluğunun denetimini yapmakla
görevli olduğunu, 4628 sayılı Elektrik Piyasası Kanunu'nun 1. maddesinin
birinci fıkrasında bu Kanunun amacının, elektriğin yeterli, kaliteli,
sürekli, düşük maliyetli ve çevreyle uyumlu bir şekilde tüketicilerin
kullanımına sunulması için. rekabet ortamında özel hukuk hükümlerine göre
faaliyet gösterebilecek, mali açıdan güçlü, istikrarlı ve şeffaf bir
elektrik enerjisi piyasasının oluşturulması ve bu piyasada bağımsız bir
düzenleme ve denetimin sağlanması olduğu hükmüne yer verildiğini, iletim
Sistemi Sistem Kullanım ve Sistem İletim Tarifelerini Hesaplama Yöntem
Bildiriminin 1.5. maddesinde; ".....Sistem Kullanım Anlaşması Bulunmaksızın
iletim sistemini kullanmakta olan kullanıcılar, iletim sisteminde ar
güvenirliği ve kalitesinin sağlanması amacıyla aşağıda yer alan ihlallerle
karşılaşılması halinde ilgili cezai işleme tabi olacaktır."
düzenlemesinin yer aldığını ve devamında ihlallerin tanımı yapılarak, bu
ihlaller karşılığında kullanıcı tarafından TEIAŞ'a ödenmesi gereken
cezaların belirtildiğini; dava dosyasının incelenmesinden; her ne kadar
davalı idarece uyuşmazlığın faturadan kaynaklı olması nedeniyle bu davanın
adli yargıda görülmesi gerektiği ileri sürülerek görev itirazında
bulunulmuş ise de; dava konusu sistem kullanım para cezasının davalı idare
ile davacı arasında tarafların serbest iradesine dayalı ve ticari nitelikte
olan Sistem Kullanım Anlatması uyarınca verilmediğini, taraflar arasında bu
şekilde bir anlaşma olmaması nedeniyle iletim Sistemi, Sistem Kullanım ve
Sistem iletim Tarifelerini Hesaplama Yöntem Bildiriminin 1.5. maddesi
uyarınca kamu gücüne dayalı olarak re'sen ve tek yanlı irade açıklaması
sonucu verildiğini, bu nedenle davanın görüm ve çözümünün Mahkememize ait
olduğunu belirterek, davalı vekilinin görev itirazının reddine karar
vermiştir.
Davalı Türkiye Elektrik İletim AŞ.
vekilinin, adli yargı yararına olumlu görev uyuşmazlığı çıkartılması
yolunda süresi içinde verdiği dilekçesi üzerine, dava dosyası Yargıtay
Cumhuriyet Başsavcılığı'na gönderilmiştir.
3-YARGITAY CUMHURİYET BAŞSAVCISI aynen, “233 sayılı Kanun Hükmünde Kararnamenin (KHK) 3.
maddesine ve 20.02.2001 tarih ve 4628 sayılı Elektrik Piyasası Kanununa
dayanılarak çıkarılan ve 02.03.2001 tarihinde yürürlüğe giren 05.02.2001
tarih ve 2001/2026 sayılı Bakanlar Kurulu Kararı uyarınca TEAŞ; Türkiye
Elektrik İletim AŞ (TEİAŞ), Elektrik Üretim AŞ (EÜAŞ) ve Türkiye Elektrik
Ticaret ve Taahhüt AŞ (TETAŞ) unvanlarında, anonim şirket statüsünde, üç
ayrı iktisadi devlet teşekkülü şeklinde teşkilatlandırılmıştır.
TEİAŞ,
devletin genel enerji politikasına uygun olarak, ülkedeki tüm iletim
tesislerini devralmak, elektrik iletimi, yük tevzi ve işletme planlaması
hizmetlerini yürütmek üzere 01.10.2001 tarihinde faaliyete geçirilmiştir.
TEİAŞ,
233 sayılı KHK sistemi içinde, iktisadi devlet teşekkülü olarak ve mevcut
mevzuat ve ana statüsü hükümleri çerçevesinde, Enerji Piyasası Düzenleme
Kurumundan (EPDK) 13.03.2003 tarihinde aldığı iletim lisansı çerçevesinde,
yeni piyasa yapısına uygun çıkarılması talebinde bulunulduğu
anlaşılmaktadır.
Sorunun
çözümü için davanın tarafı olan şirket tüzel kişiliklerinin hukuki statüsü
ile davanın konusunun belirlenmesi gerekmektedir.
233
sayılı Kanun Hükmünde Kararnamenin (KHK) 3. maddesine ve 20.02.2001 tarih
ve 4628 sayılı Elektrik Piyasası Kanununa dayanılarak çıkarılan ve
02.03.2001 tarihli 24334 sayılı RG.de yayımlanarak yürürlüğe giren
05.02.2001 tarih ve 2001/2026 sayılı Bakanlar Kurulu Kararının 1. Maddesi
uyarınca, 12.08.1993 tarih ve 93/4789 sayılı Bakanlar Kurulu Kararı ile
Türkiye Elektrik Kurumunun 1994 yılında Türkiye Elektrik Üretim İletim
A.Ş.(TEAŞ) ve Türkiye Elektrik Dağıtım A.Ş.(TEDAŞ) olarak
yapılandırmasından sonra, 05 Şubat 2001 tarih ve 2001/2026 sayılı Bakanlar
Kurulu Kararı ile Türkiye Elektrik Üretim İletim A.Ş. 01.10.2001 tarihinden
itibaren; 1) Türkiye Elektrik Ticaret ve Taahhüt A.Ş. (TETAŞ), 2) Elektrik
Üretim A.Ş. (EÜAŞ) ve 3) Türkiye Elektrik iletim A.Ş. (TEIAŞ) olmak üzere
üç ayrı Kamu iktisadi Teşekkülü olarak yeniden yapılandırılmıştır. Kararın
2. maddesine göre ise, Söz konusu iktisadi devlet teşekküllerinin faaliyet
konularının kapsamı, merkezleri ve sermayeleri ana statülerinde belirtilir.
Yüksek
Planlama Kurulunun (YPK) 11.06.2001 tarih ve 2001/T-19 sayılı kararı ile
onaylanmış, 29.06.2001 tarih ve 24447 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanarak
yürürlüğe giren TEİAŞ Anastatüsünün 3. maddesinde "Bu Anastatü ile
teşkil olunan Türkiye Elektrik iletim A.Ş. (Teşekkül) tüzel kişiliğe sahip,
faaliyetlerinde özerk ve sorumluluğu sermayesiyle sınırlı bir İktisadi
Devlet Teşekkülüdür." hükmü, 21. maddesinde ise, "Bu Anastatüde
bulunmayan hususlarda K.H.K. hükümleri uygulanır" hükmü bulunmaktadır.
233
sayılı Kamu iktisadi Teşebbüsleri Hakkında Kanun Hükmünde Kararnamenin 4.
maddesindeki "1. Teşebbüsler tüzelkişiliğe sahiptir. /2. Teşebbüsler,
bu Kanun Hükmünde Kararname ile saklı tutulan hususlar dışında özel hukuk
hükümlerine tabidir./3. Teşebbüsler, Genel Muhasebe Kanunu ile Devlet İhale
Kanunu hükümlerine ve denetimine tabi değildir./4. Teşebbüslerin
sorumlulukları sermayeleri ile sınırlıdır. Teşebbüslerin sermayesi, ilgili
bakanlığın talebi üzerine Koordinasyon Kurulunca tespit edilir." hükmü
ile teşebbüslerin faaliyetlerinde özel hukuk hükümlerine tabi olacağı
belirlenmiştir.
Diğer
taraftan, Bakanlar Kurulunun 12.08.1993 tarih ve 93/4789 sayılı kararı ile,
Türkiye Elektrik Üretim-İletim A.Ş. (TEAŞ) ve Türkiye Elektrik Dağıtım A.Ş.
(TEDAŞ) adı altında iki ayrı İktisadi Devlet Teşekkülü olarak yeniden
yapılandırılmıştır. 1994 yılında TEAŞ ve TEDAŞ tüzel kişiliklerine
kavuşmuşlardır.
Bugün
Elektrik dağıtım ve perakende satış sektöründe rekabete dayalı bir ortamın
oluşturulması ve gerekli reformların yapılmasını teminen dağıtım bölgeleri
baz alınarak Kamu mülkiyetindeki elektrik işletmelerinin yeniden yapılandırılması
suretiyle elektrik enerjisi dağıtım hizmetlerinin özelleştirilmesine karar
verilmiş ve TEDAŞ 02.04.2004 tarih ve 2004/22 sayılı Özelleştirme Yüksek
Kurulu Kararı ile özelleştirme kapsam ve programına alınmıştır. Dağıtım
bölgeleri yeniden belirlenerek, Türkiye 21 dağıtım bölgesine ayrılmıştır.
Bu kapsamda ÇEDAŞ kurumu da özelleştirme kapsamında 233 sayılı KHK tabi bir
teşebbüs olup yukarıda açıklanan hükümler davacı taraf içinde geçerlidir.
Davaya
konu işlem ise, davalı tarafın sözleşmeye dayalı cezai şart uygulamasından
kaynaklanan bir işlem olmakla, yukarıdaki açıklamalar ile birlikte
değerlendirildiğinde davaya konu, cezai şartın faturalandırılmasından
ibaret işlemin özel hukuk hükümlerine göre adli yargı yerinde görüm ve
çözümü gerektiği anlaşılmaktadır. Benzer konuda, Uyuşmazlık Mahkemesinin
emsal teşkil eden, E: 2012/129 K: 2013/621 K.T: 13.05.2013 tarihli
"Dicle Elektrik Dağıtım AŞ hakkında Sistem Kullanım Anlaşmasının 10.
maddesi ve Yöntem Bildiriminin 1.5 maddesi uyarıca ceza faturası
düzenlenerek bunların bildirimine ilişkin Türkiye Elektrik iletim Anonim
Şirketi Genel Müdürlüğü işlemi ile aynı yazı ekinde yer alan ceza
faturasının iptali ve yürütmenin durdurulması istemiyle açılan davanın,
cezai şartın yer aldığı Sistem Kullanım Anlaşmasının kamu hukuku ağırlıklı
değil, tarafların serbest iradeleri ile oluştuğu, olayda idarece kamu
gücüne dayalı resen ve tek yanlı olarak tesis edilmiş bir işlemin söz
konusu olmadığı hususları gözetildiğinde ADLİ YARGI YERİNDE görülmesi
gerektiği hk." Özet başlıklı kararı da aynı yöndedir.” demek
suretiyle, 2247 sayılı Kanun'un 10. ve 13. maddeleri gereğince, olumlu
görev uyuşmazlığı çıkarılmasına ve dosyanın Uyuşmazlık Mahkemesi Başkanlığına
gönderilmesine karar vermiştir.
Başkanlıkça, 2247 sayılı Yasa’nın 13.
maddesine göre Danıştay Başsavcısı’nın da yazılı düşüncesi istenilmiştir.
4-DANIŞTAY
BAŞSAVCISI; aynen, “İdari Yargı Düzeni, hukuk devletlerinde, hukuka bağlı
olması gereken kamu idaresinin işlem ve eylemlerinin hukuka uygunluğunun
yargısal yöntemlerle denetlenmesinin sağlanması amacıyla var olan yargı
düzenidir. Bu yargı düzenine mensup mahkemelerde açılacak iptal davalarının
konusu ise, 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu'nun 2'nci maddesinin
1'inci fıkrasının (a) bendinde, idari işlemler olarak gösterilmiştir.
Gerek
Uygulama, gerekse Öğreti'de, idari işlemin tanımı, idarenin kamu hizmetinin
yürütümü amacıyla ve tek yanlı irade açıklamasıyla tesis etmiş olduğu kesin
ve yürütülmesi gerekli işlemler olarak yapılmaktadır. Bu tanıma göre, idari
yargı yerlerinde iptal davasına konu edilecek hukuksal işlemlerin; öncelikle,
kamu idaresinin işlemi olması, kamu hizmetinin yürütülmesi amacıyla tesis
edilmiş bulunması, kamu idaresinin tek yanlı irade açıklamasının ürünü
olması ve nihayet kesin ve icrai nitelikte olması zorunludur.
Olumlu
görev uyuşmazlığı çıkarılan davada; davacı elektrik dağıtım şirketinin,
İletim Sistemi, Sistem Kullanım ve Sistem İletişim Tarifelerini Hesaplama
Yöntem Bildirimi (kararın ilerleyen kısımlarında kısaca Yöntem Bildirimi
olarak adlandırılacaktır)’nin 1.5. maddesi gereğince davalı idarece ceza faturası
düzenlenmesine ilişkin işlemin dava konusu edildiği anlaşılmakta olup; dava
konusu ceza işleminin kamu tüzel kişiliğine sahip davalı ile davacı arasında
imzalanan özel hukuk ilişkisine dayanan bir anlaşmaya dayalı olmadığı gibi
akdi bir ilişkiye de dayalı olmadığı, davalı idare tarafından kamu gücüne
dayalı olarak tek yanlı iradeye dayalı olarak tesis edildiği
anlaşıldığından idari işlem niteliğinde olan dava konusu işleme karşı
açılan davanın görüm ve çözümünde "İdari Yargı Yerinin" görevli
olduğu sonucuna varılmıştır….” demek suretiyle, 2247 sayılı Kanunun 13' üncü maddesi uyarınca
yapılan başvurunun kabulüne hukuki olanak bulunmadığı yolunda yazılı
düşünce vermiştir.
İNCELEME VE GEREKÇE :
Uyuşmazlık Mahkemesi Hukuk Bölümü’nün, Serdar
ÖZGÜLDÜR’ün Başkanlığında, Üyeler: Eyüp Sabri BAYDAR, Ali ÇOLAK, Nurdane
TOPUZ, Ertuğrul ARSLANOĞLU, Ayhan AKARSU ve Mehmet AKBULUT’un
katılımlarıyla yapılan 2.6.2014 günlü toplantısında:
l-İLK İNCELEME: Başvuru yazısı ve dava dosyası örneği
üzerinde 2247 sayılı Yasa'nın 27. maddesi gereğince yapılan incelemeye
göre, davalı Türkiye Elektrik İletim AŞ.
vekilinin anılan Yasanın 10/2. maddesinde öngörülen yönteme uygun
olarak yaptığı görev itirazının reddedilmesi ve dahi 12/1. maddede
belirtilen süre içinde başvuruda bulunması üzerine Yargıtay Cumhuriyet
Başsavcısı'nca davalı Türkiye Elektrik
İletim AŞ. bakımından 10.maddede öngörülen biçimde olumlu görev
uyuşmazlığı çıkarıldığı anlaşılmaktadır. Usule ilişkin herhangi bir
noksanlık bulunmadığından görev uyuşmazlığının esasının incelenmesine oy
birliği ile karar verildi.
II-ESASIN İNCELENMESİ: Raportör-Hakim Gülşen AKAR
PEHLİVAN’ın, davanın çözümünde idari yargının görevli olduğu yolundaki
raporu ile dosyadaki belgeler okunduktan; ilgili Başsavcılarca
görevlendirilen Yargıtay Cumhuriyet Savcısı Mehmet BAYHAN’ın davada adli
yargının, Danıştay Savcısı Mehmet Ali GÜMÜŞ’ün ise 2247 sayılı Kanunun 13'üncü maddesi uyarınca yapılan
başvurunun kabulüne hukuki olanak bulunmadığı yönündeki sözlü açıklamaları
da dinlendikten sonra GEREĞİ GÖRÜŞÜLÜP DÜŞÜNÜLDÜ:
Dava,
davacı şirkete, İletim Sistemi, Sistem Kullanım ve Sistem İşletim
Tarifelerini Hesaplama Yöntem Bildiriminin 1.5. maddesinde yer alan
"iletim sistemine doğrudan bağlı tüketiciler ve dağıtım lisansına
sahip tüzel kişilerin iletim sisteminin her bir ölçüm noktasında
çekecekleri endüktif reaktif enerjinin/verecekleri kapasitif reaktif
enerjinin, aktif enerjiye oranının ilgili mevzuata uygun olmaması" hükmünün
ihlal edildiği gerekçesiyle,237.955,30 TL tutarındaki Ağustos 2008 dönemine
ait sistem kullanım cezası verilmesine ilişkin 29.01.2013 gün ve 078266
sayılı ceza faturası işleminin iptali istemiyle açılmıştır.
Evvelce
konu bir başka dosya münasebetiyle Mahkememiz gündemine gelmiş olup,
13.5.2013 tarih ve E.2012/129, K.2013/621 sayılı kararımızla adli yargı
yeri görevli kılınmış olmakla beraber; elde edilen yeni bilgi ve belgeler
uyarınca konunun yeniden ele alınarak değerlendirme yapılmasında hukuki
yarar bulunmaktadır.
Mahkememizce
yapılan araştırmalar Neticesinde; Özelleştirme Yüksek Kurulu’nun 7.6.2010
gün ve 2010/36 sayılı Kararı ile Türkiye Elektrik Dağıtım A.Ş.’nin Çoruh
Elektrik AŞ.’ndeki %100 hissesinin, 227.000.000 ABD doları bedelle Aksa
Elektrik Perakende Satış A.Ş.’ne devredilmesine karar verildiği, davacı ile
davalı arasında bu devre istinaden 29.03.2010 tarihli Sistem Kullanım
Antlaşmasının imzalandığı, sonrasında hisse devrinin 31.12.2010 tarihinde tamamı
ile gerçekleşmesi ile Çoruh Elektrik A.Ş.’nın özelleştirme işleminin
tamamlandığı, sonrasında davalı kurum tarafından, taraflar arasında
imzalanan sistem kullanım anlaşmasının 10. Maddesinde belirtilen cezai
şartlarından 14. bentte belirtilen yükümlülüğün Ağustos 2008 tarihinde
tespit edilen ihlali nedeni ile davacı kuruma 237.955,30 TL ceza kesildiği,
davacı vekili tarafından, kesilen fatura tarihi itibari ile henüz davacı
şirketin özelleştirilmediğini, bu nedenle kendilerinin ceza faturasına konu
mablağdan sorumlu olmadıklarını belirterek, idare mahkemesinde dava açtığı,
davalı vekilinin süresinde yargı yolu itirazında bulunması üzerine dosyanın
mahkememiz önüne geldiği tespit edilmiştir.
Yukarıdaki
açıklamalardan da anlaşılacağı üzere, görev uyuşmazlığına neden olan sorun,
dava konusu ceza faturasının idari işlem niteliği taşıyıp taşımadığı
hususudur. Bu nedenle dava konusu işlemin niteliğinin belirlenmesi gerekmektedir.
En temel tanımı ile idari işlem; idari fonksiyonun yerine getirtilmesi için
yapılan kamu hukuku işlemleridir ve bu işlemleri diğer işlemlerden ayıran
üç temel özelliği vardır. Bunlar; İdare tarafından, tek taraflı irade beyanı
ile, üstün yetki ve ayrıcalıklar kullanılmak sureti ile yapılmasıdır. Dava
konusu ceza faturasının, bu özellikleri taşıyıp taşımadığı hususu, konunun
anlaşılabilirliğini artırmak açısından ayrı başlıklar altında
incelenmiştir. Ayrıca, ceza faturasına esas tarihler itibari ile davacı ile
davalı arasındaki ilişkisinin hukuki statüsü de ayrı bir başlık altında
incelenecektir.
İşlemin
İdare Tarafından Yapılmış Olması :
Dava
konusu ceza faturası TEİAŞ tarafından düzenlenmiştir. Bu noktada TEİAŞ’nın
hukuki niteliğinin belirlenmesi gerekmektedir. Ancak bu başlık altındaki
açıklamalarımıza geçmeden önce belirtilmesi gereken önemli bir husus, tüm
tespit ve değerlendirmelerin dava konusu ceza faturasının tanzim tarihi
olan 29.01.2013 tarihi itibari ile yürürlükte bulunan 4628 sayılı Kanun
çerçevesinde yapıldığı, 30.03.2013 gün ve 28603 sayılı Resmi Gazete’de yayınlanarak
yürürlüğe giren 14.03.2013 gün ve 6446 sayılı Enerji Piyasası Kanunu’nun
değerlendirmeye alınmadığıdır.
Elektrik sektöründeki dağınık yapıyı ortadan
kaldırmak ve işletme bütünlüğünü sağlamak amacıyla 1312 sayılı Kanun ile
Türkiye Elektrik Kurumu (TEK) kurulmuş, imtiyazlı şirketlerin görev
bölgeleri ve belediye sınırları dışında tüm yurtta elektriğin üretim,
iletim, dağıtım ve satış hizmetleri TEK bünyesinde toplanmıştır.
Hizmetlerin daha etkin, daha verimli ve çağdaş bir şekilde sürdürülebilmesi
amacıyla ve özelleştirme politikaları çerçevesinde TEK, Bakanlar Kurulunun
12.8.1993 tarih ve 93/4789 sayılı Kararı ile, Türkiye Elektrik
Üretim-İletim A.Ş. (TEAŞ) ve Türkiye Elektrik Dağıtım A.Ş. (TEDAŞ) adı
altında iki ayrı İktisadi Devlet Teşekkülü olarak yeniden
yapılandırılmıştır.
233 sayılı Kanun
Hükmünde Kararname'nin (KHK) 3.maddesine ve 20.02.2001 tarih ve 4628 sayılı
Elektrik Piyasası Kanununa dayanılarak çıkarılan ve 02.03.2001 tarihinde
yürürlüğe giren 05.02.2001 tarih ye 2001/2026 sayılı Bakanlar Kurulu Kararı
uyarınca TEAŞ; Türkiye Elektrik İletim AŞ (TEİAŞ), Elektrik Üretim AŞ
(EÜAŞ) ve Türkiye Elektrik Ticaret ve Taahhüt AŞ (TETAŞ) unvanlarında, anonim
şirket statüsünde, üç ayrı iktisadi devlet teşekkülü şeklinde
teşkilatlandırılmıştır.
26.12.2001 gün ve 24622 sayılı Resmi Gazetede yayınlanarak yürürlüğe
giren 4628 sayılı Kanun (kararın ilerleyen
kısımlarında kısaca 4628 sayılı Kanun olarak adlandırılacaktır)’un 2.maddesinin, iletim hizmetini düzenleyen “b” bendinde; “İletim faaliyeti gösterebilecek tüzel kişiler:
Elektrik enerjisi iletim faaliyetleri Türkiye Elektrik İletim Anonim
Şirketi tarafından yürütülür.
Kamu mülkiyetindeki tüm iletim tesislerini
devralmak, kurulması öngörülen yeni iletim tesisleri için iletim yatırım
planı yapmak, yeni iletim tesislerini kurmak ve işletmek, Türkiye Elektrik
İletim Anonim Şirketinin görevidir.
(Değişik paragraf: 09/07/2008 - 5784 S.K./2. md.) Türkiye Elektrik İletim Anonim
Şirketi; ayrıca, Kurul onayına tabi olan iletim, bağlantı ve sistem
kullanım tarifelerini ve şebeke Yönetmeliğini hazırlar, revize eder,
deN.ler ve yük dağıtımı ile frekans kontrolünü gerçekleştirir, iletim
sisteminde ikame ve kapasite artırımı yapar, gerçek zamanlı sistem
güvenilirliğini izler, sistem güvenilirliğini ve elektrik enerjisinin
öngörülen kalite koşullarında sunulmasını sağlamak üzere gerekli yan
hizmetleri belirler ve bu hizmetleri Yan Hizmetler Yönetmeliği hükümleri
doğrultusunda sağlar.
Türkiye Elektrik İletim Anonim Şirketi, Bakanlığın
kararı doğrultusunda uluslararası enterkonneksiyon çalışmalarını yapar,
iletim sistemine bağlı ve/veya bağlanacak olan serbest tüketiciler dahil
tüm sistem kullanıcılarına şebeke Yönetmeliği ve iletim lisansı hükümleri
doğrultusunda eşit taraflar arasında ayrım gözetmeksizin iletim ve bağlantı
hizmeti sunar.
Piyasanın gelişimine bağlı olarak Kurul kararı
doğrultusunda yeni ticaret yöntemleri ve satış kanallarının uygulanabilmesine
yönelik alt yapının geliştirilmesi ve uygulanması Türkiye Elektrik İletim
Anonim Şirketi tarafından yürütülür.
Türkiye Elektrik İletim Anonim Şirketi, yönetmelik
çerçevesinde, dağıtım şirketleri tarafından hazırlanan talep tahminlerini
esas alarak üretim kapasite projeksiyonunu hazırlar ve Kurul onayına sunar.
(Değişik paragraf: 09/07/2008 - 5784 S.K./2. md.) İletim şebekesi dışında, ulusal
iletim sistemi için geçerli standartlara uygun olan ve üretim faaliyeti
gösteren tüzel kişinin lisansı kapsamındaki üretim tesisi ile müşterileri
ve/veya iştirakleri ve/veya serbest tüketiciler arasında özel direkt hat
tesisi, Türkiye Elektrik İletim Anonim Şirketi ile üretim faaliyeti
gösteren tüzel kişi arasında yapılacak kontrol anlaşması ile mümkündür.
(Ek paragraf: 09/07/2008 - 5784 S.K./2. md.) Türkiye Elektrik İletim Anonim
Şirketi, uluslararası enterkonneksiyon hatlarının ulusal sınırlar dışında
kalan kısmının tesisi ve işletilmesini yapabilir ve/veya bu amaçla
uluslararası şirket kurabilir ve/veya kurulmuş uluslararası şirketlere
ortak olabilir ve bölgesel piyasaların işletilmesine ilişkin
organizasyonlara katılabilir.” şeklindeki düzenleme ile elektrik iletim
görevinin TEİAŞ’e verildiği ve TEİAŞ’nın bu görevi ne şekilde yerine
getireceği düzenlenmiştir.
29.06.2001
gün ve 24447 sayılı Resmi Gazetede yayınlanarak yürürlüğe giren TEİAŞ Ana
Statüsü (kararın ilerleyen kısımlarında kısaca Ana Statü olarak
adlandırılacaktır)’nün 3. maddesinin 2.fıkrasında; “Teşekkül EPK, K.H.K.,
ve bu Ana statü hükümleri saklı kalmak üzere özel hukuk hükümlerine
tabiidir. “ denilmek sureti ile Enerji Piyasası Kanunu, 233 sayılı Kanun
Hükmünde Kararname ve Kuruluş Statüsü ile verilen görevler dışında
TEİAŞ’nın özel hukuk hükümlerine tabi olacağı düzenlenmiştir.
Dolayısıyla, Elektrik Piyasası Kanunu’nun yukarıda
belirtilen 2. maddesinin b bendinin 2 kısmında belirtilen “(Değişik
paragraf: 09/07/2008 - 5784 S.K./2. md.) Türkiye
Elektrik İletim Anonim Şirketi; ayrıca, Kurul onayına tabi olan iletim,
bağlantı ve sistem kullanım tarifelerini ve şebeke Yönetmeliğini hazırlar,
revize eder, deN.ler ve yük dağıtımı ile frekans kontrolünü gerçekleştirir,
iletim sisteminde ikame ve kapasite artırımı yapar, gerçek zamanlı sistem
güvenilirliğini izler, sistem güvenilirliğini ve elektrik enerjisinin
öngörülen kalite koşullarında sunulmasını sağlamak üzere gerekli yan
hizmetleri belirler ve bu hizmetleri Yan Hizmetler Yönetmeliği hükümleri
doğrultusunda sağlar.” şeklinde görevleri yerine getirdiği esnada, TEİAŞ
özel hukuk hükümlerinden ayrı tutulmuş, idare hukuku alanına dahil
edilmiştir. Bu anlamda, dava konusu işlemin, TEİAŞ’ın kamusal ağırlıklı
görevleri arasında sayıldığını söylemek yerinde olacaktır.
İşlemin Tek Taraflı İrade Beyanı İle Yapılmış
Olması:
Dava
konusu ceza faturasının, davalı TEİAŞ tarafından tek taraflı irade olarak
düzenlendiğinde herhangi bir kuşku bulunmamaktadır. Bu başlık altında
irdelenmesi gereken esas sorun, ceza faturasının dayanağını oluşturan
Sistem Kullanım Anlaşması ve bunun eki niteliğindeki İletim Sistemi Sistem
Kullanım ve Sistem İşletim Tarifelerini Hesaplama Yöntem Bildirimi’nin
niteliğidir. Tarafların özgür iradeleri ile imzaladıkları Sistem kullanım
anlaşmasının ve yine tarafların özgür iradeleri ile kabul ettikleri yöntem
bildiriminin uygulanması amacı ile tesis edilen bir işlemin, evleviyetle
özel hukuk hükümlerine tabi olacağı; aksi durumda ise idare hukuku
hükümlerinin söz konusu olacağı açıktır. Bu anlamda Sistem Kullanım
Anlaşmasının ve Yöntem Bildiriminin niteliğinin belirlenmesi önem taşımaktadır.
b.1)
Sistem Kullanım Anlaşması Yönünden :
26.12.2001 gün ve 24622 sayılı Resmi Gazetede yayınlanarak yürürlüğe
giren 4628 sayılı Kanun ‘un “Tanımlar”
başlıklı 40. Maddesinde; “Bağlantı ve sistem kullanım anlaşmaları: İlgili
bağlantı ve sistem kullanım tarifesinin fiyatları, hükümleri ve şartlarını
içeren ve bir üretim şirketi, otoprodüktör, otoprodüktör grubu, dağıtım
şirketi ya da tüketicilerin iletim sistemine ya da bir dağıtım sistemine
erişmeleri ya da bağlantı yapmaları için ilgili kullanıcıya özgü koşul ve hükümleri
kapsayan anlaşmaları ” şeklinde tanımlanmıştır.
Ana
Statüsü’nün “Tanımlar” başlıklı 2. maddesinde de, 4628 sayılı Kanun’a
paralel şekilde; “ Bağlantı ve
Sistem Kullanım Anlaşmaları: İlgili bağlantı ve sistem kullanım
tarifesinin fiyatları, hükümleri ve şartlarını içeren ve bir üretim
şirketi, otoprodüktör, otoprodüktör grubu, dağıtım şirketi ya da
tüketicilerin iletim sistemine ya da bir dağıtım sistemine erişmeleri ya da
bağlantı yapmaları için ilgili kullanıcıya özgü koşul ve hükümleri kapsayan
anlaşmaları “ şeklinde tanımlanmıştır.
Ana
Statüsü’nün 4. maddesinin 11.bendinde; “ İletim sistemine bağlı tüm
kamu ve özel tüzel kişiler, Ticaret A.Ş. ve Serbest Tüketiciler ile
Bağlantı ve Sistem Kullanım Anlaşmaları; üretim ve dağıtım kamu ve özel
tüzel kişiler ile Yan Hizmet Anlaşmaları yapmak” görev TEİAŞ’ye
verilmiştir.
4628 sayılı
Kanun’un 2. maddesinin, iletim hizmetini düzenleyen “b” bendinde; Değişik paragraf: 09/07/2008 - 5784 S.K./2. md.) Türkiye Elektrik İletim Anonim
Şirketi; ayrıca, Kurul onayına tabi olan iletim, bağlantı ve sistem
kullanım tarifelerini ve şebeke Yönetmeliğini hazırlar, revize eder,
deN.ler ve yük dağıtımı ile frekans kontrolünü gerçekleştirir, iletim
sisteminde ikame ve kapasite artırımı yapar, gerçek zamanlı sistem güvenilirliğini
izler, sistem güvenilirliğini ve elektrik enerjisinin öngörülen kalite
koşullarında sunulmasını sağlamak üzere gerekli yan hizmetleri belirler ve
bu hizmetleri Yan Hizmetler Yönetmeliği hükümleri doğrultusunda sağlar.” denilmek
sureti ile sistem kullanım anlaşmasına konu kullanım tarifelerinin TEİAŞ
tarafından EPDK’nın onayı alınmak sureti ile hazırlanacağı belirtilmiştir.
Ana
Statüsü’nün “Tanımlar” başlıklı 2. maddesinde “Bağlantı ve Sistem Kullanım Tarifeleri: ilgili bağlantı ve
sistem kullanım anlaşmalarına dahil edilerek Teşekküle doğrudan ödenecek
olan ve iletim sistemi ya da bir dağıtım sistemine bağlantı ve sistem
kullanımı için eşit taraflar arasında ayrım yapılmaması esasına dayalı
Bağlantı fiyatları açısından şebeke yatırım maliyetlerini kapsamayan ve
bağlantı yapmış olan tüzel kişinin namına oluşan masraflar ile sınırlı olan
fiyatları, hükümleri ve şartları içeren tarifeleri “ şeklinde tanımlanmış,
aynı statünün 4. maddesinin 12. bendinde de; “İletim Tarifesi ile Bağlantı
ve Sistem Kullanım Tarifelerini hazırlamak, gerektiğinde revize etmek”
görevi TEİAŞ’ye verilmiştir.
22.01.2003
tarih ve 25001 sayılı Resmi Gazete’de Yayınlanan Elektrik Piyasası Şebeke
Yönetmeliği’nin 8. maddesinde; Ek-5
Bölüm 1'de yer alan standart planlama verileri ile iletim sistemine
bağlanacak tesis ve/veya teçhizata ilişkin bilgilerin tüzel kişi tarafından
TEİAŞ'a verildiği tarihten itibaren altmış gün içerisinde bağlantı ve/veya
sistem kullanım anlaşması TEİAŞ tarafından tüzel kişiye önerilir. TEİAŞ'ın
bağlantı ve/veya sistem kullanım anlaşması önerisini yapabilmesi için ek
bilgiye ihtiyaç duyması halinde, Ek - 5 Bölüm 2'de yer alan ayrıntılı
planlama verileri de tüzel kişiden talep edilebilir. Bu hallerde TEİAŞ
tarafından bağlantı ve/veya sistem kullanım anlaşmasının önerilmesine ilişkin
süre doksan gün olarak uygulanır. Tüzel kişi TEİAŞ'ın anlaşma önerisine
otuz gün içerisinde yazılı yanıt verir.
Tarafların mutabakatı halinde bağlantı ve/veya
sistem kullanımına ilişkin hüküm ve şartları içeren bağlantı ve/veya sistem
kullanım anlaşması imzalanır. TEİAŞ ve lisans sahibi tüzel kişinin,
bağlantı ve/veya sistem kullanımına ilişkin anlaşmanın hükümleri üzerinde
mutabakata varamamaları halinde, ihtilaflar Kanunun ve tarafların ilgili
lisanslarının hükümlerine göre Kurum tarafından çözüme kavuşturulur ve konu
hakkında alınan Kurul kararları bağlayıcıdır.
İletim sistemine halihazırda bağlı olan üretim
tesisleri ile bağlantı ve/veya sistem kullanımına ilişkin olarak üretim
tesisleri dışında gerçek ve tüzel kişiler tarafından TEİAŞ'a yapılan diğer
başvurularda da aynı süreç uygulanır.” şeklindeki düzenleme ile Dağıtım
şirketlerinin TEİAŞ ile Sistem Kullanım anlaşması ve/veya Bağlantı
anlaşması imzalaması gerektiği belirtilmiştir.
27/03/2003
tarihli ve 25061 sayılı Resmi Gazete’de yayınlanan Elektrik Piyasasında
İletim ve Dağıtım Sistemlerine Bağlantı ve Sistem Kullanımı Hakkında Tebliğ
(kararın ilerleyen kısımlarında kısaca tebliğ olarak adlandırılacaktır)’in
“İletim sistemine bağlantı ve/veya sistem kullanım anlaşmaları” başlıklı 4.
maddesinde; “İletim sistemi kullanıcıları, TEİAŞ ile Ek-1’de yer alan
anlaşmaları yapar. İletim sistemine bağlantı ve/veya sistem kullanım
anlaşmalarına ilişkin başvurular, Elektrik Piyasası Şebeke Yönetmeliğinde
belirlenen usul ve esaslara göre yapılır. Bağlantı anlaşması ve sistem
kullanım anlaşması başvuruları eşzamanlı olarak yapılır.
Bağlantı
ve/veya sistem kullanımına ilişkin olarak TEİAŞ ile iletim sistemi
kullanıcısı arasında, bu Tebliğ uyarınca TEİAŞ tarafından hazırlanan ve
Kurul tarafından onaylanan standart anlaşmalar kullanılır. Bu anlaşmaların
genel hükümlerinde, Kurul onayı olmaksızın değişiklik yapılamaz. Bağlantı
anlaşmasında fiziki bağlantıya ilişkin termin programı, sistem kullanım
anlaşmasında iletim sisteminin kullanılmaya başlanması için öngörülen tarih
yer alır.
İletim
sistemine aynı bağlantı noktasından doğrudan bağlanmak isteyen birden fazla
tüketicinin ve dağıtım şirketinin bulunması ve başvuru taleplerinin tümünün
karşılanmasının mümkün olmaması halinde TEİAŞ;
a) Tüm
başvuru sahiplerini durumdan bilgilendirir,
b) Dağıtım
şirketi tarafından yapılan başvuruya öncelik tanır,
c) Bu Tebliğ
kapsamındaki yükümlülüklerin yerine getirilmesi kaydıyla başvuru sırasına
göre bağlantı ve/veya sistem kullanım anlaşmalarını imzalar.
Bağlantı
yapılması öngörülen bağlantı noktası itibarıyla sisteme bağlantı
yapılmasının mümkün olmaması durumunda TEİAŞ; gerekçelerini başvuru
sahibine yazılı olarak bildirmek suretiyle bir başka bağlantı noktası
teklif edebilir.
TEİAŞ;
alternatif bağlantı noktası gösterememesi veya teklif ettiği alternatif
bağlantı noktasının başvuru sahibi tarafından kullanılabilir bir nokta
olarak görülmemesi veya sistem kullanımı açısından kapasitenin yetersiz
olması nedeniyle genişleme yatırımı veya yeni yatırım yapılmasının gerekli
olduğu ve yeterli finansmanın mevcut olmadığı hallerde, söz konusu yatırımı
kendi adına, başvuru sahibi tarafından finansmanı sağlanarak ilgili mevzuat
kapsamındaki teknik standartlara uygun olarak yapılmasını isteyebilir. Bu
durumda; gerçekleşen yatırıma ait toplam harcama tutarı, iletim sistemi
kullanıcısı ile TEİAŞ arasında yapılacak bağlantı ve sistem kullanım
anlaşmaları çerçevesinde iletim sistemi kullanıcısının ödemekle yükümlü
olduğu iletim tarifesi bedelinden düşülür.
İletim
sistemine doğrudan bağlanmak isteyen tüketicilerin başvuruları TEİAŞ
tarafından ancak Elektrik Piyasası Lisans Yönetmeliğinin 38 inci maddesinde
belirlenen gerekçeler çerçevesinde reddedilebilir ve ret gerekçeleri
başvuru sahibine yazılı olarak bildirilir.”denilmek sureti ile Sistem
kullanım anlaşmalarının ne şekilde yapılacağı ve nasıl uygulanacağı
düzenlenmiştir.
b.2) İletim
Sistemi, Sistem Kullanım ve Sistem İletişim Tarifelerini Hesaplama Yöntem
Bildirimi Yönünden;
4628 sayılı
Kanun’un 5. maddesinde “ Bu Kanun hükümlerinin uygulanması ve bu Kanunla
kendisine verilen görevleri yerine getirmek için gerekli olan ve piyasada
rekabeti geliştirmeye yönelik olarak gerçek ve tüzel kişilerin uymaları
gereken, talimatları ve tebliğleri, şebeke Yönetmeliğini, dağıtım
Yönetmeliğini, müşteri hizmetleri Yönetmeliğini ve dengeleme ve uzlaştırma
Yönetmeliğini onaylamak.” görevi Enerji Piyasası Düzenleme Kurulu’na
verilmiştir.
Bu görev kapsamında, 21.12.2006 gün ve 1029 sayılı
EPDK Kurul Kararı ile onaylanarak Yöntem Bildirimi ile işbu dava konusu
faturanın tanzimi tarihinde yürürlükte olan 13/12/2007 tarihli ve 1407
sayılı EPDK Kurul Kararı ile onaylanarak 19.12.2007 tarih ve 26735 sayılı
Resmi Gazetede yayınlanan Yöntem Bildirimi uygulamaya konulmuştur. Söz
konusu her iki Yöntem Bildiriminde de cezai işlemler hüküm altına
alınmıştır.
Tebliğ’in Geçici 3.maddesinde; “(1) Bağlantı ve
sistem kullanımına ilişkin standart anlaşmalar kullanıcı özellikleri
dikkate alınarak TEİAŞ ve Türkiye Elektrik Dağıtım AŞ tarafından bu
Tebliğin yayım tarihini izleyen otuz gün içerisinde hazırlanarak Kuruma
sunulur. Kullanıcıların lisans almamış olması ve kullanıcılar ile sistem
kullanım anlaşmalarının yapılmamış olması, bu kullanıcıların Elektrik
Piyasası Tarifeler Yönetmeliği uyarınca onaylanan sistem kullanım bedelini
ve/veya sistem işletim bedelini TEİAŞ ve/veya dağıtım şirketine ödeme
yükümlülüklerini ortadan kaldırmaz. / Ancak, dağıtım lisansı sahibi tüzel
kişilerin dağıtım sistemine bağlı üretim faaliyeti gösteren tüzel kişiler
için belirleyecekleri dağıtım sistem kullanımına ilişkin tarifeleri Enerji
Piyasası Düzenleme Kurumunca onaylanana kadar söz konusu tüzel kişilere
dağıtım sistemi kullanım fiyatı tahakkuk ettirilmez.” hükmü yer almış;
1407 sayılı Kurul Kararının ekinde yer alan İletim
Sistemi Sistem Kullanım ve Sistem İşletim Tarifelerini Hesaplama Yöntem
Bildirimi’nin “Fiyatlandırma ile İlgili Diğer Yönetmelikler ve Anlaşmalar”
başlıklı maddesinde ise, Elektrik Piyasası Şebeke Yönetmeliği ve Elektrik
Piyasasında İletim ve Dağıtım Sistemlerine Bağlantı ve Sistem Kullanımı
Hakkında Tebliğ çerçevesinde hazırlanan bağlantı ve sistem kullanım
anlaşmalarının; kullanıcının TEİAŞ ile, (kullanıcının iletim sistemiyle)
olan bağlantısını ve/veya iletim sisteminin kullanımına ilişkin üzerinde
mutabakat sağlanmış olan teknik ayrıntıları ile iletim sisteminin kullanımı
ve/veya sisteme bağlantı konusundaki şartları belirlediği ifade edildikten
sonra, bu kapsamda kullanıcılarla iki tür anlaşma yapılacağı, bunların
Bağlantı Anlaşması ve Sistem Kullanım Anlaşması olduğu, İletim sistemine
doğrudan bağlanan kullanıcıların hem Bağlantı Anlaşması hem de Sistem
Kullanım Anlaşması yapmak zorunda oldukları hüküm altına alınmış; aynı
maddenin devamında ise;
“1.5 Bir kullanıcının, TEİAŞ ile Sistem Kullanım
Anlaşması imzalamamış olmasına rağmen iletim sistemine başlı olarak
faaliyet göstermesi, dolayısıyla iletim sistemini kullanması halinde,
Elektrik Piyasasında İletim ve Dağıtım Sistemlerine Bağlantı ve Sistem Kullanımı
Hakkında Tebliğ’in Geçici 3. maddesi uyarınca Kullanıcıların lisans almamış
olmaları ve/veya sistem kullanım anlaşmalarının yapılmamış olması halinde
dahi bu kullanıcıların Elektrik Piyasası Tarifeler Yönetmeliği
doğrultusunda onaylanan sistem kullanım bedelini ve/veya sistem işletim
bedelini ödeme yükümlülükleri bulunmaktadır. Sistem Kullanım Anlaşması
bulunmaksızın iletim sistemini kullanmakta olan kullanıcılar, iletim
sisteminde arz güvenilirliği ve kalitesinin sağlanması amacıyla aşağıda ver
alan ihlallerle karşılaşılması halinde ilgili cezai işleme tabi olacaktır.”
denildikten sonra, dava konusu ihlalin tanımı: “İletim sistemine doğrudan
bağlı tüketiciler ve dağıtım lisansına sahip tüzel kişilerin İletim
Sisteminin her bir ölçüm noktasında çekecekleri endüktif reaktif enerjinin/verecekleri
kapasitif reaktif enerjinin, aktif enerjiye oranının ilgili mevzuata uygun
olmaması” şeklinde yapılmış; “Kullanıcı Tarafından TEİAŞ’a Ödenmesi Gereken
Ceza” ise “Kullanıcının o ayki Sistem Klanlım Fiyatına göre hesaplanan
bedelin %50’si oranında ceza uygulanır. Ceza, 00.00-24.00 saatleri arasında
bir defadan fazla uygulanmayacaktır” olarak belirlenmiştir.
Tüm bu
mevzuatsal düzenlemeler ışığında yapılan değerlendirme Neticesinde;
29.03.2010 tarihli Sistem Kullanım Anlaşmasının, TEİAŞ tarafından 4628
sayılı Elektrik Piyasası Kanunu, ilgili Tebliğ ve Ana Statü’nün yukarıda
belirtilen maddeleri gereğince hazırlandığı ve Enerji Piyasası Düzenleme
Kurumu’nun 23.05.2003 gün ve 148/1-15 sayılı kararı ile onaylandığı, ancak
söz konusu anlaşmanın davacı tarafından imzalanmadığı; davalı idare
tarafından, söz konusu anlaşmanın 10. maddesi ile ihlalin tespit edildiği
Ağustos 2008 tarihi itibari ile yürürlükte bulunan Yöntem Bildirimi’nin
1.5. maddesi gereğince, davacıya 237.955,30 TL ceza kesildiği anlaşılmaktadır.
Sonuç
olarak; 29.03.2010 Sistem Kullanım Anlaşmasının ve 21.12.2006 tarihli ve
1029 sayılı EPDK Kurul Kararı ile onaylanarak 01.01.2007 tarihinde
yürürlüğe giren İletim Sistemi Sistem Kullanım ve Sistem İşletim
Tarifelerini Hesaplama Yöntem Bildirimi’nin, TEİAŞ tarafından tek taraflı olarak
hazırlandığı ve ceza faturasının tanziminde esas alındığı tespit
edilmiştir. Bu durumda gerek ceza faturasına dayanak olan işlemlerin,
gerekse ceza faturası tutanağının davalı idare tarafından tek taraflı
olarak hazırlandığı ve davacıya uygulandığında kuşku bulunmamaktadır.
b.3) Ceza
Faturasının Tahsilinde İzlenen Usul Yönünden:
TEİAŞ Genel
Müdürlüğü tarafından,Çoruh Elektrik Dağıtım A.Ş.’ne gönderilen 12.02.2013
gün ve 1570 numaralı yazıda “……. Bu kapsamda, Ocak 2007-Kasım 2009
dönemleri arasında aylık olarak hesaplanan sistem kullanım ceza faturaları
muhteviyat çizelgeleriyle birlikte yazımız ekinde gönderilmektedir./Ayrıca,
yasal süresi içinde ödenmeyen faturalar için Amme Alacaklarının Tahsil
Usulü Hakkında Kanunun 51. maddesinde öngörülen gecikme zammı uygulanacağı
ve yasal yollardan tahsili cihetine gidileceğinin bilinmesi hususunda
bilgilerinizi ve gereğini rica ederiz.” şeklindeki yazıdan, davalı idare
tarafından ceza faturasının tahsilinde 6183 sayılı Kanun uyarınca işlem
yapıldığı anlaşılmaktadır.
27/03/ 2003
tarihli ve 25061 sayılı Resmi Gazete’de yayınlanan Elektrik Piyasasında
İletim ve Dağıtım Sistemlerine Bağlantı ve Sistem Kullanımı Hakkında
Tebliğ’in ‘Ödeme yükümlülüğü’ başlıklı 12. maddesinde; “Kullanıcı, Kurum
tarafından iletim veya dağıtım faaliyetine ilişkin olarak onaylanan
bağlantı fiyatı ve/veya sistem kullanım ve/veya sistem işletim fiyatları
üzerinden hesaplanan bedeli TEİAŞ ve/veya dağıtım şirketine ödemekle
yükümlüdür./ TEİAŞ ve/veya dağıtım şirketi, kullanıcıya tahmini bir bedel
tahakkuk ettirdiği takdirde, kesinleşen bedel üzerinden gerekli düzeltmeleri
yapar./ Bağlantı varlıklarının işletme ve bakım masrafları, mülkiyet
sınırları dahilinde ilgili taraflarca karşılanır.” şeklindeki düzenleme ile
kullanıcı tarafından ödenmesi gereken sistem kullanım bedeli
düzenlenmiştir.
Aynı
Tebliğin ‘Ödeme prosedürü’ başlıklı 15. maddesinde; “Madde 15- TEİAŞ
ve/veya dağıtım şirketi, her türlü vergi ve yükümlülükler de ilave edilmiş
olan ayrıntılı ödeme bildirimini, takip eden ayın ilk beş günü içerisinde
sistem kullanım anlaşması tarafı olan kullanıcıya gönderir./Söz konusu
kullanıcı, ödeme bildiriminin tebliğ edildiği günü izleyen onbeş gün
içerisinde bildirimde yer alan tutarı, TEİAŞ ve/veya dağıtım şirketine
öder. Ödemede gecikilen süre için 6183 sayılı Amme Alacaklarının Tahsil
Usulü Hakkında Kanunun 51 inci maddesinde öngörülen gecikme zammı
uygulanır.” denilmek sureti ile 6183 sayılı Amme Alacaklarının Tahsili
Hakkındaki Kanuna atıf yapmıştır.
Aynı
maddenin devamında da; “Maddi hatalar dışında; ödeme bildirimi içeriğine
yapılan herhangi bir itiraz, ödemeyi durdurmaz. TEİAŞ ve/veya dağıtım
şirketinin hatası nedeniyle fazla ödenmiş olan tutar, TEİAŞ ve/veya dağıtım
şirketi tarafından ödeme bildiriminin tebliğ edildiği günden sonraki onbeş
gün içerisinde bir itirazda bulunulması halinde, ödeme tarihini izleyen
onaltıncı günden başlamak üzere 6183 sayılı Amme Alacaklarının Tahsil Usulü
Hakkında Kanunun 51 inci maddesine göre hesaplanan gecikme zammı da dahil
olmak üzere bir sonraki ödeme dönemine ait bedelden mahsup edilir.”
şeklindeki düzenleme ile ödeme emrine itirazın icranın yürütülmesini
durdurmayacağı düzenlenmiş, yine dava idarenin alacağı ile ilgili üstün ve
pozisyon yaratılmıştır.
6183 sayılı Amme Alacaklarının Tahsili Hakkında
Kanun’un 51. maddesinde; (Değişik madde: 25/12/2003 - 5035 S.K./4. md.) Amme
alacağının ödeme müddeti içinde ödenmeyen kısmına vadenin bitim tarihinden
itibaren her ay için ayrı ayrı % 4 oranında gecikme zammı tatbik olunur. Ay
kesirlerine isabet eden gecikme zammı günlük olarak hesap edilir./ Gecikme
zammı bir milyon liradan az olamaz./Gecikme zammı; 213 sayılı Vergi Usul
Kanununa göre uygulanan vergi ziyaı cezalarında bu madde uyarınca
belirlenen oranda, mahkemeler tarafından verilen ve ceza mahiyetinde olan
amme alacaklarında ise bu oranın yarısı ölçüsünde uygulanır. Bunların
dışındaki ceza mahiyetinde olan amme alacaklarına gecikme zammı tatbik edilmez./Bakanlar
Kurulu, gecikme zammı oranlarını aylar itibarıyla topluca veya her ay için
ayrı ayrı, yüzde onuna kadar indirmeye, gecikme zammı oranı ile gecikme
zammı asgari tutarını iki katına kadar artırmaya, ayrıca gecikme zammı
oranını aylar itibarıyla farklı olarak belirlemeye ve gecikme zammını
bileşik faiz usulüyle aylık, üç aylık, altı aylık veya yıllık olarak hesaplatmaya
yetkilidir.” denilmek sureti ile kamu alacaklarına uygulanacak gecikme
zammı ayrıca düzenlenmiştir.
Tüm bu yasal düzenlemelerden, TEİAŞ tarafından
talep edilen ceza faturasının, amme alacağı mahiyetinde olduğu ve bu
nedenle tahsili hakkında 6183 sayılı Kanun’da belirlenen usulün
uygulanmasının öngörüldüğü anlaşılmaktadır. Zira özel hukuk ilişkisine konu
bir alacağın, 6183 sayılı Kanun’un 1. maddesi gereğince kamu alacaklarının
tahsili hakkında öngörülen usulle icra edilmesi mümkün değildir.
İşlemin Kamu Gücüne Dayalı Olması:
En temel
tanımı ile kamu gücü; devletin kamu yararını gerçekleştirebilmesi için özel
kişiler karşısında sahip olduğu üstün yetki ve ayrıcalıklardır.
Yukarı
da ayrıntılı olarak belirttiğimiz üzere, 4628 sayılı Kanun
2. ve 40. maddeleri, TEİAŞ Ana
Statüsü’nün 4. maddesinin 11.Bendi, Tebliğ’in “İletim sistemine bağlantı
ve/veya sistem kullanım anlaşmaları” başlıklı 4. maddesi gereğince, Dağıtım
Şirketleri ile imzalanacak Sistem Kullanım Anlaşmasını hazırlama görevi
TEİAŞ’ye verilmiş, yine Tebliğ’in “İletim sistemine bağlantı ve/veya sistem
kullanım anlaşmaları” başlıklı 4. maddesinde; bu anlaşmaların genel
hükümlerinde Enerji Piyasası Düzenleme Kurulu’nun onayı olmaksızın
değişiklik yapılamayacağı belirtilmiştir.
4628 sayılı Kanun’un “Arz Güvenliği” başlıklı Ek 3. maddesinin “a”
bendinin 1. fıkrasında; Türkiye Elektrik İletim Anonim Şirketi, iletim
kısıtlarını asgari seviyeye indirecek şekilde iletim şebekesinin
planlanmasından, tesisinden, işletilmesinden, sistem güvenilirliğinin
muhafaza edilmesinden ve üretim kapasite projeksiyonu ile 20 yıllık Uzun Dönem
Elektrik Enerjisi Üretim Gelişim Planının hazırlanmasından sorumludur. “ 2.
fıkrasında; “Perakende satış lisansına sahip dağıtım şirketleri,
bölgelerindeki serbest olmayan tüketicilerin elektrik enerjisi ve kapasite
talebini karşılamakla yükümlüdürler. Söz konusu tüzel kişiler her yıl
Aralık ayı sonuna kadar, gelecek 5 yıl için, tahmin ettikleri elektrik enerjisi
puant güç taleplerini, ihtiyaç duydukları elektrik enerjisi miktarını, bu
miktarın temini için yaptıkları sözleşmeleri ve ilave enerji/kapasite
ihtiyaçlarını Kuruma bildirmek zorundadır.” 4.fıkrasında; “Kurum (EPDK),
lisans verilen üretim tesislerinin gerçekleşmelerinin izlenmesinden, ilgili
mevzuat kapsamında bu tesislerin öngörülen zamanda devreye girmesi için
gerekli önlemlerin alınmasından, Türkiye Elektrik İletim Anonim Şirketi tarafından
yapılacak arz-talep dengesi çalışmalarında kullanılmak üzere, 5 yıl
içerisinde işletmeye girecek ve arz hesabında dikkate alınacak lisanslı
yeni üretim kapasite miktarlarının Bakanlığa düzenli aralıklarla
bildirilmesinden sorumludur.”, c bendinde; “Türkiye Elektrik İletim Anonim
Şirketi, Türkiye Elektrik Enerjisi Talep Projeksiyonu Raporunun yayımlanmasını
müteakiben, gelecek 20 yılı kapsayacak şekilde yapılan talep tahminini,
mevcut arz potansiyelini, potansiyel arz imkânlarını, yakıt kaynaklarını,
iletim ve dağıtım sisteminin yapısı ve gelişme planlarını, ithalat ve/veya
ihracat imkânlarını ve kaynak çeşitliliği politikalarını dikkate alarak
enerji politikalarının belirlenmesinde yararlanmak üzere Uzun Dönem
Elektrik Enerjisi Üretim Gelişim Planını hazırlayarak Bakanlığın onayına
sunar. Bu plan onaylanmasını müteakip Bakanlık tarafından yayımlanır.”
denilmek sureti ile elektrik iletim hizmetinin güvenliğini sağlamak adına
alınması gereken tedbirler kanunda açıkça belirtilmiş ve TEİAŞ bu hususlar
bir çok görev verilmiştir.
EPDK
tarafından onaylanarak 10.11.2004 tarihli ve 25639 sayılı Resmi Gazete’de
yayımlanarak yürürlüğe giren Elektrik İletim Sistemi Arz Güvenilirliği ve
Kalitesi Yönetmeliğinin, "Reaktif enerjinin kompanzasyonu"
başlıklı 11. maddesinde “İletim sistemine doğrudan bağlı tüketiciler ve
dağıtım lisansına sahip tüzel kişiler tarafından; iletim sistemine
bağlantıyla ilgili her bir ölçüm noktasında ve her bir uzlaşma periyodunda,
sistemden çekilen endüktif reaktif enerjinin sistemden çekilen aktif
enerjiye oranı yüzde ondördü, sisteme verilen kapasitif reaktif enerjinin
sistemden çekilen aktif enerjiye oranı ise yüzde onu geçemez./ İletim
sisteminin her bir ölçüm noktasında öngörülen orana uyulmaması durumunda
kullanıcılara uygulanacak yaptırımlar bağlantı ve sistem kullanım anlaşmalarında
düzenlenir. / Oranların kontrolü ilgili mevzuat hükümleri çerçevesinde yapılır."hükmüne,
Aynı
Yönetmeliğin 01.01.2007 tarihinde yürürlüğe giren Geçici 3. maddesinde,
“1/1/2007 tarihinden itibaren İletim sistemine doğrudan bağlı tüketiciler
için iletim sisteminin her bir ölçüm noktasında aylık çekilen endüktif reaktif
enerjinin sistemden çekilen aktif enerjiye oranı yüzde otuzüç, aylık
sisteme verilen kapasitif reaktif enerjinin sistemden çekilen aktif
enerjiye oranı yüzde yirmi olarak uygulanır. 1/1/2008 'den itibaren bu
oranlar sırasıyla yüzde yirmi ve yüzde onbeş olarak uygulanır./ 1/1/2007
tarihinden itibaren dağıtım lisansına sahip tüzel kişiler için, iletim
sisteminin her bir ölçüm noktasında aylık çekilen endüktif reaktif
enerjinin sistemden çekilen aktif enerjiye oranı yüzde elli olarak
uygulanır. 1/1/ 2008 'den itibaren dağıtım lisansına sahip tüzel kişiler
için, iletim sisteminin her bir ölçüm noktasında aylık çekilen endüktif
reaktif enerjinin sistemden çekilen aktif enerjiye oranı yüzde otuzüç,
aylık sisteme verilen kapasitif reaktif enerjinin sistemden çekilen aktif
enerjiye oranı yüzde yirmi olarak uygulanır. / 1/1/2009 tarihinden itibaren
ise bu oranlar, bu Yönetmeliğin 11 inci maddesi hükümlerinde yer alan
esaslara göre tespit edilir. " hükmüne yer verilmiştir.
Yönetmelikte
yer alan düzenleme paralelinde reaktif enerji sınır değerlerinin aşımı
ihlali; 23/05/2003 tarih ve 148/1-15 sayılı Enerji Piyasası Düzenleme
Kurulu Kararı ile onaylanan mülga Sistem Kullanım Anlaşmasının "Cezai
Şartlar" başlıklı 10 uncu maddesinde ve TEİAŞ ile Sistem Kullanım
Anlaşması imzalamamış olan kullanıcılar için ise, ilk defa 21/12/2006 tarih
ve 1029 sayılı EPDK Kurul Kararı ile onaylanarak 01/01/2007 tarihinden
itibaren "yürürlüğe giren Yöntem Bildiriminde "İletim sistemine
doğrudan bağlı tüketiciler ve dağıtım lisansına sahip tüzel kişilerin
İletim Sisteminin her bir ölçüm noktasında çekecekleri endüktif reaktif
enerjinin/verecekleri kapasitif reaktif enerjinin, aktif enerjiye oranının
ilgili mevzuata uygun olmaması" şeklinde tanımlanmış, söz konusu ihlal
durumuna ilişkin yaptırım ise, "Kullanıcının o ayki Sistem Kullanım
Fiyatına göre hesaplanan bedelin %50'si oranında ceza uygulanır. Ceza,
00.00-24.00 saatleri arasında bir defadan fazla uygulanmayacaktır."
hükmü ile düzenlenmiştir.
Bu
açıklamalardan hareketle, davalı idare tarafından, elektrik iletim hizmetinin
sağlıklı işlemesini sağlamak amacı ile yerine getirdiği denetim görevi
kapsamında, kanunlarla kendisine verilen üstün yetki ve ayrıcalıklar kullanılmak
sureti ile davacı Çoruh Elektrik A.Ş.’ne ceza faturasının kesildiği
anlaşılmakla, işlemin tesisinde kamu gücü kullanıldığı sonucuna
varılmıştır.
Ceza Faturasına Esas Tarihler İtibari ile Davacı
İle Davalı Arasındaki İlişkisinin Hukuki Statüsü:
Davaya
konu Ceza Faturası Ağustos 2008 tarihine aittir. Yukarıdaki açıklamalarımızda
da belirttiğimiz üzere ceza faturasına konu ihlal tarihinde henüz Çoruh
Elektrik A.Ş. özelleştirilmemiştir. Görevli yargı yerinin belirlenmesi
adına TEDAŞ’ın söz konusu tarihteki tüzel kişiliğinin niteliği ve TEİAŞ ile
TEDAŞ arasındaki ilişkinin hukuki vasfı belirlenmelidir.
Yukarıda
ayrıntısı ile belirttiğimiz üzere Elektrik
sektöründeki dağınık yapıyı ortadan kaldırmak ve işletme bütünlüğünü
sağlamak amacıyla 1312 sayılı Kanun ile Türkiye Elektrik Kurumu (TEK)
kurulmuş, imtiyazlı şirketlerin görev bölgeleri ve belediye sınırları
dışında tüm yurtta elektriğin üretim, iletim, dağıtım ve satış hizmetleri
TEK bünyesinde toplanmıştır. Hizmetlerin daha etkin, daha verimli ve çağdaş
bir şekilde sürdürülebilmesi amacıyla ve özelleştirme politikaları
çerçevesinde TEK, Bakanlar Kurulunun 12.8.1993 tarih ve 93/4789 sayılı
Kararı ile, Türkiye Elektrik Üretim-İletim A.Ş. (TEAŞ) ve Türkiye Elektrik
Dağıtım A.Ş. (TEDAŞ) adı altında iki ayrı İktisadi Devlet Teşekkülü olarak
yeniden yapılandırılmıştır.
233
sayılı Kamu İktisadi Teşebbüsleri Hakkında KHK’nin 2. maddesinde; “ İktisadi devlet teşekkülü
"Teşekkül"; sermayesinin tamamı devlete ait, iktisadi alanda
ticari esaslara göre faaliyet göstermek üzere kurulan, kamu iktisadi
teşebbüsüdür” şeklinde tanımlanmıştır.
233 sayılı Kanun
Hükmünde Kararname'nin (KHK) 3.maddesine ve 20.02.2001 tarih ve 4628 sayılı
Elektrik Piyasası Kanununa dayanılarak çıkarılan ve 02.03.2001 tarihinde
yürürlüğe giren 05.02.2001 tarih ye 2001/2026 sayılı Bakanlar Kurulu Kararı
uyarınca TEAŞ; Türkiye Elektrik İletim AŞ (TEİAŞ), Elektrik Üretim AŞ
(EÜAŞ) ve Türkiye Elektrik Ticaret ve Taahhüt AŞ (TETAŞ) ünvanlarında, anonim
şirket statüsünde, üç ayrı iktisadi devlet teşekkülü şeklinde
teşkilatlandırılmıştır.
Bu durumda TEDAŞ
12.08.1993 tarihinde İktisadi Devlet Teşekkülü olarak, TEİAŞ ise 05.02.2001
tarihinde iktisadi devlet teşekkülü olarak yapılandırılmışlardır. Daha
sonra TEDAŞ 2.4.2004 tarih ve 2004/22
sayılı Özelleştirme Yüksek Kurulu Kararı ile özelleştirme kapsam ve
programına alınmıştır. Dağıtım bölgeleri yeniden belirlenerek, Türkiye 21
dağıtım bölgesine ayrılmıştır. Bunlardan biri olan Çoruh Elektrik A.Ş.’nin
de Özelleştirme Yüksek İdaresi’nin 7.6.2010 tarihli ve 2010/36 sayılı
kararı ile Aksa Elektrik Perakende Satış A.Ş.’ne devir yapılmıştır. Hissesinin
tamamı da 31.12.2010 tarihinde Aksa Elektrik Perakende Satış A.Ş.’ne
devredilmiş ve özelleştirme işlemi tamamlanmıştır.
24/11/1994
tarih ve 4046 numaralı Özelleştirme Uygulamaları Hakkında Kanun’un 17.
maddesinin B bendinde “Özelleştirme kapsamına alınan kuruluşlardan; mali ve
hukuki yönden özelleştirmeye hazırlanmalarına karar verilenlerin bu
hazırlık işlemleri tamamlanıncaya kadar, bunların bağlı oldukları bakanlık
veya kurumlar ile ilgileri ve önceki statüleri aynen devam eder. Bunlarla
ilgili mali ve hukuki yönden özelleştirmeye hazırlık işlemleri kurulca
belirlenecek kuruluş veya kuruluşlar tarafından yürütülür. Özelleştirmeye
hazırlık işlemleri tamamlananlar Kurulun vereceği yeni bir karar ile
özelleştirme programına alınır. Bu şekilde hazırlıkları tamamlanarak
özelleştirme programına alınanlar ile doğrudan özelleştirme programına
alınanlar (bağlı ortaklıkların iştirak payları ve varlıkları ile bağlı
ortaklık statüsünde olmayan, ancak sermayesinin yarısından fazlası kamuya
ait kuruluşların iştirak payları ve varlıkları hariç), Kurul kararının
alındığı tarihte başka bir işleme gerek olmadan ve bedel alınmaksızın
İdareye devredilmiş sayılır. Özelleştirme programına alınarak İdareye
devredilen kuruluşlar buna ilişkin Kurul kararı tarihinden itibaren bağlı
oldukları bakanlık veya kurumla ilişkileri kesilerek idareye bağlanmış
sayılır.” denilmek sureti ile hakkında özelleştirme prosedürü tamamlanmayan
kamu kuruluşunun eski niteliğini devam ettireceği düzenlenmiştir.
Aynı
maddenin C bendinde; “ Genel ve katma bütçeli idarelerle, bunlara
bağlı döner sermayeli kuruluşların 15 inci maddenin (a) bendinde belirtilen
mal ve hizmet üretim birimleri ve varlıkları ile kamu iktisadi
kuruluşlarının ve bunların müessese, bağlı ortaklık, işletme ve işletme
birimleri ile varlıklarının özelleştirme programına alınmalarına Kurulca
karar verilir. Bunların, mülkiyetin devri dışındaki yöntemlerle yapılacak
özelleştirme işlemleri idare tarafından yürütülür. Ancak, bunların
mülkiyetinin bağlı bulundukları kurum ve/veya kuruluşlara aidiyeti ve
statüleri aynen devam eder.” şeklindeki düzenleme ile de iktisadi devlet
teşekküllerinin özelleştirme işlemleri tamamlanıncaya kadar bağlı bulundukları
kurum veya kuruluşa aidiyetinin ve hukuki niteliğinin korunacağı
belirtilmiştir.
Aynı
Kanun’un 18. maddesinin Özelleştirmede uygulanabilecek usuller belirlenmiş
ve A bendinin “a” alt başlığında “Satış; Kuruluşların aktiflerindeki mal ve
hizmet üretim birimleriyle varlıklarının mülkiyetinin kısmen veya tamamen
bedel karşılığı devredilmesi ya da bu kuruluşların hisselerinin tamamının
veya bir kısmının kuruluşların içinde bulundukları şartlar da dikkate
alınarak yurt içi ve yurt dışında, halka arz, gerçek ve/veya tüzelkişilere
blok satış, gecikmeli halka arzı içeren blok satış, çalışanlara satış,
borsada normal ve/veya özel emir ile satış, menkul kıymetler yatırım
fonları ve/veya menkul kıymetler yatırım ortaklarına satış veya bunların
birlikte uygulanması yoluyla bedel karşılığı devredilmesidir.” denilmek
sureti ile satış usulü ile özelleştirme yöntemi düzenlenmiştir.
Aynı
Kanun’un 18. maddesinin Özelleştirmede uygulanabilecek usuller belirlenmiş
ve B bendinin “c” alt başlığında; “Komisyon; değer tespit çalışmalarını,
özelleştirilecek kuruluşun niteliği, gördüğü hizmetin özelliği, gelecekteki
nakit akımı potansiyeli, faaliyette bulunduğu sektör ve pazarın
özellikleri, sahip olduğu sınai, ticari ve sosyal tesisler, mA.e araç ve
gereçler, teçhizat, malzeme ve hammadde ile yarı mamul ve mamul madde
stokları, her türlü taşınır ve taşınmaz malları, vasıfları ve hali hazır
durumları, seN.li ve seN.siz bütün alacak ve borçları ile bilumum hak ve
yükümlülükleri ve özelleştirilecek kuruluşa uygulanacak özelleştirme
yöntemini de dikkate alarak uluslararası kabul görmüş olan; indirgenmiş
nakit akımları (N. bugünkü değer), defter değeri, N. aktif değeri, amortize
edilmiş yenileme değeri, tasfiye değeri, fiyat/kazanç oranı, piyasa
kapitalizasyon değeri, piyasa değeri/defter değeri, ekspertiz değeri,
fiyat/nakit akım oranı metotlarından en az ikisini uygulamak suretiyle yürütür. Değer tespit sonuçları, kuruluşun
özelleştirme işlemi tamamlanarak devir sözleşmesinde yer alan
yükümlülüklerin yerine getirilmesinden sonra kamuoyuna duyurulur. Özelleştirme
programındaki kuruluşun özelleştirme işlemlerini bu Kanunun 4 üncü
maddesinin son fıkrasına istinaden yürütmesi durumunda; değer tespiti
işlemleri, ilgili kuruluşun karar almaya yetkili organlarının kararı ile
kuruluş ita amirinin başkanlığında oluşturulacak komisyon tarafından bu
bentte belirtilen esaslar çerçevesinde yapılır.” denilmek sureti ile
özelleştirme işleminin ne şekilde tamamlanacağı belirtilmiştir.
TEDAŞ,
Özelleştirme Yüksek İdaresi’nin 02.04.2004 gün ve 2004/22 sayılı kararı ile
özelleştirme kapsamına alınmış, yine aynı idarenin 7.6.2010 gün ve 2010/36
sayılı kararı ile Aksa Elektrik Perakende Satış A.Ş.’ne devrine karar
verilmiş ve nihayet 31.12.2012 tarihinde hisse devri tamamı ile sağlanarak
Özelleştirme İdare Başkanlığı’nın resmi web sitesinde ilan edilmiştir. Buradan
hareketle, ceza faturasına konu ihlalin yapıldığı Ağustos 2008 tarihinde,
faturayı düzenleyen TEİAŞ de, Fatura muhatabı olan Çoruh Elektrik A.Ş.’nin
de iktisadi devlet teşekkülü niteliğinde olduğu tespit edilmiştir.
Taraflar arasında imzalanan 31.12.2010 tarihli
hisse devir sözleşmesinin “Alıcının Taahhütleri” başlıklı 9. maddesinin 4.
fıkrasında; alıcı ihale konusu hisseleri devraldığı tarihten önceki döneme
ilişkin olarak İşletme hakkı devir sözleşmesindeki hükümler saklı kalmak
kaydı ile şirkette yapılmış olan her türlü işlemden kaynaklanan borç ve yükümlülüklerden,
kayıtlara intikal ettirilmemiş olsa dahi şirketin sorumlu olduğu, bu
hususlarda alınmış karar ve yapılmış sözleşmelerden ilgili olarak
kendisinin veya şirketin idareyi ve TEDAŞ’ı ilzam edecek hiçbir başvuru ve
rucu hakkının olmadığı kabul, taahhüt ve garanti eder “ şeklindeki hükümden
davacının sözleşme imzalanmadan önce doğan borç ve yükümlülüklerden de
sorumlu olduğunun düzenlendiği ancak İşletme Devir hakkı Sözleşmesinde belirtilen
hususların bundan vareste tutulduğu görülmüştür.
İşletme Devir hakkı sözleşmesi incelendiğinde ise;
“Üçüncü Kişilerin Hak ve İddiaları” başlıklı 7. fıkrasının 4, 5, 6 ve
7. fıkralarında sırasıyla; “Dağıtım Faaliyetinin TEDAŞ tarafından
yürütüldüğü dönemde hu faaliyetin yürütülmesi amacıyla gerçekleştirilen her
türlü is ve işlemlerin bütün sorumluluğu TEDAŞ'a aittir. TEDAŞ tarafından
yürütülmüş bulunan hu faaliyetler nedeniyle üçüncü kişiler tarafından ileri
sürülecek her türlü talebin muhatabı TEDAŞ'tır. Bu talepleri konu alan icra
takibi ve davalar TEDAŞ tarafından yürütülür ve sonuçlandırılır. Bu takip
ve davalardan doğacak her türlü mali yükümlülük TEDAŞ tarafından
karşılanır.
Dağıtım Faaliyetinin Şirket
tarafından yürütüldüğü dönemde bu faaliyet kapsamında gerçekleştirilen her
türlü iş ve işlemlerin bütün sorumluluğu Şirket'e aittir. Şirket tarafından
yürütülmüş bulunan hu faaliyetler nedeniyle üçüncü kişiler tarafından ileri
sürülecek her türlü talebin muhatabı Şirket'tir. Bu talepleri konu alan
icra takibi ve davalar Şirket tarafından yürütülür ve sonuçlandırılır. Bu
takip ve davalardan doğacak her türlü mali yükümlülük Şirket tarafından
karşılanır.
Sözleşmenin imza tarihinden önce
Dağıtım Tesisleri ile Dağıtım Tesisleri'nin işletilmesinden kaynaklanan her
türlü hukuki ve cezaî sorumluluk TEDAŞ’a aittir. Bu dönemde yürütülmüş
bulunan bu faaliyetler nedeniyle üçüncü kişiler tarafından ileri sürülecek
her türlü talebin muhatabı TEDAŞ'tır. Bu talepleri konu alan icra takibi ve
davalar TEDAŞ tarafından yürütülür ve sonuçlandırılır. Bu takip ve
davalardan doğacak her türlü mali yükümlülük TEDAŞ tarafından ödenir.
Sözleşmenin imza tarihinden sonra Dağıtım Tesisleri
ile Dağıtım Tesisleri'nin işletilmesinden kaynaklanan her türlü hukuki ve
cezaî sorumluluk Şirketle aittir. Şirket tarafından yürütülmüş bulunan hu
faaliyetler nedeniyle üçüncü kişiler tarafından ileri sürülecek her türlü
talebin muhatabı Şirkettir. Bu talepleri konu alan icra takibi ye davalar
Şirket tarafından yürütülür ve sonuçlandırılır. Bu takip ve davalardan
doğacak her türlü mali yükümlülük Şirket tarafından karşılanır. Şirket, bu
kapsamda ortaya çıkan tazminattan, cezadan ve/veya herhangi bir isim
altında gerçekleştirdiği ödemelerden dolayı, hiçbir şekilde TEDAŞ’a rücu
edemez. Belirtilen nedenlerle TEDAŞ'ın bir ödeme yapmak zorunda kalması
durumunda. Şirket söz konusu ödemeyi ilk talepte ödeme tarihinden itibaren
ticari faiziyle birlikte, nakden ve defaten ödemekle yükümlüdür” şeklindeki
düzenlemelerden, TEDAŞ’ın şirkete devri öncesindeki döneme ilişkin Dağıtım
Tesisleri ile Dağıtım Tesisleri'nin işletilmesinden kaynaklanan her türlü
hukuki ve cezaî sorumluluğun TEDAŞ’a ait olacağı açıkça belirtilmiştir.
Yine 233
sayılı KHK’nin 2. maddesinde; iktisadi devlet teşekküllerinin iktisadi
alanda ticari esaslara göre faaliyet göstereceği düzenlenmiştir. Ancak bu
maddenin 29.06.2001 gün ve 24447 sayılı Resmi Gazetede yayınlanarak yürürlüğe
giren TEİAŞ Ana Statüsü’nün 3. Maddesinin 2. Fıkrası ile birlikte
değerlendirmek gerekmektedir. Söz konusu maddede TEİAŞ’nın EPK, K.H.K., ve
bu Ana statü hükümleri saklı kalmak üzere özel hukuk hükümlerine tabi
olacağı belirtilmiştir. 4628 sayılı Elektrik Piyasası Kanunu’nun 2 nci
maddesinde sistem kullanım anlaşmasına konu kullanım tarifelerinin TEİAŞ
tarafından EPDK’nın onayı alınmak sureti ile hazırlanacağına ilişkin tek
taraflı düzenleme yetkisi ve aynı kanunun 20. maddesinde düzenlenen sistem
güvenliği açısından gerekli önlemleri düzenleyen Arz güvenliği ile ilgili
maddesi birlikte değerlendirildiğinde; TEİAŞ tarafından, Çoruh Elektrik
A.Ş. hakkında (sermayelerinin tamamı devlete ait iki iktisadi devlet
teşekkülü arasında) Ağustos 2008 tarihini kapsar şekilde düzenlenen ceza
faturasının, bir ticari faaliyetin yürütülmesi kapsamında değil, TEİAŞ’a
4628 sayılı Kanun’un 2. maddesi ile verilen Elektrik İletimi görevinin
sağlıklı bir şekilde yürütülmesini sağlama görevi kapsamında düzenlendiği, davacı
ile davalı arasında gerek hisse devir sözleşmesi gerekse İşletme Hakkı
Devir Sözleşmesi imzalanmadan önceki döneme ait davaya konu ceza faturası
yönünden sorumluluğun TEDAŞ’a ait olması da dikkate alındığında, borç
tarihi itibari ile gerek alacaklı gerekse borçlu sıfatının idarede
birleştiği sonucuna varılmıştır.
7-SONUÇ:
Dava
dosyasının incelenmesinden; 233
sayılı Kanun Hükmünde Kararnamenin (KHK) 3. maddesine ve 20.02.2001
tarih ve 4628 sayılı Elektrik
Piyasası Kanununa dayanılarak çıkarılan ve 02.03.2001 tarihinde
yürürlüğe giren 05.02.2001 tarih ve 2001/2026 sayılı Bakanlar Kurulu Kararı
uyarınca TEAŞ’nin, TEİAŞ, EÜAŞ ve TETAŞ şeklinde 3’e ayrılmasının ardından
27/03/2003 tarihli ve 25061 sayılı Resmi Gazete’de Elektrik Piyasasında
İletim ve Dağıtım Sistemlerine Bağlantı ve Sistem Kullanımı Hakkında
Tebliğin yayınlandığı, ardından 21.12.2006 tarihli ve 1029 sayılı EPDK
Kurul Kararı ile onaylanarak 01.01.2007 tarihinde İletim Sistemi Sistem
Kullanım ve Sistem İşletim Tarifelerini Hesaplama Yöntem Bildirimi’nin
yürürlüğe girdiği, ancak işlemin ceza faturasına esas ihlal tarihi (Ekim
2008) tarihi itibari ile 13.12.2007 gün ve 1407 sayılı EPDK kurul kararı
ile onaylanan İletim Sistemi Sistem Kullanım ve Sistem İşletim Tarifelerini
Hesaplama Yöntem Bildirimi’nin yürürlükte olduğu;
TEİAŞ’nin
4628 sayılı Kanun ve Tebliğin kendisine verdiği yetki çerçevesinde hazırladığı
“Sistem Kullanım Anlaşması”nın, 23.05.2003 gün ve 148/1-15 sayılı EPDK
kararı ile onaylandığı ve fakat dosya içinde bulunan örneğinden söz konusu
anlaşmanın davacı tarafından imzalanmadığının görüldüğü; Özelleştirme
Yüksek Kurulu’nun 7.6.2010 gün ve 2010/36 sayılı Kararı ile Türkiye
Elektrik Dağıtım A.Ş.nin Çoruh Elektrik A.Ş.’ndeki %100 hissesinin,
227.000.000 ABD doları bedelle Aksa Elektrik Perakende Satış A.Ş.’ne
devredilmesine karar verildiği, hisse devrinin 31.12.2010 tarihinde tamamı
ile gerçekleşmesi ile Fırat Elektrik A.Ş.’nın özelleştirme işleminin
tamamlandığı; davalı kurum tarafından, sistem kullanım anlaşmasının 10.
maddesinde belirtilen cezai şartlarından 12. bentte belirtilen yükümlülüğün
Ağustos 2008 tarihinde tespit edilen ihlali nedeni ile davacı kuruma
237.955,30 TL ceza kesildiği, davacının bu cezaya itiraz etmesi ile
taraflar arasında davaya konu uyuşmazlığı oluştuğu anlaşılmaktadır.
Görüldüğü üzere, ceza faturasının tanzimine konu ihlal tarihinde, davacı
kurum henüz özelleştirilmemiş, davalı ile arasında Sistem Kullanım Anlaşması
imzalanmamış olmakla, ihlal tarihi itibariyle idare hukuku tüzel kişisi
sıfatını devam ettirmektedir.
Yukarıda ayrıntısı ile açıklandığı üzere, Ana
Statüsü’nün 3. maddesinin 2. fıkrası gereğince TEİAŞ, 4628 sayılı EPK’nda
verilen görevleri kapsamında tesis ettiği işlemler yönünden idare hukuku
hükümlerine tabidir ve 4628 sayılı Elektrik Piyasası Kanunu’nun yukarıda 2.
maddesi kapsamında verilen yetkileri kullanırken tesis ettiği işlemler
bakımından özel hukuk hükümlerine tabi olmadığı yönünden bir kuşku
bulunmamaktadır. Buna ilaveten, davalı TEİAŞ tarafından, davacı kurumun
özelleştirilmesinden önceki döneme ilişkin olarak, davalı idarenin elektrik
iletimi kamu hizmetinin düzgün işletilmesini sağlamak adına gerçekleştirdiği
denetim görevi kapsamında tespit ettiği ihlal nedeni ile davacıya ceza
faturası tanzim ettiği, ne faturanın tanzimi ne de faturanın dayanağı olan
işlemlerin düzenlenmesi aşamasında davacının herhangi bir katkısı
bulunmadığı, davalı idarenin tüm bu işlem ve düzenlemeleri kanunlar ve
ilgili mevzuatın kendisine verdiği yetkiye dayalı olarak kamu gücü
kullanmak sureti ile ve tek taraflı irade beyanı ile gerçekleştirdiği hususları
da dikkate alındığında, davaya konu iptali istenen ceza faturasının bir
idari işlem olduğu sonucuna varılmıştır.
Her ne kadar davaya konu sistem kullanım anlaşması
bir sözleşme metni gibi düzenlenmiş ise de, gerek TEİAŞ tarafından tek
taraflı olarak hazırlanması, gerek EPDK tarafından onaylanarak yürürlüğe
girmesi ve gerekse de davacı tarafından imzalanmamış olması nedenleri ile,
iki taraflı irade beyanına havi bir özel hukuk sözleşmesi niteliğinde olduğu
kabul edilmemiş, bir idari işlem olarak değerlendirilmiştir.
Bu
duruma göre, idare tarafından tesis edilen işlemin, anılan yasal
düzenlemelere uygunluğunun denetlenmesi gereken davanın görüm ve çözümünde
2577 sayılı Yasa’nın 2. maddesinin 1. fıkrasının (a) bendi gereğince idari
yargı yerleri görevli olduğu sonucuna ulaşılmıştır.
Açıklanan
nedenlerle, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı’nın başvurusunun reddine karar
verilmesi gerekmiştir.
SONUÇ : Davanın çözümünde İDARİ YARGININ görevli olduğuna,
bu nedenle Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı’nın, BAŞVURUSUNUN REDDİNE,
2.6.2014 gününde OY BİRLİĞİ İLE KESİN OLARAK karar verildi.
——
• ——
Uyuşmazlık Mahkemesi
Başkanlığından:
8-ESAS NO : 2014/204
KARAR NO : 2014/624
KARAR TR : 02.06.2014
(Hukuk Bölümü)
ÖZET : Davalı TEİAŞ ile özelleştirme öncesinde elektrik
dağıtım şirketlerinin hisselerinin tamamının kamu elinde olması, sistem
kullanım cezası adı altında davalı tarafından uygulanan yaptırımın tek
taraflı biçimde uygulanması ve takibinin amme alacaklarının tahsili usulü
hakkında mevzuat hükümlerine göre yapılması, özelleştirme öncesinde gerçekte
iktisadi devlet teşekkülü statüsünde bulunan bu iki kamu birimi arasında
cereyan eden ilişkinin idare hukuku ilkeleri çerçevesinde yürütülmesi,
özelleştirme aşamasında davacı dağıtım şirketi ile özelleştirme idaresi arasında
imzalanan hisse satış sözleşmesi ve işletme hakkı devir sözleşmesinin ilgili
hükümleri uyarınca, sözleşmenin imza tarihi öncesindeki dönemde her türlü
hukuki ve cezai sorumluluğun TEDAŞ’a ait olduğunun hüküm altına alınması ve
bunun doğal sonucu olarak da o dönemde iki kamu birimi arasında oluşan
ihtilaftan kaynaklanan sorunun ancak idare hukuku ilkelerine göre
çözümlenmesi gerektiği, ayrıca davacı dağıtım şirketi ile davalı arasında
idari para cezası dönemini kapsayan bir özel hukuk sözleşmesinin
imzalanmamış bulunması ve ancak özelleştirme tarihi sonrası döneme ilişkin
bir ihtilafın söz konusu olması halinde özel hukuk hükümlerinin
uygulanabileceği gerçeği dikkate alındığında; davacı elektrik dağıtım
şirketinin özelleştirilmesi öncesi kamu elinde olduğu döneme ilişkin tesis
edilen sistem kullanım cezasının iptaline ilişkin davanın İDARİ YARGI
YERİNDE görülmesi gerektiği hk.
K A R A R
Davacı :
Çoruh Elektrik Dağıtım A.Ş.
Vekilleri
: Av. M.Y.& Av. S.Y.
Davalı :
TEİAŞ Genel Müdürlüğü
Vekili :
Av. E.A.
O L A Y : Davacı vekili dava dilekçesinde özetle;
davalı idare tarafından 09.05.2013 gün ve 4246 sayılı yazısı ile davacı
şirkete gönderilen yazıda, İletim Sistemi Sistem Kullanım ve İşletim
Tarifelerine Hesaplama Yöntem Bildirimi’nin 1.5. maddesinde belirtilen; "iletim sisteminde doğrudan bağlı tüketiciler ve dağıtım
lisansına sahip tüzel kişilerin iletim sisteminin her bir ölçüm noktasında
çekecekleri endüktif reaktif enerjinin/verecekleri kapasite reaktif
enerjinin, aktif enerjiye oranının ilgili mevzuata uygun olmaması"
gerekçesi ile "Aralık
2009-Aralık 2012 dönemleri arasında aylık olarak hesaplanan sistem kullanım
ceza faturalarının tebliğ ettirerek ödenmemesi durumunda Amme Alacaklarının
Tahsili Usulü Hakkındaki Kanunun 51.maddesi kapsamında yasal yollara
gidileceği" bildiriminde bulunduğunu; ancak söz konusu ceza
faturasının tamamı ile hukuka aykırı olduğunu iddia etmiş, gerekçe olarak
da;
Davacı şirkete kesilen faturanın dayanağı olan,
Elektrik Piyasasında İletim ve Dağıtım Sistemlerine Bağlantı ve Sistem
Kullanım Hakkındaki Tebliğin 27.03.2003 gün ve 25061 sayılı Resmi Gazete’de
yayınlanarak yürürlüğe girdiğini; yine ceza faturasının dayanağı olan
Bağlantı ve Sistem Kullanım Anlaşması ile Yöntem Bildirimi’nin 21.12.2006
gün ve 1029 sayılı EPDK Kurul Kararı ile onaylanarak 29.12.2006 gün ve
26391 sayılı Resmi Gazete’de yayınlanarak yürürlüğe girdiğini, oysa davacı şirketin 1.10.2010
tarihinde özelleştirildiğini, ceza faturalarına esas işlem tarihinin ise;
Mart 2010 tarihine ait olduğunu, yani anılan tarihlerde davacı şirketin
Devlete ait olması nedeni ile davacı kurumun bir sorumluluğunun olmadığını,
TEİAŞ Genel Müdürlüğü ile TEDAŞ Genel Müdürlüğü
arasında 08.03 2007 tarihli mutabakat metni imzalandığını söz konusu
mutabakat metninde ; "Kamu
mülkiyetinde olan Dağıtım Şirketlerinin, personel yetersizliği ve yatırım
ödeneklerinin kısıtlılığı nedenleriyle gerekli altyapının tamamlanamamış
olması, eleman yetersizliğinden dolayı bakım-onarım faaliyetlerinin
istenilen seviyede yapılamaması dikkate alınarak, Sistem Kullanım
Anlaşmalarındaki Cezai Şartlar başlıklı 10 uncu maddede ve Yöntem
Bildiriminin 1.5 inci maddesinde yer aleti cezai hükümlerini 3 yıl Dağıtım
Şirketlerine uygulanması yönünde TEDAŞ ve Dağıtım Şirketlerinin EPDK
nezdinde muafiyet talebinde bulunması, Sistem Kullanım
Antlaşmasının Karşılıklı Yükümlülükler Başlıklı A-1 bendinin dördüncü
fıkrasında yer alan 15 günlük ödeme suresinin
30 güne çıkarılması ve ödeme
süresi içersinde ödeme yapılmaması halinde uygulanacak 6183 sayılı Kanunun
51 inci maddesine göre hesaplatılacak gecikme zammının günlük olarak
uygulanması yönünde ilgili mevzuatta gerekli düzenlemelerin yapılması
amacıyla TEDAŞ ve Dağıtım Şirketlerinin EPDK nezdinde girişimde
bulunması," hususlarında
mutabakata varıldığını ve Yöntem Bildiriminin 1.5.maddesindeki cezai hükümlerin
3 yıl dağıtım Şirketlerine uygulanmaması yönünde karar alındığını, bu
mutabakat uyarınca davalı idareye yapılan müracaata verilen 9.5.2013 gün ve
4246 numaralı cevapta, muafiyet anlaşması ile ilgili bir müracaatın
olmaması nedeni ile cezai işlemlerin uygulandığı cevabının verildiğini,
oysa söz konusu tarihte davacı kurumun henüz özelleştirilmediğini, bu
nedenle kendilerinin müracaat imkanının zaten bulunmadığını, bu nedenle de
yapılan işlemin hukuka aykırı olduğunu;
6446 sayılı Enerji Piyasası
Kanunu’nun 16. Maddesinde Yaptırımlar, Yaptırımların Uygulanmasında usul ve
Para Cezaları’nın düzenlendiğini, bu maddede, Yöntem Bildiriminin 1.5.
maddesinde belirtilen hususa yer verilmediğini, maddede belirtilen
sebeplerin sınırlı sayıda olduğunu ve yorum yolu ile genişletilemeyeceğini,
bu nedenle de yapılan işlemin dayanağının olmadığını ve hukuka aykırı
olduğunu; ayrıca 6446 sayılı Kanun uyarınca ceza verme yetkisinin EPDK’ya
ait olduğunu, oysa davacıya kesinlen ceza faturasının TEİAŞ tarafından
tanzim edildiğini, bu itibarla da yapılan işlemin hukuka aykırı olduğunu,
Ceza Faturasının dayanağı olarak
gösterilen Yöntem Bildirimi’nin, Elektrik
Piyasasında iletim ve Dağıtım Sistemlerine Bağlantı ve Sistem Kullanımı
Hakkında Tebliğin Geçici 3 maddesine de aykırı olduğunu, söz konusu maddede
“Bağlantı ve sistem kullanımına
ilişkin standart anlaşmalar kullanıcı özellikleri dikkate alınarak TEİAŞ ve
Türkiye Elektrik Dağıtım A.Ş. tarafından bu Tebliğin yayım tarihini izleyen
otuz gün içerisinde hazırlanarak Kuruma sunulur. Kullanıcıların lisans
almamış olması ve kullanıcılar ile sistem kullanım anlaşmalarının
yapılmamış olması, bu kullanıcıların Elektrik Piyasası Tarifeler
Yönetmeliği uyarınca onaylanan sistem kullanım bedelini ve/veya sistem
bedelini TEİAŞ ve/veya dağıtım Şirketine ödeme yükümlülüklerini ortadan kaldırmaz.
Ancak, dağıtım sistemine bağlı üretim faaliyeti gösteren tüzel kişilere, 1
Ocak 2004 tarihine kadar dağıtım sistemi kullanım fiyatı üzerinden
belirlenen bedel tahakkuk ettirilmez.” şeklindeki düzenleme ile ceza
tanzimi hususunda yöN.meliğe atıf yaptığını, oysa gerek yönetmelikte
gerekse tebliğde sadece sitem kullanım ve/ veya işletim ücretinin düzenlendiğini,
sistem kullanım ceza ücretinden bahsedilmediğini, bu nedenle de yapılan
işlemin dayanaksız ve hukuka aykırı olduğunu,
Yöntem bildiriminin 4.16. maddesindeki "sistem kullanım anlaşmasının
yapılmamış olması halinde bu Yöntem Bildiriminin 1.5.maddesi (para cezası)
bu kullanıcılar için uygulanacaktır." şeklindeki düzenlemenin,
özelleştirme öncesi dönemde, davalı idarece tek taraflı olarak yapılması
nedenleri ile davacı açısından uygulanmasının hukuken mümkün olmadığını,
söz konusu uygulamanın gerek cezaların şahsiliği ilkesine gerekse iyiniyet
kurallarına aykırı olduğunu,
Davalı tarafından gönderilen ceza faturasının
tahsilinde izlenen usulün de hukuka aykırı olduğunu, 6183 sayılı Yasa’nın
55. maddesinde, para cezasının tahsili öncesinde davacı kuruma ödeme emri
gönderilmesi gerektiğinin ve yine aynı maddede belirtilen yasal sürelerin
beklenmesi gerektiğinin düzenlendiğini, ancak; davalı idarece söz konusu
usuli prosedürün izlenmediğini bu şekilde davacının yasal itiraz haklarını
kullanmasına engel olunduğunu,
Davalı tarafından talep edilen para cezasının 6183
sayılı Yasa’nın 102. Maddesi gereğince zamanaşımına uğradığını, bu anlamda
davalı idarenin gecikme zammı talebinde 6183 sayılı yasaya dayanıp,
zamanaşımı konusunda 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’na dayanmasının kendi
içinde çelişkiye sebebiyet verdiğini, davalı idarece yapılan işlemin bu
yönü ile de hukuka aykırı olduğunu,
2007-2009 tarihleri arasında henüz özelleştirmesi
yapılmamış ve mülkiyeti kamuda olan şirket Yetkililerine Davalı idarece
hiçbir uyarıda bulunulmadığını, Şirketin ihlali düzeltici önlem alma ve
cezayı ortadan kaldırma olanağının bu şekilde elinden alındığını, davalı
idareye bu konuda yapılan itiraza verilen cevapta, davalı idarenin böyle
bir yükümlülüğünün olmadığının belirtildiğini, davalı idarenin bu davranışı
ile ortaya çıkan geriye dönük olarak çok ciddi para cezalarına
hükmetmesinin, Ceza Hukuku’nun genel ilkeleri ve hakkaniyet ile bağdaşmadığını,
Ceza Faturasına esas tutanakların davalı idarece
tek taraflı olarak tanzim edildiğini, bu konuda davacının savunmasının
alınmadığını, ceza faturasına dayanak olan Yöntem Bildiriminin 1.5.
maddesindeki ihlallerin giderilmesinin davacıdan istenmediğini, söz konusu
uygulamanın Enerji Piyasası Kanunu’nun tebliği düzenleyen 21. maddesine de
aykırı olduğunu,
Ceza Faturasının dayanağı olan Yöntem Bildirimi’nin
halen Resmi gazetede yayınlanmamış olması nedeni ile geçerliliğinin de
şüpheli olduğunu,
Dava konusu ceza faturasının, 27/03/2003 tarihli ve
25061 sayılı Resmi Gazete'de yayımlanan Elektrik Piyasasında iletim ve
Dağıtım Sistemlerine Bağlantı ve Sistem Kullanımı Hakkında Tebliğin Ortak
Hükümler bolumu Ödeme Prosedürü başlıklı 15.maddesinde belirtilen prosedüre
aykırı şekilde aylık olarak değil, 2007-2009 yıllarına ait 27 adet fatura
tek bir seferde tahakkuk ettirildiğini, bu itibarla da yapılan işlemin
hukuka aykırı olduğunu belirterek N.icede davalı idare'nin; "iletim sistemi, sistem kullanım
ve sistem işletim tarifelerini hesaplama yöntem bildiriminin
1.5.maddesi" hükmünün ihlali gerekçesi ile Müvekkil şirkete
cezai yaptırım olarak tebliğ ettiği 29.04.2013 gün ve 079053 sayılı
194.340,21 TL’lik sistem kullanım ceza faturası işleminin yetki, şekil,
sebep, konu ve maksat yönlerinden hukuka aykırı olduğundan iptaline karar
verilmesi istemi ile idari yargıda dava açmıştır.
Davalı Türkiye Elektrik İletim AŞ. vekili süresi
içerisinde sunduğu cevap dilekçesinde özetle; görev itirazında bulunmuştur.
Ankara 6. İdare Mahkemesi; 11.9.2013 gün ve
2013/1036 Esas sayılı kararı ile, 2577 sayılı idari Yargılama Usulü
Kanunu'nun 2. maddesinde; "İdari dava türleri, idari işlemler hakkında
yetki, şekil, sebep, konu ve maksat yönlerinden biri ile hukuka aykırı
olduklarından dolayı açılan iptal davaları; idari işlem ve eylemlerden
dolayı kişisel hakları doğrudan muhtel olanlar tarafından açılan tam yargı
davaları; kamu hizmetlerinden birinin yürütülmesi için yapılan her türlü
idari sözleşmelerden dolayı açılan davalar” olarak sayıldığını ve idari
yargının idari eylem ve işlemlerin hukuka uygunluğunun denetimini yapmakla
görevli olduğunu, 4628 sayılı Elektrik Piyasası Kanunu'nun 1. maddesinin
birinci fıkrasında bu Kanunun amacının, elektriğin yeterli, kaliteli,
sürekli, düşük maliyetli ve çevreyle uyumlu bir şekilde tüketicilerin
kullanımına sunulması için. rekabet ortamında özel hukuk hükümlerine göre
faaliyet gösterebilecek, mali açıdan güçlü, istikrarlı ve şeffaf bir
elektrik enerjisi piyasasının oluşturulması ve bu piyasada bağımsız bir
düzenleme ve denetimin sağlanması olduğu hükmüne yer verildiğini, iletim
Sistemi Sistem Kullanım ve Sistem İletim Tarifelerini Hesaplama Yöntem
Bildiriminin 1.5. maddesinde; ".....Sistem Kullanım Anlaşması
Bulunmaksızın iletim sistemini kullanmakta olan kullanıcılar, iletim
sisteminde ar güvenirliği ve kalitesinin sağlanması amacıyla aşağıda yer
alan ihlallerle karşılaşılması halinde ilgili cezai işleme tabi
olacaktır." düzenlemesinin yer aldığını ve devamında ihlallerin tanımı
yapılarak, bu ihlaller karşılığında kullanıcı tarafından TEIAŞ'a ödenmesi
gereken cezaların belirtildiğini; dava dosyasının incelenmesinden; her ne
kadar davalı idarece uyuşmazlığın faturadan kaynaklı olması nedeniyle bu
davanın adli yargıda görülmesi gerektiği ileri sürülerek görev itirazında
bulunulmuş ise de; dava konusu sistem kullanım para cezasının davalı idare
ile davacı arasında tarafların serbest iradesine dayalı ve ticari nitelikte
olan Sistem Kullanım Anlatması uyarınca verilmediğini, taraflar arasında bu
şekilde bir anlaşma olmaması nedeniyle iletim Sistemi, Sistem Kullanım ve
Sistem iletim Tarifelerini Hesaplama Yöntem Bildiriminin 1.5. maddesi
uyarınca kamu gücüne dayalı olarak re'sen ve tek yanlı irade açıklaması
sonucu verildiğini, bu nedenle davanın görüm ve çözümünün idari yargı
yerlerinin görev alanına ait olduğunu belirterek, davalı vekilinin görev
itirazının reddine karar vermiştir.
Davalı Türkiye Elektrik İletim AŞ.
vekilinin, adli yargı yararına olumlu görev uyuşmazlığı çıkartılması yolunda
süresi içinde verdiği dilekçesi üzerine, dava dosyası Yargıtay Cumhuriyet
Başsavcılığı'na gönderilmiştir.
Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı aynen, “233 sayılı Kanun Hükmünde Kararnamenin (KHK) 3.
maddesine ve 20.02.2001 tarih ve 4628 sayılı Elektrik Piyasası Kanununa
dayanılarak çıkarılan ve 02.03.2001 tarihinde yürürlüğe giren 05.02.2001
tarih ve 2001/2026 sayılı Bakanlar Kurulu Kararı uyarınca TEAŞ; Türkiye
Elektrik İletim AŞ (TEİAŞ), Elektrik Üretim AŞ (EÜAŞ) ve Türkiye Elektrik
Ticaret ve Taahhüt AŞ (TETAŞ) unvanlarında, anonim şirket statüsünde, üç
ayrı iktisadi devlet teşekkülü şeklinde teşkilatlandırılmıştır.
TEİAŞ,
devletin genel enerji politikasına uygun olarak, ülkedeki tüm iletim
tesislerini devralmak, elektrik iletimi, yük tevzi ve işletme planlaması
hizmetlerini yürütmek üzere 01.10.2001 tarihinde faaliyete geçirilmiştir.
TEİAŞ,
233 sayılı KHK sistemi içinde, iktisadi devlet teşekkülü olarak ve mevcut
mevzuat ve ana statüsü hükümleri çerçevesinde, Enerji Piyasası Düzenleme
Kurumundan (EPDK) 13.03.2003 tarihinde aldığı iletim lisansı çerçevesinde,
yeni piyasa yapısına uygun çıkarılması talebinde bulunulduğu
anlaşılmaktadır.
Sorunun
çözümü için davanın tarafı olan şirket tüzel kişiliklerinin hukuki statüsü
ile davanın konusunun belirlenmesi gerekmektedir.
233
sayılı Kanun Hükmünde Kararnamenin (KHK) 3. maddesine ve 20.02.2001 tarih
ve 4628 sayılı Elektrik Piyasası Kanununa dayanılarak çıkarılan ve
02.03.2001 tarihli 24334 sayılı RG.de yayımlanarak yürürlüğe giren
05.02.2001 tarih ve 2001/2026 sayılı Bakanlar Kurulu Kararının 1. Maddesi
uyarınca, 12.08.1993 tarih ve 93/4789 sayılı Bakanlar Kurulu Kararı ile
Türkiye Elektrik Kurumunun 1994 yılında Türkiye Elektrik Üretim İletim
A.Ş.(TEAŞ) ve Türkiye Elektrik Dağıtım A.Ş.(TEDAŞ) olarak yapılandırmasından
sonra, 05 Şubat 2001 tarih ve 2001/2026 sayılı Bakanlar Kurulu Kararı ile
Türkiye Elektrik Üretim İletim A.Ş. 01.10.2001 tarihinden itibaren; 1)
Türkiye Elektrik Ticaret ve Taahhüt A.Ş. (TETAŞ), 2) Elektrik Üretim A.Ş.
(EÜAŞ) ve 3) Türkiye Elektrik iletim A.Ş. (TEIAŞ) olmak üzere üç ayrı Kamu
iktisadi Teşekkülü olarak yeniden yapılandırılmıştır. Kararın 2. maddesine
göre ise, Söz konusu iktisadi devlet teşekküllerinin faaliyet konularının
kapsamı, merkezleri ve sermayeleri ana statülerinde belirtilir.
Yüksek
Planlama Kurulunun (YPK) 11.06.2001 tarih ve 2001/T-19 sayılı kararı ile
onaylanmış, 29.06.2001 tarih ve 24447 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanarak
yürürlüğe giren TEİAŞ Anastatüsünün 3. maddesinde "Bu Anastatü ile
teşkil olunan Türkiye Elektrik iletim A.Ş. (Teşekkül) tüzel kişiliğe sahip,
faaliyetlerinde özerk ve sorumluluğu sermayesiyle sınırlı bir İktisadi
Devlet Teşekkülüdür." hükmü, 21. maddesinde ise, "Bu Anastatüde
bulunmayan hususlarda K.H.K. hükümleri uygulanır" hükmü bulunmaktadır.
233 sayılı
Kamu iktisadi Teşebbüsleri Hakkında Kanun Hükmünde Kararnamenin 4.
maddesindeki "1. Teşebbüsler tüzelkişiliğe sahiptir. /2. Teşebbüsler,
bu Kanun Hükmünde Kararname ile saklı tutulan hususlar dışında özel hukuk
hükümlerine tabidir./3. Teşebbüsler, Genel Muhasebe Kanunu ile Devlet İhale
Kanunu hükümlerine ve denetimine tabi değildir./4. Teşebbüslerin
sorumlulukları sermayeleri ile sınırlıdır. Teşebbüslerin sermayesi, ilgili
bakanlığın talebi üzerine Koordinasyon Kurulunca tespit edilir." hükmü
ile teşebbüslerin faaliyetlerinde özel hukuk hükümlerine tabi olacağı
belirlenmiştir.
Diğer
taraftan, Bakanlar Kurulunun 12.08.1993 tarih ve 93/4789 sayılı kararı ile,
Türkiye Elektrik Üretim-İletim A.Ş. (TEAŞ) ve Türkiye Elektrik Dağıtım A.Ş.
(TEDAŞ) adı altında iki ayrı İktisadi Devlet Teşekkülü olarak yeniden
yapılandırılmıştır. 1994 yılında TEAŞ ve TEDAŞ tüzel kişiliklerine
kavuşmuşlardır.
Bugün
Elektrik dağıtım ve perakende satış sektöründe rekabete dayalı bir ortamın
oluşturulması ve gerekli reformların yapılmasını teminen dağıtım bölgeleri
baz alınarak Kamu mülkiyetindeki elektrik işletmelerinin yeniden yapılandırılması
suretiyle elektrik enerjisi dağıtım hizmetlerinin özelleştirilmesine karar
verilmiş ve TEDAŞ 02.04.2004 tarih ve 2004/22 sayılı Özelleştirme Yüksek
Kurulu Kararı ile özelleştirme kapsam ve programına alınmıştır. Dağıtım
bölgeleri yeniden belirlenerek, Türkiye 21 dağıtım bölgesine ayrılmıştır.
Bu kapsamda ÇEDAŞ kurumu da özelleştirme kapsamında 233 sayılı KHK tabi bir
teşebbüs olup yukarıda açıklanan hükümler davacı taraf içinde geçerlidir.
Davaya
konu işlem ise, davalı tarafın sözleşmeye dayalı cezai şart uygulamasından
kaynaklanan bir işlem olmakla, yukarıdaki açıklamalar ile birlikte
değerlendirildiğinde davaya konu, cezai şartın faturalandırılmasından
ibaret işlemin özel hukuk hükümlerine göre adli yargı yerinde görüm ve
çözümü gerektiği anlaşılmaktadır. Benzer konuda, Uyuşmazlık Mahkemesinin
emsal teşkil eden, E:2012/129 K:2013/621 K.T:13.05.2013 tarihli "Dicle
Elektrik Dağıtım AŞ hakkında Sistem Kullanım Anlaşmasının 10. maddesi ve
Yöntem Bildiriminin 1.5 maddesi uyarıca ceza faturası düzenlenerek bunların
bildirimine ilişkin Türkiye Elektrik iletim Anonim Şirketi Genel Müdürlüğü
işlemi ile aynı yazı ekinde yer alan ceza faturasının iptali ve yürütmenin
durdurulması istemiyle açılan davanın, cezai şartın yer aldığı Sistem
Kullanım Anlaşmasının kamu hukuku ağırlıklı değil, tarafların serbest
iradeleri ile oluştuğu, olayda idarece kamu gücüne dayalı resen ve tek
yanlı olarak tesis edilmiş bir işlemin söz konusu olmadığı hususları
gözetildiğinde ADLİ YARGI YERİNDE görülmesi gerektiği hk." Özet
başlıklı kararı da aynı yöndedir.” demek suretiyle, 2247 sayılı Kanun'un
10. ve 13. maddeleri gereğince, olumlu görev uyuşmazlığı çıkarılmasına ve
dosyanın Uyuşmazlık Mahkemesi Başkanlığına gönderilmesine karar
vermiştir.
Başkanlıkça, 2247 sayılı Yasa’nın 13.
maddesine göre Danıştay Başsavcısı’nın da yazılı düşüncesi istenilmiştir.
Danıştay
Başsavcısı aynen, “İdari Yargı Düzeni, hukuk devletlerinde, hukuka bağlı
olması gereken kamu idaresinin işlem ve eylemlerinin hukuka uygunluğunun
yargısal yöntemlerle denetlenmesinin sağlanması amacıyla var olan yargı
düzenidir. Bu yargı düzenine mensup mahkemelerde açılacak iptal davalarının
konusu ise, 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu'nun 2'nci maddesinin
1'inci fıkrasının (a) bendinde, idari işlemler olarak gösterilmiştir.
Gerek
Uygulama, gerekse Öğreti'de, idari işlemin tanımı, idarenin kamu hizmetinin
yürütümü amacıyla ve tek yanlı irade açıklamasıyla tesis etmiş olduğu kesin
ve yürütülmesi gerekli işlemler olarak yapılmaktadır. Bu tanıma göre, idari
yargı yerlerinde iptal davasına konu edilecek hukuksal işlemlerin;
öncelikle, kamu idaresinin işlemi olması, kamu hizmetinin yürütülmesi
amacıyla tesis edilmiş bulunması, kamu idaresinin tek yanlı irade
açıklamasının ürünü olması ve nihayet kesin ve icrai nitelikte olması
zorunludur.
Olumlu
görev uyuşmazlığı çıkarılan davada; davacı elektrik dağıtım şirketinin,
İletim Sistemi, Sistem Kullanım ve Sistem İletişim Tarifelerini Hesaplama
Yöntem Bildirimi (kararın ilerleyen kısımlarında kısaca Yöntem Bildirimi
olarak adlandırılacaktır)’nin 1.5. maddesi gereğince davalı idarece ceza
faturası düzenlenmesine ilişkin işlemin dava konusu edildiği anlaşılmakta
olup; dava konusu ceza işleminin kamu tüzel kişiliğine sahip davalı ile
davacı arasında imzalanan özel hukuk ilişkisine dayanan bir anlaşmaya
dayalı olmadığı gibi akdi bir ilişkiye de dayalı olmadığı, davalı idare
tarafından kamu gücüne dayalı olarak tek yanlı iradeye dayalı olarak tesis
edildiği anlaşıldığından idari işlem niteliğinde olan dava konusu işleme
karşı açılan davanın görüm ve çözümünde "İdari Yargı Yerinin"
görevli olduğu sonucuna varılmıştır.” demek suretiyle, 2247 sayılı Kanunun 13' üncü maddesi uyarınca
yapılan başvurunun kabulüne hukuki olanak bulunmadığı yolunda yazılı
düşünce vermiştir.
İNCELEME VE GEREKÇE :
Uyuşmazlık Mahkemesi Hukuk Bölümü’nün, Serdar
ÖZGÜLDÜR’ün Başkanlığında, Üyeler: Eyüp Sabri BAYDAR, Ali ÇOLAK, Nurdane
TOPUZ, Ertuğrul ARSLANOĞLU, Ayhan AKARSU ve Mehmet AKBULUT’un
katılımlarıyla yapılan 2.6.2014 günlü toplantısında:
l-İLK İNCELEME: Başvuru yazısı ve dava dosyası örneği
üzerinde 2247 sayılı Yasa'nın 27. maddesi gereğince yapılan incelemeye
göre, davalı Türkiye Elektrik İletim AŞ.
vekilinin anılan Yasanın 10/2. maddesinde öngörülen yönteme uygun
olarak yaptığı görev itirazının reddedilmesi ve dahi 12/1. maddede
belirtilen süre içinde başvuruda bulunması üzerine Yargıtay Cumhuriyet
Başsavcısı'nca davalı Türkiye Elektrik
İletim AŞ. bakımından 10.maddede öngörülen biçimde olumlu görev
uyuşmazlığı çıkarıldığı anlaşılmaktadır. Usule ilişkin herhangi bir
noksanlık bulunmadığından görev uyuşmazlığının esasının incelenmesine oy
birliği ile karar verildi.
II-ESASIN İNCELENMESİ: Raportör-Hakim Selim Şamil
KAYNAK’ın, davanın çözümünde idari yargının görevli olduğu yolundaki raporu
ile dosyadaki belgeler okunduktan; ilgili Başsavcılarca görevlendirilen
Yargıtay Cumhuriyet Savcısı Mehmet BAYHAN’ın davada adli yargının, Danıştay
Savcısı Mehmet Ali GÜMÜŞ ise davada idari yargının görevli olduğu yolundaki
sözlü açıklamaları da dinlendikten sonra GEREĞİ GÖRÜŞÜLÜP DÜŞÜNÜLDÜ:
Dava,
davacı şirkete, İletim Sistemi, Sistem Kullanım ve Sistem İşletim
Tarifelerini Hesaplama Yöntem Bildiriminin 1.5. maddesinde yer alan
"iletim sistemine doğrudan bağlı tüketiciler ve dağıtım lisansına
sahip tüzel kişilerin iletim sisteminin her bir ölçüm noktasında
çekecekleri endüktif reaktif enerjinin/verecekleri kapasitif reaktif
enerjinin, aktif enerjiye oranının ilgili mevzuata uygun olmaması" hükmünün
ihlal edildiği gerekçesiyle, 194.340,21 TL tutarındaki Mart 2010 dönemine
ait sistem kullanım cezası verilmesine ilişkin 29.04.2013 gün ve 079053
sayılı ceza faturası işleminin iptali istemiyle açılmıştır.
Evvelce
konu bir başka dosya münasebetiyle Mahkememiz gündemine gelmiş olup,
13.5.2013 tarih ve E.2012/129, K.2013/621 sayılı kararımızla adli yargı
yeri görevli kılınmış olmakla beraber; elde edilen yeni bilgi ve belgeler
uyarınca konunun yeniden ele alınarak değerlendirme yapılmasında hukuki
yarar bulunmaktadır.
Mahkememizce
yapılan araştırmalar Neticesinde; Özelleştirme Yüksek Kurulu’nun 7.6.2010
gün ve 2010/36 sayılı Kararı ile Türkiye Elektrik Dağıtım A.Ş.’nin Çoruh
Elektrik AŞ.’ndeki %100 hissesinin, 227.000.000 ABD doları bedelle Aksa
Elektrik Perakende Satış A.Ş.’ne devredilmesine karar verildiği, davacı ile
davalı arasında bu devre istinaden 29.03.2010 tarihli Sistem Kullanım
Antlaşmasının imzalandığı, sonrasında hisse devrinin 31.12.2010 tarihinde tamamı
ile gerçekleşmesi ile Çoruh Elektrik A.Ş.’nın özelleştirme işleminin
tamamlandığı, sonrasında davalı kurum tarafından, taraflar arasında
imzalanan sistem kullanım anlaşmasının 10. Maddesinde belirtilen cezai
şartlarından 14. bentte belirtilen yükümlülüğün Mart 2010 tarihinde tespit
edilen ihlali nedeni ile davacı kuruma 194.340,21 TL ceza kesildiği, davacı
vekili tarafından, kesilen fatura tarihi itibari ile henüz davacı şirketin
özelleştirilmediğini, bu nedenle kendilerinin ceza faturasına konu meblağdan
sorumlu olmadıklarını belirterek, idare mahkemesinde dava açtığı, davalı
vekilinin süresinde yargı yolu itirazında bulunması üzerine dosyanın
mahkememiz önüne geldiği tespit edilmiştir.
Yukarıdaki
açıklamalardan da anlaşılacağı üzere, görev uyuşmazlığına neden olan sorun,
dava konusu ceza faturasının idari işlem niteliği taşıyıp taşımadığı
hususudur. Bu nedenle dava konusu işlemin niteliğinin belirlenmesi gerekmektedir.
En temel tanımı ile idari işlem; idari fonksiyonun yerine getirtilmesi için
yapılan kamu hukuku işlemleridir ve bu işlemleri diğer işlemlerden ayıran
üç temel özelliği vardır. Bunlar; İdare tarafından, tek taraflı irade beyanı
ile, üstün yetki ve ayrıcalıklar kullanılmak sureti ile yapılmasıdır. Dava
konusu ceza faturasının, bu özellikleri taşıyıp taşımadığı hususu, konunun
anlaşılabilirliğini artırmak açısından ayrı başlıklar altında
incelenmiştir. Ayrıca, ceza faturasına esas tarihler itibari ile davacı ile
davalı arasındaki ilişkisinin hukuki statüsü de ayrı bir başlık altında
incelenecektir.
İşlemin İdare Tarafından Yapılmış Olması :
Dava
konusu ceza faturası TEİAŞ tarafından düzenlenmiştir. Bu noktada TEİAŞ’nın
hukuki niteliğinin belirlenmesi gerekmektedir. Ancak bu başlık altındaki
açıklamalarımıza geçmeden önce belirtilmesi gereken önemli bir husus, tüm
tespit ve değerlendirmelerin dava konusu ceza faturasının tanzim tarihi
olan 29.01.2013 tarihi itibari ile yürürlükte bulunan 4628 sayılı Kanun
çerçevesinde yapıldığı, 30.03.2013 gün ve 28603 sayılı Resmi Gazete’de yayınlanarak
yürürlüğe giren 14.03.2013 gün ve 6446 sayılı Enerji Piyasası Kanunu’nun
değerlendirmeye alınmadığıdır.
Elektrik sektöründeki dağınık yapıyı ortadan
kaldırmak ve işletme bütünlüğünü sağlamak amacıyla 1312 sayılı Kanun ile
Türkiye Elektrik Kurumu (TEK) kurulmuş, imtiyazlı şirketlerin görev
bölgeleri ve belediye sınırları dışında tüm yurtta elektriğin üretim,
iletim, dağıtım ve satış hizmetleri TEK bünyesinde toplanmıştır.
Hizmetlerin daha etkin, daha verimli ve çağdaş bir şekilde sürdürülebilmesi
amacıyla ve özelleştirme politikaları çerçevesinde TEK, Bakanlar Kurulunun
12.8.1993 tarih ve 93/4789 sayılı Kararı ile, Türkiye Elektrik
Üretim-İletim A.Ş. (TEAŞ) ve Türkiye Elektrik Dağıtım A.Ş. (TEDAŞ) adı
altında iki ayrı İktisadi Devlet Teşekkülü olarak yeniden
yapılandırılmıştır.
233 sayılı Kanun
Hükmünde Kararname'nin (KHK) 3.maddesine ve 20.02.2001 tarih ve 4628 sayılı
Elektrik Piyasası Kanununa dayanılarak çıkarılan ve 02.03.2001 tarihinde
yürürlüğe giren 05.02.2001 tarih ye 2001/2026 sayılı Bakanlar Kurulu Kararı
uyarınca TEAŞ; Türkiye Elektrik İletim AŞ (TEİAŞ), Elektrik Üretim AŞ
(EÜAŞ) ve Türkiye Elektrik Ticaret ve Taahhüt AŞ (TETAŞ) unvanlarında, anonim
şirket statüsünde, üç ayrı iktisadi devlet teşekkülü şeklinde
teşkilatlandırılmıştır.
26.12.2001 gün ve 24622 sayılı Resmi Gazetede yayınlanarak yürürlüğe
giren 4628 sayılı Kanun (kararın ilerleyen
kısımlarında kısaca 4628 sayılı Kanun olarak adlandırılacaktır)’un 2.maddesinin, iletim hizmetini düzenleyen “b” bendinde; “İletim faaliyeti gösterebilecek tüzel kişiler:
Elektrik enerjisi iletim faaliyetleri Türkiye Elektrik İletim Anonim
Şirketi tarafından yürütülür.
Kamu mülkiyetindeki tüm iletim tesislerini
devralmak, kurulması öngörülen yeni iletim tesisleri için iletim yatırım
planı yapmak, yeni iletim tesislerini kurmak ve işletmek, Türkiye Elektrik
İletim Anonim Şirketinin görevidir.
(Değişik paragraf: 09/07/2008 - 5784 S.K./2. md.) Türkiye Elektrik İletim Anonim
Şirketi; ayrıca, Kurul onayına tabi olan iletim, bağlantı ve sistem
kullanım tarifelerini ve şebeke Yönetmeliğini hazırlar, revize eder,
deN.ler ve yük dağıtımı ile frekans kontrolünü gerçekleştirir, iletim
sisteminde ikame ve kapasite artırımı yapar, gerçek zamanlı sistem
güvenilirliğini izler, sistem güvenilirliğini ve elektrik enerjisinin
öngörülen kalite koşullarında sunulmasını sağlamak üzere gerekli yan
hizmetleri belirler ve bu hizmetleri Yan Hizmetler Yönetmeliği hükümleri
doğrultusunda sağlar.
Türkiye Elektrik İletim Anonim Şirketi, Bakanlığın
kararı doğrultusunda uluslararası enterkonneksiyon çalışmalarını yapar,
iletim sistemine bağlı ve/veya bağlanacak olan serbest tüketiciler dahil
tüm sistem kullanıcılarına şebeke Yönetmeliği ve iletim lisansı hükümleri
doğrultusunda eşit taraflar arasında ayrım gözetmeksizin iletim ve bağlantı
hizmeti sunar.
Piyasanın gelişimine bağlı olarak Kurul kararı
doğrultusunda yeni ticaret yöntemleri ve satış kanallarının uygulanabilmesine
yönelik alt yapının geliştirilmesi ve uygulanması Türkiye Elektrik İletim
Anonim Şirketi tarafından yürütülür.
Türkiye Elektrik İletim Anonim Şirketi, yönetmelik
çerçevesinde, dağıtım şirketleri tarafından hazırlanan talep tahminlerini
esas alarak üretim kapasite projeksiyonunu hazırlar ve Kurul onayına sunar.
(Değişik paragraf: 09/07/2008 - 5784 S.K./2. md.) İletim şebekesi dışında, ulusal
iletim sistemi için geçerli standartlara uygun olan ve üretim faaliyeti
gösteren tüzel kişinin lisansı kapsamındaki üretim tesisi ile müşterileri
ve/veya iştirakleri ve/veya serbest tüketiciler arasında özel direkt hat
tesisi, Türkiye Elektrik İletim Anonim Şirketi ile üretim faaliyeti
gösteren tüzel kişi arasında yapılacak kontrol anlaşması ile mümkündür.
(Ek paragraf: 09/07/2008 - 5784 S.K./2. md.) Türkiye Elektrik İletim Anonim
Şirketi, uluslararası enterkonneksiyon hatlarının ulusal sınırlar dışında
kalan kısmının tesisi ve işletilmesini yapabilir ve/veya bu amaçla
uluslararası şirket kurabilir ve/veya kurulmuş uluslararası şirketlere
ortak olabilir ve bölgesel piyasaların işletilmesine ilişkin
organizasyonlara katılabilir.” şeklindeki düzenleme ile elektrik iletim
görevinin TEİAŞ’e verildiği ve TEİAŞ’nın bu görevi ne şekilde yerine
getireceği düzenlenmiştir.
29.06.2001
gün ve 24447 sayılı Resmi Gazetede yayınlanarak yürürlüğe giren TEİAŞ Ana
Statüsü (kararın ilerleyen kısımlarında kısaca Ana Statü olarak
adlandırılacaktır)’nün 3. maddesinin 2.fıkrasında; “Teşekkül EPK, K.H.K.,
ve bu Ana statü hükümleri saklı kalmak üzere özel hukuk hükümlerine
tabiidir. “ denilmek sureti ile Enerji Piyasası Kanunu, 233 sayılı Kanun
Hükmünde Kararname ve Kuruluş Statüsü ile verilen görevler dışında
TEİAŞ’nın özel hukuk hükümlerine tabi olacağı düzenlenmiştir.
Dolayısıyla, Elektrik Piyasası Kanunu’nun yukarıda
belirtilen 2. maddesinin b bendinin 2 kısmında belirtilen “(Değişik
paragraf: 09/07/2008 - 5784 S.K./2. md.) Türkiye
Elektrik İletim Anonim Şirketi; ayrıca, Kurul onayına tabi olan iletim,
bağlantı ve sistem kullanım tarifelerini ve şebeke Yönetmeliğini hazırlar,
revize eder, deN.ler ve yük dağıtımı ile frekans kontrolünü gerçekleştirir,
iletim sisteminde ikame ve kapasite artırımı yapar, gerçek zamanlı sistem
güvenilirliğini izler, sistem güvenilirliğini ve elektrik enerjisinin
öngörülen kalite koşullarında sunulmasını sağlamak üzere gerekli yan
hizmetleri belirler ve bu hizmetleri Yan Hizmetler Yönetmeliği hükümleri
doğrultusunda sağlar.” şeklinde görevleri yerine getirdiği esnada, TEİAŞ
özel hukuk hükümlerinden ayrı tutulmuş, idare hukuku alanına dahil
edilmiştir. Bu anlamda, dava konusu işlemin, TEİAŞ’ın kamusal ağırlıklı
görevleri arasında sayıldığını söylemek yerinde olacaktır.
İşlemin Tek Taraflı İrade Beyanı İle Yapılmış
Olması:
Dava
konusu ceza faturasının, davalı TEİAŞ tarafından tek taraflı irade olarak düzenlendiğinde
herhangi bir kuşku bulunmamaktadır. Bu başlık altında irdelenmesi gereken
esas sorun, ceza faturasının dayanağını oluşturan Sistem Kullanım Anlaşması
ve bunun eki niteliğindeki İletim Sistemi Sistem Kullanım ve Sistem İşletim
Tarifelerini Hesaplama Yöntem Bildirimi’nin niteliğidir. Tarafların özgür
iradeleri ile imzaladıkları Sistem kullanım anlaşmasının ve yine tarafların
özgür iradeleri ile kabul ettikleri yöntem bildiriminin uygulanması amacı
ile tesis edilen bir işlemin, evleviyetle özel hukuk hükümlerine tabi
olacağı; aksi durumda ise idare hukuku hükümlerinin söz konusu olacağı
açıktır. Bu anlamda Sistem Kullanım Anlaşmasının ve Yöntem Bildiriminin
niteliğinin belirlenmesi önem taşımaktadır.
b.1)
Sistem Kullanım Anlaşması Yönünden :
26.12.2001 gün ve 24622 sayılı Resmi Gazetede yayınlanarak yürürlüğe
giren 4628 sayılı Kanun ‘un “Tanımlar”
başlıklı 40. Maddesinde; “Bağlantı ve sistem kullanım anlaşmaları: İlgili
bağlantı ve sistem kullanım tarifesinin fiyatları, hükümleri ve şartlarını
içeren ve bir üretim şirketi, otoprodüktör, otoprodüktör grubu, dağıtım
şirketi ya da tüketicilerin iletim sistemine ya da bir dağıtım sistemine
erişmeleri ya da bağlantı yapmaları için ilgili kullanıcıya özgü koşul ve
hükümleri kapsayan anlaşmaları ” şeklinde tanımlanmıştır.
Ana
Statüsü’nün “Tanımlar” başlıklı 2. maddesinde de, 4628 sayılı Kanun’a
paralel şekilde; “ Bağlantı ve
Sistem Kullanım Anlaşmaları: İlgili bağlantı ve sistem kullanım
tarifesinin fiyatları, hükümleri ve şartlarını içeren ve bir üretim
şirketi, otoprodüktör, otoprodüktör grubu, dağıtım şirketi ya da
tüketicilerin iletim sistemine ya da bir dağıtım sistemine erişmeleri ya da
bağlantı yapmaları için ilgili kullanıcıya özgü koşul ve hükümleri kapsayan
anlaşmaları “ şeklinde tanımlanmıştır.
Ana
Statüsü’nün 4. maddesinin 11.bendinde; “ İletim sistemine bağlı tüm
kamu ve özel tüzel kişiler, Ticaret A.Ş. ve Serbest Tüketiciler ile
Bağlantı ve Sistem Kullanım Anlaşmaları; üretim ve dağıtım kamu ve özel
tüzel kişiler ile Yan Hizmet Anlaşmaları yapmak” görev TEİAŞ’ye
verilmiştir.
4628 sayılı
Kanun’un 2. maddesinin, iletim hizmetini düzenleyen “b” bendinde; Değişik paragraf: 09/07/2008 - 5784 S.K./2. md.) Türkiye Elektrik İletim Anonim
Şirketi; ayrıca, Kurul onayına tabi olan iletim, bağlantı ve sistem
kullanım tarifelerini ve şebeke Yönetmeliğini hazırlar, revize eder,
deN.ler ve yük dağıtımı ile frekans kontrolünü gerçekleştirir, iletim
sisteminde ikame ve kapasite artırımı yapar, gerçek zamanlı sistem
güvenilirliğini izler, sistem güvenilirliğini ve elektrik enerjisinin
öngörülen kalite koşullarında sunulmasını sağlamak üzere gerekli yan
hizmetleri belirler ve bu hizmetleri Yan Hizmetler Yönetmeliği hükümleri
doğrultusunda sağlar.” denilmek sureti ile sistem kullanım anlaşmasına konu
kullanım tarifelerinin TEİAŞ tarafından EPDK’nın onayı alınmak sureti ile
hazırlanacağı belirtilmiştir.
Ana
Statüsü’nün “Tanımlar” başlıklı 2. maddesinde “Bağlantı ve Sistem Kullanım Tarifeleri: ilgili bağlantı ve
sistem kullanım anlaşmalarına dahil edilerek Teşekküle doğrudan ödenecek
olan ve iletim sistemi ya da bir dağıtım sistemine bağlantı ve sistem
kullanımı için eşit taraflar arasında ayrım yapılmaması esasına dayalı
Bağlantı fiyatları açısından şebeke yatırım maliyetlerini kapsamayan ve
bağlantı yapmış olan tüzel kişinin namına oluşan masraflar ile sınırlı olan
fiyatları, hükümleri ve şartları içeren tarifeleri “ şeklinde tanımlanmış,
aynı statünün 4. maddesinin 12. bendinde de; “İletim Tarifesi ile Bağlantı
ve Sistem Kullanım Tarifelerini hazırlamak, gerektiğinde revize etmek”
görevi TEİAŞ’ye verilmiştir.
22.01.2003
tarih ve 25001 sayılı Resmi Gazete’de Yayınlanan Elektrik Piyasası Şebeke
Yönetmeliği’nin 8. maddesinde; Ek-5
Bölüm 1'de yer alan standart planlama verileri ile iletim sistemine
bağlanacak tesis ve/veya teçhizata ilişkin bilgilerin tüzel kişi tarafından
TEİAŞ'a verildiği tarihten itibaren altmış gün içerisinde bağlantı ve/veya sistem
kullanım anlaşması TEİAŞ tarafından tüzel kişiye önerilir. TEİAŞ'ın
bağlantı ve/veya sistem kullanım anlaşması önerisini yapabilmesi için ek
bilgiye ihtiyaç duyması halinde, Ek - 5 Bölüm 2'de yer alan ayrıntılı
planlama verileri de tüzel kişiden talep edilebilir. Bu hallerde TEİAŞ
tarafından bağlantı ve/veya sistem kullanım anlaşmasının önerilmesine ilişkin
süre doksan gün olarak uygulanır. Tüzel kişi TEİAŞ'ın anlaşma önerisine
otuz gün içerisinde yazılı yanıt verir.
Tarafların mutabakatı halinde bağlantı ve/veya
sistem kullanımına ilişkin hüküm ve şartları içeren bağlantı ve/veya sistem
kullanım anlaşması imzalanır. TEİAŞ ve lisans sahibi tüzel kişinin,
bağlantı ve/veya sistem kullanımına ilişkin anlaşmanın hükümleri üzerinde
mutabakata varamamaları halinde, ihtilaflar Kanunun ve tarafların ilgili
lisanslarının hükümlerine göre Kurum tarafından çözüme kavuşturulur ve konu
hakkında alınan Kurul kararları bağlayıcıdır.
İletim sistemine halihazırda bağlı olan üretim
tesisleri ile bağlantı ve/veya sistem kullanımına ilişkin olarak üretim
tesisleri dışında gerçek ve tüzel kişiler tarafından TEİAŞ'a yapılan diğer
başvurularda da aynı süreç uygulanır.” şeklindeki düzenleme ile Dağıtım
şirketlerinin TEİAŞ ile Sistem Kullanım anlaşması ve/veya Bağlantı anlaşması
imzalaması gerektiği belirtilmiştir.
27/03/2003
tarihli ve 25061 sayılı Resmi Gazete’de yayınlanan Elektrik Piyasasında
İletim ve Dağıtım Sistemlerine Bağlantı ve Sistem Kullanımı Hakkında Tebliğ
(kararın ilerleyen kısımlarında kısaca tebliğ olarak adlandırılacaktır)’in
“İletim sistemine bağlantı ve/veya sistem kullanım anlaşmaları” başlıklı 4.
maddesinde; “İletim sistemi kullanıcıları, TEİAŞ ile Ek-1’de yer alan
anlaşmaları yapar. İletim sistemine bağlantı ve/veya sistem kullanım
anlaşmalarına ilişkin başvurular, Elektrik Piyasası Şebeke Yönetmeliğinde
belirlenen usul ve esaslara göre yapılır. Bağlantı anlaşması ve sistem
kullanım anlaşması başvuruları eşzamanlı olarak yapılır.
Bağlantı
ve/veya sistem kullanımına ilişkin olarak TEİAŞ ile iletim sistemi kullanıcısı
arasında, bu Tebliğ uyarınca TEİAŞ tarafından hazırlanan ve Kurul
tarafından onaylanan standart anlaşmalar kullanılır. Bu anlaşmaların genel
hükümlerinde, Kurul onayı olmaksızın değişiklik yapılamaz. Bağlantı
anlaşmasında fiziki bağlantıya ilişkin termin programı, sistem kullanım
anlaşmasında iletim sisteminin kullanılmaya başlanması için öngörülen tarih
yer alır.
İletim
sistemine aynı bağlantı noktasından doğrudan bağlanmak isteyen birden fazla
tüketicinin ve dağıtım şirketinin bulunması ve başvuru taleplerinin tümünün
karşılanmasının mümkün olmaması halinde TEİAŞ;
a) Tüm
başvuru sahiplerini durumdan bilgilendirir,
b) Dağıtım
şirketi tarafından yapılan başvuruya öncelik tanır,
c) Bu Tebliğ
kapsamındaki yükümlülüklerin yerine getirilmesi kaydıyla başvuru sırasına
göre bağlantı ve/veya sistem kullanım anlaşmalarını imzalar.
Bağlantı
yapılması öngörülen bağlantı noktası itibarıyla sisteme bağlantı
yapılmasının mümkün olmaması durumunda TEİAŞ; gerekçelerini başvuru
sahibine yazılı olarak bildirmek suretiyle bir başka bağlantı noktası
teklif edebilir.
TEİAŞ;
alternatif bağlantı noktası gösterememesi veya teklif ettiği alternatif
bağlantı noktasının başvuru sahibi tarafından kullanılabilir bir nokta
olarak görülmemesi veya sistem kullanımı açısından kapasitenin yetersiz
olması nedeniyle genişleme yatırımı veya yeni yatırım yapılmasının gerekli
olduğu ve yeterli finansmanın mevcut olmadığı hallerde, söz konusu yatırımı
kendi adına, başvuru sahibi tarafından finansmanı sağlanarak ilgili mevzuat
kapsamındaki teknik standartlara uygun olarak yapılmasını isteyebilir. Bu
durumda; gerçekleşen yatırıma ait toplam harcama tutarı, iletim sistemi
kullanıcısı ile TEİAŞ arasında yapılacak bağlantı ve sistem kullanım
anlaşmaları çerçevesinde iletim sistemi kullanıcısının ödemekle yükümlü
olduğu iletim tarifesi bedelinden düşülür.
İletim
sistemine doğrudan bağlanmak isteyen tüketicilerin başvuruları TEİAŞ
tarafından ancak Elektrik Piyasası Lisans Yönetmeliğinin 38 inci maddesinde
belirlenen gerekçeler çerçevesinde reddedilebilir ve ret gerekçeleri
başvuru sahibine yazılı olarak bildirilir.”denilmek sureti ile Sistem
kullanım anlaşmalarının ne şekilde yapılacağı ve nasıl uygulanacağı
düzenlenmiştir.
b.2) İletim
Sistemi, Sistem Kullanım ve Sistem İletişim Tarifelerini Hesaplama Yöntem
Bildirimi Yönünden;
4628 sayılı
Kanun’un 5. maddesinde “ Bu Kanun hükümlerinin uygulanması ve bu Kanunla
kendisine verilen görevleri yerine getirmek için gerekli olan ve piyasada
rekabeti geliştirmeye yönelik olarak gerçek ve tüzel kişilerin uymaları
gereken, talimatları ve tebliğleri, şebeke Yönetmeliğini, dağıtım
Yönetmeliğini, müşteri hizmetleri Yönetmeliğini ve dengeleme ve uzlaştırma
Yönetmeliğini onaylamak.” görevi Enerji Piyasası Düzenleme Kurulu’na
verilmiştir.
Bu görev kapsamında, 21.12.2006 gün ve 1029 sayılı
EPDK Kurul Kararı ile onaylanarak Yöntem Bildirimi ile işbu dava konusu
faturanın tanzimi tarihinde yürürlükte olan 13/12/2007 tarihli ve 1407
sayılı EPDK Kurul Kararı ile onaylanarak 19.12.2007 tarih ve 26735 sayılı
Resmi Gazetede yayınlanan Yöntem Bildirimi uygulamaya konulmuştur. Söz
konusu her iki Yöntem Bildiriminde de cezai işlemler hüküm altına
alınmıştır.
Tebliğ’in Geçici 3.maddesinde; “(1) Bağlantı ve
sistem kullanımına ilişkin standart anlaşmalar kullanıcı özellikleri dikkate
alınarak TEİAŞ ve Türkiye Elektrik Dağıtım AŞ tarafından bu Tebliğin yayım
tarihini izleyen otuz gün içerisinde hazırlanarak Kuruma sunulur.
Kullanıcıların lisans almamış olması ve kullanıcılar ile sistem kullanım anlaşmalarının
yapılmamış olması, bu kullanıcıların Elektrik Piyasası Tarifeler
Yönetmeliği uyarınca onaylanan sistem kullanım bedelini ve/veya sistem
işletim bedelini TEİAŞ ve/veya dağıtım şirketine ödeme yükümlülüklerini
ortadan kaldırmaz. / Ancak, dağıtım lisansı sahibi tüzel kişilerin dağıtım
sistemine bağlı üretim faaliyeti gösteren tüzel kişiler için
belirleyecekleri dağıtım sistem kullanımına ilişkin tarifeleri Enerji
Piyasası Düzenleme Kurumunca onaylanana kadar söz konusu tüzel kişilere
dağıtım sistemi kullanım fiyatı tahakkuk ettirilmez.” hükmü yer almış;
1407 sayılı Kurul Kararının ekinde yer alan İletim
Sistemi Sistem Kullanım ve Sistem İşletim Tarifelerini Hesaplama Yöntem
Bildirimi’nin “Fiyatlandırma ile İlgili Diğer Yönetmelikler ve Anlaşmalar”
başlıklı maddesinde ise, Elektrik Piyasası Şebeke Yönetmeliği ve Elektrik
Piyasasında İletim ve Dağıtım Sistemlerine Bağlantı ve Sistem Kullanımı
Hakkında Tebliğ çerçevesinde hazırlanan bağlantı ve sistem kullanım
anlaşmalarının; kullanıcının TEİAŞ ile, (kullanıcının iletim sistemiyle)
olan bağlantısını ve/veya iletim sisteminin kullanımına ilişkin üzerinde
mutabakat sağlanmış olan teknik ayrıntıları ile iletim sisteminin kullanımı
ve/veya sisteme bağlantı konusundaki şartları belirlediği ifade edildikten
sonra, bu kapsamda kullanıcılarla iki tür anlaşma yapılacağı, bunların
Bağlantı Anlaşması ve Sistem Kullanım Anlaşması olduğu, İletim sistemine
doğrudan bağlanan kullanıcıların hem Bağlantı Anlaşması hem de Sistem
Kullanım Anlaşması yapmak zorunda oldukları hüküm altına alınmış; aynı
maddenin devamında ise;
“1.5 Bir kullanıcının, TEİAŞ ile Sistem Kullanım
Anlaşması imzalamamış olmasına rağmen iletim sistemine başlı olarak
faaliyet göstermesi, dolayısıyla iletim sistemini kullanması halinde,
Elektrik Piyasasında İletim ve Dağıtım Sistemlerine Bağlantı ve Sistem Kullanımı
Hakkında Tebliğ’in Geçici 3. maddesi uyarınca Kullanıcıların lisans almamış
olmaları ve/veya sistem kullanım anlaşmalarının yapılmamış olması halinde
dahi bu kullanıcıların Elektrik Piyasası Tarifeler Yönetmeliği
doğrultusunda onaylanan sistem kullanım bedelini ve/veya sistem işletim
bedelini ödeme yükümlülükleri bulunmaktadır. Sistem Kullanım Anlaşması
bulunmaksızın iletim sistemini kullanmakta olan kullanıcılar, iletim
sisteminde arz güvenilirliği ve kalitesinin sağlanması amacıyla aşağıda ver
alan ihlallerle karşılaşılması halinde ilgili cezai işleme tabi olacaktır.”
denildikten sonra, dava konusu ihlalin tanımı: “İletim sistemine doğrudan
bağlı tüketiciler ve dağıtım lisansına sahip tüzel kişilerin İletim
Sisteminin her bir ölçüm noktasında çekecekleri endüktif reaktif enerjinin/verecekleri
kapasitif reaktif enerjinin, aktif enerjiye oranının ilgili mevzuata uygun
olmaması” şeklinde yapılmış; “Kullanıcı Tarafından TEİAŞ’a Ödenmesi Gereken
Ceza” ise “Kullanıcının o ayki Sistem Klanlım Fiyatına göre hesaplanan
bedelin %50’si oranında ceza uygulanır. Ceza, 00.00-24.00 saatleri arasında
bir defadan fazla uygulanmayacaktır” olarak belirlenmiştir.
Tüm bu
mevzuatsal düzenlemeler ışığında yapılan değerlendirme Neticesinde;
29.03.2010 tarihli Sistem Kullanım Anlaşmasının, TEİAŞ tarafından 4628
sayılı Elektrik Piyasası Kanunu, ilgili Tebliğ ve Ana Statü’nün yukarıda
belirtilen maddeleri gereğince hazırlandığı ve Enerji Piyasası Düzenleme
Kurumu’nun 23.05.2003 gün ve 148/1-15 sayılı kararı ile onaylandığı, ancak
söz konusu anlaşmanın davacı tarafından imzalanmadığı; davalı idare
tarafından, söz konusu anlaşmanın 10. maddesi ile ihlalin tespit edildiği
Mart 2010 tarihi itibari ile yürürlükte bulunan Yöntem Bildirimi’nin 1.5.
maddesi gereğince, davacıya 194.340,21 TL ceza kesildiği anlaşılmaktadır.
Sonuç
olarak; 29.03.2010 Sistem Kullanım Anlaşmasının ve 21.12.2006 tarihli ve
1029 sayılı EPDK Kurul Kararı ile onaylanarak 01.01.2007 tarihinde
yürürlüğe giren İletim Sistemi Sistem Kullanım ve Sistem İşletim
Tarifelerini Hesaplama Yöntem Bildirimi’nin, TEİAŞ tarafından tek taraflı
olarak hazırlandığı ve ceza faturasının tanziminde esas alındığı tespit
edilmiştir. Bu durumda gerek ceza faturasına dayanak olan işlemlerin,
gerekse ceza faturası tutanağının davalı idare tarafından tek taraflı
olarak hazırlandığı ve davacıya uygulandığında kuşku bulunmamaktadır.
b.3) Ceza
Faturasının Tahsilinde İzlenen Usul Yönünden:
TEİAŞ Genel
Müdürlüğü tarafından,Çoruh Elektrik Dağıtım A.Ş.’ne gönderilen 9.5.2013 gün
ve 4246 sayılı yazıda “……. Bu kapsamda, Aralık 2009-Aralık 2012 dönemleri
için aylık olarak hesaplanan sistem kullanım ceza faturaları muhteviyat
çizelgeleriyle birlikte yazımız ekinde gönderilmektedir./Ayrıca, yasal
süresi içinde ödenmeyen faturalar için Amme Alacaklarının Tahsil Usulü
Hakkında Kanunun 51. maddesinde öngörülen gecikme zammı uygulanacağı ve
yasal yollardan tahsili cihetine gidileceğinin bilinmesi hususunda
bilgilerinizi ve gereğini rica ederiz.” şeklindeki yazıdan, davalı idare
tarafından ceza faturasının tahsilinde 6183 sayılı Kanun uyarınca işlem
yapıldığı anlaşılmaktadır.
27/03/2003
tarihli ve 25061 sayılı Resmi Gazete’de yayınlanan Elektrik Piyasasında
İletim ve Dağıtım Sistemlerine Bağlantı ve Sistem Kullanımı Hakkında
Tebliğ’in ‘Ödeme yükümlülüğü’ başlıklı 12. maddesinde; “Kullanıcı, Kurum
tarafından iletim veya dağıtım faaliyetine ilişkin olarak onaylanan
bağlantı fiyatı ve/veya sistem kullanım ve/veya sistem işletim fiyatları
üzerinden hesaplanan bedeli TEİAŞ ve/veya dağıtım şirketine ödemekle
yükümlüdür./ TEİAŞ ve/veya dağıtım şirketi, kullanıcıya tahmini bir bedel
tahakkuk ettirdiği takdirde, kesinleşen bedel üzerinden gerekli düzeltmeleri
yapar./ Bağlantı varlıklarının işletme ve bakım masrafları, mülkiyet
sınırları dahilinde ilgili taraflarca karşılanır.” şeklindeki düzenleme ile
kullanıcı tarafından ödenmesi gereken sistem kullanım bedeli
düzenlenmiştir.
Aynı
Tebliğin ‘Ödeme prosedürü’ başlıklı 15. maddesinde; “Madde 15- TEİAŞ
ve/veya dağıtım şirketi, her türlü vergi ve yükümlülükler de ilave edilmiş
olan ayrıntılı ödeme bildirimini, takip eden ayın ilk beş günü içerisinde
sistem kullanım anlaşması tarafı olan kullanıcıya gönderir./Söz konusu
kullanıcı, ödeme bildiriminin tebliğ edildiği günü izleyen onbeş gün
içerisinde bildirimde yer alan tutarı, TEİAŞ ve/veya dağıtım şirketine
öder. Ödemede gecikilen süre için 6183 sayılı Amme Alacaklarının Tahsil
Usulü Hakkında Kanunun 51 inci maddesinde öngörülen gecikme zammı
uygulanır.” denilmek sureti ile 6183 sayılı Amme Alacaklarının Tahsili
Hakkındaki Kanuna atıf yapmıştır.
Aynı
maddenin devamında da; “Maddi hatalar dışında; ödeme bildirimi içeriğine
yapılan herhangi bir itiraz, ödemeyi durdurmaz. TEİAŞ ve/veya dağıtım
şirketinin hatası nedeniyle fazla ödenmiş olan tutar, TEİAŞ ve/veya dağıtım
şirketi tarafından ödeme bildiriminin tebliğ edildiği günden sonraki onbeş
gün içerisinde bir itirazda bulunulması halinde, ödeme tarihini izleyen
onaltıncı günden başlamak üzere 6183 sayılı Amme Alacaklarının Tahsil Usulü
Hakkında Kanunun 51 inci maddesine göre hesaplanan gecikme zammı da dahil
olmak üzere bir sonraki ödeme dönemine ait bedelden mahsup edilir.”
şeklindeki düzenleme ile ödeme emrine itirazın icranın yürütülmesini
durdurmayacağı düzenlenmiş, yine dava idarenin alacağı ile ilgili üstün ve
pozisyon yaratılmıştır.
6183 sayılı Amme Alacaklarının Tahsili Hakkında
Kanun’un 51. maddesinde; (Değişik madde: 25/12/2003 - 5035 S.K./4. md.) Amme
alacağının ödeme müddeti içinde ödenmeyen kısmına vadenin bitim tarihinden
itibaren her ay için ayrı ayrı % 4 oranında gecikme zammı tatbik olunur. Ay
kesirlerine isabet eden gecikme zammı günlük olarak hesap edilir./ Gecikme
zammı bir milyon liradan az olamaz./Gecikme zammı; 213 sayılı Vergi Usul
Kanununa göre uygulanan vergi ziyaı cezalarında bu madde uyarınca
belirlenen oranda, mahkemeler tarafından verilen ve ceza mahiyetinde olan
amme alacaklarında ise bu oranın yarısı ölçüsünde uygulanır. Bunların
dışındaki ceza mahiyetinde olan amme alacaklarına gecikme zammı tatbik edilmez./Bakanlar
Kurulu, gecikme zammı oranlarını aylar itibarıyla topluca veya her ay için
ayrı ayrı, yüzde onuna kadar indirmeye, gecikme zammı oranı ile gecikme
zammı asgari tutarını iki katına kadar artırmaya, ayrıca gecikme zammı
oranını aylar itibarıyla farklı olarak belirlemeye ve gecikme zammını
bileşik faiz usulüyle aylık, üç aylık, altı aylık veya yıllık olarak hesaplatmaya
yetkilidir.” denilmek sureti ile kamu alacaklarına uygulanacak gecikme
zammı ayrıca düzenlenmiştir.
Tüm bu yasal düzenlemelerden, TEİAŞ tarafından
talep edilen ceza faturasının, amme alacağı mahiyetinde olduğu ve bu
nedenle tahsili hakkında 6183 sayılı Kanun’da belirlenen usulün
uygulanmasının öngörüldüğü anlaşılmaktadır. Zira özel hukuk ilişkisine konu
bir alacağın, 6183 sayılı Kanun’un 1. maddesi gereğince kamu alacaklarının
tahsili hakkında öngörülen usulle icra edilmesi mümkün değildir.
İşlemin Kamu Gücüne Dayalı Olması:
En temel
tanımı ile kamu gücü; devletin kamu yararını gerçekleştirebilmesi için özel
kişiler karşısında sahip olduğu üstün yetki ve ayrıcalıklardır.
Yukarı
da ayrıntılı olarak belirttiğimiz üzere, 4628 sayılı Kanun
2. ve 40. maddeleri, TEİAŞ Ana
Statüsü’nün 4. maddesinin 11.Bendi, Tebliğ’in “İletim sistemine bağlantı
ve/veya sistem kullanım anlaşmaları” başlıklı 4. maddesi gereğince, Dağıtım
Şirketleri ile imzalanacak Sistem Kullanım Anlaşmasını hazırlama görevi
TEİAŞ’ye verilmiş, yine Tebliğ’in “İletim sistemine bağlantı ve/veya sistem
kullanım anlaşmaları” başlıklı 4. maddesinde; bu anlaşmaların genel
hükümlerinde Enerji Piyasası Düzenleme Kurulu’nun onayı olmaksızın
değişiklik yapılamayacağı belirtilmiştir.
4628 sayılı
Kanun’un “Arz Güvenliği” başlıklı Ek
3. maddesinin “a” bendinin 1. fıkrasında; Türkiye Elektrik İletim Anonim
Şirketi, iletim kısıtlarını asgari seviyeye indirecek şekilde iletim
şebekesinin planlanmasından, tesisinden, işletilmesinden, sistem
güvenilirliğinin muhafaza edilmesinden ve üretim kapasite projeksiyonu ile
20 yıllık Uzun Dönem Elektrik Enerjisi Üretim Gelişim Planının
hazırlanmasından sorumludur. “ 2. fıkrasında; “Perakende satış lisansına
sahip dağıtım şirketleri, bölgelerindeki serbest olmayan tüketicilerin
elektrik enerjisi ve kapasite talebini karşılamakla yükümlüdürler. Söz
konusu tüzel kişiler her yıl Aralık ayı sonuna kadar, gelecek 5 yıl için,
tahmin ettikleri elektrik enerjisi puant güç taleplerini, ihtiyaç
duydukları elektrik enerjisi miktarını, bu miktarın temini için yaptıkları
sözleşmeleri ve ilave enerji/kapasite ihtiyaçlarını Kuruma bildirmek
zorundadır.” 4.fıkrasında; “Kurum (EPDK), lisans verilen üretim tesislerinin
gerçekleşmelerinin izlenmesinden, ilgili mevzuat kapsamında bu tesislerin
öngörülen zamanda devreye girmesi için gerekli önlemlerin alınmasından,
Türkiye Elektrik İletim Anonim Şirketi tarafından yapılacak arz-talep
dengesi çalışmalarında kullanılmak üzere, 5 yıl içerisinde işletmeye
girecek ve arz hesabında dikkate alınacak lisanslı yeni üretim kapasite
miktarlarının Bakanlığa düzenli aralıklarla bildirilmesinden sorumludur.”,
c bendinde; “Türkiye Elektrik İletim Anonim Şirketi, Türkiye Elektrik
Enerjisi Talep Projeksiyonu Raporunun yayımlanmasını müteakiben, gelecek 20
yılı kapsayacak şekilde yapılan talep tahminini, mevcut arz potansiyelini,
potansiyel arz imkânlarını, yakıt kaynaklarını, iletim ve dağıtım
sisteminin yapısı ve gelişme planlarını, ithalat ve/veya ihracat
imkânlarını ve kaynak çeşitliliği politikalarını dikkate alarak enerji
politikalarının belirlenmesinde yararlanmak üzere Uzun Dönem Elektrik
Enerjisi Üretim Gelişim Planını hazırlayarak Bakanlığın onayına sunar. Bu
plan onaylanmasını müteakip Bakanlık tarafından yayımlanır.” denilmek
sureti ile elektrik iletim hizmetinin güvenliğini sağlamak adına alınması
gereken tedbirler kanunda açıkça belirtilmiş ve TEİAŞ bu hususlar bir çok
görev verilmiştir.
EPDK
tarafından onaylanarak 10.11.2004 tarihli ve 25639 sayılı Resmi Gazete’de
yayımlanarak yürürlüğe giren Elektrik İletim Sistemi Arz Güvenilirliği ve
Kalitesi Yönetmeliğinin, "Reaktif enerjinin kompanzasyonu"
başlıklı 11. maddesinde “İletim sistemine doğrudan bağlı tüketiciler ve dağıtım
lisansına sahip tüzel kişiler tarafından; iletim sistemine bağlantıyla
ilgili her bir ölçüm noktasında ve her bir uzlaşma periyodunda, sistemden
çekilen endüktif reaktif enerjinin sistemden çekilen aktif enerjiye oranı
yüzde ondördü, sisteme verilen kapasitif reaktif enerjinin sistemden
çekilen aktif enerjiye oranı ise yüzde onu geçemez./ İletim sisteminin her
bir ölçüm noktasında öngörülen orana uyulmaması durumunda kullanıcılara
uygulanacak yaptırımlar bağlantı ve sistem kullanım anlaşmalarında düzenlenir.
/ Oranların kontrolü ilgili mevzuat hükümleri çerçevesinde yapılır."hükmüne,
Aynı
Yönetmeliğin 01.01.2007 tarihinde yürürlüğe giren Geçici 3. maddesinde,
“1/1/2007 tarihinden itibaren İletim sistemine doğrudan bağlı tüketiciler
için iletim sisteminin her bir ölçüm noktasında aylık çekilen endüktif reaktif
enerjinin sistemden çekilen aktif enerjiye oranı yüzde otuzüç, aylık
sisteme verilen kapasitif reaktif enerjinin sistemden çekilen aktif
enerjiye oranı yüzde yirmi olarak uygulanır. 1/1/2008 'den itibaren bu
oranlar sırasıyla yüzde yirmi ve yüzde onbeş olarak uygulanır./ 1/1/2007
tarihinden itibaren dağıtım lisansına sahip tüzel kişiler için, iletim
sisteminin her bir ölçüm noktasında aylık çekilen endüktif reaktif
enerjinin sistemden çekilen aktif enerjiye oranı yüzde elli olarak
uygulanır. 1/1/ 2008 'den itibaren dağıtım lisansına sahip tüzel kişiler
için, iletim sisteminin her bir ölçüm noktasında aylık çekilen endüktif
reaktif enerjinin sistemden çekilen aktif enerjiye oranı yüzde otuzüç,
aylık sisteme verilen kapasitif reaktif enerjinin sistemden çekilen aktif
enerjiye oranı yüzde yirmi olarak uygulanır. / 1/1/2009 tarihinden itibaren
ise bu oranlar, bu Yönetmeliğin 11 inci maddesi hükümlerinde yer alan
esaslara göre tespit edilir. " hükmüne yer verilmiştir.
Yönetmelikte
yer alan düzenleme paralelinde reaktif enerji sınır değerlerinin aşımı
ihlali; 23/05/2003 tarih ve 148/1-15 sayılı Enerji Piyasası Düzenleme
Kurulu Kararı ile onaylanan mülga Sistem Kullanım Anlaşmasının "Cezai
Şartlar" başlıklı 10 uncu maddesinde ve TEİAŞ ile Sistem Kullanım
Anlaşması imzalamamış olan kullanıcılar için ise, ilk defa 21/12/2006 tarih
ve 1029 sayılı EPDK Kurul Kararı ile onaylanarak 01/01/2007 tarihinden
itibaren "yürürlüğe giren Yöntem Bildiriminde "İletim sistemine
doğrudan bağlı tüketiciler ve dağıtım lisansına sahip tüzel kişilerin
İletim Sisteminin her bir ölçüm noktasında çekecekleri endüktif reaktif
enerjinin/verecekleri kapasitif reaktif enerjinin, aktif enerjiye oranının
ilgili mevzuata uygun olmaması" şeklinde tanımlanmış, söz konusu ihlal
durumuna ilişkin yaptırım ise, "Kullanıcının o ayki Sistem Kullanım
Fiyatına göre hesaplanan bedelin %50'si oranında ceza uygulanır. Ceza,
00.00-24.00 saatleri arasında bir defadan fazla uygulanmayacaktır."
hükmü ile düzenlenmiştir.
Bu
açıklamalardan hareketle, davalı idare tarafından, elektrik iletim
hizmetinin sağlıklı işlemesini sağlamak amacı ile yerine getirdiği denetim
görevi kapsamında, kanunlarla kendisine verilen üstün yetki ve ayrıcalıklar
kullanılmak sureti ile davacı Çoruh Elektrik A.Ş.’ne ceza faturasının
kesildiği anlaşılmakla, işlemin tesisinde kamu gücü kullanıldığı sonucuna
varılmıştır.
Ceza Faturasına Esas Tarihler İtibari ile Davacı
İle Davalı Arasındaki İlişkisinin Hukuki Statüsü:
Davaya
konu Ceza Faturası Mart 2010 tarihine aittir. Yukarıdaki açıklamalarımızda
da belirttiğimiz üzere ceza faturasına konu ihlal tarihinde henüz Çoruh
Elektrik A.Ş. özelleştirilmemiştir. Görevli yargı yerinin belirlenmesi
adına TEDAŞ’ın söz konusu tarihteki tüzel kişiliğinin niteliği ve TEİAŞ ile
TEDAŞ arasındaki ilişkinin hukuki vasfı belirlenmelidir.
Yukarıda
ayrıntısı ile belirttiğimiz üzere Elektrik
sektöründeki dağınık yapıyı ortadan kaldırmak ve işletme bütünlüğünü
sağlamak amacıyla 1312 sayılı Kanun ile Türkiye Elektrik Kurumu (TEK)
kurulmuş, imtiyazlı şirketlerin görev bölgeleri ve belediye sınırları
dışında tüm yurtta elektriğin üretim, iletim, dağıtım ve satış hizmetleri
TEK bünyesinde toplanmıştır. Hizmetlerin daha etkin, daha verimli ve çağdaş
bir şekilde sürdürülebilmesi amacıyla ve özelleştirme politikaları
çerçevesinde TEK, Bakanlar Kurulunun 12.8.1993 tarih ve 93/4789 sayılı
Kararı ile, Türkiye Elektrik Üretim-İletim A.Ş. (TEAŞ) ve Türkiye Elektrik
Dağıtım A.Ş. (TEDAŞ) adı altında iki ayrı İktisadi Devlet Teşekkülü olarak
yeniden yapılandırılmıştır.
233
sayılı Kamu İktisadi Teşebbüsleri Hakkında KHK’nin 2. maddesinde; “ İktisadi devlet teşekkülü
"Teşekkül"; sermayesinin tamamı devlete ait, iktisadi alanda
ticari esaslara göre faaliyet göstermek üzere kurulan, kamu iktisadi
teşebbüsüdür” şeklinde tanımlanmıştır.
233 sayılı Kanun
Hükmünde Kararname'nin (KHK) 3.maddesine ve 20.02.2001 tarih ve 4628 sayılı
Elektrik Piyasası Kanununa dayanılarak çıkarılan ve 02.03.2001 tarihinde
yürürlüğe giren 05.02.2001 tarih ye 2001/2026 sayılı Bakanlar Kurulu Kararı
uyarınca TEAŞ; Türkiye Elektrik İletim AŞ (TEİAŞ), Elektrik Üretim AŞ
(EÜAŞ) ve Türkiye Elektrik Ticaret ve Taahhüt AŞ (TETAŞ) unvanlarında, anonim
şirket statüsünde, üç ayrı iktisadi devlet teşekkülü şeklinde teşkilatlandırılmıştır.
Bu durumda TEDAŞ
12.08.1993 tarihinde İktisadi Devlet Teşekkülü olarak, TEİAŞ ise 05.02.2001
tarihinde iktisadi devlet teşekkülü olarak yapılandırılmışlardır. Daha
sonra TEDAŞ 2.4.2004 tarih ve 2004/22
sayılı Özelleştirme Yüksek Kurulu Kararı ile özelleştirme kapsam ve
programına alınmıştır. Dağıtım bölgeleri yeniden belirlenerek, Türkiye 21
dağıtım bölgesine ayrılmıştır. Bunlardan biri olan Çoruh Elektrik A.Ş.’nin
de Özelleştirme Yüksek İdaresi’nin 7.6.2010 tarihli ve 2010/36 sayılı
kararı ile Aksa Elektrik Perakende Satış A.Ş.’ne devir yapılmıştır. Hissesinin
tamamı da 31.12.2010 tarihinde Aksa Elektrik Perakende Satış A.Ş.’ne
devredilmiş ve özelleştirme işlemi tamamlanmıştır.
24/11/1994
tarih ve 4046 numaralı Özelleştirme Uygulamaları Hakkında Kanun’un 17.
maddesinin B bendinde “Özelleştirme kapsamına alınan kuruluşlardan; mali ve
hukuki yönden özelleştirmeye hazırlanmalarına karar verilenlerin bu
hazırlık işlemleri tamamlanıncaya kadar, bunların bağlı oldukları bakanlık
veya kurumlar ile ilgileri ve önceki statüleri aynen devam eder. Bunlarla
ilgili mali ve hukuki yönden özelleştirmeye hazırlık işlemleri kurulca
belirlenecek kuruluş veya kuruluşlar tarafından yürütülür. Özelleştirmeye
hazırlık işlemleri tamamlananlar Kurulun vereceği yeni bir karar ile
özelleştirme programına alınır. Bu şekilde hazırlıkları tamamlanarak
özelleştirme programına alınanlar ile doğrudan özelleştirme programına
alınanlar (bağlı ortaklıkların iştirak payları ve varlıkları ile bağlı
ortaklık statüsünde olmayan, ancak sermayesinin yarısından fazlası kamuya
ait kuruluşların iştirak payları ve varlıkları hariç), Kurul kararının
alındığı tarihte başka bir işleme gerek olmadan ve bedel alınmaksızın
İdareye devredilmiş sayılır. Özelleştirme programına alınarak İdareye devredilen
kuruluşlar buna ilişkin Kurul kararı tarihinden itibaren bağlı oldukları
bakanlık veya kurumla ilişkileri kesilerek idareye bağlanmış sayılır.” denilmek
sureti ile hakkında özelleştirme prosedürü tamamlanmayan kamu kuruluşunun
eski niteliğini devam ettireceği düzenlenmiştir.
Aynı
maddenin C bendinde; “ Genel ve katma bütçeli idarelerle, bunlara
bağlı döner sermayeli kuruluşların 15 inci maddenin (a) bendinde belirtilen
mal ve hizmet üretim birimleri ve varlıkları ile kamu iktisadi
kuruluşlarının ve bunların müessese, bağlı ortaklık, işletme ve işletme
birimleri ile varlıklarının özelleştirme programına alınmalarına Kurulca
karar verilir. Bunların, mülkiyetin devri dışındaki yöntemlerle yapılacak
özelleştirme işlemleri idare tarafından yürütülür. Ancak, bunların
mülkiyetinin bağlı bulundukları kurum ve/veya kuruluşlara aidiyeti ve
statüleri aynen devam eder.” şeklindeki düzenleme ile de iktisadi devlet
teşekküllerinin özelleştirme işlemleri tamamlanıncaya kadar bağlı bulundukları
kurum veya kuruluşa aidiyetinin ve hukuki niteliğinin korunacağı
belirtilmiştir.
Aynı
Kanun’un 18. maddesinin Özelleştirmede uygulanabilecek usuller belirlenmiş
ve A bendinin “a” alt başlığında “Satış; Kuruluşların aktiflerindeki mal ve
hizmet üretim birimleriyle varlıklarının mülkiyetinin kısmen veya tamamen
bedel karşılığı devredilmesi ya da bu kuruluşların hisselerinin tamamının
veya bir kısmının kuruluşların içinde bulundukları şartlar da dikkate
alınarak yurt içi ve yurt dışında, halka arz, gerçek ve/veya tüzelkişilere
blok satış, gecikmeli halka arzı içeren blok satış, çalışanlara satış,
borsada normal ve/veya özel emir ile satış, menkul kıymetler yatırım
fonları ve/veya menkul kıymetler yatırım ortaklarına satış veya bunların
birlikte uygulanması yoluyla bedel karşılığı devredilmesidir.” denilmek
sureti ile satış usulü ile özelleştirme yöntemi düzenlenmiştir.
Aynı
Kanun’un 18. maddesinin Özelleştirmede uygulanabilecek usuller belirlenmiş
ve B bendinin “c” alt başlığında; “Komisyon; değer tespit çalışmalarını,
özelleştirilecek kuruluşun niteliği, gördüğü hizmetin özelliği, gelecekteki
nakit akımı potansiyeli, faaliyette bulunduğu sektör ve pazarın
özellikleri, sahip olduğu sınai, ticari ve sosyal tesisler, mA.e araç ve
gereçler, teçhizat, malzeme ve hammadde ile yarı mamul ve mamul madde
stokları, her türlü taşınır ve taşınmaz malları, vasıfları ve hali hazır
durumları, seN.li ve seN.siz bütün alacak ve borçları ile bilumum hak ve
yükümlülükleri ve özelleştirilecek kuruluşa uygulanacak özelleştirme
yöntemini de dikkate alarak uluslararası kabul görmüş olan; indirgenmiş
nakit akımları (N. bugünkü değer), defter değeri, N. aktif değeri, amortize
edilmiş yenileme değeri, tasfiye değeri, fiyat/kazanç oranı, piyasa
kapitalizasyon değeri, piyasa değeri/defter değeri, ekspertiz değeri,
fiyat/nakit akım oranı metotlarından en az ikisini uygulamak suretiyle
yürütür. Değer tespit
sonuçları, kuruluşun özelleştirme işlemi tamamlanarak devir sözleşmesinde
yer alan yükümlülüklerin yerine getirilmesinden sonra kamuoyuna duyurulur.
Özelleştirme programındaki kuruluşun özelleştirme işlemlerini bu Kanunun 4
üncü maddesinin son fıkrasına istinaden yürütmesi durumunda; değer tespiti
işlemleri, ilgili kuruluşun karar almaya yetkili organlarının kararı ile
kuruluş ita amirinin başkanlığında oluşturulacak komisyon tarafından bu
bentte belirtilen esaslar çerçevesinde yapılır.” denilmek sureti ile
özelleştirme işleminin ne şekilde tamamlanacağı belirtilmiştir.
TEDAŞ,
Özelleştirme Yüksek İdaresi’nin 02.04.2004 gün ve 2004/22 sayılı kararı ile
özelleştirme kapsamına alınmış, yine aynı idarenin 7.6.2010 gün ve 2010/36
sayılı kararı ile Aksa Elektrik Perakende Satış A.Ş.’ne devrine karar
verilmiş ve nihayet 31.12.2012 tarihinde hisse devri tamamı ile sağlanarak
Özelleştirme İdare Başkanlığı’nın resmi web sitesinde ilan edilmiştir. Buradan
hareketle, ceza faturasına konu ihlalin yapıldığı Mart 2010 tarihinde,
faturayı düzenleyen TEİAŞ de, Fatura muhatabı olan Çoruh Elektrik A.Ş.’nin
de iktisadi devlet teşekkülü niteliğinde olduğu tespit edilmiştir.
Taraflar arasında imzalanan 31.12.2010 tarihli
hisse devir sözleşmesinin “Alıcının Taahhütleri” başlıklı 9. maddesinin 4.
fıkrasında; alıcı ihale konusu hisseleri devraldığı tarihten önceki döneme
ilişkin olarak İşletme hakkı devir sözleşmesindeki hükümler saklı kalmak
kaydı ile şirkette yapılmış olan her türlü işlemden kaynaklanan borç ve
yükümlülüklerden, kayıtlara intikal ettirilmemiş olsa dahi şirketin sorumlu
olduğu, bu hususlarda alınmış karar ve yapılmış sözleşmelerden ilgili
olarak kendisinin veya şirketin idareyi ve TEDAŞ’ı ilzam edecek hiçbir
başvuru ve rucu hakkının olmadığı kabul, taahhüt ve garanti eder “
şeklindeki hükümden davacının sözleşme imzalanmadan önce doğan borç ve
yükümlülüklerden de sorumlu olduğunun düzenlendiği ancak İşletme Devir
hakkı Sözleşmesinde belirtilen hususların bundan vareste tutulduğu
görülmüştür.
İşletme Devir hakkı sözleşmesi incelendiğinde ise;
“Üçüncü Kişilerin Hak ve İddiaları” başlıklı 7. fıkrasının 4, 5, 6 ve
7. fıkralarında sırasıyla; “Dağıtım Faaliyetinin TEDAŞ tarafından yürütüldüğü
dönemde hu faaliyetin yürütülmesi amacıyla gerçekleştirilen her türlü is ve
işlemlerin bütün sorumluluğu TEDAŞ'a aittir. TEDAŞ tarafından yürütülmüş
bulunan hu faaliyetler nedeniyle üçüncü kişiler tarafından ileri sürülecek
her türlü talebin muhatabı TEDAŞ'tır. Bu talepleri konu alan icra takibi ve
davalar TEDAŞ tarafından yürütülür ve sonuçlandırılır. Bu takip ve
davalardan doğacak her türlü mali yükümlülük TEDAŞ tarafından karşılanır.
Dağıtım Faaliyetinin Şirket
tarafından yürütüldüğü dönemde bu faaliyet kapsamında gerçekleştirilen her
türlü iş ve işlemlerin bütün sorumluluğu Şirket'e aittir. Şirket tarafından
yürütülmüş bulunan hu faaliyetler nedeniyle üçüncü kişiler tarafından ileri
sürülecek her türlü talebin muhatabı Şirket'tir. Bu talepleri konu alan
icra takibi ve davalar Şirket tarafından yürütülür ve sonuçlandırılır. Bu
takip ve davalardan doğacak her türlü mali yükümlülük Şirket tarafından
karşılanır.
Sözleşmenin imza tarihinden önce
Dağıtım Tesisleri ile Dağıtım Tesisleri'nin işletilmesinden kaynaklanan her
türlü hukuki ve cezaî sorumluluk TEDAŞ’a aittir. Bu dönemde yürütülmüş
bulunan bu faaliyetler nedeniyle üçüncü kişiler tarafından ileri sürülecek
her türlü talebin muhatabı TEDAŞ'tır. Bu talepleri konu alan icra takibi ve
davalar TEDAŞ tarafından yürütülür ve sonuçlandırılır. Bu takip ve
davalardan doğacak her türlü mali yükümlülük TEDAŞ tarafından ödenir.
Sözleşmenin imza tarihinden sonra Dağıtım Tesisleri
ile Dağıtım Tesisleri'nin işletilmesinden kaynaklanan her türlü hukuki ve
cezaî sorumluluk Şirketle aittir. Şirket tarafından yürütülmüş bulunan hu
faaliyetler nedeniyle üçüncü kişiler tarafından ileri sürülecek her türlü
talebin muhatabı Şirkettir. Bu talepleri konu alan icra takibi ye davalar
Şirket tarafından yürütülür ve sonuçlandırılır. Bu takip ve davalardan
doğacak her türlü mali yükümlülük Şirket tarafından karşılanır. Şirket, bu
kapsamda ortaya çıkan tazminattan, cezadan ve/veya herhangi bir isim
altında gerçekleştirdiği ödemelerden dolayı, hiçbir şekilde TEDAŞ’a rücu
edemez. Belirtilen nedenlerle TEDAŞ'ın bir ödeme yapmak zorunda kalması
durumunda. Şirket söz konusu ödemeyi ilk talepte ödeme tarihinden itibaren
ticari faiziyle birlikte, nakden ve defaten ödemekle yükümlüdür” şeklindeki
düzenlemelerden, TEDAŞ’ın şirkete devri öncesindeki döneme ilişkin Dağıtım
Tesisleri ile Dağıtım Tesisleri'nin işletilmesinden kaynaklanan her türlü
hukuki ve cezaî sorumluluğun TEDAŞ’a ait olacağı açıkça belirtilmiştir.
Yine 233
sayılı KHK’nin 2. maddesinde; iktisadi devlet teşekküllerinin iktisadi
alanda ticari esaslara göre faaliyet göstereceği düzenlenmiştir. Ancak bu
maddenin 29.06.2001 gün ve 24447 sayılı Resmi Gazetede yayınlanarak yürürlüğe
giren TEİAŞ Ana Statüsü’nün 3. Maddesinin 2. Fıkrası ile birlikte
değerlendirmek gerekmektedir. Söz konusu maddede TEİAŞ’nın EPK, K.H.K., ve
bu Ana statü hükümleri saklı kalmak üzere özel hukuk hükümlerine tabi
olacağı belirtilmiştir. 4628 sayılı Elektrik Piyasası Kanunu’nun 2 nci
maddesinde sistem kullanım anlaşmasına konu kullanım tarifelerinin TEİAŞ tarafından
EPDK’nın onayı alınmak sureti ile hazırlanacağına ilişkin tek taraflı
düzenleme yetkisi ve aynı kanunun 20. maddesinde düzenlenen sistem
güvenliği açısından gerekli önlemleri düzenleyen Arz güvenliği ile ilgili
maddesi birlikte değerlendirildiğinde; TEİAŞ tarafından, Çoruh Elektrik
A.Ş. hakkında (sermayelerinin tamamı devlete ait iki iktisadi devlet
teşekkülü arasında) Mart 2010 tarihini kapsar şekilde düzenlenen ceza
faturasının, bir ticari faaliyetin yürütülmesi kapsamında değil, TEİAŞ’a
4628 sayılı Kanun’un 2. maddesi ile verilen Elektrik İletimi görevinin
sağlıklı bir şekilde yürütülmesini sağlama görevi kapsamında düzenlendiği, davacı
ile davalı arasında gerek hisse devir sözleşmesi gerekse İşletme Hakkı
Devir Sözleşmesi imzalanmadan önceki döneme ait davaya konu ceza faturası
yönünden sorumluluğun TEDAŞ’a ait olması da dikkate alındığında, borç
tarihi itibari ile gerek alacaklı gerekse borçlu sıfatının idarede
birleştiği sonucuna varılmıştır.
7-SONUÇ:
Dava
dosyasının incelenmesinden; 233
sayılı Kanun Hükmünde Kararnamenin (KHK) 3. maddesine ve 20.02.2001
tarih ve 4628 sayılı Elektrik
Piyasası Kanununa dayanılarak çıkarılan ve 02.03.2001 tarihinde
yürürlüğe giren 05.02.2001 tarih ve 2001/2026 sayılı Bakanlar Kurulu Kararı
uyarınca TEAŞ’nin, TEİAŞ, EÜAŞ ve TETAŞ şeklinde 3’e ayrılmasının ardından
27/03/2003 tarihli ve 25061 sayılı Resmi Gazete’de Elektrik Piyasasında
İletim ve Dağıtım Sistemlerine Bağlantı ve Sistem Kullanımı Hakkında
Tebliğin yayınlandığı, ardından 21.12.2006 tarihli ve 1029 sayılı EPDK
Kurul Kararı ile onaylanarak 01.01.2007 tarihinde İletim Sistemi Sistem
Kullanım ve Sistem İşletim Tarifelerini Hesaplama Yöntem Bildirimi’nin
yürürlüğe girdiği,
TEİAŞ’nin
4628 sayılı Kanun ve Tebliğin kendisine verdiği yetki çerçevesinde hazırladığı
“Sistem Kullanım Anlaşması”nın, 23.05.2003 gün ve 148/1-15 sayılı EPDK
kararı ile onaylandığı ve fakat dosya içinde bulunan örneğinden söz konusu
anlaşmanın davacı tarafından imzalanmadığının görüldüğü; Özelleştirme
Yüksek Kurulu’nun 7.6.2010 gün ve 2010/36 sayılı Kararı ile Türkiye
Elektrik Dağıtım A.Ş.nin Çoruh Elektrik A.Ş.’ndeki %100 hissesinin,
227.000.000 ABD doları bedelle Aksa Elektrik Perakende Satış A.Ş.’ne
devredilmesine karar verildiği, hisse devrinin 31.12.2010 tarihinde tamamı
ile gerçekleşmesi ile Fırat Elektrik A.Ş.’nın özelleştirme işleminin
tamamlandığı; davalı kurum tarafından, sistem kullanım anlaşmasının 10.
maddesinde belirtilen cezai şartlarından 12. bentte belirtilen yükümlülüğün
Mart 2010 tarihinde tespit edilen ihlali nedeni ile davacı kuruma
194.340,21 TL ceza kesildiği, davacının bu cezaya itiraz etmesi ile
taraflar arasında davaya konu uyuşmazlığı oluştuğu anlaşılmaktadır. Görüldüğü
üzere, ceza faturasının tanzimine konu ihlal tarihinde, davacı kurum henüz
özelleştirilmemiş, davalı ile arasında Sistem Kullanım Anlaşması
imzalanmamış olmakla, ihlal tarihi itibariyle idare hukuku tüzel kişisi
sıfatını devam ettirmektedir.
Yukarıda
ayrıntısı ile açıklandığı üzere, Ana Statüsü’nün 3. maddesinin 2. fıkrası
gereğince TEİAŞ, 4628 sayılı EPK’nda verilen görevleri kapsamında tesis
ettiği işlemler yönünden idare hukuku hükümlerine tabidir ve 4628 sayılı
Elektrik Piyasası Kanunu’nun yukarıda 2. maddesi kapsamında verilen
yetkileri kullanırken tesis ettiği işlemler bakımından özel hukuk
hükümlerine tabi olmadığı yönünden bir kuşku bulunmamaktadır. Buna
ilaveten, davalı TEİAŞ tarafından, davacı kurumun özelleştirilmesinden
önceki döneme ilişkin olarak, davalı idarenin elektrik iletimi kamu
hizmetinin düzgün işletilmesini sağlamak adına gerçekleştirdiği denetim
görevi kapsamında tespit ettiği ihlal nedeni ile davacıya ceza faturası
tanzim ettiği, ne faturanın tanzimi ne de faturanın dayanağı olan
işlemlerin düzenlenmesi aşamasında davacının herhangi bir katkısı
bulunmadığı, davalı idarenin tüm bu işlem ve düzenlemeleri kanunlar ve
ilgili mevzuatın kendisine verdiği yetkiye dayalı olarak kamu gücü
kullanmak sureti ile ve tek taraflı irade beyanı ile gerçekleştirdiği hususları
da dikkate alındığında, davaya konu iptali istenen ceza faturasının bir
idari işlem olduğu sonucuna varılmıştır.
Her ne kadar davaya konu sistem kullanım anlaşması
bir sözleşme metni gibi düzenlenmiş ise de, gerek TEİAŞ tarafından tek
taraflı olarak hazırlanması, gerek EPDK tarafından onaylanarak yürürlüğe
girmesi ve gerekse de davacı tarafından imzalanmamış olması nedenleri ile,
iki taraflı irade beyanına havi bir özel hukuk sözleşmesi niteliğinde olduğu
kabul edilmemiş, bir idari işlem olarak değerlendirilmiştir.
Bu
duruma göre, idare tarafından tesis edilen işlemin, anılan yasal
düzenlemelere uygunluğunun denetlenmesi gereken davanın görüm ve çözümünde
2577 sayılı Yasa’nın 2. maddesinin 1. fıkrasının (a) bendi gereğince idari
yargı yerleri görevli olduğu sonucuna ulaşılmıştır.
Açıklanan nedenlerle, Yargıtay Cumhuriyet
Başsavcısı’nın başvurusunun reddine karar verilmesi gerekmiştir.
SONUÇ :
Davanın çözümünde İDARİ YARGININ görevli olduğuna, bu nedenle Yargıtay
Cumhuriyet Başsavcısı’nın BAŞVURUSUNUN REDDİNE, 2.6.2014 gününde OY BİRLİĞİ
İLE KESİN OLARAK karar verildi.
——
• ——
Uyuşmazlık Mahkemesi
Başkanlığından:
9-ESAS NO : 2014/251
KARAR NO : 2014/625
KARAR TR : 02.06.2014
(Hukuk Bölümü)
ÖZET : Hava
Kuvvetleri Komutanlığına bağlı Balıkesir 9'uncu Ana Jet Üs Komutanlığında
teknik hizmetler sınıfında torna ve frezeci kadrosunda sivil memur olarak
görev yapan davacı tarafından, Balıkesir 9'uncu Ana Jet Üs Komutanlığının
10.6.2013 günlü yazısı ile sipariş ve sarf malzeme depo mutemedi olarak
görevlendirilmesine ilişkin işlemin iptali istemiyle açılan davanın ASKERİ
YÜKSEK İDARE MAHKEMESİNCE çözümlenmesi gerektiği hk.
K A R A R
Davacı : İ.A.
Davalı : Milli Savunma Bakanlığı
Vekili :
Av. Y.Ç.
O L A Y : Davacı, dava
dilekçesinde özetle; Hava Kuvvetleri Komutanlığına bağlı Balıkesir 9’uncu
Ana Jet Üs Komutanlığı Destek Grup Ulaştırma Tabur Araç Bakım Komutanlığı
emrinde teknik hizmetler sınıfında mA.e teknisyeni tornacı frezeci
kadrosunda görev yaptığını, 9’uncu Ana Jet Üs Komutanlığının 10 Haziran
2013 tarihli, DES.GRP. : 99777708-4760-15287-13/Ulş.Tb.Arc.Bkm.BI. sayılı
ve “Kullanıcı Birlik Taşınır Mal Sorumlusu Bulunmayan Kullanıcı Depoları”
konulu yazısının kendisine 04 Temmuz 2013 tarihinde elektronik ortamda
tebliğ edildiğini, tebliğ edilen bu belgeye göre Destek Grup Komutanlığında
bulunan depolara birlik taşınır mal sorumlusu mutemetlerinin atanmış
olduğunu, kendisinin de T41... depo yedek taşınır mal sorumlusu mutemedi
olarak görevlendirildiğinin anlaşıldığını belirterek, 10 Haziran 2013
tarihli işlemin iptali istemiyle idari yargıda dava açmıştır.
Milli Savunma Bakanlığı vekili süresi içerisinde sunduğu
cevap dilekçesinde özetle, görev itirazında bulunmuştur.
BALIKESİR
İDARE MAHKEMESİ: 14.11.2013 gün ve 2013/1181 sayı ile, davacının "Kullanıcı Birlik Taşınır Mal Sorumlusu Bulunmayan
Kullanıcı Depoları" başlıklı yazısı ile "Sipariş ve sarf malzeme
depolarında yedek mutemet" olarak görevlendirilmesine ilişkin işlemin
iptali istemiyle bakılan davanın açıldığının anlaşıldığı yapılan değerlendirmede;
uyuşmazlığın davacının özlük haklarının ve statüsünün belirlendiği 657
sayılı Kanun ve diğer ilgili mevzuat uyarınca inceleme ve irdeleme
yapılarak dava konusu işlemin hukuka uygun olup olmadığına karar
verileceği, bu haliyle uyuşmazlığın askeri hizmete ilişkin bir yanının
bulunmadığı sonucuna ulaşıldığı, belirtilen duruma göre ve olayda Anayasa’nın 157. ve 1602 sayılı
kanun’nun 20. maddelerinde öngörülen “asker kişiyi ilgilendirme” ve “askeri
hizmete ilişkin bulunma” koşulları birlikte gerçekleşmediğinden, davanın
görüm ve çözümünde genel idari yargı yerinin görevli bulunduğu gerekçesiyle
davalı idarenin görev itirazının reddine karar vermiştir.
Davalı Milli Savunma Bakanlığı
vekilinin olumlu görev uyuşmazlığı çıkartılması yolunda süresi içinde
verdiği dilekçe üzerine, dava dosyası Askeri Yüksek İdare Mahkemesi
Başsavcılığı'na gönderilmiştir.
ASKERİ YÜKSEK İDARE
MAHKEMESİ BAŞSAVCISI: “…Askeri Yüksek
İdare Mahkemesinin görev alanı, Anayasanın 157. maddesindeki düzenlemeye
paralel olarak, 1602 sayılı AYİM Kanununun 20. maddesinde, “Askeri Yüksek
İdare Mahkemesi, Türk Milleti adına; askeri olmayan makamlarca tesis
edilmiş olsa bile, asker kişileri ilgilendiren ve askeri hizmete ilişkin
idari işlem ve eylemlerden doğan uyuşmazlıkların ilk ve son derece
mahkemesi olarak yargı denetimini ve diğer kanunlarda gösterilen, görevleri
yapar. Ancak, askerlik yükümlülüğünden doğan uyuşmazlıklarda; ilgilinin
asker kişi olması şartı aranmaz. Bu Kanunun uygulanmasında asker kişiden
maksat; Türk Silahlı Kuvvetlerinde görevli bulunan veya hizmetten ayrılmış
olan subay, askeri memur, astsubay, askeri öğrenci, uzman jandarma, uzman
erbaş, sözleşmeli erbaş ve er, erbaş ve erler ile sivil memurlardır.”
şeklinde ve 21 .maddesinde de.; “20 nci maddede belirtilen kişileri
ilgilendiren ve askeri hizmete ilişkin idari işlem ve eylemlerden dolayı;
yetki, sebep, şekil, konu ve maksat yönlerinden biri ile hukuka aykırı
olduklarından bahisle menfaatleri ihlal edilenler tarafından açılacak iptal
davaları, aynı idari işlem ve eylemlerin haklarını ihlal etmesi halinde
açılacak tam yargı davaları, doğrudan doğruya ve kesin olarak Askeri Yüksek
İdare Mahkemesinde çözümlenir ve karara bağlanır. ” şeklinde
düzenlenmiştir.
Anayasanın
ve 1602 sayılı Kanunun bu hükümleri karşısında bir davaya Askeri Yüksek İdare
Mahkemesinde bakılabilmesi için;
1.İdari
işlemin bir asker kişi göz önünde tutularak tesis edilmesi veya idari
eylemin bir asker kişiye yönelmiş olması, yahut uyuşmazlığın askerlik
yükümlülüğünden doğmuş olması,
2.Dava
konusu idari işlem ve eylemin askeri hizmete ilişkin bulunması şartlarının
birlikte gerçekleşmiş olması gerekmektedir.
“Asker
kişiyi ilgilendirme" koşulundan, davacının hizmette ya da görevden
ayrılmış, 1602 sayılı Kanunun 20 nci maddesinde sayılan asker kişilerden
olması anlaşılabileceği gibi, işlemin “bir asker kişi gözetilerek"
tesis edilmesi halinde de davacının bu asker kişiden hareketle menfaat
ihlali iddiasında bulunan kişilerden (Örneğin; eşi, ana- babası, çocukları
vs.) olması halinde de söz konusu koşulun gerçekleştiği kabul edilmektedir.
Bu açıklamalara nazaran; TSK bünyesinde sivil memur olarak görev yapan
davacının yasanın açık hükmü karşısında “asker kişi” olduğu konusunda
tereddüt yoktur. Burada açıklığa kavuşturulması gereken husus dava konusu
işlemin askeri hizmete ilişkin olup olmadığıdır.
Öğretide,
Uyuşmazlık Mahkemesinin kararlarında ve AYİM kararlarında belirtildiği
üzere idari işlemin, görevli yargı yerinin tespiti yönünden "askeri
hizmete ilişkin” olup olmadığının saptanabilmesi için, işlemin konusuna
bakılması gerekmektedir. Eğer idari işlem askeri gereklere, askeri usul ve
yönteme ve askeri hizmete göre tesis edilmiş ise bu işlemin askeri hizmete
ilişkin bulunduğu kabul edilmelidir. Daha açık bir ifadeyle, askeri hizmete
ilişkin idari işlemler, idarece bir asker kişinin askeri yeterlik ve
yetenekleri, tutum ve davranışları, askeri geçmişi, asker kişi olmaktan
kaynaklanan hak ve ödevleri, askerlik hizmetinin amacı, askeri görev
yerlerinin özellikleri, askeri kural, gerek ve gelenekler göz önünde
tutularak değerlendirilmesi sonucunda tesis edilen işlemdir.
TSK’da
görev yapan sivil memur statüsündeki davacının görevlendirilmesinde askeri
görev yerlerinin özellikleri göz önüne alınarak askeri gereklere, askeri
hizmete göre atama işleminin tesis edildiğinin ve bu nedenle dava konusu
işlemin askeri hizmete ilişkin olduğunun kabulü gerekmektedir.
Buna
göre, dava konusu olayda Anayasanın 157 nci ve 1602 sayılı Askeri Yüksek
İdare Mahkemesi Kanununun 20 nci maddesinde öngörülen idari işlem/eylemin
“asker kişiyi ilgilendirmesi" ve “askeri hizmete ilişkin
bulunması" koşulları birlikte gerçekleştiğinden, Anayasanın 157, 1602
sayılı Kanunun 20 ve 21. maddelerine göre davanın görüm ve çözümünün Askeri
Yüksek İdare Mahkemesinin görev alanına girdiği…” gerekçeleriyle 2247
sayılı Kanunun 10, 12 ve 13. maddeleri gereğince olumlu görev uyuşmazlığı
çıkartılarak, uyuşmazlığın çözümü için dosyanın Uyuşmazlık Mahkemesine
gönderilmesini ve Askeri Yüksek İdare Mahkemesinin görevli olduğuna karar
verilmesini istemiştir.
Başkanlıkça,
2247 sayılı Yasanın 13. maddesine göre Danıştay Başsavcısı’nın da yazılı
düşüncesi istenilmiştir.
DANIŞTAY
BAŞSAVCISI : Balıkesir
9'uncu Ana Jet Üs Komutanlığının 10.6.2013 günlü yazısı ile torna ve
frezeci kadrosunda sivil memur olarak görev yapan davacının sipariş ve sarf
malzeme depo mutemedi olarak görevlendirmesi yönünde tesis edilen işlemin,
idarece askerlik hizmetinin amacı, askeri görev yerlerinin özellikleri,
davacının asker kişi olmaktan kaynaklanan hak ve ödevleri ile hizmet
gerekleri gözönüne alınarak değerlendirildiği ve bu işlemin yargısal
denetimi sırasında bu hususların dikkate alınacağı açık olduğundan davacı
hakkında tesis edilen idari işlemin askeri hizmete ilişkin bulunduğu,
belirtilen duruma göre olayda idari işlemin asker kişiyi ilgilendirmesi ve
askeri hizmete ilişkin bulunması koşulları birlikte gerçekleştiğinden
açılan davanın görüm ve çözümünün Askeri Yüksek İdare Mahkemesinin
görevinde bulunduğu sonucuna ulaşıldığı nedeniyle, 2247 sayılı Yasa'nın 13.
maddesi uyarınca, yapılan başvurunun kabulünün uygun olacağı yolunda
düşünce vermiştir.
İNCELEME VE GEREKÇE :
Uyuşmazlık Mahkemesi Hukuk Bölümü’nün, Serdar
ÖZGÜLDÜR’ün Başkanlığında, Üyeler: Eyüp Sabri BAYDAR, Ali ÇOLAK, Nurdane
TOPUZ, Ertuğrul ARSLANOĞLU, Ayhan AKARSU ve Mehmet AKBULUT’un katılımlarıyla
yapılan 02.06.2014 günlü toplantısında:
l-İLK
İNCELEME: Başvuru yazısı ve dava dosyası üzerinde 2247 sayılı Yasa’nın 27.
maddesi gereğince yapılan incelemeye göre, davalı idare vekilinin anılan
Yasanın 10/2 maddesinde öngörülen yönteme uygun olarak yaptığı görev
itirazının reddedilmesi ve 12/1. maddede belirtilen süre içinde başvuruda
bulunması üzerine Danıştay Başsavcısı’nca, 10. maddede öngörülen biçimde
olumlu görev uyuşmazlığı çıkarıldığı anlaşılmaktadır. Usule ilişkin
herhangi bir noksanlık bulunmadığından görev uyuşmazlığının esasının
incelenmesine oy birliği ile karar verildi.
II-ESASIN İNCELENMESİ: Raportör-Hakim Gülşen AKAR
PEHLİVAN’ın, davanın çözümünde Askeri Yüksek İdare Mahkemesi’nin görevli
olduğu yolundaki raporu ile dosyadaki belgeler okunduktan; ilgili
Başsavcılarca görevlendirilen Danıştay Savcısı Mehmet Ali GÜMÜŞ’ün davada
Askeri Yüksek İdare Mahkemesi’nin görevli olduğu yolundaki sözlü, AYİM
Savcısı Hakan Ali TURGUT’un davada askeri idari yargı yerinin görevli
olduğu yolundaki sözlü ve yazılı açıklamaları da dinlendikten sonra GEREĞİ
GÖRÜŞÜLÜP DÜŞÜNÜLDÜ:
Dava, Hava Kuvvetleri Komutanlığına bağlı Balıkesir 9'uncu Ana
Jet Üs Komutanlığında teknik hizmetler sınıfında torna ve frezeci
kadrosunda sivil memur olarak görev yapan davacı tarafından, Balıkesir
9'uncu Ana Jet Üs Komutanlığının 10.6.2013 günlü yazısı ile sipariş ve sarf
malzeme depo mutemedi olarak görevlendirilmesine ilişkin işlemin iptali
istemiyle açılmıştır.
Dosya
incelemesinden; Teknik Hizmetler
Sınıfı, MA.e Teknisyeni, Tornacı Frezeci kadrosunda bulunan davacı
tarafından, Balıkesir 9. Anajet Üs Komutanlığının 10.06.2013 tarih,
DESGRP.99777708-4760-15287-13/Ulş.Tb.Arc.Bkm.Bl sayılı "Kullanıcı
Birlik TA.ır Mal Sorumlusu Bulunmayan Kullanıcı Depoları" başlıklı
yazısı ile "Sipariş ve sarf malzeme depolarında yedek mutemet"
olarak görevlendirilmesine ilişkin işlemin iptali istemi ile davanın
açıldığı anlaşılmıştır.
657 sayılı Devlet
Memurları Kanunu’nun, “Memurların bir kurumdan diğerine nakilleri” başlıklı
45. maddesinde; “(Değişik:
30/5/1974 - KHK/12; Aynen kabul: 15/5/1975 - 1897/1 md.)
Hiç bir memur
sınıfının dışında ve sınıfının içindeki derecesinin altında bir derecenin
görevinde çalıştırılamaz.
(Değişik: 12/2/1982 - 2595/2 md.) 5 inci ve daha aşağı derecelerdeki kadrolara, derece
yükselmesi için gerekli nitelikleri haiz memur bulunmaması hallerinde, 36
ncı maddede belirtilen öğrenim durumları itibariyle tespit olunan
yükselinebilecek dereceyi aşmamak ve karşılık gösterilecek kadro derecesi
kazanılmış hak aylık derecelerinin üç üst derecesinden fazla olmamak
kaydıyla, bu dereceler karşılık gösterilerek, kendi derecesi ile aynı
sınıftan memur atanması mümkündür.
Bu gibiler, işgal ettikleri kadroda kazanılmış
derece ve kademelerinin aylığını almaya devam ederler ve kazanılmış aylıklarındaki
kademe ilerlemesi ve derece yükselmesi genel esaslara göre yapılır.
Karşılık gösterilen kadrolar, ilgililer için kazanılmış hak teşkil etmez.)”
hükmüne aynı kanunun 87. maddesinde “(Değişik: 30/5/1974 - KHK/12;
değiştirilerek kabul: 15/5/1975 - 1897/1 md.)
Memurlara;
a) Bu Kanuna tabi kurumlarda,
b) Sermayesinin tamamı Devlet tarafından verilmek
suretiyle kurulan iktisadi kurumlar ile sermayesinin yarısından fazlası
Devlete ait bankalarda,
c) Özel kanunlarla veya özel kanunların verdiği
yetkiye dayanılarak kurulan banka ve kuruluşlarda,
ç) Yukarıdaki bentlerde yazılı idare, kuruluş ve
bankalar tarafından sermayelerinin yarısından fazlasına katılmak suretiyle
kurulan kuruluşlarla bunların aynı oranda katılmaları ile vücut bulan
kurumlarda,
İkinci görev verilemez; bu kurumlardan her ne ad
ile olursa olsun para ödenemez ve yarar sağlanamaz.
Ancak, bu Kanunun
memurlara ikinci görev verilmesini öngören hükümleri ile hakem, tasfiye
memuru ve bilirkişilere takdir olunan İl Genel Meclisi ve İl Daimi Encümeni
başkanları, özel kanunlarla kurulan ve asli görevlerinin devamı niteliğinde
olmayan çeşitli kurul, komisyon,heyet ve jüri çalışmalarına, Üniversiteler,
Akademiler, Türkiye ve Orta - Doğu Amme İdaresi Enstitüsü ve Özel
Kanunlarla kurulan araştırma kurumları tarafından idareyle ilgili olarak
yapılan inceleme ve araştırma çalışmalarına katılanlar için özel
kanunlarınca gösterilen veya bu kanunlara dayanılarak tespit edilen
ücretlerin ödenmesine ilişkin hükümler saklıdır.” hükmüne yer verilmiştir.
26.2.2010 gün ve 27505
Sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan Milli Savunma Bakanlığı, Genelkurmay
Başkanlığı Ve Kuvvet Komutanlıklarında Görevli Devlet Memurlarının Yer
Değiştirme Suretiyle Atanmalarına İlişkin Yönetmeliğin 1 ve 5 nci
maddelerinde de, bu statüde bulunan devlet memurlarının yer değiştirme
suretiyle atanmalarına ilişkin usul ve esaslarla, atamalarda esas alınacak
temel ilkeler belirlenmiştir. Dosyanın incelenmesinde; davacı hakkındaki
işlemin yer değiştirme suretiyle atama işlemi olmadığı, aksine aynı Komutanlık
bünyesinde yedek sipariş ve sarf malzeme depo mutemedi olarak
“görevlendirme” şeklinde bir idari tasarrufun söz konusu bulunduğu
anlaşıldığından; yukarıda metinlerine yer verilen mevzuat hükümlerinin
değil, askeri hizmetin olağan işleyişi esnasında Komutanlıkça (davalı
idarece) tesis edilen bir görevlendirme işleminin denetiminde uygulanacak
genel idare hukuku ilkelerinin dikkate alınacağı tabiidir.
Öte
yandan; Anayasa’nın 157. maddesinde, Askeri Yüksek İdare Mahkemesi’nin
askeri olmayan makamlarca tesis edilmiş olsa bile, asker kişileri
ilgilendiren ve askeri hizmete ilişkin idari işlem ve eylemlerden doğan
uyuşmazlıkların yargı denetimini yapan ilk ve son derece mahkemesi olduğu;
ancak askerlik yükümlülüğünden doğan uyuşmazlıklarda ilgilinin asker kişi
olması şartının aranmayacağı belirtilmiş; 20.7.1972 tarih ve 1602 sayılı
Yasa’nın 25.12.1981 tarih ve 2568 sayılı Yasa ile değişik 20. maddesinde de
aynı hüküm yer almıştır.
Askeri
Yüksek İdare Mahkemesi’nin bir davaya bakabilmesi için dava konusu idari
işlemin “asker kişiyi ilgilendirmesi” ve “askeri hizmete ilişkin bulunması”
koşullarının birlikte gerçekleşmesi gerekmektedir.
1602
sayılı Yasa’nın değişik 20. maddesinde, Türk Silahlı Kuvvetlerinde görevli
bulunan veya hizmetten ayrılmış olan, subay, askeri memur, astsubay, askeri
öğrenci uzman çavuş, uzman jandarma çavuş, erbaş ve erler ile sivil
memurlar asker kişi sayılmaktadır.
Anılan
Yasa’nın değişik 21. maddesinin birinci fıkrasında “20 nci maddede
belirtilen kişileri ilgilendiren ve askeri hizmete ilişkin idari işlem ve
eylemlerden dolayı; yetki, sebep, şekil, konu ve maksat yönlerinden biri
ile hukuka aykırı olduklarından bahisle menfaatleri ihlâl edilenler
tarafından açılacak iptal davaları, aynı idari işlem ve eylemlerin
haklarını ihlal etmesi halinde açılacak tam yargı davaları, doğrudan
doğruya ve kesin olarak Askeri Yüksek İdare Mahkemesinde çözümlenir ve
karara bağlanır.” denilmiştir.
Bu
bağlamda, davacının 1602 sayılı Yasa’nın 20. maddesinde belirtilen asker
kişi sayılanlardan olan sivil memur olması karşısında dava konusu işlemin
asker kişiyi ilgilendirdiği tartışmasızdır.
Dava
konusu işlemin askeri hizmete ilişkin olup olmadığına gelince:
İdari
işlemin, görevli yargı yerinin tespiti yönünden “askeri hizmete ilişkin”
olup olmadığının saptanabilmesi için işlemin konusuna bakılması
gerekmektedir. Eğer idari işlem askeri gereklere, askeri usul ve yönteme ve
askeri hizmete göre tesis edilmiş ise, bu işlemin askeri hizmete ilişkin
olduğu kabul edilmelidir. Daha açık bir ifadeyle, askeri hizmete ilişkin
idari işlemler; idarenin bir asker kişinin askeri yeterlik ve
yeteneklerinin, tutum ve davranışlarının, askeri geçmişinin, asker kişi
olmaktan kaynaklanan hak ve ödevlerinin; askerlik hizmetinin amacı, askeri
görev yerlerinin özellikleri, askeri kural ve gerekler göz önünde tutularak
değerlendirilmesi sonucunda tesis edilen işlemlerdir. İşlem, askeri olmayan
bir makam tarafından tesis edilmiş olsa bile durum değişmemekte, menfaati
ihlal edilen asker kişinin açtığı davanın Askeri Yüksek İdare Mahkemesi’nde
görülmesi gerekmektedir.
Bu yasal
düzenlemeler ve kabuller ışığında olaya bakıldığında; davacının, Ulaştırma
Tabur Komutanlığı teşkilatında bulunan Araç Bakım Bölük Komutanlığı
Müteferrik İşler Atölyesinde “Torna ve Frezeci” kadrosunda görev yaptığı,
davacının görev yaptığı bu atölyede yalnızca iki kişinin görev yapmakta
olduğu, bunlardan birinin o atölyenin komutanı, diğerinin ise davacı
olduğu, görevlerinin gereğini yerine getirmek üzere malzeme temin etmek
zorunda olan birimler adına bu malzemelerin o birliğin ikmal Komutanlığı
tarafından teslim alındığı, teslim alınan bu malzemelerin sipariş
depolarında muhafaza edildiği ve kullanıcı birimlerin kendi personeli
arasında belirleyecekleri bir asil ve bir yedek sarf malzeme mutemedi ile
sipariş edilen bu malzemelerin sipariş deposundan teslim alındığı, bu
kapsamda 9’uncu Ana Jet Üs K.lığının 23 Mayıs 2013 tarihli, MLZ. K.LIĞI:
99777708-4760-13810-13/İkm.Tb.K.Stk.Ynt. sayılı ve “Kullanıcı Birlik
Taşınır Mal Sorumlusu Bulunmayan Kullanıcı Depoları” konulu yazısı ile
sipariş depolarına sahip olan ve sarf malzeme depo mutemedi bulunmayan
kullanıcı birimler tarafından bir asil ve bir yedek sarf malzeme mutemedi
belirlenmesinin istenmiş olduğu, davacının görev yaptığı Müteferrik İşler
Atölyesinde yalnızca iki kişi görev yaptığından dolayı, Müteferrik İşler
Atölye Komutanının asil mutemet olarak görevlendirildiği, zaruri olarak
davacının ise yedek mutemet olarak görevlendirildiği göz önünde tutularak,
tesis edilen işlemin askeri hizmet gereklerine göre vücut bulduğu
anlaşıldığından; bu işlemin yargısal denetimi sırasında da anılan
hususların dikkate alınması gerekliliği karşısında, davacı hakkında tesis
edilen idari işlemin askeri hizmete ilişkin olduğunun kabulü gerekmektedir.
Belirtilen
durumlara göre ve olayda Anayasa’nın 157. ve 1602 sayılı Yasa’nın 20.
maddelerinde öngörülen, idari işlemin asker kişiyi ilgilendirmesi ve askeri
hizmete ilişkin bulunması koşulları birlikte gerçekleştiğinden, davanın görüm
ve çözümü Askeri Yüksek İdare Mahkemesi’nin görevine girmektedir.
Açıklanan
nedenlerle, Askeri
Yüksek İdare Mahkemesi Başsavcısı’nın başvurusunun kabulü ile,
davalı Milli Savunma Bakanlığı vekilinin görev itirazının Balıkesir İdare
Mahkemesince reddine ilişkin 14.11.2013 gün ve E:2013/1181 sayılı
görevlilik kararının kaldırılması gerekmiştir.
SONUÇ :
Davanın çözümünde ASKERİ YÜKSEK İDARE MAHKEMESİ’NİN görevli olduğuna, bu
nedenle AYİM Başsavcısı’nın başvurusunun kabulü ile, davalı Milli Savunma
Bakanlığı vekilinin görev itirazının Balıkesir İdare Mahkemesince reddine
ilişkin 14.11.2013 gün ve 2013/1181 sayılı GÖREVLİLİK KARARININ
KALDIRILMASINA, 02.06.2014 gününde OYBİRLİĞİ İLE KESİN OLARAK karar
verildi.
——
• ——
Uyuşmazlık Mahkemesi
Başkanlığından:
10-ESAS NO : 2014/279
KARAR NO : 2014/626
KARAR TR : 02.06.2014
(Hukuk Bölümü)
ÖZET : Davacı ile davalı
Belediye arasında Kentsel Dönüşüm Projesi çerçevesinde imzalanan arsa
karşılığı kat yapımı sözleşmesinde; arsa üzerinde bulunan gecekonduya
takdir edilen bedelin, 5216 ve 5395 sayılı Belediyeler Kanununa dayanılarak
çıkarılan Ankara Büyükşehir Belediye Meclisinin Yeni Mamak Kentsel Dönüşüm
ve Gelişim Proje Alanı Uygulama Esaslarına İlişkin 26.10.2009 tarih 2432
sayılı kararına aykırı olarak eksik kıymet biçildiği ve takdir edilen
bedelin tamamının ödenmemesi nedeniyle, eksik tesis bedelinin ödenmesi
istemine ilişkin olarak açılan davanın İDARİ
YARGI YERİNDE görülmesi gerektiği hk.
K A R A R
Davacı :
S.D.
Vekili : Av. E.Y.
Davalı :
Mamak Belediye Başkanlığı
Vekili : Av. F.E.
O L A Y :
Davacı vekili, dava dilekçesinde özetle; davacı ile davalı Belediye
arasında 17.10.2012 tarihinde Yeni Mamak Kentsel Dönüşüm Projesi
çerçevesinde davacıya ait Ankara ili Mamak İlçesi Altıağaç Mahallesi, 39820
ada, 1 parsel üzerinde bulunan meskene aşınma payları düşülerek 21.330 TL
tesis bedeli takdir edildiğini, bunun 2.133.54 TL’lik kısmının ödeneceği
taahhüt edilerek davalı idare ile arsa karşılığı kat yapımı sözleşmesi
yapılarak davalı idareye tesisin devredildiğini, ancak davalı idarenin
hakkaniyete ve kanuna aykırı olarak enkaz bedelini ödemeyi taahhüt
ettiğini, bu değerin Bayındırlık Bakanlığı’nın her yıl yayınladığı
tebliğden aşağı olduğunu belirterek; fazlaya ilişkin hakları saklı kalmak
kaydı ile eksik tesis bedelinden bakiye kalan 100,00TL nin dava tarihinden
itibaren işleyecek yasal faizi ile birlikte davalı idareden tahsili
istemiyle adli yargıda dava açmış, 21.11.2013 tarihli ön inceleme
oturumunda “ kıymet takdir komisyonunun A121 analiz raporu ile saptanan
yapı bedelinin ödenmesi yerine enkaz bedelinin ödenmesi nedeniyle ödenmeyen
yapı bedeline” ilişkin olarak dava açtıklarını, 25.11.2013 tarihli ıslah
dilekçesi ile alacak miktarını 15.191,86 TL olduğunu bildirmiştir.
Davalı vekili süresi içerisinde görev itirazında
bulunmuştur.
ANKARA 22. ASLİYE HUKUK MAHKEMESİ: 21.11.2013 gün ve
2013/274 esas sayılı kararı ile görev itirazının reddine karar vermiştir.
Davalı Mamak Belediye Başkanlığı vekilinin, idari yargı
yararına olumlu görev uyuşmazlığı çıkartılması yolunda süresi içinde
verdiği dilekçesi üzerine, dava dosyasının onaylı bir örneği Danıştay
Başsavcılığı'na gönderilmiştir.
DANIŞTAY BAŞSAVCISI: “…5393 sayılı Belediye Kanunu'nun "Kentsel
Dönüşüm ve Gelişim Alanı" başlıklı 73. maddesinde; Büyükşehir belediye
ve mücavir alan sınırları içinde kentsel dönüşüm ve gelişim projesi alanı
ilan etmeye Büyükşehir belediyelerinin yetkili olduğu, Büyükşehir belediye
meclisince uygun görülmesi halinde ilçe belediyelerinin kendi sınırları
içinde kentsel dönüşüm ve gelişim projelerini uygulayabileceği, Büyükşehir
belediyeleri tarafından yapılacak kentsel dönüşüm ve gelişim projelerine
ilişkin her ölçekteki imar planı, parselasyon planı, bina inşaat ruhsatı,
yapı kullanma izni ve benzeri tüm imar işlemleri ve 3/5/1985 tarihli ve
3194 sayılı İmar Kanununda belediyelere verilen yetkileri kullanmaya
Büyükşehir belediyelerinin yetkili olduğu, kentsel dönüşüm ve gelişim proje
alanlarında bulunan yapıların boşaltılması, yıkımı ve kamulaştırılmasında
anlaşma yolunun esas olduğu, kentsel dönüşüm ve gelişim proje alanlarındaki
gayrimenkul sahipleri ve 24/2/1984 tarihli ve 2981 sayılı İmar ve Gecekondu
Mevzuatına Aykırı Yapılara Uygulanacak Bazı İşlemler ve 6785 Sayılı İmar
Kanununun Bir Maddesinin Değiştirilmesi Hakkında Kanuna istinaden, hak
sahibi olmuş kimselerle anlaşmaları halinde kentsel dönüşüm ve gelişim
proje alanında haklarının verileceği, 2981 sayılı Kanun kapsamına girmeyen
gecekondu sahiplerine enkaz ve ağaç bedellerinin verileceği veya belediye
imkanları ölçüsünde kentsel dönüşüm ve gelişim proje alanı dışında arsa
veya konut satışı yapılabileceği, bu kapsamda bulunanlara Toplu Konut
İdaresi Başkanlığı ile işbirliği yapılmak suretiyle konut satışı da
yapılabileceği, enkaz ve ağaç bedellerinin arsa veya konut bedellerinden
mahsup edileceği, Belediyenin, kentsel dönüşüm ve gelişim projelerini gerçekleştirmek
amacıyla; imar uygulaması yapmaya, imar uygulaması yapılan alanlardaki
taşınmazların değerlerini tespit etmeye ve bu değer üzerinden hak
sahiplerine dağıtım yapmaya veya hasılat paylaşımını esas alan uygulamalar
yapmaya yetkili olduğu; bu Kanunun konusu ile ilgili hususlarda Başbakanlık
Toplu Konut İdaresine 2985 sayılı Kanun ve diğer kanunlarla verilen
yetkilerin saklı olduğu hükümleri yer almıştır.
2985
sayılı Toplu Konut Kanunu'nun "İskan Sahalarının Tespiti, Kamulaştırma
Ve Kadastro" başlıklı 4. maddesinde; "Başkanlık, gecekondu
dönüşüm projesi uygulayacağı alanlarda veya mülkiyeti kendisine ait arsa ve
arazilerde veya valiliklerce toplu konut iskan sahası olarak belirlenen
alanlarda çevre ve imar bütünlüğünü bozmayacak şekilde her tür ve ölçekteki
planlar ile imar planlarını yapmaya, yaptırmaya ve tadil etmeye yetkilidir.
Bu planlar; Büyükşehir belediye sınırları içerisinde kalan alanlar için
Büyükşehir belediye meclisi tarafından, il ve ilçe belediye sınırları ile
mücavir alanları içerisinde kalan alanlar için ilgili belediye meclisleri
tarafından, beldelerde ve diğer yerlerde ilgili valilik tarafından,
planların belediyelere veya valiliğe intikal ettiği tarihten itibaren üç ay
içerisinde aynen veya değiştirilerek onaylanır. Belediyeler ve valilik
tarafından üç ay içerisinde onaylanmayan planlar Başkanlık tarafından
re'sen onaylanır. Belediyeler, valilik veya Başkanlık tarafından onaylanan
bu planlar; askı, ilan ve itiraza dair kararlar da dahil olmak üzere 3194
sayılı İmar Kanunu hükümlerine göre belediyeler ve ilgili kamu kurumlan
tarafından yapılacak tüm işlemler Başkanlık tarafından re'sen yapılmak
suretiyle yürürlüğe konur.
Başkanlık
kanundaki görevleri çerçevesinde gerçek ve tüzel kişilere ait arazi ve
arsaları ve bunların içerisinde veya üzerinde bulunan her türlü eklenti ve
yapıları kamulaştırmaya yetkilidir. Başkanlık tarafından yapılacak kamulaştırmalar,
4.11.1983 tarihli ve 2942 sayılı Kamulaştırma Kanununun 3 üncü maddesinin
ikinci fıkrasındaki iskân projelerinin gerçekleştirilmesi amaçlı
kamulaştırma sayılır." hükmüne yer verilmiştir.
Uygulama
ve öğreti'de, kamu idarelerinin, kamu hizmetinin yürütümü sırasında, kamu
gücü kullanarak tek yanlı irade açıklamalarıyla yapmış oldukları işlemler
idari işlem olarak tanımlanmaktadır.
Bu tanıma
göre, idarelerin 3194 sayılı İmar Kanununun 8'inci maddesi uyarınca tek
yanlı irade açıklamaları ile tesis ettikleri, genel ve düzenleyici imar
planları, kentsel dönüşüm ve gelişim projeleri, bu projeler uyarınca tesis
edilen imar uygulamaları, konut tahsisi ve satışı, kamulaştırma, arsa payı
tahsisi gibi bireysel işlemler, "idari işlem" niteliği
taşımaktadır.
Dosyanın
incelenmesinden; davacının paydaşı olduğu taşınmazın bulunduğu yerde
davalılardan Mamak Belediyesi ile Başbakanlık Toplu Konut İdaresi Başkanlığı
arasında 2985 sayılı Toplu Konut Kanunu, 775 sayılı Gecekondu Kanunu, 5393
sayılı Belediye Kanunu, 2942 sayılı Kamulaştırma Kanunu, 3194 sayılı İmar
Kanunu hükümleri çerçevesinde "Altıağaç-Karaağaç-Hüseyingazi Kentsel
Yenileme ve Gecekondu Dönüşüm Projesi"ne ilişkin olarak hazırlanan
14.08.2012 tarihli protokolün imzalandığı, Mamak Belediye Meclisinin
02.07.2012 günlü, 386 sayılı kararıyla Uygulama Yönetmeliğinin
hazırlandığı, protokol gereği anılan bölgenin Başbakanlık Toplu Konut
İdaresi Başkanlığınca 775 sayılı Kanun uyarınca Gecekondu Önleme Bölgesi
olarak ilan edildiği, bölgede kamulaştırma yapılabilmesi amacıyla Mamak
Belediye Encümeni kararı ile kamu yararı kararı alınarak kaymakamlıkça
onaylandığı, anılan düzenlemeler uyarınca 17.10.2012 tarihinde davacı ile
arsa ve tesis karşılığı konut sözleşmesinin imzalandığı, bu sözleşme gereği
davacının yapısı için hesaplanan enkaz bedelinin davacıya tahsis edilen
konuta isabet eden paya karşılık gelen miktardan düşüldükten sonra
davacının ödemesi gereken miktarın belirlendiği, bu arada 19.03.2013
tarihli Resmi Gazete'de yayımlanan Bakanlar Kurulu kararıyla proje alanında
kalan taşınmazların Toplu Konut İdaresi Başkanlığı tarafından acele
kamulaştırılmasına karar verildiği, davacı tarafından, yapısına karşılık
kıymet takdir komisyonu raporu ile saptanan yapı bedelinin ödenmesi
gerekirken enkaz bedeli ödenmesinin öngörüldüğünden bahisle yapı bedelinin
ödenmesi istemiyle bakılmakta olan davanın açıldığı anlaşılmaktadır.
Bu
durumda, davacının, belirlenen enkaz bedelinin arttırılmasını değil,
yapının bedelinin ödenmesini istemesi karşısında; uyuşmazlığın, bedel
artırımı niteliğinde olmayıp, Kentsel Yenileme ve Gecekondu Dönüşüm Projesi
kapsamında kalan davacının taşınmazının kamulaştırılması sırasında yapının
enkaz bedelinin mi maliyet bedelinin mi ödenmesi gerektiği noktasından
kaynaklandığı, dolayısıyla, 2981 sayılı Yasa ve kentsel dönüşüm ve gelişim
alanlarına ilişkin mevzuat hükümleri uyarınca çözümlenmesi gerektiği
anlaşıldığından, davanın idari yargı yerinde görülmesi gerektiği sonucuna
ulaşılmıştır.
Her ne kadar, proje kapsamında davalı idare ile
davacı arasında arsa ve tesis karşılığı konut sözleşmesi imzalanmış ve
sözleşme ile davacıya ait yapının enkaz bedelinin ödeneceği yolunda anlaşma
sağlanmışsa da, sözleşmenin niteliği incelendiğinde, sözleşmenin, Kentsel
Yenileme ve Gecekondu Dönüşüm Projesi kapsamında kalan taşınmaz üzerinde
2981 sayılı Yasa uyarınca davacının hak sahibi olduğu yapısına karşılık
konut tahsisi amacıyla tesis edildiği, idarenin üstün hak ve yetkilerinin
bulunduğu bir sözleşme olduğu, dolayısıyla tarafların serbest iradeleri ile
anlaşmaları niteliğinde olmayıp, idari sözleşme niteliği taşıdığı
anlaşıldığından, uyuşmazlığın sözleşmeye dayalı alacak davası olarak nitelendirilmesine
de olanak bulunmamaktadır. Diğer taraftan, davalı idarece kamulaştırma
işleminden vazgeçilerek sözleşmenin feshedildiği de belirtilmiş
bulunmaktadır…” gerekçesiyle 2247 Sayılı Yasanın 10'uncu maddesi uyarınca
olumlu görev uyuşmazlığı çıkarılmasına ve dosyanın Uyuşmazlık Mahkemesine
gönderilmesine karar vermiştir.
Başkanlıkça,
2247 sayılı Yasa’nın 13. maddesine göre Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı’nın
da yazılı düşüncesi istenilmiştir.
YARGITAY
CUMHURİYET BAŞSAVCISI: “…Davacı, konut sözleşmesi imzalandıktan sonra,
sözleşme kapsamında konut hakkı için kendisine düşen ödeme miktarının
hesabında dikkate alman, A 121 Analiz nolu, "Mamak Belediye Başkanlığı
Altıağaç-Karaağaç-Hüseyingazi Mahalleleri Kentsel Yenileme Projesi Kıymet
Takdir Raporu" nda belirlenen gecekondu niteliğindeki yapının tesis ve
enkaz bedelinin; Ankara Büyükşehir Belediye Meclisinin Yeni Mamak Kentsel
Dönüşüm Gelişim Proje Alanı Uygulama esaslarına ilişkin 26/10/2009 gün ve
2432 sayılı kararındaki esaslara ve hakkaniyete uygun yapılmaması nedeniyle
eksik ödenen tesisi ve enkaz bedelinin faizi ile ödenmesini dava etmektedir.
5393
sayılı Belediye Kanunu’nun kentsel dönüşüm ve gelişim alanına ilişkin 73.
maddesinde: “ Belediye, kentin gelişimine uygun olarak eskiyen kent
kısımlarını yeniden inşa ve restore etmek; konut alanları, sanayi ve
ticaret alanları, teknoloji parkları ve sosyal donatılar oluşturmak, deprem
riskine karşı tedbirler almak veya kentin tarihî ve kültürel dokusunu
korumak amacıyla kentsel dönüşüm ve gelişim projeleri uygulayabilir.
Kentsel
dönüşüm ve gelişim projelerine konu olacak alanlar, meclis üye tam
sayısının salt çoğunluğunun kararı ile ilân edilir.
Kentsel
dönüşüm ve gelişim proje alanlarında yıkılarak yeniden yapılacak münferit
yapılarda ilgili resim ve harçların dörtte biri alınır.
Bir
yerin kentsel dönüşüm ve gelişim proje alanı olarak ilân edilebilmesi için;
o yerin belediye veya mücavir alan sınırları içerisinde bulunması ve en az
ellibin metrekare olması şarttır.
Kentsel
dönüşüm ve gelişim proje alanlarında bulunan yapıların boşaltılması, yıkımı
ve kamulaştırılmasında anlaşma yolu esastır. Kentsel dönüşüm ve gelişim
projesi kapsamında bulunan mülk sahipleri tarafından açılacak davalar,
mahkemelerde öncelikle görüşülür ve karara bağlanır.” hükmü yer almaktadır.
Anayasa'nın
125/son madde ve fıkrasında, idarenin kendi eylem ve işlemlerinden doğan
zararı ödemekle yükümlü bulunduğu kurala bağlanmış; 2577 sayılı İdari
Yargılama Usulü Kanunun 2/1-b maddesi gereğince idari eylem ve işlemlerden
dolayı zarara uğrayanlar tarafından açılan tam yargı davaları, idari dava
türleri arasında sayılmıştır.
Uyuşmazlık,
davalı idarenin 5393 sayılı Yasa’nın 73. maddesinde yer alan düzenleme
gereğince hazırladığı Kentsel Dönüşüm ve Gelişim Projesinin uygulanması
sırasında sözleşme öncesi, gecekondu önleme alanında bulunan davacıya ait
gecekondu vasfındaki yapının tesisi ve enkaz bedelinin Belediye Meclis
kararı doğrultusunda takdir edilmesine ilişkin işlemden kaynaklanmaktadır.
Davalı
idarenin yetkili organının kamu gücünü kullanarak, res’en ve tek taraflı
olarak tesis ettiği işlem nedeniyle uğranıldığı ileri sürülen zarardan
kaynaklandığından; söz konusu zararın tazminine yönelik bulunan davanın,
2577 sayılı Kanun’un 2/1-b maddesinde yer alan idari eylem ve işlemlerden
dolayı kişisel hakları doğrudan zarar görenler tarafından açılan tam yargı
davaları kapsamında idari yargı yerinde çözümlenmesi gerekmektedir…”
şeklinde düşünce bildirmiştir.
İNCELEME VE GEREKÇE :
Uyuşmazlık Mahkemesi Hukuk Bölümü’nün, Serdar
ÖZGÜLDÜR’ün Başkanlığında, Üyeler: Eyüp Sabri BAYDAR, Ali ÇOLAK, Nurdane
TOPUZ, Ertuğrul ARSLANOĞLU, Ayhan AKARSU ve Mehmet AKBULUT’un
katılımlarıyla yapılan 02.06.2014 günlü toplantısında:
l-İLK İNCELEME: Başvuru yazısı ve dava dosyası örneği
üzerinde 2247 sayılı Yasa'nın 27. maddesi gereğince yapılan incelemeye
göre, davalı Mamak Belediye Başkanlığı vekilinin anılan Yasanın 10/2
maddesinde öngörülen yönteme uygun olarak yaptığı görev itirazının
reddedilmesi ve 12/1. maddede belirtilen süre içinde başvuruda bulunması
üzerine Danıştay Başsavcısı'nca 10.maddede öngörülen biçimde, olumlu görev
uyuşmazlığı çıkarıldığı anlaşılmaktadır. Usule ilişkin herhangi bir
noksanlık bulunmadığından görev uyuşmazlığının esasının incelenmesine oy
birliği ile karar verildi.
II-ESASIN İNCELENMESİ: Raportör-Hakim Filiz BUDAK’ın,
davanın çözümünde idari yargının görevli olduğu yolundaki raporu ile
dosyadaki belgeler okunduktan; ilgili Başsavcılarca görevlendirilen
Yargıtay Cumhuriyet Savcısı Mehmet BAYHAN ile Danıştay Savcısı Mehmet Ali
GÜMÜŞ’ün davada idari yargının görevli olduğu yolundaki sözlü açıklamaları
da dinlendikten sonra GEREĞİ GÖRÜŞÜLÜP DÜŞÜNÜLDÜ:
Dava,
davacı ile davalı Belediye arasında Kentsel Dönüşüm Projesi çerçevesinde
imzalanan arsa karşılığı kat yapımı sözleşmesinde; arsa üzerinde bulunan
gecekonduya takdir edilen bedelin, 5216 ve 5395 sayılı Belediyeler Kanununa
dayanılarak çıkarılan Ankara Büyükşehir Belediye Meclisinin Yeni Mamak
Kentsel Dönüşüm ve Gelişim Proje Alanı Uygulama Esaslarına İlişkin
26.10.2009 tarih 2432 sayılı kararına aykırı olarak eksik kıymet biçildiği
ve takdir edilen bedelin tamamının ödenmemesi nedeniyle, eksik tesis
bedelinin ödenmesi istemiyle açılmıştır.
03.07.2005 tarih ve 5393 sayılı Belediye Kanunu'nun “Kentsel dönüşüm ve gelişim alanı”
başlıklı 73. maddesinde; “(Değişik: 17/6/2010–5998/1 md.) Belediye,
belediye meclisi kararıyla; konut alanları, sanayi alanları, ticaret
alanları, teknoloji parkları, kamu hizmeti alanları, rekreasyon alanları ve
her türlü sosyal donatı alanları oluşturmak, eskiyen kent kısımlarını
yeniden inşa ve restore etmek, kentin tarihi ve kültürel dokusunu korumak
veya deprem riskine karşı tedbirler almak amacıyla kentsel dönüşüm ve
gelişim projeleri uygulayabilir. Bir alanın kentsel dönüşüm ve gelişim
alanı olarak ilan edilebilmesi için yukarıda sayılan hususlardan birinin
veya bir kaçının gerçekleşmesi ve bu alanın belediye veya mücavir alan
sınırları içerisinde bulunması şarttır. Ancak, kamunun mülkiyetinde veya
kullanımında olan yerlerde kentsel dönüşüm ve gelişim proje alanı ilan
edilebilmesi ve uygulama yapılabilmesi için ilgili belediyenin talebi ve
Çevre ve Şehircilik Bakanlığının teklifi üzerine Bakanlar Kurulunca bu
yönde karar alınması şarttır.
Kentsel
dönüşüm ve gelişim proje alanı olarak ilan edilecek alanın; üzerinde yapı
olan veya olmayan imarlı veya imarsız alanlar olması, yapı yükseklik ve
yoğunluğunun belirlenmesi, alanın büyüklüğünün en az 5 en çok 500 hektar arasında
olması, etaplar halinde yapılabilmesi hususlarının takdiri münhasıran
belediye meclisinin yetkisindedir. Toplamı 5 hektardan az olmamak kaydı ile
proje alanı ile ilişkili birden fazla yer tek bir dönüşüm alanı olarak
belirlenebilir.
Büyükşehir
belediye ve mücavir alan sınırları içinde kentsel dönüşüm ve gelişim
projesi alanı ilan etmeye büyükşehir belediyeleri yetkilidir. Büyükşehir
belediye meclisince uygun görülmesi halinde ilçe belediyeleri kendi
sınırları içinde kentsel dönüşüm ve gelişim projeleri uygulayabilir.
Büyükşehir
belediyeleri tarafından yapılacak kentsel dönüşüm ve gelişim projelerine
ilişkin her ölçekteki imar planı, parselasyon planı, bina inşaat ruhsatı,
yapı kullanma izni ve benzeri tüm imar işlemleri ve 3/5/1985 tarihli ve
3194 sayılı İmar Kanununda belediyelere verilen yetkileri kullanmaya
büyükşehir belediyeleri yetkilidir.
Kentsel
dönüşüm ve gelişim proje alanlarında bulunan yapıların boşaltılması, yıkımı
ve kamulaştırılmasında anlaşma yolu esastır. Kentsel dönüşüm ve gelişim
projesi kapsamında bulunan gayrimenkul sahipleri ve belediye tarafından
açılacak davalar, mahkemelerde öncelikle görüşülür ve karara bağlanır.
Kentsel
dönüşüm ve gelişim alanları içinde yer alan eğitim ve sağlık alanları hariç
kamuya ait gayrimenkuller harca esas değer üzerinden belediyelere
devredilir. Kentsel dönüşüm ve gelişim proje alanlarında yıkılarak yeniden
yapılacak münferit yapılarda ilgili vergi, resim ve harçların dörtte biri
alınır.
Kentsel
dönüşüm ve gelişim proje alanlarındaki gayrimenkul sahipleri ve 24/2/1984
tarihli ve 2981 sayılı İmar ve Gecekondu Mevzuatına Aykırı Yapılara
Uygulanacak Bazı İşlemler ve 6785 Sayılı İmar Kanununun Bir Maddesinin
Değiştirilmesi Hakkında Kanuna istinaden, hak sahibi olmuş kimselerle
anlaşmaları halinde kentsel dönüşüm ve gelişim proje alanında hakları
verilir. 2981 sayılı Kanun kapsamına girmeyen gecekondu sahiplerine enkaz
ve ağaç bedelleri verilir veya belediye imkanları ölçüsünde kentsel dönüşüm
ve gelişim proje alanı dışında arsa veya konut satışı yapılabilir. Bu
kapsamda bulunanlara Toplu Konut İdaresi Başkanlığı ile işbirliği yapılmak
suretiyle konut satışı da yapılabilir.
Enkaz ve ağaç bedelleri arsa veya konut bedellerinden mahsup edilir.
Kentsel
dönüşüm ve gelişim alanı ilan edilen yerlerde belediyelere ait
gayrimenkuller ile belediyelerin anlaşma sağladığı veya kamulaştırdıkları
gayrimenkuller üzerindeki inşaatların tamamı belediyeler tarafından yapılır
veya yaptırılır. Belediye ile anlaşma yapmayan veya belediyece
kamulaştırılmasına gerek duyulmayan gayrimenkul sahiplerinden proje
alanında kendilerine 3194 sayılı Kanunun 18 inci maddesine göre ayrı ada ve
parselde imar hakkı verilmemiş olanlar kamulaştırmasız el atma davası
açabilir.
Kentsel
dönüşüm ve gelişim proje alanlarında yapılacak alt yapı ve rekreasyon
harcamaları, proje ortak gideri sayılır. Belediyelere ait inşaatların proje
ortak giderleri belediyeler tarafından karşılanır. Kendilerine ayrı ada
veya parsel tahsis edilen gayrimenkul sahipleri ile kamulaştırma dışı kalan
gayrimenkul sahipleri, sahip oldukları inşaatın toplam metrekaresi oranında
proje ortak giderlerine katılmak zorundadır. Proje ortak gideri ödenmeden
inşaat ruhsatı, yapılan binalara yapı kullanma izni verilemez; su, doğalgaz
ve elektrik bağlanamaz.
Dönüşüm
alanı sınırı kesinleştiği tarihte, bu sınırlar içindeki gayrimenkullerin
tapu kütüğünün beyanlar hanesine kaydedilmek üzere tapu sicil müdürlüğüne,
paftasında gösterilmek üzere kadastro müdürlüğüne bildirilir. Söz konusu
gayrimenkullerin kaydında meydana gelen değişiklikler belediyeye
bildirilir.
Kentsel
dönüşüm ve gelişim alanı ilan edilen yerlerde; ifraz, tevhit, sınırlı ayni
hak tesisi ve terkini, cins değişikliği ve yapı ruhsatı verilmesine ilişkin
işlemler belediyenin izni ile yapılır. (İptal ikinci , üçüncü, dördüncü
cümleler: Anayasa Mahkemesi’nin 18/10/2012 tarihli ve E.: 2010/82,
K.:2012/159 sayılı Kararı ile)
Belediye,
kentsel dönüşüm ve gelişim projelerini gerçekleştirmek amacıyla; imar
uygulaması yapmaya, imar uygulaması yapılan alanlardaki taşınmazların
değerlerini tespit etmeye ve bu değer üzerinden hak sahiplerine dağıtım yapmaya
veya hasılat paylaşımını esas alan uygulamalar yapmaya yetkilidir.
Kentsel
dönüşüm ve gelişim projelerinin uygulanması sırasında, tapu kayıtlarında
mülkiyet hanesi açık olan veya ayni hakları davalı olan taşınmazlar
doğrudan kamulaştırılarak bedelleri mahkemece tayin edilen bankaya belli
olacak hak sahipleri adına bloke edilir. Belediye kentsel dönüşüm ve
gelişim projelerinin uygulama alanında bulunan taşınmazların
kamulaştırılması sırasında veraset ilamı çıkarmaya veya tapudaki kayıt
malikine göre işlem yapmaya yetkilidir.
(Ek
fıkra: 16/5/2012-6306/17 md.) Büyükşehirlerde büyükşehir belediye
meclisinin, il ve ilçelerde belediye meclislerinin salt çoğunluk ile
alacağı karar ile masrafların tamamı veya bir kısmı belediye bütçesinden
karşılanmak kaydıyla kentin uygun görülen alanlarında bina cephelerinde
değişiklik ve yenileme ile özel aydınlatma ve çevre tanzimi çalışmaları
yapılabilir. Cephe değişikliği yapılacak binalarda telif hakkı sahibi proje
müelliflerine talep etmeleri hâlinde, değiştirilecek cephe veya cephelerin
beher metrekaresi için bir günlük N. asgari ücret tutarını geçmemek üzere
telif hakkı ödenir. Büyükşehir belediye meclisince uygun görülmesi hâlinde,
büyükşehir belediyesi içindeki ilçe belediyeleri kendi sınırları içinde bu
fıkrada belirtilen iş ve işlemleri yapabilir.
(Ek
fıkra: 16/5/2012-6306/17 md.) Bina cephelerinde değişiklik ve yenileme ile
özel aydınlatma ve çevre tanzimi çalışmaları için yapılması gereken iş,
işlem ve yetkilendirmeler, kat maliklerinin arsa payı çoğunluğu ile
verecekleri karara göre yapılır.
(Ek
fıkra: 16/5/2012-6306/17 md.) Büyükşehir belediyelerince, kentsel dönüşüm
ve gelişim alanı ilan edilen alanlar ile 5366 sayılı Kanuna göre yenileme
alanı ilan edilen alanlarda veya bu Kanunun 75 inci maddesine göre kamu
kurum ve kuruluşları ile protokol yapmaları hâlinde, büyükşehir belediye
meclisi kararı ile, yıkılan ibadethane ve yurtların yerine veya ihtiyaç
duyulan yerlerde ibadethane ve yurt inşa edilebilir.
Kentsel
dönüşüm ve gelişim projesi kapsamındaki işler, kamu idareleriyle 75 inci
madde çerçevesinde ortak hizmet projeleri aracılığıyla
gerçekleştirilebilir.
Bu
Kanunun konusu ile ilgili hususlarda Başbakanlık Toplu Konut İdaresine 2985
sayılı Kanun ve diğer kanunlarla verilen yetkiler saklıdır.” hükmü yer
almış; bu Kanunun işaret ettiği 2985 sayılı Toplu Konut Kanunu'nun "
İskan sahalarının tespiti, kamulaştırma ve kadastro " başlıklı 4.
maddesinde; " (Değişik: 5/5/2004 – 5162/2 md.)
(Değişik birinci fıkra:
24/7/2008-5793/7 md.) Başkanlık, gecekondu dönüşüm projesi uygulayacağı
alanlarda veya mülkiyeti kendisine ait arsa ve arazilerde veya valiliklerce
toplu konut iskan sahası olarak belirlenen alanlarda çevre ve imar
bütünlüğünü bozmayacak şekilde her tür ve ölçekteki planlar ile imar
planlarını yapmaya, yaptırmaya ve tadil etmeye yetkilidir. Bu planlar;
büyükşehir belediye sınırları içerisinde kalan alanlar için büyükşehir
belediye meclisi tarafından, il ve ilçe belediye sınırları ile mücavir
alanları içerisinde kalan alanlar için ilgili belediye meclisleri tarafından,
beldelerde ve diğer yerlerde ilgili valilik tarafından, planların
belediyelere veya valiliğe intikal ettiği tarihten itibaren üç ay
içerisinde aynen veya değiştirilerek onaylanır. Belediyeler ve valilik
tarafından üç ay içerisinde onaylanmayan planlar Başkanlık tarafından
re’sen onaylanır. Belediyeler, valilik veya Başkanlık tarafından onaylanan
bu planlar; askı, ilan ve itiraza dair kararlar da dahil olmak üzere 3194
sayılı İmar Kanunu hükümlerine göre belediyeler ve ilgili kamu kurumları
tarafından yapılacak tüm işlemler Başkanlık tarafından re’sen yapılmak suretiyle
yürürlüğe konur.
Başkanlık kanundaki görevleri
çerçevesinde gerçek ve tüzel kişilere ait arazi ve arsaları ve bunların
içerisinde veya üzerinde bulunan her türlü eklenti ve yapıları
kamulaştırmaya yetkilidir. Başkanlık tarafından yapılacak kamulaştırmalar,
4.11.1983 tarihli ve 2942 sayılı Kamulaştırma Kanununun 3 üncü maddesinin
ikinci fıkrasındaki iskân projelerinin gerçekleştirilmesi amaçlı
kamulaştırma sayılır.” hükmüne yer verilmiştir.
Dosya kapsamında yapılan
incelemede; Mamak Belediyesi, Emlak ve İstimlak Müdürlüğü’nün 27.06.2013
gün ve M.06.3.MAM.0.21/06 2031304976 sayılı yazı ve eklerinden; davacı Suna
Dursun’un hissedar olduğu 39820 ada 1
parselin Altıağaç-Karaağaç-Hüseyingazi mahallelerinin Kentsel Yenileme
alanında kaldığı, Belediye ile TOKİ arasında 14.08.2012 tarihinde imzalanan
protokol çerçevesinde 2985 sayılı Toplu Konut Kanunu, 775 sayılı Gecekondu
Kanunu,5393 sayılı Belediye Kanunu ve 2942 sayılı Kamulaştırma Kanunun ile
3194 sayılı İmar Kanunun hükümleri çerçevesinde Belediye Meclisinin kararı
ile uygulama Yönetmeliğinin hazırlandığını, 04.09.2012 tarihinde Belediye
Encümeninin aldığı kararın ardından 06.09.2012 tarihinde Kaymakamlıkça kamu
yararı kararı alındığı, Belediye ile TOKİ arasında imzalanan protokol
gereği Toplu Konut İdaresince bahse konu alanın 775 sayılı Gecekondu önleme
bölgesi ilan edildiği, Kentsel Yenileme ve Gecekondu dönüşüm alanı olarak
ilan edilen alanda bulunan hak sahibi Suna Dursun ile sözleşme imzalandığı
ve davacı tarafından dava açılması nedeniyle sözleşmenin feshedildiğinin
davacıya bildirildiği anlaşılmıştır.
Davacı
vekili tarafından, müvekkilinin taşınmazının, Kentsel Yenileme ve Gecekondu
Dönüşüm Projesi alanında kaldığı, idarece taşınmaz üzerinde bulunan meskene
takdir edilen tesis bedelinin eksik hesaplandığı iddia edilerek alacak
davası açıldığı; Danıştay Başsavcısı tarafından, davanın, 2981 sayılı Yasa
ve Kentsel Dönüşüm ve Gelişim alanlarına ilişkin mevzuat hükümleri uyarınca
çözümlenmesi gerekçesiyle olumlu görev uyuşmazlığı çıkarıldığı görülmüştür.
İdarenin
yürütmekle yükümlü bulunduğu kamu hizmetine ilişkin olarak uygulamaya
koyduğu plan ve projeye göre meydana getirdiği yol, kanal, baraj, su
yolları, su şebekesi gibi tesislerin kurulması, işletilmesi, bakım ve
onarımı sırasında kişilere verdiği zararların tazmini istemiyle açılacak
davaların görüm ve çözümünde, idari eylem ve işlemlerden dolayı kişisel
hakları muhtel olanlar tarafından açılacak tam yargı davaları kapsamında
yargısal denetim yapan idari yargı yerleri görevli bulunmaktadır.
Anayasanın
125'inci maddesinin son fıkrasında, idarenin kendi eylem ve işlemlerinden
doğan zararı ödemekle yükümlü olduğu kurala bağlanmış; 2577 sayılı idari
Yargılama Usulü Kanunu'nun 2'nci maddesinin 1'inci fıkrasının (b) bendinde,
idari eylem ve işlemlerden dolayı kişisel hakları ihlal edilenler
tarafından açılan tam yargı davaları, idari dava türleri arasında
sayılmıştır.
Bu
durumda; davalılardan Mamak Belediyesi ile Başbakanlık Toplu Konut İdaresi
Başkanlığı arasında 2985 sayılı Toplu Konut Kanunu, 775 sayılı Gecekondu
Kanunu, 5393 sayılı Belediye Kanunu, 2942 sayılı Kamulaştırma Kanunu, 3194
sayılı İmar Kanunu hükümleri çerçevesinde
"Altıağaç-Karaağaç-Hüseyingazi Kentsel Yenileme ve Gecekondu Dönüşüm
Projesi"ne ilişkin olarak hazırlanan 14.08.2012 tarihli protokolün
imzalandığı, Mamak Belediye Meclisince Uygulama Yönetmeliğinin
hazırlandığı, protokol gereği anılan bölgenin Başbakanlık Toplu Konut
İdaresi Başkanlığınca 775 sayılı Kanun uyarınca Gecekondu Önleme Bölgesi
olarak ilan edildiği, bölgede kamulaştırma yapılabilmesi amacıyla Mamak
Belediye Encümeni kararı ile kamu yararı kararı alınarak Kaymakamlıkça
onaylandığı, davacı ile arsa ve tesis karşılığı konut sözleşmesi
imzalandığı, sözleşme gereği davacının yapısı için hesaplanan enkaz
bedelinin davacıya tahsis edilen konuta isabet eden paya karşılık gelen
miktardan düşüldükten sonra davacının ödemesi gereken miktarın
belirlendiği, bu arada 19.3.2013 tarihli Resmi Gazete'de yayımlanan
Bakanlar Kurulu kararıyla proje alanında kalan taşınmazların Toplu Konut İdaresi
Başkanlığı tarafından acele kamulaştırılmasına karar verildiği, anılan
protokol gereği kamulaştırma işlemlerinin davalı Mamak Belediyesince
yürütüldüğü, dava konusu taşınmazın söz konusu proje kapsamında kaldığı ve
kamulaştırılmasına karar verildiği; dava konusu uyuşmazlığın, davacının
yapısına karşılık kıymet takdir komisyonu raporu ile saptanan bedelin eksik
takdir edildiği ve takdir edilen bedelin de tamamının ödenmemesi nedeniyle
bakiye kalan miktardan kaynaklandığı dikkate alındığında; davanın, 2577
sayılı Kanun'un 2/1-b maddesinde yer alan idari eylem ve işlemlerden dolayı
kişisel hakları doğrudan zarar görenler tarafından açılan tam yargı
davaları kapsamında idari yargı yerinde çözümlenmesi gerekmektedir.
Belirtilen
nedenlerle, Danıştay Başsavcısı’nın başvurusunun kabulü ile davalılardan
Mamak Belediye Başkanlığı vekilinin görev itirazının reddine ilişkin Ankara
22. Asliye Hukuk Mahkemesi’nin 21.11.2013 gün ve E:2013/274 sayılı
kararının kaldırılması gerekmiştir.
SONUÇ :
Davanın çözümünde İDARİ YARGININ görevli olduğuna, bu nedenle Danıştay
Başsavcısı’nın başvurusunun kabulü ile davalılardan Mamak Belediye
Başkanlığı vekilinin görev itirazının reddine ilişkin Ankara 22. Asliye
Hukuk Mahkemesi’nin 21.11.2013 gün ve E:2013/274 SAYILI KARARININ KALDIRILMASINA,
02.06.2014 gününde OY BİRLİĞİ İLE KESİN OLARAK karar verildi.
——
• ——
Uyuşmazlık Mahkemesi
Başkanlığından:
11-ESAS NO : 2014/320
KARAR NO : 2014/627
KARAR TR : 02.06.2014
(Hukuk Bölümü)
ÖZET : Davaya konu 273
parselde hissesi bulunan davacının bu hissesinin, davalı Ankara Büyükşehir
Belediye Başkanlığı’nın 31.07.2008 gün ve 971/3111 sayılı kararı ile
onaylanan Ankara Gelişim Projesi kapsamında 39662 Ada 1 ve 2 Parsellere
şuyulandırılması sonrasında, 50180 Ada 1 Parselde (eski 273) kalan gecekondu,
müştemilat ve ağaçlar için ecrimisil ihbarnamesi gönderilmek suretiyle
kamulaştırmasız el atıldığı iddiasına dayalı olarak açılan davanın, imar
planı uygulamalarından kaynaklanan tazminat davaları kapsamında, İDARİ
YARGI YERİNDE çözümlenmesi gerektiği hk.
K A R A R
Davacılar : Ö.Y.ve N.Y.
Vekili : Av. D.S.
Davalı : Ankara Büyükşehir Belediyesi Başkanlığı
Vekili : Av. A.K.
O L A Y : Davacılar vekili
dava dilekçesinde özetle; davaya konu 50180 Ada 1 parsel sayılı taşınmazın
öncesinde 273 parsel olduğunu, bu parselde davacılardan Ö.Y.’ın hissesinin
bulunduğunu, 3194 sayılı Kanunun 18. Maddesi uyarınca yapılan parselizasyon
çalışmaları sırasında bu hissenin 39661 Ada 2 Parsele şüyulandırıldığını,
davacı Ö.Y.’a ait ağaç ve eklentilerin ise 50180 Ada 1 Parsel üzerinde
kaldığını, ardından Ankara Büyükşehir Belediyesi Başkanlığı’nın 31.05.2013
gün ve 7003 sayılı yazısı ile davacılardan Ö.Y.’a ecrimisil ihbarnamesinin
gönderildiğini, adı geçen ihbarnamede dava konusu parselde bulunan
gecekondunun davalı Belediye Başkanlığı’na ait araziyi işgal etmesi nedeni
ile 04.03.2008 ile 04.03.2013 tarihleri arası dönem için 146.340,00 ve
04.03.2013 tarihinden itibaren de aylık 3220,00 TL ecrimisil ödenmesi
gerektiğinin belirtildiğini, esasen bahsi geçen gecekondu’nun ve ağaçların
davacılara ait olduğunu ve imar uygulaması Neticesinde 50180 Ada, 1
parselde kaldığını, bu şekilde davacıların arazisine kamulaştırmasız el
atıldığını, keza 3194 sayılı Kanun’un 18. maddesine göre hisseli bir veya
birkaç parsel üzerinde kalan yapıların bedelleri ilgili parsel sahibince
yapı malikine ödenmedikçe ya da başkaca türlü bir anlaşmaya varılmadıkça
veya şüyuu giderilmedikçe, bu yapılan eksi sahiplerince kullanılmasına
engel olunamayacağının açıkça düzenlendiğini, yine bu maddedeki yapıların
Belediye Başkanlığı tarafından kamulaştırılmadıkça yıkılamayacağının
belirtildiğini, hal böyle iken söz konusu ihbarname ile davacıların 50180
Ada 1 parsel üzerinde kalan yapıları kullanmasına engel olunmak sureti ile
davacıların taşınmazına kamulaştırılmasızın el atıldığını, söz konusu
yapılarla ilgili bir kamulaştırma işlemi olmadığını, yapıların kaçak
olduğuna dair de bir karar bulunmadığını, keza taşınmazlarla ilgili alınan
yıkım kararının Mamak Belediye Başkanlığı’nın 16.08.2012 gün ve 993 sayılı
kararı ile vazgeçildiğini, bu nedenlerle davacıların dava konusu
taşınmazları kullanamayarak zarara uğratıldıklarını belirterek; fazlaya
ilişkin hakları saklı kalmak kaydı ile 10.000 TL tazminatın davalı taraftan
alınarak davacıya verilmesi istemi ile adli yargı yerinde dava açmıştır.
Davalı vekilinin mahkemeye sunduğu 12.09.2013 tarihli
cevap dilekçesinde özetle; davaya konu işlemin idari işlem olması nedeni
ile davanın görev yönünden reddine karar verilmesi gerektiğini, dava konusu
alanın Mamak Belediye Başkanlığı’nın yetki alanına girmesi, dava konusu
alanın Mamak Belediye Başkanlığı Encümeni’nin 24.09.20098 gün ve 1206/1302
sayılı kararı ile Güneydoğu Ankara Kentsel Gelişme Alanı 1. Etap
Parselasyon Planı Tadilatı kapsamında kalması nedenleri ile davanın husumet
nedeni ile reddine karar verilmesi gerektiğini, davada fiili el atmanın
şartlarının gerçekleşmediğini, davaya konu gecekondunun kaçak yapı
niteliğinde olması nedeni ile ecrimisil talebinin hukuka uygun olduğunu,
davacılardan Ö.Y.’ın hissesinin şüyulandırıldığı 39661 Ada 2 Parsel sayılı
taşınmazın kamulaştırma kapsamında bulunmadığını, imar planının
hazırlanmasından itibaren 5 yıllık yasal süre henüz geçmediğinden davacının
dava açama hakkının bulunmadığını, davacının 273 parselde yer alan
hissesinin 1266
m² sinin DOP kesintisi adı altında sosyal donatı
alanlarına şüyulandırıldığını, geri kalan ve imara tahsis edilen 1898 m² lik
alanın 39662 Ada 1 Parsele, 1478 m² lik kısmının ise 39661 Ada 2
parsele şüyulandırıldığını, davacının 50180 Ada 1 parselde hissesi
bulunmaması nedeni ile 3194 sayılı Yasa’nın 18. Maddesinden yararlanmasının
mümkün olmadığını, bu nedenlerle davanın görev yönünden, husumetten ve esas
yönünden reddine karar verilmesi gerektiğini belirtmiştir.
Ankara 19 Asliye Hukuk Mahkemesi : 12.11.2013 gün ve
2013/365 Esas sayılı kararı ile, davalı Ankara Büyükşehir Belediyesi
Başkanlığı vekilinin görev itirazının reddine karar vermiştir.
Davalı Ankara Büyükşehir Belediyesi
Başkanlığı vekilinin, idari yargı yararına olumlu görev uyuşmazlığı çıkartılması
yolunda süresi içinde verdiği dilekçe üzerine, dava dosyasının onaylı bir
örneği Danıştay Başsavcılığı'na gönderilmiştir.
DANIŞTAY
BAŞSAVCISI: Uygulama
ve Öğreti'de, kamu idarelerinin, kamu hizmetinin yürütümü sırasında, kamu
gücü kullanarak tek yanlı irade açıklamalarıyla yapmış oldukları
işlemlerin, "idari işlem"; herhangi bir işlem ya da karara
dayanmaksızın gerçekleştirdikleri maddi faaliyetleriyle, görevleriyle
ilgili hareketsizliklerinin de, "idari eylem" olarak tanımlandığı;
bu tanıma göre; davalı idarenin 2560 sayılı İSKİ Genel Müdürlüğü Kuruluş ve
Görevleri Hakkında Kanun ve bu Kanun uyarınca çıkarılan Yönetmelikle
getirilen kısıtlamaları, 3194 sayılı İmar Kanununun 8'inci maddesi uyarınca
tek yanlı irade açıklamaları ile tesis ettikleri, genel ve düzenleyici imar
planları ile bu planlara dayanılarak tesis edilen parselasyon,
kamulaştırma, ruhsat gibi bireysel işlemlerin, "idari işlem"; bu
imar planı uyarınca yapmak zorunda oldukları program ve uygulamaları bunun
için gerekli zamanda gerçekleştirmemeleri; yani, bu konudaki
hareketsizliklerinin de, idari eylem niteliği taşıdığı; bu tanıma göre, idarelerin 3194
sayılı İmar Kanununun 8'inci maddesi uyarınca tek yanlı irade açıklamaları
ile tesis ettikleri, genel ve düzenleyici imar planları ile 2981 sayılı
Yasanın 13'üncü maddesinin (c) bendi uyarınca tek yanlı irade açıklamaları
ile tesis ettikleri, genel ve düzenleyici ıslah imar planları ve bu
planlara dayanılarak tesis edilen parselasyon, kamulaştırma, ruhsat gibi
bireysel işlemler, "idari işlem"; bu imar planı uyarınca yapmak
zorunda oldukları program ve uygulamaları bunun için gerekli zamanda
gerçekleşmeleri; yani, bu konudaki hareketsizlikleri de, idari eylem
niteliği taşıdığı, diğer taraftan, 5393 sayılı Belediye Kanununun 15.
maddesinde; belediye mallarına karşı suç işleyenlerin. Devlet malına karşı
suç işlemiş sayılacağı; 2886 sayılı Devlet İhale Kanununun 75. maddesi
hükümlerinin belediye taşınmazları hakkında da uygulanacağı; 2886 sayılı
Yasanın 75. maddesinde ise; devletin özel mülkiyetinde veya hüküm ve
tasarrufu altında bulunan taşınmaz malların, gerçek ve tüzel kişilerce
işgali üzerine fuzuli şagilden, bu Kanunun 9'uncu maddesindeki yerlerden
sorulmak suretiyle takdir ve tespit edilecek ecrimisil isteneceği, ecrimisilin
talep
edilebilmesi için Hazinenin işgalden dolayı bir zarara uğramış olmasının
gerekmediği ve fuzuli şagilin kusurunun aranmayacağı hükmüne yer
verildiğini, dosyanın incelenmesinden; davacılara ait bina,
eklenti ve ağaçların bulunduğu
parselin davalı idarenin imar uygulamasından dolayı
yapılan şüyulandırma ve parselasyon sonucu davalı idare
adına tescil edildiği, davacıların anılan binayı kullanmaya devam etmesi
üzerine davalı idare tarafından davacıdan ecrimisil istenmesine ilişkin işlemin iptali ve ecrimisil istenmesi
nedeni ile davacının bina, eklenti ve ağaçların kullanımını
engellenmesi suretiyle kamulaştırmasız el atıldığından
bahisle zararının tazmini istemiyle açıldığı anlaşılan davada, ecrimisil
istenilmesine ilişkin işlem, davalı idarenin kamu gücünü kullanarak tek yanlı irade
açıklamasıyla tesis ettiği idari işlem olup, idari işlem ve eylemlerden
doğan zararların tazmini taleplerinin de 2577 sayılı Yargılama Usulü Kanunu'nun 12 ve 13'üncü maddeleri uyarınca, İdari
Yargı yerlerinde açılacak tam yargı davalarına konu edilmeleri, anılan yasa
hükümlerinin gereği olduğundan, ecrimisil işleminin iptali ve 3194 sayılı
Kanunun 18. Maddesinin uygulanmasından kaynaklanan tazminat istemine
ilişkin olarak açılan bu davada İdari Yargının görevli olduğunu belirterek,
2247 sayılı Kanunun 10 uncu maddesi uyarınca olumlu görev uyuşmazlığı
çıkarmıştır.
İNCELEME VE GEREKÇE :
Uyuşmazlık Mahkemesi Hukuk Bölümü’nün, Serdar
ÖZGÜLDÜR’ün Başkanlığında, Üyeler: Eyüp Sabri BAYDAR, Ali ÇOLAK, Nurdane
TOPUZ, Ertuğrul ARSLANOĞLU, Ayhan AKARSU ve Mehmet AKBULUT’un
katılımlarıyla yapılan 2.6.2014 günlü toplantısında:
l-İLK İNCELEME: Başvuru yazısı ve dava dosyası örneği
üzerinde 2247 sayılı Yasa'nın 27. maddesi gereğince yapılan incelemeye
göre, davalı Ankara Büyükşehir Belediyesi Başkanlığı vekilinin anılan
Yasanın 10/2.maddesinde öngörülen yönteme uygun olarak yaptığı görev
itirazının reddedilmesi ve dahi 12/1.maddede belirtilen süre içinde
başvuruda bulunması üzerine Danıştay Başsavcısı'nca, davalı Ankara
Büyükşehir Belediyesi Başkanlığı açısından, davanın taşınmazın bedelinin tazminat olarak hüküm altına alınması
istemine ilişkin kısmı yönünden, 10.maddede öngörülen biçimde olumlu
görev uyuşmazlığı çıkarıldığı anlaşılmaktadır. Usule ilişkin herhangi bir
noksanlık bulunmadığından görev uyuşmazlığının esasının incelenmesine oy
birliği ile karar verildi.
II-ESASIN
İNCELENMESİ: Raportör-Hakim Birgül YİĞİT’in, davanın çözümünde idari
yargının görevli olduğu yolundaki raporu ile dosyadaki belgeler okunduktan;
ilgili Başsavcılarca görevlendirilen Yargıtay Cumhuriyet Savcısı Mehmet
BAYHAN ile Danıştay Savcısı Mehmet Ali GÜMÜŞ’ün idari yargının görevli
olduğu yolundaki sözlü açıklamaları da dinlendikten sonra GEREĞİ GÖRÜŞÜLÜP
DÜŞÜNÜLDÜ:
Dava, davacıların 273 parsel sayılı taşınmazdaki
hisselerinin, Mamak Belediye Başkanlığı Encümeni’nin 24.07.2008 gün ve
116/1494 sayılı kararı ile uygun görülen Güneydoğu Ankara Gelişim Projesi Parselasyon
Planının, Ankara Büyükşehir Belediyesi Başkanlığı Encümeni’nin 31.07.2008
gün ve 971/3111 sayılı kararı ile onaylanmasının ardından, 39662 Ada 1 ve 2
parsellere şüyulandırılması ve davacıların 50180 Ada 1 parsel üzerinde
kalan taşınmazlarına yönelik olarak davalı Belediye Başkanlığı tarafından
ecrimisil ihbarnamesi gönderilmek sureti ile kullanmalarına engel olunduğu
ve bu şekilde taşınmazlara kamulaştırılmasız el atıldığı iddiasına dayalı
olarak açılan 10,000 TL istemli tazminat davasıdır.
Dava dosyasının sübutuna esas olmak üzere, Ankara
Büyükşehir Belediyesi Başkanlığı’na müzekkere yazılarak; davaya konu 50180
Ada 1 parsel ile 39661 Ada 2 parsele ilişkin bir kamulaştırma işlemi
yapılıp yapılmadığı sorulmuş, Mahkememize gönderilen bila tarih ve 2014/320
esas sayılı yazı cevabına eklenen Ankara Büyükşehir Belediyesi Encümeni’nin
669 Karar 1837 Kayıt numaralı kararı ile 50180 Ada 1 parsel sayılı taşınmaz
üzerinde bulunan tesis(gecekondu), ağaç ve müştemilatın kamulaştırılmasına
karar verildiği, ancak söz konusu gecekondu ve müştemilatın kaçak olduğunun
tespiti üzerine sadece taşınmaz üzerinde bulunan ağaçların kamulaştırılmasına
esas olmak üzere davacılardan Ömer Yıldırım’ın uzlaşmaya çağrıldığı,
taraflar arasında uzlaşma sağlanamaması üzerine davacı Ankara Büyükşehir
Belediyesi Başkanlığı tarafından söz konusu encümen kararına istinaden
sadece taşınmaz üzerindeki ağaçların bedellerinin tespiti ve bedelleri
mukabilinde davacıya verilmesine karar verilmesi istemi ile Ankara 11.
Asliye Hukuk Mahkemesi’nin 2013/376 Esas sayılı dosyasında dava açıldığı,
dosyanın halen derdest olduğu belirtilmiştir.
Bu bilgiler ışığında dava konusu 50180 Ada 1 parsel
üzerinde bulunan ve davacılara ait olup kamulaştırmasız el atma davasına
konu edilen gecekondu ve müştemilatın hukuki niteliğinin tespiti amacı ile
Mamak Belediye Başkanlığı’na müzekkere yazıldığı ve dava konusu gecekondu
ile müştemilat hakkında 3194 sayılı Kanun’un 32. Maddesi uyarınca bir işlem
tesis edilip edilmediği konusunda bilgi istendiği, Mahkememize gönderilen
16.04.2014 gün ve 2051400589 sayılı yazı cevabında aynen; “ Ankara
Büyükşehir Belediye Başkanlığının 15/08/2011 tarihli ve 9941-12207 sayılı
yazısı ile Ankara Büyükşehir Belediye Encümeninin 12/05/2011 tarihli ve
669/1837 sayılı kararında Ankara İli. Mamak İlçesi, Üreğil Mahallesi 50180
ada 1 parsel (kadastral 273 parsel) üzerinde bulunan Doğu Terminal Alanının
2011 yılında terminal alanı olarak düzenlenmesi için kamulaştırma kararı
alındığı ve üzerinde bulunan yapıların kaçak yapı olup olmadığına dair
gerekli tespit işlemlerinin İdaremizce yapılması talep edilmiştir.
Yapılan incelemelerde ise dava konusu yapıların üzerinde bulunduğu
kadastral 273 parselin (imarın 50180/1 parsel Doğu Terminal alanı),
yapıların yapıldığı tarih itibariyle mücavir alan sınırları içerisinde yer
aldığı. 2981 sayılı Yasa uyarınca yapılmış bir imar affı başvurularının
olmadığı ve yapı ruhsatlarının da bulunmadığı ilgili birimlerimizce tespit
edilmiştir.
Davacıya ait emlak beyanları incelendiğinde Ö.Y.'a ait yapının 2000 yılında,
N.Y.'a ait yapının ise 1993 yılında inşa edildiği anlaşılmış olup. söz
konusu yapılar yapılış tarihleri itibarıyla da mücavir alan sınırları
içerisinde kaldıklarından 3194 sayılı İmar Kanunun 32 nci maddesi hükmü
uyarınca kaçak ve ruhsatsız olarak inşa edilen yapıların durumunu gösterir
tespit tutanakları tanzim edilerek yapılar mühürlenmiş ve yapının 30 gün
içerisinde yıkılması istenilerek, yapı tatil zaptının bir nüshası da yapı
yerine asılarak bir nüshası da mahalle muhtarlığına tebliğ edilmiştir.
Konunun Encümene havale edilmesi üzerine, yapı tatil zaptının tanzim
edildiği tarihten itibaren bir ay sonra tekrar tespit yapılmasına,
aykırılığın devam etmesi halinde İmar Kanunun 32nci maddesi uyarınca işlem
yapılmasına karar verilmiştir. Söz konusu Encümen Kararı uyarınca, yapı
mahallinde 30/05/2012 tarihinde yapılan incelemelerde ise aykırılıkların
devam ettiği tespit edilmiş olup. aynı tarihte tanzim edilen tutanaklarla
birlikte konu tekrar Encümene havale edilmiştir. Belediye Encümeninin
21/06/2012 tarihli ve 1085/1286 sayılı kararıyla aykırılıklar
giderilmediğinden, kaçak ve ruhsatsız yapı niteliğinde olan gecekonduların
ve eklentilerinin yıkılmasına karar verilmiş olup: İdaremiz kayıtlarında da
söz konusu yıkım kararının iptali talebiyle açılmış herhangi bir dava
bulunmamaktadır.
Davacıya ait yapılar hakkında Belediye Encümenince yıkım kararı
alınmış ise de; yapıların bulunduğu alana (terminal alanı) ait sorumluluğun
Ankara Büyükşehir Belediye Başkanlığına ait olduğu anlaşıldığından;
İdaremizce herhangi bir işlem tesis edilmemiş olup; konu ile ilgili bilgi
ve belgeler yazımız ekinde sunulmaktadır.” denilmek sureti ile dava konusu gecekondu
ve müştemilatın kaçak yapı niteliğinde olduğu, hakkında yıkım kararı
alındığı; ancak Ankara Büyükşehir Belediyesi Başkanlığı‘nın sorumluluk
sahasında olması nedeni ile kararın uygulanmadığı ve konu ile ilgili Ankara
Büyükşehir Belediye Başkanlığı’na 10.08.2012 gün ve 2231200986 sayılı
yazının yazıldığı anlaşılmaktadır.
Sonuç olarak; davacının davasının, öncesinde 273 parselde bulunan
hissesinin, 3194 sayılı Kanun gereğince başka parsele şuyulandırılması
sonucu yeni 50180 Ada 1 parselde kalan gecekondu,müştemilat ve ağaçlarının,
davalı idare tarafından ecrimisil ihbarnamesi gönderilmek sureti ile
kendisine kullandırılmaması ve bu suretle taşınmazına kamulaştırmasız el
atılması nedenleri ile açılan tazminat davası niteliğinde olduğu
anlaşılmış; bu nedenle dava Mahkememizce, Doğu Terminal Alanı imar
uygulamasından kaynaklanan kamulaştırmasız el atma nedeni ile tazminat
davası kapsamında değil, davacıların gecekondu, müştemilat ve ağaçlarından
yararlanmasına engel olunması sureti ile taşınmaza kamulaştırmasız el
atılması sebebiyle açılan tazminat davası kapsamında değerlendirilmiştir.
Davacının iddiasına konu gecekondu,müştemilat ve ağaçlar yönünden de
değerlendirme ayrı iki başlık altında yapılmıştır.
A) Davaya konu gecekondu ve müştemilat yönünden:
Dava dosyasının incelenmesinden, dava konusu 50180 Ada 1 Parsel
sayılı taşınmaz üzerinde davacılara ait gecekondu, kümes, ahır ve değişik
neviden 2073 adet ağacın bulunduğu, gecekondu, ahır ve kümesin Mamak
Belediye Başkanlığı’nın 21.06.2012 gün ve 1085/1286 sayılı kararı ile
yıkımına karar verildiği, kararın dava konusu alanın Ankara Büyükşehir
Belediyesi Başkanlığı’nın sorumluluk sahasında olması nedeni ile
uygulanmadığı ancak dava konusu kaçak yapıların 3194 sayılı Yasa’nın 32.
maddesi kapsamında kaçak nitelikte olduğu ve ruhsata bağlanmasının mümkün
olmadığının yine aynı Encümen Kararı ile belirlendiği anlaşılmıştır.
Her ne kadar davacı Ö.Y.’a hitaben Yapı Kontrol Müdürü A.B. imzası
ile verilen 16.08.2012 gün ve 2231200993 sayılı yazıda dava konusu 50180 Ada
1 Parsel üzerindeki yapılar yönünden yıkım kararından vazgeçildiği
belirtilmiş ise de; Mahkememize hitaben yazılan 16.04.2014 gün ve
2051400589 sayılı yazıda söz konusu yazıda bu vazgeçmeye ilişkin bir
karardan bahsedilmediği gibi yetki ve usulde paralellik ilkesi gereğince
Belediye Encümenliği tarafından alınan bir kararın Yapı Kontrol Müdürlüğü
tarafından kaldırılması mümkün olmadığı anlaşılmakla, söz konusu vazgeçme
kararının yıkım kararının uygulanmaması amacına yönelik olduğu
anlaşılmıştır.
Ayrıca her
ne kadar davacı tarafından Ankara 13. Asliye Hukuk Mahkemesi’nde açılan
tespit dosyasında gecekondu, ahır, kümes bedel tespiti yaptırılmış ve
davalı Ankara Büyükşehir Belediyesi Başkanlığı tarafından gönderilen
ecrimisil ihbarnamesi ile taşınmaz üzerindeki gecekondu ve müştemilatının
kullanılmasına engel olunduğu ve bu şekilde taşınmazlarına el atıldığı iddia edilmiş ise de, ortada dava konusu gecekondu, kümes ve ahır
yönünden idarenin 2942 sayılı Kamulaştırma Kanunu kapsamında bir işleminin
bulunmadığı, bu nedenle davanın anılan Yasanın 14. maddesinde işaret edilen
bedel arttırma davası niteliğinde olmadığı sonucuna varılmıştır.
Olayda, imar uygulaması sonucu 3194
sayılı İmar Kanunu'nun 32. maddesi uyarınca yıkım işlemi tesis edildiği;
ancak alanın Ankara Büyükşehir Belediyesi Başkanlığı’nın sorumluluk
sahasında olması nedeni ile yıkım kararının uygulanmadığı, davacıya ait
tapulu hissenin başka imar parselinden karşılandığı anlaşılmış olup,
belirtilen duruma göre, tapulu alan üzerinde yapılan imar uygulaması
Neticesinde davalı belediye mülkiyetinde olan parselde kalan ruhsatsız
yapılar hakkında davacıların kullanım haklarının devam edip etmediği, devam
ediyor ise kullanım hakkının engellenip engellenemeyeceği, bu yapılar
nedeni ile yapı sahiplerinden ecrimisil talebinde bulunulup
bulunulamayacağı hususlarında inceleme yapma ve idarenin işlemlerinin
hukuka aykırı olduğunun tespiti halinde davacıların tazminat talepleri A.da
değerlendirme yapma görevinin, 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu'nun
2/1-b maddesinde yer alan "İdari eylem ve işlemlerden dolayı kişisel
hakları doğrudan muhtel olanlar tarafından açılan tam yargı davaları"
kapsamında idari yargıya ait olduğu kanaatine ulaşılmıştır.
B) Davaya konu ağaçlar yönünden:
Dosya kapsamında yapılan inceleme Neticesinde dava konusu 50180 Ada
1 parsel sayılı taşınmaz üzerinde kalan ağaçlar yönünden, Ankara Büyükşehir
Belediyesi Başkanlığı tarafından davalı Ö.Y.aleyhine Ankara 11. Asliye
Hukuk Mahkemesi’nin 2013/376 Esas sayılı dosyasında kamulaştırma bedelinin
tespiti ve ağaçların bedeli mukabilinde davacıya devri konusunda dava
açıldığı, dava dosyasında keşif yapıldığı ve mahkemenin 19.03.2014 tarihli
celsesinde bilirkişi raporlarının beklenmesine ve bu nedenle duruşmanın
08.05.2014 tarihine bırakılmasına karar verildiği, dosyaya bilirkişisi
raporlarının sunulduğu anlaşılmıştır.
Dosyaya sunulan 07.04.2014 tarihli Bilirkişi raporunda yapılan
inceleme Neticesinde; dava konusu 50180 Ada 1 parselin 50180 Ada 2 ve 50180
Ada 3 parsellere ifraz edildiği, 50180 Ada 1 parselin bu şekilde
kapatıldığı, davaya konu ağaçların her iki parsel içinde de yer aldığı ve
1741 adet değişik nevi ve çeşitte meyve ağacının bulunduğu, bu ağaçların
toplam bedelinin 53410,83 TL olduğu, 42 adet süs bitkisinin yer aldığı,
bunların bedelinin 1305,00 TL olduğu, taşınmaz üzerinde yer alan 290 adet
meyvesiz ağaç bedelinin ise 9986,93 TL olduğu hususlarının tespiti ile
yetinildiği, dava konusu gecekondu ve müştemilat hakkında bir dava
olmadığından değerlendirme de yapılmadığı görülmüştür.
2942 sayılı
Kamulaştırma Kanunu’nun 3. maddesinde; “İdareler, kanunlarla yapmak
yükümlülüğünde bulundukları kamu hizmetlerinin veya teşebbüslerinin
yürütülmesi için gerekli olan taşınmaz malları, kaynakları ve irtifak haklarını;
bedellerini nakden ve peşin olarak veya aşağıda belirtilen hallerde eşit
taksitlerle ödemek suretiyle kamulaştırma yapabilirler.” denilmek sureti
ile devletin kamulaştırma yetkisinin sınırları çizilmiştir.
2942
sayılı Kamulaştırma Kanunu’nun 8. maddesinde; “(Değişik madde: 24/04/2001 -
4650/3. md.) İdarelerin, bu Kanuna göre, tapuda kayıtlı olan taşınmaz
mallar hakkında yapacağı kamulaştırmalarda satın alma usulünü öncelikle
uygulamaları esastır.
Kamulaştırma
kararının alınmasından sonra kamulaştırmayı yapacak idare, bu Kanunun 11
inci maddesindeki esaslara göre ve konuyla ilgili uzman kişi, kurum veya
kuruluşlardan da rapor alarak, gerektiğinde Sanayi ve Ticaret Odalarından
ve mahalli emlak alım satım bürolarından alacağı bilgilerden de
faydalanarak taşınmaz malın tahmini bedelini tespit etmek üzere kendi
bünyesi içinden en az üç kişiden teşekkül eden bir veya birden fazla kıymet
takdir komisyonunu görevlendirir.
Ayrıca idare,
tahmin edilen bedel üzerinden pazarlıkla satın alma ve trampa işlemlerini
yürütmek ve sonuçlandırmak üzere kendi bünyesi içinden en az üç kişiden
teşekkül eden bir veya birden fazla uzlaşma komisyonunu görevlendirir.
İdare,
kıymet takdir komisyonunca tespit edilen tahmini bedeli belirtmeksizin,
kamulaştırılması kararlaştırılan taşınmaz mal, kaynak veya bunların üzerindeki
irtifak haklarının bedelinin peşin veya bu Kanunun 3 üncü maddesinin ikinci
fıkrasına göre yapılıyor ise, bu fıkradaki usullere göre taksitle ödenmesi
suretiyle ve pazarlıkla satın almak veya idareye ait bir başka taşınmaz
malla trampa yoluyla devralmak istediğini resmi taahhütlü bir yazıyla
malike bildirir.
Malik
veya yetkili temsilcisi tarafından, bu yazının tebliğ tarihinden itibaren
onbeş gün içinde, kamulaştırmaya konu taşınmaz malı pazarlıkla ve anlaşarak
satmak veya trampa isteği ile birlikte idareye başvurulması halinde; komisyonca
tayin edilen tarihte pazarlık görüşmeleri yapılır, tespit edilen tahmini
değeri geçmemek üzere bedelde veya trampada anlaşmaya varılması halinde,
yapılan bu anlaşmaya ilişkin bir tutanak düzenlenir ve anlaşma konusu taşınmaz
malın tüm hukuki ve fiili vasıfları ile kamulaştırma bedelini içeren
tutanak malik veya yetkili temsilcisi ve komisyon üyeleri tarafından
imzalanır.
İdarece,
anlaşma tutanağının tanzim tarihinden itibaren en geç kırkbeş gün içinde,
tutanakta belirtilen bedel ödenmeye hazır hale getirilerek, bu durum malike
veya yetkili temsilcisine yazıyla bildirilerek tapuda belirtilen günde idare
adına tapuda ferağ vermesi istenilir. Malik veya yetkili temsilcisi
tarafından idare adına tapuda ferağ verilmesi halinde, kamulaştırma bedeli
kendilerine ödenir.
Bu madde
uyarınca satın alınan veya trampa edilen taşınmaz mal, kaynak veya irtifak
hakkı, sahibinden kamulaştırma yolu ile alınmış sayılır ve bu şekilde
yapılan kamulaştırmaya veya bedeline karşı itiraz davaları açılamaz.
Anlaşma
olmaması veya ferağ verilmemesi halinde bu Kanunun 10 uncu maddesine göre
işlem yapılır.” şeklindeki açıklamalar ile de tapuya kayıtlı taşınmazlar
yönünden satın alma usulünün esas olduğu, bu yolun kullanılmasına esas
usulün ne olduğu ve bu yolun sonuç vermemesi durumunda mahkeme kanalı ile
taşınmazın idare adına tescilini düzenleyen aynı kanunun 10. Madde uyarınca
işlem yapılması gerektiği belirtilmiştir.
2942
sayılı Kamulaştırma Kanunu’nun 10. maddesinde; “ (Değişik madde: 24/04/2001
- 4650/5. md.) Kamulaştırmanın satın alma usulü ile yapılamaması halinde
idare, 7 nci maddeye göre topladığı bilgi ve belgelerle 8 inci madde
uyarınca yaptırmış olduğu bedel tespiti ve bu husustaki diğer bilgi ve
belgeleri bir dilekçeye ekleyerek taşınmaz malın bulunduğu yer Asliye Hukuk
Mahkemesi’ne müracaat eder ve taşınmaz malın kamulaştırma bedelinin tespitiyle,
bu bedelin, peşin veya kamulaştırma 3 üncü maddenin ikinci fıkrasına göre
yapılmış ise taksitle ödenmesi karşılığında, idare adına tesciline karar verilmesini
ister.
Mahkeme,
idarenin başvuru tarihinden itibaren en geç otuz gün sonrası için
belirlediği duruşma gününü, dava dilekçesi ve idare tarafından verilen
belgelerin birer örneği de eklenerek taşınmaz malın malikine meşruhatlı
davetiye ile veya idarece yapılan araştırmalar sonucunda adresleri
bulunamayanlara, 11/02/1959 tarihli ve 7201 sayılı Tebligat Kanununun 28
inci maddesi gereğince ilan yoluyla tebligat suretiyle bildirerek duruşmaya
katılmaya çağırır. Duruşma günü idareye de tebliğ olunur.
………………
Mahkemece
belirlenen günde yapılacak duruşmada hakim, taşınmaz malın bedeli konusunda
tarafları anlaşmaya davet eder. Tarafların bedelde anlaşması halinde hakim,
taraflarca anlaşılan bu bedeli kamulaştırma bedeli olarak kabul eder ve
sekizinci fıkranın ikinci ve devamı cümleleri uyarınca işlem yapar.
Mahkemece
yapılan duruşmada tarafların bedelde anlaşamamaları halinde hakim, en geç
on gün içinde keşif ve otuz gün sonrası için de duruşma günü tayin ederek,
15 inci maddede sayılan bilirkişiler marifetiyle ve tüm ilgililerin
huzurunda taşınmaz malın değerini tespit için mahallinde keşif yapar.
Yapılacak keşifte, taşınmaz malın bulunduğu yerin bağlı olduğu köy veya
mahalle muhtarının da hazır bulunması amacıyla, muhtara da davetiye
çıkartılır ve keşifte hazır bulunması temin edilerek, muhtarın beyanı da
alınır.
Bilirkişiler,
taraflar ve diğer ilgililerin beyanını da dikkate alarak, 11 inci maddedeki
esaslar doğrultusunda taşınmaz malın değerini belirten raporlarını onbeş
gün içinde mahkemeye verirler. Mahkeme bu raporu, duruşma günü
beklenmeksizin taraflara tebliğ eder. Yapılacak duruşmaya hakim, taraflar
veya vekillerini ve bilirkişileri çağırır. Bu duruşmada tarafların
bilirkişi raporlarına varsa itirazları dinlenir ve bilirkişilerin bu
itirazlara karşı beyanları alınır.
Tarafların
bedelde anlaşamamaları halinde gerektiğinde hakim tarafından onbeş gün
içinde sonuçlandırılmak üzere yeni bir bilirkişi kurulu tayin edilir ve
hakim, tarafların ve bilirkişilerin rapor veya raporları ile beyanlarından
yararlanarak adil ve hakkaniyete uygun bir kamulaştırma bedeli tespit eder.
Mahkemece tespit edilen bu bedel, taşınmaz mal, kaynak veya irtifak
hakkının kamulaştırılma bedelidir. Tarafların anlaştığı veya tarafların
anlaşamaması halinde hakim tarafından kamulaştırma bedeli olarak tespit
edilen miktarın, peşin ve nakit olarak veya kamulaştırma bu Kanunun 3 üncü
maddesinin ikinci fıkrasına göre yapılmış ise, ilk taksitin yine peşin ve
nakit olarak hak sahibi adına, hak sahibi tespit edilememiş ise ileride
ortaya çıkacak hak sahibine verilmek üzere 10 uncu maddeye göre mahkemece
yapılacak davetiye ve ilanda belirtilen bankaya yatırılması ve
yatırıldığına dair makbuzun ibraz edilmesi için idareye onbeş gün süre
verilir. Gereken hallerde bu süre bir defaya mahsus olmak üzere mahkemece
uzatılabilir. İdarece, kamulaştırma bedelinin hak sahibi adına
yatırıldığına veya hak sahibinin tespit edilemediği durumlarda, ileride
ortaya çıkacak hak sahibine verilmek üzere bloke edildiğine dair makbuzun
ibrazı halinde mahkemece, taşınmaz malın idare adına tesciline ve
kamulaştırma bedelinin hak sahibine ödenmesine karar verilir ve bu karar,
tapu dairesine ve paranın yatırıldığı bankaya bildirilir. Tescil hükmü
kesin olup tarafların bedele ilişkin temyiz hakları saklıdır.
(Ek
fıkra: 11/04/2013-6459 S.K./6. md) Kamulaştırma bedelinin tespiti için
açılan davanın dört ay içinde sonuçlandırılamaması hâlinde, tespit edilen
bedele bu sürenin bitiminden itibaren kanuni faiz işletilir.
Bu
maddede öngörülen işlemler, mahkemenin davetine uymayanlar olduğu takdirde
ilgilinin yokluğunda yapılır. “ şeklinde düzenlemelerle, idarenin
kamulaştırma kararı üzerine taşınmazın adına tescilini sağlamak için
izlemesi gereken yargısal usul belirtilmiş ve açılan davada Asliye Hukuk
Mahkemesi’nin görevli olacağı açıkça düzenlenmiştir.
Aynı
Kanun’un 14. maddesinde; (Değişik madde: 24/04/2001 - 4650/7. md.) Kamulaştırmaya
konu taşınmaz malın maliki tarafından 10 uncu madde gereğince mahkemece
yapılan tebligat gününden, kendilerine tebligat yapılamayanlara tebligat
yerine geçmek üzere mahkemece gazete ile yapılan ilan tarihinden itibaren
otuz gün içinde, kamulaştırma işlemine karşı idari yargıda iptal ve maddi
hatalara karşı da adli yargıda düzeltim davası açılabilir.
İdari
yargıda açılan davalar öncelikle görülür.
İştirak
halinde veya müşterek mülkiyette, paydaşların tek başına dava hakları
vardır.
İdare,
kamulaştırma belgelerinin mahkemeye verildiği günden itibaren otuz gün
içinde maddi hatalara karşı adli yargıda düzeltim davası açabilir.
İdare
tarafından, bu Kanun hükümlerine göre tespit olunan malike ve zilyede karşı
açılan davaların görülmesi sırasında, taşınmaz malın gerçek malikinin başka
bir şahıs olduğu anlaşıldığı takdirde, davaya bu gerçek malik, tapu malikinin
daha önce öldüğü sabit olursa mirasçıları da dahil edilmek suretiyle devam
olunur.
Açılan
davaların sonuçları dava açmayanları etkilemez.” denilmek sureti ile, tapu
malikince kamulaştırma kararına karşı idari yargıda iptal davası
açılabileceği, davaya bakan adli yargı mahkemesince bu dosyanın bekletici
mesele yapılmasının zorunlu olduğu belirtilmiştir.
Dosya
kapsamında yapılan inceleme Neticesinde; davacılar tarafından Ankara
Büyükşehir Belediyesi Başkanlığı’nın kamulaştırma işlemine ilişkin 2942
sayılı Yasa’nın 14. Maddesi kapsamında bir iptal davası açıldığına dair bir
bilgi ya da belge bulunmadığı; ancak davacı tarafından 05.06.2013 gün ve
7003 sayılı haciz ihbarnamesinin iptali istemi ile Ankara 10. İdare
Mahkemesi’nde iptal davası açıldığı ve davanın halen derdest olduğu tespit
edilmiştir. 2942 sayılı Yasa’nın 14. Maddesi gereğince dava konusu
ağaçların mahkemece verilecek karar üzerine idarenin mülkiyetine geçeceği,
kamulaştırma kararının başlı başına idareye mülkiyeti iktisap hakkı
vermediği, Ankara 11. Asliye Hukuk Mahkemesi’nin 2013/376 esas sayılı
dosyasında da henüz bu yönde verilen bir hükmün olmadığı tespit edilmekle;
bu başlık altındaki incelemenin 2942 sayılı Kamulaştırma Kanunu kapsamında
değerlendirilmesinin mümkün olmadığı; olayın, 3194 sayılı İmar Kanunu ve bu
kanun uyarınca idare tarafından yapılan işlemlerin hukuka uygunluğu
noktasında değerlendirilmesi gerektiği anlaşılmakla; davalı idarenin 3194
sayılı Kanun uyarınca gerçekleştirdiği ifraz ve şuyulandırma işlemleri
Neticesinde yeni parsel üzerine kalan davacıya ait ağaçlarla ilgili olarak
idarenin ecrimisil ihbarnamesi düzenleme yetkisinin olup olmadığı, yapılan
işlemin hukuka uygun olup olmadığı ve bu yeni düzenlemeler nedeni ile
davacının arazi üzerinde bulunan ağaçları tasarruf yetkisinin kısıtlanıp
kısıtlanamayacağı hususlarında inceleme yapma ve buna göre davacıların
tazminat talepleri hakkında karar verme görevinin 2577 sayılı İdari
Yargılama Usulü Kanunu’nun 2/1-b maddesi kapsamında idari yargıya ait
olduğu kanaatine ulaşılmıştır.
Açıklanan nedenlerle, Danıştay Başsavcısı’nın başvurusunun
kabulü ile davalı Ankara Büyükşehir Belediyesi Başkanlığı’nın görev
itirazının Ankara 19. Asliye Hukuk Mahkemesi’nce reddine ilişkin kararın kaldırılması
gerekmiştir.
SONUÇ :
Davanın çözümünde İDARİ YARGININ görevli olduğuna, bu nedenle Danıştay Başsavcısı’nın,
BAŞVURUSUNUN KABULÜ ile, davalı Ankara Büyükşehir Belediyesi Başkanlığı
vekilinin GÖREV İTİRAZININ REDDİNE İLİŞKİN, Ankara 19.Asliye Hukuk
Mahkemesi’nin 12.11.2013 gün ve 2013/365 Esas sayılı KARARININ
KALDIRILMASINA, 2.6.2014 gününde OY BİRLİĞİ İLE KESİN OLARAK karar verildi.
——
• ——
Uyuşmazlık Mahkemesi
Başkanlığından:
12-ESAS NO : 2014/321
KARAR NO : 2014/628
KARAR TR : 02.06.2014
(Hukuk Bölümü)
ÖZET : Türk
Telekomünikasyon A.Ş.’de çalışırken Kurumun özelleştirilmesi nedeniyle
başka kuruma nakledilen davacının, maaş nakil ilmuhaberinin düzeltilmesi
istemiyle açtığı davanın, ADLİ YARGI YERİNDE çözümlenmesi gerektiği hk.
K A R A R
Davacı :
H.D.
Vekili :
Av. M.D.
Davalı : Türk Telekom A.Ş.
Vekili : Av. M.K.
O L A Y :
Davacı dava dilekçesinde özetle; müvekkilinin Kastamonu İl Telekom
Müdürlüğü’nde kapsam dışı personel statüsünde teknik uzman ünvanıyla görev
yapmakta iken, 406 sayılı Kanunun Ek 29.maddesi hükümlerine göre 04.01.2010
tarihinde Devlet Personel Başkanlığına bildiriminin yapıldığını ve
müvekkilinin 05.05.2010 tarihinde Çankırı Orman İşletme Müdürlüğü’nde
göreve başladığını, müvekkilinin 04.01.2010 tarihinde Devlet Personel
Başkanlığı’na bildirimi yapılırken maaş nakil belgesinde maaşının kanunen
almaya hak kazandığı ek ödemeler olmaksızın düzenlendiğini, davacının
gerekli artışların maaşına yansıtılması için Kastamonu İl Telekom
Müdürlüğü’ne 02.11.2010 tarihinde dilekçe ile başvurduğunu, bahse konu
idarenin 10.11.2010 tarihli cevap yazısı ile davacının talebinin
reddedildiğini, müvekkilinin bu şekilde zarara uğradığını belirterek;
müvekkilinin maaş nakil belgesinin ek ödemelere yer verilmeksizin
düzenlenmesi işleminin iptaline ve bu işlem nedeniyle almaktan yoksun
kaldığı artış miktarlarının, enflasyon fark miktarlarının ve bu alacakların
doğma tarihlerinden itibaren işleyecek olan faizlerinin bilirkişi
marifetiyle hesaplanarak davalı idare tarafından ödenmesine, müvekkilinin
bundan sonra alacağı maaş miktarlarına ek ödemelerin yine bilirkişi
marifetiyle hesaplanarak müvekkilinin maaşına dahil olmak üzere ödeme
yapılmasına karar verilmesi istemi ile idari yargı yerinde dava açmıştır.
Kastamonu İdare Mahkemesi: 24.01.2011 tarih ve 2011/50
Esas, 2011/25 Karar sayılı kararı ile; davalı kurumun özel hukuk tüzel
kişisi olması karşısında, idari yargı yetkisi kapsamında açılmış bir idari
dava bulunduğundan söz etmenin olanaksız olduğunu, nitekim Uyuşmazlık
Mahkemesi’nin 05.07.2010 tarih ve E:2010/56, K:2010/157 sayılı kararının da
bu yönde olduğunu belirterek 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Yasası’nın
15/1-a maddesi hükmü uyarınca davanın görev yönünden reddine karar vermiş,
karar davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir.
Danıştay Beşinci Daire: 11.11.2011 tarih ve 2011/2650
Esas, 2011/6196 Karar sayılı kararı ile özetle; imtiyaz sözleşmesi ile bir
kamu hizmetini yürütmekle görevli ve yetkili kılınması nedeniyle, diğer
özel hukuk tüzel kişilerinden farklı olarak kimi kamusal ayrıcalıklara ve
yükümlülüklere tabi olan, 406 sayılı Yasa hükümleri ile, kamu kurumlarına
nakil hakkı bulunan personeli ile ilgili olarak bazı kamusal görevler
yüklenen davalı şirketin, belirtilen görevleri kapsamında tesis ettiği
işlemlerin idari işlem niteliğinde olduğu ve bu işlemlerden kaynaklanan
uyuşmazlıkların idari yargının görevinde bulunduğunu belirterek; davacının
temyiz isteminin kabulüyle kararın bozulmasına karar vermiş, davalı
vekilinin karar düzeltme talebini de 05.12.2012 tarih ve 2012/3628 Esas,
2012/8362 Karar sayılı kararı ile reddetmiş; verilen karar bu şekilde
kesinleşmiştir.
Kastamonu İdare Mahkemesi: Danıştay 5.Daire’sinin bozma
kararı sonrasında yaptığı yargılama sırasında 27.02.2013 tarih ve 2013/86
Esas sayılı hasım düzeltme kararı ile; davanın doğru hasım olan Türk
Telekom A.Ş. ve Orman Genel Müdürlüğü husumetiyle incelenmesi gerektiğinden
Kastamonu İl Telekom Müdürlüğü’nün hasım mevkiinden çıkarılarak dava
dilekçesinin 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu’nun 15.maddesinin 1/(
c) fıkrası gereğince gerçek hasım olarak tespit edilen Orman Genel
Müdürlüğü ve Türk Telekom A.Ş. ye mahkeme kararı ile birlikte tebliğ
edilmek üzere dava dosyasının tekemmül ettirilmesine karar verilmiştir.
Davalı vekiline dava dilekçesi; Danıştay 5. Daire’sinin
yukarıda belirtilen bozma kararından sonra 12.03.2013 tarihinde tebliğ
edilmiş; davalı vekili süresi içerisinde verdiği cevap dilekçesi ile; görev
itirazında bulunmuştur.
Kastamonu İdare Mahkemesi: 24.10.2013 tarih ve 2013/86
Esas sayılı kararı ile özetle; imtiyaz sözleşmesi ile bir kamu hizmetini
yürütmekle görevli ve yetkili kılınması nedeniyle, diğer özel hukuk tüzel
kişilerinden farklı olarak kimi kamusal ayrıcalıklara ve yükümlülüklere
tabi olan, 406 sayılı Yasa hükümleri ile, kamu kurumlarına nakil hakkı
bulunan personeli ile ilgili olarak bazı kamusal görevler yüklenen davalı
şirketin, belirtilen görevleri kapsamında tesis ettiği işlemlerin idari
işlem niteliğinde olduğu ve bu işlemlerden kaynaklanan uyuşmazlıkların
idari yargının görevinde bulunduğu gerekçesi ile davalı idarenin görev
itirazının reddine karar vermiştir.
Davalı Türk Telekom A.Ş. vekilinin idari yargı yararına
olumlu görev uyuşmazlığı çıkartılması yolunda süresi içinde verdiği
dilekçesi üzerine dava dosyasının onaylı bir örneği Yargıtay Cumhuriyet
Başsavcılığı’na gönderilmiştir.
Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı;
Özelleştirme kapsamında bulunan Türk Telekom A.Ş.’nin hazineye ait %55
hissesinin Bakanlar Kurulu’nun 25.07.2005 tarih 2005/9146 sayılı kararı ile
14.11.2005 tarihinde hisse Satış sözleşmesi ile O. Telekomünikasyon A.Ş.’ne
satıldığını, 406 sayılı yasanın Ek 29. Maddesinin 03.07.2005 tarih ve 5398
sayılı kanunla değişik 1. Fıkrasında “Türk Telekom hisselerinin devri
sonucu kamu payının %50’nin altına düşmesi durumunda, Türk Telekom’da ek
22. Maddenin (a) bendinin bu kanunla yürürlükten kaldırılan hükümleri
uyarınca belirlenen asli ve sürekli görevlerde çalışmakta olanlar ile
22.01.1990 tarihli ve 399 sayılı KHK’ye tabi olarak kadrolu veya sözleşmeli
personel statüsünde çalışanlar ve kapsam dışı personel kamu görevlerinden
180 gün aralıksız izinli sayılır. Bu personel belirlenen süre içinde Türk
Telekom’da çalışmaya devam edere ve hisse devir tarihinden nakli için
Devlet Personel Başkanlığı’na bildirildikleri tarihe kadar ki aylık ücret,
harcırah, sağlık giderleri, cenaze giderleri ve ölüm yardımı ile diğer
özlük hakları Türk Telekom tarafından karşılanır” hükmüne yer verildiğini, davanın
açıldığı tarihte kamu kuruluşu niteliği taşımayan davalı şirkete karşı
hatalı düzenlenen maaş nakil ilmuhaberinin iptali istemi ile açılan davanın
2577 sayılı yasanın 2/1 maddesi gereğince idari yargının görevine
girmediğini bu sebeplerle davanın adli yargı yerinde görülmesinin gerektiği
belirtilerek, 2247 sayılı Yasa'nın 10'uncu maddesi uyarınca, olumlu görev
uyuşmazlığı çıkarılmasına ve dosyanın Uyuşmazlık Mahkemesi’ne
gönderilmesine karar vermiştir
İNCELEME VE GEREKÇE :
Uyuşmazlık Mahkemesi Hukuk Bölümü’nün, Serdar
ÖZGÜLDÜR’ün Başkanlığında, Üyeler: Eyüp Sabri BAYDAR, Ali ÇOLAK, Nurdane
TOPUZ, Ertuğrul ARSLANOĞLU, Ayhan AKARSU ve Mehmet AKBULUT’un
katılımlarıyla yapılan 2.6.2014 günlü toplantısında:
l-İLK İNCELEME: Başvuru yazısı ve dava dosyası örneği
üzerinde 2247 sayılı Yasa'nın 27. maddesi gereğince yapılan incelemeye
göre, davalı Türk Telekom A.Ş. vekilinin anılan Yasanın 10/2 maddesinde
öngörülen yönteme uygun olarak yaptığı görev itirazının reddedilmesi ve
12/1. maddede belirtilen süre içinde başvuruda bulunması üzerine Yargıtay
Cumhuriyet Başsavcılığı’nca, davalı Türk Telekom A.Ş. bakımından 10.maddede
öngörülen biçimde, olumlu görev uyuşmazlığı çıkarıldığı anlaşılmaktadır.
Usule ilişkin herhangi bir noksanlık bulunmadığından görev uyuşmazlığının
esasının incelenmesine oy birliği ile karar verildi.
Kastamonu İdare Mahkemesi’nin
27.02.2013 tarihli hasım düzeltme kararı ile davada taraf sıfatı kazanan
Orman Genel Müdürlüğü vekilinin 09.04.2013 tarihli cevap dilekçesinde görev
itirazında bulunmadığı gibi Kastamonu İdare Mahkemesi’nin görevlilik
kararının kendisine tebliğ edildiği tarihten itibaren yasal süresi içinde
olumlu görev uyuşmazlığı çıkartılması talebinde de bulunmadığı anlaşılmakla
bu davalı yönünden değerlendirme yapılmamıştır.
II-ESASIN İNCELENMESİ: Raportör-Hakim Birgül Yiğit’in,
davanın çözümünde adli yargının görevli olduğu yolundaki raporu ile
dosyadaki belgeler okunduktan; ilgili Başsavcılarca görevlendirilen
Yargıtay Cumhuriyet Savcısı Mehmet BAYHAN ile Danıştay Savcısı Mehmet Ali
GÜMÜŞ’ün davada adli yargının görevli olduğu yolundaki sözlü açıklamaları
da dinlendikten sonra GEREĞİ GÖRÜŞÜLÜP DÜŞÜNÜLDÜ:
Dava, Türk Telekom A.Ş.'nde teknik uzman ünvanıyla
çalışmakta iken kurumun özelleştirilmesi nedeni ile başka kuruma atanan
davacının, hatalı düzenlenen maaş nakil ilmuhaberinin iptali ve dava konusu
işlem nedeni ile uğradığı tüm zararların yasal faizi ile davalıdan
tahsiline karar verilmesi istemiyle açılmıştır.
1953 tarih ve 6145 sayılı Yasa ile, Türkiye
Cumhuriyeti Posta, Telgraf ve Telefon İşletmesi kurulmuş; 1924 tarih ve 406
sayılı Telgraf ve Telefon Kanunu’nun 10.6.1994 tarih ve 4000 sayılı
Yasa’yla değiştirilen 1. maddesi ile, posta ve telgraf tesis ve işletmesine
ilişkin hizmetler, Posta İşletmesi Genel Müdürlüğü’nce (P.İ),
telekomünikasyon hizmetleri ise, “Türk Telekomünikasyon Anonim Şirketi
(Şirket)” tarafından yürütülecek şekilde yeniden yapılandırılmıştır.
27.1.2000 tarih ve 4502 sayılı Yasa’nın 1. maddesi
ile, 406 sayılı Yasa’nın 1. maddesine eklenen dokuzuncu fıkrada, “Türk
Telekom, bu Kanun ve özel hukuk hükümlerine tabi bir anonim şirkettir. Kamu
İktisadi Teşebbüslerinin kuruluş, teşkilât ve faaliyetleri ile ilgili
mevzuat Türk Telekom’a uygulanmaz. Sadece, Türkiye Büyük Millet Meclisi
denetimine ilişkin 2.4.1987 tarihli ve 3346 sayılı Kanunun 9 uncu maddesi
hükümleri uygulanır” denilmiş; anılan fıkra hükmü, 12.5.2001 tarih ve 4673
sayılı Yasa’nın 1. maddesi ile değiştirilmiş ve “Türk Telekom, bu Kanun ve
özel hukuk hükümlerine tabi bir anonim şirkettir. Bu Kanun hükümleri saklı
kalmak üzere, kamu iktisadi teşebbüsleri de dahil, sermayesinin yarısından
fazlası kamuya ait olan kamu kurum, kuruluş ve ortaklıklarına uygulanan
mevzuat Türk Telekom’a uygulanmaz. Sermayesinin yarısından fazlası kamuda
kaldığı sürece, Türkiye Büyük Millet Meclisi denetimine ilişkin 2.4.1987
tarihli ve 3346 sayılı Kanunun 9 uncu maddesi hükümleri uygulanır.
16.7.1965 tarihli ve 697 sayılı Kanun ile milli güvenlik ve kamu düzeniyle
sıkıyönetim ve seferberlik hallerinde telekomünikasyon hizmetlerinin
yürütülmesine ilişkin özel kanunların hükümleri saklıdır”; Ek 29.
maddesinin 3.7.2005 gün ve 5398 sayılı Kanun’un 14. maddesi ile değişik
birinci fıkrasında, “Türk Telekom hisselerinin devri sonucu kamu payının
yüzde ellinin altına düşmesi durumunda; Türk Telekomda ek 22 nci maddenin
(a) bendinin bu Kanunla yürürlükten kaldırılan hükümleri uyarınca
belirlenen aslî ve sürekli görevlerde çalışmakta olanlar ile 22.1.1990
tarihli ve 399 sayılı Kanun Hükmünde Kararnameye tâbi olarak kadrolu veya
sözleşmeli personel statüsünde çalışanlar ve kapsam dışı personel, kamu
görevlerinden yüzseksen gün aylıksız izinli sayılır…” denilmiştir.
Öte
yandan; 406 sayılı Yasa’nın 4502 sayılı Yasa ile değişik 2. maddesinin (c)
bendinin birinci alt bendinin birinci cümlesinde, “Türk Telekom;
telekomünikasyon şebekeleri üzerinden sunulan ulusal ve uluslararası ses
iletimini ihtiva eden telefon hizmetlerini, 31.12.2003 tarihine kadar bu
Kanun ve görev sözleşmesi çerçevesinde tekel olarak yürütür” denildikten
sonra, anılan (c) bendinin birinci alt bendine 12.5.2001 tarih ve 4673
sayılı Yasa ile eklenen üçüncü cümlede, “Ancak, Türk Telekom’daki kamu payı
%50’nin altına düştüğünde, Türk Telekom’un tüm tekel hakları 31.12.2003
tarihinden önce de olsa ortadan kalkmış olur” denilmiş; 4502 sayılı
Yasa’nın Geçici 3. maddesi ile de Türk Telekomünikasyon A.Ş., 233 sayılı
KHK’nin ekindeki “B-Kamu İktisadi Kuruluşları (KİK)” bölümünde yer alan kuruluşlar
listesinden çıkarılmıştır.
Bu düzenlemeler birlikte
değerlendirildiğinde, telekomünikasyon
şebekeleri üzerinden sunulan ulusal ve uluslararası ses iletimini ihtiva
eden telefon hizmetlerini 31.12.2003 tarihine kadar “tekel” olarak
yürütmekle görevli kılınan ve çoğunluk hisseleri kamuya ait bulunan Türk
Telekom’un, tekel kapsamında kamu hizmeti yürüten, ancak kuruluş yasasındaki
son düzenlemeler ile kendine özgü statüye sahip olan ve sermayesindeki kamu
payı %50’nin altına düşünceye kadar kamu kuruluşu niteliğini taşıyan bir
kuruluş olduğu tartışmasızdır.
Özelleştirme
kapsamında bulunan Türk Telekomünikasyon A.Ş.’deki tamamı Hazineye ait
bulunan hisselerden % 55’i, Bakanlar Kurulu’nun 25.7.2005 tarih ve
2005/9146 sayılı “Türk Telekomünikasyon Anonim Şirketi (Türk Telekom)’nin %
55 Oranındaki Hissesinin Blok Olarak Satışına İlişkin Nihai Devir
İşlemlerine Dair Kararın Yürürlüğe Konulması Hakkında Karar”ı uyarınca, 14.11.2005
tarihli Hisse Satış Sözleşmesi ile (6.550.000.000 USD. bedelle) O.
Telekomünikasyon A.Ş.’ne satılmıştır.
Bu sürece paralel
olarak Türk Telekom personelinin durumu incelendiğinde:
Türk
Telekom A.Ş., 4502 sayılı Yasa’nın 29.1.2000 tarih ve 23948 sayılı Resmi
Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe girdiği dikkate alındığında, 29.1.2000
tarihi itibariyle 233 sayılı KHK kapsamı
dışında kalmış ve anılan KHK eki cetvellerden çıkarılmış olması nedeniyle,
Uyuşmazlık Mahkemesi Genel Kurulu’nun
22.1.1996 gün ve E:1995/1, K:1996/1 sayılı ve özelleştirme
kapsamında bulunan kamu iktisadi teşebbüslerinde
sözleşmeli veya kapsam dışı statüde çalışan personelin kurumları ile olan
ilişkilerinden doğan anlaşmazlıkların çözüm yerinin idari yargı olduğu
yolundaki İlke Kararı kapsamı dışında değerlendirilmesi gerekmektedir.
Anılan
4502 sayılı Yasa’nın 13. maddesi ile 406 sayılı Yasa’ya eklenen Ek 22.
maddenin (a) bendinde, “a) Personelin statüsü: Telekomünikasyon
hizmetlerinin gerektirdiği asli ve sürekli görevler telekomünikasyon
alanında sekiz yıl tecrübeye sahip ve en az dört yıllık yüksek öğrenim
görmüş bir genel müdür ile kadro, unvan, derece ve sayıları Yönetim
Kurulunun önerisi ve Bakanlığın teklifi üzerine bu Kanunun yürürlüğe
girdiği tarihten itibaren yüzseksen gün içerisinde Bakanlar Kurulu Kararı
ile belirlenen kadrolarda istihdam edilen personel eliyle yürütülür. Bu
personel hakkında bu Kanunda öngörülen hükümler saklı kalmak üzere 399
sayılı Kanun Hükmünde Kararname hükümleri uygulanır. Bunların dışında kalan
personel iş mevzuatı uyarınca istihdam edilir. İş mevzuatına göre istihdam
edilenlere ilişkin kayıt ve şartlar Yönetim Kurulu tarafından tayin olunur”
hükmüne yer verilmiş; bu bent hükmü, 4673 ve 5189 sayılı Yasalarla yapılan
değişiklikler sonucunda; “a) Personelin statüsü: (Ek ibare:
12.5.2001-4673/6. md.) Türk Telekomdaki kamu payı %50’nin altına düşünceye
kadar, Türk Telekom Yönetim Kurulu üyeliklerine atanacaklarda Devlet memurluğuna
atanabilme genel şartlarına sahip olma ve en az dört yıllık yüksek öğrenim
görme şartları aranır. (Mülga ikinci ve üçüncü cümle: 16.6.2004-5189/12
md.) Bunların dışında kalan personel iş mevzuatı uyarınca istihdam edilir.
İş mevzuatına göre istihdam edilenlere ilişkin kayıt ve şartlar Yönetim
Kurulu tarafından tayin olunur” hükmünü almış; aynı maddenin (b) bendinin
ikinci paragrafında da iş mevzuatına tabi olan Türk Telekom çalışanlarının
aylık ücretlerinin kendilerini atamaya yetkili olan Yönetim Kurulu
tarafından tespit olunacağı kurala bağlanmıştır.
406
sayılı Yasa’nın anılan Ek 22.maddesi uyarınca, Türk Telekom A.Ş. Genel
Müdürlüğü’ne ait asli ve sürekli kadrolar belirlenerek 4.4.2000 tarih ve
24010 (Mükerrer) sayılı R.G. de yayımlanan 31.3.2000 tarih ve 2000/331
sayılı Bakanlar Kurulu Kararı ekinde yer alan listede: merkez teşkilatı
için 100 ve taşra teşkilatı için 100 (6 Bölge Müdürü, 12 Bölge Müdür
Yardımcısı ve 82 İl Telekom Müdürü) kadro ihdas edilmiş; öte yandan, aynı
Yasa maddesinin verdiği yetkiye dayanılarak hazırlanan “Türk
Telekomünikasyon A.Ş. Kapsam Dışı Personel Yönetmeliği” adı altındaki düzenleme,
Yönetim Kurulunun 31.8.2000 tarih ve 407 sayılı kararıyla kabul edilmek
suretiyle yürürlüğe konulmuştur.
Kanunla,
Kurumda görev yapan personelden asli ve sürekli görev yapacak olanları
kadro unvanı itibariyle belirlemek konusunda Bakanlar Kurulu'na yetki
verildiği açıktır. Bu yetki 4502 sayılı Kanun’un yürürlüğe girdiği
29.1.2000 tarihi ile 5189 sayılı Kanun’un yürürlüğe girdiği 2.7.2004
tarihleri arasında geçerli olmuştur.
Anayasa’nın
128. maddesinde, “Devletin, kamu iktisadî teşebbüsleri ve diğer kamu
tüzelkişilerinin genel idare esaslarına göre yürütmekle yükümlü oldukları
kamu hizmetlerinin gerektirdiği aslî ve sürekli görevler, memurlar ve diğer
kamu görevlileri eliyle görülür” denilmiştir.
406
sayılı Yasa’nın Ek 29. maddesinin 3.7.2005 tarih ve 5398 sayılı Kanun’la
değişik birinci fıkrasında, “Türk Telekom hisselerinin devri sonucu kamu
payının yüzde ellinin altına düşmesi durumunda; Türk Telekomda ek 22 nci
maddenin (a) bendinin bu Kanunla yürürlükten kaldırılan hükümleri uyarınca
belirlenen asli ve sürekli görevlerde çalışmakta olanlar ile 22.1.1990
tarihli ve 399 sayılı Kanun Hükmünde Kararnameye tabi olarak kadrolu veya
sözleşmeli personel statüsünde çalışanlar ve kapsam dışı personel, kamu
görevlerinden yüzseksen gün aylıksız izinli sayılır. Bu personel belirtilen
süre içinde Türk Telekomda çalışmaya devam eder ve hisse devir tarihinden
nakli için Devlet Personel Başkanlığına bildirildikleri tarihe kadarki
aylık ücret, harcırah, sağlık giderleri, cenaze giderleri ve ölüm yardımı
ile diğer mali ve özlük hakları Türk Telekom tarafından karşılanır…”
denilerek, yasakoyucu tarafından Türk Telekom’da 22.1.1990 tarihli ve 399
sayılı Kanun Hükmünde Kararnameye tabi olarak sözleşmeli personel
statüsünde çalışanlar ile kapsam dışı personel, kamu personeli sayılmıştır.
Olayda, davalının hisse devir (14.11.2005) tarihinde
teknik uzman statüsünde çalışmakta iken, 406 sayılı Yasa'nın Ek-29. maddesi
ile 4046 sayılı Yasa'nın 22. maddesine göre adı Devlet Personel
Başkanlığı’na bildirilen ve sonrasında başka bir kamu kurumu emrine atanan
davacı tarafından, maaş nakil ilmühaberinin iptali ile almaktan mahrum
kaldığı ek ödenekler nedeni ile uğradığı zararın tazmini istemiyle
Kastamonu İdare Mahkemesi’nde dava açıldığı; Kastamonu İdare Mahkemesi’nin
24.01.2011 tarih ve 2011/50 Esas, 2011/25 Karar sayılı ilk inceleme üzerine
dosya üzerinden verdiği kararı ile davanın görev yönünden reddine karar
verdiği, davacı vekilinin temyiz talebi üzerine; Danıştay Beşinci Daire’nin
11.11.2011 tarih ve 2011/2650 Esas, 2011/6196 Karar sayılı kararı ile
mahkeme kararının bozulmasına hükmettiğini; davalı vekilinin karar düzeltme
talebinin Danıştay Beşinci Daire’nin 05.12.2012 tarih ve 2012/3628 Esas,
2012/8362 Karar sayılı kararı ile reddedildiği, bunun üzerine dava
dilekçesinin davalı vekiline 12.03.2013 tarihinde tebliğ edildiği ve davalı
vekilinin süresi içinde görev itirazında bulunduğu, Kastamonu İdare
Mahkemesi’nin 24.10.2013 tarih ve 2013/86 Esas sayılı kararı ile görev
itirazının reddine karar verdiği, davalı vekilinin istemi üzerine Yargıtay
Cumhuriyet Başsavcısı tarafından olumlu görev uyuşmazlığı çıkartılması
kararı ile dosyanın Mahkememize gönderildiği anlaşılmıştır.
2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu’nun “İdari
Dava Türleri ve İdari Yargı Yetkisinin Sınırı” başlıklı 2. maddesinin
değişik 1 numaralı bendinde:
“a) (Değişik : 8.6.2000-4577/5 md.) İdari işlemler
hakkında yetki, şekil, sebep, konu ve maksat yönlerinden biri ile hukuka
aykırı olduklarından dolayı iptalleri için menfaatleri ihlal edilenler
tarafından açılan iptal davaları,
b) İdari
eylem ve işlemlerden dolayı kişisel hakları doğrudan muhtel olanlar
tarafından açılan tam yargı davaları,
c)
(Değişik: 18.12.1999-4492/6 md.) Tahkim yolu öngörülen imtiyaz şartlaşma ve
sözleşmelerinden doğan uyuşmazlıklar hariç, kamu hizmetlerinden birinin
yürütülmesi için yapılan her türlü idari sözleşmelerden dolayı taraflar
arasında çıkan uyuşmazlıklara ilişkin davalar” idari dava türleri olarak
sayılmış olup; kural olarak, idari yargıda ancak Devlete ve kamu tüzel
kişilerine karşı açılan davalara bakılabilir.
Buna
göre, iptali istenilen işlemin tesis edildiği ve davanın açıldığı tarihte
davalı mevkiinde kamu kuruluşu niteliği taşımayan Türk Telekomünikasyon
A.Ş.'nin olması karşısında, idari yargı yetkisi kapsamında açılmış bir
idari dava bulunduğundan söz etmek olanaksız olduğundan, uyuşmazlığın, özel
hukuk hükümlerine göre görüm ve çözümünde adli yargı yerinin görevli olduğu
sonucuna varılmıştır.
Açıklanan
nedenlerle, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı’nın başvurusunun kabulü ile
davalı Türk Telekom A.Ş. vekilinin görev itirazının Kastamonu İdare
Mahkemesi’nce reddine ilişkin kararın kaldırılması gerekmiştir.
SONUÇ :
Davanın çözümünde ADLİ YARGININ görevli olduğuna, bu nedenle Yargıtay
Cumhuriyet Başsavcısı’nın BAŞVURUSUNUN KABULÜ ile davalı Türk Telekom
A.Ş.vekilinin görev itirazının reddine ilişkin Kastamonu İdare Mahkemesi’nin
24.10.2013 tarih ve 2013/86 Esas sayılı KARARININ KALDIRILMASINA, 2.6.2014
gününde OY BİRLİĞİ İLE KESİN OLARAK karar verildi.
——
• ——
Uyuşmazlık Mahkemesi
Başkanlığından:
13-ESAS NO : 2014/411
KARAR NO : 2014/630
KARAR TR : 02.06.2014
(Hukuk Bölümü)
ÖZET :
Davacı sigorta şirketince sigortalanan aracın davalı Belediyece işletilen
Eminönü Katlı Otoparkı’nda park edildikten sonra yağan yağmur sularının
otoparka dolması sonucu araçta meydana gelen hasarı ödeyen sigorta
şirketince, uğranılan zararın tazmini istemiyle açılan davanın, İDARİ YARGI
YERİNDE çözümlenmesi gerektiği hk.
K A R A R
Davacı :
E. Sigorta A.Ş.
Vekili : Av. A.G.H.
Davalı :
Fatih Belediye Başkanlığı
Vekili :
Av. H.K.A.
O L A Y :
Davacı şirket vekili, dava dilekçesinde özetle; davacı sigorta şirketi
tarafından kasko sigortası ile teminat altına alınan 34……. plakalı aracın
18.05.2012 tarihinde Eminönü Katlı Otoparkı’na park edildikten sonra yağan
yağmur sularının otoparka dolması Neticesinde ağır hasara uğraması
nedeniyle pert-total işlemine tabi tutulduğunu, sigortalıya toplam
22.239,00 TL hasar bedeli ödendiğini, dava konusu hasardan davalı
belediyenin sorumlu olduğunu belirterek; fazlaya dair haklarını saklı
tutarak 22.239,00 TL tazminatın sigortalıya ödeme tarihi olan 04.07.2012
tarihinden itibaren işleyecek avans faizi ile birlikte davalıdan tahsili
istemiyle adli yargıda dava açmıştır.
Davalı
idare vekili süresinde verdiği cevap dilekçesinde; zararın meydana geldiği
otoparkın Halktaş A.Ş. tarafından işletilmesi nedeniyle davanın husumetten
reddinin gerekmesinin yanı sıra idarenin hizmet kusuru esasına dayanan
davada idari yargının görevli olduğunu öne sürerek görev itirazında
bulunulmuştur.
İSTANBUL
18. ASLİYE HUKUK MAHKEMESİ: 12.12.2013 gün ve E:2013/157 sayılı kararı ile,
davalı vekilinin yargı yolu itirazının reddine karar vermiştir.
Davalı
İdare vekilince, olumlu görev uyuşmazlığı çıkarılması istemiyle başvuruda
bulunulması üzerine, dilekçe ve ekleri Danıştay Başsavcılığına
gönderilmiştir.
DANIŞTAY
BAŞSAVCISI: “…Anayasanın 125'inci maddesinde, idarenin kendi eylem ve
işlemlerinden doğan zararları ödemekle yükümlü olduğu hükme bağlanmıştır.
Öte
yandan, 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu'nun "İdari dava
türleri ve idari yargı yetkisinin sınırı" başlıklı 2 nci maddesinin
1'inci bendinde; idari işlemler hakkında yetki, şekil, sebep, konu ve
maksat yönlerinden biri ile hukuka aykırı olduklarından dolayı iptalleri
için menfaatleri ihlal edilenler tarafından açılan iptal davaları; idari
eylem ve işlemlerden dolayı kişisel hakları muhtel olanlar tarafından açılan
tam yargı davaları ile tahkim yolu öngörülen imtiyaz şartlaşma ve
sözleşmelerinden doğan uyuşmazlıklar hariç, kamu hizmetlerinden birinin
yürütülmesi yapılan her türlü idari sözleşmelerden dolayı taraflar arasında
çıkan uyuşmazlıklara ilişkin davalar, idari dava türleri olarak
sayılmıştır.
Görüldüğü
üzere; İdare Hukuku kuralları içinde, kamu hizmetinin yürütülmesi amacıyla,
kamu gücü kullanılarak tek yanlı irade beyanıyla tesis edilen idari
işlemler, idari eylemler ve idari sözleşmelerden doğan uyuşmazlıklar
sebebiyle açılan davaların görüm ve çözümü İdari Yargının görev alanında
bulunmaktadır.
İdarenin
yürütmekle yükümlü olduğu bir hizmetin kuruluşunda, düzenlenişinde veya
işleyişindeki nesnel nitelikli bozukluk, aksaklık veya boşluk olarak
tanımlanan hizmet kusuru; hizmetin kötü işlemesi, geç işlemesi veya hiç
işlememesi (eylemsizlik) hallerinde gerçekleşmekte ve idarenin tazmin
yükümlülüğünün doğmasına yol açmaktadır.
Olayda,
davacı kasko şirketince, 7878947 nolu Kasko Sigorta Poliçesi ile sigorta
teminatı altına alman 34……… plaka sayılı aracın 18.05.2012 tarihinde davalı
Belediyeye ait Eminönü Katlı Otoparkında park edildikten sonra yağan yağmur
sularının otoparka dolması sonucu araçta hasar meydana gelmesinde kamu
hizmetini yürütmekle yükümlü kılınan kamu kuruluşu tarafından, kamu
hizmetinin yöntemine ve hukuk kurallarına uygun olarak yürütülüp
yürütülmediğinin belirlenmesi gerekmektedir.
Buna
göre, davacı tarafından sigorta edilerek teminat altına alınan araçta
meydana gelen hasar nedeniyle oluşan zararda idarenin hizmet kusuru ya da
başka bir nedenle idarenin sorumluluğu bulunup bulunmadığının yargısal
denetimi 2577 Sayılı İdari Yargılama Usulü Kanununun 2'inci maddesi
uyarınca idari yargı yerlerine aittir…” gerekçesiyle; 2247 sayılı Kanunun,
10'uncu maddesi uyarınca olumlu görev uyuşmazlığı çıkarılmasına ve dosyanın
Uyuşmazlık Mahkemesine gönderilmesine karar vermiştir.
Başkanlıkça,
2247 sayılı Yasa’nın 13. maddesine göre Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı’nın
da yazılı düşüncesi istenilmiştir.
YARGITAY
CUMHURİYET BAŞSAVCISI: “…34……. plaka sayılı aracın 18.5.2012 tarihinde
davalı Belediyenin alt kiracıya devrettiği Eminönü Katlı Otoparkında park
edildikten sonra yağan yağmur sularının otoparka dolması sonucu araçta
hasar meydana gelmesinde, davalı idarenin denetim ve gözetim
sorumluluğundan kaynaklanan, kamu hizmetinin yöntemine ve hukuk kurallarına
uygun olarak yürütülüp yürütülmediğinin belirlenmesi gerekmektedir.
2560
sayılı İstanbul Su ve Kanalizasyon idaresi Genel Müdürlüğü Kuruluş ve
Görevleri Hakkında kanunun 1. maddesi "(Değişik madde: 07/02/1983 -
KHK 56/1 md.; Aynen kabul: 23/05/1984 -3009/1 md.) İstanbul Büyük Şehir
Belediyesinin su ve kanalizasyon hizmetlerini yürütmek ve bu amaçla gereken
her türlü tesisi kurmak, kurulu olanları devralmak ve bir elden işletmek
üzere İstanbul Su ve Kanalizasyon idaresi Genel Müdürlüğü kurulmuştur./
İstanbul Su ve Kanalizasyon idaresi Genel Müdürlüğü bu Kanunda ISKI olarak
anılır. /Genel Müdürlüğün hizmeti, İstanbul Büyük Şehir Belediyesinin görev
alanı ile sınırlıdır. Ancak, şehrin yararlandığı su kaynaklarının
korunmasına ilişkin hizmetler, büyük şehir belediye sınırları dışında da
olsa bu kuruluş tarafından yürütülür. Ayrıca içişleri ile Bayındırlık ve
Iskan bakanlıklarının teklifi üzerine Bakanlar Kurulu anasistem ile ilgili
başka belediye ve köylerin su ve kanalizasyon işlerini de bu Genel
Müdürlüğe verebilir./ İstanbul Su ve Kanalizasyon idaresi, İstanbul Büyük
Şehir Belediyesine bağlı müstakil bütçeli ve kamu tüzel kişiliğini haiz bir
kuruluştur. ISKI personeli 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu hükümlerine
tabidir." hükmüne; Ek 5. maddesinde ise bu kanunun diğer Büyükşehir
Belediyelerinde 'de uygulanacağı hükmüne yer vermektedir
Yüksek
Yargıtay 4. Hukuk Dairesi 2008/4870 E, 2008/9114 K. sayılı kararında da atıf
yapılan 11.2.1959 günlü ve 17/15 sayılı Yargıtay İçtihadı Birleştirme
Kararının L bendinde açıkça belirtildiği gibi, bir kamu kurumu tarafından
verilen kararlar üzerine plan ve projesine göre bir yol yapılması
dolayısıyla evinin duvarı yıkılan veya bodrum katını sel basan, bir su
tesisi yapılması Neticesinde tarlasındaki sular çekilip ağaçları ve
mahsulleri kuruyan veya tarlası artık ekin ekilemez hale gelen yahut
tarlasının kenarından geçen derenin kuruması yüzünden tarlası susuz kalan
veya su tesisinin bozukluğu yahut bakımındaki ihmal yüzünden tarlasını
sular basıp bu suların getirdiği kumlardan dolayı tarlası artık ekin
ekilemeyecek duruma düşen kimsenin uğradığı zararlar gibi zararlar idari
kararın ve fiilin Neticesinde meydana gelen zararlardır. Zira bir kamu
kurumunun görevlerinden olan bir işi yapmayı kararlaştırması idari bir
karar olduğu gibi, bu kararı yerine getirmek üzere plan ve projeler yapıp o
plan ve projeler gereğince işi görmesi de kararın N.icesi olan birer idari
eylemdir. O halde sözü edilen kararda örnek olarak belirtilen bu
eylemlerden doğan zararların ödettirilmesi istekleri 2577 sayılı İdari
Yargılama Usulü Kanununun 2. maddesi hükmünce bir tam yargı davasıdır ve bu
davalara bakmaya idari yargı yeri görevlidir…” gerekçesi ile, Danıştay
Başsavcılığının 2247 sayılı Yasa’nın 10. maddesi gereğince yapmış olduğu
başvurunun kabulü ile İstanbul 18. Asliye Hukuk Mahkemesinde açılan
2013/157 esas sayılı görevlilik kararının kaldırılmasına karar verilmesi
gerektiği şeklinde görüş bildirilmiştir.
İNCELEME VE GEREKÇE :
Uyuşmazlık Mahkemesi Hukuk Bölümü’nün, Serdar
ÖZGÜLDÜR’ün Başkanlığında, Üyeler: Eyüp Sabri BAYDAR, Ali ÇOLAK, Nurdane
TOPUZ, Ertuğrul ARSLANOĞLU, Ayhan Akarsu ve Mehmet AKBULUT’un katılımlarıyla
yapılan 02.06.2014 günlü toplantısında:
l-İLK
İNCELEME: Dava dosyası üzerinde 2247 sayılı Yasa’nın 27. maddesi gereğince
yapılan incelemeye göre, davalı vekilinin anılan Yasa’nın 10/2. maddesinde
öngörülen yönteme uygun olarak yaptığı görev itirazının reddedilmesi ve
12/1. maddede belirtilen süre içinde başvuruda bulunması üzerine Danıştay
Başsavcılığı’nca, 10. maddede öngörülen biçimde olumlu görev uyuşmazlığı
çıkarıldığı anlaşılmaktadır. Usule ilişkin herhangi bir noksanlık
bulunmadığından görev uyuşmazlığının esasının incelenmesine oy birliği ile
karar verildi.
II-ESASIN İNCELENMESİ: Raportör-Hakim Filiz BUDAK’ın,
davanın çözümünde idari yargının görevli olduğu yolundaki raporu ile
dosyadaki belgeler okunduktan; ilgili Başsavcılarca görevlendirilen
Yargıtay Cumhuriyet Savcısı Mehmet BAYHAN ile Danıştay Savcısı Mehmet Ali
GÜMÜŞ’ün davada idari yargının görevli olduğu yolundaki sözlü açıklamaları
da dinlendikten sonra GEREĞİ GÖRÜŞÜLÜP DÜŞÜNÜLDÜ:
Dava,
davacı sigorta şirketince sigortalanan aracın 18.05.2012 tarihinde Eminönü
Katlı Otoparkı’nda park edildikten sonra yağan yağmur sularının otoparka
dolması sonucu araçta meydana gelen hasarı ödeyen sigorta şirketince,
zararın idarece giderilmesi istemiyle açılan rucüen tazminat davasıdır.
13.7.2005 tarih ve 25874 sayılı Resmi
Gazetede yayımlanarak yürürlüğe giren 3.7.2005 tarih ve 5393 sayılı Belediye
Kanunu’nun “Belediyenin Görev ve Sorumlulukları” başlıklı 14.maddesinde; “
Belediye, mahallî müşterek nitelikte olmak şartıyla; a) İmar, su ve
kanalizasyon, ulaşım gibi kentsel alt yapı; coğrafî ve kent bilgi
sistemleri; çevre ve çevre sağlığı, temizlik ve katı atık; zabıta, itfaiye,
acil yardım, kurtarma ve ambulans; şehir içi trafik; defin ve mezarlıklar;
ağaçlandırma, park ve yeşil alanlar; konut; kültür ve sanat, turizm ve
tanıtım, gençlik ve spor; sosyal hizmet ve yardım, nikâh, meslek ve beceri
kazandırma; ekonomi ve ticaretin geliştirilmesi hizmetlerini yapar veya
yaptırır. Büyükşehir belediyeleri ile nüfusu 50.000' i geçen
belediyeler, kadınlar ve çocuklar için koruma evleri açar.(...)” hükmüne
yer verilmiş; “Belediyenin yetkileri ve imtiyazları” başlıklı 15.
maddesinin (e) bendinde de, atık su ve yağmur suyunun uzaklaştırılmasını
sağlamak ve bunlar için gerekli tesisleri kurmak, kurdurmak, işletmek ve
işlettirmek, belediyenin yetkileri arasında gösterilmiştir.
Yine
aynı Kanunun “Şirket Kurulması” başlıklı 70. maddesinde; “Belediye
kendisine verilen görev ve hizmet alanlarında, ilgili mevzuatta belirtilen
usûllere göre şirket kurabilir.” denilmiştir.
İdarenin
yürütmekle yükümlü bulunduğu kamu hizmetine ilişkin olarak uygulamaya
koyduğu plan ve projenin hukuka aykırı olduğu nedeniyle iptalleri için
menfaatleri ihlal edilenler tarafından açılacak davalar ile idarenin aynı
plan ve projeye göre meydana getirdiği yol, kanal, baraj, su yolları, su şebekesi
gibi tesislerin kurulması, işletilmesi ve bakımı sırasında kişilere verdiği
zararların tazmini istemiyle idari eylem ve işlemlerden dolayı kişisel
hakları muhtel olanlar tarafından açılacak davaların görüm ve çözümünün,
iptal ve tam yargı davaları kapsamında yargısal denetim yapan idari yargı
yerine ait olduğu; idarece herhangi bir ayni hakka müdahalede bulunulduğu,
özel mülkiyete konu taşınmaza kamulaştırmasız el atıldığı veya plan ve
projeye aykırı iş görüldüğü iddiasıyla açılacak müdahalenin men’i ve
meydana gelen zararın tazmini davalarının ise, mülkiyete tecavüzün
önlenmesine ve haksız fiillere ilişkin özel hukuk hükümlerine göre adli
yargı yerinde çözümleneceği, yerleşik yargısal içtihatlarla kabul edilmiş
bulunmaktadır.
Dosya
kapsamında yapılan incelemede; Eminönü Katlı Otoparkı’nın Eminönü Hizmet
Vakfı tarafından Halktaş Fatih Belediyesi İnşaat Akaryakıt Temizlik Eğitim
Otopark İşletmeciliği İç ve Dış Ticaret A.Ş.’ne 01.02.2011 tarihinde 3
yıllığına kiralandığı, 18.05.2012 tarihinde Eminönü Katlı Otoparkında,
davacı sigorta şirketince sigorta edilen 34 FB 6460 plakalı aracın
otoparkta park halinde iken yağan yağmur suları nedeniyle ağır hasara
uğraması nedeniyle pert-total işlemine tabi tutulduğundan hasarın davacı
şirket tarafından karşılandığı, meydana gelen zararın rucüen tazmini için
bakılan davanın açıldığı anlaşılmıştır.
Davacı
sigorta şirketince sigortalanan aracın, 1993 yılında Fatih Belediyesi
bünyesinde kurulan Halktaş Fatih Belediyesi İnşaat Akaryakıt Temizlik
Eğitim Otopark İşletmeciliği İç ve Dış Ticaret A.Ş. tarafından işletilen
Eminönü Katlı Otoparkı’nda park halinde iken zarar gördüğü konusunda
tereddüt bulunmamaktadır.
Bu
durumda, davacının iddiası dikkate alınarak, belediyenin görevinde olan
kamu hizmetini yürüttüğü sıradaki eyleminden doğan zararın giderilmesine
yönelik olarak dava açıldığının kabulü gerekir.
Kamu
hizmetinin, yöntemine ve hukuka uygun olarak yürütülüp yürütülmediğinin;
kamu yararına uygun şekilde işletilip işletilmediğinin; hizmet kusuru ya da
başka bir nedenle idarenin sorumluluğu bulunup bulunmadığının yargısal
denetiminin, 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu’nun 2. maddesinde
“idari dava türleri” arasında sayılan “İdari eylem ve işlemlerden dolayı
kişisel hakları doğrudan muhtel olanlar tarafından açılan tam yargı
davaları” kapsamında, idari yargı yerlerince yapılacağı açıktır.
Açıklanan
nedenlerle, Danıştay Başsavcısının başvurusunun kabulü ile, Davalı
Fatih Belediyesi vekilinin görev itirazının İstanbul 18. Asliye Hukuk
Mahkemesince reddine ilişkin 12.12.2013 gün ve E:2013/157 sayılı kararının
kaldırılması gerekmiştir.
SONUÇ :
Davanın çözümünde İDARİ YARGININ görevli olduğuna, bu nedenle Danıştay
Başsavcısının BAŞVURUSUNUN KABULÜ İLE, Davalı Fatih Belediyesi
vekilinin görev itirazının İstanbul 18. Asliye Hukuk Mahkemesince reddine
ilişkin 12.12.2013 gün ve E:2013/157 sayılı KARARININ
KALDIRILMASINA, 02.06.2014 gününde OY BİRLİĞİ İLE KESİN OLARAK karar
verildi.
——
• ——
Uyuşmazlık Mahkemesi
Başkanlığından:
14-ESAS NO : 2014/414
KARAR NO : 2014/631
KARAR TR : 02.06.2014
(Hukuk Bölümü)
ÖZET :
Davacıların taşınmazı üzerinde konulan kısıtlamanın (hukuki el atmanın) yol
açtığı öne sürülen zararın tazmini istemiyle açılan davanın imar planından
kaynaklanan tazminat davaları kapsamında, İDARİ YARGI YERİNDE çözümlenmesi
gerektiği hk.
K A R A R
Davacılar : 1- İ.C., 2- A.C., 3-
H.C., 4- L.C., 5- N.C.(G.)., 6- T.C., 7- D.A.’a vesayeten T.A.
8- H.İ., 9- H. A., 10- A.G., 11-
E.Ö., 12- E.Y., 13- Y.K., 14- A.C., 15- L.C.
16- M.S., 17- N.C., 18- Ş.C., 19-
S.A., 20- R.N.A., 21- A.N.
Vekili : Av. N.Y.
Davalı : 1.Muratpaşa Belediye
Başkanlığı
Vekili : Av. A.D.Y.
Birleşen Dava Davalısı: 2.Gençlik ve
Spor Bak. izafeten Antalya Gençlik ve Spor İl Md.lüğü
O L A Y : Davacılar vekili dava
dilekçesinde özetle; müvekkillerinin müşterek mülkiyet halinde maliki
oldukları Antalya Merkez Bahçelievler Mahallesi’nde kain 12563 Ada 1
Parselde kayıtlı imarlı taşınmazın tamamının davalı tarafından herhangi bir
kamulaştırma işlemi olmaksızın 1/1000 ölçekli imar planında semt spor
sahası olarak tahsis edilmiş olup, öncesinde M. Spor Kompleksi olarak
kullanılan taşınmazın, Kadastro Mahkemesi’nin kararı ile kısmen boşaltılmış
olduğunu, ancak imar düzenlemesi nedeniyle müvekkillerinin fiilen
kullanımının engellenmesinin devam ettiğini ve bu nedenle zarar
gördüklerini belirterek; fazlaya ilişkin hakları saklı kalmak kaydıyla
şimdilik 10.000,00 TL taşınmaz bedelinin dava tarihinden itibaren işleyecek
yasal faizi ile sorumluluk alanlarıyla sınırlı olarak davalılardan tahsili
ile müvekkillerine payları oranında ödenmesine karar verilmesi istemi ile
adli yargı yerinde dava açmıştır.
Davalı Muratpaşa Belediye Başkanlığı vekili süresi
içerisinde verdiği cevap dilekçesinde özetle; görev itirazında bulunmuştur.
Antalya 3.Asliye Hukuk Mahkemesi’nin; 19.09.2013 gün ve
2012/72 Esas sayılı celsesinde, davalı vekilinin görev itirazının reddine
karar vermiştir.
Davalı Muratpaşa Belediye Başkanlığı vekilinin, idari
yargı yararına olumlu görev uyuşmazlığı çıkartılması yolunda süresi içinde
verdiği dilekçesi üzerine, dava dosyasının onaylı bir örneği Danıştay
Başsavcılığı’na gönderilmiştir.
Danıştay
Başsavcısı; İdarelerin 3194 sayılı İmar Kanunu’nun 8'inci maddesi
uyarınca tek yanlı irade açıklamaları ile tesis ettikleri, genel ve
düzenleyici imar planları ile bu planlara dayanılarak tesis edilen
parselasyon, kamulaştırma, ruhsat gibi bireysel işlemler, "idari
işlem, bu imar planı uyarınca yapmak zorunda oldukları program ve
uygulamaları bunun için gerekli zamanda gerçekleştirmemeleri yani, bu
konudaki hareketsizliklerin de, idari eylem niteliği taşıdığını belirterek,
davanın 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu'nun 2'nci maddesinin
1'inci fıkrasının (b) bendinde yer alan "idari eylem ve işlemlerden
dolayı kişisel hakları doğrudan muhtel olanlar tarafından açılan tam yargı
davaları," hükmü gereğince idari yargı yerinde görülmesinin gerektiği
belirtilerek, 2247 sayılı Yasa'nın 10'uncu maddesi uyarınca, olumlu görev
uyuşmazlığı çıkarılmasına ve dosyanın Uyuşmazlık Mahkemesi’ne
gönderilmesine karar vermiştir.
İNCELEME VE GEREKÇE :
Uyuşmazlık Mahkemesi Hukuk Bölümü’nün, Serdar
ÖZGÜLDÜR’ün Başkanlığında, Üyeler: Eyüp Sabri BAYDAR, Ali ÇOLAK, Nurdane
TOPUZ, Ertuğrul ARSLANOĞLU, Ayhan AKARSU ve Mehmet AKBULUT’un
katılımlarıyla yapılan 2.6.2014 günlü toplantısında:
l-İLK İNCELEME: Başvuru yazısı ve dava dosyası örneği
üzerinde 2247 sayılı Yasa'nın 27. maddesi gereğince yapılan incelemeye
göre, davalı Muratpaşa Belediye Başkanlığı vekilinin anılan Yasanın 10/2
maddesinde öngörülen yönteme uygun olarak yaptığı görev itirazının reddedilmesi
ve dahi 12/1. maddede belirtilen süre içinde başvuruda bulunması üzerine
Danıştay Başsavcısı'nca, davalı Muratpaşa Belediye Başkanlığı açısından
10.maddede öngörülen biçimde, olumlu
görev uyuşmazlığı çıkarıldığı anlaşılmaktadır. Usule ilişkin herhangi bir
noksanlık bulunmadığından görev uyuşmazlığının esasının incelenmesine oy
birliği ile karar verildi.
II-ESASIN
İNCELENMESİ: Raportör-Hakim Birgül YİĞİT’in, davanın çözümünde idari
yargının görevli olduğu yolundaki raporu ile dosyadaki belgeler okunduktan;
ilgili Başsavcılarca görevlendirilen Yargıtay Cumhuriyet Savcısı Mehmet
BAYHAN ile Danıştay Savcısı Mehmet Ali GÜMÜŞ’ün idari yargının görevli
olduğu yolundaki sözlü açıklamaları da dinlendikten sonra GEREĞİ GÖRÜŞÜLÜP
DÜŞÜNÜLDÜ:
Dava, davacıların müşterek maliki
oldukları taşınmazın tamamının davalı tarafından herhangi bir kamulaştırma
işlemi olmaksızın 1/1000 ölçekli imar planında semt spor sahası olarak düzenlenmesi
nedeni ile davacıların zarar gördüğü, belirtilerek, fazlaya ilişkin hakları
saklı kalmak kaydı ile 10.000 TL’nin dava tarihinden itibaren işleyecek
yasal faizi ile birlikte davalıdan tahsili istemi ile açılmıştır.
Dosya kapsamında yapılan incelemeye esas olmak üzere,
dava konusu taşınmazın imar planı ile dava konusu taşınmaz ile ilgili
kamulaştırma işlemi yapılıp yapılmadığı konusunda müzekkere yazılmış,
Muratpaşa Belediye Başkanlığı’nın 20.03.2014 gün ve 1191 sayılı yazı
cevabından, dava konusu taşınmazın Muratpaşa Belediye Başkanlığı’nın 1/1000
ölçekli imar planında ‘Semt Spor Sahası’nda kaldığı, dava konusu taşınmazda
herhangi bir kamulaştırma işleminin yapılmadığı anlaşılmıştır. Konu ile
ilgili olarak Antalya Valiliği Gençlik Hizmetleri ve Spor İl Müdürlüğü’ne
yazılan müzekkereye verilen 16.04.2014 gün ve 3994 sayılı yazı cevabında
dava konusu taşınmaz ile ilgili bir kamulaştırma işleminin yapılmadığının
bildirildiği görülmüştür.
Dava konusu taşınmaza davalı idarelerce fiilen el atılıp
atılmadığının tespitine esas olmak üzere, Mahkemesine müzekkere yazılarak
dava konusu taşınmaz üzerinde keşif yapılıp yapılmadığı sorulmuş, yapıldı
ise bilirkişisi raporunun gönderilmesi istenmiştir. Mahkememize gönderilen
31.03.2014 gün ve 2012/72 Esas sayılı yazıda dava konusu taşınmaz üzerinde
fiile el atmaya esas olmak üzere sadece Fen Bilirkişisi marifeti ile keşif
yapıldığı bildirilmiş ve bilirkişi raporu yazı cevabına eklenmiştir. Buna
göre Fen Bilirkişisi A.Serkan Körbay’a ait 26.03.2014 gün ve 2012/72 Esas
sayılı raporda; dava konusu taşınmaz üzerinde fiili kullanıma esas herhangi
bir eser ve emare bulunmadığının, taşınmazın üç tarafının tel örgü ile
çevrilmiş olduğunun ve ekli krokide “A” ile gösterilen 1228,00 m²
lik kısma araçların park etmiş vaziyette olduğunun bildirildiği görülmekle,
dava konusu taşınmaz üzerine, imar planı amacı doğrultusunda fiilen el
atılmadığı sonucuna ulaşılmıştır.
Yine dosya kapsamında bulunan Antalya Kadastro
Mahkemesi’nin 29.06.2004 gün ve 2003/27 Esas, 2004/19 Karar sayılı
kararının yapılan incelemesi Neticesinde, dava konusu taşınmazın kök
parseli olan 556 Ada 2 parsel sayılı taşınmaz ile ilgili olarak, aralarında
dosyamız davacılarından bir kısmının da yer aldığı davalılar aleyhine,
taşınmazın tapu kaydının iptali ve tescili istemi ile dava açıldığı,
Kadastro Mahkemesi’nce mahallinde yapılan keşif ve alınan raporlar
doğrultusunda 556 Ada 2 Parsel sayılı taşınmazın hissedarlarının
belirlendiği ve adlarına tescile hükmedildiği anlaşılmıştır.
Kadastro Mahkemesi kararından önce, Muratpaşa Belediye
Başkanlığı’nın 31.10.1996 tarih ve 1364 numaralı kararı ile dava konusu
12563 Ada 1 Parsel sayılı taşınmazın kamulaştırılmasına karar verildiği ve
taşınmazın Muratpaşa Belediye Başkanlığı adına tescili istemi ile Antalya
4. Asliye Hukuk Mahkemesi’nde dava açıldığı, Antalya 4. Asliye Hukuk
Mahkemesi’nin 06.04.2007 gün ve 2006/516 Esas, 2007/149 Karar sayılı kararı
ile “dava açıldığı tarihte taşınmazın maliklerinin belli olması nedeni ile kayyum
tayin edilerek kayyuma karşı dava açılmasının hukuka uygun olmadığı”
gerekçesi ile davanın reddine karar verdiği tespit edilmiştir.
Kadastro Mahkemesi’nin yukarıda bahsi geçen kararından
sonra, dava konusu 12563 Ada 1 Parselin bir kısım hissedarları tarafından (
davamız davacıları dışındaki) Antalya Büyükşehir Belediyesi Başkanlığı ve
Muratpaşa Belediye Başkanlığı aleyhine dava konusu taşınmaza davalıların
müdahalesinin önlenmesine, yapıların kal’i ve tahliyesi ile taşınmazın boş
olarak davacılara teslimine karar verilmesi istemi ile dava açıldığı,
Antalya 7. Asliye Hukuk Mahkemesi’nin 23.06.2009 gün ve 2006/379 Esas,
2009/213 Karar sayılı kararı ile; “ keşif sırasında dava konusu parselin M.
Spor Tesisleri olarak kullanıldığı, üzerinde iki katlı idare binası, iki
adet spor kompleksi, halı sahası ve çay bahçesi bulunduğu gözlemlenmiş ise
de; yargılama aşamasında Muratpaşa Belediye Başkanlığı tarafından tüm
tesislerin yıkılarak kaldırıldığı ve boş olarak terk edildiği tespit
edilmiş, bu husus tarafların kabulünde olduğundan men ve kal’e ilişkin davanın
konusunun kalmadığı, Ecrimisil ile ilgili olarak Kadastro
Mahkemesinin 2003/27 esas- 2004/19 karar sayılı ilamının kesinleştiği
31/07/2006 tarihinden dava tarihi olan 17/08/2006 ya kadar işleyen süre
için bilirkişilerden yeniden ek rapor aldırılmış, buna göre hesaplanan
toplam 20,13 TL nin davalı Muratpaşa belediyesinden tahsiline, fazlaya ilişkin
taleplerin reddine, diğer davalı Büyükşehir Belediyesi hakkındaki davanın
ise husumet yokluğundan reddine karar vermek gerekmiştir.” şeklindeki
gerekçesi ile kal ve müdahalenin men-i, davasının reddine, Antalya
Büyükşehir Belediyesi Başkanlığı’na karşı açılan davanın reddine, Muratpaşa
Belediye Başkanlığı aleyhine açılan ecrimisil davasının ise kısmen kabulüne
karar verdiği görülmüştür.
Tüm bu incelemeler ve tespitler sonucunda; dava konusu
taşınmazın öncesinde 556 Ada 2 Parsel olduğu, 12563 Ada 1 parsele ifraz
gördüğü, bu parsel hakkında Muratpaşa Belediye Başkanlığı tarafından 1/1000
ölçekli imar planında ‘Semt Spor Alanı ‘ düzenlemesinin yapıldığı ve
taşınmazın davalı adına tescili istemi ile Antalya 4. Asliye Hukuk
Mahkemesi’nde dava açıldığı, Antalya 4. Asliye Hukuk Mahkemesi’nin
06.04.2007 gün ve 2006/516 Esas,2007/149 Karar sayılı kararı ile davanın
reddedildiği, bu esnada dava konusu taşınmaz üzerine spor tesisi ve idare
binası ile çay bahçesi inşa edildiği, Kadastro Mahkemesi’nin 29.06.2004 gün
ve 2003/27 Esas, 2004/19 Karar sayılı kararı sonrasında ve Antalya 7.
Asliye Hukuk Mahkemesi’nin 2006/379 Esas sayılı dosyasında açılan
müdahalenin men-i ve kal davası sırasında söz konusu tesislerin davalı
Muratpaşa Belediye Başkanlığı tarafından yıkıldığı, bu nedenle Antalya 7.
Asliye Hukuk Mahkemesi’nin 23.06.2009 gün ve 2006/379 Esas, 2009/213 Karar
sayılı kararı ile kal ve müdahalenin men-ine ilişkin kısım yönünden açılan
davanın reddine karar verildiği anlaşılmış, Mahkememiz dosyası dava tarihi
itibari (25.01.2012) ile dava konusu taşınmaz üzerinde davalı Muratpaşa
Belediye Başkanlığı tarafından imar amacına yönelik herhangi bir fiili
müdahale olmadığı anlaşılmıştır.
3194 sayılı İmar Kanunu’nun “Planların hazırlanması ve
yürürlüğe konulması” başlıklı 8. maddesinde; “Planların hazırlanmasında ve
yürürlüğe konulmasında aşağıda belirtilen esaslara uyulur.
a) Bölge
planları; sosyo - ekonomik gelişme eğilimlerini, yerleşmelerin gelişme
potansiyelini, sektörel hedefleri, faaliyetlerin ve alt yapıların dağılımını
belirlemek üzere hazırlanacak bölge planlarını, gerekli gördüğü hallerde
Devlet Planlama Teşkilatı yapar veya yaptırır.
b) İmar
Planları; Nazım İmar Planı ve Uygulama İmar Planından meydana gelir. Mevcut
ise bölge planı ve çevre düzeni plan kararlarına uygunluğu sağlanarak,
belediye sınırları içinde kalan yerlerin nazım ve uygulama imar planları
ilgili belediyelerce yapılır veya yaptırılır. Belediye meclisince
onaylanarak yürürlüğe girer. (Değişik dördüncü cümle: 8/8/2011- KHK-648/21
md.) Bu planlar onay tarihinden itibaren belediye başkanlığınca tespit
edilen ilan yerlerinde ve ilgili idarelerin interN. sayfalarında bir ay
süreyle eş zamanlı olarak ilan edilir. Bir aylık ilan süresi içinde
planlara itiraz edilebilir. Belediye başkanlığınca belediye meclisine
gönderilen itirazlar ve planları belediye meclisi onbeş gün içinde
inceleyerek kesin karara bağlar.
Belediye
ve mücavir alan dışında kalan yerlerde yapılacak planlar valilik veya
ilgilisince yapılır veya yaptırılır. Valilikçe uygun görüldüğü takdirde onaylanarak
yürürlüğe girer. (Değişik üçüncü cümle: 8/8/2011- KHK-648/21 md.) Onay
tarihinden itibaren valilikçe tespit edilen ilan yerinde ve ilgili
idarelerin interN. sayfalarında bir ay süreyle eş zamanlı olarak ilan
edilir. Bir aylık ilan süresi içinde planlara itiraz edilebilir. İtirazlar
valiliğe yapılır, valilik itirazları ve planları onbeş gün içerisinde
inceleyerek kesin karara bağlar.
Onaylanmış
planlarda yapılacak değişiklikler de yukarıdaki usullere tabidir.
Kesinleşen
imar planlarının bir kopyası, Bakanlığa gönderilir.
İmar
planları alenidir. Bu aleniyeti sağlamak ilgili idarelerin görevidir.
Belediye Başkanlığı ve mülki amirlikler, imar planının tamamını veya bir
kısmını kopyalar veya kitapçıklar haline getirip çoğaltarak tespit edilecek
ücret karşılığında isteyenlere verir.
c) (Ek:
3/7/2005 - 5403/25 md.) Tarım arazileri, Toprak Koruma ve Arazi Kullanımı
Kanununda belirtilen izinler alınmadan tarımsal amaç dışında kullanılmak
üzere plânlanamaz.” hükmüne yer verilmiştir.
Olayda, imar planının uygulaması sonucu, uyuşmazlığa
konu parselin imar planında “Spor Kompleksleri” alanında kaldığı, taşınmaza idarece fiilen el atılmadığı,
davanın konusunun, davalı idarelerce 3194 sayılı Kanunu uyarınca kamu gücü
kullanılarak tek yanlı irade ile yapılan imar planlarında yer alan
davacıların müşterek mülkiyet halinde maliki oldukları taşınmazın bedelinin
tazminine ilişkin bulunduğu anlaşılmış olup, belirtilen duruma göre, imar
planı ve buna dayalı imar uygulaması sonucunda uğranılan zararın tazminine
yönelik bulunan davanın, 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu'nun 2/1-b
maddesinde yer alan "İdari eylem ve işlemlerden dolayı kişisel hakları
doğrudan muhtel olanlar tarafından açılan tam yargı davaları"
kapsamında idari yargı yerince çözümlenmesi gerekmektedir.
Öte
yandan, taşınmazın imar planında “dere mutlak koruma alanı” nda kalması
nedeniyle taşınmaz üzerindeki tasarruf yetkisinin kısıtlanması nedenine
dayalı olarak davacının Asliye Hukuk Mahkemesi nezlinde açtığı tazminat davasında,
bu Mahkemece 4.11.1983 günlü, 2942 sayılı Kamulaştırma Kanunu’nun Geçici 6
ncı maddesinin kimi fıkralarının iptali istemiyle Anayasa Mahkemesine
yapılan itiraz başvurusunda; Anayasa Mahkemesi 25.9.2013 tarih ve E:
2013/93, K: 2013/101 sayılı kararında ”… Davacının mülkü üzerinde tasarruf
etme hakkının kısıtlanması, idarenin bir eyleminden değil, idari bir işlem
niteliğinde olduğu tartışmasız olan imar planından kaynaklanmaktadır.
Olayda, idarenin fiili el koyma niteliği taşıyan bir eylemi henüz
bulunmamakta, aksine kanunen yapması gereken kamulaştırma işlemlerini yapmamak
biçiminde tezahür eden bir eylemsizliği söz konusudur. Öte yandan
kamulaştırmasız el atmadan söz edilebilmesi için taşınmaz zilyetliğinin
idareye geçmesi ve taşınmazın fiilen kamu hizmetine tahsis edilmiş olması gerekmektedir.
Oysa, mahkemede görülen davaya konu olayda olduğu gibi imar
kısıtlamaları’nda taşınmaz zilyetliği malikte kalmaya devam etmekte olup,
yalnızca malikin ilgili mevzuattan kaynaklanan bazı kısıtlamalara maruz
kalması söz konusu olmaktadır. Sonuç olarak, davacının taşınmazının imar
planlarında “ dere mutlak koruma alanı” nda bırakılması nedeniyle, tasarruf
hakkının kısıtlanmasının kamulaştırmasız el atma sonucu olduğu ve tasarruf hakkının kısıtlanması
sebebiyle doğan zararın ancak idari yargıda açılacak bir tam yargı davasına
konu edilebileceği sonucuna ulaşılmaktadır. Dolayısıyla bakılmakta olan
dava, itiraz başvurusunda bulunan mahkemenin görev alanına girmemektedir.
Nitekim, Anayasanın 158. maddesi ile, adli, idari ve askeri yargı
merciileri arasındaki görev ve hüküm uyuşmazlıklarını kesin olarak çözümlemeye
yetkili kılınan Uyuşmazlık Mahkemesinin istikrar bulmuş içtihatları da bu
yöndedir…” gerekçesiyle, Asliye Hukuk Mahkemesince yapılan itiraz
başvurusu, başvuran mahkemenin yetkisizliği nedeniyle oybirliğiyle
reddedilmiştir. Yine taşınmazı imar planında “spor alanı” olarak ayrılan
davacının Asliye Hukuk Mahkemesinde açtığı tazminat davasında, davalı
idarelerin görev itirazları nedeniyle Danıştay Başsavcılığınca çıkartılan
olumlu görev uyuşmazlığında, Uyuşmazlık Mahkemesi’nce olumlu görev
uyuşmazlığı talebinin kabulü ile ilgili Asliye Hukuk Mahkemesinin
görevlilik kararının kaldırılması yolunda verilen karar nedeniyle, anayasal
haklarının ihlal edildiği iddiasıyla Anayasa Mahkemesine yapılan bireysel
başvuru üzerine, Anayasa Mahkemesi İkinci Bölümünce 18.9.2013 tarihinde
verilen kararda (Başvuru No: 2013/1586) “…Mahkemenin gerekçesi ve
başvurucunun iddiaları incelendiğinde, iddiaların özünün Uyuşmazlık
Mahkemesi tarafından delillerin değerlendirilmesinde ve hukuk kurallarının
yorumlanmasında isabet olmadığına ve esas itibariyle yargılamanın sonucuna
ilişkin olduğu anlaşılmaktadır. Yargılama,
Uyuşmazlık Mahkemesi tarafından usul şartlarına ve hukuka uygun olarak
gerçekleştirilmiş olup, başvurucu derece mahkemelerinde kendi
delillerini ve iddialarını sunma fırsatını bulmuş ve bunlar Uyuşmazlık Mahkemesi’nce gereği gibi değerlendirilmiştir…
Açıklanan nedenlerle, adil yargılanma hakkının ihlal edildiği iddialarının
kanun yolu şikayeti niteliğinde olduğu, Uyuşmazlık Mahkemesi kararının bariz bir şekilde keyfilik de
içermediği anlaşıldığından, başvurunun, diğer kabul edilebilirlik
koşulları yönünden incelenmeksizin ‘açıkça dayanaktan yoksun olması’
nedeniyle kabul edilemez olduğuna karar verilmesi gerekir…” gerekçesiyle,
davacının başvurusu oybirliğiyle reddedilmiştir. (Resmi Gazete, 30.10.2013,
Sayı:28806) Son olarak, Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 30.10.2013 tarih ve
E.2013/603, K.2013/1503 sayılı kararıyla, imar planındaki kısıtlamalardan
kaynaklanan ‘hukuki el atmalardan’ kaynaklanan tazminat istemli davaların
idari yargının görevinde olduğu hüküm altına alınmıştır.
Açıklanan nedenlerle, Danıştay Başsavcısı’nın
başvurusunun kabulü ile davalı Muratpaşa Belediye Başkanlığı vekilinin
görev itirazının Antalya 3. Asliye Hukuk Mahkemesi’nce reddine ilişkin
kararın kaldırılması gerekmiştir.
SONUÇ :
Davanın çözümünde İDARİ YARGININ görevli olduğuna, bu nedenle Danıştay
Başsavcısı’nın, BAŞVURUSUNUN KABULÜ ile, davalı Muratpaşa Belediye
Başkanlığı vekilinin GÖREV İTİRAZININ REDDİNE İLİŞKİN, Antalya 3.Asliye
Hukuk Mahkemesi’nin 19.09.2013 gün ve 2012/72 Esas sayılı KARARININ KALDIRILMASINA,
2.6.2014 gününde OY BİRLİĞİ İLE KESİN OLARAK karar verildi.
——
• ——
Uyuşmazlık Mahkemesi
Başkanlığından:
15-ESAS NO : 2014/439
KARAR NO : 2014/632
KARAR TR : 02.06.2014
(Hukuk Bölümü)
ÖZET :
Denizli Asker Hastanesi Baştabipliği emrinde hemşire olarak görevli iken,
Genelkurmay Başkanlığı’nın emri ile hastanenin kapatılması (lağvedilmesi)
sonucu Isparta Asker Hastanesi Baştabipliği emrine ataması yapılan davacı
tarafından, söz konusu atama işleminin iptali istemiyle açılan davanın,
ASKERİ YÜKSEK İDARE MAHKEMESİNCE çözümlenmesi gerektiği hk.
K A R A R
Davacı : A.Y.
Davalı : Milli Savunma Bakanlığı
Vekili : Av. Z.D.
O L A Y : Davacı dava
dilekçesinde özetle; eşi Ö.Y.’ın Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı
Denizli İl Müdürlüğünde kadrolu Sosyal Hizmet Uzmanı olması nedeniyle 2011
yılında eş durumu mazeretiyle Denizli Asker Hastanesi’ne atandığını, Ulusal
Sağlık Sistemindeki gelişmeler ve birlik ihtiyaçları da göz önüne alınarak,
etkinlik ve verimliliklerinin arttırılması kapsamında, Genel Kurmay
Başkanlığı’nın 3 Nisan 2013 tarih ve LOJ:26702250-3100-31665-13/Sağ. D.
Sağ. Pl. Koor. Ve Ynt.Ş. sayılı “Asker Hastanelerinin Yeniden Yapılandırılması
Uygulama Emri” konulu yazısı ile Denizli Asker Hastanesi kapatılarak aynı
binada iki doktor ve dört hemşire kadrolu E-2 tipi birinci basamak tedavi
ve muayene merkezine dönüştürüldüğünü; Genel Kurmay Başkanlığı’nın 3 Ekim
2013 tarihli yazısı ile Isparta Asker hastanesi’ne re’sen atamasının
yapıldığını belirterek; Milli Savunma Bakanlığı Atama Yönetmeliği’nin 11/5
maddesine uygun olmamasına rağmen il dışına atanmasının hem Anayasanın 41.
maddesinde açıklanan aile bütünlüğüne hem de ilgili yönetmelik hükümlerine
aykırı olduğu gerekçesiyle; Isparta Asker Hastanesi’ne yapılan atamanın
öncelikle yürütmenin durdurulmasına ve re’sen atamanın iptaline karar
verilmesi istemiyle idari yargıda dava açmıştır.
Davalı Milli Savunma Bakanlığı vekili süresi içerisinde
sunduğu cevap dilekçesinde özetle, görev itirazında bulunmuştur.
DENİZLİ İDARE MAHKEMESİ: 31.12.2013 gün ve 2013/1039
sayılı görevlilik kararında; “...Denizli Asker Hastanesi Baştabipliği
emrinde hemşire olarak görev yapan davacının, Denizli Asker Hastanesi’nin
kapatılması nedeniyle Isparta Asker Hastanesi Baştabipliği emrine hemşire
olarak atanması üzerine bakılan davanın açıldığı anlaşılmakta olup, asker
kişileri ilgilendiren ancak askeri hizmete ilişkin bir idari işlem ve eylem
olmadığı anlaşılan sivil memur olarak görev yapan davacı hakkında tesis
edilen atama işlemi ile ilgili dava konusu uyuşmazlığın idare mahkemesinin
görevine giren uyuşmazlıklar arasında yer alması nedeniyle anılan
uyuşmazlığın görevli mahkeme olan mahkememizde görülerek çözümlenmesi
gerektiği açıktır…” gerekçesiyle davalı Milli Savunma Bakanlığı vekilinin
görev itirazının reddine karar vermiştir.
Davalı Milli Savunma Bakanlığı
vekilinin olumlu görev uyuşmazlığı çıkartılması yolunda süresi içinde
verdiği dilekçe üzerine, dava dosyası Askeri Yüksek İdare Mahkemesi
Başsavcılığı'na gönderilmiştir.
ASKERİ YÜKSEK İDARE
MAHKEMESİ BAŞSAVCISI: “…Askeri Yüksek
İdare Mahkemesinin görev alanı, Anayasanın 157. maddesindeki düzenlemeye
paralel olarak, 1602 sayılı AYİM Kanununun 20. maddesinde, “Askeri Yüksek
İdare Mahkemesi, Türk Milleti adına; askeri olmayan makamlarca tesis
edilmiş olsa bile, asker kişileri ilgilendiren ve askeri hizmete ilişkin
idari işlem ve eylemlerden doğan uyuşmazlıkların ilk ve son derece
mahkemesi olarak yargı denetimini ve diğer kanunlarda gösterilen, görevleri
yapar. Ancak, askerlik yükümlülüğünden doğan uyuşmazlıklarda; ilgilinin
asker kişi olması şartı aranmaz. Bu Kanunun uygulanmasında asker kişiden
maksat; Türk Silahlı Kuvvetlerinde görevli bulunan veya hizmetten ayrılmış
olan subay, askeri memur, astsubay, askeri öğrenci, uzman jandarma, uzman
erbaş, sözleşmeli erbaş ve er, erbaş ve erler ile sivil memurlardır.”
şeklinde ve 21 .maddesinde de.; “20 nci maddede belirtilen kişileri
ilgilendiren ve askeri hizmete ilişkin idari işlem ve eylemlerden dolayı;
yetki, sebep, şekil, konu ve maksat yönlerinden biri ile hukuka aykırı
olduklarından bahisle menfaatleri ihlal edilenler tarafından açılacak iptal
davaları, aynı idari işlem ve eylemlerin haklarını ihlal etmesi halinde
açılacak tam yargı davaları, doğrudan doğruya ve kesin olarak Askeri Yüksek
İdare Mahkemesinde çözümlenir ve karara bağlanır. ” şeklinde
düzenlenmiştir.
Anayasanın
ve 1602 sayılı Kanunun bu hükümleri karşısında bir davaya Askeri Yüksek
İdare Mahkemesinde bakılabilmesi için;
1.İdari
işlemin bir asker kişi göz önünde tutularak tesis edilmesi veya idari
eylemin bir asker kişiye yönelmiş olması, yahut uyuşmazlığın askerlik
yükümlülüğünden doğmuş olması,
2.Dava
konusu idari işlem ve eylemin askeri hizmete ilişkin bulunması şartlarının
birlikte gerçekleşmiş olması gerekmektedir.
“Asker
kişiyi ilgilendirme" koşulundan, davacının hizmette ya da görevden
ayrılmış, 1602 sayılı Kanunun 20 nci maddesinde sayılan asker kişilerden
olması anlaşılabileceği gibi, işlemin “bir asker kişi gözetilerek"
tesis edilmesi halinde de davacının bu asker kişiden hareketle menfaat
ihlali iddiasında bulunan kişilerden (Örneğin; eşi, ana- babası, çocukları
vs.) olması halinde de söz konusu koşulun gerçekleştiği kabul edilmektedir.
Bu açıklamalara nazaran; TSK bünyesinde sivil memur olarak görev yapan
davacının yasanın açık hükmü karşısında “asker kişi” olduğu konusunda
tereddüt yoktur. Burada açıklığa kavuşturulması gereken husus dava konusu
işlemin askeri hizmete ilişkin olup olmadığıdır.
Öğretide,
Uyuşmazlık Mahkemesinin kararlarında ve AYİM kararlarında belirtildiği
üzere idari işlemin, görevli yargı yerinin tespiti yönünden "askeri
hizmete ilişkin” olup olmadığının saptanabilmesi için, işlemin konusuna
bakılması gerekmektedir. Eğer idari işlem askeri gereklere, askeri usul ve
yönteme ve askeri hizmete göre tesis edilmiş ise bu işlemin askeri hizmete
ilişkin bulunduğu kabul edilmelidir. Daha açık bir ifadeyle, askeri hizmete
ilişkin idari işlemler, idarece bir asker kişinin askeri yeterlik ve
yetenekleri, tutum ve davranışları, askeri geçmişi, asker kişi olmaktan
kaynaklanan hak ve ödevleri, askerlik hizmetinin amacı, askeri görev
yerlerinin özellikleri, askeri kural, gerek ve gelenekler göz önünde
tutularak değerlendirilmesi sonucunda tesis edilen işlemdir.
TSK’da
görev yapan sivil memur statüsündeki davacının Isparta Asker Hastanesine
atanmasında askeri görev yerlerinin özellikleri göz önüne alınarak askeri
gereklere, askeri hizmete göre atama işleminin tesis edildiğinin ve bu
nedenle dava konusu işlemin askeri hizmete ilişkin olduğunun kabulü
gerekmektedir.
Buna
göre, dava konusu olayda Anayasanın 157 nci ve 1602 sayılı Askeri Yüksek
İdare Mahkemesi Kanununun 20 nci maddesinde öngörülen idari işlem/eylemin
“asker kişiyi ilgilendirmesi" ve “askeri hizmete ilişkin
bulunması" koşulları birlikte gerçekleştiğinden, Anayasanın 157, 1602
sayılı Kanunun 20 ve 21. maddelerine göre davanın görüm ve çözümünün Askeri
Yüksek İdare Mahkemesinin görev alanına girdiği…” gerekçeleriyle 2247
sayılı Kanunun 10, 12 ve 13. maddeleri gereğince olumlu görev uyuşmazlığı
çıkartılarak, uyuşmazlığın çözümü için dosyanın Uyuşmazlık Mahkemesine
gönderilmesini ve Askeri Yüksek İdare Mahkemesinin görevli olduğuna karar
verilmesini istemiştir.
Başkanlıkça,
2247 sayılı Yasanın 13. maddesine göre Danıştay Başsavcısı’nın da yazılı
düşüncesi istenilmiştir.
DANIŞTAY
BAŞSAVCISI : Davanın konusunu TSK’de görev yapan sivil memur statüsündeki
davacının yer değiştirme suretiyle atama işleminin oluşturduğu, bu işlemin,
askeri görev yerlerinin özellikleri, askeri kural ve gerekler göz önünde
tutularak değerlemesi sonucunda askeri hizmetlere göre tesis edildiği ve bu
işlemin yargısal denetimi sırasında bu hususların dikkate alınacağı açık
olduğundan davacı hakkında tesis edilen idari işlemin askeri hizmete
ilişkin bulunduğu, belirtilen duruma göre ve olayda, Anayasa’nın 157 nci ve
1602 sayılı Kanun’un 20 nci maddelerinde öngörülen “asker kişiyi
ilgilendirme” ve “askeri hizmete ilişkin bulunma” koşulları birlikte
gerçekleştiğinden, davanın görüm ve çözümünün Askeri Yüksek İdare
Mahkemesi’nin görevine girdiği sonucuna ulaşıldığı nedeniyle, 2247 sayılı
Kanunun 13 üncü maddesi uyarınca yapılan başvurunun kabulünün uygun olacağı
yönünde görüş bildirmiştir.
İNCELEME VE GEREKÇE :
Uyuşmazlık Mahkemesi Hukuk Bölümü’nün, Serdar
ÖZGÜLDÜR’ün Başkanlığında, Üyeler: Eyüp Sabri BAYDAR, Ali ÇOLAK, Nurdane
TOPUZ, Ertuğrul ARSLANOĞLU, Ayhan AKARSU ve Mehmet AKBULUT’un
katılımlarıyla yapılan 02.06.2014 günlü toplantısında:
l-İLK
İNCELEME: Başvuru yazısı ve dava dosyası üzerinde 2247 sayılı Yasa'nın 27.
maddesi gereğince yapılan incelemeye göre, davalı Milli Savunma Bakanlığı
vekilinin anılan Yasanın 10/2.maddesinde öngörülen yönteme uygun olarak
yaptığı görev itirazının reddedilmesi ve dahi 12/1.maddede belirtilen süre
içinde başvuruda bulunması üzerine Askeri Yüksek İdare Mahkemesi
Başsavcısı'nca, davalı Milli Savunma Bakanlığı açısından, 10.maddede
öngörülen biçimde, olumlu görev uyuşmazlığı çıkarıldığı anlaşılmaktadır.
Usule ilişkin herhangi bir noksanlık bulunmadığından görev uyuşmazlığının
esasının incelenmesine oy birliği ile karar verildi.
II-ESASIN İNCELENMESİ: Raportör-Hakim Gülşen AKAR
PEHLİVAN’ın, davanın çözümünde Askeri Yüksek İdare Mahkemesi’nin görevli
olduğu yolundaki raporu ile dosyadaki belgeler okunduktan; ilgili
Başsavcılarca görevlendirilen Danıştay Savcısı Mehmet Ali GÜMÜŞ’ün davada
Askeri Yüksek İdare Mahkemesi’nin görevli olduğu yolundaki sözlü, AYİM
Savcısı Hakan Ali TURGUT’un davada askeri idari yargı yerinin görevli
olduğu yolundaki sözlü ve yazılı açıklamaları da dinlendikten sonra GEREĞİ
GÖRÜŞÜLÜP DÜŞÜNÜLDÜ:
Dava,
Denizli Asker Hastanesi Baştabipliği emrinde hemşire olarak görevli iken,
Genelkurmay Başkanlığı’nın 03 Ekim 2013 tarihli,
PER:26702250-1210-91039-13/Per.İşl.D.Svl. Me. ve İşçi Ş.12578010 sayılı “
Seksen Beş Sivil Memurun Yer Değiştirme Suretiyle Atama Onayı” konulu emri
ile hastanenin kapatılması (lağvedilmesi) sonucu Isparta Asker Hastanesi
Baştabipliği emrine ataması yapılan davacı tarafından, söz konusu atama
işleminin iptali istemiyle açılmıştır.
Dosya
kapsamında yapılan incelemede; davacının 2001 yılında Kasımpaşa Asker
Hastanesi’nde göreve başladığı, 2011 yılında eş mazereti nedeniyle Denizli
Asker Hastanesi’ne atandığı, davacının Denizli’de görev yaparken Denizli Asker
Hastanesinin, Genel Kurmay Başkanlığı’nın 03 Nisan 2013 gün,
LOJ:26702250-3100-31665-13/Sağ.D.Sağ.Pl.Koor. ve Ynt.Ş sayılı Asker
Hastanelerinin Yeniden Yapılandırılması konulu uygulama emri ile, ulusal
sağlık sistemindeki gelişmeler ve birlik ihtiyaçları dikkate alınarak
etkinlik ve verimliliklerinin artırılması kapsamında kapatılmasına
(lağvedilmesine) karar verildiği, bu aşamadan sonra Genel Kurmay
Başkanlığı’nın 03.10.2013 tarihli PER.26702250-1210-91039-13/Per. İşl. D.
Svl. Me. ve İşçi Ş. sayılı ve Seksen Beş Sivil Memurun Yer Değiştirme Suretiyle
Atama Onayı konulu yazısına istinaden davacının atamasının Isparta Asker
Hastanesi Baştabipliğine yapıldığı anlaşılmıştır.
657 sayılı Devlet Memurları Kanunu’nun, “Memurların bir
kurumdan diğerine nakilleri” başlıklı 74.maddesinde; “ (Değişik: 30/5/1974
- KHK/12; Değiştirilerek kabul: 15/5/1975 - 1897/1 md.)
Memurların bu Kanuna tabi kurumlar arasında, kurumların
muvafakati ile kazanılmış hak dereceleri üzerinden veya 68 inci maddedeki
esaslar çerçevesinde derece yükselmesi suretiyle, bulundukları sınıftan
veya öğrenim durumları itibariyle girebilecekleri sınıftan, bir kadroya
nakilleri mümkündür. Kazanılmış hak derecelerinin altındaki derecelere
atanabilmeleri için ise atanacakları kadro derecesi ile kazanılmış hak
dereceleri arasındaki farkın 3 dereceden çok olmaması ve memurların isteği
de şarttır.
Aşağı dereceye atananların 68 inci maddede yazılı süre
kaydı aranmaksızın eski derecelerine tekrar atanmaları caizdir.
Kazanılmış hak derecelerinden aşağı derecelere
atananların aylık derece ve kademeleri genel hükümlere göre tespit
edilmekle beraber, atandıkları bu derecelerde geçirdikleri süreler (kesenek
ve karşılık farklarının kendileri tarafından her ay T.C. Emekli Sandığına
gönderilmesini kabul etmeleri şartıyla) emeklilik yönünden eski
derecelerinde değerlendirilir.
13/12/1960 tarihli ve 160 sayılı Kanunun 4 üncü maddesi
kapsamına giren kurumlarla bu Kanuna
tabi kurumlar arasındaki nakillerde de yukarıdaki hükümler uygulanır. Aynı
kanunun 4 üncü maddesi kapsamına giren kurumlarda çalışıp 657 sayılı
Kanuna tabi olmayan personelden, hizmete giriş dereceleri 36 ncı madde ile
tespit edilen giriş derecelerinin üzerinde olanların ilk ilerleme ve
yükselmeleri için kanuni bekleme sürelerine yukarıda yazılı dereceler arasındaki
sürelere tekabül eden süre kadar ilave edilir.” hükmüne yer verilmiştir.
26.02.2010 gün, 27505 sayılı Resmi Gazetede yayımlanan Millî Savunma Bakanlığı, Genelkurmay
Başkanlığı Ve Kuvvet Komutanlıklarında Görevli Devlet Memurlarının Yer
Değiştirme Suretiyle Atanmalarına İlişkin Yönetmeliğin ‘’ Amaç ‘’ başlıklı
1.maddesinde; ‘’ (1) Bu Yönetmeliğin amacı; Millî Savunma Bakanlığı,
Genelkurmay Başkanlığı ve Kuvvet Komutanlıklarının Karargâhları ile bağlı
birlik, kurum ve kuruluşlarında görevli Devlet memurlarının yer değiştirme
suretiyle atanmalarının usul ve esaslarını belirlemektir.’’ hükmü yer
almakta olup,
Yer
Değiştirme Suretiyle Atamanın temel ilkelerini düzenleyen 5.maddesinde; ‘’
(1) Yer değiştirme suretiyle atamalarda esas alınacak temel ilkeler
şunlardır;
a) Bu
Yönetmelik kapsamındaki Devlet memurları için hizmet alanlarındaki görevin
sürekliliği esastır.
b) Yer
değiştirme sureti ile atamalarda, atanmak istenilen hizmet bölgesi ve
alanındaki kadro imkânları ile ayrılmak istenen yerdeki hizmet ihtiyacı
öncelikle dikkate alınır.
c)
Kurumun hizmet ihtiyacı nedeniyle hizmet bölgelerindeki zorunlu çalışma
sürelerine bakılmaksızın belirli bir süre görev yapmak üzere sürekli
görevle atama yapılabilir.
ç)
Hizmet ihtiyacı nedeniyle yapılacak atamalarda, görevin özelliğine göre
hizmet bölgeleri ve alanları arasında memurların adil ve dengeli
dağılımının sağlanması esastır.
d) Atama
isteklerinin değerlendirilmesinde birlik komutanı veya kurum amirlerinin
görüşleri de dikkate alınır.
e)
Atanacak memurun asaletinin onaylanmış olması gerekir. ‘’ hükümleri yer
almakta olup, davacının ataması da, görev yaptığı birliğin lağvedilmesi
sonucu, Kadro Kapatılması nedeniyle, Yer Değiştirme Suretiyle yapılmış bulunmaktadır.
Öte
yandan; Anayasa’nın 157. maddesinde, Askeri Yüksek İdare Mahkemesi’nin
askeri olmayan makamlarca tesis edilmiş olsa bile, asker kişileri
ilgilendiren ve askeri hizmete ilişkin idari işlem ve eylemlerden doğan
uyuşmazlıkların yargı denetimini yapan ilk ve son derece mahkemesi olduğu;
ancak askerlik yükümlülüğünden doğan uyuşmazlıklarda ilgilinin asker kişi
olması şartının aranmayacağı belirtilmiş; 20.7.1972 tarih ve 1602 sayılı
Yasa’nın 25.12.1981 tarih ve 2568 sayılı Yasa ile değişik 20. maddesinde de
aynı hüküm yer almıştır.
Askeri
Yüksek İdare Mahkemesi’nin bir davaya bakabilmesi için dava konusu idari
işlemin “asker kişiyi ilgilendirmesi” ve “askeri hizmete ilişkin bulunması”
koşullarının birlikte gerçekleşmesi gerekmektedir.
1602
sayılı Yasa’nın değişik 20. maddesinde, Türk Silahlı Kuvvetlerinde görevli
bulunan veya hizmetten ayrılmış olan, subay, askeri memur, astsubay, askeri
öğrenci uzman çavuş, uzman jandarma çavuş, erbaş ve erler ile sivil
memurlar asker kişi sayılmaktadır.
Anılan
Yasa’nın değişik 21. maddesinin birinci fıkrasında “20 nci maddede
belirtilen kişileri ilgilendiren ve askeri hizmete ilişkin idari işlem ve
eylemlerden dolayı; yetki, sebep, şekil, konu ve maksat yönlerinden biri
ile hukuka aykırı olduklarından bahisle menfaatleri ihlâl edilenler
tarafından açılacak iptal davaları, aynı idari işlem ve eylemlerin
haklarını ihlal etmesi halinde açılacak tam yargı davaları, doğrudan
doğruya ve kesin olarak Askeri Yüksek İdare Mahkemesinde çözümlenir ve
karara bağlanır.” denilmiştir.
Bu
bağlamda, davacının 1602 sayılı Yasa’nın 20. maddesinde belirtilen asker
kişi sayılanlardan olan sivil memur olması karşısında dava konusu işlemin
asker kişiyi ilgilendirdiği tartışmasızdır.
Dava
konusu işlemin askeri hizmete ilişkin olup olmadığına gelince:
İdari
işlemin, görevli yargı yerinin tespiti yönünden “askeri hizmete ilişkin”
olup olmadığının saptanabilmesi için işlemin konusuna bakılması
gerekmektedir. Eğer idari işlem askeri gereklere, askeri usul ve yönteme ve
askeri hizmete göre tesis edilmiş ise, bu işlemin askeri hizmete ilişkin
olduğu kabul edilmelidir. Daha açık bir ifadeyle, askeri hizmete ilişkin
idari işlemler; idarenin bir asker kişinin askeri yeterlik ve
yeteneklerinin, tutum ve davranışlarının, askeri geçmişinin, asker kişi
olmaktan kaynaklanan hak ve ödevlerinin; askerlik hizmetinin amacı, askeri
görev yerlerinin özellikleri, askeri kural ve gerekler göz önünde tutularak
değerlendirilmesi sonucunda tesis edilen işlemlerdir. İşlem, askeri olmayan
bir makam tarafından tesis edilmiş olsa bile durum değişmemekte, menfaati
ihlal edilen asker kişinin açtığı davanın Askeri Yüksek İdare Mahkemesi’nde
görülmesi gerekmektedir.
Bu yasal
düzenlemeler ve kabuller ışığında olaya bakıldığında; davalı idare
tarafından tesis edilen ve TSK da görevli sivil memur statüsündeki
davacının bir askeri birlikten başka bir askeri birliğe, önceki teşkilat
kadrosunun lağvedilmesi nedeniyle yer değiştirme suretiyle atanması
şeklinde gerçekleşen idari işlemin, askeri görev yerlerinin özellikleri,
askeri kural ve gerekler göz önünde tutularak askeri hizmet gereklerine
göre vücut bulduğu anlaşıldığından; bu işlemin yargısal denetimi sırasında
da anılan hususların dikkate alınması gerekliliği karşısında, davacı
hakkında tesis edilen idari işlemin askeri hizmete ilişkin olduğunun kabulü
gerekmektedir.
Belirtilen
durumlara göre ve olayda Anayasa’nın 157. ve 1602 sayılı Yasa’nın 20.
maddelerinde öngörülen, idari işlemin asker kişiyi ilgilendirmesi ve askeri
hizmete ilişkin bulunması koşulları birlikte gerçekleştiğinden, davanın görüm
ve çözümü Askeri Yüksek İdare Mahkemesi’nin görevine girmektedir.
Açıklanan
nedenlerle, Askeri
Yüksek İdare Mahkemesi Başsavcısı’nın başvurusunun kabulü ile,
davalı Milli Savunma Bakanlığı vekilinin görev itirazının Denizli İdare
Mahkemesince reddine ilişkin 31.12.2013 gün ve E:2013/1039 sayılı
görevlilik kararının kaldırılması gerekmiştir.
SONUÇ : Davanın çözümünde ASKERİ YÜKSEK İDARE
MAHKEMESİ’NİN görevli olduğuna, bu nedenle AYİM Başsavcısı’nın başvurusunun
kabulü ile, davalı Milli Savunma Bakanlığı vekilinin görev itirazının
Denizli İdare Mahkemesince reddine ilişkin 31.12.2013 gün ve 2013/1039
sayılı GÖREVLİLİK KARARININ KALDIRILMASINA, 02.06.2014 gününde OYBİRLİĞİ
İLE KESİN OLARAK karar verildi.
——
• ——
Uyuşmazlık Mahkemesi
Başkanlığından:
16-ESAS NO : 2014/541
KARAR NO : 2014/635
KARAR TR : 02.06.2014
(Hukuk Bölümü)
ÖZET : Davacıların
taşınmazı üzerinde konulan kısıtlamanın (hukuki el atmanın) yol açtığı öne
sürülen zararın tazmini istemiyle açılan davanın imar planından kaynaklanan
tazminat davaları kapsamında, İDARİ YARGI YERİNDE çözümlenmesi gerektiği
hk.
K A R A R
Davacılar:1-H.B.2-M.D.3-F.B.4-S.G.5-Ş.Y.6-S.K.7-Z.D.8-H.T.9-H.K.10R.K.11-D.A.12-F.K.13-
N.Ş.14-H.Ş.15-G.O.16-M.A.U.17-S.U.18-N.K.A.19-Y.A.20-Y.A.21-S.Ç.22-M.Ş.23-F.B.24-A.S.
Vekilleri : Av. A.Ç. & Av. S.S.
Davalı : İstanbul Su ve Kanalizasyon İdaresi
Genel Müdürlüğü
Vekili : Av. M.A.
1-OLAY : Davacılar vekili
dava dilekçesinde özetle; müvekkillerinin İstanbul İli, Arnavutköy İlçesi,
Balaban Köyü 529 Parsel sayılı taşınmazın hisseli maliki olduğunu,
taşınmazın imar planında “Terkos Gölü Mutlak Koruma Alanı” olarak
ayrıldığını, bu nedenle taşınmaz üzerine hiçbir inşaat, tesisat ve zirai
faaliyette bulunmasına izin verilmediğini, davalı idare tarafından
06.07.2006 gün ve 2006/336 sayılı Yönetim Kurulu Kararı ile kamulaştırma
kararı alındığını, ancak bugüne kadar herhangi bir işlem yapılmadığını, bu
şekilde davacıların zarar gördüklerini ve davalı ile uzlaşma taleplerinin
olmadığını belirterek; fazlaya ilişkin hakları saklı kalmak kaydı ile
308640,00 TL’nin davalıdan tahsiline ve taşınmazın davalı adına tesciline
karar verilmesi istemiyle adli yargı yerinde dava açmıştır.
Davalı vekili mahkemenin 29.04.2013 tarihli cevap
dilekçesinde özetle; dava konusu parsele ilişkin olarak davacılardan A.S.
adına zaten GaziO.paşa 3. Asliye Hukuk Mahkemesi’nin 2012/166 Esas sayılı
dosyasında aynı parsele ilişkin olarak kamulaştırmasız el atma iddiası ile
dava açıldığını, bu nedenle derdestlik itirazında bulunduklarını, dava
konusu parsele ilişkin olarak GaziO.paşa 2. Asliye Hukuk Mahkemesi’nin
2013/64 Esas sayılı dosyasında kamulaştırma bedelinin tespiti ve tescil
davacı açıldığını, bu dosyanın bekletici mesele yapılmasına karar
verilmesini talep ettiklerini, yine davacılar tarafından 529 parsel dışında
kalan diğer taşınmazla hakkında da GaziO.paşa 3. Asliye Hukuk Mahkemesi’nin
2011/279 Esas sayılı dosyasında dava açıldığını ve halen derdest olduğunu,
eldeki dosyanın bu dosya ile birleştirilmesini talep ettiklerini, bu
taşınmazlar hakkında da davalı idarece bedel tespiti ve tescil davasının açıldığını
ve halen GaziO.paşa 4. Asliye Hukuk Mahkemesi’nin 2013/55 Esas sayılı
dosyasında derdest olduğunu, maksimum su kotunda kalan yerlerin DSİ
tarafından kamulaştırıldığını, bu nedenle davaya DSİ’nin dahil edilmesini
istediklerini, davada idari yargının görevli olduğunu belirterek; açıklanan
nedenlerle davanın reddine karar verilmesini talep etmiştir.
2-GAZİO.PAŞA 3 .ASLİYE HUKUK MAHKEMESİ: 01.11.2013 gün
ve 2013/145 Esas sayılı kararı ile, davalı İstanbul Su ve Kanalizasyon
İdaresi Genel Müdürlüğü vekilinin görev itirazının reddine karar vermiştir.
Davalı İstanbul Su ve Kanalizasyon
İdaresi Genel Müdürlüğü vekilinin, idari yargı yararına olumlu görev
uyuşmazlığı çıkartılması yolunda süresi içinde verdiği dilekçe üzerine,
dava dosyasının onaylı bir örneği Danıştay Başsavcılığı'na gönderilmiştir.
3-DANIŞTAY
BAŞSAVCISI: Uygulama
ve Öğreti'de, kamu idarelerinin, kamu hizmetinin yürütümü sırasında, kamu
gücü kullanarak tek yanlı irade açıklamalarıyla yapmış oldukları
işlemlerin, "idari işlem"; herhangi bir işlem ya da karara
dayanmaksızın gerçekleştirdikleri maddi faaliyetleriyle, görevleriyle
ilgili hareketsizliklerinin de, "idari eylem" olarak
tanımlandığı; bu tanıma göre; davalı idarenin 2560 sayılı İSKİ Genel
Müdürlüğü Kuruluş ve Görevleri Hakkında Kanun ve bu Kanun uyarınca
çıkarılan Yönetmelikle getirilen kısıtlamaları, 3194 sayılı İmar Kanununun
8’inci maddesi uyarınca tek yanlı irade açıklamaları ile tesis ettikleri,
genel ve düzenleyici imar planları ile bu planlara dayanılarak tesis edilen
parselasyon, kamulaştırma, ruhsat gibi bireysel işlemlerin, "idari
işlem"; bu imar planı uyarınca yapmak zorunda oldukları program ve
uygulamaları bunun için gerekli zamanda gerçekleştirmemeleri; yani, bu
konudaki hareketsizliklerinin de, idari eylem niteliği taşıdığı; dosyanın
incelenmesinden; davacılar tarafından, dava dilekçesinde, imar planında
dere mutlak koruma alanında kalan taşınmazın bedelinin ödenmesine ve
taşınmazın davalı adına tesciline karar verilmesinin istenildiği; bu
bilgiler karşısında; davanın, davacının taşınmazının, Yönetmelik gereği su
havzasında kabul edilip, mutlak koruma alanına alınması sebebiyle mülkiyet
hakkına getirilen kısıtlamadan kaynaklanan tazminat talebiyle açıldığı
sonucuna ulaşıldığı; dava dilekçesinde ve Yargıtay Hukuk Genel Kurulu'nun
15.12.2010 günlü kararında mülkiyet hakkına getirildiği söylenen
kısıtlamanın, taşınmazın maliki yönünden zarar doğurucu sonuçlarının
olabileceğinde kuşku bulunmadığı; ancak; bu sonuç ya da sonuçların,
yukarıda da söylenildiği üzere, genel ve düzenleyici nitelikte bir idari
işlem olan İSKİ İçmesuyu Havzaları Yönetmeliği gereği su havzasında kabul
edilip, mutlak koruma alanına alınması sebebiyle mülkiyet hakkına getirilen
kısıtlamaları içeren idari işlemlerden kaynaklandığı; idari işlem ve
eylemlerden doğan zararların tazmini taleplerinin ise; 2577 sayılı idari
Yargılama Usulü Kanunu'nun 12 ve 13'üncü maddeleri uyarınca, idari yargı
yerlerinde açılacak tam yargı davalarına konu edilmelerinin, anılan yasa
hükümlerinin gereği olduğunu; bu bakımdan; hukuka uygunluklarının denetimi
ve zarar doğurucu sonuçlarının giderilmesi İdari Yargı'nın görev alanında
bulunan idari işlem ve eylemlerin hukuk düzeninde yaratmış oldukları etki
ve sonuçların, "hukuki el atma" olarak nitelendirilmesine ve bu
olumsuz sonuçlarla ilgili tazminat taleplerinin adli yargı yerlerinde
açılacak tazminat davalarına konu edilmelerine, hukuken imkan bulunmadığı; dolayısıyla;
davanın taşınmazın bedelinin tazminat olarak hüküm altına alınması istemine
ilişkin kısmının, 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu'nun 2'nci
maddesinin 1 'inci fıkrasının (b) bendinde yer alan "idari eylem ve
işlemlerden dolayı kişisel hakları doğrudan muhtel olanlar tarafından
açılan tam yargı davaları," hükmü gereğince idari yargı yerinde
görülmesinin gerektiği; açıklanan nedenlerle, 2247 sayılı Yasa'nın 10'uncu
maddesi uyarınca davanın, taşınmazın bedelinin tahsiline hükmedilmesi
istemine ilişkin kısmı yönünden olumlu görev uyuşmazlığı çıkarılmasına ve
dosyanın Uyuşmazlık Mahkemesi’ne gönderilmesine karar vermiştir.
İNCELEME VE GEREKÇE :
Uyuşmazlık Mahkemesi Hukuk Bölümü’nün, Serdar
ÖZGÜLDÜR’ün Başkanlığında, Üyeler: Eyüp Sabri BAYDAR, Ali ÇOLAK, Nurdane
TOPUZ, Ertuğrul ARSLANOĞLU, Ayhan AKARSU ve Mehmet AKBULUT’un
katılımlarıyla yapılan 2.6.2014 günlü toplantısında:
l-İLK İNCELEME: Başvuru yazısı ve dava dosyası örneği
üzerinde 2247 sayılı Yasa'nın 27. maddesi gereğince yapılan incelemeye
göre, davalı İstanbul Su ve Kanalizasyon İdaresi Genel Müdürlüğü vekilinin
anılan Yasanın 10/2.maddesinde öngörülen yönteme uygun olarak yaptığı görev
itirazının reddedilmesi ve dahi 12/1. maddede belirtilen süre içinde
başvuruda bulunması üzerine Danıştay Başsavcısı'nca, davalı İstanbul Su ve
Kanalizasyon İdaresi Genel Müdürlüğü açısından, davanın taşınmazın bedelinin tazminat olarak hüküm altına alınması
istemine ilişkin kısmı yönünden, 10.maddede öngörülen biçimde olumlu
görev uyuşmazlığı çıkarıldığı anlaşılmaktadır. Usule ilişkin herhangi bir
noksanlık bulunmadığından görev uyuşmazlığının esasının incelenmesine oy
birliği ile karar verildi.
II-ESASIN
İNCELENMESİ: Raportör-Hakim Birgül YİĞİT’in, davanın çözümünde idari
yargının görevli olduğu yolundaki raporu ile dosyadaki belgeler okunduktan;
ilgili Başsavcılarca görevlendirilen Yargıtay Cumhuriyet Savcısı Mehmet
BAYHAN ile Danıştay Savcısı Mehmet Ali GÜMÜŞ’ün idari yargının görevli
olduğu yolundaki sözlü açıklamaları da dinlendikten sonra GEREĞİ GÖRÜŞÜLÜP
DÜŞÜNÜLDÜ:
Dava, davacıların hisseli maliki olduğu taşınmazın imar
planında “Terkos Gölü Dere Mutlak Koruma Alanı” olarak ayrıldığını, davacıların
bu şekilde dava konusu taşınmazdan yararlanma imkanının kısıtlandığını ve
zarara uğradıklarını belirterek; fazlaya ilişkin hakları saklı kalmak kaydı
ile 308640,00 TL’nin davalıdan tahsiline ve taşınmazın davalı adına
tesciline karar verilmesi istemiyle adli yargı yerinde açılmıştır.
Davalı vekilinin cevap dilekçesi içeriği ve mahkemenin
01.11.2013 tarihli celsesindeki beyanlarından, dava konusu taşınmazın da
içinde bulunduğu Terkos Gölü Mutlak Koruma Alanı’na ilişkin olarak
GaziO.paşa Asliye Hukuk Mahkemeleri nezdinde birçok kamulaştırmasız el atma
ve kamulaştırma bedelinin tespiti ve tescil davaları açıldığı anlaşılmakla;
dosyanın çözümünde önemli olacağı düşüncesi ile mahkemelerinden söz konusu
dosyaların onaylı örneği getirtilmiştir. Yapılan inceleme Neticesinde;
a) Dosyaların incelenmesi
a1) GaziO.paşa 3. Asliye Hukuk Mahkemesi’nin 2011/279
esas sayılı dosyasında; Aydın Serbes dışındaki davacılar tarafından
İstanbul Su ve Kanalizasyon İdaresi Genel Müdürlüğü aleyhine aynı yer 176, 335,
314, 529 parseller hakkında kamulaştırmaz el atma nedeni ile tazminat
davası açıldığı,
Davacılar tarafından, dava konusu taşınmazların İstanbul
Su ve Kanalizasyon İdaresi Genel Müdürlüğü “Mutlak Koruma Alanı” nda
bırakılmak sureti ile kamulaştırmasız el atıldığının iddia edildiği ve
fazlaya ilişkin hakları saklı kalmak kaydı ile 8000,00 TL tazminatın dava
tarihinden itibaren işleyecek reeskont faizi ile birlikte tahsiline ve
taşınmazların davalı idare adına tesciline karar verilmesinin talep
edildiği, yargılama sırasında davacı vekilince verilen 06.12.2012 tarihli
dilekçe ve mahkemenin 06.12.2012 tarihli celsesindeki beyanı ile; 529
parsel sayılı taşınmaz yönünden yüz ölçüm hesaplamalarında ortaya çıkan
sorunun yargılamayı uzatacağından bahisle bu parsel hakkında açılan davanın
atiye bırakıldığı ;
Davalı vekilinin cevap dilekçesinde dava konusu
taşınmaza fiilen el atılmadığını, dava konusu taşınmazlarla ilgili
kamulaştırma işlemleri konusunda bakanlıktan olu alındığını ve prosedürün
halen devam ettiğini, maksimum su kotunda kalan alanlar yönünden
kamulaştırma işlemlerinin DSİ tarafından yapılması nedeni ile davanın
DSİ’ye ihbar edilmesine karar verilmesi gerektiğini belirterek davanın
reddini talep etmiştir
Mahkemesince yürütülen yargılama sırasında mahallinde
keşif icra edildiği ve Fen Bilirkişisi S.A.’a ait 30.09.2011 tarihli ilk
raporda dava konusu 529 parsel ile ilgili olarak davacıların taşımazdaki
hisselerini belirledikten sonra, “Balaban 529 parsel nolu taşınmazın,
vaziyet krokisinde kırmızı renk ve (A) ile gösterilen yaklaşık 5.264m² lik
bölümün Terkos Gölü Mutlak Koruma Alanı içinde geri kalanı Maksimum Su Koru
Altında, kalmaktadır/Kesin hesaplama için
Balaban 176,338 ve 529 parsel nolu taşınmazlara ait Koordi-natü Anlikatvon
Krokisinin Çatalca LİHKAB tan temin edilmesi gerekmektedir.” şeklinde
belirleme yaptığı, “Davaya konu edilen parsellerin boş olduğu, tarla
ve çayırlık durumunda bulunduğu belirlendi. Mahkeme heyeti ile birlikte
görüldü. Gerekli incelemeler yapıldı
notlar alındı” şeklindeki tespiti ile de taşınmazlara fiilen el
atılmadığını belirttiği anlaşılmıştır. 02.03.2012 tarihli ikinci, raporunda;
dava konusu taşınmazın 5828 m² lik kısmının Terkos Gölü Mutlak
Koruma Alanı içinde, 489,10 m² lik kısmının ise Maksimum Su kotu
altında kaldığı, tapuda yazılı 5750,00 m² lik alan ölçümü ile fiiliyatta
yer alan 6317,11
m² arasında kabul edilebilir hata sınırını aşan bir
farkın yer aldığı ve bu hatanın ilgilisince Tapu ve Kadastro Müdürlüğü’nden
düzeltilmesinin talep edilebileceği, bu hususta takdir yetkisinin
mahkemesine ait olduğu tespitlerine yer verildiği ve taşınmazın
hissedarlarının mülkiyetine esas paylarının hesaplandığı, 19.10.2012
tarihli üçüncü raporunda, 02.03.2012 tarihli raporu ile aynı tespitlere yer
verdiği ancak mahkemeye sunulan veraset ilamlarını dikkate alarak dava
konusu taşınmazlardaki hisse hesaplamalarını yeniden yaptığı,
Ziraat Mühendisi Bilirkişiler Gülcihan Ekmen ve Erkan
Ergür ile mülk Bilirkişisi S.A.’in 04.11.2011 tarihli ilk raporlarında;
ortak raporlarında ise; “Dava konusu taşınmazlardan 176, 338 ve 529 nolu
parseller Fen bilirkişisi S.E.'ın da raporunda belirttiği üzere kısmen İSKİ
Mutlak koruma alanı içerisinde kısmen de Kısa Mesafeli Koruma Alanı
içerisinde bulunmaktadır. Bu taşınmazların ne kadarlık kısmının Göl Mutlak
Koruma alanı içerisinde kaldığı kesin olarak bilinmediğinden herhangi bir
yanlış hesaplamaya sebebiyet vermemek adına bu doğrultuda bir hesaplama
yapılmamıştır. Taşınmazlara İlişkin Koordinatlı Aplikasyon Krokilerinin
ilgili LİRKAB tan temini halinde el atılan kısım üzerinden kadastro
bilirkişisi marifetiyle hesaplama yapılabilmesi mümkürı olacaktır./Davaya konu 314 nolu taşınmazın ise tapu maliklerinden S.K. mirasçısı
Ü.K.'nın veraset ilamı dosyada bulunmadığından, Ü.K.'dan mirasçılarına
düşen hisse miktarı tepsi edilememiştir. Her ne kadar M.K.'nın veraseti
üzerinde Ü.K. mirasçıları da belirtilmiş olsa da Ü.K.'nın müstakil veraset
ilamına dosyada rastlanamadığından herhangi bir aksaklığa yer vermemesi
için hisse bazında hesaplama yapılmamıştır. Ü.K.'nın dosyaya celp edilecek
veraset ilamından sonra taşınmaza ilişkin hisse bazında hesaplama
yapılabilecektir./Kurulumuzca gelir metoduna göre hazırlanan bu rapora göre
taşınmazların bi metrekaresi için kamulaştırmasız el atma sebebiyle
tazminat miktarı 45.96,00 -TL
olarak hesaplanmıştır. Üç nüsha olara düzenlenen bu rapor Yüksek
mahkemenize saygıyla ar olunur.” şeklindeki açıklamalarından, taşınmazın
metrekare değerine ilişkin tespitlerin yapıldığının, ancak taşınmazların
koordinatlı aplikasyon krokileri olmaması ve sunulan veraset ilamlarındaki
bağlantısızlıklar nedeni ile hisse başına düşen bedel hakkında hesaplama
yapılamadığının bildirildiği görülmüştür. 05.12.2012 tarihli ikinci
raporlarında ise; fen bilirkişi tarafından yapılan hisse hesabı dikkate
alınarak, taşınmazların bedelinin belirlendiği ve her bir paydaşın
hissesine hangi bedelin düştüğünün hesaplandığı anlaşılmıştır.
Mahkemenin 31.01.2014 gün ve 2011/279 Esas, 2014/14
Karar sayılı kararı ile; dava konusu taşınmazlara fiili el atma olmadığı,
bu nedenle davaya idari yargıda bakılması gerektiği gerekçesi ile görev
yönünden reddine karar vermiştir.
a2) GaziO.paşa 3. Asliye Hukuk Mahkemesi’nin 2012/166
Esas sayılı dosyasında;
Davacı A.S. tarafından, davalı İstanbul Su ve
Kanalizasyon İdaresi Genel Müdürlüğü aleyhine, aynı yer 176,314,338,529
parsel sayılı taşınmazlarla ilgili olarak kamulaştırmasız el atma nedeni
ile tazminat ve tescil davası açıldığı;
Mahkemesince yapılan yargılama sırasında keşif
yapılmamış, rapor alınmamış, 14.03.2014 gün ve 2012/166 Esas, 2014/101
Karar sayılı kararında, “Dava konusu 314 parsel sayılı tA.mazın
Terkos Havzası mutlak mesafeli koruma alanı içinde kaldığı, 529 ve 338
parsellerin kısmen Terkos Havzası maksimum su kotu içinde kısmen de Terkos
Havzası mm lak mesafeli koruma alanı içinde 176 parselin ise kısmen Terkos
havzası mutlak mesafeli koruma alanı içinde kısmen de Terkos Havzası kısa
mesafeli koruma alanı içinde kaklığı, 42 sayılı yasanın 6487 sayılı yasanın
21.maddesi ile değiştirilen geçici 6 maddesinin 10 fırkasının 3 cümlesinde,
uygulama imar planlarında umumi hizmetlere ve resmi kurumlara ayrılmak
sureti ile veya ilgili kanunların uygulaması ile tasarrufu kısıtlanan taşın
mazi ar hakkında, 03/05/1985 tarihli ve 3194 sayılı imar kanunda Öngörülen
idari başvuru ve işlemler tamamlandıktan sonra idari yargıda dava
açılabilir hükmüne yer verilmiş olup dava konusu olayda ilgili kanunların
uygulanması ile t asan uf kısıtlanmış olduğundan hu nedenle fiili el atma
bulunmadığından davaya bakmakla idari yargı görevli olup bu nedenle de mahkememiz
görevli bulunmadığından davanın yargı yolu bakımından görevsizlik nedeni
ile usulden reddine karar vermek gerekmiştir.” şeklindeki gerekçesi ile davanın
görev yönünden reddine karar verilmiştir.
a3) GaziO.paşa 2. Asliye Hukuk Mahkemesi’nin 2012/64
Esas sayılı dosyasında;
Davacı İstanbul Su ve Kanalizasyon İdaresi Genel
Müdürlüğü vekili tarafından, davalı Aydın Serbes’e karşı, aynı yer
314,338,529 ve 176 sayılı parseller hakkında, bedel tespiti ve davacı idare
adına tescili istemi ile dava açıldığı
Mahkemesince yapılan yargılama sırasında keşfe gidildiği
ve rapor alındığı; Harita ve Kadastro Mühendisi Ayhan Yıldız’a ait
10.03.2014 tarihli raporda; “Davaya konu balaban köyü,
eski 176 numaralı parsel, yeni 138 ada 12 parsel sayılı 3653, 92 m² miktarlı taşınmaz Balaban Köyünün takriben 2000
metre batısında, eski 314 numaralı parsel yem 136 ada 2 parsel sayılı 11417,35 m²
miktarlı taşınmaz ile Eski 338 numaralı parsel yeni 135 ada 92 parsel
sayılı 27157,76
m² miktarlı taşınmaz Balaban Köyünün takriben 1000 metre
güney
batısında kalmaktadır Balaban koyu eski 529 yem 120 ula 4 parsel sayılı
6317,32 rn² miktarlı taşınmaz Balaban köyünün takriben 850
metre
doğusunda Terkos Gölü kıyısında kalmakladır “ denilmek sureti
ile taşınmazların konumlarının belirlendiği,
devamında ise; eski 176, yeni 138 ada 12 parsel sayılı 3653, 92 m² miktarlı taşınmazın 618.50
m² lik kısmının, eski 338, yeni 135 ada 92 parsel sayılı 27.157.76 m² miktarlı taşınmazın tamamının, eski 529, yeni 120 ada 4 parsel sayılı 6.317.32 m² miktarlı taşınmazın tamamının, eski 314, yeni 136 ada 2 parsel sayılı 11417.35 m² miktarlı taşınmazın
tamamının
Terkos Gölü mutlak koruma alanında kalması
sebebiyle. İstanbul
Su ve Kanalizasyon İdaresi Genel Müdürlüğü 05 11 2010
tarih 2010/436 nolu Yönetim Kurulu karan ile kamulaştırıldığını belirttiği, dava konusu
taşınmazlara fiilen el atılıp atılmadığı ile ilgili bir değerlendirmeye yer
verilmediği görülmüştür.
Ziraat Mühendisleri G.H., H.G., Ş.K. ile Mülk
Bilirkişisi A.R.Ö.’e ait 17.03.2014 tarihli ortak raporda; dava konusu
taşınmazlara fiilen el atılıp atılmadığı konusunda bir tespite yer
verilmemiş, dava konusu taşınmazın özellikleri ve konumu dikkate alınarak
metrekare değerinin belirlendiği ve bu metrekare değeri üzerinden
taşınmazlara değer biçildiği görülmüştür.
Mahkemesince henüz dava dosyasında karar verilmemiş
olup, 07.02.2014 tarihli ilk celsede bir sonraki duruşmanın 16.04.2014
tarihinde yapılmasına karar verildiği, 16.04.2014 tarihinde yapılan
duruşmada “teknik bilirkişi raporunda, 120 ada, 4 parseldeki
davalının hissesine düşen miktar 52.46 m² olması gerektiği halde bunun 42.46 m² olarak
gösterildiği, hesap hatasının bundan kaynaklandığı, davalının itirazının bu
nedenle kabulüyle toplam depo edilecek bedelin 17/03/2014 günlü rapora göre
18.693,05-TL olarak kabulüne, raporun bu şekilde düzeltilmesine, davacının
çayır vasfı taşıyan arazide 92 parselle ilgili olarak tarım arazisi olarak
değerlendirmeye yönelik itirazın bilirkişi raporlarında bu konuda gerekçe
gösterildiği anlaşılmakla, yeniden bu konuda rapor alınmasına gerek
bulunmadığına, davacının bu yöndeki itirazının reddine, dava tarihi 31
01/2013 olup davalı A.S.'in dava konusu parsellere ilişkin kamulaştırmaya
konu edilen taşınmazlardaki kamulaştırma bedel değerinin 18.693.05-TL
olarak kabulüyle bu bedele 31.01.2013 tarihinden 4 ay sonrası 01/06/2013
tarihinden itibaren yasal faiz yürütülerek bedelin Vakıfbank Valide Sultan
Şubesine depo edilmesi için davacı tarafa 2 haftalık süre verilmesine ve
bir sonraki duruşmanın 23.05.2014 tarihinde yapılmasına karar verildiği
görülmüştür.
a4) GaziO.paşa 4. Asliye Hukuk Mahkemesi’nin
2013/55 esas sayılı Dosyasında;
Davacı İstanbul Su ve
Kanalizasyon İdaresi Genel Müdürlüğü vekili tarafından mahkememiz dosyası
davacılarına karşı (Aydın Serbes hariç) dava konusu aynı yer
176,314,338,529 parseller hakkında, kamulaştırma bedelinin tespiti ve
tescil davası açtığı,
Mahkemesince mahallinde keşif
icra edildiği ve rapor alındığı, aldırılan Harita ve Kadastro Mühendisi
A.Y.’a ait 06.05.2013 tarihli raporda; dava konusu taşınmaza fiilen el
atılıp atılmadığı hususuna değinilmediği, dava konusu taşınmazların 1/5000
ve 1/1000 ölçekli planları bulunmayan plansız sahada kaldıklarının
Arnavutköy Belediye Başkanlığı’nın 28.02.2013 gün ve 746/123636 sayılı
yazısı ile tespit edildiğini belirttiği ve taşınmazların hissedarlarının
taşınmaz üzerindeki paylarını hesaplamıştır. Aynı bilirkişiyi ait
10.02.2014 tarihli ek raporda ise; taşınmaz hissedarlarının hissesine düşen
alan metrekare olarak hesaplanmış ve bu alana düşen kamulaştırma bedeli
ayrı ayrı belirtilmiştir.
Ziraat Mühendisleri G.H., Ş.Ç., M.F.K. ile Mülk
Bilirkişisi ile inşaat mühendisleri, R.C., H. U.’ın verdikleri 16.05.2013
tarihli ortak raporda; dava konusu taşınmazlara fiilen el atılıp atılmadığı
konusunda bir tespite yer verilmemiş, dava konusu taşınmazın özellikleri ve
konumu dikkate alınarak metrekare değerinin belirlendiği ve bu metrekare
değeri üzerinden taşınmazlara değer biçildiği ve taşınmazdaki hisseleri
oranında bu bedelin tapu maliklerine paylaştırıldığı görülmüştür. Aynı
Bilirkişilere ait 16.07.2013 tarihli raporda ise; Fen Bilirkişisi
A.Y.’ın ek raporu dikkate alınarak dava konusu parsellerde yapılan kadastro
yenilmesine göre oluşan yeni kayıtlar ve değişiklikler belirtilmiş, buna
göre taşınmazların yeni tapu kayıtlan ve kadastro yenilemesi sonucu oluşan
büyüklükleri ile davalıların bu parsellerdeki paylarına tekabül eden kamulaştırma
bedelleri hesaplanmıştır.
Mahkemece yapılan yargılama Neticesinde verilen 11.03.2014 gün ve
2013/55 Esas, 2014/67 Karar sayılı karar ile; dava konusu taşınmazlardan
314,338 ve 529 parsel sayılı taşınmazların tamamının,176 parsel sayılı
taşınmazın ise 637,17
m² lik kısmının tapusunun iptali ile davacı İstanbul
Su ve Kanalizasyon İdaresi Genel Müdürlüğü adına tapuya tesciline,
taşınmazların bilirkişi raporunda belirtilen bedellerinin davalılara
hisseleri oranında ödenmesine karar verildiği görülmektedir.
b)Esas İncelemesi:
3194 sayılı İmar Kanunu’nun “Planların hazırlanması ve
yürürlüğe konulması” başlıklı 8. maddesinde; “Planların hazırlanmasında ve
yürürlüğe konulmasında aşağıda belirtilen esaslara uyulur.
a) Bölge
planları; sosyo - ekonomik gelişme eğilimlerini, yerleşmelerin gelişme
potansiyelini, sektörel hedefleri, faaliyetlerin ve alt yapıların
dağılımını belirlemek üzere hazırlanacak bölge planlarını, gerekli gördüğü
hallerde Devlet Planlama Teşkilatı yapar veya yaptırır.
b) İmar
Planları; Nazım İmar Planı ve Uygulama İmar Planından meydana gelir. Mevcut
ise bölge planı ve çevre düzeni plan kararlarına uygunluğu sağlanarak,
belediye sınırları içinde kalan yerlerin nazım ve uygulama imar planları
ilgili belediyelerce yapılır veya yaptırılır. Belediye meclisince
onaylanarak yürürlüğe girer. (Değişik dördüncü cümle: 8/8/2011- KHK-648/21
md.) Bu planlar onay tarihinden itibaren belediye başkanlığınca tespit
edilen ilan yerlerinde ve ilgili idarelerin interN. sayfalarında bir ay
süreyle eş zamanlı olarak ilan edilir. Bir aylık ilan süresi içinde
planlara itiraz edilebilir. Belediye başkanlığınca belediye meclisine
gönderilen itirazlar ve planları belediye meclisi onbeş gün içinde
inceleyerek kesin karara bağlar.
Belediye
ve mücavir alan dışında kalan yerlerde yapılacak planlar valilik veya
ilgilisince yapılır veya yaptırılır. Valilikçe uygun görüldüğü takdirde
onaylanarak yürürlüğe girer. (Değişik üçüncü cümle: 8/8/2011- KHK-648/21
md.) Onay tarihinden itibaren valilikçe tespit edilen ilan yerinde ve
ilgili idarelerin interN. sayfalarında bir ay süreyle eş zamanlı olarak
ilan edilir. Bir aylık ilan süresi içinde planlara itiraz edilebilir.
İtirazlar valiliğe yapılır, valilik itirazları ve planları onbeş gün
içerisinde inceleyerek kesin karara bağlar.
Onaylanmış
planlarda yapılacak değişiklikler de yukarıdaki usullere tabidir.
Kesinleşen
imar planlarının bir kopyası, Bakanlığa gönderilir.
İmar
planları alenidir. Bu aleniyeti sağlamak ilgili idarelerin görevidir.
Belediye Başkanlığı ve mülki amirlikler, imar planının tamamını veya bir
kısmını kopyalar veya kitapçıklar haline getirip çoğaltarak tespit edilecek
ücret karşılığında isteyenlere verir.
c) (Ek:
3/7/2005 - 5403/25 md.) Tarım arazileri, Toprak Koruma ve Arazi Kullanımı
Kanununda belirtilen izinler alınmadan tarımsal amaç dışında kullanılmak
üzere plânlanamaz.” hükmüne yer verilmiştir.
Aynı Kanun'un 18. maddesinde, “İmar hududu
içinde bulunan binalı veya binasız arsa ve arazileri malikleri veya diğer
hak sahiplerinin muvafakatı aranmaksızın, birbirleri ile, yol fazlaları
ile, kamu kurumlarına veya belediyelere ait bulunan yerlerle birleştirmeye,
bunları yeniden imar planına uygun ada veya parsellere ayırmaya, müstakil,
hisseli veya kat mülkiyeti esaslarına göre hak sahiplerine dağıtmaya ve
re'sen tescil işlemlerini yaptırmaya belediyeler yetkilidir. Sözü edilen
yerler belediye ve mücavir alan dışında ise yukarıda belirtilen yetkiler
valilikçe kullanılır.
Belediyeler veya valiliklerce düzenlemeye
tabi tutulan arazi ve arsaların dağıtımı sırasında bunların yüzölçümlerinden
yeteri kadar saha, düzenleme dolayısıyla meydana gelen değer artışları
karşılığında "düzenleme ortaklık payı" olarak düşülebilir. Ancak,
bu maddeye göre alınacak düzenleme ortaklık payları, düzenlemeye tabi
tutulan arazi ve arsaların düzenlemeden önceki yüzölçümlerinin yüzde
kırkını geçemez.
(Değişik üçüncü fıkra: 3/12/2003-5006/1
md.) Düzenleme ortaklık payları, düzenlemeye tâbi tutulan yerlerin ihtiyacı
olan Milli Eğitim Bakanlığı’na bağlı ilk ve ortaöğretim kurumları, yol,
meydan, park, otopark, çocuk bahçesi, yeşil saha, ibadet yeri ve karakol
gibi umumî hizmetlerden ve bu hizmetlerle ilgili tesislerden başka
maksatlarla kullanılamaz.
Düzenleme ortaklık paylarının toplamı,
yukarıdaki fıkrada sözü geçen umumi hizmetler için, yeniden ayrılması
gereken yerlerin alanları toplamından az olduğu takdirde, eksik kalan
miktar belediye veya valilikçe kamulaştırma yolu ile tamamlanır.
Herhangi bir parselden bir miktar sahanın
kamulaştırılmasının gerekmesi halinde düzenleme ortaklık payı, kamulaştırmadan
arta kalan saha üzerinden ayrılır.
Bu fıkra hükümlerine göre, herhangi bir
parselden bir defadan fazla düzenleme ortaklık payı alınmaz. Ancak, bu
hüküm o parselde imar planı ile yeniden bir düzenleme yapılmasına mani
teşkil etmez…” hükmü yer almıştır.
Oysa dava konusu olayda, davacılar
tarafından, ‘Terkos Gölü Mutlak Koruma Alanı’nda bırakılmak sureti ile
kamulaştırmasız el atıldığı iddia edilen 529 parsel sayılı taşınmaz
hakkında açılan kamulaştırma bedelinin tespiti ve taşınmazın idare adına
tescili davası; GaziO.paşa 4. Asliye
Hukuk Mahkemesi’nin 11.03.2014 gün ve 2013/55 Esas, 2014/67
Karar sayılı Karar ile kabul edilmiş ve A.S. dışındaki hissedarların tapudaki
paylarının iptali ile İstanbul Su ve Kanalizasyon İdaresi Genel Müdürlüğü
adına tapuya tesciline karar verilmiştir. Yine A.S.’in 529 parsel sayılı
taşınmazdaki hissesini de içerir şekilde açılan kamulaştırma bedelinin
tespiti ve idare adına taşınmazın tescili davası ise GaziO.paşa
2. Asliye Hukuk Mahkemesi’nin 2012/64 Esas sayılı dosyasında açılmış ve
halen devam etmektedir.
2942
sayılı Kamulaştırma Kanunu’nun 3. maddesinde; “İdareler, kanunlarla yapmak
yükümlülüğünde bulundukları kamu hizmetlerinin veya teşebbüslerinin
yürütülmesi için gerekli olan taşınmaz malları, kaynakları ve irtifak haklarını;
bedellerini nakden ve peşin olarak veya aşağıda belirtilen hallerde eşit
taksitlerle ödemek suretiyle kamulaştırma yapabilirler.” denilmek sureti
ile devletin kamulaştırma yetkisinin sınırları çizilmiştir.
2942
sayılı Kamulaştırma Kanunu’nun 8. maddesinde; “(Değişik madde: 24/04/2001 -
4650/3. md.)İdarelerin, bu Kanuna göre, tapuda kayıtlı olan taşınmaz mallar
hakkında yapacağı kamulaştırmalarda satın alma usulünü öncelikle
uygulamaları esastır.
Kamulaştırma
kararının alınmasından sonra kamulaştırmayı yapacak idare, bu Kanunun 11
inci maddesindeki esaslara göre ve konuyla ilgili uzman kişi, kurum veya
kuruluşlardan da rapor alarak, gerektiğinde Sanayi ve Ticaret Odalarından
ve mahalli emlak alım satım bürolarından alacağı bilgilerden de
faydalanarak taşınmaz malın tahmini bedelini tespit etmek üzere kendi
bünyesi içinden en az üç kişiden teşekkül eden bir veya birden fazla kıymet
takdir komisyonunu görevlendirir.
Ayrıca idare,
tahmin edilen bedel üzerinden pazarlıkla satın alma ve trampa işlemlerini
yürütmek ve sonuçlandırmak üzere kendi bünyesi içinden en az üç kişiden
teşekkül eden bir veya birden fazla uzlaşma komisyonunu görevlendirir.
İdare,
kıymet takdir komisyonunca tespit edilen tahmini bedeli belirtmeksizin,
kamulaştırılması kararlaştırılan taşınmaz mal, kaynak veya bunların
üzerindeki irtifak haklarının bedelinin peşin veya bu Kanunun 3 üncü
maddesinin ikinci fıkrasına göre yapılıyor ise, bu fıkradaki usullere göre
taksitle ödenmesi suretiyle ve pazarlıkla satın almak veya idareye ait bir
başka taşınmaz malla trampa yoluyla devralmak istediğini resmi taahhütlü
bir yazıyla malike bildirir.
Malik
veya yetkili temsilcisi tarafından, bu yazının tebliğ tarihinden itibaren
onbeş gün içinde, kamulaştırmaya konu taşınmaz malı pazarlıkla ve anlaşarak
satmak veya trampa isteği ile birlikte idareye başvurulması halinde; komisyonca
tayin edilen tarihte pazarlık görüşmeleri yapılır, tespit edilen tahmini
değeri geçmemek üzere bedelde veya trampada anlaşmaya varılması halinde,
yapılan bu anlaşmaya ilişkin bir tutanak düzenlenir ve anlaşma konusu
taşınmaz malın tüm hukuki ve fiili vasıfları ile kamulaştırma bedelini
içeren tutanak malik veya yetkili temsilcisi ve komisyon üyeleri tarafından
imzalanır.
İdarece,
anlaşma tutanağının tanzim tarihinden itibaren en geç kırkbeş gün içinde,
tutanakta belirtilen bedel ödenmeye hazır hale getirilerek, bu durum malike
veya yetkili temsilcisine yazıyla bildirilerek tapuda belirtilen günde idare
adına tapuda ferağ vermesi istenilir. Malik veya yetkili temsilcisi
tarafından idare adına tapuda ferağ verilmesi halinde, kamulaştırma bedeli
kendilerine ödenir.
Bu madde
uyarınca satın alınan veya trampa edilen taşınmaz mal, kaynak veya irtifak
hakkı, sahibinden kamulaştırma yolu ile alınmış sayılır ve bu şekilde
yapılan kamulaştırmaya veya bedeline karşı itiraz davaları açılamaz.
Anlaşma
olmaması veya ferağ verilmemesi halinde bu Kanunun 10 uncu maddesine göre
işlem yapılır.” şeklindeki açıklamalar ile de tapuya kayıtlı taşınmazlar
yönünden satın alma usulünün esas olduğu, bu yolun kullanılmasına esas
usulün ne olduğu ve bu yolun sonuç vermemesi durumunda mahkeme kanalı ile
taşınmazın idare adına tescilini düzenleyen aynı kanunun 10. Madde uyarınca
işlem yapılması gerektiği belirtilmiştir.
2942
sayılı Kamulaştırma Kanunu’nun 10. maddesinde; “ (Değişik madde: 24/04/2001
- 4650/5. md.)Kamulaştırmanın satın alma usulü ile yapılamaması halinde
idare, 7 nci maddeye göre topladığı bilgi ve belgelerle 8 inci madde
uyarınca yaptırmış olduğu bedel tespiti ve bu husustaki diğer bilgi ve
belgeleri bir dilekçeye ekleyerek taşınmaz malın bulunduğu yer Asliye Hukuk
Mahkemesi’ne müracaat eder ve taşınmaz malın kamulaştırma bedelinin tespitiyle,
bu bedelin, peşin veya kamulaştırma 3 üncü maddenin ikinci fıkrasına göre
yapılmış ise taksitle ödenmesi karşılığında, idare adına tesciline karar
verilmesini ister.
Mahkeme,
idarenin başvuru tarihinden itibaren en geç otuz gün sonrası için
belirlediği duruşma gününü, dava dilekçesi ve idare tarafından verilen
belgelerin birer örneği de eklenerek taşınmaz malın malikine meşruhatlı
davetiye ile veya idarece yapılan araştırmalar sonucunda adresleri
bulunamayanlara, 11/02/1959 tarihli ve 7201 sayılı Tebligat Kanununun 28
inci maddesi gereğince ilan yoluyla tebligat suretiyle bildirerek duruşmaya
katılmaya çağırır. Duruşma günü idareye de tebliğ olunur.
………………
Mahkemece
belirlenen günde yapılacak duruşmada hakim, taşınmaz malın bedeli konusunda
tarafları anlaşmaya davet eder. Tarafların bedelde anlaşması halinde hakim,
taraflarca anlaşılan bu bedeli kamulaştırma bedeli olarak kabul eder ve
sekizinci fıkranın ikinci ve devamı cümleleri uyarınca işlem yapar.
Mahkemece
yapılan duruşmada tarafların bedelde anlaşamamaları halinde hakim, en geç
on gün içinde keşif ve otuz gün sonrası için de duruşma günü tayin ederek,
15 inci maddede sayılan bilirkişiler marifetiyle ve tüm ilgililerin
huzurunda taşınmaz malın değerini tespit için mahallinde keşif yapar.
Yapılacak keşifte, taşınmaz malın bulunduğu yerin bağlı olduğu köy veya
mahalle muhtarının da hazır bulunması amacıyla, muhtara da davetiye
çıkartılır ve keşifte hazır bulunması temin edilerek, muhtarın beyanı da
alınır.
Bilirkişiler,
taraflar ve diğer ilgililerin beyanını da dikkate alarak, 11 inci maddedeki
esaslar doğrultusunda taşınmaz malın değerini belirten raporlarını onbeş
gün içinde mahkemeye verirler. Mahkeme bu raporu, duruşma günü
beklenmeksizin taraflara tebliğ eder. Yapılacak duruşmaya hakim, taraflar
veya vekillerini ve bilirkişileri çağırır. Bu duruşmada tarafların
bilirkişi raporlarına varsa itirazları dinlenir ve bilirkişilerin bu
itirazlara karşı beyanları alınır.
Tarafların
bedelde anlaşamamaları halinde gerektiğinde hakim tarafından onbeş gün
içinde sonuçlandırılmak üzere yeni bir bilirkişi kurulu tayin edilir ve
hakim, tarafların ve bilirkişilerin rapor veya raporları ile beyanlarından
yararlanarak adil ve hakkaniyete uygun bir kamulaştırma bedeli tespit eder.
Mahkemece tespit edilen bu bedel, taşınmaz mal, kaynak veya irtifak
hakkının kamulaştırılma bedelidir. Tarafların anlaştığı veya tarafların
anlaşamaması halinde hakim tarafından kamulaştırma bedeli olarak tespit
edilen miktarın, peşin ve nakit olarak veya kamulaştırma bu Kanunun 3 üncü
maddesinin ikinci fıkrasına göre yapılmış ise, ilk taksitin yine peşin ve
nakit olarak hak sahibi adına, hak sahibi tespit edilememiş ise ileride
ortaya çıkacak hak sahibine verilmek üzere 10 uncu maddeye göre mahkemece
yapılacak davetiye ve ilanda belirtilen bankaya yatırılması ve
yatırıldığına dair makbuzun ibraz edilmesi için idareye onbeş gün süre
verilir. Gereken hallerde bu süre bir defaya mahsus olmak üzere mahkemece
uzatılabilir. İdarece, kamulaştırma bedelinin hak sahibi adına yatırıldığına
veya hak sahibinin tespit edilemediği durumlarda, ileride ortaya çıkacak
hak sahibine verilmek üzere bloke edildiğine dair makbuzun ibrazı halinde
mahkemece, taşınmaz malın idare adına tesciline ve kamulaştırma bedelinin
hak sahibine ödenmesine karar verilir ve bu karar, tapu dairesine ve
paranın yatırıldığı bankaya bildirilir. Tescil hükmü kesin olup tarafların
bedele ilişkin temyiz hakları saklıdır.
(Ek
fıkra: 11/04/2013-6459 S.K./6. md) Kamulaştırma bedelinin tespiti için
açılan davanın dört ay içinde sonuçlandırılamaması hâlinde, tespit edilen
bedele bu sürenin bitiminden itibaren kanuni faiz işletilir.
Bu
maddede öngörülen işlemler, mahkemenin davetine uymayanlar olduğu takdirde
ilgilinin yokluğunda yapılır. “ şeklinde düzenlemelerle, idarenin kamulaştırma
kararı üzerine taşınmazın adına tescilini sağlamak için izlemesi gereken
yargısal usul belirtilmiş ve açılan davada Asliye Hukuk Mahkemesi’nin
görevli olacağı açıkça düzenlenmiştir.
Aynı
Kanunun 14. maddesinde; (Değişik madde: 24/04/2001 - 4650/7. md.) Kamulaştırmaya
konu taşınmaz malın maliki tarafından 10 uncu madde gereğince mahkemece
yapılan tebligat gününden, kendilerine tebligat yapılamayanlara tebligat
yerine geçmek üzere mahkemece gazete ile yapılan ilan tarihinden itibaren
otuz gün içinde, kamulaştırma işlemine karşı idari yargıda iptal ve maddi
hatalara karşı da adli yargıda düzeltim davası açılabilir.
İdari
yargıda açılan davalar öncelikle görülür.
İştirak
halinde veya müşterek mülkiyette, paydaşların tek başına dava hakları
vardır.
İdare,
kamulaştırma belgelerinin mahkemeye verildiği günden itibaren otuz gün
içinde maddi hatalara karşı adli yargıda düzeltim davası açabilir.
İdare
tarafından, bu Kanun hükümlerine göre tespit olunan malike ve zilyede karşı
açılan davaların görülmesi sırasında, taşınmaz malın gerçek malikinin başka
bir şahıs olduğu anlaşıldığı takdirde, davaya bu gerçek malik, tapu malikinin
daha önce öldüğü sabit olursa mirasçıları da dahil edilmek suretiyle devam
olunur.
Açılan
davaların sonuçları dava açmayanları etkilemez.” denilmek sureti ile, tapu
malikince kamulaştırma kararına karşı idari yargıda iptal davası
açılabileceği, davaya bakan adli yargı mahkemesince bu dosyanın bekletici
mesele yapılmasının zorunlu olduğu belirtilmiştir.
Dava
dosyasının incelenmesinden; İstanbul Su ve Kanalizasyon İdaresi Yönetim
Kurulu’nun 05.11.2010 gün ve 2010/436 sayılı kararı ile Terkos Göl Mutlak
Koruma Alanında kalan taşınmazlar hakkında Kamulaştırma Kanunu’nun 5/b
maddesi gereğince kamu yararı kararı alındığı, kararın İçişleri Bakanlığı’nın
22.12.2010 gün ve 34434 sayılı kararı ile olur aldığı, bunun üzerine
İstanbul Su ve Kanalizasyon İdaresi Yönetim Kurulu’nun 10.03.2011 gün ve
2011/143 sayılı kararı ile dava konusu 529 parseli de içine alır şekilde
Terkos Gölü Mutlak Koruma Alanı planı kapsamında 248 tane taşınmazın
kamulaştırılmasına karar verildiği ve taraflarca uzlaşma sağlanamaması
üzerine (davacılar gerek GaziO.paşa 3 Asliye Hukuk Mahkemesi’nin 2011/279
ve GaziO.paşa 3. Asliye Hukuk Mahkemesi’nin 2012/166 Esas sayılı dava dilekçelerinde
davalı idare ile uzlaşmak istemediklerini açıkça belirtmişlerdir.)
GaziO.paşa 4. Asliye Hukuk Mahkemesi’nin 2013/55, GaziO.paşa 2 Asliye Hukuk
Mahkemesi’nin 2012/64 Esas sayılı dosyasında, mahkememiz dosyası davacıları
aleyhine, 529 parseldeki hisselerinin davalı idare adına tescili istemi ile
dava açıldığı anlaşılmaktadır.
Bu
açıklamalardan da anlaşılacağı üzere, davalı idare tarafından dava konusu
529 parsel sayılı taşınmazın da içinde bulunduğu alanı kapsar şekilde
yapılan ‘Terkos Gölü Mutlak Koruma Alanı’nı uygulamaya konulmuş ve kamulaştırma
prosedürü tamamlanarak, GaziO.paşa 4. Asliye Hukuk Mahkemesi’nin 11.03.2014
gün ve 2013/55 Esas, 2014/67 Karar sayılı Karar taşınmazın
davalılar adına olan kısmının tapusunun iptali ile İstanbul Su ve Kanalizasyon
İdaresi Genel Müdürlüğü adına tesciline karar verilmiş ve taşınmazın
bedeline hükmedilmiştir. Her ne kadar davacılardan A.S. hakkındaki dava GaziO.paşa
2. Asliye Hukuk Mahkemesi’nin 2012/64 Esas sayılı dosyasında devam etmekte
ve hakkında verilen bir tescil kararı bulunmamakta ise de, bu davacı
yönünden açılan davanın henüz bir tescil kararı olmaması ve taşınmaza da
fiilen el atılmaması nedenleri ile idari yargıda görülmesi gerektiğine
karar verilmesi gerek yargılamanın tek koldan yürütülmesinde görülen fayda
ve gerekse usul ekonomisi ilkeleri yönünden uygun görülmediğinden, diğer
davacılar açısından yapılan değerlendirme Aydın Serbes yönünden de kabul
edilmelidir.
Tüm bu
bilgi, belge ve tespit ışığında yapılan değerlendirme Neticesinde; davaya
konu 529 parsel sayılı taşınmaz yönünden 2942 sayılı Yasa’nın 8,10 ve 14.
Maddeleri dikkate alınarak ;GaziO.paşa 4. Asliye Hukuk Mahkemesi’nin 11.03.2014
gün ve 2013/55 Esas, 2014/67 Karar sayılı karar ile dava konusu taşınmazın
bir kısmı hakkında davalı İstanbul Su ve Kanalizasyon İdaresi Genel
Müdürlüğü adına tescil kararı verilmiş ise de; Mahkememize incelemesine
konu görev uyuşmazlığı talebinin davalı vekilinin 05.11.2013 tarihli
dilekçesi ile yapıldığı ve Danıştay Başsavcılığı’nın 13.01.2014 tarihli
olumlu görev uyuşmazlığı çıkartılması kararı üzerine 10.02.2014 tarihinde
mahkememize geldiği; bu tarihler itibari ile henüz dava konusu taşınmaz
hakkında verilen bir tescil kararı olmadığı gibi, 2247 sayılı Kanun’un 18.
Maddesi gereğince de uyuşmazlığa konu istemin Mahkememize geldiği tarih
itibari ile mahkemesince yapılacak işlemlerin de dikkate alınmasının mümkün
olmadığı ortadadır. Kaldı ki; mahkememizin öncesinde davaya konu edilmiş ve
esas yönünden hakkında karar verilmiş aynı parsele ilişkin olarak açılan
kısmi davalarda dahi, her dosyanın kendi içinde bir bütün olduğu ve
Uyuşmazlık Mahkemesi’ne geldiği tarih itibari ile dava dosyalarının
değerlendirilmesi gerektiği yolundaki kararları dikkate alındığında; dava
dosyasının Mahkememiz mevcut uygulamaları çerçevesinde Mahkememize geldiği
tarih itibari ile değerlendirilmesi gerektiği sonucuna ulaşılmıştır.
Olayda,
davacılar vekili tarafından, dava dilekçesinde, İSKİ İçmesuyu Havzaları
Yönetmeliği gereği imar planlarında, “Terkos Gölü Mutlak Koruma Alanı”nda
bırakılarak, tasarruf hakkı kullanılamayacak şekilde kısıtlanan davacıların
hisseli maliki olduğu taşınmazın bedelinin ödenmesine hükmedilmesinin
istenildiği; mülkiyet hakkına getirildiği söylenen kısıtlamanın, taşınmazın
maliki yönünden zarar doğurucu sonuçlarının olabileceğinde kuşku
bulunmadığı, ancak, bu sonuç ya da sonuçların, bir idari işlem olan
Yönetmelik ve imar planlarından başka anlatımla da, idari işlemlerden ve
davalı idarelerin Yönetmelik gereği yapılması gereken kamulaştırmalar
konusundaki hareketsizliği şeklinde ortaya çıkan idari eylemlerden
kaynaklandığı anlaşılmıştır.
Belirtilen
duruma göre, davaya konu taşınmazın İSKİ İçme Suyu Havzaları Koruma ve
Kontrol Yönetmeliği gereğince ve bu yöN.meliğe uygun olarak belediyece
düzenlenen imar planlarında kısmen dere ıslah alanı ve dere işletme
bandında kalmış olduğu, taşınmaza davalı idarelerce fiilen el atılmadığı
anlaşılmakla, Yönetmelik, imar planı ve buna dayalı imar uygulaması
sonucunda uğranılan zararın tazminine yönelik bulunan davanın, 2577 sayılı
İdari Yargılama Usulü Kanunu'nun 2/1-b maddesinde yer alan "İdari
eylem ve işlemlerden dolayı kişisel hakları doğrudan muhtel olanlar
tarafından açılan tam yargı davaları" kapsamında idari yargı yerince
çözümlenmesi gerekmektedir.
Öte
yandan, taşınmazın imar planında “dere mutlak koruma alanı”nda kalması
nedeniyle taşınmaz üzerindeki tasarruf yetkisinin kısıtlanması nedenine
dayalı olarak davacının Asliye Hukuk Mahkemesi nezdinde açtığı tazminat davasında,
bu Mahkemece 4.11.1983 günlü, 2942 sayılı Kamulaştırma Kanunu’nun Geçici 6
ncı maddesinin kimi fıkralarının iptali istemiyle Anayasa Mahkemesine
yapılan itiraz başvurusunda; Anayasa Mahkemesi 25.9.2013 tarih ve E:
2013/93, K: 2013/101 sayılı kararında ”… Davacının mülkü üzerinde tasarruf
etme hakkının kısıtlanması, idarenin bir eyleminden değil, idari bir işlem
niteliğinde olduğu tartışmasız olan imar planından kaynaklanmaktadır.
Olayda, idarenin fiili el koyma niteliği taşıyan bir eylemi henüz
bulunmamakta, aksine kanunen yapması gereken kamulaştırma işlemlerini yapmamak
biçiminde tezahür eden bir eylemsizliği söz konusudur. Öte yandan
kamulaştırmasız el atmadan söz edilebilmesi için taşınmaz zilyetliğinin
idareye geçmesi ve taşınmazın fiilen kamu hizmetine tahsis edilmiş olması
gerekmektedir. Oysa, mahkemede görülen davaya konu olayda olduğu gibi imar
kısıtlamaları’nda taşınmaz zilyetliği malikte kalmaya devam etmekte olup,
yalnızca malikin ilgili mevzuattan kaynaklanan bazı kısıtlamalara maruz
kalması söz konusu olmaktadır. Sonuç olarak, davacının taşınmazının imar
planlarında “ dere mutlak koruma alanı” nda bırakılması nedeniyle, tasarruf
hakkının kısıtlanmasının kamulaştırmasız el atma sonucu olduğu ve tasarruf
hakkının kısıtlanması sebebiyle doğan zararın ancak idari yargıda açılacak
bir tam yargı davasına konu edilebileceği sonucuna ulaşılmaktadır. Dolayısıyla
bakılmakta olan dava, itiraz başvurusunda bulunan mahkemenin görev alanına
girmemektedir. Nitekim, Anayasanın 158. maddesi ile, adli, idari ve askeri
yargı merciileri arasındaki görev ve hüküm uyuşmazlıklarını kesin olarak
çözümlemeye yetkili kılınan Uyuşmazlık Mahkemesinin istikrar bulmuş
içtihatları da bu yöndedir…” gerekçesiyle, Asliye Hukuk Mahkemesince
yapılan itiraz başvurusu, başvuran mahkemenin yetkisizliği nedeniyle
oybirliğiyle reddedilmiştir. Yine taşınmazı imar planında “spor alanı”
olarak ayrılan davacının Asliye Hukuk Mahkemesinde açtığı tazminat davasında,
davalı idarelerin görev itirazları nedeniyle Danıştay Başsavcılığınca
çıkartılan olumlu görev uyuşmazlığında, Uyuşmazlık Mahkemesi’nce olumlu
görev uyuşmazlığı talebinin kabulü ile ilgili Asliye Hukuk Mahkemesinin
görevlilik kararının kaldırılması yolunda verilen karar nedeniyle, anayasal
haklarının ihlal edildiği iddiasıyla Anayasa Mahkemesine yapılan bireysel
başvuru üzerine, Anayasa Mahkemesi İkinci Bölümünce 18.9.2013 tarihinde
verilen kararda (Başvuru No: 2013/1586) “…Mahkemenin gerekçesi ve
başvurucunun iddiaları incelendiğinde, iddiaların özünün Uyuşmazlık
Mahkemesi tarafından delillerin değerlendirilmesinde ve hukuk kurallarının
yorumlanmasında isabet olmadığına ve esas itibariyle yargılamanın sonucuna
ilişkin olduğu anlaşılmaktadır. Yargılama, Uyuşmazlık Mahkemesi tarafından
usul şartlarına ve hukuka uygun olarak gerçekleştirilmiş olup, başvurucu
derece mahkemelerinde kendi delillerini ve iddialarını sunma fırsatını
bulmuş ve bunlar Uyuşmazlık Mahkemesi’nce gereği gibi değerlendirilmiştir…
Açıklanan nedenlerle, adil yargılanma hakkının ihlal edildiği iddialarının
kanun yolu şikayeti niteliğinde olduğu, Uyuşmazlık Mahkemesi kararının
bariz bir şekilde keyfilik de içermediği anlaşıldığından, başvurunun, diğer
kabul edilebilirlik koşulları yönünden incelenmeksizin ‘açıkça dayanaktan
yoksun olması’ nedeniyle kabul edilemez olduğuna karar verilmesi gerekir…”
gerekçesiyle, davacının başvurusu oybirliğiyle reddedilmiştir. (Resmi
Gazete, 30.10.2013, Sayı:28806) Son olarak, Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun
30.10.2013 tarih ve E.2013/603, K.2013/1503 sayılı kararıyla, imar
planındaki kısıtlamalardan kaynaklanan ‘hukuki el atmalardan’ kaynaklanan
tazminat istemli davaların idari yargının görevinde olduğu hüküm altına
alınmıştır.
Açıklanan nedenlerle, Danıştay Başsavcısı’nın
başvurusunun kabulü ile davalı İstanbul Su ve Kanalizasyon İdaresi Genel
Müdürlüğü vekilinin görev itirazının GaziO.paşa 3. Asliye Hukuk
Mahkemesi’nce reddine ilişkin kararın, tazminata ilişkin kısım yönünden
kaldırılması gerekmiştir.
SONUÇ :
Davanın çözümünde İDARİ YARGININ görevli olduğuna, bu nedenle Danıştay
Başsavcısı’nın, BAŞVURUSUNUN KABULÜ ile, davalı İstanbul Su ve Kanalizasyon
İdaresi Genel Müdürlüğü vekilinin GÖREV İTİRAZININ REDDİNE İLİŞKİN,
GaziO.paşa 3.Asliye Hukuk Mahkemesi’nin 01.11.2013 gün ve 2013/145 Esas sayılı KARARININ TAZMİNATA İLİŞKİN KISIM YÖNÜNDEN
KALDIRILMASINA, 2.6.2014 gününde OY BİRLİĞİ İLE KESİN OLARAK karar verildi.
——
• ——
Uyuşmazlık Mahkemesi
Başkanlığından:
17-ESAS NO : 2014/553
KARAR NO : 2014/636
KARAR TR : 02.06.2014
(Hukuk Bölümü)
ÖZET :
Sivil memur olan davacının, kurumlar arası naklen atanması yolundaki istemine,
davalı idarece muvafakat verilmemesi işleminin iptali istemiyle açılan
davanın, ASKERİ İDARİ YARGI YERİNDE çözümlenmesinin gerektiği hk.
K A R A R
Davacı :
S.A.
Davalı :
Milli Savunma Bakanlığı
Vekili :
Av. Z.D.
O L A Y :
Milli Savunma Bakanlığı MEBS Daire Başkanlığı emrinde Bilgi Sistemleri
Teknikeri (Sivil Memur) olarak görev yapmakta olar davacı; Türkiye İş
Kurumu Genel Müdürlüğüne, kurumlar arası nakil yoluyla geçmek için 01 Nisan
2013 tarihinde başvuruda bulunmuş; Türkiye İş Kurumu Genel Müdürlüğü
tarafından, 21 Haziran 2013 tarih, 63142220-903.2-19746 sayılı yazı ile davacının
naklen atanması için davalı İdareye talepte bulunulmuş; davacı, 27 Haziran
2013 tarihinde 38432740-1950-388-13/1179 sayılı dilekçesi ile, halen görev
yaptığı Milli Savunma Bakanlığı MEBS Dairesi Başkanlığına; kurumlar arası
nakil yoluyla Türkiye İş Kurumu Genel Müdürlüğüne geçmek için talepte
bulunmuş; Milli Savunma Bakanlığı Personel Daire Başkanlığı, 18 Temmuz 2013
tarih ve 73717828-1230-3704-13/11606 sayılı yazı ile, Türkiye İş Kurumu
Genel Müdürlüğü’ne kurumlar arası nakil yoluyla atanma isteğine cevap
olarak; Milli Savunma Bakanlığı kadrolarına yeteri kadar personel atama
kontenjanı alınamaması, memur alımı yoluna gidilememesi, yerine personel
verilememesi ve hizmet ihtiyacı nedeniyle, naklen atanma isteğine herhangi
bir işlem yapılamadığını bildirilmiş; bu yazı davacıya 29 Temmuz 2013
tarihinde tebliğ edilmiştir.
Davacı
dilekçesinde, naklen atanması halinde derece/kademe açısından
yükseleceğini, özlük haklarında iyileşme olacağını, mesleki açıdan ilerleme
fırsatının bulunduğunu, muvafakat vermesi halinde, boşalacak kadroda
yeniden personel istihdamında herhangi bir güçlük bulunmadığını; kamu
hizmetinin bütünlüğü ve devamlılığı ilkesi gereğince, kamu görevlilerinin
özel koşullarına göre verimliliklerinin en yüksek olduğu ve hizmetlerinden
en yüksek oranda yararlanılacak bir birimde çalıştırılmalarının kamu
yararına uygun düşeceğini; idare mahkemeleri tarafından verilen benzer kararlarda
"personelin, hiyerarşik ve özlük hakları bakımından daha üst bir
statüye kavuşabileceği göreve atanmasında idarenin muvafakat vermesi
gerektiği" yönünde yerleşik içtihatlarının bulunduğunu ifade ederek; Milli
Savunma Bakanlığı’nın 18.7.2013 tarih ve 73717828-1230-3704-13/11606 sayılı
muvafakat verilmemesi işleminin iptali istemiyle, genel idari yargı yerinde
dava açmıştır.
Davalı
idarece, birinci savunma dilekçesinde, davanın çözümünde AYİM.’in görevli
olduğu ileri sürülerek, görev itirazında bulunulmuştur.
ANKARA
15.İDARE MAHKEMESİ: 18.12.2013 gün ve E:2013/1380 sayı ile, 2577 sayılı
İdari Yargılama Usulü Kanunu'nun 2. maddesinde; "İdari dava türleri,
idari işlemler hakkında yetki, şekil, sebep, konu ve maksat yönlerinden
biri ile hukuka aykırı olduklarından dolayı açılan iptal davaları; idari
işlem ve eylemlerden dolayı kişisel haklan doğrudan muhtel olanlar
tarafından açılan tam yargı davaları; kamu hizmetlerinden birinin
yürütülmesi için yapılan her türlü idari sözleşmelerden dolayı açılan
davalar olarak sayılmış; idari yargının idari eylem ve işlemlerin hukuka
uygunluğunun denetimini yapmakla görevli olduğunun kurala bağlanmış
bulunduğu; Anayasa’nın 157. maddesinde, Askeri Yüksek İdare Mahkemesi’nin,
askeri olmayan makamlarca tesis edilmiş olsa bile, asker kişileri
ilgilendiren ve askeri hizmete ilişkin idari işlem ve eylemlerden doğan
uyuşmazlıkların yargı denetimini yapan ilk ve son derece mahkemesi olduğu;
ancak, askerlik yükümlülüğünden doğan uyuşmazlıklarda ilgilinin asker kişi
olması şartının aranmayacağının hüküm altına alındığı; 657 sayılı Devlet
Memurları Kanunu'nun 74. maddesinde; memurların bu Kanuna tabi kurumlar
arasında, kurumların muvafakati ile kazanılmış hak dereceleri üzerinden
veya 68 inci maddedeki esaslar çerçevesinde derece yükselmesi suretiyle,
bulundukları sınıftan veya öğrenim durumları itibariyle girebilecekleri
sınıftan, bir kadroya nakillerinin mümkün olduğunun hüküm altına alındığı;
1602 sayılı Askeri Yüksek İdare Mahkemesi Kanunu’nun 25.12.1981 tarih ve
2568 sayılı Yasa ile değişik 20. maddesinin birinci fıkrasında, “Askeri
Yüksek İdare Mahkemesi Türk Milleti adına; askeri olmayan makamlarca tesis
edilmiş olsa bile, asker kişileri ilgilendiren ve askeri hizmete ilişkin
idari işlem ve eylemlerden doğan uyuşmazlıkların ilk ve son derece
mahkemesi olarak yargı denetimini ve diğer kanunlarda gösterilen, görevleri
yapar. Ancak, askerlik yükümlülüğünden doğan uyuşmazlıklarda; ilgilinin
asker kişi olması şartı aranmaz” hükmüne yer verildiği; buna göre, Askeri
Yüksek İdare Mahkemesi’nin bir davaya bakabilmesi için dava konusu idari
işlem veya eylemin “asker kişiyi ilgilendirmesi” ve “askeri hizmete ilişkin
bulunması” koşullarının birlikte gerçekleşmesinin gerektiği; 1602 sayılı
Yasa’nın değişik 20. maddesinde, Türk Silahlı Kuvvetlerinde görevli bulunan
veya hizmetten ayrılmış olan subay, askeri memur, astsubay, askeri öğrenci,
uzman çavuş, uzman jandarma çavuş, erbaş ve erler ile sivil memurların
asker kişi sayıldığı; davacının 1602 sayılı Yasa’nın 20. maddesinde sayılan
asker kişilerden olduğu ve bu nedenle dava konusu işlemin asker kişiyi ilgilendirdiği
açık olmakla birlikte, davacı hakkında tesis edilen işlemin görevli yargı
yerinin tespiti yönünden “askeri hizmete ilişkin” olup olmadığının
saptanabilmesi için işlemin konusuna bakılmasının gerektiği; idarelerce
tesis edilen idari işlem; askeri gereklere, askeri usul ve yönteme ve
askeri hizmete göre tesis edilmiş ise, bu işlemin askeri hizmete ilişkin
olduğunun kabul edilmesi gerektiği; daha açık bir ifadeyle, askeri hizmete
ilişkin idari işlemler; idarenin bir asker kişinin askeri yeterlik ve yeteneklerinin,
tutum ve davranışlarının, askeri geçmişinin, asker kişi olmaktan
kaynaklanan hak ve ödevlerinin; askerlik hizmetinin amacı, askeri görev
yerlerinin özellikleri, askeri kural ve gerekler göz önünde tutularak
değerlendirilmesi sonucunda tesis edilen işlemler olduğu; dava dosyasının
incelenmesinden; davacının Milli Savunma Bakanlığı Muhabere Elektronik ve
Bilgi Sistemleri Daire Başkanlığında sivil memur olarak (bakım onarım
teknisyeni) görev yapmak üzerere 08.10.2007 tarihinde atanarak göreve başladığı,
sonrasında Türkiye İş Kurumuna yapmış olduğu naklen atama isteminin kabul
edilmesi üzerine atanmaya hak kazanmış olduğu göreve başlayabilmesi için
muvafakat verilmesi istemiyle 27.6.2013 tarihli başvuru dilekçesiyle davalı
idareye başvurduğu, idarece davacının bu isteminin reddi üzerine bakılmakta
olan davanın açıldığının anlaşıldığı; bu durumda; Anayasa’nın 157. ve 1602
sayılı Yasanın 20. maddelerinde öngörülen “asker kişiyi ilgilendirme” ve
“askeri hizmete ilişkin bulunma” koşulları Uyuşmazlık konusu olayda
birlikte gerçekleşmediğinden, davanın görüm ve çözümünde genel idari yargı
yerinin görevli olduğu sonucuna varıldığı; nitekim Uyuşmazlık Mahkemesinin
14.01.2013 tarih ve E:2012/303 K:2013/22 sayılı kararının da bu yönde
bulunduğu gerekçesiyle; davalı idarenin görev itirazının reddine ve
Mahkemelerinin görevli olduğuna karar vermiştir.
Davalı
idare vekilince süresinde verilen dilekçe ile, olumlu görev uyuşmazlığı
çıkarılması istemiyle başvuruda bulunulması üzerine, başvuru dilekçesiyle
birlikte dava dosyası Askeri Yüksek İdare Mahkemesi Başsavcılığına gönderilmiştir.
ASKERİ
YÜKSEK İDARE MAHKEMESİ BAŞSAVCISI; Anayasa’nın 157. maddesinde, Askeri
Yüksek idare Mahkemesinin, askeri olmayan makamlarca tesis edilmiş olsa
bile, asker kişileri ilgilendiren ve askeri hizmete ilişkin idari işlem ve
eylemlerden doğan uyuşmazlıkların yargı denetimini yapan ilk ve son derece
mahkemesi olduğu, ancak askerlik yükümlülüğünden doğan uyuşmazlıklarda
ilgilinin asker kişi olması şartı aranmayacağı belirtilmiş; 20.7.1972 günlü
ve 1602 Sayılı Yasanın 25.12.1981 günlü ve 2568 Sayılı Yasa ile değişik 20.
maddesinde de aynı hükmün yer almış olduğu; Askeri Yüksek İdare
Mahkemesinin bir davaya bakabilmesi için dava konusu idari eylemin veya
işlemin “asker kişiyi ilgilendirmesi" ve “askeri hizmete ilişkin
bulunması” koşullarının birlikte gerçekleşmesinin gerektiği; 1602 sayılı
Yası’nın 20. maddesinde, Türk Silahlı Kuvvetlerinde görevli bulunan veya
hizmetten ayrılmış olan, subay, askeri memur, astsubay, askeri öğrenci, uzman
çavuş, uzman jandarma çavuş, erbaş ve erler ile sivil memurların asker kişi
sayıldığı, bu bağlamda, TSK bünyesinde sivil memur olarak görevli bulunan
davacının asker kişi sıfatını taşıdığı hususunda duraksama bulunmadığı;
idari işlemin “askeri hizmete ilişkin bulunması”, bu işlemin; kanun ve
nizamların Türk Silahlı Kuvvetlerine tanıdığı yetki ve görevlerin yerine
getirilmesi amacına yönelik olması anlamını taşıdığı; idari işlemin “asker
kişiyi ilgilendirmesi" için, işlemin bir asker kişiye yönelmesi,
etkilerini ve sonuçlarını bir asker kişi üzerinde meydana getirmiş
olmasının gerektiği; işbu davada iptali istenen, davalı idare tarafından
davacının farklı bir kuruma naklen atanmasına muvafakat verilmemesi
şeklindeki idari işlemin, askeri hizmetin işleyişi gözetilerek ve askeri
usul ve ihtiyaçlar esas alınarak tesis edilmiş olduğu, bu hali ile
"askeri hizmete ilişkin" bir idari işlem niteliğinde olduğu; diğer
taraftan bu işlem, TSK’da görevli bulunan sivil memur statüsündeki davacıya
yönelmiş olduğundan, “işlemin asker kişiyi ilgilendirmesi” koşulunun da
tahakkuk ettiğinde duraksama bulunmadığı, dolayısıyla somut olayda
yargılama görevinin Askeri Yüksek İdare Mahkemesine ait olması için gerekli
koşullarının birlikte gerçekleştiği ve buna bağlı olarak da uyuşmazlığın
çözümünde AYİM’in görevli olduğunun değerlendirildiği gerekçesiyle; 2247
sayılı Kanunun 10., 12. ve 13. maddeleri gereğince OLUMLU GÖREV UYUŞMAZLIĞI
ÇIKARILARAK uyuşmazlığın çözümü için DOSYANIN UYUŞMAZLIK MAHKEMESİNE
GÖNDERİLMESİ ile durumun Ankara 15. İdare Mahkemesi Başkanlığına
bildirilmesi ve ASKERİ YÜKSEK İDARE MAHKEMESİNİN GÖREVLİ OLDUĞUNA KARAR
VERİLMESİ talebiyle olumlu görev uyuşmazlığı çıkarmış olup, görev konusunun
incelenmesini Uyuşmazlık Mahkemesi’nden istemiştir.
Başkanlıkça,
2247 sayılı Yasa’nın 13. maddesine göre, Danıştay Başsavcılığından yazılı
düşüncesi istenilmiştir.
DANIŞTAY
BAŞSAVCISI;Anayasa’nın 157. maddesinde, Askeri Yüksek İdare Mahkemesi’nin,
askeri olmayan makamlarca tesis edilmiş olsa bile, asker kişileri
ilgilendiren ve askeri hizmete ilişkin idari işlem ve eylemlerden doğan
uyuşmazlıkların yargı denetimini yapan ilk ve son derece mahkemesi olduğu;
ancak, askerlik yükümlülüğünden doğan uyuşmazlıklarda ilgilinin asker kişi
olması şartının aranmayacağı belirtilmiş; 1602 sayılı Askeri Yüksek İdare
Mahkemesi Kanunu’nun 25.12.1981 tarih ve 2568 sayılı Yasa ile değişik 20.
maddesinin birinci fıkrasında, “Askeri Yüksek İdare Mahkemesi Türk Milleti
adına; askeri olmayan makamlarca tesis edilmiş olsa bile, asker kişileri
ilgilendiren ve askeri hizmete ilişkin idari işlem ve eylemlerden doğan
uyuşmazlıkların ilk ve son derece mahkemesi olarak yargı denetimini ve
diğer kanunlarda gösterilen, görevleri yapar. Ancak, askerlik
yükümlülüğünden doğan uyuşmazlıklarda; ilgilinin asker kişi olması şartı
aranmaz” denilmiş olduğu; buna göre, Askeri Yüksek İdare Mahkemesi’nin bir
davaya bakabilmesi için dava konusu idari işlem veya eylemin “asker kişiyi
ilgilendirmesi” ve “askeri hizmete ilişkin bulunması” koşullarının birlikte
gerçekleşmesinin gerektiği; 1602 sayılı Yasa’nın değişik 20. maddesinin
ikinci fıkrasında da, Türk Silahlı Kuvvetlerinde görevli bulunan veya
hizmetten ayrılmış olan subay, askeri memur, astsubay, askeri öğrenci,
uzman jandarma, uzman erbaş, sözleşmeli erbaş ve er, erbaş ve erler ile
sivil memurların asker kişi sayıldığı; davacının 1602 sayılı Yasa’nın 20.
maddesinde sayılan asker kişilerden olduğu ve bu nedenle dava konusu
işlemin asker kişiyi ilgilendirdiğinde tartışma bulunmadığı; dava konusu
işlemin askeri hizmete ilişkin olup olmadığına gelince; idari işlemin,
görevli yargı yerinin tespiti yönünden “askeri hizmete ilişkin” olup
olmadığının saptanabilmesi için işlemin konusuna bakılmasının gerektiği; eğer
idari işlem askeri gereklere, askeri usul ve yönteme ve askeri hizmete göre
tesis edilmiş ise, bu işlemin askeri hizmete ilişkin olduğu; daha açık bir
ifadeyle, askeri hizmete ilişkin idari işlemlerin; idarenin bir asker
kişinin askeri yeterlik ve yeteneklerinin, tutum ve davranışlarının, askeri
geçmişinin, asker kişi olmaktan kaynaklanan hak ve ödevlerinin; askerlik
hizmetinin amacı, askeri görev yerlerinin özellikleri, askeri kural ve
gerekler göz önünde tutularak değerlendirilmesi sonucunda tesis edilen
işlemler olduğu; işlem, askeri olmayan bir makam tarafından tesis edilmiş
olsa bile durumun değişmediği, menfaati ihlal edilen asker kişinin açtığı
davanın Askeri Yüksek İdare Mahkemesi’nde görülmesinin gerektiği; davacının
kurumlararası naklen atanma isteği hakkında işlem tesis edilirken, idarece
asker kişi olmaktan kaynaklanan hak ve ödevlerinin, askerlik hizmetinin
amacı, askeri görev yerlerinin özellikleri ve hizmet gerekleri göz önüne
alınarak değerlendirildiği ve bu işlemin yargısal denetimi sırasında da bu
hususların dikkate alınacağı açık olduğundan, davacı hakkında tesis edilen
idari işlemin askeri hizmete ilişkin bulunduğu; belirtilen duruma göre
olayda idari işlemin asker kişiyi ilgilendirmesi ve askeri hizmete ilişkin
bulunması koşulları birlikte gerçekleştiğinden açılan davanın görüm ve
çözümünün Askeri Yüksek İdare Mahkemesinin görevinde bulunduğu sonucuna
ulaşıldığı gerekçesiyle; 2247 sayılı Yasa'nın 13. maddesi uyarınca, yapılan
başvurunun kabulünün uygun olacağı yolunda düşünce vermiştir.
İNCELEME VE GEREKÇE: Uyuşmazlık Mahkemesi Hukuk
Bölümü’nün, Serdar ÖZGÜLDÜR’ün Başkanlığında, Üyeler: Eyüp Sabri BAYDAR, Ali
ÇOLAK, Nurdane TOPUZ, Ertuğrul
ARSLANOĞLU, Ayhan AKARSU ve Mehmet AKBULUT’un katılımlarıyla yapılan
2.6.2014 günlü toplantısında;
l-İLK İNCELEME: Başvuru yazısı ve dava dosyası üzerinde
2247 sayılı Yasa’nın 27. maddesi gereğince yapılan incelemeye göre, davalı
idarenin anılan Yasa’nın 10/2 maddesinde öngörülen yönteme uygun olarak
yaptığı görev itirazının reddedilmesi ve 12/1. maddede belirtilen süre
içinde başvuruda bulunması üzerine AYİM Başsavcılığınca, 10. maddede
öngörülen biçimde olumlu görev uyuşmazlığı çıkarıldığı anlaşılmaktadır.
Usule ilişkin herhangi bir noksanlık bulunmadığından görev uyuşmazlığının
esasının incelenmesine oybirliği ile karar verildi.
II-ESASIN
İNCELENMESİ: Raportör-Hakim Taşkın ÇELİK’in, davanın çözümünde askeri idari
yargının görevli olduğu yolundaki raporu ile dosyadaki belgeler okunduktan;
ilgili Başsavcılarca görevlendirilen Danıştay Savcısı Mehmet Ali GÜMÜŞ ile
Askeri Yüksek İdare Mahkemesi Savcısı Hakan Ali TURGUT’un davada askeri
idari yargının görevli olduğu yolundaki sözlü ve yazılı açıklamaları da
dinlendikten sonra GEREĞİ GÖRÜŞÜLÜP DÜŞÜNÜLDÜ:
Dava,
kurumlar arası naklen atamaya davalı idarece muvafakat verilmemesi
işleminin iptali isteminden ibarettir.
Anayasa’nın
157. maddesinde, Askeri Yüksek İdare Mahkemesi’nin askeri olmayan
makamlarca tesis edilmiş olsa bile, asker kişileri ilgilendiren ve askeri
hizmete ilişkin idari işlem ve eylemlerden doğan uyuşmazlıkların yargı
denetimini yapan ilk ve son derece mahkemesi olduğu; ancak askerlik
yükümlülüğünden doğan uyuşmazlıklarda ilgilinin asker kişi olması şartının
aranmayacağı belirtilmiş; 20.7.1972 tarih ve 1602 sayılı Yasa’nın
25.12.1981 tarih ve 2568 sayılı Yasa ile değişik 20. maddesinde de aynı
hüküm yer almıştır. Askeri Yüksek İdare Mahkemesi’nin bir davaya
bakabilmesi için dava konusu idari işlemin “asker kişiyi ilgilendirmesi” ve
“askeri hizmete ilişkin bulunması” koşullarının birlikte gerçekleşmesi
gerekmektedir.
1602
sayılı Yasa’nın değişik 20. maddesinde, Türk Silahlı Kuvvetlerinde görevli
bulunan veya hizmetten ayrılmış olan, subay, askeri memur, astsubay, askeri
öğrenci uzman çavuş, uzman jandarma çavuş, erbaş ve erler ile sivil
memurlar asker kişi sayılmaktadır.
Anılan
Yasa’nın değişik 21. maddesinin birinci fıkrasında “20 nci maddede
belirtilen kişileri ilgilendiren ve askeri hizmete ilişkin idari işlem ve
eylemlerden dolayı; yetki, sebep, şekil, konu ve maksat yönlerinden biri
ile hukuka aykırı olduklarından bahisle menfaatleri ihlâl edilenler
tarafından açılacak iptal davaları, aynı idari işlem ve eylemlerin
haklarını ihlal etmesi halinde açılacak tam yargı davaları, doğrudan
doğruya ve kesin olarak Askeri Yüksek İdare Mahkemesinde çözümlenir ve
karara bağlanır.” denilmiştir.
İdari işlemin, görevli yargı yerinin tespiti yönünden
“askeri hizmete ilişkin” olup olmadığının saptanabilmesi için işlemin
konusuna bakılması gerekmektedir. Eğer idari işlem askeri gereklere, askeri
usul ve yönteme ve askeri hizmete göre tesis edilmiş ise bu işlemin askeri
hizmete ilişkin olduğu kabul edilmelidir. Daha açık bir ifadeyle, askeri
hizmete ilişkin idari işlemler; idarenin bir asker kişinin askeri yeterlik
ve yeteneklerinin, tutum ve davranışlarının, askeri geçmişinin, asker kişi
olmaktan kaynaklanan hak ve ödevlerinin; askerlik hizmetinin amacı, askeri
görev yerlerinin özellikleri, askeri kural ve gerekler göz önünde tutularak
değerlendirilmesi sonucunda tesis edilen işlemlerdir. İşlem, askeri olmayan
bir makam tarafından tesis edilmiş olsa bile durum değişmemekte menfaati
ihlal edilen asker kişinin açtığı davanın, Askeri Yüksek İdare
Mahkemesi’nde görülmesi gerekmektedir.
Olayda; 08
Ekim 2007 tarihinde Millî Savunma Bakanlığı Muhabere Elektronik ve Bilgi
Sistemleri Dairesi Başkanlığında açıktan atama suretiyle sivil memur (bakım
onarım teknisyeni) olarak memuriyet görevine başlamış olan davacının, daha
sonra Sakarya Üniversitesi Adapazarı Meslek Yüksek Okulu Bilgisayar
Teknolojisi ve Programlama bölümünden mezun olması nedeniyle 17 Haziran
2011 tarihinde yine aynı Daire Başkanlığı bünyesinde bakım onarım teknikeri
olarak atanmış olduğu, halen anılan Daire Başkanlığı bünyesinde görevine
devam ettiği; Türkiye İş Kurumu Genel Müdürlüğünün, 21 Haziran 2013 tarihli
yazısı ile; davacının, Türkiye İş Kurumu Genel Müdürlüğüne naklen atanma
isteminde bulunduğunu belirterek, görevinden ayrılmasında bir sA.ca
bulunmadığı takdirde gerekli olan bilgi ve belgelerin gönderilmesi
talebinde bulunmuş olduğu; ancak davalı İdarece, personelin hizmetine
ihtiyaç duyulduğu ve personel temininde güçlük çekildiği gerekçesiyle
davacının görevinden ayrılmasına muvafakat edilmediği, durumun 18 Temmuz
2013 tarihli davalı idare yazısı ile Türkiye İş Kurumu Genel Müdürlüğüne
bildirildiği; ayrıca, davacının Türkiye İş Kurumu Genel Müdürlüğüne naklen
atanabilmesi için muvafakat verilmesi talebini içeren dilekçesine de yine
18 Temmuz 2013 tarihli yazı ile olumsuz cevap verilmesi üzerine, tesis
edilen bu işlemin iptali istemi ile dava açıldığı anlaşılmaktadır.
657 sayılı Devlet Memurları Kanunu’nun, “Memurların bir
kurumdan diğerine nakilleri” başlıklı 74.maddesinde; “ (Değişik: 30/5/1974
- KHK/12; Değiştirilerek kabul: 15/5/1975 - 1897/1 md.)
Memurların bu Kanuna tabi kurumlar arasında, kurumların
muvafakatı ile kazanılmış hak dereceleri üzerinden veya 68 inci maddedeki
esaslar çerçevesinde derece yükselmesi suretiyle, bulundukları sınıftan
veya öğrenim durumları itibariyle girebilecekleri sınıftan, bir kadroya
nakilleri mümkündür. Kazanılmış hak derecelerinin altındaki derecelere
atanabilmeleri için ise atanacakları kadro derecesi ile kazanılmış hak
dereceleri arasındaki farkın 3 dereceden çok olmaması ve memurların isteği
de şarttır.
Aşağı dereceye atananların 68 inci maddede yazılı süre
kaydı aranmaksızın eski derecelerine tekrar atanmaları caizdir.
Kazanılmış hak derecelerinden aşağı derecelere
atananların aylık derece ve kademeleri genel hükümlere göre tespit
edilmekle beraber, atandıkları bu derecelerde geçirdikleri süreler (kesenek
ve karşılık farklarının kendileri tarafından her ay T.C. Emekli Sandığına
gönderilmesini kabul etmeleri şartiyle) emeklilik yönünden eski
derecelerinde değerlendirilir.
13/12/1960 tarihli ve 160 sayılı Kanunun 4 üncü maddesi
kapsamına giren kurumlarla bu Kanuna
tabi kurumlar arasındaki nakillerde de yukarıdaki hükümler uygulanır. Aynı
kanunun 4 üncü maddesi kapsamına giren kurumlarda çalışıp 657 sayılı
Kanuna tabi olmayan personelden, hizmete giriş dereceleri 36 ncı madde ile
tespit edilen giriş derecelerinin üzerinde olanların ilk ilerleme ve
yükselmeleri için kanuni bekleme sürelerine yukarıda yazılı dereceler
arasındaki sürelere tekabül eden süre kadar ilave edilir.” hükmüne yer
verilmiştir.
Öte
yandan, 26.02.2010 gün, 27505 sayılı Resmi Gazetede yayımlanan Millî Savunma Bakanlığı, Genelkurmay
Başkanlığı ve Kuvvet Komutanlıklarında Görevli Devlet Memurlarının Yer
Değiştirme Suretiyle Atanmalarına İlişkin Yönetmeliğin “Amaç” başlıklı
1.maddesinde; “(1) Bu Yönetmeliğin amacı; Millî Savunma Bakanlığı,
Genelkurmay Başkanlığı ve Kuvvet Komutanlıklarının Karargâhları ile bağlı
birlik, kurum ve kuruluşlarında görevli Devlet memurlarının yer değiştirme
suretiyle atanmalarının usul ve esaslarını belirlemektir.’’ hükmü; Yer
Değiştirme Suretiyle Atamanın temel ilkelerini düzenleyen 5.maddesinde; “(1)
Yer değiştirme suretiyle atamalarda esas alınacak temel ilkeler şunlardır;
a) Bu
Yönetmelik kapsamındaki Devlet memurları için hizmet alanlarındaki görevin
sürekliliği esastır.
b) Yer
değiştirme sureti ile atamalarda, atanmak istenilen hizmet bölgesi ve
alanındaki kadro imkânları ile ayrılmak istenen yerdeki hizmet ihtiyacı
öncelikle dikkate alınır.
c)
Kurumun hizmet ihtiyacı nedeniyle hizmet bölgelerindeki zorunlu çalışma
sürelerine bakılmaksızın belirli bir süre görev yapmak üzere sürekli
görevle atama yapılabilir.
ç)
Hizmet ihtiyacı nedeniyle yapılacak atamalarda, görevin özelliğine göre
hizmet bölgeleri ve alanları arasında memurların adil ve dengeli
dağılımının sağlanması esastır.
d) Atama
isteklerinin değerlendirilmesinde birlik komutanı veya kurum amirlerinin
görüşleri de dikkate alınır.
e)
Atanacak memurun asaletinin onaylanmış olması gerekir. ‘’ hükmü yer
almaktadır.
Buna göre, davalı idarede Devlet Memurları Kanununa tabi
memur olan davacının, 1602 sayılı Yasa’nın 20. maddesinde sayılan –sivil
memur- asker kişilerden olduğu ve bu nedenle dava konusu işlemin asker
kişiyi ilgilendirdiği tartışmasızdır.
Öte yandan, kurumlar arası naklen atanma isteği
hakkında, muvafakat verilmemesi yolunda işlem tesis edilirken, idarece;
askerlik hizmetinin amacı, askeri görev yerlerinin özellikleri ve hizmet
gerekleri göz önüne alınarak değerlendirildiği ve bu işlemin yargısal
denetimi sırasında da bu hususların dikkate alınacağı açık olduğundan,
davacı hakkında tesis edilen idari işlem askeri hizmete ilişkin
bulunmaktadır.
Belirtilen durumlara göre ve olayda Anayasa’nın 157. ve
1602 sayılı Yasa’nın 20. maddelerinde öngörülen, idari işlemin asker kişi
ilgilendirmesi ve askeri hizmete ilişkin bulunması koşulları birlikte
gerçekleştiğinden, davanın görüm ve çözümü Askeri Yüksek İdare
Mahkemesi’nin görevine girmektedir.
Açıklanan
nedenlerle, Askeri Yüksek İdare Mahkemesi Başsavcılığının başvurusunun
kabulü ile Ankara 15.İdare Mahkemesi’nin görevlilik kararının kaldırılması
gerekmiştir.
SONUÇ :
Davanın çözümünde ASKERİ İDARİ YARGININ görevli olduğuna, bu nedenle Askeri
Yüksek İdare Mahkemesi Başsavcısı’nın BAŞVURUSUNUN KABULÜ ile Ankara
15.İdare Mahkemesinin 18.12.2013 gün ve E:2013/1380 sayılı KARARININ
KALDIRILMASINA, 2.6.2014 gününde OY BİRLİĞİ İLE KESİN OLARAK karar verildi.
——
• ——
Uyuşmazlık Mahkemesi
Başkanlığından:
18-ESAS NO : 2014/569
KARAR NO : 2014/638
KARAR TR : 02.06.2014
(Hukuk Bölümü)
ÖZET :
Denizli Asker Hastanesi Baştabipliği emrinde hemşire olarak görevli iken,
Genelkurmay Başkanlığı’nın emri ile hastanenin kapatılması (lağvedilmesi)
sonucu Isparta Asker Hastanesi Baştabipliği emrine ataması yapılan davacı
tarafından, söz konusu atama işleminin iptali istemiyle açılan davanın,
ASKERİ YÜKSEK İDARE MAHKEMESİNCE çözümlenmesi gerektiği
K A R A R
Davacı : N.S.
Davalı : Milli Savunma Bakanlığı
Vekili : Av. Y.Ç.
O L A Y : Davacı dava
dilekçesinde özetle; eşi Denizlide görev yapması üzerine 2003 yılında eş
durumu mazeretiyle Denizli Asker Hastanesi’ne atandığını, Ulusal Sağlık
Sistemindeki gelişmeler ve birlik ihtiyaçları da göz önüne alınarak,
etkinlik ve verimliliklerinin arttırılması kapsamında, Genel Kurmay
Başkanlığı’nın 3 Nisan 2013 tarih ve LOJ:26702250-3100-31665-13/Sağ. D.
Sağ. Pl. Koor. Ve Ynt.Ş. sayılı “Asker Hastanelerinin Yeniden
Yapılandırılması Uygulama Emri” konulu yazısı ile Denizli Asker Hastanesi
kapatılarak aynı binada iki doktor ve dört hemşire kadrolu E-2 tipi birinci
basamak tedavi ve muayene merkezine dönüştürüldüğünü; Genel Kurmay
Başkanlığı’nın 3 Ekim 2013 tarihli yazısı ile Isparta Asker Hastanesi’ne
re’sen atamasının yapıldığını belirterek; Milli Savunma Bakanlığı Atama
Yönetmeliği’nin 11/5 maddesine uygun olmamasına rağmen il dışına
atanmasının hem Anayasanın 41. maddesinde açıklanan aile bütünlüğüne hem de
ilgili yönetmelik hükümlerine aykırı olduğu gerekçesiyle; Isparta Asker
Hastanesi’ne yapılan atamanın öncelikle yürütmenin durdurulmasına ve re’sen
atamanın iptaline karar verilmesi istemiyle idari yargıda dava açmıştır.
Davalı Milli Savunma Bakanlığı vekili süresi içerisinde
sunduğu cevap dilekçesinde özetle, görev itirazında bulunmuştur.
DENİZLİ İDARE MAHKEMESİ: 23.1.2014 gün ve 2013/1143
sayılı görevlilik kararında; “...Denizli Asker Hastanesi Baştabipliği
emrinde hemşire olarak görev yapan davacının, Denizli Asker Hastanesi’nin
kapatılması nedeniyle Isparta Asker Hastanesi Baştabipliği emrine hemşire
olarak atanması üzerine bakılan davanın açıldığı anlaşılmakta olup, asker
kişileri ilgilendiren ancak askeri hizmete ilişkin bir idari işlem ve eylem
olmadığı anlaşılan sivil memur olarak görev yapan davacı hakkında tesis
edilen atama işlemi ile ilgili dava konusu uyuşmazlığın idare mahkemesinin
görevine giren uyuşmazlıklar arasında yer alması nedeniyle anılan
uyuşmazlığın görevli mahkeme olan mahkememizde görülerek çözümlenmesi
gerektiği açıktır…” gerekçesiyle davalı Milli Savunma Bakanlığı vekilinin
görev itirazının reddine karar vermiştir.
Davalı Milli Savunma Bakanlığı
vekilinin olumlu görev uyuşmazlığı çıkartılması yolunda süresi içinde
verdiği dilekçe üzerine, dava dosyası Askeri Yüksek İdare Mahkemesi
Başsavcılığı'na gönderilmiştir.
ASKERİ YÜKSEK İDARE
MAHKEMESİ BAŞSAVCISI: “…Askeri Yüksek
İdare Mahkemesinin görev alanı, Anayasanın 157. maddesindeki düzenlemeye
paralel olarak, 1602 sayılı AYİM Kanununun 20. maddesinde, “Askeri Yüksek
İdare Mahkemesi, Türk Milleti adına; askeri olmayan makamlarca tesis
edilmiş olsa bile, asker kişileri ilgilendiren ve askeri hizmete ilişkin
idari işlem ve eylemlerden doğan uyuşmazlıkların ilk ve son derece
mahkemesi olarak yargı denetimini ve diğer kanunlarda gösterilen, görevleri
yapar. Ancak, askerlik yükümlülüğünden doğan uyuşmazlıklarda; ilgilinin
asker kişi olması şartı aranmaz. Bu Kanunun uygulanmasında asker kişiden
maksat; Türk Silahlı Kuvvetlerinde görevli bulunan veya hizmetten ayrılmış
olan subay, askeri memur, astsubay, askeri öğrenci, uzman jandarma, uzman
erbaş, sözleşmeli erbaş ve er, erbaş ve erler ile sivil memurlardır.”
şeklinde ve 21 .maddesinde de.; “20 nci maddede belirtilen kişileri
ilgilendiren ve askeri hizmete ilişkin idari işlem ve eylemlerden dolayı;
yetki, sebep, şekil, konu ve maksat yönlerinden biri ile hukuka aykırı
olduklarından bahisle menfaatleri ihlal edilenler tarafından açılacak iptal
davaları, aynı idari işlem ve eylemlerin haklarını ihlal etmesi halinde
açılacak tam yargı davaları, doğrudan doğruya ve kesin olarak Askeri Yüksek
İdare Mahkemesinde çözümlenir ve karara bağlanır. ” şeklinde
düzenlenmiştir.
Anayasanın
ve 1602 sayılı Kanunun bu hükümleri karşısında bir davaya Askeri Yüksek
İdare Mahkemesinde bakılabilmesi için;
1.İdari
işlemin bir asker kişi göz önünde tutularak tesis edilmesi veya idari
eylemin bir asker kişiye yönelmiş olması, yahut uyuşmazlığın askerlik
yükümlülüğünden doğmuş olması,
2.Dava
konusu idari işlem ve eylemin askeri hizmete ilişkin bulunması şartlarının
birlikte gerçekleşmiş olması gerekmektedir.
“Asker
kişiyi ilgilendirme" koşulundan, davacının hizmette ya da görevden
ayrılmış, 1602 sayılı Kanunun 20 nci maddesinde sayılan asker kişilerden
olması anlaşılabileceği gibi, işlemin “bir asker kişi gözetilerek"
tesis edilmesi halinde de davacının bu asker kişiden hareketle menfaat
ihlali iddiasında bulunan kişilerden (Örneğin; eşi, ana- babası, çocukları
vs.) olması halinde de söz konusu koşulun gerçekleştiği kabul edilmektedir.
Bu açıklamalara nazaran; TSK bünyesinde sivil memur olarak görev yapan
davacının yasanın açık hükmü karşısında “asker kişi” olduğu konusunda
tereddüt yoktur. Burada açıklığa kavuşturulması gereken husus dava konusu
işlemin askeri hizmete ilişkin olup olmadığıdır.
Öğretide,
Uyuşmazlık Mahkemesinin kararlarında ve AYİM kararlarında belirtildiği
üzere idari işlemin, görevli yargı yerinin tespiti yönünden "askeri
hizmete ilişkin” olup olmadığının saptanabilmesi için, işlemin konusuna
bakılması gerekmektedir. Eğer idari işlem askeri gereklere, askeri usul ve
yönteme ve askeri hizmete göre tesis edilmiş ise bu işlemin askeri hizmete
ilişkin bulunduğu kabul edilmelidir. Daha açık bir ifadeyle, askeri hizmete
ilişkin idari işlemler, idarece bir asker kişinin askeri yeterlik ve
yetenekleri, tutum ve davranışları, askeri geçmişi, asker kişi olmaktan
kaynaklanan hak ve ödevleri, askerlik hizmetinin amacı, askeri görev
yerlerinin özellikleri, askeri kural, gerek ve gelenekler göz önünde
tutularak değerlendirilmesi sonucunda tesis edilen işlemdir.
TSK’da
görev yapan sivil memur statüsündeki davacının Isparta Asker Hastanesine
atanmasında askeri görev yerlerinin özellikleri göz önüne alınarak askeri
gereklere, askeri hizmete göre atama işleminin tesis edildiğinin ve bu
nedenle dava konusu işlemin askeri hizmete ilişkin olduğunun kabulü gerekmektedir.
Buna
göre, dava konusu olayda Anayasanın 157 nci ve 1602 sayılı Askeri Yüksek
İdare Mahkemesi Kanununun 20 nci maddesinde öngörülen idari işlem/eylemin
“asker kişiyi ilgilendirmesi" ve “askeri hizmete ilişkin
bulunması" koşulları birlikte gerçekleştiğinden, Anayasanın 157, 1602
sayılı Kanunun 20 ve 21. maddelerine göre davanın görüm ve çözümünün Askeri
Yüksek İdare Mahkemesinin görev alanına girdiği…” gerekçeleriyle 2247
sayılı Kanunun 10, 12 ve 13. maddeleri gereğince olumlu görev uyuşmazlığı çıkartılarak,
uyuşmazlığın çözümü için dosyanın Uyuşmazlık Mahkemesine gönderilmesini ve
Askeri Yüksek İdare Mahkemesinin görevli olduğuna karar verilmesini
istemiştir.
İNCELEME VE GEREKÇE :
Uyuşmazlık Mahkemesi Hukuk Bölümü’nün, Serdar
ÖZGÜLDÜR’ün Başkanlığında, Üyeler: Eyüp Sabri BAYDAR, Ali ÇOLAK, Nurdane
TOPUZ, Ertuğrul ARSLANOĞLU, Ayhan AKARSU ve Mehmet AKBULUT’un
katılımlarıyla yapılan 02.06.2014 günlü toplantısında:
l-İLK
İNCELEME: Başvuru yazısı ve dava dosyası üzerinde 2247 sayılı Yasa'nın 27.
maddesi gereğince yapılan incelemeye göre, davalı Milli Savunma Bakanlığı
vekilinin anılan Yasanın 10/2.maddesinde öngörülen yönteme uygun olarak
yaptığı görev itirazının reddedilmesi ve dahi 12/1.maddede belirtilen süre
içinde başvuruda bulunması üzerine Askeri Yüksek İdare Mahkemesi
Başsavcısı'nca, davalı Milli Savunma Bakanlığı açısından, 10.maddede
öngörülen biçimde, olumlu görev uyuşmazlığı çıkarıldığı anlaşılmaktadır.
Usule ilişkin herhangi bir noksanlık bulunmadığından görev uyuşmazlığının
esasının incelenmesine oy birliği ile karar verildi.
II-ESASIN İNCELENMESİ: Raportör-Hakim Gülşen AKAR
PEHLİVAN’ın, davanın çözümünde Askeri Yüksek İdare Mahkemesi’nin görevli
olduğu yolundaki raporu ile dosyadaki belgeler okunduktan; ilgili
Başsavcılarca görevlendirilen Danıştay Savcısı Mehmet Ali GÜMÜŞ’ün davada
Askeri Yüksek İdare Mahkemesi’nin görevli olduğu yolundaki sözlü, AYİM
Savcısı Hakan Ali TURGUT’un davada askeri idari yargı yerinin görevli
olduğu yolundaki sözlü ve yazılı açıklamaları da dinlendikten sonra GEREĞİ
GÖRÜŞÜLÜP DÜŞÜNÜLDÜ:
Dava,
Denizli Asker Hastanesi Baştabipliği emrinde hemşire olarak görevli iken,
Genelkurmay Başkanlığı’nın 03 Ekim 2013 tarihli,
PER:26702250-1210-91039-13/Per.İşl.D.Svl. Me. ve İşçi Ş.12578010 sayılı “
Seksen Beş Sivil Memurun Yer Değiştirme Suretiyle Atama Onayı” konulu emri
ile hastanenin kapatılması (lağvedilmesi) sonucu Isparta Asker Hastanesi
Baştabipliği emrine ataması yapılan davacı tarafından, söz konusu atama
işleminin iptali istemiyle açılmıştır.
Dosya
kapsamında yapılan incelemede; davacının 2003 yılında eş mazereti nedeniyle
Denizli Asker Hastanesi’ne atandığı, davacının Denizlide görev yaparken
Denizli Asker Hastanesinin, Genel Kurmay Başkanlığı’nın 03 Nisan 2013 gün,
LOJ:26702250-3100-31665-13/Sağ.D.Sağ.Pl.Koor. ve Ynt.Ş sayılı Asker
Hastanelerinin Yeniden Yapılandırılması konulu uygulama emri ile, ulusal
sağlık sistemindeki gelişmeler ve birlik ihtiyaçları dikkate alınarak
etkinlik ve verimliliklerinin artırılması kapsamında kapatılmasına
(lağvedilmesine) karar verildiği, bu aşamadan sonra Genel Kurmay
Başkanlığı’nın 03.10.2013 tarihli PER.26702250-1210-91039-13/Per. İşl. D.
Svl. Me. ve İşçi Ş. sayılı ve Seksen Beş Sivil Memurun Yer Değiştirme
Suretiyle Atama Onayı konulu yazısına istinaden davacının atamasının
Isparta Asker Hastanesi Baştabipliğine yapıldığı anlaşılmıştır.
657 sayılı Devlet Memurları Kanunu’nun, “Memurların bir
kurumdan diğerine nakilleri” başlıklı 74.maddesinde; “ (Değişik: 30/5/1974
- KHK/12; Değiştirilerek kabul: 15/5/1975 - 1897/1 md.)
Memurların bu Kanuna tabi kurumlar arasında, kurumların
muvafakati ile kazanılmış hak dereceleri üzerinden veya 68 inci maddedeki
esaslar çerçevesinde derece yükselmesi suretiyle, bulundukları sınıftan
veya öğrenim durumları itibariyle girebilecekleri sınıftan, bir kadroya
nakilleri mümkündür. Kazanılmış hak derecelerinin altındaki derecelere
atanabilmeleri için ise atanacakları kadro derecesi ile kazanılmış hak
dereceleri arasındaki farkın 3 dereceden çok olmaması ve memurların isteği
de şarttır.
Aşağı dereceye atananların 68 inci maddede yazılı süre
kaydı aranmaksızın eski derecelerine tekrar atanmaları caizdir.
Kazanılmış hak derecelerinden aşağı derecelere
atananların aylık derece ve kademeleri genel hükümlere göre tespit
edilmekle beraber, atandıkları bu derecelerde geçirdikleri süreler (kesenek
ve karşılık farklarının kendileri tarafından her ay T.C. Emekli Sandığına
gönderilmesini kabul etmeleri şartıyla) emeklilik yönünden eski
derecelerinde değerlendirilir.
13/12/1960 tarihli ve 160 sayılı Kanunun 4 üncü maddesi
kapsamına giren kurumlarla bu Kanuna
tabi kurumlar arasındaki nakillerde de yukarıdaki hükümler uygulanır. Aynı
kanunun 4 üncü maddesi kapsamına giren kurumlarda çalışıp 657 sayılı
Kanuna tabi olmayan personelden, hizmete giriş dereceleri 36 ncı madde ile
tespit edilen giriş derecelerinin üzerinde olanların ilk ilerleme ve
yükselmeleri için kanuni bekleme sürelerine yukarıda yazılı dereceler
arasındaki sürelere tekabül eden süre kadar ilave edilir.” hükmüne yer
verilmiştir.
26.02.2010 gün, 27505 sayılı Resmi Gazetede yayımlanan Millî Savunma Bakanlığı, Genelkurmay
Başkanlığı Ve Kuvvet Komutanlıklarında Görevli Devlet Memurlarının Yer
Değiştirme Suretiyle Atanmalarına İlişkin Yönetmeliğin ‘’ Amaç ‘’ başlıklı
1.maddesinde; ‘’ (1) Bu Yönetmeliğin amacı; Millî Savunma Bakanlığı,
Genelkurmay Başkanlığı ve Kuvvet Komutanlıklarının Karargâhları ile bağlı
birlik, kurum ve kuruluşlarında görevli Devlet memurlarının yer değiştirme
suretiyle atanmalarının usul ve esaslarını belirlemektir.’’ hükmü yer
almakta olup,
Yer Değiştirme
Suretiyle Atamanın temel ilkelerini düzenleyen 5.maddesinde; ‘’ (1) Yer
değiştirme suretiyle atamalarda esas alınacak temel ilkeler şunlardır;
a) Bu
Yönetmelik kapsamındaki Devlet memurları için hizmet alanlarındaki görevin
sürekliliği esastır.
b) Yer
değiştirme sureti ile atamalarda, atanmak istenilen hizmet bölgesi ve
alanındaki kadro imkânları ile ayrılmak istenen yerdeki hizmet ihtiyacı
öncelikle dikkate alınır.
c)
Kurumun hizmet ihtiyacı nedeniyle hizmet bölgelerindeki zorunlu çalışma
sürelerine bakılmaksızın belirli bir süre görev yapmak üzere sürekli
görevle atama yapılabilir.
ç)
Hizmet ihtiyacı nedeniyle yapılacak atamalarda, görevin özelliğine göre
hizmet bölgeleri ve alanları arasında memurların adil ve dengeli
dağılımının sağlanması esastır.
d) Atama
isteklerinin değerlendirilmesinde birlik komutanı veya kurum amirlerinin
görüşleri de dikkate alınır.
e)
Atanacak memurun asaletinin onaylanmış olması gerekir. ‘’ hükümleri yer
almakta olup, davacının ataması da, görev yaptığı birliğin lağvedilmesi
sonucu, Kadro Kapatılması nedeniyle, Yer Değiştirme Suretiyle yapılmış bulunmaktadır.
Öte
yandan; Anayasa’nın 157. maddesinde,Askeri Yüksek İdare Mahkemesi’nin
askeri olmayan makamlarca tesis edilmiş olsa bile, asker kişileri
ilgilendiren ve askeri hizmete ilişkin idari işlem ve eylemlerden doğan
uyuşmazlıkların yargı denetimini yapan ilk ve son derece mahkemesi olduğu;
ancak askerlik yükümlülüğünden doğan uyuşmazlıklarda ilgilinin asker kişi
olması şartının aranmayacağı belirtilmiş; 20.7.1972 tarih ve 1602 sayılı
Yasa’nın 25.12.1981 tarih ve 2568 sayılı Yasa ile değişik 20. maddesinde de
aynı hüküm yer almıştır.
Askeri
Yüksek İdare Mahkemesi’nin bir davaya bakabilmesi için dava konusu idari
işlemin “asker kişiyi ilgilendirmesi” ve “askeri hizmete ilişkin bulunması”
koşullarının birlikte gerçekleşmesi gerekmektedir.
1602
sayılı Yasa’nın değişik 20. maddesinde, Türk Silahlı Kuvvetlerinde görevli
bulunan veya hizmetten ayrılmış olan, subay, askeri memur, astsubay, askeri
öğrenci uzman çavuş, uzman jandarma çavuş, erbaş ve erler ile sivil
memurlar asker kişi sayılmaktadır.
Anılan
Yasa’nın değişik 21. maddesinin birinci fıkrasında “20 nci maddede
belirtilen kişileri ilgilendiren ve askeri hizmete ilişkin idari işlem ve
eylemlerden dolayı; yetki, sebep, şekil, konu ve maksat yönlerinden biri
ile hukuka aykırı olduklarından bahisle menfaatleri ihlâl edilenler
tarafından açılacak iptal davaları, aynı idari işlem ve eylemlerin
haklarını ihlal etmesi halinde açılacak tam yargı davaları, doğrudan
doğruya ve kesin olarak Askeri Yüksek İdare Mahkemesinde çözümlenir ve
karara bağlanır.” denilmiştir.
Bu
bağlamda, davacının 1602 sayılı Yasa’nın 20. maddesinde belirtilen asker
kişi sayılanlardan olan sivil memur olması karşısında dava konusu işlemin
asker kişiyi ilgilendirdiği tartışmasızdır.
Dava
konusu işlemin askeri hizmete ilişkin olup olmadığına gelince:
İdari
işlemin, görevli yargı yerinin tespiti yönünden “askeri hizmete ilişkin”
olup olmadığının saptanabilmesi için işlemin konusuna bakılması
gerekmektedir. Eğer idari işlem askeri gereklere, askeri usul ve yönteme ve
askeri hizmete göre tesis edilmiş ise, bu işlemin askeri hizmete ilişkin
olduğu kabul edilmelidir. Daha açık bir ifadeyle, askeri hizmete ilişkin
idari işlemler; idarenin bir asker kişinin askeri yeterlik ve
yeteneklerinin, tutum ve davranışlarının, askeri geçmişinin, asker kişi
olmaktan kaynaklanan hak ve ödevlerinin; askerlik hizmetinin amacı, askeri
görev yerlerinin özellikleri, askeri kural ve gerekler göz önünde tutularak
değerlendirilmesi sonucunda tesis edilen işlemlerdir. İşlem, askeri olmayan
bir makam tarafından tesis edilmiş olsa bile durum değişmemekte, menfaati
ihlal edilen asker kişinin açtığı davanın Askeri Yüksek İdare Mahkemesi’nde
görülmesi gerekmektedir.
Bu yasal
düzenlemeler ve kabuller ışığında olaya bakıldığında; davalı idare
tarafından tesis edilen ve TSK da görevli sivil memur statüsündeki
davacının bir askeri birlikten başka bir askeri birliğe, önceki teşkilat
kadrosunun lağvedilmesi nedeniyle yer değiştirme suretiyle atanması şeklinde
gerçekleşen idari işlemin, askeri görev yerlerinin özellikleri, askeri
kural ve gerekler göz önünde tutularak askeri hizmet gereklerine göre vücut
bulduğu anlaşıldığından; bu işlemin yargısal denetimi sırasında da anılan
hususların dikkate alınması gerekliliği karşısında, davacı hakkında tesis
edilen idari işlemin askeri hizmete ilişkin olduğunun kabulü gerekmektedir.
Belirtilen
durumlara göre ve olayda Anayasa’nın 157. ve 1602 sayılı Yasa’nın 20.
maddelerinde öngörülen, idari işlemin asker kişiyi ilgilendirmesi ve askeri
hizmete ilişkin bulunması koşulları birlikte gerçekleştiğinden, davanın görüm
ve çözümü Askeri Yüksek İdare Mahkemesi’nin görevine girmektedir.
Açıklanan
nedenlerle, Askeri Yüksek İdare Mahkemesi Başsavcısı’nın başvurusunun
kabulü ile, davalı Milli Savunma Bakanlığı vekilinin görev itirazının
Denizli İdare Mahkemesince reddine ilişkin 23.1.2014 gün ve E:2013/1143
sayılı görevlilik kararının kaldırılması gerekmiştir.
SONUÇ : Davanın çözümünde ASKERİ YÜKSEK İDARE
MAHKEMESİ’NİN görevli olduğuna, bu nedenle AYİM Başsavcısı’nın başvurusunun
kabulü ile, davalı Milli Savunma Bakanlığı vekilinin görev itirazının
Denizli İdare Mahkemesince reddine ilişkin 23.1.2014 gün ve 2013/1143
sayılı GÖREVLİLİK KARARININ KALDIRILMASINA, 02.06.2014 gününde OYBİRLİĞİ
İLE KESİN OLARAK karar verildi.
——
• ——
Uyuşmazlık Mahkemesi
Başkanlığından:
19-ESAS NO : 2014/602
KARAR NO : 2014/654
KARAR TR : 02.06.2014
(Hukuk Bölümü)
ÖZET :
Davacının, 2981 sayılı Yasa kapsamında geçerli başvurusu bulunmasına rağmen
tapusu verilmeyen taşınmazının, adına tesciline karar verilmesi istemi ile
açtığı davanın, İDARİ YARGI YERİNDE çözümlenmesi gerektiği hk.
K A R A R
Davacı : P.(K.)K.
Vekilleri : Av. H.Ş. & Av. A.O.
Davalı :
Yenimahalle Belediye Başkanlığı
Vekili :
Av. H.Ş.
O L A Y :
Davacı vekili dava dilekçesinde özetle; 1983 yılından önce o zamanki
adresiyle Yahyalar, Yuva Yolu, 88.Sokak No:… Ankara adresinde bulunan
gecekondu vasfındaki taşınmazı inşa ettiğini, söz konusu taşınmazın şimdiki
adresi Yahyalar Mahallesi 88.Sokak No:…. Yenimahalle Ankara adresi
olduğunu, davacı müvekkilin 2981 sayılı Kanun kapsamında geçerli başvurusu
olmasına rağmen Yahyalar Mahallesi 88.Sokak No:…. Yenimahalle Ankara
adresinde bulunan gecekondu vasfındaki taşınmazına tapusu verilmediğinden,
dava konusu gecekondu vasfındaki taşınmazının tespitine, gecekondunun tapu
kayıt bilgilerinin tespitine, müvekkilin dava konusu gecekondusu
dolayısıyla imar mevzuatı ve imar ve gecekondu mevzuatı kapsamında imar
affı başvurusunda bulunduğunun tespitine, müvekkilin inşa etmiş olduğu
gecekondunun üzerinde bulunduğu taşınmazın imar ve gecekondu mevzuatı
hükümlerine göre müvekkile tahsis edilmesi ve tapu tahsis belgesi verilmesi
gerektiğinin tespitine, tespit edilecek tapu kayıt bilgilerine göre
taşınmazın müvekkil adına tapuda tesciline karar verilmesi istemiyle adli
yargı yerinde dava açmıştır.
Davalı
Yenimahalle Belediye Başkanlığı vekili süresi içerisinde sunduğu cevap
dilekçesinde özetle, görev itirazında bulunmuştur.
Ankara 26. Asliye Hukuk Mahkemesi; 28.01.2014 gün ve 2013/606 Esas sayılı kararı ile;
davalı Yenimahalle Belediye Başkanlığı vekilinin görev itirazının reddine
karar vermiştir.
Davalı vekilinin, idari yargı yararına olumlu görev
uyuşmazlığı çıkartılması yolundaki süresi içinde verdiği dilekçesi üzerine,
dava dosyası Danıştay Başsavcılığı'na gönderilmiştir.
Danıştay
Başsavcısı; “…2981 sayılı İmar ve Gecekondu Mevzuatına Aykırı Yapılara
Uygulanacak Bazı İşlemler ve 6785 sayılı İmar Kanununun Bir Maddesinin
Değiştirilmesi Hakkında Kanunun tespit ve değerlendirme işlemleri başlıklı
8. maddesinde tespit kapsamına, temel inşaatı tamamlanmış veya sömel
betonları dökülmüş olmak kaydı ile hazine, belediye, il özel idarelerine
ait veya Vakıflar Genel Müdürlüğünün idare etmekte olduğu arsa veya
arazilerdeki inşaatına Kanunun 14.maddesinin (f) fıkrasındaki tarihlerden
önce başlanmış mesken, kısmen işyeri ve konut olarak kullanılan veya
evvelce konut olarak kullanılıp sonra işyerine çevrilen gecekondular ile
imar mevzuatına, ruhsat ve eklerine aykırı tüm yapıların dahil olduğu hükme
bağlanmıştır. Aynı Yasanın 10. maddesinde, bu Kanun hükümlerine göre,
hazine, belediye, il özel idaresine ait veya Vakıflar Genel Müdürlüğünün
idare ettiği arsa veya araziler üzerinde, gecekondu sahiplerince yapılmış
yapıların, 12. madde hükümlerine göre tespit ettirildikten sonra, kayıt
maliki kamu kuruluşunca bu yerin hak sahibine tahsis edileceği ve bu
tahsisin yapıldığının tapu sicilinin beyanlar hanesinde gösterilerek
ilgilisine "Tapu Tahsis Belgesi" verileceği; tapu tahsis belgesinin,
ıslah imar planı veya kadastro planları yapıldıktan sonra hak sahiplerine
verilecek tapuya esas teşkil edeceği, hak sahibi olmadığı halde tapu
verilen kişilerin tapularının resen iptal edileceği; aynı Yasanın 13.
Maddesinin 1. fıkrası (b) bendinde; hazine, belediye, il özel idarelerine
ait veya Vakıflar Genel Müdürlüğünün idaresinde olan veya bu Kanun uyarınca
mülkiyetlerine geçen arsa veya araziler üzerinde ıslah imar planları ile
meydana getirilen imar parselleri içinde hak sahiplerine, yapılarının işgal
ettiği arazi de dikkate alınarak ıslah imar planında getirilen ölçülere
uygun şekilde arsa veya hisse tahsis edileceği; gecekondusu muhafaza
edilemeyen hak sahiplerine aynı bölgede veya diğer gecekondu ıslah veya
önleme bölgesinden başka bir arsa veya hisse verileceği; aynı maddenin 2.
fıkrasında da, bulundukları yerde korunamayan gecekondu sahiplerinden hak
sahibi sıfatı taşıyanlara, bir gecekondu önleme veya ıslah bölgesinde veya
yA. bölgelerde yapılmış ıslah imar planı içinde meydana gelen boş imar
parsellerinin müstakil, hisseli veya kat mülkiyeti esasına göre verileceği
hükme bağlanmış; 14. maddesinde ise bu kanun hükümlerinden yararlanamayacak
olan yapılar ayrıntılı olarak düzenlenmiştir.
2981
sayılı yasa ile daha önce çıkarılan imar affına ilişkin Yasadan (2805 sayılı)
yararlanmak için yapılan müracaat işlemleri geçerli kabul edilmiştir.
Anılan yasa hükümlerine göre, idarenin, hak sahibi olduğu saptanan kişilere
tapu vermek, şartları taşımayanların tapularını resen iptal etmek
konusundaki yetkisi idari nitelik taşıyan uygulama işlemlerinin doğrudan
bir sonucu olarak kullanılmakta ve bu yolla kurulan mülkiyet de Medeni
Kanun hükümleri dışında idari bir işlemin icrası niteliğini taşımaktadır.
Olayda,
davacı tarafından yapılan gecekondu için 2805 sayılı Yasadan yararlanmak
amacıyla yapılan başvuruya ilişkin olarak yasa gereği yatırılması gereken
başvuru masrafına ilişkin 26.05.1983 tarihli banka dekontunun eklenerek,
gecekondunun 2981 sayılı Yasa kapsamında olmasına karşın davalı idarece
tapusunun verilmediğinden bahisle, gecekondunun bu durumunun tespiti ile
gecekondunun bulunduğu taşınmazın davacı adına tescili istemiyle bakılan
davanın açıldığı anlaşılmıştır. Davalı idare tarafından ise, taşınmazın
bölgede yapılan ıslah imar planı kapsamında park alanında kaldığı, idarenin
işlem dosyası ve arşiv kayıtlarında davacıya ait af yasaları uyarınca
yapılmış bir başvuru bulunmadığından, davacıya tapu verilemeyeceği ileri
sürülmektedir.
Bu
durumda, davacının dava açmaktaki asıl amacı, taşınmazın Medeni Kanun
hükümleri uyarınca tapusunun iptal edilerek adına tescilini sağlamak değil,
2805 ve 2981 sayılı Yasa hükümleri uyarınca hak sahibi olduğunun belirlenerek,
hak sahipliğine dayalı olarak gecekondusunun yer aldığı taşınmazın
tescilinin gerçekleştirilmesi olduğundan, davacının talebinin 2981 sayılı
Yasada öngörülen hak sahipliği esaslarına uygun olup olmadığının
belirlenmesinden kaynaklanan uyuşmazlığın çözümünde idari yargı yerleri
görevli bulunmaktadır.” şeklindeki gerekçesi ile 2247 sayılı Yasanın
10'uncu maddesi uyarınca olumlu görev uyuşmazlığı çıkarılmasına ve dosyanın
Uyuşmazlık Mahkemesine gönderilmesine karar vermiştir.
İNCELEME VE GEREKÇE :
Uyuşmazlık Mahkemesi Hukuk Bölümü’nün, Serdar
ÖZGÜLDÜR’ün Başkanlığında, Üyeler: Eyüp Sabri BAYDAR, Ali ÇOLAK, Nurdane
TOPUZ, Ertuğrul ARSLANOĞLU, Ayhan AKARSU ve Mehmet AKBULUT’un
katılımlarıyla yapılan 2.6.2014 günlü toplantısında:
l-İLK İNCELEME:Başvuru yazısı ve dava dosyası örneği
üzerinde 2247 sayılı Yasa’nın 27. maddesi gereğince yapılan incelemeye
göre, davalı Yenimahalle Belediye Başkanlığı vekilinin anılan Yasanın 10/2
maddesinde öngörülen yönteme uygun olarak yaptığı görev itirazının
reddedilmesi ve 12/1. maddede belirtilen süre içinde başvuruda bulunması
üzerine Danıştay Başsavcısı’nca, davalı Yenimahalle Belediye Başkanlığı
yönünden 10. maddede öngörülen biçimde olumlu görev uyuşmazlığı çıkarıldığı
anlaşılmaktadır. Usule ilişkin herhangi bir noksanlık bulunmadığından görev
uyuşmazlığının esasının incelenmesine oy birliği ile karar verildi.
II-ESASIN
İNCELENMESİ: Raportör-Hakim Birgül YİĞİT’in, davanın çözümünde idari
yargının görevli olduğu yolundaki raporu ile dosyadaki belgeler okunduktan;
ilgili Başsavcılarca görevlendirilen Yargıtay Cumhuriyet Savcısı Mehmet
BAYHAN ile Danıştay Savcısı Mehmet Ali GÜMÜŞ’ün idari yargının görevli
olduğu yolundaki sözlü açıklamaları da dinlendikten sonra GEREĞİ GÖRÜŞÜLÜP
DÜŞÜNÜLDÜ:
Dava,
davacının, 1983 yılından önce o zamanki adresiyle Yahyalar, Yuva Yolu,
88.Sokak No:83 Ankara adresinde bulunan gecekondu vasfındaki taşınmazı inşa
ettiği, söz konusu taşınmazın şimdiki adresi Yahyalar Mahallesi 88.Sokak
No:80/3 Yenimahalle Ankara adresi olduğu, davacının 2981 sayılı Kanun
kapsamında geçerli başvurusu olmasına rağmen Yahyalar Mahallesi 88.Sokak
No:80/3 Yenimahalle Ankara adresinde bulunan gecekondu vasfındaki taşınmazına
tapusu verilmediğinden, dava konusu gecekondu vasfındaki taşınmazının
tespitine, gecekondunun tapu kayıt bilgilerinin tespitine, müvekkilin dava
konusu gecekondusu dolayısıyla imar mevzuatı ve imar ve gecekondu mevzuatı
kapsamında imar affı başvurusunda bulunduğunun tespitine, davacının inşa
etmiş olduğu gecekondunun üzerinde bulunduğu taşınmazın imar ve gecekondu
mevzuatı hükümlerine göre davacıya tahsis edilmesi ve tapu tahsis belgesi
verilmesi gerektiğinin tespitine, tespit edilecek tapu kayıt bilgilerine
göre taşınmazın davacı adına tapuda tesciline karar verilmesi istemiyle
açılmıştır.
Dosya
kapsamında yapılan incelemede, Yenimahalle Belediye Başkanlığı’nın
27.01.2014 tarih ve 792 sayılı yazısı ile, davaya konu taşınmazın bulunduğu
yerin 84129 nolu parselasyon planı kapsamında park alanı olarak ayrıldığının,
davacının müracaatının olmaması nedeniyle tapu işlemi yapılamayacağının
bildirildiği görülmüştür.
2981 sayılı Kanunun 8. maddesinde, imar mevzuatına
aykırı yapılarla gecekondular için tespit işlemlerinin yapılacağı, bu
tespit kapsamına, temel inşaatı tamamlanmış veya sömel betonları dökülmüş
olmak kaydı ile Hazine, belediye, il özel idarelerine ait veya Vakıflar
Genel Müdürlüğünün idare etmekte olduğu arsa veya arazilerdeki inşaatına
Kanunun 14. maddesinin (f) fıkrasındaki tarihlerden önce başlanmış mesken,
kısmen işyeri ve konut olarak kullanılan veya evvelce konut olarak
kullanılıp sonra işyerine çevrilen gecekondular ile imar mevzuatına, ruhsat
ve eklerine aykırı tüm yapıların dahil olduğu belirtilmiş; 10'uncu
maddesinin (a) bendinde, " Bu Kanun hükümlerine göre hazine, belediye,
il özel idaresine ait veya Vakıflar Genel Müdürlüğünün idare ettiği arsa
veya araziler üzerinde, gecekondu sahiplerince yapılmış yapılar, 12 nci
madde hükümlerine göre tespit ettirildikten sonra, kayıt maliki kamu
kuruluşunca bu yer hak sahibine tahsis edilir ve bu tahsisin yapıldığı tapu
sicilinin beyanlar hanesinde gösterilerek ilgilisine "Tapu Tahsis
Belgesi" verilir. Tapu tahsis belgesi, ıslah imar planı veya kadastro
planları yapıldıktan sonra hak sahiplerine verilecek tapuya esas teşkil
eder. Ancak islah imar planı veya kadastro planları ile belirlenen
alanlarda tapu tahsis belgesi yerine hak sahiplerine doğrudan tapuları
verilebilir. " denilmiş; aynı maddenin (b) bendinde ise, hak sahibi
olmadığı halde tapu verilen kişilerin tapularının resen iptal edileceği
öngörülmüş; anılan Yasanın 13'üncü maddesinde, tapu tahsis belgesi verilen
gecekondular nedeniyle hak sahibi olanlara arsa ve hisse tahsis edilmesine
ilişkin kurallara yer verilmiştir.
Bu hükümlerle, 2981 sayılı Yasa kapsamında yer alan
taşınmazlarda bulunan gecekonduların nasıl tespit edileceği, tespit
sonrasında ne tür işlemler yapılacağı açıklanmış; hak sahiplerince alınan
tapu tahsis belgesinin sonradan tapuya dönüştürüleceği öngörülmüş; Yasa
hükmünde ifade edilen, "tapu vermek" şeklindeki bu yetki idari
nitelik taşıyan uygulama işlemlerinin doğrudan bir sonucu olarak
kullanılmıştır.
Dosyanın incelenmesinden, davaya konu Yahyalar Mahallesi
88.Sokak 80/3 numaralı gecekondunun davacıya ait olduğu, davaya konu
gecekondu ile aynı çatı altında dava dışı Dönüş Koç Ülken’e ait 86 kapı
numaralı gecekondunun da bulunduğu, davacı ve Dönüş Koç Ülken tarafından
26.05.1983 tarihinde imar affından yararlanmak amacı ile Ziraat Bankası’nın
Mithatpaşa şubesi 640-28 numaralı hesabına ayrı ayrı 2000 TL yatırıldığı,
ancak Yenimahalle Belediye Başkanlığı’nın 23.01.2014 havale tarihli ve 792
sayılı yazı cevabından anlaşılacağı üzere Yenimahalle Belediyesi Emlak ve
İstimlak Müdürlüğü’ne yapılan bir müracaatın olmadığı; davacının söz konusu
banka makbuzu, vergi kayıtları ile Ankara 4.Sulh Hukuk Mahkemesi’nin
1998/330 Değişik İş numaralı dosyasında aldırılan 16.05.1998 tarihli
Bilirkişi raporuna dayalı olarak hakkında 2981 sayılı Yasa’da öngörülen
koşulların gerçekleştiği iddiası ile taşınmazın adına tescilinin yapılması
gerektiği istemiyle açılmıştır.
Bu durumda, davacının taşınmaz üzerindeki temel iddiası,
gayrimenkul mülkiyetinin iktisap yollarına ilişkin Medeni Kanun hükümlerine
değil, 2981 sayılı Yasa'da öngörülen hak sahipliği esasına dayandığı ve hak
sahipliğinin tespiti, geri alınmasının idari usul ve esaslar çerçevesinde
belirlendiği göz önüne alındığında, 2981 sayılı Yasadan kaynaklanan
uyuşmazlığı konu edinen davanın, davacının 2981 sayılı Yasa kapsamında hak
sahipli için aranan koşulları taşıdığı iddiası ile taşınmazın adına
tesciline karar verilmesi istemi ile açılan davaya idari yargıda bakılması
gerektiği sonucuna varılmıştır.
Açıklanan nedenlerle, Danıştay Başsavcısı'nca
yapılan başvurunun kabulü ile davalı Yenimahalle Belediye Başkanlığı
vekilinin görev itirazının, Ankara 26. Asliye Hukuk Mahkemesi'nce reddine
ilişkin kararın kaldırılması gerekmiştir.
SONUÇ : Davanın görüm ve çözümünde İDARİ YARGININ görevli
olduğuna, bu nedenle Danıştay Başsavcısı’nın BAŞVURUSUNUN KABULÜ ile,
davalı Yenimahalle Belediye Başkanlığı vekilinin GÖREV İTİRAZININ, Ankara
26. Asliye Hukuk Mahkemesi’nin 28.01.2014 gün ve 2013/606 Esas sayılı
REDDİNE İLİŞKİN KARARININ KALDIRILMASINA, 2.6.2014 gününde OY BİRLİĞİ İLE
KESİN OLARAK karar verildi.
——
• ——
Uyuşmazlık Mahkemesi
Başkanlığından:
20-ESAS NO : 2014/605
KARAR NO : 2014/657
KARAR TR : 02.06.2014
(Hukuk Bölümü)
ÖZET :
Türk Telekomünikasyon A.Ş.’de çalışırken Kurumun özelleştirilmesi nedeniyle
başka kuruma nakledilen davacının, maaş nakil ilmuhaberinin düzeltilmesi
istemiyle açtığı davanın, ADLİ YARGI YERİNDE çözümlenmesi gerektiği hk.
K A R A R
Davacı :
B.B.
Vekili :
Av. A.K.
Davalı : Türk Telekom A.Ş.
Vekili : Av. H.B.
O L A Y :
Davacı dava dilekçesinde özetle; müvekkilinin davalı kurum nezdinde görev
yapmakta iken 4046 sayılı yasanın 22.maddesine göre 23.03.2009 tarihinde
Niğde Üniversitesi Zübeyde Hanım Sağlık Yüksekokuluna yerleştirildiğini,
davacının davalı idarenin düzenlediği maaş nakil bildirimi düzenlenirken,
en son aldığı maaş tutarının nazara alınmadığını, ayrıca 2.Tip İş
Sözleşmesi uyarınca yılda dört defa verilen ikramiye tutarından, bir aya
isabet eden 594,79 TL si tutarın maaşının oluşmasında dikkate alınmadığını
ifade ederek maaş nakil bildiriminin yeniden düzenlenmesini talep ettiğini,
davalı idarenin bu talebi reddettiğini, Danıştay İdari Dava Daireleri
Kurulu’nun benzer bir olay nedeniyle vermiş olduğu 07.04.2011 tarih ve
2011/80 Esas, 2011/206 sayılı kararında bu tür davanın idari yargı yerinde
görülmesi gerektiğine karar verildiğini belirterek, Türk Telekomünikasyon
A.Ş. Genel Müdürlüğü’nün 13.06.2013 tarih ve
T.T.Y.G.BŞ11.B06.01.03-575.12.01-813 sayılı işleminin iptaline, davacı için
düzenlenen maaş nakil bildirimindeki maaşına göre, yılda ödenen dört maaş
tutarındaki ikramiye tutarından bir aya isabet eden 594,79 TL’sinin,
davacının maaş nakil bildirimindeki maaşına ilave edilmesine ve aradaki
farkın dava tarihinden geçerli olmak üzere yasal faizi ile birlikte
davacıya ödenmesine karar verilmesi istemi ile idari yargı yerinde dava
açmıştır.
Davalı Türk Telekom A.Ş. vekili süresi içerisinde
verdiği dilekçesinde özetle; görev itirazında bulunmuştur.
Aksaray İdare Mahkemesi’nin; 20.12.2013 gün ve 2013/833
Esas sayılı kararı ile özetle; imtiyaz sözleşmesi ile bir kamu hizmetini
yürütmekle görevli ve yetkili kılınması nedeniyle, diğer özel hukuk tüzel
kişilerinden farklı olarak kimi kamusal ayrıcalıklara ve yükümlülüklere
tabi olan, 406 sayılı Yasa hükümleri ile, kamu kurumlarına nakil hakkı
bulunan personeli ile ilgili olarak bazı kamusal görevler yüklenen davalı
şirketin, belirtilen görevleri kapsamında tesis ettiği işlemlerin idari
işlem niteliğinde olduğunu ve bu işlemlerden kaynaklanan uyuşmazlıkların
idari yargının görevinde bulunduğunu, nitekim Danıştay 5.Dairesi’nin
11.11.2011 gün ve E:2011/4281, K:2011/6222 sayılı kararının da bu yönde
olduğunu belirterek, davalı idarenin görev itirazının reddine karar
vermiştir.
Davalı Türk Telekom A.Ş. vekilinin idari yargı yararına
olumlu görev uyuşmazlığı çıkartılması yolunda süresi içinde verdiği
dilekçesi üzerine dava dosyasının onaylı bir örneği Yargıtay Cumhuriyet
Başsavcılığı’na gönderilmiştir.
Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı;
Özelleştirme kapsamında bulunan Türk Telekom A.Ş.’nin hazineye ait %55
hissesinin Bakanlar Kurulu’nun 25.07.2005 tarih 2005/9146 sayılı kararı ile
14.11.2005 tarihinde hisse Satış sözleşmesi ile O. Telekomünikasyon A.Ş.’ne
satıldığını, 406 sayılı yasanın Ek 29. Maddesinin 03.07.2005 tarih ve 5398
sayılı kanunla değişik 1. Fıkrasında “Türk Telekom hisselerinin devri
sonucu kamu payının %50’nin altına düşmesi durumunda, Türk Telekom’da ek
22. Maddenin (a) bendinin bu kanunla yürürlükten kaldırılan hükümleri
uyarınca belirlenen asli ve sürekli görevlerde çalışmakta olanlar ile
22.01.1990 tarihli ve 399 sayılı KHK’ye tabi olarak kadrolu veya sözleşmeli
personel statüsünde çalışanlar ve kapsam dışı personel kamu görevlerinden
180 gün aralıksız izinli sayılır. Bu personel belirlenen süre içinde Türk
Telekom’da çalışmaya devam edere ve hisse devir tarihinden nakli için
Devlet Personel Başkanlığı’na bildirildikleri tarihe kadar ki aylık ücret,
harcırah, sağlık giderleri, cenaze giderleri ve ölüm yardımı ile diğer
özlük hakları Türk Telekom tarafından karşılanır” hükmüne yer verildiğini, davanın
açıldığı tarihte kamu kuruluşu niteliği taşımayan davalı şirkete karşı
hatalı düzenlenen maaş nakil ilmuhaberinin iptali istemi ile açılan davanın
2577 sayılı yasanın 2/1 maddesi gereğince idari yargının görevine
girmediğini bu sebeplerle davanın adli yargı yerinde görülmesinin gerektiği
belirtilerek, 2247 sayılı Yasa'nın 10'uncu maddesi uyarınca, olumlu görev
uyuşmazlığı çıkarılmasına ve dosyanın Uyuşmazlık Mahkemesi’ne
gönderilmesine karar vermiştir
İNCELEME VE GEREKÇE :
Uyuşmazlık Mahkemesi Hukuk Bölümü’nün, Serdar
ÖZGÜLDÜR’ün Başkanlığında, Üyeler: Eyüp Sabri BAYDAR, Ali ÇOLAK, Nurdane
TOPUZ, Ertuğrul ARSLANOĞLU, Ayhan AKARSU ve Mehmet AKBULUT’un
katılımlarıyla yapılan 2.6.2014 günlü toplantısında:
l-İLK
İNCELEME: Başvuru yazısı ve dava dosyası örneği üzerinde 2247 sayılı
Yasa'nın 27. maddesi gereğince yapılan incelemeye göre, davalı Türk Telekom
A.Ş. vekilinin anılan Yasanın 10/2 maddesinde öngörülen yönteme uygun
olarak yaptığı görev itirazının reddedilmesi ve 12/1. maddede belirtilen
süre içinde başvuruda bulunması üzerine Yargıtay Cumhuriyet
Başsavcılığı’nca, davalı Türk Telekom A.Ş. bakımından 10.maddede öngörülen
biçimde, olumlu görev uyuşmazlığı çıkarıldığı anlaşılmaktadır. Usule ilişkin
herhangi bir noksanlık bulunmadığından görev uyuşmazlığının esasının
incelenmesine oy birliği ile karar verildi.
II-ESASIN İNCELENMESİ: Raportör-Hakim Birgül Yiğit’in,
davanın çözümünde adli yargının görevli olduğu yolundaki raporu ile
dosyadaki belgeler okunduktan; ilgili Başsavcılarca görevlendirilen
Yargıtay Cumhuriyet Savcısı Mehmet BAYHAN ile Danıştay Savcısı Mehmet Ali
GÜMÜŞ’ün davada adli yargının görevli olduğu yolundaki sözlü açıklamaları
da dinlendikten sonra GEREĞİ GÖRÜŞÜLÜP DÜŞÜNÜLDÜ:
Dava, Türk Telekom A.Ş.'nde çalışmakta iken kurumun
özelleştirilmesi nedeni ile başka kuruma atanan davacının, hatalı
düzenlenen maaş nakil ilmuhaberinin iptali ve dava konusu işlem nedeni ile
uğradığı tüm zararların yasal faizi ile davalıdan tahsiline karar verilmesi
istemiyle açılmıştır.
1953 tarih ve 6145 sayılı Yasa ile, Türkiye
Cumhuriyeti Posta, Telgraf ve Telefon İşletmesi kurulmuş; 1924 tarih ve 406
sayılı Telgraf ve Telefon Kanunu’nun 10.6.1994 tarih ve 4000 sayılı
Yasa’yla değiştirilen 1. maddesi ile, posta ve telgraf tesis ve işletmesine
ilişkin hizmetler, Posta İşletmesi Genel Müdürlüğü’nce (P.İ),
telekomünikasyon hizmetleri ise, “Türk Telekomünikasyon Anonim Şirketi
(Şirket)” tarafından yürütülecek şekilde yeniden yapılandırılmıştır.
27.1.2000 tarih ve 4502 sayılı Yasa’nın 1. maddesi
ile, 406 sayılı Yasa’nın 1. maddesine eklenen dokuzuncu fıkrada, “Türk
Telekom, bu Kanun ve özel hukuk hükümlerine tabi bir anonim şirkettir. Kamu
İktisadi Teşebbüslerinin kuruluş, teşkilât ve faaliyetleri ile ilgili mevzuat
Türk Telekom’a uygulanmaz. Sadece, Türkiye Büyük Millet Meclisi denetimine
ilişkin 2.4.1987 tarihli ve 3346 sayılı Kanunun 9 uncu maddesi hükümleri
uygulanır” denilmiş; anılan fıkra hükmü, 12.5.2001 tarih ve 4673 sayılı
Yasa’nın 1. maddesi ile değiştirilmiş ve “Türk Telekom, bu Kanun ve özel
hukuk hükümlerine tabi bir anonim şirkettir. Bu Kanun hükümleri saklı
kalmak üzere, kamu iktisadi teşebbüsleri de dahil, sermayesinin yarısından
fazlası kamuya ait olan kamu kurum, kuruluş ve ortaklıklarına uygulanan
mevzuat Türk Telekom’a uygulanmaz. Sermayesinin yarısından fazlası kamuda
kaldığı sürece, Türkiye Büyük Millet Meclisi denetimine ilişkin 2.4.1987
tarihli ve 3346 sayılı Kanunun 9 uncu maddesi hükümleri uygulanır.
16.7.1965 tarihli ve 697 sayılı Kanun ile milli güvenlik ve kamu düzeniyle
sıkıyönetim ve seferberlik hallerinde telekomünikasyon hizmetlerinin
yürütülmesine ilişkin özel kanunların hükümleri saklıdır”; Ek 29.
maddesinin 3.7.2005 gün ve 5398 sayılı Kanun’un 14. maddesi ile değişik
birinci fıkrasında, “Türk Telekom hisselerinin devri sonucu kamu payının
yüzde ellinin altına düşmesi durumunda; Türk Telekomda ek 22 nci maddenin
(a) bendinin bu Kanunla yürürlükten kaldırılan hükümleri uyarınca
belirlenen aslî ve sürekli görevlerde çalışmakta olanlar ile 22.1.1990
tarihli ve 399 sayılı Kanun Hükmünde Kararnameye tâbi olarak kadrolu veya
sözleşmeli personel statüsünde çalışanlar ve kapsam dışı personel, kamu
görevlerinden yüzseksen gün aylıksız izinli sayılır…” denilmiştir.
Öte
yandan; 406 sayılı Yasa’nın 4502 sayılı Yasa ile değişik 2. maddesinin (c)
bendinin birinci alt bendinin birinci cümlesinde, “Türk Telekom;
telekomünikasyon şebekeleri üzerinden sunulan ulusal ve uluslararası ses
iletimini ihtiva eden telefon hizmetlerini, 31.12.2003 tarihine kadar bu
Kanun ve görev sözleşmesi çerçevesinde tekel olarak yürütür” denildikten
sonra, anılan (c) bendinin birinci alt bendine 12.5.2001 tarih ve 4673
sayılı Yasa ile eklenen üçüncü cümlede, “Ancak, Türk Telekom’daki kamu payı
%50’nin altına düştüğünde, Türk Telekom’un tüm tekel hakları 31.12.2003
tarihinden önce de olsa ortadan kalkmış olur” denilmiş; 4502 sayılı
Yasa’nın Geçici 3. maddesi ile de Türk Telekomünikasyon A.Ş., 233 sayılı
KHK’nin ekindeki “B-Kamu İktisadi Kuruluşları (KİK)” bölümünde yer alan kuruluşlar
listesinden çıkarılmıştır.
Bu düzenlemeler
birlikte değerlendirildiğinde,
telekomünikasyon şebekeleri üzerinden sunulan ulusal ve uluslararası ses
iletimini ihtiva eden telefon hizmetlerini 31.12.2003 tarihine kadar
“tekel” olarak yürütmekle görevli kılınan ve çoğunluk hisseleri kamuya ait
bulunan Türk Telekom’un, tekel kapsamında kamu hizmeti yürüten, ancak
kuruluş yasasındaki son düzenlemeler ile kendine özgü statüye sahip olan ve
sermayesindeki kamu payı %50’nin altına düşünceye kadar kamu kuruluşu
niteliğini taşıyan bir kuruluş olduğu tartışmasızdır.
Özelleştirme
kapsamında bulunan Türk Telekomünikasyon A.Ş.’deki tamamı Hazineye ait
bulunan hisselerden % 55’i, Bakanlar Kurulu’nun 25.7.2005 tarih ve
2005/9146 sayılı “Türk Telekomünikasyon Anonim Şirketi (Türk Telekom)’nin %
55 Oranındaki Hissesinin Blok Olarak Satışına İlişkin Nihai Devir
İşlemlerine Dair Kararın Yürürlüğe Konulması Hakkında Karar”ı uyarınca, 14.11.2005
tarihli Hisse Satış Sözleşmesi ile (6.550.000.000 USD. bedelle) O. Telekomünikasyon
A.Ş.’ne satılmıştır.
Bu sürece paralel
olarak Türk Telekom personelinin durumu incelendiğinde:
Türk
Telekom A.Ş., 4502 sayılı Yasa’nın 29.1.2000 tarih ve 23948 sayılı Resmi
Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe girdiği dikkate alındığında, 29.1.2000 tarihi
itibariyle 233 sayılı KHK kapsamı
dışında kalmış ve anılan KHK eki cetvellerden çıkarılmış olması nedeniyle,
Uyuşmazlık Mahkemesi Genel Kurulu’nun
22.1.1996 gün ve E:1995/1, K:1996/1 sayılı ve özelleştirme
kapsamında bulunan kamu iktisadi teşebbüslerinde
sözleşmeli veya kapsam dışı statüde çalışan personelin kurumları ile olan
ilişkilerinden doğan anlaşmazlıkların çözüm yerinin idari yargı olduğu
yolundaki İlke Kararı kapsamı dışında değerlendirilmesi gerekmektedir.
Anılan
4502 sayılı Yasa’nın 13. maddesi ile 406 sayılı Yasa’ya eklenen Ek 22.
maddenin (a) bendinde, “a) Personelin statüsü: Telekomünikasyon
hizmetlerinin gerektirdiği asli ve sürekli görevler telekomünikasyon
alanında sekiz yıl tecrübeye sahip ve en az dört yıllık yüksek öğrenim
görmüş bir genel müdür ile kadro, unvan, derece ve sayıları Yönetim
Kurulunun önerisi ve Bakanlığın teklifi üzerine bu Kanunun yürürlüğe
girdiği tarihten itibaren yüzseksen gün içerisinde Bakanlar Kurulu Kararı
ile belirlenen kadrolarda istihdam edilen personel eliyle yürütülür. Bu
personel hakkında bu Kanunda öngörülen hükümler saklı kalmak üzere 399
sayılı Kanun Hükmünde Kararname hükümleri uygulanır. Bunların dışında kalan
personel iş mevzuatı uyarınca istihdam edilir. İş mevzuatına göre istihdam
edilenlere ilişkin kayıt ve şartlar Yönetim Kurulu tarafından tayin olunur”
hükmüne yer verilmiş; bu bent hükmü, 4673 ve 5189 sayılı Yasalarla yapılan
değişiklikler sonucunda; “a) Personelin statüsü: (Ek ibare:
12.5.2001-4673/6. md.) Türk Telekomdaki kamu payı %50’nin altına düşünceye
kadar, Türk Telekom Yönetim Kurulu üyeliklerine atanacaklarda Devlet memurluğuna
atanabilme genel şartlarına sahip olma ve en az dört yıllık yüksek öğrenim
görme şartları aranır. (Mülga ikinci ve üçüncü cümle: 16.6.2004-5189/12
md.) Bunların dışında kalan personel iş mevzuatı uyarınca istihdam edilir.
İş mevzuatına göre istihdam edilenlere ilişkin kayıt ve şartlar Yönetim
Kurulu tarafından tayin olunur” hükmünü almış; aynı maddenin (b) bendinin
ikinci paragrafında da iş mevzuatına tabi olan Türk Telekom çalışanlarının
aylık ücretlerinin kendilerini atamaya yetkili olan Yönetim Kurulu
tarafından tespit olunacağı kurala bağlanmıştır.
406
sayılı Yasa’nın anılan Ek 22.maddesi uyarınca, Türk Telekom A.Ş. Genel
Müdürlüğü’ne ait asli ve sürekli kadrolar belirlenerek 4.4.2000 tarih ve
24010 (Mükerrer) sayılı R.G. de yayımlanan 31.3.2000 tarih ve 2000/331
sayılı Bakanlar Kurulu Kararı ekinde yer alan listede: merkez teşkilatı
için 100 ve taşra teşkilatı için 100 (6 Bölge Müdürü, 12 Bölge Müdür
Yardımcısı ve 82 İl Telekom Müdürü) kadro ihdas edilmiş; öte yandan, aynı
Yasa maddesinin verdiği yetkiye dayanılarak hazırlanan “Türk
Telekomünikasyon A.Ş. Kapsam Dışı Personel Yönetmeliği” adı altındaki düzenleme,
Yönetim Kurulunun 31.8.2000 tarih ve 407 sayılı kararıyla kabul edilmek
suretiyle yürürlüğe konulmuştur.
Kanunla,
Kurumda görev yapan personelden asli ve sürekli görev yapacak olanları
kadro unvanı itibariyle belirlemek konusunda Bakanlar Kurulu'na yetki
verildiği açıktır. Bu yetki 4502 sayılı Kanun’un yürürlüğe girdiği
29.1.2000 tarihi ile 5189 sayılı Kanun’un yürürlüğe girdiği 2.7.2004
tarihleri arasında geçerli olmuştur.
Anayasa’nın
128. maddesinde, “Devletin, kamu iktisadî teşebbüsleri ve diğer kamu
tüzelkişilerinin genel idare esaslarına göre yürütmekle yükümlü oldukları
kamu hizmetlerinin gerektirdiği aslî ve sürekli görevler, memurlar ve diğer
kamu görevlileri eliyle görülür” denilmiştir.
406
sayılı Yasa’nın Ek 29. maddesinin 3.7.2005 tarih ve 5398 sayılı Kanun’la
değişik birinci fıkrasında, “Türk Telekom hisselerinin devri sonucu kamu
payının yüzde ellinin altına düşmesi durumunda; Türk Telekomda ek 22 nci
maddenin (a) bendinin bu Kanunla yürürlükten kaldırılan hükümleri uyarınca
belirlenen asli ve sürekli görevlerde çalışmakta olanlar ile 22.1.1990
tarihli ve 399 sayılı Kanun Hükmünde Kararnameye tabi olarak kadrolu veya
sözleşmeli personel statüsünde çalışanlar ve kapsam dışı personel, kamu
görevlerinden yüzseksen gün aylıksız izinli sayılır. Bu personel belirtilen
süre içinde Türk Telekomda çalışmaya devam eder ve hisse devir tarihinden
nakli için Devlet Personel Başkanlığına bildirildikleri tarihe kadarki
aylık ücret, harcırah, sağlık giderleri, cenaze giderleri ve ölüm yardımı
ile diğer mali ve özlük hakları Türk Telekom tarafından karşılanır…” denilerek,
yasakoyucu tarafından Türk Telekom’da 22.1.1990 tarihli ve 399 sayılı Kanun
Hükmünde Kararnameye tabi olarak sözleşmeli personel statüsünde çalışanlar
ile kapsam dışı personel, kamu personeli sayılmıştır.
Olayda, davalının hisse devir (14.11.2005) tarihinde
teknisyen statüsünde çalışmakta iken, 406 sayılı Yasa'nın Ek-29. maddesi
ile 4046 sayılı Yasa'nın 22. maddesine göre adı Devlet Personel
Başkanlığı’na bildirilen ve sonrasında başka bir kamu kurumu emrine atanan
davacı tarafından, maaş nakil ilmühaberinin iptali ile almaktan mahrum
kaldığı ek ödenekler nedeni ile uğradığı zararın tazmini istemiyle Aksaray
İdare Mahkemesi’nde dava açıldığı; davalı vekilinin görev itirazı üzerine
Aksaray İdare Mahkemesi’nin 20.12.2013 gün ve 2013/833 Esas sayılı kararı
ile davalının yargı yolu itirazının reddine karar verdiği; davalı vekilinin
istemi üzerine Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı tarafından olumlu görev
uyuşmazlığı çıkartılması kararı ile dosyanın Mahkememize gönderildiği
anlaşılmıştır.
2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu’nun “İdari
Dava Türleri ve İdari Yargı Yetkisinin Sınırı” başlıklı 2. maddesinin
değişik 1 numaralı bendinde:
“a) (Değişik : 8.6.2000-4577/5 md.) İdari işlemler
hakkında yetki, şekil, sebep, konu ve maksat yönlerinden biri ile hukuka
aykırı olduklarından dolayı iptalleri için menfaatleri ihlal edilenler
tarafından açılan iptal davaları,
b) İdari
eylem ve işlemlerden dolayı kişisel hakları doğrudan muhtel olanlar
tarafından açılan tam yargı davaları,
c)
(Değişik: 18.12.1999-4492/6 md.) Tahkim yolu öngörülen imtiyaz şartlaşma ve
sözleşmelerinden doğan uyuşmazlıklar hariç, kamu hizmetlerinden birinin
yürütülmesi için yapılan her türlü idari sözleşmelerden dolayı taraflar
arasında çıkan uyuşmazlıklara ilişkin davalar” idari dava türleri olarak
sayılmış olup; kural olarak, idari yargıda ancak Devlete ve kamu tüzel
kişilerine karşı açılan davalara bakılabilir.
Buna
göre, iptali istenilen işlemin tesis edildiği ve davanın açıldığı tarihte
davalı mevkiinde kamu kuruluşu niteliği taşımayan Türk Telekomünikasyon
A.Ş.'nin olması karşısında, idari yargı yetkisi kapsamında açılmış bir
idari dava bulunduğundan söz etmek olanaksız olduğundan, uyuşmazlığın, özel
hukuk hükümlerine göre görüm ve çözümünde adli yargı yerinin görevli olduğu
sonucuna varılmıştır.
Açıklanan
nedenlerle, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı’nın başvurusunun kabulü ile
davalı Türk Telekom A.Ş. vekilinin görev itirazının Aksaray İdare
Mahkemesi’nce reddine ilişkin kararın kaldırılması gerekmiştir.
SONUÇ :
Davanın çözümünde ADLİ YARGININ görevli olduğuna, bu nedenle Yargıtay
Cumhuriyet Başsavcısı’nın BAŞVURUSUNUN KABULÜ ile davalı Türk Telekom
A.Ş.vekilinin görev itirazının reddine ilişkin Aksaray İdare Mahkemesi’nin
20.12.2013 gün ve 2013/833 Esas sayılı KARARININ KALDIRILMASINA, 2.6.2014
gününde OY BİRLİĞİ İLE KESİN OLARAK karar verildi.
——
• ——
Uyuşmazlık Mahkemesi
Başkanlığından:
21-ESAS NO : 2014/613
KARAR NO : 2014/663
KARAR TR : 02.06.2014
(Hukuk Bölümü)
ÖZET :
Denizli Asker Hastanesinde sivil memur (hemşire) olarak çalışmakta olan davacının,
Denizli Asker Hastanesinin kapatılmasını müteakip Isparta Asker
Hastanesi’ne atanması üzerine, söz konusu atama işleminin iptali istemiyle
açtığı davanın, ASKERİ YÜKSEK İDARE MAHKEMESİNDE çözümlenmesi gerektiği hk.
K A R A R
Davacı : Z.S.
Davalı : Milli Savunma Bakanlığı
Vekili :
Av. Y.Ç.
O L A Y : Davacı dava
dilekçesinde özetle; Denizli Asker Hastanesinde hemşire olarak görev
yapmakta iken, Asker Hastanesinin kapatılması sonucu kendisiyle birlikte
iki doktor ve dört hemşirenin kadrolu E-2 revirine dönüştürüldüğünü, bu
revire kapatılan Denizli Asker Hastanesinden iki doktor onüç hemşire, diğer
illerdeki Asker Hastanelerinden ise iki hemşire ataması yapılarak toplam
onyedi hemşireye çıkartıldığını, eşinin emekli Jandarma Astsubayı
olmasından dolayı Denizli ilinde yerleşik ikamete geçtiklerini, eşinin
kendi adına 04.01.2007 tarihinden bu yana Denizli Ticaret Odasına kayıtlı
Tekstil sektöründe ticari faaliyette bulunduğunu, buna rağmen kendisinin
Genel Kurmay Başkanlığının 3 Ekim 2013 tarihli yazısı ile kadro fazlası
olarak Isparta Askeri Hastanesine atandığını belirterek, Milli Savunma
Bakanlığı Atama Yönetmeliği’nin 11/5.maddesi uygulanmak suretiyle Isparta
Askeri Hastanesine yapılan atamasının iptaline karar verilmesi istemiyle
idari yargı yerinde dava açmıştır.
Davalı Milli Savunma Bakanlığı vekili süresi içerisinde
sunduğu cevap dilekçesinde özetle, görev itirazında bulunmuştur.
Denizli İdare Mahkemesi: 31.12.2013 gün ve E:2013/1036
sayı ile özetle; “...asker kişileri ilgilendiren ancak askeri hizmete
ilişkin bir idari işlem ve eylem olmadığı anlaşılan hemşire olarak görev
yapan davacı hakkında tesis edilen atama işlemi ile ilgili dava konusu
uyuşmazlığın idare mahkemesinin görevine giren uyuşmazlıklar arasında yer
alması nedeniyle anılan uyuşmazlığın görevli mahkeme olan mahkememizde
görülerek çözümlenmesi gerektiği açıktır.” demek suretiyle davalı Milli
Savunma Bakanlığı vekilinin görev itirazının reddine karar vermiştir.
Davalı Milli Savunma Bakanlığı
vekilinin olumlu görev uyuşmazlığı çıkartılması yolunda süresi içinde
verdiği dilekçe üzerine, dava dosyasının onaylı bir örneği Askeri Yüksek
İdare Mahkemesi Başsavcılığı'na gönderilmiştir.
Askeri Yüksek İdare
Mahkemesi Başsavcısı; “…Askeri Yüksek İdare Mahkemesinin görev alanı,
Anayasanın 157. maddesindeki düzenlemeye paralel olarak, 1602 sayılı AYİM
Kanununun 20. maddesinde, “Askeri Yüksek İdare Mahkemesi, Türk Milleti
adına; askeri olmayan makamlarca tesis edilmiş olsa bile, asker kişileri
ilgilendiren ve askeri hizmete ilişkin idari işlem ve eylemlerden doğan
uyuşmazlıkların ilk ve son derece mahkemesi olarak yargı denetimini ve
diğer kanunlarda gösterilen, görevleri yapar. Ancak, askerlik yükümlülüğünden
doğan uyuşmazlıklarda; ilgilinin asker kişi olması şartı aranmaz. Bu
Kanunun uygulanmasında asker kişiden maksat; Türk Silahlı Kuvvetlerinde
görevli bulunan veya hizmetten ayrılmış olan subay, askeri memur, astsubay,
askeri öğrenci, uzman jandarma, uzman erbaş, sözleşmeli erbaş ve er, erbaş
ve erler ile sivil memurlardır. ” şeklinde ve 21.maddesinde de; “20 nci
maddede belirtilen kişileri ilgilendiren ve askeri hizmete ilişkin idari
işlem ve eylemlerden dolayı; yetki, sebep, şekil, konu ve maksat yönlerinden
biri ile hukuka aykırı olduklarından bahisle menfaatleri ihlal edilenler
tarafından açılacak iptal davaları, aynı idari işlem ve eylemlerin
haklarını ihlal etmesi halinde açılacak tam yargı davaları, doğrudan doğruya
ve kesin olarak Askeri Yüksek İdare Mahkemesinde çözümlenir ve karara
bağlanır.” şeklinde düzenlendiğini ve dolayısıyla uyuşmazlığın
çözümünde AYİM’in görevli olduğunu belirtilerek,
2247 sayılı Yasa'nın 10., 12. ve 13. maddeleri uyarınca,olumlu görev
uyuşmazlığı çıkarılmasına ve dosyanın Uyuşmazlık Mahkemesine gönderilmesine
’’ karar vermiştir.
İNCELEME VE GEREKÇE :
Uyuşmazlık Mahkemesi Hukuk Bölümü’nün, Serdar
ÖZGÜLDÜR’ün Başkanlığında, Üyeler: Eyüp Sabri BAYDAR, Ali ÇOLAK, Nurdane
TOPUZ, Ertuğrul ARSLANOĞLU, Ayhan AKARSU ve Mehmet AKBULUT’un
katılımlarıyla yapılan 2.6.2014 günlü toplantısında:
l-İLK İNCELEME: Başvuru yazısı ve dava dosyası örneği
üzerinde 2247 sayılı Yasa'nın 27. maddesi gereğince yapılan incelemeye
göre, davalı Milli Savunma Bakanlığı vekilinin anılan Yasanın
10/2.maddesinde öngörülen yönteme uygun olarak yaptığı görev itirazının
reddedilmesi ve dahi 12/1.maddede belirtilen süre içinde başvuruda
bulunması üzerine Askeri Yüksek İdare Mahkemesi Başsavcısı'nca, davalı
Milli Savunma Bakanlığı açısından, 10.maddede öngörülen biçimde, olumlu
görev uyuşmazlığı çıkarıldığı anlaşılmaktadır.
II-ESASIN İNCELENMESİ: Raportör-Hakim Selim Şamil
KAYNAK’ın, davanın çözümünde askeri yüksek idare mahkemesinin görevli
olduğu yolundaki raporu ile dosyadaki belgeler okunduktan; ilgili
Başsavcılarca görevlendirilen Danıştay Savcısı Mehmet Ali GÜMÜŞ ile AYİM
Savcısı Hakan Ali TURGUT’un davada askeri yüksek idare mahkemesinin görevli
olduğu yolundaki sözlü ve yazılı açıklamaları da dinlendikten sonra GEREĞİ
GÖRÜŞÜLÜP DÜŞÜNÜLDÜ:
Dava,
Denizli Asker Hastanesinde sivil memur (hemşire) olarak çalışmakta olan
davacının, Denizli Asker Hastanesinin kapatılmasını müteakip 03.10.2013
tarihinde Isparta Asker Hastanesi’ne atanması üzerine, söz konusu atama
işleminin iptali istemiyle açılmıştır.
657 sayılı Devlet Memurları Kanunu’nun, “Memurların bir
kurumdan diğerine nakilleri” başlıklı 74.maddesinde; “ (Değişik: 30/5/1974
- KHK/12; Değiştirilerek kabul: 15/5/1975 - 1897/1 md.)
Memurların bu Kanuna tabi kurumlar arasında, kurumların
muvafakati ile kazanılmış hak dereceleri üzerinden veya 68 inci maddedeki
esaslar çerçevesinde derece yükselmesi suretiyle, bulundukları sınıftan
veya öğrenim durumları itibariyle girebilecekleri sınıftan, bir kadroya
nakilleri mümkündür. Kazanılmış hak derecelerinin altındaki derecelere
atanabilmeleri için ise atanacakları kadro derecesi ile kazanılmış hak
dereceleri arasındaki farkın 3 dereceden çok olmaması ve memurların isteği
de şarttır.
Aşağı dereceye atananların 68 inci maddede yazılı süre
kaydı aranmaksızın eski derecelerine tekrar atanmaları caizdir.
Kazanılmış hak derecelerinden aşağı derecelere
atananların aylık derece ve kademeleri genel hükümlere göre tespit
edilmekle beraber, atandıkları bu derecelerde geçirdikleri süreler (kesenek
ve karşılık farklarının kendileri tarafından her ay T.C. Emekli Sandığına
gönderilmesini kabul etmeleri şartıyla) emeklilik yönünden eski
derecelerinde değerlendirilir.
13/12/1960 tarihli ve 160 sayılı Kanunun 4 üncü maddesi
kapsamına giren kurumlarla bu Kanuna
tabi kurumlar arasındaki nakillerde de yukarıdaki hükümler uygulanır. Aynı
kanunun 4 üncü maddesi kapsamına giren kurumlarda çalışıp 657 sayılı
Kanuna tabi olmayan personelden, hizmete giriş dereceleri 36 ncı madde ile
tespit edilen giriş derecelerinin üzerinde olanların ilk ilerleme ve
yükselmeleri için kanuni bekleme sürelerine yukarıda yazılı dereceler
arasındaki sürelere tekabül eden süre kadar ilave edilir.” hükmüne yer
verilmiştir.
26.02.2010
gün, 27505 sayılı Resmi Gazetede yayımlanan Millî Savunma Bakanlığı, Genelkurmay Başkanlığı Ve Kuvvet
Komutanlıklarında Görevli Devlet Memurlarının Yer Değiştirme Suretiyle
Atanmalarına İlişkin Yönetmeliğin ‘’ Amaç ‘’ başlıklı 1.maddesinde; ‘’ (1)
Bu Yönetmeliğin amacı; Millî Savunma Bakanlığı, Genelkurmay Başkanlığı ve
Kuvvet Komutanlıklarının Karargâhları ile bağlı birlik, kurum ve
kuruluşlarında görevli Devlet memurlarının yer değiştirme suretiyle
atanmalarının usul ve esaslarını belirlemektir.’’ hükmü yer almakta olup,
Yer
Değiştirme Suretiyle Atamanın temel ilkelerini düzenleyen 5.maddesinde; ‘’
(1) Yer değiştirme suretiyle atamalarda esas alınacak temel ilkeler
şunlardır;
a) Bu Yönetmelik
kapsamındaki Devlet memurları için hizmet alanlarındaki görevin sürekliliği
esastır.
b) Yer
değiştirme sureti ile atamalarda, atanmak istenilen hizmet bölgesi ve
alanındaki kadro imkânları ile ayrılmak istenen yerdeki hizmet ihtiyacı
öncelikle dikkate alınır.
c)
Kurumun hizmet ihtiyacı nedeniyle hizmet bölgelerindeki zorunlu çalışma
sürelerine bakılmaksızın belirli bir süre görev yapmak üzere sürekli
görevle atama yapılabilir.
ç)
Hizmet ihtiyacı nedeniyle yapılacak atamalarda, görevin özelliğine göre
hizmet bölgeleri ve alanları arasında memurların adil ve dengeli
dağılımının sağlanması esastır.
d) Atama
isteklerinin değerlendirilmesinde birlik komutanı veya kurum amirlerinin
görüşleri de dikkate alınır.
e)
Atanacak memurun asaletinin onaylanmış olması gerekir. ‘’ hükümleri yer
almakta olup, davacının ataması da, görev yaptığı birliğin lağvedilmesi
sonucu, Kadro Kapatılması nedeniyle, Yer Değiştirme Suretiyle yapılmış bulunmaktadır.
Öte
yandan; Anayasa’nın 157. maddesinde,Askeri Yüksek İdare Mahkemesi’nin
askeri olmayan makamlarca tesis edilmiş olsa bile, asker kişileri
ilgilendiren ve askeri hizmete ilişkin idari işlem ve eylemlerden doğan
uyuşmazlıkların yargı denetimini yapan ilk ve son derece mahkemesi olduğu;
ancak askerlik yükümlülüğünden doğan uyuşmazlıklarda ilgilinin asker kişi
olması şartının aranmayacağı belirtilmiş; 20.7.1972 tarih ve 1602 sayılı
Yasa’nın 25.12.1981 tarih ve 2568 sayılı Yasa ile değişik 20. maddesinde de
aynı hüküm yer almıştır.
Askeri
Yüksek İdare Mahkemesi’nin bir davaya bakabilmesi için dava konusu idari
işlemin “asker kişiyi ilgilendirmesi” ve “askeri hizmete ilişkin bulunması”
koşullarının birlikte gerçekleşmesi gerekmektedir.
1602
sayılı Yasa’nın değişik 20. maddesinde, Türk Silahlı Kuvvetlerinde görevli
bulunan veya hizmetten ayrılmış olan, subay, askeri memur, astsubay, askeri
öğrenci uzman çavuş, uzman jandarma çavuş, erbaş ve erler ile sivil
memurlar asker kişi sayılmaktadır.
Anılan
Yasa’nın değişik 21. maddesinin birinci fıkrasında “20 nci maddede
belirtilen kişileri ilgilendiren ve askeri hizmete ilişkin idari işlem ve
eylemlerden dolayı; yetki, sebep, şekil, konu ve maksat yönlerinden biri
ile hukuka aykırı olduklarından bahisle menfaatleri ihlâl edilenler
tarafından açılacak iptal davaları, aynı idari işlem ve eylemlerin
haklarını ihlal etmesi halinde açılacak tam yargı davaları, doğrudan
doğruya ve kesin olarak Askeri Yüksek İdare Mahkemesinde çözümlenir ve
karara bağlanır.” denilmiştir.
Bu
bağlamda, davacının 1602 sayılı Yasa’nın 20. maddesinde belirtilen asker
kişi sayılanlardan olan sivil memur olması karşısında dava konusu işlemin
asker kişiyi ilgilendirdiği tartışmasızdır.
Dava
konusu işlemin askeri hizmete ilişkin olup olmadığına gelince:
İdari
işlemin, görevli yargı yerinin tespiti yönünden “askeri hizmete ilişkin”
olup olmadığının saptanabilmesi için işlemin konusuna bakılması
gerekmektedir. Eğer idari işlem askeri gereklere, askeri usul ve yönteme ve
askeri hizmete göre tesis edilmiş ise, bu işlemin askeri hizmete ilişkin
olduğu kabul edilmelidir. Daha açık bir ifadeyle, askeri hizmete ilişkin
idari işlemler; idarenin bir asker kişinin askeri yeterlik ve
yeteneklerinin, tutum ve davranışlarının, askeri geçmişinin, asker kişi
olmaktan kaynaklanan hak ve ödevlerinin; askerlik hizmetinin amacı, askeri
görev yerlerinin özellikleri, askeri kural ve gerekler göz önünde tutularak
değerlendirilmesi sonucunda tesis edilen işlemlerdir. İşlem, askeri olmayan
bir makam tarafından tesis edilmiş olsa bile durum değişmemekte, menfaati
ihlal edilen asker kişinin açtığı davanın Askeri Yüksek İdare Mahkemesi’nde
görülmesi gerekmektedir.
Bu yasal
düzenlemeler ve kabuller ışığında olaya bakıldığında; davalı idare
tarafından tesis edilen ve TSK da görevli sivil memur statüsündeki
davacının bir askeri birlikten başka bir askeri birliğe,önceki teşkilat
kadrosunun lağvedilmesi nedeniyle yer değiştirme suretiyle atanması
şeklinde gerçekleşen idari işlemin, askeri görev yerlerinin özellikleri,
askeri kural ve gerekler göz önünde tutularak askeri hizmet gereklerine
göre vücut bulduğu anlaşıldığından; bu işlemin yargısal denetimi sırasında
da anılan hususların dikkate alınması gerekliliği karşısında, davacı hakkında
tesis edilen idari işlemin askeri hizmete ilişkin olduğunun kabulü
gerekmektedir.
Belirtilen
durumlara göre ve olayda Anayasa’nın 157. ve 1602 sayılı Yasa’nın 20.
maddelerinde öngörülen, idari işlemin asker kişi ilgilendirmesi ve askeri
hizmete ilişkin bulunması koşulları birlikte gerçekleştiğinden, davanın
görüm ve çözümü Askeri Yüksek İdare Mahkemesi’nin görevine girmektedir.
Açıklanan nedenlerle, AYİM Başsavcısı’nın
başvurusunun kabulü ile, davalı Milli Savunma Bakanlığı vekilinin görev
itirazının Denizli İdare Mahkemesi’nce reddine ilişkin kararın kaldırılması
gerekmiştir.
SONUÇ :
Davanın çözümünde ASKERİ YÜKSEK İDARE MAHKEMESİNİN görevli olduğuna, bu
nedenle AYİM Başsavcısı’nın BAŞVURUSUNUN KABULÜ ile, davalı Milli Savunma
Bakanlığı vekilinin GÖREV İTİRAZININ REDDİNE İLİŞKİN Denizli İdare
Mahkemesinin 31.12.2013 gün ve E:2013/1036 sayılı KARARININ KALDIRILMASINA,
2.6.2014 gününde OY BİRLİĞİ İLE KESİN OLARAK karar verildi.
——
• ——
Uyuşmazlık Mahkemesi
Başkanlığından:
22-ESAS NO : 2014/619
KARAR NO : 2014/669
KARAR TR : 02.06.2014
(Hukuk Bölümü)
ÖZET :
Davalı Şirkette çalışırken Kurumun özelleştirilmesi nedeniyle başka kuruma
nakledilen davacının, maaş nakil bildiriminin ilgili mevzuata uygun
düzenlenmemesi nedeniyle uğradığı parasal kaybın giderilmesi istemiyle
açtığı davanın, ADLİ YARGI YERİNDE çözümlenmesi gerektiği hk.
K A R A R
Davacı :
A.D.
Vekili :
Av. A.K.
Davalı
: Türk Telekom Anonim Şirketi Genel Müdürlüğü
Vekili :
Av. M.F.G.
O LAY : Davacı, davalı Kuruluşta görev yapmakta
iken kurumun özelleştirilmesi nedeniyle, 4046 sayılı Yasa uyarınca
20.9.2010 tarihinde Karadeniz Teknik Üniversitesi Rektörlüğü emrine atanmıştır.
Davacı
vekili, müvekkilinin, davalı Kuruluşa başvurarak, davalının maaş nakil
bildirimini düzenlerken, en son aldığı maaş tutarının nazara almadığını;
ayrıca, ilişik kesme tarihine kadar geçen dönemde devlet memurlarına
yapılan zamların, 2006 yılında verilen %2.32 enflasyon fark tutarının, (40+40)
olarak nitelendirilen denge tazminatının ve yılda verilen 4 maaş
tutarındaki ikramiyenin maaşının oluşmasında dikkate alınmadığını ifade
ederek, belirtilen malî kalemlerin dikkate alınarak maaş nakil bildiriminin
yeniden düzenlenmesini talep ettiğini; davalının yasal cevap süresinde
cevap vermeyerek davacının istemini zımnen reddettiğini ifade ederek; Türk
Telekom Anonim Şirketi Genel Müdürlüğünün zımnî red işleminin iptaline,
21.08.2010 tarihinden geçerli olmak üzere eksik ve yanlış hesaplanan maaş
nakil bildiriminin düzeltilmesine ve aradaki farkın yasal faizi ile
birlikte müvekkiline ödenmesine karar verilmesi istemiyle 24.1.2011
tarihinde idari yargı yerinde dava açmıştır.
Davalı
vekilince birinci savunma dilekçesinde, davanın adli yargının görev alanına
girdiği öne sürülerek görev itirazında bulunulmuştur.
Trabzon
İdare Mahkemesi;14.4.2011 gün, E:2011/152, K:2011/472 sayıl ile; Bakanlar
Kurulu'nun 25.7.2005 tarih ve 2005/9146 sayılı "Türk Telekomünikasyon
Anonim Şirketi'nin %55 Oranındaki Hissesinin Blok Olarak Satışına ilişkin
Nihai Devir İşlemlerine Dair Kararın Yürürlüğe Konulması Hakkında
Kararı" uyarınca 14.11.2005 tarihli Hisse Satış Sözleşmesi ile O.
Telekomünikasyon A.Ş.’ye satılmış olduğunun görülmesi karşısında; bu
tarihten sonra tesis edilen işlemlerden doğan uyuşmazlıkların görüm ve
çözümünün idari yargı mercilerinin görev alanına girmediği gerekçesiyle,
davayı görev yönünden reddetmiş; bu karar davacı tarafından temyiz
edilmiştir.
Danıştay
5. Dairesi: 14.12.2011 gün ve E:2011/5168, K:2011/7472 sayı ile, imtiyaz
sözleşmesi ile bir kamu hizmetinin yürütmekle görevli ve yetkili kılınması
nedeniyle, diğer özel hukuk tüzel kişilerinden farklı olarak kimi kamusal
ayrıcalıklara ve yükümlülüklere tabi olan, 406 sayılı Yasa hükümleri ile,
kamu kurumlarına nakil hakkı bulunan personeli ilgili olarak bazı kamusal
görevler yüklenen davalı şirketin, belirtilen görevleri kapsamında tesis
ettiği işlemlerin idari işlem niteliğinde olduğu ve bu işlemlerden kaynaklanan
uyuşmazlıkların idari yargının görevinde bulunduğu sonucuna varıldığı ve
aksi yöndeki kararda isabet görülmediği gerekçesiyle davacının temyiz
isteminin kabulüyle Trabzon İdare Mahkemesince verilen kararın bozulmasına
karar vermiştir.
TRABZON
İDARE MAHKEMESİ:3.5.2012 gün ve E:2012/585 sayı ile, 406 sayılı Yasa'nın
değişik 1.maddesinin 7.fıkrasında "Türk Telekom, bu kanun ve özel
kanun hükümlerine tabi bir anonim şirkettir. Bu kanun hükümleri saklı
kalmak üzere kamu iktisadi teşebbüsleri de dahil, sermayesinin yarısından
fazlası kamuya ait olan kamu kurum, kuruluş ve ortaklıklarına uygulanarak
mevzuat Türk Telekom'a uygulanmaz'' hükmüne yer verilerek Türk Telekom'a
özgü farklı bir statü oluşturulduğu; aynı Yasa'nın 4673 sayılı Yasa'yla
değişik Ek 22.maddesinin işlemin tesis tarihi itibariyle yürürlükte olan
şeklinde, personelin iş mevzuatı uyarınca istihdam edileceği, iş mevzuatına
göre istihdam edilenlere ilişkin kayıt ve şartların Yönetim kurulunca
belirleneceğinin hükme bağlandığı; diğer yandan anılan 406 sayılı Telgraf
ve Telefon Kanunu'nun değişik ek maddesinde davacının durumunda kurumunda
daha önce statü hukuku kapsamında çalışmakta iken iş hukuku kapsamında
çalışmaya devam edenlerin 4046 sayılı Yasa'nın 22.maddesi uyarınca başka
kamu kuramlarının kadrolarına nakledilmelerinin yöntem ve koşullarının düzenlendiği;
dava dosyasının incelenmesinden, Türk Telekom A.Ş.de kapsam dışı personel
statüsünde görev yapmakta iken 4046 sayılı Yasanın 22. maddesi kapsamında
Karadeniz Teknik Üniversitesi Rektörlüğü bünyesine atanan davacının, 4046
sayılı Yasanın 22.maddesi uyarınca ilişik kesme tarihine kadar geçen süre
içerisinde Devlet Memurlarına yapılan zamların ve %2,32 enflasyon farkı ile
Yüksek Planlama Kurulu kararı ile verilen denge tazminatının (40+40) ve yılda
4 defa verilen ikramiye tutarının bir maaşa ilave edilmesi istemiyle
19.10.2010 tarihinde yapılan başvurunun zımnen reddine ilişkin işlemin;
almakta olduğu ücretin kazanılmış hakkı olduğu, bu konuda emsal mahkeme
kararları bulunduğu iddia edilerek iptali ile 21.08.2010 tarihinden geçerli
olmak üzere eksik ve yanlış hesaplanan maaş nakil bildiriminin
düzeltilmesine ve aradaki farkın yasal faizi ile birlikte tarafına
ödenmesine karar verilmesi istemiyle bakılmakta olan davanın açıldığının
anlaşıldığı; bu durumda, davalı idare her ne kadar özel hukuk tüzel kişisi
statüsünde bulunuyor ise de, davacının Yönetim hukuku alanında idarelerin
tek yanlı işlemleri ile yine statü hukuku kapsamında kamu görevlisi olarak
bir başka kuruma naklen atanması sırasında düzenlenen ve davacının hukukunu
etkilediği açık olan 2006 yılında verilen enflasyon farkının ve yılda 4
maaş tutarında verilen ikramiyenin maaş nakil ilmühaberine yansıtılması
istemiyle yapılan başvurunun reddine ilişkin işlemin iptali istemi ile
açılan davanın görülmesi ve çözümlenmesinde idari yargı yerlerinin görevli
bulunduğu gerekçesiyle; davalı Türk Telekomünikasyon A.Ş'nin görevsizlik
itirazının reddine, uyuşmazlığı çözümlemeye Mahkemelerinin görevli
olduğuna, 2247 sayılı Uyuşmazlık Mahkemesinin Kuruluş ve İşleyişi Hakkında
Kanunun 12. maddesi uyarınca olumlu görev uyuşmazlığı çıkarılmak
istenildiği takdirde davalı idare tarafından Yargıtay Cumhuriyet
Başsavcılığı’na sunulmak üzere düzenlenecek iki örnek dilekçe ile bu
kararın tebliğinden itibaren 15 gün içinde Mahkemelerine başvurabileceği
hususunun davalı Türk Telekom A.Ş'ye tebliğine karar vermiştir.
Davalı
vekilince süresi içinde verilen dilekçe ile olumlu görev uyuşmazlığı
çıkarılması istemiyle başvuruda bulunulması üzerine dilekçe, dava dosyası
ile birlikte Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’na gönderilmiştir.
YARGITAY CUMHURİYET BAŞSAVCISI; Telekomünikasyon
şebekeleri üzerinden sunulan ulusal ve uluslararası ses iletimini ihtiva
eden telefon hizmetlerini 31.12.2003 tarihine kadar "tekel"
olarak yürütmekle görevli kılınan ve çoğunluk hisseleri kamuya ait bulunan
Türk Telekom'un, tekel kapsamında kamu hizmeti yürüten, ancak kuruluş
yasasındaki son düzenlemeler ile kendine özgü statüye sahip olan ve
sermayesindeki kamu payı %50' nin altına düşünceye kadar kamu kuruluşu
niteliğini taşıyan bir kuruluş olduğu; özelleştirme kapsamında bulunan Türk
Telekomünikasyon A.Ş.'deki tamamı Hazineye ait bulunan hisselerden %
55'inin, Bakanlar Kurulu'nun 25.7.2005 tarih ve 2005/9146 sayılı "Türk
Telekomünikasyon Anonim Şirketinin" % 55 oranındaki Hissesinin Blok
Olarak Satışına İlişkin Nihai Devir İşlemlerine Dair Kararın Yürürlüğe
Konulması Hakkında Karar"ı uyarınca, 14.11.2005 tarihli Hisse Satış
Sözleşmesi ile O. Telekomünikasyon A.Ş.'ne satıldığı; Anayasa'nın 128. maddesinde,
"Devletin, kamu iktisadi teşebbüsleri ve diğer kamu tüzel kişilerinin
genel idare esaslarına göre yürütmekle yükümlü oldukları kamu hizmetlerinin
gerektirdiği asli ve sürekli görevler, memurlar ve diğer kamu görevlileri
eliyle görülür" hükmünün yer aldığı; 406 sayılı Yasa'nın Ek 29.
maddesinin 3.7.2005 tarih ve 5398 sayılı Kanunla değişik birinci
fıkrasında, "Türk Telekom hisselerinin devri sonucu kamu payının yüzde
ellinin altına düşmesi durumunda; Türk Telekomda ek 22 nci maddenin (a) bendinin
bu Kanunla yürürlükten kaldırılan hükümleri uyarınca belirlenen asli ve
sürekli görevlerde çalışmakta olanlar ile 22.1.1990 tarihli ve 399 sayılı
Kanun Hükmünde Kararnameye tabi olarak kadrolu veya sözleşmeli personel
statüsünde çalışanlar ve kapsam dışı personel, kamu görevlerinden yüzseksen
gün aylıksız izinli sayılır. Bu personel belirtilen süre içinde Türk
Telekomda çalışmaya devam eder ve hisse devir tarihinden nakli için Devlet
Personel Başkanlığına bildirildikleri tarihe kadarki aylık ücret, harcırah,
sağlık giderleri, cenaze giderleri ve ölüm yardımı ile diğer mali ve özlük
hakları Türk Telekom tarafından karşılanır..." hükmünün yer aldığı; bu
duruma göre, davalı Türk Telekom hisselerinin devrinin fiilen gerçekleştiği
tarihten sonra davacı ile davalı şirket arasındaki uyuşmazlığın, 01/01/2006
tarihinden itibaren yeni nakil belgesi düzenleninceye kadar geçen süre
içinde tahakkuk eden zam ve tazminatlar ile maaş nakil ilmühaberinin
düzenlendiği 21.8.2011 tarihinden itibaren ödenmesi gerektiği halde ödenmeyen
eksik ücretlerinin yasal faizi ile ödenmesi ve davalının redde ilişkin
işleminin iptali talebinden kaynaklandığı; öte yandan, 2577 sayılı İdari
Yargılama Usulü Kanunu'nun "İdari Dava Türleri ve İdari Yargı
Yetkisinin Sınırı" başlıklı 2. maddesinin değişik 1 numaralı bendinde:
/ "a) (Değişik: 8.6.2000-4577/5md) idari işlemler hakkında yetki,
şekil, sebep, konu ve maksat yönlerinden biri ile hukuka aykırı
olduklarından dolayı iptalleri için menfaatleri ihlal edilenler tarafından
açılan iptal davaları, / İdari eylem ve işlemlerden dolayı kişisel haklan
doğrudan muhtel olanlar tarafından açılan tam yargı davaları, /
(Değişik:18.12.1999-4492/6 md.) Tahkim yolu öngörülen imtiyaz şartlaşma ve
sözleşmelerinden doğan uyuşmazlıklar hariç, kamu hizmetlerinden birinin
yürütülmesi için yapılan her türlü idari sözleşmelerden dolayı taraflar
arasında çıkan uyuşmazlıklara ilişkin davalar." idari dava türleri
olarak sayılmış olup; kural olarak, idari yargıda ancak Devlete ve kamu
tüzel kişilerine karşı açılan davalara bakılabileceği; dolayısıyla, davanın
açıldığı tarihte davalı mevkiinde kamu kuruluşu niteliği taşımayan Türk
Telekomünikasyon A.Ş.'nin olması karşısında, ortada idari yargı yetkisi
kapsamında açılmış bir idari dava bulunduğundan söz etmenin olanaksız olduğu;
belirtilen tüm bu hususlara göre, daha önce davalı şirkette görev yapmış
olan davacı ile özelleştirilen kuruluş arasındaki uyuşmazlık konusu
davanın, özel hukuk hükümlerine göre görüm ve çözümünde adli yargı yerinin
görevli bulunduğu gerekçesiyle; 2247 sayılı Kanun'un 10. ve 13. maddeleri
gereğince, olumlu görev uyuşmazlığı çıkarılmasına, dosyanın Uyuşmazlık
Mahkemesi Başkanlığına gönderilmesine karar vermiştir.
İNCELEME VE GEREKÇE: Uyuşmazlık Mahkemesi Hukuk
Bölümü’nün, Serdar ÖZGÜLDÜR’ün Başkanlığında, Üyeler: Eyüp Sabri BAYDAR, Ali
ÇOLAK, Nurdane TOPUZ, Ertuğrul
ARSLANOĞLU, Ayhan AKARSU ve Mehmet AKBULUT’un katılımlarıyla yapılan
2.6.2014 günlü toplantısında;
l-İLK İNCELEME: Dosya örneği üzerinde 2247 sayılı
Yasa’nın 27. maddesi uyarınca yapılan incelemeye göre; davalı vekilinin
anılan Yasanın 10/2 maddesinde öngörülen yönteme uygun olarak yaptığı görev
itirazının reddedilmesi ve 12/1. maddede belirtilen süre içinde başvuruda
bulunması üzerine Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı’nca, 10. maddede öngörülen
biçimde olumlu görev uyuşmazlığı çıkarıldığı anlaşılmaktadır. Usule ilişkin
herhangi bir noksanlık bulunmadığından, görev uyuşmazlığının esasının
incelenmesine oybirliği ile karar verildi.
II-ESASIN
İNCELENMESİ: Raportör-Hakim Taşkın ÇELİK’in, davanın çözümünde adli
yargının görevli olduğu yolundaki raporu ile dosyadaki belgeler okunduktan;
ilgili Başsavcılarca görevlendirilen Yargıtay Cumhuriyet Savcısı Mehmet
BAYHAN ile Danıştay Savcısı Mehmet Ali GÜMÜŞ’ün davada adli yargının
görevli olduğu yolundaki sözlü açıklamaları da dinlendikten sonra GEREĞİ
GÖRÜŞÜLÜP DÜŞÜNÜLDÜ:
Dava,
davalı şirkette görev yapmakta iken, 406 sayılı Yasa'nın Ek-29. maddesi ile
4046 sayılı Yasa'nın 22. maddesine göre adı Devlet Personel Başkanlığına
bildirilen, sonrasında Kamu Kurumu emrine atanan davacı tarafından; maaş
nakil ilmühaberinin düzeltilmesi istemiyle yaptığı başvurunun reddine
ilişkin işlemin iptali, yoksun kaldığı parasal haklarının faiziyle birlikte
ödenmesi istemiyle açılmıştır.
1953 tarih ve 6145 sayılı Yasa ile, Türkiye Cumhuriyeti
Posta, Telgraf ve Telefon İşletmesi kurulmuş; 1924 tarih ve 406 sayılı
Telgraf ve Telefon Kanunu’nun 10.6.1994 tarih ve 4000 sayılı Yasa’yla
değiştirilen 1. maddesi ile, posta ve telgraf tesis ve işletmesine ilişkin
hizmetler, Posta İşletmesi Genel Müdürlüğü’nce (P.İ), telekomünikasyon
hizmetleri ise, “Türk Telekomünikasyon Anonim Şirketi (Şirket)” tarafından
yürütülecek şekilde yeniden yapılandırılmıştır.
27.1.2000 tarih ve 4502 sayılı Yasa’nın 1. maddesi
ile, 406 sayılı Yasa’nın 1. maddesine eklenen dokuzuncu fıkrada, “Türk
Telekom, bu Kanun ve özel hukuk hükümlerine tabi bir anonim şirkettir. Kamu
İktisadi Teşebbüslerinin kuruluş, teşkilât ve faaliyetleri ile ilgili
mevzuat Türk Telekom’a uygulanmaz. Sadece, Türkiye Büyük Millet Meclisi denetimine
ilişkin 2.4.1987 tarihli ve 3346 sayılı Kanunun 9 uncu maddesi hükümleri
uygulanır” denilmiş; anılan fıkra hükmü, 12.5.2001 tarih ve 4673 sayılı
Yasa’nın 1. maddesi ile değiştirilmiş ve “Türk Telekom, bu Kanun ve özel
hukuk hükümlerine tabi bir anonim şirkettir. Bu Kanun hükümleri saklı
kalmak üzere, kamu iktisadi teşebbüsleri de dahil, sermayesinin yarısından
fazlası kamuya ait olan kamu kurum, kuruluş ve ortaklıklarına uygulanan
mevzuat Türk Telekom’a uygulanmaz. Sermayesinin yarısından fazlası kamuda
kaldığı sürece, Türkiye Büyük Millet Meclisi denetimine ilişkin 2.4.1987
tarihli ve 3346 sayılı Kanunun 9 uncu maddesi hükümleri uygulanır.
16.7.1965 tarihli ve 697 sayılı Kanun ile milli güvenlik ve kamu düzeniyle
sıkıyönetim ve seferberlik hallerinde telekomünikasyon hizmetlerinin
yürütülmesine ilişkin özel kanunların hükümleri saklıdır”; Ek 29.
maddesinin 3.7.2005 gün ve 5398 sayılı Kanun’un 14. maddesi ile değişik
birinci fıkrasında, “Türk Telekom hisselerinin devri sonucu kamu payının
yüzde ellinin altına düşmesi durumunda; Türk Telekomda ek 22 nci maddenin
(a) bendinin bu Kanunla yürürlükten kaldırılan hükümleri uyarınca
belirlenen aslî ve sürekli görevlerde çalışmakta olanlar ile 22.1.1990
tarihli ve 399 sayılı Kanun Hükmünde Kararnameye tâbi olarak kadrolu veya
sözleşmeli personel statüsünde çalışanlar ve kapsam dışı personel, kamu
görevlerinden yüzseksen gün aylıksız izinli sayılır…” denilmiştir.
Öte
yandan; 406 sayılı Yasa’nın 4502 sayılı Yasa ile değişik 2. maddesinin (c)
bendinin birinci alt bendinin birinci cümlesinde, “Türk Telekom;
telekomünikasyon şebekeleri üzerinden sunulan ulusal ve uluslararası ses
iletimini ihtiva eden telefon hizmetlerini, 31.12.2003 tarihine kadar bu
Kanun ve görev sözleşmesi çerçevesinde tekel olarak yürütür” denildikten
sonra, anılan (c) bendinin birinci alt bendine 12.5.2001 tarih ve 4673
sayılı Yasa ile eklenen üçüncü cümlede, “Ancak, Türk Telekom’daki kamu payı
%50’nin altına düştüğünde, Türk Telekom’un tüm tekel hakları 31.12.2003
tarihinden önce de olsa ortadan kalkmış olur” denilmiş; 4502 sayılı
Yasa’nın Geçici 3. maddesi ile de Türk Telekomünikasyon A.Ş., 233 sayılı
KHK’nin ekindeki “B-Kamu İktisadi Kuruluşları (KİK)” bölümünde yer alan kuruluşlar
listesinden çıkarılmıştır.
Bu
düzenlemeler birlikte değerlendirildiğinde, telekomünikasyon şebekeleri
üzerinden sunulan ulusal ve uluslararası ses iletimini ihtiva eden telefon
hizmetlerini 31.12.2003 tarihine kadar “tekel” olarak yürütmekle görevli
kılınan ve çoğunluk hisseleri kamuya ait bulunan Türk Telekom’un, tekel
kapsamında kamu hizmeti yürüten, ancak kuruluş yasasındaki son düzenlemeler
ile kendine özgü statüye sahip olan ve sermayesindeki kamu payı %50’nin
altına düşünceye kadar kamu kuruluşu niteliğini taşıyan bir kuruluş olduğu
tartışmasızdır.
Özelleştirme
kapsamında bulunan Türk Telekomünikasyon A.Ş.’deki tamamı Hazineye ait
bulunan hisselerden % 55’i, Bakanlar Kurulu’nun 25.7.2005 tarih ve
2005/9146 sayılı “Türk Telekomünikasyon Anonim Şirketi (Türk Telekom)’nin %
55 Oranındaki Hissesinin Blok Olarak Satışına İlişkin Nihai Devir
İşlemlerine Dair Kararın Yürürlüğe Konulması Hakkında Karar”ı uyarınca,
14.11.2005 tarihli Hisse Satış Sözleşmesi ile (6.550.000.000 USD. bedelle)
O. Telekomünikasyon A.Ş.’ne satılmıştır.
Bu
sürece paralel olarak Türk Telekom personelinin durumu incelendiğinde:
Türk
Telekom A.Ş., 4502 sayılı Yasa’nın 29.1.2000 tarih ve 23948 sayılı Resmi
Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe girdiği dikkate alındığında, 29.1.2000
tarihi itibariyle 233 sayılı KHK kapsamı
dışında kalmış ve anılan KHK eki cetvellerden çıkarılmış olması nedeniyle,
Uyuşmazlık Mahkemesi Genel Kurulu’nun
22.1.1996 gün ve E:1995/1, K:1996/1 sayılı ve özelleştirme
kapsamında bulunan kamu iktisadi teşebbüslerinde
sözleşmeli veya kapsam dışı statüde çalışan personelin kurumları ile olan
ilişkilerinden doğan anlaşmazlıkların çözüm yerinin idari yargı olduğu yolundaki
İlke Kararı kapsamı dışında değerlendirilmesi gerekmektedir.
Anılan
4502 sayılı Yasa’nın 13. maddesi ile 406 sayılı Yasa’ya eklenen Ek 22.
maddenin (a) bendinde, “a) Personelin statüsü: Telekomünikasyon
hizmetlerinin gerektirdiği asli ve sürekli görevler telekomünikasyon
alanında sekiz yıl tecrübeye sahip ve en az dört yıllık yüksek öğrenim
görmüş bir genel müdür ile kadro, unvan, derece ve sayıları Yönetim
Kurulunun önerisi ve Bakanlığın teklifi üzerine bu Kanunun yürürlüğe
girdiği tarihten itibaren yüzseksen gün içerisinde Bakanlar Kurulu Kararı
ile belirlenen kadrolarda istihdam edilen personel eliyle yürütülür. Bu
personel hakkında bu Kanunda öngörülen hükümler saklı kalmak üzere 399
sayılı Kanun Hükmünde Kararname hükümleri uygulanır. Bunların dışında kalan
personel iş mevzuatı uyarınca istihdam edilir. İş mevzuatına göre istihdam
edilenlere ilişkin kayıt ve şartlar Yönetim Kurulu tarafından tayin olunur”
hükmüne yer verilmiş; bu bent hükmü, 4673 ve 5189 sayılı Yasalarla yapılan
değişiklikler sonucunda; “a) Personelin statüsü: (Ek ibare:
12.5.2001-4673/6. md.) Türk Telekomdaki kamu payı %50’nin altına düşünceye
kadar, Türk Telekom Yönetim Kurulu üyeliklerine atanacaklarda Devlet memurluğuna
atanabilme genel şartlarına sahip olma ve en az dört yıllık yüksek öğrenim
görme şartları aranır. (Mülga ikinci ve üçüncü cümle: 16.6.2004-5189/12
md.) Bunların dışında kalan personel iş mevzuatı uyarınca istihdam edilir.
İş mevzuatına göre istihdam edilenlere ilişkin kayıt ve şartlar Yönetim
Kurulu tarafından tayin olunur” hükmünü almış; aynı maddenin (b) bendinin
ikinci paragrafında da iş mevzuatına tabi olan Türk Telekom çalışanlarının
aylık ücretlerinin kendilerini atamaya yetkili olan Yönetim Kurulu
tarafından tespit olunacağı kurala bağlanmıştır.
406
sayılı Yasa’nın anılan Ek 22. maddesi uyarınca, Türk Telekom A.Ş. Genel
Müdürlüğü’ne ait asli ve sürekli kadrolar belirlenerek 4.4.2000 tarih ve
24010 (Mükerrer) sayılı R.G. de yayımlanan 31.3.2000 tarih ve 2000/331
sayılı Bakanlar Kurulu Kararı ekinde yer alan listede: merkez teşkilatı
için 100 ve taşra teşkilatı için 100 (6 Bölge Müdürü, 12 Bölge Müdür
Yardımcısı ve 82 İl Telekom Müdürü) kadro ihdas edilmiş; öte yandan, aynı
Yasa maddesinin verdiği yetkiye dayanılarak hazırlanan “Türk
Telekomünikasyon A.Ş. Kapsam Dışı Personel Yönetmeliği” adı altındaki düzenleme,
Yönetim Kurulunun 31.8.2000 tarih ve 407 sayılı kararıyla kabul edilmek
suretiyle yürürlüğe konulmuştur.
Kanunla,
Kurumda görev yapan personelden asli ve sürekli görev yapacak olanları
kadro unvanı itibariyle belirlemek konusunda Bakanlar Kurulu'na yetki
verildiği açıktır. Bu yetki 4502 sayılı Kanun’un yürürlüğe girdiği
29.1.2000 tarihi ile 5189 sayılı Kanun’un yürürlüğe girdiği 2.7.2004
tarihleri arasında geçerli olmuştur.
Anayasa’nın
128. maddesinde, “Devletin, kamu iktisadî teşebbüsleri ve diğer kamu
tüzelkişilerinin genel idare esaslarına göre yürütmekle yükümlü oldukları
kamu hizmetlerinin gerektirdiği aslî ve sürekli görevler, memurlar ve diğer
kamu görevlileri eliyle görülür” denilmiştir.
406
sayılı Yasa’nın Ek 29. maddesinin 3.7.2005 tarih ve 5398 sayılı Kanun’la
değişik birinci fıkrasında, “Türk Telekom hisselerinin devri sonucu kamu
payının yüzde ellinin altına düşmesi durumunda; Türk Telekomda ek 22 nci
maddenin (a) bendinin bu Kanunla yürürlükten kaldırılan hükümleri uyarınca
belirlenen asli ve sürekli görevlerde çalışmakta olanlar ile 22.1.1990
tarihli ve 399 sayılı Kanun Hükmünde Kararnameye tabi olarak kadrolu veya
sözleşmeli personel statüsünde çalışanlar ve kapsam dışı personel, kamu
görevlerinden yüzseksen gün aylıksız izinli sayılır. Bu personel belirtilen
süre içinde Türk Telekomda çalışmaya devam eder ve hisse devir tarihinden
nakli için Devlet Personel Başkanlığına bildirildikleri tarihe kadarki
aylık ücret, harcırah, sağlık giderleri, cenaze giderleri ve ölüm yardımı
ile diğer mali ve özlük hakları Türk Telekom tarafından karşılanır…”
denilerek, yasakoyucu tarafından Türk Telekom’da 22.1.1990 tarihli ve 399 sayılı
Kanun Hükmünde Kararnameye tabi olarak sözleşmeli personel statüsünde
çalışanlar ile kapsam dışı personel, kamu personeli sayılmıştır.
Olayda, davalının hisse devir (14.11.2005)
tarihinde davalı Kurumda çalışmakta iken 406 sayılı Yasa'nın Ek-29. maddesi
ile 4046 sayılı Yasa'nın 22. maddesine göre adı Devlet Personel
Başkanlığına bildirilen ve sonrasında kamu kurumu emrine atanan davacı
tarafından; maaş nakil ilmühaberinin düzeltilmesi istemiyle yapılan
başvurusunun reddine ilişkin işlemin iptali ve yoksun kaldığı parasal
hakların ödenmesi istemiyle 24.1.2011 tarihinde dava açılmıştır.
2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu’nun “İdari Dava
Türleri ve İdari Yargı Yetkisinin Sınırı” başlıklı 2. maddesinin değişik 1
numaralı bendinde:
“a) (Değişik : 8.6.2000-4577/5 md.) İdari işlemler
hakkında yetki, şekil, sebep, konu ve maksat yönlerinden biri ile hukuka
aykırı olduklarından dolayı iptalleri için menfaatleri ihlal edilenler
tarafından açılan iptal davaları,
b) İdari
eylem ve işlemlerden dolayı kişisel hakları doğrudan muhtel olanlar
tarafından açılan tam yargı davaları,
c)
(Değişik: 18.12.1999-4492/6 md.) Tahkim yolu öngörülen imtiyaz şartlaşma ve
sözleşmelerinden doğan uyuşmazlıklar hariç, kamu hizmetlerinden birinin
yürütülmesi için yapılan her türlü idari sözleşmelerden dolayı taraflar
arasında çıkan uyuşmazlıklara ilişkin davalar” idari dava türleri olarak
sayılmış olup; kural olarak, idari yargıda ancak Devlete ve kamu tüzel
kişilerine karşı açılan davalara bakılabilir.
Buna
göre, iptali istenilen işlemin tesis edildiği tarihte davalı mevkiinde kamu
kuruluşu niteliği taşımayan Türk Telekomünikasyon A.Ş.'nin olması
karşısında, idari yargı yetkisi kapsamında açılmış bir idari dava bulunduğundan
sözetmek olanaksız olduğundan; uyuşmazlığın, özel hukuk hükümlerine göre
görüm ve çözümünde adli yargı yerinin görevli olduğu sonucuna varılmıştır.
Belirtilen
nedenlerle, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı’nın başvurusunun kabulü ile
Trabzon İdare Mahkemesinin Görevlilik Kararının kaldırılması gerekmiştir.
SONUÇ :
Davanın çözümünde ADLİ YARGININ görevli olduğuna, bu nedenle Yargıtay
Cumhuriyet Başsavcısı’nın BAŞVURUSUNUN KABULÜ ile Trabzon İdare
Mahkemesinin 3.5.2012 gün ve E:2012/585 sayılı GÖREVLİLİK KARARININ
KALDIRILMASINA, 2.6.2014 gününde OY BİRLİĞİ İLE KESİN OLARAK karar verildi.
——
• ——
Uyuşmazlık Mahkemesi
Başkanlığından:
23-ESAS NO : 2014/622
KARAR NO : 2014/671
KARAR TR : 02.06.2014
(Hukuk Bölümü)
ÖZET :
Davacıların murisinin hemzemin geçitte meydana gelen trafik kazasında
hayatını kaybetmesinden dolayı uğranılan manevi zararın yasal faiziyle
birlikte tazmini istemiyle açılan davanın, ADLİ YARGI YERİNDE çözümlenmesi
gerektiği hk.
K A R A R
Davacılar
: 1- G.Y., 2- S.Y., 3- S.Y., 4- E.Y., 5- G.G., 6- S.E.
Vekilleri
: Av. T.T.Ö.
Davalı :
T.C.D.D. Genel Müdürlüğü
Vekili : Av. S.Ç.
O L A Y : Davacılar vekili, dava dilekçesinde
özetle; 09.09.2008 tarihinde davalı kuruma ait Haydarpaşa-Kars seferini
yapan Doğu Ekspresi treninin, Sivas İli, Kangal İlçesi sınırlarında
hemzemin geçitten geçerken 34…….. plakalı araç ile çarpışması sonucu
meydana gelen trafik kazasında birden fazla kişinin hayatını kaybettiği,
çarpmanın etkisi ile yola savrulan aracın yaya olarak yolda yürümekte olan
davacıların annesi Y.Y.’a çarparak ölümüne neden olduğunu, kazanın meydana
gelmesinde davalı idarenin, trenin güvenli koşullarda sefer yapmasını
sağlamak için gereken önlemleri almadığını belirterek; fazlaya ilişkin
haklarını saklı tutarak, annelerinin vefatı nedeni ile her bir davacı için
20.000,00TL, toplam 120.000,00TL manevi tazminatın kaza tarihinden itibaren
işleyecek yasal faizi ile birlikte davalıdan tahsili istemiyle adli yargıda
dava açmıştır.
Davalı idare vekili, süresinde verdiği cevap
dileksinde özetle; idarelerin hizmet kusurundan kaynaklanan olaylar
sebebiyle açılan tüm davaların idari yargı yerinde görülmesi gerektiği
belirtilerek görev itirazında bulunmuştur.
ANKARA
11. ASLİYE HUKUK MAHKEMESİ: 22.01.2014 gün ve E.2013/437 sayılı kararı ile,
Karayolları Trafik Kanunu’nun 110. Maddesi uyarınca adli yargı görevli
olduğundan davalının yargı yolu itirazının reddine karar vermiştir.
Davalı
idare vekilinin idari yargı yararına olumlu görev uyuşmazlığı çıkartılması
yolunda süresi içinde verdiği dilekçesi üzerine, dosya örneği Danıştay
Başsavcılığına gönderilmiştir.
DANIŞTAY
BAŞSAVCISI: “…28.10.1984 tarih ve 18559 sayılı Resmi Gazete'de yayımlanan
Türkiye Cumhuriyeti Devlet Demiryolları İşletmesi Genel Müdürlüğü ( TCDD )
Ana Statüsü'nün "Amaç ve Kapsam" başlıklı 1. maddesi, "Bu
Ana Statünün amacı; 8.6.1984 tarih ve 233 sayılı Kamu İktisadi Teşebbüsleri
Hakkında Kanun Hükmünde Kararname hükümlerine tabi olarak ve söz konusu
Kanun Hükmünde Kararname çerçevesinde faaliyette bulunmak üzere Türkiye
Cumhuriyeti Devlet Demiryolları İşletmesi Genel Müdürlüğü adı altında
teşkil olunan Kamu İktisadi Kuruluşunun hukuki bünye, amaç ve faaliyet
konuları, organları ve teşkilat yapısı, müessese, bağlı ortaklık ve
iştirakleri ile bunlar arasındaki ilişkileri ile ilgili diğer hususları
düzenlemektir." hükmünü taşımakta;"Hukuki Bünye"başlıklı 3.
maddesinde, bu Ana Statü ile teşkil olunan TCDD İşletmesinin, sermayesinin
tamamı Devlete ait, tüzel kişiliğe sahip, faaliyetlerinde özerk ve
sorumluluğu sermayesiyle sınırlı bir "Kamu İktisadi Kuruluşu"
olduğuna ve 233 sayılı KHK ile bu Ana Statü hükümleri saklı kalmak üzere
özel hukuk hükümlerine tabi bulunduğuna işaret edilmekte; 4. maddesinde,
sayılan Kuruluş amaç ve faaliyet konularının tamamına yA.ının
"tekel" kapsamında işler olduğu belirtilmekte; kuruluşu, Yönetimi
ve denetimi konularında 233 sayılı KHK hükümlerine paralel düzenlemelere
yer verilmektedir.
Buna
göre, TCDD İşletmesinin, tekel kapsamında kamu hizmeti yürüten, tüzel
kişiliğe sahip bir kamu kurumu olduğu tartışmasızdır. 233 sayılı KHK ve Ana
Statü ile, özerk bir tarzda ve ekonomik gereklere uygun olarak kârlılık ve
verimlilik ilkeleri doğrultusunda yöN.ilmesi amacıyla, İşletmenin iktisadi
faaliyetleri bakımından özel hukuk hükümlerine tabi kılınmış olması, onun
kamu hizmeti yürütmesine ve kamu kurumu niteliğine engel teşkil
etmemektedir.
Uyuşmazlık
konusu olayda davacılar tarafından, davalı idarenin trenin güvenli
koşullarda sefer yapması için gerekli önlemleri almadığı, hemzemin geçidin
kullanıma müsait olmadığı gibi hemzemin geçitte trafiği düzenlemede kullanılan
bariyerin bulunmadığı ve demiryolu kenarında bulunan toprak hafriyatının
sürücünün görüş mesafesini kısaltması nedeniyle trenlerin söz konusu yerden
geçerken hızlarını düşürmeleri için gerekli uyarı levhasını koymaması
nedeniyle murislerinin ölümüne neden olan trafik kazasının meydana geldiği
dolayısıyla idarenin hizmet kusuru bulunduğu ileri sürülmektedir.
Bu
çerçevede,tazminatın konusunu oluşturan zararın kamu idaresine ait bir
motorlu aracın karayolu üzerinde işletilmesi sırasında meydana gelmiş
olması nedeniyle, görevli yargı yerinin belirlenebilmesi için konuya
ilişkin özel düzenleme içeren Karayolları Trafik Kanunu hükümlerinin gözden
geçirilmesi gerekmektedir.
2918
sayılı Yasanın 11.1.2011 tarihli ve 6099 sayılı Yasanın 14. maddesi ile
değişik "Görevli ve Yetkili Mahkeme" başlıklı 110. maddesinde
"İşleteni veya sahibi Devlet ve diğer kamu kuruluşları olan araçların
sebebiyet verdiği zararlara ilişkin olanları dâhil, bu Kanundan doğan
sorumluluk davaları, adli yargıda görülür. Zarar görenin kamu görevlisi
olması, bu fıkra hükmünün uygulanmasını önlemez. Hemzemin geçitte meydana
gelen tren-trafik kazalarında da bu Kanun hükümleri uygulanır. Motorlu araç
kazalarından dolayı hukuki sorumluluğa ilişkin davalar, sigortacının merkez
veya şubesinin veya sigorta sözleşmesini yapan acentenin bulunduğu yer
mahkemelerinden birinde açılabileceği gibi kazanın vuku bulduğu yer
mahkemesinde de açılabilir." kuralı yer almaktadır.
Anılan
yasa hükmünde, "bu kanundan doğan sorumluluk davaları" ifadesiyle
2918 sayılı Yasada yer alan hukuki sorumluluğa ilişkin kuralların
uygulanacağı davalarla sınırlı biçimde görevli yargı yerinin belirlendiği
vurgulanmaktadır.
Öte
yandan,Anayasa'nın 125. maddesinin son fıkrasında, idarenin kendi eylem ve
işlemlerinden doğan zararı ödemekle yükümlü olduğu kurala bağlanmış; 2577
sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu'nun 2/1 -b. maddesinde, idari eylem ve
işlemlerden dolayı hakları ihlal edilenler tarafından açılan tam yargı
davaları, idari dava türleri arasında sayılmıştır. Buna göre ve idare
personelinin dikkatsizlik ve tedbirsizliği sonucu oluşan kişisel kusura
değil de, zararın kamu hizmetinin yürütülmesi sırasında doğduğu nedeniyle
idarenin hizmet kusuruna dayanılmış olması karşısında, kamu hizmeti yürüten
TCDD İşletmesinin, bu hizmeti yürüttüğü sırada kişilere verdiği zararın tazmini
istemiyle açılan dava, olayda kamu hizmetinin yöntemine ve hukuka uygun
olarak yürütülüp yürütülmediğinin, hizmet kusuru veya başka nedenle
idarenin sorumluluğu bulunup bulunmadığının saptanmasını gerektirmektedir.
Bu hususların saptanması ise idare hukuku ilkelerine göre
yapılabileceğinden, 2577 sayılı Yasa'nın 2/1 -b maddesi kapsamında bulunan
uyuşmazlığa konu tam yargı davasının görüm ve çözümünde idari yargı
yerlerinin görevli olduğu…” gerekçesiyle 2247 sayılı Yasa’nın 10'uncu
maddesi uyarınca olumlu görev uyuşmazlığı çıkarılmasına ve dosyanın
Uyuşmazlık Mahkemesine gönderilmesine karar vermiştir.
İNCELEME VE GEREKÇE :
Uyuşmazlık Mahkemesi Hukuk Bölümü’nün, Serdar
ÖZGÜLDÜR’ün Başkanlığında, Üyeler: Eyüp Sabri BAYDAR, Ali ÇOLAK, Nurdane
TOPUZ, Ertuğrul ARSLANOĞLU, Ayhan Akarsu ve Mehmet AKBULUT’un katılımlarıyla
yapılan 02.06.2014 günlü toplantısında:
l-İLK İNCELEME:Başvuru yazısı ve dava dosyası örneği
üzerinde 2247 sayılı Yasa’nın 27. maddesi gereğince yapılan incelemeye
göre, davalı idare vekilinin anılan Yasanın 10/2 maddesinde öngörülen
yönteme uygun olarak yaptığı görev itirazının reddedilmesi ve 12/1. maddede
belirtilen süre içinde başvuruda bulunması üzerine Danıştay Başsavcısı’nca,
10. maddede öngörülen biçimde olumlu görev uyuşmazlığı çıkarıldığı
anlaşılmaktadır. Usule ilişkin herhangi bir noksanlık bulunmadığından görev
uyuşmazlığının esasının incelenmesine oy birliği ile karar verildi.
II-ESASIN İNCELENMESİ: Raportör-Hakim Filiz BUDAK’ın,
davanın çözümünde adli yargının görevli olduğu yolundaki raporu ile
dosyadaki belgeler okunduktan; ilgili Başsavcılarca görevlendirilen
Yargıtay Cumhuriyet Savcısı Mehmet BAYHAN ile Danıştay Savcısı Mehmet Ali
GÜMÜŞ’ün davada adli yargının görevli olduğu yolundaki sözlü açıklamaları
da dinlendikten sonra GEREĞİ GÖRÜŞÜLÜP DÜŞÜNÜLDÜ:
Dava,
davacıların murisinin hemzemin geçitte meydana gelen trafik kazasında
hayatını kaybetmesinden dolayı uğranılan manevi zararın yasal faiziyle
birlikte tazmini istemiyle açılmıştır
28.10.1984
tarih ve 18559 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan Türkiye Cumhuriyeti Devlet
Demiryolları İşletmesi Genel Müdürlüğü (TCDD) Ana Statüsü’nün “Amaç ve
Kapsam” başlıklı 1. maddesi, “Bu Ana Statünün amacı; 8.6.1984 tarih ve 233
sayılı Kamu İktisadi Teşebbüsleri Hakkında Kanun Hükmünde Kararname
hükümlerine tabi olarak ve söz konusu Kanun Hükmünde Kararname çerçevesinde
faaliyette bulunmak üzere Türkiye Cumhuriyeti Devlet Demiryolları İşletmesi
Genel Müdürlüğü adı altında teşkil olunan Kamu İktisadi Kuruluşunun hukuki
bünye, amaç ve faaliyet konuları, organları ve teşkilat yapısı, müessese,
bağlı ortaklık ve iştirakleri ile bunlar arasındaki ilişkileri ile ilgili
diğer hususları düzenlemektir.” hükmünü taşımakta; “Hukuki Bünye” başlıklı
3. maddesinde, bu Ana Statü ile teşkil olunan TCDD İşletmesinin,
sermayesinin tamamı Devlete ait, tüzel kişiliğe sahip, faaliyetlerinde
özerk ve sorumluluğu sermayesiyle sınırlı bir “Kamu İktisadi Kuruluşu”
olduğuna ve 233 sayılı KHK ile bu Ana Statü hükümleri saklı kalmak üzere
özel hukuk hükümlerine tabi bulunduğuna işaret edilmekte; 4. maddesinde,
sayılan Kuruluş amaç ve faaliyet konularının tamamına yA.ının “tekel”
kapsamında işler olduğu belirtilmekte; kuruluşu, Yönetimi ve denetimi
konularında 233 sayılı KHK hükümlerine paralel düzenlemelere yer
verilmektedir.
Buna
göre, TCDD İşletmesinin, tekel kapsamında kamu hizmeti yürüten, tüzel
kişiliğe sahip bir kamu kurumu olduğu tartışmasızdır. 233 sayılı KHK ve Ana
Statü ile, özerk bir tarzda ve ekonomik gereklere uygun olarak kârlılık ve
verimlilik ilkeleri doğrultusunda yöN.ilmesi amacıyla, İşletmenin iktisadi
faaliyetleri bakımından özel hukuk hükümlerine tabi kılınmış olması, onun
kamu hizmeti yürütmesine ve kamu kurumu niteliğine engel teşkil
etmemektedir.
Anayasa’nın
125. maddesinin son fıkrasında, idarenin kendi eylem ve işlemlerinden doğan
zararı ödemekle yükümlü olduğu kurala bağlanmış; 2577 sayılı İdari
Yargılama Usulü Kanunu'nun 2/1-b. maddesinde, idari eylem ve işlemlerden
dolayı hakları ihlal edilenler tarafından açılan tam yargı davaları, idari
dava türleri arasında sayılmıştır.
Buna
göre ve idare personelinin dikkatsizlik ve tedbirsizliği sonucu oluşan
kişisel kusura değil de, zararın kamu hizmetinin yürütülmesi sırasında
doğduğu nedeniyle idarenin hizmet kusuruna dayanılmış olması karşısında,
kamu hizmeti yürüten TCDD İşletmesinin, bu hizmeti yürüttüğü sırada
kişilere verdiği zararın tazmini istemiyle açılan davada, olayda kamu
hizmetinin yöntemine ve hukuka uygun olarak yürütülüp yürütülmediğinin,
hizmet kusuru veya başka nedenle idarenin sorumluluğu bulunup
bulunmadığının saptanmasını gerektirmektedir. Bu hususların saptanması ise
idare hukuku ilkelerine göre yapılabileceğinden, 2577 sayılı Yasa’nın 2/1-b
maddesi kapsamında bulunan tam yargı davasının görüm ve çözümünde idari
yargı yerlerinin görevli olduğu açıktır.
Ancak,
tüm bu yasal düzenlemelere karşın, 2918 sayılı Karayolları Trafik Kanununun
1.maddesinde, Kanunun amacının karayollarında can ve mal güvenliği yönünden
trafik düzenini sağlayacak ve trafik güvenliğini ilgilendiren tüm konularda
alınacak önlemleri belirlemek olduğu; “Kapsam” başlıklı 2. maddesinde, bu
Kanunun trafikle ilgili kuralları, şartları, hak ve yükümlülükleri bunların
uygulamasını ve denetlenmesini ilgili kuruluşları ve bunların görev, yetki
ve sorumluluk, çalışma usulleri ile diğer hükümleri kapsadığı ve bu kanunun
karayollarında uygulanacağı; 13. maddesinde, karayolunun yapımı, bakımı,
işletilmesi ile görevli ve sorumlu bütün kuruluşların karayolu yapısını, trafik
güvenliğini sağlayacak durumda bulundurmakla yükümlü olduğu belirtilmiştir.
Öte
yandan 2918 sayılı Yasanın 19.01.2011 günlü Resmi Gazetede yayımlanarak
yürürlüğe giren 6099 sayılı Yasanın 14. maddesiyle değişik 110. maddesinde
“İşleteni veya sahibi Devlet ve diğer kamu kuruluşları olan araçların
sebebiyet verdiği zararlara ilişkin olanları dahil, bu Kanundan doğan
sorumluluk davaları, adli yargıda görülür. Zarar görenin kamu görevlisi
olması, bu fıkra hükmünün uygulanmasını önlemez. Hemzemin geçitte meydana
gelen tren-trafik kazalarında da bu Kanun hükümleri uygulanır.
Motorlu
araç kazalarından dolayı hukuki sorumluluğa ilişkin davalar, sigortacının
merkez veya şubesinin veya sigorta sözleşmesini yapan acentenin bulunduğu
yer mahkemelerinden birinde açılabileceği gibi kazanın vuku bulduğu yer
mahkemesinde de açılabilir”; Geçici 21. maddesinde de “Bu Kanunun 110 uncu
maddesinin birinci fıkrasının göreve ilişkin hükmü, yürürlüğe girdiği
tarihten önce idari yargıda ve Askeri Yüksek İdare Mahkemesinde açılmış
bulunan davalara uygulanmaz” denilmiştir.
Dosya kapsamında yapılan incelenmede; 09.09.2008
tarihinde davalı kuruma ait Haydarpaşa-Kars seferini yapan Doğu Ekspresi
treninin 34 ABL 77 plakalı araç ile çarpışması sonucu çarpmanın etkisi ile
yola savrulan aracın, o esnada yolda yürümekte olan davacıların murisi
Yeter Yılmaz’a çarpmak suretiyle ölümüne neden olduğu, bilirkişi raporları
ve ifadeleri gerekçe gösterilerek davalı idarenin, trenin güvenli
koşullarda sefer yapmasını sağlamak için gereken önlemleri almadığı için
kazanın gerçekleştiği dolayısıyla idarenin hizmet kusuru bulunduğu iddiası
ile davanın açıldığı anlaşılmıştır.
2918
sayılı Kanunun 110 uncu maddesinin birinci fıkrasının iptali istemiyle
Bursa 3.Asliye Hukuk Mahkemesi ve Batman 2.Asliye Hukuk Mahkemesince
yapılan itiraz başvuruları üzerine konuyu inceleyen Anayasa Mahkemesi, şu
gerekçesi ile anılan kuralı Anayasaya aykırı görmemiş ve iptal istemini oy
birliğiyle reddetmiştir: “… Anayasa Mahkemesi’nin daha önceki kimi
kararlarında da belirtildiği üzere, tarihsel gelişime paralel olarak
Anayasa’da adli ve idari yargı ayırımına gidilmemiş ve idari
uyuşmazlıkların çözümünde idare ve vergi mahkemeleriyle Danıştay yetkili
kılınmıştır. Bu nedenle, genel olarak idare hukuku alanına giren konularda
idari yargı, özel hukuk alanına giren konularda adli yargı görevli olacaktır.
Bu durumda, idari yargının görev alanına giren bir uyuşmazlığın çözümünde
adli yargının görevlendirilmesi konusunda kanun koyucunun mutlak bir takdir
yetkisinin bulunduğunu söylemek olanaklı değildir. Ancak, idari yargının
denetimine bağlı olması gereken idari bir uyuşmazlığın çözümü, haklı neden
ve kamu yararının bulunması halinde kanun koyucu tarafından adli yargıya
bırakılabilir. İtiraz konusu kural, trafik kazasında zarar görenin asker
kişi ya da memur olmasına, aracın askeri hizmete ilişkin olmasına veya
olayın hemzemin geçitte meydana gelmesi durumlarına göre farklı yargı
kollarında görülmekte olan 2918 sayılı Kanun’dan kaynaklanan tüm sorumluluk
davalarının adli yargıda görüleceğini öngörmektedir. İtiraz konusu
düzenlemenin gerekçesinde de ifade edildiği gibi, askeri idari yargı, idari
yargı veya adli yargı kolları arasında uygulamada var olan yargı yolu
belirsizliği giderilerek söz konusu davalarla ilgili olarak yeknesak bir
usul belirlenmektedir. Aynı tür davaların aynı yargı yolunda çözümlenmesi
sağlanarak davaların görülmesi ve çözümlenmesinin hızlandırıldığı, bu
suretle kısa sürede sonuç alınmasının olanaklı kılındığı ve bunun söz
konusu davaların adli yargıda görüleceği yolunda getirilen düzenlemenin
kamu yararına yönelik olduğu anlaşılmaktadır. Öte yandan, 2918 sayılı
Kanun’da tanımlanan Karayolu şeridi üzerindeki araç trafiğinden kaynaklanan
sorumlulukların, özel hukuk alanına girdiği konusunda bir tartışma
bulunmamaktadır. İdare tarafından kamu gücünden kaynaklanan bir yetkinin
kullanılması söz konusu olmadığı gibi, aynı karayolu üzerinde aynı seyir
çizgisinde hareket eden, bu nedenle aynı tür risk üreten araçlar arasında
özel-kamu ayırımı yapılmasını gerektiren bir neden de yoktur. Açıklanan
nedenlerle, itiraz konusu kural Anayasa’nın 2.,125. ve 155. maddelerine
aykırı değildir. İtirazın reddi gerekir…” (Any. Mah.nin 26.12.2013 tarih ve
E.2013/68, K.2013/165 sayılı kararı; R.G. 27.3.2014, Sayı: 28954,
s.136-147.)
Anayasa’nın
158 inci maddesinin son fıkrasında “ Diğer mahkemelerle, Anayasa Mahkemesi
arasındaki görev uyuşmazlıklarında, Anayasa Mahkemesi’nin kararı esas
alınır.” denilmektedir. Anayasa Mahkemesi’nin yukarıda gerekçesine yer
verilen kararı, yasa koyucunun idari yargının görevine giren bir konuyu
adli yargının görevine verebileceğine, dolayısıyla 2918 sayılı Kanunun 110
uncu maddesinin birinci fıkrası ile öngörülen, bu Kanun’dan doğan tüm
sorumluluk davalarının adli yargıda görülmesi düzenlemesinin Anayasa’ya
aykırı bulunmadığına dair olup, esas itibariyle görev konusunda verilmiş bir
karardır ve Anayasa’nın 158 inci maddesi uyarınca, başta Mahkememiz olmak
üzere diğer yargı organları bakımından da uyulması zorunlu bir karar
mesabesindedir.
Bu
durumda, 2918 sayılı Yasanın 19.01.2011 tarihinde yürürlüğe giren 110.
maddesi ile Anayasa Mahkemesi’nin işaret edilen kararı gözetildiğinde,
bahsi geçen Kanun maddesinin karayollarında, can ve mal güvenliği yönünden
trafik düzeninin sağlanarak trafik güvenliğini ilgilendiren tüm konularda
alınacak önlemleri kapsadığı ve Kanunun, trafikle ilgili kuralları,
şartları, hak ve yükümlülükleri, bunların uygulanmasını ve denetlenmesini,
ilgili kuruluşları ve bunların görev yetki ve sorumlulukları ile, çalışma
usullerini kapsadığı, dolayısıyla karayolunun bir parçasını teşkil eden
hemzemin geçitte meydana gelen kazanın, davalı idarenin gerekli önlemleri
almaması sonucu murislerini kaybeden davacıların uğradıkları manevi zararın
giderilmesi nedeniyle açılacak sorumluluk davalarının görüm ve çözümünde
adli yargının görevli olduğu; meydana gelen zararın tazmini istemiyle
açılan bu davanın da adli yargı yerinde çözümlenmesi gerektiği sonucuna
varılmıştır.
Her ne
kadar uyuşmazlık konusu olay nedeniyle, kazada hayatını kaybeden ve
yaralanan Safiye Bulut ve arkadaşları tarafından TCDD İşletmesi Genel
Müdürlüğü aleyhine açılan tazminat davası nedeniyle Mahkememizce
05.04.20010 gün ve E:2009/288 K: 2010/88 sayılı karar ile “ Hemzemin
geçitte trenin çarptığı otomobilde bulunan davacıların yA.larının hayatını
kaybetmesi ve kimi davacıların yaralanması nedeniyle, uğranılan zararın
tazmini istemiyle açılan davanın, idari Yargıda çözümlenmesi gerektiği”
şeklinde karar verilmiş ise de; eldeki dava 2918 sayılı Karayolları Trafik
Kanunu’nun 110. maddesinin yürürlüğe girdiği 19.01.2011 tarihinden sonra
04.10.2013 tarihinde açılmıştır.
Görev
kuralları kamu düzenine ilişkin olduğundan, görev konusunda taraflar için
bir müktesep hak doğmayacağı; bu nedenle, yeni bir yasayla kabul edilen
görev kurallarının, geçmişe de etkili olacağı, bilinen bir genel hukuk
ilkesidir.
Davanın
açıldığı andaki kurallara göre görevli olan mahkeme, yeni bir yasa ile
görevsiz hale gelmiş ise, (davanın açıldığı anda görevli olan ve fakat yeni
yasaya göre görevsiz hale gelen) mahkemenin görevsizlik kararı vermesi
gerekeceği; ancak, yeni yasadaki görev kuralının, değişikliğin yürürlüğe
girmesinden sonra açılacak davalarda uygulanacağına dair intikal
hükümlerinin varlığı halinde, mahkemece görevsizlik kararı verilemeyeceği
açıktır.
Diğer
taraftan, dava görevsiz mahkemede açılmış, bu sırada yapılan bir kanun
değişikliği ile görevsiz mahkeme o dava için görevli hale gelmiş ise,
mahkeme, artık görevsizlik kararı veremeyip (yeni kanuna göre görevli hale
geldiği için) davaya bakmaya devam etmesi gerekir.
Bu durumda, eldeki
davada dava tarihi itibariyle adli yargının görevli olduğu konusunda
tereddüt bulunmadığından, davanın görüm ve çözümünde adli yargının görevli
olduğu dolayısıyla, Danıştay Başsavcısı’nın başvurusunun reddi gerektiği
gerekmiştir.
SONUÇ :
Davanın çözümünde ADLİ YARGININ görevli olduğuna, bu nedenle Danıştay
Başsavcısı’nın BAŞVURUSUNUN REDDİNE, 02.06.2014 gününde OY BİRLİĞİ İLE
KESİN OLARAK karar verildi.
——
• ——
Uyuşmazlık Mahkemesi
Başkanlığından:
24-ESAS NO : 2014/627
KARAR NO : 2014/675
KARAR TR : 02.06.2014
(Hukuk Bölümü)
ÖZET :
Davalı TEİAŞ ile özelleştirme öncesinde elektrik dağıtım şirketlerinin
hisselerinin tamamının kamu elinde olması, sistem kullanım cezası adı
altında davalı tarafından uygulanan yaptırımın tek taraflı biçimde uygulanması
ve takibinin amme alacaklarının tahsili usulü hakkında mevzuat hükümlerine
göre yapılması, özelleştirme öncesinde gerçekte iktisadi devlet teşekkülü
statüsünde bulunan bu iki kamu birimi arasında cereyan eden ilişkinin idare
hukuku ilkeleri çerçevesinde yürütülmesi, özelleştirme aşamasında davacı
dağıtım şirketi ile özelleştirme idaresi arasında imzalanan hisse satış
sözleşmesi ve işletme hakkı devir sözleşmesinin ilgili hükümleri uyarınca,
sözleşmenin imza tarihi öncesindeki dönemde her türlü hukuki ve cezai
sorumluluğun TEDAŞ’a ait olduğunun hüküm altına alınması ve bunun doğal
sonucu olarak da o dönemde iki kamu birimi arasında oluşan ihtilaftan
kaynaklanan sorunun ancak idare hukuku ilkelerine göre çözümlenmesi
gerektiği, ayrıca davacı dağıtım şirketi ile davalı arasında idari para
cezası dönemini kapsayan bir özel hukuk sözleşmesinin imzalanmamış
bulunması ve ancak özelleştirme tarihi sonrası döneme ilişkin bir ihtilafın
söz konusu olması halinde özel hukuk hükümlerinin uygulanabileceği gerçeği
dikkate alındığında; davacı elektrik dağıtım şirketinin özelleştirilmesi
öncesi kamu elinde olduğu döneme ilişkin tesis edilen sistem kullanım
cezasının iptaline ilişkin davanın İDARİ YARGI YERİNDE görülmesi
gerektiği hk.
K A R A R
Davacı :
Çoruh Elektrik Dağıtım A.Ş.
Vekilleri
: Av. M.Y.& Av. S.Y.
Davalı :
TEİAŞ Genel Müdürlüğü
Vekili :
Av. K.A.
1-OLAY : Davacı vekili dava dilekçesinde özetle;
davalı idare tarafından 12.02.2013 gün ve 1570 sayılı yazısı ile davacı
şirkete gönderilen yazıda, İletim Sistemi Sistem Kullanım ve İşletim
Tarifelerine Hesaplama Yöntem Bildirimi’nin 1.5. maddesinde belirtilen; "iletim sisteminde doğrudan bağlı tüketiciler ve dağıtım
lisansına sahip tüzel kişilerin iletim sisteminin her bir ölçüm noktasında çekecekleri
endüktif reaktif enerjinin verecekleri kapasite reaktif enerjinin, aktif
enerjiye oranının ilgili mevzuata uygun olmaması" gerekçesi ile "Ocak 2007-Kasım 2009 dönemleri
arasında aylık olarak hesaplanan sistem kullanım ceza faturalarının tebliğ
ettirerek ödenmemesi durumunda Amme Alacaklarının Tahsili Usulü Hakkındaki
Kanunun 51.maddesi kapsamında yasal yollara gidileceği"
bildiriminde bulunduğunu; ancak söz konusu ceza faturasının tamamı ile
hukuka aykırı olduğunu iddia etmiş, gerekçe olarak da;
Davacı şirkete kesilen faturanın dayanağı olan,
Elektrik Piyasasında İletim ve Dağıtım Sistemlerine Bağlantı ve Sistem
Kullanım Hakkındaki Tebliğin 27.03.2003 gün ve 25061 sayılı Resmi Gazete’de
yayınlanarak yürürlüğe girdiğini; yine ceza faturasının dayanağı olan
Bağlantı ve Sistem Kullanım Anlaşması ile Yöntem Bildirimi’nin 21.12.2006
gün ve 1029 sayılı EPDK Kurul Kararı ile onaylanarak 29.12.2006 gün ve
26391 sayılı Resmi Gazete’de yayınlanarak yürürlüğe girdiğini, oysa davacı şirketin 1.10.2010
tarihinde özelleştirildiğini, ceza faturalarına esas işlem tarihinin ise;
Aralık 2008 tarihine ait olduğunu, yani anılan tarihlerde davacı şirketin
Devlete ait olması nedeni ile davacı kurumun bir sorumluluğunun olmadığını,
TEİAŞ Genel Müdürlüğü ile TEDAŞ Genel Müdürlüğü
arasında 08.03 2007 tarihli mutabakat metni imzalandığını söz konusu
mutabakat metninde ; "Kamu
mülkiyetinde olan Dağıtım Şirketlerinin, personel yetersizliği ve yatırım
ödeneklerinin kısıtlılığı nedenleriyle gerekli altyapının tamamlanamamış
olması, eleman yetersizliğinden dolayı bakım-onarım faaliyetlerinin
istenilen seviyede yapılamaması dikkate alınarak, Sistem Kullanım
Anlaşmalarındaki Cezai Şartlar başlıklı 10 uncu maddede ve Yöntem
Bildiriminin 1.5 inci maddesinde yer aleti cezai hükümlerini 3 yıl Dağıtım
Şirketlerine uygulanması yönünde TEDAŞ ve Dağıtım Şirketlerinin EPDK
nezdinde muafiyet talebinde bulunması, Sistem Kullanım
Antlaşmasının Karşılıklı Yükümlülükler Başlıklı A-1 bendinin dördüncü
fıkrasında yer alan 15 günlük ödeme suresinin
30 güne çıkarılması ve ödeme
süresi içersinde ödeme yapılmaması halinde uygulanacak 6183 sayılı Kanunun
51 inci maddesine göre hesaplatılacak gecikme zammının günlük olarak
uygulanması yönünde ilgili mevzuatta gerekli düzenlemelerin yapılması
amacıyla TEDAŞ ve Dağıtım Şirketlerinin EPDK nezdinde girişimde
bulunması," hususlarında mutabakata
varıldığını ve Yöntem Bildiriminin 1.5.maddesindeki cezai hükümlerin 3 yıl
dağıtım Şirketlerine uygulanmaması yönünde karar alındığını, bu mutabakat
uyarınca davalı idareye yapılan müracaata verilen 21.03.2013 gün ve 3037
numaralı cevapta, muafiyet anlaşması ile ilgili bir müracaatın olmaması
nedeni ile cezai işlemlerin uygulandığı cevabının verildiğini, oysa söz
konusu tarihte davacı kurumun henüz özelleştirilmediğini, bu nedenle
kendilerinin müracaat imkanının zaten bulunmadığını, bu nedenle de yapılan
işlemin hukuka aykırı olduğunu;
6446 sayılı Enerji Piyasası
Kanunu’nun 16. Maddesinde Yaptırımlar, Yaptırımların Uygulanmasında usul ve
Para Cezaları’nın düzenlendiğini, bu maddede, Yöntem Bildiriminin 1.5.
maddesinde belirtilen hususa yer verilmediğini, maddede belirtilen
sebeplerin sınırlı sayıda olduğunu ve yorum yolu ile genişletilemeyeceğini,
bu nedenle de yapılan işlemin dayanağının olmadığını ve hukuka aykırı
olduğunu; ayrıca 6446 sayılı Kanun uyarınca ceza verme yetkisinin EPDK’ya
ait olduğunu, oysa davacıya kesinlen ceza faturasının TEİAŞ tarafından
tanzim edildiğini, bu itibarla da yapılan işlemin hukuka aykırı olduğunu,
Ceza Faturasının dayanağı olarak
gösterilen Yöntem Bildirimi’nin, Elektrik
Piyasasında iletim ve Dağıtım Sistemlerine Bağlantı ve Sistem Kullanımı
Hakkında Tebliğin Geçici 3 maddesine de aykırı olduğunu, söz konusu maddede
“Bağlantı ve sistem kullanımına
ilişkin standart anlaşmalar kullanıcı özellikleri dikkate alınarak TEİAŞ ve
Türkiye Elektrik Dağıtım A.Ş. tarafından bu Tebliğin yayım tarihini izleyen
otuz gün içerisinde hazırlanarak Kuruma sunulur. Kullanıcıların lisans
almamış olması ve kullanıcılar ile sistem kullanım anlaşmalarının
yapılmamış olması, bu kullanıcıların Elektrik Piyasası Tarifeler
Yönetmeliği uyarınca onaylanan sistem kullanım bedelini ve/veya sistem
bedelini TEİAŞ ve/veya dağıtım Şirketine ödeme yükümlülüklerini ortadan
kaldırmaz. Ancak, dağıtım sistemine bağlı üretim faaliyeti gösteren tüzel
kişilere, 1 Ocak 2004 tarihine kadar dağıtım sistemi kullanım fiyatı
üzerinden belirlenen bedel tahakkuk ettirilmez.” şeklindeki
düzenleme ile ceza tanzimi hususunda yöN.meliğe atıf yaptığını, oysa gerek
yönetmelikte gerekse tebliğde sadece sitem kullanım ve/ veya işletim
ücretinin düzenlendiğini, sistem kullanım ceza ücretinden bahsedilmediğini,
bu nedenle de yapılan işlemin dayanaksız ve hukuka aykırı olduğunu,
Yöntem bildiriminin 4.16. maddesindeki "sistem kullanım anlaşmasının
yapılmamış olması halinde bu Yöntem Bildiriminin 1.5.maddesi (para cezası)
bu kullanıcılar için uygulanacaktır." şeklindeki düzenlemenin,
özelleştirme öncesi dönemde, davalı idarece tek taraflı olarak yapılması
nedenleri ile davacı açısından uygulanmasının hukuken mümkün olmadığını,
söz konusu uygulamanın gerek cezaların şahsiliği ilkesine gerekse iyiniyet
kurallarına aykırı olduğunu,
Davalı tarafından gönderilen ceza faturasının
tahsilinde izlenen usulün de hukuka aykırı olduğunu, 6183 sayılı Yasa’nın
55. maddesinde, para cezasının tahsili öncesinde davacı kuruma ödeme emri
gönderilmesi gerektiğinin ve yine aynı maddede belirtilen yasal sürelerin
beklenmesi gerektiğinin düzenlendiğini, ancak; davalı idarece söz konusu
usuli prosedürün izlenmediğini bu şekilde davacının yasal itiraz haklarını
kullanmasına engel olunduğunu,
Davalı tarafından talep edilen para cezasının 6183
sayılı Yasa’nın 102. Maddesi gereğince zamanaşımına uğradığını, bu anlamda
davalı idarenin gecikme zammı talebinde 6183 sayılı yasaya dayanıp,
zamanaşımı konusunda 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’na dayanmasının kendi
içinde çelişkiye sebebiyet verdiğini, davalı idarece yapılan işlemin bu
yönü ile de hukuka aykırı olduğunu,
2007-2009 tarihleri arasında henüz özelleştirmesi
yapılmamış ve mülkiyeti kamuda olan şirket Yetkililerine Davalı idarece
hiçbir uyarıda bulunulmadığını, Şirketin ihlali düzeltici önlem alma ve
cezayı ortadan kaldırma olanağının bu şekilde elinden alındığını, davalı
idareye bu konuda yapılan itiraza verilen cevapta, davalı idarenin böyle
bir yükümlülüğünün olmadığının belirtildiğini, davalı idarenin bu davranışı
ile ortaya çıkan geriye dönük olarak çok ciddi para cezalarına
hükmetmesinin, Ceza Hukuku’nun genel ilkeleri ve hakkaniyet ile bağdaşmadığını,
Ceza Faturasına esas tutanakların davalı idarece
tek taraflı olarak tanzim edildiğini, bu konuda davacının savunmasının
alınmadığını, ceza faturasına dayanak olan Yöntem Bildiriminin 1.5.
maddesindeki ihlallerin giderilmesinin davacıdan istenmediğini, söz konusu
uygulamanın Enerji Piyasası Kanunu’nun tebliği düzenleyen 21. maddesine de
aykırı olduğunu,
Ceza Faturasının dayanağı olan Yöntem Bildirimi’nin
halen Resmi gazetede yayınlanmamış olması nedeni ile geçerliliğinin de
şüpheli olduğunu,
Dava konusu ceza faturasının, 27/03/2003 tarihli ve
25061 sayılı Resmi Gazete'de yayımlanan Elektrik Piyasasında iletim ve Dağıtım
Sistemlerine Bağlantı ve Sistem Kullanımı Hakkında Tebliğin Ortak Hükümler
bolumu Ödeme Prosedürü başlıklı 15.maddesinde belirtilen prosedüre aykırı
şekilde aylık olarak değil, 2007-2009 yıllarına ait 27 adet fatura tek bir
seferde tahakkuk ettirildiğini, bu itibarla da yapılan işlemin hukuka
aykırı olduğunu belirterek N.icede davalı idare'nin; "iletim sistemi, sistem kullanım ve sistem işletim
tarifelerini hesaplama yöntem bildiriminin 1.5.maddesi"
hükmünün ihlali gerekçesi ile Müvekkil şirkete cezai yaptırım olarak tebliğ
ettiği 29.01.2013 gün ve 078343 sayılı 96.328,37 TL’lik sistem kullanım
ceza faturası işleminin yetki, şekil, sebep, konu ve maksat yönlerinden
hukuka aykırı olduğundan iptaline karar verilmesi istemi ile idari yargıda
dava açmıştır.
Davalı Türkiye Elektrik İletim AŞ. vekili süresi
içerisinde sunduğu cevap dilekçesinde özetle; görev itirazında bulunmuştur.
2-ANKARA 7. İDARE MAHKEMESİ; 9.1.2014 gün ve
2013/575 Esas sayılı kararı ile, 2577 sayılı idari Yargılama Usulü
Kanunu'nun 2. maddesinde; "İdari dava türleri, idari işlemler hakkında
yetki, şekil, sebep, konu ve maksat yönlerinden biri ile hukuka aykırı
olduklarından dolayı açılan iptal davaları; idari işlem ve eylemlerden
dolayı kişisel hakları doğrudan muhtel olanlar tarafından açılan tam yargı
davaları; kamu hizmetlerinden birinin yürütülmesi için yapılan her türlü
idari sözleşmelerden dolayı açılan davalar” olarak sayıldığını ve idari
yargının idari eylem ve işlemlerin hukuka uygunluğunun denetimini yapmakla
görevli olduğunu, 4628 sayılı Elektrik Piyasası Kanunu'nun 1. maddesinin
birinci fıkrasında bu Kanunun amacının, elektriğin yeterli, kaliteli,
sürekli, düşük maliyetli ve çevreyle uyumlu bir şekilde tüketicilerin
kullanımına sunulması için. rekabet ortamında özel hukuk hükümlerine göre
faaliyet gösterebilecek, mali açıdan güçlü, istikrarlı ve şeffaf bir
elektrik enerjisi piyasasının oluşturulması ve bu piyasada bağımsız bir
düzenleme ve denetimin sağlanması olduğu hükmüne yer verildiğini, iletim
Sistemi Sistem Kullanım ve Sistem İletim Tarifelerini Hesaplama Yöntem
Bildiriminin 1.5. maddesinde; ".....Sistem Kullanım Anlaşması Bulunmaksızın
iletim sistemini kullanmakta olan kullanıcılar, iletim sisteminde ar
güvenirliği ve kalitesinin sağlanması amacıyla aşağıda yer alan ihlallerle
karşılaşılması halinde ilgili cezai işleme tabi olacaktır."
düzenlemesinin yer aldığını ve devamında ihlallerin tanımı yapılarak, bu
ihlaller karşılığında kullanıcı tarafından TEIAŞ'a ödenmesi gereken
cezaların belirtildiğini; dava dosyasının incelenmesinden; her ne kadar
davalı idarece uyuşmazlığın faturadan kaynaklı olması nedeniyle bu davanın
adli yargıda görülmesi gerektiği ileri sürülerek görev itirazında
bulunulmuş ise de; dava konusu sistem kullanım para cezasının davalı idare
ile davacı arasında tarafların serbest iradesine dayalı ve ticari nitelikte
olan Sistem Kullanım Anlatması uyarınca verilmediğini, taraflar arasında bu
şekilde bir anlaşma olmaması nedeniyle iletim Sistemi, Sistem Kullanım ve
Sistem iletim Tarifelerini Hesaplama Yöntem Bildiriminin 1.5. maddesi
uyarınca kamu gücüne dayalı olarak re'sen ve tek yanlı irade açıklaması
sonucu verildiğini, bu nedenle davanın görüm ve çözümünün Mahkememize ait
olduğunu belirterek, davalı vekilinin görev itirazının reddine karar
vermiştir.
Davalı Türkiye Elektrik İletim AŞ.
vekilinin, adli yargı yararına olumlu görev uyuşmazlığı çıkartılması
yolunda süresi içinde verdiği dilekçesi üzerine, dava dosyası Yargıtay
Cumhuriyet Başsavcılığı'na gönderilmiştir.
3-YARGITAY CUMHURİYET BAŞSAVCISI aynen, “233 sayılı Kanun Hükmünde Kararnamenin (KHK) 3.
maddesine ve 20.02.2001 tarih ve 4628 sayılı Elektrik Piyasası Kanununa
dayanılarak çıkarılan ve 02.03.2001 tarihinde yürürlüğe giren 05.02.2001
tarih ve 2001/2026 sayılı Bakanlar Kurulu Kararı uyarınca TEAŞ; Türkiye
Elektrik İletim AŞ (TEİAŞ), Elektrik Üretim AŞ (EÜAŞ) ve Türkiye Elektrik
Ticaret ve Taahhüt AŞ (TETAŞ) unvanlarında, anonim şirket statüsünde, üç
ayrı iktisadi devlet teşekkülü şeklinde teşkilatlandırılmıştır.
TEİAŞ,
devletin genel enerji politikasına uygun olarak, ülkedeki tüm iletim
tesislerini devralmak, elektrik iletimi, yük tevzi ve işletme planlaması
hizmetlerini yürütmek üzere 01.10.2001 tarihinde faaliyete geçirilmiştir.
TEİAŞ,
233 sayılı KHK sistemi içinde, iktisadi devlet teşekkülü olarak ve mevcut
mevzuat ve ana statüsü hükümleri çerçevesinde, Enerji Piyasası Düzenleme
Kurumundan (EPDK) 13.03.2003 tarihinde aldığı iletim lisansı çerçevesinde,
yeni piyasa yapısına uygun çıkarılması talebinde bulunulduğu
anlaşılmaktadır.
Sorunun
çözümü için davanın tarafı olan şirket tüzel kişiliklerinin hukuki statüsü
ile davanın konusunun belirlenmesi gerekmektedir.
233
sayılı Kanun Hükmünde Kararnamenin (KHK) 3. maddesine ve 20.02.2001 tarih
ve 4628 sayılı Elektrik Piyasası Kanununa dayanılarak çıkarılan ve 02.03.2001
tarihli 24334 sayılı RG.de yayımlanarak yürürlüğe giren 05.02.2001 tarih ve
2001/2026 sayılı Bakanlar Kurulu Kararının 1. Maddesi uyarınca, 12.08.1993
tarih ve 93/4789 sayılı Bakanlar Kurulu Kararı ile Türkiye Elektrik
Kurumunun 1994 yılında Türkiye Elektrik Üretim İletim A.Ş.(TEAŞ) ve Türkiye
Elektrik Dağıtım A.Ş.(TEDAŞ) olarak yapılandırmasından sonra, 05 Şubat 2001
tarih ve 2001/2026 sayılı Bakanlar Kurulu Kararı ile Türkiye Elektrik
Üretim İletim A.Ş. 01.10.2001 tarihinden itibaren; 1) Türkiye Elektrik
Ticaret ve Taahhüt A.Ş. (TETAŞ), 2) Elektrik Üretim A.Ş. (EÜAŞ) ve 3)
Türkiye Elektrik iletim A.Ş. (TEIAŞ) olmak üzere üç ayrı Kamu iktisadi
Teşekkülü olarak yeniden yapılandırılmıştır. Kararın 2. maddesine göre ise,
Söz konusu iktisadi devlet teşekküllerinin faaliyet konularının kapsamı,
merkezleri ve sermayeleri ana statülerinde belirtilir.
Yüksek
Planlama Kurulunun (YPK) 11.06.2001 tarih ve 2001/T-19 sayılı kararı ile
onaylanmış, 29.06.2001 tarih ve 24447 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanarak
yürürlüğe giren TEİAŞ Anastatüsünün 3. maddesinde "Bu Anastatü ile
teşkil olunan Türkiye Elektrik iletim A.Ş. (Teşekkül) tüzel kişiliğe sahip,
faaliyetlerinde özerk ve sorumluluğu sermayesiyle sınırlı bir İktisadi
Devlet Teşekkülüdür." hükmü, 21. maddesinde ise, "Bu Anastatüde
bulunmayan hususlarda K.H.K. hükümleri uygulanır" hükmü bulunmaktadır.
233
sayılı Kamu iktisadi Teşebbüsleri Hakkında Kanun Hükmünde Kararnamenin 4.
maddesindeki "1. Teşebbüsler tüzelkişiliğe sahiptir. /2. Teşebbüsler,
bu Kanun Hükmünde Kararname ile saklı tutulan hususlar dışında özel hukuk
hükümlerine tabidir./3. Teşebbüsler, Genel Muhasebe Kanunu ile Devlet İhale
Kanunu hükümlerine ve denetimine tabi değildir./4. Teşebbüslerin
sorumlulukları sermayeleri ile sınırlıdır. Teşebbüslerin sermayesi, ilgili
bakanlığın talebi üzerine Koordinasyon Kurulunca tespit edilir." hükmü
ile teşebbüslerin faaliyetlerinde özel hukuk hükümlerine tabi olacağı
belirlenmiştir.
Diğer
taraftan, Bakanlar Kurulunun 12.08.1993 tarih ve 93/4789 sayılı kararı ile,
Türkiye Elektrik Üretim-İletim A.Ş. (TEAŞ) ve Türkiye Elektrik Dağıtım A.Ş.
(TEDAŞ) adı altında iki ayrı İktisadi Devlet Teşekkülü olarak yeniden
yapılandırılmıştır. 1994 yılında TEAŞ ve TEDAŞ tüzel kişiliklerine
kavuşmuşlardır.
Bugün
Elektrik dağıtım ve perakende satış sektöründe rekabete dayalı bir ortamın
oluşturulması ve gerekli reformların yapılmasını teminen dağıtım bölgeleri
baz alınarak Kamu mülkiyetindeki elektrik işletmelerinin yeniden yapılandırılması
suretiyle elektrik enerjisi dağıtım hizmetlerinin özelleştirilmesine karar
verilmiş ve TEDAŞ 02.04.2004 tarih ve 2004/22 sayılı Özelleştirme Yüksek
Kurulu Kararı ile özelleştirme kapsam ve programına alınmıştır. Dağıtım
bölgeleri yeniden belirlenerek, Türkiye 21 dağıtım bölgesine ayrılmıştır.
Bu kapsamda ÇEDAŞ kurumu da özelleştirme kapsamında 233 sayılı KHK tabi bir
teşebbüs olup yukarıda açıklanan hükümler davacı taraf içinde geçerlidir.
Davaya
konu işlem ise, davalı tarafın sözleşmeye dayalı cezai şart uygulamasından
kaynaklanan bir işlem olmakla, yukarıdaki açıklamalar ile birlikte
değerlendirildiğinde davaya konu, cezai şartın faturalandırılmasından
ibaret işlemin özel hukuk hükümlerine göre adli yargı yerinde görüm ve
çözümü gerektiği anlaşılmaktadır. Benzer konuda, Uyuşmazlık Mahkemesinin
emsal teşkil eden, E: 2012/129 K: 2013/621 K.T: 13.05.2013 tarihli
"Dicle Elektrik Dağıtım AŞ hakkında Sistem Kullanım Anlaşmasının 10.
maddesi ve Yöntem Bildiriminin 1.5 maddesi uyarıca ceza faturası
düzenlenerek bunların bildirimine ilişkin Türkiye Elektrik iletim Anonim
Şirketi Genel Müdürlüğü işlemi ile aynı yazı ekinde yer alan ceza
faturasının iptali ve yürütmenin durdurulması istemiyle açılan davanın,
cezai şartın yer aldığı Sistem Kullanım Anlaşmasının kamu hukuku ağırlıklı
değil, tarafların serbest iradeleri ile oluştuğu, olayda idarece kamu
gücüne dayalı resen ve tek yanlı olarak tesis edilmiş bir işlemin söz
konusu olmadığı hususları gözetildiğinde ADLİ YARGI YERİNDE görülmesi
gerektiği hk." Özet başlıklı kararı da aynı yöndedir.” demek
suretiyle, 2247 sayılı Kanun'un 10. ve 13. maddeleri gereğince, olumlu
görev uyuşmazlığı çıkarılmasına ve dosyanın Uyuşmazlık Mahkemesi
Başkanlığına gönderilmesine karar vermiştir.
Başkanlıkça, 2247 sayılı Yasa’nın 13.
maddesine göre Danıştay Başsavcısı’nın da yazılı düşüncesi istenilmiştir.
4-DANIŞTAY
BAŞSAVCISI; aynen, “İdari Yargı Düzeni, hukuk devletlerinde, hukuka bağlı
olması gereken kamu idaresinin işlem ve eylemlerinin hukuka uygunluğunun
yargısal yöntemlerle denetlenmesinin sağlanması amacıyla var olan yargı
düzenidir. Bu yargı düzenine mensup mahkemelerde açılacak iptal davalarının
konusu ise, 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu'nun 2'nci maddesinin
1'inci fıkrasının (a) bendinde, idari işlemler olarak gösterilmiştir.
Gerek
Uygulama, gerekse Öğreti'de, idari işlemin tanımı, idarenin kamu hizmetinin
yürütümü amacıyla ve tek yanlı irade açıklamasıyla tesis etmiş olduğu kesin
ve yürütülmesi gerekli işlemler olarak yapılmaktadır. Bu tanıma göre, idari
yargı yerlerinde iptal davasına konu edilecek hukuksal işlemlerin;
öncelikle, kamu idaresinin işlemi olması, kamu hizmetinin yürütülmesi
amacıyla tesis edilmiş bulunması, kamu idaresinin tek yanlı irade
açıklamasının ürünü olması ve nihayet kesin ve icrai nitelikte olması
zorunludur.
Olumlu
görev uyuşmazlığı çıkarılan davada; davacı elektrik dağıtım şirketinin,
İletim Sistemi, Sistem Kullanım ve Sistem İletişim Tarifelerini Hesaplama
Yöntem Bildirimi (kararın ilerleyen kısımlarında kısaca Yöntem Bildirimi
olarak adlandırılacaktır)’nin 1.5. maddesi gereğince davalı idarece ceza
faturası düzenlenmesine ilişkin işlemin dava konusu edildiği anlaşılmakta
olup; dava konusu ceza işleminin kamu tüzel kişiliğine sahip davalı ile
davacı arasında imzalanan özel hukuk ilişkisine dayanan bir anlaşmaya
dayalı olmadığı gibi akdi bir ilişkiye de dayalı olmadığı, davalı idare
tarafından kamu gücüne dayalı olarak tek yanlı iradeye dayalı olarak tesis
edildiği anlaşıldığından idari işlem niteliğinde olan dava konusu işleme
karşı açılan davanın görüm ve çözümünde "İdari Yargı Yerinin"
görevli olduğu sonucuna varılmıştır….” demek suretiyle, 2247 sayılı Kanunun
13'
üncü maddesi uyarınca yapılan başvurunun kabulüne hukuki olanak bulunmadığı
yolunda yazılı düşünce vermiştir.
İNCELEME VE GEREKÇE :
Uyuşmazlık Mahkemesi Hukuk Bölümü’nün, Serdar ÖZGÜLDÜR’ün
Başkanlığında, Üyeler: Eyüp Sabri BAYDAR, Ali ÇOLAK, Nurdane TOPUZ,
Ertuğrul ARSLANOĞLU, Ayhan AKARSU ve Mehmet AKBULUT’un katılımlarıyla
yapılan 2.6.2014 günlü toplantısında:
l-İLK İNCELEME: Başvuru yazısı ve dava dosyası örneği
üzerinde 2247 sayılı Yasa'nın 27. maddesi gereğince yapılan incelemeye
göre, davalı Türkiye Elektrik İletim AŞ.
vekilinin anılan Yasanın 10/2. maddesinde öngörülen yönteme uygun
olarak yaptığı görev itirazının reddedilmesi ve dahi 12/1. maddede
belirtilen süre içinde başvuruda bulunması üzerine Yargıtay Cumhuriyet
Başsavcısı'nca davalı Türkiye Elektrik
İletim AŞ. bakımından 10.maddede öngörülen biçimde olumlu görev
uyuşmazlığı çıkarıldığı anlaşılmaktadır. Usule ilişkin herhangi bir
noksanlık bulunmadığından görev uyuşmazlığının esasının incelenmesine oy
birliği ile karar verildi.
II-ESASIN İNCELENMESİ: Raportör-Hakim Gülşen AKAR
PEHLİVAN’ın, davanın çözümünde idari yargının görevli olduğu yolundaki
raporu ile dosyadaki belgeler okunduktan; ilgili Başsavcılarca
görevlendirilen Yargıtay Cumhuriyet Savcısı Mehmet BAYHAN’ın davada adli
yargının, Danıştay Savcısı Mehmet Ali GÜMÜŞ’ün ise 2247 sayılı Kanunun 13'üncü maddesi uyarınca yapılan
başvurunun kabulüne hukuki olanak bulunmadığı yönündeki sözlü açıklamaları
da dinlendikten sonra GEREĞİ GÖRÜŞÜLÜP DÜŞÜNÜLDÜ:
Dava,
davacı şirkete, İletim Sistemi, Sistem Kullanım ve Sistem İşletim
Tarifelerini Hesaplama Yöntem Bildiriminin 1.5. maddesinde yer alan
"iletim sistemine doğrudan bağlı tüketiciler ve dağıtım lisansına
sahip tüzel kişilerin iletim sisteminin her bir ölçüm noktasında
çekecekleri endüktif reaktif enerjinin/verecekleri kapasitif reaktif
enerjinin, aktif enerjiye oranının ilgili mevzuata uygun olmaması" hükmünün
ihlal edildiği gerekçesiyle, 96.328,37 TL tutarındaki Aralık 2008 dönemine
ait sistem kullanım cezası verilmesine ilişkin 29.01.2013 gün ve 078343
sayılı ceza faturası işleminin iptali istemiyle açılmıştır.
Evvelce
konu bir başka dosya münasebetiyle Mahkememiz gündemine gelmiş olup,
13.5.2013 tarih ve E.2012/129, K.2013/621 sayılı kararımızla adli yargı
yeri görevli kılınmış olmakla beraber; elde edilen yeni bilgi ve belgeler
uyarınca konunun yeniden ele alınarak değerlendirme yapılmasında hukuki
yarar bulunmaktadır.
Mahkememizce
yapılan araştırmalar Neticesinde; Özelleştirme Yüksek Kurulu’nun 7.6.2010
gün ve 2010/36 sayılı Kararı ile Türkiye Elektrik Dağıtım A.Ş.’nin Çoruh
Elektrik AŞ.’ndeki %100 hissesinin, 227.000.000 ABD doları bedelle Aksa
Elektrik Perakende Satış A.Ş.’ne devredilmesine karar verildiği, davacı ile
davalı arasında bu devre istinaden 29.03.2010 tarihli Sistem Kullanım
Antlaşmasının imzalandığı, sonrasında hisse devrinin 31.12.2010 tarihinde tamamı
ile gerçekleşmesi ile Çoruh Elektrik A.Ş.’nın özelleştirme işleminin
tamamlandığı, sonrasında davalı kurum tarafından, taraflar arasında
imzalanan sistem kullanım anlaşmasının 10. Maddesinde belirtilen cezai
şartlarından 14. bentte belirtilen yükümlülüğün Aralık 2008 tarihinde
tespit edilen ihlali nedeni ile davacı kuruma 96.328,37 TL ceza kesildiği,
davacı vekili tarafından, kesilen fatura tarihi itibari ile henüz davacı
şirketin özelleştirilmediğini, bu nedenle kendilerinin ceza faturasına konu
mablağdan sorumlu olmadıklarını belirterek, idare mahkemesinde dava açtığı,
davalı vekilinin süresinde yargı yolu itirazında bulunması üzerine dosyanın
mahkememiz önüne geldiği tespit edilmiştir.
Yukarıdaki
açıklamalardan da anlaşılacağı üzere, görev uyuşmazlığına neden olan sorun,
dava konusu ceza faturasının idari işlem niteliği taşıyıp taşımadığı
hususudur. Bu nedenle dava konusu işlemin niteliğinin belirlenmesi gerekmektedir.
En temel tanımı ile idari işlem; idari fonksiyonun yerine getirtilmesi için
yapılan kamu hukuku işlemleridir ve bu işlemleri diğer işlemlerden ayıran
üç temel özelliği vardır. Bunlar; İdare tarafından, tek taraflı irade beyanı
ile, üstün yetki ve ayrıcalıklar kullanılmak sureti ile yapılmasıdır. Dava
konusu ceza faturasının, bu özellikleri taşıyıp taşımadığı hususu, konunun
anlaşılabilirliğini artırmak açısından ayrı başlıklar altında incelenmiştir.
Ayrıca, ceza faturasına esas tarihler itibari ile davacı ile davalı
arasındaki ilişkisinin hukuki statüsü de ayrı bir başlık altında incelenecektir.
İşlemin İdare Tarafından Yapılmış Olması :
Dava
konusu ceza faturası TEİAŞ tarafından düzenlenmiştir. Bu noktada TEİAŞ’nın
hukuki niteliğinin belirlenmesi gerekmektedir. Ancak bu başlık altındaki
açıklamalarımıza geçmeden önce belirtilmesi gereken önemli bir husus, tüm
tespit ve değerlendirmelerin dava konusu ceza faturasının tanzim tarihi
olan 29.01.2013 tarihi itibari ile yürürlükte bulunan 4628 sayılı Kanun
çerçevesinde yapıldığı, 30.03.2013 gün ve 28603 sayılı Resmi Gazete’de yayınlanarak
yürürlüğe giren 14.03.2013 gün ve 6446 sayılı Enerji Piyasası Kanunu’nun
değerlendirmeye alınmadığıdır.
Elektrik sektöründeki dağınık yapıyı ortadan
kaldırmak ve işletme bütünlüğünü sağlamak amacıyla 1312 sayılı Kanun ile
Türkiye Elektrik Kurumu (TEK) kurulmuş, imtiyazlı şirketlerin görev
bölgeleri ve belediye sınırları dışında tüm yurtta elektriğin üretim,
iletim, dağıtım ve satış hizmetleri TEK bünyesinde toplanmıştır.
Hizmetlerin daha etkin, daha verimli ve çağdaş bir şekilde sürdürülebilmesi
amacıyla ve özelleştirme politikaları çerçevesinde TEK, Bakanlar Kurulunun
12.8.1993 tarih ve 93/4789 sayılı Kararı ile, Türkiye Elektrik
Üretim-İletim A.Ş. (TEAŞ) ve Türkiye Elektrik Dağıtım A.Ş. (TEDAŞ) adı
altında iki ayrı İktisadi Devlet Teşekkülü olarak yeniden
yapılandırılmıştır.
233 sayılı Kanun
Hükmünde Kararname'nin (KHK) 3.maddesine ve 20.02.2001 tarih ve 4628 sayılı
Elektrik Piyasası Kanununa dayanılarak çıkarılan ve 02.03.2001 tarihinde
yürürlüğe giren 05.02.2001 tarih ye 2001/2026 sayılı Bakanlar Kurulu Kararı
uyarınca TEAŞ; Türkiye Elektrik İletim AŞ (TEİAŞ), Elektrik Üretim AŞ
(EÜAŞ) ve Türkiye Elektrik Ticaret ve Taahhüt AŞ (TETAŞ) unvanlarında,
anonim şirket statüsünde, üç ayrı iktisadi devlet teşekkülü şeklinde
teşkilatlandırılmıştır.
26.12.2001 gün ve 24622 sayılı Resmi Gazetede yayınlanarak yürürlüğe
giren 4628 sayılı Kanun (kararın
ilerleyen kısımlarında kısaca 4628 sayılı Kanun olarak adlandırılacaktır)’un 2.maddesinin, iletim hizmetini düzenleyen “b” bendinde; “İletim faaliyeti gösterebilecek tüzel kişiler:
Elektrik enerjisi iletim faaliyetleri Türkiye Elektrik İletim Anonim
Şirketi tarafından yürütülür.
Kamu mülkiyetindeki tüm iletim tesislerini
devralmak, kurulması öngörülen yeni iletim tesisleri için iletim yatırım
planı yapmak, yeni iletim tesislerini kurmak ve işletmek, Türkiye Elektrik
İletim Anonim Şirketinin görevidir.
(Değişik paragraf: 09/07/2008 - 5784 S.K./2. md.) Türkiye Elektrik İletim Anonim
Şirketi; ayrıca, Kurul onayına tabi olan iletim, bağlantı ve sistem
kullanım tarifelerini ve şebeke Yönetmeliğini hazırlar, revize eder,
deN.ler ve yük dağıtımı ile frekans kontrolünü gerçekleştirir, iletim sisteminde
ikame ve kapasite artırımı yapar, gerçek zamanlı sistem güvenilirliğini
izler, sistem güvenilirliğini ve elektrik enerjisinin öngörülen kalite
koşullarında sunulmasını sağlamak üzere gerekli yan hizmetleri belirler ve
bu hizmetleri Yan Hizmetler Yönetmeliği hükümleri doğrultusunda sağlar.
Türkiye Elektrik İletim Anonim Şirketi, Bakanlığın
kararı doğrultusunda uluslararası enterkonneksiyon çalışmalarını yapar,
iletim sistemine bağlı ve/veya bağlanacak olan serbest tüketiciler dahil
tüm sistem kullanıcılarına şebeke Yönetmeliği ve iletim lisansı hükümleri
doğrultusunda eşit taraflar arasında ayrım gözetmeksizin iletim ve bağlantı
hizmeti sunar.
Piyasanın gelişimine bağlı olarak Kurul kararı
doğrultusunda yeni ticaret yöntemleri ve satış kanallarının uygulanabilmesine
yönelik alt yapının geliştirilmesi ve uygulanması Türkiye Elektrik İletim
Anonim Şirketi tarafından yürütülür.
Türkiye Elektrik İletim Anonim Şirketi, yönetmelik
çerçevesinde, dağıtım şirketleri tarafından hazırlanan talep tahminlerini
esas alarak üretim kapasite projeksiyonunu hazırlar ve Kurul onayına sunar.
(Değişik paragraf: 09/07/2008 - 5784 S.K./2. md.) İletim şebekesi dışında, ulusal
iletim sistemi için geçerli standartlara uygun olan ve üretim faaliyeti
gösteren tüzel kişinin lisansı kapsamındaki üretim tesisi ile müşterileri
ve/veya iştirakleri ve/veya serbest tüketiciler arasında özel direkt hat
tesisi, Türkiye Elektrik İletim Anonim Şirketi ile üretim faaliyeti
gösteren tüzel kişi arasında yapılacak kontrol anlaşması ile mümkündür.
(Ek paragraf: 09/07/2008 - 5784 S.K./2. md.) Türkiye Elektrik İletim Anonim
Şirketi, uluslararası enterkonneksiyon hatlarının ulusal sınırlar dışında
kalan kısmının tesisi ve işletilmesini yapabilir ve/veya bu amaçla
uluslararası şirket kurabilir ve/veya kurulmuş uluslararası şirketlere
ortak olabilir ve bölgesel piyasaların işletilmesine ilişkin
organizasyonlara katılabilir.” şeklindeki düzenleme ile elektrik iletim
görevinin TEİAŞ’e verildiği ve TEİAŞ’nın bu görevi ne şekilde yerine
getireceği düzenlenmiştir.
29.06.2001
gün ve 24447 sayılı Resmi Gazetede yayınlanarak yürürlüğe giren TEİAŞ Ana
Statüsü (kararın ilerleyen kısımlarında kısaca Ana Statü olarak
adlandırılacaktır)’nün 3. maddesinin 2.fıkrasında; “Teşekkül EPK, K.H.K.,
ve bu Ana statü hükümleri saklı kalmak üzere özel hukuk hükümlerine
tabiidir. “ denilmek sureti ile Enerji Piyasası Kanunu, 233 sayılı Kanun
Hükmünde Kararname ve Kuruluş Statüsü ile verilen görevler dışında
TEİAŞ’nın özel hukuk hükümlerine tabi olacağı düzenlenmiştir.
Dolayısıyla, Elektrik Piyasası Kanunu’nun yukarıda
belirtilen 2. maddesinin b bendinin 2 kısmında belirtilen “(Değişik
paragraf: 09/07/2008 - 5784 S.K./2. md.) Türkiye
Elektrik İletim Anonim Şirketi; ayrıca, Kurul onayına tabi olan iletim,
bağlantı ve sistem kullanım tarifelerini ve şebeke Yönetmeliğini hazırlar,
revize eder, deN.ler ve yük dağıtımı ile frekans kontrolünü gerçekleştirir,
iletim sisteminde ikame ve kapasite artırımı yapar, gerçek zamanlı sistem
güvenilirliğini izler, sistem güvenilirliğini ve elektrik enerjisinin
öngörülen kalite koşullarında sunulmasını sağlamak üzere gerekli yan
hizmetleri belirler ve bu hizmetleri Yan Hizmetler Yönetmeliği hükümleri
doğrultusunda sağlar.” şeklinde görevleri yerine getirdiği esnada, TEİAŞ
özel hukuk hükümlerinden ayrı tutulmuş, idare hukuku alanına dahil
edilmiştir. Bu anlamda, dava konusu işlemin, TEİAŞ’ın kamusal ağırlıklı
görevleri arasında sayıldığını söylemek yerinde olacaktır.
İşlemin Tek Taraflı İrade Beyanı İle Yapılmış
Olması:
Dava
konusu ceza faturasının, davalı TEİAŞ tarafından tek taraflı irade olarak
düzenlendiğinde herhangi bir kuşku bulunmamaktadır. Bu başlık altında
irdelenmesi gereken esas sorun, ceza faturasının dayanağını oluşturan
Sistem Kullanım Anlaşması ve bunun eki niteliğindeki İletim Sistemi Sistem
Kullanım ve Sistem İşletim Tarifelerini Hesaplama Yöntem Bildirimi’nin
niteliğidir. Tarafların özgür iradeleri ile imzaladıkları Sistem kullanım
anlaşmasının ve yine tarafların özgür iradeleri ile kabul ettikleri yöntem
bildiriminin uygulanması amacı ile tesis edilen bir işlemin, evleviyetle
özel hukuk hükümlerine tabi olacağı; aksi durumda ise idare hukuku
hükümlerinin söz konusu olacağı açıktır. Bu anlamda Sistem Kullanım
Anlaşmasının ve Yöntem Bildiriminin niteliğinin belirlenmesi önem taşımaktadır.
b.1)
Sistem Kullanım Anlaşması Yönünden :
26.12.2001 gün ve 24622 sayılı Resmi Gazetede yayınlanarak yürürlüğe
giren 4628 sayılı Kanun ‘un “Tanımlar”
başlıklı 40. Maddesinde; “Bağlantı ve sistem kullanım anlaşmaları: İlgili
bağlantı ve sistem kullanım tarifesinin fiyatları, hükümleri ve şartlarını
içeren ve bir üretim şirketi, otoprodüktör, otoprodüktör grubu, dağıtım
şirketi ya da tüketicilerin iletim sistemine ya da bir dağıtım sistemine
erişmeleri ya da bağlantı yapmaları için ilgili kullanıcıya özgü koşul ve
hükümleri kapsayan anlaşmaları ” şeklinde tanımlanmıştır.
Ana
Statüsü’nün “Tanımlar” başlıklı 2. maddesinde de, 4628 sayılı Kanun’a
paralel şekilde; “ Bağlantı ve
Sistem Kullanım Anlaşmaları: İlgili bağlantı ve sistem kullanım
tarifesinin fiyatları, hükümleri ve şartlarını içeren ve bir üretim
şirketi, otoprodüktör, otoprodüktör grubu, dağıtım şirketi ya da
tüketicilerin iletim sistemine ya da bir dağıtım sistemine erişmeleri ya da
bağlantı yapmaları için ilgili kullanıcıya özgü koşul ve hükümleri kapsayan
anlaşmaları “ şeklinde tanımlanmıştır.
Ana
Statüsü’nün 4. maddesinin 11.bendinde; “ İletim sistemine bağlı tüm
kamu ve özel tüzel kişiler, Ticaret A.Ş. ve Serbest Tüketiciler ile
Bağlantı ve Sistem Kullanım Anlaşmaları; üretim ve dağıtım kamu ve özel tüzel
kişiler ile Yan Hizmet Anlaşmaları yapmak” görev TEİAŞ’ye verilmiştir.
4628 sayılı
Kanun’un 2. maddesinin, iletim hizmetini düzenleyen “b” bendinde; Değişik paragraf: 09/07/2008 - 5784 S.K./2. md.) Türkiye Elektrik İletim Anonim
Şirketi; ayrıca, Kurul onayına tabi olan iletim, bağlantı ve sistem
kullanım tarifelerini ve şebeke Yönetmeliğini hazırlar, revize eder,
deN.ler ve yük dağıtımı ile frekans kontrolünü gerçekleştirir, iletim
sisteminde ikame ve kapasite artırımı yapar, gerçek zamanlı sistem güvenilirliğini
izler, sistem güvenilirliğini ve elektrik enerjisinin öngörülen kalite
koşullarında sunulmasını sağlamak üzere gerekli yan hizmetleri belirler ve
bu hizmetleri Yan Hizmetler Yönetmeliği hükümleri doğrultusunda sağlar.” denilmek
sureti ile sistem kullanım anlaşmasına konu kullanım tarifelerinin TEİAŞ
tarafından EPDK’nın onayı alınmak sureti ile hazırlanacağı belirtilmiştir.
Ana
Statüsü’nün “Tanımlar” başlıklı 2. maddesinde “Bağlantı ve Sistem Kullanım Tarifeleri: ilgili bağlantı ve
sistem kullanım anlaşmalarına dahil edilerek Teşekküle doğrudan ödenecek
olan ve iletim sistemi ya da bir dağıtım sistemine bağlantı ve sistem
kullanımı için eşit taraflar arasında ayrım yapılmaması esasına dayalı
Bağlantı fiyatları açısından şebeke yatırım maliyetlerini kapsamayan ve
bağlantı yapmış olan tüzel kişinin namına oluşan masraflar ile sınırlı olan
fiyatları, hükümleri ve şartları içeren tarifeleri “ şeklinde tanımlanmış,
aynı statünün 4. maddesinin 12. bendinde de; “İletim Tarifesi ile Bağlantı
ve Sistem Kullanım Tarifelerini hazırlamak, gerektiğinde revize etmek”
görevi TEİAŞ’ye verilmiştir.
22.01.2003
tarih ve 25001 sayılı Resmi Gazete’de Yayınlanan Elektrik Piyasası Şebeke
Yönetmeliği’nin 8. maddesinde; Ek-5
Bölüm 1'de yer alan standart planlama verileri ile iletim sistemine
bağlanacak tesis ve/veya teçhizata ilişkin bilgilerin tüzel kişi tarafından
TEİAŞ'a verildiği tarihten itibaren altmış gün içerisinde bağlantı ve/veya
sistem kullanım anlaşması TEİAŞ tarafından tüzel kişiye önerilir. TEİAŞ'ın
bağlantı ve/veya sistem kullanım anlaşması önerisini yapabilmesi için ek
bilgiye ihtiyaç duyması halinde, Ek - 5 Bölüm 2'de yer alan ayrıntılı
planlama verileri de tüzel kişiden talep edilebilir. Bu hallerde TEİAŞ
tarafından bağlantı ve/veya sistem kullanım anlaşmasının önerilmesine
ilişkin süre doksan gün olarak uygulanır. Tüzel kişi TEİAŞ'ın anlaşma
önerisine otuz gün içerisinde yazılı yanıt verir.
Tarafların mutabakatı halinde bağlantı ve/veya
sistem kullanımına ilişkin hüküm ve şartları içeren bağlantı ve/veya sistem
kullanım anlaşması imzalanır. TEİAŞ ve lisans sahibi tüzel kişinin,
bağlantı ve/veya sistem kullanımına ilişkin anlaşmanın hükümleri üzerinde
mutabakata varamamaları halinde, ihtilaflar Kanunun ve tarafların ilgili
lisanslarının hükümlerine göre Kurum tarafından çözüme kavuşturulur ve konu
hakkında alınan Kurul kararları bağlayıcıdır.
İletim sistemine halihazırda bağlı olan üretim
tesisleri ile bağlantı ve/veya sistem kullanımına ilişkin olarak üretim
tesisleri dışında gerçek ve tüzel kişiler tarafından TEİAŞ'a yapılan diğer
başvurularda da aynı süreç uygulanır.” şeklindeki düzenleme ile Dağıtım
şirketlerinin TEİAŞ ile Sistem Kullanım anlaşması ve/veya Bağlantı
anlaşması imzalaması gerektiği belirtilmiştir.
27/03/2003
tarihli ve 25061 sayılı Resmi Gazete’de yayınlanan Elektrik Piyasasında
İletim ve Dağıtım Sistemlerine Bağlantı ve Sistem Kullanımı Hakkında Tebliğ
(kararın ilerleyen kısımlarında kısaca tebliğ olarak adlandırılacaktır)’in
“İletim sistemine bağlantı ve/veya sistem kullanım anlaşmaları” başlıklı 4.
maddesinde; “İletim sistemi kullanıcıları, TEİAŞ ile Ek-1’de yer alan
anlaşmaları yapar. İletim sistemine bağlantı ve/veya sistem kullanım
anlaşmalarına ilişkin başvurular, Elektrik Piyasası Şebeke Yönetmeliğinde
belirlenen usul ve esaslara göre yapılır. Bağlantı anlaşması ve sistem
kullanım anlaşması başvuruları eşzamanlı olarak yapılır.
Bağlantı
ve/veya sistem kullanımına ilişkin olarak TEİAŞ ile iletim sistemi
kullanıcısı arasında, bu Tebliğ uyarınca TEİAŞ tarafından hazırlanan ve
Kurul tarafından onaylanan standart anlaşmalar kullanılır. Bu anlaşmaların
genel hükümlerinde, Kurul onayı olmaksızın değişiklik yapılamaz. Bağlantı
anlaşmasında fiziki bağlantıya ilişkin termin programı, sistem kullanım
anlaşmasında iletim sisteminin kullanılmaya başlanması için öngörülen tarih
yer alır.
İletim
sistemine aynı bağlantı noktasından doğrudan bağlanmak isteyen birden fazla
tüketicinin ve dağıtım şirketinin bulunması ve başvuru taleplerinin tümünün
karşılanmasının mümkün olmaması halinde TEİAŞ;
a) Tüm
başvuru sahiplerini durumdan bilgilendirir,
b) Dağıtım
şirketi tarafından yapılan başvuruya öncelik tanır,
c) Bu Tebliğ
kapsamındaki yükümlülüklerin yerine getirilmesi kaydıyla başvuru sırasına
göre bağlantı ve/veya sistem kullanım anlaşmalarını imzalar.
Bağlantı
yapılması öngörülen bağlantı noktası itibarıyla sisteme bağlantı
yapılmasının mümkün olmaması durumunda TEİAŞ; gerekçelerini başvuru
sahibine yazılı olarak bildirmek suretiyle bir başka bağlantı noktası
teklif edebilir.
TEİAŞ;
alternatif bağlantı noktası gösterememesi veya teklif ettiği alternatif
bağlantı noktasının başvuru sahibi tarafından kullanılabilir bir nokta
olarak görülmemesi veya sistem kullanımı açısından kapasitenin yetersiz
olması nedeniyle genişleme yatırımı veya yeni yatırım yapılmasının gerekli
olduğu ve yeterli finansmanın mevcut olmadığı hallerde, söz konusu yatırımı
kendi adına, başvuru sahibi tarafından finansmanı sağlanarak ilgili mevzuat
kapsamındaki teknik standartlara uygun olarak yapılmasını isteyebilir. Bu
durumda; gerçekleşen yatırıma ait toplam harcama tutarı, iletim sistemi
kullanıcısı ile TEİAŞ arasında yapılacak bağlantı ve sistem kullanım
anlaşmaları çerçevesinde iletim sistemi kullanıcısının ödemekle yükümlü
olduğu iletim tarifesi bedelinden düşülür.
İletim
sistemine doğrudan bağlanmak isteyen tüketicilerin başvuruları TEİAŞ
tarafından ancak Elektrik Piyasası Lisans Yönetmeliğinin 38 inci maddesinde
belirlenen gerekçeler çerçevesinde reddedilebilir ve ret gerekçeleri
başvuru sahibine yazılı olarak bildirilir.”denilmek sureti ile Sistem
kullanım anlaşmalarının ne şekilde yapılacağı ve nasıl uygulanacağı
düzenlenmiştir.
b.2) İletim
Sistemi, Sistem Kullanım ve Sistem İletişim Tarifelerini Hesaplama Yöntem
Bildirimi Yönünden;
4628 sayılı
Kanun’un 5. maddesinde “ Bu Kanun hükümlerinin uygulanması ve bu Kanunla
kendisine verilen görevleri yerine getirmek için gerekli olan ve piyasada
rekabeti geliştirmeye yönelik olarak gerçek ve tüzel kişilerin uymaları
gereken, talimatları ve tebliğleri, şebeke Yönetmeliğini, dağıtım
Yönetmeliğini, müşteri hizmetleri Yönetmeliğini ve dengeleme ve uzlaştırma
Yönetmeliğini onaylamak.” görevi Enerji Piyasası Düzenleme Kurulu’na
verilmiştir.
Bu görev kapsamında, 21.12.2006 gün ve 1029 sayılı
EPDK Kurul Kararı ile onaylanarak Yöntem Bildirimi ile işbu dava konusu
faturanın tanzimi tarihinde yürürlükte olan 13/12/2007 tarihli ve 1407
sayılı EPDK Kurul Kararı ile onaylanarak 19.12.2007 tarih ve 26735 sayılı
Resmi Gazetede yayınlanan Yöntem Bildirimi uygulamaya konulmuştur. Söz
konusu her iki Yöntem Bildiriminde de cezai işlemler hüküm altına
alınmıştır.
Tebliğ’in Geçici 3.maddesinde; “(1) Bağlantı ve
sistem kullanımına ilişkin standart anlaşmalar kullanıcı özellikleri
dikkate alınarak TEİAŞ ve Türkiye Elektrik Dağıtım AŞ tarafından bu
Tebliğin yayım tarihini izleyen otuz gün içerisinde hazırlanarak Kuruma
sunulur. Kullanıcıların lisans almamış olması ve kullanıcılar ile sistem
kullanım anlaşmalarının yapılmamış olması, bu kullanıcıların Elektrik
Piyasası Tarifeler Yönetmeliği uyarınca onaylanan sistem kullanım bedelini
ve/veya sistem işletim bedelini TEİAŞ ve/veya dağıtım şirketine ödeme
yükümlülüklerini ortadan kaldırmaz. / Ancak, dağıtım lisansı sahibi tüzel
kişilerin dağıtım sistemine bağlı üretim faaliyeti gösteren tüzel kişiler
için belirleyecekleri dağıtım sistem kullanımına ilişkin tarifeleri Enerji
Piyasası Düzenleme Kurumunca onaylanana kadar söz konusu tüzel kişilere
dağıtım sistemi kullanım fiyatı tahakkuk ettirilmez.” hükmü yer almış;
1407 sayılı Kurul Kararının ekinde yer alan İletim
Sistemi Sistem Kullanım ve Sistem İşletim Tarifelerini Hesaplama Yöntem
Bildirimi’nin “Fiyatlandırma ile İlgili Diğer Yönetmelikler ve Anlaşmalar”
başlıklı maddesinde ise, Elektrik Piyasası Şebeke Yönetmeliği ve Elektrik
Piyasasında İletim ve Dağıtım Sistemlerine Bağlantı ve Sistem Kullanımı
Hakkında Tebliğ çerçevesinde hazırlanan bağlantı ve sistem kullanım
anlaşmalarının; kullanıcının TEİAŞ ile, (kullanıcının iletim sistemiyle)
olan bağlantısını ve/veya iletim sisteminin kullanımına ilişkin üzerinde
mutabakat sağlanmış olan teknik ayrıntıları ile iletim sisteminin kullanımı
ve/veya sisteme bağlantı konusundaki şartları belirlediği ifade edildikten
sonra, bu kapsamda kullanıcılarla iki tür anlaşma yapılacağı, bunların
Bağlantı Anlaşması ve Sistem Kullanım Anlaşması olduğu, İletim sistemine
doğrudan bağlanan kullanıcıların hem Bağlantı Anlaşması hem de Sistem
Kullanım Anlaşması yapmak zorunda oldukları hüküm altına alınmış; aynı
maddenin devamında ise;
“1.5 Bir kullanıcının, TEİAŞ ile Sistem Kullanım
Anlaşması imzalamamış olmasına rağmen iletim sistemine başlı olarak
faaliyet göstermesi, dolayısıyla iletim sistemini kullanması halinde,
Elektrik Piyasasında İletim ve Dağıtım Sistemlerine Bağlantı ve Sistem Kullanımı
Hakkında Tebliğ’in Geçici 3. maddesi uyarınca Kullanıcıların lisans almamış
olmaları ve/veya sistem kullanım anlaşmalarının yapılmamış olması halinde
dahi bu kullanıcıların Elektrik Piyasası Tarifeler Yönetmeliği
doğrultusunda onaylanan sistem kullanım bedelini ve/veya sistem işletim
bedelini ödeme yükümlülükleri bulunmaktadır. Sistem Kullanım Anlaşması
bulunmaksızın iletim sistemini kullanmakta olan kullanıcılar, iletim
sisteminde arz güvenilirliği ve kalitesinin sağlanması amacıyla aşağıda ver
alan ihlallerle karşılaşılması halinde ilgili cezai işleme tabi olacaktır.”
denildikten sonra, dava konusu ihlalin tanımı: “İletim sistemine doğrudan
bağlı tüketiciler ve dağıtım lisansına sahip tüzel kişilerin İletim
Sisteminin her bir ölçüm noktasında çekecekleri endüktif reaktif enerjinin/verecekleri
kapasitif reaktif enerjinin, aktif enerjiye oranının ilgili mevzuata uygun
olmaması” şeklinde yapılmış; “Kullanıcı Tarafından TEİAŞ’a Ödenmesi Gereken
Ceza” ise “Kullanıcının o ayki Sistem Klanlım Fiyatına göre hesaplanan
bedelin %50’si oranında ceza uygulanır. Ceza, 00.00-24.00 saatleri arasında
bir defadan fazla uygulanmayacaktır” olarak belirlenmiştir.
Tüm bu
mevzuatsal düzenlemeler ışığında yapılan değerlendirme Neticesinde;
29.03.2010 tarihli Sistem Kullanım Anlaşmasının, TEİAŞ tarafından 4628
sayılı Elektrik Piyasası Kanunu, ilgili Tebliğ ve Ana Statü’nün yukarıda
belirtilen maddeleri gereğince hazırlandığı ve Enerji Piyasası Düzenleme
Kurumu’nun 23.05.2003 gün ve 148/1-15 sayılı kararı ile onaylandığı, ancak
söz konusu anlaşmanın davacı tarafından imzalanmadığı; davalı idare
tarafından, söz konusu anlaşmanın 10. maddesi ile ihlalin tespit edildiği
Aralık 2008 tarihi itibari ile yürürlükte bulunan Yöntem Bildirimi’nin 1.5.
maddesi gereğince, davacıya 96.328,37 TL ceza kesildiği anlaşılmaktadır.
Sonuç
olarak; 29.03.2010 Sistem Kullanım Anlaşmasının ve 21.12.2006 tarihli ve
1029 sayılı EPDK Kurul Kararı ile onaylanarak 01.01.2007 tarihinde
yürürlüğe giren İletim Sistemi Sistem Kullanım ve Sistem İşletim
Tarifelerini Hesaplama Yöntem Bildirimi’nin, TEİAŞ tarafından tek taraflı
olarak hazırlandığı ve ceza faturasının tanziminde esas alındığı tespit
edilmiştir. Bu durumda gerek ceza faturasına dayanak olan işlemlerin,
gerekse ceza faturası tutanağının davalı idare tarafından tek taraflı
olarak hazırlandığı ve davacıya uygulandığında kuşku bulunmamaktadır.
b.3) Ceza
Faturasının Tahsilinde İzlenen Usul Yönünden:
TEİAŞ Genel
Müdürlüğü tarafından,Çoruh Elektrik Dağıtım A.Ş.’ne gönderilen 12.02.2013
gün ve 1570 numaralı yazıda “……. Bu kapsamda, Ocak 2007-Kasım 2009
dönemleri arasında aylık olarak hesaplanan sistem kullanım ceza faturaları
muhteviyat çizelgeleriyle birlikte yazımız ekinde gönderilmektedir./Ayrıca,
yasal süresi içinde ödenmeyen faturalar için Amme Alacaklarının Tahsil
Usulü Hakkında Kanunun 51. maddesinde öngörülen gecikme zammı uygulanacağı
ve yasal yollardan tahsili cihetine gidileceğinin bilinmesi hususunda
bilgilerinizi ve gereğini rica ederiz.” şeklindeki yazıdan, davalı idare
tarafından ceza faturasının tahsilinde 6183 sayılı Kanun uyarınca işlem
yapıldığı anlaşılmaktadır.
27/03/ 2003
tarihli ve 25061 sayılı Resmi Gazete’de yayınlanan Elektrik Piyasasında
İletim ve Dağıtım Sistemlerine Bağlantı ve Sistem Kullanımı Hakkında
Tebliğ’in ‘Ödeme yükümlülüğü’ başlıklı 12. maddesinde; “Kullanıcı, Kurum
tarafından iletim veya dağıtım faaliyetine ilişkin olarak onaylanan
bağlantı fiyatı ve/veya sistem kullanım ve/veya sistem işletim fiyatları
üzerinden hesaplanan bedeli TEİAŞ ve/veya dağıtım şirketine ödemekle
yükümlüdür./ TEİAŞ ve/veya dağıtım şirketi, kullanıcıya tahmini bir bedel
tahakkuk ettirdiği takdirde, kesinleşen bedel üzerinden gerekli
düzeltmeleri yapar./ Bağlantı varlıklarının işletme ve bakım masrafları, mülkiyet
sınırları dahilinde ilgili taraflarca karşılanır.” şeklindeki düzenleme ile
kullanıcı tarafından ödenmesi gereken sistem kullanım bedeli
düzenlenmiştir.
Aynı
Tebliğin ‘Ödeme prosedürü’ başlıklı 15. maddesinde; “Madde 15- TEİAŞ
ve/veya dağıtım şirketi, her türlü vergi ve yükümlülükler de ilave edilmiş
olan ayrıntılı ödeme bildirimini, takip eden ayın ilk beş günü içerisinde
sistem kullanım anlaşması tarafı olan kullanıcıya gönderir./Söz konusu
kullanıcı, ödeme bildiriminin tebliğ edildiği günü izleyen onbeş gün
içerisinde bildirimde yer alan tutarı, TEİAŞ ve/veya dağıtım şirketine
öder. Ödemede gecikilen süre için 6183 sayılı Amme Alacaklarının Tahsil
Usulü Hakkında Kanunun 51 inci maddesinde öngörülen gecikme zammı
uygulanır.” denilmek sureti ile 6183 sayılı Amme Alacaklarının Tahsili
Hakkındaki Kanuna atıf yapmıştır.
Aynı
maddenin devamında da; “Maddi hatalar dışında; ödeme bildirimi içeriğine
yapılan herhangi bir itiraz, ödemeyi durdurmaz. TEİAŞ ve/veya dağıtım
şirketinin hatası nedeniyle fazla ödenmiş olan tutar, TEİAŞ ve/veya dağıtım
şirketi tarafından ödeme bildiriminin tebliğ edildiği günden sonraki onbeş
gün içerisinde bir itirazda bulunulması halinde, ödeme tarihini izleyen
onaltıncı günden başlamak üzere 6183 sayılı Amme Alacaklarının Tahsil Usulü
Hakkında Kanunun 51 inci maddesine göre hesaplanan gecikme zammı da dahil
olmak üzere bir sonraki ödeme dönemine ait bedelden mahsup edilir.”
şeklindeki düzenleme ile ödeme emrine itirazın icranın yürütülmesini
durdurmayacağı düzenlenmiş, yine dava idarenin alacağı ile ilgili üstün ve
pozisyon yaratılmıştır.
6183 sayılı Amme Alacaklarının Tahsili Hakkında
Kanun’un 51. maddesinde; (Değişik madde: 25/12/2003 - 5035 S.K./4. md.)Amme
alacağının ödeme müddeti içinde ödenmeyen kısmına vadenin bitim tarihinden
itibaren her ay için ayrı ayrı % 4 oranında gecikme zammı tatbik olunur. Ay
kesirlerine isabet eden gecikme zammı günlük olarak hesap edilir./ Gecikme
zammı bir milyon liradan az olamaz./Gecikme zammı; 213 sayılı Vergi Usul
Kanununa göre uygulanan vergi ziyaı cezalarında bu madde uyarınca
belirlenen oranda, mahkemeler tarafından verilen ve ceza mahiyetinde olan amme
alacaklarında ise bu oranın yarısı ölçüsünde uygulanır. Bunların dışındaki
ceza mahiyetinde olan amme alacaklarına gecikme zammı tatbik
edilmez./Bakanlar Kurulu, gecikme zammı oranlarını aylar itibarıyla topluca
veya her ay için ayrı ayrı, yüzde onuna kadar indirmeye, gecikme zammı
oranı ile gecikme zammı asgari tutarını iki katına kadar artırmaya, ayrıca
gecikme zammı oranını aylar itibarıyla farklı olarak belirlemeye ve gecikme
zammını bileşik faiz usulüyle aylık, üç aylık, altı aylık veya yıllık olarak
hesaplatmaya yetkilidir.” denilmek sureti ile kamu alacaklarına uygulanacak
gecikme zammı ayrıca düzenlenmiştir.
Tüm bu yasal düzenlemelerden, TEİAŞ tarafından
talep edilen ceza faturasının, amme alacağı mahiyetinde olduğu ve bu
nedenle tahsili hakkında 6183 sayılı Kanun’da belirlenen usulün
uygulanmasının öngörüldüğü anlaşılmaktadır. Zira özel hukuk ilişkisine konu
bir alacağın, 6183 sayılı Kanun’un 1. maddesi gereğince kamu alacaklarının
tahsili hakkında öngörülen usulle icra edilmesi mümkün değildir.
d)
İşlemin
Kamu Gücüne Dayalı Olması:
En temel
tanımı ile kamu gücü; devletin kamu yararını gerçekleştirebilmesi için özel
kişiler karşısında sahip olduğu üstün yetki ve ayrıcalıklardır.
Yukarı
da ayrıntılı olarak belirttiğimiz üzere, 4628 sayılı Kanun
2. ve 40. maddeleri, TEİAŞ Ana
Statüsü’nün 4. maddesinin 11.Bendi, Tebliğ’in “İletim sistemine bağlantı
ve/veya sistem kullanım anlaşmaları” başlıklı 4. maddesi gereğince, Dağıtım
Şirketleri ile imzalanacak Sistem Kullanım Anlaşmasını hazırlama görevi
TEİAŞ’ye verilmiş, yine Tebliğ’in “İletim sistemine bağlantı ve/veya sistem
kullanım anlaşmaları” başlıklı 4. maddesinde; bu anlaşmaların genel
hükümlerinde Enerji Piyasası Düzenleme Kurulu’nun onayı olmaksızın
değişiklik yapılamayacağı belirtilmiştir.
4628 sayılı
Kanun’un “Arz Güvenliği” başlıklı Ek
3. maddesinin “a” bendinin 1. fıkrasında; Türkiye Elektrik İletim Anonim
Şirketi, iletim kısıtlarını asgari seviyeye indirecek şekilde iletim
şebekesinin planlanmasından, tesisinden, işletilmesinden, sistem
güvenilirliğinin muhafaza edilmesinden ve üretim kapasite projeksiyonu ile
20 yıllık Uzun Dönem Elektrik Enerjisi Üretim Gelişim Planının
hazırlanmasından sorumludur. “ 2. fıkrasında; “Perakende satış lisansına
sahip dağıtım şirketleri, bölgelerindeki serbest olmayan tüketicilerin
elektrik enerjisi ve kapasite talebini karşılamakla yükümlüdürler. Söz
konusu tüzel kişiler her yıl Aralık ayı sonuna kadar, gelecek 5 yıl için,
tahmin ettikleri elektrik enerjisi puant güç taleplerini, ihtiyaç
duydukları elektrik enerjisi miktarını, bu miktarın temini için yaptıkları
sözleşmeleri ve ilave enerji/kapasite ihtiyaçlarını Kuruma bildirmek
zorundadır.” 4.fıkrasında; “Kurum (EPDK), lisans verilen üretim
tesislerinin gerçekleşmelerinin izlenmesinden, ilgili mevzuat kapsamında bu
tesislerin öngörülen zamanda devreye girmesi için gerekli önlemlerin
alınmasından, Türkiye Elektrik İletim Anonim Şirketi tarafından yapılacak
arz-talep dengesi çalışmalarında kullanılmak üzere, 5 yıl içerisinde
işletmeye girecek ve arz hesabında dikkate alınacak lisanslı yeni üretim
kapasite miktarlarının Bakanlığa düzenli aralıklarla bildirilmesinden
sorumludur.”, c bendinde; “Türkiye Elektrik İletim Anonim Şirketi, Türkiye
Elektrik Enerjisi Talep Projeksiyonu Raporunun yayımlanmasını müteakiben,
gelecek 20 yılı kapsayacak şekilde yapılan talep tahminini, mevcut arz
potansiyelini, potansiyel arz imkânlarını, yakıt kaynaklarını, iletim ve
dağıtım sisteminin yapısı ve gelişme planlarını, ithalat ve/veya ihracat
imkânlarını ve kaynak çeşitliliği politikalarını dikkate alarak enerji
politikalarının belirlenmesinde yararlanmak üzere Uzun Dönem Elektrik
Enerjisi Üretim Gelişim Planını hazırlayarak Bakanlığın onayına sunar. Bu
plan onaylanmasını müteakip Bakanlık tarafından yayımlanır.” denilmek
sureti ile elektrik iletim hizmetinin güvenliğini sağlamak adına alınması
gereken tedbirler kanunda açıkça belirtilmiş ve TEİAŞ bu hususlar bir çok
görev verilmiştir.
EPDK
tarafından onaylanarak 10.11.2004 tarihli ve 25639 sayılı Resmi Gazete’de
yayımlanarak yürürlüğe giren Elektrik İletim Sistemi Arz Güvenilirliği ve
Kalitesi Yönetmeliğinin, "Reaktif enerjinin kompanzasyonu"
başlıklı 11. maddesinde “İletim sistemine doğrudan bağlı tüketiciler ve
dağıtım lisansına sahip tüzel kişiler tarafından; iletim sistemine
bağlantıyla ilgili her bir ölçüm noktasında ve her bir uzlaşma periyodunda,
sistemden çekilen endüktif reaktif enerjinin sistemden çekilen aktif
enerjiye oranı yüzde ondördü, sisteme verilen kapasitif reaktif enerjinin
sistemden çekilen aktif enerjiye oranı ise yüzde onu geçemez./ İletim
sisteminin her bir ölçüm noktasında öngörülen orana uyulmaması durumunda
kullanıcılara uygulanacak yaptırımlar bağlantı ve sistem kullanım
anlaşmalarında düzenlenir. / Oranların kontrolü ilgili mevzuat hükümleri
çerçevesinde yapılır."hükmüne,
Aynı
Yönetmeliğin 01.01.2007 tarihinde yürürlüğe giren Geçici 3. maddesinde,
“1/1/2007 tarihinden itibaren İletim sistemine doğrudan bağlı tüketiciler
için iletim sisteminin her bir ölçüm noktasında aylık çekilen endüktif reaktif
enerjinin sistemden çekilen aktif enerjiye oranı yüzde otuzüç, aylık
sisteme verilen kapasitif reaktif enerjinin sistemden çekilen aktif
enerjiye oranı yüzde yirmi olarak uygulanır. 1/1/2008 'den itibaren bu
oranlar sırasıyla yüzde yirmi ve yüzde onbeş olarak uygulanır./ 1/1/2007
tarihinden itibaren dağıtım lisansına sahip tüzel kişiler için, iletim
sisteminin her bir ölçüm noktasında aylık çekilen endüktif reaktif
enerjinin sistemden çekilen aktif enerjiye oranı yüzde elli olarak
uygulanır. 1/1/ 2008 'den itibaren dağıtım lisansına sahip tüzel kişiler
için, iletim sisteminin her bir ölçüm noktasında aylık çekilen endüktif
reaktif enerjinin sistemden çekilen aktif enerjiye oranı yüzde otuzüç,
aylık sisteme verilen kapasitif reaktif enerjinin sistemden çekilen aktif
enerjiye oranı yüzde yirmi olarak uygulanır. / 1/1/2009 tarihinden itibaren
ise bu oranlar, bu Yönetmeliğin 11 inci maddesi hükümlerinde yer alan
esaslara göre tespit edilir. " hükmüne yer verilmiştir.
Yönetmelikte
yer alan düzenleme paralelinde reaktif enerji sınır değerlerinin aşımı
ihlali; 23/05/2003 tarih ve 148/1-15 sayılı Enerji Piyasası Düzenleme
Kurulu Kararı ile onaylanan mülga Sistem Kullanım Anlaşmasının "Cezai
Şartlar" başlıklı 10 uncu maddesinde ve TEİAŞ ile Sistem Kullanım
Anlaşması imzalamamış olan kullanıcılar için ise, ilk defa 21/12/2006 tarih
ve 1029 sayılı EPDK Kurul Kararı ile onaylanarak 01/01/2007 tarihinden
itibaren "yürürlüğe giren Yöntem Bildiriminde "İletim sistemine
doğrudan bağlı tüketiciler ve dağıtım lisansına sahip tüzel kişilerin
İletim Sisteminin her bir ölçüm noktasında çekecekleri endüktif reaktif
enerjinin/verecekleri kapasitif reaktif enerjinin, aktif enerjiye oranının
ilgili mevzuata uygun olmaması" şeklinde tanımlanmış, söz konusu ihlal
durumuna ilişkin yaptırım ise, "Kullanıcının o ayki Sistem Kullanım
Fiyatına göre hesaplanan bedelin %50'si oranında ceza uygulanır. Ceza,
00.00-24.00 saatleri arasında bir defadan fazla uygulanmayacaktır."
hükmü ile düzenlenmiştir.
Bu
açıklamalardan hareketle, davalı idare tarafından, elektrik iletim
hizmetinin sağlıklı işlemesini sağlamak amacı ile yerine getirdiği denetim
görevi kapsamında, kanunlarla kendisine verilen üstün yetki ve ayrıcalıklar
kullanılmak sureti ile davacı Çoruh Elektrik A.Ş.’ne ceza faturasının
kesildiği anlaşılmakla, işlemin tesisinde kamu gücü kullanıldığı sonucuna
varılmıştır.
Ceza Faturasına Esas Tarihler İtibari ile Davacı
İle Davalı Arasındaki İlişkisinin Hukuki Statüsü:
Davaya
konu Ceza Faturası Aralık 2008 tarihine aittir. Yukarıdaki
açıklamalarımızda da belirttiğimiz üzere ceza faturasına konu ihlal
tarihinde henüz Çoruh Elektrik A.Ş. özelleştirilmemiştir. Görevli yargı
yerinin belirlenmesi adına TEDAŞ’ın söz konusu tarihteki tüzel kişiliğinin
niteliği ve TEİAŞ ile TEDAŞ arasındaki ilişkinin hukuki vasfı belirlenmelidir.
Yukarıda
ayrıntısı ile belirttiğimiz üzere Elektrik
sektöründeki dağınık yapıyı ortadan kaldırmak ve işletme bütünlüğünü
sağlamak amacıyla 1312 sayılı Kanun ile Türkiye Elektrik Kurumu (TEK)
kurulmuş, imtiyazlı şirketlerin görev bölgeleri ve belediye sınırları
dışında tüm yurtta elektriğin üretim, iletim, dağıtım ve satış hizmetleri
TEK bünyesinde toplanmıştır. Hizmetlerin daha etkin, daha verimli ve çağdaş
bir şekilde sürdürülebilmesi amacıyla ve özelleştirme politikaları
çerçevesinde TEK, Bakanlar Kurulunun 12.8.1993 tarih ve 93/4789 sayılı
Kararı ile, Türkiye Elektrik Üretim-İletim A.Ş. (TEAŞ) ve Türkiye Elektrik
Dağıtım A.Ş. (TEDAŞ) adı altında iki ayrı İktisadi Devlet Teşekkülü olarak
yeniden yapılandırılmıştır.
233
sayılı Kamu İktisadi Teşebbüsleri Hakkında KHK’nin 2. maddesinde; “ İktisadi devlet teşekkülü
"Teşekkül"; sermayesinin tamamı devlete ait, iktisadi alanda
ticari esaslara göre faaliyet göstermek üzere kurulan, kamu iktisadi
teşebbüsüdür” şeklinde tanımlanmıştır.
233 sayılı Kanun
Hükmünde Kararname'nin (KHK) 3.maddesine ve 20.02.2001 tarih ve 4628 sayılı
Elektrik Piyasası Kanununa dayanılarak çıkarılan ve 02.03.2001 tarihinde
yürürlüğe giren 05.02.2001 tarih ye 2001/2026 sayılı Bakanlar Kurulu Kararı
uyarınca TEAŞ; Türkiye Elektrik İletim AŞ (TEİAŞ), Elektrik Üretim AŞ
(EÜAŞ) ve Türkiye Elektrik Ticaret ve Taahhüt AŞ (TETAŞ) ünvanlarında,
anonim şirket statüsünde, üç ayrı iktisadi devlet teşekkülü şeklinde
teşkilatlandırılmıştır.
Bu durumda TEDAŞ
12.08.1993 tarihinde İktisadi Devlet Teşekkülü olarak, TEİAŞ ise 05.02.2001
tarihinde iktisadi devlet teşekkülü olarak yapılandırılmışlardır. Daha
sonra TEDAŞ 2.4.2004 tarih ve 2004/22
sayılı Özelleştirme Yüksek Kurulu Kararı ile özelleştirme kapsam ve
programına alınmıştır. Dağıtım bölgeleri yeniden belirlenerek, Türkiye 21
dağıtım bölgesine ayrılmıştır. Bunlardan biri olan Çoruh Elektrik A.Ş.’nin
de Özelleştirme Yüksek İdaresi’nin 7.6.2010 tarihli ve 2010/36 sayılı
kararı ile Aksa Elektrik Perakende Satış A.Ş.’ne devir yapılmıştır.
Hissesinin tamamı da 31.12.2010 tarihinde Aksa Elektrik Perakende Satış
A.Ş.’ne devredilmiş ve özelleştirme işlemi tamamlanmıştır.
24/11/1994
tarih ve 4046 numaralı Özelleştirme Uygulamaları Hakkında Kanun’un 17.
maddesinin B bendinde “Özelleştirme kapsamına alınan kuruluşlardan; mali ve
hukuki yönden özelleştirmeye hazırlanmalarına karar verilenlerin bu
hazırlık işlemleri tamamlanıncaya kadar, bunların bağlı oldukları bakanlık
veya kurumlar ile ilgileri ve önceki statüleri aynen devam eder. Bunlarla
ilgili mali ve hukuki yönden özelleştirmeye hazırlık işlemleri kurulca
belirlenecek kuruluş veya kuruluşlar tarafından yürütülür. Özelleştirmeye
hazırlık işlemleri tamamlananlar Kurulun vereceği yeni bir karar ile
özelleştirme programına alınır. Bu şekilde hazırlıkları tamamlanarak
özelleştirme programına alınanlar ile doğrudan özelleştirme programına
alınanlar (bağlı ortaklıkların iştirak payları ve varlıkları ile bağlı
ortaklık statüsünde olmayan, ancak sermayesinin yarısından fazlası kamuya
ait kuruluşların iştirak payları ve varlıkları hariç), Kurul kararının
alındığı tarihte başka bir işleme gerek olmadan ve bedel alınmaksızın
İdareye devredilmiş sayılır. Özelleştirme programına alınarak İdareye
devredilen kuruluşlar buna ilişkin Kurul kararı tarihinden itibaren bağlı
oldukları bakanlık veya kurumla ilişkileri kesilerek idareye bağlanmış
sayılır.” denilmek sureti ile hakkında özelleştirme prosedürü tamamlanmayan
kamu kuruluşunun eski niteliğini devam ettireceği düzenlenmiştir.
Aynı
maddenin C bendinde; “ Genel ve katma bütçeli idarelerle, bunlara
bağlı döner sermayeli kuruluşların 15 inci maddenin (a) bendinde belirtilen
mal ve hizmet üretim birimleri ve varlıkları ile kamu iktisadi
kuruluşlarının ve bunların müessese, bağlı ortaklık, işletme ve işletme
birimleri ile varlıklarının özelleştirme programına alınmalarına Kurulca
karar verilir. Bunların, mülkiyetin devri dışındaki yöntemlerle yapılacak
özelleştirme işlemleri idare tarafından yürütülür. Ancak, bunların
mülkiyetinin bağlı bulundukları kurum ve/veya kuruluşlara aidiyeti ve
statüleri aynen devam eder.” şeklindeki düzenleme ile de iktisadi devlet
teşekküllerinin özelleştirme işlemleri tamamlanıncaya kadar bağlı
bulundukları kurum veya kuruluşa aidiyetinin ve hukuki niteliğinin
korunacağı belirtilmiştir.
Aynı
Kanun’un 18. maddesinin Özelleştirmede uygulanabilecek usuller belirlenmiş
ve A bendinin “a” alt başlığında “Satış; Kuruluşların aktiflerindeki mal ve
hizmet üretim birimleriyle varlıklarının mülkiyetinin kısmen veya tamamen
bedel karşılığı devredilmesi ya da bu kuruluşların hisselerinin tamamının
veya bir kısmının kuruluşların içinde bulundukları şartlar da dikkate
alınarak yurt içi ve yurt dışında, halka arz, gerçek ve/veya tüzelkişilere
blok satış, gecikmeli halka arzı içeren blok satış, çalışanlara satış,
borsada normal ve/veya özel emir ile satış, menkul kıymetler yatırım
fonları ve/veya menkul kıymetler yatırım ortaklarına satış veya bunların
birlikte uygulanması yoluyla bedel karşılığı devredilmesidir.” denilmek
sureti ile satış usulü ile özelleştirme yöntemi düzenlenmiştir.
Aynı
Kanun’un 18. maddesinin Özelleştirmede uygulanabilecek usuller belirlenmiş
ve B bendinin “c” alt başlığında; “Komisyon; değer tespit çalışmalarını,
özelleştirilecek kuruluşun niteliği, gördüğü hizmetin özelliği, gelecekteki
nakit akımı potansiyeli, faaliyette bulunduğu sektör ve pazarın
özellikleri, sahip olduğu sınai, ticari ve sosyal tesisler, mA.e araç ve
gereçler, teçhizat, malzeme ve hammadde ile yarı mamul ve mamul madde
stokları, her türlü taşınır ve taşınmaz malları, vasıfları ve hali hazır
durumları, seN.li ve seN.siz bütün alacak ve borçları ile bilumum hak ve
yükümlülükleri ve özelleştirilecek kuruluşa uygulanacak özelleştirme
yöntemini de dikkate alarak uluslararası kabul görmüş olan; indirgenmiş
nakit akımları (N. bugünkü değer), defter değeri, N. aktif değeri, amortize
edilmiş yenileme değeri, tasfiye değeri, fiyat/kazanç oranı, piyasa
kapitalizasyon değeri, piyasa değeri/defter değeri, ekspertiz değeri,
fiyat/nakit akım oranı metotlarından en az ikisini uygulamak suretiyle yürütür. Değer tespit sonuçları, kuruluşun
özelleştirme işlemi tamamlanarak devir sözleşmesinde yer alan
yükümlülüklerin yerine getirilmesinden sonra kamuoyuna duyurulur. Özelleştirme
programındaki kuruluşun özelleştirme işlemlerini bu Kanunun 4 üncü
maddesinin son fıkrasına istinaden yürütmesi durumunda; değer tespiti
işlemleri, ilgili kuruluşun karar almaya yetkili organlarının kararı ile
kuruluş ita amirinin başkanlığında oluşturulacak komisyon tarafından bu
bentte belirtilen esaslar çerçevesinde yapılır.” denilmek sureti ile
özelleştirme işleminin ne şekilde tamamlanacağı belirtilmiştir.
TEDAŞ,
Özelleştirme Yüksek İdaresi’nin 02.04.2004 gün ve 2004/22 sayılı kararı ile
özelleştirme kapsamına alınmış, yine aynı idarenin 7.6.2010 gün ve 2010/36
sayılı kararı ile Aksa Elektrik Perakende Satış A.Ş.’ne devrine karar
verilmiş ve nihayet 31.12.2012 tarihinde hisse devri tamamı ile sağlanarak
Özelleştirme İdare Başkanlığı’nın resmi web sitesinde ilan edilmiştir. Buradan
hareketle, ceza faturasına konu ihlalin yapıldığı Aralık 2008 tarihinde,
faturayı düzenleyen TEİAŞ de, Fatura muhatabı olan Çoruh Elektrik A.Ş.’nin
de iktisadi devlet teşekkülü niteliğinde olduğu tespit edilmiştir.
Taraflar arasında imzalanan 31.12.2010 tarihli
hisse devir sözleşmesinin “Alıcının Taahhütleri” başlıklı 9. maddesinin 4.
fıkrasında; alıcı ihale konusu hisseleri devraldığı tarihten önceki döneme
ilişkin olarak İşletme hakkı devir sözleşmesindeki hükümler saklı kalmak
kaydı ile şirkette yapılmış olan her türlü işlemden kaynaklanan borç ve yükümlülüklerden,
kayıtlara intikal ettirilmemiş olsa dahi şirketin sorumlu olduğu, bu
hususlarda alınmış karar ve yapılmış sözleşmelerden ilgili olarak
kendisinin veya şirketin idareyi ve TEDAŞ’ı ilzam edecek hiçbir başvuru ve
rucu hakkının olmadığı kabul, taahhüt ve garanti eder “ şeklindeki hükümden
davacının sözleşme imzalanmadan önce doğan borç ve yükümlülüklerden de
sorumlu olduğunun düzenlendiği ancak İşletme Devir hakkı Sözleşmesinde belirtilen
hususların bundan vareste tutulduğu görülmüştür.
İşletme Devir hakkı sözleşmesi incelendiğinde ise;
“Üçüncü Kişilerin Hak ve İddiaları” başlıklı 7. fıkrasının 4, 5, 6 ve
7. fıkralarında sırasıyla; “Dağıtım Faaliyetinin TEDAŞ tarafından
yürütüldüğü dönemde hu faaliyetin yürütülmesi amacıyla gerçekleştirilen her
türlü is ve işlemlerin bütün sorumluluğu TEDAŞ'a aittir. TEDAŞ tarafından
yürütülmüş bulunan hu faaliyetler nedeniyle üçüncü kişiler tarafından ileri
sürülecek her türlü talebin muhatabı TEDAŞ'tır. Bu talepleri konu alan icra
takibi ve davalar TEDAŞ tarafından yürütülür ve sonuçlandırılır. Bu takip
ve davalardan doğacak her türlü mali yükümlülük TEDAŞ tarafından
karşılanır.
Dağıtım Faaliyetinin Şirket
tarafından yürütüldüğü dönemde bu faaliyet kapsamında gerçekleştirilen her
türlü iş ve işlemlerin bütün sorumluluğu Şirket'e aittir. Şirket tarafından
yürütülmüş bulunan hu faaliyetler nedeniyle üçüncü kişiler tarafından ileri
sürülecek her türlü talebin muhatabı Şirket'tir. Bu talepleri konu alan
icra takibi ve davalar Şirket tarafından yürütülür ve sonuçlandırılır. Bu
takip ve davalardan doğacak her türlü mali yükümlülük Şirket tarafından
karşılanır.
Sözleşmenin imza tarihinden önce
Dağıtım Tesisleri ile Dağıtım Tesisleri'nin işletilmesinden kaynaklanan her
türlü hukuki ve cezaî sorumluluk TEDAŞ’a aittir. Bu dönemde yürütülmüş
bulunan bu faaliyetler nedeniyle üçüncü kişiler tarafından ileri sürülecek
her türlü talebin muhatabı TEDAŞ'tır. Bu talepleri konu alan icra takibi ve
davalar TEDAŞ tarafından yürütülür ve sonuçlandırılır. Bu takip ve
davalardan doğacak her türlü mali yükümlülük TEDAŞ tarafından ödenir.
Sözleşmenin imza tarihinden sonra Dağıtım Tesisleri
ile Dağıtım Tesisleri'nin işletilmesinden kaynaklanan her türlü hukuki ve
cezaî sorumluluk Şirketle aittir. Şirket tarafından yürütülmüş bulunan hu
faaliyetler nedeniyle üçüncü kişiler tarafından ileri sürülecek her türlü
talebin muhatabı Şirkettir. Bu talepleri konu alan icra takibi ye davalar
Şirket tarafından yürütülür ve sonuçlandırılır. Bu takip ve davalardan
doğacak her türlü mali yükümlülük Şirket tarafından karşılanır. Şirket, bu
kapsamda ortaya çıkan tazminattan, cezadan ve/veya herhangi bir isim
altında gerçekleştirdiği ödemelerden dolayı, hiçbir şekilde TEDAŞ’a rücu
edemez. Belirtilen nedenlerle TEDAŞ'ın bir ödeme yapmak zorunda kalması
durumunda. Şirket söz konusu ödemeyi ilk talepte ödeme tarihinden itibaren
ticari faiziyle birlikte, nakden ve defaten ödemekle yükümlüdür” şeklindeki
düzenlemelerden, TEDAŞ’ın şirkete devri öncesindeki döneme ilişkin Dağıtım
Tesisleri ile Dağıtım Tesisleri'nin işletilmesinden kaynaklanan her türlü
hukuki ve cezaî sorumluluğun TEDAŞ’a ait olacağı açıkça belirtilmiştir.
Yine 233
sayılı KHK’nin 2. maddesinde; iktisadi devlet teşekküllerinin iktisadi
alanda ticari esaslara göre faaliyet göstereceği düzenlenmiştir. Ancak bu
maddenin 29.06.2001 gün ve 24447 sayılı Resmi Gazetede yayınlanarak yürürlüğe
giren TEİAŞ Ana Statüsü’nün 3. Maddesinin 2. Fıkrası ile birlikte
değerlendirmek gerekmektedir. Söz konusu maddede TEİAŞ’nın EPK, K.H.K., ve
bu Ana statü hükümleri saklı kalmak üzere özel hukuk hükümlerine tabi
olacağı belirtilmiştir. 4628 sayılı Elektrik Piyasası Kanunu’nun 2 nci
maddesinde sistem kullanım anlaşmasına konu kullanım tarifelerinin TEİAŞ
tarafından EPDK’nın onayı alınmak sureti ile hazırlanacağına ilişkin tek taraflı
düzenleme yetkisi ve aynı kanunun 20. maddesinde düzenlenen sistem
güvenliği açısından gerekli önlemleri düzenleyen Arz güvenliği ile ilgili
maddesi birlikte değerlendirildiğinde; TEİAŞ tarafından, Çoruh Elektrik
A.Ş. hakkında (sermayelerinin tamamı devlete ait iki iktisadi devlet
teşekkülü arasında) Aralık 2008 tarihini kapsar şekilde düzenlenen ceza
faturasının, bir ticari faaliyetin yürütülmesi kapsamında değil, TEİAŞ’a
4628 sayılı Kanun’un 2. maddesi ile verilen Elektrik İletimi görevinin
sağlıklı bir şekilde yürütülmesini sağlama görevi kapsamında düzenlendiği, davacı
ile davalı arasında gerek hisse devir sözleşmesi gerekse İşletme Hakkı
Devir Sözleşmesi imzalanmadan önceki döneme ait davaya konu ceza faturası
yönünden sorumluluğun TEDAŞ’a ait olması da dikkate alındığında, borç
tarihi itibari ile gerek alacaklı gerekse borçlu sıfatının idarede
birleştiği sonucuna varılmıştır.
7-SONUÇ:
Dava
dosyasının incelenmesinden; 233
sayılı Kanun Hükmünde Kararnamenin (KHK) 3. maddesine ve 20.02.2001
tarih ve 4628
sayılı Elektrik Piyasası Kanununa dayanılarak çıkarılan ve 02.03.2001 tarihinde yürürlüğe giren
05.02.2001 tarih ve 2001/2026 sayılı Bakanlar Kurulu Kararı uyarınca
TEAŞ’nin, TEİAŞ, EÜAŞ ve TETAŞ şeklinde 3’e ayrılmasının ardından
27/03/2003 tarihli ve 25061 sayılı Resmi Gazete’de Elektrik Piyasasında
İletim ve Dağıtım Sistemlerine Bağlantı ve Sistem Kullanımı Hakkında
Tebliğin yayınlandığı, ardından 21.12.2006 tarihli ve 1029 sayılı EPDK
Kurul Kararı ile onaylanarak 01.01.2007 tarihinde İletim Sistemi Sistem
Kullanım ve Sistem İşletim Tarifelerini Hesaplama Yöntem Bildirimi’nin
yürürlüğe girdiği, ancak işlemin ceza faturasına esas ihlal tarihi (Ekim
2008) tarihi itibari ile 13.12.2007 gün ve 1407 sayılı EPDK kurul kararı
ile onaylanan İletim Sistemi Sistem Kullanım ve Sistem İşletim Tarifelerini
Hesaplama Yöntem Bildirimi’nin yürürlükte olduğu;
TEİAŞ’nin
4628 sayılı Kanun ve Tebliğin kendisine verdiği yetki çerçevesinde hazırladığı
“Sistem Kullanım Anlaşması”nın, 23.05.2003 gün ve 148/1-15 sayılı EPDK
kararı ile onaylandığı ve fakat dosya içinde bulunan örneğinden söz konusu
anlaşmanın davacı tarafından imzalanmadığının görüldüğü; Özelleştirme
Yüksek Kurulu’nun 7.6.2010 gün ve 2010/36 sayılı Kararı ile Türkiye
Elektrik Dağıtım A.Ş.nin Çoruh Elektrik A.Ş.’ndeki %100 hissesinin,
227.000.000 ABD doları bedelle Aksa Elektrik Perakende Satış A.Ş.’ne
devredilmesine karar verildiği, hisse devrinin 31.12.2010 tarihinde tamamı
ile gerçekleşmesi ile Fırat Elektrik A.Ş.’nın özelleştirme işleminin
tamamlandığı; davalı kurum tarafından, sistem kullanım anlaşmasının 10.
maddesinde belirtilen cezai şartlarından 12. bentte belirtilen yükümlülüğün
Aralık 2008 tarihinde tespit edilen ihlali nedeni ile davacı kuruma
96.328,37 TL ceza kesildiği, davacının bu cezaya itiraz etmesi ile taraflar
arasında davaya konu uyuşmazlığı oluştuğu anlaşılmaktadır. Görüldüğü üzere,
ceza faturasının tanzimine konu ihlal tarihinde, davacı kurum henüz
özelleştirilmemiş, davalı ile arasında Sistem Kullanım Anlaşması
imzalanmamış olmakla, ihlal tarihi itibariyle idare hukuku tüzel kişisi
sıfatını devam ettirmektedir.
Yukarıda ayrıntısı ile açıklandığı üzere, Ana
Statüsü’nün 3. maddesinin 2. fıkrası gereğince TEİAŞ, 4628 sayılı EPK’nda
verilen görevleri kapsamında tesis ettiği işlemler yönünden idare hukuku
hükümlerine tabidir ve 4628 sayılı Elektrik Piyasası Kanunu’nun yukarıda 2.
maddesi kapsamında verilen yetkileri kullanırken tesis ettiği işlemler
bakımından özel hukuk hükümlerine tabi olmadığı yönünden bir kuşku
bulunmamaktadır. Buna ilaveten, davalı TEİAŞ tarafından, davacı kurumun
özelleştirilmesinden önceki döneme ilişkin olarak, davalı idarenin elektrik
iletimi kamu hizmetinin düzgün işletilmesini sağlamak adına gerçekleştirdiği
denetim görevi kapsamında tespit ettiği ihlal nedeni ile davacıya ceza
faturası tanzim ettiği, ne faturanın tanzimi ne de faturanın dayanağı olan
işlemlerin düzenlenmesi aşamasında davacının herhangi bir katkısı
bulunmadığı, davalı idarenin tüm bu işlem ve düzenlemeleri kanunlar ve
ilgili mevzuatın kendisine verdiği yetkiye dayalı olarak kamu gücü
kullanmak sureti ile ve tek taraflı irade beyanı ile gerçekleştirdiği hususları
da dikkate alındığında, davaya konu iptali istenen ceza faturasının bir
idari işlem olduğu sonucuna varılmıştır.
Her ne kadar davaya konu sistem kullanım anlaşması
bir sözleşme metni gibi düzenlenmiş ise de, gerek TEİAŞ tarafından tek
taraflı olarak hazırlanması, gerek EPDK tarafından onaylanarak yürürlüğe
girmesi ve gerekse de davacı tarafından imzalanmamış olması nedenleri ile,
iki taraflı irade beyanına havi bir özel hukuk sözleşmesi niteliğinde olduğu
kabul edilmemiş, bir idari işlem olarak değerlendirilmiştir.
Bu
duruma göre, idare tarafından tesis edilen işlemin, anılan yasal
düzenlemelere uygunluğunun denetlenmesi gereken davanın görüm ve çözümünde
2577 sayılı Yasa’nın 2. maddesinin 1. fıkrasının (a) bendi gereğince idari
yargı yerleri görevli olduğu sonucuna ulaşılmıştır.
Açıklanan
nedenlerle, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı’nın başvurusunun reddine karar
verilmesi gerekmiştir.
SONUÇ : Davanın çözümünde İDARİ YARGININ görevli olduğuna,
bu nedenle Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı’nın, BAŞVURUSUNUN REDDİNE,
2.6.2014 gününde OY BİRLİĞİ İLE KESİN OLARAK karar verildi.
——
• ——
Uyuşmazlık Mahkemesi
Başkanlığından:
25-ESAS NO : 2014/635
KARAR NO : 2014/680
KARAR TR : 02.06.2014
(Hukuk Bölümü)
ÖZET : Davalı İdarece düzenlenen ve damga vergisinden
kaynaklanan ödeme emrinin iptali istemiyle açılan davanın, 5510 sayılı
Yasa’nın 88. maddesi gözetildiğinde ADLİ YARGI YERİNDE çözümlenmesi
gerektiği hk.
K A R A R
Davacı : R.C.
Davalı : Sosyal Güvenlik Kurumu Başkanlığı
Vekili :
Av. Ö.G.
O L A Y : Davacı
dava dilekçesinde özetle; SGK Başkanlığı Malatya İl Müdürlüğü Merkezi
tarafından, tarafına gönderilen dava dilekçesine ekli 29.07.2012 tarihli,
B.13.2.SGK.4.44.01.00.00.III.I/S.Ş. sayılı ve 776.60 TL bedelli ödeme
emrinin gerek usul açısından gerekse esas açısından hukuka aykırı ve haksız
olduğunu, 6183 sayılı Kanunun 102. maddesi uyarınca beş yıllık zaman aşımı
geçtiğinden olayda kendisinin V.U.K. 10. maddesi gereğince kusuru
bulunmadığından, mükellef şirket Kayısı Birliğinin Mal Varlığı
bulunduğundan, ödeme emrinin 6183 sayılı Kanun’un 37 .maddesine uygun
olmamasından, ödeme emrinin dayanağı olan idari para cezasının haksız
olmasından dolayı düzenlenen ödeme emrinin hukuka aykırı olduğunu
belirterek; dava konusu (20 adet) ÖDEME EMRİNİN İPTALİNE karar verilmesi
istemi ile idari yargı yerinde dava açmıştır.
Malatya İdare Mahkemesi; 31.08.2012 gün ve
2012/1031 Esas, 2012/2758 Karar sayılı kararı ile; “Dava dosyasının incelenmesinden, 5510 sayılı Yasa uyarınca tahakkuk
ettirilen fark işçilik, işsizlik sigortası primi ve prim borçlarının
tahsili amacıyla düzenlenen ödeme emirlerinin iptali istemiyle açılan dava
ile vergi hukuku kapsamında tahakkuk ettirilen damga vergilerinin tahsili
amacıyla düzenlenen ödeme emirlerinin iptali istemiyle açılacak davanın
görüm ve çözümünde farklı yargı kollarının görevli olması nedeniyle fark
işçilik, işsizlik sigortası primi ve prim borçlarının tahsili amacıyla
düzenlenen 19.07.2012 düzenleme tarihli ve 2009/13809 takip dosya nolu,
13.07.2012 düzenleme tarihli ve 2007/017380 takip nolu, 13.07.2012
düzenleme tarihli ve 2007/017379 takip nolu, 19.07.2012 düzenleme tarihli
ve 2009/10057 takip dosya nolu, 19.07.2012 düzenleme tarihli ve 2009/13808
takip dosya nolu, 17.07.2012 düzenleme tarihli ve 2008/010067 takip nolu,
19.07.2012 düzenleme tarihli ve 2009/10056 takip dosya nolu, 17.07.2012
düzenleme tarihli ve 2008/010066 takip dosya nolu, 19.07.2012 düzenleme
tarihli ve 2009/10055 takip dosya nolu, 13.07.2012 düzenleme tarihli ve
2007/013593 takip nolu, 13.07.2012 düzenleme tarihli ve 2007/013592 takip
nolu, 17.07.2012 düzenleme tarihli ve 2008/010729 takip nolu, 13.07.2012
düzenleme tarihli ve 2006/015010 takip nolu, 17.07.2012 düzenleme tarihli
ve 2008/010728 takip nolu, 13.07.2012 düzenleme tarihli ve 2006/015011
takip nolu ödeme emirlerinin iptali istemiyle ayrı vergi hukuku kapsamında
tahakkuk etirilen damga vergilerinin tahsili amacıyla düzenlenen 17.07.2012
düzenleme tarihli ve 2007/017381 takip nolu, 17.07.2012 düzenleme tarihli
ve 2008/010068 takip nolu, 13.07.2012 düzenleme tarihli ve 2007/013594
takip nolu, 17.07.2012 düzenleme tarihli ve 2008/010730 takip nolu,
13.07.2012 düzenleme tarihli ve 2006/015012 takip nolu ödeme emirlerinin
iptali istemiyle ayrı dilekçeler ile dava açılması gerektiği” gerekçesi ile
dava dilekçesinin reddine karar vermiştir.
Davacı tarafından Malatya İdare Mahkemesi’nin dilekçe red kararı
üzerine verilen 27.09.2012 tarihli dilekçede özetle; gönderilen ödeme
emirlerinin vergi hukuku kapsamında tahakkuk ettirilen damga vergilerinin
tahsili amacı ile düzenlenen 17.07.2012 düzenleme tarihli ve 2007/017381
takip dosya nolu,17.07.2012 düzenleme tarihli ve 2008/010068 takip dosya
nolu, 13.07.2012 düzenleme tarihli ve 2007/013594 takip dosya nolu,
17.07.2012 düzenleme tarihli ve 2008/010730 takip dosya nolu, 13.07.2012
düzenleme tarihli ve 2006/015012 takip dosya nolu, ödeme emirlerinin 6183
sayılı Kanunun 102. maddesi uyarınca Beş yıllık zaman aşımı geçtiğinden
olayda kendisinin V.U.K. 10. maddesi gereğince kusuru bulunmadığından,
mükellef şirket Kayısı Birliğinin Mal Varlığı bulunduğundan, ödeme emrinin
6183 sayılı Kanun’un 37.maddesine uygun olmamasından, ödeme emrinin
dayanağı olan idari para cezasının haksız olmasından dolayı hukuka aykırı
olduğunu belirterek iptalleri istemi ile tekrar dava açmıştır. Malatya
İdare Mahkemesi; 04.10.2012 gün ve 2012/1262 Esas, 2012/2926 Karar sayılı
kararı ile 2577 sayılı Yasa’nın 15/1-a maddesi gereğince, davanın Vergi
Mahkemesi’nin görevine girdiğinden bahisle Mahkemenin görevsizliğine ve
dosyanın görevli Malatya Vergi Mahkemesi’ne gönderilmesine kararı
vermiştir. Davalı Sosyal Güvenlik Kurumu Başkanlığı vekili, Malatya Vergi
Mahkemesi’ne verdiği 18.12.2012 tarihli cevap dilekçesi ile davada İş
Mahkemelerinin görevli olduğundan bahisle görev itirazında bulunmuştur.
Malatya Vergi Mahkemesi; 29.03.2013 gün ve
2012/1095 Esas, 2013/293 Karar sayılı kararı ile; dava konusu ödeme
emirlerinin hukuka aykırı olduğu gerekçesi ile davanın kabulüne karar
vermiş, verilen karar davalı vekili tarafından temyiz edilmiştir.
Malatya Bölge İdare Mahkemesi; 25.10.2013 gün ve
2013/838 Esas, 2013/1414 Karar sayılı kararı ile; “Bakılan davada, davalı
idarece davaya cevap dilekçesinde, davanın adli yargıda görülmesi gerektiği
ileri sürülerek görev itirazında bulunulmasına karşın, Mahkemece görevlilik
kararı verilmeksizin ve dolayısıyla davalı idareye 2247 sayılı Kanunun 12.
maddesinde yazılı olumlu görev uyuşmazlığı çıkarma hakkını kullanma imkanı
tanınmaksızın, doğrudan işin esası hakkında karar verildiği” gerekçesi ile
kararın bozulmasına hükmetmiştir.
Malatya Vergi Mahkemesi; Malatya Bölge İdare
Mahkemesi’nin bozma kararı üzerine verdiği, 27.01.2014 gün ve 2013/1126
Esas sayılı kararı ile, davalı vekilinin görev itirazının, iptali istenen
ödeme emirleri hakkında inceleme yapma görevinin 2576 sayılı Kanunun 6.
maddesi gereğince Vergi Mahkemesi’nin görevine girdiği gerekçesi ile
reddine karar vermiştir.
Davalı idare vekilinin, olumlu görev uyuşmazlığı
çıkarılması yolunda süresi içerisinde verdiği dilekçesi üzerine, dava
dosyası Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına gönderilmiştir.
Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı; Davanın, 5510 sayılı
yasa uyarınca SGK İstanbul İl Müdürlüğü tarafından davacı şirkete tahakkuk
ettirilen damga vergisine itiraz davası değil, damga vergisinin, 506, 5510
ve 6183 sayılı yasalar uyarınca takip ve tahsiline ilişkin ödeme emrinin
iptaline ilişkin olduğunu, Mülga 506 sayılı Sosyal Sigortalar Kanunu'nun
primlerin ödenmesi başlıklı 80. maddesinde ''İşveren bir ay içinde
çalıştırdığı sigortalıların sigorta primlerine esas tutulacak kazançlar
toplamı üzerinden bu Kanun gereğince hesaplanacak prim tutarlarını
ücretlerinden kesmeye ve kendilerine ait primler tutarını da bu miktara
ekleyerek en geç ertesi ayın sonuna kadar Kuruma ödemeye
mecburdur.../Kurumun, süredi içinde ödenmeyen prim ve diğer alacaklarının
tahsilinde, 21.07.1953 tarih ve 6183 sayılı AATUHK hükümleri uygulanır.
Kurum, söz konusu kanunun uygulanmasında Maliye Bakanlığı diğer kamu kurum
ve kuruluşları ve mercilere verilen yetkileri kullanır.../Kurum
alacaklarının tahsilinde, 21.07.1953 tarih ve 6183 sayılı Kanunun
uygulanmasından doğacak uyuşmazlıkların çözümlenmesinde, alacaklı Sigorta
Müdürlüğünün bulunduğu yer İş Mahkemesi yetkilidir. '' hükümlerini
içermekte iken, 506 sayılı Kanunun yukarıda sözü edilen maddelerinin
31.05.2006 gün ve 5510 sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanununun
106.maddesi ile yürürlükten kaldırıldığını, 5510 sayılı yasanın 17.04.2008
tarih ve 5754 sayılı yasa ile değişik 88 inci maddesinin onbeşinci
fıkrasında, '' Kurumun süresi içinde ödenmeyen prim ve diğer alacaklarının
tahsilinde, 6183 sayılı AATUHK un 51 inci, 102 nci ve 106 ncı maddeleri
hariç, diğer maddeleri uygulanır. Kurum, 6183 sayılı Kanunun uygulanmasında
Maliye Bakanlığı ile diğer kamu kurum ve kuruluşları ve mercilere verilen
yetkileri kullanır. '' hükmünün yer aldığını, aynı maddenin 18 inci
fıkrasında da "Kurumun prim ve diğer alacaklarının tahsilinde, 6183
sayılı Amme Alacaklarının Tahsil Usulü Hakkında Kanunun uygulamasından
doğacak uyuşmazlıkların çözümlenmesinde Kurumun alacaklı biriminin
bulunduğu yer iş mahkemesi yetkilidir. Yetkili İş Mahkemesi’ne başvurulması
alacakların takip ve tahsilini durdurmaz." denilmek suretiyle, Kurumun
süresi içinde ödenmeyerek kesinleşmiş prim ve diğer alacaklarının takibinde
6183 sayılı Kanun hükümlerinin uygulanması, bu uygulama sonucunda doğacak uyuşmazlıkların
çözümünde de, Kurumun alacaklı biriminin bulunduğu yer iş mahkemesinin
yetkili olması esasının kabul edildiğini belirtmiş, SGK İstanbul İl
Müdürlüğü tarafından verilen damga vergisi borcunun ödenmemesi nedeniyle
Kurum alacağına dönüşmesi üzerine gecikme zammı uygulanmak suretiyle
tahsili için düzenlenen ödem emrine karşı dava açıldığının anlaşılması
karşısında, idari para cezasından doğan Kurum alacağının tahsili için
düzenlenen ödeme emrine karşı açılan davanın görüm ve çözümünde 5510 sayılı
yasanın 88. maddesinde yer alan özel hüküm gereği yetkili kılınan İş
Mahkemesi’nin görevli bulunduğundan bahisle 2247 sayılı Kanunun 10 ve 13.
maddeleri gereğince olumlu görev uyuşmazlığı çıkarılmasına, dosyanın
Uyuşmazlık Mahkemesi Başkanlığı’na gönderilmesine karar vermiştir.
İNCELEME VE GEREKÇE :
Uyuşmazlık Mahkemesi Hukuk Bölümü’nün, Serdar
ÖZGÜLDÜR’ün Başkanlığında, Üyeler: Eyüp Sabri BAYDAR, Ali ÇOLAK, Nurdane
TOPUZ, Ertuğrul ARSLANOĞLU, Ayhan AKARSU ve Mehmet AKBULUT’un
katılımlarıyla yapılan 2.6.2014 günlü toplantısında:
l-İLK İNCELEME: Dava dosyası üzerinde 2247 sayılı
Yasa'nın 27. maddesi uyarınca yapılan incelemeye göre; davalı idare
vekilinin anılan Yasanın 10/2 maddesinde öngörülen yönteme uygun olarak
yaptığı görev itirazının reddedilmesi ve dahi 12/1. maddede belirtilen süre
içinde başvuruda bulunması üzerine Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı'nca, 10.
maddede öngörülen biçimde olumlu görev uyuşmazlığı çıkarıldığı
anlaşılmaktadır. Usule ilişkin herhangi bir noksanlık bulunmadığından,
görev uyuşmazlığının esasının incelenmesine oy birliği ile karar verildi.
II-ESASIN İNCELENMESİ: Raportör-Hakim Birgül YİĞİT’in,
davanın çözümünde adli yargının görevli olduğu yolundaki raporu ile
dosyadaki belgeler okunduktan; ilgili Başsavcılarca görevlendirilen
Yargıtay Cumhuriyet Savcısı Mehmet BAYHAN ile Danıştay Savcısı Mehmet Ali
GÜMÜŞ’ün davada adli yargının görevli olduğu yolundaki sözlü açıklamaları
da dinlendikten sonra GEREĞİ GÖRÜŞÜLÜP DÜŞÜNÜLDÜ:
Dava, vergi hukuku kapsamında tahakkuk ettirilen damga
vergilerinin tahsili amacı ile düzenlenen 17.07.2012 düzenleme tarihli ve
2007/017381 takip dosya nolu,17.07.2012 düzenleme tarihli ve 2008/010068
takip dosya nolu, 13.07.2012 düzenleme tarihli ve 2007/013594 takip dosya
nolu, 17.07.2012 düzenleme tarihli ve 2008/010730 takip dosya nolu,
13.07.2012 düzenleme tarihli ve 2006/015012 takip dosya nolu ödeme
emirlerinin 6183 sayılı Kanun’un 102. maddesi uyarınca beş yıllık zaman
aşımı geçtiğinden, olayda davacının V.U.K. 10. maddesi gereğince kusuru
bulunmadığından, mükellef şirket Kayısı Birliğinin Mal Varlığı
bulunduğundan, ödeme emrinin 6183 sayılı Kanun’un 37.maddesine uygun
olmamasından, ödeme emrinin dayanağı olan idari para cezasının haksız
olmasından dolayı hukuka aykırı olduğu gerekçesi ile iptali istemi ile
açılmıştır.
Mülga
506 sayılı Sosyal Sigortalar Kanunu’nun 80. maddesinin yedinci fıkrasında,
"Kurum alacaklarının tahsilinde 21.7.1953 tarih ve 6183 sayılı Kanunun
uygulanmasından doğacak uyuşmazlıkların çözümlenmesinde, alacaklı Sigorta
Müdürlüğü’nün bulunduğu yer İş Mahkemesi yetkilidir" hükmüne yer
verilmiş, Uyuşmazlık Mahkemesi Hukuk Bölümü, kurum alacaklarının
tahsilinde, 6183 sayılı Yasa hükümleri uygulanmak suretiyle düzenlenecek
ödeme emrine karşı açılacak davalara bakma görevinin, 80. maddenin yedinci
fıkrasında açıkça belirtildiği gibi Sigorta Müdürlüğünün bulunduğu yer iş
mahkemesine ait olduğu sonucuna varmış, ancak, 506 sayılı Kanun’un sözü
edilen maddesi 31.5.2006 gün ve
5510 sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel
Sağlık Sigortası
Kanunu’nun 106. maddesi ile yürürlükten kaldırılmıştır.
5510
sayılı Kanun’un 88. maddesinde, “…Kurumun süresi içinde ödenmeyen prim ve
diğer alacaklarının tahsilinde, 6183 sayılı Amme Alacaklarının Tahsil Usûlü
Hakkında Kanunun 51 inci, 102 nci ve 106 ncı maddeleri hariç, diğer maddeleri
uygulanır. Kurum, 6183 sayılı Kanunun uygulanmasında Maliye Bakanlığı ile
diğer kamu kurum ve kuruluşları ve mercilere verilen yetkileri kullanır.
Kurum,
6183 sayılı Kanun kapsamında takip edilen alacakları hariç olmak üzere her
türlü alacağın teminatını teşkil etmek üzere Yeni Türk Lirası ve/veya
yabancı para birimi üzerinden ticari işletme, taşınır ve/veya taşınmaz
rehni dahil olmak üzere her türlü teminat almaya yetkilidir.
Kurumun
6183 sayılı Kanun kapsamında takip edilen prim ve diğer alacakları amme
alacağı niteliğinde olup, imtiyazlı alacaktır. Kurumun taraf olduğu her
türlü dava ve icra takiplerinin kısmen veya tamamen aleyhe N.icelenmesi
halinde 2004 sayılı İcra ve İflas Kanununda yazılı tazminat ve cezalar
Kurum hakkında uygulanmaz.
Kurumun
prim ve diğer alacaklarının tahsilinde, 6183 sayılı Amme Alacaklarının
Tahsil Usûlü Hakkında Kanunun uygulamasından doğacak uyuşmazlıkların
çözümlenmesinde Kurumun alacaklı biriminin bulunduğu yer iş mahkemesi
yetkilidir. Yetkili iş mahkemesine başvurulması alacakların takip ve
tahsilini durdurmaz…” hükmü yer almıştır.
Öte yandan, 5502 sayılı Sosyal Güvenlik Kurumu
Kanunu’nun 37. maddesinin üçüncü fıkrasında, “Süresi içinde ödenmeyen
sosyal sigorta ve genel sağlık sigortası primleri, işsizlik sigortası primleri,
idarî para cezaları, gecikme zamları, katılım payları Kurum alacağına
dönüşür ve bu alacakların tahsilinde, 6183 sayılı Amme Alacaklarının Tahsil
Usulü Hakkında Kanunun 51 inci, 102 nci ve 106 ncı maddeleri hariç diğer
maddeleri uygulanır” denilmiştir.
Görev
kuralları kamu düzenine ilişkin olduğundan, görev konusunda taraflar için
bir müktesep hak doğmayacağı, bu nedenle, yeni bir yasayla kabul edilen
görev kurallarının, geçmişe de etkili olacağı, bilinen bir genel hukuk
ilkesidir.
Davanın
açıldığı andaki kurallara göre görevli olan mahkeme, yeni bir yasa ile
görevsiz hale gelmiş ise, (davanın açıldığı anda görevli olan ve fakat yeni
yasaya göre görevsiz hale gelen) mahkemenin görevsizlik kararı vermesi
gerekeceği, ancak, yeni yasadaki görev kuralının, değişikliğin yürürlüğe
girmesinden sonra açılacak davalarda uygulanacağına dair intikal
hükümlerinin varlığı halinde, mahkemece görevsizlik kararı verilemeyeceği
açıktır.
Diğer
taraftan, dava görevsiz mahkemede açılmış, bu sırada yapılan bir kanun değişikliği
ile görevsiz mahkeme o dava için görevli hale gelmiş ise, mahkeme, artık
görevsizlik kararı veremeyip (yeni kanuna göre görevli hale geldiği için)
davaya bakmaya devam etmesi gerekir.
Olayda, Sosyal Güvenlik Kurumu Başkanlığı, İstanbul
Sosyal Güvenlik İl Müdürlüğü tarafından, 5510 sayılı Sosyal Sigortalar ve
Genel Sağlık Sigortası Kanunu kapsamında düzenlenen damga vergisinden
kaynaklanan, ödeme emrinin iptali istemiyle dava açıldığı anlaşılmıştır.
Bu durumda, söz konusu
ödeme emrine karşı açılan davada, 5510 sayılı Yasa’nın 88. maddesi
gözetildiğinde İş Mahkemesinin görevli olduğu kuşkusuzdur.
Açıklanan nedenlerle, Yargıtay Cumhuriyet
Başsavcısı’nın başvurusunun kabulü ile, davalı idare vekilinin görev
itirazının Malatya Vergi Mahkemesi’nce reddine ilişkin kararının kaldırılması
gerekmiştir.
SONUÇ :
Davanın çözümünde ADLİ YARGININ görevli olduğuna, bu nedenle Yargıtay
Cumhuriyet Başsavcısı’nın BAŞVURUSUNUN KABULÜ ile, Malatya Vergi
Mahkemesi’nin 27.01.2014 gün ve 2013/1126 Esas sayılı GÖREVLİLİK KARARININ
KALDIRILMASINA, 2.6.2014 gününde OY BİRLİĞİ İLE KESİN OLARAK karar verildi.
——
• ——
Uyuşmazlık Mahkemesi
Başkanlığından:
26-ESAS NO : 2014/653
KARAR NO : 2014/695
KARAR TR : 02.06.2014
(Hukuk Bölümü)
ÖZET :
Davacının maliki bulunduğu parsel üzerindeki mesken ve ağaçlarının, Mamak
Altıağaç-Karaağaç-Hüseyingazi Mahalleleri Kentsel Yenileme ve Gecekondu
Dönüşüm Projesi kapsamında kaldığından bahisle; söz konusu tesis ve
ağaçlara karşılık, fazlaya ilişkin hakları saklı kalmak kaydıyla, şimdilik
10.000 TL kamulaştırmasız el atma tazminatının faiziyle birlikte tahsili
istemiyle açtığı davanın, İDARİ YARGI YERİNDE çözümlenmesi gerektiği hk.
K A R A R
Davacı :
A.Y.
Vekilleri : Av. F.T. & Av. U.T.
Davalılar :
1-Ankara Büyükşehir Belediye Başkanlığı
Vekili : Av. İ.M.
2-Mamak Belediye Başkanlığı
Vekili : Av. F.E.
O L A Y : Davacı
vekili dava dilekçesinde, müvekkilinin maliki bulunduğu, Ankara İli, Mamak
İlçesi, Altıağaç Mh. 39791 ada 1 parselin 23/2629 m² hissesinin, Mamak
Altıağaç-Karaağaç-Hüseyingazi Mahalleleri Kentsel Yenileme ve Gecekondu
Dönüşüm Projesi kapsamında kaldığını; müvekkilinin imar parselli arsası
üzerinde, Hüseyingazi Mh. No 23 kapı numaralı mesken olarak kullandığı
tesisi, muhtelif cins ve yaşta ağaçlarının bulunduğunu; 5393 Sayılı
Belediye Kanununun 73.maddesine dayalı olarak Büyükşehir Belediyesi
tarafından kentsel dönüşüm alanı olarak ilan edilen bölgedeki kamulaştırma
ve imar işlemlerinin, Büyükşehir Belediyesi ile Mamak Belediyesi tarafından
ortaklaşa yürütülmekte olduğunu; Belediye Encümeninin 04.09.2012 tarih ve
1564/1847 sayılı kararı ile Kaymakamlık Makamınca kamu yararı kararı
alınmasına karar verildiğini ve 06.09.2012 tarih ve 2031207868 sayılı yazı
ile Kaymakamlık Makamınca kamu yararı kararı alınmış olduğunu; anılan
kararlar çerçevesinde kentsel dönüşüm alanına giren taşınmaz ile ilgili
olarak uzlaşma ve dolayısı ile daire karşılığı sözleşme yapma niyetlerinin
bulunmadığını; buna karşın aradan geçen zaman içerisinde, Kamulaştırma
Yasasının 10.maddesi çerçevesinde bir işlem de yapılmadığını; tarafların
uzlaşma sağlayamadığını, süreklilik arz eden fiili ve hukuki el atma sebebi
ile kamulaştırmasız el atmanın unsurlarının oluştuğunu; 5393 Sayılı Yasanın
73/8.fıkrasında yer alan, “Kentsel dönüşüm ve gelişim alanı ilan edilen
yerlerde belediyelere ait gayrimenkuller ile belediyelerin anlaşma
sağladığı veya kamulaştırdıkları gayrimenkuller üzerindeki inşaatların
tamamı belediyeler tarafından yapılır veya yaptırılır. Belediye ile anlaşma
yapmayan veya belediyece kamulaştırılmasına gerek duyulmayan gayrimenkul
sahiplerinden proje alanında kendilerine 3194 sayılı Kanunun 18 inci
maddesine göre ayrı ada ve parselde imar hakkı verilmemiş olanlar
kamulaştırmasız el atma davası açabilirler” hükmü doğrultusunda
müvekkilinin dava açma hakkının doğduğunu ifade ederek; fazlaya ilişkin hak
ve alacakları saklı kalmak kaydı ile şimdilik; Ankara İli, Mamak İlçesi
2.Bölge Altıağaç Mh. 39791 Ada 1 parseldeki 23/2629 m² arsa vasfındaki
taşınmaz, arsa üzerindeki tesis ve ağaçlar için 10.000,00 TL kamulaştırmasız
el atma tazminatının dava tarihinden itibaren işleyecek yasal faizi ile
birlikte davalılardan tahsiline; kamulaştırma bedeli karşılığında, taşınmaz
mülkiyetinin davalılara devrine karar verilmesi istemiyle, adli yargı
yerinde dava açmıştır.
Davalılar Ankara Büyükşehir Belediyesi
Başkanlığı vekili ve Mamak Belediye Başkanlığı vekili, süresi içerisinde,
davanın idari yargının görev alanına girdiğini öne sürerek görev itirazında
bulunmuşlardır.
Ankara
11.Asliye Hukuk Mahkemesi: 13.02.2014 gün ve 2013/502 Esas sayılı kararı
ile; yargı yoluna yönelik görev itirazının reddine karar vermiştir.
Davalılardan Mamak Belediye Başkanlığı vekilince süresi
içinde verilen dilekçe ile, olumlu görev uyuşmazlığı çıkarılması istemiyle
başvuruda bulunulması üzerine dilekçe, dava dosyasının onaylı örneği ile
birlikte Danıştay Başsavcılığı’na gönderilmiştir.
DANIŞTAY
BAŞSAVCISI 17.04.2014 gün ve 2014/125 Esas sayılı kararında aynen; “5393
sayılı Belediye Kanunu’nun “Kentsel dönüşüm ve gelişim alanı” başlıklı 73.
maddesinde; "Belediye, belediye meclisi kararıyla; konut alanları,
sanayi alanları, ticaret alanları, teknoloji parkları, kamu hizmeti
alanları, rekreasyon alanları ve her türlü sosyal donatı alanları
oluşturmak, eskiyen kent kısımlarını yeniden inşa ve restore etmek, kentin
tarihi ve kültürel dokusunu korumak veya deprem riskine karşı tedbirler
almak amacıyla kentsel dönüşüm ve gelişim projeleri uygulayabilir. Bir
alanın kentsel dönüşüm ve gelişim alanı olarak ilan edilebilmesi için
yukarıda sayılan hususlardan birinin veya bir kaçının gerçekleşmesi ve bu
alanın belediye veya mücavir alan sınırları içerisinde bulunması şarttır.
Ancak, kamunun mülkiyetinde veya kullanımında olan yerlerde kentsel dönüşüm
ve gelişim proje alanı ilan edilebilmesi ve uygulama yapılabilmesi için
ilgili belediyenin talebi ve Çevre ve Şehircilik Bakanlığının teklifi
üzerine Bakanlar Kurulunca bu yönde karar alınması şarttır.
Kentsel
dönüşüm ve gelişim proje alanı olarak ilan edilecek alanın; üzerinde yapı
olan veya olmayan imarlı veya imarsız alanlar olması, yapı yükseklik ve
yoğunluğunun belirlenmesi, alanın büyüklüğünün en az 5 en çok 500 hektar arasında
olması, etaplar halinde yapılabilmesi hususlarının takdiri münhasıran
belediye meclisinin yetkisindedir. Toplamı 5 hektardan az olmamak kaydı ile
proje alanı ile ilişkili birden fazla yer tek bir dönüşüm alanı olarak
belirlenebilir.
Büyükşehir
belediye ve mücavir alan sınırları içinde kentsel dönüşüm ve gelişim
projesi alanı ilan etmeye büyükşehir belediyeleri yetkilidir. Büyükşehir
belediye meclisince uygun görülmesi halinde ilçe belediyeleri kendi sınırları
içinde kentsel dönüşüm ve gelişim projeleri uygulayabilir.
Büyükşehir
belediyeleri tarafından yapılacak kentsel dönüşüm ve gelişim projelerine
ilişkin her ölçekteki imar planı, parselasyon planı, bina inşaat ruhsatı,
yapı kullanma izni ve benzeri tüm imar işlemleri ve 3/5/1985 tarihli ve
3194 sayılı İmar Kanununda belediyelere verilen yetkileri kullanmaya
büyükşehir belediyeleri yetkilidir.
Kentsel
dönüşüm ve gelişim proje alanlarında bulunan yapıların boşaltılması, yıkımı
ve kamulaştırılmasında anlaşma yolu esastır. Kentsel dönüşüm ve gelişim
projesi kapsamında bulunan gayrimenkul sahipleri ve belediye tarafından
açılacak davalar, mahkemelerde öncelikle görüşülür ve karara bağlanır.
Kentsel
dönüşüm ve gelişim alanları içinde yer alan eğitim ve sağlık alanları hariç
kamuya ait gayrimenkuller harca esas değer üzerinden belediyelere
devredilir. Kentsel dönüşüm ve gelişim proje alanlarında yıkılarak yeniden
yapılacak münferit yapılarda ilgili vergi, resim ve harçların dörtte biri
alınır.
Kentsel
dönüşüm ve gelişim proje alanlarındaki gayrimenkul sahipleri ve 24/2/1984
tarihli ve 2981 sayılı İmar ve Gecekondu Mevzuatına Aykırı Yapılara
Uygulanacak Bazı İşlemler ve 6785 Sayılı İmar Kanununun Bir Maddesinin
Değiştirilmesi Hakkında Kanuna istinaden, hak sahibi olmuş kimselerle
anlaşmaları halinde kentsel dönüşüm ve gelişim proje alanında hakları
verilir. 2981 sayılı Kanun kapsamına girmeyen gecekondu sahiplerine enkaz
ve ağaç bedelleri verilir veya belediye imkanları ölçüsünde kentsel dönüşüm
ve gelişim proje alanı dışında arsa veya konut satışı yapılabilir. Bu
kapsamda bulunanlara Toplu Konut İdaresi Başkanlığı ile işbirliği yapılmak
suretiyle konut satışı da yapılabilir. Enkaz ve ağaç bedelleri arsa veya
konut bedellerinden mahsup edilir.
Kentsel
dönüşüm ve gelişim alanı ilan edilen yerlerde belediyelere ait
gayrimenkuller ile belediyelerin anlaşma sağladığı veya kamulaştırdıkları
gayrimenkuller üzerindeki inşaatların tamamı belediyeler tarafından yapılır
veya yaptırılır. Belediye ile anlaşma yapmayan veya belediyece
kamulaştırılmasına gerek duyulmayan gayrimenkul sahiplerinden proje
alanında kendilerine 3194 sayılı Kanunun 18 inci maddesine göre ayrı ada ve
parselde imar hakkı verilmemiş olanlar kamulaştırmasız el atma davası
açabilir.
Kentsel
dönüşüm ve gelişim proje alanlarında yapılacak alt yapı ve rekreasyon
harcamaları, proje ortak gideri sayılır. Belediyelere ait inşaatların proje
ortak giderleri belediyeler tarafından karşılanır. Kendilerine ayrı ada
veya parsel tahsis edilen gayrimenkul sahipleri ile kamulaştırma dışı kalan
gayrimenkul sahipleri, sahip oldukları inşaatın toplam metrekaresi oranında
proje ortak giderlerine katılmak zorundadır. Proje ortak gideri ödenmeden
inşaat ruhsatı, yapılan binalara yapı kullanma izni verilemez; su, doğalgaz
ve elektrik bağlanamaz.
Dönüşüm
alanı sınırı kesinleştiği tarihte, bu sınırlar içindeki gayrimenkullerin
tapu kütüğünün beyanlar hanesine kaydedilmek üzere tapu sicil müdürlüğüne,
paftasında gösterilmek üzere kadastro müdürlüğüne bildirilir. Söz konusu
gayrimenkullerin kaydında meydana gelen değişiklikler belediyeye
bildirilir.
Kentsel
dönüşüm ve gelişim alanı ilan edilen yerlerde; ifraz, tevhit, sınırlı ayni
hak tesisi ve terkini, cins değişikliği ve yapı ruhsatı verilmesine ilişkin
işlemler belediyenin izni ile yapılır.
Belediye,
kentsel dönüşüm ve gelişim projelerini gerçekleştirmek amacıyla; imar
uygulaması yapmaya, imar uygulaması yapılan alanlardaki taşınmazların
değerlerini tespit etmeye ve bu değer üzerinden hak sahiplerine dağıtım yapmaya
veya hasılat paylaşımını esas alan uygulamalar yapmaya yetkilidir.
Kentsel
dönüşüm ve gelişim projelerinin uygulanması sırasında, tapu kayıtlarında
mülkiyet hanesi açık olan veya ayni hakları davalı olan taşınmazlar doğrudan
kamulaştırılarak bedelleri mahkemece tayin edilen bankaya belli olacak hak
sahipleri adına bloke edilir. Belediye kentsel dönüşüm ve gelişim
projelerinin uygulama alanında bulunan taşınmazların kamulaştırılması
sırasında veraset ilamı çıkarmaya veya tapudaki kayıt malikine göre işlem
yapmaya yetkilidir.
Büyükşehirlerde
büyükşehir belediye meclisinin, il ve ilçelerde belediye meclislerinin salt
çoğunluk ile alacağı karar ile masrafların tamamı veya bir kısmı belediye
bütçesinden karşılanmak kaydıyla kentin uygun görülen alanlarında bina
cephelerinde değişiklik ve yenileme ile özel aydınlatma ve çevre tanzimi
çalışmaları yapılabilir. Cephe değişikliği yapılacak binalarda telif hakkı
sahibi proje müelliflerine talep etmeleri hâlinde, değiştirilecek cephe
veya cephelerin beher metrekaresi için bir günlük N. asgari ücret tutarını
geçmemek üzere telif hakkı ödenir. Büyükşehir belediye meclisince uygun
görülmesi hâlinde, büyükşehir belediyesi içindeki ilçe belediyeleri kendi
sınırları içinde bu fıkrada belirtilen iş ve işlemleri yapabilir.
Bina
cephelerinde değişiklik ve yenileme ile özel aydınlatma ve çevre tanzimi
çalışmaIarı için yapılması gereken iş, işlem ve yetkilendirmeler, kat
maliklerinin arsa payı çoğunluğu ile verecekleri karara göre yapılır.
Büyükşehir
belediyelerince, kentsel dönüşüm ve gelişim alanı ilan edilen alanlar ile
5366 sayılı Kanuna göre yenileme alanı ilan edilen alanlarda veya bu
Kanunun 75 inci maddesine göre kamu kurum ve kuruluşları ile protokol
yapmaları hâlinde, büyükşehir belediye meclisi kararı ile, yıkılan
ibadethane ve yurtların yerine veya ihtiyaç duyulan yerlerde ibadethane ve
yurt inşa edilebilir.
Kentsel
dönüşüm ve gelişim projesi kapsamındaki işler, kamu idareleriyle 75 inci
madde çerçevesinde ortak hizmet projeleri aracılığıyla
gerçekleştirilebilir.
Bu
Kanunun konusu ile ilgili hususlarda Başbakanlık Toplu Konut İdaresine 2985
sayılı Kanun ve diğer kanunlarla verilen yetkiler saklıdır.” hükmünün yer
aldığı; 2985 sayılı Toplu Konut Kanunu'nun "İskan Sahalarının Tespiti,
Kamulaştırma Ve Kadastro" başlıklı 4. maddesinde; "Başkanlık,
gecekondu dönüşüm projesi uygulayacağı alanlarda veya mülkiyeti kendisine
ait arsa ve arazilerde veya valiliklerce toplu konut iskan sahası olarak
belirlenen alanlarda çevre ve imar bütünlüğünü bozmayacak şekilde her tür
ve ölçekteki planlar ile imar planlarını yapmaya, yaptırmaya ve tadil
etmeye yetkilidir. Bu planlar; büyükşehir belediye sınırları içerisinde
kalan alanlar için büyükşehir belediye meclisi tarafından, il ve ilçe
belediye sınırları ile mücavir alanları içerisinde kalan alanlar için
ilgili belediye meclisleri tarafından, beldelerde ve diğer yerlerde ilgili
valilik tarafından, planların belediyelere veya valiliğe intikal ettiği
tarihten itibaren üç ay içerisinde aynen veya değiştirilerek onaylanır.
Belediyeler ve valilik tarafından üç ay içerisinde onaylanmayan planlar
Başkanlık tarafından re'sen onaylanır. Belediyeler, valilik veya Başkanlık
tarafından onaylanan bu planlar; askı, ilan ve itiraza dair kararlar da
dahil olmak üzere 3194 sayılı İmar Kanunu hükümlerine göre belediyeler ve
ilgili kamu kurumlan tarafından yapılacak tüm işlemler Başkanlık tarafından
re'sen yapılmak suretiyle yürürlüğe konur.
Başkanlık
kanundaki görevleri çerçevesinde gerçek ve tüzel kişilere ait arazi ve
arsaları ve bunların içerisinde veya üzerinde bulunan her türlü eklenti ve
yapıları kamulaştırmaya yetkilidir. Başkanlık tarafından yapılacak kamulaştırmalar,
4.11.1983 tarihli ve 2942 sayılı Kamulaştırma Kanununun 3 üncü maddesinin
ikinci fıkrasındaki iskân projelerinin gerçekleştirilmesi amaçlı
kamulaştırma sayılır." hükmüne yer verilmiştir.
Dosyanın
incelenmesinden; davacıya ait taşınmazın bulunduğu yerde davalılardan Mamak
Belediyesi ile Başbakanlık Toplu Konut İdaresi Başkanlığı arasında 2985
sayılı Toplu Konut Kanunu, 775 sayılı Gecekondu Kanunu, 5393 sayılı
Belediye Kanunu, 2942 sayılı Kamulaştırma Kanunu, 3194 sayılı İmar Kanunu
hükümleri çerçevesinde "Altıağaç-Karaağaç-Hüseyingazi Kentsel Yenileme
ve Gecekondu Dönüşüm Projesi"ne ilişkin olarak hazırlanan 14.08.2012
tarihli protokolün imzalandığı, protokol gereği anılan bölgenin Başbakanlık
Toplu Konut İdaresi Başkanlığınca 775 sayılı Kanun uyarınca Gecekondu
Önleme Bölgesi olarak ilan edildiği, 19.3.2013 tarihli Resmi Gazete'de
yayımlanan Bakanlar Kurulu kararıyla proje alanında kalan taşınmazların
Toplu Konut İdaresi Başkanlığı tarafından acele kamulaştırılmasına karar
verildiği, anılan protokol gereği kamulaştırma işlemlerinin davalı Mamak
Belediyesince yürütüldüğü, dava konusu taşınmazın söz konusu proje kapsamında
kaldığı ve kamulaştırma işlemlerinin devam ettiği; dava dilekçesinde,
Kentsel Yenileme ve Gecekondu Dönüşüm Projesi alanında kalan taşınmaza
kamulaştırılmasız el atıldığından bahisle 10.000 TL tazminatın yasal
faiziyle birlikte ödenmesi ve taşınmazın mülkiyetinin Ankara Büyükşehir
Belediye Başkanlığı'na devrinin istenildiği anlaşılmıştır.
Uygulama
ve öğreti'de, kamu idarelerinin, kamu hizmetinin yürütümü sırasında, kamu
gücü kullanarak tek yanlı irade açıklamalarıyla yapmış oldukları işlemler,
"idari işlem"; herhangi bir işlem ya da karara dayanmaksızın
gerçekleştirdikleri maddi faaliyetleriyle, görevleriyle ilgili
hareketsizlikleri de, "idari eylem" olarak tanımlanmaktadır.
İdarenin
yürütmekle yükümlü bulunduğu kamu hizmetine ilişkin olarak uygulamaya
koyduğu plan ve projeye göre meydana getirdiği yol, kanal, baraj, su
yolları, su şebekesi gibi tesislerin kurulması, işletilmesi, bakım ve
onarımı sırasında kişilere verdiği zararların tazmini istemiyle açılacak
davaların görüm ve çözümünde, idari eylem ve işlemlerden dolayı kişisel
hakları muhtel olanlar tarafından açılacak tam yargı davaları kapsamında
yargısal denetim yapan İdari Yargı yerleri görevli bulunmaktadır.
Bu
bilgiler karşısında; davanın, davacının taşınmazının, Yargıtay Hukuk Genel
Kurulunun 15.12.2010 günlü, E:2010/5-662 K:2010/651 sayılı kararında
"hukuki el atma" olarak nitelendirilen, Kentsel Yenileme ve
Gecekondu Dönüşüm Projesi kapsamında kalması sebebiyle mülkiyet hakkına
getirilen kısıtlamadan kaynaklanan tazminat talebiyle açıldığı sonucuna
ulaşılmıştır.
Dava
dilekçesinde ve Yargıtay Hukuk Genel Kurulu kararında, mülkiyet hakkına
getirildiği söylenen kısıtlamanın, taşınmazın maliki yönünden zarar
doğurucu sonuçlarının olabileceğinde kuşku yoktur. Ancak bu sonuç ya da
sonuçların, bir idari işlem olan Kentsel Yenileme ve Gecekondu Dönüşüm
Projesindeki taşınmaza yönelik belirlemeden, bu projede öngörülen acele
kamulaştırma işlemlerinin zamanında yapılmamasından; başka anlatımla da,
idari işlemlerden ve davalı Mamak Belediyesi ile Başbakanlık Toplu Konut
İdaresi Başkanlığı tarafından söz konusu proje gereği yapılması gereken
kamulaştırmalar konusundaki hareketsizlik şeklinde ortaya çıkan idari
eylemlerden kaynaklanmaktadır.
Bu
bakımdan, hukuka uygunluklarının denetimi ve zarar doğurucu sonuçlarının
giderilmesi idari yargının görev alanında bulunan idari işlem ve eylemlerin
hukuk düzeninde oluşturdukları etki ve sonuçların, "hukuki el
atma" olarak nitelendirilmesine ve bu olumsuz sonuçlarla ilgili
tazminat taleplerinin Adli Yargı yerlerinde açılacak tazminat davalarına
konu edilmelerine hukuken olanak bulunmamaktadır.
Dolayısıyla,
davanın, davacıya ait taşınmaza kamulaştırmasız el atıldığından bahisle
10.000 TL tazminatın yasal faiziyle birlikte ödenmesi istemine ilişkin
kısmının, 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu'nun 2'nci maddesinin 1
'inci fıkrasının (b) bendinde yer alan "İdari eylem ve işlemlerden
dolayı kişisel hakları doğrudan muhtel olanlar tarafından açılan tam yargı
davaları," hükmü gereğince İdari Yargı yerinde görülmesi gerekmektedir”
şeklindeki gerekçesi ile davanın, davacıya ait taşınmaza kamulaştırmasız el
atıldığından bahisle 10.000 TL tazminatın yasal faiziyle birlikte ödenmesi
istemine ilişkin kısmı yönünden 2247 sayılı Kanun'un 10'uncu maddesi
uyarınca, olumlu görev uyuşmazlığı çıkarılmasına ve dosyanın Uyuşmazlık
Mahkemesi’ne gönderilmesine karar vermiştir.
İNCELEME VE GEREKÇE :
Uyuşmazlık Mahkemesi Hukuk Bölümü’nün, Serdar
ÖZGÜLDÜR’ün Başkanlığında, Üyeler: Eyüp Sabri BAYDAR, Ali ÇOLAK, Nurdane
TOPUZ, Ertuğrul ARSLANOĞLU, Ayhan AKARSU ve Mehmet AKBULUT’un
katılımlarıyla yapılan 2.6.2014 günlü toplantısında:
l-İLK İNCELEME: Dosya üzerinde 2247 sayılı Yasa’nın 27.
maddesi uyarınca yapılan incelemeye göre; davalılar Ankara Büyükşehir
Belediyesi Başkanlığı vekili ve Mamak Belediye Başkanlığı vekilinin anılan
Yasanın 10/2 maddesinde öngörülen yönteme uygun olarak yaptığı görev
itirazlarının reddedilmesi ve 12/1. maddede belirtilen süre içinde
davalılardan Mamak Belediye Başkanlığı vekili tarafından başvuruda
bulunulması üzerine Danıştay Başsavcısı’nca, davanın, davacıya ait
taşınmaza kamulaştırmasız el atıldığından bahisle 10.000 TL tazminatın
yasal faiziyle birlikte ödenmesi istemine ilişkin kısmı ve anılan davalı
İdare yönünden 10. maddede öngörülen biçimde olumlu görev uyuşmazlığı
çıkarıldığı anlaşılmaktadır. Usule ilişkin herhangi bir noksanlık
bulunmadığından, görev uyuşmazlığının esasının incelenmesine oy birliği ile
karar verildi.
II-ESASIN
İNCELENMESİ: Raportör-Hakim Birgül YİĞİT’in, davanın çözümünde idari
yargının görevli olduğu yolundaki raporu ile dosyadaki belgeler okunduktan;
ilgili Başsavcılarca görevlendirilen Yargıtay Cumhuriyet Savcısı Mehmet
BAYHAN ile Danıştay Savcısı Mehmet Ali GÜMÜŞ’ün idari yargının görevli
olduğu yolundaki sözlü açıklamaları da dinlendikten sonra GEREĞİ GÖRÜŞÜLÜP
DÜŞÜNÜLDÜ:
Dava, davacının maliki bulunduğu parsel üzerindeki
mesken ve ağaçlarının, Mamak Altıağaç-Karaağaç-Hüseyingazi Mahalleleri
Kentsel Yenileme ve Gecekondu Dönüşüm Projesi kapsamında kaldığından
bahisle; söz konusu tesis ve ağaçlara karşılık, fazlaya ilişkin hakları
saklı kalmak kaydıyla, şimdilik 10.000 TL kamulaştırmasız el atma
tazminatının faiziyle birlikte tahsili istemiyle açılmıştır.
Davalı
vekilinin, dava konusu parsele ilişkin olarak Ankara 24. Asliye Hukuk Mahkemesi’nin
2014/139 Esas sayılı dosyasında kamulaştırma bedelinin tespiti ve davalı
adına tescili istemi ile dava açıldığının belirtilmesi üzerine, Mahkemesine
müzekkere yazılarak dosyanın UYAP ortamında Mahkememiz incelemesine
açılmasının sağladığı ve yapılan inceleme Neticesinde; Toplu Konut İdaresi
Başkanlığı tarafından aralarında dosyamız davacısı A.Y.’ın da bulunduğu bir
kısım davalılar aleyhine, dava konusu parseli de kapsar şekilde
kamulaştırma bedelinin tespiti ve tescil davası açıldığı, davanın 13.05.2014
tarihli duruşmasında delillerin toplanması için çeşitli kurumlara müzekkere
yazılmasına karar verildiği ve bu şekilde duruşmanın 01.07.2014 tarihine
ertelendiği görülmüş, dava konusu taşınmaz ile ilgili verilen bir tescil
kararının bulunmadığı anlaşılmıştır.
Ayrıca
her ne kadar, davacı vekili tarafından, dava konusu taşınmaz üzerinde bulunan
bir kısım yapıların yıkılması sureti ile dava konusu taşınmaza fiilen el
atıldığı iddia edilmiş ise de; dosya kapsamında yapılan keşfi sonrası aldırılan
11.12.2013 tarihli bilirkişiler Harita Mühendisi Ö.E., M.G.Ş. ve Ziraat
Mühendisi Ö.S.’nin müşterek raporunda aynen “ Keşif sırasında mahallinde
yapılan ölçü ve incelemeler sonucunda; 5393 Sayılı Belediye Kanununun 73.
Maddesine göre Büyükşehir Belediyesi tarafından kentsel dönüşüm alanı
olarak ilan edildiği belirtilen, Ankara İli, Mamak İlçesi, Altıağaç
Mahallesi, 39791 Ada 1 parselin zemin durumu itibariyle üzerindeki
gecekondulardan bazılarının yıkılmış olduğu, bir kısmının enkaz halinde ve
bir kısmının da eski haliyle mevcut olduğu, dava konusu edilen 39791 Ada 1
parsel içerisinde davacıya ait, mesken olarak kullanılan bir adet tek
katlı, yapı ile bitişik olan bir adet tandırlık, bodrumda bulunan depo,
bitişiğinde kömürlük ve bir adet de tahta kuruluk bulunduğu, bunun
haricinde yapının önündeki alanın betonla kaplı olduğu ve demir bahçe
kapısının olduğu, yapılan ölçü ve incelemelere göre;mesken olarak
kullanılan yapının 101 m2
olduğu, özelliklerinin ise; yığma tuğla, 3 + 1, ahşap doğrama camlar,
camlar demirli, mutfak, banyo ve tuvalet (ıslak zemin) zemini ve yan
duvarlar yarıya kadar fayans, tavan kiremit örtülü, sobalı olduğu, yapının
bitişiğindeki tandırlığın 15
m2 olduğu, bodrumda bulunan deponun 9 m2 olduğu,bitişikteki
kömürlüğün 10 m2
olduğu, tahta kömürlüğün 5
m2 olduğu, bahçedeki beton alanın 55 m2 olduğu, 11,30 m. uzunluğunda 0,70 m. yüksekliğinde
taş duvar bulunduğu, 2,00
m. yüksekliğinde, 0,90 genişliğinde demir bahçe
kapısının bulunduğu, dava konusu taşınmaz üzerindeki ağaçların cinsi, yaşı
ve adedinin tespit edildiği,yapılan keşifte ön bahçede 1 adet dut, 1 adet
ceviz, 1 adet elma, 1 adet kayısı ve 2 adet asma olmak üzere 6 ağaç, arka
bahçede 6 akasya, 1 erik ve 1 asma olmak üzere 8 ağaç ve toplamda 14 adet
ağaç tespit edilmiştir.” şeklindeki açıklamalarından, dava konusu taşınmaz
üzerinde pek çok hissedara ait çeşitli yapılar bulunduğu, bunlardan bir
kısmının hissedarları ile yapılan anlaşmalar Neticesinde yıkıldığı ancak
davacıya ait yapı ve ağaçların hali hazırda yerinde durduğu tespit edilmekle,
davacının taşınmazına fiilen el atılmadığı sonucuna ulaşılmıştır.
03.07.2005 tarih ve 5393 sayılı Belediye Kanunu'nun “Kentsel dönüşüm ve gelişim alanı”
başlıklı 73. maddesinde;
“(Değişik:
17/6/2010-5998/1 md.)
Belediye,
belediye meclisi kararıyla; konut alanları, sanayi alanları, ticaret
alanları, teknoloji parkları, kamu hizmeti alanları, rekreasyon alanları ve
her türlü sosyal donatı alanları oluşturmak, eskiyen kent kısımlarını
yeniden inşa ve restore etmek, kentin tarihi ve kültürel dokusunu korumak
veya deprem riskine karşı tedbirler almak amacıyla kentsel dönüşüm ve
gelişim projeleri uygulayabilir. Bir alanın kentsel dönüşüm ve gelişim
alanı olarak ilan edilebilmesi için yukarıda sayılan hususlardan birinin
veya bir kaçının gerçekleşmesi ve bu alanın belediye veya mücavir alan
sınırları içerisinde bulunması şarttır. Ancak, kamunun mülkiyetinde veya
kullanımında olan yerlerde kentsel dönüşüm ve gelişim proje alanı ilan
edilebilmesi ve uygulama yapılabilmesi için ilgili belediyenin talebi ve
Çevre ve Şehircilik Bakanlığının teklifi üzerine Bakanlar Kurulunca bu
yönde karar alınması şarttır.
Kentsel
dönüşüm ve gelişim proje alanı olarak ilan edilecek alanın; üzerinde yapı
olan veya olmayan imarlı veya imarsız alanlar olması, yapı yükseklik ve
yoğunluğunun belirlenmesi, alanın büyüklüğünün en az 5 en çok 500 hektar arasında
olması, etaplar halinde yapılabilmesi hususlarının takdiri münhasıran
belediye meclisinin yetkisindedir. Toplamı 5 hektardan az olmamak kaydı ile
proje alanı ile ilişkili birden fazla yer tek bir dönüşüm alanı olarak
belirlenebilir.
Büyükşehir
belediye ve mücavir alan sınırları içinde kentsel dönüşüm ve gelişim
projesi alanı ilan etmeye büyükşehir belediyeleri yetkilidir. Büyükşehir
belediye meclisince uygun görülmesi halinde ilçe belediyeleri kendi sınırları
içinde kentsel dönüşüm ve gelişim projeleri uygulayabilir.
Büyükşehir
belediyeleri tarafından yapılacak kentsel dönüşüm ve gelişim projelerine
ilişkin her ölçekteki imar planı, parselasyon planı, bina inşaat ruhsatı,
yapı kullanma izni ve benzeri tüm imar işlemleri ve 3/5/1985 tarihli ve
3194 sayılı İmar Kanununda belediyelere verilen yetkileri kullanmaya
büyükşehir belediyeleri yetkilidir.
Kentsel
dönüşüm ve gelişim proje alanlarında bulunan yapıların boşaltılması, yıkımı
ve kamulaştırılmasında anlaşma yolu esastır. Kentsel dönüşüm ve gelişim
projesi kapsamında bulunan gayrimenkul sahipleri ve belediye tarafından
açılacak davalar, mahkemelerde öncelikle görüşülür ve karara bağlanır.
Kentsel
dönüşüm ve gelişim alanları içinde yer alan eğitim ve sağlık alanları hariç
kamuya ait gayrimenkuller harca esas değer üzerinden belediyelere
devredilir. Kentsel dönüşüm ve gelişim proje alanlarında yıkılarak yeniden
yapılacak münferit yapılarda ilgili vergi, resim ve harçların dörtte biri
alınır.
Kentsel
dönüşüm ve gelişim proje alanlarındaki gayrimenkul sahipleri ve 24/2/1984
tarihli ve 2981 sayılı İmar ve Gecekondu Mevzuatına Aykırı Yapılara
Uygulanacak Bazı İşlemler ve 6785 Sayılı İmar Kanununun Bir Maddesinin
Değiştirilmesi Hakkında Kanuna istinaden, hak sahibi olmuş kimselerle
anlaşmaları halinde kentsel dönüşüm ve gelişim proje alanında hakları
verilir. 2981 sayılı Kanun kapsamına girmeyen gecekondu sahiplerine enkaz
ve ağaç bedelleri verilir veya belediye imkanları ölçüsünde kentsel dönüşüm
ve gelişim proje alanı dışında arsa veya konut satışı yapılabilir. Bu
kapsamda bulunanlara Toplu Konut İdaresi Başkanlığı ile işbirliği yapılmak
suretiyle konut satışı da yapılabilir. Enkaz ve ağaç bedelleri arsa veya
konut bedellerinden mahsup edilir.
Kentsel
dönüşüm ve gelişim alanı ilan edilen yerlerde belediyelere ait
gayrimenkuller ile belediyelerin anlaşma sağladığı veya kamulaştırdıkları
gayrimenkuller üzerindeki inşaatların tamamı belediyeler tarafından yapılır
veya yaptırılır. Belediye ile anlaşma yapmayan veya belediyece
kamulaştırılmasına gerek duyulmayan gayrimenkul sahiplerinden proje
alanında kendilerine 3194 sayılı Kanunun 18 inci maddesine göre ayrı ada ve
parselde imar hakkı verilmemiş olanlar kamulaştırmasız el atma davası
açabilir.
Kentsel
dönüşüm ve gelişim proje alanlarında yapılacak alt yapı ve rekreasyon
harcamaları, proje ortak gideri sayılır. Belediyelere ait inşaatların proje
ortak giderleri belediyeler tarafından karşılanır. Kendilerine ayrı ada
veya parsel tahsis edilen gayrimenkul sahipleri ile kamulaştırma dışı kalan
gayrimenkul sahipleri, sahip oldukları inşaatın toplam metrekaresi oranında
proje ortak giderlerine katılmak zorundadır. Proje ortak gideri ödenmeden
inşaat ruhsatı, yapılan binalara yapı kullanma izni verilemez; su, doğalgaz
ve elektrik bağlanamaz.
Dönüşüm
alanı sınırı kesinleştiği tarihte, bu sınırlar içindeki gayrimenkullerin
tapu kütüğünün beyanlar hanesine kaydedilmek üzere tapu sicil müdürlüğüne,
paftasında gösterilmek üzere kadastro müdürlüğüne bildirilir. Söz konusu
gayrimenkullerin kaydında meydana gelen değişiklikler belediyeye
bildirilir.
Kentsel
dönüşüm ve gelişim alanı ilan edilen yerlerde; ifraz, tevhit, sınırlı ayni
hak tesisi ve terkini, cins değişikliği ve yapı ruhsatı verilmesine ilişkin
işlemler belediyenin izni ile yapılır. (İptal ikinci , üçüncü, dördüncü
cümleler: Anayasa Mahkemesi’nin 18/10/2012 tarihli ve E.: 2010/82,
K.:2012/159 sayılı Kararı ile)
Belediye,
kentsel dönüşüm ve gelişim projelerini gerçekleştirmek amacıyla; imar
uygulaması yapmaya, imar uygulaması yapılan alanlardaki taşınmazların
değerlerini tespit etmeye ve bu değer üzerinden hak sahiplerine dağıtım yapmaya
veya hasılat paylaşımını esas alan uygulamalar yapmaya yetkilidir.
Kentsel
dönüşüm ve gelişim projelerinin uygulanması sırasında, tapu kayıtlarında
mülkiyet hanesi açık olan veya ayni hakları davalı olan taşınmazlar
doğrudan kamulaştırılarak bedelleri mahkemece tayin edilen bankaya belli
olacak hak sahipleri adına bloke edilir. Belediye kentsel dönüşüm ve
gelişim projelerinin uygulama alanında bulunan taşınmazların
kamulaştırılması sırasında veraset ilamı çıkarmaya veya tapudaki kayıt
malikine göre işlem yapmaya yetkilidir.
(Ek
fıkra: 16/5/2012-6306/17 md.) Büyükşehirlerde büyükşehir belediye
meclisinin, il ve ilçelerde belediye meclislerinin salt çoğunluk ile
alacağı karar ile masrafların tamamı veya bir kısmı belediye bütçesinden
karşılanmak kaydıyla kentin uygun görülen alanlarında bina cephelerinde
değişiklik ve yenileme ile özel aydınlatma ve çevre tanzimi çalışmaları yapılabilir.
Cephe değişikliği yapılacak binalarda telif hakkı sahibi proje
müelliflerine talep etmeleri hâlinde, değiştirilecek cephe veya cephelerin
beher metrekaresi için bir günlük N. asgari ücret tutarını geçmemek üzere
telif hakkı ödenir. Büyükşehir belediye meclisince uygun görülmesi hâlinde,
büyükşehir belediyesi içindeki ilçe belediyeleri kendi sınırları içinde bu
fıkrada belirtilen iş ve işlemleri yapabilir.
(Ek
fıkra: 16/5/2012-6306/17 md.) Bina cephelerinde değişiklik ve yenileme ile
özel aydınlatma ve çevre tanzimi çalışmaları için yapılması gereken iş,
işlem ve yetkilendirmeler, kat maliklerinin arsa payı çoğunluğu ile verecekleri
karara göre yapılır.
(Ek
fıkra: 16/5/2012-6306/17 md.) Büyükşehir belediyelerince, kentsel dönüşüm
ve gelişim alanı ilan edilen alanlar ile 5366 sayılı Kanuna göre yenileme
alanı ilan edilen alanlarda veya bu Kanunun 75 inci maddesine göre kamu
kurum ve kuruluşları ile protokol yapmaları hâlinde, büyükşehir belediye
meclisi kararı ile, yıkılan ibadethane ve yurtların yerine veya ihtiyaç
duyulan yerlerde ibadethane ve yurt inşa edilebilir.
Kentsel
dönüşüm ve gelişim projesi kapsamındaki işler, kamu idareleriyle 75 inci
madde çerçevesinde ortak hizmet projeleri aracılığıyla
gerçekleştirilebilir.
Bu
Kanunun konusu ile ilgili hususlarda Başbakanlık Toplu Konut İdaresine 2985
sayılı Kanun ve diğer kanunlarla verilen yetkiler saklıdır.” hükmü yer
almış; bu Kanunun işaret ettiği 2985 sayılı Toplu Konut Kanunu'nun "
İskan sahalarının tespiti, kamulaştırma ve kadastro " başlıklı 4.
maddesinde; " (Değişik: 5/5/2004 – 5162/2 md.)
(Değişik birinci fıkra:
24/7/2008-5793/7 md.) Başkanlık, gecekondu dönüşüm projesi uygulayacağı
alanlarda veya mülkiyeti kendisine ait arsa ve arazilerde veya valiliklerce
toplu konut iskan sahası olarak belirlenen alanlarda çevre ve imar
bütünlüğünü bozmayacak şekilde her tür ve ölçekteki planlar ile imar
planlarını yapmaya, yaptırmaya ve tadil etmeye yetkilidir. Bu planlar;
büyükşehir belediye sınırları içerisinde kalan alanlar için büyükşehir
belediye meclisi tarafından, il ve ilçe belediye sınırları ile mücavir
alanları içerisinde kalan alanlar için ilgili belediye meclisleri tarafından,
beldelerde ve diğer yerlerde ilgili valilik tarafından, planların
belediyelere veya valiliğe intikal ettiği tarihten itibaren üç ay
içerisinde aynen veya değiştirilerek onaylanır. Belediyeler ve valilik
tarafından üç ay içerisinde onaylanmayan planlar Başkanlık tarafından
re’sen onaylanır. Belediyeler, valilik veya Başkanlık tarafından onaylanan
bu planlar; askı, ilan ve itiraza dair kararlar da dahil olmak üzere 3194
sayılı İmar Kanunu hükümlerine göre belediyeler ve ilgili kamu kurumları
tarafından yapılacak tüm işlemler Başkanlık tarafından re’sen yapılmak
suretiyle yürürlüğe konur.
Başkanlık kanundaki görevleri
çerçevesinde gerçek ve tüzel kişilere ait arazi ve arsaları ve bunların
içerisinde veya üzerinde bulunan her türlü eklenti ve yapıları
kamulaştırmaya yetkilidir. Başkanlık tarafından yapılacak kamulaştırmalar,
4.11.1983 tarihli ve 2942 sayılı Kamulaştırma Kanununun 3 üncü maddesinin
ikinci fıkrasındaki iskân projelerinin gerçekleştirilmesi amaçlı
kamulaştırma sayılır.” hükmüne yer verilmiştir.
Dava dosyasında bulunan Mamak
Belediyesi’nin 10.12.2013 gün ve 5337 sayılı yazı cevabında aynen; “Söz konusu
imarın 39791 ada 1 nolu parsel, Altıağaç-Karaağaç-Hüseyingazi Mahalleleri
Kentsel Yenileme ve Gecekondu Dönüşüm alanı içerisinde kalmaktadır.
Altıağaç-Caraağaç-Hüseyingazi mahalleleri arazi konumu itibari ile
yapılaşma şartlarının zor olması, mülkiyet sorunlarının fazlaca olması ve
imarlaşmaya engel değişik faktörlerden dolayı itibari ile çarpık yapılaşma
ile baş başa kalmış ve durum vatandaşlarımızın da öncelikli sorunları
arasında yer almıştır. Bu bölgede yaşayan vatandaşlarımız ile yapılan
görüşmelerde de Kentsel Yenileme alanı olarak ilan edilmesi halinde yapılaşma
sorununun giderilebileceği düşüncesiyle bu mahallelerde çalışmalara
başlanılmış ve ilgili şahsında Hüseyingazi mahallesi 2(3 sokak no:23
adresinde gecekondusu ile imarın 39791 ada 1 nolu parselde 92 m² arsası bu
alanda kalmıştır.
Belediyemiz ile TOKİ arasında
14.08.2012 tarihinde imzalanan protokol çerçevesinde 2985 sayılı Toplu Konut
Kanunu 775 sayılı gecekondu kanunu, 5393 sayılı Belediye kanunu ve 2942
sayılı kamulaştırma kanunu ile 3194 sayılı imar kanunu ve ilgili hükümler
çerçevesinde Belediye Meclisimizin kararı ile uygulama Yönetmeliği hazırlanmıştır.
Belediyemiz Encümeninin 04.09.2012 tarih ve 1564/1847 sayılı kararı ile
Kaymakamlık Makamınca kamu yararı kararı alınmasına karar verilmiş ve
06.09.2012 tarih ve 2031207868 sayılı yazımız ile kaymakamlık Makamınca
kamu yararı kararı alınmıştır. Belediyemiz 2985 sayılı Toplu Konut Kanunu,
775 sayılı gecekondu kanunu ,5393 sayılı Belediye kanunu ve 2942 sayılı
kamulaştırma kanunu ile 3194 sayılı imar kanunu ve ilgili hükümler,
çerçevesinde imzalanan Protokol gereği Toplu Konut İdaresince bahse konu
alan 775 sayılı Gecekondu önleme bölgesi olarak ilan edilmiştir.Ayrıca
Bakanlar Kurulu kararı ile 942 sayılı kamulaştırma kanununun 27. maddesine
göre acele kamulaştırma kararı alınmış ve 11.02.2013 tarihinde Resmi
gazetede yayınlanmıştır.Davacının Hüseyingazi mahallesi 203 sokak no: 23
adresinde bulunan gecekondu ile imarın 39791 ada 1 nolu parselde 92 m2 hissesi
bulunmaktadır. Arsa M2 birim fiyatı 450 TL olarak belirlenmiştir.10.10.2013
tarih ve 2031309031 sayılı - 11.01.2013 tarih ve 2031300673 sayılı
25.04.2013 tarih ve 201303256 sayılı yazılarımız tebliğ edilmiştir. Adres
tespitleri yapılmış tebligatlar gönderilmiştir. Bakanlar Kurulunca Acele
kamulaştırma kararı alındığı 25.04.2013 tarih ve 2031303256 sayılı yazımız
ile ilgilisine bildirilmiştir. Hükmen Tescil davası açılmamıştır. Uzlaşma
ve sözleşme imzalanmadığından her hangi bir işlem yapılmamıştır. Davacılar
tapuda ferağ vermemiştir.Davacının gecekondusu ve arsası ile ilgili olarak
sözleşme imzalanmadığından Belediyemizce her hangi bir işlem yapılmadığı
gibi el atmada söz konusu değildir.Davaya konu parsel üzerinde Belediyemize
ait her hangi bir tesis bulunmamaktadır.” şeklindeki açıklamalarından, dava
konusu taşınmaz ile ilgili olarak kamulaştırma kararı alındığı, her ne
kadar yazı cevabında dava konusu taşınmaz ile ilgili henüz hükmen tescil
davası açılmadığı belirtilmişse de, yukarıda ayrıntısı ile değindiğimiz
üzere aralarında dosyamız davacısının da bulunduğu bir kısım hissedarlar
aleyhine aynı parseli de kapsar şekilde Toplu
Konut İdaresi Başkanlığı tarafından Ankara 24. Asliye Hukuk Mahkemesi’nin
2014/139 Esas sayılı dosyasında kamulaştırma bedelinin tespiti ve davalı
adına tescili istemi ile dava açıldığı ve davanın halen derdest olduğu; dava
konusu taşınmaz üzerinde herhangi bir tesis yapılmadığı ve bu nedenle
fiilen el atılmadığı anlaşılmaktadır.
Davacı
vekili tarafından, müvekkilinin taşınmazının, Kentsel Yenileme ve Gecekondu
Dönüşüm Projesi alanında kaldığı, taşınmaza kamulaştırılmasız el
atıldığından bahisle, fazlaya ilişkin hakları saklı kalmak kaydıyla, şimdilik
10.000 TL tazminatın yasal faiziyle birlikte ödenmesi ve taşınmazın
mülkiyetinin davalılara devri istemiyle dava açılmış; Danıştay Başsavcısı
tarafından, davanın, davacıya ait taşınmaza kamulaştırmasız el atıldığından
bahisle 10.000 TL tazminatın yasal faiziyle birlikte ödenmesi istemine
ilişkin kısmı yönünden olumlu görev uyuşmazlığı çıkarıldığı görülmüştür.
İdarenin
yürütmekle yükümlü bulunduğu kamu hizmetine ilişkin olarak uygulamaya
koyduğu plan ve projeye göre meydana getirdiği yol, kanal, baraj, su
yolları, su şebekesi gibi tesislerin kurulması, işletilmesi, bakım ve
onarımı sırasında kişilere verdiği zararların tazmini istemiyle açılacak
davaların görüm ve çözümünde, idari eylem ve işlemlerden dolayı kişisel
hakları muhtel olanlar tarafından açılacak tam yargı davaları kapsamında
yargısal denetim yapan idari yargı yerleri görevli bulunmaktadır.
Anayasanın
125'inci maddesinin son fıkrasında, idarenin kendi eylem ve işlemlerinden
doğan zararı ödemekle yükümlü olduğu kurala bağlanmış; 2577 sayılı idari
Yargılama Usulü Kanunu'nun 2'nci maddesinin 1'inci fıkrasının (b) bendinde,
idari eylem ve işlemlerden dolayı kişisel hakları ihlal edilenler
tarafından açılan tam yargı davaları, idari dava türleri arasında
sayılmıştır.
Bu
durumda; davalılardan Mamak Belediyesi ile Başbakanlık Toplu Konut İdaresi
Başkanlığı arasında 2985 sayılı Toplu Konut Kanunu, 775 sayılı Gecekondu
Kanunu, 5393 sayılı Belediye Kanunu, 2942 sayılı Kamulaştırma Kanunu, 3194
sayılı İmar Kanunu hükümleri çerçevesinde
"Altıağaç-Karaağaç-Hüseyingazi Kentsel Yenileme ve Gecekondu Dönüşüm
Projesi"ne ilişkin olarak hazırlanan 14.08.2012 tarihli protokolün
imzalandığı, protokol gereği anılan bölgenin Başbakanlık Toplu Konut
İdaresi Başkanlığınca 775 sayılı Kanun uyarınca Gecekondu Önleme Bölgesi
olarak ilan edildiği, 19.3.2013 tarihli Resmi Gazete'de yayımlanan Bakanlar
Kurulu kararıyla proje alanında kalan taşınmazların Toplu Konut İdaresi
Başkanlığı tarafından acele kamulaştırılmasına karar verildiği, anılan
protokol gereği kamulaştırma işlemlerinin davalı Mamak Belediyesince
yürütüldüğü, dava konusu taşınmazın söz konusu proje kapsamında kaldığı ve
kamulaştırma işlemlerinin devam ettiği; dava konusu uyuşmazlığın da, idarelerin
yetkili organlarının kamu gücünü kullanarak, res'en ve tek taraflı olarak
tesis ettiği işlem/veya işlemler nedeniyle uğranıldığı ileri sürülen
zarardan kaynaklandığı; davacı vekili tarafından da, bu işlemlerden doğan
zararın tazmininin istenildiği gözetildiğinde; davanın, 2577 sayılı
Kanun'un 2/1-b maddesinde yer alan idari eylem ve işlemlerden dolayı
kişisel hakları doğrudan zarar görenler tarafından açılan tam yargı
davaları kapsamında idari yargı yerinde çözümlenmesi gerekmektedir.
Belirtilen
nedenlerle, Danıştay Başsavcısı’nın başvurusunun kabulü ile davalılardan
Mamak Belediye Başkanlığı vekilinin görev itirazının Ankara 11.Asliye Hukuk
Mahkemesi’nce reddine ilişkin kararın tazminata ilişkin kısım yönünden
kaldırılması gerekmiştir.
SONUÇ :
Davanın çözümünde İDARİ YARGININ görevli olduğuna, bu nedenle Danıştay
Başsavcısı’nın BAŞVURUSUNUN KABULÜ ile davalılardan Mamak Belediye
Başkanlığı vekilinin GÖREV İTİRAZININ REDDİNE İLİŞKİN Ankara 11.Asliye
Hukuk Mahkemesinin 13.02.2014 gün ve 2013/502 Esas sayılı KARARININ TAZMİNATA
İLİŞKİN KISIM YÖNÜNDEN KALDIRILMASINA, 2.6.2014 gününde OY BİRLİĞİ İLE
KESİN OLARAK karar verildi.
——
• ——
Uyuşmazlık Mahkemesi
Başkanlığından:
27-ESAS NO : 2014/660
KARAR NO : 2014/700
KARAR TR : 02.06.2014
(Hukuk Bölümü)
ÖZET :
Davacının taşınmazı üzerinde konulan kısıtlamanın (hukuki el atmanın) yol
açtığı öne sürülen zararın tazmini istemiyle açılan davanın imar planından
kaynaklanan tazminat davaları kapsamında İDARİ YARGI YERİNDE çözümlenmesi
gerektiği hk.
K A R A R
Davacı :
Ç.S.
Vekili : Av. N.S.
Davalı :
Bağcılar Belediye Başkanlığı
Vekili : Av. İ.Ü.
O L A Y :
Davacı vekili, müvekkilinin hissedar olduğu İstanbul, Bağcılar, Mahmutbey
Mah.2306 ada, 5 parsel sayılı taşınmazdaki bir kısım hisseleri kamulaştıran
davalının, diğer hisseleri kamulaştırmaksın yol geçirmek ve araç parkı ve
sair işlerde kullanmak suretiyle fiilen de taşınmaza el atmış olduğunu;
fiilen el atma olgusu gerçekleşmemiş olsa dahi, davalı idarenin hukuki el
atması nedeniyle de davalarının kabulünün gerektiğini, çünkü; davaya konu
parselin, yaklaşık 20 yıl önce davalı idarece yapılan imar uygulaması
sonucu oluşturulduğunu, üst üste yapılan tüm imar planlarında sürekli
olarak kamu alanına tahsis edildiğini; son on yıl içinde yapılan;
19.10.2004 tarih onanlı, 1/1000 ölçekli uygulama imar planında ve halen
yürürlükte olan 15.09.2008 tarih onanlı 1/1000 ölçekli uygulama imar planında
‘'kısmen teknik alt yapı ve kısmen yol” olarak kamu alanına tahsis
edildiğini; davalı idarenin, üst üste yaptığı imar planları ve uygulamaları
ile yukarda belirtilen amaca tahsis ettiği taşınmazı, yıllardır tahsis
ettiği amaca uygun olarak kamulaştırılma cihetine gitmediğini, herhangi bir
işlem tesis etmeksizin, pasif ve suskun kalmak suretiyle taşınmaza müdahale
ettiğini; idarenin, işbu menfi tutumu ile Avrupa İnsan Haklan Sözleşmesi ve
ek protokolleri, Avrupa İnsan Haklan Mahkemesi Kararları, Anayasa ve sair
ilgili yasalardan doğan ve güvence altına alınan mülkiyet hakkını, süresi
belli olmayan bir sınırlamaya tabi tuttuğunu, mülkiyet hakkının kullanımını
tamamen engellediğini; bu durumun ise fiilen el atılmış olmasa dahi,
hukuken kamulaştırmaksızın el atma olgusunu yaratmış bulunduğunu; davalı
idarenin eyleminin “kamulaştırmasız el koyma hükümleri"' çerçevesinde
değerlendirilmesi gerektiğinin, yerleşik yargı kararları ile de sabit
olduğunu; taşınmazın çevresinde, değerini arttıran birçok tesis
bulunduğunu; işbu davanın ikamesinden önce 5999 sayılı yasa’nın geçici 6.
ve 6111 sayılı Yasanın geçici 2. maddesi uyarınca davalı idareye, “bedelde
uzlaşma yoluna gitmeyi istemedikleri” hususunun yazılı dilekçe ile davalıya
bildirildiğini ifade ederek; kamulaştırmasız olarak el atılan İstanbul,
Bağcılar, Mahmutbey Mah, 2306 ada, 5 parsel sayılı taşınmazdaki, müvekkiline
ait 55/2400 hisse için, fazlaya ve maddi hatalara karşı dava ve talep
hakları ile dava dilekçelerini ıslah hakları saklı kalmak kaydıyla;
müvekkilinin hissesi için şimdilik 10.000TL.nin dava tarihinden itibaren
işleyecek yasal faizi ile birlikte davalıdan tahsili ile müvekkiline
ödenmesine; taşınmazdaki müvekkiline ait hissenin davalı adına tesciline
karar verilmesi istemiyle adli yargı yerinde dava açmıştır.
Davalı vekili süresi içinde görev itirazında
bulunmuştur.
BAKIRKÖY
2.ASLİYE HUKUK MAHKEMESİ: 6.9.2013 gün ve E:2013/45 sayı ile, davalı
vekilinin görev itirazının reddine karar vermiştir.
Davalı vekilinin, idari yargı yararına
olumlu görev uyuşmazlığı çıkartılması yolunda süresi içinde verdiği
dilekçesi üzerine, dava dosyasının onaylı bir örneği Danıştay
Başsavcılığı'na gönderilmiştir.
DANIŞTAY BAŞSAVCISI; Uygulama ve Öğreti'de, kamu idarelerinin, kamu
hizmetinin yürütümü sırasında, kamu gücü kullanarak tek yanlı irade
açıklamalarıyla yapmış oldukları işlemlerin, "idari işlem";
herhangi bir işlem ya da karara dayanmaksızın gerçekleştirdikleri maddi
faaliyetleriyle, görevleriyle ilgili hareketsizliklerinin de, "idari
eylem" olarak tanımlandığı; bu tanıma göre; idarelerin 3194 sayılı
İmar Kanununun 8'inci maddesi uyarınca tek yanlı irade açıklamaları ile
tesis ettikleri, genel ve düzenleyici imar planları ile 2981 sayılı Yasanın
13'üncü maddesinin (c) bendi uyarınca tek yanlı irade açıklamaları ile
tesis ettikleri, genel ve düzenleyici ıslah imar planları ve bu planlara
dayanılarak tesis edilen parselasyon, kamulaştırma, ruhsat gibi bireysel
işlemlerin, "idari işlem"; bu imar planı uyarınca yapmak zorunda
oldukları program ve uygulamaları bunun için gerekli zamanda
gerçekleştirmemeleri; yani, bu konudaki hareketsizliklerinin de, idari
eylem niteliği taşıdığı; dosyanın incelenmesinden; dava dilekçesinde, imar
planında kısmen teknik alt yapı ve
kısmen yol olarak ayrılan taşınmaza kamulaştırmasız el atılması
nedeniyle, taşınmazın değerinin ödenmesi ve taşınmazın tapu kaydının davalı
adına tescilinin istenildiğinin anlaşıldığı; bu bilgiler karşısında;
davanın, davacıların
taşınmazının, Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 15.12.2010 günlü, E:2010/5-662
K:2010/651 kararında "hukuki el atma" olarak nitelendirilen, imar
planındaki belirleme sebebiyle mülkiyet hakkına getirilen kısıtlamadan
kaynaklanan tazminat talebiyle açıldığı sonucuna ulaşıldığı; dava
dilekçesinde ve Yargıtay Hukuk Genel Kurulu kararında, mülkiyet hakkına
getirildiği söylenen kısıtlamanın, taşınmazın malikleri yönünden zarar
doğurucu sonuçlarının olabileceğinde kuşku bulunmadığı, ancak bu sonuç ya
da sonuçların, genel ve düzenleyici nitelikte bir idari işlem olan imar
planında taşınmazlara yönelik belirlemenin bu planda öngörülen kamulaştırma
programlarının zamanında yapamamasından ve imar uygulamalarından; başka
anlatımla da, idari işlemlerden ve davalı idarelerin imar planı gereği
yapılması gereken kamulaştırmalar konusundaki hareketsizliği şeklinde
ortaya çıkan idari eylemlerden kaynaklandığı; idari işlem ve eylemlerden
doğan zararların tazmini taleplerinin ise, 2577 sayılı İdari Yargılama
Usulü Kanunu'nun 12 ve 13'üncü maddeleri uyarınca, İdari Yargı yerlerinde
açılacak tam yargı davalarına konu edilmelerinin, anılan yasa hükümlerinin
gereği olduğu; bu bakımdan, hukuka uygunluklarının denetimi ve zarar
doğurucu sonuçlarının giderilmesi İdari Yargı'nın görev alanında bulunan
idari işlem ve eylemlerin hukuk düzeninde yaratmış oldukları etki ve
sonuçların, "hukuki el atma" olarak nitelendirilmesine ve bu
olumsuz sonuçlarla ilgili tazminat taleplerinin adli yargı yerlerinde
açılacak tazminat davalarına konu edilmelerine, hukuken olanak bulunmadığı;
dolayısıyla, davanın taşınmazın bedelinin tazminat olarak hüküm altına
alınması istemine ilişkin kısmının, 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü
Kanunu'nun 2'nci maddesinin 1 'inci fıkrasının (b) bendinde yer alan
"idari eylem ve işlemlerden dolayı kişisel hakları doğrudan muhtel
olanlar tarafından açılan tam yargı davaları," hükmü gereğince idari
yargı yerinde görülmesinin gerektiği; nitekim, 11.06.2013 günlü, 28674
sayılı Resmi Gazete'de yayımlanan 6487 sayılı Kanun'un 2942 sayılı
Kamulaştırma Kanunu'nun geçici 6'ncı maddesinde değişiklik yapan 21'inci
maddesinde "Uygulama imar planlarında umumi hizmetlere ve resmi kurumlara
ayrılmak suretiyle veya ilgili kanunların uygulanmasıyla tasarrufu
kısıtlanan taşınmazlar hakkında, 03.05.1985 tarihli ve 3194 sayılı İmar
Kanununda öngörülen idari başvuru ve işlemler tamamlandıktan sonra idari
yargıda dava açılabilir." hükmüne yer verilmek suretiyle "hukuki
el atma" olarak nitelendirilen, imar planındaki belirleme sebebiyle
mülkiyet hakkına getirilen kısıtlamadan kaynaklanan tazminat davalarının
görüm ve çözümünde İdari Yargı yerinin görevli olduğunun öngörülmüş
bulunduğu; açıklanan nedenle, 2247 sayılı Yasa'nın 10'uncu maddesi uyarınca
davanın taşınmazın bedelinin tazminat olarak hüküm altına alınması istemine
ilişkin kısmı yönünden olumlu görev uyuşmazlığı çıkarılmasına ve dosyanın
Uyuşmazlık Mahkemesine gönderilmesine, karar vermiştir.
Başkanlıkça, 2247 sayılı
Yasa’nın 13. maddesine göre Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı'nın yazılı düşüncesi
istenilmemiştir.
İNCELEME VE GEREKÇE: Uyuşmazlık Mahkemesi Hukuk
Bölümü’nün, Serdar ÖZGÜLDÜR’ün Başkanlığında, Üyeler: Eyüp Sabri BAYDAR, Ali
ÇOLAK, Nurdane TOPUZ, Ertuğrul
ARSLANOĞLU, Ayhan AKARSU ve Mehmet AKBULUT’un katılımlarıyla yapılan
2.6.2014 günlü toplantısında;
l-İLK İNCELEME: Başvuru yazısı ve dava dosyası örneği
üzerinde 2247 sayılı Yasa'nın 27. maddesi gereğince yapılan incelemeye
göre, davalı vekilinin,
anılan Yasanın 10/2 maddesinde öngörülen yönteme uygun olarak yaptığı görev
itirazının reddedilmesi ve 12/1. maddede belirtilen süre içinde başvuruda
bulunması üzerine Danıştay Başsavcısı'nca, 10. maddede öngörülen biçimde,
davanın taşınmazın bedelinin tazminat olarak hüküm altına alınması istemine
ilişkin kısmı yönünden olumlu görev
uyuşmazlığı çıkarıldığı anlaşılmaktadır. Usule ilişkin herhangi bir
noksanlık bulunmadığından görev uyuşmazlığının esasının incelenmesine
oybirliği ile karar verildi.
II-ESASIN
İNCELENMESİ: Raportör-Hakim Taşkın ÇELİK’in, davanın çözümünde idari
yargının görevli olduğu yolundaki raporu ile dosyadaki belgeler okunduktan;
ilgili Başsavcılarca görevlendirilen Yargıtay Cumhuriyet Savcısı Mehmet
BAYHAN ile Danıştay Savcısı Mehmet Ali GÜMÜŞ’ün davada idari yargının
görevli olduğu yolundaki sözlü açıklamaları da dinlendikten sonra GEREĞİ
GÖRÜŞÜLÜP DÜŞÜNÜLDÜ:
Dava, Davacının hissedar olduğu taşınmazına, imar
planında kısmen teknik alt yapı alanı ve kısmen yol olarak ayrılmak
suretiyle kamulaştırmasız el atıldığından bahisle, fazlaya ilişkin hakları
saklı kalmak kaydıyla, şimdilik 10.000,00 TL. bedelin faizi ile birlikte tazmini istemiyle açılmıştır.
3194
sayılı İmar Kanunu’nun “Planların hazırlanması ve yürürlüğe konulması”
başlıklı 8. maddesinde; “Planların hazırlanmasında ve yürürlüğe
konulmasında aşağıda belirtilen esaslara uyulur.
a) Bölge
planları; sosyo - ekonomik gelişme eğilimlerini, yerleşmelerin gelişme
potansiyelini, sektörel hedefleri, faaliyetlerin ve alt yapıların
dağılımını belirlemek üzere hazırlanacak bölge planlarını, gerekli gördüğü
hallerde Devlet Planlama Teşkilatı yapar veya yaptırır.
b) İmar
Planları; Nazım İmar Planı ve Uygulama İmar Planından meydana gelir. Mevcut
ise bölge planı ve çevre düzeni plan kararlarına uygunluğu sağlanarak,
belediye sınırları içinde kalan yerlerin nazım ve uygulama imar planları
ilgili belediyelerce yapılır veya yaptırılır. Belediye meclisince
onaylanarak yürürlüğe girer. (Değişik dördüncü cümle: 8/8/2011- KHK-648/21
md.) Bu planlar onay tarihinden itibaren belediye başkanlığınca tespit
edilen ilan yerlerinde ve ilgili idarelerin interN. sayfalarında bir ay
süreyle eş zamanlı olarak ilan edilir. Bir aylık ilan süresi içinde
planlara itiraz edilebilir. Belediye başkanlığınca belediye meclisine
gönderilen itirazlar ve planları belediye meclisi onbeş gün içinde
inceleyerek kesin karara bağlar.
Belediye
ve mücavir alan dışında kalan yerlerde yapılacak planlar valilik veya
ilgilisince yapılır veya yaptırılır. Valilikçe uygun görüldüğü takdirde
onaylanarak yürürlüğe girer. (Değişik üçüncü cümle: 8/8/2011- KHK-648/21
md.) Onay tarihinden itibaren valilikçe tespit edilen ilan yerinde ve
ilgili idarelerin interN. sayfalarında bir ay süreyle eş zamanlı olarak
ilan edilir. Bir aylık ilan süresi içinde planlara itiraz edilebilir.
İtirazlar valiliğe yapılır, valilik itirazları ve planları onbeş gün
içerisinde inceleyerek kesin karara bağlar.
Onaylanmış
planlarda yapılacak değişiklikler de yukarıdaki usullere tabidir.
Kesinleşen
imar planlarının bir kopyası, Bakanlığa gönderilir.
İmar
planları alenidir. Bu aleniyeti sağlamak ilgili idarelerin görevidir.
Belediye Başkanlığı ve mülki amirlikler, imar planının tamamını veya bir
kısmını kopyalar veya kitapçıklar haline getirip çoğaltarak tespit edilecek
ücret karşılığında isteyenlere verir.
c) (Ek:
3/7/2005 - 5403/25 md.) Tarım arazileri, Toprak Koruma ve Arazi Kullanımı
Kanununda belirtilen izinler alınmadan tarımsal amaç dışında kullanılmak
üzere plânlanamaz.” hükmü;
Aynı
Kanun'un 18. maddesinde, “İmar hududu içinde bulunan binalı veya binasız
arsa ve arazileri malikleri veya diğer hak sahiplerinin muvafakatı
aranmaksızın, birbirleri ile, yol fazlaları ile, kamu kurumlarına veya
belediyelere ait bulunan yerlerle birleştirmeye, bunları yeniden imar
planına uygun ada veya parsellere ayırmaya, müstakil, hisseli veya kat
mülkiyeti esaslarına göre hak sahiplerine dağıtmaya ve re'sen tescil
işlemlerini yaptırmaya belediyeler yetkilidir. Sözü edilen yerler belediye
ve mücavir alan dışında ise yukarıda belirtilen yetkiler valilikçe kullanılır.
Belediyeler
veya valiliklerce düzenlemeye tabi tutulan arazi ve arsaların dağıtımı
sırasında bunların yüzölçümlerinden yeteri kadar saha, düzenleme
dolayısıyla meydana gelen değer artışları karşılığında "düzenleme
ortaklık payı" olarak düşülebilir. Ancak, bu maddeye göre alınacak
düzenleme ortaklık payları, düzenlemeye tabi tutulan arazi ve arsaların
düzenlemeden önceki yüzölçümlerinin yüzde kırkını geçemez.
(Değişik
üçüncü fıkra: 3/12/2003-5006/1 md.) Düzenleme ortaklık payları, düzenlemeye
tâbi tutulan yerlerin ihtiyacı olan Milli Eğitim Bakanlığına bağlı ilk ve
ortaöğretim kurumları, yol, meydan, park, otopark, çocuk bahçesi, yeşil
saha, ibadet yeri ve karakol gibi umumî hizmetlerden ve bu hizmetlerle
ilgili tesislerden başka maksatlarla kullanılamaz.
Düzenleme
ortaklık paylarının toplamı, yukarıdaki fıkrada sözü geçen umumi hizmetler
için, yeniden ayrılması gereken yerlerin alanları toplamından az olduğu
takdirde, eksik kalan miktar belediye veya valilikçe kamulaştırma yolu ile
tamamlanır.
Herhangi
bir parselden bir miktar sahanın kamulaştırılmasının gerekmesi halinde
düzenleme ortaklık payı, kamulaştırmadan arta kalan saha üzerinden ayrılır.
Bu fıkra
hükümlerine göre, herhangi bir parselden bir defadan fazla düzenleme
ortaklık payı alınmaz. Ancak, bu hüküm o parselde imar planı ile yeniden
bir düzenleme yapılmasına mani teşkil etmez…” hükmü yer almıştır.
Dava
konusu edilen taşınmaza ilişkin olarak yapılan ve Mahkemesinden istenilmesi
üzerine Uyuşmazlık Mahkemesine gönderilen, 9.4.2014 kayıt tarihli Bilirkişi
Kurulu Raporunun “SONUÇ VE KANAAT” bölümünde; a)Dava konusu taşınmaz
Bağcılar İlçesi, Mahmutbey Mahallesi, 2306 ada 5 parsel 2192.00 m2 miktarlı
arsa vasfındaki yer olup Taşocağı Yolu Caddesine Cephelidir. Mahallinde
yapılan inceleme ve ölçüm Neticesinde parsel üzerinde Bağcılar Belediyesi
taşeronlarına ait İş mA.eleri ve taşınabilir muhtelif malzemeler olduğu,
parselde kazı, yol, tretuar ve benzeri şekilde kalıcı bir işlem ve imalat
yapılmamış bulunduğu, bu haliyle taşınmaza el atılmamış olduğu kanaatına
varılmıştır. Davacı dava dilekçesinde fiilen el atma olgusu gerçekleşmemiş
olsa dahi hukuki el atma nedeniyle davanın kabulü gerektiğini iddia
etmiştir. Dava konusu taşınmaz son imar durumuna göre 15.09.2008 tarih
onanlı ve 1/1000 ölçekli uygulama imar palanında kısmen teknik alt yapı,
kısmen de yol alanında kalmakta olup hukuki el atmanın oluştuğu görüşündeyiz.(…)”
denildiği; yine aynı şekilde, Mahkemesinden istenilmesi üzerine gönderilen
9.4.2014 kayıt tarihli Fen Bilirkişisi Raporunun “Sonuç” kısmında;
“(…)Bahçelievler Kadastro Mühendisliğinin 14/02/2014 tarih, 629 sayılı
yazıları ekinde gönderilen 31/01/2014 tarih, 427 Fen Nolu Aplikasyon
krokisinde dava konusu 2306 ada, 5 parsel sayılı taşınmaz üzerinde kalıcı
olarak yapılmış herhangi bir tesis yol ve kaldırım gösterilmemiş olup,
keşif mahallinde de parsel üzerinde Bağcılar Belediyesi Taşeronlarına ait
iş mA.aları ve muhtelif malzemeler olduğu görülmüştür.(…)” denildiği
görülmüş; bu raporlara göre, dava konusu edilen taşınmaza, imar planında
gösterilen doğrultuda kalıcı bir tesis yapılmadığı, yol geçirilmediği,
dolayısıyla taşınmaza fiili bir el atmanın söz konusu olmadığı
anlaşılmıştır.
Olayda,
davacının hissedar olduğu taşınmazın İmar Planında kısmen İdari Tesis
alanında, kısmen de yol alanında kaldığı, aradan uzun süre geçmesine rağmen
kamulaştırılmadığı, taşınmaz üzerinde plan doğrultusunda düzenleme yapılmadığı,
kamulaştırmasız el atma nedeniyle taşınmazın bedelinin ödenilmesi
gerektiğinin iddia edildiği; davanın konusunun, davalı idarece 3194 sayılı
Kanun uyarınca kamu gücü kullanılarak tek yanlı irade ile yapılan imar
planında yer alan davacıya ait taşınmazın bedelinin tazminine ilişkin
bulunduğu anlaşılmış olup, belirtilen duruma göre, imar planı ve buna
dayalı imar uygulaması sonucunda uğranılan zararın tazminine yönelik
bulunan davanın, 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu'nun 2/1-b
maddesinde yer alan "İdari eylem ve işlemlerden dolayı kişisel hakları
doğrudan muhtel olanlar tarafından açılan tam yargı davaları"
kapsamında idari yargı yerince çözümlenmesi gerekmektedir.
Öte
yandan, taşınmazın imar planında “dere mutlak koruma alanı”nda kalması
nedeniyle taşınmaz üzerindeki tasarruf yetkisinin kısıtlanması nedenine
dayalı olarak başka bir davacının Asliye Hukuk Mahkemesi nezdinde açtığı tazminat
davasında, bu Mahkemece 4.11.1983 günlü, 2942 sayılı Kamulaştırma
Kanunu’nun Geçici 6 ncı maddesinin bazı fıkralarının iptali istemiyle
Anayasa Mahkemesine yapılan itiraz başvurusunda; Anayasa Mahkemesi
25.9.2013 tarih ve E: 2013/93, K: 2013/101 sayılı kararında ”… Davacının
mülkü üzerinde tasarruf etme hakkının kısıtlanması, idarenin bir eyleminden
değil, idari bir işlem niteliğinde olduğu tartışmasız olan imar planından
kaynaklanmaktadır. Olayda, idarenin fiili el koyma niteliği taşıyan bir
eylemi henüz bulunmamakta, aksine kanunen yapması gereken kamulaştırma
işlemlerini yapmamak biçiminde tezahür eden bir eylemsizliği söz konusudur.
Öte yandan kamulaştırmasız el atmadan söz edilebilmesi için taşınmaz
zilyetliğinin idareye geçmesi ve taşınmazın fiilen kamu hizmetine tahsis
edilmiş olması gerekmektedir. Oysa, mahkemede görülen davaya konu olayda
olduğu gibi imar kısıtlamaları’nda taşınmaz zilyetliği malikte kalmaya
devam etmekte olup, yalnızca malikin ilgili mevzuattan kaynaklanan bazı
kısıtlamalara maruz kalması söz konusu olmaktadır. Sonuç olarak, davacının
taşınmazının imar planlarında “ dere mutlak koruma alanı” nda bırakılması
nedeniyle, tasarruf hakkının kısıtlanmasının kamulaştırmasız el atma sonucu
olduğu ve tasarruf hakkının kısıtlanması sebebiyle doğan zararın ancak
idari yargıda açılacak bir tam yargı davasına konu edilebileceği sonucuna
ulaşılmaktadır. Dolayısıyla bakılmakta olan dava, itiraz başvurusunda
bulunan mahkemenin görev alanına girmemektedir. Nitekim, Anayasanın 158.
maddesi ile, adli, idari ve askeri yargı merciileri arasındaki görev ve
hüküm uyuşmazlıklarını kesin olarak çözümlemeye yetkili kılınan Uyuşmazlık
Mahkemesinin istikrar bulmuş içtihatları da bu yöndedir…” gerekçesiyle,
Asliye Hukuk Mahkemesince yapılan itiraz başvurusu, başvuran mahkemenin
yetkisizliği nedeniyle oybirliğiyle reddedilmiştir. Yine taşınmazı imar
planında “spor alanı” olarak ayrılan diğer bir davacının Asliye Hukuk
Mahkemesinde açtığı tazminat davasında, davalı idarelerin görev itirazları
nedeniyle Danıştay Başsavcılığınca çıkartılan olumlu görev uyuşmazlığında,
Uyuşmazlık Mahkemesi’nce olumlu görev uyuşmazlığı talebinin kabulü ile
ilgili Asliye Hukuk Mahkemesinin görevlilik kararının kaldırılması yolunda
verilen karar nedeniyle, anayasal haklarının ihlal edildiği iddiasıyla
Anayasa Mahkemesine yapılan bireysel başvuru üzerine, Anayasa Mahkemesi
İkinci Bölümünce 18.9.2013 tarihinde verilen kararda (Başvuru No:
2013/1586) “…Mahkemenin gerekçesi ve başvurucunun iddiaları incelendiğinde,
iddiaların özünün Uyuşmazlık Mahkemesi tarafından delillerin değerlendirilmesinde
ve hukuk kurallarının yorumlanmasında isabet olmadığına ve esas itibariyle
yargılamanın sonucuna ilişkin olduğu anlaşılmaktadır. Yargılama, Uyuşmazlık
Mahkemesi tarafından usul şartlarına ve hukuka uygun olarak
gerçekleştirilmiş olup, başvurucu derece mahkemelerinde kendi delillerini
ve iddialarını sunma fırsatını bulmuş ve bunlar Uyuşmazlık Mahkemesi’nce
gereği gibi değerlendirilmiştir… Açıklanan nedenlerle, adil yargılanma hakkının
ihlal edildiği iddialarının kanun yolu şikayeti niteliğinde olduğu,
Uyuşmazlık Mahkemesi kararının bariz bir şekilde keyfilik de içermediği
anlaşıldığından, başvurunun, diğer kabul edilebilirlik koşulları yönünden
incelenmeksizin ‘açıkça dayanaktan yoksun olması’ nedeniyle kabul edilemez
olduğuna karar verilmesi gerekir…” gerekçesiyle, davacının başvurusu
oybirliğiyle reddedilmiştir. (Resmi Gazete, 30.10.2013, Sayı:28806) Son
olarak, Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 30.10.2013 tarih ve E:2013/603,
K:2013/1503 sayılı kararıyla, imar planındaki kısıtlamalardan kaynaklanan
‘hukuki el atmalardan’ kaynaklanan tazminat istemli davaların idari
yargının görevinde olduğu hüküm altına alınmıştır.
Açıklanan
nedenlerle, Danıştay Başsavcısı’nın başvurusunun kabulü ile davalı
vekilinin görev itirazının reddine ilişkin, Bakırköy
2.Asliye Hukuk Mahkemesi kararının kaldırılması gerekmiştir.
SONUÇ :
Davanın çözümünde İDARİ YARGININ görevli olduğuna, bu nedenle Danıştay
Başsavcısı’nın BAŞVURUSUNUN KABULÜ ile davalı vekilinin GÖREV İTİRAZININ
REDDİNE İLİŞKİN Bakırköy 2.Asliye Hukuk Mahkemesinin 6.9.2013 gün ve
E:2013/45 sayılı KARARININ KALDIRILMASINA, 2.6.2014 gününde OY BİRLİĞİ İLE
KESİN OLARAK karar verildi.
——
• ——
Uyuşmazlık Mahkemesi
Başkanlığından:
28-ESAS NO : 2014/661
KARAR NO : 2014/701
KARAR TR : 02.06.2014
(Hukuk Bölümü)
ÖZET : Davalı Şirkette çalışırken
Kurumun özelleştirilmesi nedeniyle başka kuruma nakledilen davacının, maaş
nakil bildiriminin ilgili mevzuata uygun düzenlenmemesi nedeniyle uğradığı
parasal kaybın giderilmesi istemiyle açtığı davanın, ADLİ YARGI YERİNDE
çözümlenmesi gerektiği hk.
K A R A R
Davacı :
M.K.
Davalı
: Türk Telekomünikasyon A.Ş.
Vekilİ :
Av. Z.A.
O L A Y :
Mersin il Telekom Müdürlüğü'nde görev yapmakta iken kurumun
özelleştirilmesi nedeniyle, 4046 sayılı Yasa uyarınca Kültür ve Turizm
Bakanlığı, Güzel Sanatlar Genel Müdürlüğü emrine atanan davacı, 5473 ve
5793 sayılı Kanunlar ile getirilen parasal hakların maaş nakil ilmühaberine
yansıtılmaması nedeniyle, eksik ödemelerin tazmini istemiyle davalı idareye
yapmış olduğu 19.10.2010 tarihli başvurusunun reddine ilişkin 22.10.2010
tarih ve TTŞ.4.33.00.14/103-2-9543 sayılı işlemin iptali ile mahrum kaldığı
ek ödemelerden doğan parasal haklarının faiziyle birlikte ödenmesi
istemiyle, 22.12.2010 tarihinde idari yargı yerinde dava açmıştır.
Davalı
vekilince birinci savunma dilekçesinde, davanın adli yargının görev alanına
girdiği öne sürülerek görev itirazında bulunulmuştur.
Mersin
2. İdare Mahkemesi;29.3.2011 gün, E:2011/164, K:2011/267 sayı ile; Türk
Telekom A.Ş.'nin hisse devir (14.11.2005) tarihinde Mersin İl Telekom
Müdürlüğünde iş mevzuatına tabi kapsam dışı personel statüsünde çalışan
davacının, 27.08.2008 tarihinde 406 sayılı Kanun'un Ek 29 ve 4046 sayılı
Kanun'un 22.maddesi çerçevesinde başka kurama nakli için Devlet Personel
Başkanlığı'na bildirilip, 26.11.2008 tarihinde eski kuramımdan ilişiği
kesilerek aynı unvanla Mersin Devlet Klasik Türk Müziği Korosu Müdürlüğü
emrine atandıktan sonra 5473 ve 5793 sayılı Kanun ile getirilen parasal
haklarının maaş nakil ilmühaberine yansıtılmaması nedeniyle eksik
ödemelerin tazmini ve maaş nakil il muhabirine eklenmesi istemiyle yaptığı
başvuranın 22.10.2010 gün ve 9543 sayılı işlemle reddi üzerine anılan
işlemin iptali ile ek ödemelerden dolayı mahrum kalman parasal hakların
yasal faiziyle birlikte tazmini istemiyle açtığı işbu davada; davalının
özel hukuk tüzel kişisi olması nedeniyle idari yargı yetkisi kapsamında
açılmış bir idari davadan söz etme olanağı bulunmadığından uyuşmazlığın
esasının özel hukuk hükümlerine göre adli yargı yerince çözümlenmesi
gerektiğinden bahisle, davayı görev yönünden reddetmiş; bu karar davacı
tarafından temyiz edilmiştir.
Danıştay
5. Dairesi: 21.12.2011 gün ve E:2011/4499, K:2011/7855 sayı ile, imtiyaz
sözleşmesi ile bir kamu hizmetinin yürütmekle görevli ve yetkili kılınması
nedeniyle, diğer özel hukuk tüzel kişilerinden farklı olarak kimi kamusal
ayrıcalıklara ve yükümlülüklere tabi olan, 406 sayılı Yasa hükümleri ile,
kamu kurumlarına nakil hakkı bulunan personeli ilgili olarak bazı kamusal
görevler yüklenen davalı şirketin, belirtilen görevleri kapsamında tesis
ettiği işlemlerin idari işlem niteliğinde olduğu ve bu işlemlerden
kaynaklanan uyuşmazlıkların idari yargının görevinde bulunduğu sonucuna
varıldığı ve aksi yöndeki kararda isabet görülmediği gerekçesiyle davacının
temyiz isteminin kabulüyle Mersin 2. İdare Mahkemesince verilen kararın
bozulmasına karar vermiştir.
Mersin
2. İdare Mahkemesi; 27.3.2012 gün ve E:2012/315, K:2012/277 sayı ile, bozma
kararına uymayarak, önceki görevsizlik kararında ısrar etmiş, bu karar
davacı tarafından temyiz edilmiştir.
Danıştay
İdari Dava Daireleri Kurulu; 21.11.2012 gün ve E:2012/1860, K:2012/2168
sayı ile, uyuşmazlığın idari yargının görevinde bulunduğu sonucuna
varıldığı gerekçesiyle, davacının temyiz isteminin kabulüne ve Mersin 2.
İdare Mahkemesinin 27.3.2012 gün ve E:2012/315, K:2012/277 sayılı kararının
bozulmasına karar vermiştir.
MERSİN
2.İDARE MAHKEMESİ: 3.10.2013 gün ve E:2013/833 sayı ile, Mahkemelerinin
27.3.2012 gün ve E:2012/315, K:2012/277sayılı kararını bozan Danıştay İdari
Dava Daireleri Kurulu'nun 21.11.2012 gün ve E:2012/1860, K:2012/2168 sayılı
kararına uyulduktan sonra, davalı tarafından süresinde verilen 1. savunma
dilekçesinde görev itirazında bulunulduğundan, dosya incelenerek itirazın
gereğinin görüşüldüğü; davalı Şirketin, Telekomünikasyon Kurumuyla
imzaladığı "Telekomünikasyon Hizmetlerinin Yürütülmesine İlişkin
İmtiyaz Sözleşmesi" ile belli bir kamu hizmetini yürütmek görev ve
yetkisi ile donatıldığı, bu görev ve yetkiler dahilinde bazı kamusal ayrıcalıklara
ve yükümlülüklere sahip olması nedeniyle herhangi bir özel hukuk tüzel
kişisinden farklı bir hukuki statü içinde bulunduğu; bu durumda, imtiyaz
sözleşmesi ile bir kamu hizmetini yürütmekle görevli ve yetkili kılınması
nedeniyle, diğer özel hukuk kişilerinden farklı olarak kimi kamusal
ayrıcalıklara ve yükümlülüklere tabi olan, 406 sayılı Yasa hükümleri ile,
kamu kurumlarına nakil hakkı bulunan personeli ile ilgili olarak bazı
kamusal görevler yüklenen davalı Şirketin belirtilen görevleri kapsamında
tesis ettiği işlemlerin idari işlem niteliğinde olduğu ve bu işlemlerden
kaynaklanan uyuşmazlıkların idari yargının görevinde bulunduğundan, davalı
tarafından yapılan görev itirazının yerinde olmadığı sonucuna ulaşıldığı gerekçesiyle;
davalının görev itirazının reddine ve mahkemelerinin görevli olduğuna karar
vermiştir.
Davalı
vekilince süresi içinde verilen dilekçe ile olumlu görev uyuşmazlığı
çıkarılması istemiyle başvuruda bulunulması üzerine dilekçe, dava dosyası
örneği ile birlikte Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’na gönderilmiştir.
YARGITAY CUMHURİYET BAŞSAVCISI; Telekomünikasyon
şebekeleri üzerinden sunulan ulusal ve uluslararası ses iletimini ihtiva
eden telefon hizmetlerini 31.12.2003 tarihine kadar "tekel"
olarak yürütmekle görevli kılınan ve çoğunluk hisseleri kamuya ait bulunan
Türk Telekom'un, tekel kapsamında kamu hizmeti yürüten, ancak kuruluş
yasasındaki son düzenlemeler ile kendine özgü statüye sahip olan ve
sermayesindeki kamu payı %50' nin altına düşünceye kadar kamu kuruluşu
niteliğini taşıyan bir kuruluş olduğu; özelleştirme kapsamında bulunan Türk
Telekomünikasyon A.Ş.'deki tamamı Hazineye ait bulunan hisselerden %
55'inin, Bakanlar Kurulu'nun 25.7.2005 tarih ve 2005/9146 sayılı "Türk
Telekomünikasyon Anonim Şirketinin" % 55 oranındaki Hissesinin Blok
Olarak Satışına İlişkin Nihai Devir İşlemlerine Dair Kararın Yürürlüğe
Konulması Hakkında Karar"ı uyarınca, 14.11.2005 tarihli Hisse Satış
Sözleşmesi ile O. Telekomünikasyon A.Ş.'ne satıldığı; Anayasa'nın 128.
maddesinde, "Devletin, kamu iktisadi teşebbüsleri ve diğer kamu tüzel
kişilerinin genel idare esaslarına göre yürütmekle yükümlü oldukları kamu
hizmetlerinin gerektirdiği asli ve sürekli görevler, memurlar ve diğer kamu
görevlileri eliyle görülür" hükmünün yer aldığı; 406 sayılı Yasa'nın
Ek 29. maddesinin 3.7.2005 tarih ve 5398 sayılı Kanunla değişik birinci
fıkrasında, "Türk Telekom hisselerinin devri sonucu kamu payının yüzde
ellinin altına düşmesi durumunda; Türk Telekomda ek 22 nci maddenin (a) bendinin
bu Kanunla yürürlükten kaldırılan hükümleri uyarınca belirlenen asli ve
sürekli görevlerde çalışmakta olanlar ile 22.1.1990 tarihli ve 399 sayılı
Kanun Hükmünde Kararnameye tabi olarak kadrolu veya sözleşmeli personel
statüsünde çalışanlar ve kapsam dışı personel, kamu görevlerinden yüzseksen
gün aylıksız izinli sayılır. Bu personel belirtilen süre içinde Türk
Telekomda çalışmaya devam eder ve hisse devir tarihinden nakli için Devlet
Personel Başkanlığına bildirildikleri tarihe kadarki aylık ücret, harcırah,
sağlık giderleri, cenaze giderleri ve ölüm yardımı ile diğer mali ve özlük
hakları Türk Telekom tarafından karşılanır..." hükmünün yer aldığı; bu
duruma göre, davalı Türk Telekom hisselerinin devrinin fiilen gerçekleştiği
tarihten sonra davacı ile davalı şirket arasındaki uyuşmazlığın, 01/01/2006
tarihinden itibaren yeni nakil belgesi düzenleninceye kadar geçen süre
içinde tahakkuk eden zam ve tazminatlar ile maaş nakil ilmühaberinin
düzenlendiği tarihinden itibaren ödenmesi gerektiği halde ödenmeyen eksik
ücretlerinin yasal faizi ile ödenmesi ve davalının redde ilişkin işleminin
iptali talebinden kaynaklandığı; öte yandan, 2577 sayılı İdari Yargılama
Usulü Kanunu'nun "İdari Dava Türleri ve İdari Yargı Yetkisinin
Sınırı" başlıklı 2. maddesinin değişik 1 numaralı bendinde: / "a)
(Değişik: 8.6.2000-4577/5md) idari işlemler hakkında yetki, şekil, sebep,
konu ve maksat yönlerinden biri ile hukuka aykırı olduklarından dolayı
iptalleri için menfaatleri ihlal edilenler tarafından açılan iptal
davaları, / İdari eylem ve işlemlerden dolayı kişisel haklan doğrudan
muhtel olanlar tarafından açılan tam yargı davaları, /
(Değişik:18.12.1999-4492/6 md.) Tahkim yolu öngörülen imtiyaz şartlaşma ve
sözleşmelerinden doğan uyuşmazlıklar hariç, kamu hizmetlerinden birinin yürütülmesi
için yapılan her türlü idari sözleşmelerden dolayı taraflar arasında çıkan
uyuşmazlıklara ilişkin davalar." idari dava türleri olarak sayılmış
olup; kural olarak, idari yargıda ancak Devlete ve kamu tüzel kişilerine
karşı açılan davalara bakılabileceği; dolayısıyla, davanın açıldığı tarihte
davalı mevkiinde kamu kuruluşu niteliği taşımayan Türk Telekomünikasyon
A.Ş.'nin olması karşısında, ortada idari yargı yetkisi kapsamında açılmış
bir idari dava bulunduğundan söz etmenin olanaksız olduğu; belirtilen tüm
bu hususlara göre, daha önce davalı şirkette görev yapmış olan davacı ile
özelleştirilen kuruluş arasındaki uyuşmazlık konusu davanın, özel hukuk
hükümlerine göre görüm ve çözümünde adli yargı yerinin görevli bulunduğu
gerekçesiyle; 2247 sayılı Kanun'un 10. ve 13. maddeleri gereğince, olumlu
görev uyuşmazlığı çıkarılmasına, dosyanın Uyuşmazlık Mahkemesi Başkanlığına
gönderilmesine karar vermiştir.
İNCELEME VE GEREKÇE: Uyuşmazlık Mahkemesi Hukuk
Bölümü’nün, Serdar ÖZGÜLDÜR’ün Başkanlığında, Üyeler: Eyüp Sabri BAYDAR, Ali
ÇOLAK, Nurdane TOPUZ, Ertuğrul
ARSLANOĞLU, Ayhan AKARSU ve Mehmet AKBULUT’un katılımlarıyla yapılan
2.6.2014 günlü toplantısında;
l-İLK İNCELEME: Dosya örneği üzerinde 2247 sayılı
Yasa’nın 27. maddesi uyarınca yapılan incelemeye göre; davalı vekilinin
anılan Yasanın 10/2 maddesinde öngörülen yönteme uygun olarak yaptığı görev
itirazının reddedilmesi ve 12/1. maddede belirtilen süre içinde başvuruda
bulunması üzerine Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı’nca, 10. maddede öngörülen
biçimde olumlu görev uyuşmazlığı çıkarıldığı anlaşılmaktadır. Usule ilişkin
herhangi bir noksanlık bulunmadığından, görev uyuşmazlığının esasının
incelenmesine oybirliği ile karar verildi.
II-ESASIN
İNCELENMESİ: Raportör-Hakim Taşkın ÇELİK’in, davanın çözümünde adli
yargının görevli olduğu yolundaki raporu ile dosyadaki belgeler okunduktan;
ilgili Başsavcılarca görevlendirilen Yargıtay Cumhuriyet Savcısı Mehmet
BAYHAN ile Danıştay Savcısı Mehmet Ali GÜMÜŞ’ün davada adli yargının
görevli olduğu yolundaki sözlü açıklamaları da dinlendikten sonra GEREĞİ
GÖRÜŞÜLÜP DÜŞÜNÜLDÜ:
Dava,
davalı şirkette görev yapmakta iken, 406 sayılı Yasa'nın Ek-29. maddesi ile
4046 sayılı Yasa'nın 22. maddesine göre adı Devlet Personel Başkanlığına
bildirilen, sonrasında Kamu Kurumu emrine atanan davacı tarafından; maaş
nakil ilmühaberinin düzeltilmesi istemiyle yaptığı başvurunun reddine
ilişkin işlemin iptali ile mahrum kaldığı ek ödemelerden doğan parasal
haklarının faiziyle birlikte ödenmesi istemiyle açılmıştır.
1953 tarih ve 6145 sayılı Yasa ile, Türkiye
Cumhuriyeti Posta, Telgraf ve Telefon İşletmesi kurulmuş; 1924 tarih ve 406
sayılı Telgraf ve Telefon Kanunu’nun 10.6.1994 tarih ve 4000 sayılı
Yasa’yla değiştirilen 1. maddesi ile, posta ve telgraf tesis ve işletmesine
ilişkin hizmetler, Posta İşletmesi Genel Müdürlüğü’nce (P.İ),
telekomünikasyon hizmetleri ise, “Türk Telekomünikasyon Anonim Şirketi
(Şirket)” tarafından yürütülecek şekilde yeniden yapılandırılmıştır.
27.1.2000 tarih ve 4502 sayılı Yasa’nın 1. maddesi
ile, 406 sayılı Yasa’nın 1. maddesine eklenen dokuzuncu fıkrada, “Türk
Telekom, bu Kanun ve özel hukuk hükümlerine tabi bir anonim şirkettir. Kamu
İktisadi Teşebbüslerinin kuruluş, teşkilât ve faaliyetleri ile ilgili
mevzuat Türk Telekom’a uygulanmaz. Sadece, Türkiye Büyük Millet Meclisi
denetimine ilişkin 2.4.1987 tarihli ve 3346 sayılı Kanunun 9 uncu maddesi
hükümleri uygulanır” denilmiş; anılan fıkra hükmü, 12.5.2001 tarih ve 4673
sayılı Yasa’nın 1. maddesi ile değiştirilmiş ve “Türk Telekom, bu Kanun ve
özel hukuk hükümlerine tabi bir anonim şirkettir. Bu Kanun hükümleri saklı
kalmak üzere, kamu iktisadi teşebbüsleri de dahil, sermayesinin yarısından
fazlası kamuya ait olan kamu kurum, kuruluş ve ortaklıklarına uygulanan
mevzuat Türk Telekom’a uygulanmaz. Sermayesinin yarısından fazlası kamuda
kaldığı sürece, Türkiye Büyük Millet Meclisi denetimine ilişkin 2.4.1987
tarihli ve 3346 sayılı Kanunun 9 uncu maddesi hükümleri uygulanır.
16.7.1965 tarihli ve 697 sayılı Kanun ile milli güvenlik ve kamu düzeniyle
sıkıyönetim ve seferberlik hallerinde telekomünikasyon hizmetlerinin
yürütülmesine ilişkin özel kanunların hükümleri saklıdır”; Ek 29.
maddesinin 3.7.2005 gün ve 5398 sayılı Kanun’un 14. maddesi ile değişik
birinci fıkrasında, “Türk Telekom hisselerinin devri sonucu kamu payının
yüzde ellinin altına düşmesi durumunda; Türk Telekomda ek 22 nci maddenin
(a) bendinin bu Kanunla yürürlükten kaldırılan hükümleri uyarınca
belirlenen aslî ve sürekli görevlerde çalışmakta olanlar ile 22.1.1990
tarihli ve 399 sayılı Kanun Hükmünde Kararnameye tâbi olarak kadrolu veya
sözleşmeli personel statüsünde çalışanlar ve kapsam dışı personel, kamu
görevlerinden yüzseksen gün aylıksız izinli sayılır…” denilmiştir.
Öte
yandan; 406 sayılı Yasa’nın 4502 sayılı Yasa ile değişik 2. maddesinin (c)
bendinin birinci alt bendinin birinci cümlesinde, “Türk Telekom;
telekomünikasyon şebekeleri üzerinden sunulan ulusal ve uluslararası ses
iletimini ihtiva eden telefon hizmetlerini, 31.12.2003 tarihine kadar bu
Kanun ve görev sözleşmesi çerçevesinde tekel olarak yürütür” denildikten
sonra, anılan (c) bendinin birinci alt bendine 12.5.2001 tarih ve 4673
sayılı Yasa ile eklenen üçüncü cümlede, “Ancak, Türk Telekom’daki kamu payı
%50’nin altına düştüğünde, Türk Telekom’un tüm tekel hakları 31.12.2003
tarihinden önce de olsa ortadan kalkmış olur” denilmiş; 4502 sayılı
Yasa’nın Geçici 3. maddesi ile de Türk Telekomünikasyon A.Ş., 233 sayılı
KHK’nin ekindeki “B-Kamu İktisadi Kuruluşları (KİK)” bölümünde yer alan kuruluşlar
listesinden çıkarılmıştır.
Bu
düzenlemeler birlikte değerlendirildiğinde, telekomünikasyon şebekeleri
üzerinden sunulan ulusal ve uluslararası ses iletimini ihtiva eden telefon
hizmetlerini 31.12.2003 tarihine kadar “tekel” olarak yürütmekle görevli
kılınan ve çoğunluk hisseleri kamuya ait bulunan Türk Telekom’un, tekel
kapsamında kamu hizmeti yürüten, ancak kuruluş yasasındaki son düzenlemeler
ile kendine özgü statüye sahip olan ve sermayesindeki kamu payı %50’nin
altına düşünceye kadar kamu kuruluşu niteliğini taşıyan bir kuruluş olduğu
tartışmasızdır.
Özelleştirme
kapsamında bulunan Türk Telekomünikasyon A.Ş.’deki tamamı Hazineye ait
bulunan hisselerden % 55’i, Bakanlar Kurulu’nun 25.7.2005 tarih ve
2005/9146 sayılı “Türk Telekomünikasyon Anonim Şirketi (Türk Telekom)’nin %
55 Oranındaki Hissesinin Blok Olarak Satışına İlişkin Nihai Devir
İşlemlerine Dair Kararın Yürürlüğe Konulması Hakkında Karar”ı uyarınca,
14.11.2005 tarihli Hisse Satış Sözleşmesi ile (6.550.000.000 USD. bedelle)
O. Telekomünikasyon A.Ş.’ne satılmıştır.
Bu
sürece paralel olarak Türk Telekom personelinin durumu incelendiğinde:
Türk
Telekom A.Ş., 4502 sayılı Yasa’nın 29.1.2000 tarih ve 23948 sayılı Resmi
Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe girdiği dikkate alındığında, 29.1.2000
tarihi itibariyle 233 sayılı KHK kapsamı
dışında kalmış ve anılan KHK eki cetvellerden çıkarılmış olması nedeniyle,
Uyuşmazlık Mahkemesi Genel Kurulu’nun
22.1.1996 gün ve E:1995/1, K:1996/1 sayılı ve özelleştirme
kapsamında bulunan kamu iktisadi teşebbüslerinde
sözleşmeli veya kapsam dışı statüde çalışan personelin kurumları ile olan
ilişkilerinden doğan anlaşmazlıkların çözüm yerinin idari yargı olduğu yolundaki
İlke Kararı kapsamı dışında değerlendirilmesi gerekmektedir.
Anılan
4502 sayılı Yasa’nın 13. maddesi ile 406 sayılı Yasa’ya eklenen Ek 22.
maddenin (a) bendinde, “a) Personelin statüsü: Telekomünikasyon
hizmetlerinin gerektirdiği asli ve sürekli görevler telekomünikasyon
alanında sekiz yıl tecrübeye sahip ve en az dört yıllık yüksek öğrenim
görmüş bir genel müdür ile kadro, unvan, derece ve sayıları Yönetim
Kurulunun önerisi ve Bakanlığın teklifi üzerine bu Kanunun yürürlüğe
girdiği tarihten itibaren yüzseksen gün içerisinde Bakanlar Kurulu Kararı
ile belirlenen kadrolarda istihdam edilen personel eliyle yürütülür. Bu
personel hakkında bu Kanunda öngörülen hükümler saklı kalmak üzere 399
sayılı Kanun Hükmünde Kararname hükümleri uygulanır. Bunların dışında kalan
personel iş mevzuatı uyarınca istihdam edilir. İş mevzuatına göre istihdam
edilenlere ilişkin kayıt ve şartlar Yönetim Kurulu tarafından tayin olunur”
hükmüne yer verilmiş; bu bent hükmü, 4673 ve 5189 sayılı Yasalarla yapılan
değişiklikler sonucunda; “a) Personelin statüsü: (Ek ibare:
12.5.2001-4673/6. md.) Türk Telekomdaki kamu payı %50’nin altına düşünceye
kadar, Türk Telekom Yönetim Kurulu üyeliklerine atanacaklarda Devlet memurluğuna
atanabilme genel şartlarına sahip olma ve en az dört yıllık yüksek öğrenim
görme şartları aranır. (Mülga ikinci ve üçüncü cümle: 16.6.2004-5189/12
md.) Bunların dışında kalan personel iş mevzuatı uyarınca istihdam edilir.
İş mevzuatına göre istihdam edilenlere ilişkin kayıt ve şartlar Yönetim
Kurulu tarafından tayin olunur” hükmünü almış; aynı maddenin (b) bendinin
ikinci paragrafında da iş mevzuatına tabi olan Türk Telekom çalışanlarının
aylık ücretlerinin kendilerini atamaya yetkili olan Yönetim Kurulu
tarafından tespit olunacağı kurala bağlanmıştır.
406
sayılı Yasa’nın anılan Ek 22. maddesi uyarınca, Türk Telekom A.Ş. Genel
Müdürlüğü’ne ait asli ve sürekli kadrolar belirlenerek 4.4.2000 tarih ve
24010 (Mükerrer) sayılı R.G. de yayımlanan 31.3.2000 tarih ve 2000/331
sayılı Bakanlar Kurulu Kararı ekinde yer alan listede: merkez teşkilatı
için 100 ve taşra teşkilatı için 100 (6 Bölge Müdürü, 12 Bölge Müdür
Yardımcısı ve 82 İl Telekom Müdürü) kadro ihdas edilmiş; öte yandan, aynı
Yasa maddesinin verdiği yetkiye dayanılarak hazırlanan “Türk
Telekomünikasyon A.Ş. Kapsam Dışı Personel Yönetmeliği” adı altındaki düzenleme,
Yönetim Kurulunun 31.8.2000 tarih ve 407 sayılı kararıyla kabul edilmek
suretiyle yürürlüğe konulmuştur.
Kanunla,
Kurumda görev yapan personelden asli ve sürekli görev yapacak olanları
kadro unvanı itibariyle belirlemek konusunda Bakanlar Kurulu'na yetki
verildiği açıktır. Bu yetki 4502 sayılı Kanun’un yürürlüğe girdiği
29.1.2000 tarihi ile 5189 sayılı Kanun’un yürürlüğe girdiği 2.7.2004
tarihleri arasında geçerli olmuştur.
Anayasa’nın
128. maddesinde, “Devletin, kamu iktisadî teşebbüsleri ve diğer kamu
tüzelkişilerinin genel idare esaslarına göre yürütmekle yükümlü oldukları
kamu hizmetlerinin gerektirdiği aslî ve sürekli görevler, memurlar ve diğer
kamu görevlileri eliyle görülür” denilmiştir.
406
sayılı Yasa’nın Ek 29. maddesinin 3.7.2005 tarih ve 5398 sayılı Kanun’la
değişik birinci fıkrasında, “Türk Telekom hisselerinin devri sonucu kamu
payının yüzde ellinin altına düşmesi durumunda; Türk Telekomda ek 22 nci
maddenin (a) bendinin bu Kanunla yürürlükten kaldırılan hükümleri uyarınca
belirlenen asli ve sürekli görevlerde çalışmakta olanlar ile 22.1.1990
tarihli ve 399 sayılı Kanun Hükmünde Kararnameye tabi olarak kadrolu veya
sözleşmeli personel statüsünde çalışanlar ve kapsam dışı personel, kamu
görevlerinden yüzseksen gün aylıksız izinli sayılır. Bu personel belirtilen
süre içinde Türk Telekomda çalışmaya devam eder ve hisse devir tarihinden
nakli için Devlet Personel Başkanlığına bildirildikleri tarihe kadarki
aylık ücret, harcırah, sağlık giderleri, cenaze giderleri ve ölüm yardımı
ile diğer mali ve özlük hakları Türk Telekom tarafından karşılanır…”
denilerek, yasakoyucu tarafından Türk Telekom’da 22.1.1990 tarihli ve 399
sayılı Kanun Hükmünde Kararnameye tabi olarak sözleşmeli personel
statüsünde çalışanlar ile kapsam dışı personel, kamu personeli sayılmıştır.
Olayda, davalının hisse devir (14.11.2005)
tarihinde davalı Kurumda çalışmakta iken 406 sayılı Yasa'nın Ek-29. maddesi
ile 4046 sayılı Yasa'nın 22. maddesine göre adı Devlet Personel
Başkanlığına bildirilen ve sonrasında kamu kurumu emrine atanan davacı
tarafından; maaş nakil ilmühaberinin düzeltilmesi istemiyle yapılan
başvurusunun reddine ilişkin işlemin iptali ve yoksun kaldığı parasal
hakların ödenmesi istemiyle 22.12.2010 tarihinde dava açılmıştır.
2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu’nun “İdari Dava
Türleri ve İdari Yargı Yetkisinin Sınırı” başlıklı 2. maddesinin değişik 1
numaralı bendinde:
“a) (Değişik : 8.6.2000-4577/5 md.) İdari işlemler
hakkında yetki, şekil, sebep, konu ve maksat yönlerinden biri ile hukuka
aykırı olduklarından dolayı iptalleri için menfaatleri ihlal edilenler
tarafından açılan iptal davaları,
b) İdari
eylem ve işlemlerden dolayı kişisel hakları doğrudan muhtel olanlar
tarafından açılan tam yargı davaları,
c)
(Değişik: 18.12.1999-4492/6 md.) Tahkim yolu öngörülen imtiyaz şartlaşma ve
sözleşmelerinden doğan uyuşmazlıklar hariç, kamu hizmetlerinden birinin
yürütülmesi için yapılan her türlü idari sözleşmelerden dolayı taraflar
arasında çıkan uyuşmazlıklara ilişkin davalar” idari dava türleri olarak
sayılmış olup; kural olarak, idari yargıda ancak Devlete ve kamu tüzel
kişilerine karşı açılan davalara bakılabilir.
Buna
göre, iptali istenilen işlemin tesis edildiği tarihte davalı mevkiinde kamu
kuruluşu niteliği taşımayan Türk Telekomünikasyon A.Ş.'nin olması
karşısında, idari yargı yetkisi kapsamında açılmış bir idari dava bulunduğundan
sözetmek olanaksız olduğundan; uyuşmazlığın, özel hukuk hükümlerine göre
görüm ve çözümünde adli yargı yerinin görevli olduğu sonucuna varılmıştır.
Belirtilen
nedenlerle, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı’nın başvurusunun kabulü ile
Mersin 2. İdare Mahkemesinin Görevlilik Kararının kaldırılması gerekmiştir.
SONUÇ :
Davanın çözümünde ADLİ YARGININ görevli olduğuna, bu nedenle Yargıtay
Cumhuriyet Başsavcısı’nın BAŞVURUSUNUN KABULÜ ile Mersin 2.İdare
Mahkemesinin 3.10.2013 gün ve E:2013/833 sayılı GÖREVLİLİK KARARININ
KALDIRILMASINA, 2.6.2014 gününde OY BİRLİĞİ İLE KESİN OLARAK karar verildi.
——
• ——
Uyuşmazlık Mahkemesi
Başkanlığından:
29-ESAS NO : 2014/667
KARAR NO : 2014/706
KARAR TR : 02.06.2014
(Hukuk Bölümü)
ÖZET : 2547 sayılı Yasanın
35.maddesi uyarınca öğretim üyesi yetiştirilmek üzere başka bir üniversitede
görevlendirilen davacının, mecburi hizmet yükümlülüğünün iptali istemiyle
açtığı davanın, ADLİ YARGI YERİNDE çözümlenmesi gerektiği hk
K A R A R
Davacı :
E.D.K.
Davalı :
Bülent Ecevit Üniversitesi Rektörlüğü
Vekili : Av. D.A.A.
O L A Y
: Davacı vekili, dava dilekçesinde, Bülent Ecevit Üniversitesi adına 2547
sayılı Yasa’nın 35. maddesi uyarınca Marmara Üniversitesinde doktora
eğitimi alması nedeniyle davalı Üniversite ile imzalamış olduğu kefalet senedine
göre yerine getirmesi gereken mecburi hizmet yükümlülüğünün iptali
istemiyle davalı idareye vermiş olduğu dilekçesindeki talebinin reddine
ilişkin davalı Üniversitenin 23.7.2013 gün ve 6486 sayılı işleminin iptali
istemiyle idari yargı yerinde dava açmıştır.
Davalı
idare vekilince birinci savunma dilekçesinde, taahhüt ve kefalet senedinin
davacı ve kefilleri tarafından tek taraflı olarak imzalanıp idareye karşı
taahhütte bulunulduğunu, taraflar arasında yüklenme ve kefalet senedinden
doğan alacak borç ilişkisi nedeniyle özel hukuk hükümlerine göre adli
yargının görevli olduğunu ileri sürerek, görev itirazında bulunulmuştur.
ZONGULDAK İDARE
MAHKEMESİ: 6.11.2013 gün ve
E:2013/1353 sayı ile, 2547 sayılı Yasa’nın 35., 2914 sayılı Yasa’nın 20. ve
Bir Üniversite Adına Bir Diğer Üniversitede Lisansüstü Eğitim Gören
Araştırma Görevlileri Hakkında Yönetmeliğin 4. maddelerinden söz ederek,
davalı idarenin kamu gücüne dayalı olarak tesis ettiği mecburi hizmet
yükümlülüğünden kaynaklanan işlemin idari yargıda görülen iptal davalarının
konusuna girdiği sonucuna varıldığı gerekçesiyle görev itirazının reddine
karar vermiştir.
Davalı idare vekilinin olumlu görev uyuşmazlığı
çıkarılması yolunda süresi içerisinde verdiği dilekçesi üzerine dava dosya
örneği Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’na gönderilmiştir.
YARGITAY CUMHURİYET
BAŞSAVCISI: Olayda, davacı
görevlendirilmeden önce yüklenme senedi ve kefalet senedi ile, Üniversiteye
karşı mecburi hizmet yükümlülüğü ya da parasal karşılığı taahhüt edilmek
suretiyle Üniversite ile araştırma görevlisi arasında, tarafların
karşılıklı hak ve yükümlülüklerini içeren bir sözleşme ilişkisi kurulduğu,
dolayısıyla, uyuşmazlığın taraflar arasındaki sözleşmeden diğer bir
ifadeyle yüklenme ve kefalet senedinde yer alan borçtan kaynaklandığı,
sözleşmede yer alan borçtan kaynaklanan uyuşmazlığın özel hukuk hükümlerine
göre görüm ve çözümünde adli yargı yerinin görevli bulunduğu bu nedenlerle
2247 sayılı Kanun’un 10. ve 13. maddeleri gereğince, olumlu görev
uyuşmazlığı çıkarılmasına, dosyanın Uyuşmazlık Mahkemesi Başkanlığı’na
gönderilmesine karar vermiştir.
İNCELEME VE GEREKÇE:
Uyuşmazlık Mahkemesi Hukuk Bölümü’nün, Serdar
ÖZGÜLDÜR’ün Başkanlığında, Üyeler: Eyüp Sabri Baydar, Ali Çolak, Nurdane
TOPUZ, Ertuğrul ARSLANOĞLU, Ayhan AKARSU ve Mehmet AKBULUT‘un katılımlarıyla
yapılan 02.06.2014 günlü toplantısında:
l-İLK
İNCELEME: Başvuru yazısı ve dava dosya örneği üzerinde 2247 sayılı Yasa’nın
27. maddesi gereğince yapılan incelemeye göre, davalı idare vekilinin
anılan Yasanın 10/2 maddesinde öngörülen yönteme uygun olarak yaptığı görev
itirazının reddedilmesi ve 12/1. maddede belirtilen süre içinde başvuruda
bulunması üzerine Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı’nca, 10. maddede öngörülen
biçimde olumlu görev uyuşmazlığı çıkarıldığı anlaşılmaktadır. Usule ilişkin
herhangi bir noksanlık bulunmadığından görev uyuşmazlığının esasının
incelenmesine oy birliği ile karar verildi.
II-ESASIN
İNCELENMESİ: Raportör-Hakim Gülşen AKAR PEHLİVAN’ın, davanın çözümünde adli
yargının görevli olduğu yolundaki raporu ile dosyadaki belgeler okunduktan;
ilgili Başsavcılarca görevlendirilen Yargıtay Cumhuriyet Savcısı Mehmet
BAYHAN ile Danıştay Savcısı Mehmet Ali GÜMÜŞ’ün adli yargının görevli
olduğu yolundaki sözlü açıklamaları da dinlendikten sonra GEREĞİ GÖRÜŞÜLÜP
DÜŞÜNÜLDÜ:
Dava, 2547 sayılı Kanun’un 35. maddesi uyarınca
davalı Üniversite adına Marmara Üniversitesinde doktora öğrencisi olarak
görevlendirilen davacının, davalı üniversite lehine yüklendiği mecburi
hizmet yükümlülüğünün iptali istemiyle yaptığı başvurunun reddine ilişkin
işlemin iptali istemiyle açılmıştır.
2547 sayılı
Yükseköğretim Kanunu’nun, “Öğretim
elemanı yetiştirme” başlıklı 35. maddesinde “Yükseköğretim
kurumları; kendilerinin ve yeni kurulmuş ve kurulacak diğer yükseköğretim
kurumlarının ihtiyacı için yurt içinde ve dışında, kalkınma planı ilke ve
hedeflerine ve Yükseköğretim Kurulunun belirteceği ihtiyaca ve esaslara
göre öğretim elemanı yetiştirirler.
(Ek fıkralar:
17/8/1983-2880/18 md.) Öğretim elemanı
yetiştirilmesi amacıyla üniversitelerin araştırma görevlisi kadroları,
araştırma veya doktora çalışmaları yaptırmak üzere başka bir üniversiteye,
Yükseköğretim Kurulunca geçici olarak tahsis edilebilir. Bu şekilde doktora
veya tıpta uzmanlık veya sanatta yeterlik payesi alanlar, bu eğitimin
sonunda kadrolarıyla birlikte kendi üniversitelerine dönerler.
Yurt içi veya yurt dışında yetiştirilen öğretim
elemanları, genel hükümlere göre bağlı oldukları yükseköğretim kurumlarında
mecburi hizmetlerini yerine getirmek zorundadırlar. Bu yükümlülüğü yerine
getirmeyenlere, yükseköğretim kurumlarında görev verilmez. Özel kanunlarla
getirilen mecburi hizmet çalışmaları bu hüküm dışındadır.” hükmüne yer
verilmiştir.
Dosyanın
incelenmesinden, Bülent Ecevit Üniversitesi’nde araştırma görevlisi olarak
görev yapmakta iken, 2547 sayılı Yükseköğretim Kanunu'nun 35.maddesi
uyarınca davalı idare adına Marmara Üniversitesi’nde lisansüstü eğitim
yapmak üzere görevlendirilen davacının, doktora öğrencisi olarak Marmara
Üniversitesine gönderilmesinden önce düzenlenen sözleşme uyarınca mecburi
hizmet yükümlülüğü getirildiği; bu yükümlülüğün iptali istemiyle yapılan
başvurunun reddine ilişkin işlemin iptali istemiyle bakılan davanın
açıldığı anlaşılmaktadır.
Bu
duruma göre, taahhüt ve kefalet senedinin davacı ve kefilleri tarafından
tek taraflı olarak imzalanarak idareye karşı taahhütte bulunulması
karşısında, davacı tarafından mecburi hizmet yükümlülüğünün iptali
istemiyle açılan davanın görüm ve çözümünde adli yargı yerinin görevli
olduğu sonucuna varılmıştır.
Açıklanan nedenlerle, Yargıtay Cumhuriyet
Başsavcısı’nın başvurusunun kabulü ile davalı Rektörlük vekilinin görev
itirazının reddine ilişkin Zonguldak İdare Mahkemesi kararının kaldırılması
gerekmiştir.
SONUÇ :
Davanın görüm ve çözümünde ADLİ YARGININ görevli olduğuna, bu nedenle
Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı’nın BAŞVURUSUNUN KABULÜ ile davalı Rektörlük
vekilinin GÖREV İTİRAZININ REDDİNE ilişkin Zonguldak İdare Mahkemesinin
6.11.2013 gün ve E:2013/1353 sayılı KARARININ KALDIRILMASINA, 02.06.2014
gününde OYBİRLİĞİ İLE KESİN OLARAK karar verildi
——
• ——
Uyuşmazlık Mahkemesi
Başkanlığından:
30-ESAS NO : 2014/668
KARAR NO : 2014/707
KARAR TR : 02.06.2014
(Hukuk Bölümü)
ÖZET : 2918
sayılı Yasadan kaynaklanan sorumluluk davasının ADLİ YARGI YERİNDE
çözümlenmesi gerektiği hk.
K A R A R
Davacı :
A. Sigorta A.Ş.
Vekili :
Av. Y.S. & Av. H.Y. & Av. M.S.Ü.
Davalı :
Mersin Büyükşehir Belediye Başkanlığı
Vekili :
Av. Ş.R.
O L A Y :Davacı vekili dava dilekçesinde
özetle;davacı şirket tarafından sigortası yapılan E.Y.’a ait 31…....
plakalı aracın 03.05.2011 tarihinde sürücü N.K.’ın sevk ve idaresinde
bulunan kamyoN. ile Mevlana Mahallesi H.Okan Merzeci Bulvarı üzerinde seyir
halinde iken yolun karşına geçmek isteyen O.A.’a çarpması sonucu yaralamalı
trafik kazasının meydana geldiğini, meydana gelen kazada davalı idarenin
%40 oranda kusurlu bulunduğunu ve yaptırılan hesap kapsamında tarafların
anlaştığını, O.A.’a 26.032,00 TL ana para ve yargı masrafları olmak üzere
toplam 30.661,00 TL tazminat bedelinin 26.12.2012 tarihinde sulh protokolü
ile ödendiğini belirterek, bu kaza kapsamında davalı idarenin %40 oranında
hizmet kusuru sonucu sebebiyet verdiği zarar nedeniyle uğranıldığı ileri
sürülen 12.264,40 TL’nin ödeme tarihi olan 26.12.2013 tarihinden itibaren
yasal faizi ile birlikte davalıdan tahsiline karar verilmesi istemiyle
idari yargı yerinde dava açmıştır.
Davalı
Mersin Büyükşehir Belediye Başkanlığı vekili süresi içerisinde sunduğu
cevap dilekçesinde özetle, görev itirazında bulunmuştur.
Mersin
1. İdare Mahkemesi: 24.12.2013 gün, E:2013/357 sayı ile özetle davalı
vekilinin görev itirazının reddine karar vermiştir.
Davalı Mersin Büyükşehir Belediye Başkanlığı
vekilinin, idari yargı yararına olumlu görev uyuşmazlığı çıkartılması
yolunda süresi içinde verdiği dilekçesi üzerine, dava dosyasının onaylı bir
örneği Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı'na gönderilmiştir.
Yargıtay
Cumhuriyet Başsavcısı; “...2918 sayılı Karayolları Trafik kanununun 2.
maddesinde " Bu Kanun, trafikle ilgili kuralları, şartları, hak ve
yükümlülükleri, bunların uygulanmasını ve denetlenmesini, ilgili
kuruluşları ve bunların görev, yetki ve sorumluluk, çalışma usulleri ile
diğer hükümleri kapsar." hükmü ile kanunun uygulanmasında trafik
düzeni ile kişi ve kurumların bu kanuna tabi olduğu belirlenmiştir. Ek 10.
maddesinde ise "Karayollarının yapım, bakım ve işletmesinden sorumlu
olan tüm kamu ve özel kuruluşların projelerini yapan ve uygulayan yetkili
ve sorumlu kişiler, çağdaş ilim ve teknik esaslarına uymak ve uygulamak
konusunda Karayolu Trafik Güvenliği Kurulunun önerilerini kuruluş
kanunlarına uygun olacak şekilde değerlendirmek zorundadırlar."
hükmüne yer verilerek, karayollarının bakım ve onarım faaliyetlerinde
uyulacak kurallara atıf yapılmaktadır. 5393 sayılı belediye Kanununun 15/ p
maddesi " Kara, deniz, su ve demiryolu üzerinde işletilen her türlü
servis ve toplu taşıma araçları ile taksi sayılarını, bilet ücret ve tarifelerini,
zaman ve güzergâhlarını belirlemek; durak yerleri ile karayolu, yol, cadde,
sokak, meydan ve benzeri yerler üzerinde araç park yerlerini tespit etmek
ve işletmek, işlettirmek veya kiraya vermek; kanunların belediyelere
verdiği trafik düzenlemesinin gerektirdiği bütün işleri yürütmek."
Hükmü ile karayollarında belediyelerin yetki ve sorumluluklarını tespit
etmektedir.
Diğer
taraftan, 2918 sayılı Yasa’nın “Görevli ve Yetkili Mahkeme” başlığını
taşıyan 110. maddesinde(Değişik: 11/1/2011-6099/14 md.), “İşleteni veya
sahibi Devlet ve diğer kamu kuruluşları olan araçların sebebiyet verdiği
zararlara ilişkin olanları dâhil, bu Kanundan doğan sorumluluk davaları,
adli yargıda görülür. Zarar görenin kamu görevlisi olması, bu fıkra
hükmünün uygulanmasını önlemez. Hemzemin geçitte meydana gelen tren-trafık
kazalarında da bu Kanun hükümleri uygulanır. / Motorlu araç kazalarından
dolayı hukuki sorumluluğa ilişkin davalar, sigortacının merkez veya
şubesinin veya sigorta sözleşmesini yapan acentenin bulunduğu yer
mahkemelerinden birinde açılabileceği gibi kazanın vuku bulduğu yer
mahkemesinde de açılabilir” denilmiş, Yasa’nın Geçici 21. maddesinde ise
(Ek: 11/1/2011-6099/15 md.), “Bu Kanunun 110 uncu maddesinin birinci
fıkrasının göreve ilişkin hükmü, yürürlüğe girdiği tarihten önce idari
yargıda ve Askeri Yüksek İdare Mahkemesinde açılmış bulunan davalara
uygulanmaz” hükmü ile de dava konusu idarenin sorumlu olduğu köy yolunun
bakım ve onarım ve işaretleme kurallarını ihmal ettiği nedeni ile kusurlu
olduğu tezine dayanan davanın görüm ve çözümünün adli yargı yerinde
yapılması gerektiği anlaşılmaktadır.” demek suretiyle 2247
sayılı Kanun'un 10. ve 13. maddeleri gereğince, olumlu görev uyuşmazlığı
çıkarılmasına karar vermiştir.
İNCELEME VE GEREKÇE :
Uyuşmazlık Mahkemesi Hukuk Bölümü’nün, Serdar
ÖZGÜLDÜR’ün Başkanlığında, Üyeler: Eyüp Sabri BAYDAR, Ali ÇOLAK, Nurdane
TOPUZ, Ertuğrul ARSLANOĞLU, Ayhan AKARSU ve Mehmet AKBULUT’un
katılımlarıyla yapılan 2.6.2014 günlü toplantısında:
l-İLK İNCELEME: Başvuru yazısı ve dava dosyası örneği
üzerinde 2247 sayılı Yasa'nın 27. maddesi gereğince yapılan incelemeye göre,davalı
Mersin Büyükşehir Belediye Başkanlığı vekilinin anılan Yasanın
10/2.maddesinde öngörülen yönteme uygun olarak yaptığı görev itirazının
reddedilmesi ve dahi 12/1.maddede belirtilen süre içinde başvuruda
bulunması üzerine Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı'nca, davalı Mersin
Büyükşehir Belediye Başkanlığı açısından 10.maddede öngörülen biçimde
olumlu görev uyuşmazlığı çıkarıldığı anlaşılmaktadır. Usule ilişkin
herhangi bir noksanlık bulunmadığından görev uyuşmazlığının esasının
incelenmesine oy birliği ile karar verildi.
II-ESASIN İNCELENMESİ: Raportör-Hakim İsmail SARI’nın,
davanın çözümünde adli yargının görevli olduğu yolundaki raporu ile
dosyadaki belgeler okunduktan; ilgili Başsavcılarca görevlendirilen
Yargıtay Cumhuriyet Savcısı Mehmet BAYHAN ile Danıştay Savcısı Mehmet Ali
GÜMÜŞ’ün davada adli yargının görevli olduğu yolundaki sözlü açıklamaları
da dinlendikten sonra GEREĞİ GÖRÜŞÜLÜP DÜŞÜNÜLDÜ:
Dava,
davacı şirket tarafından sigortalı olan 31 PS 067 plakalı aracın,
03.05.2011 tarihinde Mersin ili şehir merkezinde Okan Merzeci caddesi
üzerinde seyir halinde iken yolda refüje yA. noktada yayaya çarparak
yaralanmasına neden olması sonucu yaralının tedavisi nedeniyle ortaya çıkan
maddi zararın davacı Sigorta Şirketi tarafından ödenmesinden sonra, kazanın
oluşumunda yolun bakım ve onarımı ile gerekli işaretlemelerin
yapılmamasında idarenin ihmali bulunduğu iddiası ile idareden hizmet kusuru
esasına göre maddi tazminat ödemesi istemi ile açılmıştır.
2918
sayılı Karayolları Trafik Kanununun 1.maddesinde,Kanunun amacının
karayollarında can ve mal güvenliği yönünden trafik düzenini sağlayacak ve
trafik güvenliğini ilgilendiren tüm konularda alınacak önlemleri belirlemek
olduğu; “Kapsam” başlıklı 2. maddesinde, bu Kanunun trafikle ilgili
kuralları, şartları, hak ve yükümlülükleri bunların uygulamasını ve
denetlenmesini ilgili kuruluşları ve bunların görev, yetki ve sorumluluk,
çalışma usulleri ile diğer hükümleri kapsadığı ve bu kanunun karayollarında
uygulanacağı; 10. maddesinde, yapım ve bakımdan sorumlu olduğu yolları
trafik düzeni ve güvenliğini sağlayacak durumda bulundurmanın gerekli
görülen kavşaklara ve yerlere trafik ışıklı işaretleri, işaret levhaları
koymak ve yer işaretlemeleri yapmanın Belediye Trafik birimlerinin görev ve
yetkileri arasında olduğu belirtilmiştir.
Öte
yandan 2918 sayılı Yasanın 19.01.2011 günlü Resmi Gazetede yayımlanarak
yürürlüğe giren 6099 sayılı Yasanın 14. maddesiyle değişik 110. maddesinde
“İşleteni veya sahibi Devlet ve diğer kamu kuruluşları olan araçların
sebebiyet verdiği zararlara ilişkin olanları dahil, bu Kanundan doğan
sorumluluk davaları, adli yargıda görülür. Zarar görenin kamu görevlisi
olması, bu fıkra hükmünün uygulanmasını önlemez. Hemzemin geçitte meydana
gelen tren-trafik kazalarında da bu Kanun hükümleri uygulanır.
Motorlu
araç kazalarından dolayı hukuki sorumluluğa ilişkin davalar, sigortacının
merkez veya şubesinin veya sigorta sözleşmesini yapan acentenin bulunduğu
yer mahkemelerinden birinde açılabileceği gibi kazanın vuku bulduğu yer
mahkemesinde de açılabilir”; Geçici 21. maddesinde de “Bu Kanunun 110 uncu
maddesinin birinci fıkrasının göreve ilişkin hükmü, yürürlüğe girdiği
tarihten önce idari yargıda ve Askeri Yüksek İdare Mahkemesinde açılmış
bulunan davalara uygulanmaz” denilmiştir.
2918
sayılı Kanunun 110 uncu maddesinin birinci fıkrasının iptali istemiyle
Bursa 3. Asliye Hukuk Mahkemesi ve Batman 2.Asliye Hukuk Mahkemesince
yapılan itiraz başvuruları üzerine konuyu inceleyen Anayasa Mahkemesi, şu
gerekçesi ile anılan kuralı Anayasaya aykırı görmemiş ve iptal istemini oy
birliğiyle reddetmiştir: “… Anayasa Mahkemesi’nin daha önceki kimi
kararlarında da belirtildiği üzere, tarihsel gelişime paralel olarak
Anayasa’da adli ve idari yargı ayrımına gidilmemiş ve idari uyuşmazlıkların
çözümünde idare ve vergi mahkemeleriyle Danıştay yetkili kılınmıştır. Bu
nedenle, genel olarak idare hukuku alanına giren konularda idari yargı,
özel hukuk alanına giren konularda adli yargı görevli olacaktır. Bu
durumda, idari yargının görev alanına giren bir uyuşmazlığın çözümünde adli
yargının görevlendirilmesi konusunda kanun koyucunun mutlak bir takdir
yetkisinin bulunduğunu söylemek olanaklı değildir. Ancak, idari yargının
denetimine bağlı olması gereken idari bir uyuşmazlığın çözümü, haklı neden
ve kamu yararının bulunması halinde kanun koyucu tarafından adli yargıya
bırakılabilir. İtiraz konusu kural, trafik kazasında zarar görenin asker
kişi ya da memur olmasına, aracın askeri hizmete ilişkin olmasına veya
olayın hemzemin geçitte meydana gelmesi durumlarına göre farklı yargı
kollarında görülmekte olan 2918 sayılı Kanun’dan kaynaklanan tüm sorumluluk
davalarının adli yargıda görüleceğini öngörmektedir. İtiraz konusu
düzenlemenin gerekçesinde de ifade edildiği gibi, askeri idari yargı, idari
yargı veya adli yargı kolları arasında uygulamada var olan yargı yolu
belirsizliği giderilerek söz konusu davalarla ilgili olarak yeknesak bir
usul belirlenmektedir. Aynı tür davaların aynı yargı yolunda çözümlenmesi
sağlanarak davaların görülmesi ve çözümlenmesinin hızlandırıldığı, bu suretle
kısa sürede sonuç alınmasının olanaklı kılındığı ve bunun söz konusu
davaların adli yargıda görüleceği yolunda getirilen düzenlemenin kamu
yararına yönelik olduğu anlaşılmaktadır. Öte yandan, 2918 sayılı Kanun’da
tanımlanan Karayolu şeridi üzerindeki araç trafiğinden kaynaklanan sorumlulukların,
özel hukuk alanına girdiği konusunda bir tartışma bulunmamaktadır. İdare
tarafından kamu gücünden kaynaklanan bir yetkinin kullanılması söz konusu
olmadığı gibi, aynı karayolu üzerinde aynı seyir çizgisinde hareket eden,
bu nedenle aynı tür risk üreten araçlar arasında özel-kamu ayırımı yapılmasını
gerektiren bir neden de yoktur. Açıklanan nedenlerle, itiraz konusu kural
Anayasa’nın 2.,125. ve 155. maddelerine aykırı değildir. İtirazın reddi
gerekir…” (Any. Mah.nin 26.12.2013 tarih ve E.2013/68, K.2013/165 sayılı
kararı; R.G. 27.3.2014, Sayı: 28954, s.136-147.)
Anayasa’nın
158 inci maddesinin son fıkrasında “ Diğer mahkemelerle, Anayasa Mahkemesi
arasındaki görev uyuşmazlıklarında, Anayasa Mahkemesi’nin kararı esas
alınır.” denilmektedir. Anayasa Mahkemesi’nin yukarıda gerekçesine yer
verilen kararı, yasa koyucunun idari yargının görevine giren bir konuyu
adli yargının görevine verebileceğine, dolayısıyla 2918 sayılı Kanunun 110
uncu maddesinin birinci fıkrası ile öngörülen, bu Kanun’dan doğan tüm
sorumluluk davalarının adli yargıda görülmesi düzenlemesinin Anayasa’ya
aykırı bulunmadığına dair olup, esas itibariyle görev konusunda verilmiş
bir karardır ve Anayasa’nın 158 inci maddesi uyarınca, başta Mahkememiz
olmak üzere diğer yargı organları bakımından da uyulması zorunlu bir karar
mesabesindedir.
Bu durumda, 2918
sayılı Yasanın 19.01.2011 tarihinde yürürlüğe giren 110. maddesi ile
Anayasa Mahkemesi’nin işaret edilen kararı gözetildiğinde, bahsi geçen
Kanun maddesinin karayollarında, can ve mal güvenliği yönünden trafik
düzeninin sağlanarak trafik güvenliğini ilgilendiren tüm konularda alınacak
önlemleri kapsadığı ve Kanunun, trafikle ilgili kuralları, şartları, hak ve
yükümlülükleri, bunların uygulanmasını ve denetlenmesini, ilgili kuruluşları
ve bunların görev yetki ve sorumlulukları ile, çalışma usullerini
kapsadığı, dolayısıyla meydana gelen zararın tazmini istemiyle açılan bu
davanın da adli yargı yerinde çözümlenmesi gerektiği sonucuna varılmıştır.
Açıklanan nedenlerle davanın görüm ve çözümü adli
yargı yerinin görevine girdiğinden, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı’nın
başvurusunun kabulü ile Mersin 1. İdare Mahkemesince verilen görevlilik
kararının kaldırılması gerekmiştir.
SONUÇ :
Davanın çözümünde ADLİ YARGININ görevli olduğuna, bu nedenle Yargıtay
Cumhuriyet Başsavcısı’nın BAŞVURUSUNUN KABULÜ ile, Mersin 1. İdare
Mahkemesinin 24.12.2013 gün, E:2013/357 sayılı GÖREVLİLİK KARARININ
KALDIRILMASINA, 2.6.2014 gününde Üye Eyüp Sabri BAYDAR’IN KARŞI OYU ve OY
ÇOKLUĞU İLE KESİN OLARAK karar verildi.
KARŞI OY
Somut uyuşmazlıkta, davalı Belediyenin karayolunun
yapım, bakım ve korunmasındaki ihmali sonucu zarara neden olan kazanın
meydana geldiği iddia edilmektedir.
2918 Sayılı KTK'nın 10.md. "Belediyelerin
yapım ve bakımından sorumlu olduğu yollan, trafik düzen ve güvenliğini
sağlayacak durumda bulundurmak, karayolu yapısında ve üzerinde yapılacak
çalışmalarda gerekli tedbirleri almakla görevli" olduğuna işaret
edilmiş,
3030 Sayılı Yasa'nın 6.md. "Büyükşehir
dahilindeki meydan, bulvar, cadde ve anayolları yapma, yaptırma, bakım ve
onarımım sağlama..." Büyükşehir Belediyesinin görevleri arasında
gösterilmiş,
TC Anayasası'nın 125/son md. "idarenin kendi
eylem ve işlemlerinden doğan zararı ödemekle yükümlü olduğu" kurala
bağlanmış,
2577 Sayılı IYUK 2/1-b md. "idari eylem ve
işlemlerden dolayı kişisel haklan ihlal edilenler tarafından açılan tam
yargı davaları, idari dava çeşitleri arasında" sayılmıştır.
Bu durumda belediye sınırlan içindeki yolun yapım,
bakım ve onarımının yapılmadığı nedeniyle doğan zararın tazmininin
amaçlanmış olması karşısında, idarenin görevinde olan kamu hizmetini
yürüttüğü esnada kişilere verdiği zararın ödetilmesine yönelik bulunan
uyuşmazlık konusu davanın, olayda kamu hizmetinin usulüne ve hukuka uygun
olarak yürütülüp yürütülmediğinin, hizmet kusuru veya idarenin
sorumluluğunu gerektiren bir husus olup olmadığının tespitinde esas alman
idare hukuku kurallarına ve 2577 Sayılı İYUK 2/1-b md. sayılan tam yargı
davasında görüm ve çözümünde idari yargı yerleri görevli bulunmaktadır.
Sayın çoğunluk, karayolunun yapım, bakım ve
korunmasındaki ihmalden doğan zararda Adli Yargıyı görevli kabul eden
görüşünde hukuki dayanak olarak 2918 Sayılı KTK 110/1 md. hükümlerini esas
almıştır.
11.01.2011 gün 6099 Sayılı Yasa'nın 14. maddesi ile
2918 Sayılı KTK 110. maddesine eklenen 1.fıkra ile "işleteni veya
sahibi devlet ve diğer kamu kuruluşları olan araçların sebebiyet verdiği
zararlara ilişkin olanları dahil bu kanundan doğan sorumluluk davaları Adli
Yargıda görülür... " hükmü getirilmiştir.
Sayın çoğunluk görüşünün aksine eldeki uyuşmazlık
anılan yasa hükmü kapsamında kalmamaktadır.
Çünkü, 2918 Sayılı KTK 85.maddesinde açıkça
belirtildiği gibi yasa motorlu araçların işletilmesinden doğan zararlar
nedeniyle işletenin hukuki sorumluluğunu düzenlemektedir.
Yasa hükmünde geçen bu kanundan ve Adli Yargıda
görülmesi gereken sorumluluk davaları, 2918 Sayılı Yasa'nın 85.maddesinde
düzenlenen motorlu araçların işletilmesi nedeniyle verilen zararlardan
dolayı araç işletenin hukuki sorumluluğuna ilişkin davalardır.
Yasa değişikliğinden önce kamu araçlarının
işletilmesi nedeniyle verilen zararlardan dolayı kamu idaresinin sorumluluğunun
hangi yargı kolunda görüm ve çözümü konusunda yasada bir düzenleme
bulunmadığından İdari ve Adli Yargı organları arasında çıkan görev
uyuşmazlıklarını sonlandırmak üzere sözü geçen yasa hükmü getirilmek
suretiyle kamu araçlarının verdiği zararlar nedeniyle işletenin
sorumluluğunda 2918 Sayılı Yasa'nın amacına uygun olarak Adli Yargıda görüm
ve çözüm esası benimsenmiştir.
2918 sayılı yasanın 110. maddesinde yapılan yasa
değişikliğine ilişkin Hükümet gerekçesi de getirilen yeni hükmün bu nedenle
maddeye eklendiğini teyit etmektedir.
Diğer taraftan, sayın çoğunluk 2918 sayılı yasanın
110. maddesi hükmünün iptali istemi ile Anayasa Mahkemesine açılan dava
sonucunda verilen yorumlu red kararlarını, karara dayanak almakta ise de bu
görüşe de itibar edilmesi mümkün değildir.
Zira; "T.C. Anayasasında, Anayasa Mahkemesinin
iptal veya iptal talebinin reddi dışında yorumlu red kararı verebileceğine
dair bir işaret yoktur. Tersine T.C. Anayasasının 153/2 maddesi
"Anayasa Mahkemesi bir kanun veya kanun hükmünde kararnamenin tamamını
veya bir hükmünü iptal ederken, kanun koyucu hareketle yeni bir uygulamaya
yol açacak biçimde hüküm tesis edemez." hükmü böyle bir anlayışın
benimsenmemiş olduğunun kanıtı olarak kabul edilebilir. Gerçi madde iptal
kararlarından bahsetmektedir, ama Anayasa koyucunun amacının Anayasa Mahkemesinin
kanun koyucu gibi hareket etmesini önlemek olduğu açıkça anlaşılmaktadır.
Yorumlu red kararlarının ise diğer mahkemeleri, idare makamlarını, gerçek
ve tüzel kişileri bağlaması itibariyle bir çeşit pozitif kanun koyuculuk
anlamına geldiğine şüphe yoktur. (Türk Anayasa Hukuku Prof. Dr. Ergun
Özbudun. Sh. 440 vd.)
Hakkında yorumlu red kararı verilen bir kanun
maddesi yürürlükte kalmaya devam eder. Dolayısıyla somut olaylara
uygulanır. Somut olaylarda o maddenin ne anlama geldiğine, yani nasıl
yorumlanacağına, bundan sonra da Anayasa Mahkemesi değil onu uygulayacak
Mahkemeler karar verir. Anayasa Mahkemesinin yorumlu red kararı verirken
yaptığı yorumunun diğer mahkemeleri bağlaması mümkün değildir. Bir kanun
maddesinin nasıl yorumlanacağına onu uygulayacak olan Adli- idari ve Askeri
Yargı organları karar verir. Anayasa Mahkemesi Adli, idari ve Askeri
kollarının üst mahkemesi olmadığına göre bu yargı kollarındaki mahkemelere
kendi yorumunu empoze etmesi mümkün değildir. O halde Anayasa Mahkemesinin
verdiği yorumlu red kararlarının kendilerinden beklenen fonksiyonu ifa
edebilmeleri, diğer mahkemelerin Anayasa Mahkemesinin bu yorumlarını
benimsemelerine bağlıdır. Oysa hukukumuzda, Anayasa Mahkemesi kararlarında
yapılan yorumlar diğer mahkemeleri bağlamaz. Zira Anayasa Mahkemesi
kararlarının bağlayıcılığı bu kararların hüküm fıkralarına münhasırdır.
(Türk Anayasa Hukuku Dersleri, Kemal Gözler, sh. 444)
Keza, Sayın çoğunluğun karan dayandırdığı T.C.
Anayasasının 158. madde hükümlerininde uyuşmazlıkta uygulama yeri
bulunmamaktadır. Uyuşmazlık Mahkemesinin görev ve yetkilerini düzenleyen
T.C. Anayasasının 158. maddesi açık hükmünden de anlaşıldığı üzere Anayasa
Mahkemesi ile diğer yargı kollan arasında olumlu veya olumsuz görev
uyuşmazlığının doğması halinde Anayasa Mahkemesi görüşünün üstün
tutulacağına ilişkin düzenlemenin, uyuşmazlıkta Anayasa Mahkemesinin
görevlilik veya görevsizlik kararının bulunmaması, diğer yargı kolları ile
arasında bir görev ihtilafının çıkmaması nedeniyle uygulanması mümkün
değildir.
Açıklanan gerekçelerle uyuşmazlıkta idari yargı
görevli olup, benzer ihtilaflarda da idari yargının görevli olduğu Yargıtay
4, 11, 17 Hukuk Dairelerinin istikrarlı kararlarıyla Içtihad edildiği gibi
Danıştay kararlarında da uyuşmazlıkta İdari Yargının görevli olduğu
benimsenmiştir. (Danıştay 10. Daire E 2011/11522, K 2012/5347 sayı, E.
2011/10856 ve K. 2013/670 Sayı, vs.)
Somut uyuşmazlıkta davanın karayolunun yapım, bakım
ve korunmasındaki idarenin hizmet kusuruna dayanmasına,
2918 Sayılı Yasa'nın 110/1 md. motorlu araçların
işletilmesinden doğan zararlardan dolayı işletenini hukuki sorumluluğunun
Adli Yargıda görüm ve çözümünü düzenleme altına almasına,
Somut uyuşmazlığın anılan yasa hükmü kapsamında
bulunmamasına,
Kamu hizmetinin usulüne ve hukuka uygun olarak
yürütülüp yürütülmediğinin hizmet kusuru veya idarenin sorumluluğunu
gerektiren bir husus olup olmadığının tespitinde, 2577 Sayılı IYUK 2/1-b
md. sayılan tam yargı davasında görüm ve çözümünde İdari Yargının görevli
olmasına göre,
Uyuşmazlıkta Adli Yargıyı görevli kabul eden sayın
çoğunluğun görüşüne katılamıyorum.
|
|
Karşı
Oy
Eyüp
Sabri BAYDAR
|
——
• ——
Uyuşmazlık Mahkemesi
Başkanlığından:
31-ESAS NO : 2014/670
KARAR NO : 2014/708
KARAR TR : 02.06.2014
(Hukuk Bölümü)
ÖZET : Hava Kuvvetleri
Komutanlığı tarafından açılan terzi memur alımı ilanına istinaden müracaatta
bulunarak sınavı kazanan davacının, terzi ünvanında çalışana ihtiyaç
olmaması nedeni ile atamasının yardımcı hizmetler sınıfına mensup memur
olarak yapılması işlemi sonrasında, kadrosunun düzeltilerek genel idare hizmetleri
sınıfına alınması için yaptığı başvurusunun reddedilmesi üzerine, bu
işlemin iptali istemiyle açtığı davanın, ASKERİ YÜKSEK İDARE
MAHKEMESİ YERİNDE çözümlenmesi gerektiği hk.
K A R A R
Davacı : E.Y.
Vekili : Av. Ü.İ.
Davalı : Milli Savunma Bakanlığı
Vekili : Av. Y.Ç.
O L A Y : Davacı
vekili dava dilekçesinde aynen; “Müvekkilim E.Y.Hava Kuvvetleri
Komutanlığı’nın 27.02.2008 tarihli terzi memur alım ilanına istinaden KPSS
sınavından aldığı puanla müracaatta bulunmuş, sahip olduğu terzi ustalık
belgesi ve diğer nitelikler gereği terzi sivil memur olarak sınavı
kazanmıştır.
Müvekkilimin ilk olarak 09.10.2009
tarihinde Hava Kuvvetleri Komutanlığı’nca hizmetli sınıfına asli memurluk
ataması yapılmış, daha sonra 25.02.2010 tarihinden itibaren ise kara
kuvvetleri komutanlığı 9.Kolordu Komutanlığı Erzurum Ordu Evinde yardımcı
hizmetli sınıfında çalışmaya başlamıştır
Hatta 2 Ocak 2013 tarihli derece
yükselmesi evrA.da da müvekkilim terzi olarak değil hademe olarak
gösterilmiştir
11.07.2013 tarihinde davalı idareye
müracaat edilmiş yardımcı hizmet sınıfında çalıştırılan müvekkilimin kadro
düzenlemesi yapılarak terzi sınıfına alınması için talepte bulunduk
Ancak davalı idarece 23.09.2013
tarihinde tarafımıza tebliğ edilen cevabi yazıda müvekkilimin hizmetli
sınıfında olduğu belirtilerek talebimiz reddedilmiştir.
Reddedilen bu işlemin iptali için
sayın mahkemenize dava açma zarureti hasıl olmuştur.” şeklindeki
açıklamaları ile, davalı idarenin davacının terzi kadrosuna alınması
yönündeki talebinin reddine ilişkin işlemin iptali istemi ile idari yargı
yerinde dava açmıştır.
Erzurum 1.İdare Mahkemesi 23.10.2013
tarih ve 2013/1161 Esas sayılı hasım düzeltme kararı ile; Kara Kuvvetleri
Komutanlığı 9.Kolordu Komutanlığı’nın hasım mevkiinden çıkarılmasına, Milli
Savunma Bakanlığı’nın hasım mevkiine alınmasına, dava dosyasının doğru
hasım olan Milli Savunma Bakanlığı husumetiyle incelenmesine, dava
dilekçesinin bir örneğinin Milli Savunma Bakanlığı’na gönderilmek suretiyle
dava dosyasının tekemmül ettirilmesine karar verilmiştir.
Davalı Milli Savunma Bakanlığı
vekili süresi içerisinde verdiği cevap dilekçesinde özetle; görev
itirazında bulunmuştur.
Erzurum 1. İdare Mahkemesi:
13.01.2014 gün ve 2013/1161 Esas sayılı kararı ile ; “Türk Silahlı
Kuvvetlerinde sivil memur olarak görev yapan davacı, her ne kadar. 1602
sayılı Kanunun 20. Maddesinde göre “ asker kişi “ sayılmakta ise terzi
sivil memur olarak sınavı kazanmasına karşın yardımcı hizmet sınıfında
çalıştırılması ve asaletinin bu şekilde tasdik edilmesi sonrasında
kadrosunun terzi sivil memur olarak düzeltilmesi istemi ile yaptığı
başvurusunun reddine yönelik işlemin hukuka uygun olup olmadığının
incelenmesi sureti ile karar verilmesi sırasında 926 sayılı Kanun’da
düzenlenen askeri usul ve yöntemler esas alınmayacağından, dava konusu
işlemin askeri hizmete ilişkin yanının bulunmadığı açıktır.” şeklindeki
gerekçesi ile davalı vekilinin görev itirazının reddine karar vermiştir.
Davalı vekilinin askeri idari yargı
yararına olumlu görev uyuşmazlığı çıkartılması yolunda süresi içinde
verdiği dilekçesi
üzerine, dava dosyasının onaylı bir örneği Askeri Yüksek İdare Mahkemesi
Başsavcılığı’na gönderilmiştir.
Askeri
Yüksek İdare Mahkemesi Başsavcısı; 31.03.2014 gün ve 2014/15 sayılı
kararında aynen, “Dava, Hava Kuvvetleri Komutanlığı tarafından
açılan 27.02.2008 tarihli terzi memur alım ilamına istinaden müracaatta
bulunan ve bu sınavı kazanan davacı tarafından, atamasının hizmetli
sınıfına mensup memur olarak yapılması işlemi sonrasında 25.02.2010
tarihinde Erzurum Orduevine yarımcı hizmetler sınıfına mensup memur olarak
atanması üzerine, kadro düzeltilmesi yapılarak terzi sınıfına alınması için
11.07.2013 tarihinde yaptığı talebin reddedilmesi üzerine bu red kararının
iptali istemiyle açılmıştır.
Anayasanın 125. maddesinin son
fıkrasında idarenin kendi eylem ve işlemlerinden doğan sararı ödemekle
yükümlü olduğu düzenlenmiş olup, idari eylem ve işlemlerden dolayı kişisel
halkları ihlal edilenler tarafımdan açılacak tam yargı davalarının görüm ve
çözümünün idari yargı yerlerinin görevine girdiği tartışmasızdır.
Anayasa'nın 157.maddesinde, Askeri
Yüksek idare Mahkemesi’nin, askeri olmayan makamlarca tesis edilmiş olsa
bile, asker kişileri ilgilendiren ve askeri hizmete ilişkin idari işlem ve
eylemlerden doğan uyuşmazlıkların yargı denetimini yapan ilk ve son derece
mahkemesi olduğu, ancak askerlik yükümlülüğünden doğan uyuşmazlıklarda
ilgilinin asker kişi olması şartı aranmayacağı belirtilmiş; 20.7.1972 günlü
ve 1602 Sayılı Yasanın 25.12.1981 günlü ve 2568 Sayılı Yasa ile değişik 20.
maddesinde de aynı hüküm yer almıştır. Askeri Yüksek idare Mahkemesi’nin
bir davaya bakabilmesi için dava konusu idari işlemin "asker kişiyi
ilgilendirmesi" ve "askeri hizmete ilişkin bulunması"
koşullarının birlikte gerçekleşmesi gerekmektedir.
1602 Sayılı Yasa'nın 20. maddesinde,
Türk Silahlı Kuvvetleri’nde görevli bulunan veya hizmetten ayrılmış olan,
subay, askeri memur, astsubay, askeri öğrenci, uzman çavuş, uzman jandarma
çavuş, erbaş ve erler ile sivil memurlar asker kişi sayılmaktadır. Bu
bağlamda, TSK bünyesinde sivil memur olarak görevli bulunan davacının asker
kişi sıfatını taşıdığı hususunda duraksama bulunmamaktadır.
İdari işlemin "askeri hizmete
ilişkin bulunması", bu işlemin; kanun ve nizamların Türk Silahlı
Kuvvetlerine tanıdığı yetki ve görevlerin yerine getirilmesi amacına yönelik
olması anlamını taşımaktadır.
İdari işlemin "asker kişiyi
ilgilendirmesi" için, işlemin bir asker kişiye yönelmesi, etkilerini
ve sonuçlarını bir asker kişi üzerinde meydana getirmiş olması gerekir.
İşbu davada, davalı idare tarafından
tesis edilen ve TSK'da görevli sivil memur statüsündeki davacının kadro
düzeltmesinin yapılarak terzi sınıfına alınması talebinin reddi şeklindeki
idari işlemin iptal edilmesi istenildiği anlaşılmakla, davada idari işlemin
"askeri hizmete ilişkin bulunması" ve "asker kişiyi
ilgilendirmesi" koşullarının birlikte gerçekleştiği ve dolayısıyla
uyuşmazlığın çözümünde AYİM'in görevli olduğu değerlendirilmektedir.”
şeklindeki gerekçesi ile davanın askeri idari yargı yerinde görülmesinin
gerektiğini belirtilerek, 2247 sayılı Yasa'nın 10'uncu maddesi uyarınca, olumlu
görev uyuşmazlığı çıkarılmasına ve dosyanın Uyuşmazlık Mahkemesi’ne
gönderilmesine karar vermiştir.
İNCELEME VE GEREKÇE :
Uyuşmazlık Mahkemesi Hukuk Bölümü’nün, Serdar
ÖZGÜLDÜR’ün Başkanlığında, Üyeler: Eyüp Sabri BAYDAR, Ali ÇOLAK, Nurdane
TOPUZ, Ertuğrul ARSLANOĞLU, Ayhan AKARSU ve Mehmet AKBULUT’un
katılımlarıyla yapılan 2.6.2014 günlü toplantısında:
l-İLK
İNCELEME: Başvuru yazısı ve dava dosyası örneği üzerinde 2247 sayılı
Yasa'nın 27. maddesi gereğince yapılan incelemeye göre, davalı Milli
Savunma Bakanlığı vekilinin anılan Yasanın 10/2 maddesinde öngörülen
yönteme uygun olarak yaptığı görev itirazının reddedilmesi ve 12/1. maddede
belirtilen süre içinde başvuruda bulunması üzerine Askeri Yüksek İdare
Mahkemesi Başsavcısı’nca, davalı Milli Savunma Bakanlığı bakımından
10.maddede öngörülen biçimde, olumlu görev uyuşmazlığı çıkarıldığı
anlaşılmaktadır. Usule ilişkin herhangi bir noksanlık bulunmadığından görev
uyuşmazlığının esasının incelenmesine oy birliği ile karar verildi.
II-ESASIN İNCELENMESİ: Raportör-Hakim Birgül YİĞİT’in,
davanın çözümünde Askeri Yüksek İdare Mahkemesi’nin görevli olduğu
yolundaki raporu ile dosyadaki belgeler okunduktan; ilgili Başsavcılarca
görevlendirilen Danıştay Savcısı Mehmet Ali GÜMÜŞ ve AYİM Savcısı Hakan Ali
TURGUT’un davada askeri idari yargı yerinin görevli olduğu yolundaki sözlü
ve yazılı açıklamaları da dinlendikten sonra GEREĞİ GÖRÜŞÜLÜP DÜŞÜNÜLDÜ:
Dava,
Hava Kuvvetleri Komutanlığı tarafından açılan 27.02.2008 tarihli terzi
memur alım ilamına istinaden müracaatta bulunan ve bu sınavı kazanan davacı
tarafından, atamasının hizmetli sınıfına mensup memur olarak yapılması
işlemi sonrasında 25.02.2010 tarihinde Erzurum Orduevi’ne yardımcı
hizmetler sınıfına mensup memur olarak atanması üzerine, kadro düzeltilmesi
yapılarak terzi sınıfına alınması için 11.07.2013 tarihinde yaptığı talebin
reddedilmesi üzerine, bu red kararının iptali istemiyle açılmıştır.
657 sayılı Devlet Memurları
Kanunu’nun ‘Tespit Edilen Sınıflar’ başlıklı 36. Maddesinde; “Bu Kanuna
tabi kurumlarda çalıştırılan memurların sınıfları aşağıda gösterilmiştir.
I-GENEL İDARE HİZMETLERİ SINIFI: Bu
Kanunun kapsamına dahil kurumlarda Yönetim, icra, büro ve benzeri
hizmetleri gören ve bu Kanunla tespit edilen diğer sınıflara girmeyen
memurlar Genel idare Hizmetleri sınıfını teşkil eder.
II-TEKNİK HİZMETLER SINIFI: Bu
Kanunun kapsamına giren kurumlarda meslekleriyle ilgili görevleri fiilen
ifa eden ve meri hükümlere göre yüksek mühendis, mühendis, yüksek mimar,
mimar, jeolog, hidrojeolog, hidrolog, jeofizikçi, fizikçi, kimyager,
matematikçi, istatistikçi, yöneylemci (Hareket araştırmacısı), matematiksel
iktisatçı, ekonomici ve benzeri ile teknik öğretmen okullarından mezun olup
da, öğretmenlik mesleği dışında teknik hizmetlerde çalışanlar, Mimarlık ve
Mühendislik Fakültesi veya bölümlerinden mezun şehir plancısı, yüksek şehir
plancısı, yüksek Bölge Plancısı, 3437 ve 09/05/1969 tarih 1177 sayılı
Kanunlara göre tütün eksperi yetiştirilenler ile müskirat ve çay
eksperleri, fen memuru, yüksek tekniker, tekniker teknisyen ve emsali
teknik unvanlara sahip olup, en az orta derecede mesleki tahsil görmüş
bulunanlar, Teknik Hizmetler sınıfını teşkil eder.
III-SAĞLIK HİZMETLERİ VE YARDIMCI
SAĞLIK HİZMETLERİ SINIFI: Bu sınıf, sağlık hizmetlerinde (Hayvan sağlığı
dahil) mesleki eğitim görerek yetişmiş olan tabip, diş tabibi, eczacı,
veteriner hekim gibi memurlar ile bu hizmet sahasında çalışan yüksek
öğrenim görmüş fizikoterapist, tıp teknoloğu, ebe, hemşire, sağlık memuru,
sosyal hizmetler mütehassısı, biyolog, pisikolog, diyetçi, sağlık
mühendisi, sağlık fizikçisi, sağlık idarecisi ile ebe ve hemşire, hemşire
yardımcısı, (Fizik tedavi, laboratuvar, eczacı, diş anestezi, röntgen
teknisyenleri ve yardımcıları, çevre sağlığı ve toplum sağlığı teknisyeni
dahil) sağlık savaş memuru, hayvan sağlık memuru ve benzeri sağlık
personelini kapsar.
(Ek paragraf: 10/07/2003 - 4924
S.K./11. md.) Bu sınıfa dahil personel tarafından yerine getirilmesi
gereken hizmetler, lüzumu halinde bedeli döner sermaye gelirlerinden
ödenmek kaydıyla, Bakanlıkça tespit edilecek esas ve usullere göre hizmet
satın alınması yoluyla gördürülebilir.
IV-EĞİTİM VE ÖĞRETİM HİZMETLERİ
SINIFI: Bu sınıf, bu Kanun kapsamına giren kurumlarda eğitim ve öğretim
vazifesiyle görevlendirilen öğretmenleri kapsar.
V-AVUKATLIK HİZMETLERİ SINIFI:
Avukatlık hizmetleri sınıfı, Özel kanunlarına göre avukatlık ruhsatına
sahip, baroya kayıtlı ve kurumlarını yargı mercilerinde temsil yetkisini
haiz olan memurları kapsar.
VI-DİN HİZMETLERİ SINIFI: Din
hizmetleri sınıfı, özel kanunlarına göre çeşitli derecelerde dini eğitim
görmüş olan ve dini görev yapan memurları kapsar.
VII-EMNİYET HİZMETLERİ SINIFI: Bu
sınıf, özel kanunlarına göre ( Ek ibare: 08/05/2007 - 5757 S.K/md.3) çarşı
ve mahalle bekçisi, polis, komiser muavini, komiser, başkomiser emniyet
müfettişi, polis müfettişi, emniyet amiri ve emniyet müdürü ve emniyet
müdürü sıfatını kazanmış emniyet mensubu memurları kapsar.
VIII-YARDIMCI HİZMETLER SINIFI: Yardımcı
hizmetler sınıfı, kurumlarda her türlü yazı ve dosya dağıtmak ve toplamak,
müracaat sahiplerini karşılamak ve yol göstermek; hizmet yerlerini
temizleme, aydınlatma ve ısıtma işlerinde çalışmak veya basit iklim
rasatlarını yapmak; ilaçlama yapmak veya yaptırmak veya tedavi kurumlarında
hastaların ve hastanelerin temizliği ve basit bakımı ile ilgili hizmetleri
yapmak veya kurumlarda koruma ve muhafaza hizmetleri gibi anahizmetlere
yardımcı mahiyetteki görevlerde her kurumun özel bünyesine göre ve yine bu
mahiyette olmak üzere ihdasına lüzum gördüğü yardımcı hizmetleri ifa ile
görevli bulunanlardan 4 üncü maddenin (D) bendinde tanımlananların dışında
kalanları kapsar.
(Ek: 28/03/1988 - KHK - 318/1 md.)
Bu sınıfa dahil personel tarafından yerine getirilmesi gereken hizmetlerden
hizmet yerlerinin ve tedavi kurumlarının temizlenmesi, tesisatın bakım ve
işletilmesi ve benzeri nitelikteki hizmetlerin üçüncü şahıslara ihale
yoluyla gördürülmesi mümkündür.
Ek fıkra:18/05/1994 - KHK - 527/1
md.; Mülga fıkra: 28/02/1995 - 4081/3 md. )
IX-MÜLKİ İDARE AMİRLİĞİ HİZMETLERİ
SINIFI: Bu sınıf, valiler ve kaymakamlar ile bu sıfatları kazanmış olup
İçişleri Bakanlığı merkez ve iller kuruluşunda çalışanları ve maiyet
memurlarını kapsar.
X-MİLLİ İSTİHBARAT HİZMETLERİ SINIFI
Bu sınıf, Milli İstihbarat Teşkilatı kadrolarında veya bu teşkilat emrinde
çalıştırılanlardan özel kanunlarında gösterilen veya Başbakanlıkça tespit
edilen görevleri ifa edenleri kapsar.” şeklindeki düzenleme ile devlet
memurluğunun 10 sınıfa ayrıldığı, davacının içinde bulunduğu sınıfın
maddenin 8.bendinde düzenlenen “Yardımcı Hizmetler” sınıfı olduğu, geçmek
istediği sınıfı ise maddenin 1.bendinde düzenlenen “Genel İdari Hizmetler”
sınıfı olduğu anlaşılmıştır.
657 sayılı Devlet Memurları
Kanunu’nun ‘Bir Sınıftan Başka Sınıfa Geçme’ başlıklı 71. Maddesinde;
“(Değişik madde: 30/05/1974 - KHK/12; Aynen kabul: 15/05/1975 - 1897/1 md.)
(Değişik fıkra: 29/11/1984 - KHK
243/12 md.) Memurların eşit dereceler arasında veya derece yükselmesi
suretiyle sınıf değiştirmeleri caizdir. Bu şekilde sınıf değiştireceklerin geçecekleri
sınıf ve görev için bu Kanunda veya kuruluş kanunlarında belirtilen
niteliklere sahip olmaları şarttır. Bu durumda sınıfları değişenlerin eski
sınıflarının derecesinde elde ettikleri kademelerde geçirdikleri süreler
yeni sınıflardaki derecelerinde dikkate alınır.
Kurumlar, memurlarını meslekleri ile
ilgili sınıftan genel idare hizmetleri sınıfına veya genel idare hizmetleri
sınıfından meslekleri ile ilgili sınıfa, görev ve unvan eşitliği gözetmeden
kazanılmış hak aylık dereceleriyle atayabilirler.
Eski sınıflarında, görev alacakları
yeni sınıfa göre memurluğa daha yüksek bir derece ve kademeden başlamış
olup da sınıf değiştirenlerin yeni görevlerindeki ilk ilerleme süreleri
eski sınıflarında kazandıkları derece ve kademelere tekabül eden süre kadar
uzatılır ve bu süre tamamlanıncaya kadar kendilerine sınıf değiştirmeleri
sırasında bulundukları derecede kademe ilerlemesi verilmez.” şeklindeki
belirleme ile devlet memurlarının eşit dereceler arasında veya sınava
girmek sureti ile sınıf değiştirmesinin mümkün olduğu, kurumların genel
idare hizmetleri sınıfındaki bir memuru mesleki bir sınıfa veya mesleki
sınıftaki bir memuru genel idare hizmetleri sınıfına atayabilecekleri
düzenlenmiştir.
Milli Savunma
Bakanlığı, Genelkurmay Başkanlığı ve Kuvvet Komutanlıklarında Görevli
Devlet Memurlarının Görevde Yükselme ve Unvan Değişikliği Yönetmeliği’nin
2. Bölümünün ‘Görevde Yükselme ve Unvan Değişikliğine İlişkin Esaslar’
başlıklı 5. maddesinin; ‘İdari Hizmetler Grubu’ başlıklı ‘ç’ alt başlığında; “Adisyon görevlisi, ambar memuru, ambarcı, arşiv
memuru, ayniyat memuru, bilgisayar işletmeni, çarkçı, çocuk bakım
görevlisi, daktilo, danışma memuru, depo memuru, döner sermaye işlem
memuru, eğitim hizmetler memuru, evrak işlem-kayıt memuru, faturalandırma
memuru, fotoğrafçı, gardiyan, gemi adamı, gerçekleştirme memuru, güvenlik
görevlisi, hesap sorumlusu, ikmal memuru, inceleme memuru, infaz koruma
memuru, iş mA.eleri operatörü, işlem memuru, işletmeci, kameraman,
karantina memuru, kasiyer, kiler sorumlusu, kolacı, kunduracı, kütüphane
memuru, maaş mutemedi, mal saymanı, mal sorumlusu, maliye memuru, matbaacı,
mehteran, memur, mobilya döşemeci, mors operatörü, muhasebe memuru,
mutemet, mübaşir, mücellit, müze araştırma görevlisi, nizamiye kayıt
görevlisi, redaktör, resepsiyon görevlisi, reyon koruma memuru, santral
operatörü, saraç, sayman, sekreter, sistem ve veri kayıt operatörü, şoför,
tahakkuk memuru, tasnifçi, telefon santral operatörü, terzi, teslim
tesellüm memuru, veri hazırlama ve kontrol işletmeni, veznedar, zabıt
katibi.” aynı maddenin “Yardımcı Hizmetler Grubu” alt başlıklı ‘d’
bendinde: “Asansörcü, aşçı, badanacı, bahçıvan, barmen, bekçi,
berber, boyacı, bulaşıkçı, camcı, çamaşırcı, çatı onarım ustası, çay kahve
ocakçısı, çilingir, çocuk bakıcısı, döşemeci, duvarcı, fayansçı, gardiyan,
garson, güvenlik görevlisi, hademe, hamamcı, hasta bakıcı, hizmetli,
kaloriferci, kapıcı, karocu, kat bakım görevlisi, kaynakçı, kuaför, kuru
temizlemeci, manikürcü, marangoz, masör, nalbant, pastacı, sıvacı, tatlıcı,
teknisyen yardımcısı, temizlikçi, tenekeci, ütücü-kolacı, yağlı boyacı.”
ayrı sınıflar halinde belirlenmiş ve her iki gurubun da görevde yükselmesi
mümkün kabul edilmiş,
Aynı Yönetmeliğin ‘Görevde Yükselme ve Unvan
Değişikliği Suretiyle Atanacaklarda Aranacak Genel Şartlar’ başlıklı 6.
maddesi ile ‘görevde yükselme talebinde bulunacaklara ilişkin nitelikler
belirlenmiş; ‘Görevde Yükselme ve Unvan Değişikliği Suretiyle Atanacaklarda
Aranacak Özel Şartlar’ başlıklı 7. maddesinde de özel ve ayrıksı durumlar
ayrıca kaleme alınmıştır.
Anayasa’nın 157. maddesinde, Askeri
Yüksek İdare Mahkemesi’nin, askeri olmayan makamlarca tesis edilmiş olsa
bile, asker kişileri ilgilendiren ve askeri hizmete ilişkin idari işlem ve
eylemlerden doğan uyuşmazlıkların yargı denetimini yapan ilk ve son derece
mahkemesi olduğu; ancak, askerlik yükümlülüğünden doğan uyuşmazlıklarda
ilgilinin asker kişi olması şartının aranmayacağı belirtilmiş; 1602 sayılı
Askeri Yüksek İdare Mahkemesi Kanunu’nun 25.12.1981 tarih ve 2568 sayılı
Yasa ile değişik 20. maddesinin birinci fıkrasında, “Askeri Yüksek İdare
Mahkemesi Türk Milleti adına; askeri olmayan makamlarca tesis edilmiş olsa
bile, asker kişileri ilgilendiren ve askeri hizmete ilişkin idari işlem ve
eylemlerden doğan uyuşmazlıkların ilk ve son derece mahkemesi olarak yargı
denetimini ve diğer kanunlarda gösterilen, görevleri yapar. Ancak, askerlik
yükümlülüğünden doğan uyuşmazlıklarda; ilgilinin asker kişi olması şartı
aranmaz” denilmiştir.
Buna göre, Askeri Yüksek İdare
Mahkemesi’nin bir davaya bakabilmesi için dava konusu idari işlem veya
eylemin “asker kişiyi ilgilendirmesi” ve “askeri hizmete ilişkin bulunması”
koşullarının birlikte gerçekleşmesi gerekmektedir.
1602 sayılı Yasa’nın değişik 20.
maddesinde, Türk Silahlı Kuvvetlerinde görevli bulunan veya hizmetten
ayrılmış olan subay, askeri memur, astsubay, askeri öğrenci, uzman çavuş,
uzman jandarma çavuş, erbaş ve erler ile sivil memurlar asker kişi
sayılmaktadır.
Davacının 1602 sayılı Yasa’nın 20.
maddesinde sayılan asker kişilerden olduğu ve bu nedenle dava konusu
eylemin asker kişiyi ilgilendirdiği tartışmasızdır.
Dava konusu işlemin askeri hizmete
ilişkin olup olmadığına gelince:
İdari işlemin, görevli yargı yerinin tespiti yönünden
“askeri hizmete ilişkin” olup olmadığının saptanabilmesi için işlemin
konusuna bakılması gerekmektedir. Eğer idari işlem askeri gereklere, askeri
usul ve yönteme ve askeri hizmete göre tesis edilmiş ise, bu işlemin askeri
hizmete ilişkin olduğu kabul edilmelidir. Daha açık bir ifadeyle, askeri
hizmete ilişkin idari işlemler; idarenin bir asker kişinin askeri yeterlik
ve yeteneklerinin, tutum ve davranışlarının, askeri geçmişinin, asker kişi
olmaktan kaynaklanan hak ve ödevlerinin; askerlik hizmetinin amacı, askeri
görev yerlerinin özellikleri, askeri kural ve gerekler göz önünde tutularak
değerlendirilmesi sonucunda tesis edilen işlemlerdir. İşlem, askeri olmayan
bir makam tarafından tesis edilmiş olsa bile durum değişmemekte menfaati
ihlal edilen asker kişinin açtığı davanın Askeri Yüksek İdare Mahkemesi’nde
görülmesi gerekmektedir.
Dosya kapsamında yapılan inceleme Neticesinde; davacının
27.02.2008 tarihli terzi memur alım
ilanına istinaden KPSS sınavından aldığı puanla davalı idareye müracaat
ettiği ve sahip olduğu terzi ustalık belgesi ve diğer nitelikler gereği terzi
sivil memur olarak sınavı kazandığı, asil adayın atanmasını müteakip terzi
unvanında ihtiyaç olmaması nedeni ile yedek aday olan davacının adaylığının
iptal edilmesinin planlandığı, bu nedenle mağdur olmaması adına açık kadro
bulunan yardımcı hizmetler grubunda hizmetli olarak atanmasının teklif
edildiği, davacının bu teklifi kabul ederek, 07.07.2008 tarihinde Bursa
Yenişehir Hava Meydan Komutanlığı’nda hizmetli olarak göreve başladığı,
2009 yılında da asil memur olarak atamasının yapıldığı, Erzurum Orduevi
Müdürlüğü’nde görevli İlhami Kara isimli kişi ile becayiş talebinin uygun
görülmesi üzerine Erzurum Orduevi Müdürlüğü nezdinde hizmetli olarak
çalışmaya devam ettiği, 11.07.2013 tarihinde davalı idareye müracaat ederek
yardımcı hizmet sınıfından kadro düzenlemesi terzi sınıfına alınması için
talepte bulunduğu, ancak başvurusunun davalı idare tarafından; davacının
ilk atamasının hizmetli kadrosuna yapıldığı, sonra da naklen atamasının
yapıldığı, başvurusunun bu nedenlerle hukuki dayanaktan yoksun olduğu
şeklindeki gerekçe ile reddedildiği; davacının bu işlemin iptali istemi ile
dava açtığı anlaşılmıştır.
Tüm bu tespitler ve yukarıda
ayrıntısı ile açıklanan yasal mevzuat hükümleri hep birlikte
değerlendirildiğinde; 657 sayılı Kanunu’nun 36. maddesinin 8. bendinde
düzenlenen yardımcı hizmetler sınıfında yer alan davacının, aynı maddenin
1. bendinde düzenlenen genel idari hizmetler sınıfına geçmek istediği,
talebinin konusu itibari ile 657 sayılı Yasa’nın 71. maddesi kapsamında
görevde yükselme talebi olduğu anlaşılmış olup; davacının asker kişi olması
nedeni ile konunun 657 sayılı Kanun gereğince çıkartılan Milli Savunma Bakanlığı, Genelkurmay Başkanlığı ve Kuvvet
Komutanlıklarında Görevli Devlet Memurlarının Görevde Yükselme ve Unvan
Değişikliği Yönetmeliği’nin 2. Bölümünün ‘Görevde Yükselme ve Unvan
Değişikliğine İlişkin Esaslar’ başlıklı 5. maddesi kapsamında
değerlendirilmesi gerektiği ve bu itibarla askeri görev yerlerinin
özellikleri, askeri kural ve gerekler göz önünde tutularak tesis edilen
iptal istemine konu işlemin, askeri hizmete ilişkin olduğu kanaatine
ulaşılmıştır.
Buradan hareketle dava
konusu eylemin, asker kişinin askeri yeterlik ve yetenekleri, icra ettiği
askeri görevler kapsamındaki tutum ve davranışları, askeri geçmişi, asker
kişi olmaktan kaynaklanan hak ve yükümlülükleri, askeri hizmetten
kaynaklanan durumları, askeri görevlerin icra ediliş biçimleri, askeri
kural ve gerekleri göz önünde tutularak değerlendirilmesinde “askeri
hizmete” ilişkinlik unsurunun gerçekleştiğinin kabulü gerekir.
Belirtilen durumlara göre ve olayda
Anayasa’nın 157. ve 1602 sayılı Yasa’nın 20. maddelerinde öngörülen, idari
eylemin asker kişiyi ilgilendirmesi ve askeri hizmete ilişkin bulunması
koşulları birlikte gerçekleştiğinden, davanın görüm ve çözümü Askeri Yüksek
İdare Mahkemesi’nin görevine girmektedir.
Açıklanan
nedenlerle, Askeri Yüksek İdare Mahkemesi Başsavcısı’nın başvurusunun
kabulü ile Davalı Milli Savunma Bakanlığı vekilinin görev itirazının
reddine ilişkin Erzurum 1. İdare Mahkemesi kararının kaldırılması gerekmiştir.
SONUÇ :
Davanın çözümünde ASKERİ YÜKSEK İDARE MAHKEMESİ’NİN görevli olduğuna, bu
nedenle AYİM Başsavcısı’nın başvurusunun kabulü ile, davalı Milli Savunma
Bakanlığı vekilinin görev itirazının Erzurum 1.İdare Mahkemesi’nce reddine
ilişkin 13.01.2014 gün ve 2013/1161 sayılı
GÖREVLİLİK KARARININ KALDIRILMASINA, 2.6.2014 gününde OYBİRLİĞİ İLE KESİN
OLARAK karar verildi.
——
• ——
III- 2247 SAYILI KANUN’UN 14.
MADDESİ GEREĞİNCE VERİLEN (OLUMSUZ GÖREV UYUŞMAZLIĞI) KARARLAR
Uyuşmazlık Mahkemesi Başkanlığından:
1-ESAS NO : 2014/392
KARAR NO : 2014/629
KARAR TR : 02.06.2014
(Hukuk Bölümü)
ÖZET : Davalı Büyükşehir
Belediyesince davacı şirket adına tahakkuk ettirilen ve su faturalarına
yansıtılan kirlilik önlem payı ücretinin hukuka aykırı olduğu iddiası ile
açılan davanın, ortada bir abonman sözleşmesi olması ve bunun da özel hukuk
ilişkisi teşkil etmesi nedeniyle ADLİ YARGI YERİNDE çözümlenmesi gerektiği
hk.
K A R A R
Davacı :
T. Otomotiv Sanayi Ticaret A.Ş.
Vekili : Av. H.C.A.
Davalı :
Gaziantep B.Şehir Bel. Gaziantep Su ve Kanalizasyon İdaresi Gn. Md.lüğü
(GASKİ)
Vekili :
Av. N.T. (Adli Yargıda)
O L A Y :
Davacı vekili, dava dilekçesinde özetle; davacı şirketin O.
arabalarının Gaziantep’teki yetkili acentesi olduğunu, davalı idare
tarafından ilgili mevzuat gereği 26.08.2011 tarihinde Deşarj Kalite Kontrol
Ruhsatı verildiğini, 16.06.2011 tarihinde düzenlenen tutanak ile
kanalizasyon hattına bağlantı öncesinde bulunan Basit Önlem Tesisinden (yağ
tutucusundan) analiz amacıyla atık su numunesi alındığını, 14.07.2011
tarihli yazı ile de davacı şirkete 20.06.2011 tarihinde “Kirlilik Önlem
Payı (KÖP)” ücreti alınmaya başlatıldığını, anılan numunenin analiz
sonuçları standart değerlerin üzerinde çıktığından bahisle 00214849 ve
80003085 abone numaralarına ait 14.07.2011 tarihli KÖP bedeli içeren 2 adet
fatura gönderildiğini, fatura bedellerinin ihtirazı kayıt ile 26.07.2011
tarihinde ödendiğini, davalı idarenin davacı şirket adına düzenlediği
faturada KÖP bedeli olarak, istenen bedelin tamamen mevzuata aykırı
olduğunu belirterek; KÖP bedeli alınmasına yönelik cezasına itirazlarının
kabulü ile, davacı şirketin ihtirazı kayıtla yatırılan fatura bedelleri
toplamı olan 10.959 TL’nin yasal faiziyle birlikte davalıdan tahsili
istemiyle idari yargıda dava açmıştır.
GAZİANTEP
1. İDARE MAHKEMESİ: 20.09.2011 gün ve E:2011/1465 K:2011/1305 sayılı
kararında “…Su faturası bedeli, ekonominin kurallarına uygun olarak
serbestçe tespit edilen bir tarifeye ve abonman sözleşmesine göre
alınmaktadır. Başka bir deyişle, idare ile kişi arasında sözleşmeyle
alacak-borç ilişkisi doğmakta, ödenecek miktar GASKİ ile kişi arasında
abonman sözleşmesiyle özel hukuk ilişkisi kurulmasından sonra verilen
hizmet karşılığında maliyet-kar esasına göre belirlenmektedir. Ödemenin
hukuksal dayanağı, kamu gücüne değil, tarifeye ve iki taraf arasında
yapılan abonman sözleşmesine dayanmaktadır. Nitekim, ödemelerin yapılmaması
durumunda GASKİ alacağını, 6183 sayılı Amme Alacaklarının Tahsil Usulü
Hakkındaki Kanun hükümlerine göre değil, sözleşme ilişkisine dayalı olarak
özel hukuk hükümlerine göre tahsil etmektedir. Abone ile GASKİ arasında
yapılan abonman sözleşmesi, daha çok ‘tip’ sözleşme görünümündedir.
Hizmetten yararlanan kişinin, sözleşmeyi idare ile kişi arasında kurulan
özel hukuk ilişkisini, idare hukuku ilişkisine dönüştürmez. Çünkü birçok
durumda hizmetin tekel niteliği ve çok kişiye götürülme zorunluluğu, işin
çoğunlukla tip sözleşmelerle ve hizmetten yararlanacakların katılımı
yoluyla gerçekleşebilmesini olanaklı kılmaktadır…” şeklindeki gerekçe ile
davanın 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Yasası’nın 15/1-a maddesi hükmü
uyarınca görev yönünden reddine karar vermiş, verilen görevsizlik kararı
temyiz edilmeksizin kesinleşmiştir.
Davacı
vekili bu kez aynı istemle adli yargıda dava açmıştır.
GAZİANTEP
3. ASLİYE HUKUK MAHKEMESİ: 24.04.2012 gün ve E:2011/955 K:2012/264 sayılı
kararında “…dosyada mevcut belgeler birlikte değerlendirildiğinde davanın
esası davalı idarenin yapmış olduğu cezai müeyyideye ilişkin olup, bu kabil
davaların idari yargıda görülmesi gerektiğinden…” şeklindeki gerekçe ile
görevsizlik kararı verilmiş ve verilen bu karar temyiz edilmeksizin
kesinleşmiştir.
İNCELEME VE GEREKÇE :
Uyuşmazlık Mahkemesi Hukuk Bölümü’nün, Serdar
ÖZGÜLDÜR’ün Başkanlığında, Üyeler: Eyüp Sabri BAYDAR, Ali ÇOLAK, Nurdane
TOPUZ, Ertuğrul ARSLANOĞLU, Ayhan Akarsu ve Mehmet AKBULUT’un katılımlarıyla
yapılan 02.06.2014 günlü toplantısında:
l-İLK İNCELEME:Dosya üzerinde 2247 sayılı Yasa’nın 27.
maddesi uyarınca yapılan incelemeye göre; adli ve idari yargı yerleri
arasında anılan Yasa’nın 14. maddesinde öngörülen biçimde olumsuz görev
uyuşmazlığı doğduğu, dava dosyalarının 15.maddede belirtilen yönteme uygun
olarak davacının istemi üzerine son görevsizlik kararını veren mahkemece
Uyuşmazlık Mahkemesi’ne gönderildiği ve usule ilişkin herhangi bir
noksanlık bulunmadığı anlaşıldığından adli ve idari yargı yerleri arasında
doğan görev uyuşmazlığının esasının incelenmesine oy birliği ile karar
verildi.
II-ESASIN İNCELENMESİ: Raportör-Hakim Filiz BUDAK’ın,
davanın çözümünde adli yargının görevli olduğu yolundaki raporu ile
dosyadaki belgeler okunduktan; ilgili Başsavcılarca görevlendirilen
Yargıtay Cumhuriyet Savcısı Mehmet BAYHAN ile Danıştay Savcısı Mehmet Ali
GÜMÜŞ’ün davada adli yargının görevli olduğu yolundaki sözlü açıklamaları
da dinlendikten sonra GEREĞİ GÖRÜŞÜLÜP DÜŞÜNÜLDÜ:
Dava, davacı şirket adına tahakkuk ettirilen kirlilik
önlem payına ilişkin ve toplam 10.959,00 TL tutarındaki iki adet su
faturasının hukuka aykırı olduğu iddiası ile iptali ve ödenen fatura
bedellerinin iadesi istemiyle açılmıştır.
03/07/2005
gün ve 5393 sayılı Belediye Kanunu’nun ‘’Belediyenin Yetkileri ve
İmtiyazları’’ başlıklı 15. maddesinin (d) bendinde, özel kanunları
gereğince belediyeye ait vergi, resim, harç, katkı ve katılma paylarının
tarh, tahakkuk ve tahsilini yapmak; vergi, resim ve harç dışındaki özel
hukuk hükümlerine göre tahsili gereken doğal gaz, su, atık su ve hizmet
karşılığı alacakların tahsilini yapmak veya yaptırmak belediyenin yetki ve
imtiyazları arasında sayılmış iken, 20.11.1981 tarih ve 2560 sayılı
İstanbul Su Ve Kanalizasyon İdaresi Genel Müdürlüğü Kuruluş Ve Görevleri
Hakkında Kanun’un 1. maddesi ile, İstanbul Büyükşehir Belediyesinin su ve
kanalizasyon hizmetlerini yürütmek ve bu amaçla gereken her türlü tesisi
kurmak, kurulu olanları devralmak ve bir elden işletmek üzere İstanbul
Büyükşehir Belediyesine bağlı müstakil bütçeli ve kamu tüzel kişiliğini
haiz bir kuruluş olarak İstanbul Su Ve Kanalizasyon İdaresi Genel Müdürlüğü
kurulmuştur.
Anılan Yasa’nın 13. maddesinin (a). bendinde, su satışı
ve kullanılmış suların uzaklaştırılmasına karşılık, tarifesine göre
abonelerden alınacak ücretler İSKİ’nin gelirleri arasında sayılmış; aynı
Yasa’nın değişik 23. maddesinde, “Su satışı, kanalizasyon tesisi bulunan
yerlerdeki kullanılmış suların uzaklaştırılması, septik çukurların
boşaltılması giderleri için ayrı tarifeler yapılır. Bu tarifelerin
tespitinde Yönetim ve işletme giderleri ile, amortismanları doğrudan gider
yazılan (aktifleştirilmeyen) yenileme, ıslah ve tevsi masrafları ve %10’dan
aşağı olmayacak nispetinde bir kâr oranı esas alınır.
Tarifelerin tespiti ile tahsilatla ilgili usul ve
esaslar bir yönetmelik ile belirlenir.” hükümlerine yer verilmiştir.
2560 sayılı
Yasa’ya 5.6.1986 tarih ve 3305 sayılı Yasa ile eklenen “Bu Kanun diğer
Büyükşehir belediyelerinde de uygulanır.” şeklindeki Ek 5. madde hükmüne
dayanılarak, 20.06.1987 tarih 3398 sayılı Bakanlar Kurulu kararı ile
Gaziantep Büyükşehir Belediyesinin su ve kanalizasyon hizmetlerini yürütmek
üzere Gaziantep Büyükşehir Belediyesine bağlı müstakil bütçeli ve kamu
tüzel kişiliğine haiz bir kuruluş olan Gaziantep Su ve Kanalizasyon İdaresi
(GASKİ) Genel Müdürlüğü kurulmuş, 2560
sayılı Yasa’nın 23. maddesine göre düzenlenen “GASKİ Tarifeler Yönetmeliği”
ile “Atık suların Kanalizasyon Şebekelerine Bağlantı Yönetmeliği ” çıkarılmıştır.
GASKİ Tarifeler Yönetmeliği’nin 6. Maddesinde,
abone çeşitleri, yer altı sularının kullanımı, 7. Maddesinde tarifelerin
yapılışı ve uygulama esasları, “ Kullanılmış Suların Uzaklaştırılması
Tarifesi” başlıklı 13. Maddesinde; işyeri, sanayi ve şantiye grubu
abonelerinden alınacak kullanılmış suları uzaklaştırma bedelinin daha fazla
alınmasının yanı sıra ayrıca bu abonelerden, atık suların kanalizasyon
şebekesine Deşarj Yönetmeliğinde belirtilen esaslara göre, Kirlilik Önlem
Payı (KÖP) alınacağı belirtilmiştir.
GASKİ Atık suların Kanalizasyon Şebekesine Bağlantı
Yönetmeliği’nin “ Amaç, Kapsam ve Yasal Dayanak” başlıklı 1. maddesinde; “ Bu Yönetmelik atık suların
kanalizasyon şebekesine bağlanmalarına, vidanjör veya benzeri bir araç ile
taşınarak kanalizasyon şebekelerine boşaltılmalarına, kanalizasyon şebekesi
bulunmayan yerlerde çevre kirlenmesine yol açmayacak bir düzeyde arıtılarak
uzaklaştırılma ve uygun alıcı ortama verilmeleri ile kanalizasyon şebekesinin
kullanım ve korunmasına ilişkin esas, yöntem ve kısıtlamaları belirler. 2560/3009 sayılı Kanunla tanımlı
ve sınırlı Gaziantep Su ve Kanalizasyon İdaresi Genel Müdürlüğünün görev
alanı içinde kalan halen mevcut ve yeni kurulacak olan tüm atık su
kaynakları bu Yönetmelik kapsamındadır.”
“Tanımlar” başlıklı 2. Maddesinde; “Kirlilik Önlem
Payı (KÖP): Atık sulardaki kirletici parametre değerleri deşarj
kısıtlamalarının üzerinde olan endüstri kuruluşlarının ödemek zorunda
oldukları meblağdır.”
“Kirlilik Önlem Payı” başlıklı 23. Maddesinde; “
a)Endüstriyel nitelikte atık su kaynağı olan her kuruluş, bulundukları
mahalde kanalizasyon şebekesi olsun olmasın, atık sularındaki kirletici
parametre değerleri deşarj kısıtlamalarının üzerindeki değerlerde olduğu
sürece GASKİ Genel Müdürlüğü tarafından saptanan oranlar dahilinde Kirlilik
Önlem Payı öderler. Bu bedel “Atık suların Kanalizasyon Şebekesine Bağlantı
Yönetmeliği”nde belirtilen esaslar dahilinde aşağıda belirtildiği şekilde
tahakkuk ettirilir.
…
Bağlantı Kalite Kontrol Ruhsatı verilmesi
safhasında, GASKİ Yönetim Kurulu Kararı ile belirlenmiş olan “Bağlantı
Kalite Kontrol Ruhsat Bedeli” alınır.
…
c)Endüstriyel atık sularını arıtmadan direkt veya
endirekt yollarla kanalizasyon şebekesine deşarj ettiği saptanan
kuruluşlara, numune almaya gerek kalmaksızın tespit tarihi başlangıcı
itibarıyla gerekli düzenlemeleri yapıncaya, limit değerleri sağlayıncaya ve
GASKİ Genel Müdürlüğüne yazılı bilgi verilinceye kadar GASKİ Genel
Müdürlüğü tarafından saptanan oranlar dahilinde “Kirlilik Önlem Payı” (KÖP)
tahakkuk ettirilir.” şeklindeki düzenlemeler ile Kirlilik önleme payına
ilişkin ayrıntılara yer verilmiştir.
Dosya kapsamında yapılan incelemede; davacı T.
Otomotiv Sanayi ve Ticaret A.Ş. ‘nin O. arabalarının Gaziantep’teki yetkili
acentesi olarak Aydınlar mahallesi 18 nolu sokak No.9 da faaliyetlerini
sürdürdüğü, söz konusu adreste T. Otomotiv adına 80003085 nolu, O. Servis
adına 00214849 nolu su abonelikleri olduğu, davalı idare tarafından
26.08.2011 tarihinde Deşarj Kalite Kontrol Ruhsatı verildiği, 16.06.2011
tarihinde alınan analiz sonuçlarının standart değerlerden yüksek olması
nedeniyle davacı şirkete ait iki adet aboneliğe 14.07.2011 tarihli KÖP
bedeli içeren 2 adet fatura gönderildiği, bu faturaların 26.07.2011
tarihinde davacı şirket tarafından ihtirazi kayıt ile ödendiği ve davacı
şirketin alınan kirlilik önleme payının hukuka aykırı olduğu iddiası ile
ödenen fatura bedelinin tahsili istemiyle önce idari yargıda sonrasında
adli yargıda dava açıldığı anlaşılmıştır
GASKİ,
Anayasada belirtilen mahalli müşterek ihtiyaçları karşılamak amacı
doğrultusunda belediyelerce yerine getirilen kamu hizmetleri arasında yer
alan su ve kanalizasyon hizmetlerini yürütmek üzere; Büyükşehir belediyesine
bağlı, müstakil bütçeli ve kamu tüzel kişiliğini haiz olarak kanunla
kurulmuş bir kamu kuruluşudur.
Böyle
olmakla birlikte, bu kuruluşun kişilere sağladığı hizmete ilişkin işlemlerinin
yargısal denetimini yapacak yargı düzenini belirleyebilmek için, işlemin
özel hukuk ilişkilerinden veya kamusal yetkilerin kullanılmasından doğup
doğmadığına bakmak gerekir.
Atık
suların uzaklaştırılması işlemi, bir kamu hizmeti niteliğini taşımakta ise
de; GASKİ bu hizmeti, yasal düzenlemeler ve sözleşme hükümlerine
çerçevesinde özel hukuk kurallarına göre yürütmek durumundadır. Abone ile
GASKİ arasında yapılan abone sözleşmesi, daha çok tip sözleşme
görünümündedir. Hizmetten yararlanan kişinin, sözleşmeyi idareyle birlikte
düzenlemesi yerine katılımı söz konusudur. Ancak bu durum, idare ile kişi
arasında kurulan özel hukuk ilişkisini kamu hukuku ilişkisine dönüştürmez.
Çünkü, birçok durumda hizmetin tekel niteliği ve çok kişiye götürülme
zorunluluğu, işin, çoğunlukla tip sözleşmeler yoluyla ve kişilerin katılımı
ile gerçekleşebilmesini olanaklı kılmaktadır.
Atık su bedeli ile ilgili Uyuşmazlık Mahkemesi önüne
gelen Konya 4.Asliye Hukuk Mahkemesi ile Konya Vergi Mahkemesi arasında
çıkmış olan hüküm uyuşmazlığına ilişkin dosyada; Mahkememizce16.6.2003 gün,
E:2002/57,K: 2003/34 sayılı kararı ve İzmir 3.Vergi Mahkemesi ile İzmir
11.Asliye Hukuk Mahkemesi arasında çıkmış olan bir hüküm uyuşmazlığı ile
ilgili olarak 02.04.2007 gün, E:2004/127,K:2007/31 sayılı kararı ile vermiş
olduğu kararında, su ve kanalizasyon hizmetleri ayrı bir kanunla
düzenlenmiş bulunan Büyükşehir belediyeleri bakımından, atık su bedelinin
tahsiline ilişkin davaların görüm ve çözümünde adli yargı yerinin,
Tarifeler Yönetmeliği ile buna dayanan tarife kararlarının yargısal
denetiminde idare mahkemelerinin görevli bulunduğuna karar vermiştir.
Uyuşmazlık Mahkemesinin 13.05.2013 tarih ve E:2012/249, K:2013/630 sayılı
kararı da bu doğrultudadır.
Öte yandan, Anayasa Mahkemesi 18.2.1985 günlü, E:1984/9,
K:1985/4 sayılı kararında, karayollarından, köprülerden alınan geçiş
parası, su, elektrik, havagazı, demiryolları, hava yolları, kimi hastane
ücretleri gibi, ekonomik koşullara göre oluşturulan ve tesislerin bakımını,
idamesini ve yeni yatırımlar yapılmasını sağlamak için yapılan ödemeleri,
belirli kamu hizmetleri karşılığında kişilerden alınan, resim, harç ve
benzeri mali yükümlülüklerden ayrı kabul etmiştir.
Yukarıda belirtilen Anayasa Mahkemesi ile Uyuşmazlık
Mahkemesi kararlarındaki “atık su bedelinin, vergi benzeri mali yükümlülük
olmayıp, idareyle kişi arasında abonman sözleşmesiyle kurulan özel hukuk
ilişkisi çerçevesinde ve hizmet karşılığında maliyet-kâr esasına göre
idarece belirlenen tarifeye dayanılarak alınan bir ücret olduğu” yolundaki
kabulün sonuçları itibarıyla: idarenin faaliyet alanıyla ilgili olarak yürürlüğe
koyduğu yönetmelik ile buna dayanan tarife kararlarının yargısal
denetiminin idari yargı yerinde -idare mahkemeleri-; abonman sözleşmesine
dayanan bir alacak- borç ilişkisi kapsamındaki kirlilik önlem payının
tahsiline ilişkin davaların ise adli yargı yerinde görülüp çözümlenmesi
gerekmekte olup, uygulama bu doğrultuda istikrar kazanmıştır.
Tüm bu
açıklamalara göre, ortada davacı ile davalı idare arasında yapılmış bir
abone sözleşmesine dayalı olarak ortaya çıkan uyuşmazlığın özel hukuk
hükümlerine göre çözümlenesi gerekeceğinden, davanın adli yargı yerinde
çözümlenmesi gerekmektedir.
Açıklanan nedenlerle,
Gaziantep 3. Asliye Hukuk Mahkemesi’nin 24.04.2012 gün ve E:2011/955,
K:2012/264 sayılı kararının kaldırılması gerekmiştir.
SONUÇ :
Davanın çözümünde ADLİ YARGININ görevli olduğuna, bu nedenle Gaziantep 3.
Asliye Hukuk Mahkemesi’nin 24.04.2012 gün ve E:2011/955, K:2012/264 sayılı
KARARIN KALDIRILMASINA, 02.06.2014 gününde OY BİRLİĞİ İLE KESİN OLARAK
karar verildi.
——
• ——
Uyuşmazlık Mahkemesi Başkanlığından:
2-ESAS NO : 2014/538
KARAR NO : 2014/634
KARAR TR : 02.06.2014
(Hukuk Bölümü)
ÖZET :
Davacının rahatsızlığında kullanılan stent bedelinin tarafına ödenmesi
istemi ile davalı idareye yaptığı başvurusunun reddi üzerine işlemin iptali
ve kullanılan stent bedelinin davalıdan tazmini istemi ile açılan davanın,
İDARİ YARGI YERİNDE çözümlenmesi gerektiği hk.
K A R A R
Davacı : İ.A.
Vekili : Av. M.D.
Davalı : Zonguldak İl Özel İdaresi
Vekili : Av. Ş.K.
O L A Y : Davacının Zonguldak İdare Mahkemesi’ne verdiği
06.06.2011 tarihli dava dilekçesinde özetle; Devrek İlçe Özel İdaresi’nde Müdür
olarak görev yaptığını, 2007 yılında geçirdiği kalp krizi nedeni ile
Zonguldak Karaelmas Üniversitesi Uygulama ve Araştırma Hastanesi
Kardiyoloji Anabilim Dalı’nda 17.04.2007 tarihinde ameliyat edildiğini ve
ilaçlı stent uygulaması yapıldığını, hastanede bulunmaması nedeni ile
ilaçlı stendin hastane dışından temin edildiğini, kendisine bu konuda
reçete verilmediğini ancak 18.04.2007 tarihli rapor ile durumun sabit
olduğunu, Zonguldak İl Özel İdaresi’ne dışarıdan karşılanan stent bedelinin
kendisine ödenmesi istemi ile yaptığı başvurunun 26.04.2011 gün ve 1-1/3845
sayılı yazı ile reddedildiğini belirterek; bu işlemin iptali ile kendisine
ödenmeyen 4000,32 TL ilaçlı stent bedelinin ödenmesine karar verilmesi
istemi ile idari yargı yerinde dava açmıştır.
Zonguldak
İdare Mahkemesi: 20.06.2011 gün ve
2011/1236 Esas, 2011/921 Karar sayılı kararı ile 15.01.2010 tarihinden
itibaren yürürlüğe giren 5510 sayılı Kanununun tedavi giderlerine ilişkin
hükümlerinden kaynaklanan uyuşmazlığın adli yargı yerinde görülmesi
gerektiğini belirterek; davaya adli yargı yerinde bakılması gerektiğinden
bahisle davanın görev yönünden reddine karar vermiş, bu karar taraflarca
temyiz edilmeksizin 25.07.2011 tarihinde kesinleşmiştir.
Davacı bu kez aynı istemle; adli yargı
yerinde dava açmıştır.
Zonguldak 1. İş Mahkemesi:
28.12.2012 gün 2012/52 Esas, 2012/795 Karar sayılı kararı ile davaya konu
ödemenin Sosyal Güvenlik Kurumu tarafından yapılması gerektiğini
belirterek; davanın husumetten reddine karar vermiş; verilen karar davacı
tarafından temyiz edilmiştir.
Yargıtay 21. Hukuk Dairesi; 09.05.2013 gün ve 2013/6854 Esas,
2013/9426 Karar sayılı kararında özetle; “Mahkemece davanın yargı yolu caiz
olmaması nedeni ile reddine karar verilmesi gerekirken işin esasına
girilerek yazılı şekilde karar verilmesi usul ve yasaya aykırı olup bozma
nedenidir” şeklindeki gerekçesi ile ilk derece mahkemesinin kararının
bozulmasına karar vermiştir.
Zonguldak 1. İş Mahkemesi; 19.11.2013 gün ve 2013/327 Esas, 2013/451
Karar sayılı kararı ile; Yargıtay 21. Hukuk Dairesi; 09.05.2013 gün ve
2013/6854 Esas, 2013/9426 Karar sayılı kararında da belirtildiği şekilde
davaya idari yargıda bakılması gerektiğini belirterek davanın görev yönünden
reddine karar vermiştir.
Görevsizlik kararı davacıya 08.01.2014, davalı vekiline 30.12.2013
tarihinde tebliğ edilmiş, 8 günlük yasal süresi içinde taraflarca temyiz
edilmeksizin kesinleşmiştir.
Davacı vekili, adli ve idari yargı
yerlerince verilen görevsizlik kararları nedeniyle oluşan olumsuz görev uyuşmazlığının
giderilmesi istemiyle başvuruda bulunmuştur.
İNCELEME VE GEREKÇE :
Uyuşmazlık Mahkemesi Hukuk Bölümü’nün, Serdar
ÖZGÜLDÜR’ün Başkanlığında, Üyeler: Eyüp Sabri BAYDAR, Ali ÇOLAK, Nurdane TOPUZ,
Ertuğrul ARSLANOĞLU, Ayhan AKARSU ve Mehmet AKBULUT’un katılımlarıyla
yapılan 2.6.2014 günlü toplantısında:
I-İLK İNCELEME: Dosya üzerinde 2247 sayılı Yasa’nın
27. maddesi uyarınca yapılan incelemeye göre; Adli ve idari yargı yerleri
arasında 2247 sayılı Yasa'nın 14. maddesinde öngörülen biçimde olumsuz
görev uyuşmazlığı doğduğu, idari ve adli yargı dosyalarının 15. maddede
belirtilen yönteme uygun olarak davacının istemi üzerine son görevsizlik
kararını veren mahkemece Uyuşmazlık Mahkemesi'ne gönderildiği ve usule
ilişkin işlemlerde herhangi bir noksanlık bulunmadığı anlaşıldığından görev
uyuşmazlığının esasının incelenmesine oy birliği ile karar verildi.
II-ESASIN İNCELENMESİ: Raportör-Hakim Birgül YİĞİT’in,
davanın çözümünde idari yargının görevli olduğu yolundaki raporu ile
dosyadaki belgeler okunduktan; ilgili Başsavcılarca görevlendirilen
Yargıtay Cumhuriyet Savcısı Mehmet BAYHAN ile Danıştay Savcısı Mehmet Ali
GÜMÜŞ’ün davada idari yargının görevli olduğu yolundaki sözlü açıklamaları
da dinlendikten sonra GEREĞİ GÖRÜŞÜLÜP DÜŞÜNÜLDÜ:
Dava, davacının kalp rahatsızlığı
nedeni ile gördüğü tedavi sırasında kullanılan ilaçlı stent bedelinin
davalı kurumca karşılanmaması nedeni ile ödemek zorunda kaldığı 4000.32 TL
bedelin 20.12.2010 tarihinden itibaren işleyecek yasal faizi ile birlikte
davalıdan tahsili istemiyle açılmıştır.
Dosyanın incelenmesinden; davacının,
Devrek İlçe Özel İdaresi’nde 5434 sayılı yasa kapsamında müdür olarak görev
yaptığını, geçirdiği kalp rahatsızlığı nedeni Zonguldak Karaelmas Üniversitesi
Eğitim ve Araştırma Hastanesi Kardiyoloji Anabilim Dalı’nda tedavi
gördüğünü ve tedavisi sırasında ilaçlı stent kullanıldığı; davacının stent
bedeli olarak ödemek zorunda kaldığı 4000.32 TL bedelin ödeme tarihinden
itibaren işleyen yasal faizi ile birlikte tarafına ödenmesi istemiyle dava
açtığı anlaşılmıştır.
31.5.2006 tarih ve 5510 sayılı Sosyal
Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu 506, 1479, 2925, 2926 ve 5434
sayılı Kanunlar kapsamındaki hizmet akdine göre ücretle çalışanlar (Sosyal
Sigortalılar), kendi hesabına çalışanlar (Bağ-Kur’lular), tarımda kendi
adına ve hesabına çalışanlar (Tarım Bağ-Kur’luları), tarım işlerinde
ücretle çalışanlar, (Tarım sigortalıları), devlet memurları ve diğer kamu
görevlilerini (Emekli Sandığı İştirakçileri), geçici maddelerle korunan
haklar dışında, sosyal güvenlik ve sağlık hizmetleri yönünden yeni bir
sisteme tabi tutmuş, beş farklı emeklilik rejimini aktüeryal olarak hak ve
hükümlülükler yönünden tek bir sosyal güvenlik sistemi altında toplamıştır.
5510 sayılı Kanunun iptali amacıyla açılan davada Anayasa Mahkemesi,
15.12.2006 tarih ve E: 2006/111, K: 2006/112 sayılı kararıyla, anılan
Kanunun birçok maddesi ile birlikte, bu Kanunun yürürlük tarihinden önce
5434 sayılı T.C. Emekli Sandığı Kanunu hükümlerine tabi olarak görev
yapmakta olan memurlar ve diğer kamu görevlilerini diğer sigortalılarla
aynı sisteme tabi kılan (başta 4/c maddesi) hükümlerin iptaline karar
vermiş; bu karardan sonra kabul edilen 17.04.2008 tarih ve 5754 sayılı
Kanunla 5510 sayılı Kanunda düzenlemeler yapılmış ve anılan Kanuna eklenen
Geçici 1 inci ve Geçici 4 üncü maddelerle, 5754 sayılı Kanunun yürürlüğe
girdiği 1 Ekim 2008 tarihinden önce 5510 sayılı Kanunun 4 üncü maddesinin
birinci fıkrasının (c) bendi kapsamında olanlar (memurlar ile diğer kamu
görevlileri) ile bunların dul ve yetimleri hakkında, bu Kanunla yürürlükten
kaldırılan hükümleri de dahil 5434 sayılı Kanun hükümlerine göre işlem
yapılacağı hüküm altına alınmıştır. 5754 sayılı Kanunun kimi hükümlerinin
iptali istemiyle açılan dava Anayasa Mahkemesi’nin 30.3.2011 tarih ve E:
2008/56, K:2011/58 sayılı kararı ile reddedilmiştir.
5510 sayılı Kanunun 101 nci maddesinde
yer alan “…bu Kanun hükümlerinin uygulanmasıyla ilgili ortaya çıkan
uyuşmazlıklar İş Mahkemelerinde görülür.” bölümünün iptali istemiyle
yapılan itiraz başvurusunda Anayasa Mahkemesi, 22.12.2011 tarih ve E:
2010/65, K: 2011/169 sayılı kararıyla (RG. 25.1.2012, Sayı: 28184) davayı
redle sonuçlandırmakla birlikte; söz konusu kararın Mahkememiz önündeki
uyuşmazlığa ışık tutacak şekilde şu gerekçeye dayandırmıştır: “…5754 sayılı
Kanunun yürürlüğe girmesinden önce memur ve diğer kamu görevlisi olarak
çalışmakta olanlar, evvelce olduğu gibi 5434 sayılı Kanun hükümlerine tabi
olacaklar ve bunların emeklileri bakımından da aynı Kanun hükümleri
uygulanmaya devam edecek; ancak 5754 sayılı Kanun’un yürürlüğe girmesinden
sonra memur ve diğer kamu görevlileri olarak çalışmaya başlayanlar ise 5510
sayılı Kanunun 4/c maddesi uyarınca, bu Kanun hükümlerine tabi sigortalı
sayılacak ve haklarında 5434 sayılı Kanun değil, 5510 sayılı Kanun’un
öngördüğü kural ve esaslar uygulanacak; ihtilaf halinde de adli yargı
görevli bulunacaktır. 5754 sayılı Kanunun yürürlüğüyle birlikte, artık
Sosyal Sigortacılık esasına göre faaliyet gösteren ve yaptığı, tesis ettiği
işlem ve muameleler idari işlem sayılamayacak bir sosyal güvenlik kurumunun
varlığından söz etmek gerekli bulunmaktadır. 5754 sayılı Kanun’un yürürlüğe
girmesinden önce iştirakçisi sıfatıyla çalışmakta olan memurlar ve diğer
kamu görevlileri ile emekli sıfatıyla 5434 sayılı Kanun’a göre emekli, dul
ve yetim aylığı almakta olanlar ve ayrıca memurlar ve diğer kamu
görevlilerinden ileride emekliliğe hak kazanacaklar yönünden ise Sosyal
Güvenlik Kurumu’nun tesis edeceği işlem ve yapacağı muameleler idari işlem
niteliğini korumaya devam edecek, bunlara ilişkin ihtilaflarda da evvelce
olduğu gibi idari yargı görevli olmaya devam edecektir… Bu bakımdan 5510
sayılı Kanunun yürürlüğünden sonra, prim esasına dayalı yani sistemin
içeriği ve Kanun kapsamındaki iş ve işlemlerin niteliği göz önünde
bulundurulduğunda, itiraz konusu kuralla, yargılamanın bütünlüğü ve uzman
mahkeme olması nedeniyle Kanun hükümlerinin uygulanması ile ortaya çıkan
uyuşmazlıkların çözümünde iş mahkemelerinin görevlendirilmesinde Anayasa’ya
aykırılık görülmemiştir. Ancak, yukarıda açıklandığı üzere 5754 sayılı
Kanun’un yürürlüğe girmesinden önce statüde bulanan memurlar ve diğer kamu
görevlileri ile ilgili sosyal güvenlik mevzuatının uygulanmasından doğan
idari işlem ve idari eylem niteliğindeki uyuşmazlıklarda idari yargının
görevinin devam edeceği açıktır…”
Yukarıda sözü edilen mevzuat
hükümlerinin ve Anayasa Mahkemesi kararının birlikte değerlendirilmesinden,
5510 sayılı Kanunun yürürlüğe girmesinden önce memur ve diğer kamu
görevlisi olarak çalışmakta olanlar, daha önce olduğu üzere 5434 sayılı
Kanun hükümlerine tabi olacakları gibi bunların emeklilikleri bakımından da
aynı Kanun hükümlerinin uygulanmaya devam edileceği; ancak, bu Kanunun
yürürlüğe girmesinden sonra memur ve diğer kamu görevlisi olarak çalışmaya
başlayanların ise 5510 sayılı Kanunun 4/c maddesi uyarınca, bu Kanun
hükümlerine tabi sigortalı sayılacağı ve haklarında 5434 sayılı Kanunun
değil 5510 sayılı Kanunun öngördüğü kural ve esasların uygulanacağı dolayısıyla
ihtilafların da adli yargı yerinde çözümleneceği açıktır.
Kaldı ki; T.C. Anayasası’nın
158.maddesindeki “…diğer mahkemelerle, Anayasa Mahkemesi arasındaki görev
uyuşmazlıklarında Anayasa Mahkemesi’nin kararı esas alınır ” hükmü uyarınca
Anayasa Mahkemesi kararının bu uyuşmazlığın çözümünde esas alınacağı
tartışmasızdır.
Bu durumda, 5510 sayılı Yasanın
yürürlüğe girmesinden önce iştirakçi sıfatıyla çalışmakta olan memurlar ve
diğer kamu görevlileri ile emekli sıfatıyla 5434 sayılı Kanuna göre emekli,
dul ve yetim aylığı almakta olanlar ve ayrıca memurlar ve diğer kamu
görevlilerinden ileride emekliliğe hak kazanacaklar yönünden Sosyal
Güvenlik Kurumunca tesis edilen işlem ve yapacağı muamelelerin “idari
işlem” ve “idari eylem” niteliğini korumaya devam edeceği, dolayısıyla,
2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanununun 2/1-a maddesinde belirtilen
idari işlemler hakkında yetki, şekil, sebep, konu ve maksat yönlerinden
biri ile hukuka aykırı olduklarından dolayı iptalleri için menfaatleri
ihlal edilenler tarafından açılan iptal davaları ve tam yargı davaları
kapsamında bulunan, 5510 sayılı Yasa’nın yürürlüğe girmesinden önce
iştirakçi sıfatı ile çalışmaya başlamış ve halen Devrek İlçe Özel
İdaresi’nde Müdür olarak çalışmaya devam eden davacı tarafından açılan
davanın, görüm ve çözümünün idari yargı yerinde görüleceği sonucuna
varılmıştır.
Açıklanan nedenlerle, Zonguldak İdare Mahkemesi’nin
görevsizlik kararının kaldırılması gerekmiştir.
SONUÇ : Davanın çözümünde İDARİ YARGININ görevli olduğuna,
bu nedenle Zonguldak İdare Mahkemesi’nin 20.06.2011 gün ve 2011/1236 Esas,
2011/921 Karar sayılı GÖREVSİZLİK KARARININ KALDIRILMASINA, 2.6.2014
gününde OY BİRLİĞİ İLE KESİN OLARAK karar verildi.
——
• ——
Uyuşmazlık Mahkemesi
Başkanlığından:
3-ESAS NO : 2014/584
KARAR NO : 2014/639
KARAR TR : 02.06.2014
(Hukuk Bölümü)
ÖZET :
Davacı adına tescilli bulunan motorlu taşıt için düzenlen noter satış
sözleşmesinin iptali istemiyle açılan davanın; sözleşmenin, Borçlar Kanunu
kapsamında yapılan araç satışına ilişkin bulunması, idari bir tasarrufun
söz konusu olmaması, 2918 sayılı Yasa ve ilgili Tebliğler uyarınca,
noterler tarafından, Yasayla verilen yetki çerçevesinde özel hukuk
sözleşmesinin resmi usulle yapılmasının, anılan sözleşmeye kamusal bir
nitelik ve idari işlem/idari sözleşme özelliği kazandırmadığı hususları
gözetilerek; özel hukuk hükümleri çerçevesinde ADLİ YARGI YERİNDE çözümlenmesi
gerektiği hk.
K A R A R
Davacı :
O.Ç.
Davalı :
İstanbul Vergi Dairesi Başkanlığı, Nakil Vasıtaları Vergi Dairesi Müdürlüğü
O L A Y :
Davacı dava dilekçesinde aynen, “(…)AÇIKLAMALAR: 1. Kendim 2003 tarihinde
34……. plakalı aracı satın almak için GaziO.paşa 5. Noterliği tarafından
11638 yevmiye ve 07.05.2003 tarihli satış sözleşmesi ile satın aldım.
(Noter Sözleşmesi dilekçeme eklidir.)
Fakat trafikte
34........ plakalı aracın hacizli olduğunu öğrenince aracı yeniden C. GIDA
SANAYİ VE TİCARET LTD.ŞTİ’yi temsilen C. K.’e satıştan birkaç gün sonra
iade ettim. Satışın kendi üzerlerinde kaldığını, satışın bize geçmediğini
düşünerek her hangi bir işlem yapmadım. Çünkü işlemler esnasında aracın
hacizli olması sebebiyle ruhsatta üzerime geçmeyince her hangi bir işlemin
olmayacağım düşündüm.
Fakat
Motorlu Taşıtlar Vergisi kütüğünde yapılan tetkikte 34……. plakalı aracın
mükellefiyeti halen adıma devam ettiğini öğrenmiş bulunmaktayım. Söz konusu
aracın ödenmeyen yüklüce borcu vardır.
Bu
durumu öğrenmem üzerine 12.02.2013 tarihli dilekçem ile davalı kuruma
dilekçe yazarak bu durumun giderilmesini talep ettim. Ancak ekte sunmuş
olduğum 19.02.2013 tarih ve 7000 numaralı cevabi yazılarında halen adıma
kaydı devam eden 34……. plakalı araç için, söz konusu noter satış
sözleşmesine dair fesih sözleşmesi veya noter satış sözleşmesinin iptali
yönünde her hangi bir karar bulunmadığından bir düzeltme kararı yapamayacaklarını
bildirmişlerdir.
Araç
bende olmadığı halde borcun adıma görünmesi sebebiyle mağdur durumdayım.
Bu
nedenle halen adıma kaydı devam eden 34……. plakalı araç için noter satış
sözleşmesine dair noter fesih sözleşmesi ve noter satış sözleşmenin
iptaline karar verilmesini, mağduriyetimin giderilmesine karar verilmesini
Muhterem makamınızdan arz ederim.
SONUÇ VE
İSTEM: Açıklanan nedenlerle; halen adıma kaydı devam eden 34……. plakalı
araç için noter satış sözleşmesine dair noter fesih sözleşmesi ve noter
satış sözleşmenin iptaline karar verilmesini, mağduriyetimin giderilmesini
saygılarımla arz ederim.” demek suretiyle idari yargı yerinde dava
açmıştır.
İSTANBUL
3.İDARE MAHKEMESİ:14.3.2013 gün ve E:2013/600, K:2013/461 sayı ile, 2576
sayılı yasanın 6 ncı maddesinde "Vergi Mahkemeleri;
Genel
bütçeye, il özel idareleri, belediye ve köylere ait, vergi, resim ve
harçlar ile benzeri mali yükümler ve bunların zam ve cezaları ile
tarifelere ilişkin davaları,
(a)bendindeki
konularda 6183 sayılı Amme Alacaklarının Tahsili Usulü Hakkındaki Kanunun
uygulamasına ilişkin davaları,
Diğer
kanunla verilen işleri çözümler" hükmünün yer aldığı; aynı yasanın 5
nci maddesinin 1 nci fıkrasında da, İdare Mahkemelerinin, Vergi
Mahkemelerinin görevine giren davalar ile Danıştay’da çözümlenecek olanlar
dışındaki iptal davaları ile tam yargı davalarını, tahkim yolu öngörülen
imtiyaz şartlaşma ve sözleşmelerinden doğan uyuşmazlıklar hariç, kamu
hizmetlerinin birinin yürütülmesi için yapılan idari sözleşmelerden dolayı
taraflar arasında çıkan uyuşmazlıklara ilişkin davalar ve kanunlarla
verilen diğer işleri çözümleyeceğinin hükme bağlanmış olduğu; dava
dosyasının incelenmesinden, davacının 34……. plakalı aracı GaziO.paşa
5.Noterliğince düzenlenen 07.05.2003 tarihli 11638 sayılı satış sözleşmesi
ile satın aldığı, ancak aracın hacizli olduğunu öğrenmesi üzerine motorlu
taşıt vergisi mükellefiyetinin sona erdirilebilmesi amacı ile anılan noter
satış sözleşmesinin iptal edilmesi talebiyle bu davayı açtığının
anlaşıldığı; yukarıda yer alan Yasa hükümleri uyarınca, noter satış
sözleşmesi idarenin, kamu hizmetlerinin yürütülebilmesi amacıyla kamu
gücüne dayalı olarak tesis ettiği tek yanlı ve uygulanabilir bir idari
işlem olmadığından, noter sözleşmesinin iptaline yönelik bu davanın idari
yargıda görülmesi gereken bir dava niteliğine sahip bulunmadığı; bu nedenle
davanın görüm ve çözümünün adli yargıya ait olduğu gerekçesiyle; 2577
sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu'nun 15/1-a maddesi uyarınca davanın
görev yönünden reddine karar vermiş, bu karar temyiz edilmeksizin
kesinleşmiştir.
Davacı,
bu kez aynı istemle adli yargı yerinde dava açmıştır.
İSTANBUL
3.SULH CEZA MAHKEMESİ:15.8.2013 gün ve D.İş:2013/3836, K:2013/3836 sayı
ile, başvuranın Noter satış sözleşmesine dair noter fesih sözleşmesi ve
noter satış sözleşmesinin kaldırılmasının talep ettiği ve başvuranla ilgili
her hangi bir idari yaptırım kararına itiraz etmediği belirtilen başvuru
konusunun mahkemelerinin görev alanı içerisinde kalmadığının anlaşıldığı
gerekçesiyle; Mahkemelerinin görevsizliğine karar vermiş; yapılan itiraz
İstanbul 28. Asliye Ceza Mahkemesinin 10.10.2013 gün ve Değ.İş.No:2013/212
sayılı kararıyla, kesin olarak reddedilmiş ve anılan Mahkeme kararı
kesinleşmiştir.
İNCELEME VE GEREKÇE: Uyuşmazlık Mahkemesi Hukuk
Bölümü’nün, Serdar ÖZGÜLDÜR’ün Başkanlığında, Üyeler: Eyüp Sabri BAYDAR, Ali
ÇOLAK, Nurdane TOPUZ, Ertuğrul
ARSLANOĞLU, Ayhan AKARSU ve Mehmet AKBULUT’un katılımlarıyla yapılan
2.6.2014 günlü toplantısında;
l-İLK İNCELEME:Dosya üzerinde 2247 sayılı Yasa’nın 27.
maddesi uyarınca yapılan incelemeye göre, idari ve adli yargı yerleri
arasında anılan Yasa’nın 14. maddesinde öngörülen biçimde olumsuz görev
uyuşmazlığı doğduğu, adli yargı dosyasının 15. maddede belirtilen yönteme
aykırı olarak, davacının istemi üzerine son görevsizlik kararını veren
mahkemece, idari yargı dosyası da temin edilmeden Uyuşmazlık Mahkemesi’ne
gönderildiği; Mahkememizce dosyanın iade edilmesi üzerine bu defa usulüne
uygun olarak, idari yargı dosyası da temin edilerek Uyuşmazlık Mahkemesi’ne
gönderildiği anlaşılmaktadır. Usule ilişkin herhangi bir noksanlık
görülmediğinden görev uyuşmazlığının esasının incelenmesine oy birliği ile
karar verildi.
II-ESASIN İNCELENMESİ: Raportör-Hakim Taşkın ÇELİK’in,
davanın çözümünde adli yargının görevli olduğu yolundaki raporu ile
dosyadaki belgeler okunduktan; ilgili Başsavcılarca görevlendirilen
Yargıtay Cumhuriyet Savcısı Mehmet BAYHAN ile Danıştay Savcısı Mehmet Ali
GÜMÜŞ’ün davada adli yargının görevli olduğu yolundaki sözlü açıklamaları
da dinlendikten sonra GEREĞİ GÖRÜŞÜLÜP DÜŞÜNÜLDÜ:
Dava,
davacının adına tescilli bulunan 34 AUA plakalı araç için düzenlen noter
fesih sözleşmesi ve noter satış sözleşmesinin iptaline karar verilmesi
istemiyle açılmıştır.
Dava dosyasının
incelenmesinden; 34 AUA 65 plaka sayılı aracın GaziO.paşa 5. Noterliği
tarafından düzenlenen 07.05.2003 tarih, 11638 yevmiye numaralı Satış
Sözleşmesi ile davacıya satışının yapıldığı; davacının, 12.2.2013 tarihli
bir dilekçe ile İstanbul Vergi Dairesi Başkanlığı, Ümraniye Uygulama Grup
Müdürlüğü, Nakil Vasıtaları Vergi Dairesi Müdürlüğüne başvurarak; aracın trafikte
hacizli olduğunu öğrenmesi üzerine aracı geri verdiğinden bahisle, tesis
edilen mükellefiyetin kapatılmasını talep ettiği; anılan Kurum tarafından
davacıya 19.2.2013 tarih ve 48044693/7000 sayılı yazısı ile; bahse konu
dilekçeye istinaden Dairelerinin Motorlu Taşıtlar Vergisi kütüğünde yapılan
tetkikte; 34 AUA 65 plaka sayısında 1986 model, ISUZU marka araç için
07.05.2003 tarihi itibariyle davacı adına Motorlu Taşıtlar Vergisi
mükellefiyeti tesis edildiği ve mükellefiyetin halen devam ettiğinin tespit
edilmiş olduğu; 02/05/2008 tarih, 26864 sayılı Resmi Gazetede yayımlanan 30
seri no’lu Motorlu Taşıtlar Vergisi Genel Tebliğinin 25/5/1997 tarihinden
Sonra Noter Satış Senedi İle Satışı Yapılan Taşıtlara İlişkin İşlemler
başlıklı bendinde; “Noterler tarafından ilgili vergi dairelerine gönderilen
noter satış senedinde yer alan, alıcının iş veya ikametgah adresine
bakılmaksızın taşıtın motorlu taşıtlar vergisi mükellefiyet kaydının
bulunduğu vergi dairesi tarafından noter satış senedinin düzenlendiği tarih
esas alınarak aynı plaka numarasından alıcının motorlu taşıtlar vergisi
mükellefiyeti başlatılacak, satıcının mükellefiyetine son verilecektir."
denildiği; buna göre; 34 AUA 65 plakalı araç için yukarıda belirtilen satış
sözleşmesine istinaden Motorlu Taşıtlar Vergisi mükellefiyeti tesis edilen
ve halen adına kaydı devam eden araç için, söz konusu noter satış
sözleşmesine dair fesih sözleşmesi veya noter satış sözleşmesinin iptali
yönünde herhangi bir mahkeme kararı bulunmadığından Dairelerince yapılacak
herhangi bir düzeltme işlemi bulunmadığı yolunda cevap verildiği; bunun
üzerine davacı tarafından; “…araç için düzenlen noter fesih sözleşmesi ve
noter satış sözleşmesinin iptaline karar verilmesi istemiyle..” dava açıldığı;
dosya kapsamında, araç için yalnızca noter satış sözleşmesinin düzenlendiği,
ayrıca fesih sözleşmesinin bulunmadığı anlaşılmış; davacının bu şekilde
dava açmasının nedeninin ise; anılan Kurum tarafından verilen cevap
yazısındaki, mükellefiyet kaydının kaldırılması için davacının kullanması
gereken seçeneklerin gösterilmesinden kaynaklandığı; dolayısıyla, davacının
talebinin, 34 AUA 65 plaka sayılı aracın davacıya satışına ilişkin GaziO.paşa
5. Noterliği tarafından düzenlenen 07.05.2003 tarih, 11638 yevmiye numaralı
Satış Sözleşmesinin iptal edilmesi isteminden ibaret bulunduğu sonucuna
varılmıştır.
2918
sayılı Karayolları Trafik Kanununun “Araçların satış, devir ve tescili ile
bu işlemlerle ilgili yetki ve sorumluluk” başlıklı 20.maddesinde, “
(Değişik: 18/1/1985 - KHK 245/7 md.; Değiştirilerek kabul: 28/3/1985-3176/7
md.)
Tescil süreleri, satış ve devirler, noterlerin sorumluluğu ile
ilgili esaslar şunlardır:
a) Araç sahipleri,
1. (Değişik: 13/2/2011-6111/55 md.) Tescili zorunlu ve ilk tescili
yapılacak olan araçların satın alma veya gümrükten çekme tarihinden
itibaren üç ay içinde tescili için; bunların hurda durumuna gelmesi hâlinde
ise bir ay içinde tescilin silinmesi için ilgili trafik tescil kuruluşuna
veya Emniyet Genel Müdürlüğünün belirleyeceği kamu kurum veya kuruluşları
ile gerçek veya özel hukuk tüzel kişilerine başvurmak,
2. (Değişik: 2/4/1998 - 4358/3 md.) Tescilin yapılması veya
silinmesi için vergi kimlik numarası ile yönetmelikte belirtilen bilgi ve
belgeleri sağlamak,
Zorundadırlar.
b) Araçların giriş işlemlerini yapan gümrük idareleri bu durumu 15
gün içinde araç sahiplerinin beyan ettikleri tescil kuruluşuna bildirmekle
yükümlüdürler.
c) Tescil belgesi, aracın başkasına satış veya devrine, hurdaya
çıkarılmasına veya araçta, yönetmelikte belirtilen niteliklerin değişmesine
kadar geçerli sayılır.
d ) (Değişik: 24/12/2009-5942/1 md.) Tescil edilmiş araçların her
çeşit satış ve devirleri, satış ve devri yapılacak araçtan dolayı motorlu
taşıtlar vergisi, gecikme faizi, gecikme zammı, vergi cezası ve trafik
idari para cezası borcu bulunmadığının tespit edilmesi ve taşıt üzerinde
satış ve/veya devri kısıtlayıcı herhangi bir tedbir veya kayıt bulunmaması
halinde, araç sahibi adına düzenlenmiş tescil belgesi veya trafik tescil
kayıtları esas alınarak noterler tarafından yapılır. Noterler tarafından
yapılmayan her çeşit satış ve devirler geçersizdir.
Satış ve
devir işlemi, siciline işlenmek üzere üç işgünü içerisinde ilgili trafik
tescil kuruluşu ile vergi dairesine bildirilir. Bu bildirimle birlikte
alıcı adına trafik tescil işlemi gerçekleşmiş sayılır. Satış ve devir
tarihi itibariyle, 197 sayılı Motorlu Taşıtlar Vergisi Kanunu hükümleri
uyarınca eski malikin vergi mükellefiyeti sona erer, yeni malikin vergi
mükellefiyeti başlar.
Yapılan
satış ve devir işlemi üzerine noterler tarafından yeni malik adına bir ay
süreyle geçerli tescile ilişkin geçici belge düzenlenir.
197
sayılı Kanunun 13 üncü maddesinde yer alan sorumluluk hükümleri saklı
kalmak kaydıyla, anılan maddede ve bu bentte yer alan isteme ve
bildirmeleri elektronik ortamda yaptırmaya ve bu konuda yükümlülük
getirmeye, elektronik bildirmelere ilişkin usul ve esasları belirlemeye
Gelir İdaresi Başkanlığı ve Emniyet Genel Müdürlüğü yetkili olup, bu
kurumlar satış, devir ve tescile ilişkin işlemlerin gerçekleştirilmesi için
gerekli elektronik veri akışını sağlarlar. Satış ve devir işlemlerini
yapanlar, bu işlemler sırasında edindikleri bilgileri ifşa ettikleri
takdirde Türk Ceza Kanununun 239 uncu maddesi uyarınca cezalandırılırlar.
Satış ve
devir işlemlerinin bildiriminden itibaren bir aylık süre içerisinde ilgili
trafik tescil kuruluşu veya Emniyet Genel Müdürlüğünün uygun gördüğü kamu
kurum veya kuruluşları tarafından yeni malik adına tescil belgesi düzenlenerek
elden veya posta aracılığıyla teslim edilir. Tescil belgesinin bir ay
içerisinde teslim edilememesi halinde yeni malike sorumluluk yüklenemez.
Bu
bentte düzenlenen satış ve devir işlemleri her türlü harçtan, bu işlemlere
ilişkin düzenlenen kağıtlar damga vergisi ve değerli kağıt bedellerinden
istisnadır. Trafik tescil kuruluşunda yeni malik adına yapılacak tescil
nedeniyle düzenlenmesi gereken değerli kağıtların bedelleri, satış ve devir
esnasında noterler tarafından tahsil edilir ve 1512 sayılı Noterlik Kanununun
119 uncu maddesi uyarınca beyan edilerek ödenir. Bu bentte yer alan
işlemler sebebiyle noterlere herhangi bir pay veya aidat ödenmez.
1512
sayılı Kanunun 112 nci maddesi uyarınca belirlenen ücret uygulanmaksızın
satış ve devre ilişkin her türlü işlem karşılığında toplam 20 Türk Lirası
maktu ücret alınır. Söz konusu ücret, her takvim yılı başından geçerli
olmak üzere önceki yılda uygulanan ücret tutarının o yıl için 213 sayılı
Vergi Usul Kanunu uyarınca tespit ve ilan olunan yeniden değerleme oranında
artırılması suretiyle hesaplanır.
Haciz,
müsadere, zapt, buluntu, trafikten men gibi nedenlerle; icra müdürlükleri,
vergi dairesi müdürlükleri, milli emlak müdürlükleri ile diğer yetkili kamu
kurum ve kuruluşları tarafından satışı yapılan araçların satış tutanağının
bir örneği aracın kayıtlı olduğu trafik tescil kuruluşlarına üç işgünü
içerisinde gönderilir. Aracı satın alanlar gerekli bilgi ve belgeleri
sağlayarak ilgili trafik tescil kuruluşundan bir ay içerisinde adlarına
tescil belgesi almak zorundadırlar. Alıcıların tescil belgesi almak için
süresinde başvurmamaları halinde bu araçları alıcıları adına re’sen kayıt
ve tescil ettirmeye Emniyet Genel Müdürlüğü yetkilidir.
Bu
bendin uygulanmasına ilişkin usul ve esasları belirlemeye İçişleri ve
Maliye Bakanlıkları yetkilidir.
e) (Değişik: 24/12/2009-5942/1 md.) Araç satın alıp, bu maddenin
birinci fıkrasının (a) bendinin (1) numaralı alt bendine uymayanlar ile (d)
bendinin sekizinci paragrafı hükümlerine göre bir ay içerisinde tescil
belgesi almayan alıcılara 130 Türk Lirası, (d) bendi hükümlerine uymayan
noterlere ise her bir işlem için 1.000 Türk Lirası idari para cezası
verilir. Tescil yapılmadan trafiğe çıkarılan araçlar, tescil yapılıncaya
kadar trafikten men edilir.” hükmüne yer verilmiş; bu madde ile motorlu
araç satışlarında noterlerin yetki ve sorumluluklarının neler olduğu
hususunda yasal düzenleme yapılmış; 02/05/2008 tarih, 26864 sayılı Resmi
Gazetede yayımlanan 30 seri no’lu Motorlu Taşıtlar Vergisi Genel Tebliğinde
de uygulamada karşılaşılan sorunların çözümüne yönelik açıklamalara yer
verilmiştir.
2576
sayılı Bölge İdare Mahkemeleri, İdare Mahkemeleri ve Vergi Mahkemelerinin
Kuruluşu ve Görevleri Hakkında Kanun ve 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü
Kanununu uyarınca, idari yargıda açılacak davaların; idare hukuku alanında,
Yönetimin tek yanlı irade açıklaması ile hukuksal sonuç yaratan, başka bir
deyişle, hukuk düzeninde değişiklik yapan işlemler olan idari işlemler
hakkında açılan iptal davaları ile tam yargı davaları ve idari sözleşmelerden
dolayı taraflar arasında çıkan uyuşmazlıklara ilişkin davalar ile sınırlı
olduğu görülmektedir.
Dava
konusu olayda davacı tarafından idarece tesis edilen bir idari işlemin
iptalinin talep edilmediği; Borçlar Kanunu kapsamında yapılan araç satışına
ilişkin sözleşmenin iptalinin istenildiği; motorlu araç satış sözleşmesinde
idari bir tasarrufun söz konusu olmadığı, alım satım sözleşmesinden
kaynaklanan fesih talebinin bulunduğu; 2918 sayılı Yasa ve ilgili Tebliğler
uyarınca, noterler tarafından, Yasayla verilen yetki çerçevesinde özel
hukuk sözleşmesinin resmi usulle yapılmasının, anılan sözleşmeye kamusal
bir nitelik ve idari işlem/idari sözleşme özelliği kazandırmadığı açık olduğundan;
uyuşmazlığın, özel hukuk hükümleri çerçevesinde adli yargı yerinde
çözümlenmesi gerektiği sonucuna varılmıştır.
Açıklanan
nedenlerle, İstanbul 3.Sulh Ceza Mahkemesinin görevsizlik kararının
kaldırılması gerekmiştir.
SONUÇ : Davanın çözümünde ADLİ YARGININ görevli olduğuna,
bu nedenle İstanbul 3.Sulh Ceza Mahkemesi’nin 15.8.2013 gün ve D.İş:2013/3836,
K:2013/3836 sayılı GÖREVSİZLİK KARARININ KALDIRILMASINA, 2.6.2014 gününde
OY BİRLİĞİ İLE KESİN OLARAK karar verildi.
——
• ——
Uyuşmazlık Mahkemesi
Başkanlığından:
4-ESAS NO : 2014/585
KARAR NO : 2014/640
KARAR TR : 02.06.2014
(Hukuk Bölümü)
ÖZET :
İcra müdürlüğü görevlilerinin kusurlarından doğduğu iddia edilen maddi ve
manevi zararın idarece tazmini istemiyle açılan davanın, 2004 sayılı İcra
ve İflas Kanununun 5.maddesi uyarınca ADLİ YARGI YERİNDE çözümlenmesi
gerektiği hk.
K A R A R
Davacı :
K.Ş.
Davalılar
: Adalet Bakanlığını izafeten Düzce 2.İcra Müdürlüğü
O L A Y : Davacı dilekçesinde, ilamlı icra
ve adi kiraya ait alacak için 14.5.2012 tarihli yazılı takip talebi ile iki
dosya temin ederek Düzce İcra Tevzi Müdürlüğüne müracaatla bulunduklarını; kendilerine
E: 2012/2082 ve 2012/2083 sayılı takip dosya numaraları verilerek 2.İcra
Dairesi Müdürlüğüne gönderildiklerini, İcra Müdür Yardımcısı M.Ö.’nün takip
taleplerini kabul ettiğini, kendilerine 15.5.2012 tarihli makbuz
verildiğini; alacaklıların, yaptıkları talep karşısında bu konudaki hak ve
alacaklarını icra müdürlüğünde tanzim edilen 15.05.2102 tarih ve
B.03.1İCD.1..81.01.01./2012/2082 E sayılı temlikname ile kendi adına temlik
ettiklerini, dosyanın tek alacaklı sıfatını aldığını; Düzce 2.İcra Dairesi
Müdür Yardımcısının, ilamlı icra için Örnek 4-5 İcra Emri ve eksik ödenen
kira bedellerinden dolayı meydana gelen alacak için Örnek 13 Adi Kiraya ve
Hasılat Kiralarına ait Takipte Ödeme Emrini borçlular adına tanzim edip
göndermesi gerekirken, yanlış uygulama yaparak alacaklarını birleştirerek
ÖRNEK 4-5 tanzim ettiğini, borçluların adreslerine tebliğe çıkardığını,
tebliğ edildiğini ve kararın kesinleştiğini; bu esnada borçluların, yasal
haklarını kullanarak İcra Hukuk Mahkemesine şikayette bulunduklarını,
2012/202 esas sayılı dosyası ile dava açıldığını; icra takibinin geçici
olarak durdurulduğunu; daha sonra İcra Hukuk Mahkemesinde 02.10.2012
tarihinde yapılan duruşmada, 2012/352 sayılı karar ile icra takibinin iptal
edildiğini, 2. İcra Müdürlüğü'nün takibini sürüncemede bıraktığına dair suç
duyurusu hususunda C.Başsavcılığına müzekkere yazılmasına karar
verildiğini; anılan kararın 30.11.2012 tarihinde kesinleştiğini, yerel mahkemesi
tarafından 10.12.2012 tarihinde tasdik olunduğunu; Düzce 2. İcra Dairesi
Müdür Yardımcısı M.Ö.nün takip talebine ilişkin talebini iyi okuyup
incelemediğini, usulüne uygun İcra Emri ve Ödeme Emrini düzenlemediğini, bu
konuda gerekli dikkat ve özeni göstermediğini, ihmali davranışı ile
alacaklarının sürüncemede bırakılmasını ve iptalini sağladığını; davalı
icra müdürlüğünün, kusurlu eylem ve işlemleri Neticesinde mağduriyetinin
doğmasına sebebiyet vermiş olduğunu; bu kapsamda; takip dosyası ile ilgili
olarak yapmış olduğu masraf ve harcamaların toplamının 461.30 TL. olduğunu,
haklı bir talebe bağlı olarak Düzce 2.İcra Müdürlüğünün yanlış uygulaması
Neticesinde maddi zarara uğradığını; icra takip tarihi olan 05.05.2012 ile
Düzce İcra Hukuk Mahkemesinin icra takip talebinin iptal edilmesine
ilişkin, 30.11.2012 kesinleşme tarihine kadar duyduğu büyük acı ve
üzüntüden, harcadığı, kaybettiği zamandan dolayı 500.00 TL. manevi
tazminata hükmedilmesi gerektiğini ifade ederek; Düzce 2. İcra Müdürlüğü
nezdinde esas 2012/2082 sayılı takip dosyası ile yapılan harcamaların ve
ilam masraflarının, işleyecek yasal faiz ile birlikte maddi tazminata hükmedilmesine;
05.05.2012 ile 30.11.2012 tarihleri arasındaki süreçte duyduğu büyük acı ve
üzüntüden ve harcadığı, kaybettiği zamandan dolayı 500.00 TL manevi
tazminata hükmedilmesine; fazlaya ilişkin ve diğer hak ve alacaklarının
saklı tutulmasına karar verilmesi istemiyle adli yargı yerinde dava
açmıştır.
DÜZCE
2.ASLİYE HUKUK MAHKEMESİ:17.4.2013 gün ve E:2013/204, K:2013/225 sayı ile,
dava dilekçesini özetledikten sonra; Düzce 2.İcra Müdürlüğünün 2012/2082
Esas sayılı dosyasının dosyaları içerisine celp edildiği, incelenmesinde;
alacaklılarının Makbule Sevinç Alaatin Şahin, Kemal Şahin, Hayati Şahin,
Neziha Şentürk, borçlularının Cavidan Akyalçın, Yücel Akyalçın, takibin
ilamlı takiplere özgü takip olduğu, takip miktarının 8504,00 TL olduğu,
borçlulara ödeme emrinin 07/06/2012 tarihinde tebliğ edildiğinin görüldüğü;
Düzce İcra Hukuk Mahkemesinin 2012/202 Esas 2012/352 Karar sayılı dosyası
dosyalarının içerisine alınmış olduğu, incelenmesinde; davacılarının Yücel
Akyalçın Cavidan Akyalçın davalılarının Makbule Sevinç, Alaatin Şahin,
Kemal Şahin, Hayati Şahin, Neziha Şentürk, davanın takibin iptali olduğu;
Mahkemece yapılan yargılama N.icesi 02/10/2012 tarihinde tespite ilişkin
hükümlerin eda hükmü içermediğinden, ilamlı takiplere özgü takip yolu ile
takibe girişilemeyeceği sadece ilamsız takip yapılacağı, alacak hususunda
ortada kesinleşmiş mahkeme kararı olmadığından, alacaklı tarafça ilamlı
icraya dair takip yapıldığından şikayetin kabulü ile Düzce 2. İcra
Müdürlüğünün 2012/2082 Esas sayılı takibin iptaline karar verildiği,
kararın 30/11/2012 tarihinde kesinleştiğinin görüldüğü; davacı Kemal
Şahin'in taraf bulunduğu Düzce Cumhuriyet Başsavcılığının 2012/16960
soruşturma sayılı dosyasının UYAP sistemi üzerinden gönderildiğinin görüldüğü;
Mahkemelerince, tevdi edilen dava dosyasının incelenmesinde; davanın kamu
görevlisinin kusuru nedeniyle idare aleyhine açılan tazminat davası
olduğunun anlaşıldığı; dosya kapsamından; davacının davalı idarenin hizmet
kusuruna dayanarak istemde bulunduğunun anlaşıldığı; bir kamu görevlisinin
görevi sırasında ve görevi nedeniyle verdiği zararların hizmet kusuruna
ilişkin olduğu, idari karar ve eylemlerden doğan zararlar niteliğinde
bulunduğu; idarenin işlemi ya da eylemi nedeni ile doğan zararlardan
dolayı; İdari Yargılama Usulü Yasası’nın 2/1-b maddesi gereğince İdare’ye
karşı, idari yargı yerinde tam yargı davası açılmasının gerektiği; davacının,
dava dilekçesinde, Adalet Bakanlığına izafeten Düzce 2. İcra Müdürlüğünü
hasım göstererek tazminat isteminde bulunduğuna göre, uyuşmazlığın idari
yargı yerinde çözümlenmesinin gerektiği; görev sorunu, açıkça veya hiç
ileri sürülmese de kendiliğinden dikkate alınması gereken hususlardan
olduğu; Mahkemece yargı yolu bakımından resen incelenmesi gerektiğinden
bahisle; davanın yargı yolu nedeniyle reddine; miktar yönünden KESİN olmak
üzere karar vermiştir.
Davacı,
bu kez aynı istemle idari yargı yerinde dava açmıştır.
SAKARYA
1.İDARE MAHKEMESİ: 3.7.2013 gün ve E:2013/661, K.2013/727 sayı ile, 2577
sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu’nun 14. maddesinde, dava dilekçesinin
görev yönünden de ilk incelemeye tabi tutulacağı; 15/1-a maddesinde ise,
adli veya askeri yargının görevli olduğu konularda açılan davaların reddine
karar verileceği kuralına yer verildiği; 2004 sayılı İcra ve İflas
Kanunu'nun 5. maddesinde; "İcra ve İflas Dairesi görevlilerinin kusurlarından
doğan tazminat davaları, ancak idare aleyhine açılabilir. Devletin, zararın
meydana gelmesinde kusuru bulunan görevlilere rücu hakkı saklıdır. Bu
davalara adliye mahkemelerinde bakılır." hükmüne yer verildiği; dava
dosyasının incelenmesinden; davacı tarafından, Düzce 2. İcra Müdürlüğü
görevlilerinin kusurlu eylem ve işlemlerinden dolayı zarara uğradığından
bahisle 461,30-TL maddi ve 500,00-TL manevi olmak üzere toplam 961,30-TL
tazminatın yasal faiziyle birlikte tarafına ödenmesi istemiyle bakılmakta
olan davanın açıldığı anlaşılmakta ise de; 2004 sayılı yasanın 5.
maddesinde, İcra ve İflas Dairesi görevlilerinin kusurlarından doğan
tazminat davalarının adliye mahkemelerinde bakılacağının belirtilmesi karşısında,
bakılan davanın görüm ve çözümünün Adli Yargının görevine girdiği sonuç ve
kanaatine varılmış olduğu gerekçesiyle, davanın 2577 sayılı Kanunun 15/1-a
maddesi uyarınca görev yönünden reddine karar vermiş; yapılan itiraz Sakarya
Bölge İdare Mahkemesince, 5.2.2014 gün ve E:2013/1892, K:2014/111 sayı ile
reddedilerek karar onanmış ve kesinleşmiştir.
İNCELEME VE GEREKÇE: Uyuşmazlık Mahkemesi Hukuk
Bölümü’nün, Serdar ÖZGÜLDÜR’ün Başkanlığında, Üyeler: Eyüp Sabri BAYDAR, Ali
ÇOLAK, Nurdane TOPUZ, Ertuğrul
ARSLANOĞLU, Ayhan AKARSU ve Mehmet AKBULUT’un katılımlarıyla yapılan
2.6.2014 günlü toplantısında;
l-İLK İNCELEME: Dosya üzerinde 2247 sayılı Yasa’nın 27.
maddesi gereğince yapılan incelemeye göre, adli ve idari yargı yerleri
arasında 2247 sayılı Yasa’nın 14. maddesinde öngörülen biçimde olumsuz
görev uyuşmazlığı doğduğu, idari yargı dosyasının 15. maddede belirtilen
yönteme uygun olarak davacının istemi üzerine son görevsizlik kararını
veren mahkemece, ekinde adli yargı dosyası ile birlikte Uyuşmazlık
Mahkemesi’ne gönderildiği ve usule ilişkin herhangi bir noksanlık
bulunmadığı anlaşıldığından görev uyuşmazlığının esasının incelenmesine oy
birliği ile karar verildi.
II-ESASIN İNCELENMESİ: Raportör-Hakim Taşkın ÇELİK’in,
davanın çözümünde adli yargının görevli olduğu yolundaki raporu ile
dosyadaki belgeler okunduktan; ilgili Başsavcılarca görevlendirilen
Yargıtay Cumhuriyet Savcısı Mehmet BAYHAN ile Danıştay Savcısı Mehmet Ali
GÜMÜŞ’ün davada adli yargının görevli olduğu yolundaki sözlü açıklamaları
da dinlendikten sonra GEREĞİ GÖRÜŞÜLÜP DÜŞÜNÜLDÜ:
Dava,
icra müdürlüğü görevlilerinin kusurlarından doğduğu iddia edilen maddi ve
manevi zararın idarece tazmini istemiyle açılmıştır.
2004 sayılı İcra ve İflas Kanunu’nun 1.maddesinde;
her asliye mahkemesinin yargı çevresinde yeteri
kadar icra dairesi bulunacağı; her icra dairesinde Adalet Bakanlığı
tarafından atanacak bir icra müdürü, yeteri kadar icra müdür yardımcısı,
icra katibi ile adli yargı ilk derece mahkemesi adalet komisyonları
tarafından görevlendirilecek mübaşir ve hizmetli bulunacağı; icra müdürü,
icra müdür yardımcısı veya icra katibinin herhangi bir nedenden dolayı yokluğu
halinde görev ve yetkilerinin, adli yargı ilk derece mahkemesi adalet
komisyonu tarafından görevlendirilecek yazı işleri müdürü veya zabıt katibi
tarafından yerine getirileceği; Adalet Bakanlığının, icra dairelerini bir
arada bulundurmaya ve aynı icra mahkemesine bağlamaya yetkili olduğu
hususlarına yer verilmiş; aynı Kanunun 5.
maddesinde ise, “(Değişik: 6/6/1985 - 3222/1 md.) İcra ve İflas Dairesi
görevlilerinin kusurlarından doğan tazminat davaları, ancak idare aleyhine
açılabilir. Devletin, zararın meydana gelmesinde kusuru bulunan görevlilere
rücu hakkı saklıdır. Bu davalara adliye mahkemelerinde bakılır.” hükmü yer
almıştır.
Olayda
davacı tarafından; İcra Dairesi Müdür Yardımcısının, takibe ilişkin talebi
iyi okuyup incelemediği, usulüne uygun İcra Emri ve Ödeme Emri
düzenlemediği, bu konuda gerekli dikkat ve özeni göstermediği, ihmali
davranışı ile alacaklarının sürüncemede bırakılmasına yol açtığı ve
iptalini sağladığı; davalı icra müdürlüğünün, kusurlu eylem ve işlemleri
Neticesinde mağdur olduğu iddia edilerek; uğranılan maddi ve manevi zararın
tazmini istemiyle idare aleyhine dava açıldığı anlaşılmaktadır.
Bu
duruma göre, İcra ve İflas Kanunu’nun uygulanmasına ilişkin olarak kamu
görevlilerinin işlemlerinden doğduğu öne sürülen zararın tazmini istemiyle
açılan davanın anılan Yasa hükmü uyarınca adli yargı yerinde çözümlenmesi
gerekmektedir.
Açıklanan
nedenlerle, Düzce 2.Asliye Hukuk Mahkemesi’nin görevsizlik kararının
kaldırılması gerekmiştir.
SONUÇ : Davanın çözümünde ADLİ YARGININ görevli olduğuna,
bu nedenle Düzce 2.Asliye Hukuk Mahkemesi’nin 17.4.2013 gün ve E:2013/204,
K:2013/225 sayılı GÖREVSİZLİK KARARININ KALDIRILMASINA, 2.6.2014 gününde OY
BİRLİĞİ İLE KESİN OLARAK karar verildi.
——
• ——
Uyuşmazlık Mahkemesi
Başkanlığından:
5-ESAS NO : 2014/588
KARAR NO : 2014/641
KARAR TR : 02.06.2014
(Hukuk Bölümü)
ÖZET :
4925 sayılı Karayolları Taşıma Kanunu uyarınca verilen idari para cezasının
iptali istemiyle açılan davanın, ADLİ YARGI YERİNDE çözümlenmesi gerektiği
hk.
K A R A R
Davacı : N. Isı Mühendislik ve Tic. Ltd. Şti.
Vekili : Av. O.D.
Davalı : Ulaştırma Denizcilik ve Haberleşme Bakanlığı
1.Bölge Müdürlüğü
O L A Y : Ulaştırma Denizcilik ve Haberleşme Bakanlığı
1.Bölge Müdürlüğü’nce yapılan denetim sırasında davacı adına kayıtlı 34……..
plaka sayılı aracın yetki belgesiz yük/eşya taşımacılığı faaliyetinde
bulunduğunun tespit edildiğinden bahisle, davacı adına 4925 sayılı Karayolu
Taşıma Kanunu’nun 26/a. maddesi uyarınca 7.3.2013 gün ve UBK-A 418818
seri-sıra sayılı işlem ile 2.615,00 TL idari para cezası verilmiştir.
Davacı, idari para cezasının iptali istemiyle adli yargı
yerine itirazda bulunmuştur.
İSTANBUL ANADOLU 33. SULH CEZA MAHKEMESİ: 6.5.2013 gün
ve D.İş:2013/154 sayı ile, davacı adına 2918 sayılı Karayolları Trafik
Kanunu’nun Ek 2/3. maddesi uyarınca idari para cezası verildiği ve aracın
trafikten men edildiği belirtilerek, Uyuşmazlık Mahkemesinin benzer
kararları uyarınca idari para cezası yanında aracın trafikten men edilmesi
kararı da verildiğinden bahisle görevli yargı yerinin idari yargı yeri
olduğu gerekçesiyle görevsizlik kararı vermiş, yapılan itiraz İstanbul
Anadolu 28. Asliye Ceza Mahkemesi’nce kesin olarak reddedilmiştir
Bu kez, davacı vekili idari para cezasının 4925 sayılı
Kanun uyarınca verildiğini ve araç hakkında trafikten men kararı
verilmediğini belirterek, idari para cezasının iptali istemiyle idari yargı
yerine dava açmıştır.
İSTANBUL 9. İDARE MAHKEMESİ; 21.8.2013 gün ve
E:2013/1690,K:2013/1400 sayı ile, davacıya 4925 sayılı Kanun uyarınca idari
para cezası verildiği ve bu Kanun’da da idari para cezalarına karşı kanun
yolu düzenlemesi bulunmadığından, Kabahatler Kanunu uyarınca davanın
çözümünün adli yargı yerine ait olduğu gerekçesiyle, davanın görev yönünden
reddine karar vermiş, yapılan itiraz üzerine, İstanbul Bölge İdare
Mahkemesi’nce hükmün onanmasına karar verilmiştir.
İNCELEME VE GEREKÇE:
Uyuşmazlık Mahkemesi Hukuk Bölümü’nün, Serdar
ÖZGÜLDÜR’ün Başkanlığında, Üyeler: Eyüp Sabri BAYDAR, Ali ÇOLAK, Nurdane
TOPUZ, Ertuğrul ARSLANOĞLU, Ayhan AKARSU ve Mehmet AKBULUT’un
katılımlarıyla yapılan 2.6.2014 günlü toplantısında:
l-İLK İNCELEME:Dosya üzerinde 2247 sayılı Yasa’nın
27. maddesi uyarınca yapılan incelemeye göre:
Uyuşmazlık
Mahkemesi Genel Kurulu’nun 11.7.1988 günlü, E:1988/1, K:1988/1 sayılı İlke
Kararında, “2247 sayılı Uyuşmazlık Mahkemesinin Kuruluş ve İşleyişi
Hakkında Kanunun bütünüyle incelenip değerlendirilmesinden, bu Kanunun
uygulanması yönünden 2 nci maddesinin ikinci fıkrasında yer alan, ‘ceza
uyuşmazlıkları’ ibaresinden, savcının ya da şahsi davacının talebi ile
başlayan yargılaması sonunda sanığın mahkumiyetine ya da beraatine hükmedilebilecek
davalarda, askeri ve adli ceza mahkemeleri arasında çıkan görev ve hüküm uyuşmazlıklarının
anlaşılması, bunun dışında kalan tüm görev uyuşmazlıklarının ‘hukuk
uyuşmazlığı’ sayılması gerektiği sonucuna varılmaktadır. Uygulanması idari
organlara bırakılan cezalar, adli nitelikte olmadığından, bunlar hakkında
yapılan itirazlar ya da açılan davalar ‘ceza davası’ olarak
nitelendirilemezler. İdari niteliklerinden dolayı bu davalara ilişkin görev
ve hüküm uyuşmazlıklarının Uyuşmazlık Mahkemesinin Hukuk Bölümünde
incelenip çözümlenmesi gerektiği...” açıkça belirtilmiştir. Bu durum
gözetildiğinde, olay bölümünde yazılı başvuru konusu görev uyuşmazlığının
Hukuk Bölümünde incelenmesi gerektiği kuşkusuzdur.
Adli ve idari yargı yerleri arasında 2247 sayılı
Yasa'nın 14. maddesinde öngörülen biçimde olumsuz görev uyuşmazlığı doğduğu
ve idari yargı dosyasının 15. maddede belirtilen hükmün aksine davacı
vekilinin istemi üzerine son görevsizlik kararını veren mahkemece, adli
yargı dosyası temin edilmeden Uyuşmazlık Mahkemesine gönderildiği görülmüş
ise de, dosya içinde bulunan bilgi ve belgelerden adli yargı yerince
verilen görevsizlik kararının kesinleşmiş olduğu ve sonuçta usule ilişkin
işlemlerde herhangi bir noksanlık bulunmadığı anlaşıldığından görev
uyuşmazlığının esasının incelenmesine oy birliği ile karar verildi.
II-ESASIN İNCELENMESİ: Raportör-Hakim Gülten Fatma
BÜYÜKEREN’in, davanın çözümünde adli yargının görevli olduğu yolundaki
raporu ile dosyadaki belgeler okunduktan; ilgili Başsavcılarca
görevlendirilen Yargıtay Cumhuriyet Savcısı Mehmet BAYHAN ile Danıştay
Savcısı Mehmet Ali GÜMÜŞ’ün adli yargının görevli olduğu yolundaki sözlü
açıklamaları da dinlendikten sonra GEREĞİ GÖRÜŞÜLÜP DÜŞÜNÜLDÜ:
Dava,
4925 sayılı Kanun’un 26. maddesine göre verilen idari para cezasının
kaldırılması istemiyle açılmıştır.
4925
sayılı Karayolu Taşıma Kanunu’nun 5. maddesinde, taşımacılık, acentelik ve
taşıma işleri komisyonculuğu ile nakliyat ambarı ve kargo işletmeciliği
yapılabilmesi için Bakanlıktan yetki belgesi alınmasının zorunlu olduğu,
idari para cezaları başlıklı 26. maddesinde, bu Kanun’un 5 inci maddesine
göre yetki belgesi almadan taşıma işinde faaliyette bulunanlara ikibin Türk
lirası idari para cezası verileceği düzenlenmiş; 30. maddesinde, para cezalarına
karşı tebliğ tarihinden itibaren otuz gün içerisinde yetkili idare
mahkemesine itiraz edilebileceği, itiraz üzerine verilen kararların kesin
olduğu öngörülmüşken, bu madde, önce 23.1.2008 gün ve 5728 sayılı Kanun’un
520. maddesiyle, “Bu Kanunda belirtilen idarî para
cezasını gerektiren fiillerin işlendiği tarihten itibaren bir yıl içinde
aynı nitelikteki fiili üç defa işlediği tespit edilen gerçek ve tüzel
kişilere, işlediği fiillerin cezalarının toplamının on katı idarî para
cezası verilir ve taşıt şoförünün yurt içi ve yurt dışı taşımalarda sürücü
mesleki yeterlilik belgesi ile varsa uluslararası sürücü sertifikası bir
yıl süreyle askıya alınır” şeklinde değiştirilmiş; daha sonra
25.6.2009 gün ve 5917 sayılı Kanun’un 47. maddesi ile yürürlükten kaldırılmıştır.
5917 sayılı Kanun hükümleri 10.7.2009 tarihinde yürürlüğe girmiştir.
4925
sayılı Karayolu Taşıma Kanunu’nda 12.7.2013 gün ve 6495 sayılı Kanun’un 32.
maddesiyle ve son olarak 6.2.2014 gün ve 6518 sayılı Kanun’un 60.
maddesiyle değişiklikler yapılmış, bu haliyle de idari para cezasına karşı
kanun yoluna ilişkin bir düzenlemeye yer verilmemiştir.
Öte
yandan; 30.3.2005 gün ve 5326 sayılı Kabahatler Kanunu’nun 6.12.2006 gün ve
5560 sayılı Yasa’nın 31. maddesiyle değiştirilen 3. maddesinde," (1)
Bu Kanunun;
a) İdarî yaptırım kararlarına karşı kanun yoluna
ilişkin hükümleri, diğer kanunlarda aksine hüküm bulunmaması halinde,
b) Diğer genel hükümleri, idarî para cezası veya
mülkiyetin kamuya geçirilmesi yaptırımını gerektiren bütün fiiller hakkında,
uygulanır"; Kanunun “Başvuru yolu” başlıklı
27. maddesinin 1. fıkrasında ise "idari para cezası ve mülkiyetin
kamuya geçirilmesine ilişkin idari yaptırım kararına karşı, kararın tebliği
veya tefhimi tarihinden itibaren en geç onbeş gün içinde, sulh ceza
mahkemesine başvurulabilir. Bu süre içinde başvurunun yapılmamış olması
halinde idari yaptırım kararı kesinleşir" düzenlemeleri yer almıştır.
Bu düzenlemelere göre; Kabahatler Kanunu’nun, idarî
yaptırım kararlarına karşı kanun yoluna ilişkin hükümlerinin, diğer
kanunlarda aksine hüküm bulunmaması halinde uygulanacağı; diğer kanunlarda
görevli mahkemenin gösterilmesi durumunda ise uygulanmayacağı
anlaşılmaktadır.
Görev
kuralları kamu düzenine ilişkin olduğundan, görev konusunda taraflar için
bir müktesep hak doğmayacağı; bu nedenle, yeni bir yasayla kabul edilen
görev kurallarının, geçmişe de etkili olacağı, bilinen bir genel hukuk
ilkesidir.
Davanın
açıldığı andaki kurallara göre görevli olan mahkeme, yeni bir yasa ile
görevsiz hale gelmiş ise, (davanın açıldığı anda görevli olan ve fakat yeni
yasaya göre görevsiz hale gelen) mahkemenin görevsizlik kararı vermesi
gerekeceği; ancak, yeni yasadaki görev kuralının, değişikliğin yürürlüğe
girmesinden sonra açılacak davalarda uygulanacağına dair intikal hükümlerinin
varlığı halinde, mahkemece görevsizlik kararı verilemeyeceği açıktır.
Diğer
taraftan, dava görevsiz mahkemede açılmış, bu sırada yapılan bir kanun
değişikliği ile görevsiz mahkeme o dava için görevli hale gelmiş ise,
mahkeme, artık görevsizlik kararı veremeyip (yeni kanuna göre görevli hale
geldiği için) davaya bakmaya devam etmesi gerekir.
İncelenen
uyuşmazlıkta, öngörülen idari para cezasının 5326 sayılı Kanun’un 16.
maddesinde belirtilen idari yaptırım türlerinden biri olduğu, 4925 sayılı
Karayolu Taşıma Kanunu’nda da idari para cezasına itiraz konusunda görevli
mahkemenin gösterilmediği anlaşılmıştır. Bu durumda, Kabahatler Kanunu’nun
5560 sayılı Kanun’la değişik 3. maddesinde belirtildiği üzere, idari
yaptırım kararlarına karşı kanun yoluna ilişkin hükümlerinin, diğer
kanunlarda aksine hüküm bulunmaması halinde uygulanacağı nedeniyle, görevli
mahkemenin belirlenmesinde 5326 sayılı Yasa hükümleri dikkate
alınacağından, idari para cezasına karşı açılan davanın görüm ve çözümünde,
anılan Kanunun 27. maddesinin (1) numaralı bendi uyarınca adli yargı
yerinin görevli olduğu sonucuna varılmıştır.
Açıklanan nedenlerle, İstanbul Anadolu 33. Sulh Ceza
Mahkemesi’nce verilen görevsizlik kararının kaldırılması gerekmiştir.
SONUÇ : Davanın çözümünde ADLİ YARGININ görevli olduğuna,
bu nedenle İstanbul Anadolu 33. Sulh Ceza Mahkemesinin 6.5.2013 gün ve
D.İş:2013/154 sayılı GÖREVSİZLİK KARARININ KALDIRILMASINA, 2.6.2014 gününde OYBİRLİĞİ İLE KESİN OLARAK karar
verildi.
——
• ——
Uyuşmazlık Mahkemesi
Başkanlığından:
6-ESAS NO : 2014/591
KARAR NO : 2014/643
KARAR TR : 02.06.2014
(Hukuk Bölümü)
ÖZET :
Türk Telekomünikasyon A.Ş.’de çalışırken Kurumun özelleştirilmesi nedeniyle
başka kuruma nakledilen davacının, maaş nakil ilmühaberinin düzeltilmesi ve
alacağının faizi ile birlikte tazmini istemiyle açtığı davanın, ADLİ YARGI
YERİNDE çözümlenmesi gerektiği hk.
K A R A R
Davacı :
İ.Ö.Ç.
Vekili :
Av. A.B.
Davalı :
Türk Telekomünikasyon AŞ.
Vekili :
Av. M.K. (Adli Yargıda)
Av. D.G. (İdari Yargıda)
O L A Y : Davacı vekili dava dilekçesinde özetle;
davalı Türk Telekomünikasyon AŞ.’de çalışmakta iken özelleştirilmesi
nedeniyle 406 sayılı Kanun’un ek 29. maddesi gereğince önce İş Yasası
kapsamında iş akdi imzalandığını, sonrasında ise hizmet sözleşmesinin sona
erdirilerek 4046 sayılı Kanunun 22. maddesi gereği ve ek 29. madde gereği
memur olarak atamasının yapıldığını, davacıya 375 sayılı KHK’ya 5473 sayılı
Yasa ile getirilen Ek 3. madde gereğince ödenen ek ödeme artışlarından
yararlandırılmadığını, davacının Türk Telekom’dan ayrıldığı tarihe kadar
alması gereken tutarın ödenmesi gerektiğini, davacının bu konuda mağdur
olduğunu belirterek; 5473 sayılı Yasadan kaynaklanan ek ödemenin
hesaplanmaması nedeniyle alamadığı parasal haklarına ilişkin olarak fazlaya
ilişkin hakları saklı kalmak kaydıyla şimdilik 1.500,00 TL’nin dava
tarihinden itibaren işleyecek yasal faizi ile birlikte tahsiline karar
verilmesi istemiyle adli yargı yerinde dava açmıştır.
ANKARA
14. İŞ MAHKEMESİ: 30.07.2013 gün ve E:2012/1443 K:2013/512 sayılı kararında
özetle; HGK’nun 26.12.2012 gün ve 2012/1388 karar sayılı ilamı ile Danıştay
İdari Dava Daireleri Kurulu’nun 07.04.2011 gün ve 2011/205 karar sayılı
ilamları ile davaya konu uyuşmazlığın çözüm yerinin İdari Yargı Mercileri
olduğu gerekçesiyle yargı yolunun caiz olmaması nedeniyle davanın usulden
reddine karar vermiştir.
Bu
karara karşı yapılan temyiz başvurusu üzerine; Yargıtay 22. Hukuk Dairesi
07.10.2013 gün ve E:2013/31159 K:2013/20903 sayılı ilamı ile, “…Temyiz
olunan kararın hüküm kısmındaki ‘19- Yargı yolunun caiz olmaması sebebiyle
davanın usulden REDDİNE,’ifadesinden sonra gelen ve yargılama giderlerinin
yer aldığı 2., 3., 2. ve 5. fıkraların hükümden çıkarılmasına,yerine; ‘ 2)-
6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanununun 331/2 maddesi gereği yargılama
giderlerinin görevli mahkemece değerlendirilmesine, davaya görevli
mahkemede devam edilmemesi durumunda, mahkemece talep üzerine dosya
üzerinden durumun tesbiti ile yargılama giderlerinin hüküm altına alınmasına’
sözcüklerinin yazılması, hükmün bu şekilde düzeltilerek onanmasına karar
verilmiştir.
Davacı
vekili aynı istemle bu kez idari yargı yerinde dava açmıştır.
ANKARA
12. İDARE MAHKEMESİ: 19.09.2013 gün ve E:2013/1233 K:2013/1562 sayılı
kararında özetle; davacının Türk Telekom Balıkesir İl Müdürlüğünde çalışmakta
iken, Türk Telekom’un özelleştirilmesiyle 406 sayılı yasanın ek 29. maddesi
gereğince kendisiyle önce iş akdi imzalanan daha sonra hizmet sözleşmesi
sona erdirilerek 4046 sayılı yasanın 22. maddesi ve 406 sayılı yasanın ek
29. maddesi gereğince Erdek Kaymakamlığı İlçe Tarım Müdürlüğüne atanan
davacının, Türk Telekom’da 2. Tip sözleşmeyle çalıştığı döneme ait 5473
sayılı yasadan kaynaklanan ek ödemenin hesaplanmaması nedeniyle alamadığı
1.500,00 TL yasal hakkının yasal faiziyle birlikte ödenmesi istemiyle
açtığı bu davanın 2577 sayılı Kanunun 33/3. maddesi hükmü uyarında,
davacının görev yaptığı yerde bulunan Balıkesir İdare Mahkemesi’nce görülüp
çözümlenmesi gerektiği şeklindeki gerekçe ile, 277 sayılı Kanunun 15.
maddesinin (1/a) bendi uyarınca davanın yetki yönünden reddine, dava
dosyasının yetkili Balıkesir İdare Mahkemesine gönderilmesine karar
verilmiştir.
BALIKESİR
İDARE MAHKEMESİ:07.01.2014 gün ve E:2013/1622 K:2014/20 sayılı kararında
özetle; 406 sayılı Kanun ve özel hukuk hükümlerine tabi bir anonim şirket
olan hisse devir sözleşmeleri tamamlanarak özelleştirilen ve Hazine
hissesinin %50’nin altına düşmesiyle kamu iktisadi kuruluşu olmaktan
çıkaran kamu iştirakçisi haline gelmesi nedeniyle kamu kurum ve
kuruluşlarına uygulanan mevzuata tabi bulunmayan Türk Telekomünikasyon A.Ş.
tarafından, davacı hakkında tesis edilen işlemlerden kaynaklı parasal
haklarının tazmini istemiyle açılan davanın görüm ve çözümü adli yargının
görev alanına girdiğini, davanın 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü
Kanununun 15/1-a maddesi hükmü uyarınca görev yönünden reddine karar vermiş
ve verilen görevsizlik kararı kesinleşmiştir.
Davacı
vekilinin talebi üzerine dosya mahkememize gönderilmiştir.
İNCELEME VE GEREKÇE :
Uyuşmazlık Mahkemesi Hukuk Bölümü’nün, Serdar
ÖZGÜLDÜR’ün Başkanlığında, Üyeler: Eyüp Sabri BAYDAR, Ali ÇOLAK, Nurdane
TOPUZ, Ertuğrul ARSLANOĞLU, Ayhan Akarsu ve Mehmet AKBULUT’un katılımlarıyla
yapılan 02.06.2014 günlü toplantısında:
l-İLK
İNCELEME:Dosya üzerinde 2247 sayılı Yasa’nın 27. maddesi gereğince yapılan
incelemeye göre; adli ve idari yargı yerleri arasında 2247 sayılı Yasa’nın
14. maddesinde öngörülen biçimde, olumsuz görev uyuşmazlığı doğduğu, idari
yargı dosyasının 15. maddede belirtilen yönteme uygun olarak davacı
vekilinin istemi üzerine son görevsizlik kararını veren mahkemece, ekinde
adli yargı dosyası ile birlikte Uyuşmazlık Mahkemesi’ne gönderildiği ve
usule ilişkin herhangi bir noksanlık bulunmadığı anlaşıldığından görev
uyuşmazlığının esasının incelenmesine oy birliği ile karar verildi.
II-ESASIN İNCELENMESİ: Raportör-Hakim Filiz BUDAK’ın,
davanın çözümünde adli yargının görevli olduğu yolundaki raporu ile
dosyadaki belgeler okunduktan; ilgili Başsavcılarca görevlendirilen
Yargıtay Cumhuriyet Savcısı Mehmet BAYHAN ile Danıştay Savcısı Mehmet Ali
GÜMÜŞ’ün davada adli yargının görevli olduğu yolundaki sözlü açıklamaları
da dinlendikten sonra GEREĞİ GÖRÜŞÜLÜP DÜŞÜNÜLDÜ:
Dava, davalı kurumda görev yapmakta iken, 406 sayılı
Yasa'nın Ek-29. maddesi ile 4046 sayılı Yasa'nın 22.maddesine göre adı Devlet
Personel Başkanlığına bildirilen, sonrasında başka bir kamu kurumu emrine
atanan davacı tarafından, maaş nakil ilmühaberinin yanlış düzenlenmesi
nedeniyle oluşan zararın tazmini istemiyle açılmıştır.
1953 tarih ve 6145
sayılı Yasa ile, Türkiye Cumhuriyeti Posta, Telgraf ve Telefon İşletmesi
kurulmuş; 1924 tarih ve 406 sayılı Telgraf ve Telefon Kanunu’nun 10.6.1994
tarih ve 4000 sayılı Yasa’yla değiştirilen 1. maddesi ile, posta ve telgraf
tesis ve işletmesine ilişkin hizmetler, Posta İşletmesi Genel Müdürlüğü’nce
(P.İ), telekomünikasyon hizmetleri ise, “Türk Telekomünikasyon Anonim
Şirketi (Şirket)” tarafından yürütülecek şekilde yeniden yapılandırılmıştır.
27.1.2000 tarih ve 4502 sayılı Yasa’nın 1. maddesi
ile, 406 sayılı Yasa’nın 1. maddesine eklenen dokuzuncu fıkrada, “Türk
Telekom, bu Kanun ve özel hukuk hükümlerine tabi bir anonim şirkettir. Kamu
İktisadi Teşebbüslerinin kuruluş, teşkilât ve faaliyetleri ile ilgili
mevzuat Türk Telekom’a uygulanmaz. Sadece, Türkiye Büyük Millet Meclisi
denetimine ilişkin 2.4.1987 tarihli ve 3346 sayılı Kanunun 9 uncu maddesi
hükümleri uygulanır” denilmiş; anılan fıkra hükmü, 12.5.2001 tarih ve 4673
sayılı Yasa’nın 1. maddesi ile değiştirilmiş ve “Türk Telekom, bu Kanun ve
özel hukuk hükümlerine tabi bir anonim şirkettir. Bu Kanun hükümleri saklı
kalmak üzere, kamu iktisadi teşebbüsleri de dahil, sermayesinin yarısından
fazlası kamuya ait olan kamu kurum, kuruluş ve ortaklıklarına uygulanan
mevzuat Türk Telekom’a uygulanmaz. Sermayesinin yarısından fazlası kamuda
kaldığı sürece,Türkiye Büyük Millet Meclisi denetimine ilişkin 2.4.1987
tarihli ve 3346 sayılı Kanunun 9 uncu maddesi hükümleri uygulanır.
16.7.1965 tarihli ve 697 sayılı Kanun ile milli güvenlik ve kamu düzeniyle
sıkıyönetim ve seferberlik hallerinde telekomünikasyon hizmetlerinin
yürütülmesine ilişkin özel kanunların hükümleri saklıdır”; Ek 29.
maddesinin 3.7.2005 gün ve 5398 sayılı Kanun’un 14. maddesi ile değişik
birinci fıkrasında, “Türk Telekom hisselerinin devri sonucu kamu payının
yüzde ellinin altına düşmesi durumunda; Türk Telekomda ek 22 nci maddenin
(a) bendinin bu Kanunla yürürlükten kaldırılan hükümleri uyarınca
belirlenen aslî ve sürekli görevlerde çalışmakta olanlar ile 22.1.1990
tarihli ve 399 sayılı Kanun Hükmünde Kararnameye tâbi olarak kadrolu veya
sözleşmeli personel statüsünde çalışanlar ve kapsam dışı personel, kamu
görevlerinden yüzseksen gün aylıksız izinli sayılır…” denilmiştir.
Öte
yandan; 406 sayılı Yasa’nın 4502 sayılı Yasa ile değişik 2. maddesinin (c)
bendinin birinci alt bendinin birinci cümlesinde, “Türk Telekom;
telekomünikasyon şebekeleri üzerinden sunulan ulusal ve uluslararası ses
iletimini ihtiva eden telefon hizmetlerini, 31.12.2003 tarihine kadar bu
Kanun ve görev sözleşmesi çerçevesinde tekel olarak yürütür” denildikten sonra,
anılan (c) bendinin birinci alt bendine 12.5.2001 tarih ve 4673 sayılı Yasa
ile eklenen üçüncü cümlede, “Ancak, Türk Telekom’daki kamu payı %50’nin
altına düştüğünde, Türk Telekom’un tüm tekel hakları 31.12.2003 tarihinden
önce de olsa ortadan kalkmış olur” denilmiş; 4502 sayılı Yasa’nın Geçici 3.
maddesi ile de Türk Telekomünikasyon A.Ş., 233 sayılı KHK’nin ekindeki
“B-Kamu İktisadi Kuruluşları (KİK)” bölümünde yer alan kuruluşlar
listesinden çıkarılmıştır.
Bu
düzenlemeler birlikte değerlendirildiğinde, telekomünikasyon şebekeleri
üzerinden sunulan ulusal ve uluslararası ses iletimini ihtiva eden telefon
hizmetlerini 31.12.2003 tarihine kadar “tekel” olarak yürütmekle görevli
kılınan ve çoğunluk hisseleri kamuya ait bulunan Türk Telekom’un, tekel
kapsamında kamu hizmeti yürüten, ancak kuruluş yasasındaki son düzenlemeler
ile kendine özgü statüye sahip olan ve sermayesindeki kamu payı %50’nin
altına düşünceye kadar kamu kuruluşu niteliğini taşıyan bir kuruluş olduğu
tartışmasızdır.
Özelleştirme
kapsamında bulunan Türk Telekomünikasyon A.Ş.’deki tamamı Hazineye ait
bulunan hisselerden % 55’i, Bakanlar Kurulu’nun 25.7.2005 tarih ve
2005/9146 sayılı “Türk Telekomünikasyon Anonim Şirketi (Türk Telekom)’nin %
55 Oranındaki Hissesinin Blok Olarak Satışına İlişkin Nihai Devir
İşlemlerine Dair Kararın Yürürlüğe Konulması Hakkında Karar”ı uyarınca,
14.11.2005 tarihli Hisse Satış Sözleşmesi ile (6.550.000.000 USD. bedelle)
O. Telekomünikasyon A.Ş.’ne satılmıştır.
Bu
sürece paralel olarak Türk Telekom personelinin durumu incelendiğinde:
Türk
Telekom A.Ş., 4502 sayılı Yasa’nın 29.1.2000 tarih ve 23948 sayılı Resmi
Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe girdiği dikkate alındığında, 29.1.2000
tarihi itibariyle 233 sayılı KHK kapsamı
dışında kalmış ve anılan KHK eki cetvellerden çıkarılmış olması nedeniyle,
Uyuşmazlık Mahkemesi Genel Kurulu’nun
22.1.1996 gün ve E:1995/1, K:1996/1 sayılı ve özelleştirme
kapsamında bulunan kamu iktisadi teşebbüslerinde
sözleşmeli veya kapsam dışı statüde çalışan personelin kurumları ile olan
ilişkilerinden doğan anlaşmazlıkların çözüm yerinin idari yargı olduğu yolundaki
İlke Kararı kapsamı dışında değerlendirilmesi gerekmektedir.
Anılan
4502 sayılı Yasa’nın 13. maddesi ile 406 sayılı Yasa’ya eklenen Ek 22.
maddenin (a) bendinde, “a) Personelin statüsü: Telekomünikasyon
hizmetlerinin gerektirdiği asli ve sürekli görevler telekomünikasyon
alanında sekiz yıl tecrübeye sahip ve en az dört yıllık yüksek öğrenim
görmüş bir genel müdür ile kadro, unvan, derece ve sayıları Yönetim
Kurulunun önerisi ve Bakanlığın teklifi üzerine bu Kanunun yürürlüğe
girdiği tarihten itibaren yüzseksen gün içerisinde Bakanlar Kurulu Kararı
ile belirlenen kadrolarda istihdam edilen personel eliyle yürütülür. Bu
personel hakkında bu Kanunda öngörülen hükümler saklı kalmak üzere 399
sayılı Kanun Hükmünde Kararname hükümleri uygulanır. Bunların dışında kalan
personel iş mevzuatı uyarınca istihdam edilir. İş mevzuatına göre istihdam
edilenlere ilişkin kayıt ve şartlar Yönetim Kurulu tarafından tayin olunur”
hükmüne yer verilmiş; bu bent hükmü, 4673 ve 5189 sayılı Yasalarla yapılan
değişiklikler sonucunda; “a) Personelin statüsü: (Ek ibare:
12.5.2001-4673/6. md.) Türk Telekom’daki kamu payı %50’nin altına düşünceye
kadar, Türk Telekom Yönetim Kurulu üyeliklerine atanacaklarda Devlet memurluğuna
atanabilme genel şartlarına sahip olma ve en az dört yıllık yüksek öğrenim
görme şartları aranır. (Mülga ikinci ve üçüncü cümle: 16.6.2004-5189/12
md.) Bunların dışında kalan personel iş mevzuatı uyarınca istihdam edilir.
İş mevzuatına göre istihdam edilenlere ilişkin kayıt ve şartlar Yönetim
Kurulu tarafından tayin olunur” hükmünü almış; aynı maddenin (b) bendinin
ikinci paragrafında da iş mevzuatına tabi olan Türk Telekom çalışanlarının
aylık ücretlerinin kendilerini atamaya yetkili olan Yönetim Kurulu
tarafından tespit olunacağı kurala bağlanmıştır.
406
sayılı Yasa’nın anılan Ek 22.maddesi uyarınca,Türk Telekom A.Ş. Genel
Müdürlüğü’ne ait asli ve sürekli kadrolar belirlenerek 4.4.2000 tarih ve
24010 (Mükerrer) sayılı R.G. de yayımlanan 31.3.2000 tarih ve 2000/331
sayılı Bakanlar Kurulu Kararı ekinde yer alan listede: merkez teşkilatı
için 100 ve taşra teşkilatı için 100 (6 Bölge Müdürü, 12 Bölge Müdür
Yardımcısı ve 82 İl Telekom Müdürü) kadro ihdas edilmiş; öte yandan, aynı
Yasa maddesinin verdiği yetkiye dayanılarak hazırlanan “Türk
Telekomünikasyon A.Ş. Kapsam Dışı Personel Yönetmeliği” adı altındaki düzenleme,
Yönetim Kurulunun 31.8.2000 tarih ve 407 sayılı kararıyla kabul edilmek
suretiyle yürürlüğe konulmuştur.
Kanunla,
Kurumda görev yapan personelden asli ve sürekli görev yapacak olanları
kadro unvanı itibariyle belirlemek konusunda Bakanlar Kurulu'na yetki
verildiği açıktır. Bu yetki 4502 sayılı Kanun’un yürürlüğe girdiği
29.1.2000 tarihi ile 5189 sayılı Kanun’un yürürlüğe girdiği 2.7.2004
tarihleri arasında geçerli olmuştur.
Anayasa’nın
128. maddesinde, “Devletin, kamu iktisadî teşebbüsleri ve diğer kamu
tüzelkişilerinin genel idare esaslarına göre yürütmekle yükümlü oldukları
kamu hizmetlerinin gerektirdiği aslî ve sürekli görevler, memurlar ve diğer
kamu görevlileri eliyle görülür” denilmiştir.
406
sayılı Yasa’nın Ek 29. maddesinin 3.7.2005 tarih ve 5398 sayılı Kanun’la
değişik birinci fıkrasında, “Türk Telekom hisselerinin devri sonucu kamu
payının yüzde ellinin altına düşmesi durumunda; Türk Telekom’da ek 22 nci
maddenin (a) bendinin bu Kanunla yürürlükten kaldırılan hükümleri uyarınca
belirlenen asli ve sürekli görevlerde çalışmakta olanlar ile 22.1.1990
tarihli ve 399 sayılı Kanun Hükmünde Kararnameye tabi olarak kadrolu veya
sözleşmeli personel statüsünde çalışanlar ve kapsam dışı personel, kamu
görevlerinden yüzseksen gün aylıksız izinli sayılır.Bu personel belirtilen
süre içinde Türk Telekom’da çalışmaya devam eder ve hisse devir tarihinden
nakli için Devlet Personel Başkanlığına bildirildikleri tarihe kadarki
aylık ücret, harcırah, sağlık giderleri, cenaze giderleri ve ölüm yardımı
ile diğer mali ve özlük hakları Türk Telekom tarafından karşılanır…”
denilerek, yasa koyucu tarafından Türk Telekom’da 22.1.1990 tarihli ve 399
sayılı Kanun Hükmünde Kararnameye tabi olarak sözleşmeli personel
statüsünde çalışanlar ile kapsam dışı personel, kamu personeli sayılmıştır.
Olayda,
davalının hisse devir (14.11.2005) tarihinde memur olarak görev yapmakta
iken, 406 sayılı Yasa'nın Ek-29. maddesi ile 4046 sayılı Yasa'nın 22.
maddesine göre diğer kamu kurum ve kuruluşlarına naklinin yapılması için
adı Devlet Personel Başkanlığına bildirilmesi nedeniyle yeni görevine
başlayan davacı tarafından, maaş nakil ilmühaberinin yanlış düzenlenmesi
nedeniyle uğranıldığı iddia olunan zararın tazmini istemiyle dava
açılmıştır.
2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu’nun “İdari
Dava Türleri ve İdari Yargı Yetkisinin Sınırı” başlıklı 2. maddesinin
değişik 1 numaralı bendinde:
“a) (Değişik: 8.6.2000-4577/5 md.) İdari işlemler
hakkında yetki, şekil, sebep, konu ve maksat yönlerinden biri ile hukuka
aykırı olduklarından dolayı iptalleri için menfaatleri ihlal edilenler
tarafından açılan iptal davaları,
b) İdari
eylem ve işlemlerden dolayı kişisel hakları doğrudan muhtel olanlar
tarafından açılan tam yargı davaları,
c)
(Değişik: 18.12.1999-4492/6 md.) Tahkim yolu öngörülen imtiyaz şartlaşma ve
sözleşmelerinden doğan uyuşmazlıklar hariç, kamu hizmetlerinden birinin
yürütülmesi için yapılan her türlü idari sözleşmelerden dolayı taraflar
arasında çıkan uyuşmazlıklara ilişkin davalar” idari dava türleri olarak
sayılmış olup; kural olarak, idari yargıda ancak Devlete ve kamu tüzel
kişilerine karşı açılan davalara bakılabilir.
Buna
göre, iptali istenilen işlemin tesis edildiği ve davanın açıldığı tarihte
davalı mevkiinde kamu kuruluşu niteliği taşımayan Türk Telekomünikasyon
A.Ş.'nin olması karşısında, idari yargı yetkisi kapsamında açılmış bir
idari dava bulunduğundan söz etmek olanaksız olduğundan, uyuşmazlığın, özel
hukuk hükümlerine göre görüm ve çözümünde adli yargı yerinin görevli olduğu
sonucuna varılmıştır.
Açıklanan
nedenlerle, davanın görüm ve çözümünde adli yargı görevli olduğundan Ankara
14. İş Mahkemesinin 30.07.2013 gün ve E:2012/1443 K:2013/512 sayılı
görevsizlik kararının kaldırılması gerekmiştir.
SONUÇ :
Davanın çözümünde ADLİ YARGININ görevli olduğuna, bu nedenle, Ankara 14. İş
Mahkemesinin 30.07.2013 gün ve E:2012/1443 K:2013/512 sayılı GÖREVSİZLİK
KARARININ KALDIRILMASINA, 02.06.2014 gününde OY BİRLİĞİ İLE KESİN OLARAK
karar verildi.
——
• ——
Uyuşmazlık Mahkemesi
Başkanlığından:
7-ESAS NO : 2014/594
KARAR NO : 2014/646
KARAR TR : 02.06.2014
(Hukuk Bölümü)
ÖZET :
Türk Telekomünikasyon A.Ş.’de çalışırken Kurumun özelleştirilmesi nedeniyle
başka kuruma nakledilen davacının, maaş nakil ilmühaberinin düzeltilmesi ve
alacağının faizi ile birlikte tazmini istemiyle açtığı davanın, ADLİ YARGI
YERİNDE çözümlenmesi gerektiği hk.
K A R A R
Davacı :
H.E.
Vekili :
Av. B.Y.
Davalı :
Türk Telekomünikasyon A.Ş.
Vekili :
Av. M.E.
O L A Y :
Davacı vekili dava dilekçesinde özetle; davacının, davalı Türk
Telekomünikasyon AŞ.de kapsam dışı statüde şef mühendis olarak çalışmakta
iken,davalı Türk Telekomünikasyon AŞ.nin 14.11.2005 tarihinde özelleştirilmesi
sonucu kamuya nakil hakkını saklı tutmak kaydı ile 2.tip iş sözleşmesi
imzaladığını, sonrasında 406 sayılı yasanın ek 29.maddesi uyarınca
24.11.2010 tarihinde Sağlık Bakanlığı’na nakil olduğu, sonrasında maaş
artışı ve ek ödemelerin lehine uygulanmadığının tespit edildiğini belirterek,
01.01.2006 tarihi ile davalıda çalışmanın son bulduğu 24.11.2010 tarihine
kadar verilmesi lazım gelen ancak verilmeyen 11.910,00 TL ek ödeme
alacağının dava tarihinden itibaren banka mevduatına uygulanacak en yüksek
faizi ile birlikte davalıdan tahsiline karar verilmesi istemiyle adli yargı
yerinde dava açmıştır.
Ankara
6. İş Mahkemesi: 27.06.2013 gün, E:2012/342, K:2013/788 sayı ile özetle;
davanın idari yargı yerinde görülmesi gerektiğinden bahisle, görev yönünden
reddine karar vermiş ve karar kesinleşmiştir.
Davacı
vekili aynı istemle bu kez idari yargı yerinde dava açmıştır.
Ankara
18. İdare Mahkemesi: 14.11.2013 gün, E:2013/1108,K:2013/282 sayı ile
özetle; davanın adli yargı yerinde görülmesi gerektiğinden bahisle, görev
yönünden reddine karar vermiş ve karar kesinleşmiştir.
İNCELEME VE GEREKÇE :
Uyuşmazlık Mahkemesi Hukuk Bölümü’nün, Serdar
ÖZGÜLDÜR’ün Başkanlığında, Üyeler: Eyüp Sabri BAYDAR, Ali ÇOLAK, Nurdane
TOPUZ, Ertuğrul ARSLANOĞLU, Ayhan AKARSU ve Mehmet AKBULUT’un
katılımlarıyla yapılan 2.6.2014 günlü toplantısında:
l-İLK İNCELEME: Dosya üzerinde 2247 sayılı Yasa’nın
27.maddesi uyarınca yapılan incelemeye göre; adli ve idari yargı yerleri
arasında 2247 sayılı yasa’nın 14.maddesinde öngörülen biçimde olumsuz görev
uyuşmazlığı doğduğu, davacı vekilinin istemi üzerine,idari yargı
dosyasının, son görevsizlik kararını veren mahkemece, adli yargı dosyası da
temin edilmek suretiyle Uyuşmazlık Mahkemesi’ne gönderildiği ve usule
ilişkin herhangi bir noksanlık bulunmadığı anlaşıldığından görev uyuşmazlığının
esasının incelenmesine oy birliği ile karar verildi.
II-ESASIN İNCELENMESİ: Raportör-Hakim Selim Şamil
KAYNAK’ın, davanın çözümünde adli yargının görevli olduğu yolundaki raporu
ile dosyadaki belgeler okunduktan; ilgili Başsavcılarca görevlendirilen
Yargıtay Cumhuriyet Savcısı Mehmet BAYHAN ile Danıştay Savcısı Mehmet Ali
GÜMÜŞ’ün davada adli yargının görevli olduğu yolundaki sözlü açıklamaları
da dinlendikten sonra GEREĞİ GÖRÜŞÜLÜP DÜŞÜNÜLDÜ:
Dava, davalı kurumda görev yapmakta iken,406 sayılı Yasa'nın
Ek-29. maddesi ile 4046 sayılı Yasa'nın 22.maddesine göre adı Devlet
Personel Başkanlığına bildirilen, sonrasında başka bir kamu kurumu emrine
atanan davacı tarafından, maaş nakil ilmühaberinin yanlış düzenlendiği
iddiasıyla yeniden düzenlenmesi ve bundan kaynaklı olduğu iddia olunan
zararın tazmini istemiyle açılmıştır.
1953 tarih ve 6145
sayılı Yasa ile, Türkiye Cumhuriyeti Posta, Telgraf ve Telefon İşletmesi
kurulmuş; 1924 tarih ve 406 sayılı Telgraf ve Telefon Kanunu’nun 10.6.1994
tarih ve 4000 sayılı Yasa’yla değiştirilen 1. maddesi ile, posta ve telgraf
tesis ve işletmesine ilişkin hizmetler, Posta İşletmesi Genel Müdürlüğü’nce
(P.İ), telekomünikasyon hizmetleri ise, “Türk Telekomünikasyon Anonim
Şirketi (Şirket)” tarafından yürütülecek şekilde yeniden yapılandırılmıştır.
27.1.2000 tarih ve 4502 sayılı Yasa’nın 1. maddesi
ile, 406 sayılı Yasa’nın 1. maddesine eklenen dokuzuncu fıkrada, “Türk
Telekom, bu Kanun ve özel hukuk hükümlerine tabi bir anonim şirkettir. Kamu
İktisadi Teşebbüslerinin kuruluş, teşkilât ve faaliyetleri ile ilgili
mevzuat Türk Telekom’a uygulanmaz. Sadece, Türkiye Büyük Millet Meclisi
denetimine ilişkin 2.4.1987 tarihli ve 3346 sayılı Kanunun 9 uncu maddesi
hükümleri uygulanır” denilmiş; anılan fıkra hükmü, 12.5.2001 tarih ve 4673
sayılı Yasa’nın 1. maddesi ile değiştirilmiş ve “Türk Telekom, bu Kanun ve
özel hukuk hükümlerine tabi bir anonim şirkettir. Bu Kanun hükümleri saklı
kalmak üzere, kamu iktisadi teşebbüsleri de dahil, sermayesinin yarısından
fazlası kamuya ait olan kamu kurum, kuruluş ve ortaklıklarına uygulanan
mevzuat Türk Telekom’a uygulanmaz. Sermayesinin yarısından fazlası kamuda
kaldığı sürece, Türkiye Büyük Millet Meclisi denetimine ilişkin 2.4.1987
tarihli ve 3346 sayılı Kanunun 9 uncu maddesi hükümleri uygulanır.16.7.1965
tarihli ve 697 sayılı Kanun ile milli güvenlik ve kamu düzeniyle
sıkıyönetim ve seferberlik hallerinde telekomünikasyon hizmetlerinin
yürütülmesine ilişkin özel kanunların hükümleri saklıdır”; Ek 29.
maddesinin 3.7.2005 gün ve 5398 sayılı Kanun’un 14. maddesi ile değişik
birinci fıkrasında, “Türk Telekom hisselerinin devri sonucu kamu payının
yüzde ellinin altına düşmesi durumunda; Türk Telekomda ek 22 nci maddenin
(a) bendinin bu Kanunla yürürlükten kaldırılan hükümleri uyarınca
belirlenen aslî ve sürekli görevlerde çalışmakta olanlar ile 22.1.1990
tarihli ve 399 sayılı Kanun Hükmünde Kararnameye tâbi olarak kadrolu veya
sözleşmeli personel statüsünde çalışanlar ve kapsam dışı personel, kamu
görevlerinden yüzseksen gün aylıksız izinli sayılır…” denilmiştir.
Öte
yandan; 406 sayılı Yasa’nın 4502 sayılı Yasa ile değişik 2. maddesinin (c)
bendinin birinci alt bendinin birinci cümlesinde, “Türk Telekom;
telekomünikasyon şebekeleri üzerinden sunulan ulusal ve uluslararası ses
iletimini ihtiva eden telefon hizmetlerini, 31.12.2003 tarihine kadar bu
Kanun ve görev sözleşmesi çerçevesinde tekel olarak yürütür” denildikten
sonra, anılan (c) bendinin birinci alt bendine 12.5.2001 tarih ve 4673
sayılı Yasa ile eklenen üçüncü cümlede, “Ancak, Türk Telekom’daki kamu payı
%50’nin altına düştüğünde, Türk Telekom’un tüm tekel hakları 31.12.2003
tarihinden önce de olsa ortadan kalkmış olur” denilmiş; 4502 sayılı
Yasa’nın Geçici 3. maddesi ile de Türk Telekomünikasyon A.Ş., 233 sayılı
KHK’nin ekindeki “B-Kamu İktisadi Kuruluşları (KİK)” bölümünde yer alan kuruluşlar
listesinden çıkarılmıştır.
Bu
düzenlemeler birlikte değerlendirildiğinde, telekomünikasyon şebekeleri
üzerinden sunulan ulusal ve uluslararası ses iletimini ihtiva eden telefon
hizmetlerini 31.12.2003 tarihine kadar “tekel” olarak yürütmekle görevli
kılınan ve çoğunluk hisseleri kamuya ait bulunan Türk Telekom’un, tekel
kapsamında kamu hizmeti yürüten, ancak kuruluş yasasındaki son düzenlemeler
ile kendine özgü statüye sahip olan ve sermayesindeki kamu payı %50’nin
altına düşünceye kadar kamu kuruluşu niteliğini taşıyan bir kuruluş olduğu
tartışmasızdır.
Özelleştirme
kapsamında bulunan Türk Telekomünikasyon A.Ş.’deki tamamı Hazineye ait
bulunan hisselerden % 55’i, Bakanlar Kurulu’nun 25.7.2005 tarih ve 2005/9146
sayılı “Türk Telekomünikasyon Anonim Şirketi (Türk Telekom)’nin % 55
Oranındaki Hissesinin Blok Olarak Satışına İlişkin Nihai Devir İşlemlerine
Dair Kararın Yürürlüğe Konulması Hakkında Karar”ı uyarınca, 14.11.2005
tarihli Hisse Satış Sözleşmesi ile (6.550.000.000 USD. bedelle) O.
Telekomünikasyon A.Ş.’ne satılmıştır.
Bu
sürece paralel olarak Türk Telekom personelinin durumu incelendiğinde:
Türk
Telekom A.Ş., 4502 sayılı Yasa’nın 29.1.2000 tarih ve 23948 sayılı Resmi
Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe girdiği dikkate alındığında, 29.1.2000
tarihi itibariyle 233 sayılı KHK kapsamı
dışında kalmış ve anılan KHK eki cetvellerden çıkarılmış olması nedeniyle,
Uyuşmazlık Mahkemesi Genel Kurulu’nun
22.1.1996 gün ve E:1995/1, K:1996/1 sayılı ve özelleştirme kapsamında
bulunan kamu iktisadi teşebbüslerinde
sözleşmeli veya kapsam dışı statüde çalışan personelin kurumları ile olan
ilişkilerinden doğan anlaşmazlıkların çözüm yerinin idari yargı olduğu yolundaki
İlke Kararı kapsamı dışında değerlendirilmesi gerekmektedir.
Anılan
4502 sayılı Yasa’nın 13. maddesi ile 406 sayılı Yasa’ya eklenen Ek 22.
maddenin (a) bendinde, “a) Personelin statüsü: Telekomünikasyon
hizmetlerinin gerektirdiği asli ve sürekli görevler telekomünikasyon
alanında sekiz yıl tecrübeye sahip ve en az dört yıllık yüksek öğrenim
görmüş bir genel müdür ile kadro, unvan, derece ve sayıları Yönetim
Kurulunun önerisi ve Bakanlığın teklifi üzerine bu Kanunun yürürlüğe
girdiği tarihten itibaren yüzseksen gün içerisinde Bakanlar Kurulu Kararı
ile belirlenen kadrolarda istihdam edilen personel eliyle yürütülür. Bu
personel hakkında bu Kanunda öngörülen hükümler saklı kalmak üzere 399
sayılı Kanun Hükmünde Kararname hükümleri uygulanır. Bunların dışında kalan
personel iş mevzuatı uyarınca istihdam edilir. İş mevzuatına göre istihdam
edilenlere ilişkin kayıt ve şartlar Yönetim Kurulu tarafından tayin olunur”
hükmüne yer verilmiş; bu bent hükmü, 4673 ve 5189 sayılı Yasalarla yapılan
değişiklikler sonucunda; “a) Personelin statüsü: (Ek ibare:
12.5.2001-4673/6. md.) Türk Telekomdaki kamu payı %50’nin altına düşünceye
kadar, Türk Telekom Yönetim Kurulu üyeliklerine atanacaklarda Devlet memurluğuna
atanabilme genel şartlarına sahip olma ve en az dört yıllık yüksek öğrenim
görme şartları aranır. (Mülga ikinci ve üçüncü cümle: 16.6.2004-5189/12
md.) Bunların dışında kalan personel iş mevzuatı uyarınca istihdam edilir.
İş mevzuatına göre istihdam edilenlere ilişkin kayıt ve şartlar Yönetim
Kurulu tarafından tayin olunur” hükmünü almış; aynı maddenin (b) bendinin
ikinci paragrafında da iş mevzuatına tabi olan Türk Telekom çalışanlarının
aylık ücretlerinin kendilerini atamaya yetkili olan Yönetim Kurulu
tarafından tespit olunacağı kurala bağlanmıştır.
406
sayılı Yasa’nın anılan Ek 22.maddesi uyarınca, Türk Telekom A.Ş. Genel
Müdürlüğü’ne ait asli ve sürekli kadrolar belirlenerek 4.4.2000 tarih ve
24010 (Mükerrer) sayılı R.G. de yayımlanan 31.3.2000 tarih ve 2000/331
sayılı Bakanlar Kurulu Kararı ekinde yer alan listede: merkez teşkilatı
için 100 ve taşra teşkilatı için 100 (6 Bölge Müdürü, 12 Bölge Müdür
Yardımcısı ve 82 İl Telekom Müdürü) kadro ihdas edilmiş; öte yandan, aynı
Yasa maddesinin verdiği yetkiye dayanılarak hazırlanan “Türk
Telekomünikasyon A.Ş. Kapsam Dışı Personel Yönetmeliği” adı altındaki düzenleme,
Yönetim Kurulunun 31.8.2000 tarih ve 407 sayılı kararıyla kabul edilmek
suretiyle yürürlüğe konulmuştur.
Kanunla,
Kurumda görev yapan personelden asli ve sürekli görev yapacak olanları
kadro unvanı itibariyle belirlemek konusunda Bakanlar Kurulu'na yetki
verildiği açıktır. Bu yetki 4502 sayılı Kanun’un yürürlüğe girdiği
29.1.2000 tarihi ile 5189 sayılı Kanun’un yürürlüğe girdiği 2.7.2004
tarihleri arasında geçerli olmuştur.
Anayasa’nın
128. maddesinde, “Devletin, kamu iktisadî teşebbüsleri ve diğer kamu
tüzelkişilerinin genel idare esaslarına göre yürütmekle yükümlü oldukları
kamu hizmetlerinin gerektirdiği aslî ve sürekli görevler, memurlar ve diğer
kamu görevlileri eliyle görülür” denilmiştir.
406
sayılı Yasa’nın Ek 29. maddesinin 3.7.2005 tarih ve 5398 sayılı Kanun’la
değişik birinci fıkrasında, “Türk Telekom hisselerinin devri sonucu kamu
payının yüzde ellinin altına düşmesi durumunda; Türk Telekomda ek 22 nci
maddenin (a) bendinin bu Kanunla yürürlükten kaldırılan hükümleri uyarınca
belirlenen asli ve sürekli görevlerde çalışmakta olanlar ile 22.1.1990
tarihli ve 399 sayılı Kanun Hükmünde Kararnameye tabi olarak kadrolu veya
sözleşmeli personel statüsünde çalışanlar ve kapsam dışı personel, kamu
görevlerinden yüzseksen gün aylıksız izinli sayılır. Bu personel belirtilen
süre içinde Türk Telekomda çalışmaya devam eder ve hisse devir tarihinden
nakli için Devlet Personel Başkanlığına bildirildikleri tarihe kadarki
aylık ücret, harcırah, sağlık giderleri, cenaze giderleri ve ölüm yardımı
ile diğer mali ve özlük hakları Türk Telekom tarafından karşılanır…”
denilerek, yasa koyucu tarafından Türk Telekom’da 22.1.1990 tarihli ve 399
sayılı Kanun Hükmünde Kararnameye tabi olarak sözleşmeli personel
statüsünde çalışanlar ile kapsam dışı personel, kamu personeli sayılmıştır.
Olayda, davalının hisse devir (14.11.2005)
tarihinde çalışmakta iken, 406 sayılı Yasa'nın Ek-29. maddesi ile 4046
sayılı Yasa'nın 22. maddesine göre adı Devlet Personel Başkanlığına
bildirilen ve sonrasında başka bir kamu kurumu emrine atanan davacı tarafından,
maaş nakil ilmühaberinin yeniden düzenlenmesi ve yanlış düzenlenmesi
sebebiyle uğranıldığı iddia olunan zararın tazmini istemiyle dava
açılmıştır.
2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu’nun “İdari
Dava Türleri ve İdari Yargı Yetkisinin Sınırı” başlıklı 2. maddesinin
değişik 1 numaralı bendinde:
“a) (Değişik: 8.6.2000-4577/5 md.) İdari işlemler
hakkında yetki, şekil, sebep, konu ve maksat yönlerinden biri ile hukuka
aykırı olduklarından dolayı iptalleri için menfaatleri ihlal edilenler
tarafından açılan iptal davaları,
b) İdari
eylem ve işlemlerden dolayı kişisel hakları doğrudan muhtel olanlar
tarafından açılan tam yargı davaları,
c)
(Değişik: 18.12.1999-4492/6 md.) Tahkim yolu öngörülen imtiyaz şartlaşma ve
sözleşmelerinden doğan uyuşmazlıklar hariç, kamu hizmetlerinden birinin
yürütülmesi için yapılan her türlü idari sözleşmelerden dolayı taraflar
arasında çıkan uyuşmazlıklara ilişkin davalar” idari dava türleri olarak
sayılmış olup;kural olarak, idari yargıda ancak Devlete ve kamu tüzel
kişilerine karşı açılan davalara bakılabilir.
Buna
göre, iptali istenilen işlemin tesis edildiği ve davanın açıldığı tarihte
davalı mevkiinde kamu kuruluşu niteliği taşımayan Türk Telekomünikasyon
A.Ş.'nin olması karşısında, idari yargı yetkisi kapsamında açılmış bir
idari dava bulunduğundan söz etmek olanaksız olduğundan, uyuşmazlığın, özel
hukuk hükümlerine göre görüm ve çözümünde adli yargı yerinin görevli olduğu
sonucuna varılmıştır.
Açıklanan nedenlerle, davanın görüm ve çözümünde
adli yargı görevli olduğundan Ankara 6. İş Mahkemesinin görevsizlik
kararının kaldırılmasına karar vermek gerekmiştir.
SONUÇ :
Davanın çözümünde ADLİ YARGININ görevli olduğuna, bu nedenle Ankara 6. İş
Mahkemesinin 27.06.2013 gün, E:2012/342, K:2013/788 sayılı GÖREVSİZLİK
KARARININ KALDIRILMASINA, 2.6.2014 gününde OY BİRLİĞİ İLE KESİN OLARAK
karar verildi.
——
• ——
Uyuşmazlık Mahkemesi
Başkanlığından:
8-ESAS NO : 2014/595
KARAR NO : 2014/647
KARAR TR : 02.06.2014
(Hukuk Bölümü)
ÖZET :
5754 sayılı Yasa’nın yürürlüğe girdiği tarihten önce, Emekli Sandığı
iştirakçisi olup, isteği ile emekliye sevkedilen davacının,
18.04.1999-28.03.2004 tarihleri arasında Belediye Başkanı olarak
görevlendirilmesinden dolayı makam ve görev tazminatından yararlandırılması
istemiyle yaptığı başvurunun reddine ilişkin işlemin iptali ile tazminat
alacağı istemine ilişkin açtığı davanın İDARİ YARGI YERİNDE görülmesi
gerektiği hk.
K A R A R
Davacı :
M.S.
Vekili :
Av. U.T.
Davalı :
Sosyal Güvenlik Kurumu Başkanlığı
Vekilleri : Av. Y.D.P. (İdari Yargıda)
Av. G.K.T.
(Adli Yargıda)
O L A Y : Davacı, Kayseri Büyükşehir
Belediyesi’nde zabıta memuru olarak görev yapmakta iken 05.01.1999
tarihinde Emekli Sandığı iştirakçisi olarak kendi isteği ile emekliye
ayrılarak 18.04.1999- 28.03.2004 tarihleri arasında Kayseri ili, Kocasinan
İlçesi, Güneşli Beldesi Belediye Başkanı olarak görev yapması nedeniyle
24.12.2004 tarihinden itibaren belediye başkanları için öngörülen makam ve
görev tazminatı ödenmesi için davalı kuruma yaptığı başvurunun reddine
ilişkin 18.03.2009 gün ve B.13.0.SGK.0.10.02.00.01.05/ 51.511.220 sayılı
işlemin iptali ile yasal hakkı olan makam tazminatı ve buna bağlı görev
tazminatının ödenmesi istemiyle idari yargıda dava açmıştır.
ANKARA
4. İDARE MAHKEMESİ: 07.10.2009 gün ve E:2009/431 K:2009/1283 sayılı kararı
ile, dava konusu işlemin iptaline, davalı idareye yapılan başvurudan geriye
doğru 60 günlük süreden itibaren hak ettiği makam ve görev tazminatlarının
davacıya ödenmesine, bu tarihten önceki döneme ilişkin makam ve göre
tazminatlarının ödenmesi isteminin süre aşımı nedeniyle reddine karar
vermiş ve verilen karar taraf vekillerince temyiz edilmiştir.
DANIŞTAY
11. DAİRESİ: 27.06.2012 gün ve E:2010/2389 K:2012/4982 sayılı BOZMA
İLAMINDA ; “… uyuşmazlığın idareye başvuru ve işlem tarihinde yürürlükte
bulunan 5510 sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu’nun
Geçici 4. Maddesi uyarınca çözülmesi gerektiği, 5434 sayılı Kanun’un
01.10.2008 tarihi itibariyle yürürlükten kalkan maddelerinin doğrudan
davacıya uygulama olanağı bulunmadığı ve anılan Kanun’un 101. Maddesinde de
bu Kanun hükümlerinin uygulanması ilgili ortaya çıkan uyuşmazlıkların iş
mahkemelerinde görüleceğinin kurala bağlandığı göz önüne alındığında; 5510
sayılı Kanun’un uygulanmasından kaynaklanan uyuşmazlığın görüm ve çözüm
yerinin adli yargı olduğu ve kararın bu nedenle usul hükümlerine uygun
olmadığı…” gerekçesiyle temyiz isteminin kabulü ile Mahkeme kararının görev
yönünden bozulmasına karar verilmiştir.
ANKARA
4. İDARE MAHKEMESİ: 12.10.2012 gün ve E: 2012/1460 K: 2012/1324 sayılı
kararı ile Danıştay 11. Dairesi’nin bozma ilamına uyarak, uyuşmazlığın 5510
sayılı yasa’nın Geçici 4. Maddesinin 10. fıkrası ve 101. Maddeleri uyarınca
adli yargı yerince görülüp çözümlenmesi gerektiği gerekçesiyle davanın
görev yönünden reddine karar vermiş ve verilen karar temyiz edilmeksizin
kesinleşmiştir.
Davacı
vekili, bu kez aynı istemle adli yargıda dava açmıştır.
ANKARA
3. İŞ MAHKEMESİ: 08.07.2013 gün ve E:2012/1264 K:2013/650 sayılı kararında
özetle; sigortalının 5510 sayılı Yasa yürürlüğe girmeden 5434 sayılı
Kanun’a göre emekli olduğu gerekçesiyle, uyuşmazlığın çözüm yerinin idari
yargı alanına girmesi nedeniyle 6100 sayılı HMK nun 114/1-b ile 115/2
maddeleri gereğince davanın görev yönünden reddine karar vermiş ve bu karar
temyiz edilmeyerek kesinleşmiştir.
İNCELEME VE GEREKÇE :
Uyuşmazlık Mahkemesi Hukuk Bölümü’nün, Serdar
ÖZGÜLDÜR’ün Başkanlığında, Üyeler: Eyüp Sabri BAYDAR, Ali ÇOLAK, Nurdane
TOPUZ, Ertuğrul ARSLANOĞLU, Ayhan AKARSU ve Mehmet AKBULUT’un
katılımlarıyla yapılan 02.06.2014 günlü toplantısında:
l-İLK İNCELEME:2247 sayılı Uyuşmazlık Mahkemesi
Kuruluş ve İşleyişi Hakkında Kanun’un 14. maddesine göre; olumsuz görev
uyuşmazlığının bulunduğunun ileri sürülebilmesi için adli, idari veya
askeri yargı mercilerinden en az ikisinin tarafları, konusu ve sebebi aynı
olan davada kendilerini görevsiz görmeleri ve bu yolda verdikleri
kararların kesin veya kesinleşmiş olması gerekmekte olup, bu uyuşmazlığın
giderilmesi istemi ise, hukuk uyuşmazlıklarında ancak davanın taraflarınca
ileri sürülebilmektedir. Aynı Yasanın 27. maddesinde ise, Uyuşmazlık
Mahkemesinin, uyuşmazlık çıkarmaya veya görev uyuşmazlıklarına ilişkin
istemleri önce şekil ve süre açısından inceleyeceği; yöntemine uymayan veya
süresi içinde ileri sürülmemiş istemleri reddedeceği kuralına yer
verilmektedir.
Dosya üzerinde 2247 sayılı Yasanın 27. maddesi
uyarınca yapılan incelemeye göre;
Adli ve idari yargı yerleri arasında anılan Yasanın 14.
maddesinde öngörülen biçimde olumsuz görev uyuşmazlığı doğduğu, adli yargı
dosyasının davacı vekilinin istemi üzerine son görevsizlik kararını veren
Mahkemece, idari yargı dosyası da temin edilmek suretiyle Mahkememize
gönderildiği ve usule ilişkin herhangi bir noksanlık bulunmadığı
anlaşıldığından, adli ve idari yargı yerleri arasında doğan görev
uyuşmazlığının esasının incelenmesine oy birliği ile karar verildi.
II-ESASIN İNCELENMESİ: Raportör-Hakim Filiz BUDAK’ın,
davanın çözümünde idari yargının görevli olduğu yolundaki raporu ile
dosyadaki belgeler okunduktan; ilgili Başsavcılarca görevlendirilen
Yargıtay Cumhuriyet Savcısı Mehmet BAYHAN ile Danıştay Savcısı Mehmet Ali
GÜMÜŞ’ün davada idari yargının görevli olduğu yolundaki sözlü açıklamaları
da dinlendikten sonra GEREĞİ GÖRÜŞÜLÜP DÜŞÜNÜLDÜ:
Dava, 18.04.1999-28.03.2004 tarihleri arasında Kayseri
İli, Kocasinan İlçesi, Güneşli Beldesi’nde Belediye Başkanı olarak görev
yapan davacının, 01.01.2005 tarihinden itibaren ödenmeyen makam ve görev
tazminatlarının ödenmesi istemiyle yaptığı başvurunun reddine ilişkin
işlemin iptali ile tazminat alacağına ilişkindir.
Dosyanın
incelenmesinden; davacının Kayseri Büyükşehir Belediyesi’nde zabıta memuru
olarak görev yapmakta iken 05.01.1999 tarihinde Emekli Sandığı iştirakçisi
olarak kendi isteği ile emekliye ayrıldığı, 18.04.1999 tarihinde yapılan
mahalli seçimlerde Kayseri ili, Kocasinan İlçesi, Güneşli Beldesi Belediye
Başkanlığı’na seçilerek 28.03.2004 tarihine kadar bu görevine devam ettiği
anlaşılmaktadır.
Davacı,
5434 sayılı T.C. Emekli Sandığı Kanununun 631 sayılı KHK ile değişik 68.
Maddesi gereğince ödenmesi gereken makam ve görev tazminatının ödenmesi
talebinin davalı kurum tarafından reddedilmesi üzerine; gerekli ödemenin
yapılması için idari yargıya yaptığı başvurunun görev nedeniyle
reddedilmesinin ardından adli yargıya başvurmuştur.
5434 sayılı T.C. Emekli Sandığı
Kanunu’nun (5510 sayılı kanunun 106. maddesi ile mülga edilen) Ek
68.maddesinde; “(Değişik madde: 24/11/1994 - 4049/7 md.)
(Değişik fıkra:
23/02/1995 - KHK - 547/13 md.) Makam tazminatı ile Yüksek Hakimlik ve
temsil veya görev tazminatı ödenmesini gerektiren görevlerde bulunanlardan,
10/10/1984 tarihli ve 3056 sayılı Kanunun 36 ncı maddesine göre istihdam
edilenlere, Başbakanlıkta da makam tazminatı ödenmesini gerektiren
görevlerde en az 6 ay çalışmış olmaları kaydıyla bu tazminatlardan yüksek
olanı esas alınarak ödeme yapılır. (Ek cümle: 04/07/2001 - 631 S.KHK/1.
md.) Makam veya yüksek hakimlik tazminatı ödenmesini gerektiren görevlerde
toplam en az iki yıl bulunmadan veya bu görevlerde hiç bulunmadan emekliye
ayrılanlara ise, en az altı ay süreyle bulundukları en üst görevleri için
belirlenen görev tazminatı veya hizmet yılları itibarıyla belirlenen görev
tazminatından yüksek olanı ödenir. Bu halde de iki yıllık süreyi doldurma
şartı aranır. (Ek cümle: 12/02/2000 - 4505/3 md.) Ancak bu tazminatların
ölenlerin dul ve yetimlerine ödenmesinde iki yıl görev şartı aranmaz.
(...)
(Ek
fıkra:07/12/2004 - 5272 S.K./86.mad) Sandıkça emekli aylığı bağlanan
büyükşehir belediye başkanlarına 7000, il belediye başkanlarına 6000, ilçe
belediye başkanlarına 3000, diğer belediye başkanlarına 1500 gösterge rakamı
üzerinden, bu Maddede belirtilen usul ve esaslar dahilinde makam tazminatı,
buna bağlı olarak temsil veya görev tazminatı ödenir. Bu tazminatlar
ilgililere ödendikçe iki ay içinde faturası karşılığında Hazineden tahsil
olunur. Birinci fıkrada öngörülen iki yıllık sürenin hesabında iştirâkçi
olup olmadıklarına bakılmaksızın belediye başkanı olarak geçen sürelerin
tamamı dikkate alınır.
(Ek fıkra:
(12/02/2000 - 4505/3 md.) Temsil ve görev tazminatları; Yönetim ve denetim
kurulu üyelikleri dahil olmak üzere kamu kesiminde her ne suretle olursa
olsun aylık veya ücret alıp almadıklarına bakılmaksızın görev alanlara bu
durumları devam ettiği sürece ödenmez. Tazminattan yararlanırken,
yararlanma şartlarını kaybedenler en geç bir ay içinde durumu Türkiye
Cumhuriyeti Emekli Sandığı Genel Müdürlüğüne bildirirler. Bu durumun ortaya
çıktığı tarihi takip eden ay başından itibaren tazminat ödenmesine son
verilir. Zamanında bildirimde bulunmayanlara ödenen tazminat kanuni faizi
ile birlikte geri alınır.(...)
Bu tazminatlar, ölenlerin 5434 sayılı
Kanunun 67 nci maddesinde belirtilen aylığa müstehak dul ve yetimlerine 68
inci maddesindeki oranlar üzerinden ödenir.
Bu ödemeler,
T.C. Emekli Sandığınca ödenmesini müteakip iki ay içinde Genel Bütçeye
giren kurumlardan ayrılanlar için Hazineden, diğerleri için son
kurumlarından faturası karşılığında tahsil edilir.(...) denilmiş; 1.1.2007
tarihinde; maddenin “Bu
tazminatlar, ölenlerin 5434 sayılı Kanunun 67 nci maddesinde belirtilen
aylığa müstehak dul ve yetimlerine 68 inci maddesindeki oranlar üzerinden
hesaplanır.” şeklindeki beşinci fıkra metni ile “Bu ödemeler, T.C. Emekli
Sandığınca ödenmesini müteakip iki ay içinde Genel Bütçeye giren
kurumlardan ayrılanlar için Hazineden, diğerleri için son kurumlarından
faturası karşılığında tahsil edilir.” şeklindeki son fıkra metni
yürürlükten kaldırılmıştır.
Diğer taraftan,
5510 sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanununun “5434 sayılı Kanuna ilişkin geçiş
hükümleri” başlıklı Geçici 4. maddesinin birinci fıkrasında; “Bu
Kanunun yürürlüğe girdiği tarih itibarıyla 8/6/1949 tarihli ve 5434 sayılı
Kanuna göre; aylık, tazminat, harp malûllüğü zammı, diğer ödemeler ve
yardımlar ile 8/2/2006 tarihli ve 5454 sayılı Kanunun 1 inci maddesine göre
ek ödeme verilmekte olanlara, bu Kanunla yürürlükten kaldırılan hükümleri
de dahil 5434 sayılı Kanunda kendileri için belirtilmiş olan şartları haiz
oldukları müddetçe bunların ödenmesine devam olunur. Ancak, 5 ilâ 10 yıl
arasında fiili hizmet süresi olan iştirakçilerden dolayı dul ve yetim
aylığı almakta olanların, aylık ve diğer ödemeleri, bu Kanunun 32 nci, 34
üncü ve 37 nci maddelerindeki şartları haiz oldukları müddetçe devam
edilir.” hükmüne, aynı maddenin
beşinci fıkrasında ise; “ Bu madde kapsamına girenlerin aylıklarının
bağlanması, artırılması, azaltılması, kesilmesi, yeniden bağlanması, toptan
ödemeleri, ilgi devamı, ihya ve borçlanmaları, diğer ödemeler ve yardımlar
ile emeklilik ikramiyeleri hakkında bu Kanunla yürürlükten kaldırılan
hükümleri de dahil 5434 sayılı Kanun hükümlerine göre işlem yapılır ve bu
maddenin uygulanmasında mülga 2829 sayılı Kanun hükümleri ayrıca dikkate
alınır. (Ek cümle: 16/06/2010-5797 S.K/10. md.) Ancak, Polis Akademisinde
öğrenim görmekte olan öğrencilerin yetim aylıkları bu öğrenimleri süresince
kesilmeksizin ödenmeye devam edilir.” hükmüne yer verilmiştir.
31.5.2006 tarih ve 5510 sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel
Sağlık Sigortası Kanunu 506, 1479, 2925, 2926 ve 5434 sayılı Kanunlar
kapsamındaki hizmet akdine göre ücretle çalışanlar (Sosyal Sigortalılar),
kendi hesabına çalışanlar (Bağ-Kur’lular), tarımda kendi adına ve hesabına
çalışanlar (Tarım Bağ-Kur’luları), tarım işlerinde ücretle çalışanlar,
(Tarım sigortalıları), devlet memurları ve diğer kamu görevlilerini (Emekli
Sandığı İştirakçileri), geçici maddelerle korunan haklar dışında, sosyal
güvenlik ve sağlık hizmetleri yönünden yeni bir sisteme tabi tutmuş, beş
farklı emeklilik rejimini aktüeryal olarak hak ve hükümlülükler yönünden
tek bir sosyal güvenlik sistemi altında toplamıştır. 5510 sayılı Kanunun
iptali amacıyla açılan davada Anayasa Mahkemesi, 15.12.2006 tarih ve E:
2006/111, K: 2006/112 sayılı kararıyla, anılan Kanunun birçok maddesi ile
birlikte, bu Kanunun yürürlük tarihinden önce 5434 sayılı T.C. Emekli
Sandığı Kanunu hükümlerine tabi olarak görev yapmakta olan memurlar ve
diğer kamu görevlilerini diğer sigortalılarla aynı sisteme tabi kılan
(başta 4/c maddesi) hükümlerin iptaline karar vermiş; bu karardan sonra
kabul edilen 17.04.2008 tarih ve 5754 sayılı Kanunla 5510 sayılı Kanunda
düzenlemeler yapılmış ve anılan Kanuna eklenen Geçici 1 nci ve Geçici 4 ncü
maddelerle, 5754 sayılı Kanunun yürürlüğe girdiği 1 Ekim 2008 tarihinden
önce 5510 sayılı Kanunun 4 ncü maddesinin birinci fıkrasının (c) bendi
kapsamında olanlar (memurlar ile diğer kamu görevlileri) ile bunların dul
ve yetimleri hakkında, bu Kanunla yürürlükten kaldırılan hükümleri de dahil
5434 sayılı Kanun hükümlerine göre işlem yapılacağı hüküm altına
alınmıştır. 5754 sayılı Kanunun kimi hükümlerinin iptali istemiyle açılan
dava Anayasa Mahkemesi’nin 30.3.2011 tarih ve E: 2008/56, K:2011/58 sayılı
kararı ile reddedilmiştir.
5510 sayılı Kanunun 101 nci maddesinde yer alan “…bu
Kanun hükümlerinin uygulanmasıyla ilgili ortaya çıkan uyuşmazlıklar İş
Mahkemelerinde görülür.” bölümünün iptali istemiyle yapılan itiraz
başvurusunda Anayasa Mahkemesi, 22.12.2011 tarih ve E: 2010/65, K: 2011/169
sayılı kararıyla (RG. 25.1.2012, Sayı: 28184) davayı redle sonuçlandırmakla
birlikte; söz konusu kararın Mahkememiz önündeki uyuşmazlığa ışık tutacak
şekilde şu gerekçeye dayandırmıştır: “…5754 sayılı Kanunun yürürlüğe
girmesinden önce memur ve diğer kamu görevlisi olarak çalışmakta olanlar,
evvelce olduğu gibi 5434 sayılı Kanun hükümlerine tabi olacaklar ve
bunların emeklileri bakımından da aynı Kanun hükümleri uygulanmaya devam
edecek; ancak 5754 sayılı Kanun’un yürürlüğe girmesinden sonra memur ve
diğer kamu görevlileri olarak çalışmaya başlayanlar ise 5510 sayılı Kanunun
4/c maddesi uyarınca, bu Kanun hükümlerine tabi sigortalı sayılacak ve
haklarında 5434 sayılı Kanun değil, 5510 sayılı Kanun’un öngördüğü kural ve
esaslar uygulanacak; ihtilaf halinde de adli yargı görevli bulunacaktır.
5754 sayılı Kanunun yürürlüğüyle birlikte, artık Sosyal Sigortacılık
esasına göre faaliyet gösteren ve yaptığı, tesis ettiği işlem ve muameleler
idari işlem sayılamayacak bir sosyal güvenlik kurumunun varlığından söz
etmek gerekli bulunmaktadır. 5754 sayılı Kanun’un yürürlüğe girmesinden
önce iştirakçisi sıfatıyla çalışmakta olan memurlar ve diğer kamu
görevlileri ile emekli sıfatıyla 5434 sayılı Kanun’a göre emekli, dul ve
yetim aylığı almakta olanlar ve ayrıca memurlar ve diğer kamu
görevlilerinden ileride emekliliğe hak kazanacaklar yönünden ise Sosyal
Güvenlik Kurumu’nun tesis edeceği işlem ve yapacağı muameleler idari işlem
niteliğini korumaya devam edecek, bunlara ilişkin ihtilaflarda da evvelce
olduğu gibi idari yargı görevli olmaya devam edecektir… Bu bakımdan 5510
sayılı Kanunun yürürlüğünden sonra, prim esasına dayalı yani sistemin
içeriği ve Kanun kapsamındaki iş ve işlemlerin niteliği göz önünde
bulundurulduğunda, itiraz konusu kuralla, yargılamanın bütünlüğü ve uzman
mahkeme olması nedeniyle Kanun hükümlerinin uygulanması ile ortaya çıkan
uyuşmazlıkların çözümünde iş mahkemelerinin görevlendirilmesinde Anayasa’ya
aykırılık görülmemiştir. Ancak, yukarıda açıklandığı üzere 5754 sayılı
Kanun’un yürürlüğe girmesinden önce statüde bulanan memurlar ve diğer kamu
görevlileri ile ilgili sosyal güvenlik mevzuatının uygulanmasından doğan
idari işlem ve idari eylem niteliğindeki uyuşmazlıklarda idari yargının
görevinin devam edeceği açıktır…”
Yukarıda sözü edilen mevzuat hükümlerinin ve Anayasa
Mahkemesi kararının birlikte değerlendirilmesinden, 5510 sayılı Kanunun yürürlüğe
girmesinden önce memur ve diğer kamu görevlisi olarak çalışmakta olanlar,
daha önce olduğu üzere 5434 sayılı Kanun hükümlerine tabi olacakları gibi
bunların emeklilikleri bakımından da aynı Kanun hükümlerinin uygulanmaya
devam edileceği; ancak, bu Kanunun yürürlüğe girmesinden sonra memur ve
diğer kamu görevlisi olarak çalışmaya başlayanların ise 5510 sayılı Kanunun
4/c maddesi uyarınca, bu Kanun hükümlerine tabi sigortalı sayılacağı ve
haklarında 5434 sayılı Kanunun değil 5510 sayılı Kanunun öngördüğü kural ve
esasların uygulanacağı dolayısıyla ihtilafların da adli yargı yerinde
çözümleneceği açıktır.
Kaldı ki; T.C. Anayasası’nın 158.maddesindeki “…diğer
mahkemelerle, Anayasa Mahkemesi arasındaki görev uyuşmazlıklarında Anayasa
Mahkemesi’nin kararı esas alınır ” hükmü uyarınca Anayasa Mahkemesi
kararının bu uyuşmazlığın çözümünde esas alınacağı tartışmasızdır.
Bu durumda, 5510 sayılı Yasanın yürürlüğe girmesinden
önce iştirakçi sıfatıyla çalışmakta olan memurlar ve diğer kamu görevlileri
ile emekli sıfatıyla 5434 sayılı Kanuna göre emekli, dul ve yetim aylığı
almakta olanlar ve ayrıca memurlar ve diğer kamu görevlilerinden ileride
emekliliğe hak kazanacaklar yönünden Sosyal Güvenlik Kurumunca tesis edilen
işlem ve yapacağı muamelelerin “idari işlem” ve “idari eylem” niteliğini
korumaya devam edeceği, dolayısıyla, 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü
Kanununun 2/1-a maddesinde belirtilen idari işlemler hakkında yetki, şekil,
sebep, konu ve maksat yönlerinden biri ile hukuka aykırı olduklarından
dolayı iptalleri için menfaatleri ihlal edilenler tarafından açılan iptal
davaları kapsamında bulunan, 5754 sayılı Yasanın yürürlüğe girdiği tarihten
önce, Emekli Sandığı iştirakçisi olup isteği ile emekliye sevk edilen
davacının,18.04.1999-28.03.2004 tarihleri arasında Belediye Başkanı olarak
görevlendirilmesinden dolayı, makam ve görev tazminatından
yararlandırılması istemiyle yaptığı başvurunun reddine ilişkin işlemin
iptali ile yoksun kalınan tazminat tutarının yasal faiziyle birlikte
ödenmesine karar verilmesi istemiyle açtığı davanın; 5434 sayılı
Kanun hükümleri dikkate alınarak çözüme kavuşturulacağı gözetildiğinde; idari yargı yerinde görüleceği
sonucuna varılmıştır.
Açıklanan
nedenlerle, Ankara 4.İdare Mahkemesinin 12.10.2012 gün ve E.2012/1460
K.2012/1324 sayılı görevsizlik kararının kaldırılması gerekmiştir.
SONUÇ :
Davanın çözümünde İDARİ YARGININ görevli olduğuna, bu nedenle Ankara 4.
İdare Mahkemesi’nin 12.10.2012 gün ve E:2012/1460, K:2012/1324sayılı
GÖREVSİZLİK KARARININ KALDIRILMASINA, 02.06.2014 gününde OY BİRLİĞİ İLE
KESİN OLARAK karar verildi.
——
• ——
Uyuşmazlık Mahkemesi
Başkanlığından:
9-ESAS NO : 2014/596
KARAR NO : 2014/648
KARAR TR : 02.06.2014
(Hukuk Bölümü)
ÖZET :
5607 sayılı Kaçakçılıkla Mücadele Kanunu
uyarınca, eylemin kabahat olduğu değerlendirilerek Cumhuriyet savcısı
tarafından verilen idari para cezasının iptali istemiyle açılan davanın,
ADLİ YARGI YERİNDE çözümlenmesi gerektiği hk.
K A R A R
Davacı :
G.K.
Vekilleri : Av. H.Ş., Av. A.G.
Davalı : Çerkezköy Cumhuriyet Başsavcılığı, Gümrük
ve Ticaret Bakanlığı adına Batı
Marmara
Gümrük ve Ticaret Bölge Md.lüğüne İzafeten Çerkezköy Gümrük Md.lüğü
O L A Y :
Tekirdağ Gümrük Muhafaza Kaçakçılık ve İstihbarat Müdürlüğünce yapılan
soruşturma sırasında, davacının yetkilisi olduğu P.T. Elektronik San. Tic.
A.Ş. adına işlem gören 2.5.2006 tarih ve 2006.D1-01147 sayılı DİİB.
kapsamında; 10208.04.07.2006, 14161.05.09.2006, 14844.14.09.2006,
15098.19.09.2006, 16701.11.10.2006, 16752.11.10.2006, 21922.18.12.2006,
1094.18.01.2007, 1095. 18.01.2007 ve 1136.19.01.2007 sayı ve tarihli beyannameler,
29.12.2005 tarih ve 2005.D1-05004 sayılı DİİB. kapsamında;10771.12.07.2006,
8998.09.06.2006, 9695.23.06.2006, 10723.11.07.2006, 15776. 28.09.2006,
22673.15.11.2007 ve 13943.01.09.2006 sayı ve tarihli beyannameler,
03.06.2006 tarih ve 2006.D1-03592 sayılı DİİB. kapsamında 58.05.01.2007
sayı ve tarihli beyannameler muhteviyatıyla dahilde işleme izin belgeleri
kapsamında gümrük muafiyetli olarak ithal edilmek suretiyle yurda girişi
yapılan eşyaların, muafiyet kapsamından çıkarılmalarına rağmen, dahilde
işleme rejimi kapsamında, süresi içerisinde gümrükçe onaylanmış bir işleme
veya kullanıma tabi tutulmaksızın ve gümrük işlemleri
gerçekleştirilmeksizin serbest dolaşıma sokulduğundan bahisle yapılan ihbar
üzerine, eylemin kabahat olduğu değerlendirilerek, davacı adına Çerkezköy
Cumhuriyet Başsavcılığı Kabahat Bürosu’nun, 20.3.2013 gün ve Kabahat
Defteri No:2013/12, Karar No:2013/4 sayılı kararı ile, 5607 sayılı
Kaçakçılıkla Mücadele Kanunu’nun 3.maddesinin dokuzuncu fıkrası uyarınca
7.655.607,26 TL idari para cezası verilmiştir.
Davacı
vekili, idari yaptırım kararının kaldırılması istemiyle adli yargı yerine
başvuruda bulunmuştur.
ÇERKEZKÖY 1.SULH CEZA MAHKEMESİ; 16.7.2013 gün ve
D.İş:2013/590 sayı ile; 5607 sayılı Kanunda yapılan değişiklik ile
kaçakçılık fiiline ilişkin kabahatlerin 4458 sayılı Gümrük Kanunu’nun 235.
maddesi ile yeniden düzenlendiği ve bu Kanunda başvuru yolunun idare
mahkemesi olarak gösterildiği gerekçesiyle başvurunun görev yönünden
reddine karar vermiş, yapılan itiraz Çerkezköy 2. Asliye Ceza Mahkemesi’nce
kesin olarak reddedilmiştir.
Davacı vekili, bu kez aynı istemle idari yargı
yerinde dava açmıştır.
İSTANBUL 1. İDARE MAHKEMESİ; 19.11.2013 gün ve
E:2013/2248, K:2013/1785 sayı ile, savcılık tarafından verilen idari
yaptırım kararının, 5326 sayılı Yasa’nın 23. maddesi uyarınca verildiği, bu
karara karşı 5326 sayılı Kanunun 27. maddesinin altıncı fıkrası uyarınca
sulh ceza mahkemesine itiraz edilebileceği açıklanarak, açılan davanın
görüm ve çözüm görevinin adli yargı
yerine ait olduğu gerekçesiyle davanın görev yönünden reddine karar
vermiş, verilen karar kesinleşmiştir.
İNCELEME VE GEREKÇE:
Uyuşmazlık Mahkemesi Hukuk Bölümü’nün, Serdar
ÖZGÜLDÜR’ün Başkanlığında, Üyeler: Eyüp Sabri BAYDAR, Ali ÇOLAK, Nurdane
TOPUZ, Ertuğrul ARSLANOĞLU, Ayhan AKARSU ve Mehmet AKBULUT’un
katılımlarıyla yapılan 2.6.2014 günlü toplantısında:
l-İLK İNCELEME: Dosya üzerinde 2247 sayılı Yasa’nın
27. maddesi uyarınca yapılan incelemeye göre; Uyuşmazlık Mahkemesi Genel
Kurulu’nun 11.7.1988 günlü, E:1988/1, K:1988/1 sayılı İlke Kararında, “2247
sayılı Uyuşmazlık Mahkemesinin Kuruluş ve İşleyişi Hakkında Kanunun
bütünüyle incelenip değerlendirilmesinden, bu Kanunun uygulanması yönünden
2 nci maddesinin ikinci fıkrasında yer alan, ‘ceza uyuşmazlıkları’
ibaresinden, savcının ya da şahsi davacının talebi ile başlayan yargılaması
sonunda sanığın mahkûmiyetine ya da beraatine hükmedilebilecek davalarda,
askeri ve adli ceza mahkemeleri arasında çıkan görev ve hüküm
uyuşmazlıklarının anlaşılması, bunun dışında kalan tüm görev
uyuşmazlıklarının ‘hukuk uyuşmazlığı’ sayılması gerektiği sonucuna varılmaktadır.
Uygulanması idari organlara bırakılan cezalar, adli nitelikte olmadığından,
bunlar hakkında yapılan itirazlar ya da açılan davalar ‘ceza davası’ olarak
nitelendirilemezler. İdari niteliklerinden dolayı bu davalara ilişkin görev
ve hüküm uyuşmazlıklarının Uyuşmazlık Mahkemesinin Hukuk Bölümünde
incelenip çözümlenmesi gerektiği...”açıkça belirtilmiştir. Bu durum göz
önüne alındığında, olay bölümünde yazılı başvuru konusu görev
uyuşmazlığının Hukuk Bölümünde incelenmesi gerektiği kuşkusuzdur.
Adli ve idari yargı yerleri arasında 2247 sayılı
Yasa'nın 14. maddesinde öngörülen biçimde olumsuz görev uyuşmazlığı doğduğu
ve idari yargı dosyasının 15. maddede belirtilen hükmün aksine davacı
vekilinin istemi üzerine son görevsizlik kararını veren mahkemece, adli
yargı dosyası temin edilmeden Uyuşmazlık Mahkemesine gönderildiği görülmüş
ise de, dosya içinde bulunan bilgi ve belgelerden adli yargı yerince
verilen görevsizlik kararının kesinleşmiş olduğu ve sonuçta usule ilişkin
işlemlerde herhangi bir noksanlık bulunmadığı anlaşıldığından görev
uyuşmazlığının esasının incelenmesine oy birliği ile karar verildi.
II-ESASIN İNCELENMESİ: Raportör-Hakim Gülten Fatma
BÜYÜKEREN’in, davanın çözümünde adli yargının görevli olduğu yolundaki
raporu ile dosyadaki belgeler okunduktan; ilgili Başsavcılarca
görevlendirilen Yargıtay Cumhuriyet Savcısı Mehmet BAYHAN ile Danıştay
Savcısı Mehmet Ali GÜMÜŞ’ün adli yargının görevli olduğu yolundaki sözlü
açıklamaları da dinlendikten sonra GEREĞİ GÖRÜŞÜLÜP DÜŞÜNÜLDÜ:
Dava, 5607 sayılı Kaçakçılıkla Mücadele Kanunu’nun 3.
maddesinin dokuzuncu fıkrası uyarınca verilen idari para cezasının
kaldırılması istemiyle açılmıştır.
5607 sayılı Kanun’un “Suçlar ve Kabahatler” başlığı
altında düzenlenen 3. maddesinin dokuzuncu fıkrasında, “Geçici ithalat,
dahilde işleme ve gümrük kontrolü altında işleme rejimi çerçevesinde ülkeye
getirilen eşyayı, gümrük işlemlerini gerçekleştirmeksizin serbest dolaşıma
sokan kişiye, eşyanın gümrüklenmiş değerinin iki katı idari para cezası
verilir”, “Yetkili merciler” başlığı altında düzenlenen 17. maddesinin
birinci fıkrasında, “Bu Kanun hükümlerine göre idari para cezasına karar
vermeye Cumhuriyet savcısı, 14 üncü madde hükümlerine göre mülkiyetin
kamuya geçirilmesine ise Cumhuriyet savcısının talebi üzerine, sulh ceza
mahkemesi yetkilidir. Bu kararlara karşı, 30/3/2005 tarihli ve 5326 sayılı
Kabahatler Kanunu hükümlerine göre kanun yoluna başvurulabilir” denilmekte
iken; Kanunun 3. maddesinin başlığı “Kaçakçılık suçları”, maddenin
dokuzuncu fıkrası ise, “İhracat gerçekleşmediği halde gerçekleşmiş gibi
göstermek ya da gerçekleştirilen ihracata konu malın cins, miktar, evsaf
veya fiyatını değişik göstererek ilgili kanun hükümlerine göre teşvik,
sübvansiyon veya parasal iadelerden yararlanmak suretiyle haksız çıkar
sağlayan kişi, bir yıldan beş yıla kadar hapis ve on bin güne kadar adli
para cezası ile cezalandırılır. Beyanname ve eki belgelerde gösterilen ile
gerçekte ihraç edilen eşya arasında yüzde onu aşmayan bir fark bulunması
halinde, sadece 27/10/1999 tarihli ve 4458 sayılı Gümrük Kanunu hükümlerine
göre işlem yapılır” şeklinde 28.3.2013 gün ve 6455 sayılı Kanunun 54.
maddesi ile yeniden düzenlenmiş, aynı Kanunun 66. maddesiyle 17. maddesinin
birinci fıkrası yürürlükten kaldırılmış, aynı Kanunun 64. maddesi ile
düzenlenen geçici 8. maddesinin ikinci fıkrasında ise, “Bu Kanunun yayımı
tarihinden önce işlenen bu Kanuna muhalefet kabahatlerinde, lehe hükümlerin
uygulanması usulü 5252 sayılı Kanunun 9 uncu maddesi hükmüne göre yapılır”
hükmü yer almıştır.
4458 sayılı Gümrük Kanunu’nun 235.maddesinde, “ Teminat
alınmış olsa bile, gümrük işlemlerine başlanmadan veya bu işlemler
bitirilip gümrük idaresinin izni alınmadan antrepolardan veya gümrük
idaresince eşya konulmasına izin verilen yerlerden kısmen veya tamamen eşya
çıkarılması halinde,çıkarılan eşyanın ithalat veya ihracat vergilerinin
yanı sıra,bu vergilerin üç katı para cezası alınır ” denilmekte iken, madde;
“ 1. Serbest dolaşıma
giriş rejimine tabi tutulan eşyaya ilişkin olarak, yapılan beyan ile
muayene ve denetleme veya teslimden sonra kontrol sonucunda;
a) Eşyanın genel
düzenleyici idari işlemlerle ithalinin yasaklanmış olduğunun tespiti
halinde, eşyanın gümrük vergilerinin alınmasının yanı sıra, gümrüklenmiş
değerinin dört katı idari para cezası verilir.
b) (a) bendindeki
eşyanın değersiz, artık veya atık madde olması durumunda, idari para
cezası; dökme halinde gelen eşya için ton başına otuz bin Türk Lirası,
ambalajlı gelmesi halinde kap başına altı yüz Türk Lirası olarak hesaplanır
ve eşya yurtdışı edilir.
c) Eşyanın ithali,
lisansa, şarta, izne, kısıntıya veya belli kuruluşların vereceği uygunluk
veya yeterlilik belgesine tabi olduğu halde uygunluk ve yeterlilik
belgesine tabi değilmiş veya belge alınmış gibi beyan edildiğinin tespit
edilmesi halinde, eşyanın gümrük vergilerinin yanı sıra, eşyanın
gümrüklenmiş değerinin iki katı idari para cezası verilir.
d) (c) bendindeki
eşyanın değersiz, artık veya atık madde olması durumunda, idari para
cezası; dökme halinde gelen eşya için ton başına sekiz bin Türk Lirası,
ambalajlı gelmesi halinde kap başına iki yüz Türk Lirası olarak hesaplanır
ve eşya yurtdışı edilir.
2. İhracat rejimine
tabi tutulan eşyaya ilişkin olarak, yapılan beyan ile muayene ve denetleme
veya kontrol sonucunda;
a) Eşyanın genel
düzenleyici idari işlemlerle ihracının yasaklanmış olduğunun tespiti
halinde, eşyanın gümrüklenmiş değerinin iki katı idari para cezası verilir.
b) Eşyanın ihracı,
lisansa, şarta, izne, kısıntıya veya belli kuruluşların vereceği uygunluk
veya yeterlilik belgesine tabi olduğu halde uygunluk ve yeterlilik
belgesine tabi değilmiş veya belge alınmış gibi beyan edildiğinin tespit
edilmesi halinde, eşyanın gümrüklenmiş değeri kadar idari para cezası
verilir.
3. Yolcuların,
gümrük mevzuatına göre kişisel ve hediyelik eşya kapsamı dışında olup
beyanlarına aykırı olarak üzerlerinde, eşyası arasında veya taşıma
araçlarında çıkan ya da başkasına ait olduğu halde kendi eşyasıymış gibi
gösterdikleri eşyanın gümrük vergileri iki kat olarak alınır ve eşya
sahibine teslim edilir. Gümrük vergileri ödenmediği takdirde, eşya gümrüğe
terk edilmiş sayılır.
4. Birinci fıkranın
(a) ve (c) bentlerinde belirtilen eşyaya el konularak mülkiyetinin kamuya
geçirilmesine karar verilir ve eşya 177 ila 180 inci madde hükümlerine göre
tasfiyeye tabi tutulur.
5. Türkiye Gümrük
Bölgesine getirilen ve transit rejim beyanında bulunulan serbest dolaşımda
olmayan eşyanın, beyan edilenden belirgin bir şekilde farklı cinste eşya
olduğunun tespiti halinde, farklı çıkan eşyanın gümrüklenmiş değerinin iki
katı idari para cezası verilir ” şeklinde
28/3/2013
gün ve 6455 sayılı Kanun’un 12 maddesi ile yeniden düzenlenmek suretiyle,
5607 sayılı Kanun’da kaçakçılık fiillerine ilişkin kabahatlerle ilgili
düzenlemeler tamamen ortadan kaldırılmış, 4458 sayılı Kanun ile kaçakçılık
fiillerine ilişkin kabahatler yeniden düzenlenmiştir. Bu Kanun’un “
İtirazlar ” başlığı altında düzenlenen 242.maddesinde ise, “1. Yükümlüler kendilerine tebliğ edilen gümrük vergileri, cezalar ve
idari kararlara karşı tebliğ tarihinden itibaren onbeş gün içinde bir üst
makama, üst makam yoksa aynı makama verecekleri bir dilekçe ile itiraz
edebilir.
2. İdareye intikal eden
itirazlar otuz gün içinde karara bağlanarak ilgili kişiye tebliğ edilir.
3. İtiraz dilekçelerinin
süresi içinde yanlış makama verilmesi halinde, itiraz süresinde yapılmış
sayılır ve idarece yetkili makama ulaştırılır.
4. İtirazın reddi kararlarına karşı
işlemin yapıldığı yerdeki idari yargı mercilerine başvurulabilir ” hükmü
yer almıştır.
30.3.2005
gün ve 5326 sayılı Kabahatler Kanunu’nun “Cumhuriyet savcısının karar verme yetkisi ”
başlığını taşıyan 23. maddesinde ise, “(1) Cumhuriyet savcısı, kanunda açıkça hüküm bulunan hallerde bir
kabahat dolayısıyla idarî yaptırım kararı vermeye yetkilidir.
(2) Bir
suç dolayısıyla başlatılan soruşturma kapsamında bir kabahatin işlendiğini
öğrenmesi halinde Cumhuriyet savcısı durumu ilgili kamu kurum ve kuruluşuna
bildirebileceği gibi, kendisi de idarî yaptırım kararı verebilir.
(3) Soruşturma konusu fiilin kabahat oluşturduğunun
anlaşılması halinde Cumhuriyet savcısı bu nedenle idarî yaptırım kararı
verir. Ancak, bunun için ilgili kamu kurum ve kuruluşu tarafından idarî
yaptırım kararı verilmemiş olması gerekir” denilmiş; aynı Kanun’un “Başvuru yolu” başlığı altında düzenlenen
27. maddesinin altıncı fıkrasında, “Soruşturma konusu fiilin suç değil de
kabahat oluşturduğu gerekçesiyle idari yaptırım kararı verilmesi halinde; kovuşturmaya
yer olmadığı kararına itiraz edildiği takdirde, idari yaptırım kararına
karşı başvuru da bu itiraz merciinde incelenir” ;
5252 sayılı “Türk Ceza Kanununun Yürürlük ve Uygulama
Şekli Hakkında Kanun”un, “Lehe olan hükümlerin uygulanmasında usul” başlığı
altında düzenlenen 9. maddesinde de,
“ ….. (3) Lehe olan hüküm, önceki ve sonraki kanunların
ilgili bütün hükümleri olaya uygulanarak, ortaya çıkan sonuçların
birbirleriyle karşılaştırılması suretiyle belirlenir ” hükmü yer almıştır.
Dosyanın incelenmesinden, davacının yetkilisi olduğu
şirket adına tanzimli dahilde işleme izin belgesi kapsamında vergi
muafiyetinden faydalanılarak ülkeye getirilen beyanname muhteviyatı olan
eşyaların gümrük işlemlerini gerçekleştirmeden serbest dolaşıma
sokuldukları nedeniyle davacı hakkında yapılan soruşturma sırasında,
Çerkezköy Cumhuriyet Başsavcılığı Kabahat Bürosu’nun, 20.3.2013 gün ve
Kabahat Defteri No:2013/12, Karar No:2013/4 sayılı kararı ile eylemin
kabahat olarak değerlendirilerek davacının 5607 sayılı Kaçakçılıkla Mücadele
Kanunu’nun 3.maddesinin dokuzuncu fıkrası uyarınca 7.655.607,26 TL idari
para cezası ile cezalandırılmasına karar verildiği anlaşılmıştır.
30.3.2005
gün ve 5326 sayılı Kabahatler Kanunu’nun 6.12.2006 gün ve 5560 sayılı
Yasa’nın 31. maddesiyle değiştirilen 3. maddesinde, “ (1) Bu Kanunun;
a) İdarî yaptırım kararlarına karşı kanun yoluna
ilişkin hükümleri, diğer kanunlarda aksine hüküm bulunmaması halinde,
b) Diğer genel hükümleri, idarî para cezası veya
mülkiyetin kamuya geçirilmesi yaptırımını gerektiren bütün fiiller
hakkında,
uygulanır”; Kanunun “Başvuru yolu” başlıklı 27.
maddesinin 1. fıkrasında ise “idari para cezası ve mülkiyetin kamuya
geçirilmesine ilişkin idari yaptırım kararına karşı, kararın tebliği veya
tefhimi tarihinden itibaren en geç onbeş gün içinde, sulh ceza mahkemesine
başvurulabilir. Bu süre içinde başvurunun yapılmamış olması halinde idari
yaptırım kararı kesinleşir” düzenlemeleri yer almıştır.
Bu düzenlemelere göre; Kabahatler Kanunu’nun, idarî
yaptırım kararlarına karşı kanun yoluna ilişkin hükümlerinin, diğer
kanunlarda aksine hüküm bulunmaması halinde uygula-nacağı; diğer kanunlarda
görevli mahkemenin gösterilmesi durumunda ise uygulanmayacağı
anlaşılmaktadır.
Görev
kuralları kamu düzenine ilişkin olduğundan, görev konusunda taraflar için
bir müktesep hak doğmayacağı; bu nedenle, yeni bir yasayla kabul edilen
görev kurallarının, geçmişe de etkili olacağı, bilinen bir genel hukuk
ilkesidir.
Davanın
açıldığı andaki kurallara göre görevli olan mahkeme, yeni bir yasa ile
görevsiz hale gelmiş ise, (davanın açıldığı anda görevli olan ve fakat yeni
yasaya göre görevsiz hale gelen) mahkemenin görevsizlik kararı vermesi
gerekeceği; ancak, yeni yasadaki görev kuralının, değişikliğin yürürlüğe
girmesinden sonra açılacak davalarda uygulanacağına dair intikal
hükümlerinin varlığı halinde, mahkemece görevsizlik kararı verilemeyeceği
açıktır.
Diğer
taraftan, dava görevsiz mahkemede açılmış, bu sırada yapılan bir kanun
değişikliği ile görevsiz mahkeme o dava için görevli hale gelmiş ise,
mahkeme, artık görevsizlik kararı veremeyip (yeni kanuna göre görevli hale
geldiği için) davaya bakmaya devam etmesi gerekir.
İncelenen uyuşmazlıkta, 5607 sayılı Kanunun olay
tarihinde yürürlükte bulunan maddesi ve yapılan soruşturma sırasında
soruşturma konusunun suç olmayıp, kabahat olduğu değerlendirilerek, 5326
sayılı Kanun uyarınca, Cumhuriyet Savcısı tarafından davacıya verilen idari
para cezasının, 5326 sayılı Kanun’un 16. maddesinde belirtilen idari
yaptırım türlerinden biri olduğu ve Kabahatler Kanunu’nun 5560 sayılı
Kanun’la değişik 3. maddesinde belirtildiği üzere, idarî yaptırım
kararlarına karşı kanun yoluna ilişkin hükümlerinin, diğer kanunlarda
aksine hüküm bulunmaması halinde uygulanacağı nedeniyle, görevli mahkemenin
belirlenmesinde 5326 sayılı Kanun hükümlerinin dikkate alınacağı, anılan
Kanunun 27. maddesinin (1) numaralı bendi uyarınca ve aynı maddenin altıncı fıkrasında, soruşturma konusu
fiilin suç değil de kabahat oluşturduğu gerekçesiyle idari yaptırım kararı
verilmesi halinde; kovuşturmaya yer olmadığı kararına itiraz edildiği
takdirde, idari yaptırım kararına karşı başvurunun da bu itiraz merciinde
inceleneceği açıkça belirtildiğinden, 5607 sayılı Kanun’un 28.3.2013
gün ve 6455 sayılı Kanunun 64. maddesi ile düzenlenen geçici 8. maddesinin ikinci
fıkrasında da, bu Kanunun yayımı tarihinden önce işlenen bu Kanuna
muhalefet kabahatlerinde, lehe hükümlerin uygulanması usulünün 5252 sayılı
Kanunun 9 uncu maddesi hükmüne göre yapılacağı düzenlendiğinden, davanın
görüm ve çözümünde adli yargı yerinin görevli olduğu sonucuna varılmıştır.
Açıklanan nedenlerle, Çerkezköy 1. Sulh Ceza
Mahkemesince verilen görevsizlik kararının kaldırılması gerekmiştir.
SONUÇ : Davanın çözümünde ADLİ YARGININ görevli olduğuna,
bu nedenle Çerkezköy 1. Sulh Ceza Mahkemesinin 16.7.2013 gün ve
D.İş:2013/590 sayılı GÖREVSİZLİK KARARININ KALDIRILMASINA, 2.6.2014 gününde OYBİRLİĞİ İLE KESİN OLARAK karar
verildi.
——
• ——
Uyuşmazlık Mahkemesi
Başkanlığından:
10-ESAS NO : 2014/598
KARAR NO : 2014/650
KARAR TR : 02.06.2014
(Hukuk Bölümü)
ÖZET :
Türk Silahlı Kuvvetlerinde astsubay iken 28 yılı aşkın hizmetinden sonra
emekliye ayrılarak, Belediye Başkanlığı görevinde bulunan davacı
tarafından, 5510 sayılı Yasanın geçici 4.maddesi gereğince 08.05.2008 tarihinden
önce 5 yıl Belediye Başkanlığı yaptığından bahisle makam tazminatı ve buna
bağlı olarak temsil ve görev tazminatı ödenmesi talebiyle yapmış olduğu
başvurunun, yaş şartını taşımadığı gerekçesiyle reddine ilişkin 04.06.2009
tarih ve 60.321.019 sayılı işlemin iptali ile Belediye Başkanlığı makam ve
temsil görev tazminatından yararlandırılması gerektiğinin tespitine karar
verilmesi istemi ile açılan davanın, İDARİ YARGI YERİNDE çözümlenmesi
gerektiği hk.
K A R A R
Davacı : C.K.
Vekilleri : Av. A.T. & Av. K.F.
Davalı : Sosyal Güvenlik Kurumu
Başkanlığı
Vekili : Av. M.B.
O L A Y :
Davacı vekili verdiği dava dilekçesinde özetle; davacının Türk Silahlı
Kuvvetlerinde astsubay iken 28 yılı aşkın hizmetinden sonra emekliye
ayrıldığını, Çorum ili Merkez İlçesi Seydim Beldesinde 1999 yılı mahalli
seçimlerinde Belediye Başkanı adayı olduğunu ve 18.3.1999 ile 28.3.2004
tarihli arasında fiilen 5 yıl Belediye Başkanlığı görevinde bulunduğunu,
müvekkilinin 5510 sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası
Kanunu’nun 8.5.2008 tarihinde yürürlüğe giren 5754 sayılı Kanunla değişik
Geçici 4.maddesinin 11.fıkrası uyarınca Emekli Sandığı’ndan emekli olduktan
sonra 8.5.2008 tarihinden önce 5 yıl Belediye Başkanlığı yaptığından
Belediye Başkanlığının sağladığı makam tazminatı, buna bağlı olarak temsil
ve görev tazminatlarından yararlanma talebinin 60 yaşını 1.3.2020 tarihi
itibariyle dolduracağı, bu tarihten önce Belediye Başkanlığı görevinden
dolayı makam ve buna bağlı olarak temsil veya görev tazminatı verilmesinin
kanunen mümkün olmadığı gerekçesi ile reddedildiğini, müvekkilinin 5510
sayılı kanunla yürürlükten kaldırılan 5434 sayılı Kanunda belirtilen yaş
sınırlamaları dikkate alınarak emekli olduğundan, dava konusu kanuni
düzenlemenin yürürlüğe girdiği tarih olan 01.10.2008 tarihinden itibaren, davacıya
makam tazminatı ve buna bağlı olarak temsil veya görev tazminatı ödenmesi
gerektiğini belirterek; Sosyal Güvenlik Kurumu Başkanlığı’nın 4.6.2009
tarih ve 60.321.019 sayılı yazıları ile tesis edilen Emekli Sandığından
emekli olduktan sonra 8.5.2008 tarihinden önce 5 yıl Belediye Başkanlığı
yaptığından Belediye Başkanlığının sağladığı makam tazminatı, buna bağlı
olarak temsil ve görev tazminatlarından yararlanma talebinin reddine
ilişkin işlemin iptaline karar verilmesi istemi ile idari yargı yerinde
dava açmıştır.
Ankara
15. İdare Mahkemesi : 23.02.2010 gün ve 2009/917 Esas, 2010/216 Karar
sayılı kararı ile; 5510 sayılı Kanunun geçici 4.maddesi uyarınca, sosyal
güvenlik kanunlarına göre emeklilik veya yaşlılık aylığı almakta olanlardan,
5434 sayılı Kanunun bu Kanunla yürürlükten kaldırılan 39.maddesine göre
aylık bağlanması şartlarını haiz olanlara bu Kanunun yürürlük tarihinden
itibaren, bu kişilerden bu Kanunun yürürlük tarihi itibariyle 5434 sayılı
Kanunun bu kanunla yürürlükten kaldırılan 39.maddesine göre aylık
bağlanması şartlarını haiz olmayanlara ise bu şartları haiz oldukları
tarihten itibaren 5434 sayılı Kanunun bu Kanunla yürürlükten kaldırılan ek
68.maddesinde belirtilen şartlar da dikkate alınarak, emsali belediye
başkanının almakta olduğu makam tazminatı ve buna bağlı olarak temsil veya
görev tazminatı tutarı, almakta oldukları emeklilik veya yaşlılık
aylıklarına ilave edilmek suretiyle ödeneceğinin belirtilmiş olduğunu,
emekli aylığı alan davacıya 5510 sayılı Kanunun geçici 4.maddesinin atıf
yaptığı 5434 sayılı Kanunun 39 ve ek 68.maddelerinde belirtilen şartları
taşıması durumunda, makam tazminatı ve buna bağlı olarak temsil ve görev
tazminatı ödeneceğinin açık olduğunu, bu durumda davacıya, makam tazminatı
ve buna bağlı olarak temsil ve görev tazminatının 5510 sayılı Kanunun
geçici 4.maddesindeki şartları taşıması durumunda ödenebileceği, yani uyuşmazlığın
5510 sayılı Kanun’dan kaynaklandığını, aynı Kanunun 101.maddesi uyarınca
uyuşmazlığın görüm ve çözümünde adli yargı yerlerinin görevli olduğunu
belirterek, 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Yasasının 15/1-a maddesi
hükmü uyarınca görev yönünden reddine karar vermiş, davacı vekili
tarafından Sosyal Güvenlik Kurumu’na karşı mahkemenin 2009/917 esasına
kaydedilerek açılan dava dosyasında verilen 23.02.2010 gün ve 2010/216
sayılı kararı davacı vekiline 25.03.2010, davalı idareye 25.03.2010
tarihinde tebliğ edilerek, yasal süresi içinde temyiz edilmediğinden
mahkemece verilen karar kesinleşmiştir.
Davacı
vekili bu kez aynı istemle; davacının, Sosyal Güvenlik Kurumu
Başkanlığı’nın 4.6.2009 tarih ve 60.321.019 sayılı yazıları ile tesis
edilen Emekli Sandığı’ndan emekli olduktan sonra 8.5.2008 tarihinden önce 5
yıl Belediye Başkanlığı yaptığından Belediye Başkanlığının sağladığı makam
tazminatı, buna bağlı olarak temsil ve görev tazminatlarından
yararlanmasına ilişkin tespit ile fazlaya ilişkin hakları saklı kalmak
üzere 1.000 TL ödenmeyen Belediye Başkanlığı’nın sağladığı makam tazminatı,
buna bağlı olarak temsil ve görev tazminatlarının hak ediş tarihinden
itibaren uygulanacak faizi ile birlikte ödenmesine karar verilmesi istemi
ile adli yargı yerinde dava açmıştır.
Davacı
vekili 29.03.2012 tarihli dilekçesi ile; bilirkişi raporu üzerine,
taleplerine ilişkin 1.000 TL dava dilekçesi ile talep edilmiş olduğunu,
saklı tuttukları fazlaya ilişkin kısım olan; 8.363,83 TL alacağın da, hak
ediş tarihinden itibaren uygulanacak en yüksek banka mevduat faizi ile
birlikte davalı kurumdan tahsiline karar verilmesi istemiyle ıslah
talebinde bulunmuştur.
Ankara 11.İş Mahkemesi: 07.06.2012 gün ve
2010/403 Esas, 2012/504 Karar sayılı kararı ile; davacının Belediye Başkanlığı yaptığı sırada 25
yılı aşkın hizmetinin bulunup emekli olduğunu, bu nedenle yaş şartının
aranmasının gerekmediğini, yine Yasanın yürürlük tarihi itibari ile genelge
ile bu tür görevlerde bulunanlara görev ve makam tazminatı ödenmesinin
yapıldığını, davacının da bu Yasa kapsamında olup görev ve makam
tazminatından yararlanması gerektiğini belirterek; davanın kabulüne,
davacının 5510 sayılı Yasanın Geçici 4.maddesinde belirtilen Belediye
Başkanlığı makam, görev ve temsil tazminatına hakkı bulunduğunun tespiti
ile aksi yöndeki kurum işleminin iptaline, bilirkişice hesaplanan toplam
9.363,83 TL temsil tazminatlarının hak ediş tarihleri itibari ile yasal
faizi ile davalıdan alınarak davacıya verilmesine karar vermiş, karar
davalı vekili tarafından temyiz edilmiştir.
Yargıtay
10.Hukuk Dairesi 27.06.2013 tarih ve 2012/21597 Esas, 2013/14576 Karar
sayılı kararı ile; “…15.01.1999 tarihinden itibaren 5434 sayılı Kanun
kapsamında emekli olan davacı hakkında. 5510 sayılı Kanunun. 5434 sayılı
Kanuna ilişkin geçiş hükümleri başlıklı Geçici 4. maddesinin. "Bu
Kanunun yürürlüğe girdiği tarih itibariyle 08.06.1949 tarihli ve 5434
sayılı Kanuna göre; aylık, tazminat, harp malûllüğü zammı, diğer ödemeler
ve yardımlar ile 08.02.2006 tarihli ve 5454 sayılı Kanunun 1 inci maddesine
göre ek ödeme verilmekte olanlara, bu Kanunla yürürlükten kaldırılan
hükümleri de dahil 5434 sayılı Kanunda kendileri için belirtilmiş olan
şartlan haiz oldukları müddetçe bunların ödenmesine devam
olunur."şeklindeki 1. fıkrası, "Bu Kanunda aksine bir hüküm
bulunmadığı takdirde; iştirakçi iken, bu Kanunun yürürlüğe girdiği tarih
itibarıyla bu Kanunun 4 üncü maddesinin birinci fıkrasının (c) bendi
kapsamına alınanlar, bu Kanunun yürürlüğe girdiği tarihten önce 5434 sayılı
Kanun hükümlerine tabi olarak çalışmış olup bu Kanunun 4 üncü maddesinin
birinci fıkrasının (c) bendine tabi olarak yeniden çalışmaya başlayanlar
ile bunların dul ve yetimleri hakkında bu Kanunla yürürlükten kaldırılan
hükümleri de dahil 5434 sayılı Kanun hükümlerine göre işlem yapılır."şeklindeki
4. fıkrası ile "Bu madde kapsamına girenlerin aylıklarının bağlanması,
artırılması, azaltılması, kesilmesi, yeniden bağlanması, toptan ödemeleri,
ilgi devamı, ihya ve borçlanmaları, diğer ödemeler ve yardımlar ile
emeklilik ikramiyeleri hakkında bu Kanunla yürürlükten kaldırılan hükümleri
de dahil 5434 sayılı Kanun hükümlerine göre işlem yapılır ve bu maddenin
uygulanmasında mülga 2829 sayılı Kanun hükümleri ayrıca dikkate
alınır."biçiminde düzenlenen 5. fıkrası; yine 5510 sayılı Kanun'un 101.
maddesinde yer alan "...bu Kanun hükümlerinin uygulanmasıyla ilgili
ortaya çıkan uyuşmazlıklar İş Mahkemelerinde görülür." düzenlemesi ve
Uyuşmazlık Mahkemesinin 04.09.2012 gün ve 2012/ 64-83 sayılı kararında,
5510 sayılı Yasanın yürürlüğe girmesinden önce iştirakçi sıfatıyla
çalışmakta olan memurlar ve diğer kamu görevlileri ile emekli sıfatıyla
5434 sayılı Kanuna göre emekli, dul ve yetim aylığı almakta olanlar ve
ayrıca memurlar ve diğer kamu görevlilerinden ileride emekliliğe hak
kazanacaklar yönünden Sosyal Güvenlik Kurumunca tesis edilen işlem ve
yapacağı muamelelerin "idari işlem" ve "idari eylem"
niteliğini korumaya devam edeceği, dolayısıyla, 2577 sayılı İdari Yargılama
Usulü Kanununun 2/1-a maddesinde belirtilen idari işlemler hakkında yetki,
şekil, sebep, konu ve maksat yönlerinden biri ile hukuka aykırı
olduklarından dolayı iptalleri için menfaatleri ihlal edilenler tarafından
açılan iptal davaları kapsamında bulunan, emekli kamu personeli olan davacı
tarafından açılan davanın, görüm ve çözümünün idari yargı yerinde
görülecektir.
Bu maddi
ve hukuki olgular göz önünde bulundurularak, 15.01.1999 tarihinden itibaren
5434 sayılı Kanun kapsamında emekli olan davacının makam tazminat
talebinin, tarih itibariyle yürürlükle bulunan 5434 sayılı Kanun'dan
kaynaklandığından, bu nedenle, idare mahkemesi görevli olduğundan
mahkemece, yargı yolu yanlışlığı nedeniyle davanın reddine karar verilmesi
gerekirken, hatalı değerlendirme sonucu, işin esasına girilerek, hüküm
kurulmuş olması, usul ve yasaya aykırı olup bozma nedenidir.
O hâlde,
davalı Kurum vekilinin bu yönleri amaçlayan temyiz itirazları kabul
edilmeli ve hüküm bozulmalıdır.” denilmek suretiyle kararının bozulmasına
hükmetmiştir.
Ankara
11.İş Mahkemesi: 27.02.2014 gün ve 2013/1271 Esas, 2014/199 Karar sayılı
kararı ile; davacının 5434 sayılı Yasa kapsamında emekli olduğu, davaya
konu makam tazminatı talebinin tarih itibariyle yürürlükte bulunan 5434
sayılı yasadan kaynaklandığı bu nedenle davaya bakma görevinin idari
yargıya ait olduğunu, yargı yolunun caiz olmaması nedeniyle davanın usulden
reddine ve aynı konuda daha önce İdare Mahkemesince de görevsizlik kararı
verildiğinden yargı yolunun belirlenmesi için dosyanın Uyuşmazlık
Mahkemesi’ne gönderilmesine karar vermiş, verilen karar tarafların temyiz
etmemesi üzerine 10.03.2014 tarihinde kesinleşmiştir.
Davacı
vekili 17.03.2014 tarihli dilekçesi ile, idari ve adli yargı yerlerince
verilen görevsizlik kararları nedeniyle oluşan olumsuz görev uyuşmazlığının
giderilmesi istemiyle başvuruda bulunmuştur.
İNCELEME VE GEREKÇE :
Uyuşmazlık Mahkemesi Hukuk Bölümü’nün, Serdar
ÖZGÜLDÜR’ün Başkanlığında, Üyeler: Eyüp Sabri BAYDAR, Ali ÇOLAK, Nurdane
TOPUZ, Ertuğrul ARSLANOĞLU, Ayhan AKARSU ve Mehmet AKBULUT’un
katılımlarıyla yapılan 2.6.2014 günlü toplantısında:
Dosya üzerinde 2247 sayılı Yasa’nın 27. maddesi
gereğince yapılan incelemeye göre, adli ve idari yargı yerleri arasında
2247 sayılı Yasa'nın 14. maddesinde öngörülen biçimde olumsuz görev
uyuşmazlığı doğduğu, adli yargı dosyasının aslı ile birlikte, idari yargı
kararının bir örneğinin 15. maddede belirtilen yönteme uygun olarak davacı
vekilinin istemi üzerine son görevsizlik kararını veren mahkemece Uyuşmazlık
Mahkemesi'ne gönderildiği ve usule ilişkin işlemlerde herhangi bir
noksanlık bulunmadığı anlaşıldığından görev uyuşmazlığının esasının
incelenmesine oy birliği ile karar verildi.
Her ne kadar Ankara 11.İş Mahkemesi 27.02.2014 gün ve
2013/1271 Esas, 2014/199 Karar sayılı kararında dosyanın Uyuşmazlık
Mahkemesi’ne gönderilmesine karar vermiş ise de; dosyanın; davacı vekilinin
istemi ile Mahkememize gelmesi nedeni ile 2247 sayılı Kanun’un 14.maddesi
uyarınca değerlendirme yapılmış ve olumsuz görev uyuşmazlığı koşullarını
taşıyan dosyanın esastan incelenmesi gerektiği anlaşılmıştır.
II-ESASIN İNCELENMESİ: Raportör-Hakim Birgül YİĞİT’in,
davanın çözümünde idari yargının görevli olduğu yolundaki raporu ile
dosyadaki belgeler okunduktan; ilgili Başsavcılarca görevlendirilen
Yargıtay Cumhuriyet Savcısı Mehmet BAYHAN ile Danıştay Savcısı Mehmet Ali
GÜMÜŞ’ün davada idari yargının görevli olduğu yolundaki sözlü açıklamaları
da dinlendikten sonra GEREĞİ GÖRÜŞÜLÜP DÜŞÜNÜLDÜ:
Dava,
Türk Silahlı Kuvvetlerinde astsubay iken 28 yılı aşkın hizmetinden sonra
emekliye ayrılarak, 18.3.1999 ile 28.3.2004 tarihleri arasında Çorum ili
Merkez İlçesi Seydim Beldesinde Belediye Başkanlığı görevinde bulunan
davacı tarafından, 5510 sayılı Yasanın geçici 4.maddesi gereğince 08.05.2008
tarihinden önce 5 yıl Belediye Başkanlığı yaptığından bahisle makam
tazminatı ve buna bağlı olarak temsil ve görev tazminatı ödenmesi talebiyle
yapmış olduğu başvurunun yaş şartını taşımadığı gerekçesiyle reddine
ilişkin 04.06.2009 tarih ve 60.321.019 sayılı işlemin iptaline, Belediye
Başkanlığı makam ve temsil görev tazminatından yararlandırılması
gerektiğinin tespitine, şimdilik 1.000 TL’sinin hak ediş tarihinden
itibaren uygulanacak faizi ile birlikte tahsiline karar verilmesi talep
edilmiş, davacı vekili 29.03.2012 tarihli ıslah dilekçesinde alacak
miktarını 8.363.83 TL ye çıkarılmıştır.
5434 sayılı T.C. Emekli Sandığı
Kanunu’nun (5510 Sayılı Kanunun 106. maddesi ile mülga edilen) Ek
68.maddesinde; “(Değişik madde: 24/11/1994 - 4049/7 md.)
(Değişik fıkra:
23/02/1995 - KHK - 547/13 md.) Makam tazminatı ile Yüksek Hakimlik ve
temsil veya görev tazminatı ödenmesini gerektiren görevlerde bulunanlardan,
10/10/1984 tarihli ve 3056 sayılı Kanunun 36 ncı maddesine göre istihdam
edilenlere, Başbakanlıkta da makam tazminatı ödenmesini gerektiren
görevlerde en az 6 ay çalışmış olmaları kaydıyla bu tazminatlardan yüksek
olanı esas alınarak ödeme yapılır. (Ek cümle: 04/07/2001 - 631 S.KHK/1.
md.) Makam veya yüksek hakimlik tazminatı ödenmesini gerektiren görevlerde
toplam en az iki yıl bulunmadan veya bu görevlerde hiç bulunmadan emekliye
ayrılanlara ise, en az altı ay süreyle bulundukları en üst görevleri için
belirlenen görev tazminatı veya hizmet yılları itibarıyla belirlenen görev
tazminatından yüksek olanı ödenir. Bu halde de iki yıllık süreyi doldurma
şartı aranır. (Ek cümle: 12/02/2000 - 4505/3 md.) Ancak bu tazminatların
ölenlerin dul ve yetimlerine ödenmesinde iki yıl görev şartı aranmaz.
(...)
(Ek
fıkra:07/12/2004 - 5272 S.K./86.mad) Sandıkça emekli aylığı bağlanan
büyükşehir belediye başkanlarına 7000, il belediye başkanlarına 6000, ilçe
belediye başkanlarına 3000, diğer belediye başkanlarına 1500 gösterge rakamı
üzerinden, bu Maddede belirtilen usul ve esaslar dahilinde makam tazminatı,
buna bağlı olarak temsil veya görev tazminatı ödenir. Bu tazminatlar
ilgililere ödendikçe iki ay içinde faturası karşılığında Hazineden tahsil
olunur. Birinci fıkrada öngörülen iki yıllık sürenin hesabında iştirâkçi
olup olmadıklarına bakılmaksızın belediye başkanı olarak geçen sürelerin
tamamı dikkate alınır.
(Ek fıkra:
(12/02/2000 - 4505/3 md.) Temsil ve görev tazminatları; Yönetim ve denetim
kurulu üyelikleri dahil olmak üzere kamu kesiminde her ne suretle olursa
olsun aylık veya ücret alıp almadıklarına bakılmaksızın görev alanlara bu
durumları devam ettiği sürece ödenmez. Tazminattan yararlanırken,
yararlanma şartlarını kaybedenler en geç bir ay içinde durumu Türkiye
Cumhuriyeti Emekli Sandığı Genel Müdürlüğüne bildirirler. Bu durumun ortaya
çıktığı tarihi takip eden ay başından itibaren tazminat ödenmesine son
verilir. Zamanında bildirimde bulunmayanlara ödenen tazminat kanuni faizi
ile birlikte geri alınır.(...)
Bu tazminatlar,
ölenlerin 5434 sayılı Kanunun 67 nci maddesinde belirtilen aylığa müstehak
dul ve yetimlerine 68 inci maddesindeki oranlar üzerinden ödenir.
Bu ödemeler,
T.C. Emekli Sandığınca ödenmesini müteakip iki ay içinde Genel Bütçeye
giren kurumlardan ayrılanlar için Hazineden, diğerleri için son
kurumlarından faturası karşılığında tahsil edilir.(...) denilmiş; 1.1.2007
tarihinde; maddenin “Bu
tazminatlar, ölenlerin 5434 sayılı Kanunun 67 nci maddesinde belirtilen
aylığa müstehak dul ve yetimlerine 68 inci maddesindeki oranlar üzerinden
hesaplanır.” şeklindeki beşinci fıkra metni ile “Bu ödemeler, T.C. Emekli
Sandığınca ödenmesini müteakip iki ay içinde Genel Bütçeye giren
kurumlardan ayrılanlar için Hazineden, diğerleri için son kurumlarından
faturası karşılığında tahsil edilir.” şeklindeki son fıkra metni
yürürlükten kaldırılmıştır.
Diğer taraftan,
5510 sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanununun “5434 sayılı Kanuna ilişkin geçiş
hükümleri” başlıklı Geçici
4. maddesinin birinci fıkrasında; “Bu Kanunun yürürlüğe girdiği
tarih itibarıyla 8/6/1949 tarihli ve 5434 sayılı Kanuna göre; aylık,
tazminat, harp malûllüğü zammı, diğer ödemeler ve yardımlar ile 8/2/2006
tarihli ve 5454 sayılı Kanunun 1 inci maddesine göre ek ödeme verilmekte
olanlara, bu Kanunla yürürlükten kaldırılan hükümleri de dahil 5434 sayılı
Kanunda kendileri için belirtilmiş olan şartları haiz oldukları müddetçe bunların
ödenmesine devam olunur. Ancak, 5 ilâ 10 yıl arasında fiili hizmet süresi
olan iştirakçilerden dolayı dul ve yetim aylığı almakta olanların, aylık ve
diğer ödemeleri, bu Kanunun 32 nci, 34 üncü ve 37 nci maddelerindeki
şartları haiz oldukları müddetçe devam edilir.” hükmüne, aynı maddenin beşinci fıkrasında ise;
“ Bu madde kapsamına girenlerin aylıklarının bağlanması, artırılması,
azaltılması, kesilmesi, yeniden bağlanması, toptan ödemeleri, ilgi devamı,
ihya ve borçlanmaları, diğer ödemeler ve yardımlar ile emeklilik
ikramiyeleri hakkında bu Kanunla yürürlükten kaldırılan hükümleri de dahil
5434 sayılı Kanun hükümlerine göre işlem yapılır ve bu maddenin
uygulanmasında mülga 2829 sayılı Kanun hükümleri ayrıca dikkate alınır. (Ek
cümle: 16/06/2010-5797 S.K/10. md.) Ancak, Polis Akademisinde öğrenim
görmekte olan öğrencilerin yetim aylıkları bu öğrenimleri süresince
kesilmeksizin ödenmeye devam edilir.” hükmüne yer verilmiştir.
31.5.2006 tarih ve 5510 sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel
Sağlık Sigortası Kanunu 506, 1479, 2925, 2926 ve 5434 sayılı Kanunlar
kapsamındaki hizmet akdine göre ücretle çalışanlar (Sosyal Sigortalılar),
kendi hesabına çalışanlar (Bağ-Kur’lular), tarımda kendi adına ve hesabına
çalışanlar (Tarım Bağ-Kur’luları), tarım işlerinde ücretle çalışanlar,
(Tarım sigortalıları), devlet memurları ve diğer kamu görevlilerini (Emekli
Sandığı İştirakçileri), geçici maddelerle korunan haklar dışında, sosyal
güvenlik ve sağlık hizmetleri yönünden yeni bir sisteme tabi tutmuş, beş
farklı emeklilik rejimini aktüeryal olarak hak ve hükümlülükler yönünden
tek bir sosyal güvenlik sistemi altında toplamıştır. 5510 sayılı Kanunun
iptali amacıyla açılan davada Anayasa Mahkemesi, 15.12.2006 tarih ve E:
2006/111, K: 2006/112 sayılı kararıyla, anılan Kanunun birçok maddesi ile
birlikte, bu Kanunun yürürlük tarihinden önce 5434 sayılı T.C. Emekli
Sandığı Kanunu hükümlerine tabi olarak görev yapmakta olan memurlar ve
diğer kamu görevlilerini diğer sigortalılarla aynı sisteme tabi kılan
(başta 4/c maddesi) hükümlerin iptaline karar vermiş; bu karardan sonra
kabul edilen 17.04.2008 tarih ve 5754 sayılı Kanunla 5510 sayılı Kanunda
düzenlemeler yapılmış ve anılan Kanuna eklenen Geçici 1 nci ve Geçici 4 ncü
maddelerle, 5754 sayılı Kanunun yürürlüğe girdiği 1 Ekim 2008 tarihinden
önce 5510 sayılı Kanunun 4 ncü maddesinin birinci fıkrasının (c) bendi
kapsamında olanlar (memurlar ile diğer kamu görevlileri) ile bunların dul
ve yetimleri hakkında, bu Kanunla yürürlükten kaldırılan hükümleri de dahil
5434 sayılı Kanun hükümlerine göre işlem yapılacağı hüküm altına
alınmıştır. 5754 sayılı Kanunun kimi hükümlerinin iptali istemiyle açılan
dava Anayasa Mahkemesi’nin 30.3.2011 tarih ve E: 2008/56, K:2011/58 sayılı
kararı ile reddedilmiştir.
5510 sayılı Kanunun 101 nci maddesinde yer alan “…bu
Kanun hükümlerinin uygulanmasıyla ilgili ortaya çıkan uyuşmazlıklar İş
Mahkemelerinde görülür.” bölümünün iptali istemiyle yapılan itiraz
başvurusunda Anayasa Mahkemesi, 22.12.2011 tarih ve E: 2010/65, K: 2011/169
sayılı kararıyla (RG. 25.1.2012, Sayı: 28184) davayı redle sonuçlandırmakla
birlikte; söz konusu kararın Mahkememiz önündeki uyuşmazlığa ışık tutacak
şekilde şu gerekçeye dayandırmıştır: “…5754 sayılı Kanunun yürürlüğe
girmesinden önce memur ve diğer kamu görevlisi olarak çalışmakta olanlar,
evvelce olduğu gibi 5434 sayılı Kanun hükümlerine tabi olacaklar ve
bunların emeklileri bakımından da aynı Kanun hükümleri uygulanmaya devam
edecek; ancak 5754 sayılı Kanun’un yürürlüğe girmesinden sonra memur ve
diğer kamu görevlileri olarak çalışmaya başlayanlar ise 5510 sayılı Kanunun
4/c maddesi uyarınca, bu Kanun hükümlerine tabi sigortalı sayılacak ve
haklarında 5434 sayılı Kanun değil, 5510 sayılı Kanun’un öngördüğü kural ve
esaslar uygulanacak; ihtilaf halinde de adli yargı görevli bulunacaktır.
5754 sayılı Kanunun yürürlüğüyle birlikte, artık Sosyal Sigortacılık
esasına göre faaliyet gösteren ve yaptığı, tesis ettiği işlem ve muameleler
idari işlem sayılamayacak bir sosyal güvenlik kurumunun varlığından söz
etmek gerekli bulunmaktadır. 5754 sayılı Kanun’un yürürlüğe girmesinden
önce iştirakçisi sıfatıyla çalışmakta olan memurlar ve diğer kamu
görevlileri ile emekli sıfatıyla 5434 sayılı Kanun’a göre emekli, dul ve
yetim aylığı almakta olanlar ve ayrıca memurlar ve diğer kamu
görevlilerinden ileride emekliliğe hak kazanacaklar yönünden ise Sosyal
Güvenlik Kurumu’nun tesis edeceği işlem ve yapacağı muameleler idari işlem
niteliğini korumaya devam edecek, bunlara ilişkin ihtilaflarda da evvelce
olduğu gibi idari yargı görevli olmaya devam edecektir… Bu bakımdan 5510
sayılı Kanunun yürürlüğünden sonra, prim esasına dayalı yani sistemin
içeriği ve Kanun kapsamındaki iş ve işlemlerin niteliği göz önünde
bulundurulduğunda, itiraz konusu kuralla, yargılamanın bütünlüğü ve uzman
mahkeme olması nedeniyle Kanun hükümlerinin uygulanması ile ortaya çıkan
uyuşmazlıkların çözümünde iş mahkemelerinin görevlendirilmesinde Anayasa’ya
aykırılık görülmemiştir. Ancak, yukarıda açıklandığı üzere 5754 sayılı
Kanun’un yürürlüğe girmesinden önce statüde bulanan memurlar ve diğer kamu
görevlileri ile ilgili sosyal güvenlik mevzuatının uygulanmasından doğan
idari işlem ve idari eylem niteliğindeki uyuşmazlıklarda idari yargının
görevinin devam edeceği açıktır…” Yukarıda sözü edilen mevzuat hükümlerinin
ve Anayasa Mahkemesi kararının birlikte değerlendirilmesinden, 5510 sayılı
Kanunun yürürlüğe girmesinden önce memur ve diğer kamu görevlisi olarak
çalışmakta olanlar, daha önce olduğu üzere 5434 sayılı Kanun hükümlerine
tabi olacakları gibi bunların emeklilikleri bakımından da aynı Kanun
hükümlerinin uygulanmaya devam edileceği; ancak, bu Kanunun yürürlüğe
girmesinden sonra memur ve diğer kamu görevlisi olarak çalışmaya
başlayanların ise 5510 sayılı Kanunun 4/c maddesi uyarınca, bu Kanun
hükümlerine tabi sigortalı sayılacağı ve haklarında 5434 sayılı Kanunun
değil 5510 sayılı Kanunun öngördüğü kural ve esasların uygulanacağı
dolayısıyla ihtilafların da adli yargı yerinde çözümleneceği açıktır.
Kaldı ki; T.C. Anayasası’nın 158.maddesindeki “…diğer
mahkemelerle, Anayasa Mahkemesi arasındaki görev uyuşmazlıklarında Anayasa
Mahkemesi’nin kararı esas alınır ” hükmü uyarınca Anayasa Mahkemesi
kararının bu uyuşmazlığın çözümünde esas alınacağı tartışmasızdır.
Bu durumda, 5510 sayılı Yasanın yürürlüğe girmesinden
önce iştirakçi sıfatıyla çalışmakta olan memurlar ve diğer kamu görevlileri
ile emekli sıfatıyla 5434 sayılı Kanuna göre emekli, dul ve yetim aylığı
almakta olanlar ve ayrıca memurlar ve diğer kamu görevlilerinden ileride
emekliliğe hak kazanacaklar yönünden Sosyal Güvenlik Kurumunca tesis edilen
işlem ve yapacağı muamelelerin “idari işlem” ve “idari eylem” niteliğini
korumaya devam edeceği, dolayısıyla, 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü
Kanununun 2/1-a maddesinde belirtilen idari işlemler hakkında yetki, şekil,
sebep, konu ve maksat yönlerinden biri ile hukuka aykırı olduklarından
dolayı iptalleri için menfaatleri ihlal edilenler tarafından açılan iptal
davaları kapsamında bulunan, 5754 sayılı Yasanın yürürlüğe girdiği tarihten
önce, Emekli Sandığı iştirakçisi olan davacının, 18.3.1999 ile 28.3.2004
tarihleri arasında Belediye Başkanı olarak görev yapmasından dolayı, makam
ve görev tazminatından yararlandırılması istemiyle yaptığı başvurunun
reddine ilişkin işlemin iptali ile yoksun kalınan tazminat tutarının yasal
faiziyle birlikte ödenmesine karar verilmesi istemiyle açtığı davanın; 5434
sayılı Kanun hükümleri dikkate alınarak çözüme kavuşturulacağı
gözetildiğinde; idari
yargı yerinde görüleceği sonucuna varılmıştır.
Açıklanan nedenlerle, Ankara 15. İdare
Mahkemesi’nin görevsizlik kararının kaldırılması gerekmiştir.
SONUÇ : Davanın görüm ve çözümünde İDARİ YARGININ görevli
olduğuna, bu nedenle Ankara 15. İdare Mahkemesinin 23.02.2010 gün ve
2009/917 Esas, 2010/216 Karar sayılı GÖREVSİZLİK KARARININ KALDIRILMASINA,
2.6.2014 gününde OY BİRLİĞİ İLE KESİN OLARAK karar verildi.
——
• ——
Uyuşmazlık Mahkemesi
Başkanlığından:
11-ESAS NO : 2014/604
KARAR NO : 2014/656
KARAR TR : 02.06.2014
(Hukuk Bölümü)
ÖZET :
Türk Telekomünikasyon A.Ş.’de çalışırken Kurumun özelleştirilmesi nedeniyle
başka kuruma nakledilen davacının, maaş nakil ilmuhaberinin düzeltilmesi
istemiyle açtığı davanın, ADLİ YARGI YERİNDE çözümlenmesi gerektiği hk.
K A R A R
Davacı :
Y.S.
Vekili :
Av. M.R.Ç.
Davalı :
Türk Telekomünikasyon AŞ.
Vekilleri
: Av. S.D. & Av. A.A.
İhbar
Olunan : Maliye Bakanlığı (Adli Yargıda)
Vekili :
Av. E.E.
O L A Y :
Davacı vekili dava dilekçesinde özetle; davalı Türk Telekomünikasyon AŞ.nin
özelleştirme kapsamında 2005 yılında %55 lik hissesinin satışı ile kamu
kurumu niteliğini kaybedip özel tüzel kişilik sıfatı kazanmış olduğunu,
fakat davacının davalı kurumda devlet memurluğu haklarını saklı tutarak
imzaladığı sözleşme ile çalışmaya devam ettiğini, kamuoyunda memurlara
ödenen ve denge tazminatı olarak bilinen 31/03/2006 tarihli Resmi Gazetede
yayımlanarak yürürlüğe giren 5473 sayılı Değişik Adlar Altında İlave
Ödemesi Bulunmayan Memurlara ve Sözleşmeli Personele Ek Ödeme Yapılması ile
Bazı Kanun ve Kanun Hükmünde Kararnameye eklenen Ek 3. Maddenin 1. Fıkrasında
belli kamu görevlilerine her ay ek ödeme yapılabileceğinin belirtilmiş
olduğunu, 399 sayılı kanun hükmünde kararnamenin Ek 2 sayılı cetvelinde ise
T.C. Posta, Telgraf ve Telefon işletmelerinin de yer aldığının belirlenmiş
olduğunu, müvekkilinin de bu kapsamdaki personellerden olup 4046 sayılı
özelleştirme uygulamaları hakkında kanunun “Kuruluşlardaki Personelin
Nakli” başlıklı 22. Maddesinin 5. Fıkrası gereği Telekom’da çalışmasına
devam ettiğini, ücretlerdeki artış oranının da memurlara uygulanan ücret
artışının esas alındığını, müvekkiline ve aynı durumdaki arkadaşlarına
denge tazminatı ödemesinin ilk aylarda yapıldığını, fakat daha sonra
yapılan ödemelerin mahsup edilerek bu konudaki alacaklarının ödenmemeye
başladığını, müvekkilinin adının Personel Daire Başkanlığı’na bildirildiği
tarihte belirtilen ek ödemenin de maaşına uygulanması gerekirken,
uygulanmadığını, müvekkilinin bu şekilde zarara uğradığını belirterek;
fazlaya ilişkin hakları saklı kalmak kaydıyla 03/06/2006 tarihinden
15/09/2007 tarihine kadar ödenmeyen 1.270,00 TL Yüksek Planlama Kurulu
Kararları ve enflasyon farkından kaynaklı ücret alacaklarının ödenmesi
gereken aylardan itibaren en yüksek mevduat faizi ile birlikte davalıdan
tahsiline karar verilmesi istemiyle adli yargı yerinde dava açmıştır.
Diyarbakır
2. İş Mahkemesi: 16.12.2011 gün, 2011/660 Esas, 2011/931 Karar sayılı
kararı ile özetle; davacının ek ödemelerden yararlanması gerektiğini,
bilirkişi raporuna göre davacıya talep edilen 03.06.2006-15.09.2007
tarihleri arasında 1.273,08 TL denge tazminatı ödenmesi gerektiğini
belirtilerek; davanın kabulüne karar vermiş, karar davalı vekilleri
tarafından temyiz edilmiş, temyiz talebi Diyarbakır 2.İş Mahkemesi’nin
06.01.2012 gün ve 2011/660 Esas, 2011/931 Karar sayılı kararı ile, miktar
yönünden verilen kararın kesin olduğu gerekçesi ile reddedilmiş, davalı
vekillerince bu karar da temyiz edilmiştir.
Yargıtay 9. Hukuk Dairesi; 12.03.2012 gün
ve 2012/8570 Esas, 2012/7990 Karar sayılı kararında özetle; mahkemece
yapılan araştırmanın hüküm vermeye yeterli olmadığı; davacı ile ilgili
davalı işyerinde tüm bordrolar, ücret ve mali haklarına ilişkin işverence
alınan işletmesel kararlar getirtilerek, davacının kapsamdışı nakle tabi
olarak çalıştığı dönemde 406 sayılı Kanunun Ek.29 ve sözleşmenin 7.
maddeleri uyarınca aynı statüde kamuda çalışan 399 sayılı KHK’nun ek II.
Cetveline tabi çalışanlara uygulanan artışlardan yararlandırılıp
yararlandırılmadığı, artış yapılıp yapılmadığı, yapılan artışın tebliğlerle
getirilen artışların altında kalıp kalmadığı, tebliğlere göre yapılacak
artışları kapsayacak şekilde maaş nakil ilmühaberinin düzenlenip
düzenlenmediği, davacının fark alacağı olup olmadığı konusunda uzman
bilirkişiden rapor alınarak sonucuna göre karar verilmesi gerektiği
belirtilerek, ilk derece mahkemesi kararının bozulmasına hükmetmiştir
Diyarbakır
2. İş Mahkemesi: 25.06.2012 gün ve 2012/526 Esas, 2012/475 Karar sayılı
kararı ile özetle; mahkemenin önceki kararının yerinde olduğu gerekçesi ile
önceki kararda direnilmesine, talep miktarı da göz önüne alınarak davanın
kabulüne karar vermiş, bu karar davalı vekilleri tarafından temyiz edilmiş,
bu temyiz talebi de Diyarbakır 2.İş Mahkemesi’nin 26.09.2012 gün ve
2012/526 Esas, 2012/475 Karar sayılı kararı ile, miktar yönünden verilen
kararın kesin olduğu gerekçesi ile reddedilmiş, davalı vekillerince bu
karar da temyiz edilmiştir.
Yargıtay
Hukuk Genel Kurulu 26.12.2012 gün ve 2012/9-1536-1406 Esas-Karar sayılı
ilamı ile “...Uyuşmazlık, 5473 sayılı Kanuna dayalı olarak denge
tazminatından kaynaklanan fark ücret alacağının belirlenmesi yönünden
yapılan araştırmanın yeterli olup olmadığı noktasında toplanmaktadır.
Hukuk
Genel Kurulu’nda yapılan görüşmeler sırasında 5473 sayılı Kanuna dayalı
olarak denge tazminatından kaynaklanan fark ücret alacağına ilişkin
davalarda adli yargı mahkemelerinin görevli olup olmadığı hususu ön sorun
olarak değerlendirilmiştir.
Uyuşmazlığın
çözümünde öncelikle konuya ilişkin yasal mevzuatın ve davalı Türk
Telekomünikasyon AŞ'nin ve bu kuruluşta çalışan personelin özelleştirme
öncesi ve sonrasındaki hukuki statüsünün açıklığa kavuşturulması zorunludur.
Bilindiği
üzere, Türk Telekomünikasyon Anonim Şirketi, 406 sayılı Telgraf ve Telefon
Kanunu'nun, 18.06.1994 günlü Resmi Gazete'de yayımlanan 4000 sayılı
Yasa'yla değiştirilen 1. maddesi uyarınca, Posta işletmesi Genel Müdürlüğü'nce
yürütülen telekomünikasyon hizmetlerinin sermayesinin tamamı kamu kesimine
ait olacak bir anonim şirket şeklinde yapılandırılması suretiyle kurulmuş
ve 233 ile 399 sayılı Kanun Hükmünde Kararnamelere tabi bir kamu iktisadi
kuruluşu statüsü verilmiştir.
29.01.2000
günlü Resmi Gazete'de yayımlanarak yürürlüğe giren ve Telekom AŞ'nin
özelleştirilmesi amacıyla yapısının yeniden düzenlenmesine yönelik kurallar
getiren 4502 sayılı Yasa'nın 1. maddesi ile, 406 sayılı Yasa'nın 1.
maddesine eklenen dokuzuncu fıkrada, Telekom'un, bu Kanun ve özel hukuk
hükümlerine tabi bir anonim şirket olduğu, Kamu iktisadi Teşebbüslerinin
kuruluş, teşkilât ve faaliyetleri ile ilgili mevzuatın Telekom'a
uygulanmayacağı kuralına yer verilmiş; anılan kural, 23.05.2001 günlü Resmi
Gazete'de yayımlanarak yürürlüğe giren 4673 sayılı Yasa'nın 1 maddesi ile
değiştirilmiş ve Telekom'un, bu Kanun ve özel hukuk hükümlerine tabi bir
anonim şirket olduğu, bu Kanun hükümleri saklı kalmak üzere, kamu İktisâdi
teşebbüsleri de dahil, sermayesinin yarısından fazlası kamuya ait olan kamu
kurum, kuruluş ve ortaklıklarına uygulanan mevzuatın Telekom'a
uygulanmayacağı belirtilmiştir.
Ayrıca,
Türk Telekom AŞ 4502 sayılı Yasa'nın Geçici 3. maddesi ile 233 sayılı
KHK'nin ekindeki "B-Kamu İktisadi Kuruluşları (KİK)" bölümünde
yer alan kuruluşlar listesinden çıkarılmıştır.
4502 ve
4673 sayılı Yasa'lar ile yapısı yeniden düzenlenen Türk Telekom'da çalışan
personelin hukuki statüsü de, 406 sayılı Yasaya 4502 sayılı Yasa ile
eklenen Ek 22. madde ile yeniden düzenlenmiş ve anılan maddede Türk
Telekom'daki kamu payı %50'nin altına düşünceye kadar, Türk Telekom Yönetim
Kurulu üyeliklerine atanacaklar dışında kalan personelin iş mevzuatı
uyarınca istihdam edileceği, iş mevzuatına göre istihdam edilenlere ilişkin
kayıt ve şartların Yönetim Kurulu tarafından tayin olunacağı kurallarına
yer verilmiş, ayrıca bu yasanın geçici 4. maddesinde, 4502 sayılı Yasanın
yürürlüğe girdiği tarihte Türk Telekom'da 399 sayılı Kanun Hükmünde
Kararnameye tabi olarak kadrolu veya sözleşmeli personel statüsünde
çalışmakta olanlardan isteyenlerin iş mevzuatına tabi personel statüsüne
geçirileceği, iş mevzuatına tâbi personel statüsüne geçmek istemeyenlerin
mevcut statü, sosyal ve özlük haklarıyla istihdamlarına devam olunacağı
kurala bağlanarak, iş mevzuatına geçmek istemeyenlerin mevcut statü, sosyal
ve özlük hakları korunmuştur.
Hisselerin
fiilen devredildiği ve Telekomünikasyon Hizmetlerinin Yürütülmesine İlişkin
İmtiyaz Sözleşmesi'nin imzalandığı 14.11.2005 tarihinden sonra,
hisselerinin yüzde elliden fazlası özel hukuk tüzel kişisine geçen Türk
Telekom kamu kuruluşu niteliğini kaybetmiştir.
Ancak,
406 sayılı Yasa'nın Ek 29. maddesinin, 5398 sayılı Kanun'un 14. maddesi ile
değişik birinci fıkrasında, özelleştirme tarihi itibarıyla Türk Telekom'da
çalışmakta olan personelin haklarının korunması amacıyla, hukuki statülerini
ve kamu kuramlarına nakil olanaklarını belirleyen bazı özel düzenlemelere
yer verilmiştir. Buna göre Türk Telekom hisselerinin devri sonucu kamu
payının yüzde ellinin altına düşmesi durumunda; Türk Telekom'da, Ek 22.
maddenin (a) bendinin bu Kanunla yürürlükten kaldırılan hükümleri uyarınca
belirlenen aslî ve sürekli görevlerde çalışmakta olanlar ile 399 sayılı KHK'ye
tâbi olarak kadrolu veya sözleşmeli personel statüsünde çalışanlar ve
kapsam dışı personel, kamu görevlerinden yüz seksen gün aylıksız izinli
sayılacaktır. Aynı maddeye göre, bu personel belirtilen süre içinde Türk
Telekom'da çalışmaya devam edecek malî ve özlük hakları Türk Telekom
tarafından karşılanacak, belirtilen süre içinde nakle tâbi personelden Türk
Telekom tarafından hizmetine ihtiyaç duyulmayanlar tespit edildikleri
tarihten, kendi isteği ile nakil talep edenler ise talep tarihinden
itibaren en geç doksan gün içinde nakil için Türk Telekom tarafından Devlet
Personel Başkanlığına bildirileceklerdir.
Anılan
yasal düzenlemeler karşısında Telekom AŞ.'nin özelleştirilmesi sonucunda,
işlevsel görevlerde bulunan ve ikamesi kısa sürede imkansız personelin
isteklerine bağlı olarak makul bir süre kamu görevlerinden aylıksız izinli
sayılarak özel hukuk tüzel kişisinde çalışmalarına olanak sağlandığı
anlaşılmaktadır Buna göre, söz konusu personelin, aylıksız izinli olarak
geçen sürede kamu personeli statüleri devam etmektedir.
Diğer
yandan,imtiyaz Sözleşmesi ile bir kamu hizmetini yürütmek hakkını elde eden
davalı şirkete, devir sonrasında yetişmiş personel yetersizliği nedeniyle
doğabilecek aksaklıkların önüne geçilebilmesi için, 406 sayılı Yasa hükümleri
ile tanınan ayrıcalıkların sonucu olarak da, bünyesinde belli süre ile
çalışmaya devam eden söz konusu personelin kamu kuramlarına naklen
atanmasının sağlanması amacıyla kimi görevler yüklenmiştir.
Bu
görevler kapsamında 406 sayılı Yasa hükümleri uyarınca davalı şirket
tarafından, hak sahibi personelinin Devlet Personel Başkanlığı'na
bildirmesi, bildirim ile beraber personelin nakledileceği kamu kurumunda
yararlanacağı parasal haklara esas olmak üzere memur maaş nakil ilmühaberi
düzenlenmesi, personelin ilişiğinin kesilmesi gibi işlemler bulunmaktadır.
Sayılan
işlemler, idare hukuku alanında hukuki sonuçlar doğurmakta ve ilgili
personelin nakledilecekleri kuramdaki statülerini, özlük ve parasal
haklarını belirlemekte esas alınmaktadır.
Belirtilen
nitelikleriyle, söz konusu işlemlerin kamu personeli hakkında ve idare
hukuku alanında tesis edilmiş birer idari işlem niteliğinde oldukları
anlaşılmaktadır.
Öte
yandan, davalı şirketin belirtilen statüsü ve özel yasa hükümleri gereğince
bazı kamusal ayrıcalıklara ve yükümlülüklere sahip olması nedeniyle
herhangi bir özel hukuk tüzel kişisinden farklı bir hukuki statü içinde
bulunduğu anlaşılmaktadır. Bu nedenle diğer özel hukuk tüzel kişilerinden
farklı bir ilişkisi bulunan tüzel kişilerin bazı işlemlerinin, nitelikleri
esas alınmak suretiyle de idari işlem niteliğindedir.
O halde,
imtiyaz sözleşmesi ile bir kamu hizmetini yürütmekle görevli ve yetkili
kılınması nedeniyle, diğer özel hukuk tüzel kişilerinden farklı olarak kimi
kamusal ayrıcalıklara ve yükümlülüklere tabi olan, 406 sayılı Yasa
hükümleri ile kamu kurumlarına nakil hakkı bulunan diğer bir ifade ile
kapsam dışı nakle tabi personeli ile ilgili olarak bazı kamusal görevler
yüklenen davalı şirketin, belirtilen görevleri kapsamında tesis ettiği
işlemlerin idari işlem niteliğinde olduğu ve bu işlemlerden kaynaklanan
uyuşmazlıkların idari yargının görevinde bulunduğu kabul edilmelidir.
Somut
uyuşmazlıkta özelleştirmeden önce statü hukuku hükümlerine tabi davacı
niteliğindeki personel, özelleştirme sonrası belirli bir süre içinde davalı
ile özel hukuk hükümlerine tabi olarak iş sözleşmesi kapsamında çalıştırılmakta,
nakledildiğinde tekrar statü hukuku kapsamına girmektedir. Davacının iş
sözleşmesi ile çalıştığı dönemde, davalı şirkete davacının ücreti konusunda
“artış oranının, kamudaki memur maaş artış oranında” olacağı yönünde
yükümlülük getirildiği gibi 406 sayılı Yasa hükümleri uyarınca davalı
şirkete, hak sahibi personeli Devlet Personel Başkanlığına bildirmesi;
bildirim ile beraber personelin nakledileceği kamu kurumunda yararlanacağı
parasal haklara esas olmak üzere memur maaş nakil ilmühaberi düzenlenmesi;
personelin ilişiğinin kesilmesi gibi işlemler yaptırıldığı görülmektedir.
Bu işlemlerin idare hukuku alanında hukuki sonuçlar doğurduğu ve ilgili
personelin nakledilecekleri kurumdaki statülerini, özlük ve parasal
haklarını belirlediği, söz konusu işlemlerin kamu personeli hakkında ve
idare hukuku alanında tesis edilmiş birer idari işlem niteliğinde oldukları
açık olup, idari işlemlerle ilgili uyuşmazlığın ise adli yargı yerinde
değil, idari yargı yerinde çözümlenmesi ve 5473 sayılı Kanundan kaynaklanan
ek ödeme alacağının tahsili istemiyle, anılan idareye karşı açılan
davalarda, idari yargı yerinin görevli olduğu kabul edilmelidir.
Nitekim,
Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulu'nun 07.04.2011 gün 2011/55 E. 2011/205
K. sayılı kararında da kamusal görevler yüklenen davalı şirketin bu
görevleri kapsamında, 5473 sayılı Kanun gereği tesis ettiği işlemlerin
idari işlem niteliğinde olduğu ve bu işlemlerden kaynaklanan
uyuşmazlıkların idari yargının görevinde bulunduğuna karar verilmiştir.
Bu
durumda mahkemece; somut uyuşmazlıkta idari yargı mahkemelerinin görevli
olduğunun kabulü ile bu doğrultuda karar verilmesi gerekirken, yanılgılı
değerlendirme ile önceki kararda direnilmesi usul ve yasaya aykırıdır.’’
denilmek suretiyle Diyarbakır 2. İş Mahkemesi’nin kararının davada idari
yargının görevli olması nedeni ile bozulmasına karar vermiştir.
Diyarbakır
2. İş Mahkemesi: 26.04.2013 gün ve 2013/290 Esas, 2013/297 Karar sayılı
kararı ile Yargıtay Hukuk Genel Kurulu'nun bozma ilamına uyulmasına, HMK
114/1-b, 115/2 maddeleri gereğince yargı yolunun caiz olmaması nedeni ile
dava dilekçesinin görev yönünden reddine karar vermiştir.
Görevsizlik
kararı taraflara 26.04.2013 günü tefhim edilmiştir. Kararın, 5521 sayılı
Yasa’nın Geçici 1. Maddesi gereğince halen yürürlükte olan 5521 sayılı
Yasa’nın 8.maddesi gereğince tefhimden itibaren 8 günlük yasal sürede
taraflarca temyiz edilmediğinden kesinleştiği anlaşılmıştır.
Davacı
vekili bu kez; aynı istemle idari yargı yerinde dava açmıştır.
Diyarbakır
2. İdare Mahkemesi: 07.06.2013 gün, 2013/1754 Esas, 2013/726 Karar sayılı
kararında özetle; iptali istenilen işlemin tesis edildiği tarihte davalı
mevkiinde kamu kuruluşu niteliği taşımayan Türk Telekomünikasyon A.Ş.'nin
olması ve davacının iş akdi imzalamış bir işçi statüsünde olması
karşısında, idari yargı yetkisi kapsamında açılmış bir idari dava
bulunduğundan söz etmenin olanaksız olduğunu, uyuşmazlığın, özel hukuk
hükümlerine göre görüm ve çözümünde adli yargı yerinin görevli olduğunu
belirterek, davanın görev yönünden reddine karar vermiş, karara davalı
vekilleri tarafından itiraz edilmiştir.
Diyarbakır
Bölge İdare Mahkemesi; 28.10.2013 gün ve 2013/1837 Esas, 2013/1806 Karar
sayılı kararı ile; Diyarbakır 2.İdare Mahkemesi’nin 07.06.2013 gün ve
2013/1754 Esas, 2013/726 Karar sayılı kararı ve dayandığı gerekçenin hukuka
ve usule uygun olup, bozulmasını gerektirecek bir neden de bulunmadığından
davalı idarenin itiraz isteminin reddi ile anılan kararın onanmasına karar
vermiş, davalı vekilleri karar düzeltme başvurusunda bulunmuş, Diyarbakır
Bölge İdare Mahkemesi; 30.01.2014 gün ve 2014/182 Esas, 2014/215 Karar
sayılı kararı ile karar düzeltme talebinin reddine karar vermiş, verilen
karar bu şekilde kesinleşmiştir.
Davacı
vekili, idari ve adli yargı yerlerince verilen görevsizlik kararları
nedeniyle oluşan olumsuz görev uyuşmazlığının giderilmesi istemiyle
başvuruda bulunmuştur.
İNCELEME VE GEREKÇE :
Uyuşmazlık Mahkemesi Hukuk Bölümü’nün, Serdar
ÖZGÜLDÜR’ün Başkanlığında, Üyeler: Eyüp Sabri BAYDAR, Ali ÇOLAK, Nurdane
TOPUZ, Ertuğrul ARSLANOĞLU, Ayhan AKARSU ve Mehmet AKBULUT’un
katılımlarıyla yapılan 2.6.2014 günlü toplantısında:
l-İLK İNCELEME: Davalı Türk Telekom A.Ş. yönünden dosya
üzerinde 2247 sayılı Yasa’nın 27. maddesi uyarınca yapılan incelemeye göre;
idari ve adli yargı yerleri arasında 2247 sayılı yasa’nın 14.maddesinde
öngörülen biçimde olumsuz görev uyuşmazlığı doğduğu, idari ve adli yargı
dosyalarının 15.maddede belirtilen yönteme uygun olarak davacının istemi
üzerine son görevsizlik kararını veren mahkemece Uyuşmazlık Mahkemesi’ne
gönderildiği, usule ilişkin herhangi bir noksanlık bulunmadığı
anlaşıldığından görev uyuşmazlığının esasının incelenmesine oy birliği ile
karar verildi.
Diğer
davalı Maliye Bakanlığı’nın, davacı vekilinin idari yargıda açtığı davada
hasım olarak gösterilmemesi ve yargılama sonrasında da davaya dahil
edildiğine dair dosyasında bir bilgi ve belge olmaması nedenleri ile; bu
davalı yönünden oluşan bir görev uyuşmazlığı bulunmadığından, mahkememizce
değerlendirme yapılmamıştır.
II-ESASIN İNCELENMESİ: Raportör-Hakim Birgül Yiğit’in,
davanın çözümünde adli yargının görevli olduğu yolundaki raporu ile
dosyadaki belgeler okunduktan; ilgili Başsavcılarca görevlendirilen
Yargıtay Cumhuriyet Savcısı Mehmet BAYHAN ile Danıştay Savcısı Mehmet Ali
GÜMÜŞ’ün davada adli yargının görevli olduğu yolundaki sözlü açıklamaları
da dinlendikten sonra GEREĞİ GÖRÜŞÜLÜP DÜŞÜNÜLDÜ:
Dava, Türk Telekomünikasyon A.Ş.’nde tekniker statüsünde
çalışmakta iken kurumun özelleştirilmesi nedeni ile başka kuruma atanan
davacının, hatalı düzenlenen maaş nakil ilmuhaberi nedeni ile uğradığı
zararın tazminine karar verilmesi istemiyle açılmıştır.
1953 tarih ve 6145 sayılı Yasa ile, Türkiye
Cumhuriyeti Posta, Telgraf ve Telefon İşletmesi kurulmuş; 1924 tarih ve 406
sayılı Telgraf ve Telefon Kanunu’nun 10.6.1994 tarih ve 4000 sayılı
Yasa’yla değiştirilen 1. maddesi ile, posta ve telgraf tesis ve işletmesine
ilişkin hizmetler, Posta İşletmesi Genel Müdürlüğü’nce (P.İ),
telekomünikasyon hizmetleri ise, “Türk Telekomünikasyon Anonim Şirketi
(Şirket)” tarafından yürütülecek şekilde yeniden yapılandırılmıştır.
27.1.2000 tarih ve 4502 sayılı Yasa’nın 1. maddesi
ile, 406 sayılı Yasa’nın 1. maddesine eklenen dokuzuncu fıkrada, “Türk
Telekom, bu Kanun ve özel hukuk hükümlerine tabi bir anonim şirkettir. Kamu
İktisadi Teşebbüslerinin kuruluş, teşkilât ve faaliyetleri ile ilgili
mevzuat Türk Telekom’a uygulanmaz. Sadece, Türkiye Büyük Millet Meclisi
denetimine ilişkin 2.4.1987 tarihli ve 3346 sayılı Kanunun 9 uncu maddesi
hükümleri uygulanır” denilmiş; anılan fıkra hükmü, 12.5.2001 tarih ve 4673
sayılı Yasa’nın 1. maddesi ile değiştirilmiş ve “Türk Telekom, bu Kanun ve
özel hukuk hükümlerine tabi bir anonim şirkettir. Bu Kanun hükümleri saklı
kalmak üzere, kamu iktisadi teşebbüsleri de dahil, sermayesinin yarısından
fazlası kamuya ait olan kamu kurum, kuruluş ve ortaklıklarına uygulanan
mevzuat Türk Telekom’a uygulanmaz. Sermayesinin yarısından fazlası kamuda
kaldığı sürece, Türkiye Büyük Millet Meclisi denetimine ilişkin 2.4.1987
tarihli ve 3346 sayılı Kanunun 9 uncu maddesi hükümleri uygulanır.
16.7.1965 tarihli ve 697 sayılı Kanun ile milli güvenlik ve kamu düzeniyle
sıkıyönetim ve seferberlik hallerinde telekomünikasyon hizmetlerinin
yürütülmesine ilişkin özel kanunların hükümleri saklıdır”; Ek 29.
maddesinin 3.7.2005 gün ve 5398 sayılı Kanun’un 14. maddesi ile değişik
birinci fıkrasında, “Türk Telekom hisselerinin devri sonucu kamu payının
yüzde ellinin altına düşmesi durumunda; Türk Telekomda ek 22 nci maddenin
(a) bendinin bu Kanunla yürürlükten kaldırılan hükümleri uyarınca
belirlenen aslî ve sürekli görevlerde çalışmakta olanlar ile 22.1.1990
tarihli ve 399 sayılı Kanun Hükmünde Kararnameye tâbi olarak kadrolu veya
sözleşmeli personel statüsünde çalışanlar ve kapsam dışı personel, kamu
görevlerinden yüzseksen gün aylıksız izinli sayılır…” denilmiştir.
Öte
yandan; 406 sayılı Yasa’nın 4502 sayılı Yasa ile değişik 2. maddesinin (c)
bendinin birinci alt bendinin birinci cümlesinde, “Türk Telekom;
telekomünikasyon şebekeleri üzerinden sunulan ulusal ve uluslararası ses
iletimini ihtiva eden telefon hizmetlerini, 31.12.2003 tarihine kadar bu
Kanun ve görev sözleşmesi çerçevesinde tekel olarak yürütür” denildikten
sonra, anılan (c) bendinin birinci alt bendine 12.5.2001 tarih ve 4673
sayılı Yasa ile eklenen üçüncü cümlede, “Ancak, Türk Telekom’daki kamu payı
%50’nin altına düştüğünde, Türk Telekom’un tüm tekel hakları 31.12.2003
tarihinden önce de olsa ortadan kalkmış olur” denilmiş; 4502 sayılı
Yasa’nın Geçici 3. maddesi ile de Türk Telekomünikasyon A.Ş., 233 sayılı
KHK’nin ekindeki “B-Kamu İktisadi Kuruluşları (KİK)” bölümünde yer alan kuruluşlar
listesinden çıkarılmıştır.
Bu
düzenlemeler birlikte değerlendirildiğinde, telekomünikasyon şebekeleri
üzerinden sunulan ulusal ve uluslararası ses iletimini ihtiva eden telefon
hizmetlerini 31.12.2003 tarihine kadar “tekel” olarak yürütmekle görevli
kılınan ve çoğunluk hisseleri kamuya ait bulunan Türk Telekom’un, tekel
kapsamında kamu hizmeti yürüten, ancak kuruluş yasasındaki son düzenlemeler
ile kendine özgü statüye sahip olan ve sermayesindeki kamu payı %50’nin
altına düşünceye kadar kamu kuruluşu niteliğini taşıyan bir kuruluş olduğu
tartışmasızdır.
Özelleştirme
kapsamında bulunan Türk Telekomünikasyon A.Ş.’deki tamamı Hazineye ait
bulunan hisselerden % 55’i, Bakanlar Kurulu’nun 25.7.2005 tarih ve
2005/9146 sayılı “Türk Telekomünikasyon Anonim Şirketi (Türk Telekom)’nin %
55 Oranındaki Hissesinin Blok Olarak Satışına İlişkin Nihai Devir
İşlemlerine Dair Kararın Yürürlüğe Konulması Hakkında Karar”ı uyarınca,
14.11.2005 tarihli Hisse Satış Sözleşmesi ile (6.550.000.000 USD. bedelle)
O. Telekomünikasyon A.Ş.’ne satılmıştır.
Bu
sürece paralel olarak Türk Telekom personelinin durumu incelendiğinde:
Türk
Telekom A.Ş., 4502 sayılı Yasa’nın 29.1.2000 tarih ve 23948 sayılı Resmi
Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe girdiği dikkate alındığında, 29.1.2000
tarihi itibariyle 233 sayılı KHK kapsamı
dışında kalmış ve anılan KHK eki cetvellerden çıkarılmış olması nedeniyle,
Uyuşmazlık Mahkemesi Genel Kurulu’nun
22.1.1996 gün ve E:1995/1, K:1996/1 sayılı ve özelleştirme
kapsamında bulunan kamu iktisadi teşebbüslerinde
sözleşmeli veya kapsam dışı statüde çalışan personelin kurumları ile olan
ilişkilerinden doğan anlaşmazlıkların çözüm yerinin idari yargı olduğu yolundaki
İlke Kararı kapsamı dışında değerlendirilmesi gerekmektedir.
Anılan
4502 sayılı Yasa’nın 13. maddesi ile 406 sayılı Yasa’ya eklenen Ek 22.
maddenin (a) bendinde, “a) Personelin statüsü: Telekomünikasyon
hizmetlerinin gerektirdiği asli ve sürekli görevler telekomünikasyon
alanında sekiz yıl tecrübeye sahip ve en az dört yıllık yüksek öğrenim
görmüş bir genel müdür ile kadro, unvan, derece ve sayıları Yönetim
Kurulunun önerisi ve Bakanlığın teklifi üzerine bu Kanunun yürürlüğe
girdiği tarihten itibaren yüzseksen gün içerisinde Bakanlar Kurulu Kararı
ile belirlenen kadrolarda istihdam edilen personel eliyle yürütülür. Bu
personel hakkında bu Kanunda öngörülen hükümler saklı kalmak üzere 399
sayılı Kanun Hükmünde Kararname hükümleri uygulanır. Bunların dışında kalan
personel iş mevzuatı uyarınca istihdam edilir. İş mevzuatına göre istihdam
edilenlere ilişkin kayıt ve şartlar Yönetim Kurulu tarafından tayin olunur”
hükmüne yer verilmiş; bu bent hükmü, 4673 ve 5189 sayılı Yasalarla yapılan
değişiklikler sonucunda; “a) Personelin statüsü: (Ek ibare:
12.5.2001-4673/6. md.) Türk Telekomdaki kamu payı %50’nin altına düşünceye
kadar, Türk Telekom Yönetim Kurulu üyeliklerine atanacaklarda Devlet memurluğuna
atanabilme genel şartlarına sahip olma ve en az dört yıllık yüksek öğrenim
görme şartları aranır. (Mülga ikinci ve üçüncü cümle: 16.6.2004-5189/12
md.) Bunların dışında kalan personel iş mevzuatı uyarınca istihdam edilir.
İş mevzuatına göre istihdam edilenlere ilişkin kayıt ve şartlar Yönetim
Kurulu tarafından tayin olunur” hükmünü almış; aynı maddenin (b) bendinin
ikinci paragrafında da iş mevzuatına tabi olan Türk Telekom çalışanlarının
aylık ücretlerinin kendilerini atamaya yetkili olan Yönetim Kurulu
tarafından tespit olunacağı kurala bağlanmıştır.
406
sayılı Yasa’nın anılan Ek 22. maddesi uyarınca, Türk Telekom A.Ş. Genel
Müdürlüğü’ne ait asli ve sürekli kadrolar belirlenerek 4.4.2000 tarih ve
24010 (Mükerrer) sayılı R.G. de yayımlanan 31.3.2000 tarih ve 2000/331
sayılı Bakanlar Kurulu Kararı ekinde yer alan listede: merkez teşkilatı
için 100 ve taşra teşkilatı için 100 (6 Bölge Müdürü, 12 Bölge Müdür
Yardımcısı ve 82 İl Telekom Müdürü) kadro ihdas edilmiş; öte yandan, aynı
Yasa maddesinin verdiği yetkiye dayanılarak hazırlanan “Türk
Telekomünikasyon A.Ş. Kapsam Dışı Personel Yönetmeliği” adı altındaki düzenleme,
Yönetim Kurulunun 31.8.2000 tarih ve 407 sayılı kararıyla kabul edilmek
suretiyle yürürlüğe konulmuştur.
Kanunla,
Kurumda görev yapan personelden asli ve sürekli görev yapacak olanları
kadro unvanı itibariyle belirlemek konusunda Bakanlar Kurulu'na yetki
verildiği açıktır. Bu yetki 4502 sayılı Kanun’un yürürlüğe girdiği
29.1.2000 tarihi ile 5189 sayılı Kanun’un yürürlüğe girdiği 2.7.2004
tarihleri arasında geçerli olmuştur.
Anayasa’nın
128. maddesinde, “Devletin, kamu iktisadî teşebbüsleri ve diğer kamu
tüzelkişilerinin genel idare esaslarına göre yürütmekle yükümlü oldukları
kamu hizmetlerinin gerektirdiği aslî ve sürekli görevler, memurlar ve diğer
kamu görevlileri eliyle görülür” denilmiştir.
406
sayılı Yasa’nın Ek 29. maddesinin 3.7.2005 tarih ve 5398 sayılı Kanun’la
değişik birinci fıkrasında, “Türk Telekom hisselerinin devri sonucu kamu
payının yüzde ellinin altına düşmesi durumunda; Türk Telekomda ek 22 nci
maddenin (a) bendinin bu Kanunla yürürlükten kaldırılan hükümleri uyarınca
belirlenen asli ve sürekli görevlerde çalışmakta olanlar ile 22.1.1990
tarihli ve 399 sayılı Kanun Hükmünde Kararnameye tabi olarak kadrolu veya
sözleşmeli personel statüsünde çalışanlar ve kapsam dışı personel, kamu
görevlerinden yüzseksen gün aylıksız izinli sayılır. Bu personel belirtilen
süre içinde Türk Telekomda çalışmaya devam eder ve hisse devir tarihinden
nakli için Devlet Personel Başkanlığına bildirildikleri tarihe kadarki
aylık ücret, harcırah, sağlık giderleri, cenaze giderleri ve ölüm yardımı
ile diğer mali ve özlük hakları Türk Telekom tarafından karşılanır…”
denilerek, yasakoyucu tarafından Türk Telekom’da 22.1.1990 tarihli ve 399
sayılı Kanun Hükmünde Kararnameye tabi olarak sözleşmeli personel
statüsünde çalışanlar ile kapsam dışı personel, kamu personeli sayılmıştır.
Olayda,
davalının hisse devir (14.11.2005) tarihinde davalı nezdinde tekniker
statüsünde çalışmakta iken, 406 sayılı Yasa'nın Ek-29. maddesi ile 4046
sayılı Yasa'nın 22. maddesine göre adı Devlet Personel Başkanlığı’na bildirilen
ve sonrasında başka bir kamu kurumu emrine atanan davacı tarafından, yanlış
maaş nakil ilmuhaberi nedeni ile uğranılan zararın tazmini istemiyle; Diyarbakır
2.İş Mahkemesi’ne dava açıldığı, Diyarbakır 2. İş Mahkemesi’nin 16.12.2011
gün ve 2011/660 Esas, 2011/931 Karar sayılı kararı ile davanın kabulüne
karar verdiği, davalı vekillerinin temyiz talebinde bulunduğu, temyiz
talebinin Diyarbakır 2.İş Mahkemesi’nin 06.01.2012 gün ve 2011/660 Esas,
2011/931 Karar sayılı kararı ile reddedildiği, bu kararının da davalı
vekillerince temyiz edilmesi üzerine, Yargıtay 9.Hukuk Dairesi’nin
12.03.2012 gün ve 2012/8570 Esas, 2012/7990 Karar sayılı kararı ile eksik inceleme
ile karar verilmesi nedeni ile bozulduğu, Diyarbakır 2.İş Mahkemesi’nin
25.06.2012 gün ve 2012/526 Esas, 2012/475 Karar sayılı kararı ile önceki
kararda direnilmesine karar verildiği, kararın davalı vekillerince temyiz
edildiği, Diyarbakır 2.İş Mahkemesi’nin 26.09.2012 gün ve 2012/526 Esas,
2012/475 Karar sayılı kararı ile reddedildiği, bu kararın da davalı
vekilleri tarafından temyiz edilmesi üzerine, Yargıtay Hukuk Genel
Kurulu’nun 26.12.2012 gün ve 2012/9-1536-1406 Esas-Karar sayılı kararı ile
mahkeme kararının görev yönünden bozulmasına hükmettiği, Diyarbakır 2.İş
Mahkemesi’nin 26.04.2013 gün ve 2013/290 Esas, 2013/297 Karar sayılı kararı
ile davanın görev yönünden reddine karar verildiği ve kararın kesinleştiği,
davacı vekilinin aynı taleple Diyarbakır 2.İdare Mahkemesi’ne dava açtığı,
Diyarbakır 2.İdare Mahkemesi’nin 07.06.2013 gün ve 2013/1754 Esas, 2013/726
Karar sayılı kararı ile davanın görev yönünden reddine karar verildiği,
kararın temyiz edilmesi üzerine Diyarbakır Bölge İdare Mahkemesi’nin
28.10.2013 gün ve 2013/1837 Esas, 2013/1806 Karar sayılı kararı ile
onanmasına karar verildiği, karar düzeltme başvurusunun da yine Diyarbakır
Bölge İdare Mahkemesi’nin 30.01.2014 gün ve 2014/182 Esas, 2014/215 Karar
sayılı kararı ile reddine karar verildiği, kararın bu şekilde kesinleştiği,
davacı vekilinin 2247 sayılı Yasa’nın 14.maddesi uyarınca oluşan olumsuz
görev uyuşmazlığı nedeni ile görevli mahkemenin belirlenmesi için
mahkememize müracaat ettiği anlaşılmıştır.
Mahkememizce
yapılan değerlendirme Neticesinde;
2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu’nun “İdari Dava
Türleri ve İdari Yargı Yetkisinin Sınırı” başlıklı 2. maddesinin değişik 1
numaralı bendinde:
“a) (Değişik : 8.6.2000-4577/5 md.) İdari işlemler
hakkında yetki, şekil, sebep, konu ve maksat yönlerinden biri ile hukuka
aykırı olduklarından dolayı iptalleri için menfaatleri ihlal edilenler
tarafından açılan iptal davaları,
b) İdari
eylem ve işlemlerden dolayı kişisel hakları doğrudan muhtel olanlar
tarafından açılan tam yargı davaları,
c) (Değişik
: 18.12.1999-4492/6 md.) Tahkim yolu öngörülen imtiyaz şartlaşma ve
sözleşmelerinden doğan uyuşmazlıklar hariç, kamu hizmetlerinden birinin
yürütülmesi için yapılan her türlü idari sözleşmelerden dolayı taraflar
arasında çıkan uyuşmazlıklara ilişkin davalar” idari dava türleri olarak
sayılmış olup; kural olarak, idari yargıda ancak Devlete ve kamu tüzel
kişilerine karşı açılan davalara bakılabilir.
Buna
göre, iptali istenilen işlemin tesis edildiği ve dava açıldığı tarihte
davalı mevkiinde kamu kuruluşu niteliği taşımayan Türk Telekomünikasyon
A.Ş.'nin olması karşısında, idari yargı yetkisi kapsamında açılmış bir
idari dava bulunduğundan söz etmek olanaksız olduğundan; uyuşmazlığın, özel
hukuk hükümlerine göre görüm ve çözümünde adli yargı yerinin görevli olduğu
sonucuna varılmıştır.
Belirtilen
nedenlerle, Diyarbakır 2.İş Mahkemesi’nin görevsizlik kararının
kaldırılmasına karar verilmesi gerekmiştir.
SONUÇ :
Davanın çözümünde ADLİ YARGININ görevli olduğuna, bu nedenle Diyarbakır
2.İş Mahkemesi’nin 26.04.2013 gün ve 2013/290 Esas, 2013/297 Karar sayılı
GÖREVSİZLİK KARARININ KALDIRILMASINA, 2.6.2014 gününde OY BİRLİĞİ İLE KESİN
OLARAK karar verildi.
——
• ——
Uyuşmazlık Mahkemesi
Başkanlığından:
12-ESAS NO : 2014/615
KARAR NO : 2014/665
KARAR TR : 02.06.2014
(Hukuk Bölümü)
ÖZET :
2918 sayılı Yasa’nın Ek 2/3. maddesi uyarınca, aracın 60 gün süre ile
trafik-ten men edilmesine ilişkin verilen kararın iptal edilmesi istemiyle
açılan davanın, 2918 ve 5326 sayılı Yasa hükümleri uyarınca İDARİ YARGI
YERİNDE çözümlenmesi gerektiği hk.
K A R A R
Davacı : M.San. ve Tic. Ltd. Şti.
Vekili : Av. M.Ç.
Davalı : İstanbul Valiliği
O L A Y :
Trafik Denetleme Şube Müdürlüğünce yapılan incelemede 34……. plaka sayılı
aracın yasa dışı taşımacılık yaptığının tespit edildiğinden bahisle, 2918
sayılı Karayolları Trafik Kanunu’nun Ek 2/3. madde ve fıkrası uyarınca,
sürücü belgesi sahibi M.D.adına 24.8.2012 tarih ve GN-954161 seri-sıra,
araç sahibi davacı adına 24.8.2012 tarih ve GN-954162 seri-sıra numaralı
Trafik İdari Para Cezası Karar Tutanakları düzenlenerek ayrı ayrı 1.950,00
TL idari para cezası verilmiş ve ayrıca bu tutanaklara istinaden düzenlenen
24.8.2012 tarih ve 0193441 sayılı Araç Trafikten Men Tutanağı ile araç 60
gün süre ile trafikten men edilerek muhafaza altına alınmıştır.
Davacı vekili, araç trafikten men tutanağının iptal
edilmesi istemiyle idari yargı yerinde dava açmıştır.
İSTANBUL
9. İDARE MAHKEMESİ: 10.10.2012 gün ve E:2012/1736, K:2012/1920 sayı ile;
2918 sayılı Kanun’un 112. maddesinde, sürücü belgelerinin geçici olarak
geri alınması hariç olmak üzere bu Kanundaki suçlarla ilgili davalara
Trafik Mahkemelerinde, bunların bulunmadığı yerlerde ise yetki verilen Sulh
Ceza Mahkemelerinde bakılacağının düzenlendiği açıklanarak, davanın
çözümünün adli yargı yerine ait olduğu gerekçesiyle davanın görev yönünden
reddine karar vermiş, verilen karar kesinleşmiştir.
Davacı vekili, bu kez aynı istemle adli yargı yerine
itirazda bulunmuştur.
BÜYÜKÇEKMECE 3. SULH CEZA MAHKEMESİ:29.12.2013 gün ve
D.İş No:2013/657 sayı ile; 5326 sayılı Kabahatler Kanunu’nun 27/8.
maddesine göre idari para cezası yanında idari yargının görev alanına giren
kararın da verilmiş olması nedeniyle ve Uyuşmazlık Mahkemesi’nin konu ile
ilgili benzer kararları da emsal gösterilerek, davanın çözümünün idari
yargı yerine ait olduğu gerekçesiyle davanın görev yönünden reddine karar
vermiş, verilen karar itiraz edilmeden kesinleşmiştir.
İNCELEME VE GEREKÇE:
Uyuşmazlık Mahkemesi Hukuk Bölümü’nün, Serdar
ÖZGÜLDÜR’ün Başkanlığında, Üyeler: Eyüp Sabri BAYDAR, Ali ÇOLAK, Nurdane
TOPUZ, Ertuğrul ARSLANOĞLU, Ayhan AKARSU ve Mehmet AKBULUT’un
katılımlarıyla yapılan 2.6.2014 günlü toplantısında:
l-İLK İNCELEME: Dosya üzerinde 2247 sayılı Yasa’nın
27.maddesi uyarınca yapılan incelemeye göre;
Uyuşmazlık
Mahkemesi Genel Kurulu’nun 11.7.1988 günlü, E:1988/1, K:1988/1 sayılı İlke
Kararında, “2247 sayılı Uyuşmazlık Mahkemesinin Kuruluş ve İşleyişi
Hakkında Kanunun bütünüyle incelenip değerlendirilmesinden, bu Kanunun
uygulanması yönünden 2 nci maddesinin ikinci fıkrasında yer alan, ‘ceza
uyuşmazlıkları’ ibaresinden, savcının ya da şahsi davacının talebi ile
başlayan yargılaması sonunda sanığın mahkumiyetine ya da beraatine hükmedilebilecek
davalarda, askeri ve adli ceza mahkemeleri arasında çıkan görev ve hüküm
uyuşmazlıklarının anlaşılması, bunun dışında kalan tüm görev
uyuşmazlıklarının ‘hukuk uyuşmazlığı’ sayılması gerektiği sonucuna
varılmaktadır. Uygulanması idari organlara bırakılan cezalar, adli
nitelikte olmadığından, bunlar hakkında yapılan itirazlar ya da açılan davalar
‘ceza davası’ olarak nitelendirilemezler. İdari niteliklerinden dolayı bu
davalara ilişkin görev ve hüküm uyuşmazlıklarının Uyuşmazlık Mahkemesinin
Hukuk Bölümünde incelenip çözümlenmesi gerektiği...” açıkça belirtilmiştir.
Bu durum gözetildiğinde, olay bölümünde yazılı başvuru konusu görev
uyuşmazlığının Hukuk Bölümünde incelenmesi gerektiği kuşkusuzdur.
İdari ve adli yargı yerleri arasında 2247 sayılı
Yasa’nın 14. maddesinde öngörülen biçimde “aracın 60 gün süre ile trafikten
men edilmesine ilişkin kararın iptal edilmesi istemiyle açılan dava
yönünden” olumsuz görev uyuşmazlığı doğduğu, idari yargı dosyasının, davacı
vekilinin istemi üzerine son görevsizlik kararını veren Mahkemece 15.
maddede belirtilen biçimde önceki görevsizlik kararına ilişkin dava dosyası
da temin edilmek suretiyle Mahkememize gönderildiği ve sonuçta usule
ilişkin işlemlerde herhangi bir noksanlık bulunmadığı anlaşıldığından, görev
uyuşmazlığının esasının incelenmesine oy birliği ile karar verildi.
II-ESASIN İNCELENMESİ: Raportör-Hakim Gülten Fatma
BÜYÜKEREN’in, davanın çözümünde idari yargının görevli olduğu yolundaki
raporu ile dosyadaki belgeler okunduktan; ilgili Başsavcılarca
görevlendirilen Yargıtay Cumhuriyet Savcısı Mehmet BAYHAN ile Danıştay
Savcısı Mehmet Ali GÜMÜŞ’ün idari yargının görevli olduğu yolundaki sözlü
açıklamaları da dinlendikten sonra GEREĞİ GÖRÜŞÜLÜP DÜŞÜNÜLDÜ:
Dava,
2918 sayılı Yasa’nın Ek 2. maddesi üçüncü fıkrası uyarınca davacı adına
kayıtlı aracın 60 gün süre ile trafikten men edilmesine ilişkin tutanağın
iptal edilmesi istemiyle
açılmıştır.
Uyuşmazlığın
çözümü için, aynı maddi olaydan kaynaklanan aracın 60 gün süre ile
trafikten men edilmesine ve para cezası verilmesine ilişkin işlemlerin 2918
ve 5326 sayılı Kanunlar uyarınca, ayrı ayrı incelenmesi gerekmektedir.
2918
sayılı Karayolları Trafik Kanunu’nun “Araçların tescil edildikleri amacın dışında kullanılması” başlığı
altında düzenlenen Ek 2. maddesi, üçüncü
fıkrasında, “(Ek fıkra:
31/5/2012-6321/3 md.) İlgili belediyeden izin veya ruhsat almaksızın,
belediye sınırları dâhilinde ticari amaçlı yolcu taşıyan kişiye, araç
sahibine, bağlı bulunduğu durak, işyeri ve işletmelerin sorumlularına
birinci fıkrada gösterilen idari para cezası üç kat olarak, fiilin
işlendiği tarihten itibaren bir yıl içinde tekerrürü halinde ise beş kat
olarak uygulanır. Ayrıca, araç her defasında altmış gün süre ile trafikten
men edilir” hükmü yer almıştır.
Uyuşmazlık
Mahkemesi, 2918 sayılı Yasa’nın 116. maddesi kapsamında araç tescil
plakasına göre düzenlenenler dışında trafik zabıtasınca uygulanan idari
para cezalarına karşı açılan davaları; bu uygulamanın idari ceza kapsamında
bulunması; Yasada idari cezalarla ilgili davalarda görevli yargı yerini
açıkça belli eden bir hükme yer verilmemesi;12.7.2013 tarih ve 6495 sayılı
Kanun’un 20.maddesi ile yapılan değişiklikten önceki hali ile, bu Yasada
gösterilen adli cezalara hükmetmekle görevli mahkemeye işaret eden 112.
maddeye de herhangi bir atıfta bulunulmamış olması karşısında ve göreve
ilişkin genel ilkelere göre idari yargının görev alanında görmüş iken; 5326
sayılı Kabahatler Kanunu’nun yürürlüğe girmesinden sonra; öngörülen trafik
para cezasının 5326 sayılı Kanun’un 16. maddesinde belirtilen idari yaptırım
türlerinden biri olduğu, 2918 sayılı Karayolları Trafik Kanunu’nda da bu para
cezasına itiraz konusunda görevli mahkemenin gösterilmediği
anlaşıldığından, Kabahatler Kanunu’nun 5560 sayılı Kanun’la değişik 3. maddesinde
belirtildiği üzere, idari
yaptırım
kararlarına karşı kanun yoluna ilişkin hükümlerinin, diğer kanunlarda aksine
hüküm bulunmaması halinde uygulanacağı nedeniyle, görevli mahkemenin belirlenmesinde
5326
sayılı
Kanun hükümleri dikkate alınacağından, idari para cezasına karşı açılan
davaların görüm ve çözümünde, anılan Kanunun 27. maddesinin (1) numaralı
bendi uyarınca adli yargı yerinin görevli olduğu sonucuna varmıştır.
Uyuşmazlığın
esasını oluşturan, aracın 60 gün süre ile trafikten men edilmesine ilişkin
karara gelince:
13.10.1983
tarih ve 2918 sayılı Karayolları Trafik Kanunu’nun “Amaç” başlıklı 1.
maddesinde, ”Bu kanunun amacı, karayollarında, can ve mal güvenliği
yönünden trafik düzenini sağlamak ve trafik güvenliğini ilgilendiren tüm
konularda alınacak önlemleri belirlemektir” denilmiş; “Motorlu Araçlara Ait
Şartlar” başlığı altında düzenlenen beşinci kısım ikinci bölümünde yer alan
30.maddesinde araçların teknik şartlara uygunluğu,31.maddesinde araçlarda
bulundurulması zorunlu gereçler,32.maddesinde adres değiştirme ve araçlar
üzerindeki değişiklikleri bildirme, Ek 2. maddesinde araçların tescil
edildikleri amacın dışında kullanılması; altıncı kısım üçüncü bölümde
düzenlenen “Sürücülerin Uyacağı Diğer Kurallar” başlıklı 65.maddesinde
araçların yüklenmesi ile ilgili esaslar, uyulması gereken
kural-lar,uymayanlara verilecek cezalar ve araçların hangi koşullarda
trafikten men edileceklerine ilişkin hususlar ayrıntılı ve idarece tek
yanlı kurallar şeklinde belirlenmiş,79.maddesinde de, trafikten men edilen
araçlar ile ilgili işlemlerin usul ve esaslarının yönetmelikle
belirleneceği düzenlenmiştir.
5326
sayılı Kabahatler Kanunu’nun “Saklı tutulan hükümler” başlığını taşıyan 19.
maddesinde, “(1) Diğer kanunlarda kabahat karşılığında öngörülen belirli
bir süre için;
a) Bir
meslek ve sanatın yerine getirilmemesi,
b)
İşyerinin kapatılması,
c)
Ruhsat veya ehliyetin geri alınması,
d) Kara, deniz veya hava nakil aracının trafikten veya seyrüseferden alıkonulması,
gibi
yaptırımlara ilişkin hükümler, ilgili kanunlarda bu Kanun hükümlerine uygun
değişiklik yapılıncaya kadar saklıdır” denilmiştir.
Kabahatler
Kanunu’nun “Genel kanun niteliği” başlıklı 3 üncü maddesini değiştiren
6.12.2006 günlü, 5560 sayılı Yasa’nın 31. maddesinde," (1) Bu Kanunun;
a) İdari yaptırım kararlarına karşı kanun yoluna
ilişkin hükümleri, diğer kanunlarda aksine hüküm bulunmaması halinde,
b) Diğer genel hükümleri, idari para cezası veya
mülkiyetin kamuya geçirilmesi yaptırımını gerektiren bütün fiiller
hakkında,
uygulanır"
hükmü yer almış olup; bu Kanun’un genel hükümleri arasında yer alan 27.
maddesinin (1) numaralı bendinde, idari para cezası ve mülkiyetin kamuya
geçirilmesine ilişkin idari yaptırım kararına karşı, kararın tebliği veya
tefhimi tarihinden itibaren engeç onbeş gün içinde, sulh ceza mahkemesine
başvurulabileceği öngörülmüştür.
Buna
göre, Kabahatler Kanunu’nun; idari yaptırım kararlarına karşı kanun yoluna
ilişkin hükümlerinin, Kanun’un 19. maddesinde sayılan yaptırımlar saklı
tutulmak kaydıyla, diğer kanunlarda aksine hüküm bulunmaması halinde
uygulanacağı; diğer kanunlarda görevli mahkemenin gösterilmesi durumunda
ise uygulanmayacağı anlaşılmaktadır.
2918
sayılı Kanun’un Adli Kovuşturma ve Cezaların Uygulanması başlıklı Dokuzuncu
Kısım’a dahil 112. maddesinin ilk paragrafında da; sürücü belgelerinin
geçici olarak geri alınması hariç olmak üzere bu Kanundaki hafif para
cezasını veya bu kanundaki hafif hapis cezasını, belgelerin geri alınması
ve iptali veya işyerlerinin kapatılması cezasını gerektiren suçlarla ilgili
davalara trafik mahkemelerinde, bunların bulunmadığı yerlerde yetki verilen
sulh ceza mahkemelerinde bakılacağı ifade edilmiş; böylelikle araçların
belirli bir süre için trafikten men edilmelerine ilişkin uygulamalar,
trafik ve sulh ceza mahkemelerinin görevi dışında tutulmuş iken;12.7.1013
tarihli 6495 sayılı Kanun’un 20.maddesiyle yapılan değişiklik ile, maddenin
birinci fıkrası“ Bu Kanunun 6 ncı maddesinde sayılan görevlilerin ve trafik
tescil kuruluşlarının yetkilendirildiği haller hariç olmak üzere, sürücü
belgelerinin geri alınmasına ve iptaline sulh ceza mahkemeleri karar verir
”denilerek yeniden düzenlenmiştir.
Olayda;
davacının, tescil edildiği amacın dışında kullandığından bahisle aracının
60 gün süre ile trafikten men edilmesine ilişkin işlemlerin ayrıntılı idari
kurallarla düzenlendiği, kesin ve yürütülmesi zorunlu idari bir işlem
olduğu, 2918 sayılı Kanun’un 112. maddesinde, aracın geçici olarak (
belirli bir süre için ) trafikten men edilmesi hususunun sulh ceza
mahkemelerinin görevine dahil edilmediği, aynı şekilde 5326 sayılı Kanun’un
19. maddesinde de, diğer kanunlarda kabahat karşılığında öngörülen belirli
bir süre için kara nakil aracının
trafikten alıkonulmasına ilişkin hükümlerin geçici istisnalar içinde
sayıldığı hususu da dikkate alındığında; aracın altmış gün süre ile
trafikten men edilmesine ilişkin kararın iptali istemiyle açılan davanın çözümünde idari yargı yerinin görevli
olduğu sonucuna varılmıştır.
Açıklanan nedenlerle, İstanbul 9. İdare Mahkemesince
verilen görevsizlik kararının kaldırılması gerekmiştir.
SONUÇ : Davanın çözümünde İDARİ YARGININ görevli olduğuna,
bu nedenle İstanbul 9. İdare Mahkemesinin 10.10.2012 gün ve E:2012/1736,
K:2012/1920 sayılı GÖREVSİZLİK KARARININ KALDIRILMASINA, 2.6.2014 gününde OYBİRLİĞİ İLE KESİN OLARAK karar
verildi.
——
• ——
Uyuşmazlık Mahkemesi
Başkanlığından:
13-ESAS NO : 2014/616
KARAR NO : 2014/666
KARAR TR : 02.06.2014
(Hukuk Bölümü)
ÖZET :
5607 sayılı Kaçakçılıkla Mücadele Kanunu
uyarınca, eylemin kabahat olduğu değerlendirilerek Cumhuriyet savcısı
tarafından verilen idari para cezasının iptali istemiyle açılan davanın,
ADLİ YARGI YERİNDE çözümlenmesi gerektiği hk.
K A R A R
Davacı :
A.T.
Vekili : Av. H.K.
Davalı : Başbakanlık Gümrük Müsteşarlığı Gümrük
ve Muhafaza Müd.
O L A Y :
İstanbul Kaçakçılık İstihbarat ve Narkotik Gümrük Muhafaza Müdürlüğü’nce
yapılan soruşturma sırasında, ARKU 837187-9 ve ARKU 832118-4 numaralı
konteynerlerin açılarak heyet marifetiyle yapılan tespitlerde C. Tekstil
Dış. Tic. A.Ş. ve M.Tekstil. San. ve Tic. Ltd. Şti. unvanlı firmalar
tarafından yurt dışı ihracat beyannamesi verilen, EX 022178 gümrük çıkış
beyannamesine ait 2008/DI-00189 DİİB kapsamında ithal edilen 17.500 adet
erkek pantolon, EX 022197 gümrük çıkış beyannamesine ait 2007/DI-03754 DİİB
kapsamında ithal edilen 16.000 adet erkek pantolon - 7.500 adet bayan
pantolon, EX 022149 gümrük çıkış beyannamesine ait 2007/DI -02659 DİİB
kapsamında ithal edilen 9.355 adet kadife ceket , EX 022160 gümrük çıkış
beyannamesine ait 2007/DI -04832 DİİB kapsamında ithal edilen 41.620 adet
erkek gömlek, EX 022170 gümrük çıkış beyannamesine ait 2007/DI-03860 DİİB
kapsamında ithal edilen 12.685 adet denim etek olarak beyan edilen, yurt
içinde işlenip, ihracat yapılmak üzere ithal edilen eşyaların beyannamelere
uygun olmadığı kargo türü eşyalar olduğu, ithal eden DİİB İthal
beyannamesini veren firmaların farklı olduğu ve ihracata konu ihraç
beyannamelerini tanzim edip imzalayan Rota Gümrük Müşavirliği yetkilisinin
T.A. olduğu açıklanarak, C. Tekstil Dış. Tic. A.Ş. ve M.Tekstil . San ve
Tic. Ltd .Şti unvanlı firmalar ile DİİB kapsamında yurda ithal eden farklı
şirket yöneticileri ve ihracat beyannamesini imzalayan gümrük müşaviri ile
ilgili olarak, O.Ü., E.T., Ş.B.K.,
F.Y., K.Y., T.A., S.M., S.T. ve davacı A.T. hakkında
DİİB kapsamında yurda ithal edilen eşyayı gümrük işlemi yapmaksızın yurda
soktuklarından bahisle yapılan ihbar üzerine, Büyükçekmece Cumhuriyet
Başsavcılığı Kabahat Bürosunun 31.12.2010 gün ve Kabahat Defteri
No:2010/2288, Karar No:2010/2491 sayılı kararı ile, EX 022197 gümrük çıkış
beyannamesine ait 2007/DI-03754 DİİB kapsamında ithal edilen 16.000 adet
erkek pantolon - 7.500 adet bayan pantolon ile ilgili olarak, “dahilde
işleme ve gümrük kontrolü altında işleme rejimi çerçevesinde ülkeye
getirilen eşyayı, gümrük işlemlerini gerçekleştirmeksizin serbest dolaşıma
sokmak” eyleminin kabahat olduğu değerlendirilerek, davacı, S.M. ve T.A.’ün, 5607 sayılı
Kaçakçılıkla Mücadele Kanunu’nun 3. maddesinin dokuzuncu fıkrası ile 4.
maddesinin ikinci fıkrası uyarınca ayrı ayrı 509.652,86 TL idari para
cezası ile cezalandırılmalarına karar verilmiştir.
Davacı
vekili ile EX 022149 gümrük çıkış beyannamesine ait 2007/DI -02659 DİİB
kapsamında ithal edilen 9.355 adet kadife ceket , EX 022160 gümrük çıkış
beyannamesine ait 2007/DI -04832 DİİB kapsamında ithal edilen 41.620 adet
erkek gömlek, EX 022170 gümrük çıkış beyannamesine ait 2007/DI-03860 DİİB
kapsamında ithal edilen 12.685 adet denim etek ile ilgili olarak aynı idari
yaptırım kararı ile idari para cezası verilen E.T. ayrı ayrı dava dilekçeleriyle haklarında verilen idari
yaptırım kararının kaldırılması istemiyle adli yargı yerine başvuruda
bulunmuşlar, Mahkemece davaların birleştirilmesine ve davanın Mahkemenin
2011/107 sayılı esas üzerinden yürütülmesine karar verilmiştir.
BÜYÜKÇEKMECE 3. SULH CEZA MAHKEMESİ: 24.10.2013 gün ve
D.İş:2011/107 sayı ile; 5607 sayılı Kanunda yapılan değişiklik ile kaçakçılık
fiiline ilişkin kabahatlerin 4458 sayılı Gümrük Kanunu’nun 235. maddesi ile
yeniden düzenlendiği ve bu Kanunda başvuru yolunun idare mahkemesi olarak
gösterildiği gerekçesiyle başvurunun görev yönünden reddine karar vermiş,
verilen karar itiraz edilmeden kesinleşmiştir.
Davacı vekili, bu kez aynı istemle idari yargı
yerinde dava açmıştır.
İSTANBUL 8. İDARE MAHKEMESİ; 30.1.2014 gün ve
E:2014/140, K:2014/95 sayı ile, savcılık tarafından verilen idari yaptırım
kararının, 5326 sayılı Yasa’nın 23. maddesi uyarınca verildiği, bu karara
karşı 5326 sayılı Kanunun 27. maddesinin altıncı fıkrası uyarınca sulh ceza
mahkemesine itiraz edilebileceği açıklanarak, açılan davanın görüm ve çözüm görevinin adli yargı yerine ait
olduğu gerekçesiyle davanın görev yönünden reddine karar vermiş,
verilen karar kesinleşmiştir.
İNCELEME VE GEREKÇE:
Uyuşmazlık Mahkemesi Hukuk Bölümü’nün, Serdar
ÖZGÜLDÜR’ün Başkanlığında, Üyeler: Eyüp Sabri BAYDAR, Ali ÇOLAK, Nurdane
TOPUZ, Ertuğrul ARSLANOĞLU, Ayhan AKARSU ve Mehmet AKBULUT’un katılımlarıyla
yapılan 2.6.2014 günlü toplantısında:
l-İLK İNCELEME: Dosya üzerinde 2247 sayılı Yasa’nın
27. maddesi uyarınca yapılan incelemeye göre; Uyuşmazlık Mahkemesi Genel
Kurulu’nun 11.7.1988 günlü, E:1988/1, K:1988/1 sayılı İlke Kararında, “2247
sayılı Uyuşmazlık Mahkemesinin Kuruluş ve İşleyişi Hakkında Kanunun
bütünüyle incelenip değerlendirilmesinden, bu Kanunun uygulanması yönünden
2 nci maddesinin ikinci fıkrasında yer alan, ‘ceza uyuşmazlıkları’
ibaresinden, savcının ya da şahsi davacının talebi ile başlayan yargılaması
sonunda sanığın mahkûmiyetine ya da beraatine hükmedilebilecek davalarda,
askeri ve adli ceza mahkemeleri arasında çıkan görev ve hüküm
uyuşmazlıklarının anlaşılması, bunun dışında kalan tüm görev
uyuşmazlıklarının ‘hukuk uyuşmazlığı’ sayılması gerektiği sonucuna
varılmaktadır. Uygulanması idari organlara bırakılan cezalar, adli
nitelikte olmadığından, bunlar hakkında yapılan itirazlar ya da açılan
davalar ‘ceza davası’ olarak nitelendirilemezler. İdari niteliklerinden
dolayı bu davalara ilişkin görev ve hüküm uyuşmazlıklarının Uyuşmazlık
Mahkemesinin Hukuk Bölümünde incelenip çözümlenmesi gerektiği...”açıkça
belirtilmiştir. Bu durum göz önüne alındığında, olay bölümünde yazılı
başvuru konusu görev uyuşmazlığının Hukuk Bölümünde incelenmesi gerektiği
kuşkusuzdur.
Adli ve idari yargı yerleri arasında 2247 sayılı
Yasa'nın 14. maddesinde öngörülen biçimde davacı A.T.’in açtığı dava
yönünden olumsuz görev uyuşmazlığı doğduğu, adli yargı dosyasının 15.
maddede belirtilen yönteme uygun olarak davacı vekilinin istemi üzerine son
görevsizlik kararını veren mahkemece, adli yargı dosyası da temin edilmek
suretiyle Uyuşmazlık Mahkemesi'ne gönderildiği ve usule ilişkin işlemlerde
herhangi bir noksanlık bulunmadığı anlaşıldığından görev uyuşmazlığının esasının incelenmesine
oy birliği ile karar verildi.
II-ESASIN İNCELENMESİ: Raportör-Hakim Gülten Fatma
BÜYÜKEREN’in, davanın çözümünde adli yargının görevli olduğu yolundaki
raporu ile dosyadaki belgeler okunduktan; ilgili Başsavcılarca
görevlendirilen Yargıtay Cumhuriyet Savcısı Mehmet BAYHAN ile Danıştay
Savcısı Mehmet Ali GÜMÜŞ’ün adli yargının görevli olduğu yolundaki sözlü
açıklamaları da dinlendikten sonra GEREĞİ GÖRÜŞÜLÜP DÜŞÜNÜLDÜ:
Dava, 5607 sayılı Kaçakçılıkla Mücadele Kanunu’nun 3.
maddesinin dokuzuncu fıkrası ile 4.maddesinin ikinci fıkrası uyarınca
verilen idari para cezasının kaldırılması istemiyle açılmıştır.
5607 sayılı Kanun’un “Suçlar ve Kabahatler” başlığı
altında düzenlenen 3. maddesinin dokuzuncu fıkrasında, “Geçici ithalat,
dahilde işleme ve gümrük kontrolü altında işleme rejimi çerçevesinde ülkeye
getirilen eşyayı, gümrük işlemlerini gerçekleştirmeksizin serbest dolaşıma
sokan kişiye, eşyanın gümrüklenmiş değerinin iki katı idari para cezası
verilir”, “Nitelikli haller” başlığı altında düzenlenen 4. maddesinin
ikinci fıkrasında, “Bu Kanunda tanımlanan suçların, üç veya daha fazla kişi
tarafından birlikte işlenmesi halinde, verilecek ceza yarı oranında
artırılır”,“Yetkili merciler” başlığı altında düzenlenen 17. maddesinin
birinci fıkrasında, “Bu Kanun hükümlerine göre idari para cezasına karar
vermeye Cumhuriyet savcısı, 14 üncü madde hükümlerine göre mülkiyetin
kamuya geçirilmesine ise Cumhuriyet savcısının talebi üzerine, sulh ceza
mahkemesi yetkilidir. Bu kararlara karşı, 30/3/2005 tarihli ve 5326 sayılı
Kabahatler Kanunu hükümlerine göre kanun yoluna başvurulabilir” denilmekte
iken; Kanunun 3. maddesinin başlığı “Kaçakçılık suçları”, maddenin
dokuzuncu fıkrası ise, “İhracat gerçekleşmediği halde gerçekleşmiş gibi
göstermek ya da gerçekleştirilen ihracata konu malın cins, miktar, evsaf
veya fiyatını değişik göstererek ilgili kanun hükümlerine göre teşvik,
sübvansiyon veya parasal iadelerden yararlanmak suretiyle haksız çıkar
sağlayan kişi, bir yıldan beş yıla kadar hapis ve on bin güne kadar adli
para cezası ile cezalandırılır. Beyanname ve eki belgelerde gösterilen ile
gerçekte ihraç edilen eşya arasında yüzde onu aşmayan bir fark bulunması
halinde, sadece 27/10/1999 tarihli ve 4458 sayılı Gümrük Kanunu hükümlerine
göre işlem yapılır” şeklinde 28.3.2013 gün ve 6455 sayılı Kanunun 54.
maddesi ile yeniden düzenlenmiş, aynı Kanunun 66. maddesiyle 17. maddesinin
birinci fıkrası yürürlükten kaldırılmış, aynı Kanunun 64. maddesi ile
düzenlenen geçici 8. maddesinin ikinci fıkrasında ise, “Bu Kanunun yayımı
tarihinden önce işlenen bu Kanuna muhalefet kabahatlerinde, lehe hükümlerin
uygulanması usulü 5252 sayılı Kanunun 9 uncu maddesi hükmüne göre yapılır”
hükmü yer almıştır.
4458 sayılı Gümrük Kanunu’nun 235.maddesinde, “ Teminat
alınmış olsa bile, gümrük işlemlerine başlanmadan veya bu işlemler
bitirilip gümrük idaresinin izni alınmadan antrepolardan veya gümrük
idaresince eşya konulmasına izin verilen yerlerden kısmen veya tamamen eşya
çıkarılması halinde,çıkarılan eşyanın ithalat veya ihracat vergilerinin
yanı sıra,bu vergilerin üç katı para cezası alınır ” denilmekte iken,
madde;
“ 1. Serbest dolaşıma
giriş rejimine tabi tutulan eşyaya ilişkin olarak, yapılan beyan ile
muayene ve denetleme veya teslimden sonra kontrol sonucunda;
a) Eşyanın genel
düzenleyici idari işlemlerle ithalinin yasaklanmış olduğunun tespiti
halinde, eşyanın gümrük vergilerinin alınmasının yanı sıra, gümrüklenmiş
değerinin dört katı idari para cezası verilir.
b) (a) bendindeki
eşyanın değersiz, artık veya atık madde olması durumunda, idari para
cezası; dökme halinde gelen eşya için ton başına otuz bin Türk Lirası,
ambalajlı gelmesi halinde kap başına altı yüz Türk Lirası olarak hesaplanır
ve eşya yurtdışı edilir.
c) Eşyanın ithali,
lisansa, şarta, izne, kısıntıya veya belli kuruluşların vereceği uygunluk
veya yeterlilik belgesine tabi olduğu halde uygunluk ve yeterlilik
belgesine tabi değilmiş veya belge alınmış gibi beyan edildiğinin tespit
edilmesi halinde, eşyanın gümrük vergilerinin yanı sıra, eşyanın
gümrüklenmiş değerinin iki katı idari para cezası verilir.
d) (c) bendindeki
eşyanın değersiz, artık veya atık madde olması durumunda, idari para
cezası; dökme halinde gelen eşya için ton başına sekiz bin Türk Lirası,
ambalajlı gelmesi halinde kap başına iki yüz Türk Lirası olarak hesaplanır
ve eşya yurtdışı edilir.
2. İhracat rejimine
tabi tutulan eşyaya ilişkin olarak, yapılan beyan ile muayene ve denetleme
veya kontrol sonucunda;
a) Eşyanın genel
düzenleyici idari işlemlerle ihracının yasaklanmış olduğunun tespiti halinde,
eşyanın gümrüklenmiş değerinin iki katı idari para cezası verilir.
b) Eşyanın ihracı,
lisansa, şarta, izne, kısıntıya veya belli kuruluşların vereceği uygunluk
veya yeterlilik belgesine tabi olduğu halde uygunluk ve yeterlilik
belgesine tabi değilmiş veya belge alınmış gibi beyan edildiğinin tespit
edilmesi halinde, eşyanın gümrüklenmiş değeri kadar idari para cezası
verilir.
3. Yolcuların,
gümrük mevzuatına göre kişisel ve hediyelik eşya kapsamı dışında olup
beyanlarına aykırı olarak üzerlerinde, eşyası arasında veya taşıma
araçlarında çıkan ya da başkasına ait olduğu halde kendi eşyasıymış gibi
gösterdikleri eşyanın gümrük vergileri iki kat olarak alınır ve eşya
sahibine teslim edilir. Gümrük vergileri ödenmediği takdirde, eşya gümrüğe
terk edilmiş sayılır.
4. Birinci fıkranın
(a) ve (c) bentlerinde belirtilen eşyaya el konularak mülkiyetinin kamuya
geçirilmesine karar verilir ve eşya 177 ila 180 inci madde hükümlerine göre
tasfiyeye tabi tutulur.
5. Türkiye Gümrük
Bölgesine getirilen ve transit rejim beyanında bulunulan serbest dolaşımda
olmayan eşyanın, beyan edilenden belirgin bir şekilde farklı cinste eşya
olduğunun tespiti halinde, farklı çıkan eşyanın gümrüklenmiş değerinin iki
katı idari para cezası verilir ” şeklinde
28/3/2013
gün ve 6455 sayılı Kanun’un 12 maddesi ile yeniden düzenlenmek suretiyle,
5607 sayılı Kanun’da kaçakçılık fiillerine ilişkin kabahatlerle ilgili
düzenlemeler tamamen ortadan kaldırılmış, 4458 sayılı Kanun ile kaçakçılık
fiillerine ilişkin kabahatler yeniden düzenlenmiştir. Bu Kanun’un “
İtirazlar ” başlığı altında düzenlenen 242.maddesinde ise, “1. Yükümlüler kendilerine tebliğ edilen gümrük vergileri, cezalar ve
idari kararlara karşı tebliğ tarihinden itibaren onbeş gün içinde bir üst
makama, üst makam yoksa aynı makama verecekleri bir dilekçe ile itiraz
edebilir.
2. İdareye intikal eden
itirazlar otuz gün içinde karara bağlanarak ilgili kişiye tebliğ edilir.
3. İtiraz dilekçelerinin
süresi içinde yanlış makama verilmesi halinde, itiraz süresinde yapılmış
sayılır ve idarece yetkili makama ulaştırılır.
4. İtirazın reddi kararlarına karşı
işlemin yapıldığı yerdeki idari yargı mercilerine başvurulabilir ” hükmü
yer almıştır.
30.3.2005
gün ve 5326 sayılı Kabahatler Kanunu’nun “Cumhuriyet savcısının karar verme yetkisi ”
başlığını taşıyan 23. maddesinde ise, “(1) Cumhuriyet savcısı, kanunda açıkça hüküm bulunan hallerde bir
kabahat dolayısıyla idarî yaptırım kararı vermeye yetkilidir.
(2) Bir
suç dolayısıyla başlatılan soruşturma kapsamında bir kabahatin işlendiğini
öğrenmesi halinde Cumhuriyet savcısı durumu ilgili kamu kurum ve kuruluşuna
bildirebileceği gibi, kendisi de idarî yaptırım kararı verebilir.
(3) Soruşturma konusu fiilin kabahat oluşturduğunun
anlaşılması halinde Cumhuriyet savcısı bu nedenle idarî yaptırım kararı verir.
Ancak, bunun için ilgili kamu kurum ve kuruluşu tarafından idarî yaptırım
kararı verilmemiş olması gerekir”
denilmiş; aynı Kanun’un “Başvuru yolu” başlığı altında düzenlenen 27.
maddesinin altıncı fıkrasında, “Soruşturma konusu fiilin suç değil de kabahat
oluşturduğu gerekçesiyle idari yaptırım kararı verilmesi halinde; kovuşturmaya
yer olmadığı kararına itiraz edildiği takdirde, idari yaptırım kararına
karşı başvuru da bu itiraz merciinde incelenir” ;
5252 sayılı “Türk Ceza Kanununun Yürürlük ve Uygulama
Şekli Hakkında Kanun”un, “Lehe olan hükümlerin uygulanmasında usul” başlığı
altında düzenlenen 9. maddesinde de,
“ ….. (3) Lehe olan hüküm, önceki ve sonraki kanunların
ilgili bütün hükümleri olaya uygulanarak, ortaya çıkan sonuçların
birbirleriyle karşılaştırılması suretiyle belirlenir ” hükmü yer almıştır.
Dosyanın
incelenmesinden, İstanbul Kaçakçılık İstihbarat ve Narkotik Gümrük Muhafaza
Müdürlüğü’nce yapılan soruşturma sırasında, C. Tekstil Dış. Tic. A.Ş. ve
M.Tekstil. San. ve Tic. Ltd. Şti. unvanlı firmaların yetkilisi oldukları
anlaşılan davacı ile yukarıda isimleri yazılı kişilerin, DİİB kapsamında
yurda ithal edilen eşyayı gümrük işlemi yapmaksızın yurda soktuklarından
bahisle yapılan ihbar üzerine, Büyükçekmece Cumhuriyet Başsavcılığı Kabahat
Bürosunun 31.12.2010 gün ve Kabahat Defteri No:2010/2288, Karar
No:2010/2491 sayılı kararı ile, EX 022197 gümrük çıkış beyannamesine ait
2007/DI-03754 DİİB kapsamında ithal edilen 16.000 adet erkek pantolon -
7.500 adet bayan pantolon ile ilgili olarak, eylemin kabahat olduğu
değerlendirilerek davacı, S.M.ve
T.A. hakkında 5607 sayılı Kaçakçılıkla Mücadele Kanunu’nun 3. maddesinin
dokuzuncu fıkrası ve 4. maddesinin ikinci fıkrası uyarınca ayrı ayrı
509.652,86 TL idari para cezası verildiği anlaşılmıştır.
30.3.2005
gün ve 5326 sayılı Kabahatler Kanunu’nun 6.12.2006 gün ve 5560 sayılı
Yasa’nın 31. maddesiyle değiştirilen 3. maddesinde, “ (1) Bu Kanunun;
a) İdarî yaptırım kararlarına karşı kanun yoluna
ilişkin hükümleri, diğer kanunlarda aksine hüküm bulunmaması halinde,
b) Diğer genel hükümleri, idarî para cezası veya
mülkiyetin kamuya geçirilmesi yaptırımını gerektiren bütün fiiller
hakkında,
uygulanır”; Kanunun “Başvuru yolu” başlıklı 27.
maddesinin 1. fıkrasında ise “idari para cezası ve mülkiyetin kamuya
geçirilmesine ilişkin idari yaptırım kararına karşı, kararın tebliği veya
tefhimi tarihinden itibaren en geç onbeş gün içinde, sulh ceza mahkemesine
başvurulabilir. Bu süre içinde başvurunun yapılmamış olması halinde idari
yaptırım kararı kesinleşir” düzenlemeleri yer almıştır.
Bu
düzenlemelere göre; Kabahatler Kanunu’nun, idarî yaptırım kararlarına karşı
kanun yoluna ilişkin hükümlerinin, diğer kanunlarda aksine hüküm
bulunmaması halinde uygula-nacağı; diğer kanunlarda görevli mahkemenin gösterilmesi
durumunda ise uygulanmayacağı anlaşılmaktadır.
Görev
kuralları kamu düzenine ilişkin olduğundan, görev konusunda taraflar için
bir müktesep hak doğmayacağı; bu nedenle, yeni bir yasayla kabul edilen
görev kurallarının, geçmişe de etkili olacağı, bilinen bir genel hukuk
ilkesidir.
Davanın
açıldığı andaki kurallara göre görevli olan mahkeme, yeni bir yasa ile
görevsiz hale gelmiş ise, (davanın açıldığı anda görevli olan ve fakat yeni
yasaya göre görevsiz hale gelen) mahkemenin görevsizlik kararı vermesi
gerekeceği; ancak, yeni yasadaki görev kuralının, değişikliğin yürürlüğe
girmesinden sonra açılacak davalarda uygulanacağına dair intikal
hükümlerinin varlığı halinde, mahkemece görevsizlik kararı verilemeyeceği
açıktır.
Diğer
taraftan, dava görevsiz mahkemede açılmış, bu sırada yapılan bir kanun
değişikliği ile görevsiz mahkeme o dava için görevli hale gelmiş ise,
mahkeme, artık görevsizlik kararı veremeyip (yeni kanuna göre görevli hale
geldiği için) davaya bakmaya devam etmesi gerekir.
İncelenen
uyuşmazlıkta, 5607 sayılı Kanunun olay tarihinde yürürlükte bulunan maddesi
ve yapılan soruşturma sırasında, soruşturma konusunun kabahat olduğu
değerlendirilerek, 5326 sayılı Kanun uyarınca, Cumhuriyet Savcısı
tarafından davacıya verilen idari para cezasının, 5326 sayılı Kanun’un 16.
maddesinde belirtilen idari yaptırım türlerinden biri olduğu ve Kabahatler
Kanunu’nun 5560 sayılı Kanun’la değişik 3. maddesinde belirtildiği üzere,
idarî yaptırım kararlarına karşı kanun yoluna ilişkin hükümlerinin, diğer
kanunlarda aksine hüküm bulunmaması halinde uygulanacağı nedeniyle, görevli
mahkemenin belirlenmesinde 5326 sayılı Kanun hükümlerinin dikkate
alınacağı, anılan Kanunun 27. maddesinin (1) numaralı bendi uyarınca ve
aynı maddenin altıncı fıkrasında,
soruşturma konusu fiilin kabahat oluşturduğu gerekçesiyle idari yaptırım
kararı verilmesi halinde; kovuşturmaya yer olmadığı kararına itiraz
edildiği takdirde, idari yaptırım kararına karşı başvurunun da bu itiraz
merciinde inceleneceği açıkça belirtildiğinden, 5607 sayılı Kanun’un
28.3.2013 gün ve 6455 sayılı Kanunun 64. maddesi ile düzenlenen geçici 8.
maddesinin ikinci fıkrasında da, bu Kanunun yayımı tarihinden önce işlenen
bu Kanuna muhalefet kabahatlerinde, lehe hükümlerin uygulanması usulünün
5252 sayılı Kanunun 9. maddesi hükmüne göre yapılacağı belirtildiğinden,
davanın görüm ve çözümünde adli yargı yerinin görevli olduğu sonucuna
varılmıştır.
Açıklanan nedenlerle, Büyükçekmece 3. Sulh Ceza
Mahkemesince verilen görevsizlik kararının, davacı A.T.’in açtığı davaya
ilişkin kısmının kaldırılması gerekmiştir.
SONUÇ : Davanın çözümünde ADLİ YARGININ görevli olduğuna,
bu nedenle Büyükçekmece 3. Sulh Ceza Mahkemesinin 24.10.2013 gün ve
D.İş:2011/107 sayılı GÖREVSİZLİK KARARININ, davacı A.T.’in açtığı davaya ilişkin kısmının KALDIRILMASINA,
2.6.2014 gününde OYBİRLİĞİ İLE KESİN OLARAK karar verildi.
——
• ——
Uyuşmazlık Mahkemesi
Başkanlığından:
14-ESAS NO : 2014/629
KARAR NO : 2014/676
KARAR TR : 02.06.2014
(Hukuk Bölümü)
ÖZET : Sigortalı aracın
uğradığı hasarı ödeyen sigorta şirketinin, zararın idarece giderilmesi
isteminden ibaret bulunan bir rücuen tazminat istemiyle açtığı davanın,
ADLİ YARGI YERİNDE çözümlenmesi gerektiği hk.
K A R A R
Davacı :
E. Sigorta A.Ş.
Vekili :
Av. H.Y.
Davalı : Denizli Belediye Başkanlığı
O L A Y : Davacı
vekili dava dilekçesi ile, 30.04.2011 tarihinde Acıpayam yolu Ulus
kavşağını takiben Kayhan kavşağında yan yola girilirken yağmur suyu gideri
için bırakılan mazgalın bir bölümünün döküm ızgarasının yerinden çıkmış
olması sebebiyle davacı sigorta şirketine 30.11.2010 tanzim tarihli kasko
sigorta poliçesi ile sigortalı 17….. plaka sayılı aracın lastik ve jantında
727,00 TL.lık hasar meydana geldiğini, meydana gelen hasar bedelinin
10.4.2012 tarihinde Y. Otomotiv ve Sanayi Ticaret Limited şirketine ödendiğini,
davalı belediyenin sorumluluk sahası içerisinde bulunan yol ile ilgili
olarak gerekli bakım görevini yerine getirmediğini, yol üzerine gerekli
uyarı levhasını koymadığını, bu nedenle olayın oluşunda kusurlu olduğunu,
sigortalıya ait araçta meydana gelen hasarı davacının ödemesiyle
sigortalının halefi konumuna geldiğini, zarara sebebiyet verenlere rücu
hakkı kazandığını belirterek 727,00 TL.nin ödeme tarihinden itibaren
işleyecek yasal faizi ile birlikte davalıdan tahsiline karar verilmesi
istemiyle adli yargı yerinde dava açmıştır.
DENİZLİ 3. ASLİYE HUKUK MAHKEMESİ: 31.5.2013 gün ve
E:2013/162, K:2013/207 sayı ile, davacı, davalı
belediyenin sorumluluk sahası içinde bulunan yol ile ilgili gerekli bakım
görevini yerine getirmediği, yol üzerine gerekli uyarı levhasını
koymadığından bahisle hizmet kusuruna dayanarak dava açmış olup, HMK.nun
114(1) b maddesinde yargı yolunun caiz olmasının dava şartları arasında
yeraldığı, HMK.nun 115.maddesine göre mahkemenin dava şartlarının mevcut
olup olmadığını davanın her aşamasında kendiliğinden araştıracağı, dava
şartının noksanlığının tespit edilmesi halinde davanın usulden reddine
karar verileceğinin öngörüldüğü, yargı yolu eksikliğinin sonradan
tamamlanmasının mümkün bulunmadığı gerekçesiyle davacının davasının yargı
yolunun caiz olmaması nedeniyle dava şartı noksanlığından usulden reddine karar
vermiş, bu karar davacı vekilince temyiz edilmiştir.
Yargıtay 17. Hukuk Dairesi : 30.10.2013 gün ve E:
2013/13655, K: 2013/14597 sayı ile, temyiz dilekçesinin temyize konu edilen
miktar yönünden mahkemece hükmün kesin olması nedeniyle reddine karar
vermiş, bu karar kesinleşmiştir.
Davacı vekili aynı istemle idari yargı yerinde dava
açmıştır.
DENİZLİ İDARE MAHKEMESİ : 7.2.2014 gün ve E:2014/117, K:
2014/149 sayı ile, 2918 sayılı Kanun’un 110. maddesinde yapılan değişiklik
sonrasında, trafik kazası nedeniyle açılacak sorumluluk davalarında Kanun
değişikliğinin yürürlüğe girdiği 19.01.2011 tarihi sonrasında açılan
davalarda adli yargı mercilerinin görevli olduğu anlaşıldığından;
görülmekte olan davanın adli yargı mercilerinin görevine girmesi nedeniyle davanın
görev yönünden reddine karar vermek gerektiği gerekçesiyle, davanın görev
yönünden reddine karar vermiş, bu karar kesinleşmiştir.
Davacı vekili adli ve idari yargı yerlerince verilmiş
olan görevsizlik kararları nedeniyle oluştuğu öne sürülen olumsuz görev
uyuşmazlığının giderilmesi istemiyle başvuruda bulunmuştur.
İNCELEME VE GEREKÇE:
Uyuşmazlık Mahkemesi Hukuk Bölümü’nün, Serdar
ÖZGÜLDÜR’ün Başkanlığında, Üyeler: Ali ÇOLAK, Abdullah ERGİN, Nurdane
TOPUZ, Ertuğrul ARSLANOĞLU, Ayhan AKARSU ve Mehmet AKBULUT’un katılımlarıyla
yapılan 2.6.2014 günlü toplantısında:
l-İLK İNCELEME: Dosya üzerinde 2247 sayılı Yasa’nın 27.
maddesi uyarınca yapılan incelemeye göre; adli ve idari yargı yerleri
arasında 2247 sayılı Yasa'nın 14. maddesinde öngörülen biçimde olumsuz
görev uyuşmazlığı doğduğu, idari ve adli yargı dosyalarının 15. maddede
belirtilen yönteme uygun olarak davacının istemi üzerine son görevsizlik
kararını veren mahkemece Uyuşmazlık Mahkemesi'ne gönderildiği ve usule
ilişkin işlemlerde herhangi bir noksanlık bulunmadığı anlaşıldığından görev
esasının incelenmesine oy birliği ile karar verildi.
II-ESASIN
İNCELENMESİ: Raportör-Hakim Gülşen AKAR PEHLİVAN’ın, davanın çözümünde adli
yargının görevli olduğu yolundaki raporu ile dosyadaki belgeler okunduktan;
ilgili Başsavcılarca görevlendirilen Yargıtay Cumhuriyet Savcısı Mehmet
BAYHAN ile Danıştay Savcısı Mehmet Ali GÜMÜŞ davada adli yargının görevli
olduğu yolundaki sözlü açıklamaları da dinlendikten sonra GEREĞİ GÖRÜŞÜLÜP
DÜŞÜNÜLDÜ:
Dava,
sigortalı aracın uğradığı hasarı ödeyen sigorta şirketinin, zararın idarece
giderilmesi isteminden ibaret bulunan bir rücuen tazminat davasıdır.
2918
sayılı Karayolları Trafik Kanununun 1. maddesinde, Kanunun amacının
karayollarında can ve mal güvenliği yönünden trafik düzenini sağlayacak ve
trafik güvenliğini ilgilendiren tüm konularda alınacak önlemleri belirlemek
olduğu; “Kapsam” başlıklı 2. maddesinde, bu Kanunun trafikle ilgili
kuralları, şartları, hak ve yükümlülükleri bunların uygulamasını ve
denetlenmesini ilgili kuruluşları ve bunların görev, yetki ve sorumluluk,
çalışma usulleri ile diğer hükümleri kapsadığı ve bu kanunun karayollarında
uygulanacağı belirtilmiştir.
Öte
yandan 2918 sayılı Yasanın 19.1.2011 günlü Resmi Gazetede yayımlanarak
yürürlüğe giren 6099 sayılı Yasanın 14. maddesiyle değişik 110. maddesinde
“İşleteni veya sahibi Devlet ve diğer kamu kuruluşları olan araçların
sebebiyet verdiği zararlara ilişkin olanları dahil, bu Kanundan doğan
sorumluluk davaları, adli yargıda görülür. Zarar görenin kamu görevlisi
olması, bu fıkra hükmünün uygulanmasını önlemez. Hemzemin geçitte meydana
gelen tren-trafik kazalarında da bu Kanun hükümleri uygulanır.
Motorlu
araç kazalarından dolayı hukuki sorumluluğa ilişkin davalar, sigortacının
merkez veya şubesinin veya sigorta sözleşmesini yapan acentenin bulunduğu
yer mahkemelerinden birinde açılabileceği gibi kazanın vuku bulduğu yer
mahkemesinde de açılabilir”; Geçici 21. maddesinde de “Bu Kanunun 110 uncu
maddesinin birinci fıkrasının göreve ilişkin hükmü, yürürlüğe girdiği
tarihten önce idari yargıda ve Askeri Yüksek İdare Mahkemesinde açılmış
bulunan davalara uygulanmaz” denilmiştir.
Dosyanın incelenmesinden, dava dosyasında mevcut bilgi
ve belgelerin incelenmesi sonucunda; Şirkete sigortalı vasıtanın geçirdiği
trafik kazası Neticesinde hasarlandığı, bahis konusu olay Neticesinde
vasıtada maddi hasarın meydana geldiği; tespit edilen hasar bedelinin
sigortalı vasıta sahibine ödendiği, olayın meydana gelişinde davalı
idarenin yol kusurunun tespit edildiği, meydana gelen hasar nedeniyle
sigortalısına tazminat ödeyen şirketin kusur nispetine göre faiziyle
birlikte davalıdan tahsili istemiyle davanın açılmış olduğu
anlaşılmaktadır.
2918 sayılı
Kanunun 110 uncu maddesinin birinci fıkrasının iptali istemiyle Bursa
3.Asliye Hukuk Mahkemesi ve Batman 2.Asliye Hukuk Mahkemesince yapılan
itiraz başvuruları üzerine konuyu inceleyen Anayasa Mahkemesi, şu gerekçesi
ile anılan kuralı Anayasaya aykırı görmemiş ve iptal istemini oy birliğiyle
reddetmiştir: “… Anayasa Mahkemesi’nin daha önceki kimi kararlarında da
belirtildiği üzere, tarihsel gelişime paralel olarak Anayasa’da adli ve
idari yargı ayırımına gidilmemiş ve idari uyuşmazlıkların çözümünde idare
ve vergi mahkemeleriyle Danıştay yetkili kılınmıştır. Bu nedenle, genel
olarak idare hukuku alanına giren konularda idari yargı, özel hukuk alanına
giren konularda adli yargı görevli olacaktır. Bu durumda, idari yargının
görev alanına giren bir uyuşmazlığın çözümünde adli yargının
görevlendirilmesi konusunda kanun koyucunun mutlak bir takdir yetkisinin
bulunduğunu söylemek olanaklı değildir. Ancak, idari yargının denetimine
bağlı olması gereken idari bir uyuşmazlığın çözümü, haklı neden ve kamu
yararının bulunması halinde kanun koyucu tarafından adli yargıya
bırakılabilir. İtiraz konusu kural, trafik kazasında zarar görenin asker
kişi ya da memur olmasına, aracın askeri hizmete ilişkin olmasına veya
olayın hemzemin geçitte meydana gelmesi durumlarına göre farklı yargı
kollarında görülmekte olan 2918 sayılı Kanun’dan kaynaklanan tüm sorumluluk
davalarının adli yargıda görüleceğini öngörmektedir. İtiraz konusu
düzenlemenin gerekçesinde de ifade edildiği gibi, askeri idari yargı, idari
yargı veya adli yargı kolları arasında uygulamada var olan yargı yolu
belirsizliği giderilerek söz konusu davalarla ilgili olarak yeknesak bir
usul belirlenmektedir. Aynı tür davaların aynı yargı yolunda çözümlenmesi
sağlanarak davaların görülmesi ve çözümlenmesinin hızlandırıldığı, bu
suretle kısa sürede sonuç alınmasının olanaklı kılındığı ve bunun söz
konusu davaların adli yargıda görüleceği yolunda getirilen düzenlemenin
kamu yararına yönelik olduğu anlaşılmaktadır. Öte yandan, 2918 sayılı
Kanun’da tanımlanan Karayolu şeridi üzerindeki araç trafiğinden kaynaklanan
sorumlulukların, özel hukuk alanına girdiği konusunda bir tartışma
bulunmamaktadır. İdare tarafından kamu gücünden kaynaklanan bir yetkinin
kullanılması söz konusu olmadığı gibi, aynı karayolu üzerinde aynı seyir
çizgisinde hareket eden, bu nedenle aynı tür risk üreten araçlar arasında
özel-kamu ayırımı yapılmasını gerektiren bir neden de yoktur. Açıklanan
nedenlerle, itiraz konusu kural Anayasa’nın 2.,125. ve 155. maddelerine
aykırı değildir. İtirazın reddi gerekir…” (Any. Mah.nin 26.12.2013 tarih ve
E.2013/68, K.2013/165 sayılı kararı; R.G. 27.3.2014, Sayı: 28954,
s.136-147.)
Anayasa’nın
158 inci maddesinin son fıkrasında “ Diğer mahkemelerle, Anayasa Mahkemesi
arasındaki görev uyuşmazlıklarında, Anayasa Mahkemesi’nin kararı esas
alınır.” denilmektedir. Anayasa Mahkemesi’nin yukarıda gerekçesine yer
verilen kararı, yasa koyucunun idari yargının görevine giren bir konuyu
adli yargının görevine verebileceğine, dolayısıyla 2918 sayılı Kanunun 110
uncu maddesinin birinci fıkrası ile öngörülen, bu Kanun’dan doğan tüm
sorumluluk davalarının adli yargıda görülmesi düzenlemesinin Anayasa’ya
aykırı bulunmadığına dair olup, esas itibariyle görev konusunda verilmiş
bir karardır ve Anayasa’nın 158 inci maddesi uyarınca, başta Mahkememiz
olmak üzere diğer yargı organları bakımından da uyulması zorunlu bir karar
mesabesindedir.
Bu
durumda, 2918 sayılı Yasanın 19.1.2011 tarihinde yürürlüğe giren 110.
maddesi ile Anayasa Mahkemesi’nin işaret edilen kararı gözetildiğinde,
bahsi geçen Kanun maddesinin karayollarında, can ve mal güvenliği yönünden
trafik düzeninin sağlanarak trafik güvenliğini ilgilendiren tüm konularda
alınacak önlemleri kapsadığı ve Kanunun, trafikle ilgili kuralları,
şartları, hak ve yükümlülükleri, bunların uygulanmasını ve denetlenmesini,
ilgili kuruluşları ve bunların görev yetki ve sorumlulukları ile, çalışma
usullerini kapsadığı, dolayısıyla oluşan trafik kazası nedeniyle açılacak
sorumluluk davalarının görüm ve çözümünde adli yargının görevli olduğu;
meydana gelen zararın tazmini istemiyle açılan bu davanın da adli yargı
yerinde çözümlenmesi gerektiği sonucuna varılmıştır.
Açıklanan nedenlerle davanın görüm ve çözümünde
adli yargının görevli olduğu dolayısıyla, Denizli 3. Asliye Hukuk
Mahkemesince verilen görevsizlik kararının kaldırılması gerekmiştir.
SONUÇ : Davanın görüm ve çözümünde ADLİ YARGININ görevli
olduğuna, bu nedenle Denizli 3. Asliye Hukuk Mahkemesinin 31.5.2013 gün ve
E:2013/162, K:2013/207 sayılı GÖREVSİZLİK KARARININ KALDIRILMASINA,
02.06.2014 gününde OY BİRLİĞİ İLE KESİN OLARAK karar verildi.
——
• ——
Uyuşmazlık Mahkemesi
Başkanlığından:
15-ESAS NO : 2014/633
KARAR NO : 2014/678
KARAR TR : 02.06.2014
(Hukuk Bölümü)
ÖZET :
Trafik kazası sonucu uğranılan maddi ve manevi zararların, kazanın
oluşumunda sorumlu olduğundan bahisle, idarece tazmin edilmesi istemiyle
açılan davanın, 2918 sayılı Yasa kapsamında ADLİ YARGI YERİNDE çözümlenmesi
gerektiği hk.
K A R A R
Birleşen
Dosya
Davacılar
:
1-E.A.2-R.A.3-Ö.G.Y.,4-M.A.,5-K.A.,6-A.A.,7-D.A.,8-A.A.,9-F.A.,10-Z.A.,11-N.A.
Vekilleri
: Av. A.K.
Birleşen
Dosya
Davacılar : 1- O.A., 2- Ç.K.,
Vekilleri : Av. F.A.
Davacılar
: 3- F.B., 4- N.B., 5- S.B.
Çocuklar : U.B. – C.B.
Vekilleri : Av. E.Ö.
Davalı : 1-Anadolu Anonim Türk Sigorta Şirketi
Vekili :
Av. S.E.
Davalı :
2- Rize Valiliği- İl Özel İdare Müdürlüğü
Vekili : Av. R.D.S.
O L A Y :
Davacılar O.A. ile Ç.K.’nun vekilleri olan Av. F.A. dava dilekçesinde;
12.09.2010 günü, Çamlıhemşin İlçesi, Yolkıyı Köyü yakınlarında, 53……. Plaka
no.lu aracın köprüden dereye uçması sonucunda, sürücüyle birlikte B.A.’ın
da öldüğünü; müvekkillerinden O.’ın, ölenin eşi, Ç.’in de kızı olduğunu;
Kaza Tespit Tutanağının incelenmesinden de görüleceği üzere, kazanın
oluştuğu günlerde, kazanın olduğu köprü yakınlarında, viraj işaretleri,
ışıklandırma, yol şerit çizgisi ve banket olmadığı gibi köprüde de yeterli
koruyucu yüksekliği ve korkuluk bulunmadığını; günde birkaç aracın işlediği
yıllarda ve stabilize olarak yapılan bu yol üzerindeki köprüde korkuluk
bulunmamasının, yapıldığı zamanlarda doğal sayılabileceğini, ancak; beton
asfaltla kaplandıktan sonra, araçların daha hızla seyretmesinin beklendiği
bu yolda, yola yaklaşık 90 derecelik açı yapan bu köprüden önce, köprü ve
viraj işaretlerinin konulmaması ve köprü üzerinde korkuluk yapılmamış olmasının,
davalı İl Özel İdaresinin kusurlu olduğunu gösterdiğini; kazanın meydana
geldiği saatlerde havanın kararmış olduğunu; ışıklandırmanın olmaması ve
yol kenarlarında bulunan ağaçların görüş alanını kapatması nedeniyle, bu
köprünün varlığının farkına varılabilmesinin olanaksız olduğunu; nitekim,
Kaza Tespit Tutanağındaki Kazanın Özeti bölümünde olayın, “…seyir
halindeyken Yolkıyı Köyü Ortan Köprüsüne yaklaştığında aniden aracın
hakimiyetini kaybederek viraj alamayarak gidiş istikametine göre sağ taraftan
köprü üzerinden yoldan çıkarak dereye takla atarak üst tavan kısmen üzerine
düşmesi sonucu kaza meydana gelmiştir....” şeklinde özetlendiğini; gerekli
işaretlerin bulunmuş olması halinde, sürücünün aracın hızını düşürmüş ve bu
kazanın meydana gelmemiş olacağını; eğer en azından köprünün
korkuluklarının bulunması durumunda, aracın dereye uçmasının önlenmiş
olacağını; 65 yaşında olan müvekkili O.’ın, eşinin ölümü nedeniyle büyük
acılar yaşadığını, bu üzüntüsü nedeniyle felç olduğunu; eşinin bakımından
da yoksun kalan müvekkilinin, maddi kayba uğradığını; diğer müvekkili Ç.’in
de, annesini yitirmenin acısını yaşadığını, manevi bir çöküntü yaşadığını;
Mahkemelerinde görülmekte olan 2012/233 E. sayılı dosyanın konusu ve
davalısının, bu dava ile aynı olduğundan, iki dosyanın birleştirilebileceği
kanısında olduklarını ifade ederek; fazlaya ilişkin hakları saklı kalmak
üzere, O. için 1.000.00TL maddi ve 25.000.00TL manevi, Ç. için 15.000,00TL
manevi tazminat olmak üzere toplam 41.000.00(Kırkbirbin)TL.nin, kaza tarihinden
bu yana işleyecek yasal faiziyle birlikte tazmini istemiyle Rize Valiliği-
İl Özel İdare Müdürlüğüne karşı 06.09.2012 tarihinde adli yargı yerinde
dava açmış; Pazar Asliye Hukuk Mahkemesi:14.3.2013 gün ve E:2012/483
K:2013/116 sayı ile, Mahkemelerinin 2012/483 esas sayılı dosyası üzerinden
yürütülen işbu dava ile Pazar Asliye Hukuk Mahkemesinin 2012/233 E. sayılı
dosyası üzerinde yürütülen dava arasında hukuksal ve eylemsel bağlantı
bulunduğundan BİRLEŞTİRİLMELERİNE; bileştirilen dava dosyalarının Pazar
Asliye Hukuk Mahkemesine ait 2012/233 E. sayılı dava dosyası üzerinden
yürütülmesine; 2012/483 E sayılı dava dosyası esasının kapatılmasına karar
vermiştir.
Mahkemece,
birleştirilen dosyalar da dikkate alınarak karar oluşturulmuştur:
PAZAR
ASLİYE HUKUK MAHKEMESİ:17.9.2013 gün ve E:2012/233 K:2013/295 sayı ile, Davacılar
vekillerinin, Mahkemelerine vermiş oldukları dava dilekçesinde özetle, Rize
ili Çamlıhemşin ilçesi Yolkıyı Köyü ortan mevkiinde ortan köprü'sünden
53….. plaka sayılı kartal marka otomobilin dereye düşmesi sonucunda
müteveffa Ç.B.'ın, R.A., E.A. ve B.A.'ın, vefat ettiğini ve bir kısım
davacıların yaralandığını, Ortan köprüsünde; viraj işaretinin, ışıklandırma
ve yol şerit çizgisinin, banketin, trafik işaret ve levhasının olmadığını,
köprünün koruyucu bariyer yüksekliğinin ve korkuluğu olmayan yerlerin
bulunması gibi birçok eksiklikten dolayı kazanın meydana geldiğini ve bu
nedenle sorumluluğun İl Özel İdaresinde bulunduğunu; yine 53….... plaka
sayılı aracın zorunlu sigortasının bulunduğunu ve sigorta limitleri
dahilinde davalı sigorta şirketinin de sorumluluğu bulunduğunu belirterek
davalı kurumlara maddi ve manevi tazminat alacağı hükmedilmesine karar
verilmesini talep ve dava etmiş oldukları; Kamu tüzel kişilerinin kamu
hizmeti ifa ederken ortaya çıkardıkları zararın, idarenin hizmet kusurundan
kaynaklanan zarar olduğu, bu zararın tazmininin ise ancak, 2577 sayılı
Yasanın 2. maddesine göre tam yargı davasının konusu olabileceği; açılan
davanın idari yargının görev alanına girdiği ve 6100 sayılı Yasanın 114/1-b
maddesinde öngörülen dava şartının yerine gelmediği kanaatine varıldığı
gerekçesiyle; davanın yargı yolu yönünden REDDİNE karar vermiş, bu karar
temyiz edilmeksizin kesinleşmiştir.
Davacılar O. A. ile Ç. K.’nun vekilleri olan Av. F.A. bu
kez, aynı istemle ve yine Rize Valiliği- İl Özel İdare Müdürlüğüne karşı
6.2.2014 tarihinde idari yargı yerinde dava açmıştır.
RİZE
İDARE MAHKEMESİ:18.2.2014 gün ve E:2014/61, K:2014/78 sayı ile, 2576 sayılı
yasanın 5., 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu'nun 14. ve 15.
maddelerine yer verdikten sonra; 2918 sayılı Karayolları Trafik Kanununun
"Amaç" başlıklı 1. maddesinde, kanunun amacının karayollarında,
can ve mal güvenliği yönünden trafik düzenini sağlamak ve trafik
güvenliğini ilgilendiren tüm konularda alınacak önlemleri belirlemek
olduğu, "Karayolu Trafik Güvenliği" başlıklı 13. maddesinde,
karayolunun yapımı, bakımı, işletilmesi ile görevli ve sorumlu bütün kuruluşların,
karayolu yapısını, trafik güvenliğini sağlayacak durumda bulundurmakla yükümlü
olduklarının belirtildiği; aynı Kanunun 19.01.2011 tarih ve 27820 sayılı
Resmi Gazetede yayımlanarak yürürlüğe giren 11.01.2011 tarih ve 6099 sayılı
Kanunun 14. maddesi ile değişik " Görevli ve Yetkili Mahkeme"
başlıklı 110. maddesinde; "İşleteni veya sahibi Devlet ve diğer kamu
kuruluşları olan araçların sebebiyet verdiği zararlara ilişkin olanları
dahil, bu Kanundan doğan sorumluluk davaları, adli yargıda görülür. Zarar
görenin kamu görevlisi olması, bu fıkra hükmünün uygulanmasını önlemez. Hemzemin
geçitte meydana gelen tren-trafik kazalarında da bu Kanun hükümleri
uygulanır. / Motorlu araç kazalarından dolayı hukuki sorumluluğa ilişkin
davalar, sigortacının merkez veya şubesinin veya sigorta söyleşmesini yapan
acentenin bulunduğu yer mahkemelerinden birinde açılabileceği gibi kazanın,
vuku bulduğu yer mahkemesinde de açılabilir." hükmünün; anılan kanunun
15. maddesi ile eklenen geçici 21. maddesinde ise, "Bu Kanunun 110.
maddesinin 1. fıkrasının göreve ilişkin hükmü, yürürlüğe girdiği tarihten
önce idari yargıda ve Askeri Yüksek İdare Mahkemesinde açılmış bulunan
davalara uygulanmaz ." hükmünün yer aldığı; anılan mevzuatın birlikte
değerlendirilmesinden; 2918 sayılı Kanunda öngörülen önlemlerin alınmaması,
karayollarının yapım ve bakımında gerekli titizliğin gösterilmemesi gibi
hizmet kusurundan kaynaklandığı ileri sürülenler de dahil olmak üzere 2918
sayılı Kanunun uygulanmasından doğan sorumluluk davalarının 6099 sayılı
Kanunun 14 ve 15. maddelerinin yürürlüğe girdiği 19.01.2011 tarihinden
itibaren adli yargı mercilerinde açılabileceği, bu tarihten önce idari
yargıda açılan davaların ise görümüne idari yargı mercilerince devam
olunacağının anlaşıldığı; yine benzer bir uyuşmazlıkta, iş bu davaya
dayanak olan yasa hükmünün iptali istemiyle yapılan başvuruyu, Mahkemenin
yetkisizliği nedeniyle incelenmeksizin reddeden, Anayasa Mahkemesinin
8/12/2011 tarih ve E:2011/124, K: 2011/160 sayılı kararında; "2918
sayılı Karayolları Trafik Kanunu'nun 110. maddesinin birinci fıkrasında, bu
Kanun'dan doğan sorumluluk davalarının adli yargıda görüleceği
öngörülmektedir. İtiraz başvurusunda bulunan mahkeme ise idare mahkemesi
olup davaya bakmakta görevli ve yetkili mahkeme değildir." yolundaki
gerekçesi de dikkate alındığında, anılan yasada yer alan görev kuralının idarelerin
hizmet kusurundan kaynaklanan davaları da kapsadığının kabulünün zorunlu
olduğu; bu durumda; davacıların eşi ve annesi olan B. A.'ın içinde
bulunduğu aracın Rize ili, Çamlıhemşin İlçesi Yolkıyı Köyü yakınlarında
köprüden dereye uçması ve B. A.'ın vefat etmesi nedeniyle 41.000,00 TL
tazminatın kaza tarihinden itibaren işleyecek yasal faiziyle birlikte
davalı idareden tazmini istemiyle 06/02/2014 tarihinde açılan davanın,
anılan Yasa kuralları uyarınca adli yargı merciilerinin görevine girdiği,
dolayısıyla iş bu davada mahkemelerinin görevsiz olduğu gerekçesiyle; 2577
sayılı İdari Yargılama Usulü Yasasının 14/3. ve 15/1 -a. madde hükümleri
uyarınca davanın görev yönünden reddine karar vermiş; bu karar temyiz
edilmeksizin kesinleşmiştir.
İNCELEME VE GEREKÇE: Uyuşmazlık Mahkemesi Hukuk
Bölümü’nün, Serdar ÖZGÜLDÜR’ün Başkanlığında, Üyeler: Eyüp Sabri BAYDAR, Ali
ÇOLAK, Nurdane TOPUZ, Ertuğrul
ARSLANOĞLU, Ayhan AKARSU ve Mehmet AKBULUT’un katılımlarıyla yapılan
2.6.2014 günlü toplantısında;
l-İLK İNCELEME: Dosya üzerinde 2247 sayılı Yasa’nın 27.
maddesi uyarınca yapılan incelemeye göre; Davacılar O. A. ile Ç. K.’nun vekilleri
tarafından, adli ve idari yargı yerlerinde aynı istemle ve Rize Valiliği-
İl Özel İdare Müdürlüğüne karşı açılması, buna karşılık adli yargı yerinde,
Mahkemece birleştirme kararı verilmesi üzerine davacıların ve davalıların
sayısının artması nedeniyle; 2247 sayılı Yasa’nın 14. maddesine göre
olumsuz görev uyuşmazlığının bulunduğunun ileri sürülebilmesi için davanın
“tarafları, konusu ve sebebinin aynı” olması koşulunun öngörülmüş bulunması
karşısında, adli ve idari yargı yerleri arasında davacılardan O. A. ile Ç.
K. ve davalılardan Rize Valiliği- İl Özel İdare Müdürlüğü aleyhine açılan
dava yönünden görev uyuşmazlığın doğduğu; idari yargı dosyasının; davacılar
vekilinin istemi üzerine son görevsizlik kararını veren Mahkemece, önceki
görevsizlik kararına ilişkin dava dosyası da aynı Mahkemenin E:2014/127
sayılı dava dosyası içinde Uyuşmazlık mahkemesine gönderildiği ve sonuçta
usule ilişkin herhangi bir noksanlık bulunmadığı anlaşıldığından, adli ve
idari yargı yerleri arasında doğan görev esasının incelenmesine oy birliği
ile karar verildi.
II-ESASIN İNCELENMESİ: Raportör-Hakim Taşkın ÇELİK’in,
davanın çözümünde adli yargının görevli olduğu yolundaki raporu ile
dosyadaki belgeler okunduktan; ilgili Başsavcılarca görevlendirilen
Yargıtay Cumhuriyet Savcısı Mehmet BAYHAN ile Danıştay Savcısı Mehmet Ali
GÜMÜŞ’ün davada adli yargının görevli olduğu yolundaki sözlü açıklamaları
da dinlendikten sonra GEREĞİ GÖRÜŞÜLÜP DÜŞÜNÜLDÜ:
Dava,
trafik kazası sonucu uğranılan maddi ve manevi zararların, kazanın
oluşumunda sorumlu olduğundan bahisle, idarece tazmin edilmesi isteminden
ibarettir.
2918 sayılı Karayolları Trafik Kanununun 1. maddesinde, Kanunun
amacının karayollarında can ve mal güvenliği yönünden trafik düzenini
sağlayacak ve trafik güvenliğini ilgilendiren tüm konularda alınacak
önlemleri belirlemek olduğu; “Kapsam” başlıklı 2. maddesinde, bu Kanunun
trafikle ilgili kuralları, şartları, hak ve yükümlülükleri bunların
uygulamasını ve denetlenmesini ilgili kuruluşları ve bunların görev, yetki
ve sorumluluk, çalışma usulleri ile diğer hükümleri kapsadığı ve bu kanunun
karayollarında uygulanacağı belirtilmiş; aynı Kanunun 7.maddesinde, Karayolları
Genel Müdürlüğünün bu Kanunla ilgili görev ve yetkilerine; 9.maddesinde
Tarım Orman ve Köyişleri Bakanlığının görev ve yetkilerine yer verilmiş; aynı
Kanunun 13.maddesinde, karayolunun yapımı, bakımı, işletilmesi ile görevli
ve sorumlu bütün kuruluşların, karayolu yapısını, trafik güvenliğini
sağlayacak durumda bulundurmakla yükümlü oldukları belirtilmiştir.
Öte
yandan 2918 sayılı Yasanın 19.1.2011 günlü Resmi Gazetede yayımlanarak
yürürlüğe giren 6099 sayılı Yasanın 14. maddesiyle değişik 110. maddesinde
“İşleteni veya sahibi Devlet ve diğer kamu kuruluşları olan araçların
sebebiyet verdiği zararlara ilişkin olanları dahil, bu Kanundan doğan
sorumluluk davaları, adli yargıda görülür. Zarar görenin kamu görevlisi
olması, bu fıkra hükmünün uygulanmasını önlemez. Hemzemin geçitte meydana
gelen tren-trafik kazalarında da bu Kanun hükümleri uygulanır.
Motorlu
araç kazalarından dolayı hukuki sorumluluğa ilişkin davalar, sigortacının
merkez veya şubesinin veya sigorta sözleşmesini yapan acentenin bulunduğu
yer mahkemelerinden birinde açılabileceği gibi kazanın vuku bulduğu yer
mahkemesinde de açılabilir”; Geçici 21. maddesinde de “Bu Kanunun 110 uncu
maddesinin birinci fıkrasının göreve ilişkin hükmü, yürürlüğe girdiği
tarihten önce idari yargıda ve Askeri Yüksek İdare Mahkemesinde açılmış
bulunan davalara uygulanmaz” denilmiştir.
Dosyanın incelenmesinden, Davacılar O. A. ile Ç. K.’nun eşi
ve annesi olan B. A.'ın içinde bulunduğu aracın, Rize ili, Çamlıhemşin
İlçesi Yolkıyı Köyü yakınlarında köprüden dereye uçması ve adı geçenin
vefat etmesi nedeniyle, olayın meydana gelişinde davalı Rize Valiliği- İl
Özel İdare Müdürlüğünün kusuru bulunduğundan bahisle, oluşan maddi ve
manevi zararların tazmininin istenildiği anlaşılmaktadır.
2918
sayılı Kanunun 110 uncu maddesinin birinci fıkrasının iptali istemiyle
Bursa 3.Asliye Hukuk Mahkemesi ve Batman 2.Asliye Hukuk Mahkemesince
yapılan itiraz başvuruları üzerine konuyu inceleyen Anayasa Mahkemesi, şu
gerekçesi ile anılan kuralı Anayasaya aykırı görmemiş ve iptal istemini oy birliğiyle
reddetmiştir: “… Anayasa Mahkemesi’nin daha önceki kimi kararlarında da
belirtildiği üzere, tarihsel gelişime paralel olarak Anayasa’da adli ve
idari yargı ayırımına gidilmemiş ve idari uyuşmazlıkların çözümünde idare
ve vergi mahkemeleriyle Danıştay yetkili kılınmıştır. Bu nedenle, genel
olarak idare hukuku alanına giren konularda idari yargı, özel hukuk alanına
giren konularda adli yargı görevli olacaktır. Bu durumda, idari yargının
görev alanına giren bir uyuşmazlığın çözümünde adli yargının görevlendirilmesi
konusunda kanun koyucunun mutlak bir takdir yetkisinin bulunduğunu söylemek
olanaklı değildir. Ancak, idari yargının denetimine bağlı olması gereken
idari bir uyuşmazlığın çözümü, haklı neden ve kamu yararının bulunması
halinde kanun koyucu tarafından adli yargıya bırakılabilir. İtiraz konusu
kural, trafik kazasında zarar görenin asker kişi ya da memur olmasına,
aracın askeri hizmete ilişkin olmasına veya olayın hemzemin geçitte meydana
gelmesi durumlarına göre farklı yargı kollarında görülmekte olan 2918
sayılı Kanun’dan kaynaklanan tüm sorumluluk davalarının adli yargıda
görüleceğini öngörmektedir. İtiraz konusu düzenlemenin gerekçesinde de
ifade edildiği gibi, askeri idari yargı, idari yargı veya adli yargı
kolları arasında uygulamada var olan yargı yolu belirsizliği giderilerek
söz konusu davalarla ilgili olarak yeknesak bir usul belirlenmektedir. Aynı
tür davaların aynı yargı yolunda çözümlenmesi sağlanarak davaların
görülmesi ve çözümlenmesinin hızlandırıldığı, bu suretle kısa sürede sonuç
alınmasının olanaklı kılındığı ve bunun söz konusu davaların adli yargıda
görüleceği yolunda getirilen düzenlemenin kamu yararına yönelik olduğu
anlaşılmaktadır. Öte yandan, 2918 sayılı Kanun’da tanımlanan Karayolu
şeridi üzerindeki araç trafiğinden kaynaklanan sorumlulukların, özel hukuk
alanına girdiği konusunda bir tartışma bulunmamaktadır. İdare tarafından
kamu gücünden kaynaklanan bir yetkinin kullanılması söz konusu olmadığı
gibi, aynı karayolu üzerinde aynı seyir çizgisinde hareket eden, bu nedenle
aynı tür risk üreten araçlar arasında özel-kamu ayırımı yapılmasını
gerektiren bir neden de yoktur. Açıklanan nedenlerle, itiraz konusu kural
Anayasa’nın 2.,125. ve 155. maddelerine aykırı değildir. İtirazın reddi gerekir…”
(Any. Mah.nin 26.12.2013 tarih ve E.2013/68, K.2013/165 sayılı kararı; R.G.
27.3.2014, Sayı: 28954, s.136-147.)
Anayasa’nın
158 inci maddesinin son fıkrasında “ Diğer mahkemelerle, Anayasa Mahkemesi
arasındaki görev uyuşmazlıklarında, Anayasa Mahkemesi’nin kararı esas
alınır.” denilmektedir. Anayasa Mahkemesi’nin yukarıda gerekçesine yer
verilen kararı, yasa koyucunun idari yargının görevine giren bir konuyu
adli yargının görevine verebileceğine, dolayısıyla 2918 sayılı Kanunun 110
uncu maddesinin birinci fıkrası ile öngörülen, bu Kanun’dan doğan tüm
sorumluluk davalarının adli yargıda görülmesi düzenlemesinin Anayasa’ya
aykırı bulunmadığına dair olup, esas itibariyle görev konusunda verilmiş
bir karardır ve Anayasa’nın 158 inci maddesi uyarınca, başta Mahkememiz
olmak üzere diğer yargı organları bakımından da uyulması zorunlu bir karar
mesabesindedir.
Bu durumda, 2918
sayılı Yasanın 19.1.2011 tarihinde yürürlüğe giren 110. maddesi ile Anayasa
Mahkemesi’nin işaret edilen kararı gözetildiğinde, bahsi geçen Kanun
maddesinin karayollarında, can ve mal güvenliği yönünden trafik düzeninin
sağlanarak trafik güvenliğini ilgilendiren tüm konularda alınacak önlemleri
kapsadığı ve Kanunun, trafikle ilgili kuralları, şartları, hak ve
yükümlülükleri, bunların uygulanmasını ve denetlenmesini, ilgili kuruluşları
ve bunların görev yetki ve sorumlulukları ile, çalışma usullerini
kapsadığı, dolayısıyla oluşan trafik kazası nedeniyle açılacak sorumluluk
davalarının görüm ve çözümünde adli yargının görevli olduğu; meydana gelen
zararın tazmini istemiyle açılan bu davanın da adli yargı yerinde
çözümlenmesi gerektiği sonucuna varılmıştır.
Açıklanan
nedenlerle, Pazar Asliye Hukuk Mahkemesince verilen görevsizlik kararının,
davacılardan O. A. ile Ç. K.’nun vekilleri tarafından, davalılardan Rize
Valiliği- İl Özel İdare Müdürlüğüne karşı açılan kısmının kaldırılması
gerekmiştir.
SONUÇ : Davanın çözümünde ADLİ YARGININ görevli olduğuna,
bu nedenle Pazar Asliye Hukuk Mahkemesi’nin 17.9.2013 gün ve E:2012/233
K:2013/295 sayılı GÖREVSİZLİK KARARININ davacılardan O. A. ile Ç. K.’nun
vekilleri tarafından, davalılardan Rize Valiliği-İl Özel İdare Müdürlüğüne
karşı açılan kısmının KALDIRILMASINA, 2.6.2014 gününde Üye Eyüp Sabri
BAYDAR’ın KARŞI OYU ve OY ÇOKLUĞU İLE KESİN OLARAK karar verildi.
KARŞI OY
Somut
uyuşmazlıkta, davalı İl Özel İdaresinin karayolunun yapım, bakım ve
korunmasındaki ihmali sonucu zarara neden olan kazanın meydana geldiği
iddia edilmektedir.
5302
sayılı İl Özel İdaresinin Kanununun İl Özel İdarelerinin görev ve
sorumluluklarına ilişkin 6/B maddesinde "imar , yol, su, kanalizasyon,
katı atık, çevre , acil yardım vs. ilişkin hizmetleri Belediye sınırları
dışında yapmakla" görev ve yetkili olduğu öngörülmüştür.
TC
Anayasası'nın 125/son md. "idarenin kendi eylem ve işlemlerinden doğan
zararı ödemekle yükümlü olduğu" kurala bağlanmış,
2577
Sayılı İYUK 2/1-b md. "idari eylem ve işlemlerden dolayı kişisel
haklan ihlal edilenler tarafından açılan tam yargı davaları, idari dava
çeşitleri arasında" sayılmıştır.
Bu
durumda İl Özel İdaresinin yetki ve sorumluluk sınırlan içindeki yolun
yapım, bakım ve onarımının yapılmadığı nedeniyle doğan zararın tazmininin
amaçlanmış olması karşısında, idarenin görevinde olan kamu hizmetini yürüttüğü
esnada kişilere verdiği zararın ödetilmesine yönelik bulunan uyuşmazlık
konusu davanın, olayda kamu hizmetinin usulüne ve hukuka uygun olarak
yürütülüp yürütülmediğinin, hizmet kusuru veya idarenin sorumluluğunu
gerektiren bir husus olup olmadığının tespitinde esas alman idare hukuku
kurallarına ve 2577 Sayılı İYUK 2/1-b md. sayılan tam yargı davasında görüm
ve çözümünde idari yargı yerleri görevli bulunmaktadır.
Sayın
çoğunluk, karayolunun yapım, bakım ve korunmasındaki ihmalden doğan zararda
Adli Yargıyı görevli kabul eden görüşünde hukuki dayanak olarak 2918 Sayılı
KTK 110/1 md. hükümlerini esas almıştır.
11.01.2011
gün 6099 Sayılı Yasa'nın 14. maddesi ile 2918 Sayılı KTK 110. maddesine
eklenen 1 .fıkra ile "işleteni veya sahibi devlet ve diğer kamu
kuruluşları olan araçların sebebiyet verdiği zararlara ilişkin olanları
dahil bu kanundan doğan sorumluluk davaları Adli Yargıda görülür..."
hükmü getirilmiştir.
Sayın
çoğunluk görüşünün aksine eldeki uyuşmazlık anılan yasa hükmü kapsamında
kalmamaktadır.
Çünkü,
2918 Sayılı KTK 85.maddesinde açıkça belirtildiği gibi yasa motorlu
araçların işletilmesinden doğan zararlar nedeniyle işletenin hukuki
sorumluluğunu düzenlemektedir.
Yasa
hükmünde geçen bu kanundan ve Adli Yargıda görülmesi gereken sorumluluk
davaları, 2918 Sayılı Yasa'nın 85.maddesinde düzenlenen motorlu araçların
işletilmesi nedeniyle verilen zararlardan dolayı araç işletenin hukuki
sorumluluğuna ilişkin davalardır.
Yasa
değişikliğinden önce kamu araçlarının işletilmesi nedeniyle verilen
zararlardan dolayı kamu idaresinin sorumluluğunun hangi yargı kolunda görüm
ve çözümü konusunda yasada bir düzenleme bulunmadığından İdari ve Adli
Yargı organları arasında çıkan görev uyuşmazlıklarını sonlandırmak üzere
sözü geçen yasa hükmü getirilmek suretiyle kamu araçlarının verdiği
zararlar nedeniyle işletenin sorumluluğunda 2918 Sayılı Yasa'nın amacına
uygun olarak Adli Yargıda görüm ve çözüm esası benimsenmiştir.
Nitekim
yasa değişikliğine ilişkin Hükümet gerekçesi de getirilen yeni hükmün bu
nedenle maddeye eklendiğini teyit etmektedir.
Diğer
taraftan, sayın çoğunluk 2918 sayılı yasanın 110. maddesi hükmünün iptali
istemi ile Anayasa Mahkemesine açılan dava sonucunda verilen yorumlu red
kararlarını, karara dayanak almakta ise de bu görüşe de itibar edilmesi
mümkün değildir.
Zira;
"T.C. Anayasasında , Anayasa Mahkemesinin iptal veya iptal talebinin
reddi dışında yorumlu red kararı verebileceğine dair bir işaret yoktur.
Tersine T.C. Anayasasının 153/2 maddesi "Anayasa Mahkemesi bir kanun
veya kanun hükmünde kararnamenin tamamını veya bir hükmünü iptal ederken,
kanun koyucu hareketle yeni bir uygulamaya yol açacak biçimde hüküm tesis
edemez." hükmü böyle bir anlayışın benimsenmemiş olduğunun kanıtı
olarak kabul edilebilir. Gerçi madde iptal kararlarından bahsetmektedir,
ama Anayasa koyucunun amacının Anayasa Mahkemesinin kanun koyucu gibi
hareket etmesini önlemek olduğu açıkça anlaşılmaktadır. Yorumlu red
kararlarının ise diğer mahkemeleri, idare makamlarını, gerçek ve tüzel
kişileri bağlaması itibariyle bir çeşit pozitif kanun koyuculuk anlamına
geldiğine şüphe yoktur. (Türk Anayasa Hukuku Prof. Dr. Ergun Ozbudun. Sh.
440 vd.)
Hakkında
yorumlu red kararı verilen bir kanun maddesi yürürlükte kalmaya devam eder.
Dolayısıyla somut olaylara uygulanır. Somut olaylarda o maddenin ne anlama
geldiğine, yani nasıl yorumlanacağına, bundan sonra da Anayasa Mahkemesi
değil onu uygulayacak Mahkemeler karar verir. Anayasa Mahkemesinin yorumlu
red kararı verirken yaptığı yorumunun diğer mahkemeleri bağlaması mümkün
değildir. Bir kanun maddesinin nasıl yorumlanacağına onu uygulayacak olan
Adli- idari ve Askeri Yargı organları karar verir. Anayasa Mahkemesi Adli,
idari ve Askeri kollarının üst mahkemesi olmadığına göre bu yargı
kollarındaki mahkemelere kendi yorumunu empoze etmesi mümkün değildir. O
halde Anayasa Mahkemesinin verdiği yorumlu red kararlarının kendilerinden
beklenen fonksiyonu ifa edebilmeleri, diğer mahkemelerin Anayasa
Mahkemesinin bu yorumlarını benimsemelerine bağlıdır. Oysa hukukumuzda,
Anayasa Mahkemesi kararlarında yapılan yorumlar diğer mahkemeleri bağlamaz.
Zira Anayasa Mahkemesi kararlarının bağlayıcılığı bu kararların hüküm
fıkralarına münhasırdır. (Türk Anayasa Hukuku Dersleri, Kemal Gözler, sh.
444)
Keza,
Sayın çoğunluğun karan dayandırdığı T.C. Anayasasının 158. madde
hükümlerininde uyuşmazlıkta uygulama yeri bulunmamaktadır. Uyuşmazlık Mahkemesinin
görev ve yetkilerini düzenleyen T.C. Anayasasının 158. maddesi açık
hükmünden de anlaşıldığı üzere Anayasa Mahkemesi ile diğer yargı kollan
arasında olumlu veya olumsuz görev uyuşmazlığının doğması halinde Anayasa
Mahkemesi görüşünün üstün tutulacağına ilişkin düzenlemenin, uyuşmazlıkta
Anayasa Mahkemesinin görevlilik veya görevsizlik kararının bulunmaması,
diğer yargı kolları ile arasında bir görev ihtilafının çıkmaması nedeniyle
uygulanması mümkün değildir.
Açıklanan
gerekçelerle uyuşmazlıkta idari yargı görevli olup, benzer ihtilaflarda da
idari yargının görevli olduğu Yargıtay 4, 11, 17 Hukuk Dairelerinin
istikrarlı kararlarıyla Içtihad edildiği gibi Danıştay kararlarında da uyuşmazlıkta
İdari Yargının görevli olduğu benimsenmiştir. (Danıştay 10. Daire E
2011/11522, K 2012/5347 sayı, E. 2011/10856 ve K. 2013/670 Sayı, vs.)
Somut
uyuşmazlıkta davanın karayolunun yapım, bakım ve korunmasındaki idarenin
hizmet kusuruna dayanmasına,
2918
Sayılı Yasa'nın 110/1 md. motorlu araçların işletilmesinden doğan
zararlardan dolayı işletenini hukuki sorumluluğunun Adli Yargıda görüm ve
çözümünü düzenleme altına almasına,
Somut
uyuşmazlığın anılan yasa hükmü kapsamında bulunmamasına,
Kamu
hizmetinin usulüne ve hukuka uygun olarak yürütülüp yürütülmediğinin hizmet
kusuru veya idarenin sorumluluğunu gerektiren bir husus olup olmadığının
tespitinde, 2577 Sayılı İYUK 2/1-b md. sayılan tam yargı davasında görüm ve
çözümünde İdari Yargının görevli olmasına göre,
Uyuşmazlıkta
Adli Yargıyı görevli kabul eden sayın çoğunluğun görüşüne katılamıyorum.
|
|
Karşı
Oy
Eyüp
Sabri BAYDAR
|
——
• ——
Uyuşmazlık Mahkemesi
Başkanlığından:
16-ESAS NO : 2014/641
KARAR NO : 2014/685
KARAR TR : 02.06.2014
(Hukuk Bölümü)
ÖZET : Davalı Şirkette çalışırken
Kurumun özelleştirilmesi nedeniyle başka kuruma nakledilen davacının, maaş
nakil bildiriminin ilgili mevzuata uygun düzenlenmemesi nedeniyle uğradığı
parasal kaybın giderilmesi istemiyle açtığı davanın, ADLİ YARGI YERİNDE
çözümlenmesi gerektiği hk.
K A R A R
Davacı : C.Ş.
Vekili :
Av. N.B.D.
Davalı : Türk Telekomünikasyon A.Ş.
Vekili :
Av. M.H.B.
O L A Y : Davalı Şirkette
görev yapmakta iken, 406 sayılı Yasanın Ek-29. maddesi ile 4046 sayılı
Yasanın 22. maddesine göre adı Devlet Personel Başkanlığına bildirilen
davacı 28.12.2010 tarihinde Başbakanlık Dış Ticaret Müsteşarlığı emrine
atanmıştır.
Davacı vekili, müvekkilinin iş akdinin feshedilip başka
bir kamu kurum ve kuruluşuna atanmak üzere bildiriminin yapıldığı tarihi
itibariyle, bildirime esas ücretine ilişkin maaş nakil bildirimi cetvelinde
eksik ücrete yer verildiğini, ancak bildirim tarihine kadarki zamların ve
enflasyon farklarının dikkate alınmadığını, ek ödemelerinin ödenmediğini
ifade ederek, denge tazminatından ve ikramiye alacağından olmak üzere
toplam 2.000.00 TL.nin tahsili istemiyle 18.3.2011 tarihinde adli yargı
yerinde dava açmıştır.
ANKARA
1.İŞ MAHKEMESİ:25.12.2012 gün ve E:2012/1311, K:2012/1395 sayı ile, “(…)
Tarafların iddia ve savunmaları, dosyaya alınan belge içerikleri ve
bilirkişi raporu göz önüne alındığında Davacı, Davalı Şirkette 4046 Sayılı
Yasanın 22. Maddesi uyarınca nakle tabi sözleşmeli personel olarak
çalışmakta iken davalı Telekom 'un özelleştirilmesinden sonra 2.Tip
sözleşme bağıtlayıp İş Yasasına tabi işçi statüsünde çalışmasını devam
ettirdiği, bilahare İş Sözleşmesinin feshi üzerine 406 Sayılı Yasanın Ek.
29. Maddesi ve 4046 Sayılı Yasanın 22. Maddesi uyarınca Kamu Kurum
Kuruluşlarında istihdam edilmek üzere Devlet Personel başkanlığına yapılan
bildirimi müteakip, davacının başka Kuruma nakli sonucu Davalı Şirketle
olan ilişiği kesildiği, Davacının ücretlerinde bir noksanlık bulunmadığını
ve 5473 Sayılı Yasada öngörülen (40,00 TL. ve 80,00 TL lik ek ödemelerin,
Kamu Kurum ve Kuruluşlarında çalışan personelin ücretine yapılan genel bir
artış niteliğinde olmayıp Türk Telekom'un yer almadığı ve Yasada tahdidi
olarak belirtilen Kurum ve unvanlarındaki personelin mali haklarının
yöN.ilmesine ilişkin olduğundan Davacının ve Davalının tabi olduğu 406
Sayılı Yasanın 29/3 maddesi ve 4046 Sayılı Yasanın 22. Maddesi uyarınca
Davacının ve aynı konumdaki Türk Telekom personelinin, Yüksek Planlama
Kurulunun 5473 Sayılı Yasa kapsamındaki (ilave tediye, ikramiye gibi) ek
ödemeden yararlanma hakkı bulunmayan personel için öngörülen ödemeden
yararlanma hakkı bulunmadığından açılan davanın reddine dair verilen
15.05.2012 tarih ve 2011/283 esas 2012/496 sayılı kararı davacı vekili
tarafından temyiz edilmiş olup, Yargıtay 9. Hukuk Dairesinin 01.10.2012
tarih ve 2012/270789 esas 2012/32354 karar sayılı ilamı ile özetle "Mahkemece
davanın HMK.nun 114/1-b maddesi uyarınca "yargı yolunun caiz
olmaması" nedeniyle aynı yasanın 115/2. maddesi uyarınca usulden
reddine karar verilmesi gerekirken, yazılı şekilde esasa girilerek davanın
reddine karar verilmesi hatalıdır." gerekçesiyle kararın bozularak
iade edildiği anlaşılmıştır.
Bu kez
mahkememizin yukarıda yazılı esasına kaydı yapılarak Yargıtay bozma ilamına
uyularak yargılamaya devam olunmuştur.
Tarafların
iddia ve savunmaları dosyaya alınan belge içerikleri ve Yargıtay bozma
ilamı göz önüne alındığında 406 sayılı Yasa hükümleri uyarınca davalı
şirkete, hak sahibi personeli Devlet Personel Başkanlığına bildirmesi, bildirim
ile beraber personelin nakledileceği kamu kurumunda yararlanacağı parasal
haklara esas olmak üzere memur maaş nakil ilmühaberi düzenlenmesi,
personelin ilişiğinin kesilmesi gibi işlemler yaptırıldığı görülmektedir.
Bu işlemlerin idare hukuku alanında hukuki sonuçlar doğurduğu ve ilgili
personelin nakledilecekleri kurumdaki statülerini, özlük ve parasal
haklarını belirlediği, söz konusu işlemlerin kamu personeli hakkında ve
idare hukuku alanında tesis edilmiş birer idari işlem niteliğinde oldukları
açıktır. İdari işlemlerle ilgili uyuşmazlığın ise adli yargı yerinde değil,
idari yargı yeri olduğundan HMK 114/1-b maddesi uyarınca, aynı yasanın
115/2 maddesi uyarınca açılan davanın usulden reddine karar verilerek
aşağıdaki şekilde hüküm kurulmuştur.
HÜKÜM:Yukarıda
açıklanan nedenlerle;
Yargıtay
bozma ilamı gereği HMK. 115/2 maddesi uyarınca davanın usulden reddine.(…)”
demek suretiyle görevsizlik kararı vermiş; bu karar temyiz edilmeksizin
kesinleşmiştir.
Davacı vekili bu kez, müvekkilinin maaş
nakil ilmühaberinin, yeni atandığı kuruma eksik bildirimine (denge
tazminatı, enflasyon farkı ve aldığı ikramiyenin yansıtılmaması nedeniyle)
ilişkin davalı idarenin 31.12.2010 tarih ve 11252 sayılı işleminin(maaş
nakil ilmühaberinin) iptali ile mahrum kalınan parasal hakların yasal faizi
ile birlikte ödenmesi istemiyle idari yargı yerinde dava açmıştır.
Ankara
11.İdare Mahkemesi:14.2.2013 gün ve E:2013/149, K:2013/229 sayı ile,
Telekom'un hisse devir (14.11.2005) tarihinde iş mevzuatına tabi Kapsam
Dışı Personel statüsünde çalışan ve 2010 yılında 406 sayılı Kanun’un ek 29
ve 4046 sayılı Kanun’un 22.maddesi çerçevesinde başka kuruma atanan davacı
tarafından, maaş nakil ilmühaberinin 4046 sayılı Yasanın 22.maddesine uygun
düzenlenmemesi sonucunda hak kaybına uğradığını ileri sürerek maaş nakil
ilmühaberinin iptali istemiyle bakılan davanın açıldığı; davalının özel
hukuk tüzel kişisi olması karşısında, uyuşmazlığın görüm ve çözümünün adli
yargının görevinde bulunduğu; Uyuşmazlık Mahkemesinin benzer bir olaya
ilişkin olarak verdiği 05.07.2010 tarih ve E:2010/56, 2010/157 sayılı
kararında da, uyuşmazlığın görüm ve çözüm yerinin adli yargı olduğuna karar
verilmiş olduğu gerekçesiyle; 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu’nun
15. maddesinin birinci fıkrasının (a) bendi uyarınca davanın görev yönünden
reddine karar vermiş; bu kararın temyiz edilmesi üzerine;
Danıştay
5.Dairesi:8.10.2013 gün ve E:2013/6565, K:2013/6544 sayı ile, Davalı
şirketin, Telekomünikasyon Kurumu ile Türk Telekom arasında imzalanan
“Telekomünikasyon Hizmetlerinin Yürütülmesine İlişkin İmtiyaz Sözleşmesi”
ile belli bir kamu hizmetini yürütmek görev ve yetkisi ile donatıldığı, bu
görev ve yetkiler dahilinde bazı kamusal ayrıcalıkları ve yükümlülükleri
bulunduğu; belirtilen statüsü ve özel yasa hükümleri gereğince bazı kamusal
ayrıcalıklara ve yükümlülüklere sahip olması nedeniyle davalı şirketin,
herhangi bir özel hukuk tüzel kişisinden farklı bir hukuki statü içinde
bulunduğunun anlaşıldığı; bu durumda, imtiyaz sözleşmesi ile bir kamu
hizmetinin yürütmekle görevli yetkili kılınması nedeniyle, diğer özel hukuk
tüzel kişilerinden farklı olarak kimi kamusal ayrıcalıklara yükümlülüklere
tabi olan, 406 sayılı Kanun hükümleri ile, kamu kurumlarına nakil hakkı
bulunan personeli ile ilgili olarak bazı kamusal görevler yüklenen davalı
şirketin, belirtilen görevler kapsamında tesis ettiği işlemlerin idari
işlem niteliğinde olduğu ve bu işlemlerden kaynaklanan uyuşmazlıkların
idari yargının görevinde bulunduğu sonucuna varılmakta olup, aksi yöndeki
kararda hukuki isabet görülmemiş olduğu gerekçesiyle; davacının temyiz
isteminin kabulüyle Ankara 11. İdare Mahkemesi'nce verilen 14/02/2013 günlü,
E:2013/149, K:2013/229 sayılı kararın 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü
Kanununun 49. maddesinin 1/c fıkrası uyarınca bozulmasına, aynı maddenin
3622 sayılı Kanunla değişik 3. fıkrası gereğince ve yukarıda belirtilen
hususlar da gözetilerek yeniden bir karar verilmek üzere, dosyanın adı
geçen Mahkemeye gönderilmesine karar vermiştir.
ANKARA
11.İDARE MAHKEMESİ:3.3.2014 gün ve E:2014/272, K:2014/255 sayı ile,
Özelleştirme kapsamında bulunan Türk Telekomünikasyon A.Ş.’deki tamamı
Hâzineye ait bulunan hisselerden % 55’inin, Bakanlar Kurulunun 25.7.2005
tarih ve 2005/9146 sayılı “Türk Telekomünikasyon Anonim Şirketi (Türk
Telekom)’nin % 55 Oranındaki Hissesinin Blok Olarak Satışına İlişkin Nihai
Devir İşlemlerine Dair Kararın Yürürlüğe Konulması Hakkında Karar’ı
uyarınca, 14.11.2005 tarihli Hisse Satış Sözleşmesi ile O. Telekomünikasyon
A.Ş.’ne satıldığı; 406 sayılı Yasanın ek 29.maddesinin 3.7.2005 tarih ve
5398 sayılı Kanunla değişik birinci fıkrasında, “Türk Telekom hisselerinin
devri sonucu kamu payının yüzde ellinin altına düşmesi durumunda; Türk
Telekomda ek 22.maddenin (a) bendinin bu Kanunla yürürlükten kaldırılan
hükümleri uyarınca belirlenen asli ve sürekli görevlerde çalışmakta olanlar
ile 22.1.1990 tarihli ve 300 sayılı Kanun Hükmünde Kararnameye tabi olarak
kadrolu veya sözleşmeli personel statüsünde çalışanlar ve kapsam dışı
personel, kamu görevlerinden yüzseksen gün aylıksız izinli sayılır. Bu
personel belirtilen süre içinde Türk Telekomda çalışmaya devam eder ve
hisse devir tarihinden nakil için Devlet Personel Başkanlığına
bildirildikleri tarihe kadarki aylık ücret, harcırah, sağlık giderleri,
cenaze giderleri ve ölüm yardımı ile diğer mali ve özlük hakları Türk
Telekom tarafından karşılanır...” denilerek, yasa koyucu tarafından Türk
Telekom’da 22.1.1990 tarihli ve 399 sayılı Kanun Hükmünde Kararnameye tabi
olarak sözleşmeli personel statüsünde çalışanlar ile kapsam dışı personelin
kamu personeli sayılmış olduğu; olayda, Telekom'un hisse devir (14.11.2005)
tarihinde iş mevzuatına tabi Kapsam Dışı Personel statüsünde çalışan ve
2010 yılında 406 sayılı Kanun’un ek 29 ve 4046 sayılı Kanun’un 22.maddesi
çerçevesinde başka kuruma atanan davacı tarafından, maaş nakil
ilmühaberinin 4046 sayılı Yasanın 22.maddesine uygun düzenlenmemesi sonucunda
hak kaybına uğradığını ileri sürerek maaş nakil ilmühaberinin iptali
istemiyle bakılan davanın açıldığının anlaşıldığı; bu durumda, davalının
özel hukuk tüzel kişisi olması karşısında, uyuşmazlığın görüm ve çözümünün
adli yargının görevinde bulunduğu; Uyuşmazlık Mahkemesinin benzer bir olaya
ilişkin olarak verdiği 05.07.2010 tarih ve E:2010/56, 2010/157 sayılı
kararında da, uyuşmazlığın görüm ve çözüm yerinin adli yargı olduğuna karar
verilmiş olduğu gerekçesiyle; Mahkemelerinin 14.02.2013 gün ve E:2013/149,
K2013/229 sayılı kararında ısrar edilerek 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü
Kanunu’nun 15. maddesinin birinci fıkrasının (a) bendi uyarınca davanın
görev yönünden reddine karar vermiş, bu karar temyiz edilmeksizin
kesinleşmiştir.
İNCELEME VE GEREKÇE: Uyuşmazlık Mahkemesi Hukuk
Bölümü’nün, Serdar ÖZGÜLDÜR’ün Başkanlığında, Üyeler: Eyüp Sabri BAYDAR, Ali
ÇOLAK, Nurdane TOPUZ, Ertuğrul
ARSLANOĞLU, Ayhan AKARSU ve Mehmet AKBULUT’un katılımlarıyla yapılan
2.6.2014 günlü toplantısında;
l-İLK İNCELEME: Dosya üzerinde 2247 sayılı Yasa’nın 27.
maddesi gereğince yapılan incelemeye göre; adli ve idari yargı yerleri
arasında 2247 sayılı Yasa’nın 14. maddesinde öngörülen biçimde olumsuz
görev uyuşmazlığı doğduğu, idari yargı dosyasının; davacının istemi üzerine
son görevsizlik kararını veren Mahkemece 15. maddede belirtilen hükmün
aksine, önceki görevsizlik kararına ilişkin dava dosyası temin edilmeden
gönderildiği görülmekte ise de; davaya ilişkin bilgi ve belgeler ile adli
yargı kararının kesinleşme durumunu gösteren onaylı bir örneğinin dosyada
yer aldığı ve sonuçta usule ilişkin herhangi bir noksanlık bulunmadığı
anlaşıldığından, esasının incelenmesine oy birliği ile karar verildi.
II-ESASIN İNCELENMESİ: Raportör-Hakim Taşkın ÇELİK’in,
davanın çözümünde adli yargının görevli olduğu yolundaki raporu ile
dosyadaki belgeler okunduktan; ilgili Başsavcılarca görevlendirilen
Yargıtay Cumhuriyet Savcısı Mehmet BAYHAN ile Danıştay Savcısı Mehmet Ali
GÜMÜŞ’ün davada adli yargının görevli olduğu yolundaki sözlü açıklamaları
da dinlendikten sonra GEREĞİ GÖRÜŞÜLÜP DÜŞÜNÜLDÜ:
Dava, davalı kurumda görev yapmakta iken, 406 sayılı
Yasa'nın Ek-29. maddesi ile 4046 sayılı Yasa'nın 22.maddesine göre adı
Devlet Personel Başkanlığına bildirilen, sonrasında başka bir kamu kurumu
emrine atanan davacı tarafından, maaş nakil bildiriminin yanlış
düzenlendiği iddiasıyla iptali ve mahrum kalınan parasal hakların yasal
faizi ile birlikte ödenmesi istemiyle açılmıştır.
1953
tarih ve 6145 sayılı Yasa ile, Türkiye Cumhuriyeti Posta, Telgraf ve
Telefon İşletmesi kurulmuş; 1924 tarih ve 406 sayılı Telgraf ve Telefon
Kanunu’nun 10.6.1994 tarih ve 4000 sayılı Yasa’yla değiştirilen 1. maddesi
ile, posta ve telgraf tesis ve işletmesine ilişkin hizmetler, Posta
İşletmesi Genel Müdürlüğü’nce (P.İ), telekomünikasyon hizmetleri ise, “Türk
Telekomünikasyon Anonim Şirketi (Şirket)” tarafından yürütülecek şekilde
yeniden yapılandırılmıştır.
27.1.2000 tarih ve 4502 sayılı Yasa’nın 1. maddesi
ile, 406 sayılı Yasa’nın 1. maddesine eklenen dokuzuncu fıkrada, “Türk
Telekom, bu Kanun ve özel hukuk hükümlerine tabi bir anonim şirkettir. Kamu
İktisadi Teşebbüslerinin kuruluş, teşkilât ve faaliyetleri ile ilgili
mevzuat Türk Telekom’a uygulanmaz. Sadece, Türkiye Büyük Millet Meclisi
denetimine ilişkin 2.4.1987 tarihli ve 3346 sayılı Kanunun 9 uncu maddesi
hükümleri uygulanır” denilmiş; anılan fıkra hükmü, 12.5.2001 tarih ve 4673
sayılı Yasa’nın 1. maddesi ile değiştirilmiş ve “Türk Telekom, bu Kanun ve
özel hukuk hükümlerine tabi bir anonim şirkettir. Bu Kanun hükümleri saklı
kalmak üzere, kamu iktisadi teşebbüsleri de dahil, sermayesinin yarısından
fazlası kamuya ait olan kamu kurum, kuruluş ve ortaklıklarına uygulanan
mevzuat Türk Telekom’a uygulanmaz. Sermayesinin yarısından fazlası kamuda
kaldığı sürece, Türkiye Büyük Millet Meclisi denetimine ilişkin 2.4.1987
tarihli ve 3346 sayılı Kanunun 9 uncu maddesi hükümleri uygulanır.
16.7.1965 tarihli ve 697 sayılı Kanun ile milli güvenlik ve kamu düzeniyle
sıkıyönetim ve seferberlik hallerinde telekomünikasyon hizmetlerinin
yürütülmesine ilişkin özel kanunların hükümleri saklıdır”; Ek 29.
maddesinin 3.7.2005 gün ve 5398 sayılı Kanun’un 14. maddesi ile değişik
birinci fıkrasında, “Türk Telekom hisselerinin devri sonucu kamu payının
yüzde ellinin altına düşmesi durumunda; Türk Telekomda ek 22 nci maddenin
(a) bendinin bu Kanunla yürürlükten kaldırılan hükümleri uyarınca
belirlenen aslî ve sürekli görevlerde çalışmakta olanlar ile 22.1.1990
tarihli ve 399 sayılı Kanun Hükmünde Kararnameye tâbi olarak kadrolu veya
sözleşmeli personel statüsünde çalışanlar ve kapsam dışı personel, kamu
görevlerinden yüzseksen gün aylıksız izinli sayılır…” denilmiştir.
Öte
yandan; 406 sayılı Yasa’nın 4502 sayılı Yasa ile değişik 2. maddesinin (c)
bendinin birinci alt bendinin birinci cümlesinde, “Türk Telekom; telekomünikasyon
şebekeleri üzerinden sunulan ulusal ve uluslararası ses iletimini ihtiva
eden telefon hizmetlerini, 31.12.2003 tarihine kadar bu Kanun ve görev
sözleşmesi çerçevesinde tekel olarak yürütür” denildikten sonra, anılan (c)
bendinin birinci alt bendine 12.5.2001 tarih ve 4673 sayılı Yasa ile
eklenen üçüncü cümlede, “Ancak, Türk Telekom’daki kamu payı %50’nin altına
düştüğünde, Türk Telekom’un tüm tekel hakları 31.12.2003 tarihinden önce de
olsa ortadan kalkmış olur” denilmiş; 4502 sayılı Yasa’nın Geçici 3. maddesi
ile de Türk Telekomünikasyon A.Ş., 233 sayılı KHK’nin ekindeki “B-Kamu
İktisadi Kuruluşları (KİK)” bölümünde yer alan kuruluşlar listesinden
çıkarılmıştır.
Bu
düzenlemeler birlikte değerlendirildiğinde, telekomünikasyon şebekeleri
üzerinden sunulan ulusal ve uluslararası ses iletimini ihtiva eden telefon
hizmetlerini 31.12.2003 tarihine kadar “tekel” olarak yürütmekle görevli
kılınan ve çoğunluk hisseleri kamuya ait bulunan Türk Telekom’un, tekel
kapsamında kamu hizmeti yürüten, ancak kuruluş yasasındaki son düzenlemeler
ile kendine özgü statüye sahip olan ve sermayesindeki kamu payı %50’nin
altına düşünceye kadar kamu kuruluşu niteliğini taşıyan bir kuruluş olduğu
tartışmasızdır.
Özelleştirme
kapsamında bulunan Türk Telekomünikasyon A.Ş.’deki tamamı Hazineye ait
bulunan hisselerden % 55’i, Bakanlar Kurulu’nun 25.7.2005 tarih ve
2005/9146 sayılı “Türk Telekomünikasyon Anonim Şirketi (Türk Telekom)’nin %
55 Oranındaki Hissesinin Blok Olarak Satışına İlişkin Nihai Devir
İşlemlerine Dair Kararın Yürürlüğe Konulması Hakkında Karar”ı uyarınca,
14.11.2005 tarihli Hisse Satış Sözleşmesi ile (6.550.000.000 USD. bedelle)
O. Telekomünikasyon A.Ş.’ne satılmıştır.
Bu
sürece paralel olarak Türk Telekom personelinin durumu incelendiğinde:
Türk
Telekom A.Ş., 4502 sayılı Yasa’nın 29.1.2000 tarih ve 23948 sayılı Resmi
Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe girdiği dikkate alındığında, 29.1.2000
tarihi itibariyle 233 sayılı KHK kapsamı
dışında kalmış ve anılan KHK eki cetvellerden çıkarılmış olması nedeniyle,
Uyuşmazlık Mahkemesi Genel Kurulu’nun
22.1.1996 gün ve E:1995/1, K:1996/1 sayılı ve özelleştirme
kapsamında bulunan kamu iktisadi teşebbüslerinde
sözleşmeli veya kapsam dışı statüde çalışan personelin kurumları ile olan
ilişkilerinden doğan anlaşmazlıkların çözüm yerinin idari yargı olduğu yolundaki
İlke Kararı kapsamı dışında değerlendirilmesi gerekmektedir.
Anılan
4502 sayılı Yasa’nın 13. maddesi ile 406 sayılı Yasa’ya eklenen Ek 22.
maddenin (a) bendinde, “a) Personelin statüsü: Telekomünikasyon
hizmetlerinin gerektirdiği asli ve sürekli görevler telekomünikasyon
alanında sekiz yıl tecrübeye sahip ve en az dört yıllık yüksek öğrenim
görmüş bir genel müdür ile kadro, unvan, derece ve sayıları Yönetim
Kurulunun önerisi ve Bakanlığın teklifi üzerine bu Kanunun yürürlüğe
girdiği tarihten itibaren yüzseksen gün içerisinde Bakanlar Kurulu Kararı
ile belirlenen kadrolarda istihdam edilen personel eliyle yürütülür. Bu
personel hakkında bu Kanunda öngörülen hükümler saklı kalmak üzere 399
sayılı Kanun Hükmünde Kararname hükümleri uygulanır. Bunların dışında kalan
personel iş mevzuatı uyarınca istihdam edilir. İş mevzuatına göre istihdam
edilenlere ilişkin kayıt ve şartlar Yönetim Kurulu tarafından tayin olunur”
hükmüne yer verilmiş; bu bent hükmü, 4673 ve 5189 sayılı Yasalarla yapılan
değişiklikler sonucunda; “a) Personelin statüsü: (Ek ibare:
12.5.2001-4673/6. md.) Türk Telekomdaki kamu payı %50’nin altına düşünceye
kadar, Türk Telekom Yönetim Kurulu üyeliklerine atanacaklarda Devlet memurluğuna
atanabilme genel şartlarına sahip olma ve en az dört yıllık yüksek öğrenim
görme şartları aranır. (Mülga ikinci ve üçüncü cümle: 16.6.2004-5189/12
md.) Bunların dışında kalan personel iş mevzuatı uyarınca istihdam edilir.
İş mevzuatına göre istihdam edilenlere ilişkin kayıt ve şartlar Yönetim
Kurulu tarafından tayin olunur” hükmünü almış; aynı maddenin (b) bendinin
ikinci paragrafında da iş mevzuatına tabi olan Türk Telekom çalışanlarının
aylık ücretlerinin kendilerini atamaya yetkili olan Yönetim Kurulu
tarafından tespit olunacağı kurala bağlanmıştır.
406
sayılı Yasa’nın anılan Ek 22. maddesi uyarınca, Türk Telekom A.Ş. Genel
Müdürlüğü’ne ait asli ve sürekli kadrolar belirlenerek 4.4.2000 tarih ve
24010 (Mükerrer) sayılı R.G. de yayımlanan 31.3.2000 tarih ve 2000/331
sayılı Bakanlar Kurulu Kararı ekinde yer alan listede: merkez teşkilatı
için 100 ve taşra teşkilatı için 100 (6 Bölge Müdürü, 12 Bölge Müdür
Yardımcısı ve 82 İl Telekom Müdürü) kadro ihdas edilmiş; öte yandan, aynı
Yasa maddesinin verdiği yetkiye dayanılarak hazırlanan “Türk
Telekomünikasyon A.Ş. Kapsam Dışı Personel Yönetmeliği” adı altındaki düzenleme,
Yönetim Kurulunun 31.8.2000 tarih ve 407 sayılı kararıyla kabul edilmek
suretiyle yürürlüğe konulmuştur.
Kanunla,
Kurumda görev yapan personelden asli ve sürekli görev yapacak olanları
kadro unvanı itibariyle belirlemek konusunda Bakanlar Kurulu'na yetki
verildiği açıktır. Bu yetki 4502 sayılı Kanun’un yürürlüğe girdiği
29.1.2000 tarihi ile 5189 sayılı Kanun’un yürürlüğe girdiği 2.7.2004
tarihleri arasında geçerli olmuştur.
Anayasa’nın
128. maddesinde, “Devletin, kamu iktisadî teşebbüsleri ve diğer kamu
tüzelkişilerinin genel idare esaslarına göre yürütmekle yükümlü oldukları
kamu hizmetlerinin gerektirdiği aslî ve sürekli görevler, memurlar ve diğer
kamu görevlileri eliyle görülür” denilmiştir.
406
sayılı Yasa’nın Ek 29. maddesinin 3.7.2005 tarih ve 5398 sayılı Kanun’la
değişik birinci fıkrasında, “Türk Telekom hisselerinin devri sonucu kamu
payının yüzde ellinin altına düşmesi durumunda; Türk Telekomda ek 22 nci
maddenin (a) bendinin bu Kanunla yürürlükten kaldırılan hükümleri uyarınca
belirlenen asli ve sürekli görevlerde çalışmakta olanlar ile 22.1.1990
tarihli ve 399 sayılı Kanun Hükmünde Kararnameye tabi olarak kadrolu veya
sözleşmeli personel statüsünde çalışanlar ve kapsam dışı personel, kamu
görevlerinden yüzseksen gün aylıksız izinli sayılır. Bu personel belirtilen
süre içinde Türk Telekomda çalışmaya devam eder ve hisse devir tarihinden
nakli için Devlet Personel Başkanlığına bildirildikleri tarihe kadarki aylık
ücret, harcırah, sağlık giderleri, cenaze giderleri ve ölüm yardımı ile
diğer mali ve özlük hakları Türk Telekom tarafından karşılanır…” denilerek,
yasakoyucu tarafından Türk Telekom’da 22.1.1990 tarihli ve 399 sayılı Kanun
Hükmünde Kararnameye tabi olarak sözleşmeli personel statüsünde çalışanlar
ile kapsam dışı personel, kamu personeli sayılmıştır.
Olayda, davalının hisse devir (14.11.2005)
tarihinde davalı kuruluşta çalışmakta iken 406 sayılı Yasa'nın Ek-29.
maddesi ile 4046 sayılı Yasa'nın 22. maddesine göre adı Devlet Personel
Başkanlığına bildirilen ve sonrasında kamu kurumu emrine atanan davacının
vekili tarafından; müvekkilinin maaş nakil bildiriminin ilgili mevzuata
uygun düzenlenmemesi nedeniyle iptali ve bu yüzden mahrum kaldığı parasal
haklarının faiziyle birlikte tazmini istemiyle 18.3.2011 tarihinde dava
açılmıştır.
2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu’nun “İdari Dava
Türleri ve İdari Yargı Yetkisinin Sınırı” başlıklı 2. maddesinin değişik 1
numaralı bendinde:
“a) (Değişik : 8.6.2000-4577/5 md.) İdari işlemler
hakkında yetki, şekil, sebep, konu ve maksat yönlerinden biri ile hukuka
aykırı olduklarından dolayı iptalleri için menfaatleri ihlal edilenler
tarafından açılan iptal davaları,
b) İdari
eylem ve işlemlerden dolayı kişisel hakları doğrudan muhtel olanlar
tarafından açılan tam yargı davaları,
c)
(Değişik: 18.12.1999-4492/6 md.) Tahkim yolu öngörülen imtiyaz şartlaşma ve
sözleşmelerinden doğan uyuşmazlıklar hariç, kamu hizmetlerinden birinin
yürütülmesi için yapılan her türlü idari sözleşmelerden dolayı taraflar
arasında çıkan uyuşmazlıklara ilişkin davalar” idari dava türleri olarak
sayılmış olup; kural olarak, idari yargıda ancak Devlete ve kamu tüzel
kişilerine karşı açılan davalara bakılabilir.
Buna
göre, iptali istenilen işlemin tesis edildiği ve dava açıldığı tarihte
davalı mevkiinde kamu kuruluşu niteliği taşımayan Türk Telekomünikasyon
A.Ş.'nin olması karşısında, idari yargı yetkisi kapsamında açılmış bir
idari dava bulunduğundan söz etmek olanaksız olduğundan; uyuşmazlığın, özel
hukuk hükümlerine göre görüm ve çözümünde adli yargı yerinin görevli olduğu
sonucuna varılmıştır.
Belirtilen
nedenlerle Ankara 1.İş Mahkemesinin görevsizlik kararının kaldırılması
gerekmiştir.
SONUÇ : Davanın çözümünde ADLİ YARGININ görevli olduğuna,
bu nedenle Ankara 1.İş Mahkemesi’nin 25.12.2012 gün ve E:2012/1311,
K:2012/1395 sayılı GÖREVSİZLİK KARARININ KALDIRILMASINA, 2.6.2014 gününde
OY BİRLİĞİ İLE KESİN OLARAK karar verildi.
——
• ——
Uyuşmazlık Mahkemesi
Başkanlığından:
17-ESAS NO : 2014/646
KARAR NO : 2014/689
KARAR TR : 02.06.2014
(Hukuk Bölümü)
ÖZET : Emekli Sandığına tabi iken vefat eden eşinden
dolayı dul aylığı alan davacının, boşandığı ikinci
eşiyle birlikte yaşadığı gerekçesiyle aylığının kesilmesine ve borç
çıkartılmasına ilişkin davalı idare işleminin iptali istemiyle
açılan davanın, İDARİ YARGI YERİNDE çözümlenmesi gerektiği hk.
K A R A R
Davacı :
S.A.
Vekili :
Av. N.Ü.
Davalı :
Sosyal Güvenlik Kurumu Başkanlığı
Vekili :
Av. E.T. (Adli Yargıda)
O L A Y :
Davacı vekili özetle; davacının,eski eşinin ölümünden itibaren dul
kaldığını, bu süreçte davalı kurumdan sağlık güvencesi, ulaşım ve mali
yardımlardan faydalandığını, davacının faydalandığı bu sosyal yardımların
yeni bir evlilik yapıncaya ve yeni evlilik süresi boyunca devam ettiğini,
bu nedenle de davacının evlilik sürecinde almış olduğu tüm bu yardımların
tazminat olarak geri ödendiğini, davacının ikinci evliliğinin boşanma ile
son bulduğunu ve bu andan itibaren evli olmaması müteveffa eşi nedeniyle
sosyal yardım ve hizmetlerden yeniden yararlanmaya hak kazandığını, davacı
ile boşandığı eşinin boşanmadan sonra hiçbir suretle bir araya
gelmemelerine rağmen, sanki birlikte yaşıyorlarmış gibi davalı kurumun
görevlileri tarafından tutanak düzenlendiğini ve TC Sosyal Güvenlik Kurumu
Başkanlığı Strateji Geliştirme Başkanlığı Bütçe ve Muhasebe Daire
Başkanlığı’nın B.13.2.SGK.0.65.01.00/46.164.064.1 sayı ve 20.05.2010
tarihli kararı ile davacının boşandığı kocasıyla bir araya geldiklerini,
bunun da sosyal yardıma engel teşkil ettiğini belirterek davacının mali
yardımlarını kesip, daha önceden almış olduğu mali yardımların da geri
ödenmesini icra yoluyla talep ettiğini belirterek, davacının kesilen dul
maaşına karşılık olarak birikmiş 40.000 TL., ulaşım hizmetlerinden bedava
yararlanamaması nedeniyle birikmiş 3.000 TL., sağlık güvencesi olmaması
nedeniyle uğradığını belirttiği zarara karşılık 10.000 TL.ki toplam 53.000
TL. nin davalı idareden tazminine karar verilmesi istemiyle adli yargı
yerinde dava açmıştır.
İstanbul 13. İş Mahkemesi: 08.05.2013 gün ve
E:2011/450, K:2013/269 sayılı kararı ile özetle; davaya bakmakla görevli
mahkemenin idare mahkemesi olduğundan bahisle, davanın görev yönünden
reddine karar vermiş ve karar kesinleşmiştir.
Davacı
vekili bu kez aynı istemle idari yargı yerinde dava açmıştır.
İstanbul 2. İdare Mahkemesi: 29.08.2013 gün ve E:2013/1943, K:2013/1732 sayılı
kararı ile özetle; davaya bakmakla görevli mahkemelerin adli yargı
mahkemeleri olduğundan bahisle, davanın görev yönünden reddine karar vermiş
ve karar kesinleşmiştir.
İNCELEME VE GEREKÇE :
Uyuşmazlık Mahkemesi Hukuk Bölümü’nün, Serdar
ÖZGÜLDÜR’ün Başkanlığında, Üyeler: Eyüp Sabri BAYDAR, Ali ÇOLAK, Nurdane
TOPUZ, Ertuğrul ARSLANOĞLU, Ayhan AKARSU ve Mehmet AKBULUT’un
katılımlarıyla yapılan 2.6.2014 günlü toplantısında:
l-İLK İNCELEME: Dosya üzerinde 2247 sayılı Yasanın 27.
maddesi uyarınca yapılan incelemeye göre; adli ve idari yargı yerleri
arasında anılan Yasanın 14. maddesinde öngörülen biçimde olumsuz görev
uyuşmazlığı doğduğu,idari yargı dosyasının davacı vekilinin istemi üzerine
son görevsizlik kararını veren mahkemece adli yargı dosyası da temin
edilmek suretiyle Uyuşmazlık Mahkemesi’ne gönderildiği ve usule ilişkin
herhangi bir noksanlık bulunmadığı anlaşıldığından görev uyuşmazlığının
esasının incelenmesine oy birliği ile karar verildi.
II-ESASIN İNCELENMESİ: Raportör-Hakim Selim Şamil
KAYNAK’ın, davanın çözümünde idari yargının görevli olduğu yolundaki raporu
ile dosyadaki belgeler okunduktan; ilgili Başsavcılarca görevlendirilen
Yargıtay Cumhuriyet Savcısı Mehmet BAYHAN ile Danıştay Savcısı Mehmet Ali
GÜMÜŞ’ün davada idari yargının görevli olduğu yolundaki sözlü açıklamaları
da dinlendikten sonra GEREĞİ GÖRÜŞÜLÜP DÜŞÜNÜLDÜ:
Dava,
Hadımköy Belediyesinde 01.04.1972 yılında emekli sandığına tabi olarak
şoför unvanı ile görev yapmakta iken 07.06.1974 tarihinde vefat eden eski
eşinden dolayı dul aylığı alan davacının, boşandığı ikinci eşiyle beraber
yaşadığının tespit edildiğinden bahisle 5510 sayılı Yasanın 56/son maddesi
uyarınca dul aylığının kesilmesine ilişkin 20.05.2010 tarihli davalı idare
işleminin iptali ile bugüne kadar ödenmeyen maaş ve diğer mali haklarının
ödenmesine karar verilmesi istemiyle açılmıştır.
31.5.2006 tarih ve 5510 sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel
Sağlık Sigortası Kanunu 506, 1479, 2925, 2926 ve 5434 sayılı Kanunlar
kapsamındaki hizmet akdine göre ücretle çalışanlar (Sosyal Sigortalılar),
kendi hesabına çalışanlar (Bağ-Kur’lular), tarımda kendi adına ve hesabına
çalışanlar (Tarım Bağ-Kur’luları), tarım işlerinde ücretle çalışanlar,
(Tarım sigortalıları), devlet memurları ve diğer kamu görevlilerini (Emekli
Sandığı İştirakçileri), geçici maddelerle korunan haklar dışında, sosyal
güvenlik ve sağlık hizmetleri yönünden yeni bir sisteme tabi tutmuş, beş
farklı emeklilik rejimini aktüeryal olarak hak ve hükümlülükler yönünden
tek bir sosyal güvenlik sistemi altında toplamıştır. 5510 sayılı Kanunun
iptali amacıyla açılan davada Anayasa Mahkemesi, 15.12.2006 tarih ve E:
2006/111, K: 2006/112 sayılı kararıyla, anılan Kanunun birçok maddesi ile
birlikte, bu Kanunun yürürlük tarihinden önce 5434 sayılı T.C. Emekli
Sandığı Kanunu hükümlerine tabi olarak görev yapmakta olan memurlar ve
diğer kamu görevlilerini diğer sigortalılarla aynı sisteme tabi kılan
(başta 4/c maddesi) hükümlerin iptaline karar vermiş; bu karardan sonra
kabul edilen 17.04.2008 tarih ve 5754 sayılı Kanunla 5510 sayılı Kanunda
düzenlemeler yapılmış ve anılan Kanuna eklenen Geçici 1 nci ve Geçici 4 ncü
maddelerle, 5754 sayılı Kanunun yürürlüğe girdiği 1 Ekim 2008 tarihinden
önce 5510 sayılı Kanunun 4 ncü maddesinin birinci fıkrasının (c) bendi
kapsamında olanlar (memurlar ile diğer kamu görevlileri) ile bunların dul
ve yetimleri hakkında, bu Kanunla yürürlükten kaldırılan hükümleri de dahil
5434 sayılı Kanun hükümlerine göre işlem yapılacağı hüküm altına
alınmıştır. 5754 sayılı Kanunun kimi hükümlerinin iptali istemiyle açılan
dava Anayasa Mahkemesi’nin 30.3.2011 tarih ve E: 2008/56, K:2011/58 sayılı
kararı ile reddedilmiştir.
5510 sayılı Kanunun 101 nci maddesinde yer alan “…bu
Kanun hükümlerinin uygulanmasıyla ilgili ortaya çıkan uyuşmazlıklar İş
Mahkemelerinde görülür.” bölümünün iptali istemiyle yapılan itiraz
başvurusunda Anayasa Mahkemesi, 22.12.2011 tarih ve E: 2010/65, K: 2011/169
sayılı kararıyla (RG. 25.1.2012, Sayı: 28184) davayı redle sonuçlandırmakla
birlikte; söz konusu kararın Mahkememiz önündeki uyuşmazlığa ışık tutacak
şekilde şu gerekçeye dayandırmıştır: “…5754 sayılı Kanunun yürürlüğe
girmesinden önce memur ve diğer kamu görevlisi olarak çalışmakta olanlar,
evvelce olduğu gibi 5434 sayılı Kanun hükümlerine tabi olacaklar ve
bunların emeklileri bakımından da aynı Kanun hükümleri uygulanmaya devam
edecek; ancak 5754 sayılı Kanun’un yürürlüğe girmesinden sonra memur ve
diğer kamu görevlileri olarak çalışmaya başlayanlar ise 5510 sayılı Kanunun
4/c maddesi uyarınca, bu Kanun hükümlerine tabi sigortalı sayılacak ve
haklarında 5434 sayılı Kanun değil, 5510 sayılı Kanun’un öngördüğü kural ve
esaslar uygulanacak; ihtilaf halinde de adli yargı görevli bulunacaktır.
5754 sayılı Kanunun yürürlüğüyle birlikte, artık Sosyal Sigortacılık
esasına göre faaliyet gösteren ve yaptığı, tesis ettiği işlem ve muameleler
idari işlem sayılamayacak bir sosyal güvenlik kurumunun varlığından söz
etmek gerekli bulunmaktadır. 5754 sayılı Kanun’un yürürlüğe girmesinden
önce iştirakçisi sıfatıyla çalışmakta olan memurlar ve diğer kamu
görevlileri ile emekli sıfatıyla 5434 sayılı Kanun’a göre emekli, dul ve
yetim aylığı almakta olanlar ve ayrıca memurlar ve diğer kamu
görevlilerinden ileride emekliliğe hak kazanacaklar yönünden ise Sosyal
Güvenlik Kurumu’nun tesis edeceği işlem ve yapacağı muameleler idari işlem
niteliğini korumaya devam edecek, bunlara ilişkin ihtilaflarda da evvelce
olduğu gibi idari yargı görevli olmaya devam edecektir… Bu bakımdan 5510
sayılı Kanunun yürürlüğünden sonra, prim esasına dayalı yani sistemin
içeriği ve Kanun kapsamındaki iş ve işlemlerin niteliği göz önünde
bulundurulduğunda, itiraz konusu kuralla, yargılamanın bütünlüğü ve uzman
mahkeme olması nedeniyle Kanun hükümlerinin uygulanması ile ortaya çıkan
uyuşmazlıkların çözümünde iş mahkemelerinin görevlendirilmesinde Anayasa’ya
aykırılık görülmemiştir. Ancak, yukarıda açıklandığı üzere 5754 sayılı
Kanun’un yürürlüğe girmesinden önce statüde bulanan memurlar ve diğer kamu
görevlileri ile ilgili sosyal güvenlik mevzuatının uygulanmasından doğan
idari işlem ve idari eylem niteliğindeki uyuşmazlıklarda idari yargının
görevinin devam edeceği açıktır…”
Yukarıda sözü edilen mevzuat hükümlerinin ve Anayasa
Mahkemesi kararının birlikte değerlendirilmesinden, 5510 sayılı Kanunun
yürürlüğe girmesinden önce memur ve diğer kamu görevlisi olarak çalışmakta
olanlar, daha önce olduğu üzere 5434 sayılı Kanun hükümlerine tabi
olacakları gibi bunların emeklilikleri bakımından da aynı Kanun
hükümlerinin uygulanmaya devam edileceği; ancak, bu Kanunun yürürlüğe
girmesinden sonra memur ve diğer kamu görevlisi olarak çalışmaya
başlayanların ise 5510 sayılı Kanunun 4/c maddesi uyarınca, bu Kanun
hükümlerine tabi sigortalı sayılacağı ve haklarında 5434 sayılı Kanunun
değil 5510 sayılı Kanunun öngördüğü kural ve esasların uygulanacağı
dolayısıyla ihtilafların da adli yargı yerinde çözümleneceği açıktır.
Kaldı ki; T.C. Anayasası’nın 158.maddesindeki “…diğer
mahkemelerle, Anayasa Mahkemesi arasındaki görev uyuşmazlıklarında Anayasa
Mahkemesi’nin kararı esas alınır ” hükmü uyarınca Anayasa Mahkemesi
kararının bu uyuşmazlığın çözümünde esas alınacağı tartışmasızdır.
Bu durumda, 5510 sayılı Yasanın yürürlüğe girmesinden
önce iştirakçi sıfatıyla çalışmakta olan memurlar ve diğer kamu görevlileri
ile emekli sıfatıyla 5434 sayılı Kanuna göre emekli, dul ve yetim aylığı
almakta olanlar ve ayrıca memurlar ve diğer kamu görevlilerinden ileride
emekliliğe hak kazanacaklar yönünden Sosyal Güvenlik Kurumunca tesis edilen
işlem ve yapacağı muamelelerin “idari işlem” ve “idari eylem” niteliğini
korumaya devam edeceği, dolayısıyla, 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü
Kanununun 2/1-a maddesinde belirtilen idari işlemler hakkında yetki, şekil,
sebep, konu ve maksat yönlerinden biri ile hukuka aykırı olduklarından
dolayı iptalleri için menfaatleri ihlal edilenler tarafından açılan iptal
davaları kapsamında bulunan, 5754 sayılı Yasanın yürürlüğe girdiği tarihten
önce emekli sandığı iştirakçisi olan müteveffa eski eşinden dolayı
kendisine dul aylığı bağlanan ve boşandığı ikinci eşiyle beraber
yaşadığının tespit edildiğinden bahisle dul aylığının kesilmesine ilişkin
davalı idare işleminin iptali istemiyle davacı tarafından açılan davanın,
görüm ve çözümünün; gerek 5510 sayılı Yasanın
56.maddesinin, yürürlükten kaldırılan 5434 sayılı Yasanın 75.maddesinin
genişletilmiş hali olması,Yasanın dava konusu olaya ilişkin 56.maddesinin
son fıkrasının 01.10.2008 tarihinde yürürlüğe girmesi; buna karşılık
davacıya, 5434 sayılı Yasa hükümlerine göre, iştirakçi müteveffa eski
eşinden dolayı dul aylığı bağlanması işleminin 5434 sayılı Yasa uyarınca
tesis edilmesi hususları da gözetildiğinde, idari yargı yerinde
görüleceği sonucuna varılmıştır.
Açıklanan nedenlerle, İstanbul 2. İdare
Mahkemesince verilen görevsizlik kararının kaldırılması gerekmiştir.
SONUÇ :
Davanın çözümünde İDARİ YARGININ görevli olduğuna, bu nedenle İstanbul 2.
İdare Mahkemesinin 29.08.2013 gün ve E:2013/1943, K:2013/1732 sayılı
GÖREVSİZLİK KARARININ KALDIRILMASINA, 2.6.2014 gününde OY BİRLİĞİ İLE KESİN
OLARAK karar verildi.
——
• ——
Uyuşmazlık Mahkemesi
Başkanlığından:
18-ESAS NO : 2014/649
KARAR NO : 2014/692
KARAR TR : 02.06.2014
(Hukuk Bölümü)
ÖZET :
Bilkent Üniversitesi öğrencisi olan ve hakkında verilen üniversiteden
çıkarma kararı yargı kararı ile iptal edilen davacı tarafından, bu iptal
kararı Neticesinde yatırmış olduğu okul ve yurt ücretinin iadesi için
yapılan başvurunun zımnen reddine ilişkin davalı idare işleminin iptali ile
davacının yatırmış olduğu okul ve yurt ücretinin yasal faizi ile birlikte
ödenmesi istemiyle açılan davanın İDARİ YARGI YERİNDE görülmesi
gerektiği hk
K A R A R
Davacı :
S.A.
Vekilleri
: Av. M.S.E.
Davalı :
Bilkent Üniversitesi Rektörlüğü
Vekilleri
: Av. A.A.
O L A Y : Davacı vekili dava dilekçesinde, Bilkent
Üniversitesi Turizm ve Otel İşletmeciliği Meslek Yüksek Okulu son sınıf
öğrencisi müvekkili S.A.hakkında 10.09.2009 tarihinde başlatılan soruşturma
Neticesinde 23.11.2009 TOMYO 019 Karar No:1 sayılı Bilkent Üniversitesi
Turizm ve Otel İşletmeciliği Meslek Yüksekokulu Yönetim Kurulu kararı ile
üniversiteden çıkarma cezası verildiği, bu kararın da 02.12.2009 tarihi
itibariyle müvekkiline tebliğ edildiği; YÖK Disiplin Yönetmeliğinin 33.
maddesi gereğince Yüksekokul Yönetim Kurulunun almış olduğu karara karşı Bilkent
Üniversitesi Yönetim Kuruluna 07.12.2009 tarihli dilekçeyle yaptıkları
itirazın, Üniversite Yönetim Kurulunca 16.12.2009 tarihli toplantıda
reddedildiği; tesis edilen bu haksız işlemin iptali için Ankara 15. İdare
Mahkemesinin 2009/1584E. sayılı dosyasında görülen davada işlemin iptaline
karar verildiği, müvekkilinin, üniversiteden çıkarma işlemi Neticesinde
2009-2010 öğretim yılının ilk dönemine (güz dönemi) ait 7.500,00 TL okul ve
3.900,00 TL yurt ücretini peşin olarak Yapı Kredi Bankasına yatırdığı halde
eğitim alamadığı, o dönemin derslerinin tamamından kaldığı ve yurttan
yararlanamadığı, işbu yatırılan okul ve yurt parasının taraflarına ödeme
tarihinden itibaren işleyecek faizi ile birlikte iadesinin zorunluluğu
olduğu nedenlerini ileri sürerek, toplam 11.400,00TL’nin taraflarına
ödenmesi istemiyle yaptıkları başvurunun zımnen reddine ilişkin işlemin
iptali ile okul ve yurt ücretinin kendisine 25.8.2010 tarihinden itibaren
işleyecek faiziyle birlikte ödenmesi istemiyle idari yargı yerinde dava açmıştır.
ANKARA
16. İDARE MAHKEMESİ : 19.7.2012 gün ve E: 2011/801, K: 2012/1243 sayı ile,
Bilkent Üniversitesi’nin Anayasa’nın 130. maddesi ile 2547 sayılı
Yükseköğretim Kurumları Kanunu’nun Ek 2. maddesi hükümleri uyarınca
akademik yönden 2547 sayılı Kanuna tabi olmakla birlikte, mali ve idari
konularda özerk bir kamu tüzel kişisi olduğu, başka anlatımla akademik
konular dışında kalan mali ve idari konularda özel hukuk hükümlerine tabi
olduğu; davacının, yatırmış olduğu öğrenim ücreti ve yurt ücretinin iade
edilmesi istemli başvurusunun reddine ilişkin işlemin iptali ve ödenmeyen
öğrenim ve yurt ücretinin faizi ile birlikte ödenmesine karar verilmesi
isteminden kaynaklanan uyuşmazlığın, bir alacak borç ilişkisi olması ve
Borçlar Kanunu’nun sebepsiz zenginleşme kurallarına göre çözümlenmesi
gerektiği dolayısıyla, davanın görüm ve çözümünün adli yargı yerine ait
bulunduğu gerekçesiyle davanın görev yönünden reddine karar vermiş, bu
karar kesinleşmiştir.
Davacı vekili bu kez aynı istemle adli yargı yerinde dava
açmıştır.
ANKARA 16. ASLİYE HUKUK MAHKEMESİ : 18.2.2014 gün ve E:
2012/540, K:2014/59 sayı ile, İdareye karşı yargı yolunu düzenleyen
Anayasa’nın “Yargı Yolu” başlıklı 125. maddesinin birinci fıkrasının ilk
cümlesinde: “İdarenin her türlü eylem ve işlemlerine karşı yargı yolu
açıktır.” Son fıkrasında da “İdare kendi eylem ve işlemlerinden doğan
zararı ödemekle yükümlüdür” hükümlerine yer verildiği; dosya kapsamına
göre; davalıya atılı eylem ve işlemin kamu hizmetiyle bağlantılı bulunduğu
ve davanın idari yargı yerinde görülmesi gerektiği gerekçesiyle davanın
yargı yolu yönünden reddine karar vermiş, bu karar kesinleşmiştir.
Davacı vekili adli ve idari yargı yerlerince verilen
görevsizlik kararları nedeniyle oluştuğu öne sürülen olumsuz görev
uyuşmazlığının giderilmesi istemiyle başvuruda bulunmuştur.
İNCELEME VE GEREKÇE:
Uyuşmazlık Mahkemesi Hukuk Bölümü’nün, Serdar
ÖZGÜLDÜR’ün Başkanlığında, Üyeler: Eyüp Sabri BAYDAR, Ali ÇOLAK, Nurdane
TOPUZ, Ertuğrul ARSLANOĞLU, Ayhan AKARSU ve Mehmet AKBULUT‘un katılımlarıyla
yapılan 02.06.2014 günlü toplantısında:
I-İLK İNCELEME : Dosya üzerinde 2247 sayılı
Yasa’nın 27. maddesi uyarınca yapılan incelemeye göre; adli ve idari yargı
yerleri arasında 2247 sayılı Yasa'nın 14. maddesinde öngörülen biçimde
olumsuz görev uyuşmazlığı doğduğu, idari ve adli yargı dosyalarının 15.
maddede belirtilen yönteme uygun olarak davacının istemi üzerine son
görevsizlik kararını veren mahkemece Uyuşmazlık Mahkemesi'ne gönderildiği
ve usule ilişkin işlemlerde herhangi bir noksanlık bulunmadığı
anlaşıldığından görev uyuşmazlığının esasının incelenmesine oy birliği ile
karar verildi.
II-ESASIN İNCELENMESİ: Raportör-Hakim Gülşen AKAR
PEHLİVAN’ın, davanın çözümünde idari yargının görevli olduğu yolundaki
raporu ile dosyadaki belgeler okunduktan; ilgili Başsavcılarca
görevlendirilen Yargıtay Cumhuriyet Savcısı Mehmet BAYHAN ile Danıştay
Savcısı Mehmet Ali GÜMÜŞ’ün davada idari yargının görevli olduğu yolundaki
sözlü açıklamaları da dinlendikten sonra GEREĞİ GÖRÜŞÜLÜP DÜŞÜNÜLDÜ:
Dava,
Bilkent Üniversitesi öğrencisi olan ve hakkında verilen üniversiteden
çıkarma kararı yargı kararı ile iptal edilen davacı tarafından, bu iptal
kararı Neticesinde yatırmış olduğu okul ve yurt ücretinin iadesi için
yapılan başvurunun zımnen reddine ilişkin davalı idare işleminin iptali ile
davacının yatırmış olduğu okul ve yurt ücretinin yasal faizi ile birlikte
ödenmesine karar verilmesi istemiyle açılmıştır.
Anayasanın
“Yükseköğretim Kurumları” başlıklı 130. maddesinin birinci fıkrasında,
“Çağdaş eğitim-öğretim esaslarına dayanan bir düzen içinde milletin ve
ülkenin ihtiyaçlarına uygun insan gücü yetiştirmek amacı ile; ortaöğretime
dayalı çeşitli düzeylerde eğitim-öğretim, bilimsel araştırma, yayın ve
danışmanlık yapmak, ülkeye ve insanlığa hizmet etmek üzere çeşitli birimlerden
oluşan kamu tüzelkişiliğine ve bilimsel özerkliğe sahip üniversiteler
Devlet tarafından kanunla kurulur.”; 2. fıkrasında, “Kanunda gösterilen
usul ve esaslara göre, kazanç amacına yönelik olmamak şartı ile vakıflar
tarafından, Devletin gözetim ve denetimine tabi yükseköğretim kurumları
kurulabilir.”; 10. fıkrasında “Vakıflar tarafından kurulan yükseköğretim
kurumları, mali ve idari konuları dışındaki akademik çalışmaları, öğretim
elemanlarının sağlanması ve güvenlik yönlerinden, Devlet eliyle kurulan
yükseköğretim kurumları için Anayasada belirtilen hükümlere tabidir.”
hükmüne yer verilmiş; 2547 sayılı Yükseköğretim Kanunu’na 5772 sayılı Kanun
ile eklenen ve vakıflarca kurulacak yükseköğretim kurumları ile ilgili
düzenlemeler getiren Ek Madde 2'de, “Vakıflar; kazanç amacına yönelik
olmamak şartıyla ve mali ve idari hususlar dışında, akademik çalışmalar,
öğretim elemanlarının sağlanması ve güvenlik yönlerinden bu Kanunda
gösterilen esas ve usullere uymak kaydıyla, Yükseköğretim kurumları veya
bunlara bağlı birimlerden birini veya birden fazlasını ya da bir üniversite
veya yüksek teknoloji enstitüsüne bağlı olmaksızın, ekonominin ihtiyaç
duyduğu alanlarda yüksek nitelikli işgücü yetiştirmek amacıyla, bu Kanun
hükümleri çerçevesinde kalmak şartıyla meslek yüksekokulu kurabilir. Bu
meslek yüksekokulu, kamu tüzel kişiliğini haiz olup, Yükseköğretim
Kurulunun görüşü alınarak Bakanlar Kurulu kararı ile kurulur. Kurulacak
meslek yüksekokullarına, meslek ve teknik eğitim bölgesinde gereksinim
duyulması esastır.” denilmiştir.
Vakıf
Yükseköğretim Kurumları Yönetmeliğinin öğrenci alınması başlıklı 18.
maddesinde, “Vakıf Üniversitelerine/yüksek teknoloji enstitülerine
kaydedilecek öğrenci kontenjanları Yükseköğretim Kurulu tarafından
belirlenir.
Vakıf
Üniversitelerine/yüksek teknoloji enstitülerinin lisans ve önlisans
programlarına öğrenciler merkezi yerleştirme sistemiyle alınır. Ancak,
Yükseköğretim Kurulunca düzenlenen esaslara göre, Öğrenci Seçme Sınavından
(ÖSS) Yükseköğretikm Kurulunca belirlenen puanların üzerinde puan alan
belli sanat ve spor dallarında üstün kabiliyeti olduğu tespit edilen
öğrenciler, ilgili dalda eğitim yapmak kaydıyla yine bu esaslar içerisinde
yetenek sınavı ile yabancı uyruklu öğrenciler Yükseköğretim Kurulunun
belirlediği esaslara göre vakıf üniversitelerine/ileri teknoloji
enstitülerine alınabilir.
Mesleki
ve teknik ortaöğretim kurumlarından mezun olan öğrenciler istedikleri
takdirde bitirdikleri programın devamı niteliğinde veya buna en yA.
programların uygulandığı, öncelikle kendi mesleki ve teknik eğitim bölgesi
(METEB) içinde yer alan veya bölgesi dışındaki vakıf meslek
yüksekokullarına, Yükseköğretim Kurulunun tespit edeceği usul ve esaslar
çerçevesinde, Öğrenci Seçme ve Yerleştirme merkezi (ÖSYM) tarafından
sınavsız olarak yerleştirilebilirler.
Vakıf
meslek yüksekokuluna kaydedilecek öğrencilerin kontenjanlarının üst
sınırları Yükseköğretim Kurulu tarafından belirlenir, yerleştirme işlemleri
Öğrenci Seçme ve Yerleştirme Merkezi (ÖSYM) tarafından yapılır” hükmüne;
Öğrenci hak ve yükümlülükleri ile disiplin işleri başlıklı 19. maddesinde
ise; “ Kayıt kabul, sınav, sınıf geçme, mezuniyet ve benzeri konular ile
ilgili hususlar ilgili mevzuata aykırı olmamak kaydıyla vakıf yükseköğretim
kurumu tarafından çıkarılacak yönetmelikte belirlenir. Öğrencilerin
disiplin işlerinde Yükseköğretim Kurulu tarafından çıkarılan Yükseköğretim
Kurumları Öğrenci Disiplin Yönetmeliği uygulanır.” hükmüne yer verilmiştir.
Davalı
Bilkent Üniversitesi de anılan mevzuat hükümleri çerçevesinde 2809 sayılı “Yükseköğretim Kurumları Teşkilatı
Kanunu”na 3785 sayılı Yasa ile eklenen Ek 38. madde ile vakıf
yükseköğretim kurumlarına ilişkin hükümlere tabi olmak üzere kamu tüzel
kişiliğine sahip olarak kurulmuştur.
İdari
rejime dayalı olarak düzenlenmiş bulunan Türkiye'nin idari yapısında, kamu
tüzel kişiliği idari yargının görev alanının belirlenmesinde kullanılan
ölçütlerden birisidir. Kamu tüzel kişilerinin kuruluş amacı kamu yararı,
faaliyet konuları ise kamu hizmetidir. Bu bağlamda, Kamu Tüzel Kişileri,
özel hukuk tüzel kişilerine nazaran üstün ve ayrıcalıklı kamu gücüne
sahiptirler ve tek taraflı işlemlerle yeni hukuki durum yaratabilirler. Bu
nedenle de personeli kamu hukukuna tabidir.
Kanunla
kurulma ve kamu tüzel kişiliğine sahip olmanın yanı sıra, Devlet Üniversitelerinde
olduğu gibi Vakıf Üniversitelerinin de Anayasal güvence altına alınmış olan
"Bilimsel Özerkliğe sahip olmaları” bir diğer ayrıcalığıdır.
Üniversitelerde bilimsel özerklik ilkesi benimsenirken güdülen amaç,
yükseköğretimin çeşitli siyasal çevre ve baskı grupları ile düşünce
kümelerinin etkisinin dışında tutarak, bilimsel amaç, hedefler ve
gereksinimlerine bağlı olmalarını sağlamaktır. Bu nedenle de, bilimsel
faaliyetin asli unsurları olan yükseköğretim elemanlarının, görevleri,
unvanları, atama, yükselme ve emeklilikleri gibi özlük haklarının yanında
öğrenci hak ve yükümlülüklerinin de kanunla düzenleneceği konusu, anayasal
teminat altına alınmıştır.
Öte
yandan, davanın somutunda, davalı Vakıf Üniversitesince davacı hakkında
tesis edilen “üniversiteden çıkarma” tasarrufu idari yargı yerince “idari
işlem” olarak değerlendirilmiş ve Ankara 16. İdare Mahkemesi’nce bu işlemin
iptaline karar verilmiştir. Bu kararın sonrasında açılan ve maddi tazminat
istemli davanın hukuki değerlendirmesinde; bunun işlemin iptali sonrasında
açılan ve 2577 Sayılı İdari Yargılama Usulü Kanununun 12 nci maddesi
kapsamına giren bir “tam yargı davası” mahiyetinde bulunduğu, dolayısiyle
olayda sebepsiz zenginleşme nedeniyle özel hukuk hükümlerinin
uygulanmasının sözkonusu olmadığı, iptal davasında görevli olan idari yargı
yerinin bu davada sözkonusu edilen işlem nedeniyle uğranıldığı öne sürülen
maddi zararın tazmini istemiyle açılan tam yargı davasında da görevli
olacağı sonucuna varmak gerekmektedir.
Somut
olay ve mevzuat hükümleri birlikte irdelendiğinde; davalı Üniversitenin,
sürekli ve düzenli nitelikteki kamu hizmetini yürütürken öğrencilerinin
okula alınması, hak ve yükümlülükleri gözetildiğinde, İdare Hukuku kapsamında
bir görev ifa ettiği, üniversiteden çıkarma cezasının bir idari işlem
olması itibariyle, idari yargı yerince bu işlemin iptali sonrasında
davacının, yatırmış olduğu okul ve yurt ücretlerinin iadesi istemiyle
yaptığı başvurunun reddine ilişkin işlemin iptali ve bu nedenle uğradığı
maddi zararın tazminine hükmedilmesi talebiyle açtığı ve yukarıda izah
edildiği üzere bir tam yargı davası mahiyetindeki davanın da Anayasayla bu
denetim için oluşturulan İdari Yargı'nın görev alanında bulunduğu sonucuna
varılmıştır.
Açıklanan nedenlerle, Ankara 16. İdare Mahkemesinin
görevsizlik kararının kaldırılması gerekmiştir.
SONUÇ : Davanın görüm ve çözümünde İDARİ YARGININ görevli
olduğuna, bu nedenle Ankara 16. İdare Mahkemesinin 19.7.2012 gün ve E:
2011/801, K: 2012/1243 sayılı GÖREVSİZLİK KARARININ KALDIRILMASINA, 02.06.2014
gününde OY BİRLİĞİ İLE KESİN OLARAK karar verildi.
——
• ——
Uyuşmazlık Mahkemesi
Başkanlığından:
19-ESAS NO : 2014/654
KARAR NO : 2014/696
KARAR TR : 02.06.2014
(Hukuk Bölümü)
ÖZET : 2918 sayılı Yasa’nın
Ek 2. maddesi üçüncü fıkrası uyarınca verilen idari para cezasının iptal
edilmesi istemiyle açılan
davanın ADLİ YARGI YERİNDE çözümlenmesi gerektiği hk.
K A R A R
Davacı :
E.A.
Vekili :
Av. Ş.T., Av. Z.T.
Davalı : Bursa Valiliği
O L A Y :
Trafik Denetleme Şube Müdürlüğünce yapılan incelemede 16…... plaka sayılı
aracın yasa dışı taşımacılık yaptığının tespit edildiğinden bahisle, 2918
sayılı Karayolları Trafik Kanunu’nun Ek 2/3. madde ve fıkrası uyarınca,
sürücü belgesi sahibi davacı adına 11.4.2013 tarih ve GM-927266 seri-sıra,
araç sahibi FİTA Tekstil Kon. San. ve Tic. Ltd. Şt. adına 11.4.2013 tarih
ve GM-927267 seri-sıra numaralı Trafik İdari Para Cezası Karar Tutanakları
düzenlenerek ayrı ayrı 2.102,00 TL idari para cezası verilmiş ve ayrıca bu
tutanaklara istinaden düzenlenen 11.4.2013 tarih ve 212120 sayılı Araç
Trafikten Men Tutanağı ile araç 60 gün süre ile trafikten men edilerek
muhafaza altına alınmıştır.
Davacı vekili, davacı adına verilen idari para cezasının
iptal edilmesi istemiyle adli yargı
yerine başvuruda bulunmuştur.
BURSA 4. SULH CEZA MAHKEMESİ: 3.6.2013 gün ve
D.İş:2013/547 sayıyla; 5326 sayılı Kabahatler Kanunu’nun 27/8. maddesine
göre idari para cezası yanında idari yargının görev alanına giren kararın
da verilmiş olması nedeniyle, ilgili tüm mevzuat hükümleri uyarınca ve
Uyuşmazlık Mahkemesi’nin benzer kararları da emsal gösterilerek davanın
çözümünün idari yargı yerine ait olduğu gerekçesiyle başvurunun görev
nedeniyle usulden reddine karar vermiş, verilen karar itiraz edilmeden
kesinleşmiştir.
Davacı vekili, bu kez aynı istemle idari yargı yerinde
dava açmıştır.
BURSA 3. İDARE MAHKEMESİ: 14.1.2014 gün ve E:2013/1135,
K:2014/13 sayıyla; 2918 sayılı Kanun’un 112. maddesinde, sürücü
belgelerinin geçici olarak geri alınması hariç olmak üzere bu Kanundaki
suçlarla ilgili davalara Trafik Mahkemelerinde, bunların bulunmadığı
yerlerde ise yetki verilen Sulh Ceza Mahkemelerinde bakılacağının
düzenlenmesi ve 5326 sayılı Kabahatler Kanunu’nun 3. maddesinde yer alan
düzenleme karşısında, davanın çözümünün adli yargı yerine ait olduğu gerekçesiyle
davanın görev yönünden reddine karar vermiş, verilen karar kesinleşmiştir.
İNCELEME VE GEREKÇE:
Uyuşmazlık Mahkemesi Hukuk Bölümü’nün, Serdar
ÖZGÜLDÜR’ün Başkanlığında, Üyeler: Eyüp Sabri BAYDAR, Ali ÇOLAK, Nurdane
TOPUZ, Ertuğrul ARSLANOĞLU, Ayhan AKARSU ve Mehmet AKBULUT’un
katılımlarıyla yapılan 2.6.2014 günlü toplantısında:
l-İLK İNCELEME: Dosya üzerinde 2247 sayılı Yasa’nın
27. maddesi uyarınca yapılan incelemeye göre;
Uyuşmazlık Mahkemesi Genel Kurulu’nun 11.7.1988
günlü, E:1988/1, K:1988/1 sayılı İlke Kararında, “2247 sayılı Uyuşmazlık
Mahkemesinin Kuruluş ve İşleyişi Hakkında Kanunun bütünüyle incelenip
değerlendirilmesinden, bu Kanunun uygulanması yönünden 2 nci maddesinin
ikinci fıkrasında yer alan, ‘ceza uyuşmazlıkları’ ibaresinden, savcının ya
da şahsi davacının talebi ile başlayan yargılaması sonunda sanığın
mahkumiyetine ya da beraatine hükmedilebilecek davalarda, askeri ve adli
ceza mahkemeleri arasında çıkan görev ve hüküm uyuşmazlıklarının
anlaşılması, bunun dışında kalan tüm görev uyuşmazlıklarının ‘hukuk
uyuşmazlığı’ sayılması gerektiği sonucuna varılmaktadır. Uygulanması idari
organlara bırakılan cezalar, adli nitelikte olmadığından, bunlar hakkında
yapılan itirazlar ya da açılan davalar ‘ceza davası’ olarak
nitelendirilemezler. İdari niteliklerinden dolayı bu davalara ilişkin görev
ve hüküm uyuşmazlıklarının Uyuşmazlık Mahkemesinin Hukuk Bölümünde
incelenip çözümlenmesi gerektiği…” açıkça belirtilmiştir. Bu durum göz
önüne alındığında, olay bölümünde yazılı başvuru konusu görev uyuşmazlığının
Hukuk Bölümünde incelenmesi gerektiği kuşkusuzdur.
Adli ve idari yargı yerleri arasında, “davacı adına
verilen idari para cezası” nın iptali istemiyle açılan dava yönünden, 2247
sayılı Yasa'nın 14. maddesinde öngörülen biçimde olumsuz görev uyuşmazlığı
doğduğu, idari yargı dosyasının 15. maddede belirtilen yönteme uygun olarak
davacı vekilinin istemi üzerine son görevsizlik kararını veren mahkemece,
adli yargı dosyası da temin edilmek suretiyle Uyuşmazlık Mahkemesi'ne
gönderildiği ve usule ilişkin işlemlerde herhangi bir noksanlık bulunmadığı
anlaşıldığından görev uyuşmazlığının esasının incelenmesine oy birliği
ile karar verildi.
II-ESASIN İNCELENMESİ: Raportör-Hakim Gülten Fatma
BÜYÜKEREN’in, davanın çözümünde adli yargının görevli olduğu yolundaki
raporu ile dosyadaki belgeler okunduktan; ilgili Başsavcılarca
görevlendirilen Yargıtay Cumhuriyet Savcısı Mehmet BAYHAN ile Danıştay
Savcısı Mehmet Ali GÜMÜŞ’ün adli yargının görevli olduğu yolundaki sözlü
açıklamaları da dinlendikten sonra GEREĞİ GÖRÜŞÜLÜP DÜŞÜNÜLDÜ:
Dava,
2918 sayılı Kanun’un Ek 2. maddesinin üçüncü fıkrası uyarınca verilen idari
para cezasının kaldırılması istemiyle açılmıştır.
2918
sayılı Karayolları Trafik Kanunu’nun “Araçların tescil edildikleri amacın dışında kullanılması” başlığı
altında düzenlenen Ek 2. maddesi, üçüncü
fıkrasında, “(Ek fıkra:
31/5/2012-6321/3 md.) İlgili belediyeden izin veya ruhsat almaksızın,
belediye sınırları dâhilinde ticari amaçlı yolcu taşıyan kişiye, araç
sahibine, bağlı bulunduğu durak, işyeri ve işletmelerin sorumlularına
birinci fıkrada gösterilen idari para cezası üç kat olarak, fiilin
işlendiği tarihten itibaren bir yıl içinde tekerrürü halinde ise beş kat
olarak uygulanır. Ayrıca, araç her defasında altmış gün süre ile trafikten
men edilir” hükmü yer almıştır.
Uyuşmazlık
Mahkemesi, 2918 sayılı Yasa’nın 116. maddesi kapsamında araç tescil
plakasına göre düzenlenenler dışında trafik zabıtasınca uygulanan idari
para cezalarına karşı açılan davaları; bu uygulamanın idari ceza kapsamında
bulunması; Yasada idari cezalarla ilgili davalarda görevli yargı yerini
açıkça belli eden bir hükme yer verilmemesi; 12.7.2013 tarih ve 6495 sayılı
Kanun’un 20.maddesi ile yapılan değişiklikten önceki hali ile, bu Yasada
gösterilen adli cezalara hükmetmekle görevli mahkemeye işaret eden 112.
maddeye de herhangi bir atıfta bulunulmamış olması karşısında ve göreve
ilişkin genel ilkelere göre idari yargının görev alanında görmüştür.
30.3.2005
gün ve 5326 sayılı Kabahatler Kanunu’nun 6.12.2006 gün ve 5560 sayılı
Yasa’nın 31. maddesiyle değiştirilen 3. maddesinde, " (1) Bu Kanunun;
a) İdarî
yaptırım kararlarına karşı kanun yoluna ilişkin hükümleri, diğer kanunlarda
aksine hüküm bulunmaması halinde,
b) Diğer
genel hükümleri, idarî para cezası veya mülkiyetin kamuya geçirilmesi
yaptırımını gerektiren bütün fiiller hakkında,
uygulanır";
Kanunun “Başvuru yolu” başlıklı
27. maddesinin 1. fıkrasında ise "idari para cezası ve
mülkiyetin kamuya geçirilmesine ilişkin idari yaptırım kararına karşı,
kararın tebliği veya tefhimi tarihinden itibaren en geç onbeş gün içinde,
sulh ceza mahkemesine başvurulabilir. Bu süre içinde başvurunun yapılmamış
olması halinde idari yaptırım kararı kesinleşir" düzenlemeleri yer
almıştır.
Bu
düzenlemelere göre; Kabahatler Kanunu’nun, idarî yaptırım kararlarına karşı
kanun yoluna ilişkin hükümlerinin, diğer kanunlarda aksine hüküm
bulunmaması halinde uygulanacağı; diğer Kanunlarda görevli mahkemenin gösterilmesi
durumunda ise uygulanmayacağı anlaşılmaktadır.
Görev
kuralları kamu düzenine ilişkin olduğundan, görev konusunda taraflar için
bir müktesep hak doğmayacağı; bu nedenle, yeni bir yasayla kabul edilen
görev kurallarının, geçmişe de etkili olacağı, bilinen bir genel hukuk
ilkesidir.
Davanın
açıldığı andaki kurallara göre görevli olan mahkeme, yeni bir yasa ile
görevsiz hale gelmiş ise, (davanın açıldığı anda görevli olan ve fakat yeni
yasaya göre görevsiz hale gelen) mahkemenin görevsizlik kararı vermesi
gerekeceği; ancak, yeni yasadaki görev kuralının, değişikliğin yürürlüğe
girmesinden sonra açılacak davalarda uygulanacağına dair intikal
hükümlerinin varlığı halinde, mahkemece görevsizlik kararı verilemeyeceği
açıktır.
Diğer
taraftan, dava görevsiz mahkemede açılmış, bu sırada yapılan bir kanun
değişikliği ile görevsiz mahkeme o dava için görevli hale gelmiş ise,
mahkeme, artık görevsizlik kararı veremeyip (yeni kanuna göre görevli hale
geldiği için) davaya bakmaya devam etmesi gerekir.
İncelenen
uyuşmazlıkta, öngörülen trafik para cezasının 5326 sayılı Kanun’un 16.
maddesinde belirtilen idari yaptırım türlerinden biri olduğu, 2918 sayılı
Karayolları Trafik Kanunu’nda da bu para cezasına itiraz konusunda görevli
mahkemenin gösterilmediği anlaşılmıştır. Bu durumda, Kabahatler Kanunu’nun
5560 sayılı Kanun’la değişik 3. maddesinde belirtildiği üzere, idari
yaptırım kararlarına karşı kanun yoluna ilişkin hükümlerinin, diğer
kanunlarda aksine hüküm bulunmaması halinde uygulanacağı nedeniyle, görevli
mahkemenin belirlenmesinde 5326 sayılı Kanun hükümleri dikkate
alınacağından, idari para cezasına karşı açılan davanın görüm ve çözümünde,
anılan Kanunun 27. maddesinin (1) numaralı bendi uyarınca adli yargı
yerinin görevli olduğu sonucuna varılmıştır.
Açıklanan nedenlerle, Bursa 4. Sulh Ceza Mahkemesince
verilen görevsizlik kararının kaldırılması gerekmiştir.
SONUÇ : Davanın çözümünde ADLİ YARGININ görevli olduğuna,
bu nedenle Bursa 4. Sulh Ceza Mahkemesinin 3.6.2013 gün ve D.İş:2013/547 sayılı
GÖREVSİZLİK KARARININ KALDIRILMASINA,
2.6.2014 gününde OYBİRLİĞİ İLE KESİN OLARAK karar verildi.
——
• ——
Uyuşmazlık Mahkemesi
Başkanlığından:
20-ESAS NO : 2014/658
KARAR NO : 2014/699
KARAR TR : 02.06.2014
(Hukuk Bölümü)
ÖZET :
2918 sayılı Karayolları Trafik Kanunu’nun 48/5. maddesi uyarınca verilen
idari para cezasına karşı yapılan itirazın, sürücü belgesi geri alma tutanağı
hakkında ayrıca dava açılmış olsa dahi, aynı Kanun’un 112. maddesinde
yapılan değişiklik nedeniyle ADLİ YARGI YERİNDE çözümlenmesi gerektiği hk.
K A R A R
Davacı : U.B.K.
Davalı : İstanbul Valiliği
O L A Y : İstanbul Valiliği İl Emniyet Müdürlüğü
Trafik Denetleme Şube Müdürlüğünce, alkollü araç kullandığından bahisle
davacı hakkında 19.1.2014 gün ve HD-676860 seri-sıra sayı ile trafik suç
tutanağı düzenlenerek davacıya 2918 sayılı Karayolları Trafik Kanunu’nun
48/5. maddesi uyarınca 727,00 TL. idari para cezası verilmiş, aynı birim
tarafından aynı gün ve 254878 sayı ile sürücü belgesi geri alma tutanağı
düzenlenmiştir.
Davacı,
idari para cezasının iptali istemiyle adli
yargı yerine itirazda bulunmuştur.
İSTANBUL ANADOLU 29. SULH CEZA MAHKEMESİ; 13.2.2014 gün
ve D.İş:2014/68 sayı ile; idari para cezası yanında davacının ehliyetinin
geri alınması kararı da verildiği ve dava konusu edildiği açıklanarak, 5326
sayılı Kabahatler Kanunu’nun 27/8. maddesine göre idari para cezası yanında
idari yargının görev alanına giren kararın da verilmiş olması ve dava
konusu edildiği nedeniyle davanın çözümünün idari yargı yerine ait olduğu
gerekçesiyle başvurunun reddine karar vermiş, verilen karar itiraz
edilmeden kesinleşmiştir.
Davacı, bu kez, aynı istemle idari yargı yerinde dava
açmıştır.
İSTANBUL 5. İDARE MAHKEMESİ: 12.3.2014 gün ve
E:2014/496, K:2014/392 sayı ile; 2918 sayılı Kanun’un 112. maddesinde,
sürücü belgelerinin geçici olarak geri alınması hariç olmak üzere bu
Kanundaki suçlarla ilgili davalara Trafik Mahkemelerinde, bunların
bulunmadığı yerlerde ise yetki verilen Sulh Ceza Mahkemelerinde
bakılacağının düzenlenmesi karşısında, davanın çözümünün adli yargı yerine
ait olduğu gerekçesiyle davanın görev yönünden reddine karar vermiş,
verilen karar itiraz edilmeden kesinleşmiştir.
İNCELEME VE GEREKÇE:
Uyuşmazlık Mahkemesi Hukuk Bölümü’nün, Serdar
ÖZGÜLDÜR’ün Başkanlığında, Üyeler: Eyüp Sabri BAYDAR, Ali ÇOLAK, Nurdane
TOPUZ, Ertuğrul ARSLANOĞLU, Ayhan AKARSU ve Mehmet AKBULUT’un
katılımlarıyla yapılan 2.6.2014 günlü toplantısında:
l-İLK İNCELEME: Dosya üzerinde 2247 sayılı Yasa’nın
27. maddesi uyarınca yapılan incelemeye göre;
Uyuşmazlık Mahkemesi Genel Kurulunun 11.7.1988
günlü, E:1988/1, K:1988/1 sayılı İlke Kararında, “2247 sayılı Uyuşmazlık
Mahkemesinin Kuruluş ve İşleyişi Hakkında Kanunun bütünüyle incelenip
değerlendirilmesinden, bu Kanunun uygulanması yönünden 2 nci maddesinin
ikinci fıkrasında yer alan, ‘ceza uyuşmazlıkları’ ibaresinden, savcının ya
da şahsi davacının talebi ile başlayan yargılaması sonunda sanığın
mahkumiyetine ya da beraatine hükmedilebilecek davalarda, askeri ve adli
ceza mahkemeleri arasında çıkan görev ve hüküm uyuşmazlıklarının
anlaşılması, bunun dışında kalan tüm görev uyuşmazlıklarının ‘hukuk
uyuşmazlığı’ sayılması gerektiği sonucuna varılmaktadır. Uygulanması idari
organlara bırakılan cezalar, adli nitelikte olmadığından, bunlar hakkında
yapılan itirazlar ya da açılan davalar ‘ceza davası’ olarak
nitelendirilemezler. İdari niteliklerinden dolayı bu davalara ilişkin görev
ve hüküm uyuşmazlıklarının Uyuşmazlık Mahkemesinin Hukuk Bölümünde
incelenip çözümlenmesi gerektiği…” açıkça belirtilmiştir. Bu durum göz
önüne alındığında, olay bölümünde yazılı başvuru konusu görev
uyuşmazlığının Hukuk Bölümünde incelenmesi gerektiği kuşkusuzdur.
Adli ve idari yargı yerleri arasında, davacı adına
verilen idari para cezasının iptali istemiyle açılan dava yönünden 2247
sayılı Yasa’nın 14. maddesinde öngörülen biçimde olumsuz görev uyuşmazlığı
doğduğu, idari yargı dosyasının; davacının istemi üzerine son görevsizlik
kararını veren Mahkemece 15. maddede belirtilen biçimde önceki görevsizlik
kararına ilişkin dava dosyası da temin edilmek suretiyle gönderildiği ve
sonuçta usule ilişkin işlemlerde herhangi bir noksanlık bulunmadığı
anlaşıldığından, görev uyuşmazlığının esasının incelenmesine oy birliği
ile karar verildi.
II-ESASIN İNCELENMESİ: Raportör-Hakim Gülten Fatma
BÜYÜKEREN’in, davanın çözümünde adli yargının görevli olduğu yolundaki
raporu ile dosyadaki belgeler okunduktan; ilgili Başsavcılarca görevlendirilen
Yargıtay Cumhuriyet Savcısı Mehmet BAYHAN ile Danıştay Savcısı Mehmet Ali
GÜMÜŞ’ün adli yargının görevli olduğu yolundaki sözlü açıklamaları da
dinlendikten sonra GEREĞİ GÖRÜŞÜLÜP DÜŞÜNÜLDÜ:
Dava, 2918 sayılı Yasa’nın 48/5. maddesi uyarınca verilen
para cezasının kaldırılması istemiyle açılmıştır.
13.10.1983 tarih ve 2918 sayılı Karayolları Trafik
Kanunu’nun 48. maddesinin beşinci fıkrasında(Değişik: 8/1/2003 - 4785/3 md), “Yönetmelik ile belirtilen
miktarların üzerinde alkollü araç kullandığı tespit edilen sürücülerin,
suçun işlendiği tarihten itibaren geriye doğru beş yıl içinde; birinci
defasında sürücü belgeleri altı ay süreyle geri alınır ve haklarında 265
300 000 lira para cezası uygulanır. İkinci defasında sürücü belgeleri iki
yıl süreyle geri alınır ve haklarında 332 600 000 lira para cezası
uygulanır ve bu sürücüler Sağlık Bakanlığınca, esas ve usulleri Sağlık ve
İçişleri Bakanlıklarınca çıkarılacak yönetmelikte gösterilen sürücü
davranışlarını geliştirme eğitimine tabi tutulurlar, eğitimi başarıyla
tamamlayanların belgeleri süresi sonunda iade edilir. Üç veya üçten
fazlasında ise, sürücü belgeleri beş yıl süreyle geri alınır ve altı aydan
aşağı olmamak üzere hafif hapis cezası ile birlikte 532 600 000 lira hafif
para cezası uygulanır. Ayrıca, psiko-teknik değerlendirme ve psikiyatri
uzmanı muayenesine tabi tutulurlar. Bu değerlendirme ve muayene sonrasında
uygun görülenlere, geri alma süresi sonunda sürücü belgeleri iade edilir.
Psiko-teknik değerlendirme ve psikiyatri uzmanı muayenesinin yapılmasına
dair esas ve usuller yönetmelikte gösterilir” denilmekte iken, maddenin
beşinci fıkrası,“Yapılan tespit sonucunda 0.50 promilin üzerinde alkollü
olarak araç kullandığı tespit edilen sürücüler hakkında, fiili bir suç
oluştursa bile,700 Türk Lirası idari para cezası verilir ve sürücü belgesi
altı ay süreyle geri alınır.Hususi otomobil dışındaki araçları alkollü
olarak kullanan sürücüler bakımından promil alt sınırı 0.21 olarak
uygulanır.Alkollü olarak araç kullanma nedeniyle sürücü belgesi geri alınan
kişiye,son ihlalin gerçekleştiği tarihten itibaren geriye doğru beş yıl
içinde;ikinci defasında 877 Türk Lirası idari para cezası verilir ve sürücü
belgeleri iki yıl süreyle,üç veya üçten fazlasında ise,1.407 Türk Lirası
idari para cezası verilir ve sürücü belgeleri her seferinde beşer yıl
süreyle geri alınır.Sürücü belgelerinin herhangi bir nedenle geçici olarak
geri alınmış olması halinde belirtilen süreler,geçici alma süresinin
bitiminde başlar ”şeklinde 24.5.2013 tarihli 6487 sayılı Kanun’un 19.maddesiyle
yeniden düzenlenmiş, maddeye aynı Kanunla;
“Sürücü belgelerinin geçici geri alma işlemleri bu
Kanunun 6 ncı maddesinde sayılan görevliler tarafından yapılır ” denilmek
suretiyle onikinci fıkra eklenmiştir.
Anılan Kanun’un, “Trafik zabıtasının görev ve yetki
sınırı ile genel zabıtanın trafik hizmetlerini yürütmeye ilişkin yetkisi” başlığı
altında düzenlenen 6. maddesinde ise, “Trafik zabıtası ve genel zabıtanın
görev ve yetki sınırı;
a)Trafik
zabıtası:
Trafik
zabıtası görevi sırasında karşılaştığı acil ve zorunlu hallerde genel
zabıta görevi yapmakla da yetkilidir.
Mülki
idare amirlerince, emniyet ve asayiş bakımından zorunlu görülen haller
dışında, trafik zabıtasına genel zabıta görevi verilemez, araç, gereç ve
özel teçhizatı trafik hizmetleri dışında kullanılamaz.
b)Genel
Zabıta:
Trafik
zabıtasının bulunmadığı veya yeterli olmadığı yerlerde polis; polisin ve
trafik teşkilatının görev alanı dışında kalan yerlerde de jandarma, trafik
eğitimi almış subay, astsubay ve uzman jandarmalar eliyle yönetmelikte
belirtilen esas ve usullere uygun olarak trafiği düzenlemeye ve trafik
suçlarına el koymaya görevli ve yetkilidir” denilmektedir.
Uyuşmazlık Mahkemesi, 2918 sayılı Yasa’nın 116.
maddesi kapsamında araç tescil plakasına göre düzenlenenler dışında trafik
zabıtasınca uygulanan idari para cezalarına karşı açılan davaları; bu
uygulamanın idari ceza kapsamında bulunması; Yasada idari cezalarla ilgili
davalarda görevli yargı yerini açıkça belli eden bir hükme yer verilmemesi;
12.7.2013 tarih ve 6495 sayılı Kanun’un 20.maddesi ile yapılan
değişiklikten önceki hali ile, bu Yasada gösterilen adli cezalara
hükmetmekle görevli mahkemeye işaret eden 112. maddeye de herhangi bir
atıfta bulunulmamış olması karşısında ve göreve ilişkin genel ilkelere göre
idari yargının görev alanında görmüştür.
1.6.2005 tarihinde 5326 sayılı Kabahatler
Kanunu’nun yürürlüğe girmesi üzerine Uyuşmazlık Mahkemesi Hukuk Bölümü’nce,
sözü edilen Kanun’un diğer kanunlarda düzenlenen idari yaptırımlar ile
bunlara karşı yapılacak itirazlara ilişkin görev hükümleri üzerindeki
etkisinin incelenmesi sonucunda: diğer kanunlarda düzenlenen idari
yaptırımın, dayanağı olan yasanın amacı dikkate alınarak; Kabahatler
Kanunu’nun 1., 2., 16. ve 19. maddelerinde belirtilen koşulları taşıması, 27.
maddenin (1) numaralı bendinde belirtilen idari yaptırımlardan olması
halinde, idari para cezaları ve mülkiyetin kamuya geçirilmesine ilişkin
olanlarına karşı 1.6.2005 tarihinden sonra yapılacak itirazlarda sulh ceza
mahkemelerinin genel görevli kılındığına ve bu nedenle doğan görev
uyuşmazlıklarında adli yargı yerinin görevli bulunduğuna karar verilmiştir.
Daha
sonra, 30.3.2005 tarihli ve 5326 sayılı Kabahatler Kanununun 3 üncü
maddesini değiştiren 6.12.2006 günlü, 5560 sayılı Yasa’nın 31. maddesinde, “(1)
Bu Kanunun;
a) İdari yaptırım kararlarına karşı kanun yoluna
ilişkin hükümleri, diğer kanunlarda aksine hüküm bulunmaması halinde,
b) Diğer genel hükümleri, idarî para cezası veya
mülkiyetin kamuya geçirilmesi yaptırımını gerektiren bütün fiiller
hakkında,
uygulanır.” denilmiştir.
Aynı Kanunun 27. maddesine, 5560 sayılı Kanun ile eklenen sekizinci fıkrada
ise; idari yaptırım kararının verildiği
işlem kapsamında aynı kişi ile ilgili olarak idari yargının görev alanına
giren kararların da verilmiş olması halinde; idari yaptırım kararına
ilişkin hukuka aykırılık iddialarının, bu işlemin iptali talebiyle birlikte idari yargı merciinde
görüleceği kurala bağlanmış, bu maddenin
gerekçesinde de bu hükümle, Kabahatler Kanunu'ndaki düzenlemelerin ortaya çıkardığı bağlantı sorununa çözüm
getirilmesinin amaçlandığı ifade edilmiştir.
19.12.2006 tarihinde yürürlüğe giren bu düzenlemeye
göre, Kabahatler Kanunu’nun; idari yaptırım kararlarına karşı kanun yoluna
ilişkin hükümlerinin, diğer kanunlarda aksine hüküm bulunmaması halinde uygulanacağı;
diğer kanunlarda görevli mahkemenin gösterilmesi durumunda ise
uygulanmayacağı ancak; idari yaptırım kararının verildiği işlem kapsamında aynı kişi
ile ilgili olarak idari yargının görev alanına giren kararların da verilmiş
olması halinde; idari yaptırım kararına ilişkin hukuka aykırılık
iddialarının, bu işlemin iptali
talebiyle birlikte idari yargı merciinde görüleceği anlaşılmaktadır.
2918 sayılı Kanun’un Adli Kovuşturma ve Cezaların
Uygulanması başlıklı Dokuzuncu Kısım’a dahil “Bu Kanundaki suçlarla ilgili
davalara bakacak mahkemeler ve yetkileri ” başlığı altında düzenlenen 112.
maddesinin ilk paragrafında; sürücü belgelerinin geçici olarak geri
alınması hariç olmak üzere bu Kanundaki hafif para cezasını veya bu
kanundaki hafif hapis cezasını, belgelerin geri alınması ve iptali veya
işyerlerinin kapatılması cezasını gerektiren suçlarla ilgili davalara
trafik mahkemelerinde, bunların bulunmadığı yerlerde yetki verilen sulh
ceza mahkemelerinde bakılacağı ifade edilmiş; böylelikle sürücü belgelerinin
geçici olarak geri alınmasına ilişkin uygulamalar, trafik ve sulh ceza mahkemelerinin
görevi dışında tutulmuş iken;12.7.1013 tarihli 6495 sayılı Kanun’un
20.maddesiyle yapılan değişiklik ile, maddenin başlığı, “Sürücü
belgelerinin geri alınmasında ve iptalinde yetki”; şeklinde,
madde ise, “Bu Kanunun 6 ncı maddesinde sayılan görevlilerin ve trafik
tescil kuruluşlarının yetkilendirildiği haller hariç olmak üzere, sürücü
belgelerinin geri alınmasına ve iptaline sulh ceza mahkemeleri karar verir.
Bu Kanunun
51 inci maddesinin ihlali ve 118 inci maddesinin ikinci ve üçüncü
fıkralarında yazılı “100 ceza puanını doldurmak” eylemi nedeniyle sürücü
belgelerinin geri alınmasına yine bu Kanunun 6 ncı maddesinde sayılan görevliler
yetkilidir.
Sürücü
belgelerinin geçici olarak geri alınması veya iptaline dair verilen
kesinleşmiş mahkeme kararı örnekleri, sürücülerin sicillerine işlenmek
üzere mahkemelerce ilgili trafik birimlerine gönderilir.
Bu
Kanuna göre görülen davalar, diğer kanunlara göre görülen davalarla birleştiri-lemez.
……. ”
denilerek yeniden düzenlenmiştir.
5326
sayılı Kabahatler Kanunu’nun “Saklı tutulan hükümler” başlığını taşıyan 19.
maddesinde ise, “(1) Diğer kanunlarda kabahat karşılığında öngörülen
belirli bir süre için;
a) Bir
meslek ve sanatın yerine getirilmemesi,
b)
İşyerinin kapatılması,
c)
Ruhsat veya ehliyetin geri alınması,
d) Kara, deniz veya hava nakil aracının trafikten veya seyrüseferden alıkonulması,
gibi
yaptırımlara ilişkin hükümler, ilgili kanunlarda bu Kanun hükümlerine uygun
değişiklik yapılıncaya kadar saklıdır” denilmiştir.
Sürücü belgelerinin geçici olarak geri alınmasına
ilişkin karar, 2918 sayılı Kanun’un 12.7.2013 tarih ve 6495 sayılı Kanun’un
20.maddesi ile yapılan değişiklikten önceki 112. maddesi ve 5326 sayılı
Kanun uyarınca incelendiğinde, 2918 sayılı Kanun’un, bu Kanun’daki suçlarla
ilgili davalara bakacak mahkemeler ve yetkilerinin düzenlendiği 112.
maddesi uyarınca, sürücü belgelerinin geçici olarak geri alınmasına ilişkin
davaların sulh ceza mahkemelerinin görevine dahil edilmediği ve 5326 sayılı
Kanun’un 19. maddesinde, diğer kanunlarda kabahat karşılığında öngörülen
belirli bir süre için ehliyetin geri alınmasına ilişkin hükümlerin geçici
istisnalar içinde sayıldığı dikkate alındığında; sürücü belgelerinin geçici
olarak geri alınmasına ilişkin davalara bakma görevinin idare mahkemesine
ait olduğu kuş-kusuzdur.
Uyuşmazlık Mahkemesi Hukuk Bölümü’nce, idari para
cezası yönünden oluşan olumsuz görev uyuşmazlıklarının çözümünde, idari para cezasına konu işlem kapsamında aynı kişi ile ilgili olarak
idari yargının görev alanına giren kararın da verilmiş olması ve dosya
içeriğinden bu kararın idari yargı yerinde dava konusu edildiğinin anlaşılması
halinde; idari para cezasına ilişkin kararın hukuka aykırılığı iddiasının
da, idari yargı yerinde
görüleceği sonucuna varılarak, idari yargı yerince verilen görevsizlik
kararlarının kaldırılmasına karar verilmiştir.
Somut
olayda, adli yargı yerince idari para
cezasına konu işlem kapsamında
aynı kişi ile ilgili olarak düzenlenen sürücü belgesi geri alma
tutanağının da dava konusu edildiği bu
nedenle davanın çözümünün idari yargı yerine ait olduğu ileri sürülmüş ise de, dava dilekçesinin
incelenmesinden, davacının sadece idari para cezasına karşı dava açmış
olduğu anlaşılmış olup, aksi takdirde dahi; 5326 sayılı Kabahatler
Kanunu’nun “Saklı tutulan hükümler” başlığını taşıyan 19. maddesinde,
“diğer kanunlarda kabahat karşılığında öngörülen belirli bir süre için, …..
ehliyetin geri alınması, …….gibi yaptırımlara ilişkin hükümler, ilgili
kanunlarda bu Kanun hükümlerine uygun değişiklik yapılıncaya kadar
saklıdır” denilerek, ilgili kanununda, bu Kanun hükümlerine uygun
değişiklik yapılıncaya kadar saklı tutulan, başka bir deyişle, belirtilen
istisnalar içinde sayılan yaptırımlardan biri olan “ehliyetin geri
alınması”na ilişkin hükmün, 12.7.2013 tarih ve 6495 sayılı Kanun’un
20.maddesiyle, 2918 sayılı Karayolları Trafik Kanunu’nun 112. maddesinde yapılan
değişiklik ile yukarıda belirtilen şekilde yeniden düzenlendiği ve bu
karara karşı kanun yoluna ilişkin bir düzenlemeye yer verilmediği
gözetildiğinde, oluşacak olan olumsuz görev uyuşmazlığının çözümünde,
sürücü belgesi geri alma tutanağının iptali istemiyle açılan davanın da
adli yargı yerinde görüleceği açıktır.
Görev
kuralları kamu düzenine ilişkin olduğundan, görev konusunda taraflar için
bir müktesep hak doğmayacağı; bu nedenle, yeni bir yasayla kabul edilen
görev kurallarının, geçmişe de etkili olacağı, bilinen bir genel hukuk
ilkesidir.
Davanın
açıldığı andaki kurallara göre görevli olan mahkeme, yeni bir yasa ile
görevsiz hale gelmiş ise, (davanın açıldığı anda görevli olan ve fakat yeni
yasaya göre görevsiz hale gelen) mahkemenin görevsizlik kararı vermesi
gerekeceği; ancak, yeni yasadaki görev kuralının, değişikliğin yürürlüğe
girmesinden sonra açılacak davalarda uygulanacağına dair intikal
hükümlerinin varlığı halinde, mahkemece görevsizlik kararı verilemeyeceği
açıktır.
Diğer
taraftan, dava görevsiz mahkemede açılmış, bu sırada yapılan bir kanun
değişikliği ile görevsiz mahkeme o dava için görevli hale gelmiş ise,
mahkeme, artık görevsizlik kararı veremeyip (yeni kanuna göre görevli hale
geldiği için) davaya bakmaya devam etmesi gerekir.
İncelenen
uyuşmazlıkta, öngörülen trafik para cezasının 5326 sayılı Kanun’un 16.
maddesinde belirtilen idari yaptırım türlerinden biri olduğu, 2918 sayılı
Karayolları Trafik Kanunu’nda son olarak 12.7.2013 gün ve 6495 sayılı
Kanun’la değişiklik yapıldığı, bu haliyle de idari para cezasına karşı
kanun yoluna ilişkin bir düzenlemeye yer verilmediği anlaşıl-mıştır. Bu
durumda, Kabahatler Kanunu’nun 5560 sayılı Kanun’la değişik 3. maddesinde
belirtildiği üzere, idari yaptırım kararlarına karşı kanun yoluna ilişkin
hükümlerinin, diğer kanunlarda aksine hüküm bulunmaması halinde
uygulanacağı nedeniyle, görevli mahkemenin belirlenmesinde 5326 sayılı
Kanun hükümleri dikkate alınacağından, idari para cezasına karşı açılan
davanın görüm ve çözümünde, anılan Kanunun 27. maddesinin (1) numaralı
bendi uyarınca adli yargı yerinin görevli olduğu sonucuna varılmıştır.
Açıklanan nedenlerle, İstanbul Anadolu 29. Sulh Ceza
Mahkemesince verilen görevsizlik kararının kaldırılması gerekmiştir.
SONUÇ : Davanın çözümünde ADLİ YARGININ görevli olduğuna,
bu nedenle İstanbul Anadolu 29. Sulh Ceza Mahkemesinin 13.2.2014 gün ve
D.İş:2014/68 sayılı GÖREVSİZLİK KARARININ KALDIRILMASINA, 2.6.2014 gününde OYBİRLİĞİ İLE KESİN OLARAK karar
verildi.
——
• ——
Uyuşmazlık Mahkemesi
Başkanlığından:
21-ESAS NO : 2014/663
KARAR NO : 2014/703
KARAR TR : 02.06.2014
(Hukuk Bölümü)
ÖZET :
Siirt ili, Eruh ilçesi 3.Komando Tugayı 2.Komando Taburu 3. Komando Bölük
Komutanlığı’nda Piyade Uzman Çavuş olarak görev yapan davacının, bağlı
bulunduğu birlik komutanlığınca verilen görevin ifası amacıyla bindiği
56….. plakalı yolcu otobüsünün, 63…… plakalı araca çarpması ile meydana
gelen kazada yaralanması sonucu uğradığı maddi ve manevi zararın davalıdan
tahsili istemiyle açtığı davanın, ADLİ YARGI YERİNDE çözümlenmesi gerektiği
hk.
K A R A R
Davacı :
M.B.
Vekili :
Av. M.S.A.
Davalı :
Milli Savunma Bakanlığı
Vekili :
Av. H.K.
O L A Y :
Davacı vekili dava dilekçesinde özetle; 21.12.2011 tarihinde D-370 karayolu
üzerinde, davacının da içerisinde yolcu olarak bulunduğu 56……. plakalı
yolcu otobüsünün, 63…… plakalı araçla çarpışması Neticesinde birden fazla
kişinin ağır yaralandığı ve birden fazla kişinin de hayatını kaybettiği
trafik kazasının meydana geldiğini, davacının Siirt ili Eruh ilçesinde
bulunan bakım 3.Komando Tugayı, 2.Komando Taburu 3.Komando Bölük
Komutanlığı emrinde Piyade Uzman Çavuş olarak görev yapmakta iken,
20.12.2011 gün ve PER:1280-2150-11 sayılı “Görevlendirme” konulu yazı ile
babası vefat eden Piyade Er M.D.’i Diyarbakır’a götürmek üzere
görevlendirildiğini, bu amaçla olay günü kazaya karışan 56…… plakalı araca
bindiğini ve otobüsün yaptığı tek taraflı kaza sonucu sürekli iş gücü
kaybına uğradığını belirterek; müvekkilli için 6100 sayılı Kanun’un
107.maddesi uyarınca belirsiz alacak davası ile talep ettikleri 1.000 TL
maddi ve 25.000 TL manevi tazminatın olay tarihinden itibaren işleyecek yasal
faiziyle birlikte davalıdan tahsiline karar verilmesi istemiyle adli yargı
yerinde dava açmıştır.
Davalı
vekili süresi içinde verdiği cevap dilekçesinde özetle; görev itirazında
bulunmuştur.
Ankara
18.Asliye Hukuk Mahkemesi: 05.06.2012 gün ve 2012/208 Esas, 2012/240 Karar
sayılı kararında; “Dava açılmadan
önce, 6100 sayılı HMK'nın 3. maddesinin zikredilen birinci fıkrası Anayasa
Mahkemesinin 16/02/2012 tarih ve 2011/35 esas, 2012/23 karar sayılı ilamı
ile anayasaya aykırı olduğundan iptal edilmiştir. Anayasa Mahkemesinin
kararına göre eldeki davaya bakmak Mahkememizin görevi olmaktan çıkmıştır.
Davanın, 2577 sayılı Yasa'nın 2. maddesi 1. fıkrası (b) bendi kapsamında
bulunan tam yargı davası olarak görülmesi ve idari yargı merciinde (Askeri
Yüksek İdare Mahkemesinde) çözümlenmesi gerektiğinden davalı İdare
vekilinin yargı yolu itirazının kabulüne karar vermek gerekmiştir.” şeklindeki
gerekçesi ile davalı idare vekilinin yargı yolu itirazının kabulüne karar
vermiş, karar davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir.
Yargıtay
4.Hukuk Dairesi: 22.01.2013 gün ve 2012/16272 Esas, 2013/626 Karar sayılı
kararı ile hükmün onanmasına karar vermiş, davacı vekilinin karar düzeltme
talebi üzerine; Yargıtay 4.Hukuk Dairesi, 03.07.2013 gün ve 2013/9344 Esas,
2013/12758 Karar sayılı kararı ile karar düzeltme talebinin reddine karar
vermiş, 1086 sayılı Yasa’nın Geçici 2. ve 6100 sayılı Yasa’nın Geçici
3.maddesi gereğince halen yürürlükte olan 1086 sayılı Yasa’nın 440.maddesi
gereğince verilen karar 03.07.2013 tarihinde kesinleşmiştir.
Davacı
vekili bu kez 05.09.2013 tarihli dava dilekçesi ile; davacının vazife
başında geçirdiği kaza nedeniyle yaşadığı sürekli iş gücü kaybı sonucu
uğradığı zararları ile ekonomik geleceğinin sarsılması nedeniyle uğradığı
zararlar ve uğradığı manevi zararlar nedeniyle ve fazlaya dair hakları
saklı kalmak kaydıyla 1.000 TL maddi ve 30.000 TL manevi tazminata
hükmedilmesine ve bu tazminatlara olay tarihinden itibaren yasal faiz
yürütülmesine karar verilmesi istemi ile askeri idari yargı yerinde dava
açmıştır.
Askeri
Yüksek İdare Mahkemesi İkinci Dairesi: 18.09.2013 gün, 2013/3082 Gensek,
2013/1193 Esas, 2013/1093 Karar sayılı kararı ile; Askeri Yüksek İdare
Mahkemesi’nde davanın 05.09.2013 tarihinde açıldığını, bu durumda
19.01.2011 tarihinde yürürlüğe giren 6099 sayılı Kanun ile 2918 sayılı
Karayolları Trafik Kanunu’nun 110 uncu maddesinde yapılan değişiklik gereği
bu davanın görev ve çözüm yerinin adli yargı olduğu gerekçesi ile davanın
görev yönünden reddine karar vermiş, davacı vekilinin karar düzeltme talebi
Askeri Yüksek İdare Mahkemesi İkinci Dairesi 05.02.2014 gün ve 2013/4209
Gensek, 2014/210 Esas, 2014/130 Karar sayılı kararı ile reddedilmekle,
verilen karar 05.02.2014 tarihinde kesinleşmiştir.
Davacı
vekili, askeri idari yargı ve adli yargı yerlerince verilen görevsizlik
kararları nedeniyle oluşan olumsuz görev uyuşmazlığının giderilmesi
istemiyle başvuruda bulunmuştur.
İNCELEME VE GEREKÇE :
Uyuşmazlık Mahkemesi Hukuk Bölümü’nün, Serdar
ÖZGÜLDÜR’ün Başkanlığında, Üyeler: Eyüp Sabri BAYDAR, Ali ÇOLAK, Nurdane
TOPUZ, Ertuğrul ARSLANOĞLU, Ayhan AKARSU ve Mehmet AKBULUT’un
katılımlarıyla yapılan 2.6.2014 günlü toplantısında:
l-İLK
İNCELEME:
Dosya
üzerinde 2247 sayılı Yasa’nın 27.maddesi uyarınca yapılan incelemeye göre;
askeri idari yargı ve adli yargı yerleri arasında 2247 sayılı yasa’nın
14.maddesinde öngörülen biçimde olumsuz görev uyuşmazlığı doğduğu, askeri
idari yargı ve adli yargı dosyalarının 15. maddede belirtilen yönteme uygun
olarak davacının istemi üzerine son görevsizlik kararını veren mahkemece
Uyuşmazlık Mahkemesi'ne gönderildiği ve usule ilişkin işlemlerde herhangi
bir noksanlık bulunmadığı anlaşıldığından görev uyuşmazlığının esasının
incelenmesine oy birliği ile karar verildi.
II-ESASIN
İNCELENMESİ: Raportör-Hakim Birgül YİĞİT’in, davanın çözümünde adli
yargının görevli olduğu yolundaki raporu ile dosyadaki belgeler okunduktan;
ilgili Başsavcılarca görevlendirilen Yargıtay Cumhuriyet Savcısı Mehmet
BAYHAN’ın ve AYİM Savcısı Hakan Ali TURGUT’un davada adli yargı yerinin görevli
olduğu yolundaki sözlü ve yazılı açıklamaları da dinlendikten sonra GEREĞİ
GÖRÜŞÜLÜP DÜŞÜNÜLDÜ:
Dava; davacının, Siirt ili Eruh
ilçesinde bulunan bakım 3.Komando Tugayı, 2.Komando Taburu 3.Komando Bölük
Komutanlığı emrinde Piyade Uzman Çavuş olarak görev yapmakta iken, bağlı
bulunduğu birlik komutanlığınca verilen görevin ifası amacıyla Diyarbakır’a
gitmek üzere bindiği 56……. plakalı yolcu otobüsünün, 63……. plakalı araca
çarpması ile meydana gelen kazada yaralanması nedeni ile uğradığı
zararların, davalıdan tazminine karar verilmesi istemiyle açılmıştır.
Anayasa’nın
125. maddesinin son fıkrasında, idarenin kendi eylem ve işlemlerinden doğan
zararı ödemekle yükümlü olduğu kurala bağlanmış olup, idari eylem ve
işlemlerden dolayı kişisel hakları ihlâl edilenler tarafından açılacak tam
yargı davalarının görüm ve çözümünün idari yargı yerlerinin görevine
girdiği tartışmasızdır.
Anayasa’nın
157. maddesinde, Askeri Yüksek İdare Mahkemesi’nin askeri olmayan
makamlarca tesis edilmiş olsa bile, asker kişileri ilgilendiren ve askeri
hizmete ilişkin idari işlem ve eylemlerden doğan uyuşmazlıkların yargı
denetimini yapan ilk ve son derece mahkemesi olduğu, ancak askerlik
yükümlülüğünden doğan uyuşmazlıklarda ilgilinin asker kişi olması şartının
aranmayacağı belirtilmiş, 20.7.1972 tarih ve 1602 sayılı Yasa’nın
25.12.1981 tarih ve 2568 sayılı Yasa ile değişik 20. maddesinde de aynı
hüküm yer almıştır. Askeri Yüksek İdare Mahkemesi’nin bir davaya
bakabilmesi için dava konusu idari işlem ya da eylemin “asker kişiyi
ilgilendirmesi“ ve “askeri hizmete ilişkin bulunması” koşullarının birlikte
gerçekleşmesi gerekmektedir.
1602
sayılı Yasa’nın değişik 20. maddesinde, Türk Silahlı Kuvvetlerinde görevli
bulunan veya hizmetten ayrılmış olan, subay, askeri memur, astsubay, askeri
öğrenci, uzman çavuş, uzman jandarma çavuş, erbaş ve erler ile sivil
memurlar asker kişi sayılmaktadır.
İdari
eylemin “askeri hizmete ilişkin bulunması”, eylemin kanun ve nizamların
Türk Silahlı Kuvvetlerine tanıdığı yetki ve görevlerin yerine getirilmesi
amacına yönelik olması anlamını taşımaktadır. Askeri nitelikteki idari
eylemi de, askeri kural ve gelenekler çerçevesinde yürütülen askeri hizmet
sırasındaki bir hareket, tutum veya meydana gelen ya da getirilen bir olay
olarak tanımlamak olanaklıdır.
İdari eylemin
“asker kişiyi ilgilendirmesi” için, eylemin bir asker kişiye yönelmesi,
zarar verici etkilerini bir asker kişinin beden veya mal varlığı sahasında
meydana getirmiş olması gerekir.
Olayda,
meydana gelen trafik kazasından dolayı zarar görenin asker kişi olduğunda
şüphe olmadığı; davacının olay günü Kara Kuvvetleri Komutanlığı 3. Komando
Tugay 2. Komando Tabur Komutanlığı’nın 20.12.2011 gün ve 1280-2150-11
sayılı kararı gereğince, Karargah Destek Komutanlığı emrinde görevli P.Er
M.D.’i, babasının vefat etmesi nedeniyle Diyarbakır’a götürmekle
görevlendirildiği, bu görevinin ifası amacı ile bindiği yolcu otobüsünün
yaptığı kaza Neticesinde yaralandığı ve hem maddi hem de manevi olarak
zarar gördüğünden bahisle zararının davalıdan tazminini istediği, tazminat
talebine konu zararın askeri kural ve talimatlar çerçevesinde yürütülen bir
hizmet sırasında doğmuş olması ve asker kişinin bedeninde meydana gelmiş
olması birlikte değerlendirildiğinde, davada idari eylemin askeri hizmete
ilişkin bulunması koşulunun da gerçekleştiği anlaşılmıştır.
Ancak;
2918 sayılı Kanun’un 110. Maddesinde; “(Değişik
madde: 11/01/2011-6099 S.K./14.mad.) İşleteni veya sahibi Devlet ve diğer
kamu kuruluşları olan araçların sebebiyet verdiği zararlara ilişkin
olanları dâhil, bu Kanundan doğan sorumluluk davaları, adli yargıda
görülür. Zarar görenin kamu görevlisi olması, bu fıkra hükmünün uygulanmasını
önlemez. Hemzemin geçitte meydana gelen tren-trafik kazalarında da bu Kanun
hükümleri uygulanır./Motorlu araç kazalarından dolayı hukuki sorumluluğa
ilişkin davalar, sigortacının merkez veya şubesinin veya sigorta
sözleşmesini yapan acentenin bulunduğu yer mahkemelerinden birinde
açılabileceği gibi kazanın vuku bulduğu yer mahkemesinde de açılabilir.”
şeklindeki düzenleme ile karayollarında meydana gelen trafik kazalarından
dolayı açılacak sorumluluk davalarına özgü olmak üzere görevli yargı
yerinin belirlendiği, aynı kanunun Geçici 21. maddesinde; “Bu Kanunun 110 uncu maddesinin birinci
fıkrasının göreve ilişkin hükmü, yürürlüğe girdiği tarihten önce idari
yargıda ve Askeri Yüksek İdare Mahkemesinde açılmış bulunan davalara
uygulanmaz.” denilmek sureti ile 2918 sayılı Yasa’nın 110. maddesinin,
maddenin yürürlüğe girdiği 19.01.2011 tarihinde sonra açılacak davalara
uygulanacağının açıklığa kavuşturulduğu, davacının uyuşmazlığa konu olaya
ilişkin olarak Ankara 18. Asliye Hukuk Mahkemesi’nde 10.04.2012 dava açtığı
görülmekle; geçici 21.madde nazara alındığında 2918 sayılı Yasa’nın 110.
maddesinin somut olaya uygulanacağı tartışmasızdır.
Ayrıca,
2918 sayılı Kanunun 110 uncu maddesinin birinci fıkrasının iptali istemiyle
Bursa 3.Asliye Hukuk Mahkemesi ve Batman 2.Asliye Hukuk Mahkemesince
yapılan itiraz başvuruları üzerine konuyu inceleyen Anayasa Mahkemesi, şu
gerekçesi ile anılan kuralı Anayasaya aykırı görmemiş ve iptal istemini oy
birliğiyle reddetmiştir: “… Anayasa Mahkemesi’nin daha önceki kimi
kararlarında da belirtildiği üzere, tarihsel gelişime paralel olarak
Anayasa’da adli ve idari yargı ayırımına gidilmemiş ve idari
uyuşmazlıkların çözümünde idare ve vergi mahkemeleriyle Danıştay yetkili
kılınmıştır. Bu nedenle, genel olarak idare hukuku alanına giren konularda
idari yargı, özel hukuk alanına giren konularda adli yargı görevli
olacaktır. Bu durumda, idari yargının görev alanına giren bir uyuşmazlığın
çözümünde adli yargının görevlendirilmesi konusunda kanun koyucunun mutlak
bir takdir yetkisinin bulunduğunu söylemek olanaklı değildir. Ancak, idari
yargının denetimine bağlı olması gereken idari bir uyuşmazlığın çözümü,
haklı neden ve kamu yararının bulunması halinde kanun koyucu tarafından
adli yargıya bırakılabilir. İtiraz konusu kural, trafik kazasında zarar
görenin asker kişi ya da memur olmasına, aracın askeri hizmete ilişkin
olmasına veya olayın hemzemin geçitte meydana gelmesi durumlarına göre
farklı yargı kollarında görülmekte olan 2918 sayılı Kanun’dan kaynaklanan
tüm sorumluluk davalarının adli yargıda görüleceğini öngörmektedir. İtiraz
konusu düzenlemenin gerekçesinde de ifade edildiği gibi, askeri idari
yargı, idari yargı veya adli yargı kolları arasında uygulamada var olan
yargı yolu belirsizliği giderilerek söz konusu davalarla ilgili olarak
yeknesak bir usul belirlenmektedir. Aynı tür davaların aynı yargı yolunda
çözümlenmesi sağlanarak davaların görülmesi ve çözümlenmesinin hızlandırıldığı,
bu suretle kısa sürede sonuç alınmasının olanaklı kılındığı ve bunun söz
konusu davaların adli yargıda görüleceği yolunda getirilen düzenlemenin
kamu yararına yönelik olduğu anlaşılmaktadır. Öte yandan, 2918 sayılı
Kanun’da tanımlanan Karayolu şeridi üzerindeki araç trafiğinden kaynaklanan
sorumlulukların, özel hukuk alanına girdiği konusunda bir tartışma
bulunmamaktadır. İdare tarafından kamu gücünden kaynaklanan bir yetkinin
kullanılması söz konusu olmadığı gibi, aynı karayolu üzerinde aynı seyir
çizgisinde hareket eden, bu nedenle aynı tür risk üreten araçlar arasında
özel-kamu ayırımı yapılmasını gerektiren bir neden de yoktur. Açıklanan
nedenlerle, itiraz konusu kural Anayasa’nın 2.,125. ve 155. maddelerine
aykırı değildir. İtirazın reddi gerekir…” (Any. Mah.nin 26.12.2013 tarih ve
E.2013/68, K.2013/165 sayılı kararı; R.G. 27.3.2014, Sayı: 28954,
s.136-147.)
Anayasa’nın
158 inci maddesinin son fıkrasında “ Diğer mahkemelerle, Anayasa Mahkemesi
arasındaki görev uyuşmazlıklarında, Anayasa Mahkemesi’nin kararı esas
alınır.” denilmektedir. Anayasa Mahkemesi’nin yukarıda gerekçesine yer
verilen kararı, yasa koyucunun idari yargının görevine giren bir konuyu
adli yargının görevine verebileceğine, dolayısiyle 2918 sayılı Kanunun 110
uncu maddesinin birinci fıkrası ile öngörülen, bu Kanun’dan doğan tüm
sorumluluk davalarının adli yargıda görülmesi düzenlemesinin Anayasa’ya
aykırı bulunmadığına dair olup, esas itibariyle görev konusunda verilmiş
bir karardır ve Anayasa’nın 158 inci maddesi uyarınca, başta Mahkememiz
olmak üzere diğer yargı organları bakımından da uyulması zorunlu bir karar
mesabesindedir.
Bu durumda, 2918
sayılı Yasanın 19.01.2011 tarihinde yürürlüğe giren 110. maddesi ile
Anayasa Mahkemesi’nin benzer bir konuda İdare Mahkemesi’nin davaya bakmakla
görevli bulunmadığı yolundaki kararları gözetildiğinde, bahsi geçen Kanun
maddesinin karayollarında, can ve mal güvenliği yönünden trafik düzeninin
sağlanarak trafik güvenliğini ilgilendiren tüm konularda alınacak önlemleri
kapsadığı ve Kanunun, trafikle ilgili kuralları, şartları, hak ve yükümlülükleri,
bunların uygulanmasını ve denetlenmesini, ilgili kuruluşları ve bunların
görev yetki ve sorumlulukları ile, çalışma usullerini kapsadığı,
dolayısıyla meydana gelen zararın tazmini istemiyle açılan bu davanın da
adli yargı yerinde çözümlenmesi gerektiği sonucuna varılmıştır.
Açıklanan
nedenlerle davanın görüm ve çözümü adli yargı yerinin görevine girdiğinden
Ankara 18. Asliye Hukuk Mahkemesi’nce verilen görevsizlik kararının
kaldırılması gerekmiştir.
SONUÇ : Davanın çözümünde ADLİ YARGININ görevli olduğuna,
bu nedenle Ankara 18.Asliye Hukuk Mahkemesi’nin 05.06.2012 gün ve 2012/208
Esas, 2012/240 Karar sayılı GÖREVSİZLİK KARARININ KALDIRILMASINA, 2.6.2014
gününde Üye Eyüp Sabri BAYDAR’ın KARŞI OYU ve OY ÇOKLUĞU İLE KESİN OLARAK
karar verildi.
KARŞI OY
Somut
uyuşmazlıkta; Siirt ili Eruh ilçesinde bulunan 3. Kom. Tuğ. 2. Kom. Tabur.
3. Kom. Bölüğü emrinde Uzman Çavuş olarak görev yapmakta iken, komutanlıkça
görevlendirilmesi nedeniyle başka bir eri Diyarbakır'a götürürken otobüsün
tek taraflı kazası sonucu sürekli iş gücü kaybına uğradığı iddiası ile
davacı tarafından davalı Bakanlık aleyhine maddi manevi tazminat davası
açılmıştır.
Davalı
Bakanlık, Davacının içinde yolcu olarak bulunduğu aracın 2918 sayılı
yasanın 3. maddesi kapsamında işleteni olmadığı gibi, otobüs sürücüsününde
davalı Bakanlık ile bir ilgisi bulunmamaktadır.
Uyuşmazlık,
2918 sayılı yasanın uygulanmasını gerektiren, yasanın 85. maddesindeki
işletenin sorumluluğundan doğmadığı gibi araç sürücüsünün haksız fiilinden
de kaynaklanmamaktadır.
Dava,
komutanlıkça, görevlendirme yazısı ile görevlendirilen davacının görev
esnasında geçirdiği kazada davalı idarenin hizmet kusuruna dayanmaktadır.
TC
Anayasası'nın 125/son md. "idarenin kendi eylem ve işlemlerinden doğan
zararı ödemekle yükümlü olduğu" kurala bağlanmış,
2577
Sayılı İYUK 2/1-b md. "idari eylem ve işlemlerden dolayı kişisel
haklan ihlal edilenler tarafından açılan tam yargı davaları, idari dava
çeşitleri arasında" sayılmıştır.
Bu durumda
davalı idarenin, görevlendirmesinden doğan zararın tazmininin amaçlanmış
olması karşısında, idarenin görevinde olan kamu hizmetini yürüttüğü esnada
kişilere verdiği zararın ödetilmesine yönelik bulunan uyuşmazlık konusu
davanın, olayda kamu hizmetinin usulüne ve hukuka uygun olarak yürütülüp
yürütülmediğinin, hizmet kusuru veya idarenin sorumluluğunu gerektiren bir
husus olup olmadığının tespitinde esas alman idare hukuku kurallarına ve
2577 Sayılı İYUK 2/1-b md. sayılan tam yargı davasında görüm ve çözümünde
idari yargı yerleri görevli bulunmaktadır.
Sayın
çoğunluk, idarenin hizmet kusurundan doğan zararda Adli Yargıyı görevli
kabul eden görüşünde hukuki dayanak olarak 2918 Sayılı KTK 110/1 md.
hükümlerini esas almıştır.
11.01.2011
gün 6099 Sayılı Yasa'nın 14. maddesi ile 2918 Sayılı KTK 110. maddesine
eklenen 1 .fıkra ile "işleteni veya sahibi devlet ve diğer kamu
kuruluşları olan araçların sebebiyet verdiği zararlara ilişkin olanları
dahil bu kanundan doğan sorumluluk davaları Adli Yargıda görülür..." hükmü
getirilmiştir.
Sayın
çoğunluk görüşünün aksine eldeki uyuşmazlık anılan yasa hükmü kapsamında
kalmamaktadır.
Çünkü,
2918 Sayılı KTK 85.maddesinde açıkça belirtildiği gibi yasa motorlu
araçların işletilmesinden doğan zararlar nedeniyle işletenin hukuki
sorumluluğunu düzenlemektedir.
Yasa
hükmünde geçen bu kanundan ve Adli Yargıda görülmesi gereken sorumluluk
davaları, 2918 Sayılı Yasa'nın 85.maddesinde düzenlenen motorlu araçların
işletilmesi nedeniyle verilen zararlardan dolayı araç işletenin hukuki sorumluluğuna
ilişkin davalardır.
Yasa
değişikliğinden önce kamu araçlarının işletilmesi nedeniyle verilen
zararlardan dolayı kamu idaresinin sorumluluğunun hangi yargı kolunda görüm
ve çözümü konusunda yasada bir düzenleme bulunmadığından İdari ve Adli Yargı
organları arasında çıkan görev uyuşmazlıklarını sonlandırmak üzere sözü
geçen yasa hükmü getirilmek suretiyle kamu araçlarının verdiği zararlar
nedeniyle işletenin sorumluluğunda 2918 Sayılı Yasa'nın amacına uygun
olarak Adli Yargıda görüm ve çözüm esası benimsenmiştir.
2918
sayılı yasanın 110. maddesinde yapılan yasa değişikliğine ilişkin Hükümet
gerekçesi de getirilen yeni hükmün bu nedenle maddeye eklendiğini teyit
etmektedir.
Diğer
taraftan, sayın çoğunluk 2918 sayılı yasanın 110. maddesi hükmünün iptali
istemi ile Anayasa Mahkemesine açılan dava sonucunda verilen yorumlu red
kararlarını, karara dayanak almakta ise de bu görüşe de itibar edilmesi
mümkün değildir.
Zira;
"T.C. Anayasasında, Anayasa Mahkemesinin iptal veya iptal talebinin
reddi dışında yorumlu red kararı verebileceğine dair bir işaret yoktur.
Tersine T.C. Anayasasının 153/2 maddesi "Anayasa Mahkemesi bir kanun
veya kanun hükmünde kararnamenin tamamını veya bir hükmünü iptal ederken,
kanun koyucu hareketle yeni bir uygulamaya yol açacak biçimde hüküm tesis
edemez." hükmü böyle bir anlayışın benimsenmemiş olduğunun kanıtı
olarak kabul edilebilir. Gerçi madde iptal kararlarından bahsetmektedir,
ama Anayasa koyucunun amacının Anayasa Mahkemesinin kanun koyucu gibi
hareket etmesini önlemek olduğu açıkça anlaşılmaktadır. Yorumlu red
kararlarının ise diğer mahkemeleri, idare makamlarını, gerçek ve tüzel
kişileri bağlaması itibariyle bir çeşit pozitif kanun koyuculuk anlamına
geldiğine şüphe yoktur. (Türk Anayasa Hukuku Prof. Dr. Ergun Özbudun. Sh.
440 vd.)
Hakkında
yorumlu red kararı verilen bir kanun maddesi yürürlükte kalmaya devam eder.
Dolayısıyla somut olaylara uygulanır. Somut olaylarda o maddenin ne anlama
geldiğine, yani nasıl yorumlanacağına, bundan sonra da Anayasa Mahkemesi
değil onu uygulayacak Mahkemeler karar verir. Anayasa Mahkemesinin yorumlu
red kararı verirken yaptığı yorumunun diğer mahkemeleri bağlaması mümkün
değildir. Bir kanun maddesinin nasıl yorumlanacağına onu uygulayacak olan
Adli- idari ve Askeri Yargı organları karar verir. Anayasa Mahkemesi Adli,
idari ve Askeri kollarının üst mahkemesi olmadığına göre bu yargı
kollarındaki mahkemelere kendi yorumunu empoze etmesi mümkün değildir. O
halde Anayasa Mahkemesinin verdiği yorumlu red kararlarının kendilerinden
beklenen fonksiyonu ifa edebilmeleri, diğer mahkemelerin Anayasa
Mahkemesinin bu yorumlarını benimsemelerine bağlıdır. Oysa hukukumuzda,
Anayasa Mahkemesi kararlarında yapılan yorumlar diğer mahkemeleri bağlamaz.
Zira Anayasa Mahkemesi kararlarının bağlayıcılığı bu kararların hüküm
fıkralarına münhasırdır. (Türk Anayasa Hukuku Dersleri, Kemal Gözler, sh.
444)
Keza,
Sayın çoğunluğun kararı dayandırdığı T.C. Anayasasının 158. madde
hükümlerininde uyuşmazlıkta uygulama yeri bulunmamaktadır. Uyuşmazlık
Mahkemesinin görev ve yetkilerini düzenleyen T.C. Anayasasının 158. maddesi
açık hükmünden de anlaşıldığı üzere Anayasa Mahkemesi ile diğer yargı
kolları arasında olumlu veya olumsuz görev uyuşmazlığının doğması halinde
Anayasa Mahkemesi görüşünün üstün tutulacağına ilişkin düzenlemenin,
uyuşmazlıkta Anayasa Mahkemesinin görevlilik veya görevsizlik kararının
bulunmaması, diğer yargı kolları ile arasında bir görev ihtilafının
çıkmaması nedeniyle uygulanması mümkün değildir.
Açıklanan
gerekçelerle uyuşmazlıkta idari yargı görevli olup, benzer ihtilaflarda da
idari yargının görevli olduğu Yargıtay 4, 11, 17 Hukuk Dairelerinin
istikrarlı kararlarıyla Içtihad edildiği gibi Danıştay kararlarında da
uyuşmazlıkta İdari Yargının görevli olduğu benimsenmiştir. (Danıştay 10.
Daire E 2011/11522, K 2012/5347 sayı, E. 2011/10856 ve K. 2013/670 Sayı,
vs.) Somut uyuşmazlıkta davanın idarenin hizmet kusuruna dayanmasına,
2918
Sayılı Yasa'nın 110/1 md. motorlu araçların işletilmesinden doğan
zararlardan dolayı işletenini hukuki sorumluluğunun Adli Yargıda görüm ve
çözümünü düzenleme altına almasına,
Somut
uyuşmazlığın anılan yasa hükmü kapsamında bulunmamasına,
Kamu
hizmetinin usulüne ve hukuka uygun olarak yürütülüp yürütülmediğinin hizmet
kusuru veya idarenin sorumluluğunu gerektiren bir husus olup olmadığının
tespitinde, 2577 Sayılı IYUK 2/1-b md. sayılan tam yargı davasında görüm ve
çözümünde İdari Yargının görevli olmasına göre,
Uyuşmazlıkta
Adli Yargıyı görevli kabul eden sayın çoğunluğun görüşüne katılamıyorum.
|
|
Karşı
Oy
Eyüp
Sabri BAYDAR
|
——
• ——
Uyuşmazlık Mahkemesi
Başkanlığından:
22-ESAS NO : 2014/664
KARAR NO : 2014/704
KARAR TR : 02.06.2014
(Hukuk Bölümü)
ÖZET :
Türk Telekomünikasyon A.Ş.’de çalışırken Kurumun özelleştirilmesi nedeniyle
başka kuruma nakledilen davacının, maaş nakil ilmuhaberinin düzeltilmesi
istemiyle açtığı davanın, ADLİ YARGI YERİNDE çözümlenmesi gerektiği hk.
K A R A R
Davacı :
F.E. (D.)
Vekili : Av. E.S.
Davalı :
Türk Telekomünikasyon AŞ.
Vekili : Av. M.A.P.
O L A Y :
Davacı vekili dava dilekçesinde özetle; Türk Telekom A.Ş. Genel Müdürlüğü
N.work Direktörlüğü’nde sözleşmeli statüsünde Tekniker ünvanıyla çalışmakta
iken kurumun özelleştirme kapsamına alınması sonucunda 4046 sayılı Kanun'un
22. maddesi kapsamında 04.01.2010 tarihinde Devlet Personel Başkanlığı'na
adının bildirildiğini, 03.05.2010 tarihinde Maden Tetkik ve Arama Genel
Müdürlüğü’ne atandığını, 5473 sayılı yasa gereğince 01.01.2006 tarihinden
geçerli olmak üzere 31.06.2006 tarihine kadar 40,00 TL ve 01.07.2006
tarihinden geçerli olmak üzere 31.12.2006 tarihine kadar 82.50 TL, 2007
yılında her ay 1850 gösterge rakamının memur aylıklarına uygulanan katsayı
ile çarpımı sonucu bulunacak tutar olarak belirlenen ek ödemenin, 2008
yılının ilk altı ayı için 2260 gösterge ile memur katsayısının çarpımı ile
bulunacak rakamın, 2008 Temmuz ayında ise 2660 gösterge rakamının memur
katsayısı ile çarpımı sonucu bulunacak rakamın, Ağustos 2008 den itibaren
de (9500*katsayı*xx/100) şeklinde formüle edilen tutarın ve daha sonraki
aylarda da katsayı artışına uygun olarak belirlenen artışların, ek ödeme
olarak tediyesinin öngörüldüğünü, müvekkilinin hem maaş ödemelerinin eksik
yapılmış olduğunu, hem de maaş ilmuhaberi eksik oluşturularak yeni çalışma
yerine eksik bildirilmiş olduğunu, müvekkil adına idareye yapmış olduğu
14.03.2011 gün ve 16034 sayılı talep ve başvuruya ilişkin olarak verilen
zımni red işleminin iptali ile davalı idare tarafından eksik ve hatalı
olarak düzenlenmiş olan müvekkiline ait maaş nakil ilmuhaberinin
düzeltilerek, davalı idarenin hatalı işlemi nedeni ile yoksun kaldığı
parasal haklarının yasal faizi ile birlikte davacıya ödenmesine karar
verilmesi istemiyle idari yargı yerinde dava açmıştır.
Ankara
6.İdare Mahkemesi: 31.05.2011 gün ve 2011/941 Esas, 2011/820 Karar sayılı
kararı ile özetle; davalının özel hukuk tüzel kişisi olması karşısında,
idari yargı yetkisi kapsamında açılmış bir idari dava bulunduğundan söz
edilemeyeceğini, uyuşmazlığın, özel hukuk hükümlerine göre görüm ve
çözümünde adli yargı yerinin görevli olduğunu belirterek, davanın görev
yönünden reddine karar vermiştir.
Görevsizlik
kararı davalı vekiline 27.07.2011 tarihinde, davacı vekiline 29.07.2011
tarihinde tefhim edilmiş, 2577 sayılı Kanun’un 46.maddesinde düzenlenen 30
günlük yasal süresi içinde kanun yollarına başvurulmadığından kesinleşmiştir.
Davacı
vekili bu kez; müvekkiline ait maaş nakil ilmuhaberinin ikramiye denge
tazminatı, enflasyon farkları, kümülatif brüt gelir vergi dilimlerine göre,
kademeli olarak vergilendirilmiş ve bu şekilde müvekkilin gelirinden önemli
miktarda fuzulen gelir vergisi kesintisi ve diğer kalemler yansıtılmaması
nedeniyle hukuka aykırı olarak düzenlendiğinin tespitine, maaş nakil
ilmuhaberinin açıklanan hususlar gözetilerek düzeltilmesine, 01.01.2006
tarihinden itibaren ikramiye farkları, denge tazminatı, enflasyon farkları,
kümülatif brüt gelir vergi dilimlerine göre kademeli olarak haksız vergilendirilmekle
yapılan fuzuli kesintilerin, her ayın Ramazan ayında müvekkilin maaşına
yansıtılan yemek ücretinin ve diğer kalem alacakların hakların doğum
tarihinden (01.01.2006 dan başlayarak) itibaren müvekkile fazlaya ilişkin
hakları saklı kalmak kaydı ile şimdilik 1.000,00 TL’sinin hakların doğum
tarihinden itibaren işleyecek en yüksek banka faizi ile birlikte davalıdan
alınmasına karar verilmesi istemi ile adli yargı yerinde dava açmıştır.
Ankara
1.İş Mahkemesi: 25.04.2013 tarih ve 2011/1063 Esas, 2013/237 Karar sayılı
kararı ile özetle; 406 sayılı yasa hükümleri dikkate alınarak kamu
personeli hakkında ve idare hukuku alanında tesis edilmiş birer idari işlem
niteliğinde olduğundan, idari işlemlerle ilgili uyuşmazlığın ise adli yargı
değil idari yargı yerinde çözülmesi gerektiğinden bahisle davanın 6100
sayılı HMK nın 114/1-b maddesi gereğince yargı yolunun caiz olmaması nedeni
ile ve aynı yasanın 115/2 maddesi uyarınca usulden reddine karar vermiş,
karar davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir.
Yargıtay
22.Hukuk Dairesi: 01.07.2013 gün ve 2013/18373 Esas, 2013/16049 Karar
sayılı kararı ile hükmün onanmasına karar vermiş; verilen karar 1086 sayılı
Yasa’nın Geçici 2. ve 6100 sayılı Yasa’nın Geçici 3.maddesi gereğince halen
yürürlükte olan 1086 sayılı Yasa’nın 440.maddesi gereğince ve karara şerh
edildiği üzere 01.07.2013 tarihinde kesinleşmiştir.
Davacı
vekili, idari ve adli yargı yerlerince verilen görevsizlik kararları
nedeniyle oluşan olumsuz görev uyuşmazlığının giderilmesi istemiyle
başvuruda bulunmuştur.
İNCELEME VE GEREKÇE :
Uyuşmazlık Mahkemesi Hukuk Bölümü’nün, Serdar
ÖZGÜLDÜR’ün Başkanlığında, Üyeler: Eyüp Sabri BAYDAR, Ali ÇOLAK, Nurdane
TOPUZ, Ertuğrul ARSLANOĞLU, Ayhan AKARSU ve Mehmet AKBULUT’un
katılımlarıyla yapılan 2.6.2014 günlü toplantısında:
l-İLK
İNCELEME: Davalı Türk Telekom A.Ş. yönünden dosya üzerinde 2247 sayılı
Yasa’nın 27. maddesi uyarınca yapılan incelemeye göre; idari ve adli yargı
yerleri arasında 2247 sayılı yasa’nın 14.maddesinde öngörülen biçimde
olumsuz görev uyuşmazlığı doğduğu, idari ve adli yargı dosyalarının
15.maddede belirtilen yönteme uygun olarak davacının istemi üzerine son
görevsizlik kararını veren mahkemece Uyuşmazlık Mahkemesi’ne gönderildiği,
usule ilişkin herhangi bir noksanlık bulunmadığı anlaşıldığından görev
uyuşmazlığının esasının incelenmesine oy birliği ile karar verildi.
II-ESASIN İNCELENMESİ: Raportör-Hakim Birgül Yiğit’in,
davanın çözümünde adli yargının görevli olduğu yolundaki raporu ile
dosyadaki belgeler okunduktan; ilgili Başsavcılarca görevlendirilen
Yargıtay Cumhuriyet Savcısı Mehmet BAYHAN ile Danıştay Savcısı Mehmet Ali
GÜMÜŞ’ün davada adli yargının görevli olduğu yolundaki sözlü açıklamaları
da dinlendikten sonra GEREĞİ GÖRÜŞÜLÜP DÜŞÜNÜLDÜ:
Dava, Türk Telekomünikasyon A.Ş.’nde tekniker ünvanıyla
çalışmakta iken kurumun özelleştirilmesi nedeni ile başka kuruma atanan
davacının, hatalı düzenlenen maaş nakil ilmuhaberinin yeniden
düzenlenmesine ilişkin başvurusunun reddine ilişkin kararın iptali ile
yanlış maaş nakil ilmuhaberi nedeni ile uğradığı zararın tazminine karar
verilmesi istemiyle açılmıştır.
1953 tarih ve 6145 sayılı Yasa ile, Türkiye
Cumhuriyeti Posta, Telgraf ve Telefon İşletmesi kurulmuş; 1924 tarih ve 406
sayılı Telgraf ve Telefon Kanunu’nun 10.6.1994 tarih ve 4000 sayılı
Yasa’yla değiştirilen 1. maddesi ile, posta ve telgraf tesis ve işletmesine
ilişkin hizmetler, Posta İşletmesi Genel Müdürlüğü’nce (P.İ),
telekomünikasyon hizmetleri ise, “Türk Telekomünikasyon Anonim Şirketi
(Şirket)” tarafından yürütülecek şekilde yeniden yapılandırılmıştır.
27.1.2000 tarih ve 4502 sayılı Yasa’nın 1. maddesi
ile, 406 sayılı Yasa’nın 1. maddesine eklenen dokuzuncu fıkrada, “Türk
Telekom, bu Kanun ve özel hukuk hükümlerine tabi bir anonim şirkettir. Kamu
İktisadi Teşebbüslerinin kuruluş, teşkilât ve faaliyetleri ile ilgili
mevzuat Türk Telekom’a uygulanmaz. Sadece, Türkiye Büyük Millet Meclisi
denetimine ilişkin 2.4.1987 tarihli ve 3346 sayılı Kanunun 9 uncu maddesi
hükümleri uygulanır” denilmiş; anılan fıkra hükmü, 12.5.2001 tarih ve 4673
sayılı Yasa’nın 1. maddesi ile değiştirilmiş ve “Türk Telekom, bu Kanun ve
özel hukuk hükümlerine tabi bir anonim şirkettir. Bu Kanun hükümleri saklı
kalmak üzere, kamu iktisadi teşebbüsleri de dahil, sermayesinin yarısından
fazlası kamuya ait olan kamu kurum, kuruluş ve ortaklıklarına uygulanan
mevzuat Türk Telekom’a uygulanmaz. Sermayesinin yarısından fazlası kamuda
kaldığı sürece, Türkiye Büyük Millet Meclisi denetimine ilişkin 2.4.1987
tarihli ve 3346 sayılı Kanunun 9 uncu maddesi hükümleri uygulanır.
16.7.1965 tarihli ve 697 sayılı Kanun ile milli güvenlik ve kamu düzeniyle
sıkıyönetim ve seferberlik hallerinde telekomünikasyon hizmetlerinin
yürütülmesine ilişkin özel kanunların hükümleri saklıdır”; Ek 29.
maddesinin 3.7.2005 gün ve 5398 sayılı Kanun’un 14. maddesi ile değişik
birinci fıkrasında, “Türk Telekom hisselerinin devri sonucu kamu payının
yüzde ellinin altına düşmesi durumunda; Türk Telekomda ek 22 nci maddenin
(a) bendinin bu Kanunla yürürlükten kaldırılan hükümleri uyarınca
belirlenen aslî ve sürekli görevlerde çalışmakta olanlar ile 22.1.1990
tarihli ve 399 sayılı Kanun Hükmünde Kararnameye tâbi olarak kadrolu veya
sözleşmeli personel statüsünde çalışanlar ve kapsam dışı personel, kamu
görevlerinden yüzseksen gün aylıksız izinli sayılır…” denilmiştir.
Öte
yandan; 406 sayılı Yasa’nın 4502 sayılı Yasa ile değişik 2. maddesinin (c)
bendinin birinci alt bendinin birinci cümlesinde, “Türk Telekom;
telekomünikasyon şebekeleri üzerinden sunulan ulusal ve uluslararası ses
iletimini ihtiva eden telefon hizmetlerini, 31.12.2003 tarihine kadar bu
Kanun ve görev sözleşmesi çerçevesinde tekel olarak yürütür” denildikten
sonra, anılan (c) bendinin birinci alt bendine 12.5.2001 tarih ve 4673
sayılı Yasa ile eklenen üçüncü cümlede, “Ancak, Türk Telekom’daki kamu payı
%50’nin altına düştüğünde, Türk Telekom’un tüm tekel hakları 31.12.2003
tarihinden önce de olsa ortadan kalkmış olur” denilmiş; 4502 sayılı
Yasa’nın Geçici 3. maddesi ile de Türk Telekomünikasyon A.Ş., 233 sayılı
KHK’nin ekindeki “B-Kamu İktisadi Kuruluşları (KİK)” bölümünde yer alan kuruluşlar
listesinden çıkarılmıştır.
Bu
düzenlemeler birlikte değerlendirildiğinde, telekomünikasyon şebekeleri
üzerinden sunulan ulusal ve uluslararası ses iletimini ihtiva eden telefon
hizmetlerini 31.12.2003 tarihine kadar “tekel” olarak yürütmekle görevli
kılınan ve çoğunluk hisseleri kamuya ait bulunan Türk Telekom’un, tekel
kapsamında kamu hizmeti yürüten, ancak kuruluş yasasındaki son düzenlemeler
ile kendine özgü statüye sahip olan ve sermayesindeki kamu payı %50’nin
altına düşünceye kadar kamu kuruluşu niteliğini taşıyan bir kuruluş olduğu
tartışmasızdır.
Özelleştirme
kapsamında bulunan Türk Telekomünikasyon A.Ş.’deki tamamı Hazineye ait
bulunan hisselerden % 55’i, Bakanlar Kurulu’nun 25.7.2005 tarih ve
2005/9146 sayılı “Türk Telekomünikasyon Anonim Şirketi (Türk Telekom)’nin %
55 Oranındaki Hissesinin Blok Olarak Satışına İlişkin Nihai Devir
İşlemlerine Dair Kararın Yürürlüğe Konulması Hakkında Karar”ı uyarınca,
14.11.2005 tarihli Hisse Satış Sözleşmesi ile (6.550.000.000 USD. bedelle)
O. Telekomünikasyon A.Ş.’ne satılmıştır.
Bu
sürece paralel olarak Türk Telekom personelinin durumu incelendiğinde:
Türk
Telekom A.Ş., 4502 sayılı Yasa’nın 29.1.2000 tarih ve 23948 sayılı Resmi
Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe girdiği dikkate alındığında, 29.1.2000
tarihi itibariyle 233 sayılı KHK kapsamı
dışında kalmış ve anılan KHK eki cetvellerden çıkarılmış olması nedeniyle,
Uyuşmazlık Mahkemesi Genel Kurulu’nun
22.1.1996 gün ve E:1995/1, K:1996/1 sayılı ve özelleştirme
kapsamında bulunan kamu iktisadi teşebbüslerinde
sözleşmeli veya kapsam dışı statüde çalışan personelin kurumları ile olan
ilişkilerinden doğan anlaşmazlıkların çözüm yerinin idari yargı olduğu
yolundaki İlke Kararı kapsamı dışında değerlendirilmesi gerekmektedir.
Anılan
4502 sayılı Yasa’nın 13. maddesi ile 406 sayılı Yasa’ya eklenen Ek 22.
maddenin (a) bendinde, “a) Personelin statüsü: Telekomünikasyon
hizmetlerinin gerektirdiği asli ve sürekli görevler telekomünikasyon
alanında sekiz yıl tecrübeye sahip ve en az dört yıllık yüksek öğrenim
görmüş bir genel müdür ile kadro, unvan, derece ve sayıları Yönetim
Kurulunun önerisi ve Bakanlığın teklifi üzerine bu Kanunun yürürlüğe girdiği
tarihten itibaren yüzseksen gün içerisinde Bakanlar Kurulu Kararı ile
belirlenen kadrolarda istihdam edilen personel eliyle yürütülür. Bu
personel hakkında bu Kanunda öngörülen hükümler saklı kalmak üzere 399
sayılı Kanun Hükmünde Kararname hükümleri uygulanır. Bunların dışında kalan
personel iş mevzuatı uyarınca istihdam edilir. İş mevzuatına göre istihdam
edilenlere ilişkin kayıt ve şartlar Yönetim Kurulu tarafından tayin olunur”
hükmüne yer verilmiş; bu bent hükmü, 4673 ve 5189 sayılı Yasalarla yapılan
değişiklikler sonucunda; “a) Personelin statüsü: (Ek ibare:
12.5.2001-4673/6. md.) Türk Telekomdaki kamu payı %50’nin altına düşünceye
kadar, Türk Telekom Yönetim Kurulu üyeliklerine atanacaklarda Devlet memurluğuna
atanabilme genel şartlarına sahip olma ve en az dört yıllık yüksek öğrenim
görme şartları aranır. (Mülga ikinci ve üçüncü cümle: 16.6.2004-5189/12
md.) Bunların dışında kalan personel iş mevzuatı uyarınca istihdam edilir.
İş mevzuatına göre istihdam edilenlere ilişkin kayıt ve şartlar Yönetim Kurulu
tarafından tayin olunur” hükmünü almış; aynı maddenin (b) bendinin ikinci
paragrafında da iş mevzuatına tabi olan Türk Telekom çalışanlarının aylık
ücretlerinin kendilerini atamaya yetkili olan Yönetim Kurulu tarafından
tespit olunacağı kurala bağlanmıştır.
406
sayılı Yasa’nın anılan Ek 22. maddesi uyarınca, Türk Telekom A.Ş. Genel
Müdürlüğü’ne ait asli ve sürekli kadrolar belirlenerek 4.4.2000 tarih ve
24010 (Mükerrer) sayılı R.G. de yayımlanan 31.3.2000 tarih ve 2000/331
sayılı Bakanlar Kurulu Kararı ekinde yer alan listede: merkez teşkilatı
için 100 ve taşra teşkilatı için 100 (6 Bölge Müdürü, 12 Bölge Müdür
Yardımcısı ve 82 İl Telekom Müdürü) kadro ihdas edilmiş; öte yandan, aynı
Yasa maddesinin verdiği yetkiye dayanılarak hazırlanan “Türk Telekomünikasyon
A.Ş. Kapsam Dışı Personel Yönetmeliği” adı altındaki düzenleme, Yönetim
Kurulunun 31.8.2000 tarih ve 407 sayılı kararıyla kabul edilmek suretiyle
yürürlüğe konulmuştur.
Kanunla,
Kurumda görev yapan personelden asli ve sürekli görev yapacak olanları
kadro unvanı itibariyle belirlemek konusunda Bakanlar Kurulu'na yetki
verildiği açıktır. Bu yetki 4502 sayılı Kanun’un yürürlüğe girdiği
29.1.2000 tarihi ile 5189 sayılı Kanun’un yürürlüğe girdiği 2.7.2004
tarihleri arasında geçerli olmuştur.
Anayasa’nın
128. maddesinde, “Devletin, kamu iktisadî teşebbüsleri ve diğer kamu
tüzelkişilerinin genel idare esaslarına göre yürütmekle yükümlü oldukları
kamu hizmetlerinin gerektirdiği aslî ve sürekli görevler, memurlar ve diğer
kamu görevlileri eliyle görülür” denilmiştir.
406
sayılı Yasa’nın Ek 29. maddesinin 3.7.2005 tarih ve 5398 sayılı Kanun’la
değişik birinci fıkrasında, “Türk Telekom hisselerinin devri sonucu kamu
payının yüzde ellinin altına düşmesi durumunda; Türk Telekomda ek 22 nci
maddenin (a) bendinin bu Kanunla yürürlükten kaldırılan hükümleri uyarınca
belirlenen asli ve sürekli görevlerde çalışmakta olanlar ile 22.1.1990
tarihli ve 399 sayılı Kanun Hükmünde Kararnameye tabi olarak kadrolu veya
sözleşmeli personel statüsünde çalışanlar ve kapsam dışı personel, kamu
görevlerinden yüzseksen gün aylıksız izinli sayılır. Bu personel belirtilen
süre içinde Türk Telekomda çalışmaya devam eder ve hisse devir tarihinden
nakli için Devlet Personel Başkanlığına bildirildikleri tarihe kadarki
aylık ücret, harcırah, sağlık giderleri, cenaze giderleri ve ölüm yardımı
ile diğer mali ve özlük hakları Türk Telekom tarafından karşılanır…”
denilerek, yasakoyucu tarafından Türk Telekom’da 22.1.1990 tarihli ve 399
sayılı Kanun Hükmünde Kararnameye tabi olarak sözleşmeli personel
statüsünde çalışanlar ile kapsam dışı personel, kamu personeli sayılmıştır.
Olayda,
davalının hisse devir (14.11.2005) tarihinde davalı nezdinde tekniker
olarak çalışmakta iken, 406 sayılı Yasa'nın Ek-29. maddesi ile 4046 sayılı
Yasa'nın 22. maddesine göre adı Devlet Personel Başkanlığı’na bildirilen ve
sonrasında başka bir kamu kurumun emrine atanan davacı tarafından, yanlış
düzenlenen maaş nakil ilmuhaberinin yeniden düzenlenmesine ilişkin
başvurunun reddine ilişkin kararın iptali ile yanlış maaş nakil ilmuhaberi
nedeni ile uğranılan zararın tazmini istemiyle; Ankara 6. İdare
Mahkemesi’ne dava açıldığı, Ankara 6.İdare Mahkemesi’nin 31.05.2011 tarih
ve 2011/941 Esas, 2011/820 Karar sayılı kararı ile davanın görev yönünden
reddine karar verdiği ve kararın kesinleştiği, davacı vekilinin aynı
taleple Ankara 1.İş Mahkemesi’ne dava açtığı, Ankara 1.İş Mahkemesi’nin
25.04.2013 gün ve 2011/1063 Esas, 2013/237 Karar sayılı kararı ile davanın
görev yönünden reddine karar verdiği, kararın davacı vekili tarafından
temyiz edilmesi üzerine Yargıtay 22.Hukuk Dairesi’nin 01.07.2013 gün ve
2013/18373 Esas, 2013/16049 Karar sayılı kararı ile onandığı ve bu şekilde
kesinleştiği, davacı vekilinin 2247 sayılı Yasa’nın 14.maddesi uyarınca
oluşan olumsuz görev uyuşmazlığı nedeni ile görevli mahkemenin belirlenmesi
için Mahkememize müracaat ettiği anlaşılmıştır.
Mahkememizce
yapılan değerlendirme Neticesinde;
2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu’nun “İdari Dava
Türleri ve İdari Yargı Yetkisinin Sınırı” başlıklı 2. maddesinin değişik 1
numaralı bendinde:
“a) (Değişik : 8.6.2000-4577/5 md.) İdari işlemler
hakkında yetki, şekil, sebep, konu ve maksat yönlerinden biri ile hukuka
aykırı olduklarından dolayı iptalleri için menfaatleri ihlal edilenler
tarafından açılan iptal davaları,
b) İdari
eylem ve işlemlerden dolayı kişisel hakları doğrudan muhtel olanlar
tarafından açılan tam yargı davaları,
c)
(Değişik : 18.12.1999-4492/6 md.) Tahkim yolu öngörülen imtiyaz şartlaşma
ve sözleşmelerinden doğan uyuşmazlıklar hariç, kamu hizmetlerinden birinin
yürütülmesi için yapılan her türlü idari sözleşmelerden dolayı taraflar
arasında çıkan uyuşmazlıklara ilişkin davalar” idari dava türleri olarak
sayılmış olup; kural olarak, idari yargıda ancak Devlete ve kamu tüzel
kişilerine karşı açılan davalara bakılabilir.
Buna
göre, iptali istenilen işlemin tesis edildiği ve dava açıldığı tarihte
davalı mevkiinde kamu kuruluşu niteliği taşımayan Türk Telekomünikasyon
A.Ş.'nin olması karşısında, idari yargı yetkisi kapsamında açılmış bir
idari dava bulunduğundan söz etmek olanaksız olduğundan; uyuşmazlığın, özel
hukuk hükümlerine göre görüm ve çözümünde adli yargı yerinin görevli olduğu
sonucuna varılmıştır.
Belirtilen
nedenlerle, Ankara 1. İş Mahkemesi’nin görevsizlik kararının kaldırılmasına
karar verilmesi gerekmiştir.
SONUÇ :
Davanın çözümünde ADLİ YARGININ görevli olduğuna, bu nedenle Ankara 1.İş
Mahkemesi’nin 25.04.2013 tarih ve 2011/1063 Esas, 2013/237 Karar sayılı
GÖREVSİZLİK KARARININ KALDIRILMASINA, 2.6.2014 gününde OY BİRLİĞİ İLE KESİN
OLARAK karar verildi.
——
• ——
Uyuşmazlık Mahkemesi
Başkanlığından:
23-ESAS NO : 2014/665
KARAR NO : 2014/705
KARAR TR : 02.06.2014
(Hukuk Bölümü)
ÖZET :
3194 sayılı İmar Kanunu’nun 42. maddesine göre verilen para cezasının
kaldırılması istemiyle açılan davanın, İDARİ YARGI YERİNDE çözümlenmesi
gerektiği hk.
K A R A R
Davacı :
H.S.B.
Vekili :
Av. A.Y.
Davalı :
Çankaya Belediye Başkanlığı
O L A Y : Çankaya Belediye Encümeninin 11.8.2005 gün ve
C:2005/2889.15 sayılı kararı ile, Çukurca Birlik mahallesi, 7.cadde, Yeşil
Çankaya Sitesinde, imarın 9857 ada 1 nolu parseli üzerinde, 24.03.1992 gün
ve 128/92 sayılı Yapı Kullanma İzin Belgesi bulunan binanın mahallen
yapılan kontrolünde,18.12.1990 onay tarihli mimari projesine aykırı olarak,
C Blok 7.katında bulunan, davacıya ait 26 nolu dairesinin çalışma odası ile
yatak odası önüne isabet eden ön cephe sağ köşedeki (3.10x1.00)=(3.10) m2
ebadındaki balkonunun pimapen+cam ile kapatıldığının tespit edildiğinden
bahisle, davacıya 3194 sayılı İmar Kanunu’nun 32. maddesi uyarınca
ruhsatsız yapılan imalatları yasal hale getirmesi için 30 gün süre verilmiş
ve aynı Kanun’un 42. maddesinin birinci fıkrası uyarınca 1.650 TL idari
para cezası ile cezalandırılmasına karar verilmiştir.
Davacı,
idari para cezasına ilişkin kararın iptali istemiyle idari yargı yerinde
dava açmıştır.
ANKARA
8. İDARE MAHKEMESİ: 23.9.2005 gün ve E:2005/1655, 2005/1203 sayı ile, 3194
sayılı Kanun uyarınca verilen idari yaptırım niteliğindeki para cezalarına
karşı açılacak davaların, 5326 sayılı Kabahatler Kanunu hükümlerinin
yürürlüğe girdiği 1.6.2005 tarihinden itibaren görüm ve çözümünün adli
yargı yerine ait olduğu gerekçesiyle davanın görev yönünden reddine karar
vermiş, davacı tarafından yapılan itiraz üzerine, Ankara Bölge İdare Mahkemesi
12.4.2006 gün ve 2006/1711-2038 sayılı kararı ile hükmün onanmasına karar
vermiştir.
Bu kez,
davacı vekili, idari para cezasının iptali istemiyle adli yargı yerine
itirazda bulunmuştur.
ANKARA
12. SULH CEZA MAHKEMESİ: 28.11.2005 gün ve 2005/964 Müt. sayıyla, 5326
sayılı Kabahatler Kanunu’nun ilgili maddesinin Anayasa Mahkemesi kararı ile
iptal edildiği, bu durumda 3194 sayılı Kanun uyarınca verilen idari para
cezasına karşı açılan davanın çözümünün idari yargı yerine ait olduğu
gerekçesiyle görev nedeniyle itirazın reddine karar vermiş, kararın davacı
tarafından temyiz edilmesi üzerine, Yargıtay 7. Ceza Dairesi 23.6.2009 gün
ve E:2007/8925,K:2009/7423 sayılı kararı ile hükmün onanmasına karar
vermiştir.
İNCELEME VE GEREKÇE:
Uyuşmazlık Mahkemesi Hukuk Bölümü’nün, Serdar ÖZGÜLDÜR’ün
Başkanlığında, Üyeler: Eyüp Sabri BAYDAR, Ali ÇOLAK, Nurdane TOPUZ,
Ertuğrul ARSLANOĞLU, Ayhan AKARSU ve Mehmet AKBULUT’un katılımlarıyla
yapılan 2.6.2014 günlü toplantısında:
l-İLK İNCELEME: Dosya üzerinde 2247 sayılı Yasa’nın
27. maddesi uyarınca yapılan incelemeye göre;
Uyuşmazlık
Mahkemesi Genel Kurulu’nun 11.7.1988 günlü, E:1988/1, K:1988/1 sayılı İlke
Kararında, “2247 sayılı Uyuşmazlık Mahkemesinin Kuruluş ve İşleyişi
Hakkında Kanunun bütünüyle incelenip değerlendirilmesinden, bu Kanunun
uygulanması yönünden 2 nci maddesinin ikinci fıkrasında yer alan, ‘ceza
uyuşmazlıkları’ ibaresinden, savcının ya da şahsi davacının talebi ile
başlayan yargılaması sonunda sanığın mahkumiyetine ya da beraatine
hükmedilebilecek davalarda, askeri ve adli ceza mahkemeleri arasında çıkan
görev ve hüküm uyuşmazlıklarının anlaşılması, bunun dışında kalan tüm görev
uyuşmazlıklarının ‘hukuk uyuşmazlığı’ sayılması gerektiği sonucuna
varılmaktadır. Uygulanması idari organlara bırakılan cezalar, adli
nitelikte olmadığından, bunlar hakkında yapılan itirazlar ya da açılan
davalar ‘ceza davası’ olarak nitelendirilemezler. İdari niteliklerinden
dolayı bu davalara ilişkin görev ve hüküm uyuşmazlıklarının Uyuşmazlık Mahkemesinin
Hukuk Bölümünde incelenip çözümlenmesi gerektiği...” açıkça belirtilmiştir.
Bu durum gözetildiğinde, olay bölümünde yazılı başvuru konusu görev
uyuşmazlığının Hukuk Bölümünde incelenmesi gerektiği kuşkusuzdur.
İdari ve adli yargı yerleri arasında 2247 sayılı
Yasa'nın 14. maddesinde öngörülen biçimde olumsuz görev uyuşmazlığı
doğduğu, adli yargı dosyasının 15. maddede belirtilen yönteme uygun olarak
davacı vekilinin istemi üzerine son görevsizlik kararını veren Mahkemece,
idari yargı dosyası da temin edilmek suretiyle Uyuşmazlık Mahkemesi'ne
gönderildiği ve usule ilişkin işlemlerde herhangi bir noksanlık bulunmadığı
anlaşıldığından görev uyuşmazlığının esasının incelenmesine oy birliği
ile karar verildi.
II-ESASIN İNCELENMESİ: Raportör-Hakim Gülten Fatma
BÜYÜKEREN’in, davanın çözümünde idari yargının görevli olduğu yolundaki
raporu ile dosyadaki belgeler okunduktan; ilgili Başsavcılarca
görevlendirilen Yargıtay Cumhuriyet Savcısı Mehmet BAYHAN ile Danıştay
Savcısı Mehmet Ali GÜMÜŞ’ün idari yargının görevli olduğu yolundaki sözlü
açıklamaları da dinlendikten sonra GEREĞİ GÖRÜŞÜLÜP DÜŞÜNÜLDÜ:
Dava, 3194 sayılı İmar Kanunu’nun 42. maddesine göre
verilen idari para cezasının kaldırılması istemiyle açılmıştır.
3.5.1985 tarih ve 3194 sayılı İmar Kanunu’nun, “
Ruhsatsız veya ruhsat ve eklerine aykırı olarak başlanan yapılar ” başlığı
altında düzenlenen 32.maddesinde, “ Bu
Kanun hükümlerine göre ruhsat alınmadan yapılabilecek yapılar hariç; ruhsat
alınmadan yapıya başlandığı veya ruhsat ve eklerine aykırı yapı yapıldığı
ilgili idarece tespiti, fenni mesulce tespiti ve ihbarı veya herhangi bir
şekilde bu duruma muttali olunması üzerine, belediye veya valiliklerce o
andaki inşaat durumu tespit edilir. Yapı mühürlenerek inşaat derhal
durdurulur.
Durdurma, yapı tatil zaptının yapı yerine asılmasıyla
yapı sahibine tebliğ edilmiş sayılır. Bu tebligatın bir nüshası da muhtara
bırakılır.
Bu tarihten itibaren en çok bir ay içinde yapı sahibi,
yapısını ruhsata uygun hale getirerek veya ruhsat alarak, belediyeden veya
valilikten mühürün kaldırılmasını ister.
Ruhsata aykırılık olan yapıda, bu aykırılığın giderilmiş
olduğu veya ruhsat alındığı ve yapının bu ruhsata uygunluğu, inceleme
sonunda anlaşılırsa, mühür, belediye veya valilikçe kaldırılır ve inşaatın
devamına izin verilir.
Aksi takdirde, ruhsat iptal edilir, ruhsata aykırı veya
ruhsatsız yapılan bina, belediye encümeni veya il idare kurulu kararını
müteakip, belediye veya valilikçe yıktırılır ve masrafı yapı sahibinden
tahsil edilir ”,denilmiş; “İdari müeyyideler ” başlığı altında düzenlenen
42.maddesinin birinci fıkrasında; bu maddede belirtilen ve imar mevzuatına
aykırılık teşkil eden fiil ve hallerin tespit edildiği tarihten itibaren on
iş günü içinde ilgili idare encümenince sorumlular hakkında, üstlenilen her
bir sorumluluk için ayrı ayrı olarak bu maddede belirtilen idari müeyyidelerin
uygulanacağı, ikinci fıkrasında; ruhsat alınmaksızın veya ruhsata, ruhsat
eki etüt ve projelere veya imar mevzuatına aykırı olarak yapılan yapının
sahibine, yapı müteahhidine veya aykırılığı altı iş günü içinde idareye
bildirmeyen ilgili fenni mesullere, yapının mülkiyet durumuna, bulunduğu
alanın özelliğine, durumuna, niteliğine ve sınıfına, yerleşmeye ve çevreye
etkisine, can ve mal emniyetini tehdit edip etmediğine ve aykırılığın
büyüklüğüne göre idari para cezası uygulanacağı hüküm altına alınmış,
maddenin üçüncü fıkrasında ise; 18, 28, 32, 33, 34 , 35, 36, 37, 40 ve 41
inci maddelerde belirtilen mükellefiyetleri yerine getirmeyen veya bu
maddelere aykırı davranan yapı veya parsel sahibine, harita, plan, etüt ve
proje müelliflerine, fenni mesullere, yapı müteahhidine ve şantiye şefine,
ilgisine göre ayrı ayrı olmak üzere ikibin Türk Lirası, bu fiillerin çevre
ve sağlık şartlarına aykırı olması halinde dörtbin Türk Lirası, can ve mal
emniyetini tehdit etmesi halinde altıbin Türk Lirası idari para cezası
verileceği kurala bağlanmış; anılan Yasa maddesinin itiraz merci olarak
sulh ceza mahkemesini belirleyen beşinci fıkrası Anayasa Mahkemesi’nin
15.5.1997 tarihli ve E:1996/72, K:1997/51 sayılı kararıyla; bir idari
işlemin bir bölümünün idari yargının, diğer bir bölümünün ise adli yargının
denetimine bırakılmasında, kamu yararı bulunmadığı, zira bu işlemlerin,
kamu gücünün kullanılmasıyla ilgili bir idari işlemin devamı ve idari bir
yasağa aykırı davranan kişiye idari bir yaptırımın uygulanması niteliğinde
olduğu, çıkacak uyuşmazlıkların çözümünde de idari yargının yetkili
olacağı, idarenin aynı yapı için aldığı kararın bir bölümünün idari yargıda
bir bölümünün adli yargıda görülmesinin yargılamanın bütünlüğünü bozacağı,
idari bir işlemin bölünerek bir bölümünün idari yargının bir bölümünün de
adli yargının denetimine bırakılmasında isabet bulunmadığı belirtilmek
suretiyle iptal edilmiş olup, yasama organınca bu konuda düzenleme
yapılmamıştır.
Anayasa
Mahkemesinin iptal kararını gözeten Uyuşmazlık Mahkemesi, 3194 sayılı
Yasa’nın 42. maddesine göre verilen idari para cezalarına karşı açılan
davaları, göreve ilişkin genel ilkelere göre idari yargının görev alanında
görmüştür.
3194 sayılı Yasa’nın 42. maddesi, 9.12.2009 gün
ve 5940 sayılı Kanun’un 2. maddesi ile değiştirilmiş ise de; idari para cezasına karşı kanun yoluna ilişkin bir
düzenlemeye yer verilmemiştir.
30.3.2005
tarihli ve 5326 sayılı Kabahatler Kanunu’nun 3 üncü maddesini değiştiren
6.12.2006 günlü, 5560 sayılı Yasa’nın 31. maddesinde “(1) Bu Kanunun;
a) İdari yaptırım kararlarına karşı kanun yoluna
ilişkin hükümleri, diğer kanunlarda aksine hüküm bulunmaması halinde,
b) Diğer genel hükümleri, idarî para cezası veya
mülkiyetin kamuya geçirilmesi yaptırımını gerektiren bütün fiiller
hakkında,
uygulanır."
denilmiştir.
Aynı Kanunun 27. maddesine, 5560 sayılı Kanun ile eklenen sekizinci fıkrada
ise; idari yaptırım kararının verildiği
işlem kapsamında aynı kişi ile ilgili olarak idari yargının görev alanına
giren kararların da verilmiş olması halinde; idari yaptırım kararına
ilişkin hukuka aykırılık iddialarının, bu işlemin iptali talebiyle birlikte idari yargı merciinde
görüleceği kurala bağlanmış, bu maddenin
gerekçesinde de bu hükümle, Kabahatler Kanunu'ndaki düzenlemelerin ortaya çıkardığı bağlantı sorununa çözüm
getirilmesinin amaçlandığı ifade edilmiştir.
19.12.2006
tarihinde yürürlüğe giren bu düzenlemeye göre, Kabahatler Kanunu’nun; İdari
yaptırım kararlarına karşı kanun yoluna ilişkin hükümlerinin, diğer
kanunlarda aksine hüküm bulunmaması halinde uygulanacağı; diğer kanunlarda
görevli mahkemenin gösterilmesi durumunda ise uygulanmayacağı ancak; idari yaptırım kararının verildiği işlem kapsamında aynı kişi ile ilgili olarak
idari yargının görev alanına giren kararların da verilmiş olması halinde;
idari yaptırım kararına ilişkin hukuka aykırılık iddialarının, bu işlemin iptali talebiyle birlikte idari
yargı merciinde görüleceği anlaşılmaktadır.
Görev
kuralları kamu düzenine ilişkin olduğundan, görev konusunda taraflar için
bir müktesep hak doğmayacağı; bu nedenle, yeni bir yasayla kabul edilen
görev kurallarının, geçmişe de etkili olacağı, bilinen bir genel hukuk
ilkesidir.
Davanın
açıldığı andaki kurallara göre görevli olan mahkeme, yeni bir yasa ile
görevsiz hale gelmiş ise, (davanın açıldığı anda görevli olan ve fakat yeni
yasaya göre görevsiz hale gelen) mahkemenin görevsizlik kararı vermesi
gerekeceği; ancak, yeni yasadaki görev kuralının, değişikliğin yürürlüğe
girmesinden sonra açılacak davalarda uygulanacağına dair intikal
hükümlerinin varlığı halinde, mahkemece görevsizlik kararı verilemeyeceği
açıktır.
Diğer
taraftan, dava görevsiz mahkemede açılmış, bu sırada yapılan bir kanun
değişikliği ile görevsiz mahkeme o dava için görevli hale gelmiş ise,
mahkeme, artık görevsizlik kararı veremeyip (yeni kanuna göre görevli hale
geldiği için) davaya bakmaya devam etmesi gerekir.
İncelenen uyuşmazlıkta, öngörülen idari para
cezasının 5326 sayılı Kanun’un 16. maddesinde belirtilen idari yaptırım
türlerinden biri olduğu, 3194 sayılı İmar Kanunu’nda da idari para cezasına
itiraz konusunda görevli mahkemenin gösterilmediği, ancak; idari para cezasına konu yapı ile ilgili olarak idari yargının görev
alanına giren kararın(ruhsatsız yapılan imalatları yasal hale getirmesi
için 30 gün süre verilmesine) da verildiği anlaşıldığından; idari para
cezasına ilişkin kararın hukuka aykırılığı iddiasının da, idari yargı yerinde görüleceği kuşkusuzdur.
Kaldı ki, Anayasa
Mahkemesi’nin 5.4.2007 tarih ve E:2007/35, K:2007/36 sayılı kararında da,
“İmar Kanunu’nun 42. maddesi uyarınca para cezası verilmesi işlemi, imar
mevzuatına aykırı bir yapılanmanın tespiti, önlenmesi veya giderilmesine
yönelik idari bir işlemin devamı niteliğinde olduğundan, Kabahatler
Kanunu’nun 27. maddesinin (8) numaralı fıkrası uyarınca idari yaptırım
kararının yanı sıra idari yargının görev alanına giren başka bir kararın da
verilmiş olduğunun ve buna bağlı olarak sözkonusu para cezalarına karşı
açılacak davalarda idari yargının görevli olduğunun kabulü gerekmektedir”
denilerek, İmar Kanunu’nun 42. maddesi uyarınca verilen para cezasına karşı
Sulh Ceza Mahkemesinde açılan davanın, itiraz başvurusunda bulunan Sulh
Ceza Mahkemesinin görevine girmediği belirtilerek itiraz başvurusu Mahkemenin
yetkisizliği nedeniyle reddedilmiştir.
Yukarıda belirtilen hususlar ve Kabahatler Kanunu’nun 27. maddesine 5560 sayılı
Kanun’la eklenen sekizinci fıkra hükmü bir arada değerlendirildiğinde, 3194
sayılı İmar Kanunu'nun 42. maddesi
uyarınca verilen para cezasına karşı açılacak davanın çözü-münde idari
yargı yerinin görevli olduğu sonucuna varılmıştır.
Açıklanan nedenlerle, Ankara 8. İdare Mahkemesince
verilen görevsizlik kararının kaldırılması gerekmiştir.
SONUÇ : Davanın çözümünde İDARİ YARGININ görevli olduğuna,
bu nedenle Ankara 8. İdare Mahkemesinin 23.9.2005 gün ve E:2005/1655,
2005/1203 sayılı
GÖREVSİZLİK KARARININ KALDIRILMASINA,
2.6.2014 gününde OYBİRLİĞİ İLE KESİN OLARAK karar verildi.
——
• ——
IV- 2247 SAYILI KANUN’UN 19.
MADDESİ GEREĞİNCE VERİLEN (BAŞVURU – İLK DERECE MAHKEME) KARARLAR
Uyuşmazlık Mahkemesi Başkanlığından:
1-ESAS NO : 2014/162
KARAR NO : 2014/621
KARAR TR : 02.06.2014
(Hukuk Bölümü)
ÖZET :
Tapu kayıtlarının yanlış ve hatalı tutulması nedeniyle uğranıldığı ileri
sürülen zararın tazmini istemine ilişkin davanın, 4721 sayılı Türk Medeni
Kanununun 1007.
maddesine göre ADLİ YARGI YERİNDE görülmesinin gerektiği hk.
K A R A R
Davacılar
: 1-V.A. (Adli Yargıda)
2-C.A.
(Adli ve İdari Yargıda)
Vekili :
Av. M.E.M.
Davalı :
Tapu Sicil Müdürlüğü
O L A Y :
Davacılar vekili dava dilekçesinde özetle; davacılardan C.A.’nın dava
konusu 66 parsel sayılı taşınmazın 1078/17600 hissesini, V.A.’nın ise aynı
taşınmazın 1078/17600 hissesini taşınmazın maliklerinden satın aldıklarını,
ancak Erciş Asliye Hukuk Mahkemesi’nde aleyhlerinde dava açıldığını ve
üzerlerine fazla hisse kaydedildiğinin iddia edildiğini, Erciş Asliye Hukuk
Mahkemesi’nin 2011/20 Esas, 2011/444 Karar sayılı kararı ile davanın
kabulüne karar verdiğini ve bu suretle davacıların 1078/17600’ar olan
hisselerinin azaldığını, davacıların hisseleri tapu kaydındaki bilgilere
güvenerek aldıklarını, bu nedenle uğradıkları zarardan davalının sorumlu
olduğunu belirterek; davacılardan C.A. için fazlaya ilişkin hakları saklı
kalmak kaydı ile 10.000 TL, diğer davacı V.A. için fazlaya ilişkin hakları
saklı kalmak kaydı ile 20.000 TL tazminatın satış tarihinden itibaren
işleyecek yasal faizi ile birlikte davalıdan alınarak davacılara verilmesi
istemi ile adli yargı yerine dava açmıştır.
Erciş
Asliye Hukuk Mahkemesi; 14.02.2013 gün ve 2011/681 Esas, 2013/205 Karar
sayılı kararı ile; davacıların davasının tapu sicilinin yanlış tutulması
nedeni ile uğranılan zararın tazmini istemine ilişkin olduğunu; Tapu Müdürlüğü’nün
hisse hesaplamasını yanlış yapmak sureti ile tapuda devir işlemli
gerçekleştirildiğini, bu nedenle davanın 2577 sayılı Yasa’nın 2/12-b
maddesi gereğince idari yargıda görülmesi gerektiğini belirterek davanın
görev nedeni ile reddine karar vermiş, verilen karar taraflarca temyiz
edilmeksizin 13.06.2013 tarihinde kesinleşmiştir.
Davacılar
vekili bu kez davacılardan sadece C.A. adına verdiği dilekçe ile; aynı
isteklerle, idari yargı yerinde dava açmıştır.
Van 1.
İdare Mahkemesi; 02.10.2013 gün ve 2013/1668 Esas sayılı kararı ile; “Dava
dilekçesinin incelenmesinden, davacının 11.08.2004 tarihinde Erciş ilçesi
Uncular Köyünde bulunan 66 parsel nolu taşınmazın 1078/17600 miktarındaki
hissesini maliklerinden satın aldığı, ancak Erciş Asliye Hukuk
Mahkemesi’nin 2011/20 Esas Sayılı dosyası ile haklarında dayanaktan yoksun
olarak fazladan hisse aldıkları iddiası ile dava açıldığı, bu davaya göre
07.02.2000 tarihinde Erciş Tapu
Müdürlüğünün yanlış hesaplaması sonucu hisselerin tapu kaydına 539/17600
olarak geçmesi gerekirken 1078/17600 olarak geçtiği, Mahkemenin 2011/444
nolu ilamı ile karar verilerek ilgili hisselerin iptal edildiği, davacının
tapu kaydına güvenerek bu hisseleri satın aldığı ve bu yüzden uğramış
olduğu zararın tazminine ilişkin isteminin, 4721 sayılı Türk Medeni
Kanunu'nun uygulanmasından kaynaklanmış olduğu anlaşıldığından davanın
görüm ve çözümü adli yargı mahkemelerine ait bulunmaktadır.” şeklindeki
gerekçesi görevli yargı yerinin belirlenmesi istemi ile 2247
sayılı Kanun’un 19. Maddesi gereğince dosyanın mahkememize gönderilmesine
karar vermiştir.
İNCELEME VE GEREKÇE :
Uyuşmazlık Mahkemesi Hukuk Bölümü’nün, Serdar
ÖZGÜLDÜR’ün Başkanlığında, Üyeler: Eyüp Sabri BAYDAR, Ali ÇOLAK, Nurdane
TOPUZ, Ertuğrul ARSLANOĞLU, Ayhan AKARSU ve Mehmet AKBULUT’un
katılımlarıyla yapılan 2.6.2014 günlü toplantısında:
I-İLK
İNCELEME:
Dosya üzerinde 2247 sayılı Yasa’nın 27. maddesi
uyarınca yapılan incelemeye göre; İdare Mahkemesince, idari yargı dosyası
ile birlikte Erciş Asliye Hukuk Mahkemesi dosyası da temin edilmek sureti
ile 2247 sayılı Yasa’nın 19. maddesinde öngörülen şekilde başvurulduğu ve
usule ilişkin herhangi bir noksanlık bulunmadığı anlaşıldığından, askeri
idari ve idari yargı yerleri arasında doğan görev uyuşmazlığının esasının
incelenmesine oy birliği ile karar verildi.
Ayrıca,
dosya kapsamında yapılan inceleme neticesinde; davacılardan V.A.’nın idari
yargıda dava açmadığı görülmekle bu davacı yönünden görev uyuşmazlığı
doğmadığı anlaşıldığından, sadece davacılardan C.A. yönünden değerlendirme
yapılmıştır.
II-ESASIN
İNCELENMESİ: Raportör-Hakim Birgül YİĞİT’in, davanın çözümünde adli
yargının görevli olduğu yolundaki raporu ile dosyadaki belgeler okunduktan;
ilgili Başsavcılarca görevlendirilen Yargıtay Cumhuriyet Savcısı Mehmet
BAYHAN ile Danıştay Savcısı Mehmet Ali GÜMÜŞ’ün davada adli yargının
görevli olduğu yolundaki sözlü açıklamaları da dinlendikten sonra GEREĞİ
GÖRÜŞÜLÜP DÜŞÜNÜLDÜ:
Dava,
davacıların, Van ili, Erçiş İlçesi, Uncular Köyü 66 parselde kayıtlı
taşınmazın tapu kaydına güvenerek aldıkları hisselerin yanlış olduğunun
Erciş Asliye Hukuk Mahkemesi’nin 2011/20 Esas, 2011/444 Karar sayılı kararı
ile hükme bağlanması sonrasında hisselerinde meydana gelen azalma nedeni
ile uğradıkları zararın tazmini istemi ile açılmıştır
4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 705. maddesinde de, “Taşınmaz
mülkiyetinin kazanılması, tescille olur.
Miras,
mahkeme kararı, cebrî icra, işgal, kamulaştırma hâlleri ile kanunda
öngörülen diğer hâllerde, mülkiyet tescilden önce kazanılır. Ancak, bu
hâllerde malikin tasarruf işlemleri yapabilmesi, mülkiyetin tapu kütüğüne
tescil edilmiş olmasına bağlıdır.” hükmüne,
Aynı
Kanunun 716. Maddesinde; “Mülkiyetin kazanılmasına esas olacak bir hukukî
sebebe dayanarak malikten mülkiyetin kendi adına tescilini istemek
hususunda kişisel hakka sahip olan kimse, malikin kaçınması hâlinde
hâkimden, mülkiyetin hükmen geçirilmesini isteyebilir.
Bir taşınmazın
mülkiyetini işgal, miras, kamulaştırma, cebrî icra veya mahkeme kararına
dayanarak kazanan kişi tescili doğrudan doğruya yaptırabilir.
Bir
taşınmazın mülkiyetinde eşler arasındaki mal rejimi dolayısıyla meydana
gelen değişiklikler, eşlerden birinin istemiyle tapu kütüğüne doğrudan
tescil olunur.” hükmüne,
Aynı
Kanunun Tapu Sicili ile ilgili hususların gösterildiği bölüme ilişkin
997.maddesinde;
“Taşınmazlar üzerindeki hakları
göstermek üzere tapu sicili tutulur.
Tapu sicili, tapu kütüğü ve kat mülkiyeti kütüğü ile
bunları tamamlayan yevmiye defteri ve belgeler ile plânlardan oluşur.
Sicilin örneği, nasıl tutulacağı ve yardımcı
siciller tüzükle belirlenir.”hükmüne,
“Sorumluluk”
başlıklı 1007.maddesinde; “Tapu sicilinin tutulmasından doğan bütün
zararlardan Devlet sorumludur.
Devlet, zararın doğmasında kusuru bulunan
görevlilere rücu eder.
Devletin sorumluluğuna ilişkin davalar, tapu
sicilinin bulunduğu yer mahkemesinde görülür.” hükmüne;
Tescilin koşullarının
gösterildiği 1013.maddesinde ise; “ Tescil, tasarrufa konu olan taşınmaz malikinin
yazılı beyanı üzerine yapılır.
Edinen kimse, kanun hükmüne, kesinleşmiş mahkeme
kararına veya buna eşdeğer bir belgeye dayanıyorsa, bu beyana gerek yoktur.
Bir aynî hakkı tescilden önce kazanan kimse, gerekli
belgeleri ibraz ederek tescili isteyebilir.” hükmüne yer verilmiştir.
Yine aynı kanunun 1027. Maddesinde; “İlgililerin yazılı rızaları olmadıkça, tapu memuru,
tapu sicilindeki yanlışlığı ancak mahkeme kararıyla düzeltebilir.
Düzeltme,
eski tescilin terkini ve yeni bir tescilin yapılması biçiminde de olabilir.
Tapu memuru, basit yazı yanlışlıklarını, tüzük
kuralları uyarınca re'sen düzeltir.” hükmüne yer verilmiştir.
Öte yandan, 2577 sayılı idari Yargılama Usulü Kanunu'nun
"idari dava türleri ve idari yargı yetkisinin sınırı" başlıklı 2
nci maddesinin 1'inci bendinde de; idari işlemler hakkında yetki, şekil,
sebep, konu ve maksat yönlerinden biri ile hukuka aykırı olduklarından
dolayı iptalleri için menfaatleri ihlal edilenler tarafından açılan iptal
davaları; idari eylem ve işlemlerden dolayı kişisel hakları dava muhtel
olanlar tarafından açılan tam yargı davaları ile tahkim yolu öngörülen
imtiyaz şartlaşma ve sözleşmelerinden doğan uyuşmazlıklar hariç, kamu
hizmetlerinden birinin yürütülmesi yapılan her türlü idari sözleşmelerden
dolayı taraflar arasında çıkan uyuşmazlıklara ilişkin davalar, idari dava
türleri olarak sayılmıştır.
Dava
dosyasının incelenmesinden, dava konusu hisselerin davacıların İ. oğlu K.L.
ile İ. oğlu S.L.’ndan satın aldıkları hisseler olduğu, K. ve S.L.’nun dava
konusu hisseleri 539/8800 oranı ile babaları İ.L.’ndan intikal ettiği ve
intikal neticesinde hisselerin tapu kaydına K.L. için 539/17600, S.L. için
539/17600 olarak devredilmesi gerekirken intikal sırasındaki yanlışlık
nedeni ile her bir paydaş için 1078/17600 olarak tescil edildiği, davacılar
C. ve V.A.’nın tapu kaydındaki hisse oranlarına güvenerek bu hisseleri K.
ve S.L.’ndan satın aldıkları; ancak, diğer hissedarlar tarafından tapu
hisselerinde yanlışlık yapıldığı iddiası ile Erciş Asliye Hukuk
Mahkemesi’nde açılan dava neticesinde Erciş Asliye Hukuk Mahkemesi’nin
2011/20 Esas, 2011/444 Karar sayılı kararı ile; “Dava dosyasının
incelenmesinden, dava konusu hisselerin davacıların İ. oğlu K.L. ile İ.
oğlu S.L.’ndan satın aldıkları hisseler olduğu, K. ve S.L.’nun dava konusu
hisseleri 539/8800 oranı ile babaları İ.L.’ndan intikal ettiği ve intikal
neticesinde hisselerin tapu kaydına K.L. için 639/17600, S.L. için
539/17600 olarak devredilmesi gerekirken intikal sırasındaki yanlışlık nedeni
ile her bir paydaş için 1078/17600 olarak tescil edildiği, davacılar C. ve
V.A.’nın tapu kaydındaki hisse oranlarına güvenerek bu hisseleri K. ve
S.L.’ndan satın aldıkları ancak diğer hissedarlar tarafından tapu
hisselerinde yanlışlık yapıldığı iddiası ile Erciş Asliye Hukuk
Mahkemesi’nde açılan dava neticesinde Erciş Asliye Hukuk Mahkemesi’nin
2011/20 Esas 2011/444 Karar sayılı kararı ile; “Dosyada toplanan deliller
bir bütün olarak değerlendirildiğinde: iş bu dava TMK 1024 vd maddelerine
belirtilen yolsuz tescile dayanan tapu kaydındaki payların düzeltilmesi
davasıdır. Dava konusu taşınmazların tapu kayıtları dosyamız arasına
alınmıştır. Dava konusu taşınmazda iptali istenen hisseler S.L.’nun
11.08.2004 tarih 871 yevmi numaralı işlemle davalı C.’e devrettiği
1078/17600 hisse ve K.L. 02.06.2006 tarih ve 1024 yevmiye numaralı işlemle
davalı V.A.’ya devrettiği 1078/17600 hissedir. K. ve S.L.’na dava konusu
taşınmazdaki hisseleri babaları İ.L.’nun 07.02.2000 tarih ve 71 numaralı
işlemiyle intikal etmiştir. S. ve L.'in babaları İ. bu devirden önceki dava
konusu taşınmazdaki payı 539/8800 dür. İ.L. bu payını eşit olarak S. ve
K.'a devretmiştir. Dolayısıyla devir sonrası K.'ın tapudaki payı 539/17600
yine S.’ın payı 539/17600 olması gerekirken tapu kütüğüne 1078/17600 olarak
tescil edilmiştir. Alınan nüfus kayıtlarından tapu kayıtlarından ve davacı
beyanlarından dava konusu taşınmazın S.A.’dan intikal ettiği ve C.A.nın,
S.A.’nın torunu olduğu dolayısıyla bu taşınmazda kimin ne kadar hisse
olduğunu bilebilecek durumdadır. Aynı şekilde Yelinin babası da S.A.’nın
kardeşinin oğlu olup onunda bu taşınmazda kimin ne kadar hissesi olduğunu
bilmesi gerekmektedir. Bu nedenle davalıların kötü niyetli oldukları
düşünülerek aşağıdaki şekilde hüküm tesis edilmiştir.” şeklindeki gerekçesi
ile davanın kabulüne karar verdiği ve V.A.’nın 1078/17600 hissesini
539/17600 olarak, C.A.’nın 2134/17600 hissesini 1595/17600 olarak
düzeltilmesine hükmettiği, bu şekilde davacıların hisselerinde azalma
meydana geldiği, davacıların tapu kaydındaki oranlara güvenerek satın
aldıkları hisselerde meydana gelen azalma nedeni ile uğradıkları zarardan
davalının sorumlu olduğunu iddia ederek zararlarının tazmini istemi ile
dava açtıkları anlaşılmaktadır.
Görüldüğü üzere dava konusu olayda, tapu sicil memurları
tarafından, K. ve S.L.’na babalarından intikal eden 539/8800 oranındaki
hissenin devri sırasında yanlışlık yapılarak K.L.’na 539/17600, S.L.’na
539/17600 oranında hisse intikali yapılması gerekirken, her biri için
1078/17600 oranında hisse intikali yapılarak tapuda haksız pay artışına
neden olunduğu, davacıların da tapudaki bu yanlış kayda güvenerek hisse
satın aldıklarını iddia ettikleri ve bu yanlışlık nedeni ile uğradıkları
zarardan davalıyı sorumlu tuttukları anlaşılmaktadır. Yani davacıların davası
tapu sicilinde tapu sicil memurlarınca yapılan yanlışlık nedeni ile
uğranılan zararın tazminine ilişkindir. Bu itibarla her ne kadar olayda, kamu kurumunun kamu görevinin
ifası sırasında bu görevden doğan bir zararın ve bu zararın tazmini söz
konusu ise de; Kanunların öngördüğü bazı durumlarda kamu hizmetinin
özelliği ve gerekleri gözetilerek yine Kanunlarla istisnalar getirilmiş ve
Devlete bu gibi durumlarda da özel hukuk ilkeleri gereğince sorumluluk
yüklenmiştir.
4721
sayılı Türk Medeni Kanununun 1007. maddesi de bu istisnalardan birini oluşturmaktadır.
Uyuşmazlık
Mahkemesi'nin 31.1.1979 gün ve E:1978/32,K:1979/5; 28.9.1992 gün ve
E:1992/13, K:1992/30 sayılı kararlarında da; -aynı nitelikte hükmün yer
aldığı ve yürürlükten kaldırılan- 743 sayılı Türk Kanunu Medenisi’nin 917.
maddenin istisna maddesi olduğuna değinilerek tapu sicilinin tutulmasından
doğan zarardan Devletin özel hukuk ilkeleriyle sorumlu olduğu
belirtilmiştir.
Bu
itibarla tapu sicilinin tutulmasından doğan zarar nedeniyle Devletin özel
hukuk ilkeleri gereğince sorumluluğunu düzenleyen 4721 sayılı Türk Medeni
Kanunu’nun 1007.
maddesinin açık hükmü karşısında davanın çözümü adli yargının görevine
girmektedir.
Açıklanan
bu nedenlerle Erciş Asliye Hukuk Mahkemesi’nin görevsizlik kararının davacılardan
C.A. yönünden kaldırılması gerekmiştir
SONUÇ :
Davanın çözümünde ADLİ YARGININ görevli olduğuna, bu nedenle Erciş Asliye
Hukuk Mahkemesi’nin 14.02.2013 gün ve E:2011/681, K:2013/205 sayılı
GÖREVSİZLİK KARARININ KALDIRILMASINA, 2.6.2014 gününde OY BİRLİĞİ İLE KESİN
OLARAK karar verildi.
——
• ——
Uyuşmazlık Mahkemesi
Başkanlığından:
2-ESAS NO : 2014/492
KARAR NO : 2014/633
KARAR TR : 02.06.2014
(Hukuk Bölümü)
ÖZET :
Davacının, sevk ve idaresindeki araç ile Şanlıurfa istikametinden Siverek
istikametine gittiği esnada, aracın yol üzerinde bulunan derin bir çukura
girerek sağ lastiklerinin patlamasıyla meydana gelen tek taraflı trafik kazasında,
araçta meydana gelen hasar nedeni ile uğradığı zararın davalıdan tahsili
istemi ile açtığı davanın, ADLİ YARGI YERİNDE çözümlenmesi gerektiği hk.
K A R A R
Davacı :
Ş.G.
Davalı :
Karayolları Genel Müdürlüğü
Vekili : Av. N.Ö. ( İdari Yargı)
O L A Y : Davacı dava dilekçesinde özetle;
17.11.2012 tarihinde Şanlıurfa’dan Siverek istikametine giderken ilçe
girişine yakın bir yerde anayol üzerinde bulunan derin bir çukura
arabasının girmesi nedeniyle aracın sağ lastiklerinin patlamasıyla
direksiyon hakimiyetini kaybederek trafik kazası geçirdiğini, olay
sonrasında trafik polisi ve karayollarını arayarak gelip gerekli önlemleri
almalarını ve tutanak tutmalarını istediğini, aracındaki maddi hasarı
yaptırdığını, meydana gelen kaza nedeniyle uğradığı zarardan davalının
sorumlu olduğunu belirterek; maddi zararın davalıdan karşılanmasına karar
verilmesi istemiyle adli yargı yerinde dava açmıştır.
Şanlıurfa
2.Asliye Hukuk Mahkemesi: 30.11.2012 gün ve 2012/601 Esas, 2012/690 Karar
sayılı kararı ile; “ tazminat istemine konu olayın, kamu hizmetinin
görüldüğü bir sırada ve hizmet ile ilgili bulunduğu kabul edilmelidir.
İdare’nin hizmet kusuru niteliğindeki eylemi sonucu meydana gelen
zararlardan dolayı; İdari Yargılama Usulü Yasası’nın 2/1-b maddesi
gereğince İdare’ye karşı, idari yargı yerinde tam yargı davası açılması
gerekir. İddianın ileri sürülüş biçimine göre davalı Karayolları Genel
Müdürlüğü yönünden hizmet kusuruna dayanıldığı sonucuna varılmaktadır.
Hizmet kusurundan doğan uyuşmazlıkların görüm ve çözümünde adli yargı yeri
görevli olmayıp, idari yargı yeri görevlidir. Mahkememizce yukarıda
açıklanan yön gözetilerek davacılar tarafından davalı Karayolları Genel
Müdürlüğü aleyhine açılan davanın yargı yolu bakımından mahkememizin
görevsizliği nedeniyle dava dilekçesinin reddine karar verilmesi gerekeceği
kanaatine varılmıştır.” denilmek suretiyle davanın görev yönünden reddine
karar vermiştir.
Mahkemenin
karar örneğine şerh edildiği üzere karar; taraflarca temyiz edilmeksizin
03.01.2013 tarihinde kesinleşmiştir.
Davacı vekili, aynı istemle; davalı idarenin hizmet
kusurundan kaynaklandığı ileri sürülen kaza nedeniyle uğranıldığı ileri
sürülen 2.400,00 TL maddi tazminatın ödenmesi istemiyle bu kez İdari Yargı
yerinde dava açmıştır.
Şanlıurfa
İdare Mahkemesi: 20.02.2014 gün ve 2013/1116 Esas sayılı kararı ile:
“..davacının tazminat talebinin dayanağı olan trafik kazasının yolların
bakım ve onarımından kaynaklandığı açık olup 2918 sayılı Kanun’un 6099
sayılı Kanun ile değişik 110.maddesinin 19.01.2011 tarihinde yürürlüğe
girdiği gözetildiğinde, göreve ilişkin hükmün bu tarihten sonra (15.01.2013
tarihinde) idari yargı yerinde açılmış bulunan iş bu davaya da uygulanacağı
açıktır.
Bu
durumda uyuşmazlığın 2918 sayılı Kanun ile davalı idareye yüklenen
sorumluluktan kaynaklandığı anlaşıldığından, anılan Kanun hükmü gereğince
davanın görüm ve çözümü Adli Yargı’nın görevine girdiği sonucuna varılmaktadır.”
denilmek suretiyle 2247 sayılı Uyuşmazlık Mahkemesinin Kuruluş ve İşleyişi
Hakkında Kanun’un 19.maddesi hükümleri uyarınca görevli yargı merciinin
belirlenmesi için dosyanın Uyuşmazlık Mahkemesi’ne gönderilmesine karar
vermiştir.
İNCELEME VE GEREKÇE :
Uyuşmazlık Mahkemesi Hukuk Bölümü’nün, Serdar
ÖZGÜLDÜR’ün Başkanlığında, Üyeler: Eyüp Sabri BAYDAR, Ali ÇOLAK, Nurdane
TOPUZ, Ertuğrul ARSLANOĞLU, Ayhan AKARSU ve Mehmet AKBULUT’un
katılımlarıyla yapılan 2.6.2014 günlü toplantısında:
l-İLK
İNCELEME:
Dosya
üzerinde 2247 sayılı Yasa’nın 27.maddesi uyarınca yapılan incelemeye göre;
2918 sayılı Kanun’dan kaynaklanan sorumluluk davasında adli ve idari yargı
yerleri arasında 2247 sayılı Kanunun 19.maddesinde öngörülen biçimde görev
uyuşmazlığı doğduğu, idari yargı dosyasının son görevsizlik kararını veren
mahkemece, adli yargı dosyası da temin edilmek suretiyle Uyuşmazlık
Mahkemesi’ne gönderildiği ve usule ilişkin herhangi bir noksanlık
bulunmadığı anlaşıldığından görev uyuşmazlığının esasının incelenmesine oy
birliği ile karar verildi.
II-ESASIN
İNCELENMESİ: Raportör-Hakim Birgül YİĞİT’in, davanın çözümünde adli
yargının görevli olduğu yolundaki raporu ile dosyadaki belgeler okunduktan;
ilgili Başsavcılarca görevlendirilen Yargıtay Cumhuriyet Savcısı Mehmet
BAYHAN ile Danıştay Savcısı Mehmet Ali GÜMÜŞ’ün davada adli yargının
görevli olduğu yolundaki sözlü açıklamaları da dinlendikten sonra GEREĞİ
GÖRÜŞÜLÜP DÜŞÜNÜLDÜ:
Dava, davacının 17.11.2012 tarihinde Şanlıurfa ilinden
Siverek ilçesi istikametine giderken anayol üzerinde bulunan derin bir
çukura arabasının girmesi nedeniyle direksiyon hakimiyetini kaybetmesi
sonucu meydana gelen tek taraflı trafik kazası nedeniyle uğradığı 2,400 TL
maddi zararın tazmini istemiyle açılmıştır.
2918
sayılı Karayolları Trafik Kanununun 1.maddesinde, Kanunun amacının
karayollarında can ve mal güvenliği yönünden trafik düzenini sağlayacak ve
trafik güvenliğini ilgilendiren tüm konularda alınacak önlemleri belirlemek
olduğu; “Kapsam” başlıklı 2. maddesinde, bu Kanunun trafikle ilgili
kuralları, şartları, hak ve yükümlülükleri bunların uygulamasını ve
denetlenmesini ilgili kuruluşları ve bunların görev, yetki ve sorumluluk,
çalışma usulleri ile diğer hükümleri kapsadığı ve bu kanunun karayollarında
uygulanacağı; 10. maddesinde, yapım ve bakımdan sorumlu olduğu yolları
trafik düzeni ve güvenliğini sağlayacak durumda bulundurmanın gerekli
görülen kavşaklara ve yerlere trafik ışıklı işaretleri, işaret levhaları
koymak ve yer işaretlemeleri yapmanın Belediye Trafik birimlerinin görev ve
yetkileri arasında olduğu belirtilmiştir.
Öte
yandan 2918 sayılı Yasanın 19.01.2011 günlü Resmi Gazetede yayımlanarak
yürürlüğe giren 6099 sayılı Yasanın 14. maddesiyle değişik 110. maddesinde
“İşleteni veya sahibi Devlet ve diğer kamu kuruluşları olan araçların
sebebiyet verdiği zararlara ilişkin olanları dahil, bu Kanundan doğan
sorumluluk davaları, adli yargıda görülür. Zarar görenin kamu görevlisi
olması, bu fıkra hükmünün uygulanmasını önlemez. Hemzemin geçitte meydana
gelen tren-trafik kazalarında da bu Kanun hükümleri uygulanır.
Motorlu
araç kazalarından dolayı hukuki sorumluluğa ilişkin davalar, sigortacının
merkez veya şubesinin veya sigorta sözleşmesini yapan acentenin bulunduğu
yer mahkemelerinden birinde açılabileceği gibi kazanın vuku bulduğu yer
mahkemesinde de açılabilir”; Geçici 21. maddesinde de “Bu Kanunun 110 uncu
maddesinin birinci fıkrasının göreve ilişkin hükmü, yürürlüğe girdiği
tarihten önce idari yargıda ve Askeri Yüksek İdare Mahkemesinde açılmış
bulunan davalara uygulanmaz” denilmiştir.
Dosya
kapsamında yapılan inceleme neticesinde; davacının 17.11.2012 tarihinde
meydana gelen tek taraflı maddi hasarlı trafik kazasında; yolda gerekli
bakım çalışması yapmaması, yolun gözetimini yapmaması nedenleri ile kazanın
meydana gelmesinde kusuru bulunan davalıdan, meydana gelen zararın tazmini
istemi ile Şanlıurfa 2.Asliye Hukuk Mahkemesi’ne dava açıldığı; ancak,
davanın görevsizlik nedeni ile reddine karar verilmesi üzerine, bu kez aynı
istemle; Şanlıurfa İdare Mahkemesi’nde dava açıldığı, Şanlıurfa İdare
Mahkemesi’nce 2518 sayılı Yasa’nın 110.maddesi gereğince davada adli
yargının görevli olduğu belirtilerek; 2247 sayılı Uyuşmazlık Mahkemesi
Kanunu’nun 19.maddesi gereğince görevli yargı yerinin belirlenmesi amacı
ile dosya mahkememize gönderilmiştir.
2918 sayılı
Kanunun 110 uncu maddesinin birinci fıkrasının iptali istemiyle Bursa
3.Asliye Hukuk Mahkemesi ve Batman 2.Asliye Hukuk Mahkemesince yapılan
itiraz başvuruları üzerine konuyu inceleyen Anayasa Mahkemesi, şu gerekçesi
ile anılan kuralı Anayasaya aykırı görmemiş ve iptal istemini oy birliğiyle
reddetmiştir: “… Anayasa Mahkemesi’nin daha önceki kimi kararlarında da
belirtildiği üzere, tarihsel gelişime paralel olarak Anayasa’da adli ve
idari yargı ayırımına gidilmemiş ve idari uyuşmazlıkların çözümünde idare
ve vergi mahkemeleriyle Danıştay yetkili kılınmıştır. Bu nedenle, genel
olarak idare hukuku alanına giren konularda idari yargı, özel hukuk alanına
giren konularda adli yargı görevli olacaktır. Bu durumda, idari yargının
görev alanına giren bir uyuşmazlığın çözümünde adli yargının
görevlendirilmesi konusunda kanun koyucunun mutlak bir takdir yetkisinin
bulunduğunu söylemek olanaklı değildir. Ancak, idari yargının denetimine
bağlı olması gereken idari bir uyuşmazlığın çözümü, haklı neden ve kamu
yararının bulunması halinde kanun koyucu tarafından adli yargıya
bırakılabilir. İtiraz konusu kural, trafik kazasında zarar görenin asker
kişi ya da memur olmasına, aracın askeri hizmete ilişkin olmasına veya
olayın hemzemin geçitte meydana gelmesi durumlarına göre farklı yargı
kollarında görülmekte olan 2918 sayılı Kanun’dan kaynaklanan tüm sorumluluk
davalarının adli yargıda görüleceğini öngörmektedir. İtiraz konusu
düzenlemenin gerekçesinde de ifade edildiği gibi, askeri idari yargı, idari
yargı veya adli yargı kolları arasında uygulamada var olan yargı yolu
belirsizliği giderilerek söz konusu davalarla ilgili olarak yeknesak bir
usul belirlenmektedir. Aynı tür davaların aynı yargı yolunda çözümlenmesi
sağlanarak davaların görülmesi ve çözümlenmesinin hızlandırıldığı, bu
suretle kısa sürede sonuç alınmasının olanaklı kılındığı ve bunun söz
konusu davaların adli yargıda görüleceği yolunda getirilen düzenlemenin
kamu yararına yönelik olduğu anlaşılmaktadır. Öte yandan, 2918 sayılı
Kanun’da tanımlanan Karayolu şeridi üzerindeki araç trafiğinden kaynaklanan
sorumlulukların, özel hukuk alanına girdiği konusunda bir tartışma
bulunmamaktadır. İdare tarafından kamu gücünden kaynaklanan bir yetkinin
kullanılması söz konusu olmadığı gibi, aynı karayolu üzerinde aynı seyir
çizgisinde hareket eden, bu nedenle aynı tür risk üreten araçlar arasında
özel-kamu ayırımı yapılmasını gerektiren bir neden de yoktur. Açıklanan
nedenlerle, itiraz konusu kural Anayasa’nın 2.,125. ve 155. maddelerine
aykırı değildir. İtirazın reddi gerekir…” (Any. Mah.nin 26.12.2013 tarih ve
E.2013/68, K.2013/165 sayılı kararı; R.G. 27.3.2014, Sayı: 28954,
s.136-147.)
Anayasa’nın
158 inci maddesinin son fıkrasında “ Diğer mahkemelerle, Anayasa Mahkemesi
arasındaki görev uyuşmazlıklarında, Anayasa Mahkemesi’nin kararı esas
alınır.” denilmektedir. Anayasa Mahkemesi’nin yukarıda gerekçesine yer
verilen kararı, yasa koyucunun idari yargının görevine giren bir konuyu
adli yargının görevine verebileceğine, dolayısiyle 2918 sayılı Kanunun 110
uncu maddesinin birinci fıkrası ile öngörülen, bu Kanun’dan doğan tüm
sorumluluk davalarının adli yargıda görülmesi düzenlemesinin Anayasa’ya
aykırı bulunmadığına dair olup, esas itibariyle görev konusunda verilmiş
bir karardır ve Anayasa’nın 158 inci maddesi uyarınca, başta Mahkememiz
olmak üzere diğer yargı organları bakımından da uyulması zorunlu bir karar
mesabesindedir.
Bu
durumda, 2918 sayılı Yasanın 19.1.2011 tarihinde yürürlüğe giren 110.
maddesi ile Anayasa Mahkemesi’nin işaret edilen kararı gözetildiğinde,
bahsi geçen Kanun maddesinin karayollarında, can ve mal güvenliği yönünden
trafik düzeninin sağlanarak trafik güvenliğini ilgilendiren tüm konularda
alınacak önlemleri kapsadığı ve Kanunun, trafikle ilgili kuralları,
şartları, hak ve yükümlülükleri, bunların uygulanmasını ve denetlenmesini,
ilgili kuruluşları ve bunların görev yetki ve sorumlulukları ile, çalışma
usullerini kapsadığı, dolayısıyla oluşan trafik kazası nedeniyle açılacak
sorumluluk davalarının görüm ve çözümünde adli yargının görevli olduğu;
meydana gelen zararın tazmini istemiyle açılan bu davanın da adli yargı
yerinde çözümlenmesi gerektiği sonucuna varılmıştır.
Açıklanan
nedenlerle davanın görüm ve çözümü adli yargı yerinin görevine girdiğinden
Şanlıurfa İdare Mahkemesi’nce yapılan başvurunun kabulü ile, Şanlıurfa
2.Asliye Hukuk Mahkemesi’nce verilen görevsizlik kararının kaldırılması
gerekmiştir.
SONUÇ : Davanın çözümünde ADLİ YARGININ görevli olduğuna,
bu nedenle Şanlıurfa İdare Mahkemesi’nce yapılan BAŞVURUNUN KABULÜ ile, Şanlıurfa
2.Asliye Hukuk Mahkemesi’nin 30.11.2012 gün ve 2012/601 Esas, 2012/690
Karar sayılı GÖREVSİZLİK KARARININ KALDIRILMASINA, 2.6.2014 gününde Üye
Eyüp Sabri BAYDAR’ın KARŞI OYU ve OY ÇOKLUĞU İLE KESİN OLARAK karar
verildi.
KARŞI OY
Somut
uyuşmazlıkta, davalı Karayolları Genel Müdürlüğünün karayolunun yapım,
bakım ve korunmasındaki ihmali sonucu zarara neden olan kazanın meydana
geldiği iddia edilmektedir.
2918
Sayılı Yasanın KTK'nın 7.md. "Karayolları Genel Müdürlüğünün Yapım ve
Bakımından sorumlu olduğu Karayollarında can ve mal güvenliği yönünden
gerekli düzenleme ve işaretlemeleri yaparak önlemleri alma ve aldırmanın"
İdarenin görev ve yetkileri arasında bulunduğuna işaret edilmiş,
6001
Sayılı Karayolları Genel Müdürlüğünün teşkilat ve görevleri hakkındaki
kanunun 4.md. "Hazırlayacağı programlar uyarınca karayollarını yapmak,
yaptırmak, emniyetle kullanılmalarını sağlayacak şekilde sürekli bakım altında
bulundurmak, bakımını yaptırmak, onarımını yaptırmak, işletmek ve
işlettirme" Genel Müdürlüğün görev ve yetkileri arasında gösterilmiş,
TC
Anayasası'nın 125/son md. "idarenin kendi eylem ve işlemlerinden doğan
zararı ödemekle yükümlü olduğu" kurala bağlanmış,
2577
Sayılı IYUK 2/1 -b md. "idari eylem ve işlemlerden dolayı kişisel
haklan ihlal edilenler tarafından açılan tam yargı davaları, idari dava
çeşitleri arasında" sayılmıştır.
Bu
durumda Karayolları Genel Müdürlüğünün sorumluluk alanındaki yolun yapım,
bakım ve onarımının yapılmadığı nedeniyle doğan zararın tazmininin
amaçlanmış olması karşısında, idarenin görevinde olan kamu hizmetini yürüttüğü
esnada kişilere verdiği zararın ödetilmesine yönelik bulunan uyuşmazlık
konusu davanın, olayda kamu hizmetinin usulüne ve hukuka uygun olarak
yürütülüp yürütülmediğinin, hizmet kusuru veya idarenin sorumluluğunu
gerektiren bir husus olup olmadığının tespitinde esas alman idare hukuku
kurallarına ve 2577 Sayılı IYUK 2/1 -b md. sayılan tam yargı davasında
görüm ve çözümünde idari yargı yerleri görevli bulunmaktadır.
Sayın
çoğunluk, karayolunun yapım, bakım ve korunmasındaki ihmalden doğan zararda
Adli Yargıyı görevli kabul eden görüşünde hukuki dayanak olarak 2918 Sayılı
KTK 110/1 md. hükümlerini esas almıştır.
11.01.2011
gün 6099 Sayılı Yasa'nın 14. maddesi ile 2918 Sayılı KTK 110. maddesine
eklenen 1.fıkra ile "işleteni veya sahibi devlet ve diğer kamu
kuruluşları olan araçların sebebiyet verdiği zararlara ilişkin olanları
dahil bu kanundan doğan sorumluluk davaları Adli Yargıda görülür... "
hükmü getirilmiştir.
Sayın
çoğunluk görüşünün aksine eldeki uyuşmazlık anılan yasa hükmü kapsamında
kalmamaktadır.
Çünkü,
2918 Sayılı KTK 85.maddesinde açıkça belirtildiği gibi yasa motorlu
araçların işletilmesinden doğan zararlar nedeniyle işletenin hukuki
sorumluluğunu düzenlemektedir.
Yasa
hükmünde geçen bu kanundan ve Adli Yargıda görülmesi gereken sorumluluk
davaları, 2918 Sayılı Yasa'nın 85.maddesinde düzenlenen motorlu araçların
işletilmesi nedeniyle verilen zararlardan dolayı araç işletenin hukuki
sorumluluğuna ilişkin davalardır.
Yasa
değişikliğinden önce kamu araçlarının işletilmesi nedeniyle verilen
zararlardan dolayı kamu idaresinin sorumluluğunun hangi yargı kolunda görüm
ve çözümü konusunda yasada bir düzenleme bulunmadığından İdari ve Adli
Yargı organları arasında çıkan görev uyuşmazlıklarını sonlandırmak üzere sözü
geçen yasa hükmü getirilmek suretiyle kamu araçlarının verdiği zararlar
nedeniyle işletenin sorumluluğunda 2918 Sayılı Yasa'nın amacına uygun
olarak Adli Yargıda görüm ve çözüm esası benimsenmiştir.
2918
sayılı yasanın 110. maddesinde yapılan yasa değişikliğine ilişkin Hükümet
gerekçesi de getirilen yeni hükmün bu nedenle maddeye eklendiğini teyit
etmektedir.
Diğer
taraftan, sayın çoğunluk 2918 sayılı yasanın 110. maddesi hükmünün iptali
istemi ile Anayasa Mahkemesine açılan dava sonucunda verilen yorumlu red
kararlarını, karara dayanak almakta ise de bu görüşe de itibar edilmesi
mümkün değildir.
Zira;
"T.C. Anayasasında , Anayasa Mahkemesinin iptal veya iptal talebinin
reddi dışında yorumlu red kararı verebileceğine dair bir işaret yoktur.
Tersine T.C. Anayasasının 153/2 maddesi "Anayasa Mahkemesi bir kanun
veya kanun hükmünde kararnamenin tamamını veya bir hükmünü iptal ederken,
kanun koyucu hareketle yeni bir uygulamaya yol açacak biçimde hüküm tesis
edemez." hükmü böyle bir anlayışın benimsenmemiş olduğunun kanıtı
olarak kabul edilebilir. Gerçi madde iptal kararlarından bahsetmektedir,
ama Anayasa koyucunun amacının Anayasa Mahkemesinin kanun koyucu gibi
hareket etmesini önlemek olduğu açıkça anlaşılmaktadır. Yorumlu red
kararlarının ise diğer mahkemeleri, idare makamlarını, gerçek ve tüzel
kişileri bağlaması itibariyle bir çeşit pozitif kanun koyuculuk anlamına
geldiğine şüphe yoktur. (Türk Anayasa Hukuku Prof. Dr. Ergun Ozbudun. Sh.
440 vd.)
Hakkında
yorumlu red kararı verilen bir kanun maddesi yürürlükte kalmaya devam eder.
Dolayısıyla somut olaylara uygulanır. Somut olaylarda o maddenin ne anlama
geldiğine, yani nasıl yorumlanacağına, bundan sonra da Anayasa Mahkemesi
değil onu uygulayacak Mahkemeler karar verir. Anayasa Mahkemesinin yorumlu
red kararı verirken yaptığı yorumunun diğer mahkemeleri bağlaması mümkün
değildir. Bir kanun maddesinin nasıl yorumlanacağına onu uygulayacak olan
Adli- idari ve Askeri Yargı organları karar verir. Anayasa Mahkemesi Adli,
idari ve Askeri kollarının üst mahkemesi olmadığına göre bu yargı
kollarındaki mahkemelere kendi yorumunu empoze etmesi mümkün değildir. O
halde Anayasa Mahkemesinin verdiği yorumlu red kararlarının kendilerinden
beklenen fonksiyonu ifa edebilmeleri, diğer mahkemelerin Anayasa
Mahkemesinin bu yorumlarını benimsemelerine bağlıdır. Oysa hukukumuzda,
Anayasa Mahkemesi kararlarında yapılan yorumlar diğer mahkemeleri bağlamaz.
Zira Anayasa Mahkemesi kararlarının bağlayıcılığı bu kararların hüküm
fıkralarına münhasırdır. (Türk Anayasa Hukuku Dersleri, Kemal Gözler, sh.
444)
Keza ,
Sayın çoğunluğun karan dayandırdığı T.C. Anayasasının 158. madde
hükümlerininde uyuşmazlıkta uygulama yeri bulunmamaktadır. Uyuşmazlık
Mahkemesinin görev ve yetkilerini düzenleyen T.C. Anayasasının 158. maddesi
açık hükmünden de anlaşıldığı üzere Anayasa Mahkemesi ile diğer yargı
kollan arasında olumlu veya olumsuz görev uyuşmazlığının doğması halinde
Anayasa Mahkemesi görüşünün üstün tutulacağına ilişkin düzenlemenin,
uyuşmazlıkta Anayasa Mahkemesinin görevlilik veya görevsizlik kararının
bulunmaması, diğer yargı kollan ile arasında bir görev ihtilafının
çıkmaması nedeniyle uygulanması mümkün değildir.
Açıklanan
gerekçelerle uyuşmazlıkta idari yargı görevli olup, benzer ihtilaflarda da
idari yargının görevli olduğu Yargıtay 4, 11, 17 Hukuk Dairelerinin
istikrarlı kararlarıyla Içtihad edildiği gibi Danıştay kararlarında da
uyuşmazlıkta İdari Yargının görevli olduğu benimsenmiştir. (Danıştay 10.
Daire E 2011/11522, K 2012/5347 sayı, E. 2011/10856 ve K. 2013/670 Sayı,
vs.)
Somut
uyuşmazlıkta davanın karayolunun yapım, bakım ve korunmasındaki idarenin
hizmet kusuruna dayanmasına,
2918
Sayılı Yasa'nın 110/1 md. motorlu araçların işletilmesinden doğan
zararlardan dolayı işletenini hukuki sorumluluğunun Adli Yargıda görüm ve
çözümünü düzenleme altına almasına, Somut uyuşmazlığın anılan yasa hükmü
kapsamında bulunmamasına,
Kamu
hizmetinin usulüne ve hukuka uygun olarak yürütülüp yürütülmediğinin hizmet
kusuru veya idarenin sorumluluğunu gerektiren bir husus olup olmadığının
tespitinde, 2577 Sayılı IYTJK 2/1-b md. sayılan tam yargı davasında görüm
ve çözümünde İdari Yargının görevli olmasına göre,
Uyuşmazlıkta
Adli Yargıyı görevli kabul eden sayın çoğunluğun görüşüne katılamıyorum.
|
|
Karşı
Oy
Eyüp
Sabri BAYDAR
|
——
• ——
Uyuşmazlık Mahkemesi Başkanlığından:
3-ESAS NO : 2014/564
KARAR NO : 2014/637
KARAR TR : 02.06.2014
(Hukuk Bölümü)
ÖZET : Davacının görev sırasında maruz
kaldığı trafik kazası sonucu uğradığını ileri sürdüğü maddi, manevi zararın
yasal faiziyle birlikte tazmini istemiyle açtığı davanın, 2918 sayılı Yasa
kapsamında ADLİ YARGI YERİNDE çözümlenmesinin gerektiği hk.
K A R A R
Davacı :
F.M.G.
Vekili :
Av. Ü.S.
Davalı : Jandarma Gn. K.lığına izafeten İçişleri
Bak. (İdari yargıda yalnızca Jnd. Gn. K.lığı)
Vekili :
Av. H.M.
O L A Y :
Davacı vekili dava dilekçesinde; müvekkilinin Hatay İl
Jandarma Komutanlığında uzman jandarma olarak görev yaptığını; Sosyal
Güvenlik Kurumu yönünden Emekli Sandığı Genel Müdürlüğüne bağlı olduğunu;
22.03.2012 günü, görev gereği araç takibi esnasında trafik kazası
geçirdiğini; kazanın meydana gelmesinde müvekkilinin herhangi bir kusurunun
bulunmadığını; Kırıkhan-Kumlu karayolu Baldıran köyü mevkiinde meydana
gelen kaza sonucu sağ kolunda humerus şaftı kırığı oluştuğunu, iş
göremezlik belgesi düzenlendiğini, kesin raporun henüz temin edilemediğini,
ancak, halen silah kullanabilecek durumda bulunmadığını; sağ kolunu
kullanamadığını ve kolunun eski haline gelme olasılığının bulunmadığını;
hâlihazırda mesleki yaşantısını etkileyecek, oldukça ağır bir işgücü kaybı
bulunduğunu; müvekkilinin kaza sonucu, bedenen ve ruhen zarar görmüş
olduğunu, psikolojisinin bozulduğunu, psikiyatriste gitmek zorunda
kaldığını; çektiği acıları az da olsa hafifletmek için, manevi tazminat
istemek gereği doğduğunu, bundan sonraki hayatında çalışsa bile, aynı işi
yapamayacağını ve maddi kayıp yaşayacağını ifade ederek; fazlaya ilişkin
talep ve dava hakları saklı kalmak üzere, haksız fiilden kaynaklanan iş
kazası nedeniyle kesin miktar dava sırasında belirlenmek üzere belirsiz
alacak davası olarak 10.000,00 TL maddi tazminat, ekonomik geleceğinin
tehlikeye düşmesinden dolayı uğranılan zarar sebebiyle, belirsiz alacak
davası olarak 10.000,00 TL tazminat ve 80.000,00 TL manevi tazminat olmak
üzere toplam 100.000,00 TL’nin ve yoksun kalınan parasal hakların olay
tarihi olan 22.03.2012 tarihinden itibaren yasal faiziyle birlikte
tahsiline karar verilmesi istemiyle 27.8.2012 tarihinde adli yargı yerinde
dava açmıştır.
HATAY İŞ
MAHKEMESİ(Müstemir Yetkili): 6.11.2012 gün ve E:2012/288, K:2012/419 sayı
ile davanın, haksız eylem nedenine dayalı maddi ve manevi tazminat istemine
ilişkin bulunduğu; 6100 sayılı HMK md. 1 uyarınca mahkemelerin görevinin
yasa ile belirlendiği; iş mahkemelerinin görevinin, işçi ve işveren
arasındaki uyuşmazlıkları çözümlemek olduğu; dosyadaki beyan ve deliller
uyarınca davacının askerlik yükümlülüğünü yerine getirdiği sırada
23.03.2012 tarihinde meydana gelen tek taraflı trafik kazası sonucu
yaralandığı, davacı ile davalı arasında iş sözleşmesinin bulunmadığının
anlaşıldığı gerekçesiyle; Mahkemelerinin görevsizliğine; Görevli Mahkemenin
Hatay İdari Mahkemesi olduğuna karar vermiş, bu karar temyiz edilmeksizin
kesinleşmiştir.
Davacı
vekili bu kez; fazlaya ilişkin talep ve dava hakları saklı kalmak üzere,
görev sırasında maruz kalınan trafik kazasından dolayı yaşanan maddi
kayıplar ve ekonomik geleceğinin tehlikeye düşmesinden dolayı uğranılan
zarar nedeniyle 20.000,00 TL maddi tazminat ile bedensel ve ruhsal zarar
nedeniyle duyulan acı, üzüntü ve sarsıntı neticesinde azalan yaşama sevinci
ve manevi değerlerin tatmini için 80.000,00 TL manevi tazminat olmak üzere
toplam 100.000,00 TL’nin ve yoksun kalınan parasal hakların olay tarihi
olan 22.03.2012 tarihinden itibaren yasal faiziyle birlikte tahsili
istemiyle 21.12.2012 tarihinde idari yargı yerinde dava açmıştır.
HATAY
İDARE MAHKEMESİ: 14.3.2014 gün ve E:2012/2284 sayı ile, 2247 sayılı
Uyuşmazlık Mahkemesinin Kuruluş ve İşleyişi Hakkında Kanunun 19. maddesi
hükmüne yer verdikten sonra; 2918 sayılı Karayolları Trafik Kanununun 110.
maddesinde; "İşleteni veya sahibi Devlet ve diğer kamu kuruluşları
olan araçların sebebiyet verdiği zararlara ilişkin olanları dâhil, bu
Kanundan doğan sorumluluk davaları, adli yargıda görülür. Zarar görenin
kamu görevlisi olması, bu fıkra hükmünün uygulanmasını önlemez. Hemzemin
geçitte meydana gelen tren-trafik kazalarında da bu Kanun hükümleri
uygulanır." Hükmünün yer aldığı; dava dosyasının incelenmesinden;
davacı tarafından, davacının görevi başında Jandarma aracı içindeyken
geçirmiş olduğu trafik kazası nedeniyle uğrandığı iddia edilen 20.000,00 TL
maddi, 80.000,00 TL manevi tazminat tutarının olay tarihinden itibaren
yasal faiziyle ödenmesine karar verilmesi istemiyle öncelikle Hatay İş
Mahkemesinde dava açıldığı, anılan Mahkemenin 06.12.2012 gün ve E:2012/288,
K:2012/419 sayılı kararıyla davanın görev yönünden reddine karar verildiği,
görevsizlik kararı üzerine de davacı tarafından Mahkemelerinde işbu davanın
açıldığının anlaşıldığı; bakılan davada, davacının açtığı işbu davanın
görevi başında Jandarma aracı içindeyken maruz kaldığı trafik kazası
nedeniyle uğradığı maddi-manevi zararlara ilişkin olduğu, bu nedenle de
davanın esasında yukarıda aktarılan 2918 sayılı Yasanın 110. maddesinde
öngörülen araç işletenin/sahibinin (Jandarma Genel Komutanlığının)
sorumluluğuna ilişkin davalar kapsamında değerlendirilmesi gerektiği, hatta
anılan maddede belirtildiği üzere zarar görenin kamu görevlisi olması
durumunda dahi mezkur madde hükmünün uygulanacağının açık olduğu; bu
takdirde Devlete ait aracın işletilmesinden dolayı zarar gören kamu
görevlisi durumundaki davacının, bu zararlarına ilişkin sorumluluk davası
mahiyetinde açtığı işbu davanın görüm ve çözümünün yukarıda anılan Yasa
maddesi uyarınca adli yargı mercilerine ait olduğunun anlaşıldığı ve adli
yargı merciince de yukarda belirtildiği üzere kesinleşmiş biçimde
görevsizlik kararının verildiği gerekçesiyle; adli yargının görev alanına
giren davada Mahkemelerinin görevli olmadığına, 2247 sayılı Uyuşmazlık
Mahkemesinin Kuruluş ve İşleyişi Hakkında Kanunun 19.maddesi uyarınca
görevli yargı yerinin belirlenmesi için dosyanın Uyuşmazlık Mahkemesine
gönderilmesine ve dosya incelemesinin bu konuda Uyuşmazlık Mahkemesince
karar verilinceye kadar ertelenmesine karar vermiştir.
İNCELEME VE GEREKÇE : Uyuşmazlık Mahkemesi Hukuk
Bölümü’nün, Serdar ÖZGÜLDÜR’ün Başkanlığında, Üyeler: Eyüp Sabri BAYDAR, Ali
ÇOLAK, Nurdane TOPUZ, Ertuğrul
ARSLANOĞLU, Ayhan AKARSU ve Mehmet AKBULUT’un katılımlarıyla yapılan
2.6.2014 günlü toplantısında;
l-İLK İNCELEME: Dosya üzerinde 2247 sayılı Yasa’nın 27.
maddesi uyarınca yapılan incelemeye göre; İdare Mahkemesince, 2247 sayılı
Yasa’nın 19. maddesine göre başvuruda bulunulmuş olduğu, idari yargı
dosyasının Mahkemece, ekinde adli yargı dosyası ile birlikte Uyuşmazlık
Mahkemesi’ne gönderildiği ve usule ilişkin herhangi bir noksanlık
bulunmadığı anlaşıldığından görev uyuşmazlığının esasının incelenmesine
oybirliği ile karar verildi.
II-ESASIN İNCELENMESİ: Raportör-Hakim Taşkın ÇELİK’in,
davanın çözümünde adli yargının görevli olduğu yolundaki raporu ile
dosyadaki belgeler okunduktan; ilgili Başsavcılarca görevlendirilen
Yargıtay Cumhuriyet Savcısı Mehmet BAYHAN ile Danıştay Savcısı Mehmet Ali
GÜMÜŞ’ün davada adli yargının görevli olduğu yolundaki sözlü açıklamaları
da dinlendikten sonra GEREĞİ GÖRÜŞÜLÜP DÜŞÜNÜLDÜ:
Dava,
davacının görev sırasında maruz kaldığı trafik kazası sonucu uğradığını
ileri sürdüğü maddi, manevi zararın yasal faiziyle birlikte tazmini
istemiyle açılmıştır.
Dava
dosyalarının incelenmesinden; 22.3.2012 tarihinde saat 20.10 sıralarında,
İskenderun-Kırıkhan-Reyhanlı bölgesinde kaçakçılığın men ve takibi amacıyla
Hatay İl J.K.lığı Kaçakçılık Şube Müdürlüğü ve İstihbarat Şube Müdürlüğü
ekipleriyle ortak görev planlandığı; kaçakçılığın men ve takibine yönelik
icra edilen şüpheli araç takibi sırasında istihbarat Şube Müdürlüğünden
görevlendirilen davacı Uzman J.II.Kad Çvş. ve Uzm.J.IV Kad.Çvş. B.B.
yönetimindeki … plakalı sivil görünümlü Renault marka aracın Kırıkhan-Kumlu
il yolunun 6. km’sinde, Baldıran Köyü bölgesinde, önlerine çıkan köprüyü
fark edemeyerek köprünün altından geçmekte olan Karasu Çayına düştüğü;
kazada davacı ve Uzm.J.IV Kad.Çvş. B.B.nin yaralandığı ve araçta hasar
meydana geldiği; aynı tarihte düzenlenen Trafik Kazası Tespit Tutanağında;
araç sürücüsünün 2918 sayılı Karayolları Trafik Kanununun “araçların
hızını....dönemeçli yollarda ilerlerken, yaya geçitleri, hemzemin
geçitlerine...yaklaşırken azaltmamak..” hükmünü düzenleyen 52/1-a maddesini
ihlal ettiğinin tespit edildiğinin tahkikat heyeti görevlendirilen İdari
Tahkikat Heyeti Raporunda; araç sürücüsünün 2918 sayılı Karayolları Trafik
Kanununun 52/1-a kuralını ihlal ettiğinden dolayı kusurlu olduğu kanaatine
varıldığının ifade edildiği görülmüştür.
Davacı
vekili tarafından, adli yargı yerinde açılan davada, haksız fiilden
kaynaklanan iş kazası nedeniyle tazminat isteminde bulunulduğu, buna
karşılık, idari yargı yerinde görev sırasında maruz kalınan trafik
kazasından dolayı tazminat talep edildiği anlaşılmaktadır. Somut olay ve
dava dilekçelerinin bütünü dikkate alındığında, davanın, trafik kazası
sonucunda uğranılan zararın giderilmesine yönelik olduğu sonucuna
varılmıştır.
2918
sayılı Karayolları Trafik Kanunu’nun, trafik kazalarına ilişkin yedinci
kısmını izleyen hukuki sorumluluk ve sigorta hakkındaki sekizinci kısmının,
“İşleten ve Araç İşleticisinin Bağlı Olduğu Teşebbüs Sahibinin Hukuki Sorumluluğu”
başlıklı birinci bölümünde aynı başlıkla yer alan 85. maddesi, değişik
birinci fıkrasında “ Bir motorlu aracın işletilmesi bir kimsenin ölümüne
veya yaralanmasına yahut bir şeyin zarara uğramasına sebep olursa motorlu
aracın bir teşebbüsün unvanı veya işletme adı altında veya bu teşebbüs
tarafından kesilen biletle işletilmesi halinde, motorlu aracın işleteni ve
bağlı olduğu teşebbüsün sahibi, doğan zarardan müştereken ve müteselsilen
sorumlu olurlar.” ve değişik beşinci fıkrasında “İşleten ve araç işleticisi
teşebbüsün sahibi, aracın sürücüsünün veya aracın kullanılmasına yardımcı
kişilerin kusurundan kendi kusuru gibi sorumludur.” hükümlerini taşımakta;
bu bölümün sonunda yer alan, 90. maddesinde, “Maddi tazminatın biçimi ve
kapsamı ile manevi tazminat konularında Borçlar Kanununun haksız fillere
ilişkin hükümleri uygulanır.” denilmekte; aynı kısmın “Özel Durumlar”
başlıklı üçüncü bölümünde Devlete ve kamu kuruluşlarına ait araçların
durumunu düzenleyen değişik 106. maddesi ise, “ Genel bütçeye dahil
dairelerle katma bütçeli idarelere, il özel idarelerine ve belediyelere,
kamu iktisadi teşebbüslerine ve kamu kuruluşlarına ait motorlu araçların
sebep oldukları zararlardan dolayı, bu Kanunun işletenin hukuki
sorumluluğuna ilişkin hükümleri uygulanır.(…)” hükmüne yer verilmektedir.
Anılan
hükümlerin incelenmesinden,106.maddede sayılan kamu kurum ve
kuruluşlarının, sahip oldukları motorlu araçların sebep olduğu zararlardan
dolayı idare hukuku kurallarına değil, bu Yasa’da düzenlenen “işleten ve
araç işleticisinin bağlı olduğu teşebbüs sahibinin hukuki sorumluluğu”
çerçevesinde Borçlar Kanunu’nun haksız fiillere ilişkin hükümlerine tabi
kılındığı; bu suretle 2918 sayılı Yasa’da, motorlu aracın işletilmesinden
doğan zararların tazmini konusunda, motorlu aracın sahibinin özel ya da
kamu tüzel kişisi olması bakımından bir farklılık gözetilmeyerek işaret
edilen kamu kurum ve kuruluşlarının da özel hukuk tüzel kişileri gibi aynı
esaslara göre sorumlu olduklarının kabul edildiği anlaşılmaktadır.
Yukarıda sözü edilen Kanun hükümlerine ek olarak, 2918 sayılı Karayolları Trafik Kanununun 1.
maddesinde, Kanunun amacının karayollarında can ve mal güvenliği yönünden
trafik düzenini sağlayacak ve trafik güvenliğini ilgilendiren tüm konularda
alınacak önlemleri belirlemek olduğu; “Kapsam” başlıklı 2. maddesinde, bu
Kanunun trafikle ilgili kuralları, şartları, hak ve yükümlülükleri bunların
uygulamasını ve denetlenmesini ilgili kuruluşları ve bunların görev, yetki
ve sorumluluk, çalışma usulleri ile diğer hükümleri kapsadığı ve bu kanunun
karayollarında uygulanacağı belirtilmiş, 2918 sayılı Yasanın 19.1.2011
günlü Resmi Gazetede yayımlanarak yürürlüğe giren 6099 sayılı Yasanın 14.
maddesiyle değişik 110. maddesinde “İşleteni veya sahibi Devlet ve diğer
kamu kuruluşları olan araçların sebebiyet verdiği zararlara ilişkin
olanları dahil, bu Kanundan doğan sorumluluk davaları, adli yargıda
görülür. Zarar görenin kamu görevlisi olması, bu fıkra hükmünün
uygulanmasını önlemez. Hemzemin geçitte meydana gelen tren-trafik
kazalarında da bu Kanun hükümleri uygulanır.
Motorlu
araç kazalarından dolayı hukuki sorumluluğa ilişkin davalar, sigortacının
merkez veya şubesinin veya sigorta sözleşmesini yapan acentenin bulunduğu
yer mahkemelerinden birinde açılabileceği gibi kazanın vuku bulduğu yer
mahkemesinde de açılabilir”; Geçici 21. maddesinde de “Bu Kanunun 110 uncu
maddesinin birinci fıkrasının göreve ilişkin hükmü, yürürlüğe girdiği
tarihten önce idari yargıda ve Askeri Yüksek İdare Mahkemesinde açılmış
bulunan davalara uygulanmaz” denilmiştir.
2918
sayılı Kanunun 110 uncu maddesinin birinci fıkrasının iptali istemiyle
Bursa 3.Asliye Hukuk Mahkemesi ve Batman 2.Asliye Hukuk Mahkemesince
yapılan itiraz başvuruları üzerine konuyu inceleyen Anayasa Mahkemesi, şu
gerekçesi ile anılan kuralı Anayasaya aykırı görmemiş ve iptal istemini oy
birliğiyle reddetmiştir: “… Anayasa Mahkemesi’nin daha önceki kimi
kararlarında da belirtildiği üzere, tarihsel gelişime paralel olarak
Anayasa’da adli ve idari yargı ayırımına gidilmemiş ve idari
uyuşmazlıkların çözümünde idare ve vergi mahkemeleriyle Danıştay yetkili
kılınmıştır. Bu nedenle, genel olarak idare hukuku alanına giren konularda
idari yargı, özel hukuk alanına giren konularda adli yargı görevli
olacaktır. Bu durumda, idari yargının görev alanına giren bir uyuşmazlığın
çözümünde adli yargının görevlendirilmesi konusunda kanun koyucunun mutlak
bir takdir yetkisinin bulunduğunu söylemek olanaklı değildir. Ancak, idari
yargının denetimine bağlı olması gereken idari bir uyuşmazlığın çözümü,
haklı neden ve kamu yararının bulunması halinde kanun koyucu tarafından
adli yargıya bırakılabilir. İtiraz konusu kural, trafik kazasında zarar
görenin asker kişi ya da memur olmasına, aracın askeri hizmete ilişkin
olmasına veya olayın hemzemin geçitte meydana gelmesi durumlarına göre
farklı yargı kollarında görülmekte olan 2918 sayılı Kanun’dan kaynaklanan
tüm sorumluluk davalarının adli yargıda görüleceğini öngörmektedir. İtiraz
konusu düzenlemenin gerekçesinde de ifade edildiği gibi, askeri idari
yargı, idari yargı veya adli yargı kolları arasında uygulamada var olan
yargı yolu belirsizliği giderilerek söz konusu davalarla ilgili olarak
yeknesak bir usul belirlenmektedir. Aynı tür davaların aynı yargı yolunda
çözümlenmesi sağlanarak davaların görülmesi ve çözümlenmesinin
hızlandırıldığı, bu suretle kısa sürede sonuç alınmasının olanaklı
kılındığı ve bunun söz konusu davaların adli yargıda görüleceği yolunda
getirilen düzenlemenin kamu yararına yönelik olduğu anlaşılmaktadır. Öte
yandan, 2918 sayılı Kanun’da tanımlanan Karayolu şeridi üzerindeki araç
trafiğinden kaynaklanan sorumlulukların, özel hukuk alanına girdiği
konusunda bir tartışma bulunmamaktadır. İdare tarafından kamu gücünden
kaynaklanan bir yetkinin kullanılması söz konusu olmadığı gibi, aynı
karayolu üzerinde aynı seyir çizgisinde hareket eden, bu nedenle aynı tür
risk üreten araçlar arasında özel-kamu ayırımı yapılmasını gerektiren bir
neden de yoktur. Açıklanan nedenlerle, itiraz konusu kural Anayasa’nın
2.,125. ve 155. maddelerine aykırı değildir. İtirazın reddi gerekir…” (Any.
Mah.nin 26.12.2013 tarih ve E.2013/68, K.2013/165 sayılı kararı; R.G.
27.3.2014, Sayı: 28954, s.136-147.)
Anayasa’nın
158 inci maddesinin son fıkrasında “ Diğer mahkemelerle, Anayasa Mahkemesi
arasındaki görev uyuşmazlıklarında, Anayasa Mahkemesi’nin kararı esas
alınır.” denilmektedir. Anayasa Mahkemesi’nin yukarıda gerekçesine yer
verilen kararı, yasa koyucunun idari yargının görevine giren bir konuyu
adli yargının görevine verebileceğine, dolayısıyla 2918 sayılı Kanunun 110
uncu maddesinin birinci fıkrası ile öngörülen, bu Kanun’dan doğan tüm
sorumluluk davalarının adli yargıda görülmesi düzenlemesinin Anayasa’ya
aykırı bulunmadığına dair olup, esas itibariyle görev konusunda verilmiş
bir karardır ve Anayasa’nın 158 inci maddesi uyarınca, başta Mahkememiz
olmak üzere diğer yargı organları bakımından da uyulması zorunlu bir karar
mesabesindedir.
Bu
durumda, 2918 sayılı Yasanın 19.1.2011 tarihinde yürürlüğe giren 110.
maddesi ile Anayasa Mahkemesi’nin işaret edilen kararı gözetildiğinde,
bahsi geçen Kanun maddesinin karayollarında, can ve mal güvenliği yönünden
trafik düzeninin sağlanarak trafik güvenliğini ilgilendiren tüm konularda
alınacak önlemleri kapsadığı ve Kanunun, trafikle ilgili kuralları,
şartları, hak ve yükümlülükleri, bunların uygulanmasını ve denetlenmesini,
ilgili kuruluşları ve bunların görev yetki ve sorumlulukları ile, çalışma
usullerini kapsadığı, dolayısıyla oluşan trafik kazası nedeniyle davaların
görüm ve çözümünde adli yargının görevli olduğu; meydana gelen zararın
tazmini istemiyle açılan bu davanın da adli yargı yerinde çözümlenmesi
gerektiği sonucuna varılmıştır.
2918
sayılı Yasa’nın anılan açık hükümleri karşısında, kamu idaresine ait
motorlu aracın, trafik kural ve gereklerine tabi olarak karayolunda seyir
halinde iken neden olduğu zararların tazmini istemiyle açılan davanın,
işletenin hukuki sorumluluğu çerçevesinde özel hukuk hükümlerine göre adli
yargı yerinde çözümlenmesi gerektiği kuşkusuzdur.
Açıklanan nedenlerle davanın görüm ve çözümünde
adli yargının görevli olduğu, dolayısıyla Hatay İdare Mahkemesinin
başvurusunun kabulü ile, Hatay İş Mahkemesince (Müstemir Yetkili) verilen
görevsizlik kararının kaldırılması gerekmiştir.
SONUÇ : Davanın görüm ve çözümünde ADLİ YARGININ görevli
olduğuna, bu nedenle Hatay İdare Mahkemesinin başvurusunun kabulü ile,
Hatay İş Mahkemesi’nin (Müstemir Yetkili) 6.11.2012 gün ve E:2012/288,
K:2012/419 sayılı GÖREVSİZLİK KARARININ KALDIRILMASINA, 2.6.2014 gününde OY
BİRLİĞİ İLE KESİN OLARAK karar verildi.
——
• ——
Uyuşmazlık Mahkemesi
Başkanlığından:
4-ESAS NO : 2014/590
KARAR NO : 2014/642
KARAR TR : 02.06.2014
(Hukuk Bölümü)
ÖZET :
Türk Telekomünikasyon A.Ş.’de çalışırken Kurumun özelleştirilmesi nedeniyle
başka kuruma nakledilen davacının, maaş nakil ilmühaberinin düzeltilmesi ve
alacağının faizi ile birlikte tazmini istemiyle açtığı davanın, ADLİ YARGI
YERİNDE çözümlenmesi gerektiği hk.
K A R A R
Davacı :
D.Y.
Vekilleri
: Av. B.Y. & Av. A.Ö.Ö.
Davalı :
Türk Telekomünikasyon AŞ.
Vekili :
Av. A.D.Y.
O L A Y :
Davacı vekili dava dilekçesinde özetle; davacının, davalı Türk
Telekomünikasyon AŞ.de kapsam dışı personel olarak çalışmakta iken,davalı
Türk Telekomünikasyon AŞ.nin 14.11.2005 tarihinde özelleştirilmesi sonucu
kamuya nakil hakkını saklı tutmak kaydı ile 2.tip iş sözleşmesi
imzaladığını, sonrasında 406 sayılı yasanın ek 29.maddesi uyarınca başka
bir kamu kurumuna nakil olduğu, 02.04.2009 tarihine kadar aylık ücretinin
davalı şirketçe ödendiğini, sonrasında maaş artışı ve ek ödemelerin lehine
uygulanmadığının tespit edildiğini belirterek, maaş nakil belgesinin 4046
sayılı yasanın 22.maddesi ve 406 sayılı yasanın ek 29.maddesine uygun
düzenlenmediğinden bahisle yeniden tespiti ile, maaşına esas net ücretine
söz konusu ek ödeme ve denge tazminatlarının ve buna bağlı olarak değişen
maaş tutarına uygulanan ikramiye tutarları farkının fazlaya ilişkin hakları
saklı kalmak kaydıyla şimdilik 700,00 TL alacağın faizi ile birlikte
davalıdan tahsiline karar verilmesi istemiyle adli yargı yerinde dava
açmıştır.
Ankara
2. İş Mahkemesi: 09.04.2013 gün, E:2011/299, K:2013/438 sayı ile özetle;
davanın, idari yargı yerinde görülmesi gerektiğinden bahisle, görev
yönünden reddine karar vermiş ve karar kesinleşmiştir.
Davacı
vekili aynı istemle bu kez idari yargı yerinde dava açmıştır.
Ankara
17. İdare Mahkemesi: 18.04.2014 gün ve E:2013/922 sayı ile özetle; davanın
adli yargı yerinde görülmesi gerektiğini belirterek, 2247 sayılı Kanunun
19.maddesi uyarınca görevli yargı yerinin belirlenmesi için dosyanın
Uyuşmazlık Mahkemesine gönderilmesine karar vermiştir.
İNCELEME VE GEREKÇE :
Uyuşmazlık Mahkemesi Hukuk Bölümü’nün, Serdar
ÖZGÜLDÜR’ün Başkanlığında, Üyeler: Eyüp Sabri BAYDAR, Ali ÇOLAK, Nurdane
TOPUZ, Ertuğrul ARSLANOĞLU, Ayhan AKARSU ve Mehmet AKBULUT’un
katılımlarıyla yapılan 2.6.2014 günlü toplantısında:
l-İLK İNCELEME: Dosya üzerinde 2247 sayılı Yasa’nın
27.maddesi uyarınca yapılan incelemeye göre; adli ve idari yargı yerleri
arasında 2247 sayılı yasa’nın 19.maddesinde öngörülen biçimde görev
uyuşmazlığı doğduğu, idari yargı dosyasının, adli yargı dosyası da temin
edilmek suretiyle, son görevsizlik kararını veren mahkemece, Uyuşmazlık
Mahkemesi’ne gönderildiği ve usule ilişkin herhangi bir noksanlık bulunmadığı
anlaşıldığından görev uyuşmazlığının esasının incelenmesine oy birliği ile
karar verildi.
II-ESASIN İNCELENMESİ: Raportör-Hakim Selim Şamil
KAYNAK’ın, davanın çözümünde adli yargının görevli olduğu yolundaki raporu
ile dosyadaki belgeler okunduktan; ilgili Başsavcılarca görevlendirilen
Yargıtay Cumhuriyet Savcısı Mehmet BAYHAN ile Danıştay Savcısı Mehmet Ali
GÜMÜŞ’ün davada adli yargının görevli olduğu yolundaki sözlü açıklamaları
da dinlendikten sonra GEREĞİ GÖRÜŞÜLÜP DÜŞÜNÜLDÜ:
Dava, davalı kurumda görev yapmakta iken,406 sayılı
Yasa'nın Ek-29. maddesi ile 4046 sayılı Yasa'nın 22.maddesine göre adı
Devlet Personel Başkanlığına bildirilen, sonrasında başka bir kamu kurumu
emrine atanan davacı tarafından, maaş nakil ilmühaberinin yanlış düzenlendiği
iddiasıyla yeniden düzenlenmesi ve bundan kaynaklı olduğu iddia olunan
zararın tazmini istemiyle açılmıştır.
1953 tarih ve 6145
sayılı Yasa ile, Türkiye Cumhuriyeti Posta, Telgraf ve Telefon İşletmesi
kurulmuş; 1924 tarih ve 406 sayılı Telgraf ve Telefon Kanunu’nun 10.6.1994
tarih ve 4000 sayılı Yasa’yla değiştirilen 1. maddesi ile, posta ve telgraf
tesis ve işletmesine ilişkin hizmetler, Posta İşletmesi Genel Müdürlüğü’nce
(P.İ), telekomünikasyon hizmetleri ise, “Türk Telekomünikasyon Anonim
Şirketi (Şirket)” tarafından yürütülecek şekilde yeniden
yapılandırılmıştır.
27.1.2000 tarih ve 4502 sayılı Yasa’nın 1. maddesi
ile, 406 sayılı Yasa’nın 1. maddesine eklenen dokuzuncu fıkrada, “Türk
Telekom, bu Kanun ve özel hukuk hükümlerine tabi bir anonim şirkettir. Kamu
İktisadi Teşebbüslerinin kuruluş, teşkilât ve faaliyetleri ile ilgili
mevzuat Türk Telekom’a uygulanmaz. Sadece, Türkiye Büyük Millet Meclisi
denetimine ilişkin 2.4.1987 tarihli ve 3346 sayılı Kanunun 9 uncu maddesi
hükümleri uygulanır” denilmiş; anılan fıkra hükmü, 12.5.2001 tarih ve 4673
sayılı Yasa’nın 1. maddesi ile değiştirilmiş ve “Türk Telekom, bu Kanun ve
özel hukuk hükümlerine tabi bir anonim şirkettir. Bu Kanun hükümleri saklı
kalmak üzere, kamu iktisadi teşebbüsleri de dahil, sermayesinin yarısından
fazlası kamuya ait olan kamu kurum, kuruluş ve ortaklıklarına uygulanan
mevzuat Türk Telekom’a uygulanmaz. Sermayesinin yarısından fazlası kamuda
kaldığı sürece, Türkiye Büyük Millet Meclisi denetimine ilişkin 2.4.1987
tarihli ve 3346 sayılı Kanunun 9 uncu maddesi hükümleri uygulanır.16.7.1965
tarihli ve 697 sayılı Kanun ile milli güvenlik ve kamu düzeniyle
sıkıyönetim ve seferberlik hallerinde telekomünikasyon hizmetlerinin
yürütülmesine ilişkin özel kanunların hükümleri saklıdır”; Ek 29. maddesinin
3.7.2005 gün ve 5398 sayılı Kanun’un 14. maddesi ile değişik birinci
fıkrasında, “Türk Telekom hisselerinin devri sonucu kamu payının yüzde
ellinin altına düşmesi durumunda; Türk Telekomda ek 22 nci maddenin (a)
bendinin bu Kanunla yürürlükten kaldırılan hükümleri uyarınca belirlenen
aslî ve sürekli görevlerde çalışmakta olanlar ile 22.1.1990 tarihli ve 399
sayılı Kanun Hükmünde Kararnameye tâbi olarak kadrolu veya sözleşmeli
personel statüsünde çalışanlar ve kapsam dışı personel, kamu görevlerinden yüzseksen
gün aylıksız izinli sayılır…” denilmiştir.
Öte
yandan; 406 sayılı Yasa’nın 4502 sayılı Yasa ile değişik 2. maddesinin (c)
bendinin birinci alt bendinin birinci cümlesinde, “Türk Telekom;
telekomünikasyon şebekeleri üzerinden sunulan ulusal ve uluslararası ses
iletimini ihtiva eden telefon hizmetlerini, 31.12.2003 tarihine kadar bu
Kanun ve görev sözleşmesi çerçevesinde tekel olarak yürütür” denildikten
sonra, anılan (c) bendinin birinci alt bendine 12.5.2001 tarih ve 4673
sayılı Yasa ile eklenen üçüncü cümlede, “Ancak, Türk Telekom’daki kamu payı
%50’nin altına düştüğünde, Türk Telekom’un tüm tekel hakları 31.12.2003
tarihinden önce de olsa ortadan kalkmış olur” denilmiş; 4502 sayılı
Yasa’nın Geçici 3. maddesi ile de Türk Telekomünikasyon A.Ş., 233 sayılı
KHK’nin ekindeki “B-Kamu İktisadi Kuruluşları (KİK)” bölümünde yer alan kuruluşlar
listesinden çıkarılmıştır.
Bu
düzenlemeler birlikte değerlendirildiğinde, telekomünikasyon şebekeleri
üzerinden sunulan ulusal ve uluslararası ses iletimini ihtiva eden telefon
hizmetlerini 31.12.2003 tarihine kadar “tekel” olarak yürütmekle görevli
kılınan ve çoğunluk hisseleri kamuya ait bulunan Türk Telekom’un, tekel
kapsamında kamu hizmeti yürüten, ancak kuruluş yasasındaki son düzenlemeler
ile kendine özgü statüye sahip olan ve sermayesindeki kamu payı %50’nin
altına düşünceye kadar kamu kuruluşu niteliğini taşıyan bir kuruluş olduğu
tartışmasızdır.
Özelleştirme
kapsamında bulunan Türk Telekomünikasyon A.Ş.’deki tamamı Hazineye ait
bulunan hisselerden % 55’i, Bakanlar Kurulu’nun 25.7.2005 tarih ve
2005/9146 sayılı “Türk Telekomünikasyon Anonim Şirketi (Türk Telekom)’nin %
55 Oranındaki Hissesinin Blok Olarak Satışına İlişkin Nihai Devir
İşlemlerine Dair Kararın Yürürlüğe Konulması Hakkında Karar”ı uyarınca,
14.11.2005 tarihli Hisse Satış Sözleşmesi ile (6.550.000.000 USD. bedelle)
O. Telekomünikasyon A.Ş.’ne satılmıştır.
Bu
sürece paralel olarak Türk Telekom personelinin durumu incelendiğinde:
Türk
Telekom A.Ş., 4502 sayılı Yasa’nın 29.1.2000 tarih ve 23948 sayılı Resmi
Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe girdiği dikkate alındığında, 29.1.2000
tarihi itibariyle 233 sayılı KHK kapsamı
dışında kalmış ve anılan KHK eki cetvellerden çıkarılmış olması nedeniyle,
Uyuşmazlık Mahkemesi Genel Kurulu’nun
22.1.1996 gün ve E:1995/1, K:1996/1 sayılı ve özelleştirme
kapsamında bulunan kamu iktisadi teşebbüslerinde
sözleşmeli veya kapsam dışı statüde çalışan personelin kurumları ile olan
ilişkilerinden doğan anlaşmazlıkların çözüm yerinin idari yargı olduğu
yolundaki İlke Kararı kapsamı dışında değerlendirilmesi gerekmektedir.
Anılan
4502 sayılı Yasa’nın 13. maddesi ile 406 sayılı Yasa’ya eklenen Ek 22.
maddenin (a) bendinde, “a) Personelin statüsü: Telekomünikasyon
hizmetlerinin gerektirdiği asli ve sürekli görevler telekomünikasyon alanında
sekiz yıl tecrübeye sahip ve en az dört yıllık yüksek öğrenim görmüş bir
genel müdür ile kadro, unvan, derece ve sayıları Yönetim Kurulunun önerisi
ve Bakanlığın teklifi üzerine bu Kanunun yürürlüğe girdiği tarihten
itibaren yüzseksen gün içerisinde Bakanlar Kurulu Kararı ile belirlenen
kadrolarda istihdam edilen personel eliyle yürütülür. Bu personel hakkında
bu Kanunda öngörülen hükümler saklı kalmak üzere 399 sayılı Kanun Hükmünde
Kararname hükümleri uygulanır. Bunların dışında kalan personel iş mevzuatı
uyarınca istihdam edilir. İş mevzuatına göre istihdam edilenlere ilişkin
kayıt ve şartlar Yönetim Kurulu tarafından tayin olunur” hükmüne yer
verilmiş; bu bent hükmü, 4673 ve 5189 sayılı Yasalarla yapılan
değişiklikler sonucunda; “a) Personelin statüsü: (Ek ibare:
12.5.2001-4673/6. md.) Türk Telekomdaki kamu payı %50’nin altına düşünceye
kadar, Türk Telekom Yönetim Kurulu üyeliklerine atanacaklarda Devlet memurluğuna
atanabilme genel şartlarına sahip olma ve en az dört yıllık yüksek öğrenim
görme şartları aranır. (Mülga ikinci ve üçüncü cümle: 16.6.2004-5189/12
md.) Bunların dışında kalan personel iş mevzuatı uyarınca istihdam edilir.
İş mevzuatına göre istihdam edilenlere ilişkin kayıt ve şartlar Yönetim
Kurulu tarafından tayin olunur” hükmünü almış; aynı maddenin (b) bendinin
ikinci paragrafında da iş mevzuatına tabi olan Türk Telekom çalışanlarının
aylık ücretlerinin kendilerini atamaya yetkili olan Yönetim Kurulu
tarafından tespit olunacağı kurala bağlanmıştır.
406
sayılı Yasa’nın anılan Ek 22.maddesi uyarınca, Türk Telekom A.Ş. Genel
Müdürlüğü’ne ait asli ve sürekli kadrolar belirlenerek 4.4.2000 tarih ve
24010 (Mükerrer) sayılı R.G. de yayımlanan 31.3.2000 tarih ve 2000/331
sayılı Bakanlar Kurulu Kararı ekinde yer alan listede: merkez teşkilatı için
100 ve taşra teşkilatı için 100 (6 Bölge Müdürü, 12 Bölge Müdür Yardımcısı
ve 82 İl Telekom Müdürü) kadro ihdas edilmiş; öte yandan, aynı Yasa
maddesinin verdiği yetkiye dayanılarak hazırlanan “Türk Telekomünikasyon
A.Ş. Kapsam Dışı Personel Yönetmeliği” adı altındaki düzenleme, Yönetim
Kurulunun 31.8.2000 tarih ve 407 sayılı kararıyla kabul edilmek suretiyle
yürürlüğe konulmuştur.
Kanunla,
Kurumda görev yapan personelden asli ve sürekli görev yapacak olanları
kadro unvanı itibariyle belirlemek konusunda Bakanlar Kurulu'na yetki
verildiği açıktır. Bu yetki 4502 sayılı Kanun’un yürürlüğe girdiği
29.1.2000 tarihi ile 5189 sayılı Kanun’un yürürlüğe girdiği 2.7.2004
tarihleri arasında geçerli olmuştur.
Anayasa’nın
128. maddesinde, “Devletin, kamu iktisadî teşebbüsleri ve diğer kamu
tüzelkişilerinin genel idare esaslarına göre yürütmekle yükümlü oldukları
kamu hizmetlerinin gerektirdiği aslî ve sürekli görevler, memurlar ve diğer
kamu görevlileri eliyle görülür” denilmiştir.
406
sayılı Yasa’nın Ek 29. maddesinin 3.7.2005 tarih ve 5398 sayılı Kanun’la
değişik birinci fıkrasında, “Türk Telekom hisselerinin devri sonucu kamu
payının yüzde ellinin altına düşmesi durumunda; Türk Telekomda ek 22 nci
maddenin (a) bendinin bu Kanunla yürürlükten kaldırılan hükümleri uyarınca
belirlenen asli ve sürekli görevlerde çalışmakta olanlar ile 22.1.1990
tarihli ve 399 sayılı Kanun Hükmünde Kararnameye tabi olarak kadrolu veya
sözleşmeli personel statüsünde çalışanlar ve kapsam dışı personel, kamu
görevlerinden yüzseksen gün aylıksız izinli sayılır. Bu personel belirtilen
süre içinde Türk Telekomda çalışmaya devam eder ve hisse devir tarihinden
nakli için Devlet Personel Başkanlığına bildirildikleri tarihe kadarki
aylık ücret, harcırah, sağlık giderleri, cenaze giderleri ve ölüm yardımı
ile diğer mali ve özlük hakları Türk Telekom tarafından karşılanır…”
denilerek, yasa koyucu tarafından Türk Telekom’da 22.1.1990 tarihli ve 399
sayılı Kanun Hükmünde Kararnameye tabi olarak sözleşmeli personel
statüsünde çalışanlar ile kapsam dışı personel, kamu personeli sayılmıştır.
Olayda, davalının hisse devir (14.11.2005)
tarihinde çalışmakta iken, 406 sayılı Yasa'nın Ek-29. maddesi ile 4046
sayılı Yasa'nın 22. maddesine göre adı Devlet Personel Başkanlığına
bildirilen ve sonrasında başka bir kamu kurumu emrine atanan davacı
tarafından, maaş nakil ilmühaberinin yeniden düzenlenmesi ve yanlış
düzenlenmesi sebebiyle uğranıldığı iddia olunan zararın tazmini istemiyle
dava açılmıştır.
2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu’nun “İdari
Dava Türleri ve İdari Yargı Yetkisinin Sınırı” başlıklı 2. maddesinin
değişik 1 numaralı bendinde:
“a) (Değişik: 8.6.2000-4577/5 md.) İdari işlemler
hakkında yetki, şekil, sebep, konu ve maksat yönlerinden biri ile hukuka
aykırı olduklarından dolayı iptalleri için menfaatleri ihlal edilenler
tarafından açılan iptal davaları,
b) İdari
eylem ve işlemlerden dolayı kişisel hakları doğrudan muhtel olanlar
tarafından açılan tam yargı davaları,
c)
(Değişik: 18.12.1999-4492/6 md.) Tahkim yolu öngörülen imtiyaz şartlaşma ve
sözleşmelerinden doğan uyuşmazlıklar hariç, kamu hizmetlerinden birinin
yürütülmesi için yapılan her türlü idari sözleşmelerden dolayı taraflar
arasında çıkan uyuşmazlıklara ilişkin davalar” idari dava türleri olarak
sayılmış olup; kural olarak, idari yargıda ancak Devlete ve kamu tüzel
kişilerine karşı açılan davalara bakılabilir.
Buna
göre, iptali istenilen işlemin tesis edildiği ve davanın açıldığı tarihte
davalı mevkiinde kamu kuruluşu niteliği taşımayan Türk Telekomünikasyon
A.Ş.'nin olması karşısında, idari yargı yetkisi kapsamında açılmış bir
idari dava bulunduğundan söz etmek olanaksız olduğundan, uyuşmazlığın, özel
hukuk hükümlerine göre görüm ve çözümünde adli yargı yerinin görevli olduğu
sonucuna varılmıştır.
Açıklanan nedenlerle, davanın görüm ve çözümünde
adli yargı görevli olduğundan Ankara 17. İdare Mahkemesince yapılan
başvurunun kabulü ile, Ankara 2. İş Mahkemesinin görevsizlik kararının
kaldırılmasına karar vermek gerekmiştir.
SONUÇ :
Davanın çözümünde ADLİ YARGININ görevli olduğuna, bu nedenle Ankara 17.
İdare Mahkemesince yapılan BAŞVURUNUN KABULÜ ile, Ankara 2. İş Mahkemesinin
09.04.2013 gün, E:2011/299, K:2013/438 sayılı GÖREVSİZLİK KARARININ
KALDIRILMASINA, 2.6.2014 gününde OY BİRLİĞİ İLE KESİN OLARAK karar verildi.
——
• ——
Uyuşmazlık Mahkemesi
Başkanlığından:
5-ESAS NO : 2014/592
KARAR NO : 2014/644
KARAR TR : 02.06.2014
(Hukuk Bölümü)
ÖZET : 2918
sayılı Yasadan kaynaklanan sorumluluk davasının ADLİ YARGI YERİNDE
çözümlenmesi gerektiği hk.
K A R A R
Davacı :
Ö.B.
Vekili :
Av. M.N.
Davalı :
Karayolları Genel Müdürlüğü
Vekili :
Av. A.E. (Adli Yargıda)
O L A Y : Davacı vekili dava dilekçesinde özetle;
20.11.2012 tarihinde Bingöl-Elazığ karayolunda davacının sevk ve
idaresindeki 06…….. plakalı aracı ile seyir halinde iken,Karayollarının herhangi
bir işaret koymadan yola dökmüş olduğu mucura girmesi sonucu maddi hasarlı
trafik kazasının meydana geldiğini, gerçekleşen bu kazanın davalı idarenin
bakım ve onarımda gerekli tedbir ve önlemi almayarak hizmet kusurundan
kaynaklandığını, meydana gelen kazadaki hasar tespitinin belirlenmesi için
Bingöl 2. Asliye Hukuk Mahkemesine dava açtığı, Bingöl 2. Asliye Hukuk
Mahkemesinin 2012/161 D.İş, 2012/162 K sayılı dosyasında bulunan bilirkişi
raporuna göre aracın hasar bedelinin 16.233,678 TL olarak, aracın değer
kaybının ise 2.000 TL olarak tespit edildiğini, aracın yaklaşık 20 iş günü
sanayide kalacağını, gerçekleşen bu kazanın davalı idarenin bakım ve
onarımda gerekli tedbir ve önlemi almayarak hizmet kusurundan
kaynaklandığını ileri sürerek, aracın sanayide kalacağı 20 iş günü
karşılığının ödenmesi istemiyle fazlaya ilişkin hakları saklı kalmak
kaydıyla şimdilik 1.000 TL’nin faizi ile birlikte davalı idareden tahsili
istemiyle adli yargı yerinde dava açmıştır.
Bingöl
2. Asliye Hukuk Mahkemesi: 07.11.2013 gün, E:2013/8, K:2013/555 sayı ile
özetle; davanın, idari yargı yerinde görülmesi gerektiğinden bahisle, görev
yönünden reddine karar vermiş ve karar kesinleşmiştir.
Davacı
vekili aynı istemle bu kez idari yargı yerinde dava açmıştır.
Elazığ
1. İdare Mahkemesi: 12.02.2014 gün ve E:2013/1226 sayı ile özetle; davanın
adli yargı yerinde görülmesi gerektiğini belirterek, görevli merciinin
belirlenmesi için, 2247 sayılı Kanunun 19.maddesi uyarınca dosyanın Uyuşmazlık
Mahkemesine gönderilmesine karar vermiştir.
İNCELEME VE GEREKÇE :
Uyuşmazlık Mahkemesi Hukuk Bölümü’nün, Serdar
ÖZGÜLDÜR’ün Başkanlığında, Üyeler: Eyüp Sabri BAYDAR, Ali ÇOLAK, Nurdane
TOPUZ, Ertuğrul ARSLANOĞLU, Ayhan AKARSU ve Mehmet AKBULUT’un
katılımlarıyla yapılan 2.6.2014 günlü toplantısında:
l-İLK İNCELEME: Dosya üzerinde 2247 sayılı Yasa’nın
27.maddesi uyarınca yapılan incelemeye göre; 2918 sayılı Kanun’dan
kaynaklanan sorumluluk davasında adli ve idari yargı yerleri arasında 2247
sayılı Kanunun 19.maddesinde öngörülen biçimde görev uyuşmazlığı
doğduğu,idari yargı dosyasının son görevsizlik kararını veren mahkemece,
adli yargı dosyası da temin edilmek suretiyle Uyuşmazlık Mahkemesi’ne
gönderildiği ve usule ilişkin herhangi bir noksanlık bulunmadığı
anlaşıldığından görev uyuşmazlığının esasının incelenmesine oy birliği ile
karar verildi.
II-ESASIN İNCELENMESİ: Raportör-Hakim Selim Şamil
KAYNAK’ın, davanın çözümünde adli yargının görevli olduğu yolundaki raporu
ile dosyadaki belgeler okunduktan; ilgili Başsavcılarca görevlendirilen
Yargıtay Cumhuriyet Savcısı Mehmet BAYHAN ile Danıştay Savcısı Mehmet Ali
GÜMÜŞ’ün davada adli yargının görevli olduğu yolundaki sözlü açıklamaları
da dinlendikten sonra GEREĞİ GÖRÜŞÜLÜP DÜŞÜNÜLDÜ:
Dava,20.11.2012
tarihinde Bingöl-Elazığ karayolunda davacının sevk ve idaresindeki 06 BS
3373 plakalı aracı ile seyir halinde iken,mucura girmesi sonucu meydana
gelen maddi hasarlı trafik kazası neticesinde meydana geldiği belirtilen
maddi zarara ilişkin olarak fazlaya ilişkin hakları saklı kalmak kaydıyla
şimdilik 1.000 TL’nin faizi ile birlikte davalı idareden tahsili istemiyle
açılmıştır.
2918
sayılı Karayolları Trafik Kanununun 1.maddesinde, Kanunun amacının
karayollarında can ve mal güvenliği yönünden trafik düzenini sağlayacak ve
trafik güvenliğini ilgilendiren tüm konularda alınacak önlemleri belirlemek
olduğu; “Kapsam” başlıklı 2. maddesinde, bu Kanunun trafikle ilgili
kuralları, şartları, hak ve yükümlülükleri bunların uygulamasını ve
denetlenmesini ilgili kuruluşları ve bunların görev, yetki ve sorumluluk,
çalışma usulleri ile diğer hükümleri kapsadığı ve bu kanunun karayollarında
uygulanacağı; 10. maddesinde, yapım ve bakımdan sorumlu olduğu yolları
trafik düzeni ve güvenliğini sağlayacak durumda bulundurmanın gerekli
görülen kavşaklara ve yerlere trafik ışıklı işaretleri, işaret levhaları
koymak ve yer işaretlemeleri yapmanın Belediye Trafik birimlerinin görev ve
yetkileri arasında olduğu belirtilmiştir.
Öte
yandan 2918 sayılı Yasanın 19.01.2011 günlü Resmi Gazetede yayımlanarak
yürürlüğe giren 6099 sayılı Yasanın 14. maddesiyle değişik 110. maddesinde
“İşleteni veya sahibi Devlet ve diğer kamu kuruluşları olan araçların
sebebiyet verdiği zararlara ilişkin olanları dahil, bu Kanundan doğan
sorumluluk davaları, adli yargıda görülür. Zarar görenin kamu görevlisi
olması, bu fıkra hükmünün uygulanmasını önlemez. Hemzemin geçitte meydana
gelen tren-trafik kazalarında da bu Kanun hükümleri uygulanır.
Motorlu
araç kazalarından dolayı hukuki sorumluluğa ilişkin davalar, sigortacının
merkez veya şubesinin veya sigorta sözleşmesini yapan acentenin bulunduğu
yer mahkemelerinden birinde açılabileceği gibi kazanın vuku bulduğu yer
mahkemesinde de açılabilir”; Geçici 21. maddesinde de “Bu Kanunun 110 uncu
maddesinin birinci fıkrasının göreve ilişkin hükmü, yürürlüğe girdiği
tarihten önce idari yargıda ve Askeri Yüksek İdare Mahkemesinde açılmış
bulunan davalara uygulanmaz” denilmiştir.
2918
sayılı Kanunun 110 uncu maddesinin birinci fıkrasının iptali istemiyle
Bursa 3. Asliye Hukuk Mahkemesi ve Batman 2.Asliye Hukuk Mahkemesince yapılan
itiraz başvuruları üzerine konuyu inceleyen Anayasa Mahkemesi, şu gerekçesi
ile anılan kuralı Anayasaya aykırı görmemiş ve iptal istemini oy birliğiyle
reddetmiştir: “… Anayasa Mahkemesi’nin daha önceki kimi kararlarında da
belirtildiği üzere, tarihsel gelişime paralel olarak Anayasa’da adli ve
idari yargı ayrımına gidilmemiş ve idari uyuşmazlıkların çözümünde idare ve
vergi mahkemeleriyle Danıştay yetkili kılınmıştır. Bu nedenle, genel olarak
idare hukuku alanına giren konularda idari yargı, özel hukuk alanına giren
konularda adli yargı görevli olacaktır. Bu durumda, idari yargının görev
alanına giren bir uyuşmazlığın çözümünde adli yargının görevlendirilmesi
konusunda kanun koyucunun mutlak bir takdir yetkisinin bulunduğunu söylemek
olanaklı değildir. Ancak, idari yargının denetimine bağlı olması gereken
idari bir uyuşmazlığın çözümü, haklı neden ve kamu yararının bulunması
halinde kanun koyucu tarafından adli yargıya bırakılabilir. İtiraz konusu
kural, trafik kazasında zarar görenin asker kişi ya da memur olmasına,
aracın askeri hizmete ilişkin olmasına veya olayın hemzemin geçitte meydana
gelmesi durumlarına göre farklı yargı kollarında görülmekte olan 2918
sayılı Kanun’dan kaynaklanan tüm sorumluluk davalarının adli yargıda
görüleceğini öngörmektedir. İtiraz konusu düzenlemenin gerekçesinde de
ifade edildiği gibi, askeri idari yargı, idari yargı veya adli yargı
kolları arasında uygulamada var olan yargı yolu belirsizliği giderilerek
söz konusu davalarla ilgili olarak yeknesak bir usul belirlenmektedir. Aynı
tür davaların aynı yargı yolunda çözümlenmesi sağlanarak davaların
görülmesi ve çözümlenmesinin hızlandırıldığı, bu suretle kısa sürede sonuç
alınmasının olanaklı kılındığı ve bunun söz konusu davaların adli yargıda
görüleceği yolunda getirilen düzenlemenin kamu yararına yönelik olduğu
anlaşılmaktadır. Öte yandan, 2918 sayılı Kanun’da tanımlanan Karayolu
şeridi üzerindeki araç trafiğinden kaynaklanan sorumlulukların, özel hukuk
alanına girdiği konusunda bir tartışma bulunmamaktadır. İdare tarafından kamu
gücünden kaynaklanan bir yetkinin kullanılması söz konusu olmadığı gibi,
aynı karayolu üzerinde aynı seyir çizgisinde hareket eden, bu nedenle aynı
tür risk üreten araçlar arasında özel-kamu ayırımı yapılmasını gerektiren
bir neden de yoktur. Açıklanan nedenlerle, itiraz konusu kural Anayasa’nın
2.,125. ve 155. maddelerine aykırı değildir. İtirazın reddi gerekir…” (Any.
Mah.nin 26.12.2013 tarih ve E.2013/68, K.2013/165 sayılı kararı; R.G.
27.3.2014, Sayı: 28954, s.136-147.)
Anayasa’nın
158 inci maddesinin son fıkrasında “ Diğer mahkemelerle, Anayasa Mahkemesi
arasındaki görev uyuşmazlıklarında, Anayasa Mahkemesi’nin kararı esas
alınır.” denilmektedir. Anayasa Mahkemesi’nin yukarıda gerekçesine yer
verilen kararı, yasa koyucunun idari yargının görevine giren bir konuyu
adli yargının görevine verebileceğine, dolayısıyla 2918 sayılı Kanunun 110
uncu maddesinin birinci fıkrası ile öngörülen, bu Kanun’dan doğan tüm
sorumluluk davalarının adli yargıda görülmesi düzenlemesinin Anayasa’ya
aykırı bulunmadığına dair olup, esas itibariyle görev konusunda verilmiş
bir karardır ve Anayasa’nın 158 inci maddesi uyarınca, başta Mahkememiz
olmak üzere diğer yargı organları bakımından da uyulması zorunlu bir karar
mesabesindedir.
Bu durumda, 2918
sayılı Yasanın 19.01.2011 tarihinde yürürlüğe giren 110. maddesi ile
Anayasa Mahkemesi’nin işaret edilen kararı gözetildiğinde, bahsi geçen
Kanun maddesinin karayollarında, can ve mal güvenliği yönünden trafik
düzeninin sağlanarak trafik güvenliğini ilgilendiren tüm konularda alınacak
önlemleri kapsadığı ve Kanunun, trafikle ilgili kuralları, şartları, hak ve
yükümlülükleri, bunların uygulanmasını ve denetlenmesini, ilgili
kuruluşları ve bunların görev yetki ve sorumlulukları ile, çalışma
usullerini kapsadığı, dolayısıyla meydana gelen zararın tazmini istemiyle
açılan bu davanın da adli yargı yerinde çözümlenmesi gerektiği sonucuna
varılmıştır.
Açıklanan nedenlerle davanın görüm ve çözümü adli
yargı yerinin görevine girdiğinden, Elazığ 1. İdare Mahkemesince yapılan
başvurunun kabulü ile, Bingöl 2. Asliye Hukuk Mahkemesi’nce verilen
görevsizlik kararının kaldırılması gerekmiştir.
SONUÇ :
Davanın çözümünde ADLİ YARGININ görevli olduğuna, bu nedenle Elazığ 1.
İdare Mahkemesince yapılan BAŞVURUNUN KABULÜ ile, Bingöl 2.Asliye Hukuk
Mahkemesinin 07.11.2013 gün, E:2013/8, K:2013/555 sayılı GÖREVSİZLİK
KARARININ KALDIRILMASINA, 2.6.2014 gününde Üye Eyüp Sabri BAYDAR’IN KARŞI
OYU ve OY ÇOKLUĞU İLE KESİN OLARAK karar verildi.
KARŞI OY
Somut uyuşmazlıkta, davalı Karayolları Genel
Müdürlüğünün karayolunun yapım, bakım ve korunmasındaki ihmali sonucu
zarara neden olan kazanın meydana geldiği iddia edilmektedir.
2918 Sayılı Yasanın KTK'nın 7.md. "Karayolları
Genel Müdürlüğünün Yapım ve Bakımından sorumlu olduğu Karayollarında can ve
mal güvenliği yönünden gerekli düzenleme ve işaretlemeleri yaparak
önlemleri alma ve aldırmanın" idarenin görev ve yetkileri arasında
bulunduğuna işaret edilmiş,
6001 Sayılı Karayolları Genel Müdürlüğünün teşkilat
ve görevleri hakkındaki kanunun 4.md. "Hazırlayacağı programlar
uyarınca karayollarını yapmak, yaptırmak, emniyetle kullanılmalarını
sağlayacak şekilde sürekli bakım altında bulundurmak, bakımını yaptırmak,
onarımım yaptırmak, işletmek ve işlettirme" Genel Müdürlüğün görev ve
yetkileri arasında gösterilmiş,
TC Anayasası'nın 125/son md. "idarenin kendi
eylem ve işlemlerinden doğan zararı ödemekle yükümlü olduğu" kurala
bağlanmış,
2577 Sayılı IYTJK 2/1 -b md. "idari eylem ve
işlemlerden dolayı kişisel haklan ihlal edilenler tarafından açılan tam
yargı davaları, idari dava çeşitleri arasında" sayılmıştır.
Bu durumda Karayolları Genel Müdürlüğünün
sorumluluk alanındaki yolun yapım, bakım ve onarımının yapılmadığı
nedeniyle doğan zararın tazmininin amaçlanmış olması karşısında, idarenin
görevinde olan kamu hizmetini yürüttüğü esnada kişilere verdiği zararın
ödetilmesine yönelik bulunan uyuşmazlık konusu davanın, olayda kamu
hizmetinin usulüne ve hukuka uygun olarak yürütülüp yürütülmediğinin,
hizmet kusuru veya idarenin sorumluluğunu gerektiren bir husus olup
olmadığının tespitinde esas alman idare hukuku kurallarına ve 2577 Sayılı
IYUK 2/1-b md. sayılan tam yargı davasında görüm ve çözümünde idari yargı
yerleri görevli bulunmaktadır.
Sayın çoğunluk, karayolunun yapım, bakım ve
korunmasındaki ihmalden doğan zararda Adli Yargıyı görevli kabul eden
görüşünde hukuki dayanak olarak 2918 Sayılı KTK 110/1 md. hükümlerini esas
almıştır.
11.01.2011 gün 6099 Sayılı Yasa'nın 14. maddesi ile
2918 Sayılı KTK 110. maddesine eklenen 1 .fıkra ile "işleteni veya
sahibi devlet ve diğer kamu kuruluşları olan araçların sebebiyet verdiği
zararlara ilişkin olanları dahil bu kanundan doğan sorumluluk davaları Adli
Yargıda görülür... " hükmü getirilmiştir.
Sayın çoğunluk görüşünün aksine eldeki uyuşmazlık
anılan yasa hükmü kapsamında kalmamaktadır.
Çünkü, 2918 Sayılı KTK 85.maddesinde açıkça
belirtildiği gibi yasa motorlu araçların işletilmesinden doğan zararlar
nedeniyle işletenin hukuki sorumluluğunu düzenlemektedir.
Yasa hükmünde geçen bu kanundan ve Adli Yargıda
görülmesi gereken sorumluluk davaları, 2918 Sayılı Yasa'nın 85.maddesinde
düzenlenen motorlu araçların işletilmesi nedeniyle verilen zararlardan
dolayı araç işletenin hukuki sorumluluğuna ilişkin davalardır.
Yasa değişikliğinden önce kamu araçlarının
işletilmesi nedeniyle verilen zararlardan dolayı kamu idaresinin sorumluluğunun
hangi yargı kolunda görüm ve çözümü konusunda yasada bir düzenleme
bulunmadığından İdari ve Adli Yargı organları arasında çıkan görev
uyuşmazlıklarını sonlandırmak üzere sözü geçen yasa hükmü getirilmek
suretiyle kamu araçlarının verdiği zararlar nedeniyle işletenin
sorumluluğunda 2918 Sayılı Yasa'nın amacına uygun olarak Adli Yargıda görüm
ve çözüm esası benimsenmiştir.
2918 sayılı yasanın 110. maddesinde yapılan yasa
değişikliğine ilişkin Hükümet gerekçesi de getirilen yeni hükmün bu nedenle
maddeye eklendiğini teyit etmektedir.
Diğer taraftan, sayın çoğunluk 2918 sayılı yasanın
110. maddesi hükmünün iptali istemi ile Anayasa Mahkemesine açılan dava
sonucunda verilen yorumlu red kararlarını, karara dayanak almakta ise de bu
görüşe de itibar edilmesi mümkün değildir.
Zira; "T.C. Anayasasında , Anayasa
Mahkemesinin iptal veya iptal talebinin reddi dışında yorumlu red kararı verebileceğine
dair bir işaret yoktur. Tersine T.C. Anayasasının 153/2 maddesi
"Anayasa Mahkemesi bir kanun veya kanun hükmünde kararnamenin tamamını
veya bir hükmünü iptal ederken, kanun koyucu hareketle yeni bir uygulamaya
yol açacak biçimde hüküm tesis edemez." hükmü böyle bir anlayışın
benimsenmemiş olduğunun kanıtı olarak kabul edilebilir. Gerçi madde iptal
kararlarından bahsetmektedir, ama Anayasa koyucunun amacının Anayasa
Mahkemesinin kanun koyucu gibi hareket etmesini önlemek olduğu açıkça
anlaşılmaktadır. Yorumlu red kararlarının ise diğer mahkemeleri, idare
makamlarını, gerçek ve tüzel kişileri bağlaması itibariyle bir çeşit
pozitif kanun koyuculuk anlamına geldiğine şüphe yoktur. (Türk Anayasa
Hukuku Prof. Dr. Ergun Ozbudun. Sh. 440 vd.)
Hakkında yorumlu red kararı verilen bir kanun
maddesi yürürlükte kalmaya devam eder. Dolayısıyla somut olaylara
uygulanır. Somut olaylarda o maddenin ne anlama geldiğine, yani nasıl
yorumlanacağına, bundan sonra da Anayasa Mahkemesi değil onu uygulayacak
Mahkemeler karar verir. Anayasa Mahkemesinin yorumlu red kararı verirken
yaptığı yorumunun diğer mahkemeleri bağlaması mümkün değildir. Bir kanun
maddesinin nasıl yorumlanacağına onu uygulayacak olan Adli- idari ve Askeri
Yargı organları karar verir. Anayasa Mahkemesi Adli, idari ve Askeri
kollarının üst mahkemesi olmadığına göre bu yargı kollarındaki mahkemelere
kendi yorumunu empoze etmesi mümkün değildir. O halde Anayasa Mahkemesinin
verdiği yorumlu red kararlarının kendilerinden beklenen fonksiyonu ifa
edebilmeleri, diğer mahkemelerin Anayasa Mahkemesinin bu yorumlarını
benimsemelerine bağlıdır. Oysa hukukumuzda, Anayasa Mahkemesi kararlarında
yapılan yorumlar diğer mahkemeleri bağlamaz. Zira Anayasa Mahkemesi
kararlarının bağlayıcılığı bu kararların hüküm fıkralarına münhasırdır.
(Türk Anayasa Hukuku Dersleri, Kemal Gözler, sh. 444)
Keza , Sayın çoğunluğun karan dayandırdığı T.C.
Anayasasının 158. madde hükümlerininde uyuşmazlıkta uygulama yeri
bulunmamaktadır. Uyuşmazlık Mahkemesinin görev ve yetkilerini düzenleyen
T.C. Anayasasının 158. maddesi açık hükmünden de anlaşıldığı üzere Anayasa
Mahkemesi ile diğer yargı kollan arasında olumlu veya olumsuz görev
uyuşmazlığının doğması halinde Anayasa Mahkemesi görüşünün üstün
tutulacağına ilişkin düzenlemenin, uyuşmazlıkta Anayasa Mahkemesinin
görevlilik veya görevsizlik karannın bulunmaması, diğer yargı kollan ile
arasında bir görev ihtilafının çıkmaması nedeniyle uygulanması mümkün
değildir.
Açıklanan gerekçelerle uyuşmazlıkta idari yargı
görevli olup, benzer ihtilaflarda da idari yargının görevli olduğu Yargıtay
4, 11, 17 Hukuk Dairelerinin istikrarlı kararlarıyla Içtihad edildiği gibi
Danıştay kararlarında da uyuşmazlıkta İdari Yargının görevli olduğu
benimsenmiştir. (Danıştay 10. Daire E 2011/11522, K 2012/5347 sayı, E.
2011/10856 ve K. 2013/670 Sayı, vs.)
Somut uyuşmazlıkta davanın karayolunun yapım, bakım
ve korunmasındaki idarenin hizmet kusuruna dayanmasına,
2918 Sayılı Yasa'nın 110/1 md. motorlu araçların
işletilmesinden doğan zararlardan dolayı işletenini hukuki sorumluluğunun
Adli Yargıda görüm ve çözümünü düzenleme altına almasına,Somut uyuşmazlığın
anılan yasa hükmü kapsamında bulunmamasına,
Kamu hizmetinin usulüne ve hukuka uygun olarak
yürütülüp yürütülmediğinin hizmet kusuru veya idarenin sorumluluğunu
gerektiren bir husus olup olmadığının tespitinde, 2577 Sayılı IYUK 2/1 -b
md. sayılan tam yargı davasında görüm ve çözümünde İdari Yargının görevli
olmasına göre,
Uyuşmazlıkta Adli Yargıyı görevli kabul eden sayın
çoğunluğun görüşüne katılamıyorum.
|
|
Karşı
Oy
Eyüp
Sabri BAYDAR
|
——
• ——
Uyuşmazlık Mahkemesi
Başkanlığından:
6-ESAS NO : 2014/593
KARAR NO : 2014/645
KARAR TR : 02.06.2014
(Hukuk Bölümü)
ÖZET :
Trafik kazası nedeniyle meydana gelen maddi ve manevi zararın tazmini
istemiyle açılan davanın, ADLİ YARGI YERİNDE çözümlenmesi gerektiği hk.
K A R A R
Davacılar
: 1- S.A., 2-M.H.A., 3-T.N.A.
Vekilleri
: Av. Ü.Ç.
Davalı : Tarım Orman ve Köyişleri
Bakanlığı Nazilli Orman İşletme Müdürlüğü
Vekili : Av. A.G. (Adli Yargıda)
O L A Y : Davacılar vekili, dava dilekçesinde
özetle; davacılardan M. ve T.’nın babası, S.A.’ın eşi olan E.A.’ın
01.02.2011 tarihinde Nazilli ilçesi Kozdere köyü Marlık Mevkiindeki orman
yolunda 20…. plakalı kamyonuyla yüklemiş olduğu odunları götürürken yol
üzerinde tepeden koparak yola düşen kaya ve taş parçaları nedeniyle trafik
kazası geçirdiğini ve aracın tekerlekleri altında kalarak hayatını
kaybettiğini, meydana gelen olayda orman yolu söz konusu olduğundan bu
yoldaki gerekli tedbir ve önlemlerin sorumlusu Orman Bakanlığı ve bu
bakanlığa bağlı olan yerlerin yetki ve görev sınırları içerisinde bulunduğu
Nazilli Orman İşletme Müdürlüğünce alınmadığını, yol üzerindeki kayaların
alınmamış olmasından dolayı kazanın meydana geldiğini belirterek; meydana
gelen trafik kazası sonucu ölüm ve destekten kalma nedeni ile uğranılan
maddi ve manevi zararlar için davacılar lehine 75.000 TL maddi ve 75.000 TL
manevi tazminata hükmedilmesi istemiyle adli yargıda dava açmıştır.
NAZİLLİ 1. ASLİYE HUKUK MAHKEMESİ: 04.03.2013 gün
ve E:2012/252 K:2013/63 sayılı kararında “…davalı Tarım Orman ve Köyişleri
Bakanlığı Nazilli Orman İşletme Müdürlüğünün hizmet kusuruna dayanarak
tazminat isteminde bulunduğu, orman yollarında trafik düzeni ve güvenliği
açısından ana orman yolları ile gerekli görülen diğer orman yollarında
işaretlemeler yaparak tedbirleri almak ve aldırmak davalı idarenin görevi
olduğu, bunun aksine davranışın hizmet kusuru oluşturacağı mahkememizce
sabit görülmüştür. İdari Yargılama Usulü Yasası’nın 2/1-b maddesi uyarınca
idarenin işlem ve veya eyleminden doğan zararlardan dolayı idareye karşı
idari yargı yerinde tam yargı davası açılması gerekmekte olup somut olayda
davalı Tarım Orman ve Köyişleri Bakanlığı Nazilli Orman İşletme Müdürlüğü
davalı gösterilip eyleminden dolayı zarara uğranıldığı iddiası mevcut
olduğundan eldeki davanın idari yargı yerinde açılması gerekmektedir…”
şeklindeki gerekçe ile, davanın yargı yolu yönünden görevsizliği nedeniyle
dava dilekçesinin reddine karar vermiştir.
Verilen kararın davacı vekilince temyiz edilmesi
üzerine; Yargıtay 17. Hukuk Dairesi 24.09.2013 gün ve E:2013/12616
K:2013/12804 sayılı kararı ile hükmün onanmasına karar verilmiş ve
görevsizlik kararı kesinleşmiştir.
Davacı
bu kez aynı istemle idari yargı yerinde dava açmıştır.
AYDIN 1.
İDARE MAHKEMESİ: 09.01.2014 gün ve E:2014/2 K:2014/4 sayılı kararında
özetle; Aydın ili, Nazilli ilçesi, Kozdere köyünde orman yolunda meydana
gelen trafik kazası sonucunda E.A.’ın ölümü nedeniyle 75.000 TL destekten
yoksun kalma tazminatı ve 75.000 TL manevi tazminatın ödenmesine karar
verilmesi istemiyle bakılan davanın açıldığı, dava dilekçesinde her bir
davacı için istenilen destekten yoksun kalma ve manevi tazminat miktarının
ayrı ayrı gösterilmesi gerekirken gösterilmediği görülmekte olup, her bir
davacı için talep edilen destekten yoksun kalma ve manevi tazminat
miktarının ayrı ayrı gösterildiği dava dilekçesiyle dava açılmak üzere,
ayrıca dava dilekçesinde Nazilli 1. Asliye Hukuk Mahkemesi’nin 13.07.2012
gün ve E:2012/252 esas numaralı dava dosyasında verilen görevsizlik kararının
kesinleşme şerhli bir örneğinin eklenmesi gerekçesiyle dava dilekçesinin
reddine karar vermiştir.
AYDIN 1.
İDARE MAHKEMESİ: 09.04.2014 gün ve E:2014/60 sayılı gönderme kararında
özetle; uyuşmazlığın ölümlü trafik kazasının meydana geldiği yolun bakım ve
onarım sorumluluğuna ilişkin olması ve 2918 sayılı Yasa hükümlerinin
uygulanması suretiyle çözümlenebilecek mahiyette olması nedeniyle, 2918
sayılı Yasa hükümlerinin uygulanmasıyla ilgili uyuşmazlığın görüm ve
çözümünde aynı Yasa’nın 110. Maddesi hükmü uyarınca adli yargı yerleri
görevli olduğunu gerekçe göstererek, 2247 sayılı Uyuşmazlık Mahkemesinin
Kuruluş ve İşleyişi Hakkında Kanun’un 19. Maddesi hükümleri uyarınca
görevli yargı merciinin belirlenmesi için dosyanın Uyuşmazlık mahkemesine
gönderilmesine, Uyuşmazlık Mahkemesi’nce karar verilinceye kadar davanın
ertelenmesine karar vererek dosya Mahkememize gönderilmiştir.
İNCELEME VE GEREKÇE :
Uyuşmazlık Mahkemesi Hukuk Bölümü’nün, Serdar
ÖZGÜLDÜR’ün Başkanlığında, Üyeler: Ali ÇOLAK, Nurdane TOPUZ, Abdullah
ERGİN, Ertuğrul ARSLANOĞLU, Ayhan Akarsu ve Mehmet AKBULUT’un
katılımlarıyla yapılan 02.06.2014 günlü toplantısında:
l-İLK İNCELEME:Dosya üzerinde 2247 sayılı Yasa’nın 27.
maddesi uyarınca yapılan incelemeye göre, İdare Mahkemesi’nce anılan
Yasa’nın 19. maddesinde öngörülen usul ve yönteme uygun biçimde başvuruda
bulunulduğu anlaşılmaktadır. Usule ilişkin herhangi bir noksanlık
görülmediğinden esasının incelenmesine oy birliği ile karar verildi.
II-ESASIN İNCELENMESİ: Raportör-Hakim Filiz BUDAK’ın,
davanın çözümünde adli yargının görevli olduğu yolundaki raporu ile
dosyadaki belgeler okunduktan; ilgili Başsavcılarca görevlendirilen
Yargıtay Cumhuriyet Savcısı Mehmet BAYHAN ile Danıştay Savcısı Mehmet Ali
GÜMÜŞ’ün davada adli yargının görevli olduğu yolundaki sözlü açıklamaları
da dinlendikten sonra GEREĞİ GÖRÜŞÜLÜP DÜŞÜNÜLDÜ:
Dava,
davacıların murisinin trafik kazasında hayatını kaybetmesinden dolayı
uğranılan maddi ve manevi zararın yasal faiziyle birlikte tazmini istemiyle
açılmıştır.
2918 sayılı Karayolları Trafik Kanununun 1.
maddesinde, Kanunun amacının karayollarında can ve mal güvenliği yönünden
trafik düzenini sağlayacak ve trafik güvenliğini ilgilendiren tüm konularda
alınacak önlemleri belirlemek olduğu; “Kapsam” başlıklı 2. maddesinde, bu
Kanunun trafikle ilgili kuralları, şartları, hak ve yükümlülükleri bunların
uygulamasını ve denetlenmesini ilgili kuruluşları ve bunların görev, yetki
ve sorumluluk, çalışma usulleri ile diğer hükümleri kapsadığı ve bu kanunun
karayollarında uygulanacağı; “Tanımlar” başlıklı 3.maddesinde ise, trafik
için kamunun yararlanmasına açık olan arazi şeridi, köprüler ve alanların
karayolu olduğu; “Tarım Orman ve Köyişleri Bakanlığının görev ve yetkileri”
başlıklı 9.maddesinde, Tarım Orman ve Köyişleri Bakanlığının görev ve
yetkileri arasında köy yollarında trafik ve güvenliğin sağlanması hususunun
da yer aldığı; “Belediye Trafik Birimleri, görev ve yetkileri” başlıklı 10.
maddesinde, yapım ve bakımdan sorumlu olduğu yolları trafik düzeni ve
güvenliğini sağlayacak durumda bulundurmanın gerekli görülen kavşaklara ve
yerlere trafik ışıklı işaretleri, işaret levhaları koymak ve yer
işaretlemeleri yapmanın Belediye Trafik birimlerinin görev ve yetkileri
arasında bulunduğu; “İl ve İlçe Trafik Komisyonları” başlıklı 12.
Maddesinde de komisyonların kuruluşu ile görev ve yetkileri belirtilmiştir.
Öte yandan 2918 sayılı Yasanın 19.1.2011 günlü
Resmi Gazetede yayımlanarak yürürlüğe giren 6099 sayılı Yasanın 14.
maddesiyle değişik 110. maddesinde “İşleteni veya sahibi Devlet ve diğer
kamu kuruluşları olan araçların sebebiyet verdiği zararlara ilişkin
olanları dahil, bu Kanundan doğan sorumluluk davaları, adli yargıda
görülür. Zarar görenin kamu görevlisi olması, bu fıkra hükmünün
uygulanmasını önlemez. Hemzemin geçitte meydana gelen tren-trafik
kazalarında da bu Kanun hükümleri uygulanır.
Motorlu
araç kazalarından dolayı hukuki sorumluluğa ilişkin davalar, sigortacının
merkez veya şubesinin veya sigorta sözleşmesini yapan acentenin bulunduğu
yer mahkemelerinden birinde açılabileceği gibi kazanın vuku bulduğu yer
mahkemesinde de açılabilir”; Geçici 21. maddesinde de “Bu Kanunun 110 uncu
maddesinin birinci fıkrasının göreve ilişkin hükmü, yürürlüğe girdiği
tarihten önce idari yargıda ve Askeri Yüksek İdare Mahkemesinde açılmış
bulunan davalara uygulanmaz” denilmiştir.
Dosyanın incelenmesinden; davacıların murisi E.A.’ın
sevk ve idaresindeki 20 DP 09 plakalı kamyonun 01.02.2011 tarihinde Nazilli
İlçesi Kozdere Köyü Marlık Mevkiinde bulunan orman yolunda seyir halinde
iken, yol üzerinde tepeden koparak yola düşmüş kaya ve taş parçalarının
üzerinden geçilemeyecek şekilde yolun sağ kısmını kapatmış olması sebebiyle
bu kaya parçalarına çarpmamak amacıyla yolun sol kıyısına yakın bölümden
geçmeye çalıştığı sırada yolun bu bölümünün çökmesi nedeniyle aracın dere
yatağına yuvarlandığı ve araç sürücüsü Erdem Altan’ın aracın tekerlekleri
altında kalarak hayatını kaybettiği, meydana gelen kazada davalı idarenin
kusurlu olduğu iddiası ile maddi ve manevi tazminat istemiyle önce adli ve
sonrasında idari yargıda dava açıldığı anlaşılmıştır.
2918
sayılı Kanunun 110 uncu maddesinin birinci fıkrasının iptali istemiyle
Bursa 3.Asliye Hukuk Mahkemesi ve Batman 2.Asliye Hukuk Mahkemesince
yapılan itiraz başvuruları üzerine konuyu inceleyen Anayasa Mahkemesi, şu
gerekçesi ile anılan kuralı Anayasaya aykırı görmemiş ve iptal istemini oy
birliğiyle reddetmiştir: “… Anayasa Mahkemesi’nin daha önceki kimi
kararlarında da belirtildiği üzere, tarihsel gelişime paralel olarak
Anayasa’da adli ve idari yargı ayırımına gidilmemiş ve idari
uyuşmazlıkların çözümünde idare ve vergi mahkemeleriyle Danıştay yetkili
kılınmıştır. Bu nedenle, genel olarak idare hukuku alanına giren konularda
idari yargı, özel hukuk alanına giren konularda adli yargı görevli
olacaktır. Bu durumda, idari yargının görev alanına giren bir uyuşmazlığın
çözümünde adli yargının görevlendirilmesi konusunda kanun koyucunun mutlak
bir takdir yetkisinin bulunduğunu söylemek olanaklı değildir. Ancak, idari
yargının denetimine bağlı olması gereken idari bir uyuşmazlığın çözümü,
haklı neden ve kamu yararının bulunması halinde kanun koyucu tarafından
adli yargıya bırakılabilir. İtiraz konusu kural, trafik kazasında zarar
görenin asker kişi ya da memur olmasına, aracın askeri hizmete ilişkin
olmasına veya olayın hemzemin geçitte meydana gelmesi durumlarına göre
farklı yargı kollarında görülmekte olan 2918 sayılı Kanun’dan kaynaklanan
tüm sorumluluk davalarının adli yargıda görüleceğini öngörmektedir. İtiraz
konusu düzenlemenin gerekçesinde de ifade edildiği gibi, askeri idari
yargı, idari yargı veya adli yargı kolları arasında uygulamada var olan
yargı yolu belirsizliği giderilerek söz konusu davalarla ilgili olarak
yeknesak bir usul belirlenmektedir. Aynı tür davaların aynı yargı yolunda
çözümlenmesi sağlanarak davaların görülmesi ve çözümlenmesinin
hızlandırıldığı, bu suretle kısa sürede sonuç alınmasının olanaklı
kılındığı ve bunun söz konusu davaların adli yargıda görüleceği yolunda
getirilen düzenlemenin kamu yararına yönelik olduğu anlaşılmaktadır. Öte
yandan, 2918 sayılı Kanun’da tanımlanan Karayolu şeridi üzerindeki araç
trafiğinden kaynaklanan sorumlulukların, özel hukuk alanına girdiği
konusunda bir tartışma bulunmamaktadır. İdare tarafından kamu gücünden
kaynaklanan bir yetkinin kullanılması söz konusu olmadığı gibi, aynı
karayolu üzerinde aynı seyir çizgisinde hareket eden, bu nedenle aynı tür
risk üreten araçlar arasında özel-kamu ayırımı yapılmasını gerektiren bir
neden de yoktur. Açıklanan nedenlerle, itiraz konusu kural Anayasa’nın
2.,125. ve 155. maddelerine aykırı değildir. İtirazın reddi gerekir…” (Any.
Mah.nin 26.12.2013 tarih ve E.2013/68, K.2013/165 sayılı kararı; R.G.
27.3.2014, Sayı: 28954, s.136-147.)
Anayasa’nın
158 inci maddesinin son fıkrasında “ Diğer mahkemelerle, Anayasa Mahkemesi
arasındaki görev uyuşmazlıklarında, Anayasa Mahkemesi’nin kararı esas
alınır.” denilmektedir. Anayasa Mahkemesi’nin yukarıda gerekçesine yer
verilen kararı, yasa koyucunun idari yargının görevine giren bir konuyu
adli yargının görevine verebileceğine, dolayısiyle 2918 sayılı Kanunun 110
uncu maddesinin birinci fıkrası ile öngörülen, bu Kanun’dan doğan tüm sorumluluk
davalarının adli yargıda görülmesi düzenlemesinin Anayasa’ya aykırı
bulunmadığına dair olup, esas itibariyle görev konusunda verilmiş bir
karardır ve Anayasa’nın 158 inci maddesi uyarınca, başta Mahkememiz olmak
üzere diğer yargı organları bakımından da uyulması zorunlu bir karar
mesabesindedir.
Bu durumda, 2918
sayılı Yasanın 19.01.2011 tarihinde yürürlüğe giren 110. maddesi ile
Anayasa Mahkemesi’nin işaret edilen kararı gözetildiğinde, bahsi geçen
Kanun maddesinin karayollarında, can ve mal güvenliği yönünden trafik
düzeninin sağlanarak trafik güvenliğini ilgilendiren tüm konularda alınacak
önlemleri kapsadığı ve Kanunun, trafikle ilgili kuralları, şartları, hak ve
yükümlülükleri, bunların uygulanmasını ve denetlenmesini, ilgili
kuruluşları ve bunların görev yetki ve sorumlulukları ile, çalışma
usullerini kapsadığı, dolayısıyla oluşan trafik kazası nedeniyle açılacak
sorumluluk davalarının görüm ve çözümünde adli yargının görevli olduğu;
meydana gelen zararın tazmini istemiyle açılan bu davanın da adli yargı
yerinde çözümlenmesi gerektiği sonucuna varılmıştır.
Açıklanan nedenlerle,
Aydın 1.İdare Mahkemesi’nin başvurusunun kabulü, Nazilli 1. Asliye Hukuk
Mahkemesi’nin 04.03.2013 gün ve E:2012/252 K:2013/63 sayılı görevsizlik
kararının kaldırılması gerekmiştir.
SONUÇ :
Davanın çözümünde ADLİ YARGININ görevli olduğuna, bu nedenle Aydın 1.İdare
Mahkemesi’nin BAŞVURUSUNUN KABULÜ İLE, Nazilli 1. Asliye Hukuk
Mahkemesi’nin 04.03.2013 gün ve E:2012/252 K:2013/63 sayılı GÖREVSİZLİK
KARARIN KALDIRILMASINA, 02.06.2014 gününde OY BİRLİĞİ İLE KESİN OLARAK
karar verildi.
——
• ——
Uyuşmazlık Mahkemesi
Başkanlığından:
7-ESAS NO : 2014/597
KARAR NO : 2014/649
KARAR TR : 02.06.2014
(Hukuk Bölümü)
ÖZET :
Davacının 01.01.1987 – 31.12.1995 tarihleri arasında işçi olarak çalıştığı
işyeri tarafından, tahakkuk ettirilen KEY ödemelerinin her ay düzenli
olarak Sosyal Güvenlik Kurumu (İstanbul Sosyal Güvenlik İl Müdürlüğü)’na
ödenmiş olmasına karşın, sonrasında söz konusu ödemelerin tarafına
yapılmamış olduğu iddiasıyla, Konut Edindirme Yardımı ve Neması alacağının
tahsiline ilişkin olan davanın, söz konusu işlemin idarenin tek yanlı ve kamu gücünü
kullanarak gerçekleştirmiş olduğu bir işlem olması karşısında, 2577 sayılı
İdari Yargılama Usulü Kanunu'nun 2/1-b maddesinde yer alan "İdari
eylem ve işlemlerden dolayı kişisel hakları doğrudan muhtel olanlar
tarafından açılan tam yargı davaları" kapsamında İDARİ YARGI YERİNDE
çözümlenmesi gerektiği hk.
K A R A R
Davacı : A.Y.A.
Vekilleri : Av.
İ.H.G. ve Av. O.G.
Davalı :
Sosyal Güvenlik Kurumu Başkanlığı ( İstanbul Sosyal Güvenlik İl Müdürlüğü)
Vekili : Av.
E.T.
O L A Y : Davacı vekili dava
dilekçesinde özetle, davacının B.K. adlı işyerinde 01.01.1987-31.12.1995
tarihleri arasında çalışırken tahakkuk ettirilen Konut Edindirme Yardımı
(KEY) tutarlarının her ay işveren tarafından düzenli olarak Sosyal Güvenlik
Kurumuna ödendiğini, ancak davalının 3320 sayılı Kanun uyarınca davacı
adına konut edindirme yardımı hesaplarını tahakkuk ettirmek ve ilgili
bankaya bildirmek yükümlülüklerini yerine getirmediğini, bu nedenle 5664
sayılı Kanun uyarınca yayınlanan listede davacının isminin yer almadığını,
konu ile ilgili olarak davalıya yapılan başvurunun, bila tarih ve
B13.2.SGK.4.34.07.0VIII.309.KEY sayılı yazı cevabı ile reddedildiğini, söz
konusu işlemin hem konut edindirme Yardımı Hak sahiplerine Ödeme
Yapılmasına Dair Kanun hem de ilgili kanuna tabi olarak yürürlüğe konan
yönetmelik hükümlerine göre hukuka aykırı olduğunu belirterek, söz konusu
işlemin iptali ile konut edindirme yardımı kesintileri de dahil olmak üzere
tüm maddi zararlarının ödeme tarihinden itibaren işleyecek yasal faizi ile
birlikte davalıdan tahsiline karar verilmesi istemi ile idari yargı yerinde
dava açmıştır. İstanbul 7. İdare Mahkemesi: 27.04.2011 gün ve 2010/1552
Esas, 2011/895 Karar sayılı kararı ile özetle; “Uyuşmazlık konusu
olayla ilgili olarak, davacının SSK'ya tabi işçi statüsünde çalıştığı
tartışmasız olup, yukarıda aktarılan mevzuat hükümleri ile konuya ilişkin
Yargıtay Kararları bir arada değerlendirildiğinde, dava konusu işleminin
görüm ve çözümünde adli yargı yerinin görevli olduğu sonucuna
ulaşılmıştır.” şeklindeki gerekçesi ile davanın görev yönünden reddine
karar vermiş, karara karşı davacı vekili tarafından itiraz edilmiş,
İstanbul Bölge İdare Mahkemesi 07.12.2011 gün ve 2011/15480 Esas,
2011/18557 Karar sayılı kararı ile itirazın reddine ve kararın onanmasına
hükmetmiş, bu şekilde verilen karar, karara şerh edildiği üzere 12.01.2012
tarihinde kesinleşmiştir.
Davacı vekili aynı konuya ilişkin olarak, davacıya eksik
ödendiği ifade edilen Konut Edindirme Yardımı ve Neması alacağına mahsuben
şimdilik 1000 TL nin faizi ile birlikte tahsili istemiyle bu kez adli yargı
yerinde dava açmıştır.
İstanbul 13. İş Mahkemesi; 22.05.2013 gün ve 2012/93
Esas, 2013/291 Karar sayılı kararında özetle; “Resmi Gazetenin
14.10.2011 tarih ve 28084 mükerrer sayısında yayımlanan Uyuşmazlık
Mahkemesinin 20.12.2010 tarih, 156-328 sayılı kararında da tasarruf teşvik
kesintisi, kurum katkısı ve nemaların tahsili ile ilgili davaların İdare
Mahkemesine açılması gerektiğini belirtildiği göz önünde bulundurulduğunda;
idarenin kamu gücü kullanılarak yapılan konut edindirme yardımı alacağı
kamu hukuku alanına ilişkin olması göz önünde bulundurulduğunda konut
edindirme yardımı alacağının tahsili istemiyle yapılan davaların çözüm
yerinin idari yargı yeri olduğu, görev konusunun HMK'nun 114/1-c maddesi
uyarınca dava şartı ve kamu düzenine ilişkin olup, mahkemece re'sen ve her
aşamada nazara alınacağından, açılan davanın yargı yolu yanlışlığı sebebiyle
reddine karar vermek gerektiği kanaatine varılmıştır “ şeklindeki gerekçesi
ile davanın görev yönünden reddine karar vermiş ve İstanbul 7. İdare
Mahkemesi’nce de dosyada görevsizlik kararı verilmiş olması nedeni ile
görevli yargı yerinin belirlenmesi için dosyanın Uyuşmazlık Mahkemesi’ne
gönderilmesine karar vermiş, verilen karar davacı vekilinin temyizi üzerine
Yargıtay 21.Hukuk Dairesi’nin 07.10.2013 tarih ve 2013/16421 Esas,
2013/18049 Karar sayılı kararı ile onanarak kesinleşmiştir.
İNCELEME VE GEREKÇE :
Uyuşmazlık Mahkemesi Hukuk Bölümü’nün, Serdar
ÖZGÜLDÜR’ün Başkanlığında, Üyeler: Eyüp Sabri BAYDAR, Ali ÇOLAK, Nurdane
TOPUZ, Ertuğrul ARSLANOĞLU, Ayhan AKARSU ve Mehmet AKBULUT’un
katılımlarıyla yapılan 2.6.2014 günlü toplantısında:
l-İLK
İNCELEME: Dosya üzerinde 2247 sayılı Yasa’nın 27. maddesi uyarınca yapılan
incelemeye göre; olay kısmında belirtildiği üzere, tarafları, konusu ve
sebebi aynı olan davada; idari yargı yerince adli yargı yerinin görevli
olduğu gerekçesiyle verilmiş ve kesinleşmiş bir görevsizlik kararı
bulunmakta olup, bunun üzerine kendine gelen davayı inceleyen adli yargı
yerinin sahip olduğu seçenekler ile verdiği karar bakımından bir
değerlendirme yapılması gerekmektedir.
1- 2247
sayılı Yasa’nın 14. maddesinde yer alan, “Olumsuz görev uyuşmazlığının
bulunduğunun ileri sürülebilmesi için adli, idari veya askeri yargı
mercilerinden en az ikisinin tarafları, konusu ve sebebi aynı olan davada
kendilerini görevsiz görmeleri ve bu yolda verdikleri kararların kesin veya
kesinleşmiş olması gerekir.
Bu
uyuşmazlığın giderilmesi istemi, ancak davanın taraflarınca ve ceza
davalarında ise ayrıca ilgili makamlarca ileri sürülebilir” hükmüne göre,
idare mahkemesinin kesinleşmiş görevsizlik kararı üzerine adli yargı
yerince de görevsizlik kararı verilmesi ve bu kararın kesinleşmesi halinde,
olumsuz görev uyuşmazlığı doğmuş olacak; hukuk alanında doğmuş bulunan bu
uyuşmazlığın giderilmesi istemi ise, ancak davanın taraflarınca ileri
sürülebilecektir.
2- 2247
sayılı Yasa’nın 19. maddesindeki “Adli, idari, askeri yargı mercilerinden
birisinin kesin veya kesinleşmiş görevsizlik kararı üzerine kendine gelen
bir davayı incelemeye başlayan veya incelemekte olan bir yargı mercii
davada görevsizlik kararı veren merciin görevli olduğu kanısına varırsa,
gerekçeli bir karar ile görevli merciin belirtilmesi için Uyuşmazlık
Mahkemesine başvurur ve elindeki işin incelenmesini Uyuşmazlık Mahkemesinin
karar vermesine değin erteler.” hükmüne göre ise, adli yargı yeri, davaya
bakma görevinin daha önce görevsizlik kararı veren idari yargı yerine ait
olduğunu belirten gerekçeli bir karar ile doğrudan Uyuşmazlık Mahkemesi’ne
başvurma olanağına sahiptir. Şu kadar ki, başvuru kararının, görev
konusunda Uyuşmazlık Mahkemesi’nce karar verilmesine değin işin
incelenmesinin ertelenmesi hususunu da ihtiva etmesi gerekir.
Yasakoyucu,
14. maddeye göre hukuk alanında olumsuz görev uyuşmazlığı doğması halinde
her iki yargı merciince işten el çekilmiş olduğundan başvurma iradesini
davanın taraflarına bırakmış iken, bu yönteme nazaran daha kısa zamanda
çözüme ulaşılmasını amaçladığı 19. madde ile, daha önce görevsizlik kararı
veren yargı merciinden sonra davayı inceleyen yargı merciine, işten el
çekmeden doğrudan Uyuşmazlık Mahkemesi’ne başvurma olanağını tanımıştır.
Olayda,
adli yargı yerince, öncelikle görevsizlik kararı verilmekle birlikte,
bununla yetinilmemiş ve görevli merciin belirtilmesi için re’sen Uyuşmazlık
Mahkemesi’ne başvurulmasına da karar verilmiştir.
Bu haliyle, her ne kadar 2247 sayılı Yasa’da öngörülen
yönteme uymamakta ise de, İstanbul 13.İş Mahkemesi’nce yapılan başvurunun
2247 sayılı Yasa’nın 19. maddesi kapsamında olduğunun kabulü ile Uyuşmazlık
Mahkemesi’nin önüne gelmiş bulunan görev uyuşmazlığının çözüme
kavuşturulması, gerek dava ekonomisine gerekse Uyuşmazlık Mahkemesi’nin
kuruluş amacına uygun olacağından ve
sonuçta usule ilişkin başka bir noksanlık bulunmadığı anlaşıldığından görev
uyuşmazlığının esasının incelenmesine oy birliği ile karar verildi.
II-ESASIN İNCELENMESİ: Raportör-Hakim Birgül YİĞİT’in,
davanın çözümünde idari yargının görevli olduğu yolundaki raporu ile
dosyadaki belgeler okunduktan; ilgili Başsavcılarca görevlendirilen
Yargıtay Cumhuriyet Savcısı Mehmet BAYHAN ile Danıştay Savcısı Mehmet Ali
GÜMÜŞ’ün davada idari yargının görevli olduğu yolundaki sözlü açıklamaları
da dinlendikten sonra GEREĞİ GÖRÜŞÜLÜP DÜŞÜNÜLDÜ:
Dava,
01.01.1987-31.12.1995 tarihleri arasında B.K. adlı işyerinde işçi olarak
çalışan davacının ödenmeyen konut edindirme yardımı ve neması alacağının
yasal faizi ile birlikte tahsili istemiyle açılmıştır.
26/11/1999 tarih ve 588 sayılı Konut
Edindirme Yardımı Hesaplarının Tasfiyesine Dair Kanun Hükmünde Kararname'nin 4'üncü maddesi
ile yürürlükten kaldırılmış olan 22/11/1986 tarih, 3320 sayılı Memurlar ve İşçiler
ile Bunların Emeklilerine Konut Edindirme Yardımı Yapılması Hakkında
Kanun'un ''Kapsam'' başlıklı 1.maddesinin b bendine göre, işçilere bu
kanunda belirtilen esas ve usuller dahilinde Konut Edindirme Yardımı
yapılacağı belirtilmiş olup, mülga kanunun ''Yardımın Ödenme Şekli''
başlıklı 4.maddesinin b bendinde, yardıma müstahak işçilerin konut
edindirme yardımlarının işverenlerce tahakkuk ettirilerek Sosyal Sigortalar
Kurumuna yatırılacağı, 506 sayılı Sosyal Sigortalar Kanununun primlerin
ödenmesine ilişkin hükümleri dairesince kurumca tahsil edilen miktarın
tahsilatın yapıldığı ayı takip eden bir ay zarfında topluca Türkiye Emlak
Kredi Bankasında Toplu Konut ve Kamu Ortaklığı İdaresi Başkanlığı adına
açılacak ''İşçiler ve Emeklileri Konut Edindirme Yardımı Hesabına'' yatırılacağı,
8.maddesinde de, İşveren tarafından Sosyal Sigortalar Kurumuna zamanında
ödenmeyen konut edindirme yardımlarının resen veya ilgililerin başvurusu
üzerine Sosyal Sigortalar Kurumunun primlerin tahsiline ilişkin hükümleri
dairesinde tahsil olunacağı belirtilmiştir.
30.5.2007
tarih ve 26537 sayılı Resmi Gazetede yayımlanan 5664 sayılı “Konut
Edindirme Yardımı Hak Sahiplerine Ödeme Yapılmasına Dair Kanun”un “Amaç ve kapsam” başlıklı 1. maddesinde,
“(1) Bu
Kanunun amacı, mülga 3320 sayılı Memurlar ve İşçiler ile Bunların
Emeklilerine Konut Edindirme Yardımı Yapılması Hakkında Kanun uyarınca hak
sahibi olanlara nakit veya hisse senedi olarak ödeme yapılmasına ilişkin
usûl ve esasları düzenlemektir.”;
“Tanımlar” başlıklı 2. maddesinin c
bendinde; “Bu Kanunun uygulanmasında; (…) c) Hak sahibi: Mülga 3320
sayılı Memurlar ve İşçiler ile Bunların Emeklilerine Konut Edindirme
Yardımı Yapılması Hakkında Kanun uyarınca; 1/1/1987 ila 31/12/1995
tarihleri arasında adlarına konut edindirme yardımı yatırılan ve yardım tutarları
gerekli bildirimler yapılarak Türkiye Emlak Bankası Anonim Şirketi
hesaplarına intikal etmiş olan kişiler veya bunların kanunî mirasçıları ile
1/1/1987 ila 31/12/1995 tarihleri arasında adlarına düzenlenen bildirim
formu, konut edindirme yardımı hesaplarını tahakkuk ettirmek ve Türkiye
Emlak Bankası Anonim Şirketine devretmekle yükümlü kurum ve kuruluşlara
verilmiş ve yardım tutarı tahsil edilmiş, ancak Türkiye Emlak Bankası
Anonim Şirketi hesaplarına intikal ettirilmemiş olan kişiler (SSK tarafından
yardım tutarları kısmen Bankaya aktarılmış olan işçi emeklileri dahil) veya
bunların kanunî mirasçılarını,(…) ifade eder.”;
''Hak
sahiplerinin belirlenmesi'' başlıklı 3.maddesinin 2.bendinde, ''Bu süre içinde
hak sahiplerine ilişkin listelerin bildirilmemesi, mükerrer veya yanlış
bildirilmesi halinde hak sahiplerine karşı sorumluluk ilgili kurum veya
kuruluşlara aittir.''
“Hak sahiplerinin alacaklarının
nemalandırılması ve ödeme” başlıklı 4.maddesinde;“(1) Hak sahiplerinin
konut edindirme yardımı ana para tutarlarının nemalandırılmasında; 1/1/1987
ilâ 29/12/1999 tarihleri arasındaki dönem için Türkiye Emlak Bankası Anonim
Şirketinin 6 aylık vadeli mevduat faizi bileşik usûlde uygulanır.
29/12/1999 tarihinden sonraki dönem için 3 üncü maddenin birinci fıkrasında
belirtilen süre sonundaki EGYO'nun net aktif değerinin % 60,96'sının bu
Kanunla mülga 588 sayılı Kanun Hükmünde Kararname uyarınca Türkiye Emlak
Bankası Anonim Şirketi tarafından aynî sermaye olarak EGYO'ya devredilen
taşınmaz karşılığı 395.751.717,17 YTL'ye oranı esas alınarak nema
hesaplanır.
(2) EGYO, 3 üncü maddenin birinci fıkrasında belirtilen
süre sonundaki net aktif değerini Sermaye Piyasası Kurulunun gayrimenkul
yatırım ortaklıklarına ilişkin düzenlemelerindeki usûl ve esaslara göre
belirler ve sonuçları Bankaya bildirir.
(3) 3 üncü maddenin birinci fıkrasının (a) bendinde
tanımlanan hak sahiplerine ilişkin bilgiler Bankaca EGYO'ya bildirilir. Bu
kişilere talep etmeleri halinde ödemeler, nemasıyla birlikte nakit veya
payları oranında EGYO hisse senedi verilmek suretiyle yapılır. Her bir hak
sahibinin EGYO'nun sermayesinin % 60,96'sı içindeki payı; hak sahibinin
konut edindirme yardımının 29/12/1999 itibarıyla nemalandırılmış toplam
değerinin, tüm hak sahiplerinin konut edindirme yardımlarının 29/12/1999
tarihi itibarıyla nemalandırılmış toplam değeri içindeki payı esas alınarak
belirlenir. Hak sahiplerine yapılacak ödemelerde kullanılmak üzere
gerektiğinde Hazine Müsteşarlığı tarafından EGYO'ya, ikrazen Devlet iç
borçlanma senedi ihraç edilebilir.
(Ek cümle: 13/2/2011-6111/139 md.) Bu fıkrada tanımlanan hak
sahiplerine EGYO tarafından ödenen kâr paylarının EGYO’nun yükümlülüğünü
aşan kısmı, Hazine Müsteşarlığınca incelenmesini müteakip düzenlenecek
rapora istinaden Hazine tarafından EGYO’ya ödenir.
(4) 3 üncü maddenin birinci fıkrasının (b) bendinde
tanımlanan hak sahiplerine ilişkin bilgiler Bankaca EGYO'ya bildirilir ve
hak sahiplerince talep edilmesi halinde, karşılığının Hazine tarafından
EGYO'ya aktarılmasını müteakip EGYO tarafından nemasıyla birlikte nakit
olarak ödeme yapılır.
(5) Konut edindirme yardımı hesaplarını tahakkuk
ettirmek ve Türkiye Emlak Bankası Anonim Şirketine devretmekle yükümlü
kurum ve kuruluşlar nezdinde bulunan ve Türkiye Emlak Bankası Anonim
Şirketine aktarılmamış olan hak sahiplerine ilişkin konut edindirme yardımı
tutarlarının tamamı, fer'ilerinin tahsili beklenilmeksizin, Hazine
Müsteşarlığının Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası nezdindeki 410 numaralı
hesabına aktarılır. Bu kişilere ait konut edindirme yardımı tutarları
gecikme zamları ile birlikte, ilgili kurumlarca tahsil edilmesini müteakip
tahsilatın yapıldığı tarihi izleyen ayın sonuna kadar Hazine
Müsteşarlığının Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası nezdindeki 410 numaralı
hesabına aktarılır. (Ek cümle:
8/12/2009-5939/1 md.) Bu fıkra uyarınca ana para ve fer'ilerinin
ayrımı yapılmaksızın 410 numaralı hesaba aktarılan tutarlar bütçeye gelir
kaydedilir.
(6) Bu Kanunun uygulanmasında, SSK tarafından
işverenlerden gecikme zammı ve faizi ile birlikte tahsil edilen konut
edindirme yardımı tutarlarının ilişkin olduğu ayı takip eden ayın sonunda
tahsil edilmiş olduğu kabul edilerek işlem yapılır.
(7) Hak sahiplerine yapılacak nakit ödemeler EGYO
tarafından belirlenecek ödeme planı ve süresine göre yapılır.
(8) Nakit olarak yapılacak ödemeler için EGYO ile
Türkiye Cumhuriyeti Ziraat Bankası Anonim Şirketi arasında protokol
düzenlenir.
(9) 3 üncü maddede belirtilen sürenin bitiminden
itibaren hak sahiplerinin alacakları nemalandırılmaz.”;
“İlan ve hak sahipliğinin sona ermesi” başlıklı 5. maddesinde;“(1)
Hak sahiplerine ilişkin olarak 4 üncü madde uyarınca Bankaca EGYO'ya
bildirilen listeler hak sahipliğinin tespitine esas olmak üzere Resmî
Gazetede ilan edilir.
(2) Türkiye Emlak Bankası Anonim Şirketine iletilen
listelerde isimleri yer almadığı halde, konut edindirme yardımına müstahak
olduğunu ileri sürenlerin, ilanın yapıldığı tarihten itibaren 3 ay
içerisinde mülga 3320 sayılı Kanuna göre konut edindirme yardımı
hesaplarını tahakkuk ettirmek ve ilgili bankaya devretmekle yükümlü olan
kurum ve kuruluşlara başvurmaları halinde, adlarına daha önce konut
edindirme yardımı yapıldığı hususunun her zaman düzenlenmesi mümkün olmayan
nitelikteki belgelerle kanıtlanması veya bu durumun ilgili kurumların
kayıtları ile anlaşılması kaydıyla, konut edindirme yardımı tutarları
ilgili kurum veya kuruluşlarca hesaplanarak ilgililerin başvurusunu izleyen
8 aylık süre içinde 3 üncü maddenin birinci fıkrasında belirtilen formatta
ve şekilde Bankaya bildirilir. (Mülga
ikinci cümle: 8/12/2009-5939/2 md.) Bu fıkrada belirtilen başvuru
süresi geçirildikten sonra yapılan talepler ilgili kurum ve kuruluşlarca
dikkate alınmaz.
(3) (Mülga :
8/12/2009-5939/2 md.)
(4) (Ek:
8/12/2009-5939/2 md.) İkinci fıkrada belirlenen sürenin sonuna kadar
ilgili kurum ve kuruluşlarca Bankaya gönderilen listelerde belirlenen
hatalı bildirimler, Banka tarafından azami 3 ay içinde ilgili kurumlara
düzeltme işlemleri için iade edilir. Hatalı bildirimlerin düzeltilmesi ile
ilgili süre 31/12/2010 tarihinde sona erer. Ancak kurum ve kuruluşlar süre
sonunu beklemeden düzeltmesi tamamlanan listeleri üçer aylık dönemler
halinde Bankaya gönderir. Bu düzeltme sırasında, 30/6/2010 tarihinden sonra
yeni hak sahibi bildirimi yapılamaz. Banka, ikinci fıkrada belirlenen
sürenin sonuna kadar yapılacak bildirimlerden hatasız olanlara göre
hazırlanacak listeleri 31/3/2010 tarihine kadar, kurum ve kuruluşlarca
düzeltme işlemleri yapılarak gönderilen listeleri ise üçer aylık dönemler
halinde EGYO’ya gönderir. Düzeltmeler neticesinde hazırlanacak son liste
31/3/2011 tarihine kadar EGYO’ya gönderilir. Bankaca EGYO’ya bildirilen
listeler hak sahipliğinin tespitine esas olmak üzere EGYO tarafından Resmî
Gazete’de ilan edilir.
(5) (Ek:
8/12/2009-5939/2 md.) Dördüncü fıkraya göre Resmî Gazete’de ilan
edilen ilk listede yer alan hak sahipleri için 4 üncü maddeye göre yapılan
nema hesaplaması neticesinde oluşan yardım tutarına ilk ilanın yapılacağı
tarihe kadarki dönem için % 10 artış uygulanır. İlk ilan tarihinden sonraki
listelerde isimleri yer alan hak sahiplerine ise her ilan dönemi için
başlangıçtaki % 10 artışa ilave olarak basit usulde % 1,25 artış uygulanır.
(6) (Ek:
8/12/2009-5939/2 md.) Deprem, sel, yangın gibi sebeplerle konut
edindirme yardımı hak sahiplerinin bildirimlerini bu Kanuna ekli (1) sayılı
cetvele uygun şekilde yapamayan kurum ve kuruluşların, bu bilgilerin
yukarıda belirtilen sebeplerle zayi olduğuna ilişkin mahkeme kararını
ekleyerek hak sahiplerinin kurum ve kuruluşlarında çalıştıkları tarihleri
30/6/2010 tarihine kadar bu Kanuna ekli (2) sayılı cetveldeki formatta ve
elektronik ortamda Bankaya bildirmeleri halinde, hak sahiplerinin bu kurum
ve kuruluşlarda çalıştıkları tarihlere isabet eden kanuni yardım dilimleri
dikkate alınmak suretiyle beşinci fıkra çerçevesinde nema hesaplaması
yapılır.
(7) (Ek:
8/12/2009-5939/2 md.) Birinci fıkra uyarınca Resmî Gazete’de ilan
edilen listelerde yer aldığı halde hatalı bildirimler nedeniyle yardım
tutarını alamayanların bilgileri de dördüncü fıkrada belirtilen usul ve
esaslar doğrultusunda işleme alınarak Resmî Gazete’de iptal ve düzeltme
listesi olarak ilan edilir. Bu listelerdeki hak sahiplerinin alacakları da
beşinci fıkra çerçevesinde nemalandırılır.
(8) (Ek:
8/12/2009-5939/2 md.) Birinci fıkra uyarınca Resmî Gazete’de ilan
edilen listelerde yer aldığı halde, yardım tutarını eksik alan hak
sahiplerinin alacakları ile Resmî Gazete’de ilan edilen listelerde yer
almayıp hak sahibi oldukları ilgili kurum ve kuruluşlarca bildirilen
kişilerin alacakları ile ilgili olarak; düzeltme, nemalandırma ve ilan
işlemleri dördüncü ve beşinci fıkrada belirtilen esaslar uyarınca yapılır.
(9) (Ek:
8/12/2009-5939/2 md.) Belediyeler, bu Kanunda belirlenen kriterlere
ve nema hesaplama yöntemine göre nemalandıracakları tutarı kendi
kaynaklarından çalışanlarına ödeyebilir.
(10) (Ek:
8/12/2009-5939/2 md.) Bu madde uyarınca yapılan ilan tarihlerinden
itibaren beş yıl içinde talep edilmeyen alacaklar Hazineye irad kaydedilir.
(11) (Ek:
8/12/2009-5939/2 md.) Bu maddede yapılan düzenlemeler uyarınca ilan
edilen listelerde yer alan;
a) 3 üncü maddenin birinci fıkrasının (a) bendinde ve bu
maddenin ikinci ve altıncı fıkralarında tanımlanan gruptaki hak sahiplerine
4 üncü maddenin üçüncü fıkrası ve 28/3/2002 tarihli ve 4749 sayılı Kamu
Finansmanı ve Borç Yönetiminin Düzenlenmesi Hakkında Kanunun geçici 18 inci
maddesi uyarınca,
b) 3 üncü maddenin birinci fıkrasının (b) bendinde
tanımlanan gruptaki hak sahiplerine 4 üncü maddenin dördüncü fıkrası
uyarınca, ödenmek üzere Hazine
Müsteşarlığı tarafından EGYO’ya kaynak aktarılır.” denilmiştir.
Uyuşmazlığa
ilişkin mevzuat hükümleri ile somut olay birlikte irdelendiğinde; davacının
mezkur kanun maddelerinden kaynaklanan Konut Edindirme Yardımı ödemelerinin
idarece eksik yatırıldığı iddiasıyla iş bu davayı açtığı anlaşılmıştır.
Anayasa’nın
125. maddesinin son fıkrasında, idarenin kendi eylem ve işlemlerinden doğan
zararı ödemekle yükümlü olduğu kurala bağlanmış olup, idari eylem ve
işlemlerden dolayı kişisel hakları ihlâl edilenler tarafından açılacak tam
yargı davalarının görüm ve çözümünün idari yargı yerlerinin görevine
girdiği tartışmasızdır.
Bununla
birlikte, 2577 sayılı idari Yargılama Usulü Kanunu'nun "idari dava
türleri ve idari yargı yetkisinin sınırı" başlıklı 2 nci maddesinin
1'inci bendinde de; idari işlemler hakkında yetki, şekil, sebep, konu ve
maksat yönlerinden biri ile hukuka aykırı olduklarından dolayı iptalleri
için menfaatleri ihlal edilenler tarafından açılan iptal davaları; idari
eylem ve işlemlerden dolayı kişisel hakları muhtel olanlar tarafından
açılan tam yargı davaları ile tahkim yolu öngörülen imtiyaz şartlaşma ve
sözleşmelerinden doğan uyuşmazlıklar hariç, kamu hizmetlerinden birinin
yürütülmesi yapılan her türlü idari sözleşmelerden dolayı taraflar arasında
çıkan uyuşmazlıklara ilişkin davalar, idari dava türleri olarak sayılmıştır.
Olayda,
davacının 01.01.1987-31.12.1995 tarihleri arasında işçi olarak çalıştığı
B.K. adlı işyeri tarafından, tahakkuk ettirilen KEY ödemelerinin her ay
düzenli olarak Sosyal Güvenlik Kurumuna ödenmiş olmasına karşın, sonrasında
söz konusu ödemelerin tarafına ödenmediği iddiası ile ödenmeyen Konut
Edindirme Yardımı ve Neması alacağının tahsiline ilişkin olan davanın, söz
konusu işlemin idarenin tek yanlı ve kamu gücünü kullanarak gerçekleştirmiş
olduğu bir işlem olması karşısında, 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü
Kanunu'nun 2/1-b maddesinde yer alan "İdari eylem ve işlemlerden
dolayı kişisel hakları doğrudan muhtel olanlar tarafından açılan tam yargı
davaları" kapsamında idari yargı yerince çözümlenmesi gerekmektedir.
Açıklanan
nedenlerle, davanın görüm ve çözümünde idari yargı yeri görevli olmakla,
İstanbul 7. İdare Mahkemesi’nin görevsizlik kararının kaldırılması
gerekmiştir.
SONUÇ : Davanın çözümünde İDARİ YARGININ görevli olduğuna,
bu nedenle İstanbul 7. İdare Mahkemesi’nin 27.04.2011 gün ve 2010/1552
Esas, 2011/895 Karar sayılı GÖREVSİZLİK KARARININ KALDIRILMASINA, 2.6.2014
gününde OY BİRLİĞİ İLE KESİN OLARAK karar verildi.
——
• ——
Uyuşmazlık Mahkemesi
Başkanlığından:
8-ESAS NO : 2014/599
KARAR NO : 2014/651
KARAR TR : 02.06.2014
(Hukuk Bölümü)
ÖZET : Türk Telekomünikasyon A.Ş.’de çalışırken 4046
sayılı Yasa’nın 22. maddesi uyarınca başka kuruma nakledilen davacının,
maaş nakil ilmühaberinin iptali ile, geriye dönük eksik ödemelerin yasal
faiziyle birlikte ödenmesi istemiyle açtığı davanın, ADLİ YARGI YERİNDE
çözümlenmesi gerektiği hk.
K A R A R
Davacı : A.V.
Vekili :
Av. B.Y.
Davalı : Türk Telekom A.Ş.
Vekili :
Av. M.A.P.
O L A Y : İl Telekom
Müdürlüğünde görev yapmakta iken, 406 sayılı Yasanın Ek-29. maddesi ile
4046 sayılı Yasanın 22. maddesine göre adı Devlet Personel Başkanlığına
bildirilen davacı 20.6.2007 tarihinde kamu kurumu emrine atanmıştır.
Davacı vekili maaş nakil ilmühaberinin iptali ve
düzeltilmesi ile eksik ödemelerin fazlaya ilişkin hakkı saklı kalmak
kaydıyla şimdilik 700,00 TL alacağın geriye dönük olarak yürütülecek yasal
faiziyle birlikte iadesi istemiyle adli yargı yerinde dava açmıştır.
ANKARA 2. İŞ MAHKEMESİ: 9.4.2013 gün ve E:2011/269,
K:2013/423 sayı ile, Uyuşmazlığın davacının davalının
özelleştirmeden önce tabi olduğu ve özelleştirme ile bazı hükümleri değişen
406 sayılı Kanunun Ek.29.Maddesi kapsamındaki düzenleme ve sözleşmedeki
hüküm nedeni ile 375 sayılı KHK.’un Ek 3 maddesi ve 399 sayılı KHK.’un Ek
II.cetvelinde yer alan kurumlarda çalışan sözleşmeli personele yapılan
artışlardan yararlanıp yararlanmayacağı, nakledilirken bu artışların yer
aldığı ücreti gösteren nakil maaş ilmühaberinin buna göre düzenlenmesi
gerekip gerekmediği noktasında toplandığı, görülen davada HMK’nun 114/1-b
maddesi gereğince yargı yolunun caiz olmadığı ve davaya idare
mahkemelerince bakılması gerektiği gerekçesiyle davanın usulden reddine
karar vermiş, bu karar kesinleşmiştir.
Davacı vekili bu kez aynı istemle
idari yargı yerinde dava açmıştır.
ANKARA 17. İDARE MAHKEMESİ: 18.4.2014 gün ve E:2013/923
sayı ile, 406 sayılı Kanunun değişik 1. maddesinin 9. fıkrasında “Türk
Telekomun, bu kanun ve özel kanun hükümlerine tabi bir anonim şirketi
olduğu, bu kanun hükümleri saklı kalmak üzere kamu iktisadi teşebbüsleri de
dahil, sermayesinin yarısından fazlası kamuya ait olan kamu kurum, kuruluş
ve ortaklıklarına uygulanan mevzuat Türk Telekom’a uygulanmaz” hükmüne yer
verilerek Türk Telekom’a özgü farklı bir statü oluşturduğu, aynı Kanunun
4673 sayılı Yasayla değişik Ek 22. maddesinde de Türk Telekomdaki kamu payı
%50’nin altına düşünceye kadar, Türk Telekom Yönetim Kurulu üyeliklerine
atanacaklarda Devlet memurluğuna atanabilme genel şartlarına sahip olma ve
en az dört yıllık yüksek öğrenim görme şartlarının aranacağı, bunların dışında
kalan personelin iş mevzuatı uyarınca istihdam edileceği ve iş mevzuatına
göre istihdam edilenlere ilişkin kayıt ve şartların Yönetim Kurulu
tarafından tayin olunacağının hükme bağlandığı, ayrıca, Türk
Telekomünikasyon A.Ş.’nin özelleştirme kapsamında iken %55 oranındaki
hissesinin blok olarak satışı suretiyle özelleştirilmesi için 01.07.2005
tarihinde yapılan ihale sonucunda 2005/9146 sayılı Bakanlar Kurulu Kararı
doğrultusunda şirketin %55 oranındaki hissesi satılarak 14.11.2005
tarihinde O. firmasına devredildiği, şirketin kamusal niteliğinin ortadan
kalktığı buna göre, iptali istenilen işlemin tesis edildiği ve davanın
açıldığı tarihte davalı mevkiinde kamu kuruluşu niteliği taşımayan Türk
Telekomünikasyon A.Ş.’nin olması karşısında, idari yargı yetkisi kapsamında
açılmış bir idari dava bulunduğundan söz etmek olanaksız olduğundan;
uyuşmazlığın, özel hukuk hükümlerine göre görüm ve çözümünde adli yargı
yerinin görevli olduğu gerekçesiyle davanın adli yargının görev alanına
girdiği sonucuna varıldığından, 2247 sayılı Uyuşmazlık Mahkemesinin Kuruluş
ve İşleyişi Hakkında Kanunun 19. maddesi uyarınca görevli yargı yerinin
belirlenmesi için dosyanın Uyuşmazlık Mahkemesi’ne gönderilmesine, dosya
incelemesinin Uyuşmazlık Mahkemesince karar verilinceye kadar ertelenmesine,
karar vermiştir.
İNCELEME VE GEREKÇE:
Uyuşmazlık Mahkemesi Hukuk Bölümü’nün, Serdar
ÖZGÜLDÜR’ün Başkanlığında, Üyeler: Eyüp Sabri BAYDAR, Ali ÇOLAK, Nurdane
TOPUZ, Ertuğrul ARSLANOĞLU, Ayhan AKARSU ve Mehmet AKBULUT‘un
katılımlarıyla yapılan 02.06.2014 günlü toplantısında:
l-İLK İNCELEME: Dosya üzerinde 2247 sayılı Yasa’nın 27.
maddesi uyarınca yapılan incelemeye göre; İdare Mahkemesince, 2247 sayılı
Yasa’nın 19. maddesine göre başvuruda bulunulmuş olduğu, idari yargı
dosyasının Mahkemece, ekinde adli yargı dosyası ile birlikte Uyuşmazlık
Mahkemesi’ne gönderildiği ve usule ilişkin herhangi bir noksanlık
bulunmadığı anlaşıldığından görev uyuşmazlığının esasının incelenmesine oy
birliği ile karar verildi.
II-ESASIN İNCELENMESİ: Raportör-Hakim Gülşen AKAR
PEHLİVAN’ın, davanın çözümünde adli yargının görevli olduğu yolundaki
raporu ile dosyadaki belgeler okunduktan; ilgili Başsavcılarca
görevlendirilen Yargıtay Cumhuriyet Savcısı Mehmet BAYHAN ile Danıştay
Savcısı Mehmet Ali GÜMÜŞ davada adli yargının görevli olduğu yolundaki
sözlü açıklamaları da dinlendikten sonra GEREĞİ GÖRÜŞÜLÜP DÜŞÜNÜLDÜ:
Dava,
davalı şirkette görev yapmakta iken, 406 sayılı Yasa'nın Ek-29. maddesi ile
4046 sayılı Yasa'nın 22. maddesine göre adı Devlet Personel Başkanlığına
bildirilen, sonrasında Kamu Kurumu emrine atanan davacı tarafından; maaş
nakil ilmühaberinin iptali ile, geriye dönük eksik ödemelerinin yasal
faiziyle birlikte ödenmesine karar verilmesi istemiyle açılmıştır.
1953 tarih ve 6145 sayılı Yasa ile, Türkiye Cumhuriyeti
Posta, Telgraf ve Telefon İşletmesi kurulmuş; 1924 tarih ve 406 sayılı
Telgraf ve Telefon Kanunu’nun 10.6.1994 tarih ve 4000 sayılı Yasa’yla
değiştirilen 1. maddesi ile, posta ve telgraf tesis ve işletmesine ilişkin
hizmetler, Posta İşletmesi Genel Müdürlüğü’nce (P.İ), telekomünikasyon
hizmetleri ise, “Türk Telekomünikasyon Anonim Şirketi (Şirket)” tarafından
yürütülecek şekilde yeniden yapılandırılmıştır.
27.1.2000 tarih ve 4502 sayılı Yasa’nın 1. maddesi
ile, 406 sayılı Yasa’nın 1. maddesine eklenen dokuzuncu fıkrada, “Türk
Telekom, bu Kanun ve özel hukuk hükümlerine tabi bir anonim şirkettir. Kamu
İktisadi Teşebbüslerinin kuruluş, teşkilât ve faaliyetleri ile ilgili
mevzuat Türk Telekom’a uygulanmaz. Sadece, Türkiye Büyük Millet Meclisi
denetimine ilişkin 2.4.1987 tarihli ve 3346 sayılı Kanunun 9 uncu maddesi
hükümleri uygulanır” denilmiş; anılan fıkra hükmü, 12.5.2001 tarih ve 4673
sayılı Yasa’nın 1. maddesi ile değiştirilmiş ve “Türk Telekom, bu Kanun ve
özel hukuk hükümlerine tabi bir anonim şirkettir. Bu Kanun hükümleri saklı
kalmak üzere, kamu iktisadi teşebbüsleri de dahil, sermayesinin yarısından
fazlası kamuya ait olan kamu kurum, kuruluş ve ortaklıklarına uygulanan
mevzuat Türk Telekom’a uygulanmaz. Sermayesinin yarısından fazlası kamuda
kaldığı sürece, Türkiye Büyük Millet Meclisi denetimine ilişkin 2.4.1987
tarihli ve 3346 sayılı Kanunun 9 uncu maddesi hükümleri uygulanır.
16.7.1965 tarihli ve 697 sayılı Kanun ile milli güvenlik ve kamu düzeniyle
sıkıyönetim ve seferberlik hallerinde telekomünikasyon hizmetlerinin
yürütülmesine ilişkin özel kanunların hükümleri saklıdır”; Ek 29.
maddesinin 3.7.2005 gün ve 5398 sayılı Kanun’un 14. maddesi ile değişik
birinci fıkrasında, “Türk Telekom hisselerinin devri sonucu kamu payının
yüzde ellinin altına düşmesi durumunda; Türk Telekomda ek 22 nci maddenin
(a) bendinin bu Kanunla yürürlükten kaldırılan hükümleri uyarınca
belirlenen aslî ve sürekli görevlerde çalışmakta olanlar ile 22.1.1990
tarihli ve 399 sayılı Kanun Hükmünde Kararnameye tâbi olarak kadrolu veya
sözleşmeli personel statüsünde çalışanlar ve kapsam dışı personel, kamu
görevlerinden yüzseksen gün aylıksız izinli sayılır…” denilmiştir.
Öte
yandan; 406 sayılı Yasa’nın 4502 sayılı Yasa ile değişik 2. maddesinin (c)
bendinin birinci alt bendinin birinci cümlesinde, “Türk Telekom;
telekomünikasyon şebekeleri üzerinden sunulan ulusal ve uluslararası ses
iletimini ihtiva eden telefon hizmetlerini, 31.12.2003 tarihine kadar bu
Kanun ve görev sözleşmesi çerçevesinde tekel olarak yürütür” denildikten sonra,
anılan (c) bendinin birinci alt bendine 12.5.2001 tarih ve 4673 sayılı Yasa
ile eklenen üçüncü cümlede, “Ancak, Türk Telekom’daki kamu payı %50’nin
altına düştüğünde, Türk Telekom’un tüm tekel hakları 31.12.2003 tarihinden
önce de olsa ortadan kalkmış olur” denilmiş; 4502 sayılı Yasa’nın Geçici 3.
maddesi ile de Türk Telekomünikasyon A.Ş., 233 sayılı KHK’nin ekindeki
“B-Kamu İktisadi Kuruluşları (KİK)” bölümünde yer alan kuruluşlar
listesinden çıkarılmıştır.
Bu
düzenlemeler birlikte değerlendirildiğinde, telekomünikasyon şebekeleri
üzerinden sunulan ulusal ve uluslararası ses iletimini ihtiva eden telefon
hizmetlerini 31.12.2003 tarihine kadar “tekel” olarak yürütmekle görevli
kılınan ve çoğunluk hisseleri kamuya ait bulunan Türk Telekom’un, tekel
kapsamında kamu hizmeti yürüten, ancak kuruluş yasasındaki son düzenlemeler
ile kendine özgü statüye sahip olan ve sermayesindeki kamu payı %50’nin
altına düşünceye kadar kamu kuruluşu niteliğini taşıyan bir kuruluş olduğu
tartışmasızdır.
Özelleştirme
kapsamında bulunan Türk Telekomünikasyon A.Ş.’deki tamamı Hazineye ait
bulunan hisselerden % 55’i, Bakanlar Kurulu’nun 25.7.2005 tarih ve
2005/9146 sayılı “Türk Telekomünikasyon Anonim Şirketi (Türk Telekom)’nin %
55 Oranındaki Hissesinin Blok Olarak Satışına İlişkin Nihai Devir
İşlemlerine Dair Kararın Yürürlüğe Konulması Hakkında Karar”ı uyarınca,
14.11.2005 tarihli Hisse Satış Sözleşmesi ile (6.550.000.000 USD. bedelle)
O. Telekomünikasyon A.Ş.’ne satılmıştır.
Bu
sürece paralel olarak Türk Telekom personelinin durumu incelendiğinde:
Türk
Telekom A.Ş., 4502 sayılı Yasa’nın 29.1.2000 tarih ve 23948 sayılı Resmi
Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe girdiği dikkate alındığında, 29.1.2000
tarihi itibariyle 233 sayılı KHK kapsamı
dışında kalmış ve anılan KHK eki cetvellerden çıkarılmış olması nedeniyle,
Uyuşmazlık Mahkemesi Genel Kurulu’nun
22.1.1996 gün ve E:1995/1, K:1996/1 sayılı ve özelleştirme
kapsamında bulunan kamu iktisadi teşebbüslerinde
sözleşmeli veya kapsam dışı statüde çalışan personelin kurumları ile olan
ilişkilerinden doğan anlaşmazlıkların çözüm yerinin idari yargı olduğu
yolundaki İlke Kararı kapsamı dışında değerlendirilmesi gerekmektedir.
Anılan
4502 sayılı Yasa’nın 13. maddesi ile 406 sayılı Yasa’ya eklenen Ek 22.
maddenin (a) bendinde, “a) Personelin statüsü: Telekomünikasyon
hizmetlerinin gerektirdiği asli ve sürekli görevler telekomünikasyon
alanında sekiz yıl tecrübeye sahip ve en az dört yıllık yüksek öğrenim
görmüş bir genel müdür ile kadro, unvan, derece ve sayıları Yönetim
Kurulunun önerisi ve Bakanlığın teklifi üzerine bu Kanunun yürürlüğe
girdiği tarihten itibaren yüzseksen gün içerisinde Bakanlar Kurulu Kararı
ile belirlenen kadrolarda istihdam edilen personel eliyle yürütülür. Bu personel
hakkında bu Kanunda öngörülen hükümler saklı kalmak üzere 399 sayılı Kanun
Hükmünde Kararname hükümleri uygulanır. Bunların dışında kalan personel iş
mevzuatı uyarınca istihdam edilir. İş mevzuatına göre istihdam edilenlere
ilişkin kayıt ve şartlar Yönetim Kurulu tarafından tayin olunur” hükmüne
yer verilmiş; bu bent hükmü, 4673 ve 5189 sayılı Yasalarla yapılan
değişiklikler sonucunda; “a) Personelin statüsü: (Ek ibare:
12.5.2001-4673/6. md.) Türk Telekomdaki kamu payı %50’nin altına düşünceye
kadar, Türk Telekom Yönetim Kurulu üyeliklerine atanacaklarda Devlet memurluğuna
atanabilme genel şartlarına sahip olma ve en az dört yıllık yüksek öğrenim
görme şartları aranır. (Mülga ikinci ve üçüncü cümle: 16.6.2004-5189/12
md.) Bunların dışında kalan personel iş mevzuatı uyarınca istihdam edilir.
İş mevzuatına göre istihdam edilenlere ilişkin kayıt ve şartlar Yönetim
Kurulu tarafından tayin olunur” hükmünü almış; aynı maddenin (b) bendinin
ikinci paragrafında da iş mevzuatına tabi olan Türk Telekom çalışanlarının
aylık ücretlerinin kendilerini atamaya yetkili olan Yönetim Kurulu
tarafından tespit olunacağı kurala bağlanmıştır.
406
sayılı Yasa’nın anılan Ek 22. maddesi uyarınca, Türk Telekom A.Ş. Genel
Müdürlüğü’ne ait asli ve sürekli kadrolar belirlenerek 4.4.2000 tarih ve
24010 (Mükerrer) sayılı R.G. de yayımlanan 31.3.2000 tarih ve 2000/331
sayılı Bakanlar Kurulu Kararı ekinde yer alan listede: merkez teşkilatı
için 100 ve taşra teşkilatı için 100 (6 Bölge Müdürü, 12 Bölge Müdür
Yardımcısı ve 82 İl Telekom Müdürü) kadro ihdas edilmiş; öte yandan, aynı
Yasa maddesinin verdiği yetkiye dayanılarak hazırlanan “Türk
Telekomünikasyon A.Ş. Kapsam Dışı Personel Yönetmeliği” adı altındaki düzenleme,
Yönetim Kurulunun 31.8.2000 tarih ve 407 sayılı kararıyla kabul edilmek
suretiyle yürürlüğe konulmuştur.
Kanunla,
Kurumda görev yapan personelden asli ve sürekli görev yapacak olanları
kadro unvanı itibariyle belirlemek konusunda Bakanlar Kurulu'na yetki
verildiği açıktır. Bu yetki 4502 sayılı Kanun’un yürürlüğe girdiği
29.1.2000 tarihi ile 5189 sayılı Kanun’un yürürlüğe girdiği 2.7.2004
tarihleri arasında geçerli olmuştur.
Anayasa’nın
128. maddesinde, “Devletin, kamu iktisadî teşebbüsleri ve diğer kamu
tüzelkişilerinin genel idare esaslarına göre yürütmekle yükümlü oldukları
kamu hizmetlerinin gerektirdiği aslî ve sürekli görevler, memurlar ve diğer
kamu görevlileri eliyle görülür” denilmiştir.
406
sayılı Yasa’nın Ek 29. maddesinin 3.7.2005 tarih ve 5398 sayılı Kanun’la
değişik birinci fıkrasında, “Türk Telekom hisselerinin devri sonucu kamu
payının yüzde ellinin altına düşmesi durumunda; Türk Telekomda ek 22 nci
maddenin (a) bendinin bu Kanunla yürürlükten kaldırılan hükümleri uyarınca
belirlenen asli ve sürekli görevlerde çalışmakta olanlar ile 22.1.1990
tarihli ve 399 sayılı Kanun Hükmünde Kararnameye tabi olarak kadrolu veya
sözleşmeli personel statüsünde çalışanlar ve kapsam dışı personel, kamu
görevlerinden yüzseksen gün aylıksız izinli sayılır. Bu personel belirtilen
süre içinde Türk Telekomda çalışmaya devam eder ve hisse devir tarihinden
nakli için Devlet Personel Başkanlığına bildirildikleri tarihe kadarki
aylık ücret, harcırah, sağlık giderleri, cenaze giderleri ve ölüm yardımı
ile diğer mali ve özlük hakları Türk Telekom tarafından karşılanır…”
denilerek, yasakoyucu tarafından Türk Telekom’da 22.1.1990 tarihli ve 399
sayılı Kanun Hükmünde Kararnameye tabi olarak sözleşmeli personel
statüsünde çalışanlar ile kapsam dışı personel, kamu personeli sayılmıştır.
Olayda, davalının hisse devir (14.11.2005)
tarihinde çalışmakta iken 406 sayılı Yasa'nın Ek-29. maddesi ile 4046
sayılı Yasa'nın 22. maddesine göre adı Devlet Personel Başkanlığına
bildirilen ve sonrasında kamu kurumu emrine atanan davacı tarafından; maaş
nakil ilmühaberinin düzeltilmesi istemiyle dava açılmıştır.
2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu’nun “İdari Dava
Türleri ve İdari Yargı Yetkisinin Sınırı” başlıklı 2. maddesinin değişik 1
numaralı bendinde:
“a) (Değişik : 8.6.2000-4577/5 md.) İdari işlemler
hakkında yetki, şekil, sebep, konu ve maksat yönlerinden biri ile hukuka
aykırı olduklarından dolayı iptalleri için menfaatleri ihlal edilenler
tarafından açılan iptal davaları,
b) İdari
eylem ve işlemlerden dolayı kişisel hakları doğrudan muhtel olanlar
tarafından açılan tam yargı davaları,
c)
(Değişik: 18.12.1999-4492/6 md.) Tahkim yolu öngörülen imtiyaz şartlaşma ve
sözleşmelerinden doğan uyuşmazlıklar hariç, kamu hizmetlerinden birinin
yürütülmesi için yapılan her türlü idari sözleşmelerden dolayı taraflar
arasında çıkan uyuşmazlıklara ilişkin davalar” idari dava türleri olarak
sayılmış olup; kural olarak, idari yargıda ancak Devlete ve kamu tüzel
kişilerine karşı açılan davalara bakılabilir.
Buna
göre, iptal istemi tarihinde davalı mevkiinde kamu kuruluşu niteliği
taşımayan Türk Telekomünikasyon A.Ş.'nin olması karşısında, idari yargı
yetkisi kapsamında açılmış bir idari dava bulunduğundan sözetmek olanaksız
olduğundan; uyuşmazlığın, özel hukuk hükümlerine göre görüm ve çözümünde
adli yargı yerinin görevli olduğu sonucuna varılmıştır.
Belirtilen nedenlerle Ankara 17. İdare Mahkemesinin
başvurusunun kabulü ile Ankara 2. İş Mahkemesinin görevsizlik kararının
kaldırılması gerekmiştir.
SONUÇ : Davanın görüm ve çözümünde ADLİ YARGININ görevli
olduğuna, bu nedenle Ankara 17. İdare Mahkemesinin başvurusunun kabulü ile
Ankara 2. İş Mahkemesi’nin 9.4.2013 gün ve E:2011/269, K:2013/423 sayılı
GÖREVSİZLİK KARARININ KALDIRILMASINA, 02.06.2014 gününde OY BİRLİĞİ İLE
KESİN OLARAK karar verildi.
——
• ——
Uyuşmazlık Mahkemesi
Başkanlığından:
9-ESAS NO : 2014/600
KARAR NO : 2014/652
KARAR TR : 02.06.2014
(Hukuk Bölümü)
ÖZET : İcra takibine yapılan itirazın
iptali istemiyle açılan davanın, ADLİ YARGI YERİNDE çözümlenmesi gerektiği
hk.
K A R A R
Davacı : G.M.Ö.
Vekili :
Av. A.Ç.
Davalı : Oto
Elektrik ve Akücüler Odası
Vekili : Av. A.D.A.
O L A Y : Davacı
vekilince verilen dava dilekçesinde özetle; müvekkilinin 8
yıl Oto Elektrik ve Akücüler Odasının başkan vekilliğini yaptığını, esnaf
ve sanatkarlar kuruluş kanunu 58. Madde gereğince davalının vekiline
ödenmesi gereken 2006-2010 dönemine ait dört yıllık başkan vekilliğinden
doğan aylık ücret ve huzur hakkı olan 4.830,00 TL yi müvekkiline
ödemediğini, bu nedenle 13.12.2011 tarihinde genel haciz yolu ile ilamsız
icra takibi yapmak zorunda kaldığını, borçlunun 19.12.2011 tarihinde ödeme
emrine itiraz ettiğini, itirazı 23.12.2012 tarihinde öğrendiklerini, bir
yıllık süresi içinde iş bu itirazın iptali davasını açtıklarını, borçlunun
itirazının haksız olduğunu belirterek davalı borçlunun takip talebi
tarihine kadar işlemiş olan 868,00 TL temerrüt faizi ile birlikte 5.698,00
TL borcu ve takip tarihinden itibaren asıl alacağa işleyecek yüzde dokuz
kanuni faizi ile birlikte alacağın asgari yüzde kırkı oranında inkar
tazminatını ödemeye mahkum edilmesi istemiyle adli yargıda
dava açmıştır.
ADANA 6.
ASLİYE HUKUK MAHKEMESİ: 24.1.2013 gün ve E:2012/788, K:2013/30 sayı ile, davacı tarafın dilekçesinde belirttiği üzere, davalı odanın, 5362
sayılı Esnaf ve Sanatkârlar Meslek Kuruluşları Kanunu'na tabi bir kuruluşu
durumunda olduğu, davacının talep ettiği ücretin de aynı kanunun 56.
Maddesinde düzenlendiği, "Esnaf ve sanatkârlar meslek kuruluşlarının
yönetim kurulu üyelerinin huzur hakları, yönetim kurulu başkanı ve başkan
vekilleri ile denetim kurulu ve disiplin kurulu üyelerine verilecek aylık
ücretler ile merkez dışından genel kurul, başkanlar kurulu, yönetim kurulu,
denetim kurulu ve disiplin kurulu toplantılarına katılacak üyelere ve
bunların görevlendirilmelerinde ödenecek yolluk ve konaklama ücretleri,
aşağıda belirtilen hadleri aşmamak kaydıyla ilgili esnaf ve sanatkârlar
meslek kuruluşlarının genel kurullarınca belirlenir. " esasının kabul edildiği, yani meslek odasının almış olduğu
idari bir karar ile maaş belirleme ve ödeme yapıldığı, Yargıtay 4. Hukuk
Dairesi'nin 2003/1621 esas 2003/6233 karar sayılı ve 13.05.2003 tarihli
kararında da belirttiği üzere, Anayasa'nın 135. maddesine göre meslek
kuruluşlarının kamu kurumu niteliğinde olduğu, Uyuşmazlık Mahkemesi'nin
24/12/1980 tarih ve 1980/7-7 s. kararında da, kamu kurumu niteliğindeki
meslek kuruluşlarının yönetsel yapı içerisinde bulunan ve kamu hizmeti
gören idari birimler olduğu ve idari birim olarak kararlarına karşı
açılacak iptal davaları ile tam yargı davalarının idari yargı yerinde
açılması gerektiği gerekçesiyle davanın yargı yolu nedeniyle
görev yönünden reddine karar vermiş, bu karar kesinleşmiştir.
Davacı
vekili bu kez aynı istemle idari yargı yerinde dava açmıştır.
ADANA 2.
İDARE MAHKEMESİ: 13.3.2014 gün ve E:2014/103 sayı ile, dava, 2577 sayılı
Kanun’un 2 nci maddesinde sayılan idari dava türlerinden hiçbirisine dahil
olmadığı gibi, 2004 sayılı İcra ve İflas Kanunu kapsamında bulunan davacı
talebinin, 2004 sayılı Kanunda yer verilen görev ve yetki kuralları
uyarınca adli yargı mercileri tarafından karara bağlanması gerektiği ve bu
haliyle huzurdaki uyuşmazlığın adli yargının görev alanında bulunduğu
gerekçesiyle mahkemelerinin görevine girmeyen ve Adana 6. Asliye Hukuk
Mahkemesi tarafından da görevsizlik kararı verilen bu davada, görevli
mahkemenin belirlenmesi için dava dosyasının 2247 sayılı Uyuşmazlık
Mahkemesinin Kuruluş ve İşleyişi Hakkındaki Kanunun 19. maddesi uyarınca
Uyuşmazlık mahkemesine gönderilmesine, Uyuşmazlık Mahkemesince bir karar
verilinceye kadar yargılamanın ertelenmesine karar vermiştir.
İNCELEME
VE GEREKÇE:
Uyuşmazlık
Mahkemesi Hukuk Bölümü’nün, Serdar ÖZGÜLDÜR’ün Başkanlığında, Üyeler: Eyüp
Sabri BAYDAR, Ali ÇOLAK, Nurdane TOPUZ, Ertuğrul ARSLANOĞLU, Ayhan AKARSU
ve Mehmet AKBULUT’un katılımlarıyla yapılan 2.6.2014 günlü toplantısında;
l-İLK İNCELEME: Dosya üzerinde 2247 sayılı Yasa’nın 27.
maddesi uyarınca yapılan incelemeye göre; İdare Mahkemesince, 2247 sayılı
Yasa’nın 19. maddesine göre başvuruda bulunulmuş olduğu, idari yargı
dosyasının Mahkemece, ekinde adli yargı dosyası ile birlikte Uyuşmazlık
Mahkemesi’ne gönderildiği ve usule ilişkin herhangi bir noksanlık bulunmadığı
anlaşıldığından görev uyuşmazlığının esasının incelenmesine oy birliği ile
karar verildi.
II-ESASIN İNCELENMESİ: Raportör-Hakim Gülşen AKAR
PEHLİVAN’ın, davanın çözümünde adli yargının görevli olduğu yolundaki
raporu ile dosyadaki belgeler okunduktan; ilgili Başsavcılarca
görevlendirilen Yargıtay Cumhuriyet Savcısı Mehmet BAYHAN ile Danıştay
Savcısı Mehmet Ali GÜMÜŞ’ün davada adli yargının görevli olduğu yolundaki
sözlü açıklamaları da dinlendikten sonra GEREĞİ GÖRÜŞÜLÜP DÜŞÜNÜLDÜ:
Dava, icra takibine yapılan itirazın iptali istemiyle
açılmıştır.
2004
sayılı İcra ve İflas Kanunu’nun “İlamsız takip” başlıklı Üçüncü Bap, 42-49.
maddelerinde takip yöntemleri gösterilmiş; değişik 58. maddesinde, takip
talebinin icra dairesine yazı ile veya sözlü olarak veya elektronik ortamda
yapılacağına işaret edilmiş; değişik 60. maddesine göre, takip talebi
üzerine icra müdürünce ödeme emri düzenleneceği ve 62-65. maddelerde
itiraza ilişkin hükümlere yer verilmiş olup, değişik 66. maddede, süresi
içinde yapılan itirazın takibi durduracağı kurala bağlanmıştır.
İtiraz
nedeniyle takibin durması üzerine alacaklıya, itirazın iptali için Yasada
iki yola başvurma olanağı tanınmış olup, bunlardan birincisi, 67. maddeye
göre mahkemeye başvurmak, ikincisi ise 68, ek 68/a ve ek 68/b maddelerine
göre tetkik merciinden itirazın kaldırılmasını istemektir.
İncelenen
uyuşmazlıkta alacaklı konumundaki davacı tarafından, değişik 67. maddeye
göre mahkemeye başvurmak suretiyle itirazın iptali davası açılmıştır.
Söz
konusu 67. Madde (Değişik: 18/2/1965 - 538/37 md.), “(Değişik birinci
fıkra: 17/7/2003-4949/15 md.) Takip talebine itiraz edilen alacaklı,
itirazın tebliği tarihinden itibaren bir sene içinde mahkemeye başvurarak,
genel hükümler dairesinde alacağının varlığını ispat suretiyle itirazın
iptalini dava edebilir.
(Değişik:
9/11/1988 - 3494/1 md.) Bu davada borçlunun itirazının haksızlığına karar
verilirse borçlu; takibinde haksız ve kötü niyetli görülürse alacaklı;
diğer tarafın talebi üzerine iki tarafın durumuna, davanın ve hükmolunan
şeyin tahammülüne göre, red veya hükmolunan meblağın yüzde kırkından aşağı
olmamak üzere, uygun bir tazminatla mahkum edilir.
İtiraz
eden veli, vasi veya mirasçı ise, borçlu hakkında tazminat hükmolunması
kötü niyetin sübutuna bağlıdır.
(Mülga dördüncü fıkra: 17/7/2003-4949/103 md.)
Birinci
fıkrada yazılı itirazın iptali süresini geçiren alacaklının umumi hükümler
dairesinde alacağını dava etmek hakkı saklıdır” hükümlerini taşımaktadır.
Anılan
Yasanın değişik 1. maddesinin birinci fıkrasında, “Her asliye mahkemesinin
yargı çevresinde yeteri kadar icra dairesi bulunur” denilmekte olup,
yukarıda hükmü yazılı 67. maddede sözü edilen “mahkeme” ile, icra
dairesinin bulunduğu yargı çevresi bakımından bağlı olduğu asliye
mahkemesinin anlaşılması ve takip hukukuna özgü bulunan itirazın iptali
davasının asliye mahkemesinde görülmesi gerektiği açıktır.
Öte
yandan, 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu’nun “İdari Dava Türleri ve
İdari Yargı Yetkisinin Sınırı” başlıklı 2. maddesinde, idari dava türleri:
a)İdari işlemler hakkında yetki, şekil, sebep, konu ve maksat yönlerinden
biri ile hukuka aykırı olduklarından dolayı iptalleri için menfaatleri
ihlal edilenler tarafından açılan iptal davaları, b)İdari eylem ve
işlemlerden dolayı kişisel hakları doğrudan muhtel olanlar tarafından
açılan tam yargı davaları, c)Tahkim yolu öngörülen imtiyaz şartlaşma ve
sözleşmelerinden doğan uyuşmazlıklar hariç, kamu hizmetlerinden birinin
yürütülmesi için yapılan her türlü idari sözleşmelerden dolayı taraflar
arasında çıkan uyuşmazlıklara ilişkin davalar olarak sayılmıştır.
Bu
duruma göre, İcra ve İflas Kanunu’nun değişik 67. maddesine göre açılan
itirazın iptali davasının görüm ve çözümünde adli yargı yerinin görevli
olduğu sonucuna varılmıştır.
Açıklanan nedenlerle,
Adana 2. İdare Mahkemesinin başvurusunun kabulü ile Adana 6. Asliye Hukuk
Mahkemesinin görevsizlik kararının kaldırılması gerekmiştir.
SONUÇ :
Davanın çözümünde ADLİ YARGININ görevli olduğuna, bu nedenle Adana 2. İdare
Mahkemesinin başvurusunun kabulü ile Adana 6. Asliye Hukuk Mahkemesinin
24.1.2013 gün ve E:2012/788, K:2013/30 sayılı GÖREVSİZLİK KARARIN
KALDIRILMASINA, 2.6.2014 gününde OY BİRLİĞİ İLE KESİN OLARAK karar verildi.
——
• ——
Uyuşmazlık Mahkemesi
Başkanlığından:
10-ESAS NO : 2014/601
KARAR NO : 2014/653
KARAR TR : 02.06.2014
(Hukuk Bölümü)
ÖZET :
Türk Telekomünikasyon A.Ş.’de çalışırken 4046 sayılı Yasa’nın 22. maddesi
uyarınca başka kuruma nakledilen davacının, maaş nakil ilmühaberinin iptali
ile, geriye dönük eksik ödemelerin yasal faiziyle birlikte ödenmesi
istemiyle açtığı davanın, ADLİ YARGI YERİNDE çözümlenmesi gerektiği hk.
K A R A R
Davacı : E.M.U.
Vekili :
Av. A.H.S.
Davalı : Türk Telekom A.Ş.
Vekili :
Av. S.A.
O L A Y : İl Telekom
Müdürlüğünde görev yapmakta iken, 406 sayılı Yasanın Ek-29. maddesi ile
4046 sayılı Yasanın 22. maddesine göre adı Devlet Personel Başkanlığına
bildirilen davacı 10.1.2011 tarihinde kamu kurumu emrine atanmıştır.
Davacı vekili maaş nakil ilmühaberinin iptali ve
düzeltilmesi ile eksik ödemelerin fazlaya ilişkin hakkı saklı kalmak
kaydıyla şimdilik 11.412,00 TL alacağın geriye dönük olarak tamamının
yürütülecek yasal faiziyle birlikte iadesi istemiyle adli yargı yerinde
dava açmıştır.
İZMİR 3. İŞ MAHKEMESİ: 21.2.2013 gün ve E:2011/224,
K:2013/91 sayı ile, Uyuşmazlığın 399 sayılı Kanun Hükmünde
Kararnamenin Ek II. cetvelinde yer alan ve özelleştirme sonucu hissesi
devredilen davalı kurumda TİP 2 sözleşmesi ile nakle tabi olarak çalışan
davacının davalının özelleştirmeden önce tabi olduğu ve özelleştirme ile
bazı hükümleri değişen 406 sayılı Kanunun Ek.29.Maddesi kapsamındaki
düzenleme ve sözleşmedeki hüküm nedeni ile 375 sayılı KHK.’un Ek 3 maddesi
ve 399 sayılı KHK.’un Ek II.cetvelinde yer alan kurumlarda çalışan
sözleşmeli personele yapılan artışlardan yararlanıp yararlanmayacağı,
nakledilirken bu artışların yer aldığı ücreti gösteren nakil maaş
ilmühaberinin buna göre düzenlenmesi gerekip gerekmediği noktasında
toplandığı, görülen davada HMK’nun 114/1-b maddesi gereğince yargı yolunun
caiz olmadığı ve davaya idare mahkemelerince bakılması gerektiği
gerekçesiyle davanın usulden reddine karar vermiş, bu karar
davalı vekilince temyiz edilmiştir.
Yargıtay 22. Hukuk Dairesi : 22.4.2013
gün ve E: 2013/8014, K: 2013/8484 sayı ile, temyiz olunan kararın hüküm
kısmındaki yargı yolunun caiz olmaması sebebiyle davanın usulden reddine
ifadesinden sonra gelen ve vekalet ücreti ile diğer yargılama giderinin yer
aldığı 2, 3, 4 ve 5. bentlerin hükümden çıkarılmasına, hükmün bu şekilde
düzeltilerek onanmasına karar vermiş, bu karar kesinleşmiştir.
Davacı vekili, bu kez aynı istemle
idari yargı yerinde dava açmıştır.
İZMİR 5. İDARE MAHKEMESİ: 31.12.2013 gün ve E:2013/857
sayı ile, 406 sayılı Kanunun değişik 1. maddesinin 9. fıkrasında “Türk
Telekomun, bu kanun ve özel kanun hükümlerine tabi bir anonim şirketi
olduğu, bu kanun hükümleri saklı kalmak üzere kamu iktisadi teşebbüsleri de
dahil, sermayesinin yarısından fazlası kamuya ait olan kamu kurum, kuruluş
ve ortaklıklarına uygulanan mevzuat Türk Telekom’a uygulanmaz” hükmüne yer
verilerek Türk Telekom’a özgü farklı bir statü oluşturduğu, aynı Kanunun
4673 sayılı Yasayla değişik Ek 22. maddesinde de Türk Telekomdaki kamu payı
%50’nin altına düşünceye kadar, Türk Telekom Yönetim Kurulu üyeliklerine
atanacaklarda Devlet memurluğuna atanabilme genel şartlarına sahip olma ve
en az dört yıllık yüksek öğrenim görme şartlarının aranacağı, bunların
dışında kalan personelin iş mevzuatı uyarınca istihdam edileceği ve iş
mevzuatına göre istihdam edilenlere ilişkin kayıt ve şartların Yönetim
Kurulu tarafından tayin olunacağının hükme bağlandığı, ayrıca, Türk
Telekomünikasyon A.Ş.’nin özelleştirme kapsamında iken %55 oranındaki
hissesinin blok olarak satışı suretiyle özelleştirilmesi için 01.07.2005
tarihinde yapılan ihale sonucunda 2005/9146 sayılı Bakanlar Kurulu Kararı
doğrultusunda şirketin %55 oranındaki hissesi satılarak 14.11.2005
tarihinde O. firmasına devredildiği, şirketin kamusal niteliğinin ortadan
kalktığı buna göre, iptali istenilen işlemin tesis edildiği ve davanın
açıldığı tarihte davalı mevkiinde kamu kuruluşu niteliği taşımayan Türk
Telekomünikasyon A.Ş.’nin olması karşısında, idari yargı yetkisi kapsamında
açılmış bir idari dava bulunduğundan söz etmek olanaksız olduğundan;
uyuşmazlığın, özel hukuk hükümlerine göre görüm ve çözümünde adli yargı
yerinin görevli olduğu gerekçesiyle davanın adli yargının görev alanına
girdiği sonucuna varıldığından, 2247 sayılı Uyuşmazlık Mahkemesinin Kuruluş
ve İşleyişi Hakkında Kanunun 19. maddesi uyarınca görevli yargı yerinin
belirlenmesi için dosyanın Uyuşmazlık Mahkemesi’ne gönderilmesine, dosya
incelemesinin Uyuşmazlık Mahkemesince karar verilinceye kadar
ertelenmesine, karar vermiştir.
İNCELEME VE GEREKÇE:
Uyuşmazlık Mahkemesi Hukuk Bölümü’nün, Serdar
ÖZGÜLDÜR’ün Başkanlığında, Üyeler: Eyüp Sabri BAYDAR, Ali ÇOLAK, Nurdane
TOPUZ, Ertuğrul ARSLANOĞLU, Ayhan AKARSU ve Mehmet AKBULUT‘un
katılımlarıyla yapılan 02.06.2014 günlü toplantısında:
l-İLK İNCELEME: Dosya üzerinde 2247 sayılı Yasa’nın 27.
maddesi uyarınca yapılan incelemeye göre; İdare Mahkemesince, 2247 sayılı
Yasa’nın 19. maddesine göre başvuruda bulunulmuş olduğu, idari yargı
dosyasının Mahkemece, ekinde adli yargı dosyası ile birlikte Uyuşmazlık
Mahkemesi’ne gönderildiği ve usule ilişkin herhangi bir noksanlık
bulunmadığı anlaşıldığından görev uyuşmazlığının esasının incelenmesine oy
birliği ile karar verildi.
II-ESASIN İNCELENMESİ: Raportör-Hakim Gülşen AKAR
PEHLİVAN’ın, davanın çözümünde adli yargının görevli olduğu yolundaki
raporu ile dosyadaki belgeler okunduktan; ilgili Başsavcılarca görevlendirilen
Yargıtay Cumhuriyet Savcısı Mehmet BAYHAN ile Danıştay Savcısı Mehmet Ali
GÜMÜŞ davada adli yargının görevli olduğu yolundaki sözlü açıklamaları da
dinlendikten sonra GEREĞİ GÖRÜŞÜLÜP DÜŞÜNÜLDÜ:
Dava,
davalı şirkette görev yapmakta iken, 406 sayılı Yasa'nın Ek-29. maddesi ile
4046 sayılı Yasa'nın 22. maddesine göre adı Devlet Personel Başkanlığına
bildirilen, sonrasında kamu kurumu emrine atanan davacı tarafından; maaş
nakil ilmühaberinin iptali ile, geriye dönük eksik ödemelerinin yasal
faiziyle birlikte ödenmesine karar verilmesi istemiyle açılmıştır.
1953 tarih ve 6145 sayılı Yasa ile, Türkiye
Cumhuriyeti Posta, Telgraf ve Telefon İşletmesi kurulmuş; 1924 tarih ve 406
sayılı Telgraf ve Telefon Kanunu’nun 10.6.1994 tarih ve 4000 sayılı
Yasa’yla değiştirilen 1. maddesi ile, posta ve telgraf tesis ve işletmesine
ilişkin hizmetler, Posta İşletmesi Genel Müdürlüğü’nce (P.İ),
telekomünikasyon hizmetleri ise, “Türk Telekomünikasyon Anonim Şirketi
(Şirket)” tarafından yürütülecek şekilde yeniden yapılandırılmıştır.
27.1.2000 tarih ve 4502 sayılı Yasa’nın 1. maddesi
ile, 406 sayılı Yasa’nın 1. maddesine eklenen dokuzuncu fıkrada, “Türk
Telekom, bu Kanun ve özel hukuk hükümlerine tabi bir anonim şirkettir. Kamu
İktisadi Teşebbüslerinin kuruluş, teşkilât ve faaliyetleri ile ilgili
mevzuat Türk Telekom’a uygulanmaz. Sadece, Türkiye Büyük Millet Meclisi
denetimine ilişkin 2.4.1987 tarihli ve 3346 sayılı Kanunun 9 uncu maddesi
hükümleri uygulanır” denilmiş; anılan fıkra hükmü, 12.5.2001 tarih ve 4673
sayılı Yasa’nın 1. maddesi ile değiştirilmiş ve “Türk Telekom, bu Kanun ve
özel hukuk hükümlerine tabi bir anonim şirkettir. Bu Kanun hükümleri saklı
kalmak üzere, kamu iktisadi teşebbüsleri de dahil, sermayesinin yarısından
fazlası kamuya ait olan kamu kurum, kuruluş ve ortaklıklarına uygulanan
mevzuat Türk Telekom’a uygulanmaz. Sermayesinin yarısından fazlası kamuda
kaldığı sürece, Türkiye Büyük Millet Meclisi denetimine ilişkin 2.4.1987
tarihli ve 3346 sayılı Kanunun 9 uncu maddesi hükümleri uygulanır.
16.7.1965 tarihli ve 697 sayılı Kanun ile milli güvenlik ve kamu düzeniyle
sıkıyönetim ve seferberlik hallerinde telekomünikasyon hizmetlerinin
yürütülmesine ilişkin özel kanunların hükümleri saklıdır”; Ek 29.
maddesinin 3.7.2005 gün ve 5398 sayılı Kanun’un 14. maddesi ile değişik
birinci fıkrasında, “Türk Telekom hisselerinin devri sonucu kamu payının
yüzde ellinin altına düşmesi durumunda; Türk Telekomda ek 22 nci maddenin
(a) bendinin bu Kanunla yürürlükten kaldırılan hükümleri uyarınca
belirlenen aslî ve sürekli görevlerde çalışmakta olanlar ile 22.1.1990
tarihli ve 399 sayılı Kanun Hükmünde Kararnameye tâbi olarak kadrolu veya
sözleşmeli personel statüsünde çalışanlar ve kapsam dışı personel, kamu
görevlerinden yüzseksen gün aylıksız izinli sayılır…” denilmiştir.
Öte
yandan; 406 sayılı Yasa’nın 4502 sayılı Yasa ile değişik 2. maddesinin (c)
bendinin birinci alt bendinin birinci cümlesinde, “Türk Telekom;
telekomünikasyon şebekeleri üzerinden sunulan ulusal ve uluslararası ses
iletimini ihtiva eden telefon hizmetlerini, 31.12.2003 tarihine kadar bu
Kanun ve görev sözleşmesi çerçevesinde tekel olarak yürütür” denildikten
sonra, anılan (c) bendinin birinci alt bendine 12.5.2001 tarih ve 4673
sayılı Yasa ile eklenen üçüncü cümlede, “Ancak, Türk Telekom’daki kamu payı
%50’nin altına düştüğünde, Türk Telekom’un tüm tekel hakları 31.12.2003
tarihinden önce de olsa ortadan kalkmış olur” denilmiş; 4502 sayılı
Yasa’nın Geçici 3. maddesi ile de Türk Telekomünikasyon A.Ş., 233 sayılı
KHK’nin ekindeki “B-Kamu İktisadi Kuruluşları (KİK)” bölümünde yer alan kuruluşlar
listesinden çıkarılmıştır.
Bu
düzenlemeler birlikte değerlendirildiğinde, telekomünikasyon şebekeleri
üzerinden sunulan ulusal ve uluslararası ses iletimini ihtiva eden telefon
hizmetlerini 31.12.2003 tarihine kadar “tekel” olarak yürütmekle görevli
kılınan ve çoğunluk hisseleri kamuya ait bulunan Türk Telekom’un, tekel
kapsamında kamu hizmeti yürüten, ancak kuruluş yasasındaki son düzenlemeler
ile kendine özgü statüye sahip olan ve sermayesindeki kamu payı %50’nin
altına düşünceye kadar kamu kuruluşu niteliğini taşıyan bir kuruluş olduğu
tartışmasızdır.
Özelleştirme
kapsamında bulunan Türk Telekomünikasyon A.Ş.’deki tamamı Hazineye ait
bulunan hisselerden % 55’i, Bakanlar Kurulu’nun 25.7.2005 tarih ve
2005/9146 sayılı “Türk Telekomünikasyon Anonim Şirketi (Türk Telekom)’nin %
55 Oranındaki Hissesinin Blok Olarak Satışına İlişkin Nihai Devir
İşlemlerine Dair Kararın Yürürlüğe Konulması Hakkında Karar”ı uyarınca,
14.11.2005 tarihli Hisse Satış Sözleşmesi ile (6.550.000.000 USD. bedelle)
O. Telekomünikasyon A.Ş.’ne satılmıştır.
Bu
sürece paralel olarak Türk Telekom personelinin durumu incelendiğinde:
Türk
Telekom A.Ş., 4502 sayılı Yasa’nın 29.1.2000 tarih ve 23948 sayılı Resmi
Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe girdiği dikkate alındığında, 29.1.2000
tarihi itibariyle 233 sayılı KHK kapsamı
dışında kalmış ve anılan KHK eki cetvellerden çıkarılmış olması nedeniyle,
Uyuşmazlık Mahkemesi Genel Kurulu’nun
22.1.1996 gün ve E:1995/1, K:1996/1 sayılı ve özelleştirme
kapsamında bulunan kamu iktisadi teşebbüslerinde
sözleşmeli veya kapsam dışı statüde çalışan personelin kurumları ile olan
ilişkilerinden doğan anlaşmazlıkların çözüm yerinin idari yargı olduğu
yolundaki İlke Kararı kapsamı dışında değerlendirilmesi gerekmektedir.
Anılan
4502 sayılı Yasa’nın 13. maddesi ile 406 sayılı Yasa’ya eklenen Ek 22.
maddenin (a) bendinde, “a) Personelin statüsü: Telekomünikasyon
hizmetlerinin gerektirdiği asli ve sürekli görevler telekomünikasyon
alanında sekiz yıl tecrübeye sahip ve en az dört yıllık yüksek öğrenim
görmüş bir genel müdür ile kadro, unvan, derece ve sayıları Yönetim
Kurulunun önerisi ve Bakanlığın teklifi üzerine bu Kanunun yürürlüğe
girdiği tarihten itibaren yüzseksen gün içerisinde Bakanlar Kurulu Kararı
ile belirlenen kadrolarda istihdam edilen personel eliyle yürütülür. Bu personel
hakkında bu Kanunda öngörülen hükümler saklı kalmak üzere 399 sayılı Kanun
Hükmünde Kararname hükümleri uygulanır. Bunların dışında kalan personel iş
mevzuatı uyarınca istihdam edilir. İş mevzuatına göre istihdam edilenlere
ilişkin kayıt ve şartlar Yönetim Kurulu tarafından tayin olunur” hükmüne
yer verilmiş; bu bent hükmü, 4673 ve 5189 sayılı Yasalarla yapılan
değişiklikler sonucunda; “a) Personelin statüsü: (Ek ibare:
12.5.2001-4673/6. md.) Türk Telekomdaki kamu payı %50’nin altına düşünceye
kadar, Türk Telekom Yönetim Kurulu üyeliklerine atanacaklarda Devlet memurluğuna
atanabilme genel şartlarına sahip olma ve en az dört yıllık yüksek öğrenim
görme şartları aranır. (Mülga ikinci ve üçüncü cümle: 16.6.2004-5189/12
md.) Bunların dışında kalan personel iş mevzuatı uyarınca istihdam edilir.
İş mevzuatına göre istihdam edilenlere ilişkin kayıt ve şartlar Yönetim
Kurulu tarafından tayin olunur” hükmünü almış; aynı maddenin (b) bendinin
ikinci paragrafında da iş mevzuatına tabi olan Türk Telekom çalışanlarının
aylık ücretlerinin kendilerini atamaya yetkili olan Yönetim Kurulu
tarafından tespit olunacağı kurala bağlanmıştır.
406
sayılı Yasa’nın anılan Ek 22. maddesi uyarınca, Türk Telekom A.Ş. Genel
Müdürlüğü’ne ait asli ve sürekli kadrolar belirlenerek 4.4.2000 tarih ve
24010 (Mükerrer) sayılı R.G. de yayımlanan 31.3.2000 tarih ve 2000/331
sayılı Bakanlar Kurulu Kararı ekinde yer alan listede: merkez teşkilatı
için 100 ve taşra teşkilatı için 100 (6 Bölge Müdürü, 12 Bölge Müdür
Yardımcısı ve 82 İl Telekom Müdürü) kadro ihdas edilmiş; öte yandan, aynı
Yasa maddesinin verdiği yetkiye dayanılarak hazırlanan “Türk
Telekomünikasyon A.Ş. Kapsam Dışı Personel Yönetmeliği” adı altındaki düzenleme,
Yönetim Kurulunun 31.8.2000 tarih ve 407 sayılı kararıyla kabul edilmek
suretiyle yürürlüğe konulmuştur.
Kanunla,
Kurumda görev yapan personelden asli ve sürekli görev yapacak olanları
kadro unvanı itibariyle belirlemek konusunda Bakanlar Kurulu'na yetki
verildiği açıktır. Bu yetki 4502 sayılı Kanun’un yürürlüğe girdiği
29.1.2000 tarihi ile 5189 sayılı Kanun’un yürürlüğe girdiği 2.7.2004
tarihleri arasında geçerli olmuştur.
Anayasa’nın
128. maddesinde, “Devletin, kamu iktisadî teşebbüsleri ve diğer kamu
tüzelkişilerinin genel idare esaslarına göre yürütmekle yükümlü oldukları
kamu hizmetlerinin gerektirdiği aslî ve sürekli görevler, memurlar ve diğer
kamu görevlileri eliyle görülür” denilmiştir.
406
sayılı Yasa’nın Ek 29. maddesinin 3.7.2005 tarih ve 5398 sayılı Kanun’la
değişik birinci fıkrasında, “Türk Telekom hisselerinin devri sonucu kamu
payının yüzde ellinin altına düşmesi durumunda; Türk Telekomda ek 22 nci
maddenin (a) bendinin bu Kanunla yürürlükten kaldırılan hükümleri uyarınca
belirlenen asli ve sürekli görevlerde çalışmakta olanlar ile 22.1.1990
tarihli ve 399 sayılı Kanun Hükmünde Kararnameye tabi olarak kadrolu veya
sözleşmeli personel statüsünde çalışanlar ve kapsam dışı personel, kamu
görevlerinden yüzseksen gün aylıksız izinli sayılır. Bu personel belirtilen
süre içinde Türk Telekomda çalışmaya devam eder ve hisse devir tarihinden
nakli için Devlet Personel Başkanlığına bildirildikleri tarihe kadarki
aylık ücret, harcırah, sağlık giderleri, cenaze giderleri ve ölüm yardımı
ile diğer mali ve özlük hakları Türk Telekom tarafından karşılanır…”
denilerek, yasakoyucu tarafından Türk Telekom’da 22.1.1990 tarihli ve 399
sayılı Kanun Hükmünde Kararnameye tabi olarak sözleşmeli personel
statüsünde çalışanlar ile kapsam dışı personel, kamu personeli sayılmıştır.
Olayda, davalının hisse devir (14.11.2005)
tarihinde çalışmakta iken 406 sayılı Yasa'nın Ek-29. maddesi ile 4046
sayılı Yasa'nın 22. maddesine göre adı Devlet Personel Başkanlığına
bildirilen ve sonrasında kamu kurumu emrine atanan davacı tarafından; maaş
nakil ilmühaberinin düzeltilmesi istemiyle dava açılmıştır.
2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu’nun “İdari Dava
Türleri ve İdari Yargı Yetkisinin Sınırı” başlıklı 2. maddesinin değişik 1
numaralı bendinde:
“a) (Değişik : 8.6.2000-4577/5 md.) İdari işlemler
hakkında yetki, şekil, sebep, konu ve maksat yönlerinden biri ile hukuka
aykırı olduklarından dolayı iptalleri için menfaatleri ihlal edilenler
tarafından açılan iptal davaları,
b) İdari
eylem ve işlemlerden dolayı kişisel hakları doğrudan muhtel olanlar
tarafından açılan tam yargı davaları,
c)
(Değişik: 18.12.1999-4492/6 md.) Tahkim yolu öngörülen imtiyaz şartlaşma ve
sözleşmelerinden doğan uyuşmazlıklar hariç, kamu hizmetlerinden birinin
yürütülmesi için yapılan her türlü idari sözleşmelerden dolayı taraflar
arasında çıkan uyuşmazlıklara ilişkin davalar” idari dava türleri olarak
sayılmış olup; kural olarak, idari yargıda ancak Devlete ve kamu tüzel
kişilerine karşı açılan davalara bakılabilir.
Buna
göre, iptal istemi tarihinde davalı mevkiinde kamu kuruluşu niteliği
taşımayan Türk Telekomünikasyon A.Ş.'nin olması karşısında, idari yargı
yetkisi kapsamında açılmış bir idari dava bulunduğundan sözetmek olanaksız
olduğundan; uyuşmazlığın, özel hukuk hükümlerine göre görüm ve çözümünde
adli yargı yerinin görevli olduğu sonucuna varılmıştır.
Belirtilen nedenlerle İzmir 5. İdare Mahkemesinin
başvurusunun kabulü ile İzmir 3. İş Mahkemesinin görevsizlik kararının
kaldırılması gerekmiştir.
SONUÇ : Davanın görüm ve çözümünde ADLİ YARGININ görevli
olduğuna, bu nedenle İzmir 5. İdare Mahkemesinin başvurusunun kabulü ile
İzmir 3. İş Mahkemesi’nin 21.2.2013 gün ve E:2011/224, K:2013/91 sayılı GÖREVSİZLİK
KARARININ KALDIRILMASINA, 02.06.2014 gününde OY BİRLİĞİ İLE KESİN OLARAK
karar verildi.
——
• ——
Uyuşmazlık Mahkemesi Başkanlığından:
11-ESAS NO : 2014/603
KARAR NO : 2014/655
KARAR TR : 02.06.2014
(Hukuk Bölümü)
ÖZET :
Türk Telekomünikasyon A.Ş.’de çalışırken Kurumun özelleştirilmesi nedeniyle
başka kuruma nakledilen davacının, maaş nakil ilmuhaberinin düzeltilmesi
istemiyle açtığı davanın, ADLİ YARGI YERİNDE çözümlenmesi gerektiği hk.
K A R A R
Davacı : R.G.
Vekili : Av. S.Ö.
Davalılar :
1.Türk Telekomünikasyon A.Ş. (Adli ve
İdari Yargıda)
Vekili : Av. M.E.
2.İzmir Valiliği Gıda Tarım ve Hayvancılık
İl Müdürlüğü (İdari Yargıda)
Vekili : Av. Ç.Ş.
O L A Y : Davacı
vekili dava dilekçesinde özetle; müvekkilinin davalı kurum nezdinde
çalışmakta iken özelleştirme nedeniyle 24.11.1994 tarih ve 4046 sayılı
Özelleştirme Uygulamalarının Düzenlenmesine ilişkin kanunun 22. Maddesi ve
406 sayılı yasanın ek 29.maddeleri gereğince adının Devlet Personel
Başkanlığına bildirilerek akabinde kamuya atandığını, 12.04.2010 tarihinde
İzmir Valiliği İl Tarım kurumunda göreve başladığını, süresi dolmamasına
rağmen davalı şirket tarafından Devlet Personel Başkanlığı’na kamu kurumuna
nakli için bildiriminin yapıldığını, bildirim sırasında maaşına eklenmesi
gereken ek ücretlerin maaş nakil ilmuhaberine yansıtılmadığını, bu şekilde
davacının zarara uğradığını belirterek; davalı Türk Telekomünikasyon A.Ş.
tarafından yaratılan muarazanın önlenmesine, müvekkilinin adının Devlet
Personel Başkanlığı’na bildirim tarihi olan 04.01.2010 tarihi itibariyle
davalı kurumdan alması gerekli olan ancak alamadığı ücret ve ücrete
eklenmesi gereken farkların ayrıca 112 günlük ikramiye tutarının sabit bir
değer olarak eklenecek şekilde maaş nakil ilmuhaberinin yeniden
düzenlenmesi ve düzenlenen yeni maaş nakil ilmuhaberinin düzenlenmiş
haliyle Devlet Personel Başkanlığı’na bildirilmesi gerektiğinin tespitine,
maaş nakil ilmuhaberinin eksik ve hatalı düzenlenmesi nedeniyle kamuya
çalışmaya başladığı tarih olan 12.04.2010 tarihinden itibaren eksik ücret
alması nedeniyle uğramış olduğu alacak haklarından fazlaya ilişkin hakları
saklı kalmak üzere şimdilik 10000 TL’sinin kamuya başladığı tarih olan
12.04.2010 tarihinden itibaren bankaların mevduata uyguladığı en yüksek
faizi ile birlikte ödenmesi istemi ile adli yargı yerinde dava açmıştır.
Ankara 10. İş Mahkemesi: 26.03.2013 gün ve 2012/1286 Esas, 2013/362 Karar sayılı
kararında özetle; 406 sayılı Yasa hükümleri uyarınca davalı şirkete hak
sahibi personeli Devlet Personel Başkanlığı’na bildirilmesi, bildirim ile
beraber personelin nakledileceği kamu kurumundan yararlanacağı parasal
haklara esas olmak üzere memur maaş nakil ilmühaberi düzenlenmesi,
personelinin ilişiğinin kesilmesi gibi işlemler yapıldığı, bu işlemlerin
idare hukuku alanında hukuki sonuçlar doğurduğu ve ilgili personelin
nakledilecekleri kurumdaki statülerini, özlük ve parasal haklarını belirlediğini,
söz konusu işlemlerin kamu personeli hakkında ve uyuşmazlığın ise adli
yargı yerinde değil, idari yargı yerinde çözümlenmesi gerektiği gerekçe
gösterilmek suretiyle, HMK.114/1-b maddesi uyarınca yargı yolunun caiz
olmaması nedeniyle 115/2 maddesi uyarınca davanın usulden reddine karar
vermiştir.
Görevsizlik
kararı taraflara 26.03.2013 günü tefhim edilmiştir. Kararın, 5521 sayılı
Yasa’nın Geçici 1.maddesi gereğince halen yürürlükte olan 5521 sayılı
Yasa’nın 8.maddesi gereğince tefhimden itibaren 8 günlük yasal sürede taraflarca
temyiz edilmediğinden kesinleştiği anlaşılmıştır.
Davacı
vekili bunun üzerine; aynı taleple, Devlet Personel Başkanlığı’na bildirim
tarihinde almaya hak ettiği ancak maaş nakil ilmuhaberinin yanlış
düzenlenmesinden dolayı alamadığı 112 günlük ikramiye tutarının sabit bir
değer olarak müvekkilinin kamuya başladığı tarih olan 12.04.2010 tarihinden
itibaren yasal faiziyle birlikte tazminine, yani Devlet Personel
Başkanlığı’na bildirim tarihindeki net ücreti 1834,37 TL/30X112/12:570,60
TL aylık ikramiye tutarı 12.04.2010 tarihinden itibaren ise toplam 20.544
TL’nin yasal faiziyle beraber tazminine, dava tarihinden itibaren işleyecek
maaşlara da ikramiye tutarının yansıtılmasına karar verilmesi istemiyle
idari yargıda dava açmıştır.
Ankara
10.İdare Mahkemesi 22/05/2013 tarih ve 2013/729 Esas, 2013/671 Karar sayılı
kararı ile davada yetkisiz olduğuna karar vererek dosyanın yetkili İzmir
İdare Mahkemesi’ne gönderilmesine karar vermiştir.
İzmir
3.İdare Mahkemesi: 08.11.2013 tarih ve 2013/1574 Esas sayılı, hasım
düzeltme kararı ile; davanın Türk Telekomünikasyon A.Ş. Genel Müdürlüğü
yanında İzmir Valiliği husumetiyle de incelenmesi gerektiğinden dava dilekçesinin
2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu’nun 15.maddesinin (1-c) bendi
gereğince gerçek hasım olarak tespit edilen Türk Telekomünikasyon A.Ş.Genel
Müdürlüğü ve İzmir Valiliği’ne bu kararla birlikte tebliğ edilmek suretiyle
dava dosyasının tekemmül ettirilmesine karar vermiştir.
İzmir
Valiliği Gıda Tarım ve Hayvancılık İl Müdürlüğü vekili Kastamonu İdare
Mahkemesinin hasım düzeltme kararından sonra süresi içerisinde verdiği
cevap dilekçesinde özetle; görev itirazında bulunmuştur
İzmir
3.İdare Mahkemesi: 26.07.2013 tarih ve 2013/1281 Esas, 2013/1352 Karar
sayılı kararı ile; “davacı tarafından yeniden düzenlenmesi talep olunan
maaş nakil ilmuhaberine eklenmesi gerektiği belirtilen ücret ve ücrete eklenmesi
gereken 112 günlük ikramiye tutarına ilişkin istemlerden, ücrete ilişkin
kısmından kastedilenin ne olduğunun dava dilekçesinde açıkça ortaya
konulmadığı gibi davacının bu istemlerine yönelik davalıya yapılmış bir
başvurunun ve sonucunda davalı kurumca tesis edilmiş bir işlemin bulunup
bulunmadığının da dava dilekçesinden net olarak anlaşılmadığı, ayrıca
Mahkememizden talep ettiği, maaş nakil ilmuhaberinin yeniden düzenlenmesi
ve yeniden düzenlenen maaş nakil ilmuhaberinin Devlet Personel
Başkanlığı’na bildirilmesi ve dava tarihinden itibaren işleyecek maaşlara
bu farkların yansıtılması gerektiğinin tespiti şeklindeki istemleri ile de
idari işlem tesisi niteliğinde taleplerde bulunulduğunun anlaşılması
sebebiyle, eksiklik ve belirsizliklere haiz iş bu dava dilekçesinin
yukarıda anılan Kanun hükmüne uygun olarak düzenlenmediği sonucuna
varılmıştır.
Açıklanan
nedenlerle; 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu’nun 3.maddesi hükmüne
uygun olmayan dava dilekçesinin, anılan Kanun’un 15.maddesinin 1.fıkrası(d)
bendi gereğince bu kararın tebliğ tarihini izleyen günden itibaren (30) gün
içinde 3.maddeye uygun şekilde düzenlenerek noksanı tamamlandıktan sonra
harç alınmaksızın yeniden dava açmakta serbest olunmak üzere reddine” karar
vermiştir.
Davacı
vekili 02.09.2013 tarihli dilekçesi ile aynı taleple idari yargıda dava
açmıştır.
İzmir
3.İdare Mahkemesi: 12.09.2013 tarih ve 2013/1373 Esas, 2013/1382 Karar
sayılı kararı ile; “dava dilekçesinin "Talebin Özeti" kısmında,
maaş nakil ilmühaberinin yanlış düzenlenmesinden doğan zarar karşılığı
aylık 570.60-TL, 12/04/2010 tarihinden itibaren ise toplam 20.544-TL'nin
tazminine karar verilmesi istenildiği; dilekçenin "Netice ve
Talep" kısmında ise, maaş nakil ilmühaberinin yanlış düzenlenmesinden
dolayı alamadığı 112 günlük ikramiye tutarının kamuya başladığı 16/02/2011
tarihinden itibaren yasal faiziyle birlikte tazminine, yani 570,60-TL aylık
ikramiye tutarının 12.04.2010 tarihinden itibaren ise toplam 20.544-TL'nin
yasal faiziyle beraber tazminine ve dava tarihinden itibaren işleyecek
maaşlara da ikramiye tutarının yansıtılmasına karar verilmesinin
istenildiği anlaşılmış olup tazmini istenilen 20.544 TL'nin hangi tarihler
arasına ilişkin olduğunun dilekçenin tümünde farklı tarihlere yer
verilmeksizin kesin biçimde belirtilmesi gerekirken başlangıç tarihi olarak
16/02/2011 ve 12/04/2010 tarihlerine yer verildiği ve döneminin bitiş
tarihinin belirtilmediği görüldüğünden dava dilekçesi yukarıda belirtilen
yasa hükmüne uygun bulunmamıştır.
Açıklanan
nedenlerle, İdari Yargılama Usulü Kanunu’nun 15. maddesinin l/d bendi
uyarınca, bu kararın tebliğ edildiği tarihten itibaren 30 gün içinde
yukarıda belirtilen noksanlıklar da tamamlanarak usulüne uygun biçimde düzenlenecek
iki örnek dilekçe ile yeniden dava açılmak üzere, dilekçenin reddine” karar
vermiştir.
Davacı
vekili 30.10.2013 tarihli usulüne uygun olarak düzenlediği dilekçesi ile;
aynı taleple idari yargıda dava açmıştır.
İzmir 3.İdare Mahkemesi: 28.02.2014 gün ve 2013/1574 Esas sayılı ara kararında özetle;
uyuşmazlıkta, davalı mevkiinde kamu kuruluşu niteliği taşımayan Türk
Telekomünikasyon Genel Müdürlüğü’nün olması karşısında, idari yargı yetkisi
kapsamında açılmış bir idari dava bulunduğundan söz edilemeyeceğinden;
uyuşmazlığın çözümünde, özel hukuk hükümlerine göre adli yargının görevli
olduğunu gerekçe göstererek, 2247 sayılı Uyuşmazlık Mahkemesinin Kuruluş ve
İşleyişi Hakkında Kanun’un 19. maddesi uyarınca görevli yargı merciinin
belirlenmesi için dava dosyasının Uyuşmazlık Mahkemesi’ne gönderilmesine
karar vererek dosya Mahkememize gönderilmiştir.
İNCELEME VE GEREKÇE :
Uyuşmazlık Mahkemesi Hukuk Bölümü’nün, Serdar
ÖZGÜLDÜR’ün Başkanlığında, Üyeler: Eyüp Sabri BAYDAR, Ali ÇOLAK, Nurdane
TOPUZ, Ertuğrul ARSLANOĞLU, Ayhan AKARSU ve Mehmet AKBULUT’un
katılımlarıyla yapılan 2.6.2014 günlü toplantısında:
l-İLK
İNCELEME: Dosya üzerinden 2247 sayılı Yasa’nın 27. maddesi uyarınca yapılan
incelemeye göre; davalılardan Türk Telekomünikasyon A.Ş. yönünden, idari ve
adli yargı yerleri arasında 2247 sayılı Yasa’nın 19.maddesinde öngörülen
biçimde görev uyuşmazlığı doğduğu, idari yargı dosyasının, son görevsizlik
kararını veren mahkemece, adli yargı dosyası da temin edilmek suretiyle Uyuşmazlık
Mahkemesi’ne gönderildiği ve usule ilişkin herhangi bir noksanlık
bulunmadığı anlaşıldığından görev uyuşmazlığının esasının incelenmesine oy
birliği ile karar verildi.
Diğer
davalı İzmir Valiliği Gıda Tarım ve Hayvancılık İl Müdürlüğü’nün davacı vekilinin
adli yargıda açtığı davada hasım gösterilmemesi ve yargılama sonrasında da
davaya dahil edildiğine dair dosyada bir bilgi yada belge bulunmaması
nedenleri ile bu davalı yönünden oluşan bir görev uyuşmazlığı
bulunmadığından Mahkememizce değerlendirme yapılmamıştır.
II-ESASIN İNCELENMESİ: Raportör-Hakim Birgül Yiğit’in,
davanın çözümünde adli yargının görevli olduğu yolundaki raporu ile
dosyadaki belgeler okunduktan; ilgili Başsavcılarca görevlendirilen
Yargıtay Cumhuriyet Savcısı Mehmet BAYHAN ile Danıştay Savcısı Mehmet Ali
GÜMÜŞ’ün davada adli yargının görevli olduğu yolundaki sözlü açıklamaları
da dinlendikten sonra GEREĞİ GÖRÜŞÜLÜP DÜŞÜNÜLDÜ:
Dava, Türk Telekom A.Ş.'nde teknisyen sıfatı ile
çalışmakta iken kurumun özelleştirilmesi nedeni ile başka kuruma atanan
davacının, nakle esas düzenlenen maaş nakil ilmuhaberinde gösterilmeyen
tazminatların eklenmesi sureti ile maaş nakil ilmuhaberinin yeniden
düzenlenmesi ve dava konusu hatalı işlem nedeni ile uğradığı tüm zararların
en yüksek banka mevduat faizi üzerinden davalıdan tahsiline karar verilmesi
istemiyle açılmıştır.
1953 tarih ve 6145 sayılı Yasa ile, Türkiye
Cumhuriyeti Posta, Telgraf ve Telefon İşletmesi kurulmuş; 1924 tarih ve 406
sayılı Telgraf ve Telefon Kanunu’nun 10.6.1994 tarih ve 4000 sayılı
Yasa’yla değiştirilen 1. maddesi ile, posta ve telgraf tesis ve işletmesine
ilişkin hizmetler, Posta İşletmesi Genel Müdürlüğü’nce (P.İ),
telekomünikasyon hizmetleri ise, “Türk Telekomünikasyon Anonim Şirketi
(Şirket)” tarafından yürütülecek şekilde yeniden yapılandırılmıştır.
27.1.2000 tarih ve 4502 sayılı Yasa’nın 1. maddesi
ile, 406 sayılı Yasa’nın 1. maddesine eklenen dokuzuncu fıkrada, “Türk
Telekom, bu Kanun ve özel hukuk hükümlerine tabi bir anonim şirkettir. Kamu
İktisadi Teşebbüslerinin kuruluş, teşkilât ve faaliyetleri ile ilgili
mevzuat Türk Telekom’a uygulanmaz. Sadece, Türkiye Büyük Millet Meclisi
denetimine ilişkin 2.4.1987 tarihli ve 3346 sayılı Kanunun 9 uncu maddesi
hükümleri uygulanır” denilmiş; anılan fıkra hükmü, 12.5.2001 tarih ve 4673
sayılı Yasa’nın 1. maddesi ile değiştirilmiş ve “Türk Telekom, bu Kanun ve
özel hukuk hükümlerine tabi bir anonim şirkettir. Bu Kanun hükümleri saklı
kalmak üzere, kamu iktisadi teşebbüsleri de dahil, sermayesinin yarısından
fazlası kamuya ait olan kamu kurum, kuruluş ve ortaklıklarına uygulanan
mevzuat Türk Telekom’a uygulanmaz. Sermayesinin yarısından fazlası kamuda
kaldığı sürece, Türkiye Büyük Millet Meclisi denetimine ilişkin 2.4.1987
tarihli ve 3346 sayılı Kanunun 9 uncu maddesi hükümleri uygulanır.
16.7.1965 tarihli ve 697 sayılı Kanun ile milli güvenlik ve kamu düzeniyle
sıkıyönetim ve seferberlik hallerinde telekomünikasyon hizmetlerinin
yürütülmesine ilişkin özel kanunların hükümleri saklıdır”; Ek 29.
maddesinin 3.7.2005 gün ve 5398 sayılı Kanun’un 14. maddesi ile değişik
birinci fıkrasında, “Türk Telekom hisselerinin devri sonucu kamu payının
yüzde ellinin altına düşmesi durumunda; Türk Telekomda ek 22 nci maddenin
(a) bendinin bu Kanunla yürürlükten kaldırılan hükümleri uyarınca belirlenen
aslî ve sürekli görevlerde çalışmakta olanlar ile 22.1.1990 tarihli ve 399
sayılı Kanun Hükmünde Kararnameye tâbi olarak kadrolu veya sözleşmeli
personel statüsünde çalışanlar ve kapsam dışı personel, kamu görevlerinden
yüzseksen gün aylıksız izinli sayılır…” denilmiştir.
Öte
yandan; 406 sayılı Yasa’nın 4502 sayılı Yasa ile değişik 2. maddesinin (c)
bendinin birinci alt bendinin birinci cümlesinde, “Türk Telekom;
telekomünikasyon şebekeleri üzerinden sunulan ulusal ve uluslararası ses
iletimini ihtiva eden telefon hizmetlerini, 31.12.2003 tarihine kadar bu
Kanun ve görev sözleşmesi çerçevesinde tekel olarak yürütür” denildikten
sonra, anılan (c) bendinin birinci alt bendine 12.5.2001 tarih ve 4673
sayılı Yasa ile eklenen üçüncü cümlede, “Ancak, Türk Telekom’daki kamu payı
%50’nin altına düştüğünde, Türk Telekom’un tüm tekel hakları 31.12.2003
tarihinden önce de olsa ortadan kalkmış olur” denilmiş; 4502 sayılı
Yasa’nın Geçici 3. maddesi ile de Türk Telekomünikasyon A.Ş., 233 sayılı
KHK’nin ekindeki “B-Kamu İktisadi Kuruluşları (KİK)” bölümünde yer alan kuruluşlar
listesinden çıkarılmıştır.
Bu düzenlemeler
birlikte değerlendirildiğinde,
telekomünikasyon şebekeleri üzerinden sunulan ulusal ve uluslararası ses
iletimini ihtiva eden telefon hizmetlerini 31.12.2003 tarihine kadar
“tekel” olarak yürütmekle görevli kılınan ve çoğunluk hisseleri kamuya ait
bulunan Türk Telekom’un, tekel kapsamında kamu hizmeti yürüten, ancak
kuruluş yasasındaki son düzenlemeler ile kendine özgü statüye sahip olan ve
sermayesindeki kamu payı %50’nin altına düşünceye kadar kamu kuruluşu
niteliğini taşıyan bir kuruluş olduğu tartışmasızdır.
Özelleştirme
kapsamında bulunan Türk Telekomünikasyon A.Ş.’deki tamamı Hazineye ait
bulunan hisselerden % 55’i, Bakanlar Kurulu’nun 25.7.2005 tarih ve 2005/9146
sayılı “Türk Telekomünikasyon Anonim Şirketi (Türk Telekom)’nin % 55
Oranındaki Hissesinin Blok Olarak Satışına İlişkin Nihai Devir İşlemlerine
Dair Kararın Yürürlüğe Konulması Hakkında Karar”ı uyarınca, 14.11.2005
tarihli Hisse Satış Sözleşmesi ile (6.550.000.000 USD. bedelle) O.
Telekomünikasyon A.Ş.’ne satılmıştır.
Bu sürece paralel
olarak Türk Telekom personelinin durumu incelendiğinde:
Türk
Telekom A.Ş., 4502 sayılı Yasa’nın 29.1.2000 tarih ve 23948 sayılı Resmi
Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe girdiği dikkate alındığında, 29.1.2000
tarihi itibariyle 233 sayılı KHK kapsamı
dışında kalmış ve anılan KHK eki cetvellerden çıkarılmış olması nedeniyle,
Uyuşmazlık Mahkemesi Genel Kurulu’nun
22.1.1996 gün ve E:1995/1, K:1996/1 sayılı ve özelleştirme kapsamında
bulunan kamu iktisadi teşebbüslerinde
sözleşmeli veya kapsam dışı statüde çalışan personelin kurumları ile olan
ilişkilerinden doğan anlaşmazlıkların çözüm yerinin idari yargı olduğu
yolundaki İlke Kararı kapsamı dışında değerlendirilmesi gerekmektedir.
Anılan
4502 sayılı Yasa’nın 13. maddesi ile 406 sayılı Yasa’ya eklenen Ek 22.
maddenin (a) bendinde, “a) Personelin statüsü: Telekomünikasyon
hizmetlerinin gerektirdiği asli ve sürekli görevler telekomünikasyon
alanında sekiz yıl tecrübeye sahip ve en az dört yıllık yüksek öğrenim
görmüş bir genel müdür ile kadro, unvan, derece ve sayıları Yönetim
Kurulunun önerisi ve Bakanlığın teklifi üzerine bu Kanunun yürürlüğe
girdiği tarihten itibaren yüzseksen gün içerisinde Bakanlar Kurulu Kararı
ile belirlenen kadrolarda istihdam edilen personel eliyle yürütülür. Bu
personel hakkında bu Kanunda öngörülen hükümler saklı kalmak üzere 399
sayılı Kanun Hükmünde Kararname hükümleri uygulanır. Bunların dışında kalan
personel iş mevzuatı uyarınca istihdam edilir. İş mevzuatına göre istihdam
edilenlere ilişkin kayıt ve şartlar Yönetim Kurulu tarafından tayin olunur”
hükmüne yer verilmiş; bu bent hükmü, 4673 ve 5189 sayılı Yasalarla yapılan
değişiklikler sonucunda; “a) Personelin statüsü: (Ek ibare: 12.5.2001-4673/6.
md.) Türk Telekomdaki kamu payı %50’nin altına düşünceye kadar, Türk
Telekom Yönetim Kurulu üyeliklerine atanacaklarda Devlet memurluğuna
atanabilme genel şartlarına sahip olma ve en az dört yıllık yüksek öğrenim
görme şartları aranır. (Mülga ikinci ve üçüncü cümle: 16.6.2004-5189/12
md.) Bunların dışında kalan personel iş mevzuatı uyarınca istihdam edilir.
İş mevzuatına göre istihdam edilenlere ilişkin kayıt ve şartlar Yönetim
Kurulu tarafından tayin olunur” hükmünü almış; aynı maddenin (b) bendinin
ikinci paragrafında da iş mevzuatına tabi olan Türk Telekom çalışanlarının
aylık ücretlerinin kendilerini atamaya yetkili olan Yönetim Kurulu
tarafından tespit olunacağı kurala bağlanmıştır.
406
sayılı Yasa’nın anılan Ek 22.maddesi uyarınca, Türk Telekom A.Ş. Genel
Müdürlüğü’ne ait asli ve sürekli kadrolar belirlenerek 4.4.2000 tarih ve
24010 (Mükerrer) sayılı R.G. de yayımlanan 31.3.2000 tarih ve 2000/331
sayılı Bakanlar Kurulu Kararı ekinde yer alan listede: merkez teşkilatı
için 100 ve taşra teşkilatı için 100 (6 Bölge Müdürü, 12 Bölge Müdür
Yardımcısı ve 82 İl Telekom Müdürü) kadro ihdas edilmiş; öte yandan, aynı
Yasa maddesinin verdiği yetkiye dayanılarak hazırlanan “Türk
Telekomünikasyon A.Ş. Kapsam Dışı Personel Yönetmeliği” adı altındaki düzenleme,
Yönetim Kurulunun 31.8.2000 tarih ve 407 sayılı kararıyla kabul edilmek
suretiyle yürürlüğe konulmuştur.
Kanunla,
Kurumda görev yapan personelden asli ve sürekli görev yapacak olanları
kadro unvanı itibariyle belirlemek konusunda Bakanlar Kurulu'na yetki
verildiği açıktır. Bu yetki 4502 sayılı Kanun’un yürürlüğe girdiği
29.1.2000 tarihi ile 5189 sayılı Kanun’un yürürlüğe girdiği 2.7.2004
tarihleri arasında geçerli olmuştur.
Anayasa’nın
128. maddesinde, “Devletin, kamu iktisadî teşebbüsleri ve diğer kamu
tüzelkişilerinin genel idare esaslarına göre yürütmekle yükümlü oldukları
kamu hizmetlerinin gerektirdiği aslî ve sürekli görevler, memurlar ve diğer
kamu görevlileri eliyle görülür” denilmiştir.
406
sayılı Yasa’nın Ek 29. maddesinin 3.7.2005 tarih ve 5398 sayılı Kanun’la
değişik birinci fıkrasında, “Türk Telekom hisselerinin devri sonucu kamu
payının yüzde ellinin altına düşmesi durumunda; Türk Telekomda ek 22 nci
maddenin (a) bendinin bu Kanunla yürürlükten kaldırılan hükümleri uyarınca
belirlenen asli ve sürekli görevlerde çalışmakta olanlar ile 22.1.1990
tarihli ve 399 sayılı Kanun Hükmünde Kararnameye tabi olarak kadrolu veya
sözleşmeli personel statüsünde çalışanlar ve kapsam dışı personel, kamu
görevlerinden yüzseksen gün aylıksız izinli sayılır. Bu personel belirtilen
süre içinde Türk Telekomda çalışmaya devam eder ve hisse devir tarihinden
nakli için Devlet Personel Başkanlığına bildirildikleri tarihe kadarki
aylık ücret, harcırah, sağlık giderleri, cenaze giderleri ve ölüm yardımı
ile diğer mali ve özlük hakları Türk Telekom tarafından karşılanır…”
denilerek, yasakoyucu tarafından Türk Telekom’da 22.1.1990 tarihli ve 399
sayılı Kanun Hükmünde Kararnameye tabi olarak sözleşmeli personel
statüsünde çalışanlar ile kapsam dışı personel, kamu personeli sayılmıştır.
Olayda,
davalının hisse devir (14.11.2005) tarihinde davalı kurum nezdinde
teknisyen sıfatı ile çalışmakta iken, 406 sayılı Yasa'nın Ek-29. maddesi
ile 4046 sayılı Yasa'nın 22. maddesine göre adı Devlet Personel
Başkanlığı’na bildirilen ve sonrasında başka bir kamu kurumu emrine atanan
davacı tarafından, maaş nakil ilmühaberinin iptali ile almaktan mahrum
kaldığı ek ödenekler nedeni ile uğradığı zararın tazmini istemiyle; Ankara
10.İş Mahkemesi’ne dava açıldığı; Ankara 10. İş Mahkemesi’nin 26.03.2013
gün ve 2012/1286 Esas, 2013/362 Karar sayılı kararı ile davanın görev
nedeni ile reddine karar verdiği ve kararın temyiz edilmeksizin
kesinleştiği; bunun üzerine davacının aynı istemle İzmir 3. İdare
Mahkemesi’nde dava açtığı, İzmir 3. İdare Mahkemesi’nce 2247 sayılı kanunun
19. maddesi koşullarına uygun olarak dosyanın Uyuşmazlık Mahkemesi’ne
gönderilmesine karar verildiği anlaşılmaktadır.
Mahkememizce
yapılan değerlendirme neticesinde;
2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu’nun “İdari Dava
Türleri ve İdari Yargı Yetkisinin Sınırı” başlıklı 2. maddesinin değişik 1
numaralı bendinde:
“a) (Değişik: 8.6.2000-4577/5 md.) İdari işlemler
hakkında yetki, şekil, sebep, konu ve maksat yönlerinden biri ile hukuka
aykırı olduklarından dolayı iptalleri için menfaatleri ihlal edilenler
tarafından açılan iptal davaları,
b) İdari
eylem ve işlemlerden dolayı kişisel hakları doğrudan muhtel olanlar
tarafından açılan tam yargı davaları,
c)
(Değişik: 18.12.1999-4492/6 md.) Tahkim yolu öngörülen imtiyaz şartlaşma ve
sözleşmelerinden doğan uyuşmazlıklar hariç, kamu hizmetlerinden birinin
yürütülmesi için yapılan her türlü idari sözleşmelerden dolayı taraflar
arasında çıkan uyuşmazlıklara ilişkin davalar” idari dava türleri olarak
sayılmış olup; kural olarak, idari yargıda ancak Devlete ve kamu tüzel
kişilerine karşı açılan davalara bakılabilir.
Buna
göre, iptali istenilen işlemin
tesis edildiği ve davanın açıldığı tarihte davalı mevkiinde kamu
kuruluşu niteliği taşımayan Türk Telekomünikasyon A.Ş.'nin olması
karşısında, idari yargı yetkisi kapsamında açılmış bir idari dava
bulunduğundan söz etmek olanaksız olduğundan, uyuşmazlığın, özel hukuk
hükümlerine göre görüm ve çözümünde adli yargı yerinin görevli olduğu
sonucuna varılmıştır.
Belirtilen
nedenlerle, İzmir 3. İdare Mahkemesi’nin başvurusunun kabulü ile Ankara 10.
İş Mahkemesi’nin görevsizlik kararının kaldırılması gerekmiştir.
SONUÇ :
Davanın çözümünde ADLİ YARGININ görevli olduğuna, bu nedenle İzmir 3.İdare
Mahkemesi’nin BAŞVURUSUNUN KABULÜ ile, Ankara 10.İş Mahkemesi’nin 26.03.2013 gün ve 2012/1286 Esas,
2013/362 Karar sayılı GÖREVSİZLİK KARARININ KALDIRILMASINA, 2.6.2014
gününde OY BİRLİĞİ İLE KESİN OLARAK karar verildi.
——
• ——
Uyuşmazlık Mahkemesi
Başkanlığından:
12-ESAS NO : 2014/606
KARAR NO : 2014/658
KARAR TR : 02.06.2014
(Hukuk Bölümü)
ÖZET :
Türk Telekomünikasyon A.Ş.’de çalışırken Kurumun özelleştirilmesi nedeniyle
başka kuruma nakledilen davacının, maaş nakil ilmuhaberinin düzeltilmesi
istemiyle açtığı davanın, ADLİ YARGI YERİNDE çözümlenmesi gerektiği hk.
K A R A R
Davacı : A.H.A.
Vekili : Av. Ç.B.
Davalı : Türk Telekomünikasyon AŞ.
Vekili : Av. S.A.
İhbar
Olunan : Maliye Bakanlığı (Adli
Yargıda)
Vekili : Av. E.Y.
O L A Y :
Davacı vekili dava dilekçesinde özetle; müvekkilinin davalı kurum nezdinde
Teknisyen ünvanı ile çalışmakta iken Bayındırlık ve İskan Bakanlığı’na
atandığını, eski işveren Türk Telekomünikasyon A.Ş. tarafından düzenlenen
maaş nakil bildirim cetvelinde 5473 sayılı kanuna göre karar alma yetkisine
sahip Yüksek Planlama Kurulu Kararlarına aykırı olarak hesapladığını, bunun
üzerine müvekkilinin 22 Ekim 2010 tarih ve 17995 sayılı dilekçesi ile
davalı işverene başvurduğunu, 5473 sayılı yasaya göre maaş nakil bildirim
cetvelinin yeniden düzenlenmesini ve kendisine ödenmesi gereken ek ödemelerin
yapılmasını talep ettiğini, talebine işverence cevap verilmediğini, Yüksek
Planlama Kurulu’nun 08.05.2006 tarihli ve 2006/T-17 sayılı kararıyla 375
sayılı yasanın ek 3.maddesi çerçevesinde, kamu iktisadi teşebbüsleri ile
bağlı ortaklıklarında çalışan sözleşmeli ve kapsamdışı personele her ay
01.01.2006-30.06.2006 tarihlerinde 40 TL, 01.07.2006 tarihinden itibaren
ise 80 TL ek ödeme yapılmasının öngörüldüğünü, 406 sayılı yasanın Ek
29.maddesi gereğince başka kurumlara atanmak üzere Devlet Personel Başkanlığına
bildirilecek personelin 4046 sayılı yasanın 22.maddesine göre eski
görevleriyle yeni görevleri arasındaki parasal farkın ödenmesi sırasında
Türk Telekom Yönetim Kurulunca bu personelin diğer kamu görevlilerine
yapılmış zamlar uygulanarak hesaplanmış maaş tutarının esas alınmasının
öngörüldüğünü, buna rağmen davalı işveren Yüksek Planlama Kurulu
kararlarını dikkate almadan maaş bildirim cetvelinin düzenlendiğini, bu
sebeple fazlaya ilişkin hakları saklı kalmak kaydıyla maaş nakil
bildiriminin Yüksek Planlama Kurulu kararına uygun olarak düzenlenmesine,
geçmiş dönemlere ilişkin maaş artış farkı olarak şimdilik 500 TL’sinin
yasal faiziyle birlikte davacıya ödenmesi istemi ile adli yargı yerinde
dava açmıştır.
Davacı
vekili 03.07.2012 tarihli dilekçesi ile; mahkemeye sunulan bilirkişi
raporuna göre fazlaya ilişkin hakları saklı kalmak kaydıyla maaş nakil
ilmuhaberinin artış oranı dikkate alınarak düzenlenmesine, 500 TL olarak
talep edilen denge tazminatı alacağının 7.278,10 TL’na yükseltilmek
suretiyle davanın ıslahına, yasal faiz uygulanmasına karar verilmesini
talep etmiştir.
İzmir
7.İş Mahkemesi: 18.02.2013 gün, 2011/404 Esas, 2013/88 Karar sayılı kararı
ile; “…406 sayılı Yasa hükümleri uyarınca davalı şirkete hak sahibi
personeli Devlet Personel Başkanlığı’na bildirilmesi, bildirim ile beraber
personelin nakledileceği kamu kurumundan yararlanacağı parasal haklara esas
olmak üzere memur maaş nakil ilmühaberi düzenlenmesi, personelinin
ilişiğinin kesilmesi gibi işlemler yapıldığı, bu işlemler idare hukuku alanında
hukuki sonuçlar doğurduğu ve ilgili personelin nakledilecekleri kurumdaki
statülerinin, özlük ve parasal haklarını belirlediği, söz konusu
işlemlerini kamu personeli hakkında ve idare hukuku alanında tesis edilmiş
birer idari işlem niteliğinde olduğu, idari işlemlerle ilgili olduğu…”
gerekçe gösterilmek suretiyle, HMK.nun 114/1-b maddesi uyarınca yargı
yolunun caiz olmaması nedeniyle aynı yasanın 115/2.maddesi uyarınca davanın
usulden reddine, yargılama giderlerinin davacı üzerinde bırakılmasına karar
vermiş, karar taraf vekilleri tarafından temyiz edilmiştir.
Yargıtay
22. Hukuk Dairesi; 22.04.2013 gün ve 2013/8012 Esas, 2013/8482 Karar sayılı
kararı ile; temyiz olunan kararın hüküm kısmındaki yargı yolunun caiz
olmaması sebebiyle davanın reddine ifadesinden sonra gelen ve vekalet
ücreti ile diğer yargılama giderinin yer aldığı, 2. 3. 4. 5. ve 6.bentlerin
hükümden çıkarılmasına, hükmün bu şekilde düzeltilerek onanmasına karar
vermiş; bu şekilde karar, 1086 sayılı Yasa’nın Geçici 2. ve 6100 sayılı Yasa’nın
Geçici 3.maddesi gereğince halen yürürlükte olan 1086 sayılı Yasa’nın
440.maddesi gereğince 11.07.2013 tarihinde kesinleşmiştir.
Davacı
vekili bu kez aynı istemle; idari yargı yerinde dava açmıştır.
İzmir
5.İdare Mahkemesi: 23.08.2013 gün ve 2013/540 Esas, 2013/102 Karar sayılı
kararı ile; İzmir 7.İş Mahkemesince 18.02.2013 tarih ve E:2011/404,
K:2013/88 sayılı kararın Yargıtay 22.Hukuk Dairesi’nin 22.04.2013 tarih ve
E:2013/8012, K:2013/8482 sayılı kararı ile düzeltilerek onanması üzerine
aynı tarihte kesinleşerek, davanın 02.08.2013 tarihinde açıldığını,
görevsizlik kararının kesinleşmesinden sonra 30 gün içinde dava açılması
gerekirken çok sonra 02.08.2013 tarihinde açılan davanın süre aşımı
nedeniyle inceleme olanağı bulunmadığını belirterek, davanın 2577 sayılı
İdari Yargılama Usulü Kanununun 14. ve 15/1-b bendi uyarınca süreaşımı
nedeniyle reddine karar vermiş, karara davacı vekili tarafından itiraz
edilmiştir.
İzmir
Bölge İdare Mahkemesi; 03.12.2013 gün ve 2013/6777 Esas, 2013/6649 Karar
sayılı kararı ile; İzmir 7.İş Mahkemesi kararının Yargıtay 22.Hukuk
Dairesince düzeltilerek onandığı kararın verildiği günün değil, taraflara
tebligat yapıldığı günün süre başlangıcına esas alınması gerektiğinden,
27.7.2013 tarihinde tebliğ edilen karardan sonra 30 gün içinde açılan dava
süresinde olduğundan aksi yöndeki idare mahkemesi kararında hukuki isabet
bulunmadığına, itirazın kabulüne, itiraz konusu kararın bozulmasına karar
vermiştir.
İzmir
5.İdare Mahkemesi: 24.02.2014 gün ve 2014/163 Esas sayılı kararı ile;
davalı mevkiinde kamu kuruluşu niteliği taşımayan Türk Telekomünikasyon
A.Ş.'nin olması karşısında, idari yargı yetkisi kapsamında açılmış bir
idari dava bulunduğundan söz etmenin olanaksız olduğu, uyuşmazlığın, özel
hukuk hükümlerine göre görüm ve çözümünde adli yargı yerinin görevli olduğu
gerekçesiyle davanın görev yönünden reddine karar vermiş, mahkemelerinin
görevine girmeyen ve adli yargı yerince de görevsizlik kararı verilen bu
davada, görevli yargı yerinin belirlenmesi için dosyanın 2247 sayılı
Kanun'un 19. maddesi uyarınca Uyuşmazlık Mahkemesi’ne gönderilmesine karar
vermiştir.
İNCELEME VE GEREKÇE :
Uyuşmazlık Mahkemesi Hukuk Bölümü’nün, Serdar
ÖZGÜLDÜR’ün Başkanlığında, Üyeler: Eyüp Sabri BAYDAR, Ali ÇOLAK, Nurdane
TOPUZ, Ertuğrul ARSLANOĞLU, Ayhan AKARSU ve Mehmet AKBULUT’un
katılımlarıyla yapılan 2.6.2014 günlü toplantısında:
l-İLK
İNCELEME: Dosya üzerinden 2247 sayılı Yasa’nın 27. maddesi uyarınca yapılan
incelemeye göre; idari ve adli yargı yerleri arasında 2247 sayılı Yasa’nın
19.maddesinde öngörülen biçimde görev uyuşmazlığı doğduğu, idari yargı
dosyasının, son görevsizlik kararını veren mahkemece, adli yargı dosyası da
temin edilmek suretiyle Uyuşmazlık Mahkemesi’ne gönderildiği ve usule
ilişkin herhangi bir noksanlık bulunmadığı anlaşıldığından görev
uyuşmazlığının esasının incelenmesine oy birliği ile karar verildi.
Diğer
davalı Maliye Bakanlığı’nın, davacı vekilinin idari yargıda açtığı davada
hasım olarak gösterilmemesi ve yargılama sonrasında da davaya dahil
edildiğine dair dosyasında bir bilgi ve belge olmaması nedenleri ile; bu
davalı yönünden oluşan bir görev uyuşmazlığı bulunmadığından, mahkememizce
değerlendirme yapılmamıştır.
II-ESASIN İNCELENMESİ: Raportör-Hakim Birgül Yiğit’in,
davanın çözümünde adli yargının görevli olduğu yolundaki raporu ile
dosyadaki belgeler okunduktan; ilgili Başsavcılarca görevlendirilen
Yargıtay Cumhuriyet Savcısı Mehmet BAYHAN ile Danıştay Savcısı Mehmet Ali
GÜMÜŞ’ün davada adli yargının görevli olduğu yolundaki sözlü açıklamaları
da dinlendikten sonra GEREĞİ GÖRÜŞÜLÜP DÜŞÜNÜLDÜ:
Dava, Türk Telekom A.Ş.'nde teknisyen statüsünde
çalışmakta iken kurumun özelleştirilmesi nedeni ile başka kuruma atanan
davacının, hatalı düzenlenen maaş nakil ilmuhaberinin ek ücretler yer
verilmek sureti ile yeniden düzenlenmesi ile yanlış düzenlenen maaş nakil
ilmuhaberi nedeni ile davacının uğradığı zararın davalıdan tahsiline karar
verilmesi istemiyle açılmıştır.
1953 tarih ve 6145 sayılı Yasa ile, Türkiye
Cumhuriyeti Posta, Telgraf ve Telefon İşletmesi kurulmuş; 1924 tarih ve 406
sayılı Telgraf ve Telefon Kanunu’nun 10.6.1994 tarih ve 4000 sayılı
Yasa’yla değiştirilen 1. maddesi ile, posta ve telgraf tesis ve işletmesine
ilişkin hizmetler, Posta İşletmesi Genel Müdürlüğü’nce (P.İ),
telekomünikasyon hizmetleri ise, “Türk Telekomünikasyon Anonim Şirketi
(Şirket)” tarafından yürütülecek şekilde yeniden yapılandırılmıştır.
27.1.2000 tarih ve 4502 sayılı Yasa’nın 1. maddesi
ile, 406 sayılı Yasa’nın 1. maddesine eklenen dokuzuncu fıkrada, “Türk
Telekom, bu Kanun ve özel hukuk hükümlerine tabi bir anonim şirkettir. Kamu
İktisadi Teşebbüslerinin kuruluş, teşkilât ve faaliyetleri ile ilgili
mevzuat Türk Telekom’a uygulanmaz. Sadece, Türkiye Büyük Millet Meclisi
denetimine ilişkin 2.4.1987 tarihli ve 3346 sayılı Kanunun 9 uncu maddesi
hükümleri uygulanır” denilmiş; anılan fıkra hükmü, 12.5.2001 tarih ve 4673
sayılı Yasa’nın 1. maddesi ile değiştirilmiş ve “Türk Telekom, bu Kanun ve
özel hukuk hükümlerine tabi bir anonim şirkettir. Bu Kanun hükümleri saklı
kalmak üzere, kamu iktisadi teşebbüsleri de dahil, sermayesinin yarısından
fazlası kamuya ait olan kamu kurum, kuruluş ve ortaklıklarına uygulanan
mevzuat Türk Telekom’a uygulanmaz. Sermayesinin yarısından fazlası kamuda
kaldığı sürece, Türkiye Büyük Millet Meclisi denetimine ilişkin 2.4.1987
tarihli ve 3346 sayılı Kanunun 9 uncu maddesi hükümleri uygulanır.
16.7.1965 tarihli ve 697 sayılı Kanun ile milli güvenlik ve kamu düzeniyle
sıkıyönetim ve seferberlik hallerinde telekomünikasyon hizmetlerinin
yürütülmesine ilişkin özel kanunların hükümleri saklıdır”; Ek 29.
maddesinin 3.7.2005 gün ve 5398 sayılı Kanun’un 14. maddesi ile değişik
birinci fıkrasında, “Türk Telekom hisselerinin devri sonucu kamu payının
yüzde ellinin altına düşmesi durumunda; Türk Telekomda ek 22 nci maddenin
(a) bendinin bu Kanunla yürürlükten kaldırılan hükümleri uyarınca
belirlenen aslî ve sürekli görevlerde çalışmakta olanlar ile 22.1.1990
tarihli ve 399 sayılı Kanun Hükmünde Kararnameye tâbi olarak kadrolu veya
sözleşmeli personel statüsünde çalışanlar ve kapsam dışı personel, kamu
görevlerinden yüzseksen gün aylıksız izinli sayılır…” denilmiştir.
Öte
yandan; 406 sayılı Yasa’nın 4502 sayılı Yasa ile değişik 2. maddesinin (c)
bendinin birinci alt bendinin birinci cümlesinde, “Türk Telekom;
telekomünikasyon şebekeleri üzerinden sunulan ulusal ve uluslararası ses
iletimini ihtiva eden telefon hizmetlerini, 31.12.2003 tarihine kadar bu
Kanun ve görev sözleşmesi çerçevesinde tekel olarak yürütür” denildikten
sonra, anılan (c) bendinin birinci alt bendine 12.5.2001 tarih ve 4673
sayılı Yasa ile eklenen üçüncü cümlede, “Ancak, Türk Telekom’daki kamu payı
%50’nin altına düştüğünde, Türk Telekom’un tüm tekel hakları 31.12.2003
tarihinden önce de olsa ortadan kalkmış olur” denilmiş; 4502 sayılı
Yasa’nın Geçici 3. maddesi ile de Türk Telekomünikasyon A.Ş., 233 sayılı
KHK’nin ekindeki “B-Kamu İktisadi Kuruluşları (KİK)” bölümünde yer alan kuruluşlar
listesinden çıkarılmıştır.
Bu düzenlemeler
birlikte değerlendirildiğinde,
telekomünikasyon şebekeleri üzerinden sunulan ulusal ve uluslararası ses
iletimini ihtiva eden telefon hizmetlerini 31.12.2003 tarihine kadar
“tekel” olarak yürütmekle görevli kılınan ve çoğunluk hisseleri kamuya ait
bulunan Türk Telekom’un, tekel kapsamında kamu hizmeti yürüten, ancak
kuruluş yasasındaki son düzenlemeler ile kendine özgü statüye sahip olan ve
sermayesindeki kamu payı %50’nin altına düşünceye kadar kamu kuruluşu
niteliğini taşıyan bir kuruluş olduğu tartışmasızdır.
Özelleştirme
kapsamında bulunan Türk Telekomünikasyon A.Ş.’deki tamamı Hazineye ait
bulunan hisselerden % 55’i, Bakanlar Kurulu’nun 25.7.2005 tarih ve
2005/9146 sayılı “Türk Telekomünikasyon Anonim Şirketi (Türk Telekom)’nin %
55 Oranındaki Hissesinin Blok Olarak Satışına İlişkin Nihai Devir
İşlemlerine Dair Kararın Yürürlüğe Konulması Hakkında Karar”ı uyarınca, 14.11.2005
tarihli Hisse Satış Sözleşmesi ile (6.550.000.000 USD. bedelle) O.
Telekomünikasyon A.Ş.’ne satılmıştır.
Bu sürece paralel
olarak Türk Telekom personelinin durumu incelendiğinde:
Türk
Telekom A.Ş., 4502 sayılı Yasa’nın 29.1.2000 tarih ve 23948 sayılı Resmi
Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe girdiği dikkate alındığında, 29.1.2000
tarihi itibariyle 233 sayılı KHK kapsamı
dışında kalmış ve anılan KHK eki cetvellerden çıkarılmış olması nedeniyle,
Uyuşmazlık Mahkemesi Genel Kurulu’nun
22.1.1996 gün ve E:1995/1, K:1996/1 sayılı ve özelleştirme
kapsamında bulunan kamu iktisadi teşebbüslerinde
sözleşmeli veya kapsam dışı statüde çalışan personelin kurumları ile olan
ilişkilerinden doğan anlaşmazlıkların çözüm yerinin idari yargı olduğu
yolundaki İlke Kararı kapsamı dışında değerlendirilmesi gerekmektedir.
Anılan
4502 sayılı Yasa’nın 13. maddesi ile 406 sayılı Yasa’ya eklenen Ek 22.
maddenin (a) bendinde, “a) Personelin statüsü: Telekomünikasyon
hizmetlerinin gerektirdiği asli ve sürekli görevler telekomünikasyon
alanında sekiz yıl tecrübeye sahip ve en az dört yıllık yüksek öğrenim
görmüş bir genel müdür ile kadro, unvan, derece ve sayıları Yönetim
Kurulunun önerisi ve Bakanlığın teklifi üzerine bu Kanunun yürürlüğe
girdiği tarihten itibaren yüzseksen gün içerisinde Bakanlar Kurulu Kararı
ile belirlenen kadrolarda istihdam edilen personel eliyle yürütülür. Bu
personel hakkında bu Kanunda öngörülen hükümler saklı kalmak üzere 399
sayılı Kanun Hükmünde Kararname hükümleri uygulanır. Bunların dışında kalan
personel iş mevzuatı uyarınca istihdam edilir. İş mevzuatına göre istihdam
edilenlere ilişkin kayıt ve şartlar Yönetim Kurulu tarafından tayin olunur”
hükmüne yer verilmiş; bu bent hükmü, 4673 ve 5189 sayılı Yasalarla yapılan
değişiklikler sonucunda; “a) Personelin statüsü: (Ek ibare:
12.5.2001-4673/6. md.) Türk Telekomdaki kamu payı %50’nin altına düşünceye
kadar, Türk Telekom Yönetim Kurulu üyeliklerine atanacaklarda Devlet memurluğuna
atanabilme genel şartlarına sahip olma ve en az dört yıllık yüksek öğrenim
görme şartları aranır. (Mülga ikinci ve üçüncü cümle: 16.6.2004-5189/12
md.) Bunların dışında kalan personel iş mevzuatı uyarınca istihdam edilir.
İş mevzuatına göre istihdam edilenlere ilişkin kayıt ve şartlar Yönetim
Kurulu tarafından tayin olunur” hükmünü almış; aynı maddenin (b) bendinin
ikinci paragrafında da iş mevzuatına tabi olan Türk Telekom çalışanlarının
aylık ücretlerinin kendilerini atamaya yetkili olan Yönetim Kurulu
tarafından tespit olunacağı kurala bağlanmıştır.
406
sayılı Yasa’nın anılan Ek 22.maddesi uyarınca, Türk Telekom A.Ş. Genel
Müdürlüğü’ne ait asli ve sürekli kadrolar belirlenerek 4.4.2000 tarih ve
24010 (Mükerrer) sayılı R.G. de yayımlanan 31.3.2000 tarih ve 2000/331
sayılı Bakanlar Kurulu Kararı ekinde yer alan listede: merkez teşkilatı
için 100 ve taşra teşkilatı için 100 (6 Bölge Müdürü, 12 Bölge Müdür
Yardımcısı ve 82 İl Telekom Müdürü) kadro ihdas edilmiş; öte yandan, aynı
Yasa maddesinin verdiği yetkiye dayanılarak hazırlanan “Türk Telekomünikasyon
A.Ş. Kapsam Dışı Personel Yönetmeliği” adı altındaki düzenleme, Yönetim
Kurulunun 31.8.2000 tarih ve 407 sayılı kararıyla kabul edilmek suretiyle
yürürlüğe konulmuştur.
Kanunla,
Kurumda görev yapan personelden asli ve sürekli görev yapacak olanları
kadro unvanı itibariyle belirlemek konusunda Bakanlar Kurulu'na yetki
verildiği açıktır. Bu yetki 4502 sayılı Kanun’un yürürlüğe girdiği
29.1.2000 tarihi ile 5189 sayılı Kanun’un yürürlüğe girdiği 2.7.2004
tarihleri arasında geçerli olmuştur.
Anayasa’nın
128. maddesinde, “Devletin, kamu iktisadî teşebbüsleri ve diğer kamu
tüzelkişilerinin genel idare esaslarına göre yürütmekle yükümlü oldukları
kamu hizmetlerinin gerektirdiği aslî ve sürekli görevler, memurlar ve diğer
kamu görevlileri eliyle görülür” denilmiştir.
406
sayılı Yasa’nın Ek 29. maddesinin 3.7.2005 tarih ve 5398 sayılı Kanun’la
değişik birinci fıkrasında, “Türk Telekom hisselerinin devri sonucu kamu
payının yüzde ellinin altına düşmesi durumunda; Türk Telekomda ek 22 nci
maddenin (a) bendinin bu Kanunla yürürlükten kaldırılan hükümleri uyarınca
belirlenen asli ve sürekli görevlerde çalışmakta olanlar ile 22.1.1990
tarihli ve 399 sayılı Kanun Hükmünde Kararnameye tabi olarak kadrolu veya
sözleşmeli personel statüsünde çalışanlar ve kapsam dışı personel, kamu
görevlerinden yüzseksen gün aylıksız izinli sayılır. Bu personel belirtilen
süre içinde Türk Telekomda çalışmaya devam eder ve hisse devir tarihinden
nakli için Devlet Personel Başkanlığına bildirildikleri tarihe kadarki
aylık ücret, harcırah, sağlık giderleri, cenaze giderleri ve ölüm yardımı
ile diğer mali ve özlük hakları Türk Telekom tarafından karşılanır…”
denilerek, yasakoyucu tarafından Türk Telekom’da 22.1.1990 tarihli ve 399
sayılı Kanun Hükmünde Kararnameye tabi olarak sözleşmeli personel statüsünde
çalışanlar ile kapsam dışı personel, kamu personeli sayılmıştır.
Olayda, davalının hisse devir (14.11.2005)
tarihinde davalı nezdinde sözleşmeli teknisyen statüsünde çalışmakta iken,
406 sayılı Yasa'nın Ek-29. maddesi ile 4046 sayılı Yasa'nın 22. maddesine
göre adı Devlet Personel Başkanlığı’na bildirilen ve sonrasında başka bir
kamu kurumun emrine atanan davacı tarafından, maaş nakil ilmühaberinin dava
konusu artış ve zamlar dikkate alınarak yeniden tespiti ile almaktan mahrum
kaldığı ek ödenekler nedeni ile uğradığı zararın tazmini istemiyle; İzmir
7.İş Mahkemesi’ne dava açtığı, İzmir 7.İş Mahkemesi’nin 18.02.2013 gün ve
2011/404 Esas 2013/88 Karar sayılı kararı ile davanın görev nedeni ile
reddine karar verdiği ve kararın taraflar vekili tarafından temyiz edilmesi
üzerine Yargıtay 22. Hukuk Dairesi’nin 22.04.2013 tarih ve 2013/8012 Esas,
2013/8482 Karar sayılı kararı ile düzeltilerek onandığı, kararın
kesinleştiği; bunun üzerine davacının aynı istemle İzmir 5.İdare
Mahkemesi’ne dava açtığı, İzmir 5. İdare Mahkemesi’nin 23.08.2013 tarih ve
2013/540 Esas, 2013/102 Karar sayılı kararı ile davanın süreaşımı nedeni
ile reddine karar verdiği, davacı vekilinin itirazı üzerine kararın, İzmir
Bölge İdare Mahkemesi’nin 03.12.2013 tarih ve 2013/6777 Esas, 2013/6649
Karar sayılı kararı ile bozulduğu, İzmir 5.İdare Mahkemesi’nin 24.02.2014
tarih ve 2014/163 Esas sayılı ara kararı ile 2247 sayılı kanunun 19.
maddesi koşullarına uygun olarak dosyanın Uyuşmazlık Mahkemesi’ne
gönderilmesine karar verdiği anlaşılmaktadır.
Mahkememizce yapılan değerlendirme neticesinde;
2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu’nun “İdari Dava
Türleri ve İdari Yargı Yetkisinin Sınırı” başlıklı 2. maddesinin değişik 1
numaralı bendinde:
“a) (Değişik : 8.6.2000-4577/5 md.) İdari işlemler
hakkında yetki, şekil, sebep, konu ve maksat yönlerinden biri ile hukuka
aykırı olduklarından dolayı iptalleri için menfaatleri ihlal edilenler
tarafından açılan iptal davaları,
b) İdari eylem ve işlemlerden dolayı kişisel hakları
doğrudan muhtel olanlar tarafından açılan tam yargı davaları,
c)
(Değişik: 18.12.1999-4492/6 md.) Tahkim yolu öngörülen imtiyaz şartlaşma ve
sözleşmelerinden doğan uyuşmazlıklar hariç, kamu hizmetlerinden birinin
yürütülmesi için yapılan her türlü idari sözleşmelerden dolayı taraflar
arasında çıkan uyuşmazlıklara ilişkin davalar” idari dava türleri olarak
sayılmış olup; kural olarak, idari yargıda ancak Devlete ve kamu tüzel
kişilerine karşı açılan davalara bakılabilir.
Buna
göre, iptali istenilen işlemin
tesis edildiği ve davanın açıldığı tarihte davalı mevkiinde kamu
kuruluşu niteliği taşımayan Türk Telekomünikasyon A.Ş.'nin olması
karşısında, idari yargı yetkisi kapsamında açılmış bir idari dava
bulunduğundan söz etmek olanaksız olduğundan, uyuşmazlığın, özel hukuk
hükümlerine göre görüm ve çözümünde adli yargı yerinin görevli olduğu
sonucuna varılmıştır.
Belirtilen
nedenlerle, İzmir 5. İdare Mahkemesi’nin başvurusunun kabulü ile İzmir 7.İş
Mahkemesi’nin görevsizlik kararının kaldırılmasına karar verilmesi
gerekmiştir.
SONUÇ : Davanın
çözümünde ADLİ YARGININ görevli olduğuna, bu nedenle İzmir 5.İdare
Mahkemesi’nin BAŞVURUSUNUN KABULÜ ile, İzmir 7.İş Mahkemesi’nin 18.02.2013
gün, 2011/404 Esas, 2013/88 Karar sayılı GÖREVSİZLİK KARARININ
KALDIRILMASINA, 2.6.2014 gününde OY BİRLİĞİ İLE KESİN OLARAK karar verildi.
——
• ——
Uyuşmazlık Mahkemesi
Başkanlığından:
13-ESAS NO : 2014/607
KARAR NO : 2014/659
KARAR TR : 02.06.2014
(Hukuk Bölümü)
ÖZET :
Türk Telekomünikasyon A.Ş.’de çalışırken Kurumun özelleştirilmesi nedeniyle
başka kuruma nakledilen davacının, maaş nakil ilmuhaberinin düzeltilmesi
istemiyle açtığı davanın, ADLİ YARGI YERİNDE çözümlenmesi gerektiği hk.
K A R A R
Davacı : Z.K.
Vekilleri : Av. B.Y. & Av.
A.Ö.Ö.
Davalı : Türk Telekomünikasyon A.Ş.
Vekili : Av. M.H.B.
O L A Y :
Davacı vekili dava dilekçesinde özetle; davalı kurum nezdinde çalışmakta
iken kurumun 14.11.2005 tarihinde özelleştirilmesi üzerine başka kuruma
nakledilen müvekkilinin, maaş nakil ilmuhaberinin 4046 sayılı yasanın
22.maddesi ve 406 sayılı yasanın Ek 29.Maddesine uygun düzenlenmemesi
nedenleri ile zarara uğradığını belirterek; maaş nakil ilmuhaberine dava
konusu artış ve zamların düzenleme tarihi baz alınarak yeniden tespitine ve
maaşına esas net ücretine söz konusu tespit doğrultusunda zamların
eklenerek davalı kurumda çalıştığı 01.05.2006 tarihinde kadar hak ettiği
ancak kendisine ödenmeyen, yıllar itibariyle değişen ek ödeme ve denge
tazminatlarının ve buna bağlı olarak değişen maaş tutarına uygulanan
ikramiye tutarları farkının fazlaya ilişkin tüm hakları saklı kalmak
kaydıyla şimdilik 40.00 TL’sinin ödenmesi gereken tarihlerden itibaren
işleyecek en yüksek faizi ile birlikte ödenmesi istemi ile adli yargı yerinde
dava açmıştır.
Ankara
11. İş Mahkemesi: 26.04.2012 gün ve 2011/296 Esas, 2012/262 Karar sayılı
kararında özetle; davacının 01.01.2006 tarihinden nakil edilerek işe
başladığı tarihe kadar ki dönemde ek ödeme alması gerektiğini ve düzenlenen
maaş nakil ilmuhaberinde de bu ek ödemenin yer alması gerektiğini
belirterek; davanın kabulüne, davacının maaş nakil ilmuhaberinde
bildirilmesi gereken aylık net ücretin 2.515,56 TL olduğunun tespitine,
fazlaya ilişkin hakları saklı kalmak kaydı ile davacıya ek ödeme ve denge
tazminatı alacağının 40 TL’sinin ödenmesi gereken tarihten itibaren bankalarca
mevduata uygulanan en yüksek faiz ile davalıdan alınarak davacıya
verilmesine karar vermiş, verilen karar davalı vekili tarafından temyiz
edilmiştir.
Yargıtay
22. Hukuk Dairesi; 21.12.2012 gün ve 2012/22055 Esas, 2012/29121 Karar
sayılı kararında; “…Danıştay İdari Dava Dairelerinin gerekçeleri Dairemizce
de benimsenmiştir. Gerçekten özelleştirmeden önce statü hukuku hükümlerine
tabi davacı niteliğindeki personel, özelleştirme sonrası belirli bir
süreliğine davalı ile özel hukuk hükümlerine tabi olarak iş sözleşmesi
kapsamında çalıştırılmakta, nakledildiğinde tekrar statü hukuku kapsamına
girmektedir. Davacının iş sözleşmesi ile çalıştığı dönemde, davalı şirkete
davacının ücreti konusunda “artış oranının, kamudaki memur maaş artış
oranında” olacağı yönünde yükümlülük getirildiği gibi 406 sayılı Kanun
hükümleri uyarınca davalı şirkete, hak sahibi personeli Devlet Personel
Başkanlığına bildirmesi, bildirim ile beraber personelin nakledileceği kamu
kurumunda yararlanacağı parasal haklara esas olmak üzere memur maaş nakil
ilmuhaberi düzenlenmesi, personelin ilişiğinin kesilmesi gibi işlemler
yaptırıldığı görülmektedir. Bu işlemler idare hukuku alanında hukuki
sonuçlar doğurduğu ve ilgili personelin nakledilecekleri kurumdaki
statülerini, özlük ve parasal haklarını belirlediği, söz konusu işlemlerin
kamu personeli hakkında ve idare hukuku alanında tesis edilmiş birer idari
işlem niteliğinde oldukları açıktır. İdari işlemlerle ilgili uyuşmazlığın
ise adli yargı yerinde değil, idari yargı yerinde çözümlenmesi gerekir.
Mahkemece
davanın 6100 sayılı Hukuk Mahkemeleri Kanunu’nun 114/1-b maddesi uyarınca
“yargı yolunun caiz olmaması” sebebiyle aynı Kanun’un 115/2.maddesi
uyarınca usulden reddine karar verilmesi gerekirken, yazılı şekilde esasa
girilerek davanın kabulüne karar verilmesi hatalıdır.” şeklindeki gerekçesi
ile, ilk derece mahkemesi kararının bozulmasına hükmetmiştir.
Ankara
11. İş Mahkemesi: 11.07.2013 gün ve 2013/664 Esas, 2013/930 Karar sayılı kararında
özetle; bozma ilamına uyularak Dairenin görüşüne de katılmak sureti ile
dava dilekçesinin yargı yolunun caiz olmaması nedeni ile reddine karar
vermiştir.
Görevsizlik
kararı taraflara 11.07.2013 günü tefhim edilmiştir. Kararın, 5521 sayılı
Yasa’nın Geçici 1. Maddesi gereğince halen yürürlükte olan 5521 sayılı
Yasa’nın 8.maddesi gereğince tefhimden itibaren 8 günlük yasal sürede
taraflarca temyiz edilmediğinden kesinleştiği anlaşılmıştır.
Davacı
vekili bu kez; davalı işveren kurumdan geçiş yapan müvekkilin, maaş nakil
bildiriminin 4046 sayılı yasanın 22.maddesi ve 406 sayılı yasanın Ek
29.maddesine uygun düzenlenmemesi nedeniyle iptal edilerek, müvekkilin
işveren davalı kurumda çalıştığı sürelerde hak ettiği ancak kendisine
ödenmeyen ve davalı kurumun hatalı maaş nakil bildirimi nedeniyle
müvekkilin halen çalıştığı kurumunda eksik maaş almasına sebep olduğu
tutarların yıllar itibari ile değişen ek ödeme ve denge tazminatlarının ve
buna bağlı olarak değişen maaş tutarına uygulanan ikramiye tutarları
farkının fazlaya ilişkin tüm hakları saklı kalmak kaydıyla ödenmesi gereken
tarihlerden itibaren işleyecek en yüksek faizi ile birlikte ödenmesine
karar verilmesi istemi ile Ankara İdare Mahkemesi’nde dava açmıştır.
Ankara
15.İdare Mahkemesi’nin 09.10.2013 gün ve 2013/1246 Esas, 2013/1299 Karar
sayılı kararı ile davanın yetki yönünden reddine, dosyanın yetkili Sivas
İdare Mahkemesi’ne gönderilmesine karar verilmiştir.
Sivas
İdare Mahkemesi: 07.04.2014 gün ve 2013/1961 Esas sayılı kararında özetle;
uyuşmazlıkta, davalı mevkiinde kamu kuruluşu niteliği taşımayan Türk
Telekomünikasyon Genel Müdürlüğü’nün olması karşısında, idari yargı yetkisi
kapsamında açılmış bir idari dava bulunduğundan söz edilemeyeceğinden;
uyuşmazlığın çözümünde, özel hukuk hükümlerine göre adli yargının görevli
olduğunu, nitekim Uyuşmazlık Mahkemesi’nin 08.04.2013 tarih ve
E:2013/92,K:2013/502 sayılı kararının da bu doğrultuda olduğunu gerekçe
göstererek, 2247 sayılı Uyuşmazlık Mahkemesinin Kuruluş ve İşleyişi
Hakkında Kanun’un 19. Maddesi hükümleri uyarınca görevli yargı merciinin
belirlenmesi için dosyanın Uyuşmazlık Mahkemesi’ne gönderilmesine,
Uyuşmazlık Mahkemesi’nce karar verilinceye kadar davanın ertelenmesine
karar vererek dosya Mahkememize gönderilmiştir.
İNCELEME VE GEREKÇE :
Uyuşmazlık Mahkemesi Hukuk Bölümü’nün, Serdar
ÖZGÜLDÜR’ün Başkanlığında, Üyeler: Eyüp Sabri BAYDAR, Ali ÇOLAK, Nurdane
TOPUZ, Ertuğrul ARSLANOĞLU, Ayhan AKARSU ve Mehmet AKBULUT’un
katılımlarıyla yapılan 2.6.2014 günlü toplantısında:
l-İLK
İNCELEME: Dosya üzerinden 2247 sayılı Yasa’nın 27. maddesi uyarınca yapılan
incelemeye göre; idari ve adli yargı yerleri arasında 2247 sayılı Yasa’nın
19.maddesinde öngörülen biçimde görev uyuşmazlığı doğduğu, idari yargı
dosyasının, son görevsizlik kararını veren mahkemece, adli yargı dosyası da
temin edilmek suretiyle Uyuşmazlık Mahkemesi’ne gönderildiği ve usule
ilişkin herhangi bir noksanlık bulunmadığı anlaşıldığından görev
uyuşmazlığının esasının incelenmesine oy birliği ile karar verildi.
II-ESASIN İNCELENMESİ: Raportör-Hakim Birgül Yiğit’in,
davanın çözümünde adli yargının görevli olduğu yolundaki raporu ile
dosyadaki belgeler okunduktan; ilgili Başsavcılarca görevlendirilen
Yargıtay Cumhuriyet Savcısı Mehmet BAYHAN ile Danıştay Savcısı Mehmet Ali
GÜMÜŞ’ün davada adli yargının görevli olduğu yolundaki sözlü açıklamaları
da dinlendikten sonra GEREĞİ GÖRÜŞÜLÜP DÜŞÜNÜLDÜ:
Dava, Türk Telekom A.Ş.'nde çalışmakta iken kurumun
özelleştirilmesi nedeni ile başka kuruma atanan davacının, nakle esas
düzenlenen maaş nakil ilmuhaberinde gösterilemeyen tazminatların eklenmesi
sureti ile maaş nakil ilmuhaberinin yeniden düzenlenmesi ve dava konusu
hatalı işlem nedeni ile uğradığı tüm zararların en yüksek banka mevduat
faizi üzerinden davalıdan tahsiline karar verilmesi istemiyle açılmıştır.
1953 tarih ve 6145 sayılı Yasa ile, Türkiye
Cumhuriyeti Posta, Telgraf ve Telefon İşletmesi kurulmuş; 1924 tarih ve 406
sayılı Telgraf ve Telefon Kanunu’nun 10.6.1994 tarih ve 4000 sayılı
Yasa’yla değiştirilen 1. maddesi ile, posta ve telgraf tesis ve işletmesine
ilişkin hizmetler, Posta İşletmesi Genel Müdürlüğü’nce (P.İ),
telekomünikasyon hizmetleri ise, “Türk Telekomünikasyon Anonim Şirketi
(Şirket)” tarafından yürütülecek şekilde yeniden yapılandırılmıştır.
27.1.2000 tarih ve 4502 sayılı Yasa’nın 1. maddesi
ile, 406 sayılı Yasa’nın 1. maddesine eklenen dokuzuncu fıkrada, “Türk
Telekom, bu Kanun ve özel hukuk hükümlerine tabi bir anonim şirkettir. Kamu
İktisadi Teşebbüslerinin kuruluş, teşkilât ve faaliyetleri ile ilgili
mevzuat Türk Telekom’a uygulanmaz. Sadece, Türkiye Büyük Millet Meclisi
denetimine ilişkin 2.4.1987 tarihli ve 3346 sayılı Kanunun 9 uncu maddesi
hükümleri uygulanır” denilmiş; anılan fıkra hükmü, 12.5.2001 tarih ve 4673
sayılı Yasa’nın 1. maddesi ile değiştirilmiş ve “Türk Telekom, bu Kanun ve
özel hukuk hükümlerine tabi bir anonim şirkettir. Bu Kanun hükümleri saklı
kalmak üzere, kamu iktisadi teşebbüsleri de dahil, sermayesinin yarısından
fazlası kamuya ait olan kamu kurum, kuruluş ve ortaklıklarına uygulanan
mevzuat Türk Telekom’a uygulanmaz. Sermayesinin yarısından fazlası kamuda
kaldığı sürece, Türkiye Büyük Millet Meclisi denetimine ilişkin 2.4.1987
tarihli ve 3346 sayılı Kanunun 9 uncu maddesi hükümleri uygulanır.
16.7.1965 tarihli ve 697 sayılı Kanun ile milli güvenlik ve kamu düzeniyle
sıkıyönetim ve seferberlik hallerinde telekomünikasyon hizmetlerinin
yürütülmesine ilişkin özel kanunların hükümleri saklıdır”; Ek 29.
maddesinin 3.7.2005 gün ve 5398 sayılı Kanun’un 14. maddesi ile değişik
birinci fıkrasında, “Türk Telekom hisselerinin devri sonucu kamu payının
yüzde ellinin altına düşmesi durumunda; Türk Telekomda ek 22 nci maddenin
(a) bendinin bu Kanunla yürürlükten kaldırılan hükümleri uyarınca
belirlenen aslî ve sürekli görevlerde çalışmakta olanlar ile 22.1.1990
tarihli ve 399 sayılı Kanun Hükmünde Kararnameye tâbi olarak kadrolu veya
sözleşmeli personel statüsünde çalışanlar ve kapsam dışı personel, kamu
görevlerinden yüzseksen gün aylıksız izinli sayılır…” denilmiştir.
Öte
yandan; 406 sayılı Yasa’nın 4502 sayılı Yasa ile değişik 2. maddesinin (c)
bendinin birinci alt bendinin birinci cümlesinde, “Türk Telekom;
telekomünikasyon şebekeleri üzerinden sunulan ulusal ve uluslararası ses
iletimini ihtiva eden telefon hizmetlerini, 31.12.2003 tarihine kadar bu
Kanun ve görev sözleşmesi çerçevesinde tekel olarak yürütür” denildikten
sonra, anılan (c) bendinin birinci alt bendine 12.5.2001 tarih ve 4673
sayılı Yasa ile eklenen üçüncü cümlede, “Ancak, Türk Telekom’daki kamu payı
%50’nin altına düştüğünde, Türk Telekom’un tüm tekel hakları 31.12.2003
tarihinden önce de olsa ortadan kalkmış olur” denilmiş; 4502 sayılı
Yasa’nın Geçici 3. maddesi ile de Türk Telekomünikasyon A.Ş., 233 sayılı
KHK’nin ekindeki “B-Kamu İktisadi Kuruluşları (KİK)” bölümünde yer alan kuruluşlar
listesinden çıkarılmıştır.
Bu düzenlemeler
birlikte değerlendirildiğinde,
telekomünikasyon şebekeleri üzerinden sunulan ulusal ve uluslararası ses
iletimini ihtiva eden telefon hizmetlerini 31.12.2003 tarihine kadar
“tekel” olarak yürütmekle görevli kılınan ve çoğunluk hisseleri kamuya ait
bulunan Türk Telekom’un, tekel kapsamında kamu hizmeti yürüten, ancak
kuruluş yasasındaki son düzenlemeler ile kendine özgü statüye sahip olan ve
sermayesindeki kamu payı %50’nin altına düşünceye kadar kamu kuruluşu
niteliğini taşıyan bir kuruluş olduğu tartışmasızdır.
Özelleştirme
kapsamında bulunan Türk Telekomünikasyon A.Ş.’deki tamamı Hazineye ait
bulunan hisselerden % 55’i, Bakanlar Kurulu’nun 25.7.2005 tarih ve
2005/9146 sayılı “Türk Telekomünikasyon Anonim Şirketi (Türk Telekom)’nin %
55 Oranındaki Hissesinin Blok Olarak Satışına İlişkin Nihai Devir İşlemlerine
Dair Kararın Yürürlüğe Konulması Hakkında Karar”ı uyarınca, 14.11.2005
tarihli Hisse Satış Sözleşmesi ile (6.550.000.000 USD. bedelle) O.
Telekomünikasyon A.Ş.’ne satılmıştır.
Bu sürece paralel
olarak Türk Telekom personelinin durumu incelendiğinde:
Türk
Telekom A.Ş., 4502 sayılı Yasa’nın 29.1.2000 tarih ve 23948 sayılı Resmi
Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe girdiği dikkate alındığında, 29.1.2000
tarihi itibariyle 233 sayılı KHK kapsamı
dışında kalmış ve anılan KHK eki cetvellerden çıkarılmış olması nedeniyle,
Uyuşmazlık Mahkemesi Genel Kurulu’nun
22.1.1996 gün ve E:1995/1, K:1996/1 sayılı ve özelleştirme
kapsamında bulunan kamu iktisadi teşebbüslerinde
sözleşmeli veya kapsam dışı statüde çalışan personelin kurumları ile olan
ilişkilerinden doğan anlaşmazlıkların çözüm yerinin idari yargı olduğu
yolundaki İlke Kararı kapsamı dışında değerlendirilmesi gerekmektedir.
Anılan
4502 sayılı Yasa’nın 13. maddesi ile 406 sayılı Yasa’ya eklenen Ek 22.
maddenin (a) bendinde, “a) Personelin statüsü: Telekomünikasyon
hizmetlerinin gerektirdiği asli ve sürekli görevler telekomünikasyon
alanında sekiz yıl tecrübeye sahip ve en az dört yıllık yüksek öğrenim
görmüş bir genel müdür ile kadro, unvan, derece ve sayıları Yönetim
Kurulunun önerisi ve Bakanlığın teklifi üzerine bu Kanunun yürürlüğe
girdiği tarihten itibaren yüzseksen gün içerisinde Bakanlar Kurulu Kararı
ile belirlenen kadrolarda istihdam edilen personel eliyle yürütülür. Bu
personel hakkında bu Kanunda öngörülen hükümler saklı kalmak üzere 399
sayılı Kanun Hükmünde Kararname hükümleri uygulanır. Bunların dışında kalan
personel iş mevzuatı uyarınca istihdam edilir. İş mevzuatına göre istihdam
edilenlere ilişkin kayıt ve şartlar Yönetim Kurulu tarafından tayin olunur”
hükmüne yer verilmiş; bu bent hükmü, 4673 ve 5189 sayılı Yasalarla yapılan
değişiklikler sonucunda; “a) Personelin statüsü: (Ek ibare:
12.5.2001-4673/6. md.) Türk Telekomdaki kamu payı %50’nin altına düşünceye
kadar, Türk Telekom Yönetim Kurulu üyeliklerine atanacaklarda Devlet memurluğuna
atanabilme genel şartlarına sahip olma ve en az dört yıllık yüksek öğrenim
görme şartları aranır. (Mülga ikinci ve üçüncü cümle: 16.6.2004-5189/12
md.) Bunların dışında kalan personel iş mevzuatı uyarınca istihdam edilir.
İş mevzuatına göre istihdam edilenlere ilişkin kayıt ve şartlar Yönetim
Kurulu tarafından tayin olunur” hükmünü almış; aynı maddenin (b) bendinin
ikinci paragrafında da iş mevzuatına tabi olan Türk Telekom çalışanlarının
aylık ücretlerinin kendilerini atamaya yetkili olan Yönetim Kurulu tarafından
tespit olunacağı kurala bağlanmıştır.
406
sayılı Yasa’nın anılan Ek 22.maddesi uyarınca, Türk Telekom A.Ş. Genel
Müdürlüğü’ne ait asli ve sürekli kadrolar belirlenerek 4.4.2000 tarih ve
24010 (Mükerrer) sayılı R.G. de yayımlanan 31.3.2000 tarih ve 2000/331
sayılı Bakanlar Kurulu Kararı ekinde yer alan listede: merkez teşkilatı
için 100 ve taşra teşkilatı için 100 (6 Bölge Müdürü, 12 Bölge Müdür
Yardımcısı ve 82 İl Telekom Müdürü) kadro ihdas edilmiş; öte yandan, aynı
Yasa maddesinin verdiği yetkiye dayanılarak hazırlanan “Türk
Telekomünikasyon A.Ş. Kapsam Dışı Personel Yönetmeliği” adı altındaki düzenleme,
Yönetim Kurulunun 31.8.2000 tarih ve 407 sayılı kararıyla kabul edilmek
suretiyle yürürlüğe konulmuştur.
Kanunla,
Kurumda görev yapan personelden asli ve sürekli görev yapacak olanları
kadro unvanı itibariyle belirlemek konusunda Bakanlar Kurulu'na yetki
verildiği açıktır. Bu yetki 4502 sayılı Kanun’un yürürlüğe girdiği
29.1.2000 tarihi ile 5189 sayılı Kanun’un yürürlüğe girdiği 2.7.2004
tarihleri arasında geçerli olmuştur.
Anayasa’nın
128. maddesinde, “Devletin, kamu iktisadî teşebbüsleri ve diğer kamu
tüzelkişilerinin genel idare esaslarına göre yürütmekle yükümlü oldukları
kamu hizmetlerinin gerektirdiği aslî ve sürekli görevler, memurlar ve diğer
kamu görevlileri eliyle görülür” denilmiştir.
406
sayılı Yasa’nın Ek 29. maddesinin 3.7.2005 tarih ve 5398 sayılı Kanun’la
değişik birinci fıkrasında, “Türk Telekom hisselerinin devri sonucu kamu
payının yüzde ellinin altına düşmesi durumunda; Türk Telekomda ek 22 nci
maddenin (a) bendinin bu Kanunla yürürlükten kaldırılan hükümleri uyarınca
belirlenen asli ve sürekli görevlerde çalışmakta olanlar ile 22.1.1990
tarihli ve 399 sayılı Kanun Hükmünde Kararnameye tabi olarak kadrolu veya
sözleşmeli personel statüsünde çalışanlar ve kapsam dışı personel, kamu
görevlerinden yüzseksen gün aylıksız izinli sayılır. Bu personel belirtilen
süre içinde Türk Telekomda çalışmaya devam eder ve hisse devir tarihinden
nakli için Devlet Personel Başkanlığına bildirildikleri tarihe kadarki
aylık ücret, harcırah, sağlık giderleri, cenaze giderleri ve ölüm yardımı
ile diğer mali ve özlük hakları Türk Telekom tarafından karşılanır…”
denilerek, yasakoyucu tarafından Türk Telekom’da 22.1.1990 tarihli ve 399
sayılı Kanun Hükmünde Kararnameye tabi olarak sözleşmeli personel
statüsünde çalışanlar ile kapsam dışı personel, kamu personeli sayılmıştır.
Olayda,
davalının hisse devir (14.11.2005) tarihinde davalı kurum nezdinde Telekom
Uzman Yardımcısı olarak çalışmakta iken, 406 sayılı Yasa'nın Ek-29. maddesi
ile 4046 sayılı Yasa'nın 22. maddesine göre adı Devlet Personel
Başkanlığı’na bildirilen ve sonrasında başka bir kamu kurumu emrine atanan
davacı tarafından, maaş nakil ilmühaberinin dava konusu artış ve zamlar
dikkate alınarak yeniden tespiti ile almaktan mahrum kaldığı ek ödenekler
nedeni ile uğradığı zararın tazmini istemiyle; Ankara 11.İş Mahkemesi’ne
dava açıldığı; Ankara 11. İş Mahkemesi’nin 26.04.2012 gün ve 2011/296 Esas,
2012/262 Karar sayılı kararı ile davanın kabulüne karar verdiği ve kararın
davalı vekili tarafından temyiz edildiği, Yargıtay 22. Hukuk Dairesi’nin
21.12.2012 gün ve 2012/22055 Esas, 2012/29121 Karar sayılı ilamı ile
kararın bozulmasına hükmettiği, Ankara 11.İş Mahkemesi’nin 11.07.2013 gün
ve 2013/664 Esas, 2013/930 Karar sayılı kararı ile davanın görev yönünden
reddine karar verdiği, bunun üzerine İdare Mahkemesi’nde dava açtığı, Sivas
İdare Mahkemesi’nce 2477 sayılı kanunun 19. Maddesi koşullarına uygun
olarak dosyanın Uyuşmazlık Mahkemesi’ne gönderilmesine karar verildiği
anlaşılmaktadır.
Mahkememizce
yapılan değerlendirme neticesinde;
2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu’nun “İdari Dava
Türleri ve İdari Yargı Yetkisinin Sınırı” başlıklı 2. maddesinin değişik 1
numaralı bendinde:
“a) (Değişik: 8.6.2000-4577/5 md.) İdari işlemler
hakkında yetki, şekil, sebep, konu ve maksat yönlerinden biri ile hukuka
aykırı olduklarından dolayı iptalleri için menfaatleri ihlal edilenler
tarafından açılan iptal davaları,
b) İdari
eylem ve işlemlerden dolayı kişisel hakları doğrudan muhtel olanlar
tarafından açılan tam yargı davaları,
c)
(Değişik: 18.12.1999-4492/6 md.) Tahkim yolu öngörülen imtiyaz şartlaşma ve
sözleşmelerinden doğan uyuşmazlıklar hariç, kamu hizmetlerinden birinin
yürütülmesi için yapılan her türlü idari sözleşmelerden dolayı taraflar
arasında çıkan uyuşmazlıklara ilişkin davalar” idari dava türleri olarak
sayılmış olup; kural olarak, idari yargıda ancak Devlete ve kamu tüzel
kişilerine karşı açılan davalara bakılabilir.
Buna
göre, iptali istenilen işlemin tesis
edildiği ve davanın açıldığı tarihte davalı mevkiinde kamu kuruluşu
niteliği taşımayan Türk Telekomünikasyon A.Ş.'nin olması karşısında, idari
yargı yetkisi kapsamında açılmış bir idari dava bulunduğundan söz etmek
olanaksız olduğundan, uyuşmazlığın, özel hukuk hükümlerine göre görüm ve
çözümünde adli yargı yerinin görevli olduğu sonucuna varılmıştır.
Belirtilen
nedenlerle, Sivas İdare Mahkemesi’nin başvurusunun kabulü ile Ankara 11. İş
Mahkemesi’nin görevsizlik kararının kaldırılması gerekmiştir.
SONUÇ :
Davanın çözümünde ADLİ YARGININ görevli olduğuna, bu nedenle Sivas İdare
Mahkemesi’nin BAŞVURUSUNUN KABULÜ ile, Ankara 11.İş Mahkemesi’nin
11.07.2013 gün ve 2013/664 Esas, 2013/930 Karar sayılı GÖREVSİZLİK
KARARININ KALDIRILMASINA, 2.6.2014 gününde OY BİRLİĞİ İLE KESİN OLARAK
karar verildi.
——
• ——
Uyuşmazlık Mahkemesi
Başkanlığından:
14-ESAS NO : 2014/608
KARAR NO : 2014/660
KARAR TR : 02.06.2014
(Hukuk Bölümü)
ÖZET : Davalı Şirkette çalışırken
Kurumun özelleştirilmesi nedeniyle başka kuruma nakledilen davacının, maaş
nakil bildiriminin ilgili mevzuata uygun düzenlenmemesi nedeniyle uğradığı
parasal kaybın giderilmesi istemiyle açtığı davanın, ADLİ YARGI YERİNDE
çözümlenmesi gerektiği hk.
K A R A R
Davacı : H.A.
Vekili :
Av. Ö.E.
Davalı : Türk Telekomünikasyon A.Ş.
Vekili :
Av. M.A.P.
O L A Y : Davalı Şirkette
görev yapmakta iken, 406 sayılı Yasanın Ek-29. maddesi ile 4046 sayılı
Yasanın 22. maddesine göre adı Devlet Personel Başkanlığına bildirilen
davacı 29.3.2010 tarihinde Ankara Üniversitesi, İletişim Fakültesi
Dekanlığı emrine atanmıştır.
Davacı vekili, müvekkilinin maaş nakil ilmühaberinin,
denge tazminatının, enflasyon farkının ve aldığı ikramiyenin yansıtılmaması
nedeniyle hukuka aykırı düzenlendiğinin tespitine, maaş nakil ilmühaberinin
düzeltilmesine ve ücretine yansıtılmayan ek ödemelerinden denge tazminatı
alacağından, fazlaya dair hakları saklı kalmak kaydıyla, 2.000 TL.nin
davalıdan tahsiline karar verilmesi istemiyle 24.5.2011 tarihinde adli
yargı yerinde dava açmıştır.
Ankara
3.İş Mahkemesi; 25.12.2012 gün ve E:2011/541, K:2012/1138 sayı ile,
Mahkemelerinin yetkisizliğine, 4688 sayılı yasanın 30.maddesi uyarınca
mahkemelerinin görevsizliğine, HMK nın 114/1 -b maddesi uyarınca yargı
yolunun caiz olmaması nedeniyle davanın görev yönünden HMK nın 115/2
maddesi uyarınca usulden reddine, İdari Yargı Mahkemesinin görevli
olduğuna; dosya kapsamının HMK 20.maddesi gereği taraflardan birinin bu
kararın süresi içerisinde temyiz yoluna başvurulmayarak kesinleşmesi
halinde kararın kesinleştiği tarihten, kanun yoluna başvurulmuş ise bu
başvurunun reddi kararının tebliğ tarihinden itibaren 2 hafta içinde kararı
veren mahkemeye başvurarak dava dosyasının yetkili mahkemeye gönderilmesini
talep etmesine, süresi içerisinde talep halinde dosya kapsamının görevli
İdari Yargı Mahkemesine gönderilmesine; 2 nolu ara kararı uyarınca işlem
yapılmaması halinde kararın kesinleştiği tarihten itibaren 2 hafta sonra
dosyanın resen ele alınarak HMK.nın 20/l-son hükmü uyarınca işlem
yapılmasına; sair hususların HMK.nın 331/2 maddesi gereği görevli mahkemede
değerlendirilmesine karar vermiş; temyiz edilmesi üzerine Yargıtay 7.Hukuk
Dairesi; 8.4.2013 gün ve E:2013/10372, K:2013/5884 sayı ile, Mahkeme
kararını bozmuştur.
ANKARA
3.İŞ MAHKEMESİ; 12.12.2013 gün ve E:2013/992, K.2013/1581 sayı ile aynen; “
Davacı vekili tarafından mahkememize verilen dava dilekçesi üzerine, Ankara
3. İş Mahkemesinde sürdürülen yargılama sonucunda, gereği düşünüldü;
İNCELEME
VE GEREKÇE: Davacı vekili mahkememize verdiği dava dilekçesinde davacının
maaş nakli ilmühaberinin, denge tazminatının, enflasyon farkının ve aldığı
ikramiyenin yansıtılmaması nedeniyle hukuka aykırı düzenlendiğinin
tespitine, maaş nakil ilmühaberinin düzeltilmesine karar verilmesini talep
etmiştir.
Davalı
vekili, haksız ve yersiz açılan davanın reddini talep etmiştir.
Taraflarca
ibraz olunan tüm belgeler dosyaya konulmuş, bilirkişi incelemesi
yaptırılmıştır.
Uyuşmazlık
399 sayılı Kanun Hükmünde Kararnamenin Ek II. cetvelinde yer alan ve
özelleştirme sonucu hissesi devredilen davalı kurumda TİP 2 sözleşmesi ile
nakle tabi olarak çalışan davacının davalının özelleştirmeden önce tabi
olduğu ve özelleştirme ile bazı hükümleri değişen 406 sayılı Kanunun Ek.
29.Maddesi kapsamındaki düzenleme ve sözleşmedeki hüküm nedeni ile 375
sayılı KHK.’un Ek 3 maddesi ve 399 sayılı KHK.’un Ek II. cetvelinde yer
alan kurumlarda çalışan sözleşmeli personele yapılan artışlardan yararlanıp
yararlanmayacağı, nakledilirken bu artışların yer aldığı ücreti gösteren
nakil maaş ilmühaberinin buna göre düzenlenmesi gerekip gerekmediği
noktasında toplanmaktadır.
Somut
uyuşmazlıkta normatif dayanaklar 406 sayılı Kanunun Ek. 29. maddesi, 375
sayılı KHK.’un Ek 3. maddesi, 399 sayılı KHK.’un Ek. II cetveli ve bu kanun
hükmünde kararnamelere dayanılarak çıkarılan 2006/1, sayılı tebliğ yanında
taraflar arasındaki sözleşme hükümleridir.
406
sayılı Kanunun 29. Maddesinin 3. Fıkrasının birinci cümlesine göre “399
sayılı Kanun Hükmünde Kararnameye tâbi olarak sözleşmeli personel ve kapsam
dışı personel statüsünde çalışanlar hakkında, 4046 sayılı Kanunun 22 nci
maddesinin dördüncü ve beşinci fıkrası hükümlerinin uygulanmasında, Devlet
Personel Başkanlığına bildirildikleri tarihteki ünvanları esas alınarak
Yönetim Kurulunca 15.04.2004 tarihi itibarıyla bu ünvana göre belirlenmiş olan
ücret ve diğer mali haklarına bu tarihten Devlet Personel Başkanlığına
bildirildikleri tarihteki kadro ve pozisyonlarına ilişkin olarak bildirim
tarihine kadar geçen süre içinde kamu görevlilerine yapılacak artış oran
ve/veya miktarları uygulanmak suretiyle bulunacak tutar dikkate alınır.
Kapsam dışı personelden Devlet Personel Başkanlığına bildirilenlerin
15.04.2004 tarihi itibarıyla unvanlarına göre ücretinin belirlenmemiş
olması durumunda, benzer görevlerde bulunanlar dikkate alınarak bu tarih
için ücret ve diğer malî hakları tespit etmeye Yönetim Kurulu yetkilidir”.
Davalı
ile nakle tabi kapsamdışı personel arasından imzalanan TİP 2 sözleşmenin 7.
Maddesindeki kurallara göre ise “Nakil hakkını saklı tutan çalışanın
ikramiye, yardım vs gibi mali ve özlük hakları için iş mevzuatına tabi
kapsam dışı personel esaslarında yer alan hükümler uygulanır(2.f). Ancak ücretlerde
yapılacak artış oranı, kamudaki memur maaş artış oranında olacaktır(3.f)”.
Diğer
taraftan özelleştirme uygulamaları nedeni ile nakilleri düzenleyen 4046
sayılı Özelleştirme Kanununun 22/5 maddesinde özelleştirme nedeniyle kamu
kurum ve kuruluşlarına nakledilen sözleşmeli ve iş kanunlarına tabi personelin
Devlet Personel Başkanlığına bildirildikleri tarihteki kadro ve
pozisyonlarına göre almakta oldukları ücret yanında, bildirim tarihi
itibarı ile almakta oldukları ikramiye, ek ödeme gibi vs ek ödemelerin de
sabit bir değer olarak bildirileceği hükmünü içermektedir.
Gerek
yasal düzenleme ve gerekse sözleşmedeki hükümler dikkate alındığında,
davalı kurumda özelleştirme öncesi kapsam dışı olarak çalışan ve 399 sayılı
KHK hükümlerine tabi olarak ücreti belirlenen davacının özelleştirme sonrası
çalıştıktan sonra nakledildiği tarihe kadar kamuda aynı statüde çalışanlar
için getirilen özlük haklarından yararlandırılarak, nakil edildiklerinde
haklarının korunması amaçlanmıştır. Kısaca davacı kapsamdışı olarak kamuda
çalışmış gibi sayılmaktadır.
Yukarıda
belirtilen kapsamda bulunan nakle tabi işçilerle davalı Türk
Telekomünikasyon A.Ş. arasındaki uyuşmazlıklarda daha önce esasa yönelik
kararlar vermiştir. Ancak Danıştay İdari Dava Daireleri’nin 07.04.2011 gün
ve 2011/55-205 sayılı kararından sonra uyuşmazlığın adli yargı yerinde
görüleceği konusunda yeniden değerlendirme yapılması gerekmiştir. Anılan karara
göre “yasal düzenleme ile Türk Telekom A.Ş.'nin özelleştirilmesi sonucunda,
işlevsel görevlerde bulunan ve ikamesi kısa sürede imkansız personelin
isteklerine bağlı olarak makul bir süre kamu görevlerinden aylıksız izinli
sayılarak özel hukuk tüzel kişisinde çalışmalarına olanak sağlandığı, söz
konusu personelin, aylıksız izinli olarak geçen sürede kamu personeli
statülerinin devam ettiği, İmtiyaz sözleşmesi ile bir kamu hizmetini
yürütmek hakkını elde eden davalı şirkete, devir sonrasında yetişmiş personel
yetersizliği nedeniyle doğabilecek aksaklıkların önüne geçilebilmesi için,
406 sayılı Yasa hükümleri ile tanınan ayrıcalıkların sonucu olarak da,
bünyesinde belli süre ile çalışmaya devam eden söz konusu personelin kamu
kurumlarına naklen atanmasının sağlanması amacıyla kimi görevler
yüklendiği, 406 sayılı Yasa hükümleri uyarınca davalı şirket tarafından,
hak sahibi personelinin Devlet Personel Başkanlığına bildirmesi, bildirim
ile beraber personelin nakledileceği kamu kurumunda yararlanacağı parasal
haklara esas olmak üzere memur maaş nakil ilmühaberi düzenlenmesi,
personelin ilişiğinin kesilmesi gibi işlemler bulunduğu, bu işlemlerin
idare hukuku alanında hukuki sonuçlar doğurduğu ve ilgili personelin
nakledilecekleri kurumdaki statülerini, özlük ve parasal haklarını belirlediği,
söz konusu işlemlerin kamu personeli hakkında ve idare hukuku alanında
tesis edilmiş birer idari işlem niteliğinde oldukları, davalı şirketin,
Telekomünikasyon Kurumu ile Türk Telekom arasında imzalanan
“Telekomünikasyon Hizmetlerinin Yürütülmesine İlişkin İmtiyaz Sözleşmesi”
ile belli bir kamu hizmetini yürütmek görev ve yetkisi ile donatıldığı, bu
görev ve yetkiler dahilinde bazı kamusal ayrıcalıkları ve yükümlülükleri
bulunduğu, belirtilen statüsü ve özel yasa hükümleri gereğince bazı kamusal
ayrıcalıklara ve yükümlülüklere sahip olması nedeniyle davalı şirketin,
herhangi bir özel hukuk tüzel kişisinden farklı bir hukuki statü içinde
bulunduğu, bu durumda, imtiyaz sözleşmesi ile bir kamu hizmetinin
yürütmekle görevli ve yetkili kılınması nedeniyle, diğer özel hukuk tüzel
kişilerinden farklı olarak kimi kamusal ayrıcalıklara ve yükümlülüklere
tabi olan, 406 sayılı Yasa hükümleri ile, kamu kurumlarına nakil hakkı
bulunan personeli ile ilgili olarak bazı kamusal görevler yüklenen davalı
şirketin, belirtilen görevleri kapsamında tesis ettiği işlemlerin idari
işlem niteliğinde olduğu ve bu işlemlerden kaynaklanan uyuşmazlıkların
idari yargının görevinde bulunduğu” kabul edilmiştir.
Danıştay
İdari dava Dairelerinin gerekçeleri benimsenmiştir. Gerçekten
özelleştirmeden önce statü hukuku hükümlerine tabi davacı niteliğindeki
personel, özelleştirme sonrası belirli bir süreliğine davalı ile özel hukuk
hükümlerine tabi olarak iş sözleşmesi kapsamında çalıştırılmakta,
nakledildiğinde tekrar statü hukuku kapsamına girmektedir. Davacının iş
sözleşmesi ile çalıştığı dönemde, davalı şirkete davacının ücreti konusunda
“artış oranının, kamudaki memur maaş artış oranında” olacağı yönünde
yükümlülük getirildiği gibi 406 sayılı Yasa hükümleri uyarınca davalı
şirkete, hak sahibi personeli Devlet Personel Başkanlığına bildirmesi,
bildirim ile beraber personelin nakledileceği kamu kurumunda yararlanacağı
parasal haklara esas olmak üzere memur maaş nakil ilmühaberi düzenlenmesi,
personelin ilişiğinin kesilmesi gibi işlemler yaptırıldığı görülmektedir.
Bu işlemler idare hukuku alanında hukuki sonuçlar doğurduğu ve ilgili
personelin nakledilecekleri kurumdaki statülerini, özlük ve parasal
haklarını belirlediği, söz konusu işlemlerin kamu personeli hakkında ve
idare hukuku alanında tesis edilmiş birer idari işlem niteliğinde oldukları
açıktır. İdari işlemlerle ilgili uyuşmazlığın ise adli yargı yerinde değil,
idari yargı yerinde çözümlenmesi gerekir. Bu nedenlerle aşağıdaki şekilde
hüküm kurulmuş ise de; 7. Hukuk Dairesinin 08/04/2013 tarihli 2013/10372
Esas ve 2013/5884 Karar sayılı ilamıyla "idari yargıda görülmesi
halinde mahkemece dava dilekçesinin yargı yolu yönünden reddine karar
verilmelidir. Mahkemenin yetkisizliğine ilişkin karar verebilmesi ancak aynı
yargı yolundaki mahkemeler arasında mümkündür. Mahkemenin bir yandan
yetkisizlik kararı vermesi bir yandan da idari yargı yönünden görevsizlik
kararı vermesi hatalıdır.
Ayrıca
görevsizlik aynı yargı yoluna tabi mahkemeler arasında geçerli olup, dava
dilekçesinin yargı yolu bakımından reddine karar verilmesi halinde dosyanın
talep halinde İdare Mahkemesine gönderilmesi de mümkün değildir. Mahkemenin
6100 sayılı HMK 20 ve 321.maddelerini uygulaması da bu yönüyle hatalıdır.
İdari yargıda görülecek dava bu davanın devamı niteliğinde değildir. Bu
nedenle dava dilekçesinin yargı yolu bakımından reddine karar verilmesi
halinde mahkemenin yargılama giderlerini bu arada avukatlık ücretini de
hüküm altına alması gerekir." şeklinde bozulmuştur.
Yargıtay
Bozma ilamı doğrultusunda yeniden yargılama yapılarak Bozma ilamına
uyulmuştur.
Avukatlık
Asgari Ücret Tarifesinin 12. Maddesi hükmü de nazara alınarak 440TL vekalet
ücretinin davacıdan alınarak davalıya verilmesine karar verilerek aşağıdaki
şekilde hüküm kurulmuştur.
KARAR:
Yukarıda açıklanan nedenlere dayanılarak,
Yargı
yolunun caiz olmaması nedeniyle HMK 114/1 -b ve 115/2 maddesi uyarınca dava
dilekçesinin yargı yolu bakımından reddine,(…)” demek suretiyle görevsizlik
kararı vermiş; bu karar temyiz edilmeyerek kesinleşmiştir.
Davacı vekili bu kez, Türk Telekomünikasyon
A.Ş. tarafından eksik ve yanlış hesaplanan maaş nakil bildiriminin
düzeltilmesi ve aradaki farkın yasal faiziyle ödenmesi ve bu anlamda 40 +
40 denge tazminatı ve yılda 4 defa verilen ikramiye tutarı,
enflasyon-farkına yönelik tazminat tutarının ödenmemesine yönelik idari
işlemin iptali ile bu hakların tazmini istemiyle Türk Telekomünikasyon
A.Ş.’ne karşı idari yargı yerinde dava açmış; İdare Mahkemesi 5.7.2013
tarihli Ara Kararı ile, Ankara Üniversitesi Rektörlüğünü de hasım mevkiine
almıştır.
ANKARA
15.İDARE MAHKEMESİ: 28.3.2014 gün ve E:2013/494 sayı ile, telekomünikasyon
şebekeleri üzerinden sunulan ulusal ve uluslararası ses iletimini ihtiva
eden telefon hizmetlerini 31.12.2003 tarihine kadar “tekel” olarak
yürütmekle görevli kılınan ve çoğunluk hisseleri kamuya ait bulunan Türk
Telekom’un, tekel kapsamında kamu hizmeti yürüten, ancak kuruluş
yasasındaki son düzenlemeler ile kendine özgü statüye sahip olan ve
sermayesindeki kamu payı %50’nin altına düşünceye kadar kamu kuruluşu
niteliğini taşıyan bir kuruluş olduğu; özelleştirme kapsamında bulunan Türk
Telekomünikasyon A.Ş.’deki tamamı Hâzineye ait bulunan hisselerden %
55’inin, Bakanlar Kurulu’nun 25.7.2005 tarih ve 2005/9146 sayılı “Türk
Telekomünikasyon Anonim Şirketi (Türk Telekom)’nin % 55 Oranındaki
Hissesinin Blok Olarak Satışına İlişkin Nihai Devir İşlemlerine Dair
Kararın Yürürlüğe Konulması Hakkında Karar”ı uyarınca, 14.11.2005 tarihli
Hisse Satış Sözleşmesi ile (6.550.000.000 USD. bedelle) O. Telekomünikasyon
A.Ş.’ne satılmış olduğu; olayda, Türk Telekom A.Ş.'nin hisse devir
(14.11.2005) tarihinde görev yapmakta iken 406 sayılı Kanunun Ek 29.
maddesi ile 4046 sayılı Kanun'un 22. maddesine göre diğer kamu kurum ve
kuruluşlarına naklinin yapılması için adı Devlet Personel Başkanlığına
bildirilen ve bir kamu kurumu emrine ataması yapılan davacı tarafından,
denge tazminatı, enflasyon farkı ve ikramiyelerinin maaş nakil ilmühaberine
yansıtılmaması nedeniyle iptali ile bu işlem nedeniyle yoksun kaldığı maddi
haklarının yasal faiziyle birlikte ödenmesine karar verilmesi istemiyle
bakılan davanın açıldığının anlaşıldığı; 2577 sayılı Kanun'un 2. maddesinde
idari dava türlerinin sayıldığı, kural olarak, idari yargıda ancak Devlete
ve kamu tüzel kişilerine karşı açılan davalara bakıldığı; buna göre; iptali
istenilen işlemin tesis edildiği tarihte davalı mevkiinde kamu kuruluşu
niteliği taşımayan Türk Telekomünikasyon A.Ş.'nin olması karşısında, idari
yargı yetkisi kapsamında açılmış bir idari dava bulunduğundan söz
edilemeyeceğinden, uyuşmazlığın özel hukuk hükümlerine göre görüm ve
çözümünde adli yargı yerinin görevli olduğu sonucuna varıldığı; nitekim,
benzer uyuşmazlıklarda Uyuşmazlık Mahkemesi'nin vermiş olduğu 03.10.2011
gün ve E:2011/124, K:2011/193 sayılı ve 05.07.2010 tarih ve E:2010/56,
K:2010/157 kararlarda, davanın görüm ve çözümünde adli yargının görevli
olduğuna hükmedildiği gerekçesiyle; uyuşmazlığın görüm ve çözümünün adli
yargının görev alanına girdiği sonucuna varıldığından, 2247 sayılı Uyuşmazlık
Mahkemesinin Kuruluş ve işleyişi Hakkında Kanunun 19. maddesi uyarınca
görevli yargı yerinin belirlenmesi için dava dosyası ile görevsizlik
kararını veren Ankara 3. İş Mahkemesi'nin E:2013/992 numaralı dava
dosyasının Uyuşmazlık Mahkemesine gönderilmesine ve olumsuz görev
uyuşmazlığı hakkında bir karar verilinceye kadar dava dosyasının
incelenmesinin ertelenmesine karar vermiştir.
İNCELEME VE GEREKÇE : Uyuşmazlık Mahkemesi Hukuk
Bölümü’nün, Serdar ÖZGÜLDÜR’ün Başkanlığında, Üyeler: Eyüp Sabri BAYDAR, Ali
ÇOLAK, Nurdane TOPUZ, Ertuğrul
ARSLANOĞLU, Ayhan AKARSU ve Mehmet AKBULUT’un katılımlarıyla yapılan
2.6.2014 günlü toplantısında;
l-İLK İNCELEME: Dosya üzerinde 2247 sayılı Yasa’nın 27.
maddesi uyarınca yapılan incelemeye göre; İdare Mahkemesince, 2247 sayılı
Yasa’nın 19. maddesine göre başvuruda bulunulmuş olduğu, Yasa’nın 14.
maddesine göre olumsuz görev uyuşmazlığı bulunduğunun ileri sürülebilmesi
için davanın “tarafları, konusu ve sebebinin aynı” olması koşulunun
öngörülmüş bulunması karşısında, adli ve idari yargı yerleri arasında her
iki yargı yerinde ortak taraf olan “Türk Telekomünikasyon A.Ş.” yönünden
görev uyuşmazlığının doğduğu; idari yargı dosyasının Mahkemece, ekinde adli
yargı dosyası ile birlikte Uyuşmazlık Mahkemesi’ne gönderildiği ve usule
ilişkin herhangi bir noksanlık bulunmadığı anlaşıldığından görev
uyuşmazlığının esasının incelenmesine oybirliği ile karar verildi.
II-ESASIN İNCELENMESİ: Raportör-Hakim Taşkın ÇELİK’in,
davanın çözümünde adli yargının görevli olduğu yolundaki raporu ile
dosyadaki belgeler okunduktan; ilgili Başsavcılarca görevlendirilen
Yargıtay Cumhuriyet Savcısı Mehmet BAYHAN ile Danıştay Savcısı Mehmet Ali
GÜMÜŞ’ün davada adli yargının görevli olduğu yolundaki sözlü açıklamaları
da dinlendikten sonra GEREĞİ GÖRÜŞÜLÜP DÜŞÜNÜLDÜ:
Dava, davalı şirkette görev yapmakta iken,
406 sayılı Yasa'nın Ek-29. maddesi ile 4046 sayılı Yasa'nın 22. maddesine
göre adı Devlet Personel Başkanlığına bildirilen, sonrasında Kamu Kurumu
emrine atanan davacı tarafından; maaş nakil bildiriminin ilgili mevzuata
uygun düzenlenmemesi nedeniyle iptali ve bu yüzden mahrum kaldığı parasal tutarların
ödenmesi istemiyle açılmıştır.
1953
tarih ve 6145 sayılı Yasa ile, Türkiye Cumhuriyeti Posta, Telgraf ve
Telefon İşletmesi kurulmuş; 1924 tarih ve 406 sayılı Telgraf ve Telefon
Kanunu’nun 10.6.1994 tarih ve 4000 sayılı Yasa’yla değiştirilen 1. maddesi
ile, posta ve telgraf tesis ve işletmesine ilişkin hizmetler, Posta
İşletmesi Genel Müdürlüğü’nce (P.İ), telekomünikasyon hizmetleri ise, “Türk
Telekomünikasyon Anonim Şirketi (Şirket)” tarafından yürütülecek şekilde
yeniden yapılandırılmıştır.
27.1.2000 tarih ve 4502 sayılı Yasa’nın 1. maddesi
ile, 406 sayılı Yasa’nın 1. maddesine eklenen dokuzuncu fıkrada, “Türk
Telekom, bu Kanun ve özel hukuk hükümlerine tabi bir anonim şirkettir. Kamu
İktisadi Teşebbüslerinin kuruluş, teşkilât ve faaliyetleri ile ilgili
mevzuat Türk Telekom’a uygulanmaz. Sadece, Türkiye Büyük Millet Meclisi
denetimine ilişkin 2.4.1987 tarihli ve 3346 sayılı Kanunun 9 uncu maddesi
hükümleri uygulanır” denilmiş; anılan fıkra hükmü, 12.5.2001 tarih ve 4673
sayılı Yasa’nın 1. maddesi ile değiştirilmiş ve “Türk Telekom, bu Kanun ve
özel hukuk hükümlerine tabi bir anonim şirkettir. Bu Kanun hükümleri saklı
kalmak üzere, kamu iktisadi teşebbüsleri de dahil, sermayesinin yarısından
fazlası kamuya ait olan kamu kurum, kuruluş ve ortaklıklarına uygulanan
mevzuat Türk Telekom’a uygulanmaz. Sermayesinin yarısından fazlası kamuda
kaldığı sürece, Türkiye Büyük Millet Meclisi denetimine ilişkin 2.4.1987
tarihli ve 3346 sayılı Kanunun 9 uncu maddesi hükümleri uygulanır.
16.7.1965 tarihli ve 697 sayılı Kanun ile milli güvenlik ve kamu düzeniyle
sıkıyönetim ve seferberlik hallerinde telekomünikasyon hizmetlerinin
yürütülmesine ilişkin özel kanunların hükümleri saklıdır”; Ek 29.
maddesinin 3.7.2005 gün ve 5398 sayılı Kanun’un 14. maddesi ile değişik
birinci fıkrasında, “Türk Telekom hisselerinin devri sonucu kamu payının
yüzde ellinin altına düşmesi durumunda; Türk Telekomda ek 22 nci maddenin
(a) bendinin bu Kanunla yürürlükten kaldırılan hükümleri uyarınca
belirlenen aslî ve sürekli görevlerde çalışmakta olanlar ile 22.1.1990
tarihli ve 399 sayılı Kanun Hükmünde Kararnameye tâbi olarak kadrolu veya
sözleşmeli personel statüsünde çalışanlar ve kapsam dışı personel, kamu
görevlerinden yüzseksen gün aylıksız izinli sayılır…” denilmiştir.
Öte
yandan; 406 sayılı Yasa’nın 4502 sayılı Yasa ile değişik 2. maddesinin (c)
bendinin birinci alt bendinin birinci cümlesinde, “Türk Telekom;
telekomünikasyon şebekeleri üzerinden sunulan ulusal ve uluslararası ses
iletimini ihtiva eden telefon hizmetlerini, 31.12.2003 tarihine kadar bu
Kanun ve görev sözleşmesi çerçevesinde tekel olarak yürütür” denildikten
sonra, anılan (c) bendinin birinci alt bendine 12.5.2001 tarih ve 4673
sayılı Yasa ile eklenen üçüncü cümlede, “Ancak, Türk Telekom’daki kamu payı
%50’nin altına düştüğünde, Türk Telekom’un tüm tekel hakları 31.12.2003
tarihinden önce de olsa ortadan kalkmış olur” denilmiş; 4502 sayılı
Yasa’nın Geçici 3. maddesi ile de Türk Telekomünikasyon A.Ş., 233 sayılı
KHK’nin ekindeki “B-Kamu İktisadi Kuruluşları (KİK)” bölümünde yer alan kuruluşlar
listesinden çıkarılmıştır.
Bu
düzenlemeler birlikte değerlendirildiğinde, telekomünikasyon şebekeleri
üzerinden sunulan ulusal ve uluslararası ses iletimini ihtiva eden telefon
hizmetlerini 31.12.2003 tarihine kadar “tekel” olarak yürütmekle görevli
kılınan ve çoğunluk hisseleri kamuya ait bulunan Türk Telekom’un, tekel
kapsamında kamu hizmeti yürüten, ancak kuruluş yasasındaki son düzenlemeler
ile kendine özgü statüye sahip olan ve sermayesindeki kamu payı %50’nin
altına düşünceye kadar kamu kuruluşu niteliğini taşıyan bir kuruluş olduğu
tartışmasızdır.
Özelleştirme
kapsamında bulunan Türk Telekomünikasyon A.Ş.’deki tamamı Hazineye ait bulunan
hisselerden % 55’i, Bakanlar Kurulu’nun 25.7.2005 tarih ve 2005/9146 sayılı
“Türk Telekomünikasyon Anonim Şirketi (Türk Telekom)’nin % 55 Oranındaki
Hissesinin Blok Olarak Satışına İlişkin Nihai Devir İşlemlerine Dair
Kararın Yürürlüğe Konulması Hakkında Karar”ı uyarınca, 14.11.2005 tarihli
Hisse Satış Sözleşmesi ile (6.550.000.000 USD. bedelle) O. Telekomünikasyon
A.Ş.’ne satılmıştır.
Bu
sürece paralel olarak Türk Telekom personelinin durumu incelendiğinde:
Türk
Telekom A.Ş., 4502 sayılı Yasa’nın 29.1.2000 tarih ve 23948 sayılı Resmi
Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe girdiği dikkate alındığında, 29.1.2000
tarihi itibariyle 233 sayılı KHK kapsamı
dışında kalmış ve anılan KHK eki cetvellerden çıkarılmış olması nedeniyle,
Uyuşmazlık Mahkemesi Genel Kurulu’nun
22.1.1996 gün ve E:1995/1, K:1996/1 sayılı ve özelleştirme
kapsamında bulunan kamu iktisadi teşebbüslerinde
sözleşmeli veya kapsam dışı statüde çalışan personelin kurumları ile olan
ilişkilerinden doğan anlaşmazlıkların çözüm yerinin idari yargı olduğu
yolundaki İlke Kararı kapsamı dışında değerlendirilmesi gerekmektedir.
Anılan
4502 sayılı Yasa’nın 13. maddesi ile 406 sayılı Yasa’ya eklenen Ek 22.
maddenin (a) bendinde, “a) Personelin statüsü: Telekomünikasyon
hizmetlerinin gerektirdiği asli ve sürekli görevler telekomünikasyon
alanında sekiz yıl tecrübeye sahip ve en az dört yıllık yüksek öğrenim
görmüş bir genel müdür ile kadro, unvan, derece ve sayıları Yönetim
Kurulunun önerisi ve Bakanlığın teklifi üzerine bu Kanunun yürürlüğe
girdiği tarihten itibaren yüzseksen gün içerisinde Bakanlar Kurulu Kararı
ile belirlenen kadrolarda istihdam edilen personel eliyle yürütülür. Bu
personel hakkında bu Kanunda öngörülen hükümler saklı kalmak üzere 399
sayılı Kanun Hükmünde Kararname hükümleri uygulanır. Bunların dışında kalan
personel iş mevzuatı uyarınca istihdam edilir. İş mevzuatına göre istihdam
edilenlere ilişkin kayıt ve şartlar Yönetim Kurulu tarafından tayin olunur”
hükmüne yer verilmiş; bu bent hükmü, 4673 ve 5189 sayılı Yasalarla yapılan
değişiklikler sonucunda; “a) Personelin statüsü: (Ek ibare:
12.5.2001-4673/6. md.) Türk Telekomdaki kamu payı %50’nin altına düşünceye
kadar, Türk Telekom Yönetim Kurulu üyeliklerine atanacaklarda Devlet memurluğuna
atanabilme genel şartlarına sahip olma ve en az dört yıllık yüksek öğrenim
görme şartları aranır. (Mülga ikinci ve üçüncü cümle: 16.6.2004-5189/12
md.) Bunların dışında kalan personel iş mevzuatı uyarınca istihdam edilir.
İş mevzuatına göre istihdam edilenlere ilişkin kayıt ve şartlar Yönetim
Kurulu tarafından tayin olunur” hükmünü almış; aynı maddenin (b) bendinin
ikinci paragrafında da iş mevzuatına tabi olan Türk Telekom çalışanlarının
aylık ücretlerinin kendilerini atamaya yetkili olan Yönetim Kurulu
tarafından tespit olunacağı kurala bağlanmıştır.
406 sayılı
Yasa’nın anılan Ek 22. maddesi uyarınca, Türk Telekom A.Ş. Genel
Müdürlüğü’ne ait asli ve sürekli kadrolar belirlenerek 4.4.2000 tarih ve
24010 (Mükerrer) sayılı R.G. de yayımlanan 31.3.2000 tarih ve 2000/331
sayılı Bakanlar Kurulu Kararı ekinde yer alan listede: merkez teşkilatı
için 100 ve taşra teşkilatı için 100 (6 Bölge Müdürü, 12 Bölge Müdür
Yardımcısı ve 82 İl Telekom Müdürü) kadro ihdas edilmiş; öte yandan, aynı
Yasa maddesinin verdiği yetkiye dayanılarak hazırlanan “Türk
Telekomünikasyon A.Ş. Kapsam Dışı Personel Yönetmeliği” adı altındaki düzenleme,
Yönetim Kurulunun 31.8.2000 tarih ve 407 sayılı kararıyla kabul edilmek
suretiyle yürürlüğe konulmuştur.
Kanunla,
Kurumda görev yapan personelden asli ve sürekli görev yapacak olanları
kadro unvanı itibariyle belirlemek konusunda Bakanlar Kurulu'na yetki
verildiği açıktır. Bu yetki 4502 sayılı Kanun’un yürürlüğe girdiği
29.1.2000 tarihi ile 5189 sayılı Kanun’un yürürlüğe girdiği 2.7.2004
tarihleri arasında geçerli olmuştur.
Anayasa’nın
128. maddesinde, “Devletin, kamu iktisadî teşebbüsleri ve diğer kamu
tüzelkişilerinin genel idare esaslarına göre yürütmekle yükümlü oldukları
kamu hizmetlerinin gerektirdiği aslî ve sürekli görevler, memurlar ve diğer
kamu görevlileri eliyle görülür” denilmiştir.
406
sayılı Yasa’nın Ek 29. maddesinin 3.7.2005 tarih ve 5398 sayılı Kanun’la
değişik birinci fıkrasında, “Türk Telekom hisselerinin devri sonucu kamu
payının yüzde ellinin altına düşmesi durumunda; Türk Telekomda ek 22 nci
maddenin (a) bendinin bu Kanunla yürürlükten kaldırılan hükümleri uyarınca
belirlenen asli ve sürekli görevlerde çalışmakta olanlar ile 22.1.1990
tarihli ve 399 sayılı Kanun Hükmünde Kararnameye tabi olarak kadrolu veya
sözleşmeli personel statüsünde çalışanlar ve kapsam dışı personel, kamu görevlerinden
yüzseksen gün aylıksız izinli sayılır. Bu personel belirtilen süre içinde
Türk Telekomda çalışmaya devam eder ve hisse devir tarihinden nakli için
Devlet Personel Başkanlığına bildirildikleri tarihe kadarki aylık ücret,
harcırah, sağlık giderleri, cenaze giderleri ve ölüm yardımı ile diğer mali
ve özlük hakları Türk Telekom tarafından karşılanır…” denilerek, yasakoyucu
tarafından Türk Telekom’da 22.1.1990 tarihli ve 399 sayılı Kanun Hükmünde
Kararnameye tabi olarak sözleşmeli personel statüsünde çalışanlar ile
kapsam dışı personel, kamu personeli sayılmıştır.
Olayda, davalının hisse devir (14.11.2005)
tarihinde davalı kuruluşta çalışmakta iken 406 sayılı Yasa'nın Ek-29.
maddesi ile 4046 sayılı Yasa'nın 22. maddesine göre adı Devlet Personel Başkanlığına
bildirilen ve sonrasında kamu kurumu emrine atanan davacının vekili
tarafından; müvekkilinin maaş nakil bildiriminin ilgili mevzuata uygun
düzenlenmemesi nedeniyle iptali ve bu yüzden mahrum kaldığı parasal
ödemelerin tazmini istemiyle 24.5.2011 tarihinde dava açılmıştır.
2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu’nun “İdari Dava
Türleri ve İdari Yargı Yetkisinin Sınırı” başlıklı 2. maddesinin değişik 1
numaralı bendinde:
“a) (Değişik : 8.6.2000-4577/5 md.) İdari işlemler
hakkında yetki, şekil, sebep, konu ve maksat yönlerinden biri ile hukuka
aykırı olduklarından dolayı iptalleri için menfaatleri ihlal edilenler
tarafından açılan iptal davaları,
b) İdari
eylem ve işlemlerden dolayı kişisel hakları doğrudan muhtel olanlar
tarafından açılan tam yargı davaları,
c)
(Değişik: 18.12.1999-4492/6 md.) Tahkim yolu öngörülen imtiyaz şartlaşma ve
sözleşmelerinden doğan uyuşmazlıklar hariç, kamu hizmetlerinden birinin
yürütülmesi için yapılan her türlü idari sözleşmelerden dolayı taraflar
arasında çıkan uyuşmazlıklara ilişkin davalar” idari dava türleri olarak
sayılmış olup; kural olarak, idari yargıda ancak Devlete ve kamu tüzel
kişilerine karşı açılan davalara bakılabilir.
Buna
göre, iptali istenilen işlemin tesis edildiği ve dava açıldığı tarihte
davalı mevkiinde kamu kuruluşu niteliği taşımayan Türk Telekomünikasyon
A.Ş.'nin olması karşısında, idari yargı yetkisi kapsamında açılmış bir
idari dava bulunduğundan söz etmek olanaksız olduğundan; uyuşmazlığın, özel
hukuk hükümlerine göre görüm ve çözümünde adli yargı yerinin görevli olduğu
sonucuna varılmıştır.
Belirtilen nedenlerle Ankara 15.İdare Mahkemesinin
başvurusunun kabulü ile Ankara 3.İş Mahkemesinin görevsizlik kararının
kaldırılması gerekmiştir.
SONUÇ : Davanın görüm ve çözümünde ADLİ YARGININ görevli
olduğuna, bu nedenle Ankara 15. İdare Mahkemesinin başvurusunun kabulü ile,
Ankara 3. İş Mahkemesi’nin 12.12.2013 gün ve E:2013/992, K.2013/1581 sayılı
GÖREVSİZLİK KARARININ KALDIRILMASINA, 2.6.2014 gününde OY BİRLİĞİ İLE KESİN
OLARAK karar verildi.
——
• ——
Uyuşmazlık Mahkemesi
Başkanlığından:
15-ESAS NO : 2014/611
KARAR NO : 2014/661
KARAR TR : 02.06.2014
(Hukuk Bölümü)
ÖZET : İcra takibine yapılan itirazın
iptali istemiyle açılan davanın, ADLİ YARGI YERİNDE çözümlenmesi gerektiği
hk.
K A R A R
Davacı : S.J. Sigorta A.Ş.
Vekilleri
: Av. Ö.Y.B. & Av. D.B.
Davalı :
Karayolları Genel Müdürlüğü
Vekilleri : Av. A.E. & Av. İ.K.A. & Av. U.Ö.
O L A Y : Davacı
şirket vekili dava dilekçesinde özetle; 12.05.2010 tarihinde, müvekkilinin
sigortalısı olan 49……... plakalı aracın, Ankara istikametinden Malatya
istikametine giderken 53,2
km. ye geldiğinde virajı dönerken aniden karşısına
çıkan yola çıkıntısı bulunan sökülmüş bariyerlere çarpması sonucu tek
taraflı trafik kazasının meydana geldiğini, kazadan dolayı sigortalı araçta
meydana gelen zararın davacı şirket tarafından karşılandığını, davacı
şirketin 58000,00 TL hasar bedelini 07.09.2010 tarihinde ödendiğini, aracın
sovtaj değerinin 26900,00 TL olduğunu, kusur oranına ilişkin fazlaya
ilişkin hakları saklı kalmak kaydıyla kazada davalı kurumun %75 kusurlu
olduğunun tespit edildiğini, davacı şirketin sigortalısına ödediği tazminat
tutarını davalıdan almak için Diyarbakır 7.İcra Müdürlüğü’nün 2011/3820
Esas sayılı dosyası ile davalı aleyhine icra takibi başlatıldığını, davalının
21.06.2011 tarihinde borca itiraz ettiğini belirterek, davanın kabulü ile
Diyarbakır 7.İcra Müdürlüğü’nün 2011/3820 Esas sayılı dosyasına davalı
tarafından yapılan itirazın iptaline, takibin devamına karar verilmesi
istemiyle adli yargıda dava açmıştır.
Davalı vekili 06.09.2011 tarihli cevap dilekçesi ile
özetle; yetkisizlik nedeni ile davanın reddine karar verilmesini talep
etmiştir.
Diyarbakır
1. Asliye Hukuk Mahkemesi: 16.12.2011 gün ve 2011/711 Esas, 2011/1343 Karar
sayılı kararı ile, zararın haksız fiilden kaynaklandığını, tek taraflı
yapılan kaza dahi haksız fiil eyleminden gerçekleştiğini, meydana gelen
zararın poliçe kapsamında talep edildiğini, bu tür davalara bakma yetki ve
görevinin davalının merkezinde ve haksız fiilin meydana geldiği yerde
veyahutta davacı tarafın yerleşim yerinde açılması gerektiğini, oysaki
haksız fiilin Malatya ili sınırları içinde gerçekleştiğini, davalının
süresi içinde itirazda bulunduğunu belirterek, davalının yetkisizlik
itirazının kabulü ile Malatya Asliye Hukuk Mahkemesi yetkili olduğundan
bahisle mahkemelerinin yetkisizliğine karar vermiş, davacı vekili kararı
temyiz etmiştir.
Yargıtay
17.Hukuk Dairesi 25.6.2012 tarih ve 2012/3401 Esas, 2012/8001 Karar sayılı
kararı ile; ”…Dava konusu olay, davalı Karayolları Genel Müdürlüğü'nün
hizmet kusurundan kaynaklanmakta olup, Hizmet kusurundan kaynaklanan
zararlar yönünden, idare aleyhine tam yargı davasının idari yargı yerinde
açılması gereklidir.
Görev,
kamu düzenine ilişkin olup, yargılamanın her aşamasında re’sen dikkate
alınacağından, mahkemece, idari yargının görevli olması nedeniyle
görevsizlik kararı verilmesi gerekirken, işin esası incelenerek, yazılı
şekilde yetkisizlik kararı verilmesi isabetli değildir..” denilmek
suretiyle hükmün bozulmasına karar vermiş, davacının karar düzeltme
talebini de 11.03.2013 gün ve 2013/777 Esas, 2013/3123 Karar sayılı kararı
ile reddetmiş, verilen karar bu şekilde kesinleşmiştir.
Diyarbakır
1.Asliye Hukuk Mahkemesi: 22.10.2013 tarih ve 2013/827 Esas, 2013/591 Karar
sayılı kararı ile; “…davalı idarenin sorumluluk alanında bulunan karayolu
üzerindeki bariyerin yapım, bakım ve onarımının yapılmadığı nedeniyle doğan
zararın tazmininin amaçlanmış olması karşısında idarenin görevinde olan
kamu hizmetini yürüttüğü esnada kişilere verdiği zararın ödetilmesine
yönelik bulunan uyuşmazlık konusu davanın, olayda kamu hizmetinin usulüne
ve hukuka uygun olarak yürütülüp yürütülmediğini, hizmet kusuru veya
idarenin sorumluluğunu gerektiren bir husus olup olmadığının tespitinde
esas alınan idare hukuku kurallarına ve 2577 sayılı IYUK 2/1-b maddesinde
sayılan tam yargı davasında görüm ve çözümünde idari yargı yerleri görevli
bulunmaktadır.
Dava
konusu olay, davalı Karayolları Genel Müdürlüğü'nün hizmet kusurundan
kaynaklanmakta olup, Hizmet kusurundan kaynaklanan zararlar yönünden, idare
aleyhine tam yargı davasının idari yargı yerinde açılması gereklidir.”
denilmek suretiyle dava dilekçesinin yargı yolu uyuşmazlığı nedeni ile
görev yönünden reddine karar vermiş, verilen karar, karara şerh edildiği
üzere 30.12.2013 tarihinde kesinleşmiştir.
Davacı
vekili bu kez aynı istemle; idari yargı yerinde dava açmıştır.
Malatya
İdare Mahkemesi: 17.03.2014 gün ve 2014/45 Esas sayılı kararı ile; 2918
sayılı Yasanın 10.,110. ve Geçici 21. maddelerine göre, 2918 sayılı Yasadan
kaynaklanan sorumluluğa (tazminata) ilişkin davaların, 110.maddede yapılan
değişikliğin yürürlüğe girdiği 19.01.2011 tarihinden sonra adli yargı
yerlerinde görüleceğinden, bakılmakta olan davanın 11.7.2011 tarihinde
açılmış olması karşısında, 2918 sayılı Yasadan kaynaklı ve sorumluluk
hukukuna ilişkin uyuşmazlığın görüm ve çözümünde adli yargı yerinin görevli
olduğuna, davanın Diyarbakır 1.Asliye Hukuk Mahkemesi’nin 22.10.2013 tarih
ve E:2013/827, K:2013/591 sayılı görevsizlik kararının kesinleşmesi üzerine
mahkemelerinde açılmış olması üzerine, görevli yargı yerinin belirlenmesi
için 2247 sayılı Yasanın 19.maddesi uyarınca Uyuşmazlık Mahkemesine
başvurulmasına, dava dosyasının Uyuşmazlık Mahkemesi’ne gönderilmesine ve
karar alınana kadar davanın ertelenmesine karar verilmiştir.
İNCELEME VE GEREKÇE :
Uyuşmazlık Mahkemesi Hukuk Bölümü’nün, Serdar
ÖZGÜLDÜR’ün Başkanlığında, Üyeler: Ali ÇOLAK, Nurdane TOPUZ, Abdullah
ERGİN, Ertuğrul ARSLANOĞLU, Ayhan Akarsu ve Mehmet AKBULUT’un
katılımlarıyla yapılan 02.06.2014 günlü toplantısında:
l-İLK İNCELEME:Dosya üzerinden 2247 sayılı Yasa’nın 27.
maddesi uyarınca yapılan incelemeye göre; idari ve adli yargı yerleri
arasında 2247 sayılı Yasa’nın 19.maddesinde öngörülen biçimde görev
uyuşmazlığı doğduğu, idari yargı dosyasının, son görevsizlik kararını veren
mahkemece, adli yargı dosyası da temin edilmek suretiyle Uyuşmazlık
Mahkemesi’ne gönderildiği ve usule ilişkin herhangi bir noksanlık
bulunmadığı anlaşıldığından görev uyuşmazlığının esasının incelenmesine oy
birliği ile karar verildi.
II-ESASIN İNCELENMESİ: Raportör-Hakim Birgül YİĞİT’in,
davanın çözümünde adli yargının görevli olduğu yolundaki raporu ile
dosyadaki belgeler okunduktan; ilgili Başsavcılarca görevlendirilen
Yargıtay Cumhuriyet Savcısı Mehmet BAYHAN ile Danıştay Savcısı Mehmet Ali
GÜMÜŞ’ün davada adli yargının görevli olduğu yolundaki sözlü açıklamaları
da dinlendikten sonra GEREĞİ GÖRÜŞÜLÜP DÜŞÜNÜLDÜ:
Dava,
icra takibine yapılan itirazın iptali istemiyle açılmıştır.
2004
sayılı İcra ve İflas Kanunu’nun “İlamsız takip” başlıklı Üçüncü Bap, 42-49.
maddelerinde takip yöntemleri gösterilmiş; değişik 58. maddesinde, takip
talebinin icra dairesine yazı ile veya sözlü olarak veya elektronik ortamda
yapılacağına işaret edilmiş; değişik 60. maddesine göre, takip talebi
üzerine icra müdürünce ödeme emri düzenleneceği ve 62-65. maddelerde
itiraza ilişkin hükümlere yer verilmiş olup, değişik 66. maddede, süresi
içinde yapılan itirazın takibi durduracağı kurala bağlanmıştır.
İtiraz
nedeniyle takibin durması üzerine alacaklıya, itirazın iptali için Yasada
iki yola başvurma olanağı tanınmış olup, bunlardan birincisi, 67. maddeye
göre mahkemeye başvurmak, ikincisi ise 68, ek 68/a ve ek 68/b maddelerine
göre tetkik merciinden itirazın kaldırılmasını istemektir.
İncelenen
uyuşmazlıkta alacaklı konumundaki davacı tarafından, değişik 67. maddeye
göre mahkemeye başvurmak suretiyle itirazın iptali davası açılmıştır.
Söz
konusu 67. Madde (Değişik: 18/2/1965 - 538/37 md.), “(Değişik birinci
fıkra: 17/7/2003-4949/15 md.) Takip talebine itiraz edilen alacaklı,
itirazın tebliği tarihinden itibaren bir sene içinde mahkemeye başvurarak,
genel hükümler dairesinde alacağının varlığını ispat suretiyle itirazın
iptalini dava edebilir.
(Değişik:
9/11/1988 - 3494/1 md.) Bu davada borçlunun itirazının haksızlığına karar
verilirse borçlu; takibinde haksız ve kötü niyetli görülürse alacaklı;
diğer tarafın talebi üzerine iki tarafın durumuna, davanın ve hükmolunan
şeyin tahammülüne göre, red veya hükmolunan meblağın yüzde kırkından aşağı
olmamak üzere, uygun bir tazminatla mahkum edilir.
İtiraz
eden veli, vasi veya mirasçı ise, borçlu hakkında tazminat hükmolunması
kötü niyetin sübutuna bağlıdır.
(Mülga dördüncü fıkra: 17/7/2003-4949/103 md.)
Birinci
fıkrada yazılı itirazın iptali süresini geçiren alacaklının umumi hükümler
dairesinde alacağını dava etmek hakkı saklıdır” hükümlerini taşımaktadır.
Anılan
Yasanın değişik 1. maddesinin birinci fıkrasında, “Her asliye mahkemesinin
yargı çevresinde yeteri kadar icra dairesi bulunur” denilmekte olup,
yukarıda hükmü yazılı 67. maddede sözü edilen “mahkeme” ile, icra
dairesinin bulunduğu yargı çevresi bakımından bağlı olduğu asliye
mahkemesinin anlaşılması ve takip hukukuna özgü bulunan itirazın iptali
davasının asliye mahkemesinde görülmesi gerektiği açıktır.
Öte
yandan, 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu’nun “İdari Dava Türleri ve
İdari Yargı Yetkisinin Sınırı” başlıklı 2. maddesinde, idari dava türleri:
a)İdari işlemler hakkında yetki, şekil, sebep, konu ve maksat yönlerinden
biri ile hukuka aykırı olduklarından dolayı iptalleri için menfaatleri
ihlal edilenler tarafından açılan iptal davaları, b)İdari eylem ve
işlemlerden dolayı kişisel hakları doğrudan muhtel olanlar tarafından
açılan tam yargı davaları, c)Tahkim yolu öngörülen imtiyaz şartlaşma ve
sözleşmelerinden doğan uyuşmazlıklar hariç, kamu hizmetlerinden birinin
yürütülmesi için yapılan her türlü idari sözleşmelerden dolayı taraflar
arasında çıkan uyuşmazlıklara ilişkin davalar olarak sayılmıştır.
Bu
duruma göre, İcra ve İflas Kanunu’nun değişik 67. maddesine göre açılan
itirazın iptali davasının görüm ve çözümünde adli yargı yerinin görevli
olduğu sonucuna varılmıştır.
Açıklanan nedenlerle,
Diyarbakır 1.Asliye Hukuk Mahkemesi’nce verilen görevsizlik kararının
kaldırılması gerekmiştir.
SONUÇ :
Davanın çözümünde ADLİ YARGININ görevli olduğuna, bu nedenle Diyarbakır
1.Asliye Hukuk Mahkemesinin 22.10.2013 gün ve 2013/827 Esas, 2013/591 Karar
sayılı GÖREVSİZLİK KARARIN KALDIRILMASINA, 2.6.2014 gününde OY BİRLİĞİ İLE
KESİN OLARAK karar verildi.
——
• ——
Uyuşmazlık Mahkemesi
Başkanlığından:
16-ESAS NO : 2014/612
KARAR NO : 2014/662
KARAR TR : 02.06.2014
(Hukuk Bölümü)
ÖZET :
Dava konusu taşınmazın imar planında “Yol”, “Park”, “Sosyal Tesis Alanı”,
“Sağlık Tesisi Alanı” olarak ayrıldığı ve taşınmazın 13.76 m² lik
kısmına asfalt yol yapılmak suretiyle fiilen el atıldığı tespit
edildiğinden; açılan davanın, haksız fiillere ilişkin özel hukuk
hükümlerine göre ADLİ YARGI YERİNDE çözümlenmesi gerektiği hk.
K A R A R
Davacı : R.Ö.
Vekili : Av. Ş.Ö.
Davalılar
: 1.Melikgazi Belediyesi Başkanlığı
Vekili : Av. A.D.
2.Sağlık Bakanlığı
Av. R.K.
O L A Y : Davacı vekili dava
dilekçesinde özetle; müvekkilinin Kayseri ili Melikgazi ilçesi Gökkent
Mahallesi 11417 ada 34 parsel sayılı taşınmazın maliki olduğunu, taşınmazın
imar planında tali nitelikteki yol ve park ile sosyal tesis alanında ve
sağlık tesis alanında kaldığını, taşınmaza fiilen yol yapılmak suretiyle
kısmen el atıldığını, davacının bu şekilde zarara uğradığını belirterek;
fazlaya ilişkin talep ve dava hakları saklı kalmak kaydıyla şimdilik
15.000,00 TL tazminatın dava tarihinden itibaren işleyecek yasal faizi ile
birlikte davalı idarelerden tahsiline karar verilmesi istemiyle adli yargı
yerinde dava açmıştır.
Kayseri 3.Asliye Hukuk Mahkemesi: 16.09.2013 gün ve
2011/584 Esas, 2013/510 Karar sayılı kararı ile özetle; dava konusu
taşınmaza yapılan keşif sonrasında bilirkişi raporuna göre 13,76 m² lik
yerine asfalt yapılmak suretiyle al atıldığını, ancak yapılan asfaltın
taşınmazın bütünlüğüne ve kullanımına bir etkisinin olmadığını, davacının
kullanımını sınırlamadığını, mevcut duruma göre taşınmazın büyüklüğü ve el
atılan alan yüzölçümü değerlendirildiğinde fiili el atma olarak kabul
edilemeyeceğini, Uyuşmazlık Mahkemesi’nin 24.12.2012 tarih ve 2012/297
E-306 K.sayılı ilamı ve kararları ile Yargıtay 18 Hukuk Dairesi’nin
25.03.2013 tarih ve 2013/2274 E-4757 K.sayılı içtihadı nazara alındığında
davaya bakmaya görevli mahkemenin idari yargı olduğunu gerekçe göstererek
davanın usulden reddine karar vermiştir.
Görevsizlik
kararı davacı vekiline 15.11.2013 tarihinde, davalılardan Melikgazi
Belediye Başkanlığı vekiline 15.11.2013 tarihinde, Sağlık Bakanlığı
vekiline 14.11.2013 tarihinde tebliğ edilmiş, karara şerh edildiği üzere
03.12.2013 tarihinde taraflarca temyiz edilmeksizin kesinleşmiştir.
Davacı
vekili bu kez aynı istemle; idari yargı yerinde dava açmıştır.
Kayseri
1.İdare Mahkemesi: 20.03.2014 tarih ve 2013/993 Esas sayılı kararı ile;
dava konusu taşınmazın 13,76 m² lik kısmına asfalt yol yapılmak
suretiyle fiilen el atıldığını, adli yargı dosyasında yapılan keşif ve
bilirkişi incelemesi sonucunda hazırlanan raporla anlaşılması karşısında,
idarenin dava konusu taşınmaza kamulaştırmasız el atmasından doğan zararın
tazminine yönelik bulunan davanın, haksız fiilere ilişkin özel hukuk
hükümlerine göre görüm ve çözümünde adli yargı yerinin görevli olduğu
gerekçesiyle davanın görev yönünden reddine karar vermiş, mahkemelerinin
görevine girmeyen ve adli yargı yerince de görevsizlik kararı verilen bu davada,
görevli yargı yerinin belirlenmesi için dosyanın 2247 sayılı Kanun'un 19.
maddesi uyarınca Uyuşmazlık Mahkemesi’ne gönderilmesine karar vermiştir.
İNCELEME VE GEREKÇE :
Uyuşmazlık Mahkemesi Hukuk Bölümü’nün, Serdar
ÖZGÜLDÜR’ün Başkanlığında, Üyeler: Eyüp Sabri BAYDAR, Ali ÇOLAK, Nurdane
TOPUZ, Ertuğrul ARSLANOĞLU, Ayhan AKARSU ve Mehmet AKBULUT’un
katılımlarıyla yapılan 2.6.2014 günlü toplantısında:
l-İLK İNCELEME: Dosya üzerinden 2247 sayılı Yasa’nın 27.
maddesi uyarınca yapılan incelemeye göre; idari ve adli yargı yerleri
arasında 2247 sayılı Yasa’nın 19.maddesinde öngörülen biçimde görev
uyuşmazlığı doğduğu, idari yargı dosyasının, son görevsizlik kararını veren
mahkemece, adli yargı dosyası da temin edilmek suretiyle Uyuşmazlık
Mahkemesi’ne gönderildiği ve usule ilişkin herhangi bir noksanlık
bulunmadığı anlaşıldığından görev uyuşmazlığının esasının incelenmesine oy
birliği ile karar verildi.
II-ESASIN İNCELENMESİ: Raportör-Hakim Birgül Yiğit’in,
davanın çözümünde adli yargının görevli olduğu yolundaki raporu ile
dosyadaki belgeler okunduktan; ilgili Başsavcılarca görevlendirilen
Yargıtay Cumhuriyet Savcısı Mehmet BAYHAN ile Danıştay Savcısı Mehmet Ali
GÜMÜŞ’ün davada adli yargının görevli olduğu yolundaki sözlü açıklamaları
da dinlendikten sonra GEREĞİ GÖRÜŞÜLÜP DÜŞÜNÜLDÜ:
Dava,
davacının taşınmazına imar planında tali nitelikteki yol ve park ile sosyal
tesis alanında ve sağlık tesis alanında kaldığını, taşınmaza fiilen yol
yapılmak suretiyle kısmen el atıldığını, bu şekilde davacının zararına yol
açıldığı belirtilerek; fazlaya ilişkin talep ve dava hakları saklı kalmak
kaydıyla şimdilik 15.000,00 TL tazminatın dava tarihinden itibaren
işleyecek yasal faizi ile birlikte davalı idarelerden tahsiline karar
verilmesi istemiyle ile açılmıştır.
Mahkememizce
yapılan inceleme neticesinde; davalı Sağlık Bakanlığı’nın 25.02.2014 gün ve
2013-1412/48 sayılı yazısı ile; kamulaştırmasız el atma olgusunun
Bakanlıkları bakımından söz konusu edilemeyeceğini, Bakanlıkları tarafından
davaya konu tazminata esas taşınmaz yönünden 3194 sayılı Kanun’un ve 2942
sayılı Kanun’un “amir” hükümleri karşısında ne fiili ne de pasif olarak
nitelendirilebilecek herhangi bir eylemin bulunmadığını bildirmiştir.
Teknik
Bilirkişi Ümit Orhan 05.02.2013 tarihli raporunda; dava konusu taşınmazın 13.76 m² lik
kısmına asfalt yol yapılmak suretiyle fiilen el atıldığını belirtmiştir.
Hal
böyle iken dava konusu taşınmazın imar planında “Yol”, “Park”, “Sosyal
Tesis Alanı”, “Sağlık Tesisi Alanı” olarak ayrıldığı ve taşınmazın 13.76 m² lik
kısmına asfalt yol yapılmak suretiyle fiilen el atıldığı anlaşılmaktadır.
Belediyelerin
3194 sayılı imar Kanunu 8. maddesi ve 18. maddesinin verdiği yetki ile
arazi ve arsalar üzerinde imar planlarının hazırlanması ve yürürlüğe
konulması, arazi ve arsa düzenlemesi gibi faaliyetleri kapsamında
yaptıkları imar planlarından kaynaklanan işlemlerin tek yanlı ve kamu
gücüne dayanan irade açıklamaları ile tesis edilen genel ve düzenleyici
işlemler olduğu bu yönü ile de idari eylem ve işlemlerden kaynaklanan
uyuşmazlıkların idari yargı yerlerinde çözümlenmesi gerektiği
tartışmasızdır. Buna karşılık, Belediyece, Kamulaştırma Kanunu’nda
öngörülen usul ve yöntemlere uygun idari nitelikte uygulama işlemleri
yapılmaksızın, dava konusu taşınmazlardan bir tanesine fiilen el atılması
karşısında, idarenin bu eyleminin kamulaştırmasız el atma niteliğini
taşıdığı açıktır.
Öte
yandan, İdarenin yürütmekle yükümlü bulunduğu kamu hizmetine ilişkin olarak
uygulamaya koyduğu plan ve projeye göre meydana getirdiği yol, kanal,
baraj, su yolları, su şebekesi gibi tesislerin kurulması, işletilmesi ve
bakımı sırasında kişilere verdiği zararların tazmini istemiyle açılacak
davaların görüm ve çözümünün, idari eylem ve işlemlerden dolayı kişisel
hakları muhtel olanlar tarafından açılacak tam yargı davaları kapsamında
yargısal denetim yapan idari yargı yerine ait olduğu; idarece herhangi bir
ayni hakka müdahalede bulunulduğu, özel mülkiyete konu taşınmaza kamulaştırmasız
el atıldığı veya plan ve projeye aykırı iş görüldüğü iddiasıyla açılacak
müdahalenin men’i ve meydana gelen zararın tazmini davalarının ise,
mülkiyete tecavüzün önlenmesine ve haksız fiillere ilişkin özel hukuk
hükümlerine göre adli yargı yerinde çözümleneceği, yerleşik yargısal
içtihatlarla kabul edilmiş bulunmaktadır.
Nitekim,
yukarıda belirtilen genel kabul doğrultusundaki Yargıtay İçtihadı
Birleştirme Kurulunun 11.2.1959 günlü, E:1958/17, K:1959/15 sayılı
kararının III. bölümünde, “İstimlaksiz el atma halinde amme teşekkülü
İstimlak Kanunu’na uygun hareket etmeden ferdin malını elinden almış olması
sebebiyle kanunsuz bir harekette bulunmuş durumdadır. Ve bu bakımdan dava
Medeni Kanun hükümlerine giren mülkiyete tecavüzün önlenmesi veya haksız
fiil neticesinde meydana gelen zararın tazmini davasıdır. Ve bu bakımdan
adliye mahkemesinin vazifesi içindedir.” görüşüne yer verilmiştir.
İdarenin
dava konusu 11417 Ada 34 Parsel numaralı taşınmaza kamulaştırmasız el
atması karşısında, bu taşınmaz bakımından el atmadan doğan zararın
tazminine yönelik olan davanın, haksız fiillere ilişkin özel hukuk
hükümlerine göre görüm ve çözümü adli yargı yerinin görevine girmektedir.
Açıklanan
nedenlerle, Kayseri 1.İdare Mahkemesi’nin başvurusunun kabulü ile Kayseri
3.Asliye Hukuk Mahkemesi’nce verilen görevsizlik kararının kaldırılması
gerekmiştir.
SONUÇ :
Davanın çözümünde ADLİ YARGININ görevli olduğuna, bu nedenle Kayseri
1.İdare Mahkemesi’nin BAŞVURUSUNUN KABULÜ ile Kayseri 3.Asliye Hukuk
Mahkemesi’nin 16.09.2013 gün ve 2011/584 Esas, 2013/510 Karar sayılı
KARARININ KALDIRILMASINA, 2.6.2014 gününde Üye Eyüp Sabri BAYDAR’ın KARŞI
OYU ve OY ÇOKLUĞU İLE KESİN OLARAK karar verildi
KARŞI OY
Davacının
maliki olduğu Kayseri- Melikgazi- Gökkent mahallesi 11417 Ada 34 Parsel
sayılı taşınmazın imar planında yol-park-sosyal tesis alanı ve sağlık tesis
alanında kaldığı, taşınmazdan fiilen yol geçirilerek kısmen el atıldığı
iddiasıyla davalı Belediye Başkanlığı ve Sağlık Bakanlığı aleyhinde
tazminat davası açılmıştır.
Taşınmazın
13.76 metrekare
bölümünün asfalt yol olarak kullanıldığı, diğer bölümlerinde ise herhangi bir
fiili el atmanın bulunmadığı dosya kapsamı ile sabittir.
Belediyelerin,
sınırları içindeki yolların yapım, bakım ve onarımından sorumlu
bulunmasına, dava konusu taşınmazdan 13.76 metrekare
bölümün asfalt yol olarak kullanılmasına göre davalı Melikgazi Belediye
Başkanlığı aleyhinde açılan davada Adli Yargı görevlidir.
Ancak
İmar planında kısmen sağlık tesis alanında kalan taşınmaz bölümünde davalı
Bakanlık tarafından yapılmış bir tesis bulunmadığı gibi herhangi bir fiili
el atmada söz konusu değildir.
Bu halde
taşınmaza fiilen el atması bulunmayan davalı Sağlık Bakanlığı aleyhindeki
hukuki el atmaya dayalı tazminat davasının çözümü İdari Yargının görev
alanında bulunduğundan, fiili el atması olmayan Sağlık Bakanlığı aleyhindeki
davada da Adli Yargıyı görevli kabul eden çoğunluk görüşüne karşıyım.
|
|
Karşı
Oy
Eyüp
Sabri BAYDAR
|
——
• ——
Uyuşmazlık Mahkemesi
Başkanlığından:
17-ESAS NO : 2014/614
KARAR NO : 2014/664
KARAR TR : 02.06.2014
(Hukuk Bölümü)
ÖZET :
Türk Telekomünikasyon A.Ş.’de çalışırken Kurumun özelleştirilmesi nedeniyle
başka kuruma nakledilen davacının, maaş nakil ilmühaberinin düzeltilmesi ve
alacağının faizi ile birlikte tazmini istemiyle açtığı davanın, ADLİ YARGI
YERİNDE çözümlenmesi gerektiği hk.
K A R A R
Davacı : R.G.
Vekili :
Av. S.Ö.
Davalı : Türk Telekomünikasyon A.Ş.
Vekili :
Av. A.İ. (Adli Yargıda)
Av. İ.Ş.
(İdari Yargıda)
O L A Y : Davacı vekili dava
dilekçesinde özetle; Davalı Şirkette görev yapmakta iken, 406 sayılı
Yasanın Ek-29. maddesi ile 4046 sayılı Yasanın 22. maddesine göre adı
Devlet Personel Başkanlığına bildirilen davacının, daha sonra 17.02.2011
tarihinde İzmir Valiliği Spor İl Müdürlüğü emrine atandığını, ancak bu
nakil sırasında maaş nakil bildiriminin 4046 sayılı yasanın 22.maddesi ve
406 sayılı yasanın ek 29.maddesine uygun düzenlenmediğinin fark edildiğini
belirterek, maaş nakil ilmühaberinin yeniden düzenlenerek, yanlış
düzenlenmesi sonucu alamadığını belirttiği 1.000 TL’nin fazlaya ilişkin
hakları saklı tutularak, faiziyle birlikte davalıdan tahsili istemi ile adli
yargı yerinde dava açmıştır.
Ankara
6.İş Mahkemesi: 18.7.2013 gün ve E:2012/1605, K:2013/870 sayı ile özetle,
davanın idari yargı yerinde görülmesi gerektiğinden bahisle görev yönünden
reddine karar vermiş ve karar kesinleşmiştir.
Davacı
vekili aynı istemle bu kez idari yargı yerinde dava açmıştır.
İzmir 5.
İdare Mahkemesi: 07.03.2014 gün ve E:2013/1623 sayı ile özetle, davanın
adli yargı yerinde görülmesi gerektiğini belirterek, 2247 sayılı Kanun’un
19.maddesi gereğince görevli yargı yerinin belirlenmesi için dosyanın
Uyuşmazlık Mahkemesi’ne gönderilmesine karar vermiştir.
İNCELEME VE GEREKÇE :
Uyuşmazlık Mahkemesi Hukuk Bölümü’nün, Serdar
ÖZGÜLDÜR’ün Başkanlığında, Üyeler: Eyüp Sabri BAYDAR, Ali ÇOLAK, Nurdane
TOPUZ, Ertuğrul ARSLANOĞLU, Ayhan AKARSU ve Mehmet AKBULUT’un
katılımlarıyla yapılan 2.6.2014 günlü toplantısında:
l-İLK İNCELEME: Dosya üzerinde 2247 sayılı Yasa’nın
27.maddesi uyarınca yapılan incelemeye göre; adli ve idari yargı yerleri
arasında 2247 sayılı yasa’nın 19.maddesinde öngörülen biçimde görev
uyuşmazlığı doğduğu, idari yargı dosyasının, adli yargı dosyasına ilişkin
evrak da temin edilmek suretiyle, son görevsizlik kararını veren mahkemece,
Uyuşmazlık Mahkemesi’ne gönderildiği ve usule ilişkin herhangi bir
noksanlık bulunmadığı anlaşıldığından görev uyuşmazlığının esasının
incelenmesine oy birliği ile karar verildi.
II-ESASIN İNCELENMESİ: Raportör-Hakim Selim Şamil
KAYNAK’ın, davanın çözümünde adli yargının görevli olduğu yolundaki raporu
ile dosyadaki belgeler okunduktan; ilgili Başsavcılarca görevlendirilen
Yargıtay Cumhuriyet Savcısı Mehmet BAYHAN ile Danıştay Savcısı Mehmet Ali
GÜMÜŞ’ün davada adli yargının görevli olduğu yolundaki sözlü açıklamaları
da dinlendikten sonra GEREĞİ GÖRÜŞÜLÜP DÜŞÜNÜLDÜ:
Dava,
davalı şirkette görev yapmakta iken, 406 sayılı Yasa'nın Ek-29. maddesi ile
4046 sayılı Yasa'nın 22. maddesine göre adı Devlet Personel Başkanlığına
bildirilen, sonrasında Kamu Kurumu emrine atanan davacı tarafından; maaş
nakil ilmühaberinin eksik ve hatalı olduğundan bahisle iptali, maaş nakil
ilmühaberinde gösterilmeyen ödemeler ile ek ödemelere ilişkin eksikliklerin
tespiti, nakil ilmühaberinin yeniden düzenlenmesi ve eksik ödenen
tutarların yasal faizleri ile birlikte tahsili istemiyle açılmıştır.
1953
tarih ve 6145 sayılı Yasa ile, Türkiye Cumhuriyeti Posta, Telgraf ve
Telefon İşletmesi kurulmuş; 1924 tarih ve 406 sayılı Telgraf ve Telefon
Kanunu’nun 10.6.1994 tarih ve 4000 sayılı Yasa’yla değiştirilen 1. maddesi
ile, posta ve telgraf tesis ve işletmesine ilişkin hizmetler, Posta İşletmesi
Genel Müdürlüğü’nce (P.İ), telekomünikasyon hizmetleri ise, “Türk
Telekomünikasyon Anonim Şirketi (Şirket)” tarafından yürütülecek şekilde
yeniden yapılandırılmıştır.
27.1.2000 tarih ve 4502 sayılı Yasa’nın 1. maddesi
ile, 406 sayılı Yasa’nın 1. maddesine eklenen dokuzuncu fıkrada, “Türk
Telekom, bu Kanun ve özel hukuk hükümlerine tabi bir anonim şirkettir. Kamu
İktisadi Teşebbüslerinin kuruluş, teşkilât ve faaliyetleri ile ilgili
mevzuat Türk Telekom’a uygulanmaz. Sadece, Türkiye Büyük Millet Meclisi
denetimine ilişkin 2.4.1987 tarihli ve 3346 sayılı Kanunun 9 uncu maddesi
hükümleri uygulanır” denilmiş; anılan fıkra hükmü, 12.5.2001 tarih ve 4673
sayılı Yasa’nın 1. maddesi ile değiştirilmiş ve “Türk Telekom, bu Kanun ve
özel hukuk hükümlerine tabi bir anonim şirkettir. Bu Kanun hükümleri saklı
kalmak üzere, kamu iktisadi teşebbüsleri de dahil, sermayesinin yarısından
fazlası kamuya ait olan kamu kurum, kuruluş ve ortaklıklarına uygulanan
mevzuat Türk Telekom’a uygulanmaz. Sermayesinin yarısından fazlası kamuda
kaldığı sürece, Türkiye Büyük Millet Meclisi denetimine ilişkin 2.4.1987
tarihli ve 3346 sayılı Kanunun 9 uncu maddesi hükümleri uygulanır.
16.7.1965 tarihli ve 697 sayılı Kanun ile milli güvenlik ve kamu düzeniyle
sıkıyönetim ve seferberlik hallerinde telekomünikasyon hizmetlerinin
yürütülmesine ilişkin özel kanunların hükümleri saklıdır”; Ek 29.
maddesinin 3.7.2005 gün ve 5398 sayılı Kanun’un 14. maddesi ile değişik
birinci fıkrasında, “Türk Telekom hisselerinin devri sonucu kamu payının
yüzde ellinin altına düşmesi durumunda; Türk Telekomda ek 22 nci maddenin
(a) bendinin bu Kanunla yürürlükten kaldırılan hükümleri uyarınca
belirlenen aslî ve sürekli görevlerde çalışmakta olanlar ile 22.1.1990
tarihli ve 399 sayılı Kanun Hükmünde Kararnameye tâbi olarak kadrolu veya
sözleşmeli personel statüsünde çalışanlar ve kapsam dışı personel, kamu
görevlerinden yüzseksen gün aylıksız izinli sayılır…” denilmiştir.
Öte
yandan; 406 sayılı Yasa’nın 4502 sayılı Yasa ile değişik 2. maddesinin (c)
bendinin birinci alt bendinin birinci cümlesinde, “Türk Telekom;
telekomünikasyon şebekeleri üzerinden sunulan ulusal ve uluslararası ses
iletimini ihtiva eden telefon hizmetlerini, 31.12.2003 tarihine kadar bu
Kanun ve görev sözleşmesi çerçevesinde tekel olarak yürütür” denildikten
sonra, anılan (c) bendinin birinci alt bendine 12.5.2001 tarih ve 4673
sayılı Yasa ile eklenen üçüncü cümlede, “Ancak, Türk Telekom’daki kamu payı
%50’nin altına düştüğünde, Türk Telekom’un tüm tekel hakları 31.12.2003
tarihinden önce de olsa ortadan kalkmış olur” denilmiş; 4502 sayılı
Yasa’nın Geçici 3. maddesi ile de Türk Telekomünikasyon A.Ş., 233 sayılı
KHK’nin ekindeki “B-Kamu İktisadi Kuruluşları (KİK)” bölümünde yer alan kuruluşlar
listesinden çıkarılmıştır.
Bu
düzenlemeler birlikte değerlendirildiğinde, telekomünikasyon şebekeleri
üzerinden sunulan ulusal ve uluslararası ses iletimini ihtiva eden telefon
hizmetlerini 31.12.2003 tarihine kadar “tekel” olarak yürütmekle görevli
kılınan ve çoğunluk hisseleri kamuya ait bulunan Türk Telekom’un, tekel
kapsamında kamu hizmeti yürüten, ancak kuruluş yasasındaki son düzenlemeler
ile kendine özgü statüye sahip olan ve sermayesindeki kamu payı %50’nin
altına düşünceye kadar kamu kuruluşu niteliğini taşıyan bir kuruluş olduğu
tartışmasızdır.
Özelleştirme
kapsamında bulunan Türk Telekomünikasyon A.Ş.’deki tamamı Hazineye ait
bulunan hisselerden % 55’i, Bakanlar Kurulu’nun 25.7.2005 tarih ve
2005/9146 sayılı “Türk Telekomünikasyon Anonim Şirketi (Türk Telekom)’nin %
55 Oranındaki Hissesinin Blok Olarak Satışına İlişkin Nihai Devir
İşlemlerine Dair Kararın Yürürlüğe Konulması Hakkında Karar”ı uyarınca,
14.11.2005 tarihli Hisse Satış Sözleşmesi ile (6.550.000.000 USD. bedelle)
O. Telekomünikasyon A.Ş.’ne satılmıştır.
Bu
sürece paralel olarak Türk Telekom personelinin durumu incelendiğinde:
Türk
Telekom A.Ş., 4502 sayılı Yasa’nın 29.1.2000 tarih ve 23948 sayılı Resmi
Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe girdiği dikkate alındığında, 29.1.2000
tarihi itibariyle 233 sayılı KHK kapsamı
dışında kalmış ve anılan KHK eki cetvellerden çıkarılmış olması nedeniyle,
Uyuşmazlık Mahkemesi Genel Kurulu’nun
22.1.1996 gün ve E:1995/1, K:1996/1 sayılı ve özelleştirme
kapsamında bulunan kamu iktisadi teşebbüslerinde
sözleşmeli veya kapsam dışı statüde çalışan personelin kurumları ile olan
ilişkilerinden doğan anlaşmazlıkların çözüm yerinin idari yargı olduğu
yolundaki İlke Kararı kapsamı dışında değerlendirilmesi gerekmektedir.
Anılan
4502 sayılı Yasa’nın 13. maddesi ile 406 sayılı Yasa’ya eklenen Ek 22.
maddenin (a) bendinde, “a) Personelin statüsü: Telekomünikasyon
hizmetlerinin gerektirdiği asli ve sürekli görevler telekomünikasyon
alanında sekiz yıl tecrübeye sahip ve en az dört yıllık yüksek öğrenim
görmüş bir genel müdür ile kadro, unvan, derece ve sayıları Yönetim
Kurulunun önerisi ve Bakanlığın teklifi üzerine bu Kanunun yürürlüğe
girdiği tarihten itibaren yüzseksen gün içerisinde Bakanlar Kurulu Kararı
ile belirlenen kadrolarda istihdam edilen personel eliyle yürütülür. Bu
personel hakkında bu Kanunda öngörülen hükümler saklı kalmak üzere 399
sayılı Kanun Hükmünde Kararname hükümleri uygulanır. Bunların dışında kalan
personel iş mevzuatı uyarınca istihdam edilir. İş mevzuatına göre istihdam
edilenlere ilişkin kayıt ve şartlar Yönetim Kurulu tarafından tayin olunur”
hükmüne yer verilmiş; bu bent hükmü, 4673 ve 5189 sayılı Yasalarla yapılan
değişiklikler sonucunda; “a) Personelin statüsü: (Ek ibare:
12.5.2001-4673/6. md.) Türk Telekomdaki kamu payı %50’nin altına düşünceye
kadar, Türk Telekom Yönetim Kurulu üyeliklerine atanacaklarda Devlet memurluğuna
atanabilme genel şartlarına sahip olma ve en az dört yıllık yüksek öğrenim
görme şartları aranır. (Mülga ikinci ve üçüncü cümle: 16.6.2004-5189/12
md.) Bunların dışında kalan personel iş mevzuatı uyarınca istihdam edilir.
İş mevzuatına göre istihdam edilenlere ilişkin kayıt ve şartlar Yönetim
Kurulu tarafından tayin olunur” hükmünü almış; aynı maddenin (b) bendinin
ikinci paragrafında da iş mevzuatına tabi olan Türk Telekom çalışanlarının
aylık ücretlerinin kendilerini atamaya yetkili olan Yönetim Kurulu
tarafından tespit olunacağı kurala bağlanmıştır.
406
sayılı Yasa’nın anılan Ek 22. maddesi uyarınca, Türk Telekom A.Ş. Genel
Müdürlüğü’ne ait asli ve sürekli kadrolar belirlenerek 4.4.2000 tarih ve
24010 (Mükerrer) sayılı R.G. de yayımlanan 31.3.2000 tarih ve 2000/331
sayılı Bakanlar Kurulu Kararı ekinde yer alan listede: merkez teşkilatı
için 100 ve taşra teşkilatı için 100 (6 Bölge Müdürü, 12 Bölge Müdür
Yardımcısı ve 82 İl Telekom Müdürü) kadro ihdas edilmiş; öte yandan, aynı Yasa
maddesinin verdiği yetkiye dayanılarak hazırlanan “Türk Telekomünikasyon
A.Ş. Kapsam Dışı Personel Yönetmeliği” adı altındaki düzenleme, Yönetim
Kurulunun 31.8.2000 tarih ve 407 sayılı kararıyla kabul edilmek suretiyle
yürürlüğe konulmuştur.
Kanunla,
Kurumda görev yapan personelden asli ve sürekli görev yapacak olanları
kadro unvanı itibariyle belirlemek konusunda Bakanlar Kurulu'na yetki
verildiği açıktır. Bu yetki 4502 sayılı Kanun’un yürürlüğe girdiği
29.1.2000 tarihi ile 5189 sayılı Kanun’un yürürlüğe girdiği 2.7.2004
tarihleri arasında geçerli olmuştur.
Anayasa’nın
128. maddesinde, “Devletin, kamu iktisadî teşebbüsleri ve diğer kamu
tüzelkişilerinin genel idare esaslarına göre yürütmekle yükümlü oldukları
kamu hizmetlerinin gerektirdiği aslî ve sürekli görevler, memurlar ve diğer
kamu görevlileri eliyle görülür” denilmiştir.
406
sayılı Yasa’nın Ek 29. maddesinin 3.7.2005 tarih ve 5398 sayılı Kanun’la
değişik birinci fıkrasında, “Türk Telekom hisselerinin devri sonucu kamu
payının yüzde ellinin altına düşmesi durumunda; Türk Telekomda ek 22 nci
maddenin (a) bendinin bu Kanunla yürürlükten kaldırılan hükümleri uyarınca
belirlenen asli ve sürekli görevlerde çalışmakta olanlar ile 22.1.1990
tarihli ve 399 sayılı Kanun Hükmünde Kararnameye tabi olarak kadrolu veya
sözleşmeli personel statüsünde çalışanlar ve kapsam dışı personel, kamu
görevlerinden yüzseksen gün aylıksız izinli sayılır. Bu personel belirtilen
süre içinde Türk Telekomda çalışmaya devam eder ve hisse devir tarihinden
nakli için Devlet Personel Başkanlığına bildirildikleri tarihe kadarki
aylık ücret, harcırah, sağlık giderleri, cenaze giderleri ve ölüm yardımı
ile diğer mali ve özlük hakları Türk Telekom tarafından karşılanır…”
denilerek, yasakoyucu tarafından Türk Telekom’da 22.1.1990 tarihli ve 399
sayılı Kanun Hükmünde Kararnameye tabi olarak sözleşmeli personel
statüsünde çalışanlar ile kapsam dışı personel, kamu personeli sayılmıştır.
Olayda, davalının hisse devir (17.02.2012)
tarihinde davalı kuruluşta çalışmakta iken 406 sayılı Yasa'nın Ek-29.
maddesi ile 4046 sayılı Yasa'nın 22. maddesine göre adı Devlet Personel
Başkanlığına bildirilen ve sonrasında kamu kurumu emrine atanan davacı
tarafından; maaş nakil ilmühaberinin eksik ve hatalı olduğundan bahisle
iptali, maaş nakil ilmühaberinde gösterilmeyen ödemeler ile ek ödemelere
ilişkin eksikliklerin tespiti, nakil ilmühaberinin yeniden düzenlenmesi ve
eksik ödenen tutarların yasal faizleri ile birlikte tahsili istemiyle dava
açılmıştır.
2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu’nun “İdari Dava
Türleri ve İdari Yargı Yetkisinin Sınırı” başlıklı 2. maddesinin değişik 1
numaralı bendinde:
“a) (Değişik : 8.6.2000-4577/5 md.) İdari işlemler
hakkında yetki, şekil, sebep, konu ve maksat yönlerinden biri ile hukuka
aykırı olduklarından dolayı iptalleri için menfaatleri ihlal edilenler
tarafından açılan iptal davaları,
b) İdari
eylem ve işlemlerden dolayı kişisel hakları doğrudan muhtel olanlar
tarafından açılan tam yargı davaları,
c)
(Değişik: 18.12.1999-4492/6 md.) Tahkim yolu öngörülen imtiyaz şartlaşma ve
sözleşmelerinden doğan uyuşmazlıklar hariç, kamu hizmetlerinden birinin
yürütülmesi için yapılan her türlü idari sözleşmelerden dolayı taraflar
arasında çıkan uyuşmazlıklara ilişkin davalar” idari dava türleri olarak
sayılmış olup; kural olarak, idari yargıda ancak Devlete ve kamu tüzel
kişilerine karşı açılan davalara bakılabilir.
Buna
göre, işlemin tesis edildiği ve dava açıldığı tarihte davalı mevkiinde kamu
kuruluşu niteliği taşımayan Türk Telekomünikasyon A.Ş.'nin olması
karşısında, idari yargı yetkisi kapsamında açılmış bir idari dava
bulunduğundan söz etmek olanaksız olduğundan; uyuşmazlığın, özel hukuk
hükümlerine göre görüm ve çözümünde adli yargı yerinin görevli olduğu
sonucuna varılmıştır.
Açıklanan nedenlerle, davanın görüm ve çözümünde
adli yargı görevli olduğundan, İzmir 5. İdare Mahkemesi’nce yapılan
başvurunun kabulü ile, Ankara 6.İş Mahkemesinin görevsizlik kararının
kaldırılması gerekmiştir.
SONUÇ :
Davanın çözümünde ADLİ YARGININ görevli olduğuna, bu nedenle İzmir 5.İdare
Mahkemesince yapılan BAŞVURUNUN KABULÜ ile, Ankara 6.İş Mahkemesinin
18.7.2013 gün ve E:2012/1605, K:2013/870 sayılı GÖREVSİZLİK KARARININ
KALDIRILMASINA, 2.6.2014 gününde OY BİRLİĞİ İLE KESİN OLARAK karar verildi.
——
• ——
Uyuşmazlık Mahkemesi
Başkanlığından:
18-ESAS NO : 2014/617
KARAR NO : 2014/667
KARAR TR : 02.06.2014
(Hukuk Bölümü)
ÖZET : 5607 sayılı
Kaçakçılıkla Mücadele Kanunu
uyarınca, soruşturma konusu eylemin kabahat olduğu değerlendirilerek verilen
idari para cezasının iptali istemiyle açılan davanın, ADLİ YARGI YERİNDE
çözümlenmesi gerektiği hk.
K A R A R
Davacı :
C.Y.
Vekili : Av. A.D., Av. Y.D.
Davalı : Adalet Bakanlığı
O L A Y : Başbakanlık Gümrük Müsteşarlığı Gümrük
Kontrolörlüğü tarafından yapılan soruşturma sırasında, A. Elektrik San. ve
Tic. Lltd. Şti. unvanlı firmanın 8513.10.00.90.00 GTİP(gümrük tarife
istatistik pozisyonu)'inden ithalatlarını yaptığı eşyaların, gözetim
önlemine tabi 9405 tarife pozisyonuna girip girmeyeceğinin plan dışı
sonradan kontrol kapsamında incelenmesi sonucunda, adı geçen firma
yetkilisi davacının ithali bazı şartlara ve belgelere tabi bulunan eşyayı
aldatıcı işlem ve davranışlarla ithal ettiğinden bahisle, Başbakanlık
Gümrük Müsteşarlığı Gümrükler Genel Müdürlüğünce yapılan ihbar üzerine,
Üsküdar Cumhuriyet Başsavcılığınca eylemin kabahat olduğu
değerlendirilerek, 22.2 2011 gün ve Soruşturma No:2011/3350, Karar
No:2011/1708 sayılı kararı ile “kabahat teşkil eden eylemden dolayı
KOVUŞTURMA YAPILMASINA YER OLMADIĞINA, 5607 sayılı Kaçakçılıkla Mücadele
Kanunu’nun 3.maddesinin 11.fıkrası uyarınca işlem yapılmak üzere soruşturma
dosyasının ilgili birime gönderilmesine” karar verilmiş, dosyanın kendisine
gönderilmesi üzerine, Üsküdar Cumhuriyet Başsavcılığı Kabahat Bürosu’nun, 22.5.2012
gün ve Kabahat Defteri No:2012/54, Karar No:2012/780 sayılı kararı ile,
davacının “İthali, lisansa, şarta, izne, kısıntıya veya belli kuruluşların
vereceği uygunluk veya yeterlilik belgesine tabi olan eşyayı, aldatıcı
işlem ve davranışlarla ithal etmek” şeklinde gerçekleşen eylemi nedeniyle,
5607 sayılı Kaçakçılıkla Mücadele Kanunu’nun 3.maddesinin on birinci
fıkrası uyarınca 3.518.256,44 TL idari para cezası ile cezalandırılmasına
karar verilmiştir.
Davacı
vekili, idari yaptırım kararının kaldırılması istemiyle adli yargı yerine
itirazda bulunmuştur.
İSTANBUL ANADOLU 20. SULH CEZA MAHKEMESİ;11.9.2013 gün
ve D.İş:2012/456 sayı ile; 5607 sayılı Kanunda yapılan değişiklik ile
kaçakçılık fiiline ilişkin kabahatlerin 4458 sayılı Gümrük Kanunu ile
yeniden düzenlendiği ve bu Kanunda başvuru yolunun idare mahkemesi olarak
gösterildiği gerekçesiyle görevsizlik kararı vermiş, yapılan itiraz
İstanbul Anadolu 9. Asliye Ceza Mahkemesi’nce kesin olarak reddedilmiştir.
Davacı vekili, bu kez aynı istemle idari yargı
yerinde dava açmıştır.
İSTANBUL 5. İDARE MAHKEMESİ; 28.1.2014 gün ve E:2014/128
sayı ile, savcılık tarafından verilen idari yaptırım kararının, 5326 sayılı
Yasa kapsamında kalan idari yaptırım kararı niteliğinde bulunduğu, bu
karara karşı 5326 sayılı Kanunun 27. maddesi uyarınca sulh ceza mahkemesine
itiraz edilebileceği açıklanarak, davanın çözümünün adli yargı yerine ait
olduğu gerekçesiyle 2247 sayılı Uyuşmazlık Mahkemesinin Kuruluş ve İşleyişi
Hakkında Kanun’un 19. maddesi uyarınca görevli yargı yerinin belirtilmesi
için Uyuşmazlık Mahkemesi'ne başvurulmasına karar vermiştir.
İNCELEME VE GEREKÇE:
Uyuşmazlık Mahkemesi Hukuk Bölümü’nün, Serdar
ÖZGÜLDÜR’ün Başkanlığında, Üyeler: Eyüp Sabri BAYDAR, Ali ÇOLAK, Nurdane
TOPUZ, Ertuğrul ARSLANOĞLU, Ayhan AKARSU ve Mehmet AKBULUT’un
katılımlarıyla yapılan 2.6.2014 günlü toplantısında:
l-İLK İNCELEME: Dosya üzerinde 2247 sayılı Yasa’nın
27. maddesi uyarınca yapılan incelemeye göre; Uyuşmazlık Mahkemesi Genel
Kurulu’nun 11.7.1988 günlü, E:1988/1, K:1988/1 sayılı İlke Kararında, “2247
sayılı Uyuşmazlık Mahkemesinin Kuruluş ve İşleyişi Hakkında Kanunun
bütünüyle incelenip değerlendirilmesinden, bu Kanunun uygulanması yönünden
2 nci maddesinin ikinci fıkrasında yer alan, ‘ceza uyuşmazlıkları’
ibaresinden, savcının ya da şahsi davacının talebi ile başlayan yargılaması
sonunda sanığın mahkûmiyetine ya da beraatine hükmedilebilecek davalarda,
askeri ve adli ceza mahkemeleri arasında çıkan görev ve hüküm
uyuşmazlıklarının anlaşılması, bunun dışında kalan tüm görev
uyuşmazlıklarının ‘hukuk uyuşmazlığı’ sayılması gerektiği sonucuna
varılmaktadır. Uygulanması idari organlara bırakılan cezalar, adli
nitelikte olmadığından, bunlar hakkında yapılan itirazlar ya da açılan
davalar ‘ceza davası’ olarak nitelendirilemezler. İdari niteliklerinden
dolayı bu davalara ilişkin görev ve hüküm uyuşmazlıklarının Uyuşmazlık
Mahkemesinin Hukuk Bölümünde incelenip çözümlenmesi gerektiği...”açıkça
belirtilmiştir. Bu durum göz önüne alındığında, olay bölümünde yazılı
başvuru konusu görev uyuşmazlığının Hukuk Bölümünde incelenmesi gerektiği
kuşkusuzdur.
İdare Mahkemesince, 2247 sayılı Yasa’nın 19. maddesine
göre başvuruda bulunulmuş olduğu, idari yargı dosyasının Mahkemece, ekinde
adli yargı dosyası ile birlikte Uyuşmazlık Mahkemesi’ne gönderildiği ve
usule ilişkin herhangi bir noksanlık bulunmadığı anlaşıldığından görev
uyuşmazlığının esasının incelenmesine oy birliği ile karar verildi.
II-ESASIN İNCELENMESİ: Raportör-Hakim Gülten Fatma
BÜYÜKEREN’in, davanın çözümünde adli yargının görevli olduğu yolundaki
raporu ile dosyadaki belgeler okunduktan; ilgili Başsavcılarca
görevlendirilen Yargıtay Cumhuriyet Savcısı Mehmet BAYHAN ile Danıştay
Savcısı Mehmet Ali GÜMÜŞ’ün adli yargının görevli olduğu yolundaki sözlü
açıklamaları da dinlendikten sonra GEREĞİ GÖRÜŞÜLÜP DÜŞÜNÜLDÜ:
Dava, 5607 sayılı Kaçakçılıkla Mücadele Kanunu’nun 3.
maddesinin on birinci fıkrası uyarınca verilen idari para cezasının
kaldırılması istemiyle açılmıştır.
5607 sayılı Kanun’un “Suçlar ve Kabahatler” başlığı
altında düzenlenen 3. maddesinin on birinci fıkrasında, “İthali, lisansa,
şarta, izne, kısıntıya veya belli kuruluşların vereceği uygunluk veya
yeterlilik belgesine tabi olan eşyayı, aldatıcı işlem ve davranışlarla
ithal eden kişiye, eşyanın gümrüklenmiş değerinin iki katı idari para
cezası verilir”, “Yetkili merciler” başlığı altında düzenlenen 17.
maddesinin birinci fıkrasında, “Bu Kanun hükümlerine göre idari para cezasına
karar vermeye Cumhuriyet savcısı, 14 üncü madde hükümlerine göre mülkiyetin
kamuya geçirilmesine ise Cumhuriyet savcısının talebi üzerine, sulh ceza
mahkemesi yetkilidir. Bu kararlara karşı, 30/3/2005 tarihli ve 5326 sayılı
Kabahatler Kanunu hükümlerine göre kanun yoluna başvurulabilir” denilmekte
iken; Kanunun 3. maddesinin başlığı “Kaçakçılık suçları”, maddenin on
birinci fıkrası ise, “Akredite laboratuvar analiz sonucuna göre Enerji
Piyasası Düzenleme Kurumu tarafından belirlenen seviyede ulusal marker
içermeyen, yasal yollarla Türkiye’de serbest dolaşıma girdiği
belgelendirilemeyen veya menşei belli olmayan akaryakıtı; üreten, satışa
arz eden, satan, bulunduran, bu özelliğini bilerek ticarî amaçla satın
alan, taşıyan veya saklayan kişi, iki yıldan beş yıla kadar hapis ve yirmi
bin güne kadar adlî para cezası ile cezalandırılır” şeklinde 28.3.2013 gün
ve 6455 sayılı Kanunun 54. maddesi ile yeniden düzenlenmiş, aynı Kanunun
66. maddesiyle 17. maddesinin birinci fıkrası yürürlükten kaldırılmış, aynı
Kanunun 64. maddesi ile düzenlenen geçici 8. maddesinin ikinci fıkrasında
ise, “Bu Kanunun yayımı tarihinden önce işlenen bu Kanuna muhalefet kabahatlerinde,
lehe hükümlerin uygulanması usulü 5252 sayılı Kanunun 9 uncu maddesi
hükmüne göre yapılır” hükmü yer almıştır.
4458 sayılı Gümrük Kanunu’nun 235.maddesinde, “ Teminat
alınmış olsa bile, gümrük işlemlerine başlanmadan veya bu işlemler
bitirilip gümrük idaresinin izni alınmadan antrepolardan veya gümrük
idaresince eşya konulmasına izin verilen yerlerden kısmen veya tamamen eşya
çıkarılması halinde,çıkarılan eşyanın ithalat veya ihracat vergilerinin
yanı sıra,bu vergilerin üç katı para cezası alınır ” denilmekte iken,
madde;
“ 1. Serbest dolaşıma
giriş rejimine tabi tutulan eşyaya ilişkin olarak, yapılan beyan ile
muayene ve denetleme veya teslimden sonra kontrol sonucunda;
a) Eşyanın genel
düzenleyici idari işlemlerle ithalinin yasaklanmış olduğunun tespiti
halinde, eşyanın gümrük vergilerinin alınmasının yanı sıra, gümrüklenmiş
değerinin dört katı idari para cezası verilir.
b) (a) bendindeki
eşyanın değersiz, artık veya atık madde olması durumunda, idari para
cezası; dökme halinde gelen eşya için ton başına otuz bin Türk Lirası,
ambalajlı gelmesi halinde kap başına altı yüz Türk Lirası olarak hesaplanır
ve eşya yurtdışı edilir.
c) Eşyanın ithali,
lisansa, şarta, izne, kısıntıya veya belli kuruluşların vereceği uygunluk
veya yeterlilik belgesine tabi olduğu halde uygunluk ve yeterlilik
belgesine tabi değilmiş veya belge alınmış gibi beyan edildiğinin tespit
edilmesi halinde, eşyanın gümrük vergilerinin yanı sıra, eşyanın
gümrüklenmiş değerinin iki katı idari para cezası verilir.
d) (c) bendindeki
eşyanın değersiz, artık veya atık madde olması durumunda, idari para
cezası; dökme halinde gelen eşya için ton başına sekiz bin Türk Lirası,
ambalajlı gelmesi halinde kap başına iki yüz Türk Lirası olarak hesaplanır
ve eşya yurtdışı edilir.
2. İhracat rejimine
tabi tutulan eşyaya ilişkin olarak, yapılan beyan ile muayene ve denetleme
veya kontrol sonucunda;
a) Eşyanın genel
düzenleyici idari işlemlerle ihracının yasaklanmış olduğunun tespiti
halinde, eşyanın gümrüklenmiş değerinin iki katı idari para cezası verilir.
b) Eşyanın ihracı,
lisansa, şarta, izne, kısıntıya veya belli kuruluşların vereceği uygunluk
veya yeterlilik belgesine tabi olduğu halde uygunluk ve yeterlilik
belgesine tabi değilmiş veya belge alınmış gibi beyan edildiğinin tespit
edilmesi halinde, eşyanın gümrüklenmiş değeri kadar idari para cezası
verilir.
3. Yolcuların,
gümrük mevzuatına göre kişisel ve hediyelik eşya kapsamı dışında olup
beyanlarına aykırı olarak üzerlerinde, eşyası arasında veya taşıma
araçlarında çıkan ya da başkasına ait olduğu halde kendi eşyasıymış gibi
gösterdikleri eşyanın gümrük vergileri iki kat olarak alınır ve eşya
sahibine teslim edilir. Gümrük vergileri ödenmediği takdirde, eşya gümrüğe
terk edilmiş sayılır.
4. Birinci fıkranın
(a) ve (c) bentlerinde belirtilen eşyaya el konularak mülkiyetinin kamuya
geçirilmesine karar verilir ve eşya 177 ila 180 inci madde hükümlerine göre
tasfiyeye tabi tutulur.
5. Türkiye Gümrük
Bölgesine getirilen ve transit rejim beyanında bulunulan serbest dolaşımda
olmayan eşyanın, beyan edilenden belirgin bir şekilde farklı cinste eşya
olduğunun tespiti halinde, farklı çıkan eşyanın gümrüklenmiş değerinin iki
katı idari para cezası verilir ” şeklinde
28/3/2013
gün ve 6455 sayılı Kanun’un 12 maddesi ile yeniden düzenlenmek suretiyle,
5607 sayılı Kanun’da kaçakçılık fiillerine ilişkin kabahatlerle
ilgili düzenlemeler tamamen ortadan kaldırılmış,4458 sayılı Kanun ile
kaçakçılık fiillerine ilişkin kabahatler yeniden düzenlenmiştir. Bu
Kanun’un “ İtirazlar ” başlığı altında düzenlenen 242.maddesinde ise, “1. Yükümlüler kendilerine tebliğ edilen gümrük vergileri, cezalar ve
idari kararlara karşı tebliğ tarihinden itibaren onbeş gün içinde bir üst
makama, üst makam yoksa aynı makama verecekleri bir dilekçe ile itiraz
edebilir.
2. İdareye intikal eden
itirazlar otuz gün içinde karara bağlanarak ilgili kişiye tebliğ edilir.
3. İtiraz dilekçelerinin
süresi içinde yanlış makama verilmesi halinde, itiraz süresinde yapılmış
sayılır ve idarece yetkili makama ulaştırılır.
4. İtirazın reddi kararlarına karşı
işlemin yapıldığı yerdeki idari yargı mercilerine başvurulabilir ” hükmü
yer almıştır.
30.3.2005
gün ve 5326 sayılı Kabahatler Kanunu’nun “Cumhuriyet savcısının karar verme yetkisi ”
başlığını taşıyan 23. maddesinde, “(1)
Cumhuriyet savcısı, kanunda açıkça hüküm bulunan hallerde bir kabahat
dolayısıyla idarî yaptırım kararı vermeye yetkilidir.
(2) Bir
suç dolayısıyla başlatılan soruşturma kapsamında bir kabahatin işlendiğini
öğrenmesi halinde Cumhuriyet savcısı durumu ilgili kamu kurum ve kuruluşuna
bildirebileceği gibi, kendisi de idarî yaptırım kararı verebilir.
(3) Soruşturma konusu fiilin kabahat oluşturduğunun
anlaşılması halinde Cumhuriyet savcısı bu nedenle idarî yaptırım kararı
verir. Ancak, bunun için ilgili kamu kurum ve kuruluşu tarafından idarî
yaptırım kararı verilmemiş olması gerekir” denilmiş;
5252 sayılı “Türk Ceza Kanununun Yürürlük ve Uygulama
Şekli Hakkında Kanun”un, “Lehe olan hükümlerin uygulanmasında usul ”
başlığı altında düzenlenen 9. maddesinde ise,
“ ….. (3) Lehe olan hüküm, önceki ve sonraki kanunların
ilgili bütün hükümleri olaya uygulanarak, ortaya çıkan sonuçların
birbirleriyle karşılaştırılması suretiyle belirlenir ” hükmü yer almıştır.
Dosyanın incelenmesinden, Başbakanlık Gümrük
Müsteşarlığı Gümrük Kontrolörlüğü tarafından yapılan soruşturma sırasında,
davacının yetkilisi olduğu firmanın 8513.10.00.90.00 GTİP(gümrük tarife
istatistik pozisyonu)'inden ithalatlarını yaptığı eşyaların, gözetim
önlemine tabi 9405 tarife pozisyonuna girip girmeyeceğinin plan dışı
sonradan kontrol kapsamında incelenmesi sonucunda, davacının ithali bazı
şartlara ve belgelere tabi bulunan eşyayı aldatıcı işlem ve davranışlarla
ithal ettiğinden bahisle yapılan ihbar üzerine, Üsküdar Cumhuriyet
Başsavcılığı Kabahat Bürosu’nun, 22.5.2012 gün ve Kabahat Defteri
No:2012/54, Karar No:2012/780 sayılı kararı ile, “İthali, lisansa, şarta,
izne, kısıntıya veya belli kuruluşların vereceği uygunluk veya yeterlilik
belgesine tabi olan eşyayı, aldatıcı işlem ve davranışlarla ithal etmek”
eyleminin kabahat olduğu değerlendirilerek, davacı adına 5607 sayılı
Kaçakçılıkla Mücadele Kanunu’nun 3.maddesinin on birinci fıkrası uyarınca
3.518.256,44 TL idari para cezası verildiği anlaşılmıştır.
30.3.2005
gün ve 5326 sayılı Kabahatler Kanunu’nun 6.12.2006 gün ve 5560 sayılı
Yasa’nın 31. maddesiyle değiştirilen 3. maddesinde, “ (1) Bu Kanunun;
a) İdarî yaptırım kararlarına karşı kanun yoluna
ilişkin hükümleri, diğer kanunlarda aksine hüküm bulunmaması halinde,
b) Diğer genel hükümleri, idarî para cezası veya
mülkiyetin kamuya geçirilmesi yaptırımını gerektiren bütün fiiller
hakkında,
uygulanır”; Kanunun “Başvuru yolu” başlıklı 27.
maddesinin 1. fıkrasında ise “idari para cezası ve mülkiyetin kamuya
geçirilmesine ilişkin idari yaptırım kararına karşı, kararın tebliği veya
tefhimi tarihinden itibaren en geç onbeş gün içinde, sulh ceza mahkemesine
başvurulabilir. Bu süre içinde başvurunun yapılmamış olması halinde idari
yaptırım kararı kesinleşir” düzenlemeleri yer almıştır.
Bu
düzenlemelere göre; Kabahatler Kanunu’nun, idarî yaptırım kararlarına karşı
kanun yoluna ilişkin hükümlerinin, diğer kanunlarda aksine hüküm
bulunmaması halinde uygula-nacağı; diğer kanunlarda görevli mahkemenin gösterilmesi
durumunda ise uygulanmayacağı anlaşılmaktadır.
Görev
kuralları kamu düzenine ilişkin olduğundan, görev konusunda taraflar için
bir müktesep hak doğmayacağı; bu nedenle, yeni bir yasayla kabul edilen
görev kurallarının, geçmişe de etkili olacağı, bilinen bir genel hukuk
ilkesidir.
Davanın
açıldığı andaki kurallara göre görevli olan mahkeme, yeni bir yasa ile görevsiz
hale gelmiş ise, (davanın açıldığı anda görevli olan ve fakat yeni yasaya
göre görevsiz hale gelen) mahkemenin görevsizlik kararı vermesi gerekeceği;
ancak, yeni yasadaki görev kuralının, değişikliğin yürürlüğe girmesinden
sonraYÖN açılacak davalarda uygulanacağına dair intikal hükümlerinin
varlığı halinde, mahkemece görevsizlik kararı verilemeyeceği açıktır.
Diğer
taraftan, dava görevsiz mahkemede açılmış, bu sırada yapılan bir kanun
değişikliği ile görevsiz mahkeme o dava için görevli hale gelmiş ise,
mahkeme, artık görevsizlik kararı veremeyip (yeni kanuna göre görevli hale
geldiği için) davaya bakmaya devam etmesi gerekir.
İncelenen
uyuşmazlıkta, 5607 sayılı Kanunun olay tarihinde yürürlükte bulunan maddesi
ve yapılan soruşturma sırasında, soruşturma konusunun kabahat olduğu
değerlendirilerek, 5326 sayılı Kanun uyarınca, Cumhuriyet Savcısı
tarafından davacıya verilen idari para cezasının, 5326 sayılı Kanun’un 16.
maddesinde belirtilen idari yaptırım türlerinden biri olduğu ve Kabahatler
Kanunu’nun 5560 sayılı Kanun’la değişik 3. maddesinde belirtildiği üzere,
idarî yaptırım kararlarına karşı kanun yoluna ilişkin hükümlerinin, diğer
kanunlarda aksine hüküm bulunmaması halinde uygulanacağı nedeniyle, görevli
mahkemenin belirlenmesinde 5326 sayılı Kanun hükümlerinin dikkate
alınacağı, anılan Kanunun 27. maddesinin (1) numaralı bendi uyarınca ve
aynı maddenin altıncı fıkrasında,
soruşturma konusu fiilin kabahat oluşturduğu gerekçesiyle idari yaptırım
kararı verilmesi halinde; kovuşturmaya yer olmadığı kararına itiraz
edildiği takdirde, idari yaptırım kararına karşı başvurunun da bu itiraz
merciinde inceleneceği açıkça belirtildiğinden, 5607 sayılı Kanun’un
28.3.2013 gün ve 6455 sayılı Kanunun 64. maddesi ile düzenlenen geçici 8.
maddesinin ikinci fıkrasında da, bu Kanunun yayımı tarihinden önce işlenen
bu Kanuna muhalefet kabahatlerinde, lehe hükümlerin uygulanması usulünün
5252 sayılı Kanunun 9. maddesi hükmüne göre yapılacağı belirtildiğinden,
davanın görüm ve çözümünde adli yargı yerinin görevli olduğu sonucuna
varılmıştır.
Açıklanan nedenlerle, İstanbul 5. İdare Mahkemesince
yapılan başvurunun kabulü ile, İstanbul Anadolu 20. Sulh Ceza Mahkemesince
verilen görevsizlik kararının kaldırılması gerekmiştir.
SONUÇ : Davanın çözümünde ADLİ YARGININ görevli olduğuna,
bu nedenle İstanbul 5. İdare Mahkemesince yapılan BAŞVURUNUN KABULÜ ile,
İstanbul Anadolu 20. Sulh Ceza Mahkemesinin 11.9.2013 gün ve D.İş:2012/456 sayılı
GÖREVSİZLİK KARARININ KALDIRILMASINA,
2.6.2014 gününde OYBİRLİĞİ İLE KESİN OLARAK karar verildi.
——
• ——
Uyuşmazlık Mahkemesi
Başkanlığından:
19-ESAS NO : 2014/618
KARAR NO : 2014/668
KARAR TR : 02.06.2014
(Hukuk Bölümü)
ÖZET : Türk
Telekomünikasyon A.Ş.’de çalışırken Kurumun özelleştirilmesi nedeniyle
başka kuruma nakledilen davacının, maaş nakil ilmühaberinin düzeltilmesi ve
alacağının faizi ile birlikte tazmini istemiyle açtığı davanın, ADLİ YARGI
YERİNDE çözümlenmesi gerektiği hk.
K A R A R
Davacı : A.Y.
Vekili : Av. S.Ö.
Davalı : Türk Telekomünikasyon A.Ş.
Vekili :
Av. A.İ. (Adli Yargıda)
O L A Y : Davacı vekili, dava dilekçesinde özetle;
davacının Türk Telekomünikasyon A.Ş.’de nakle tabi personel olarak
çalışmakta iken; özelleştirme nedeniyle 24.11.1994 tarih ve 4046 sayılı
Özelleştirme Uygulamalarının Düzenlenmesine ilişkin Kanunun 22. Maddesi ve
406 sayılı Telgraf ve Telefon Kanununun Ek 29. Maddeleri gereğince Devlet
Personel Başkanlığı’na bildirilerek akabinde kamuya atanarak 03.01.2011
tarihinde Karşıyaka İlçe Milli Eğitim Müdürlüğünde göreve başladığı halde
alması gereken ücret ve ek ödemeleri alamadığını belirterek, davacının
adının Devlet Personel Başkanlığı’na bildirim tarihi olan 31.08.2010 tarihi
itibariyle davalı kurumdan alması gerekli olan ancak alamadığı ücret ve
ücrete eklenmesi gereken farklar ile ayrıca 112 günlük ikramiye tutarının
sabit bir değer olarak eklenecek şekilde maaş nakil ilmühaberinin yeniden
düzenlenmesi ve bu şekli ile Devlet Personel Başkanlığı’na bildirilmesi ile
31.08.2010 tarihinden itibaren eksik ücret alması nedeniyle uğramış olduğu
alacak haklarından fazlaya ilişkin hakları saklı kalmak üzere şimdilik 1000
TL’nin 16.02.2011 tarihinden itibaren bankaların mevduata uyguladığı en
yüksek faiz ile davalıdan tahsili istemiyle adli yargıda dava açmıştır.
ANKARA
11. İŞ MAHKEMESİ: 17.07.2013 gün
ve E:2012/1246 K:2013/949 sayılı kararında “…Uyuşmazlık 399 Sayılı Kanun
Hükmünde Kararnamenin Ek.II cetvelinde yer alan ve sözleşme sonucu hissesi
devredilen davalı Kurumdan Tip 2 sözleşmesi ile nakle tabi olarak çalışan
davacının, davalının özelleştirmeden önce tabi olduğu ve özelleştirme ile
bazı hükümleri değişen 406 Sayılı Kanunun Ek 29. Maddesi kapsamındaki
düzenleme ve sözleşmedeki hüküm nedeni ile 375 sayılı KHK.nın Ek 3 maddesi
ve 399 sayılı KHK nin Ek II cetvelinde yer alan Kurumlarda çalışan sözleşmeli
personele yapılan artışlardan yararlanıp yararlanamayacağı, nakledilirken
bu artışların yer aldığı ücreti gösteren nakil maaş ilmühaberinin buna göre
düzenlenmesi gerekip gerekmediği noktasında toplanmakta olup, normatif
dayanaklar 406 Sayılı Kanunun Ek 29. Maddesi, 375 sayılı KHK. nin Ek 3.
maddesi, 399 sayılı KHK nin Ek II cetveli ve bu Kanun Hükmünde
Kararnamelere dayanılarak çıkarılan 2006/1 sayılı tebliğ yanında taraflar
arasındaki sözleşme hükümleri olduğu, yasal düzenleme sözleşmedeki hükümler
dikkate alındığında, davalı Kurumda özelleştirme öncesi kapsam dışı olarak
çalışan ve 399 sayılı KHK hükümlerine tabi olarak ücreti belirlenen
davacının özelleştirme sonrasında çalıştıktan sonra nakledildiği tarihe
kadar kamuda aynı statüde çalışanlar için getirilen özlük haklarından
yararlandırılarak, nakil edildiklerinde haklarının korunması amaçlanmış,
kısaca kapsam dışı olarak kamuda çalışmış gibi sayılmakta olduğu, 406
Sayılı Yasa hükümleri ile tanınan ayrıcalıkların sonucu olarak bünyesinde
belli süre ile çalışmaya devam eden söz konusu personelin kamu kuramlarına
naklen atanmasının sağlanması amacıyla kimi görevler yüklendiği, davalı
şirketin Telekomünikasyon Kurumu ile Türk Telekom arasında imzalanan "
Telekomünikasyon Hizmetlerinin Yürütülmesine İlişkin İmtiyaz Sözleşmesi
" ile belli bir kamu hizmetini yürütmek görev ve yetkisi ile
donatıldığı, bazı kamusal görevler yüklenen davalı şirketin, belirtilen
görevleri kapsamında tesis ettikleri işlemlerin idari işlem niteliğinde
olduğu ve bu işlemlerden kaynaklanan uyuşmazlıkların idari yargının
görevinde bulunduğu, statü hukuku hükümlerine tabi davacı niteliğindeki
personel, özelleştirme sonrası belirli bir süreliğine davalı ile özel hukuk
hükümlerine tabi olarak iş sözleşmesi kapsamında çalıştırılmakta,
nakledildiğinde tekrar statü hukuku kapsamına girdiği, davacının iş
sözleşmesi ile çalıştığı dönemde, davalı şirkete davacının ücreti konusunda
" artış oranının kamudaki memur maaş artış oranında " olacağı
yönünde hükümlülük getirdiği gibi 406 sayılı yasa hükümleri uyarınca davalı
şirkete hak sahibi personeli Devlet Personel Başkanlığına bildirilmesi,
bildirim ile beraber personelin nakledileceği kamu kurumundan yararlanacağı
parasal haklara esas olmak üzere memur maaş nakil ilmühaberi düzenlenmesi,
personelinin ilişiğinin kesilmesi gibi işlemler yapıldığı, bu işlemlerle
idare hukuku alanında hukuki sonuçlar doğurduğu ve ilgili personelin
nakledilecekleri kurumdaki statülerinin, özlük ve parasal hakları
belirlediği, söz konusu işlemlerini kamu personeli hakkında ve idare hukuku
alanında tesis edilmiş birer idari işlem niteliğinde olduğu, idari
işlemlerle ilgili uyuşmazlığın ise adli yargı yerinde değil idari yargı
yerinde çözülmesi gerektiği…” şeklindeki gerekçe ile, yargı yolunun caiz
olmaması nedeni davanın usulden reddine karar vermiş ve verilen bu karar
temyiz edilmeksizin kesinleşmiştir.
Davacı
vekili bu kez, aynı istemle idari yargıda dava açmıştır.
İZMİR 3.
İDARE MAHKEMESİ: 12.12.2013 gün E:2013/1723, K:2013/2017 sayılı kararında
özetle; Ankara 11. İş Mahkemesi’nin E:2012/1246 sayılı dosyasında açılan
davada verilen 17.07.2013 gün ve K:2013/949 sayılı kararın kesinleşip
kesinleşmediğinin, kesinleşti ise hangi tarihte kesinleştiğinin dilekçede
belirtilmediği ve kesinleşme şerhli kararın dosyaya sunulmadığı, bu haliyle
davanın süresinde açılıp açılmadığı hususunda tereddüde düşülmüş olması
nedeniyle, 2577 sayılı Kanun’un 3. maddesi hükmüne uygun bulunmayan dava
dilekçesinin aynı Kanun’un 15. maddesinin 1. fıkrasının (d) bendi uyarınca
bu kararın bildirim tarihinden itibaren otuz gün içinde belirtilen
noksanların tamamlanarak yeniden dava açılmak üzere reddine, sözü edilen
Kanunun 15. maddesinin 3. fıkrası uyarınca yeni dilekçe düzenlenerek dava
açılmasına karar verilmiştir.
Bunun
üzerine, davacı vekili yeni bir dilekçe düzenleyerek yeniden idari yargıya
başvurmuştur.
İZMİR 3.
İDARE MAHKEMESİ : 20.02.2014 gün
ve E:2014/196 sayı ile vermiş olduğu gönderme kararında özetle;
uyuşmazlıkta, davalı mevkiinde kamu kuruluşu niteliği taşımayan Türk
Telekomünikasyon Genel Müdürlüğü’nün olması karşısında, idari yargı yetkisi
kapsamında açılmış bir idari dava bulunduğundan söz edilemeyeceğinden;
uyuşmazlığın çözümünde, özel hukuk hükümlerine göre adli yargının görevli
olduğunu gerekçe göstererek, 2247 sayılı Uyuşmazlık Mahkemesinin Kuruluş ve
İşleyişi Hakkında Kanun’un 19. Maddesi hükümleri uyarınca görevli yargı merciinin
belirlenmesi için dosyanın Uyuşmazlık mahkemesine gönderilmesine,
Uyuşmazlık Mahkemesi’nce karar verilinceye kadar davanın ertelenmesine
karar vererek dosya Mahkememize gönderilmiştir.
İNCELEME VE GEREKÇE :
Uyuşmazlık Mahkemesi Hukuk Bölümü’nün, Serdar
ÖZGÜLDÜR’ün Başkanlığında, Üyeler: Eyüp Sabri BAYDAR, Ali ÇOLAK, Nurdane
TOPUZ, Ertuğrul ARSLANOĞLU, Ayhan Akarsu ve Mehmet AKBULUT’un katılımlarıyla
yapılan 02.06.2014 günlü toplantısında:
l-İLK
İNCELEME:Dosya üzerinde 2247 sayılı Yasa’nın 27. maddesi uyarınca yapılan
incelemeye göre, İdare Mahkemesi’nce anılan Yasa’nın 19. maddesinde
öngörülen usul ve yönteme uygun biçimde başvuruda bulunulduğu
anlaşılmaktadır. Usule ilişkin herhangi bir noksanlık görülmediğinden
esasının incelenmesine oy birliği ile karar verildi.
II-ESASIN İNCELENMESİ: Raportör-Hakim Filiz BUDAK’ın,
davanın çözümünde adli yargının görevli olduğu yolundaki raporu ile
dosyadaki belgeler okunduktan; ilgili Başsavcılarca görevlendirilen
Yargıtay Cumhuriyet Savcısı Mehmet BAYHAN ile Danıştay Savcısı Mehmet Ali
GÜMÜŞ’ün davada adli yargının görevli olduğu yolundaki sözlü açıklamaları
da dinlendikten sonra GEREĞİ GÖRÜŞÜLÜP DÜŞÜNÜLDÜ:
Dava,
davalı şirkette görev yapmakta iken, 406 sayılı Yasa'nın Ek-29. maddesi ile
4046 sayılı Yasa'nın 22. maddesine göre adı Devlet Personel Başkanlığına
bildirilmesi nedeniyle yeni görevine başlayan davacının, maaş nakil ilmühaberinin
yeniden düzenlenmesi ve ödenmeyen ikramiyelerin tahsili isteğine
ilişkindir.
1953 tarih ve 6145 sayılı Yasa ile, Türkiye
Cumhuriyeti Posta, Telgraf ve Telefon İşletmesi kurulmuş; 1924 tarih ve 406
sayılı Telgraf ve Telefon Kanunu’nun 10.6.1994 tarih ve 4000 sayılı
Yasa’yla değiştirilen 1. maddesi ile, posta ve telgraf tesis ve işletmesine
ilişkin hizmetler, Posta İşletmesi Genel Müdürlüğü’nce (P.İ),
telekomünikasyon hizmetleri ise, “Türk Telekomünikasyon Anonim Şirketi
(Şirket)” tarafından yürütülecek şekilde yeniden yapılandırılmıştır.
27.1.2000 tarih ve 4502 sayılı Yasa’nın 1. maddesi
ile, 406 sayılı Yasa’nın 1. maddesine eklenen dokuzuncu fıkrada, “Türk
Telekom, bu Kanun ve özel hukuk hükümlerine tabi bir anonim şirkettir. Kamu
İktisadi Teşebbüslerinin kuruluş, teşkilât ve faaliyetleri ile ilgili
mevzuat Türk Telekom’a uygulanmaz. Sadece, Türkiye Büyük Millet Meclisi
denetimine ilişkin 2.4.1987 tarihli ve 3346 sayılı Kanunun 9 uncu maddesi
hükümleri uygulanır” denilmiş; anılan fıkra hükmü, 12.5.2001 tarih ve 4673
sayılı Yasa’nın 1. maddesi ile değiştirilmiş ve “Türk Telekom, bu Kanun ve
özel hukuk hükümlerine tabi bir anonim şirkettir. Bu Kanun hükümleri saklı
kalmak üzere, kamu iktisadi teşebbüsleri de dahil, sermayesinin yarısından
fazlası kamuya ait olan kamu kurum, kuruluş ve ortaklıklarına uygulanan
mevzuat Türk Telekom’a uygulanmaz. Sermayesinin yarısından fazlası kamuda
kaldığı sürece, Türkiye Büyük Millet Meclisi denetimine ilişkin 2.4.1987
tarihli ve 3346 sayılı Kanunun 9 uncu maddesi hükümleri uygulanır.
16.7.1965 tarihli ve 697 sayılı Kanun ile milli güvenlik ve kamu düzeniyle
sıkıyönetim ve seferberlik hallerinde telekomünikasyon hizmetlerinin
yürütülmesine ilişkin özel kanunların hükümleri saklıdır”; Ek 29.
maddesinin 3.7.2005 gün ve 5398 sayılı Kanun’un 14. maddesi ile değişik
birinci fıkrasında, “Türk Telekom hisselerinin devri sonucu kamu payının
yüzde ellinin altına düşmesi durumunda; Türk Telekomda ek 22 nci maddenin
(a) bendinin bu Kanunla yürürlükten kaldırılan hükümleri uyarınca
belirlenen aslî ve sürekli görevlerde çalışmakta olanlar ile 22.1.1990
tarihli ve 399 sayılı Kanun Hükmünde Kararnameye tâbi olarak kadrolu veya
sözleşmeli personel statüsünde çalışanlar ve kapsam dışı personel, kamu
görevlerinden yüzseksen gün aylıksız izinli sayılır…” denilmiştir.
Öte
yandan; 406 sayılı Yasa’nın 4502 sayılı Yasa ile değişik 2. maddesinin (c)
bendinin birinci alt bendinin birinci cümlesinde, “Türk Telekom;
telekomünikasyon şebekeleri üzerinden sunulan ulusal ve uluslararası ses
iletimini ihtiva eden telefon hizmetlerini, 31.12.2003 tarihine kadar bu
Kanun ve görev sözleşmesi çerçevesinde tekel olarak yürütür” denildikten
sonra, anılan (c) bendinin birinci alt bendine 12.5.2001 tarih ve 4673
sayılı Yasa ile eklenen üçüncü cümlede, “Ancak, Türk Telekom’daki kamu payı
%50’nin altına düştüğünde, Türk Telekom’un tüm tekel hakları 31.12.2003
tarihinden önce de olsa ortadan kalkmış olur” denilmiş; 4502 sayılı
Yasa’nın Geçici 3. maddesi ile de Türk Telekomünikasyon A.Ş., 233 sayılı
KHK’nin ekindeki “B-Kamu İktisadi Kuruluşları (KİK)” bölümünde yer alan kuruluşlar
listesinden çıkarılmıştır.
Bu
düzenlemeler birlikte değerlendirildiğinde, telekomünikasyon şebekeleri
üzerinden sunulan ulusal ve uluslararası ses iletimini ihtiva eden telefon
hizmetlerini 31.12.2003 tarihine kadar “tekel” olarak yürütmekle görevli
kılınan ve çoğunluk hisseleri kamuya ait bulunan Türk Telekom’un, tekel
kapsamında kamu hizmeti yürüten, ancak kuruluş yasasındaki son düzenlemeler
ile kendine özgü statüye sahip olan ve sermayesindeki kamu payı %50’nin
altına düşünceye kadar kamu kuruluşu niteliğini taşıyan bir kuruluş olduğu
tartışmasızdır.
Özelleştirme
kapsamında bulunan Türk Telekomünikasyon A.Ş.’deki tamamı Hazineye ait
bulunan hisselerden % 55’i, Bakanlar Kurulu’nun 25.7.2005 tarih ve
2005/9146 sayılı “Türk Telekomünikasyon Anonim Şirketi (Türk Telekom)’nin %
55 Oranındaki Hissesinin Blok Olarak Satışına İlişkin Nihai Devir
İşlemlerine Dair Kararın Yürürlüğe Konulması Hakkında Karar”ı uyarınca,
14.11.2005 tarihli Hisse Satış Sözleşmesi ile (6.550.000.000 USD. bedelle)
O. Telekomünikasyon A.Ş.’ne satılmıştır.
Bu
sürece paralel olarak Türk Telekom personelinin durumu incelendiğinde:
Türk
Telekom A.Ş., 4502 sayılı Yasa’nın 29.1.2000 tarih ve 23948 sayılı Resmi
Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe girdiği dikkate alındığında, 29.1.2000
tarihi itibariyle 233 sayılı KHK kapsamı
dışında kalmış ve anılan KHK eki cetvellerden çıkarılmış olması nedeniyle,
Uyuşmazlık Mahkemesi Genel Kurulu’nun
22.1.1996 gün ve E:1995/1, K:1996/1 sayılı ve özelleştirme
kapsamında bulunan kamu iktisadi teşebbüslerinde
sözleşmeli veya kapsam dışı statüde çalışan personelin kurumları ile olan
ilişkilerinden doğan anlaşmazlıkların çözüm yerinin idari yargı olduğu
yolundaki İlke Kararı kapsamı dışında değerlendirilmesi gerekmektedir.
Anılan
4502 sayılı Yasa’nın 13. maddesi ile 406 sayılı Yasa’ya eklenen Ek 22.
maddenin (a) bendinde, “a) Personelin statüsü: Telekomünikasyon
hizmetlerinin gerektirdiği asli ve sürekli görevler telekomünikasyon
alanında sekiz yıl tecrübeye sahip ve en az dört yıllık yüksek öğrenim
görmüş bir genel müdür ile kadro, unvan, derece ve sayıları Yönetim
Kurulunun önerisi ve Bakanlığın teklifi üzerine bu Kanunun yürürlüğe
girdiği tarihten itibaren yüzseksen gün içerisinde Bakanlar Kurulu Kararı
ile belirlenen kadrolarda istihdam edilen personel eliyle yürütülür. Bu
personel hakkında bu Kanunda öngörülen hükümler saklı kalmak üzere 399
sayılı Kanun Hükmünde Kararname hükümleri uygulanır. Bunların dışında kalan
personel iş mevzuatı uyarınca istihdam edilir. İş mevzuatına göre istihdam
edilenlere ilişkin kayıt ve şartlar Yönetim Kurulu tarafından tayin olunur”
hükmüne yer verilmiş; bu bent hükmü, 4673 ve 5189 sayılı Yasalarla yapılan
değişiklikler sonucunda; “a) Personelin statüsü: (Ek ibare:
12.5.2001-4673/6. md.) Türk Telekom daki kamu payı %50’nin altına düşünceye
kadar, Türk Telekom Yönetim Kurulu üyeliklerine atanacaklarda Devlet memurluğuna
atanabilme genel şartlarına sahip olma ve en az dört yıllık yüksek öğrenim
görme şartları aranır. (Mülga ikinci ve üçüncü cümle: 16.6.2004-5189/12
md.) Bunların dışında kalan personel iş mevzuatı uyarınca istihdam edilir.
İş mevzuatına göre istihdam edilenlere ilişkin kayıt ve şartlar Yönetim
Kurulu tarafından tayin olunur” hükmünü almış; aynı maddenin (b) bendinin
ikinci paragrafında da iş mevzuatına tabi olan Türk Telekom çalışanlarının
aylık ücretlerinin kendilerini atamaya yetkili olan Yönetim Kurulu
tarafından tespit olunacağı kurala bağlanmıştır.
406
sayılı Yasa’nın anılan Ek 22. maddesi uyarınca, Türk Telekom A.Ş. Genel
Müdürlüğü’ne ait asli ve sürekli kadrolar belirlenerek 4.4.2000 tarih ve
24010 (Mükerrer) sayılı R.G. de yayımlanan 31.3.2000 tarih ve 2000/331
sayılı Bakanlar Kurulu Kararı ekinde yer alan listede: merkez teşkilatı
için 100 ve taşra teşkilatı için 100 (6 Bölge Müdürü, 12 Bölge Müdür Yardımcısı
ve 82 İl Telekom Müdürü) kadro ihdas edilmiş; öte yandan, aynı Yasa
maddesinin verdiği yetkiye dayanılarak hazırlanan “Türk Telekomünikasyon
A.Ş. Kapsam Dışı Personel Yönetmeliği” adı altındaki düzenleme, Yönetim
Kurulunun 31.8.2000 tarih ve 407 sayılı kararıyla kabul edilmek suretiyle
yürürlüğe konulmuştur.
Kanunla,
Kurumda görev yapan personelden asli ve sürekli görev yapacak olanları
kadro unvanı itibariyle belirlemek konusunda Bakanlar Kurulu'na yetki
verildiği açıktır. Bu yetki 4502 sayılı Kanun’un yürürlüğe girdiği
29.1.2000 tarihi ile 5189 sayılı Kanun’un yürürlüğe girdiği 2.7.2004
tarihleri arasında geçerli olmuştur.
Anayasa’nın
128. maddesinde, “Devletin, kamu iktisadî teşebbüsleri ve diğer kamu
tüzelkişilerinin genel idare esaslarına göre yürütmekle yükümlü oldukları
kamu hizmetlerinin gerektirdiği aslî ve sürekli görevler, memurlar ve diğer
kamu görevlileri eliyle görülür” denilmiştir.
406
sayılı Yasa’nın Ek 29. maddesinin 3.7.2005 tarih ve 5398 sayılı Kanun’la
değişik birinci fıkrasında, “Türk Telekom hisselerinin devri sonucu kamu
payının yüzde ellinin altına düşmesi durumunda; Türk Telekomda ek 22 nci
maddenin (a) bendinin bu Kanunla yürürlükten kaldırılan hükümleri uyarınca
belirlenen asli ve sürekli görevlerde çalışmakta olanlar ile 22.1.1990
tarihli ve 399 sayılı Kanun Hükmünde Kararnameye tabi olarak kadrolu veya
sözleşmeli personel statüsünde çalışanlar ve kapsam dışı personel, kamu
görevlerinden yüzseksen gün aylıksız izinli sayılır. Bu personel belirtilen
süre içinde Türk Telekomda çalışmaya devam eder ve hisse devir tarihinden
nakli için Devlet Personel Başkanlığına bildirildikleri tarihe kadarki
aylık ücret, harcırah, sağlık giderleri, cenaze giderleri ve ölüm yardımı
ile diğer mali ve özlük hakları Türk Telekom tarafından karşılanır…”
denilerek, yasakoyucu tarafından Türk Telekom’da 22.1.1990 tarihli ve 399
sayılı Kanun Hükmünde Kararnameye tabi olarak sözleşmeli personel
statüsünde çalışanlar ile kapsam dışı personel, kamu personeli sayılmıştır.
Olayda,
davalının hisse devir (14.11.2005) tarihinde nakle tabi personel olarak
görev yapmakta iken, 406 sayılı Yasa'nın Ek-29. maddesi ile 4046 sayılı
Yasa'nın 22. maddesine göre diğer kamu kurum ve kuruluşlarına naklinin yapılması
için adı Devlet Personel Başkanlığına bildirilmesi nedeniyle yeni görevine
başlayan davacı tarafından, 5473 sayılı Yasa uyarınca hak edilen ek
ödemelerin ödenmesi ve maaş ilmühaberinin davacının maaşına eklenmeyen
ödemenin maaş nakil ilmühaberine eklenmesi, maaş nakil ilmühaberinin
yeniden düzenlenmesi istemiyle dava açılmıştır.
2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu’nun “İdari Dava
Türleri ve İdari Yargı Yetkisinin Sınırı” başlıklı 2. maddesinin değişik 1
numaralı bendinde:
“a) (Değişik : 8.6.2000-4577/5 md.) İdari işlemler
hakkında yetki, şekil, sebep, konu ve maksat yönlerinden biri ile hukuka
aykırı olduklarından dolayı iptalleri için menfaatleri ihlal edilenler
tarafından açılan iptal davaları,
b) İdari
eylem ve işlemlerden dolayı kişisel hakları doğrudan muhtel olanlar
tarafından açılan tam yargı davaları,
c)
(Değişik: 18.12.1999-4492/6 md.) Tahkim yolu öngörülen imtiyaz şartlaşma ve
sözleşmelerinden doğan uyuşmazlıklar hariç, kamu hizmetlerinden birinin
yürütülmesi için yapılan her türlü idari sözleşmelerden dolayı taraflar
arasında çıkan uyuşmazlıklara ilişkin davalar” idari dava türleri olarak
sayılmış olup; kural olarak, idari yargıda ancak Devlete ve kamu tüzel
kişilerine karşı açılan davalara bakılabilir.
Buna
göre, iptali istenilen işlemin tesis edildiği ve dava açıldığı tarihte
davalı mevkiinde kamu kuruluşu niteliği taşımayan Türk Telekomünikasyon
A.Ş.'nin olması karşısında, idari yargı yetkisi kapsamında açılmış bir
idari dava bulunduğundan söz etmek olanaksız olduğundan; uyuşmazlığın, özel
hukuk hükümlerine göre görüm ve çözümünde adli yargı yerinin görevli olduğu
sonucuna varılmıştır.
Açıklanan
nedenlerle İzmir 3. İdare Mahkemesi’nin başvurusunun kabulü ile Ankara 11.
İş Mahkemesi’nin 17.07.2013 gün ve E:2012/1246 K:2013/949 sayılı
görevsizlik kararının kaldırılması gerekmiştir.
SONUÇ :
Davanın çözümünde ADLİ YARGININ görevli olduğuna, bu nedenle, İzmir 3.
İdare Mahkemesi’nin başvurusunun kabulü ile Ankara 11. İş Mahkemesi’nin
17.07.2013 gün ve E:2012/1246 K:2013/949 sayılı GÖREVSİZLİK KARARININ
KALDIRILMASINA, 02.06.2014 gününde OY BİRLİĞİ İLE KESİN OLARAK karar
verildi.
——
• ——
Uyuşmazlık Mahkemesi
Başkanlığından:
20-ESAS NO : 2014/620
KARAR NO : 2014/670
KARAR TR : 02.06.2014
(Hukuk Bölümü)
ÖZET : Davalı Şirkette çalışırken
Kurumun özelleştirilmesi nedeniyle başka kuruma nakledilen davacının, maaş nakil
bildiriminin ilgili mevzuata uygun düzenlenmemesi nedeniyle uğradığı
parasal kaybın giderilmesi istemiyle açtığı davanın, ADLİ YARGI YERİNDE
çözümlenmesi gerektiği hk.
K A R A R
Davacı : E.M.
Vekili :
Av. B.Y.
Davalı : Türk Telekomünikasyon A.Ş.
Vekili :
Av. C.S.
O L A Y : Davalı Şirkette
görev yapmakta iken, 406 sayılı Yasanın Ek-29. maddesi ile 4046 sayılı
Yasanın 22. maddesine göre adı Devlet Personel Başkanlığına bildirilen
davacı 31.3.2010 tarihinde Kültür ve Turizm Bakanlığı emrine atanmıştır.
Davacı vekili, davalı kurumdan geçiş yapan müvekkilinin
maaş nakil ilmühaberinin 4046 sayılı yasanın 22. Maddesi ve 406 sayılı
yasanın Ek 29. Maddesine uygun düzenlenmemesi nedeniyle yeniden tespiti ile
maaşına esas net ücretine söz konusu tespit doğrultusunda zamların
eklenerek davalı kurumda çalıştığı 1.4.2010 tarihine kadar hak ettiği,
ancak kendisine ödenmeyen, yıllar itibari ile değişen ek ödeme ve denge
tazminatlarının ve buna bağlı olarak değişen maaş tutarına uygulanan
ikramiye tutarları farkının fazlaya ilişkin tüm hakları saklı kaydıyla
şimdilik 700,00 TL alacağın ödenmesi gereken tarihlerden itibaren işleyecek
en yüksek banka mevduat faizi ilavesi ile birlikte ödenmesi istemiyle
7.9.2011 tarihinde adli yargı yerinde dava açmıştır.
ANKARA
16.İŞ MAHKEMESİ: 7.5.2013 gün ve E:2011/906, K:2013/303 sayı ile, taraflar
arasındaki uyuşmazlığın; 399 sayılı Kanun Hükmünde Kararnamenin Ek II.
cetvelinde yer alan ve özelleştirme sonucu hissesi devredilen davalı
Kurumda Tip 2 sözleşmesi ile nakle tabi olarak çalışan davacının, davalının
özelleştirmeden önce tabi olduğu ve özelleştirme ile bazı hükümleri değişen
406 sayılı kanunun EK 29. maddesi kapsamındaki düzenleme ve sözleşmedeki
hüküm nedeni ile 375.sayılı Kanun Hükmünde Kararname'nin Ek 3 maddesi ve
399 sayılı Kanun Hükmünde Kararname'nin Ek II. cetvelinde yer alan
kurumlarda çalışan sözleşmeli personele yapılan artışlardan yararlanıp
yararlanamayacağı, nakledilirken, bu artışların yer aldığı ücreti gösteren
nakil maaş ilmühaberinin buna göre düzenlenmesi gerekip gerekmediği
noktasından kaynaklanmakta olduğu; Danıştay İdari Dava Dairelerinin
07.04.2011 gün ve 2011/55-205 sayılı kararlarında belirtildiği ve Yargıtay
9. Hukuk Dairesi'nce de benimsenen gerekçelere göre, özelleştirmeden önce
statü hukuku hükümlerine tabi davacı niteliğindeki personelin özelleştirme
sonrasında belirli bir süreliğine davalı ile Özel Hukuk hükümlerine tabi
olarak iş sözleşmesi kapsamında çalıştırılmakta, nakledildikten sonra
nakledildiklerinde tekrar statü hukukuna girmekte olduğu; davacının iş
sözleşmesi ile çalıştığı dönemde davalı şirkete davacının ücreti konusunda
artış oranının kamudaki memur maaş artış oranında olacağı yönünde
yükümlülük getirildiği, 406 sayılı yasa hükümleri uyarınca, davalı şirkete
hak sahibi personeli, Devlet Personel Başkanlığı'na bildirmesi, bildirimle
beraber personelin nakledileceği kamu kurumunda yararlanacağı parasal
haklara esas olmak üzere memur maaş nakil ilmühaberi düzenlenmesi,
personelin ilişiğinin kesilmesi gibi işlemlerin yaptırılmasının birer idari
işlem niteliğinde olduğu; idari işlemlerle ilgili uyuşmazlıkların ise İdari
Yargı yerinde çözümlenmesinin gerektiğinden bahisle; yargı yolunun caiz
olmaması nedeniyle, davanın usulden reddine karar vermiş; bu karar Yargıtay
22. Hukuk Dairesinin 8.7.2013 tarih, E/K: 2013/18919-16913 sayılı ilamı ile
onanmış ve anılan karar kesinleşmiştir.
Davacı vekili bu kez, müvekkilinin maaş
nakil ilmühaberinin 4046 sayılı yasanın 22. Maddesi ve 406 sayılı yasanın
Ek 29. Maddesine uygun düzenlenmemesi nedeniyle maaş nakil bildiriminin
iptal edilerek yeniden tespiti ile iş mahkemesi yargılamasındaki bilirkişi
incelemesi çerçevesinde maaşına esas net ücretine söz konusu tespit
doğrultusunda zamların eklenerek kendisine ödenmeyen, yıllar itibari ile
değişen ek ödeme ve denge tazminatlarının ve buna bağlı olarak değişen maaş
tutarına uygulanan ikramiye tutarları farkının fazlaya ilişkin tüm hakları
saklı kalmak kaydıyla ödenmesi gereken tarihlerden itibaren işleyecek faizi
ilavesi ile birlikte ödenmesi istemiyle idari yargı yerinde dava açmıştır.
ANKARA
12.İDARE MAHKEMESİ: 28.4.2014 gün ve E:2014/96 sayı ile, 406 sayılı Kanunun
1. maddesinin 7. fıkrasında, "Türk Telekom, bu kanun ve özel kanun
hükümlerine tabi bir anonim şirkettir. Bu kanun hükümleri saklı kalmak
üzere kamu iktisadi teşebbüsleri de dahil, sermayesinin yarısından fazlası
kamuya ait olan kamu kurum, kuruluş ve ortaklıklarına uygulanan mevzuat
Türk Telekom’a uygulanmaz." hükmüne yer verilerek Türk Telekom’a özgü
farklı bir statü oluşturulduğu; aynı Kanunun 4673 sayılı Yasayla değişik Ek
22. maddesinde de; Türk Telekomdaki kamu payı % 50'nin altına düşünceye
kadar, Türk Telekom Yönetim Kurulu üyeliklerine atanacaklarda Devlet
memurluğuna atanabilme genel şartlarına sahip olma ve en az dört yıllık
yüksek öğrenim görme şartlarının aranacağı, bunların dışında kalan
personelin iş mevzuatı uyarınca istihdam edileceği ve iş mevzuatına göre
istihdam edilenlere ilişkin kayıt ve şartların Yönetim Kurulu tarafından
tayin olunacağının hükme bağlandığı; ayrıca, Türk Telekomünikasyon A.Ş.’nin
özelleştirme kapsamında iken %55 oranındaki hissesinin blok olarak satışı
suretiyle özelleştirilmesi için 01.07.2005 tarihinde yapılan ihale
sonucunda 2005/9146 sayılı Bakanlar Kurulu Kararı doğrultusunda, şirketin
%55 oranındaki hissesinin satılarak 14.11.2005 tarihinde O. firmasına
devredildiği, şirketin kamusal niteliğinin ortadan kalktığının görüldüğü;
dava dosyasının incelenmesinden; Türk Telekomünikasyon Anonim Şirketinde
kapsam dışı personel statüsünde şef olarak görev yapmakta iken 4046 sayılı
Kanunun 22. maddesi ile 406 sayılı Kanunun ek 29. maddesi uyarınca başka
kuruma naklen atanarak kurum ile ilişiği kesilen davacının, denge
tazminatı, enflasyon farkı ve ikramiyelerin maaş nakil ilmühaberine
yansıtamadığından bahisle, anılan ödemelerin yansıtılarak maaş nakil
ilmühaberinin yeniden düzenlenmesi ve yoksun kaldığı parasal hakların
ödenmesi için yaptığı başvurunun reddine ilişkin işlemin iptali ile bu
işlem nedeniyle yoksun kaldığı parasal hakların yasal faiziyle birlikte
ödenmesine karar verilmesi istemiyle Ankara 16. İş Mahkemesinde açılan
davanın 07.05.2013 tarih ve E:2011/906, K:2013/303 sayılı kararla davanın
idari yargı yerinde görülmesi gerektiği gerekçesiyle görev yönünden reddine
karar verildiği, bu kararın kesinleşmesi üzerine, 20.01.2014 tarihinde
kayda giren dilekçe ile Mahkemeleri nezdinde bakılan davanın açıldığının
anlaşıldığı; iptali istenilen işlemin tesis edildiği tarihte davalı
mevkiinde kamu kuruluşu niteliği taşımayan Türk Telekomünikasyon Anonim
Şirketinin olması karşısında, idari yargı yetkisi kapsamında açılmış bir
idari dava bulunduğundan söz etmek olanaksız olduğundan; uyuşmazlığın, özel
hukuk hükümlerine göre görüm ve çözümünde adli yargı yerinin görevli
bulunduğu sonucuna varıldığından, Mahkemelerinin görevsizliğine, 2247
sayılı Kanunun 19. maddesi uyarınca görevli yargı yerinin belirlenmesi için
dosyanın Uyuşmazlık Mahkemesine gönderilmesine ve dosya incelemesinin bu
konuda Uyuşmazlık Mahkemesince karar verilinceye kadar ertelenmesine karar
vermiştir.
İNCELEME VE GEREKÇE : Uyuşmazlık Mahkemesi Hukuk
Bölümü’nün, Serdar ÖZGÜLDÜR’ün Başkanlığında, Üyeler: Eyüp Sabri BAYDAR, Ali
ÇOLAK, Nurdane TOPUZ, Ertuğrul
ARSLANOĞLU, Ayhan AKARSU ve Mehmet AKBULUT’un katılımlarıyla yapılan
2.6.2014 günlü toplantısında;
l-İLK İNCELEME: Dosya üzerinde 2247 sayılı Yasa’nın 27.
maddesi uyarınca yapılan incelemeye göre; İdare Mahkemesince, 2247 sayılı
Yasa’nın 19. maddesine göre başvuruda bulunulmuş olduğu, idari yargı
dosyasının Mahkemece, ekinde adli yargı dosyası ile birlikte Uyuşmazlık
Mahkemesi’ne gönderildiği ve usule ilişkin herhangi bir noksanlık
bulunmadığı anlaşıldığından görev uyuşmazlığının esasının incelenmesine
oybirliği ile karar verildi.
II-ESASIN İNCELENMESİ: Raportör-Hakim Taşkın ÇELİK’in,
davanın çözümünde adli yargının görevli olduğu yolundaki raporu ile
dosyadaki belgeler okunduktan; ilgili Başsavcılarca görevlendirilen
Yargıtay Cumhuriyet Savcısı Mehmet BAYHAN ile Danıştay Savcısı Mehmet Ali
GÜMÜŞ’ün davada adli yargının görevli olduğu yolundaki sözlü açıklamaları
da dinlendikten sonra GEREĞİ GÖRÜŞÜLÜP DÜŞÜNÜLDÜ:
Dava,
davalı şirkette görev yapmakta iken, 406 sayılı Yasa'nın Ek-29. maddesi ile
4046 sayılı Yasa'nın 22. maddesine göre adı Devlet Personel Başkanlığına
bildirilen, sonrasında Kamu Kurumu emrine atanan davacı tarafından; maaş
nakil bildiriminin ilgili mevzuata uygun düzenlenmemesi nedeniyle iptali ve
bu yüzden yeni kurumunda eksik ödenen ek ödeme ve denge tazminatları ile
ikramiye tutarları farkının faiziyle birlikte tazmini istemiyle açılmıştır.
1953 tarih
ve 6145 sayılı Yasa ile, Türkiye Cumhuriyeti Posta, Telgraf ve Telefon
İşletmesi kurulmuş; 1924 tarih ve 406 sayılı Telgraf ve Telefon Kanunu’nun
10.6.1994 tarih ve 4000 sayılı Yasa’yla değiştirilen 1. maddesi ile, posta
ve telgraf tesis ve işletmesine ilişkin hizmetler, Posta İşletmesi Genel
Müdürlüğü’nce (P.İ), telekomünikasyon hizmetleri ise, “Türk
Telekomünikasyon Anonim Şirketi (Şirket)” tarafından yürütülecek şekilde
yeniden yapılandırılmıştır.
27.1.2000 tarih ve 4502 sayılı Yasa’nın 1. maddesi
ile, 406 sayılı Yasa’nın 1. maddesine eklenen dokuzuncu fıkrada, “Türk
Telekom, bu Kanun ve özel hukuk hükümlerine tabi bir anonim şirkettir. Kamu
İktisadi Teşebbüslerinin kuruluş, teşkilât ve faaliyetleri ile ilgili
mevzuat Türk Telekom’a uygulanmaz. Sadece, Türkiye Büyük Millet Meclisi
denetimine ilişkin 2.4.1987 tarihli ve 3346 sayılı Kanunun 9 uncu maddesi
hükümleri uygulanır” denilmiş; anılan fıkra hükmü, 12.5.2001 tarih ve 4673
sayılı Yasa’nın 1. maddesi ile değiştirilmiş ve “Türk Telekom, bu Kanun ve
özel hukuk hükümlerine tabi bir anonim şirkettir. Bu Kanun hükümleri saklı
kalmak üzere, kamu iktisadi teşebbüsleri de dahil, sermayesinin yarısından
fazlası kamuya ait olan kamu kurum, kuruluş ve ortaklıklarına uygulanan
mevzuat Türk Telekom’a uygulanmaz. Sermayesinin yarısından fazlası kamuda
kaldığı sürece, Türkiye Büyük Millet Meclisi denetimine ilişkin 2.4.1987
tarihli ve 3346 sayılı Kanunun 9 uncu maddesi hükümleri uygulanır.
16.7.1965 tarihli ve 697 sayılı Kanun ile milli güvenlik ve kamu düzeniyle sıkıyönetim
ve seferberlik hallerinde telekomünikasyon hizmetlerinin yürütülmesine
ilişkin özel kanunların hükümleri saklıdır”; Ek 29. maddesinin 3.7.2005 gün
ve 5398 sayılı Kanun’un 14. maddesi ile değişik birinci fıkrasında, “Türk
Telekom hisselerinin devri sonucu kamu payının yüzde ellinin altına düşmesi
durumunda; Türk Telekomda ek 22 nci maddenin (a) bendinin bu Kanunla
yürürlükten kaldırılan hükümleri uyarınca belirlenen aslî ve sürekli
görevlerde çalışmakta olanlar ile 22.1.1990 tarihli ve 399 sayılı Kanun
Hükmünde Kararnameye tâbi olarak kadrolu veya sözleşmeli personel
statüsünde çalışanlar ve kapsam dışı personel, kamu görevlerinden yüzseksen
gün aylıksız izinli sayılır…” denilmiştir.
Öte
yandan; 406 sayılı Yasa’nın 4502 sayılı Yasa ile değişik 2. maddesinin (c)
bendinin birinci alt bendinin birinci cümlesinde, “Türk Telekom;
telekomünikasyon şebekeleri üzerinden sunulan ulusal ve uluslararası ses
iletimini ihtiva eden telefon hizmetlerini, 31.12.2003 tarihine kadar bu
Kanun ve görev sözleşmesi çerçevesinde tekel olarak yürütür” denildikten
sonra, anılan (c) bendinin birinci alt bendine 12.5.2001 tarih ve 4673
sayılı Yasa ile eklenen üçüncü cümlede, “Ancak, Türk Telekom’daki kamu payı
%50’nin altına düştüğünde, Türk Telekom’un tüm tekel hakları 31.12.2003
tarihinden önce de olsa ortadan kalkmış olur” denilmiş; 4502 sayılı
Yasa’nın Geçici 3. maddesi ile de Türk Telekomünikasyon A.Ş., 233 sayılı
KHK’nin ekindeki “B-Kamu İktisadi Kuruluşları (KİK)” bölümünde yer alan kuruluşlar
listesinden çıkarılmıştır.
Bu
düzenlemeler birlikte değerlendirildiğinde, telekomünikasyon şebekeleri
üzerinden sunulan ulusal ve uluslararası ses iletimini ihtiva eden telefon
hizmetlerini 31.12.2003 tarihine kadar “tekel” olarak yürütmekle görevli
kılınan ve çoğunluk hisseleri kamuya ait bulunan Türk Telekom’un, tekel
kapsamında kamu hizmeti yürüten, ancak kuruluş yasasındaki son düzenlemeler
ile kendine özgü statüye sahip olan ve sermayesindeki kamu payı %50’nin
altına düşünceye kadar kamu kuruluşu niteliğini taşıyan bir kuruluş olduğu
tartışmasızdır.
Özelleştirme
kapsamında bulunan Türk Telekomünikasyon A.Ş.’deki tamamı Hazineye ait
bulunan hisselerden % 55’i, Bakanlar Kurulu’nun 25.7.2005 tarih ve
2005/9146 sayılı “Türk Telekomünikasyon Anonim Şirketi (Türk Telekom)’nin %
55 Oranındaki Hissesinin Blok Olarak Satışına İlişkin Nihai Devir
İşlemlerine Dair Kararın Yürürlüğe Konulması Hakkında Karar”ı uyarınca,
14.11.2005 tarihli Hisse Satış Sözleşmesi ile (6.550.000.000 USD. bedelle)
O. Telekomünikasyon A.Ş.’ne satılmıştır.
Bu
sürece paralel olarak Türk Telekom personelinin durumu incelendiğinde:
Türk
Telekom A.Ş., 4502 sayılı Yasa’nın 29.1.2000 tarih ve 23948 sayılı Resmi
Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe girdiği dikkate alındığında, 29.1.2000
tarihi itibariyle 233 sayılı KHK kapsamı
dışında kalmış ve anılan KHK eki cetvellerden çıkarılmış olması nedeniyle,
Uyuşmazlık Mahkemesi Genel Kurulu’nun
22.1.1996 gün ve E:1995/1, K:1996/1 sayılı ve özelleştirme
kapsamında bulunan kamu iktisadi teşebbüslerinde
sözleşmeli veya kapsam dışı statüde çalışan personelin kurumları ile olan
ilişkilerinden doğan anlaşmazlıkların çözüm yerinin idari yargı olduğu
yolundaki İlke Kararı kapsamı dışında değerlendirilmesi gerekmektedir.
Anılan
4502 sayılı Yasa’nın 13. maddesi ile 406 sayılı Yasa’ya eklenen Ek 22.
maddenin (a) bendinde, “a) Personelin statüsü: Telekomünikasyon
hizmetlerinin gerektirdiği asli ve sürekli görevler telekomünikasyon
alanında sekiz yıl tecrübeye sahip ve en az dört yıllık yüksek öğrenim
görmüş bir genel müdür ile kadro, unvan, derece ve sayıları Yönetim
Kurulunun önerisi ve Bakanlığın teklifi üzerine bu Kanunun yürürlüğe
girdiği tarihten itibaren yüzseksen gün içerisinde Bakanlar Kurulu Kararı
ile belirlenen kadrolarda istihdam edilen personel eliyle yürütülür. Bu
personel hakkında bu Kanunda öngörülen hükümler saklı kalmak üzere 399
sayılı Kanun Hükmünde Kararname hükümleri uygulanır. Bunların dışında kalan
personel iş mevzuatı uyarınca istihdam edilir. İş mevzuatına göre istihdam
edilenlere ilişkin kayıt ve şartlar Yönetim Kurulu tarafından tayin olunur”
hükmüne yer verilmiş; bu bent hükmü, 4673 ve 5189 sayılı Yasalarla yapılan
değişiklikler sonucunda; “a) Personelin statüsü: (Ek ibare:
12.5.2001-4673/6. md.) Türk Telekomdaki kamu payı %50’nin altına düşünceye
kadar, Türk Telekom Yönetim Kurulu üyeliklerine atanacaklarda Devlet memurluğuna
atanabilme genel şartlarına sahip olma ve en az dört yıllık yüksek öğrenim
görme şartları aranır. (Mülga ikinci ve üçüncü cümle: 16.6.2004-5189/12
md.) Bunların dışında kalan personel iş mevzuatı uyarınca istihdam edilir.
İş mevzuatına göre istihdam edilenlere ilişkin kayıt ve şartlar Yönetim
Kurulu tarafından tayin olunur” hükmünü almış; aynı maddenin (b) bendinin
ikinci paragrafında da iş mevzuatına tabi olan Türk Telekom çalışanlarının
aylık ücretlerinin kendilerini atamaya yetkili olan Yönetim Kurulu
tarafından tespit olunacağı kurala bağlanmıştır.
406
sayılı Yasa’nın anılan Ek 22. maddesi uyarınca, Türk Telekom A.Ş. Genel
Müdürlüğü’ne ait asli ve sürekli kadrolar belirlenerek 4.4.2000 tarih ve
24010 (Mükerrer) sayılı R.G. de yayımlanan 31.3.2000 tarih ve 2000/331
sayılı Bakanlar Kurulu Kararı ekinde yer alan listede: merkez teşkilatı
için 100 ve taşra teşkilatı için 100 (6 Bölge Müdürü, 12 Bölge Müdür
Yardımcısı ve 82 İl Telekom Müdürü) kadro ihdas edilmiş; öte yandan, aynı
Yasa maddesinin verdiği yetkiye dayanılarak hazırlanan “Türk
Telekomünikasyon A.Ş. Kapsam Dışı Personel Yönetmeliği” adı altındaki düzenleme,
Yönetim Kurulunun 31.8.2000 tarih ve 407 sayılı kararıyla kabul edilmek
suretiyle yürürlüğe konulmuştur.
Kanunla,
Kurumda görev yapan personelden asli ve sürekli görev yapacak olanları
kadro unvanı itibariyle belirlemek konusunda Bakanlar Kurulu'na yetki
verildiği açıktır. Bu yetki 4502 sayılı Kanun’un yürürlüğe girdiği
29.1.2000 tarihi ile 5189 sayılı Kanun’un yürürlüğe girdiği 2.7.2004
tarihleri arasında geçerli olmuştur.
Anayasa’nın
128. maddesinde, “Devletin, kamu iktisadî teşebbüsleri ve diğer kamu
tüzelkişilerinin genel idare esaslarına göre yürütmekle yükümlü oldukları
kamu hizmetlerinin gerektirdiği aslî ve sürekli görevler, memurlar ve diğer
kamu görevlileri eliyle görülür” denilmiştir.
406
sayılı Yasa’nın Ek 29. maddesinin 3.7.2005 tarih ve 5398 sayılı Kanun’la
değişik birinci fıkrasında, “Türk Telekom hisselerinin devri sonucu kamu payının
yüzde ellinin altına düşmesi durumunda; Türk Telekomda ek 22 nci maddenin
(a) bendinin bu Kanunla yürürlükten kaldırılan hükümleri uyarınca
belirlenen asli ve sürekli görevlerde çalışmakta olanlar ile 22.1.1990
tarihli ve 399 sayılı Kanun Hükmünde Kararnameye tabi olarak kadrolu veya
sözleşmeli personel statüsünde çalışanlar ve kapsam dışı personel, kamu
görevlerinden yüzseksen gün aylıksız izinli sayılır. Bu personel belirtilen
süre içinde Türk Telekomda çalışmaya devam eder ve hisse devir tarihinden
nakli için Devlet Personel Başkanlığına bildirildikleri tarihe kadarki
aylık ücret, harcırah, sağlık giderleri, cenaze giderleri ve ölüm yardımı
ile diğer mali ve özlük hakları Türk Telekom tarafından karşılanır…”
denilerek, yasakoyucu tarafından Türk Telekom’da 22.1.1990 tarihli ve 399
sayılı Kanun Hükmünde Kararnameye tabi olarak sözleşmeli personel
statüsünde çalışanlar ile kapsam dışı personel, kamu personeli sayılmıştır.
Olayda, davalının hisse devir (14.11.2005)
tarihinde davalı kuruluşta çalışmakta iken 406 sayılı Yasa'nın Ek-29.
maddesi ile 4046 sayılı Yasa'nın 22. maddesine göre adı Devlet Personel
Başkanlığına bildirilen ve sonrasında kamu kurumu emrine atanan davacının
vekili tarafından; müvekkilinin maaş nakil bildiriminin ilgili mevzuata uygun
düzenlenmemesi nedeniyle iptali ve bu yüzden yeni kurumunda eksik ödenen ek
ödeme ve denge tazminatları ile ikramiye tutarları farkının faiziyle
birlikte tazmini istemiyle 7.9.2011 tarihinde dava açılmıştır.
2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu’nun “İdari Dava
Türleri ve İdari Yargı Yetkisinin Sınırı” başlıklı 2. maddesinin değişik 1
numaralı bendinde:
“a) (Değişik : 8.6.2000-4577/5 md.) İdari işlemler
hakkında yetki, şekil, sebep, konu ve maksat yönlerinden biri ile hukuka
aykırı olduklarından dolayı iptalleri için menfaatleri ihlal edilenler
tarafından açılan iptal davaları,
b) İdari
eylem ve işlemlerden dolayı kişisel hakları doğrudan muhtel olanlar
tarafından açılan tam yargı davaları,
c)
(Değişik: 18.12.1999-4492/6 md.) Tahkim yolu öngörülen imtiyaz şartlaşma ve
sözleşmelerinden doğan uyuşmazlıklar hariç, kamu hizmetlerinden birinin
yürütülmesi için yapılan her türlü idari sözleşmelerden dolayı taraflar
arasında çıkan uyuşmazlıklara ilişkin davalar” idari dava türleri olarak
sayılmış olup; kural olarak, idari yargıda ancak Devlete ve kamu tüzel
kişilerine karşı açılan davalara bakılabilir.
Buna
göre, iptali istenilen işlemin tesis edildiği ve dava açıldığı tarihte
davalı mevkiinde kamu kuruluşu niteliği taşımayan Türk Telekomünikasyon
A.Ş.'nin olması karşısında, idari yargı yetkisi kapsamında açılmış bir
idari dava bulunduğundan söz etmek olanaksız olduğundan; uyuşmazlığın, özel
hukuk hükümlerine göre görüm ve çözümünde adli yargı yerinin görevli olduğu
sonucuna varılmıştır.
Belirtilen nedenlerle Ankara 12.İdare Mahkemesinin
başvurusunun kabulü ile Ankara 16.İş Mahkemesinin görevsizlik kararının
kaldırılması gerekmiştir.
SONUÇ : Davanın görüm ve çözümünde ADLİ YARGININ görevli
olduğuna, bu nedenle Ankara 12. İdare Mahkemesinin başvurusunun kabulü ile,
Ankara 16.İş Mahkemesi’nin 7.5.2013 gün ve E:2011/906, K:2013/303 sayılı
GÖREVSİZLİK KARARININ KALDIRILMASINA, 2.6.2014 gününde OY BİRLİĞİ İLE KESİN
OLARAK karar verildi.
——
• ——
Uyuşmazlık Mahkemesi
Başkanlığından:
21-ESAS NO : 2014/624
KARAR NO : 2014/672
KARAR TR : 02.06.2014
(Hukuk Bölümü)
ÖZET : 2918 sayılı Yasa’nın Ek 2. maddesi üçüncü fıkrası
uyarınca verilen idari para cezasının iptal edilmesi istemiyle
açılan davanın ADLİ YARGI YERİNDE çözümlenmesi gerektiği hk.
K A R A R
Davacı : H.Ç.
Davalı : Karasu Kaymakamlığı, Jandarma Bölük
Komutanlığı
O L A Y :
Karasu İlçe Jandarma Komutanlığı Jandarma Trafik Tim Komutanlı-ğınca,
1.10.2013 günü, Kocaali İlçesinden Karasu İlçe merkezine öğrenci taşıdığı
bildirilen davacı adına kayıtlı 7-8 kişi kapasiteli 54…... plaka sayılı
aracın 16-17 kişi alarak yola çıktığının ihbarı üzerine, aracın Karasu İlçe
girişinde durdurularak yapılan incelemesinde, yasa dışı taşımacılık
yaptığının tespit edildiğinden bahisle, 2918 sayılı Karayolları Trafik
Kanunu’nun Ek 2/3. madde ve fıkrası uyarınca, araç sahibi davacı adına
1.10.2013 tarih ve FZ-957191 seri-sıra numaralı Trafik İdari Para Cezası
Karar Tutanağı düzenlenerek 2.102,00 TL idari para cezası verilmiş ve
ayrıca bu tutanağa istinaden düzenlenen 1.10.2013 tarih ve A-175 sayılı
Araç Trafikten Men Tutanağı ile araç 60 gün süre ile trafikten men edilerek
muhafaza altına alınmıştır.
Davacı, idari para cezası ile aracın 60 gün süre ile
trafikten men edilmesine ilişkin kararın iptal edilmesi istemiyle adli yargı yerine başvuruda
bulunmuştur.
KOCAALİ SULH CEZA MAHKEMESİ: 20.12.2013 gün ve
D.İş:2013/164 sayıyla; davacının men tutanağına karşı da dava açtığını
belirterek, 5326 ve 2918 sayılı Kanunlar uyarınca araç men tutanağının
iptali istemiyle açılan davada idari yargı yeri görevli olduğundan eldeki
bu davanın çözümünün de idari yargı yerine ait olduğu gerekçesiyle
görev-sizlik kararı vermiş, yapılan itiraz Kocaali Asliye Ceza
Mahkemesi’nce kesin olarak redde-dilmiştir.
Davacı, bu kez idari para cezasının iptali istemiyle idari
yargı yerinde dava açmıştır.
SAKARYA 1. İDARE MAHKEMESİ: 28.4.2014 gün ve E:2014/203
sayıyla; davacının sadece idari para cezasına karşı dava açtığı
belirtilerek, 5326 sayılı Kabahatler Kanunu uyarınca davanın çözümünün adli
yargı yerine ait olduğu gerekçesiyle, 2247 sayılı Uyuşmazlık Mahkemesinin
Kuruluş ve İşleyişi Hakkında Kanun’un 19. maddesi uyarınca görevli yargı
yerinin belirtilmesi için Uyuşmazlık Mahkemesi'ne başvurulmasına ve işin
incelenmesinin Uyuşmazlık Mahkemesi’nin karar vermesine değin ertelenmesine
karar vermiştir.
İNCELEME VE GEREKÇE:
Uyuşmazlık Mahkemesi Hukuk Bölümü’nün, Serdar
ÖZGÜLDÜR’ün Başkanlığında, Üyeler: Eyüp Sabri BAYDAR, Ali ÇOLAK, Nurdane
TOPUZ, Ertuğrul ARSLANOĞLU, Ayhan AKARSU ve Mehmet AKBULUT’un
katılımlarıyla yapılan 2.6.2014 günlü toplantısında:
l-İLK İNCELEME: Dosya üzerinde 2247 sayılı Yasa’nın
27. maddesi uyarınca yapılan incelemeye göre;
Uyuşmazlık Mahkemesi Genel Kurulu’nun 11.7.1988
günlü, E:1988/1, K:1988/1 sayılı İlke Kararında, “2247 sayılı Uyuşmazlık
Mahkemesinin Kuruluş ve İşleyişi Hakkında Kanunun bütünüyle incelenip
değerlendirilmesinden, bu Kanunun uygulanması yönünden 2 nci maddesinin
ikinci fıkrasında yer alan, ‘ceza uyuşmazlıkları’ ibaresinden, savcının ya
da şahsi davacının talebi ile başlayan yargılaması sonunda sanığın mahkumiyetine
ya da beraatine hükmedilebilecek davalarda, askeri ve adli ceza mahkemeleri
arasında çıkan görev ve hüküm uyuşmazlıklarının anlaşılması, bunun dışında
kalan tüm görev uyuşmazlıklarının ‘hukuk uyuşmazlığı’ sayılması gerektiği
sonucuna varılmaktadır. Uygulanması idari organlara bırakılan cezalar, adli
nitelikte olmadığından, bunlar hakkında yapılan itirazlar ya da açılan
davalar ‘ceza davası’ olarak nitelendirilemezler. İdari niteliklerinden
dolayı bu davalara ilişkin görev ve hüküm uyuşmazlıklarının Uyuşmazlık
Mahkemesinin Hukuk Bölümünde incelenip çözümlenmesi gerektiği…” açıkça
belirtilmiştir. Bu durum göz önüne alındığında, olay bölümünde yazılı
başvuru konusu görev uyuşmazlığının Hukuk Bölümünde incelenmesi gerektiği
kuşkusuzdur.
İdare Mahkemesince, 2247 sayılı Yasa’nın 19. maddesine
göre başvuruda bulunulmuş olduğu, idari yargı dosyasının Mahkemece, ekinde
adli yargı dosyası ile birlikte Uyuşmazlık Mahkemesi’ne gönderildiği ve
usule ilişkin işlemlerde herhangi bir noksanlık bulunmadığı anlaşıldığından
“idari para cezası”nın iptali istemiyle açılan dava yönünden oluşan görev
uyuşmazlığının esasının incelenmesine oy birliği ile karar verildi.
II-ESASIN İNCELENMESİ: Raportör-Hakim Gülten Fatma
BÜYÜKEREN’in, davanın çözümünde adli yargının görevli olduğu yolundaki
raporu ile dosyadaki belgeler okunduktan; ilgili Başsavcılarca
görevlendirilen Yargıtay Cumhuriyet Savcısı Mehmet BAYHAN ile Danıştay
Savcısı Mehmet Ali GÜMÜŞ’ün adli yargının görevli olduğu yolundaki sözlü
açıklamaları da dinlendikten sonra GEREĞİ GÖRÜŞÜLÜP DÜŞÜNÜLDÜ:
Dava,
2918 sayılı Kanun’un Ek 2. maddesinin üçüncü fıkrası uyarınca verilen idari
para cezasının kaldırılması istemiyle açılmıştır.
2918
sayılı Karayolları Trafik Kanunu’nun “Araçların tescil edildikleri amacın dışında kullanılması” başlığı
altında düzenlenen Ek 2. maddesi, üçüncü
fıkrasında, “(Ek fıkra:
31/5/2012-6321/3 md.) İlgili belediyeden izin veya ruhsat almaksızın,
belediye sınırları dâhilinde ticari amaçlı yolcu taşıyan kişiye, araç
sahibine, bağlı bulunduğu durak, işyeri ve işletmelerin sorumlularına
birinci fıkrada gösterilen idari para cezası üç kat olarak, fiilin
işlendiği tarihten itibaren bir yıl içinde tekerrürü halinde ise beş kat
olarak uygulanır. Ayrıca, araç her defasında altmış gün süre ile trafikten
men edilir” hükmü yer almıştır.
Uyuşmazlık
Mahkemesi, 2918 sayılı Yasa’nın 116. maddesi kapsamında araç tescil
plakasına göre düzenlenenler dışında trafik zabıtasınca uygulanan idari
para cezalarına karşı açılan davaları; bu uygulamanın idari ceza kapsamında
bulunması; Yasada idari cezalarla ilgili davalarda görevli yargı yerini
açıkça belli eden bir hükme yer verilmemesi; 12.7.2013 tarih ve 6495 sayılı
Kanun’un 20.maddesi ile yapılan değişiklikten önceki hali ile, bu Yasada
gösterilen adli cezalara hükmetmekle görevli mahkemeye işaret eden 112.
maddeye de herhangi bir atıfta bulunulmamış olması karşısında ve göreve
ilişkin genel ilkelere göre idari yargının görev alanında görmüştür.
30.3.2005
gün ve 5326 sayılı Kabahatler Kanunu’nun 6.12.2006 gün ve 5560 sayılı
Yasa’nın 31. maddesiyle değiştirilen 3. maddesinde, " (1) Bu Kanunun;
a) İdarî
yaptırım kararlarına karşı kanun yoluna ilişkin hükümleri, diğer kanunlarda
aksine hüküm bulunmaması halinde,
b) Diğer
genel hükümleri, idarî para cezası veya mülkiyetin kamuya geçirilmesi
yaptırımını gerektiren bütün fiiller hakkında,
uygulanır";
Kanunun “Başvuru yolu” başlıklı
27. maddesinin 1. fıkrasında ise "idari para cezası ve
mülkiyetin kamuya geçirilmesine ilişkin idari yaptırım kararına karşı, kararın
tebliği veya tefhimi tarihinden itibaren en geç onbeş gün içinde, sulh ceza
mahkemesine başvurulabilir. Bu süre içinde başvurunun yapılmamış olması
halinde idari yaptırım kararı kesinleşir" düzenlemeleri yer almıştır.
Bu
düzenlemelere göre; Kabahatler Kanunu’nun, idarî yaptırım kararlarına karşı
kanun yoluna ilişkin hükümlerinin, diğer kanunlarda aksine hüküm
bulunmaması halinde uygulanacağı; diğer Kanunlarda görevli mahkemenin gösterilmesi
durumunda ise uygulanmayacağı anlaşılmaktadır.
Görev
kuralları kamu düzenine ilişkin olduğundan, görev konusunda taraflar için
bir müktesep hak doğmayacağı; bu nedenle, yeni bir yasayla kabul edilen
görev kurallarının, geçmişe de etkili olacağı, bilinen bir genel hukuk
ilkesidir.
Davanın
açıldığı andaki kurallara göre görevli olan mahkeme, yeni bir yasa ile
görevsiz hale gelmiş ise, (davanın açıldığı anda görevli olan ve fakat yeni
yasaya göre görevsiz hale gelen) mahkemenin görevsizlik kararı vermesi
gerekeceği; ancak, yeni yasadaki görev kuralının, değişikliğin yürürlüğe
girmesinden sonra açılacak davalarda uygulanacağına dair intikal
hükümlerinin varlığı halinde, mahkemece görevsizlik kararı verilemeyeceği
açıktır.
Diğer
taraftan, dava görevsiz mahkemede açılmış, bu sırada yapılan bir kanun
değişikliği ile görevsiz mahkeme o dava için görevli hale gelmiş ise,
mahkeme, artık görevsizlik kararı veremeyip (yeni kanuna göre görevli hale
geldiği için) davaya bakmaya devam etmesi gerekir.
İncelenen
uyuşmazlıkta, öngörülen trafik para cezasının 5326 sayılı Kanun’un 16. maddesinde
belirtilen idari yaptırım türlerinden biri olduğu, 2918 sayılı Karayolları
Trafik Kanunu’nda da bu para cezasına itiraz konusunda görevli mahkemenin
gösterilmediği anlaşılmıştır. Bu durumda, Kabahatler Kanunu’nun 5560 sayılı
Kanun’la değişik 3. maddesinde belirtildiği üzere, idari yaptırım
kararlarına karşı kanun yoluna ilişkin hükümlerinin, diğer kanunlarda
aksine hüküm bulunmaması halinde uygulanacağı nedeniyle, görevli mahkemenin
belirlenmesinde 5326 sayılı Kanun hükümleri dikkate alınacağından, idari
para cezasına karşı açılan davanın görüm ve çözümünde, anılan Kanunun 27.
maddesinin (1) numaralı bendi uyarınca adli yargı yerinin görevli olduğu
sonucuna varılmıştır.
Açıklanan nedenlerle, Sakarya 1. İdare Mahkemesince
yapılan başvurunun kabulü ile, Kocaali Sulh Ceza Mahkemesince verilen
görevsizlik kararının kaldırılması gerekmiştir.
SONUÇ : Davanın çözümünde ADLİ YARGININ görevli olduğuna,
bu nedenle Sakarya 1. İdare Mahkemesince yapılan BAŞVURUNUN KABULÜ ile,
Kocaali Sulh Ceza Mahkemesinin 20.12.2013 gün ve D.İş:2013/164 sayılı
GÖREVSİZLİK KARARININ KALDIRILMASINA,
2.6.2014 gününde OYBİRLİĞİ İLE KESİN OLARAK karar verildi.
——
• ——
Uyuşmazlık Mahkemesi
Başkanlığından:
22-ESAS NO : 2014/625
KARAR NO : 2014/673
KARAR TR : 02.06.2014
(Hukuk Bölümü)
ÖZET : Trafik kazası
nedeniyle meydana gelen maddi zararın tazmini istemiyle açılan davanın,
ADLİ YARGI YERİNDE çözümlenmesi gerektiği hk.
K A R A R
Davacılar : 1- N.E., 2- S.K.E. (Velayeten N.E.)
Vekilleri : Av. E.B.
Adli
Yargıda
Davalılar
: 1- Karayolları Genel Müdürlüğü
Vekili : Av. N.Ö.
2- B. Sigorta A.Ş.
Vekili : Av. N.D.
3- A. Sigorta A.Ş. (C.U. Sigorta A.Ş.)
Vekili : Av. A.D.
İdari Yargıda
Davalı : Karayolları Genel Müdürlüğü
Vekili : Av. C.S.
O L A Y : Davacılar vekili,dava dilekçesinde
özetle;davacıların murisi G.E.’ın 06…. plaka sayılı araç ile (kendine görev
nedeniyle işverenin tahsis ettiği araçla) İstanbul istikametine seyir
halinde iken Sultanbeyli Samandra H. Otomotiv karşısına geldiği sırada
havanın yağışlı olması nedeniyle girdiği su birikintisi nedeni ile meydana
gelen trafik kazasında hayatını kaybettiğini, trafik kaza tutanağında
yoldaki su birikintisi nedeniyle karayollarının da kusurlu olduğunun
belirtildiği, diğer davalı B. sigortanın kazaya karışan aracın kasko
poliçesini yapan şirket olduğu, bu şirketin de kazada hayatını kaybedenin
varislerine karşı poliçe teminatlarına göre sorumluluğunun mevcut olduğunu,
C.U. Sigorta AŞ.’nin de davalıya ferdi kaza teminatı veren sigorta şirketi
olduğunu,meydana gelen kaza nedeniyle davacı N.E. için 500.000.000 TL,
maddi tazminat, S.K.E. için 1.000.000.000 TL maddi tazminat, defin,
hastane, yol v.s. giderler için 200. 000.000 TL maddi tazminat olmak üzere
toplam 1.700.000.000 TL tazminatın kaza tarihinden itibaren yasal faizi ile
birlikte davalılardan müşterek ve müteselsilen tahsili istemiyle adli
yargıda dava açmıştır. Davacı vekili 30.10.2007 havale tarihli ıslah
dilekçesi ile manevi tazminat haklarını ve fazlaya dair hakları saklı
tutularak, maddi tazminat yönünden davanın, Karayolları Genel Müdürlüğü ve
davalı sigorta şirketlerinden (poliçe teminat bedelleri ile sınırlı olmak
üzere) müştereken ve müteselsilen tahsil edilmek üzere N.E. için 2.111,00
YTL, S.K.E. için 11.978,00 YTL daha artırılmıştır.
KARTAL 1. ASLİYE HUKUK MAHKEMESİ: 05.02.2007 gün ve
E:2003/337 K:2008/24 sayılı kararı ile, açılan davanın ıslah edilmiş
şekliyle kabulüne, davacı N.E. için toplam 2.601,81 TL, davacı K.E. için
12.977,89 TL destekten yoksun kalma tazminatının davalılardan A. Sigorta
A.Ş. yönünden dava tarihinden itibaren işleyecek yasal faizi ile birlikte
ve poliçesindeki limitiyle sınırlı olmak suretiyle, davalı Karayolları
Genel Müdürlüğü’nden kaza tarihi olan 20.12.2002 tarihinden itibaren
işleyecek yasal faizi ile birlikte müştereken ve müteselsilen tahsili ile
davacı yana verilmesine, davalı B. Sigorta A.Ş. hakkında açılan davanın
reddine karar vermiştir.
Davanın kabulüne ilişkin hüküm, Karayolları Genel
Müdürlüğü vekili tarafından temyiz edilmiştir.
YARGITAY 4. HUKUK DAİRESİ: 20.12.2010 gün ve
E:2010/186 K:2010/13274 sayılı kararında özetle; “…Karayolları Genel
Müdürlüğünün, karayolunda su birikmesine yol açması nedeniyle kusurlu
olduğunu ileri sürülerek davalı gösterildiğinden istemin hizmet kusuruna
dayandığı sonucuna varılmıştır. Hizmet kusurundan doğan zararlardan dolayı
İdari Yargılama Usulü Yasası’nın 2/1-b maddesi gereğince idareye karşı,
idari yargı yerinde tam yargı davası açılması gerekir. Görev konusu kamu
düzenine ilişkin olup ileri sürülmese bile yargılamanın her aşamasında
mahkemelerce kendiliğinden gözetilir. Yerel Mahkemece açıklanan yönler
gözetilerek, yargı yolu bakımından mahkemenin görevsizliği nedeniyle dava
dilekçesinin reddine karar vermesi gerekir…” şeklindeki gerekçe ile hükmün
davalılardan Karayolları Genel Müdürlüğü yönünden bozulmasına karar
vermiştir.
KARTAL 1. ASLİYE HUKUK MAHKEMESİ: 26.07.2011 gün
E:2011/250 K:2011/375 sayılı kararı ile, Yargıtay 4. Hukuk Dairesi’nin
bozma ilamına uyarak, davanın Karayolları Genel Müdürlüğü açısından tefriki
ile İdari Yargılama Usulü Yasası’nın 2/1-b maddesi gereğince, mahkemenin
yargı yolu bakımından görevsizliği nedeniyle dava dilekçesinin reddine
karar vermiş ve verilen karar temyiz edilmeksizin kesinleşmiştir.
Dava
dosyası kesinleşmenin ardından resen idare mahkemesine gönderilmesi
üzerine; İstanbul 5. İdare Mahkemesi’nin 14.03.2013 gün ve E:2013/995
sayılı kararı ile dava dosyası 2247 sayılı Uyuşmazlık Mahkemesinin Kuruluş
ve İşleyişi Hakkındaki Kanun’un 19.Maddesine göre Mahkememize
gönderilmiştir.
UYUŞMAZLIK
MAHKEMESİ : 14.01.2013 gün ve E:2012/130 K:2013/4 sayılı kararı ile, ortada
idare mahkemesine hitaben yazılmış dilekçeyle açılmış bir dava
bulunmadığından, 2247 sayılı Yasa’da öngörülen koşulları taşımayan
başvurunun, aynı Yasa’nın 27. Maddesi uyarınca reddine karar vermiştir.
İSTANBUL
5. İDARE MAHKEMESİ: 29.03.2013 gün ve E:2011/2248 K:2013/806 sayılı
kararında özetle; 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu’nun 9.
maddesinin anılan düzenlemesi ile çözümlemesi idare mahkemelerinin
görevlerine girdiği halde, adli ve askeri yargı yerlerine açılmış bulunan
davaların görev yününden reddi halinde, bu kararların kesinleşmesini
izleyen gündün itibaren otuz gün içerisinde görevli idare mahkemesinde dava
açılabileceğinden ve dava dilekçesinin 2577 sayılı yasanın 3. maddesinde
belirtilen şekilde, İdare Mahkemesi’ne hitaben hazırlanmış yeni bir dava
dilekçesi olması gerektiğinden, Adli Yargı yerince gönderilen dava
dilekçesinin anılan yasa maddesine uygun olmadığı, 2577 sayılı Yasanın 3.
maddesi hükmüne uygun bulunmayan dava dilekçesinin, aynı Yasanın 15
maddesinin 1 fıkrasının (d) bendi uyarınca dava dilekçesinin reddine karar
verilmiştir.
Davacı
vekili, bunun üzerine idari yargıya hitaben yazılmış dava dilekçesi ile
aynı istemle idari yargıya başvurmuştur.
İSTANBUL
5. İDARE MAHKEMESİ: 14.03.2014 gün ve E:2013/995 sayılı gönderme kararında
özetle; uyuşmazlığın ölümlü trafik kazasının meydana geldiği yolun bakım ve
onarım sorumluluğuna ilişkin olması ve 2918 sayılı Yasa hükümlerinin
uygulanması suretiyle çözümlenebilecek mahiyette olması nedeniyle, 2918
sayılı Yasa hükümlerinin uygulanmasıyla ilgili uyuşmazlığın görüm ve
çözümünde aynı Yasa’nın 110. Maddesi hükmü uyarınca adli yargı yerleri
görevli olduğunu gerekçe göstererek, 2247 sayılı Uyuşmazlık Mahkemesinin
Kuruluş ve İşleyişi Hakkında Kanun’un 19. Maddesi hükümleri uyarınca
görevli yargı merciinin belirlenmesi için dosyanın Uyuşmazlık mahkemesine
gönderilmesine, Uyuşmazlık Mahkemesi’nce karar verilinceye kadar davanın
ertelenmesine karar vererek dosya Mahkememize gönderilmiştir.
İNCELEME VE GEREKÇE :
Uyuşmazlık Mahkemesi Hukuk Bölümü’nün, Serdar
ÖZGÜLDÜR’ün Başkanlığında, Üyeler: Eyüp Sabri BAYDAR, Ali ÇOLAK, Nurdane
TOPUZ, Ertuğrul ARSLANOĞLU, Ayhan Akarsu ve Mehmet AKBULUT’un katılımlarıyla
yapılan 02.06.2014 günlü toplantısında:
l-İLK İNCELEME:Dosya üzerinde 2247 sayılı Yasa’nın 27.
maddesi uyarınca yapılan incelemeye göre, İdare Mahkemesi’nce anılan
Yasa’nın 19. maddesinde öngörülen usul ve yönteme uygun biçimde başvuruda
bulunulduğu anlaşılmaktadır. Usule ilişkin herhangi bir noksanlık görülmediğinden
esasının incelenmesine oy birliği ile karar verildi.
II-ESASIN İNCELENMESİ: Raportör-Hakim Filiz BUDAK’ın,
davanın çözümünde adli yargının görevli olduğu yolundaki raporu ile
dosyadaki belgeler okunduktan; ilgili Başsavcılarca görevlendirilen Yargıtay
Cumhuriyet Savcısı Mehmet BAYHAN ile Danıştay Savcısı Mehmet Ali GÜMÜŞ’ün
davada adli yargının görevli olduğu yolundaki sözlü açıklamaları da
dinlendikten sonra GEREĞİ GÖRÜŞÜLÜP DÜŞÜNÜLDÜ:
Dava,
davacıların murisinin trafik kazasında hayatını kaybetmesinden dolayı
uğranılan maddi zararın yasal faiziyle birlikte tazmini istemiyle
açılmıştır.
2918 sayılı Karayolları Trafik Kanununun 1.
maddesinde, Kanunun amacının karayollarında can ve mal güvenliği yönünden
trafik düzenini sağlayacak ve trafik güvenliğini ilgilendiren tüm konularda
alınacak önlemleri belirlemek olduğu; “Kapsam” başlıklı 2. maddesinde, bu
Kanunun trafikle ilgili kuralları, şartları, hak ve yükümlülükleri bunların
uygulamasını ve denetlenmesini ilgili kuruluşları ve bunların görev, yetki
ve sorumluluk, çalışma usulleri ile diğer hükümleri kapsadığı ve bu kanunun
karayollarında uygulanacağı; “Tanımlar” başlıklı 3.maddesinde ise, trafik
için kamunun yararlanmasına açık olan arazi şeridi, köprüler ve alanların
karayolu olduğu; “Tarım Orman ve Köyişleri Bakanlığının görev ve yetkileri”
başlıklı 9.maddesinde, Tarım Orman ve Köyişleri Bakanlığının görev ve
yetkileri arasında köy yollarında trafik ve güvenliğin sağlanması hususunun
da yer aldığı; “Belediye Trafik Birimleri, görev ve yetkileri” başlıklı 10.
maddesinde, yapım ve bakımdan sorumlu olduğu yolları trafik düzeni ve
güvenliğini sağlayacak durumda bulundurmanın gerekli görülen kavşaklara ve
yerlere trafik ışıklı işaretleri, işaret levhaları koymak ve yer
işaretlemeleri yapmanın Belediye Trafik birimlerinin görev ve yetkileri
arasında bulunduğu; “İl ve İlçe Trafik Komisyonları” başlıklı 12.
Maddesinde de komisyonların kuruluşu ile görev ve yetkileri belirtilmiştir.
Öte yandan 2918 sayılı Yasanın 19.1.2011 günlü
Resmi Gazetede yayımlanarak yürürlüğe giren 6099 sayılı Yasanın 14.
maddesiyle değişik 110. maddesinde “İşleteni veya sahibi Devlet ve diğer
kamu kuruluşları olan araçların sebebiyet verdiği zararlara ilişkin
olanları dahil, bu Kanundan doğan sorumluluk davaları, adli yargıda
görülür. Zarar görenin kamu görevlisi olması, bu fıkra hükmünün
uygulanmasını önlemez. Hemzemin geçitte meydana gelen tren-trafik
kazalarında da bu Kanun hükümleri uygulanır.
Motorlu
araç kazalarından dolayı hukuki sorumluluğa ilişkin davalar, sigortacının
merkez veya şubesinin veya sigorta sözleşmesini yapan acentenin bulunduğu
yer mahkemelerinden birinde açılabileceği gibi kazanın vuku bulduğu yer
mahkemesinde de açılabilir”; Geçici 21. maddesinde de “Bu Kanunun 110 uncu
maddesinin birinci fıkrasının göreve ilişkin hükmü, yürürlüğe girdiği
tarihten önce idari yargıda ve Askeri Yüksek İdare Mahkemesinde açılmış
bulunan davalara uygulanmaz” denilmiştir.
Dosyanın incelenmesinden; davacıların murisi G.E.’ın
sevk ve idaresindeki 06…… plakalı aracın İstanbul istikametine seyir
halinde iken Sultanbeyli Samandra H. Otomotiv karşısına geldiği sırada
havanın yağışlı olması sebebiyle girdiği su birikintisi nedeni ile kaza
geçirdiğini ve araç sürücüsü G.E.’ın hayatını kaybettiği, meydana gelen
kazada davalı idarenin kusurlu olduğu iddiası ile maddi tazminat istemiyle
önce adli ve sonrasında idari yargıda dava açıldığı anlaşılmıştır.
2918
sayılı Kanunun 110 uncu maddesinin birinci fıkrasının iptali istemiyle
Bursa 3.Asliye Hukuk Mahkemesi ve Batman 2.Asliye Hukuk Mahkemesince yapılan
itiraz başvuruları üzerine konuyu inceleyen Anayasa Mahkemesi, şu gerekçesi
ile anılan kuralı Anayasaya aykırı görmemiş ve iptal istemini oy birliğiyle
reddetmiştir: “… Anayasa Mahkemesi’nin daha önceki kimi kararlarında da
belirtildiği üzere, tarihsel gelişime paralel olarak Anayasa’da adli ve
idari yargı ayırımına gidilmemiş ve idari uyuşmazlıkların çözümünde idare
ve vergi mahkemeleriyle Danıştay yetkili kılınmıştır. Bu nedenle, genel
olarak idare hukuku alanına giren konularda idari yargı, özel hukuk alanına
giren konularda adli yargı görevli olacaktır. Bu durumda, idari yargının
görev alanına giren bir uyuşmazlığın çözümünde adli yargının
görevlendirilmesi konusunda kanun koyucunun mutlak bir takdir yetkisinin
bulunduğunu söylemek olanaklı değildir. Ancak, idari yargının denetimine
bağlı olması gereken idari bir uyuşmazlığın çözümü, haklı neden ve kamu
yararının bulunması halinde kanun koyucu tarafından adli yargıya
bırakılabilir. İtiraz konusu kural, trafik kazasında zarar görenin asker
kişi ya da memur olmasına, aracın askeri hizmete ilişkin olmasına veya
olayın hemzemin geçitte meydana gelmesi durumlarına göre farklı yargı
kollarında görülmekte olan 2918 sayılı Kanun’dan kaynaklanan tüm sorumluluk
davalarının adli yargıda görüleceğini öngörmektedir. İtiraz konusu
düzenlemenin gerekçesinde de ifade edildiği gibi, askeri idari yargı, idari
yargı veya adli yargı kolları arasında uygulamada var olan yargı yolu
belirsizliği giderilerek söz konusu davalarla ilgili olarak yeknesak bir
usul belirlenmektedir. Aynı tür davaların aynı yargı yolunda çözümlenmesi
sağlanarak davaların görülmesi ve çözümlenmesinin hızlandırıldığı, bu
suretle kısa sürede sonuç alınmasının olanaklı kılındığı ve bunun söz
konusu davaların adli yargıda görüleceği yolunda getirilen düzenlemenin
kamu yararına yönelik olduğu anlaşılmaktadır. Öte yandan, 2918 sayılı
Kanun’da tanımlanan Karayolu şeridi üzerindeki araç trafiğinden kaynaklanan
sorumlulukların, özel hukuk alanına girdiği konusunda bir tartışma
bulunmamaktadır. İdare tarafından kamu gücünden kaynaklanan bir yetkinin
kullanılması söz konusu olmadığı gibi, aynı karayolu üzerinde aynı seyir
çizgisinde hareket eden, bu nedenle aynı tür risk üreten araçlar arasında
özel-kamu ayırımı yapılmasını gerektiren bir neden de yoktur. Açıklanan
nedenlerle, itiraz konusu kural Anayasa’nın 2.,125. ve 155. maddelerine
aykırı değildir. İtirazın reddi gerekir…” (Any. Mah.nin 26.12.2013 tarih ve
E.2013/68, K.2013/165 sayılı kararı; R.G. 27.3.2014, Sayı: 28954,
s.136-147.)
Anayasa’nın
158 inci maddesinin son fıkrasında “ Diğer mahkemelerle, Anayasa Mahkemesi
arasındaki görev uyuşmazlıklarında, Anayasa Mahkemesi’nin kararı esas
alınır.” denilmektedir. Anayasa Mahkemesi’nin yukarıda gerekçesine yer
verilen kararı, yasa koyucunun idari yargının görevine giren bir konuyu
adli yargının görevine verebileceğine, dolayısiyle 2918 sayılı Kanunun 110
uncu maddesinin birinci fıkrası ile öngörülen, bu Kanun’dan doğan tüm
sorumluluk davalarının adli yargıda görülmesi düzenlemesinin Anayasa’ya
aykırı bulunmadığına dair olup, esas itibariyle görev konusunda verilmiş
bir karardır ve Anayasa’nın 158 inci maddesi uyarınca, başta Mahkememiz
olmak üzere diğer yargı organları bakımından da uyulması zorunlu bir karar
mesabesindedir.
Bu durumda, 2918
sayılı Yasanın 19.01.2011 tarihinde yürürlüğe giren 110. maddesi ile
Anayasa Mahkemesi’nin işaret edilen kararı gözetildiğinde, bahsi geçen
Kanun maddesinin karayollarında, can ve mal güvenliği yönünden trafik
düzeninin sağlanarak trafik güvenliğini ilgilendiren tüm konularda alınacak
önlemleri kapsadığı ve Kanunun, trafikle ilgili kuralları, şartları, hak ve
yükümlülükleri, bunların uygulanmasını ve denetlenmesini, ilgili
kuruluşları ve bunların görev yetki ve sorumlulukları ile, çalışma
usullerini kapsadığı, dolayısıyla oluşan trafik kazası nedeniyle açılacak
sorumluluk davalarının görüm ve çözümünde adli yargının görevli olduğu;
meydana gelen zararın tazmini istemiyle açılan bu davanın da adli yargı
yerinde çözümlenmesi gerektiği sonucuna varılmıştır.
Açıklanan nedenlerle,
İstanbul 5.İdare Mahkemesi’nin başvurusunun kabulü, Kartal 1. Asliye Hukuk
Mahkemesi’nin 26.07.2011 gün ve E:2011/250 K:2011/375 sayılı görevsizlik
kararının kaldırılması gerekmiştir.
SONUÇ :
Davanın çözümünde ADLİ YARGININ görevli olduğuna, bu nedenle İstanbul
5.İdare Mahkemesi’nin BAŞVURUSUNUN KABULÜ İLE, Kartal 1. Asliye Hukuk
Mahkemesi’nin 26.07.2011 gün ve E:2011/250 K:2011/375 GÖREVSİZLİK KARARIN
KALDIRILMASINA, 02.06.2014 gününde üye Eyüp Sabri BAYDAR’ın KARŞI OYU ve
OYÇOKLUĞU İLE KESİN OLARAK karar verildi.
KARŞI OY
Somut uyuşmazlıkta,
davalı Karayolları Genel Müdürlüğünün karayolunun yapım, bakım ve
korunmasındaki ihmali sonucu zarara neden olan kazanın meydana geldiği
iddia edilmektedir.
2918 Sayılı Yasanın
KTK'nın 7.md. "Karayolları Genel Müdürlüğünün Yapım ve Bakımından
sorumlu olduğu Karayollarında can ve mal güvenliği yönünden gerekli
düzenleme ve işaretlemeleri yaparak önlemleri alma ve aldırmanın"
idarenin görev ve yetkileri arasında bulunduğuna işaret edilmiş,
6001 Sayılı
Karayolları Genel Müdürlüğünün teşkilat ve görevleri hakkındaki kanunun
4.md. "Hazırlayacağı programlar uyarınca karayollarını yapmak,
yaptırmak, emniyetle kullanılmalarını sağlayacak şekilde sürekli bakım altında
bulundurmak, bakımını yaptırmak, onarımını yaptırmak, işletmek ve
işlettirme" Genel Müdürlüğün görev ve yetkileri arasında gösterilmiş,
TC Anayasası'nın
125/son md. "idarenin kendi eylem ve işlemlerinden doğan zararı
ödemekle yükümlü olduğu" kurala bağlanmış,
2577 Sayılı IYUK 2/1-b
md. "idari eylem ve işlemlerden dolayı kişisel haklan ihlal edilenler
tarafından açılan tam yargı davaları, idari dava çeşitleri arasında"
sayılmıştır.
Bu durumda Karayolları
Genel Müdürlüğünün sorumluluk alanındaki yolun yapım, bakım ve onarımının
yapılmadığı nedeniyle doğan zararın tazmininin amaçlanmış olması
karşısında, idarenin görevinde olan kamu hizmetini yürüttüğü esnada
kişilere verdiği zararın ödetilmesine yönelik bulunan uyuşmazlık konusu
davanın, olayda kamu hizmetinin usulüne ve hukuka uygun olarak yürütülüp
yürütülmediğinin, hizmet kusuru veya idarenin sorumluluğunu gerektiren bir
husus olup olmadığının tespitinde esas alman idare hukuku kurallarına ve
2577 Sayılı IYUK 2/1 -b md. sayılan tam yargı davasında görüm ve çözümünde
idari yargı yerleri görevli bulunmaktadır.
Sayın çoğunluk,
karayolunun yapım, bakım ve korunmasındaki ihmalden doğan zararda Adli
Yargıyı görevli kabul eden görüşünde hukuki dayanak olarak 2918 Sayılı KTK
110/1 md. hükümlerini esas almıştır.
11.01.2011 gün 6099
Sayılı Yasa'nın 14. maddesi ile 2918 Sayılı KTK 110. maddesine eklenen 1
.fıkra ile "işleteni veya sahibi devlet ve diğer kamu kuruluşları olan
araçların sebebiyet verdiği zararlara ilişkin olanları dahil bu kanundan
doğan sorumluluk davaları Adli Yargıda görülür... " hükmü
getirilmiştir.
Sayın çoğunluk görüşünün
aksine eldeki uyuşmazlık anılan yasa hükmü kapsamında kalmamaktadır.
Çünkü, 2918 Sayılı KTK
85.maddesinde açıkça belirtildiği gibi yasa motorlu araçların
işletilmesinden doğan zararlar nedeniyle işletenin hukuki sorumluluğunu
düzenlemektedir.
Yasa hükmünde geçen bu
kanundan ve Adli Yargıda görülmesi gereken sorumluluk davaları, 2918 Sayılı
Yasa'nın 85.maddesinde düzenlenen motorlu araçların işletilmesi nedeniyle
verilen zararlardan dolayı araç işletenin hukuki sorumluluğuna ilişkin
davalardır.
Yasa değişikliğinden
önce kamu araçlarının işletilmesi nedeniyle verilen zararlardan dolayı kamu
idaresinin sorumluluğunun hangi yargı kolunda görüm ve çözümü konusunda
yasada bir düzenleme bulunmadığından İdari ve Adli Yargı organları arasında
çıkan görev uyuşmazlıklarını sonlandırmak üzere sözü geçen yasa hükmü
getirilmek suretiyle kamu araçlarının verdiği zararlar nedeniyle işletenin
sorumluluğunda 2918 Sayılı Yasa'nm amacına uygun olarak Adli Yargıda görüm
ve çözüm esası benimsenmiştir.
2918 sayılı yasanın
110. maddesinde yapılan yasa değişikliğine ilişkin Hükümet gerekçesi de
getirilen yeni hükmün bu nedenle maddeye eklendiğini teyit etmektedir.
Diğer taraftan, sayın
çoğunluk 2918 sayılı yasanın 110. maddesi hükmünün iptali istemi ile
Anayasa Mahkemesine açılan dava sonucunda verilen yorumlu red kararlarını,
karara dayanak almakta ise de bu görüşe de itibar edilmesi mümkün değildir.
Zira; "T.C.
Anayasasında , Anayasa Mahkemesinin iptal veya iptal talebinin reddi dışında
yorumlu red kararı verebileceğine dair bir işaret yoktur. Tersine T.C.
Anayasasının 153/2 maddesi "Anayasa Mahkemesi bir kanun veya kanun
hükmünde kararnamenin tamamını veya bir hükmünü iptal ederken, kanun koyucu
hareketle yeni bir uygulamaya yol açacak biçimde hüküm tesis edemez."
hükmü böyle bir anlayışın benimsenmemiş olduğunun kanıtı olarak kabul
edilebilir.
Gerçi madde iptal
kararlarından bahsetmektedir, ama Anayasa koyucunun amacının Anayasa
Mahkemesinin kanun koyucu gibi hareket etmesini önlemek olduğu açıkça
anlaşılmaktadır.Yorumlu red kararlarının ise diğer mahkemeleri, idare
makamlarını, gerçek ve tüzel kişileri bağlaması itibariyle bir çeşit
pozitif kanun koyuculuk anlamına geldiğine şüphe yoktur. (Türk Anayasa
Hukuku Prof. Dr. Ergun Ozbudun. Sh. 440 vd.)
Hakkında yorumlu red
kararı verilen bir kanun maddesi yürürlükte kalmaya devam eder. Dolayısıyla
somut olaylara uygulanır. Somut olaylarda o maddenin ne anlama geldiğine,
yani nasıl yorumlanacağına, bundan sonra da Anayasa Mahkemesi değil onu
uygulayacak Mahkemeler karar verir. Anayasa Mahkemesinin yorumlu red kararı
verirken yaptığı yorumunun diğer mahkemeleri bağlaması mümkün değildir. Bir
kanun maddesinin nasıl yorumlanacağına onu uygulayacak olan Adli- idari ve
Askeri Yargı organları karar verir. Anayasa Mahkemesi Adli, idari ve Askeri
kollarının üst mahkemesi olmadığına göre bu yargı kollarındaki mahkemelere
kendi yorumunu empoze etmesi mümkün değildir. O halde Anayasa Mahkemesinin
verdiği yorumlu red kararlarının kendilerinden beklenen fonksiyonu ifa
edebilmeleri, diğer mahkemelerin Anayasa Mahkemesinin bu yorumlarını
benimsemelerine bağlıdır. Oysa hukukumuzda, Anayasa Mahkemesi kararlarında
yapılan yorumlar diğer mahkemeleri bağlamaz. Zira Anayasa Mahkemesi
kararlarının bağlayıcılığı bu kararların hüküm fıkralarına münhasırdır.
(Türk Anayasa Hukuku Dersleri, Kemal Gözler, sh. 444)
Keza , Sayın
çoğunluğun kararı dayandırdığı T.C. Anayasasının 158. madde hükümlerininde
uyuşmazlıkta uygulama yeri bulunmamaktadır. Uyuşmazlık Mahkemesinin görev
ve yetkilerini düzenleyen T.C. Anayasasının 158. maddesi açık hükmünden de
anlaşıldığı üzere Anayasa Mahkemesi ile diğer yargı kollan arasında olumlu
veya olumsuz görev uyuşmazlığının doğması halinde Anayasa Mahkemesi
görüşünün üstün tutulacağına ilişkin düzenlemenin, uyuşmazlıkta Anayasa
Mahkemesinin görevlilik veya görevsizlik kararının bulunmaması, diğer yargı
kolları ile arasında bir görev ihtilafının çıkmaması nedeniyle uygulanması
mümkün değildir.
Açıklanan gerekçelerle
uyuşmazlıkta idari yargı görevli olup, benzer ihtilaflarda da idari yargının
görevli olduğu Yargıtay 4, 11, 17 Hukuk Dairelerinin istikrarlı
kararlarıyla Içtihad edildiği gibi Danıştay kararlarında da uyuşmazlıkta
İdari Yargının görevli olduğu benimsenmiştir. (Danıştay 10. Daire E
2011/11522, K 2012/5347 sayı, E. 2011/10856 ve K. 2013/670 Sayı, vs.)
Somut uyuşmazlıkta
davanın karayolunun yapım, bakım ve korunmasındaki idarenin hizmet kusuruna
dayanmasına,
2918 Sayılı Yasa'nın
110/1 md. motorlu araçların işletilmesinden doğan zararlardan dolayı
işletenini hukuki sorumluluğunun Adli Yargıda görüm ve çözümünü düzenleme
altına almasına, Somut uyuşmazlığın anılan yasa hükmü kapsamında
bulunmamasına,
Kamu hizmetinin
usulüne ve hukuka uygun olarak yürütülüp yürütülmediğinin hizmet kusuru
veya idarenin sorumluluğunu gerektiren bir husus olup olmadığının
tespitinde, 2577 Sayılı IYUK 2/1-b md. sayılan tam yargı davasında görüm ve
çözümünde İdari Yargının görevli olmasına göre, Uyuşmazlıkta Adli Yargıyı
görevli kabul eden sayın çoğunluğun görüşüne katılamıyorum.
|
|
Karşı
Oy
Eyüp
Sabri BAYDAR
|
——
• ——
Uyuşmazlık Mahkemesi
Başkanlığından:
23-ESAS NO : 2014/626
KARAR NO : 2014/674
KARAR TR : 02.06.2014
(Hukuk Bölümü)
ÖZET :
Türk Telekomünikasyon A.Ş.’de çalışırken 4046 sayılı Yasa’nın 22. maddesi
uyarınca başka kuruma nakledilen davacının, maaş nakil ilmühaberinin iptali
ile, geriye dönük eksik ödemelerin yasal faiziyle birlikte ödenmesi
istemiyle açtığı davanın, ADLİ YARGI YERİNDE çözümlenmesi gerektiği hk.
K A R A R
Davacı : O.M.Y.
Vekili :
Av. A.T.
Davalı : Türk Telekom A.Ş.
O L A Y : İl Telekom
Müdürlüğünde görev yapmakta iken, 406 sayılı Yasanın Ek-29. maddesi ile
4046 sayılı Yasanın 22. maddesine göre adı Devlet Personel Başkanlığına
bildirilen davacı 9.1.2009 tarihinde kamu kurumu emrine atanmıştır.
Davacı vekili maaş nakil ilmühaberinin iptali ve
düzeltilmesi ile eksik ödemelerin fazlaya ilişkin hakkı saklı kalmak
kaydıyla şimdilik 6.000,00 TL alacağın geriye dönük olarak yürütülecek
yasal faiziyle birlikte iadesi istemiyle adli yargı yerinde dava açmıştır.
ANKARA 11. İŞ MAHKEMESİ: 25.4.2013 gün ve E:2013/502,
K:2013/495 sayı ile, Uyuşmazlığın 399 sayılı Kanun Hükmünde
Kararnamenin Ek II. cetvelinde yer alan ve özelleştirme sonucu hissesi
devredilen davalı kurumda TİP 2 sözleşmesi ile nakle tabi olarak çalışan
davacının davalının özelleştirmeden önce tabi olduğu ve özelleştirme ile
bazı hükümleri değişen 406 sayılı Kanunun Ek.29.Maddesi kapsamındaki
düzenleme ve sözleşmedeki hüküm nedeni ile 375 sayılı KHK.’un Ek 3 maddesi
ve 399 sayılı KHK.’un Ek II.cetvelinde yer alan kurumlarda çalışan sözleşmeli
personele yapılan artışlardan yararlanıp yararlanmayacağı, nakledilirken bu
artışların yer aldığı ücreti gösteren nakil maaş ilmühaberinin buna göre
düzenlenmesi gerekip gerekmediği noktasında toplandığı, görülen davada
HMK’nun 114/1-b maddesi gereğince yargı yolunun caiz olmadığı ve davaya
idare mahkemelerince bakılması gerektiği gerekçesiyle davanın usulden
reddine karar vermiş, bu karar davacı vekilince temyiz
edilmiştir.
Yargıtay 22. Hukuk Dairesi : 21.10.2013
gün ve E: 2013/20078, K: 2013/21783 sayı ile, kararın dayandığı delillerle
kanuni gerektirici sebeplere ve özellikle delillerin takdirinde bir
isabetsizlik görülmemesine göre, yerinde bulunmayan temyiz itirazlarının
reddi ile hükmün onanmasına karar vermiş, bu karar kesinleşmiştir.
Davacı vekili, bu kez aynı istemle
idari yargı yerinde dava açmıştır.
ANKARA 3. İDARE MAHKEMESİ: 14.2.2014 gün ve E:2013/2236
sayı ile, 406 sayılı Kanunun değişik 1. maddesinin 9. fıkrasında “Türk
Telekomun, bu kanun ve özel kanun hükümlerine tabi bir anonim şirketi
olduğu, bu kanun hükümleri saklı kalmak üzere kamu iktisadi teşebbüsleri de
dahil, sermayesinin yarısından fazlası kamuya ait olan kamu kurum, kuruluş
ve ortaklıklarına uygulanan mevzuat Türk Telekom’a uygulanmaz” hükmüne yer
verilerek Türk Telekom’a özgü farklı bir statü oluşturduğu, aynı Kanunun
4673 sayılı Yasayla değişik Ek 22. maddesinde de Türk Telekomdaki kamu payı
%50’nin altına düşünceye kadar, Türk Telekom Yönetim Kurulu üyeliklerine
atanacaklarda Devlet memurluğuna atanabilme genel şartlarına sahip olma ve
en az dört yıllık yüksek öğrenim görme şartlarının aranacağı, bunların
dışında kalan personelin iş mevzuatı uyarınca istihdam edileceği ve iş
mevzuatına göre istihdam edilenlere ilişkin kayıt ve şartların Yönetim
Kurulu tarafından tayin olunacağının hükme bağlandığı, ayrıca, Türk
Telekomünikasyon A.Ş.’nin özelleştirme kapsamında iken %55 oranındaki
hissesinin blok olarak satışı suretiyle özelleştirilmesi için 01.07.2005
tarihinde yapılan ihale sonucunda 2005/9146 sayılı Bakanlar Kurulu Kararı
doğrultusunda şirketin %55 oranındaki hissesi satılarak 14.11.2005
tarihinde O. firmasına devredildiği, şirketin kamusal niteliğinin ortadan
kalktığı buna göre, iptali istenilen işlemin tesis edildiği ve davanın
açıldığı tarihte davalı mevkiinde kamu kuruluşu niteliği taşımayan Türk
Telekomünikasyon A.Ş.’nin olması karşısında, idari yargı yetkisi kapsamında
açılmış bir idari dava bulunduğundan söz etmek olanaksız olduğundan;
uyuşmazlığın, özel hukuk hükümlerine göre görüm ve çözümünde adli yargı
yerinin görevli olduğu gerekçesiyle davanın adli yargının görev alanına
girdiği sonucuna varıldığından, 2247 sayılı Uyuşmazlık Mahkemesinin Kuruluş
ve İşleyişi Hakkında Kanunun 19. maddesi uyarınca görevli yargı yerinin
belirlenmesi için dosyanın Uyuşmazlık Mahkemesi’ne gönderilmesine, dosya
incelemesinin Uyuşmazlık Mahkemesince karar verilinceye kadar
ertelenmesine, karar vermiştir.
İNCELEME VE GEREKÇE:
Uyuşmazlık Mahkemesi Hukuk Bölümü’nün, Serdar
ÖZGÜLDÜR’ün Başkanlığında, Üyeler: Eyüp Sabri BAYDAR, Ali ÇOLAK, Nurdane
TOPUZ, Ertuğrul ARSLANOĞLU, Ayhan AKARSU ve Mehmet AKBULUT‘un
katılımlarıyla yapılan 02.06.2014 günlü toplantısında:
l-İLK İNCELEME: Dosya üzerinde 2247 sayılı Yasa’nın 27.
maddesi uyarınca yapılan incelemeye göre; İdare Mahkemesince, 2247 sayılı Yasa’nın
19. maddesine göre başvuruda bulunulmuş olduğu, idari yargı dosyasının
Mahkemece, ekinde adli yargı dosyası ile birlikte Uyuşmazlık Mahkemesi’ne
gönderildiği ve usule ilişkin herhangi bir noksanlık bulunmadığı
anlaşıldığından görev uyuşmazlığının esasının incelenmesine oy birliği ile
karar verildi.
II-ESASIN İNCELENMESİ: Raportör-Hakim Gülşen AKAR
PEHLİVAN’ın, davanın çözümünde adli yargının görevli olduğu yolundaki
raporu ile dosyadaki belgeler okunduktan; ilgili Başsavcılarca
görevlendirilen Yargıtay Cumhuriyet Savcısı Mehmet BAYHAN ile Danıştay
Savcısı Mehmet Ali GÜMÜŞ davada adli yargının görevli olduğu yolundaki
sözlü açıklamaları da dinlendikten sonra GEREĞİ GÖRÜŞÜLÜP DÜŞÜNÜLDÜ:
Dava,
davalı şirkette görev yapmakta iken, 406 sayılı Yasa'nın Ek-29. maddesi ile
4046 sayılı Yasa'nın 22. maddesine göre adı Devlet Personel Başkanlığına
bildirilen, sonrasında kamu kurumu emrine atanan davacı tarafından; maaş
nakil ilmühaberinin iptali ile, geriye dönük eksik ödemelerinin yasal
faiziyle birlikte ödenmesine karar verilmesi istemiyle açılmıştır.
1953 tarih ve 6145 sayılı Yasa ile, Türkiye
Cumhuriyeti Posta, Telgraf ve Telefon İşletmesi kurulmuş; 1924 tarih ve 406
sayılı Telgraf ve Telefon Kanunu’nun 10.6.1994 tarih ve 4000 sayılı
Yasa’yla değiştirilen 1. maddesi ile, posta ve telgraf tesis ve işletmesine
ilişkin hizmetler, Posta İşletmesi Genel Müdürlüğü’nce (P.İ),
telekomünikasyon hizmetleri ise, “Türk Telekomünikasyon Anonim Şirketi
(Şirket)” tarafından yürütülecek şekilde yeniden yapılandırılmıştır.
27.1.2000 tarih ve 4502 sayılı Yasa’nın 1. maddesi
ile, 406 sayılı Yasa’nın 1. maddesine eklenen dokuzuncu fıkrada, “Türk
Telekom, bu Kanun ve özel hukuk hükümlerine tabi bir anonim şirkettir. Kamu
İktisadi Teşebbüslerinin kuruluş, teşkilât ve faaliyetleri ile ilgili
mevzuat Türk Telekom’a uygulanmaz. Sadece, Türkiye Büyük Millet Meclisi
denetimine ilişkin 2.4.1987 tarihli ve 3346 sayılı Kanunun 9 uncu maddesi
hükümleri uygulanır” denilmiş; anılan fıkra hükmü, 12.5.2001 tarih ve 4673
sayılı Yasa’nın 1. maddesi ile değiştirilmiş ve “Türk Telekom, bu Kanun ve
özel hukuk hükümlerine tabi bir anonim şirkettir. Bu Kanun hükümleri saklı
kalmak üzere, kamu iktisadi teşebbüsleri de dahil, sermayesinin yarısından
fazlası kamuya ait olan kamu kurum, kuruluş ve ortaklıklarına uygulanan
mevzuat Türk Telekom’a uygulanmaz. Sermayesinin yarısından fazlası kamuda
kaldığı sürece, Türkiye Büyük Millet Meclisi denetimine ilişkin 2.4.1987
tarihli ve 3346 sayılı Kanunun 9 uncu maddesi hükümleri uygulanır.
16.7.1965 tarihli ve 697 sayılı Kanun ile milli güvenlik ve kamu düzeniyle
sıkıyönetim ve seferberlik hallerinde telekomünikasyon hizmetlerinin
yürütülmesine ilişkin özel kanunların hükümleri saklıdır”; Ek 29.
maddesinin 3.7.2005 gün ve 5398 sayılı Kanun’un 14. maddesi ile değişik
birinci fıkrasında, “Türk Telekom hisselerinin devri sonucu kamu payının
yüzde ellinin altına düşmesi durumunda; Türk Telekomda ek 22 nci maddenin
(a) bendinin bu Kanunla yürürlükten kaldırılan hükümleri uyarınca
belirlenen aslî ve sürekli görevlerde çalışmakta olanlar ile 22.1.1990
tarihli ve 399 sayılı Kanun Hükmünde Kararnameye tâbi olarak kadrolu veya
sözleşmeli personel statüsünde çalışanlar ve kapsam dışı personel, kamu
görevlerinden yüzseksen gün aylıksız izinli sayılır…” denilmiştir.
Öte
yandan; 406 sayılı Yasa’nın 4502 sayılı Yasa ile değişik 2. maddesinin (c)
bendinin birinci alt bendinin birinci cümlesinde, “Türk Telekom;
telekomünikasyon şebekeleri üzerinden sunulan ulusal ve uluslararası ses
iletimini ihtiva eden telefon hizmetlerini, 31.12.2003 tarihine kadar bu
Kanun ve görev sözleşmesi çerçevesinde tekel olarak yürütür” denildikten
sonra, anılan (c) bendinin birinci alt bendine 12.5.2001 tarih ve 4673
sayılı Yasa ile eklenen üçüncü cümlede, “Ancak, Türk Telekom’daki kamu payı
%50’nin altına düştüğünde, Türk Telekom’un tüm tekel hakları 31.12.2003
tarihinden önce de olsa ortadan kalkmış olur” denilmiş; 4502 sayılı
Yasa’nın Geçici 3. maddesi ile de Türk Telekomünikasyon A.Ş., 233 sayılı
KHK’nin ekindeki “B-Kamu İktisadi Kuruluşları (KİK)” bölümünde yer alan kuruluşlar
listesinden çıkarılmıştır.
Bu
düzenlemeler birlikte değerlendirildiğinde, telekomünikasyon şebekeleri
üzerinden sunulan ulusal ve uluslararası ses iletimini ihtiva eden telefon
hizmetlerini 31.12.2003 tarihine kadar “tekel” olarak yürütmekle görevli
kılınan ve çoğunluk hisseleri kamuya ait bulunan Türk Telekom’un, tekel
kapsamında kamu hizmeti yürüten, ancak kuruluş yasasındaki son düzenlemeler
ile kendine özgü statüye sahip olan ve sermayesindeki kamu payı %50’nin
altına düşünceye kadar kamu kuruluşu niteliğini taşıyan bir kuruluş olduğu
tartışmasızdır.
Özelleştirme
kapsamında bulunan Türk Telekomünikasyon A.Ş.’deki tamamı Hazineye ait
bulunan hisselerden % 55’i, Bakanlar Kurulu’nun 25.7.2005 tarih ve
2005/9146 sayılı “Türk Telekomünikasyon Anonim Şirketi (Türk Telekom)’nin %
55 Oranındaki Hissesinin Blok Olarak Satışına İlişkin Nihai Devir
İşlemlerine Dair Kararın Yürürlüğe Konulması Hakkında Karar”ı uyarınca,
14.11.2005 tarihli Hisse Satış Sözleşmesi ile (6.550.000.000 USD. bedelle)
O. Telekomünikasyon A.Ş.’ne satılmıştır.
Bu
sürece paralel olarak Türk Telekom personelinin durumu incelendiğinde:
Türk
Telekom A.Ş., 4502 sayılı Yasa’nın 29.1.2000 tarih ve 23948 sayılı Resmi
Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe girdiği dikkate alındığında, 29.1.2000
tarihi itibariyle 233 sayılı KHK kapsamı
dışında kalmış ve anılan KHK eki cetvellerden çıkarılmış olması nedeniyle,
Uyuşmazlık Mahkemesi Genel Kurulu’nun
22.1.1996 gün ve E:1995/1, K:1996/1 sayılı ve özelleştirme
kapsamında bulunan kamu iktisadi teşebbüslerinde
sözleşmeli veya kapsam dışı statüde çalışan personelin kurumları ile olan
ilişkilerinden doğan anlaşmazlıkların çözüm yerinin idari yargı olduğu
yolundaki İlke Kararı kapsamı dışında değerlendirilmesi gerekmektedir.
Anılan
4502 sayılı Yasa’nın 13. maddesi ile 406 sayılı Yasa’ya eklenen Ek 22.
maddenin (a) bendinde, “a) Personelin statüsü: Telekomünikasyon
hizmetlerinin gerektirdiği asli ve sürekli görevler telekomünikasyon
alanında sekiz yıl tecrübeye sahip ve en az dört yıllık yüksek öğrenim
görmüş bir genel müdür ile kadro, unvan, derece ve sayıları Yönetim
Kurulunun önerisi ve Bakanlığın teklifi üzerine bu Kanunun yürürlüğe
girdiği tarihten itibaren yüzseksen gün içerisinde Bakanlar Kurulu Kararı
ile belirlenen kadrolarda istihdam edilen personel eliyle yürütülür. Bu personel
hakkında bu Kanunda öngörülen hükümler saklı kalmak üzere 399 sayılı Kanun
Hükmünde Kararname hükümleri uygulanır. Bunların dışında kalan personel iş
mevzuatı uyarınca istihdam edilir. İş mevzuatına göre istihdam edilenlere
ilişkin kayıt ve şartlar Yönetim Kurulu tarafından tayin olunur” hükmüne
yer verilmiş; bu bent hükmü, 4673 ve 5189 sayılı Yasalarla yapılan
değişiklikler sonucunda; “a) Personelin statüsü: (Ek ibare:
12.5.2001-4673/6. md.) Türk Telekomdaki kamu payı %50’nin altına düşünceye
kadar, Türk Telekom Yönetim Kurulu üyeliklerine atanacaklarda Devlet memurluğuna
atanabilme genel şartlarına sahip olma ve en az dört yıllık yüksek öğrenim
görme şartları aranır. (Mülga ikinci ve üçüncü cümle: 16.6.2004-5189/12 md.)
Bunların dışında kalan personel iş mevzuatı uyarınca istihdam edilir. İş
mevzuatına göre istihdam edilenlere ilişkin kayıt ve şartlar Yönetim Kurulu
tarafından tayin olunur” hükmünü almış; aynı maddenin (b) bendinin ikinci
paragrafında da iş mevzuatına tabi olan Türk Telekom çalışanlarının aylık
ücretlerinin kendilerini atamaya yetkili olan Yönetim Kurulu tarafından
tespit olunacağı kurala bağlanmıştır.
406
sayılı Yasa’nın anılan Ek 22. maddesi uyarınca, Türk Telekom A.Ş. Genel
Müdürlüğü’ne ait asli ve sürekli kadrolar belirlenerek 4.4.2000 tarih ve
24010 (Mükerrer) sayılı R.G. de yayımlanan 31.3.2000 tarih ve 2000/331
sayılı Bakanlar Kurulu Kararı ekinde yer alan listede: merkez teşkilatı
için 100 ve taşra teşkilatı için 100 (6 Bölge Müdürü, 12 Bölge Müdür
Yardımcısı ve 82 İl Telekom Müdürü) kadro ihdas edilmiş; öte yandan, aynı
Yasa maddesinin verdiği yetkiye dayanılarak hazırlanan “Türk
Telekomünikasyon A.Ş. Kapsam Dışı Personel Yönetmeliği” adı altındaki düzenleme,
Yönetim Kurulunun 31.8.2000 tarih ve 407 sayılı kararıyla kabul edilmek
suretiyle yürürlüğe konulmuştur.
Kanunla,
Kurumda görev yapan personelden asli ve sürekli görev yapacak olanları
kadro unvanı itibariyle belirlemek konusunda Bakanlar Kurulu'na yetki
verildiği açıktır. Bu yetki 4502 sayılı Kanun’un yürürlüğe girdiği
29.1.2000 tarihi ile 5189 sayılı Kanun’un yürürlüğe girdiği 2.7.2004
tarihleri arasında geçerli olmuştur.
Anayasa’nın
128. maddesinde, “Devletin, kamu iktisadî teşebbüsleri ve diğer kamu
tüzelkişilerinin genel idare esaslarına göre yürütmekle yükümlü oldukları
kamu hizmetlerinin gerektirdiği aslî ve sürekli görevler, memurlar ve diğer
kamu görevlileri eliyle görülür” denilmiştir.
406
sayılı Yasa’nın Ek 29. maddesinin 3.7.2005 tarih ve 5398 sayılı Kanun’la
değişik birinci fıkrasında, “Türk Telekom hisselerinin devri sonucu kamu
payının yüzde ellinin altına düşmesi durumunda; Türk Telekomda ek 22 nci
maddenin (a) bendinin bu Kanunla yürürlükten kaldırılan hükümleri uyarınca
belirlenen asli ve sürekli görevlerde çalışmakta olanlar ile 22.1.1990
tarihli ve 399 sayılı Kanun Hükmünde Kararnameye tabi olarak kadrolu veya
sözleşmeli personel statüsünde çalışanlar ve kapsam dışı personel, kamu
görevlerinden yüzseksen gün aylıksız izinli sayılır. Bu personel belirtilen
süre içinde Türk Telekomda çalışmaya devam eder ve hisse devir tarihinden
nakli için Devlet Personel Başkanlığına bildirildikleri tarihe kadarki
aylık ücret, harcırah, sağlık giderleri, cenaze giderleri ve ölüm yardımı
ile diğer mali ve özlük hakları Türk Telekom tarafından karşılanır…”
denilerek, yasakoyucu tarafından Türk Telekom’da 22.1.1990 tarihli ve 399
sayılı Kanun Hükmünde Kararnameye tabi olarak sözleşmeli personel
statüsünde çalışanlar ile kapsam dışı personel, kamu personeli sayılmıştır.
Olayda, davalının hisse devir (14.11.2005)
tarihinde çalışmakta iken 406 sayılı Yasa'nın Ek-29. maddesi ile 4046
sayılı Yasa'nın 22. maddesine göre adı Devlet Personel Başkanlığına
bildirilen ve sonrasında kamu kurumu emrine atanan davacı tarafından; maaş
nakil ilmühaberinin düzeltilmesi istemiyle dava açılmıştır.
2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu’nun “İdari Dava
Türleri ve İdari Yargı Yetkisinin Sınırı” başlıklı 2. maddesinin değişik 1
numaralı bendinde:
“a) (Değişik : 8.6.2000-4577/5 md.) İdari işlemler
hakkında yetki, şekil, sebep, konu ve maksat yönlerinden biri ile hukuka
aykırı olduklarından dolayı iptalleri için menfaatleri ihlal edilenler
tarafından açılan iptal davaları,
b) İdari
eylem ve işlemlerden dolayı kişisel hakları doğrudan muhtel olanlar
tarafından açılan tam yargı davaları,
c)
(Değişik: 18.12.1999-4492/6 md.) Tahkim yolu öngörülen imtiyaz şartlaşma ve
sözleşmelerinden doğan uyuşmazlıklar hariç, kamu hizmetlerinden birinin
yürütülmesi için yapılan her türlü idari sözleşmelerden dolayı taraflar
arasında çıkan uyuşmazlıklara ilişkin davalar” idari dava türleri olarak
sayılmış olup; kural olarak, idari yargıda ancak Devlete ve kamu tüzel
kişilerine karşı açılan davalara bakılabilir.
Buna
göre, iptal istemi tarihinde davalı mevkiinde kamu kuruluşu niteliği
taşımayan Türk Telekomünikasyon A.Ş.'nin olması karşısında, idari yargı
yetkisi kapsamında açılmış bir idari dava bulunduğundan sözetmek olanaksız
olduğundan; uyuşmazlığın, özel hukuk hükümlerine göre görüm ve çözümünde
adli yargı yerinin görevli olduğu sonucuna varılmıştır.
Belirtilen nedenlerle Ankara 3. İdare Mahkemesinin
başvurusunun kabulü ile Ankara 11. İş Mahkemesinin görevsizlik kararının
kaldırılması gerekmiştir.
SONUÇ : Davanın görüm ve çözümünde ADLİ YARGININ görevli
olduğuna, bu nedenle Ankara 3. İdare Mahkemesinin başvurusunun kabulü ile
Ankara 11. İş Mahkemesi’nin 25.4.2013 gün ve E:2013/502, K:2013/495 sayılı
GÖREVSİZLİK KARARININ KALDIRILMASINA, 02.06.2014 gününde OY BİRLİĞİ İLE
KESİN OLARAK karar verildi.
——
• ——
Uyuşmazlık Mahkemesi
Başkanlığından:
24-ESAS NO : 2014/632
KARAR NO : 2014/677
KARAR TR : 02.06.2014
(Hukuk Bölümü)
ÖZET : 4817 sayılı Yabancıların Çalışma İzinleri Hakkında
Kanun uyarınca verilen idari para cezasına karşı açılan davanın ADLİ YARGI
YERİNDE çözümlenmesi gerektiği hk
K A R A R
Davacı :
J.M.
Vekili :
Av. I.Ç.
Davalı :
Türkiye İş Kurumu Genel Müdürlüğü
O L A Y :
Türkiye İş Kurumu Genel Müdürlüğü, Diyarbakır Çalışma ve İş Kurumu İl
Müdürlüğünün 22.1.2013 gün ve …37490 sayılı kararıyla, Protestan
Kilisesinde izinsiz ve kaçak olarak çalıştırıldığı nedeniyle, davacı adına
4817 sayılı Yabancıların Çalışma İzinleri Hakkında Kanun’un 21/3. maddesi
uyarınca 679,00 TL idari para cezası verilmiştir.
Davacı
vekili, idari para cezasının iptali istemiyle adli yargı yerine itirazda
bulunmuştur.
DİYARBAKIR
4. SULH CEZA MAHKEMESİ: 10.5.2013 gün ve D.İş No:2013/200, D.İş K:2013/200
sayıyla; 5510 sayılı Kanun’un 101. maddesine göre idari para cezasına karşı
açılan davada iş mahkemelerinin görevli olduğu gerekçesiyle görevsizlik
kararı vermiş, verilen karar kesinleşmiştir.
DİYARBAKIR
1. İŞ MAHKEMESİ: 17.7.2013 gün ve E: 2013/1 D.İş, K:2013/1 sayıyla;
idarenin eylem ve işlemlerine karşı görevli yargı yerinin idari yargı
olduğu gerekçesiyle davanın usulden reddine karar vermiş, verilen karar
kesinleşmiştir.
Davacı vekilinin istemi üzerine, dava dosyası 20.8.2013
gün ve D.İş:2013/1 sayılı yazı ile Diyarbakır Nöbetçi İdare Mahkemesine
gönderilmiştir.
DİYARBAKIR 3. İDARE MAHKEMESİ: 25.9.2013 gün ve
E:2013/2380, K:2013/1512 sayıyla; 4817 sayılı Kanun’da idari para cezasına
karşı başvuru yolu düzenlenmediğinden Kabahatler Kanunu’na göre davanın
çözümünün adli yargı yerine ait olduğu nedeniyle ve Uyuşmazlık
Mahkemesi’nin benzer kararlarına dayanılarak, davanın görev yönünden
reddine karar vermiş, verilen karar kesinleşmiştir.
Davacı
vekilinin, Diyarbakır 3. İdare Mahkemesi’ne verdiği dilekçe ile, Diyarbakır
4. Sulh Ceza Mahkemesi, Diyarbakır 1. İş Mahkemesi ve Diyarbakır 3. İdare
Mahkemesi kararları arasında oluşan olumsuz görev uyuşmazlığının
giderilmesi için dosyanın Uyuşmazlık Mahkemesine gönderilmesini talep
etmesi üzerine, Mahkememize gönderilen dava dosyasında, Uyuşmazlık
Mahkemesi’nin 30.12.2013 gün ve E:2013/1803,K:2013/2011 sayılı kararı ile,
Hukuk Muhakemeleri Kanunu ya da İdari Yargılama Usulü Kanunu'nda, yargı
yolunu değiştiren görevsizlik kararı verilmesi durumunda, görevli
olduğundan bahisle farklı bir yargı düzeninde yer alan mahkemeye dava
dosyasının gönderilebilmesine olanak tanıyan bir düzenlemenin bulunmadığı,
görevli olduğu işaret edilen yargı yerine, bu yargı yerinin uyguladığı usul
kurallarına uygun olarak yeniden dava açılmasının zorunlu bulunduğu
açıklanarak, 2247 sayılı Yasa’nın 15. maddesine göre yapılan başvurunun
incelenebilmesi için öncelikle yargı yerinde usulüne göre açılmış bir davanın
bulunması gerektiği gerekçesiyle, olayda idare mahkemesine hitaben yazılmış
dilekçeyle açılmış bir dava bulunmadığından, 2247 sayılı Yasada öngörülen
koşulları taşımayan başvurunun aynı Yasanın 27. maddesi uyarınca reddine
karar verilmesi üzerine;
Bu kez, davacı vekili idari
para cezasının iptali istemiyle idari yargı yerinde dava açmıştır.
DİYARBAKIR 2. İDARE
MAHKEMESİ: 24.3.2014 gün ve E:2014/281 sayıyla; 4817 sayılı Kanun’da idari
para cezasına karşı başvuru yolu düzenlenmediğinden, Kabahatler Kanunu’na
göre davanın çözümünün adli yargı yerine ait olduğu nedeniyle ve Uyuşmazlık
Mahkemesi’nin benzer kararlarına dayanılarak 2247 sayılı Uyuşmazlık
Mahkemesinin Kuruluş ve İşleyişi Hakkında Kanun’un 19. maddesi uyarınca
görevli yargı yerinin belirtilmesi için Uyuşmazlık Mahkemesi'ne
başvurulmasına karar vermiştir.
İNCELEME VE GEREKÇE:
Uyuşmazlık Mahkemesi Hukuk Bölümü’nün, Serdar
ÖZGÜLDÜR’ün Başkanlığında, Üyeler: Eyüp Sabri BAYDAR, Ali ÇOLAK, Nurdane
TOPUZ, Ertuğrul ARSLANOĞLU, Ayhan AKARSU ve Mehmet AKBULUT’un
katılımlarıyla yapılan 2.6.2014 günlü toplantısında:
l-İLK İNCELEME: Dosya üzerinde 2247 sayılı Yasa’nın
27. maddesi uyarınca yapılan incelemeye göre;
Uyuşmazlık Mahkemesi Genel Kurulunun 11.7.1988
günlü, E:1988/1, K:1988/1 sayılı İlke Kararında, “2247 sayılı Uyuşmazlık
Mahkemesinin Kuruluş ve İşleyişi Hakkında Kanunun bütünüyle incelenip
değerlendirilmesinden, bu Kanunun uygulanması yönünden 2 nci maddesinin
ikinci fıkrasında yer alan, ‘ceza uyuşmazlıkları’ ibaresinden, savcının ya
da şahsi davacının talebi ile başlayan yargılaması sonunda sanığın
mahkumiyetine ya da beraatine hükmedilebilecek davalarda, askeri ve adli
ceza mahkemeleri arasında çıkan görev ve hüküm uyuşmazlıklarının
anlaşılması, bunun dışında kalan tüm görev uyuşmazlıklarının ‘hukuk
uyuşmazlığı’ sayılması gerektiği sonucuna varılmaktadır. Uygulanması idari
organlara bırakılan cezalar, adli nitelikte olmadığından, bunlar hakkında
yapılan itirazlar ya da açılan davalar ‘ceza davası’ olarak
nitelendirilemezler. İdari niteliklerinden dolayı bu davalara ilişkin görev
ve hüküm uyuşmazlıklarının Uyuşmazlık Mahkemesinin Hukuk Bölümünde
incelenip çözümlenmesi gerektiği…” açıkça belirtilmiştir. Bu durum göz
önüne alındığında, olay bölümünde yazılı başvuru konusu görev
uyuşmazlığının Hukuk Bölümünde incelenmesi gerektiği kuşkusuzdur.
İdari yargı yerince, 2247 sayılı Yasa’nın
19. maddesine göre başvuruda bulunulmuş olduğu, idari yargı dosyasının,
Mahkemece ekinde adli yargı dosyası da temin edilmek suretiyle Uyuşmazlık
Mahkemesi’ne gönderildiği ve usule ilişkin işlemlerde herhangi bir
noksanlık bulunmadığı anlaşıldığından görev uyuşmazlığının esasının incelenmesine
oy birliği ile karar verildi.
II-ESASIN
İNCELENMESİ: Raportör-Hakim Gülten Fatma BÜYÜKEREN’in, davanın çözümünde
adli yargının görevli olduğu yolundaki raporu ile dosyadaki belgeler
okunduktan; ilgili Başsavcılarca görevlendirilen Yargıtay Cumhuriyet
Savcısı Mehmet BAYHAN ile Danıştay Savcısı Mehmet Ali GÜMÜŞ’ün adli
yargının görevli olduğu yolundaki sözlü açıklamaları da dinlendikten sonra
GEREĞİ GÖRÜŞÜLÜP DÜŞÜNÜLDÜ:
Dava, 4817 sayılı Yabancıların Çalışma İzinleri
Hakkında Kanun’un 21. maddesi üçüncü fıkrası uyarınca verilen idari para
cezasının kaldırılması istemiyle açılmıştır.
27.2.2003
tarih ve 4817 sayılı Yabancıların Çalışma İzinleri Hakkında Kanun’un “Amaç”
başlıklı 1. maddesinde,“ Bu Kanunun amacı, yabancıların Türkiye'deki
çalışmalarını izne bağlamak ve bu yabancılara verilecek çalışma izinleri
ile ilgili esasları belirlemektir” denilmiş; 21. maddesinde, idari para
cezasının hangi hallerde verileceği ve verilecek idari para cezası
miktarları belirtildikten sonra, bu Kanunda öngörülen idari para
cezalarının gerekçesi belirtilmek suretiyle Bakanlık bölge müdürlüğünce
ilgililere 7201 sayılı Tebligat Kanunu hükümlerine göre tebliğ edileceği,
idari para cezalarının tebliğ tarihinden itibaren yedi gün içinde vergi
daireleri veya mal müdürlüklerine ödeneceği, ilgililerin cezaya bu süre
içinde yetkili sulh ceza mahkemesi nezdinde itiraz edebilecekleri,
başvurunun, cezanın takip ve tahsilini durdurmayacağı öngörülmüşken, bu
madde, 23.1.2008 tarih ve 5728 sayılı Kanun’un 499. maddesiyle, “18 inci
maddeye göre bildirim yükümlülüğünü süresi içinde yerine getirmeyen
bağımsız çalışan yabancı ile yabancı çalıştıran işverene her bir yabancı
için ikiyüzelli Türk Lirası idarî para cezası verilir.
Çalışma izni olmaksızın bağımlı çalışan yabancıya
beşyüz Türk Lirası idarî para cezası verilir.
Çalışma izni bulunmayan yabancıyı çalıştıran
işveren veya işveren vekillerine her bir yabancı için beşbin Türk Lirası
idarî para cezası verilir. Bu durumda, işveren veya işveren vekili
yabancının ve varsa eş ve çocuklarının konaklama giderlerini, ülkelerine
dönmeleri için gerekli masrafları ve gerektiğinde sağlık harcamalarını
karşılamak zorundadır.
Birinci, ikinci ve üçüncü fıkralarda sayılan
fiillerin tekrarı hâlinde idarî para cezaları bir kat artırılarak
uygulanır.
Bu Kanuna göre verilmiş çalışma izni olmaksızın
bağımsız çalışan yabancıya ikibin Türk Lirası idarî para cezası verilir ve
varsa işyeri veya işyerlerinin Bakanlık bölge müdürlerince kapatılması
kararı alınarak, bu kararın uygulanması için durum ilgili valiliğe
bildirilir.
Tekrarı hâlinde, varsa işyeri veya işyerlerinin
kapatılmasının yanı sıra idarî para cezası bir kat artırılarak uygulanır.
Bu Kanuna göre idarî para cezası ile
cezalandırılan bağımlı veya bağımsız çalışan yabancılar ile yabancı çalıştıran
işverenler İçişleri Bakanlığına bildirilir” şeklinde
değiştiril-miştir. 5728 sayılı Kanun hükümleri 8.2.2008 tarihinde
yürürlüğe girmiştir.
Olayda, davanın, para cezasının kaldırılması
istemiyle açıldığı; 4817 sayılı Yaban-cıların Çalışma İzinleri Hakkında
Kanun’da bu ve daha sonra yapılan değişikliklerle idari para cezasına karşı
kanun yoluna ilişkin bir düzenlemeye yer verilmediği anlaşılmıştır.
1.6.2005 tarihinde 5326 sayılı Kabahatler
Kanunu’nun yürürlüğe girmesi üzerine Uyuşmazlık Mahkemesi Hukuk Bölümü’nce,
sözü edilen Kanun’un diğer kanunlarda düzenlenen idari yaptırımlar ile
bunlara karşı yapılacak itirazlara ilişkin görev hükümleri üzerindeki etkisinin
incelenmesi sonucunda: diğer kanunlarda düzenlenen idari yaptırımın, dayanağı
olan yasanın amacı dikkate alınarak; Kabahatler Kanunu’nun 1., 2., 16. ve
19. maddelerinde belirtilen koşulları taşıması, 27. maddenin (1) numaralı
bendinde belirtilen idari yaptırımlardan olması halinde, idari para
cezaları ve mülkiyetin kamuya geçirilmesine ilişkin olanlarına karşı
1.6.2005 tarihinden sonra yapılacak itirazlarda sulh ceza mahkemelerinin
genel görevli kılındığına ve bu nedenle doğan görev uyuşmazlıklarında adli
yargı yerinin görevli bulunduğuna karar verilmiştir.
Daha sonra, 30.3.2005 tarihli ve 5326 sayılı
Kabahatler Kanununun 3 üncü maddesini değiştiren 6.12.2006 günlü, 5560
sayılı Yasa’nın 31. maddesinde, " (1) Bu Kanunun;
a) İdari yaptırım
kararlarına karşı kanun yoluna ilişkin hükümleri, diğer kanunlarda aksine
hüküm bulunmaması halinde,
b) Diğer genel
hükümleri, idarî para cezası veya mülkiyetin kamuya geçirilmesi yaptırımını
gerektiren bütün fiiller hakkında,
uygulanır."
denilmiştir.
19.12.2006 tarihinde yürürlüğe giren bu düzenlemeye
göre, Kabahatler Kanunu’nun; İdari yaptırım kararlarına karşı kanun yoluna
ilişkin hükümlerinin, diğer kanunlarda aksine hüküm bulunmaması halinde
uygulanacağı; diğer kanunlarda görevli mahkemenin gösterildiği durumunda
ise uygulanmayacağı anlaşılmaktadır.
Görev kuralları kamu düzenine ilişkin olduğundan,
görev konusunda taraflar için bir müktesep hak doğmayacağı; bu nedenle,
yeni bir yasayla kabul edilen görev kurallarının, geçmişe de etkili
olacağı, bilinen bir genel hukuk ilkesidir.
Davanın açıldığı andaki kurallara göre görevli olan
mahkeme, yeni bir yasa ile görevsiz hale gelmiş ise, (davanın açıldığı anda
görevli olan ve fakat yeni yasaya göre görevsiz hale gelen) mahkemenin
görevsizlik kararı vermesi gerekeceği; ancak, yeni yasadaki görev
kuralının, değişikliğin yürürlüğe girmesinden sonra açılacak davalarda
uygulanacağına dair intikal hükümlerinin varlığı halinde, mahkemece
görevsizlik kararı verilemeyeceği açıktır.
Diğer taraftan, dava görevsiz mahkemede açılmış, bu
sırada yapılan bir kanun değişikliği ile görevsiz mahkeme o dava için
görevli hale gelmiş ise, mahkeme, artık görevsizlik kararı veremeyip (yeni
kanuna göre görevli hale geldiği için) davaya bakmaya devam etmesi gerekir.
İncelenen uyuşmazlıkta, öngörülen idari para
cezasının 5326 sayılı Kanun’un 16. maddesinde belirtilen idari yaptırım
türlerinden biri olduğu, 4817 sayılı Kanun’da da idari para cezasına itiraz
konusunda görevli mahkemenin gösterilmediği anlaşılmıştır. Bu durumda,
Kabahatler Kanunu’nun 5560 sayılı Kanunla değişik 3. maddesinde
belirtildiği üzere, idari yaptırım kararlarına karşı kanun yoluna ilişkin
hükümlerinin, diğer kanunlarda aksine hüküm bulunmaması halinde
uygulanacağı nedeniyle, görevli mahkemenin belirlenmesinde 5326 sayılı Yasa
hükümleri dikkate alınacağından, idari para cezasına karşı açılan davanın
görüm ve çözümünde, anılan Kanun’un 27. maddesinin (1) numaralı bendi uyarınca
adli yargı yerinin görevli olduğu, bu nedenle yargılamanın idari yargı
yerine ait olduğu gerekçesiyle yargı yolu uyuşmazlığı çıkaran adli yargı
yerince verilen görevsizlik kararının kaldırılması, aynı yargı kolu
içerisinde yer alan mahkemeler arasında oluşabilecek görev uyuşmazlığının
görevli mahkemece tartışılıp değerlendirilmesi gerektiği sonucuna varılmıştır.
Açıklanan nedenlerle,
Diyarbakır 2. İdare Mahkemesince yapılan başvurunun kabulü ile, Diyarbakır
1. İş Mahkemesince verilen görevsizlik kararının kaldırılması gerekmiştir.
SONUÇ : Davanın çözümünde ADLİ YARGININ görevli olduğuna,
bu nedenle Diyarbakır 2. İdare Mahkemesince yapılan BAŞVURUNUN KABULÜ ile, Diyarbakır
1. İş Mahkemesinin 17.7.2013 gün ve E: 2013/1 D.İş, K:2013/1 sayılı
GÖREVSİZLİK KARARININ KALDIRILMASINA,
2.6.2014 gününde OYBİRLİĞİ İLE KESİN OLARAK karar verildi.
——
• ——
Uyuşmazlık Mahkemesi
Başkanlığından:
25-ESAS NO : 2014/634
KARAR NO : 2014/679
KARAR TR : 02.06.2014
(Hukuk Bölümü)
ÖZET :
Türk Telekomünikasyon A.Ş.’de çalışırken Kurumun özelleştirilmesi nedeniyle
başka kuruma nakledilen davacının, maaş nakil ilmuhaberinin düzeltilmesi
istemiyle açtığı davanın, ADLİ YARGI YERİNDE çözümlenmesi gerektiği hk.
K A R A R
Davacı : G.Ç.
Vekili : Av. S.Ö.
Davalı : Türk Telekomünikasyon A.Ş.
Vekili : Av. A.İ.
O L A Y : Davacı
vekili dava dilekçesinde özetle; müvekkilinin davalı kurum nezdinde nakle
tabi personel olarak çalışmakta iken davalı kurumun özelleştirilmesi nedeni
ile 4046 sayılı Özelleştirme Uygulamalarının Düzenlenmesine ilişkin kanunun
22. maddesi ve 406 sayılı yasanın ek 29.maddesi gereğince adının Devlet
Personel Başkanlığı’na bildirilerek akabinde kamuya atandığını, 09.07.2010
tarihinde Başbakanlık Dış Ticaret Müsteşarlığı kurumunda göreve
başladığını, süresi dolmamasına rağmen davalı şirket tarafından Devlet
Personel Başkanlığı’na kamu kurumuna nakli için bildiriminin yapıldığını,
bildirim sırasında maaşına eklenmesi gereken ek ücretlerin maaş nakil
ilmuhaberine yansıtılmadığını, bu şekilde davacının zarara uğradığını
belirterek; davalı Türk Telekomünikasyon A.Ş. tarafından yaratılan
muarazanın önlenmesine, müvekkilinin Devlet Personel Başkanlığı’na bildirim
tarihi olan 16.04.2010 tarihi itibariyle davalı kurumdan alması gerekli
olan ancak alamadığı ücret ve ücrete eklenmesi gereken farkların ayrıca 112
günlük ikramiye tutarının sabit bir değer olarak eklenecek şekilde maaş nakil
ilmuhaberinin yeniden düzenlenmesi ve düzenlenen yeni maaş nakil
ilmuhaberinin düzenlenmiş haliyle Devlet Personel Başkanlığı’na
bildirilmesi gerektiğinin tespitine, maaş nakil ilmuhaberinin eksik ve
hatalı düzenlenmesi nedeniyle kamuya çalışmaya başladığı tarih olan
09.07.2010 tarihinden itibaren eksik ücret alması nedeniyle uğramış olduğu
alacak haklarından fazlaya ilişkin hakları saklı kalmak üzere şimdilik 1000
TL’sinin kamuya başladığı tarih olan 09.07.2010 tarihinden itibaren
bankaların mevduata uyguladığı en yüksek faizi ile birlikte ödenmesi istemi
ile adli yargı yerinde dava açmıştır.
Ankara 11. İş Mahkemesi: 17.07.2013 gün
ve 2012/1248 Esas, 2013/951 Karar sayılı kararında; “…406 sayılı Yasa
hükümleri uyarınca davalı şirkete hak sahibi personeli Devlet Personel
Başkanlığı’na bildirilmesi, bildirim ile beraber personelin nakledileceği
kamu kurumundan yararlanacağı parasal haklara esas olmak üzere memur maaş
nakil ilmühaberi düzenlenmesi, personelinin ilişiğinin kesilmesi gibi
işlemler yapıldığı, bu işlemler idare hukuku alanında hukuki sonuçlar
doğurduğu ve ilgili personelin nakledilecekleri kurumdaki statülerinin,
özlük ve parasal haklarını belirlediği, söz konusu işlemlerini kamu
personeli hakkında ve idare hukuku alanında tesis edilmiş birer idari işlem
niteliğinde olduğu, idari işlemlerle ilgili olduğu…” gerekçe gösterilmek
suretiyle, yargı yolunun caiz olmaması nedeniyle davanın usulden reddine
karar vermiştir.
Dava
dosyasında bulunan karar örneğine şerh edildiği üzere karar; taraflarca
temyiz edilmeksizin 06.11.2013 tarihinde kesinleşmiştir.
Davacı
vekili bunun üzerine; aynı taleple, Devlet Personel Başkanlığı’na bildirim
tarihinde almaya hak ettiği ancak maaş nakil ilmuhaberinin yanlış
düzenlenmesinden dolayı alamadığı 112 günlük ikramiye tutarının sabit bir
değer olarak müvekkilinin kamuya başladığı tarih olan 09.07.2010 tarihinden
itibaren yasal faiziyle birlikte tazminine, yani Devlet Personel
Başkanlığı’na bildirim tarihindeki net ücreti 1.431,58 TL/30X112/12: 445,37
TL aylık ikramiye tutarı 09.07.2010 tarihinden itibaren ise toplam 14.697
TL’nin yasal faiziyle beraber tazminine, dava tarihinden itibaren işleyecek
maaşlara da ikramiye tutarının yansıtılmasına karar verilmesi istemiyle
idari yargıda dava açmıştır.
İzmir 3.İdare Mahkemesi: 20.02.2014 gün ve 2014/195 Esas sayılı ara kararında özetle;
uyuşmazlıkta, davalı mevkiinde kamu kuruluşu niteliği taşımayan Türk
Telekomünikasyon Genel Müdürlüğü’nün olması karşısında, idari yargı yetkisi
kapsamında açılmış bir idari dava bulunduğundan söz etmenin olanaksız
olduğundan bahisle uyuşmazlığın çözümünde adli yargının görevli olduğuna,
2247 sayılı Uyuşmazlık Mahkemesinin Kuruluş ve İşleyişi Hakkında Kanun’un
19. maddesi uyarınca görevli yargı merciinin belirlenmesi için dava
dosyasının Uyuşmazlık Mahkemesi’ne gönderilmesine karar vererek dosya
Mahkememize gönderilmiştir.
İNCELEME VE GEREKÇE :
Uyuşmazlık Mahkemesi Hukuk Bölümü’nün, Serdar
ÖZGÜLDÜR’ün Başkanlığında, Üyeler: Eyüp Sabri BAYDAR, Ali ÇOLAK, Nurdane
TOPUZ, Ertuğrul ARSLANOĞLU, Ayhan AKARSU ve Mehmet AKBULUT’un
katılımlarıyla yapılan 2.6.2014 günlü toplantısında:
l-İLK
İNCELEME: Dosya üzerinden 2247 sayılı Yasa’nın 27. maddesi uyarınca yapılan
incelemeye göre; idari ve adli yargı yerleri arasında 2247 sayılı Yasa’nın
19.maddesinde öngörülen biçimde görev uyuşmazlığı doğduğu, idari yargı
dosyasının, son görevsizlik kararını veren mahkemece, adli yargı dosyası da
temin edilmek suretiyle Uyuşmazlık Mahkemesi’ne gönderildiği ve usule
ilişkin herhangi bir noksanlık bulunmadığı anlaşıldığından görev
uyuşmazlığının esasının incelenmesine oy birliği ile karar verildi.
II-ESASIN İNCELENMESİ: Raportör-Hakim Birgül Yiğit’in,
davanın çözümünde adli yargının görevli olduğu yolundaki raporu ile
dosyadaki belgeler okunduktan; ilgili Başsavcılarca görevlendirilen
Yargıtay Cumhuriyet Savcısı Mehmet BAYHAN ile Danıştay Savcısı Mehmet Ali
GÜMÜŞ’ün davada adli yargının görevli olduğu yolundaki sözlü açıklamaları
da dinlendikten sonra GEREĞİ GÖRÜŞÜLÜP DÜŞÜNÜLDÜ:
Dava,
Türk Telekom A.Ş.'nde nakle tabi personel olarak çalışmakta iken kurumun
özelleştirilmesi nedeni ile başka kuruma atanan davacının, nakle esas
düzenlenen maaş nakil ilmuhaberinde gösterilemeyen tazminatların eklenmesi
sureti ile maaş nakil ilmuhaberinin yeniden düzenlenmesi ve dava konusu
hatalı işlem nedeni ile uğradığı tüm zararların en yüksek banka mevduat
faizi üzerinden davalıdan tahsiline karar verilmesi istemiyle açılmıştır.
1953 tarih ve 6145 sayılı Yasa ile, Türkiye
Cumhuriyeti Posta, Telgraf ve Telefon İşletmesi kurulmuş; 1924 tarih ve 406
sayılı Telgraf ve Telefon Kanunu’nun 10.6.1994 tarih ve 4000 sayılı
Yasa’yla değiştirilen 1. maddesi ile, posta ve telgraf tesis ve işletmesine
ilişkin hizmetler, Posta İşletmesi Genel Müdürlüğü’nce (P.İ),
telekomünikasyon hizmetleri ise, “Türk Telekomünikasyon Anonim Şirketi
(Şirket)” tarafından yürütülecek şekilde yeniden yapılandırılmıştır.
27.1.2000 tarih ve 4502 sayılı Yasa’nın 1. maddesi
ile, 406 sayılı Yasa’nın 1. maddesine eklenen dokuzuncu fıkrada, “Türk
Telekom, bu Kanun ve özel hukuk hükümlerine tabi bir anonim şirkettir. Kamu
İktisadi Teşebbüslerinin kuruluş, teşkilât ve faaliyetleri ile ilgili
mevzuat Türk Telekom’a uygulanmaz. Sadece, Türkiye Büyük Millet Meclisi
denetimine ilişkin 2.4.1987 tarihli ve 3346 sayılı Kanunun 9 uncu maddesi
hükümleri uygulanır” denilmiş; anılan fıkra hükmü, 12.5.2001 tarih ve 4673
sayılı Yasa’nın 1. maddesi ile değiştirilmiş ve “Türk Telekom, bu Kanun ve
özel hukuk hükümlerine tabi bir anonim şirkettir. Bu Kanun hükümleri saklı
kalmak üzere, kamu iktisadi teşebbüsleri de dahil, sermayesinin yarısından
fazlası kamuya ait olan kamu kurum, kuruluş ve ortaklıklarına uygulanan
mevzuat Türk Telekom’a uygulanmaz. Sermayesinin yarısından fazlası kamuda
kaldığı sürece, Türkiye Büyük Millet Meclisi denetimine ilişkin 2.4.1987 tarihli
ve 3346 sayılı Kanunun 9 uncu maddesi hükümleri uygulanır. 16.7.1965
tarihli ve 697 sayılı Kanun ile milli güvenlik ve kamu düzeniyle
sıkıyönetim ve seferberlik hallerinde telekomünikasyon hizmetlerinin
yürütülmesine ilişkin özel kanunların hükümleri saklıdır”; Ek 29.
maddesinin 3.7.2005 gün ve 5398 sayılı Kanun’un 14. maddesi ile değişik
birinci fıkrasında, “Türk Telekom hisselerinin devri sonucu kamu payının
yüzde ellinin altına düşmesi durumunda; Türk Telekomda ek 22 nci maddenin
(a) bendinin bu Kanunla yürürlükten kaldırılan hükümleri uyarınca
belirlenen aslî ve sürekli görevlerde çalışmakta olanlar ile 22.1.1990
tarihli ve 399 sayılı Kanun Hükmünde Kararnameye tâbi olarak kadrolu veya
sözleşmeli personel statüsünde çalışanlar ve kapsam dışı personel, kamu
görevlerinden yüzseksen gün aylıksız izinli sayılır…” denilmiştir.
Öte
yandan; 406 sayılı Yasa’nın 4502 sayılı Yasa ile değişik 2. maddesinin (c)
bendinin birinci alt bendinin birinci cümlesinde, “Türk Telekom;
telekomünikasyon şebekeleri üzerinden sunulan ulusal ve uluslararası ses
iletimini ihtiva eden telefon hizmetlerini, 31.12.2003 tarihine kadar bu
Kanun ve görev sözleşmesi çerçevesinde tekel olarak yürütür” denildikten
sonra, anılan (c) bendinin birinci alt bendine 12.5.2001 tarih ve 4673 sayılı
Yasa ile eklenen üçüncü cümlede, “Ancak, Türk Telekom’daki kamu payı
%50’nin altına düştüğünde, Türk Telekom’un tüm tekel hakları 31.12.2003
tarihinden önce de olsa ortadan kalkmış olur” denilmiş; 4502 sayılı
Yasa’nın Geçici 3. maddesi ile de Türk Telekomünikasyon A.Ş., 233 sayılı
KHK’nin ekindeki “B-Kamu İktisadi Kuruluşları (KİK)” bölümünde yer alan kuruluşlar
listesinden çıkarılmıştır.
Bu düzenlemeler
birlikte değerlendirildiğinde,
telekomünikasyon şebekeleri üzerinden sunulan ulusal ve uluslararası ses
iletimini ihtiva eden telefon hizmetlerini 31.12.2003 tarihine kadar
“tekel” olarak yürütmekle görevli kılınan ve çoğunluk hisseleri kamuya ait
bulunan Türk Telekom’un, tekel kapsamında kamu hizmeti yürüten, ancak
kuruluş yasasındaki son düzenlemeler ile kendine özgü statüye sahip olan ve
sermayesindeki kamu payı %50’nin altına düşünceye kadar kamu kuruluşu
niteliğini taşıyan bir kuruluş olduğu tartışmasızdır.
Özelleştirme
kapsamında bulunan Türk Telekomünikasyon A.Ş.’deki tamamı Hazineye ait
bulunan hisselerden % 55’i, Bakanlar Kurulu’nun 25.7.2005 tarih ve
2005/9146 sayılı “Türk Telekomünikasyon Anonim Şirketi (Türk Telekom)’nin %
55 Oranındaki Hissesinin Blok Olarak Satışına İlişkin Nihai Devir
İşlemlerine Dair Kararın Yürürlüğe Konulması Hakkında Karar”ı uyarınca, 14.11.2005
tarihli Hisse Satış Sözleşmesi ile (6.550.000.000 USD. bedelle) O.
Telekomünikasyon A.Ş.’ne satılmıştır.
Bu sürece paralel
olarak Türk Telekom personelinin durumu incelendiğinde:
Türk
Telekom A.Ş., 4502 sayılı Yasa’nın 29.1.2000 tarih ve 23948 sayılı Resmi
Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe girdiği dikkate alındığında, 29.1.2000
tarihi itibariyle 233 sayılı KHK kapsamı
dışında kalmış ve anılan KHK eki cetvellerden çıkarılmış olması nedeniyle,
Uyuşmazlık Mahkemesi Genel Kurulu’nun
22.1.1996 gün ve E:1995/1, K:1996/1 sayılı ve özelleştirme
kapsamında bulunan kamu iktisadi teşebbüslerinde
sözleşmeli veya kapsam dışı statüde çalışan personelin kurumları ile olan
ilişkilerinden doğan anlaşmazlıkların çözüm yerinin idari yargı olduğu yolundaki
İlke Kararı kapsamı dışında değerlendirilmesi gerekmektedir.
Anılan
4502 sayılı Yasa’nın 13. maddesi ile 406 sayılı Yasa’ya eklenen Ek 22.
maddenin (a) bendinde, “a) Personelin statüsü: Telekomünikasyon
hizmetlerinin gerektirdiği asli ve sürekli görevler telekomünikasyon
alanında sekiz yıl tecrübeye sahip ve en az dört yıllık yüksek öğrenim
görmüş bir genel müdür ile kadro, unvan, derece ve sayıları Yönetim
Kurulunun önerisi ve Bakanlığın teklifi üzerine bu Kanunun yürürlüğe
girdiği tarihten itibaren yüzseksen gün içerisinde Bakanlar Kurulu Kararı
ile belirlenen kadrolarda istihdam edilen personel eliyle yürütülür. Bu
personel hakkında bu Kanunda öngörülen hükümler saklı kalmak üzere 399
sayılı Kanun Hükmünde Kararname hükümleri uygulanır. Bunların dışında kalan
personel iş mevzuatı uyarınca istihdam edilir. İş mevzuatına göre istihdam
edilenlere ilişkin kayıt ve şartlar Yönetim Kurulu tarafından tayin olunur”
hükmüne yer verilmiş; bu bent hükmü, 4673 ve 5189 sayılı Yasalarla yapılan
değişiklikler sonucunda; “a) Personelin statüsü: (Ek ibare:
12.5.2001-4673/6. md.) Türk Telekomdaki kamu payı %50’nin altına düşünceye
kadar, Türk Telekom Yönetim Kurulu üyeliklerine atanacaklarda Devlet memurluğuna
atanabilme genel şartlarına sahip olma ve en az dört yıllık yüksek öğrenim
görme şartları aranır. (Mülga ikinci ve üçüncü cümle: 16.6.2004-5189/12
md.) Bunların dışında kalan personel iş mevzuatı uyarınca istihdam edilir.
İş mevzuatına göre istihdam edilenlere ilişkin kayıt ve şartlar Yönetim
Kurulu tarafından tayin olunur” hükmünü almış; aynı maddenin (b) bendinin
ikinci paragrafında da iş mevzuatına tabi olan Türk Telekom çalışanlarının
aylık ücretlerinin kendilerini atamaya yetkili olan Yönetim Kurulu
tarafından tespit olunacağı kurala bağlanmıştır.
406
sayılı Yasa’nın anılan Ek 22.maddesi uyarınca, Türk Telekom A.Ş. Genel
Müdürlüğü’ne ait asli ve sürekli kadrolar belirlenerek 4.4.2000 tarih ve
24010 (Mükerrer) sayılı R.G. de yayımlanan 31.3.2000 tarih ve 2000/331
sayılı Bakanlar Kurulu Kararı ekinde yer alan listede: merkez teşkilatı
için 100 ve taşra teşkilatı için 100 (6 Bölge Müdürü, 12 Bölge Müdür
Yardımcısı ve 82 İl Telekom Müdürü) kadro ihdas edilmiş; öte yandan, aynı
Yasa maddesinin verdiği yetkiye dayanılarak hazırlanan “Türk
Telekomünikasyon A.Ş. Kapsam Dışı Personel Yönetmeliği” adı altındaki düzenleme,
Yönetim Kurulunun 31.8.2000 tarih ve 407 sayılı kararıyla kabul edilmek
suretiyle yürürlüğe konulmuştur.
Kanunla,
Kurumda görev yapan personelden asli ve sürekli görev yapacak olanları
kadro unvanı itibariyle belirlemek konusunda Bakanlar Kurulu'na yetki
verildiği açıktır. Bu yetki 4502 sayılı Kanun’un yürürlüğe girdiği
29.1.2000 tarihi ile 5189 sayılı Kanun’un yürürlüğe girdiği 2.7.2004
tarihleri arasında geçerli olmuştur.
Anayasa’nın
128. maddesinde, “Devletin, kamu iktisadî teşebbüsleri ve diğer kamu
tüzelkişilerinin genel idare esaslarına göre yürütmekle yükümlü oldukları
kamu hizmetlerinin gerektirdiği aslî ve sürekli görevler, memurlar ve diğer
kamu görevlileri eliyle görülür” denilmiştir.
406
sayılı Yasa’nın Ek 29. maddesinin 3.7.2005 tarih ve 5398 sayılı Kanun’la
değişik birinci fıkrasında, “Türk Telekom hisselerinin devri sonucu kamu
payının yüzde ellinin altına düşmesi durumunda; Türk Telekomda ek 22 nci
maddenin (a) bendinin bu Kanunla yürürlükten kaldırılan hükümleri uyarınca
belirlenen asli ve sürekli görevlerde çalışmakta olanlar ile 22.1.1990
tarihli ve 399 sayılı Kanun Hükmünde Kararnameye tabi olarak kadrolu veya
sözleşmeli personel statüsünde çalışanlar ve kapsam dışı personel, kamu
görevlerinden yüzseksen gün aylıksız izinli sayılır. Bu personel belirtilen
süre içinde Türk Telekomda çalışmaya devam eder ve hisse devir tarihinden
nakli için Devlet Personel Başkanlığına bildirildikleri tarihe kadarki
aylık ücret, harcırah, sağlık giderleri, cenaze giderleri ve ölüm yardımı
ile diğer mali ve özlük hakları Türk Telekom tarafından karşılanır…”
denilerek, yasakoyucu tarafından Türk Telekom’da 22.1.1990 tarihli ve 399
sayılı Kanun Hükmünde Kararnameye tabi olarak sözleşmeli personel
statüsünde çalışanlar ile kapsam dışı personel, kamu personeli sayılmıştır.
Olayda,
davalının hisse devir (14.11.2005) tarihinde davalı kurum nezdinde memur
olarak çalışmakta iken, 406 sayılı Yasa'nın Ek-29. maddesi ile 4046 sayılı
Yasa'nın 22. maddesine göre adı Devlet Personel Başkanlığı’na bildirilen ve
sonrasında başka bir kamu kurumu emrine atanan davacı tarafından, maaş
nakil ilmühaberinin ek ücretler eklenmek suretiyle yeniden tespiti ile
almaktan mahrum kaldığı ek ödenekler nedeni ile uğradığı zararın tazmini istemiyle;
Ankara 11.İş Mahkemesi’ne dava açıldığı; Ankara 11. İş Mahkemesi’nin
17.07.2013 gün ve 2012/1248 Esas, 2013/951 Karar sayılı kararı ile davanın
görev nedeni ile reddine karar verdiği ve kararın temyiz edilmeksizin
kesinleştiği; bunun üzerine davacının aynı istemle İzmir 3. İdare
Mahkemesi’nde dava açtığı, İzmir 3. İdare Mahkemesi’nce 2247 sayılı kanunun
19. maddesi koşullarına uygun olarak dosyanın Uyuşmazlık Mahkemesi’ne
gönderilmesine karar verildiği anlaşılmaktadır.
Mahkememizce yapılan değerlendirme
neticesinde;
2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu’nun “İdari Dava
Türleri ve İdari Yargı Yetkisinin Sınırı” başlıklı 2. maddesinin değişik 1
numaralı bendinde:
“a) (Değişik: 8.6.2000-4577/5 md.) İdari işlemler
hakkında yetki, şekil, sebep, konu ve maksat yönlerinden biri ile hukuka
aykırı olduklarından dolayı iptalleri için menfaatleri ihlal edilenler
tarafından açılan iptal davaları,
b) İdari eylem ve işlemlerden dolayı
kişisel hakları doğrudan muhtel olanlar tarafından açılan tam yargı
davaları,
c)
(Değişik: 18.12.1999-4492/6 md.) Tahkim yolu öngörülen imtiyaz şartlaşma ve
sözleşmelerinden doğan uyuşmazlıklar hariç, kamu hizmetlerinden birinin
yürütülmesi için yapılan her türlü idari sözleşmelerden dolayı taraflar
arasında çıkan uyuşmazlıklara ilişkin davalar” idari dava türleri olarak
sayılmış olup; kural olarak, idari yargıda ancak Devlete ve kamu tüzel
kişilerine karşı açılan davalara bakılabilir.
Buna
göre, iptali istenilen işlemin
tesis edildiği ve davanın açıldığı tarihte davalı mevkiinde kamu
kuruluşu niteliği taşımayan Türk Telekomünikasyon A.Ş.'nin olması
karşısında, idari yargı yetkisi kapsamında açılmış bir idari dava
bulunduğundan söz etmek olanaksız olduğundan, uyuşmazlığın, özel hukuk
hükümlerine göre görüm ve çözümünde adli yargı yerinin görevli olduğu
sonucuna varılmıştır.
Belirtilen
nedenlerle, İzmir 3. İdare Mahkemesi’nin başvurusunun kabulü ile Ankara 11.
İş Mahkemesi’nin görevsizlik kararının kaldırılması gerekmiştir.
SONUÇ :
Davanın çözümünde ADLİ YARGININ görevli olduğuna, bu nedenle İzmir 3.İdare
Mahkemesi’nin BAŞVURUSUNUN KABULÜ ile, Ankara 11.İş Mahkemesi’nin
17.07.2013 gün ve 2012/1248
Esas, 2013/951 Karar sayılı GÖREVSİZLİK KARARININ KALDIRILMASINA, 2.6.2014
gününde OY BİRLİĞİ İLE KESİN OLARAK karar verildi.
——
• ——
Uyuşmazlık Mahkemesi
Başkanlığından:
26-ESAS NO : 2014/636
KARAR NO : 2014/681
KARAR TR : 02.06.2014
(Hukuk Bölümü)
ÖZET :
Türk Telekomünikasyon A.Ş.’de çalışırken Kurumun özelleştirilmesi nedeniyle
başka kuruma nakledilen davacının, maaş nakil ilmühaberinin düzeltilmesi ve
alacağının faizi ile birlikte tazmini istemiyle açtığı davanın, ADLİ YARGI
YERİNDE çözümlenmesi gerektiği hk.
K A R A R
Davacı : F.K.
Vekili : Av. B.Y.
Davalı : Türk Telekomünikasyon A.Ş.
Vekilleri
: Av. M.H.B. (Adli Yargıda)
Av. A.D.Y. (İdari Yargıda)
O L A Y : Davacı vekili, dava dilekçesinde özetle;
davalı kurumdan geçiş yapan davacının maaş nakil ilmühaberinin 4046 sayılı
Yasa’nın 22. Maddesi ve 406 sayılı Yasa’nın ek 29 maddesine uygun
düzenlenmemesi nedeniyle yeniden tespiti ile maaşına esas net ücretine söz
konusu tespit doğrultusunda zamların eklenerek davalı kurumda çalıştığı
sürelerde hak ettiği ancak kendisine ödenmeyen, yıllar itibariyle değişen
ek ödeme ve denge tazminatlarının ve buna bağlı olarak değişen maaş
tutarına uygulanan ikramiye tutarları farkının fazlaya ilişkin hakları
saklı kalmak kaydı ile şimdilik 40,00 TL alacağın ödenmesi gereken
tarihlerden itibaren işleyecek en yüksek faizi ile birlikte davalı kurumdan
tahsili istemiyle adli yargıda dava açmıştır.
ANKARA
11. İŞ MAHKEMESİ: 26.04.2012 gün
E:2011/275 K:2012/241 sayılı kararında “…davacının davalı iş yerinde
çalışırken özelleştirme sonucu kamuya nakil haklarını saklı tutarak iş
sözleşmesi imzaladığı maaş nakil bildiriminin davalı işverenlikçe
düzenlendiği, davacının 12.07.2006 tarihine kadar çalıştığı ve aylık
ücretlerinin davalı tarafça ödendiği, 5473 sayılı Yasa gereği Yüksek
Planlama Kurulunun 08.05.2006 tarihinde almış olduğu kararlar gereği özelleştirme
kapsamında bulunan kuruluşlarda çalışan sözleşmeli ve kapsam dışı personele
ödenmesi gereken ücretlerin 01.01.2006 ile 30.06.2006 tarihleri arasında
40,00 TL 01.07.2006 ile 30.12.2006 tarihleri arasında ise 82,50 TL olarak
belirlenmesine rağmen davacıya bunların yansıtılmadığı gibi özelleştirme
sonrası çalıştığı dönemde ödenmeyen ek ödeme ve denge tazminatlarının da
maaş nakil ilmühaberi ile yansıtılmayarak eksik ilmühaber düzenlendiği
iddia edilmiş dosyaya celp edilen tüm delillerin incelenmesi ve irdelenmesi
ve bilirkişice yapılan irdeleme ve hesaplama sonrası Danıştay 5.
Dairesi'nin 22.08.2010 tarihli kararında da belirlendiği üzere 5473 sayılı
Yasa ile getirilen ek ödemenin davacının sözleşmesinin fesih edildiği
tarihten önce 01.01.2006 ve 01.07.2006 tarihlerinden itibaren yürürlüğe
girmesi karşısında bu ödemelerin iş sözleşmesinin sona erdiği yılın 15 Ocak
tarihine kadar Kamu görevlilerinin parasal haklarına yapılan artış
kapsamında değerlendirilmesi gerektiği belirlendiğinden Yasal düzenleme
Yüksek Planlama Kurulu ve Maliye Bakanlığının görüşü esas alınarak ek
ödemelerin yapılmamasının hukuki dayanağının bulunmadığının Danıştay
kararları ile tespit edildiğinden dosyada yer alan belge ve emsal raporlar
değerlendirildiğinde davacının 01.01.2006 tarihinden nakil edilerek işe
başladığı tarihe kadar ki dönemde ek ödeme alması gerektiği ve düzenlenen
maaş nakil ilmühaberlerinde de bu ek ödemelerinin yansıtılması gerektiği
kanaatine varılmış bilirkişice yapılan hesaplamalar doğrultusunda davacının
nakil ilmühaberinde bildirilmesi gereken aylık net ücretin tespiti ile
bilirkişice hesaplanan ek ödeme ve denge tazminatının tahsiline karar
vermek gerekmiş…” şeklindeki gerekçe ile davanın kabulüne karar
verilmiştir.
Verilen
karar davalı kurum vekili tarafından temyiz edilmiştir.
YARGITAY
22. HUKUK DAİRESİ: 21.12.2012 gün
ve E:2012/22051 K:2012/29117 sayılı BOZMA İLAMINDA özetle; “… Danıştay
İdari Dava Dairelerinin gerekçeleri dairemizce de benimsenmiştir. Gerçekten
özelleştirmeden önce statü hukuku hükümlerine tabi davacı niteliğindeki
personel, özelleştirme sonrası belirli bir süreliğine davalı ile özel hukuk
hükümlerine tabi olarak iş sözleşmemesi kapsamında çalıştırılmakta,
nakledildiğinde tekrar statü hukuku kapsamına girmektedir. Davacının iş
sözleşmesi ile çalıştığı dönemde, davalı şirkete davacının ücreti konusunda
“artış oranının, kamudaki memur maaş artış oranında” olacağı yönünde
yükümlülük getirildiği gibi 406 sayılı Kanun hükümleri uyarınca davalı
şirkete, hak sahibi personeli Devlet Personel Başkanlığına bildirilmesi,
bildirim ile beraber personelin nakledileceği kamu kurumunda yararlanacağı
parasal haklara esas olmak üzere memur maaş nakil ilmühaberi düzenlenmesi,
personelim ilişiğinin kesilmesi gibi işlemler yaptırıldığı görülmektedir.
Bu işlemler idare hukuku alanında hukuki sonuçlar doğurduğu ve ilgili personelin
nakledilecekleri kurumundaki statülerini, özlük ve parasal haklarını
belirlediği, söz konusu işlemlerin kamu personeli hakkında ve idare hukuku
alanında tesis edilmiş birer idari işlem niteliğinde oldukları açıktır.
İdari işlemlerle ilgili uyuşmazlığın ise adli yargı yerinde değil idari
yargı yerinde çözümlenmesi gerekir…” şeklindeki gerekçe ile davanın
kabulüne ilişkin hükmün bozulmasına karar vermiştir.
ANKARA
11. İŞ MAHKEMESİ: 11.07.2013 gün ve E:2013/653 K.2013/919 sayılı kararı
ile, bozma ilamına uyarak yargı yolunun caiz olmaması nedeniyle dava
dilekçesinin görev nedeniyle reddine karar vermiş ve verilen bu karar
temyiz edilmeksizin kesinleşmiştir.
Davacı
vekili bu kez, aynı istemle idari yargıda dava açmıştır.
ANKARA
17. İDARE MAHKEMESİ: 22.04.2014 gün E:2013/1086 sayı ile vermiş olduğu
gönderme kararında özetle; uyuşmazlıkta, davalı mevkiinde kamu kuruluşu
niteliği taşımayan Türk Telekomünikasyon Genel Müdürlüğü’nün olması
karşısında, idari yargı yetkisi kapsamında açılmış bir idari dava bulunduğundan
söz edilemeyeceğinden; uyuşmazlığın çözümünde, özel hukuk hükümlerine göre
adli yargının görevli olduğunu gerekçe göstererek, 2247 sayılı Uyuşmazlık
Mahkemesinin Kuruluş ve İşleyişi Hakkında Kanun’un 19. Maddesi hükümleri
uyarınca görevli yargı merciinin belirlenmesi için dosyanın Uyuşmazlık
mahkemesine gönderilmesine, Uyuşmazlık Mahkemesi’nce karar verilinceye
kadar davanın ertelenmesine karar vererek dosya Mahkememize gönderilmiştir.
İNCELEME VE GEREKÇE :
Uyuşmazlık Mahkemesi Hukuk Bölümü’nün, Serdar
ÖZGÜLDÜR’ün Başkanlığında, Üyeler: Eyüp Sabri BAYDAR, Ali ÇOLAK, Nurdane
TOPUZ, Ertuğrul ARSLANOĞLU, Ayhan Akarsu ve Mehmet AKBULUT’un katılımlarıyla
yapılan 02.06.2014 günlü toplantısında:
l-İLK
İNCELEME:Dosya üzerinde 2247 sayılı Yasa’nın 27. maddesi uyarınca yapılan
incelemeye göre, İdare Mahkemesi’nce anılan Yasa’nın 19. maddesinde
öngörülen usul ve yönteme uygun biçimde başvuruda bulunulduğu
anlaşılmaktadır. Usule ilişkin herhangi bir noksanlık görülmediğinden
esasının incelenmesine oy birliği ile karar verildi.
II-ESASIN İNCELENMESİ: Raportör-Hakim Filiz BUDAK’ın,
davanın çözümünde adli yargının görevli olduğu yolundaki raporu ile
dosyadaki belgeler okunduktan; ilgili Başsavcılarca görevlendirilen
Yargıtay Cumhuriyet Savcısı Mehmet BAYHAN ile Danıştay Savcısı Mehmet Ali
GÜMÜŞ’ün davada adli yargının görevli olduğu yolundaki sözlü açıklamaları
da dinlendikten sonra GEREĞİ GÖRÜŞÜLÜP DÜŞÜNÜLDÜ:
Dava,
davalı şirkette görev yapmakta iken, 406 sayılı Yasa'nın Ek-29. maddesi ile
4046 sayılı Yasa'nın 22. maddesine göre adı Devlet Personel Başkanlığına
bildirilmesi nedeniyle yeni görevine başlayan davacının, maaş nakil ilmühaberinin
düzeltilmesi ve ücretine yansıtılmayan ek ödemelerin ve denge tazminatını
alacağının davalıdan tahsiline ilişkindir.
1953 tarih ve 6145 sayılı Yasa ile, Türkiye
Cumhuriyeti Posta, Telgraf ve Telefon İşletmesi kurulmuş; 1924 tarih ve 406
sayılı Telgraf ve Telefon Kanunu’nun 10.6.1994 tarih ve 4000 sayılı
Yasa’yla değiştirilen 1. maddesi ile, posta ve telgraf tesis ve işletmesine
ilişkin hizmetler, Posta İşletmesi Genel Müdürlüğü’nce (P.İ),
telekomünikasyon hizmetleri ise, “Türk Telekomünikasyon Anonim Şirketi
(Şirket)” tarafından yürütülecek şekilde yeniden yapılandırılmıştır.
27.1.2000 tarih ve 4502 sayılı Yasa’nın 1. maddesi
ile, 406 sayılı Yasa’nın 1. maddesine eklenen dokuzuncu fıkrada, “Türk
Telekom, bu Kanun ve özel hukuk hükümlerine tabi bir anonim şirkettir. Kamu
İktisadi Teşebbüslerinin kuruluş, teşkilât ve faaliyetleri ile ilgili
mevzuat Türk Telekom’a uygulanmaz. Sadece, Türkiye Büyük Millet Meclisi
denetimine ilişkin 2.4.1987 tarihli ve 3346 sayılı Kanunun 9 uncu maddesi
hükümleri uygulanır” denilmiş; anılan fıkra hükmü, 12.5.2001 tarih ve 4673
sayılı Yasa’nın 1. maddesi ile değiştirilmiş ve “Türk Telekom, bu Kanun ve özel
hukuk hükümlerine tabi bir anonim şirkettir. Bu Kanun hükümleri saklı
kalmak üzere, kamu iktisadi teşebbüsleri de dahil, sermayesinin yarısından
fazlası kamuya ait olan kamu kurum, kuruluş ve ortaklıklarına uygulanan
mevzuat Türk Telekom’a uygulanmaz. Sermayesinin yarısından fazlası kamuda
kaldığı sürece, Türkiye Büyük Millet Meclisi denetimine ilişkin 2.4.1987
tarihli ve 3346 sayılı Kanunun 9 uncu maddesi hükümleri uygulanır.
16.7.1965 tarihli ve 697 sayılı Kanun ile milli güvenlik ve kamu düzeniyle
sıkıyönetim ve seferberlik hallerinde telekomünikasyon hizmetlerinin
yürütülmesine ilişkin özel kanunların hükümleri saklıdır”; Ek 29.
maddesinin 3.7.2005 gün ve 5398 sayılı Kanun’un 14. maddesi ile değişik
birinci fıkrasında, “Türk Telekom hisselerinin devri sonucu kamu payının
yüzde ellinin altına düşmesi durumunda; Türk Telekomda ek 22 nci maddenin
(a) bendinin bu Kanunla yürürlükten kaldırılan hükümleri uyarınca
belirlenen aslî ve sürekli görevlerde çalışmakta olanlar ile 22.1.1990
tarihli ve 399 sayılı Kanun Hükmünde Kararnameye tâbi olarak kadrolu veya
sözleşmeli personel statüsünde çalışanlar ve kapsam dışı personel, kamu
görevlerinden yüzseksen gün aylıksız izinli sayılır…” denilmiştir.
Öte
yandan; 406 sayılı Yasa’nın 4502 sayılı Yasa ile değişik 2. maddesinin (c)
bendinin birinci alt bendinin birinci cümlesinde, “Türk Telekom;
telekomünikasyon şebekeleri üzerinden sunulan ulusal ve uluslararası ses
iletimini ihtiva eden telefon hizmetlerini, 31.12.2003 tarihine kadar bu
Kanun ve görev sözleşmesi çerçevesinde tekel olarak yürütür” denildikten
sonra, anılan (c) bendinin birinci alt bendine 12.5.2001 tarih ve 4673
sayılı Yasa ile eklenen üçüncü cümlede, “Ancak, Türk Telekom’daki kamu payı
%50’nin altına düştüğünde, Türk Telekom’un tüm tekel hakları 31.12.2003
tarihinden önce de olsa ortadan kalkmış olur” denilmiş; 4502 sayılı
Yasa’nın Geçici 3. maddesi ile de Türk Telekomünikasyon A.Ş., 233 sayılı
KHK’nin ekindeki “B-Kamu İktisadi Kuruluşları (KİK)” bölümünde yer alan kuruluşlar
listesinden çıkarılmıştır.
Bu
düzenlemeler birlikte değerlendirildiğinde, telekomünikasyon şebekeleri
üzerinden sunulan ulusal ve uluslararası ses iletimini ihtiva eden telefon
hizmetlerini 31.12.2003 tarihine kadar “tekel” olarak yürütmekle görevli
kılınan ve çoğunluk hisseleri kamuya ait bulunan Türk Telekom’un, tekel
kapsamında kamu hizmeti yürüten, ancak kuruluş yasasındaki son düzenlemeler
ile kendine özgü statüye sahip olan ve sermayesindeki kamu payı %50’nin
altına düşünceye kadar kamu kuruluşu niteliğini taşıyan bir kuruluş olduğu
tartışmasızdır.
Özelleştirme
kapsamında bulunan Türk Telekomünikasyon A.Ş.’deki tamamı Hazineye ait
bulunan hisselerden % 55’i, Bakanlar Kurulu’nun 25.7.2005 tarih ve
2005/9146 sayılı “Türk Telekomünikasyon Anonim Şirketi (Türk Telekom)’nin %
55 Oranındaki Hissesinin Blok Olarak Satışına İlişkin Nihai Devir
İşlemlerine Dair Kararın Yürürlüğe Konulması Hakkında Karar”ı uyarınca,
14.11.2005 tarihli Hisse Satış Sözleşmesi ile (6.550.000.000 USD. bedelle)
O. Telekomünikasyon A.Ş.’ne satılmıştır.
Bu
sürece paralel olarak Türk Telekom personelinin durumu incelendiğinde:
Türk
Telekom A.Ş., 4502 sayılı Yasa’nın 29.1.2000 tarih ve 23948 sayılı Resmi
Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe girdiği dikkate alındığında, 29.1.2000
tarihi itibariyle 233 sayılı KHK kapsamı
dışında kalmış ve anılan KHK eki cetvellerden çıkarılmış olması nedeniyle,
Uyuşmazlık Mahkemesi Genel Kurulu’nun
22.1.1996 gün ve E:1995/1, K:1996/1 sayılı ve özelleştirme
kapsamında bulunan kamu iktisadi teşebbüslerinde
sözleşmeli veya kapsam dışı statüde çalışan personelin kurumları ile olan
ilişkilerinden doğan anlaşmazlıkların çözüm yerinin idari yargı olduğu
yolundaki İlke Kararı kapsamı dışında değerlendirilmesi gerekmektedir.
Anılan
4502 sayılı Yasa’nın 13. maddesi ile 406 sayılı Yasa’ya eklenen Ek 22.
maddenin (a) bendinde, “a) Personelin statüsü: Telekomünikasyon
hizmetlerinin gerektirdiği asli ve sürekli görevler telekomünikasyon
alanında sekiz yıl tecrübeye sahip ve en az dört yıllık yüksek öğrenim
görmüş bir genel müdür ile kadro, unvan, derece ve sayıları Yönetim
Kurulunun önerisi ve Bakanlığın teklifi üzerine bu Kanunun yürürlüğe
girdiği tarihten itibaren yüzseksen gün içerisinde Bakanlar Kurulu Kararı
ile belirlenen kadrolarda istihdam edilen personel eliyle yürütülür. Bu
personel hakkında bu Kanunda öngörülen hükümler saklı kalmak üzere 399
sayılı Kanun Hükmünde Kararname hükümleri uygulanır. Bunların dışında kalan
personel iş mevzuatı uyarınca istihdam edilir. İş mevzuatına göre istihdam
edilenlere ilişkin kayıt ve şartlar Yönetim Kurulu tarafından tayin olunur”
hükmüne yer verilmiş; bu bent hükmü, 4673 ve 5189 sayılı Yasalarla yapılan
değişiklikler sonucunda; “a) Personelin statüsü: (Ek ibare:
12.5.2001-4673/6. md.) Türk Telekom daki kamu payı %50’nin altına düşünceye
kadar, Türk Telekom Yönetim Kurulu üyeliklerine atanacaklarda Devlet memurluğuna
atanabilme genel şartlarına sahip olma ve en az dört yıllık yüksek öğrenim
görme şartları aranır. (Mülga ikinci ve üçüncü cümle: 16.6.2004-5189/12
md.) Bunların dışında kalan personel iş mevzuatı uyarınca istihdam edilir.
İş mevzuatına göre istihdam edilenlere ilişkin kayıt ve şartlar Yönetim
Kurulu tarafından tayin olunur” hükmünü almış; aynı maddenin (b) bendinin
ikinci paragrafında da iş mevzuatına tabi olan Türk Telekom çalışanlarının
aylık ücretlerinin kendilerini atamaya yetkili olan Yönetim Kurulu
tarafından tespit olunacağı kurala bağlanmıştır.
406
sayılı Yasa’nın anılan Ek 22. maddesi uyarınca, Türk Telekom A.Ş. Genel
Müdürlüğü’ne ait asli ve sürekli kadrolar belirlenerek 4.4.2000 tarih ve
24010 (Mükerrer) sayılı R.G. de yayımlanan 31.3.2000 tarih ve 2000/331
sayılı Bakanlar Kurulu Kararı ekinde yer alan listede: merkez teşkilatı
için 100 ve taşra teşkilatı için 100 (6 Bölge Müdürü, 12 Bölge Müdür
Yardımcısı ve 82 İl Telekom Müdürü) kadro ihdas edilmiş; öte yandan, aynı
Yasa maddesinin verdiği yetkiye dayanılarak hazırlanan “Türk
Telekomünikasyon A.Ş. Kapsam Dışı Personel Yönetmeliği” adı altındaki düzenleme,
Yönetim Kurulunun 31.8.2000 tarih ve 407 sayılı kararıyla kabul edilmek
suretiyle yürürlüğe konulmuştur.
Kanunla,
Kurumda görev yapan personelden asli ve sürekli görev yapacak olanları
kadro unvanı itibariyle belirlemek konusunda Bakanlar Kurulu'na yetki
verildiği açıktır. Bu yetki 4502 sayılı Kanun’un yürürlüğe girdiği
29.1.2000 tarihi ile 5189 sayılı Kanun’un yürürlüğe girdiği 2.7.2004
tarihleri arasında geçerli olmuştur.
Anayasa’nın
128. maddesinde, “Devletin, kamu iktisadî teşebbüsleri ve diğer kamu
tüzelkişilerinin genel idare esaslarına göre yürütmekle yükümlü oldukları
kamu hizmetlerinin gerektirdiği aslî ve sürekli görevler, memurlar ve diğer
kamu görevlileri eliyle görülür” denilmiştir.
406
sayılı Yasa’nın Ek 29. maddesinin 3.7.2005 tarih ve 5398 sayılı Kanun’la
değişik birinci fıkrasında, “Türk Telekom hisselerinin devri sonucu kamu payının
yüzde ellinin altına düşmesi durumunda; Türk Telekomda ek 22 nci maddenin
(a) bendinin bu Kanunla yürürlükten kaldırılan hükümleri uyarınca
belirlenen asli ve sürekli görevlerde çalışmakta olanlar ile 22.1.1990
tarihli ve 399 sayılı Kanun Hükmünde Kararnameye tabi olarak kadrolu veya
sözleşmeli personel statüsünde çalışanlar ve kapsam dışı personel, kamu
görevlerinden yüzseksen gün aylıksız izinli sayılır. Bu personel belirtilen
süre içinde Türk Telekomda çalışmaya devam eder ve hisse devir tarihinden
nakli için Devlet Personel Başkanlığına bildirildikleri tarihe kadarki
aylık ücret, harcırah, sağlık giderleri, cenaze giderleri ve ölüm yardımı
ile diğer mali ve özlük hakları Türk Telekom tarafından karşılanır…”
denilerek, yasakoyucu tarafından Türk Telekom’da 22.1.1990 tarihli ve 399
sayılı Kanun Hükmünde Kararnameye tabi olarak sözleşmeli personel
statüsünde çalışanlar ile kapsam dışı personel, kamu personeli sayılmıştır.
Olayda,
davalının hisse devir (14.11.2005) tarihinde kapsam dışı personel olarak
görev yapmakta iken, 406 sayılı Yasa'nın Ek-29. maddesi ile 4046 sayılı
Yasa'nın 22. maddesine göre diğer kamu kurum ve kuruluşlarına naklinin yapılması
için adı Devlet Personel Başkanlığına bildirilmesi nedeniyle yeni görevine
başlayan davacı tarafından, 5473 sayılı Yasa uyarınca hak edilen ek
ödemelerin ödenmesi ve maaş ilmühaberinin davacının maaşına eklenmeyen ödemenin
maaş nakil ilmühaberine eklenmesi,maaş nakil ilmühaberinin yeniden
düzenlenmesi ve ödenmeyen ek ödemelerin ödenmesine karar verilmesi istemiyle
dava açılmıştır.
2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu’nun “İdari Dava
Türleri ve İdari Yargı Yetkisinin Sınırı” başlıklı 2. maddesinin değişik 1
numaralı bendinde:
“a) (Değişik : 8.6.2000-4577/5 md.) İdari işlemler
hakkında yetki, şekil, sebep, konu ve maksat yönlerinden biri ile hukuka
aykırı olduklarından dolayı iptalleri için menfaatleri ihlal edilenler
tarafından açılan iptal davaları,
b) İdari
eylem ve işlemlerden dolayı kişisel hakları doğrudan muhtel olanlar
tarafından açılan tam yargı davaları,
c)
(Değişik: 18.12.1999-4492/6 md.) Tahkim yolu öngörülen imtiyaz şartlaşma ve
sözleşmelerinden doğan uyuşmazlıklar hariç, kamu hizmetlerinden birinin
yürütülmesi için yapılan her türlü idari sözleşmelerden dolayı taraflar
arasında çıkan uyuşmazlıklara ilişkin davalar” idari dava türleri olarak
sayılmış olup; kural olarak, idari yargıda ancak Devlete ve kamu tüzel
kişilerine karşı açılan davalara bakılabilir.
Buna
göre, iptali istenilen işlemin tesis edildiği ve dava açıldığı tarihte
davalı mevkiinde kamu kuruluşu niteliği taşımayan Türk Telekomünikasyon
A.Ş.'nin olması karşısında, idari yargı yetkisi kapsamında açılmış bir
idari dava bulunduğundan söz etmek olanaksız olduğundan; uyuşmazlığın, özel
hukuk hükümlerine göre görüm ve çözümünde adli yargı yerinin görevli olduğu sonucuna varılmıştır.
Açıklanan
nedenlerle Ankara 17. İdare Mahkemesi’nin başvurusunun kabulü ile Ankara
11. İş Mahkemesinin 11.07.2013 gün E:2013/653 K:2013/919 sayılı görevsizlik
kararının kaldırılması gerekmiştir.
SONUÇ :
Davanın çözümünde ADLİ YARGININ görevli olduğuna, bu nedenle, Ankara 17.
İdare Mahkemesi’nin başvurusunun kabulü ile Ankara 11. İş Mahkemesinin
11.07.2013 gün E:2013/653 K:2013/919 sayılı GÖREVSİZLİK KARARININ
KALDIRILMASINA, 02.06.2014 gününde OY BİRLİĞİ İLE KESİN OLARAK karar
verildi.
——
• ——
Uyuşmazlık Mahkemesi
Başkanlığından:
27-ESAS NO : 2014/637
KARAR NO : 2014/682
KARAR TR : 02.06.2014
(Hukuk Bölümü)
ÖZET :
Türk Telekomünikasyon A.Ş.’de çalışırken Kurumun özelleştirilmesi nedeniyle
başka kuruma nakledilen davacının, maaş nakil ilmühaberinin düzeltilmesi ve
alacağının faizi ile birlikte tazmini istemiyle açtığı davanın, ADLİ YARGI
YERİNDE çözümlenmesi gerektiği hk.
K A R A R
Davacı :
M.S.
Vekilleri
: Av. B.Y. & Av. A.Ö.Ö.
Davalı :
Türk Telekomünikasyon AŞ.
Vekili :
Av. Kemal Sakar
O L A Y :
Davacı vekili dava dilekçesinde özetle; davacının, davalı Türk
Telekomünikasyon AŞ.de kapsam dışı personel olarak çalışmakta iken,davalı
Türk Telekomünikasyon AŞ.nin 14.11.2005 tarihinde özelleştirilmesi sonucu
kamuya nakil hakkını saklı tutmak kaydı ile 2.tip iş sözleşmesi
imzaladığını, sonrasında 406 sayılı yasanın ek 29.maddesi uyarınca başka
bir kamu kurumuna nakil olduğu, 27.05.2009 tarihine kadar aylık ücretinin
davalı şirketçe ödendiğini, sonrasında maaş artışı ve ek ödemelerin lehine
uygulanmadığının tespit edildiğini belirterek, maaş nakil belgesinin 4046
sayılı yasanın 22.maddesi ve 406 sayılı yasanın ek 29.maddesine uygun
düzenlenmediğinden bahisle yeniden tespiti ile, maaşına esas net ücretine
söz konusu ek ödeme ve denge tazminatlarının ve buna bağlı olarak değişen
maaş tutarına uygulanan ikramiye tutarları farkının fazlaya ilişkin hakları
saklı kalmak kaydıyla şimdilik 700,00 TL alacağın faizi ile birlikte
davalıdan tahsiline karar verilmesi istemiyle adli yargı yerinde dava
açmıştır.
Ankara
12. İş Mahkemesi: 27.12.2012 gün, E:2011/323, K:2012/1107 sayı ile özetle;
davanın, idari yargı yerinde görülmesi gerektiğinden bahisle, görev
yönünden reddine karar vermiştir.
İşbu
karara karşı yapılan temyiz başvurusu üzerine Yargıtay 22. Hukuk Dairesinin
06.05.2013 gün ve E:2013/9861, K:2013/9841 sayılı ilamı ile hükmün
onanmasına karar verilmiş ve karar kesinleşmiştir.
Davacı
vekili aynı istemle bu kez idari yargı yerinde dava açmıştır.
Ankara
6. İdare Mahkemesi: 14.03.2014 gün ve E:2013/1778 sayı ile özetle; davanın
adli yargı yerinde görülmesi gerektiğini belirterek, 2247 sayılı Kanunun
19.maddesi uyarınca görevli yargı yerinin belirlenmesi için dosyanın
Uyuşmazlık Mahkemesine gönderilmesine karar vermiştir.
İNCELEME VE GEREKÇE :
Uyuşmazlık Mahkemesi Hukuk Bölümü’nün, Serdar
ÖZGÜLDÜR’ün Başkanlığında, Üyeler: Eyüp Sabri BAYDAR, Ali ÇOLAK, Nurdane
TOPUZ, Ertuğrul ARSLANOĞLU, Ayhan AKARSU ve Mehmet AKBULUT’un
katılımlarıyla yapılan 2.6.2014 günlü toplantısında:
l-İLK İNCELEME: Dosya üzerinde 2247 sayılı Yasa’nın
27.maddesi uyarınca yapılan incelemeye göre; adli ve idari yargı yerleri
arasında 2247 sayılı yasa’nın 19.maddesinde öngörülen biçimde görev
uyuşmazlığı doğduğu, idari yargı dosyasının, adli yargı dosyası da temin
edilmek suretiyle, son görevsizlik kararını veren mahkemece, Uyuşmazlık
Mahkemesi’ne gönderildiği ve usule ilişkin herhangi bir noksanlık
bulunmadığı anlaşıldığından görev uyuşmazlığının esasının incelenmesine oy
birliği ile karar verildi.
II-ESASIN İNCELENMESİ: Raportör-Hakim Selim Şamil
KAYNAK’ın, davanın çözümünde adli yargının görevli olduğu yolundaki raporu
ile dosyadaki belgeler okunduktan; ilgili Başsavcılarca görevlendirilen
Yargıtay Cumhuriyet Savcısı Mehmet BAYHAN ile Danıştay Savcısı Mehmet Ali
GÜMÜŞ’ün davada adli yargının görevli olduğu yolundaki sözlü açıklamaları
da dinlendikten sonra GEREĞİ GÖRÜŞÜLÜP DÜŞÜNÜLDÜ:
Dava,davalı kurumda görev yapmakta iken,406 sayılı
Yasa'nın Ek-29. maddesi ile 4046 sayılı Yasa'nın 22.maddesine göre adı
Devlet Personel Başkanlığına bildirilen, sonrasında başka bir kamu kurumu
emrine atanan davacı tarafından, maaş nakil ilmühaberinin yanlış
düzenlendiği iddiasıyla yeniden düzenlenmesi ve bundan kaynaklı olduğu
iddia olunan zararın tazmini istemiyle açılmıştır.
1953 tarih ve 6145
sayılı Yasa ile, Türkiye Cumhuriyeti Posta, Telgraf ve Telefon İşletmesi
kurulmuş; 1924 tarih ve 406 sayılı Telgraf ve Telefon Kanunu’nun 10.6.1994
tarih ve 4000 sayılı Yasa’yla değiştirilen 1. maddesi ile, posta ve telgraf
tesis ve işletmesine ilişkin hizmetler, Posta İşletmesi Genel Müdürlüğü’nce
(P.İ), telekomünikasyon hizmetleri ise, “Türk Telekomünikasyon Anonim
Şirketi (Şirket)” tarafından yürütülecek şekilde yeniden yapılandırılmıştır.
27.1.2000 tarih ve 4502 sayılı Yasa’nın 1. maddesi
ile, 406 sayılı Yasa’nın 1. maddesine eklenen dokuzuncu fıkrada, “Türk
Telekom, bu Kanun ve özel hukuk hükümlerine tabi bir anonim şirkettir. Kamu
İktisadi Teşebbüslerinin kuruluş, teşkilât ve faaliyetleri ile ilgili
mevzuat Türk Telekom’a uygulanmaz. Sadece, Türkiye Büyük Millet Meclisi
denetimine ilişkin 2.4.1987 tarihli ve 3346 sayılı Kanunun 9 uncu maddesi
hükümleri uygulanır” denilmiş; anılan fıkra hükmü, 12.5.2001 tarih ve 4673
sayılı Yasa’nın 1. maddesi ile değiştirilmiş ve “Türk Telekom, bu Kanun ve
özel hukuk hükümlerine tabi bir anonim şirkettir. Bu Kanun hükümleri saklı
kalmak üzere, kamu iktisadi teşebbüsleri de dahil, sermayesinin yarısından
fazlası kamuya ait olan kamu kurum, kuruluş ve ortaklıklarına uygulanan
mevzuat Türk Telekom’a uygulanmaz. Sermayesinin yarısından fazlası kamuda
kaldığı sürece, Türkiye Büyük Millet Meclisi denetimine ilişkin 2.4.1987
tarihli ve 3346 sayılı Kanunun 9 uncu maddesi hükümleri uygulanır.16.7.1965
tarihli ve 697 sayılı Kanun ile milli güvenlik ve kamu düzeniyle
sıkıyönetim ve seferberlik hallerinde telekomünikasyon hizmetlerinin
yürütülmesine ilişkin özel kanunların hükümleri saklıdır”; Ek 29.
maddesinin 3.7.2005 gün ve 5398 sayılı Kanun’un 14. maddesi ile değişik
birinci fıkrasında, “Türk Telekom hisselerinin devri sonucu kamu payının
yüzde ellinin altına düşmesi durumunda; Türk Telekomda ek 22 nci maddenin
(a) bendinin bu Kanunla yürürlükten kaldırılan hükümleri uyarınca
belirlenen aslî ve sürekli görevlerde çalışmakta olanlar ile 22.1.1990
tarihli ve 399 sayılı Kanun Hükmünde Kararnameye tâbi olarak kadrolu veya
sözleşmeli personel statüsünde çalışanlar ve kapsam dışı personel, kamu
görevlerinden yüzseksen gün aylıksız izinli sayılır…” denilmiştir.
Öte
yandan; 406 sayılı Yasa’nın 4502 sayılı Yasa ile değişik 2. maddesinin (c)
bendinin birinci alt bendinin birinci cümlesinde, “Türk Telekom;
telekomünikasyon şebekeleri üzerinden sunulan ulusal ve uluslararası ses
iletimini ihtiva eden telefon hizmetlerini, 31.12.2003 tarihine kadar bu
Kanun ve görev sözleşmesi çerçevesinde tekel olarak yürütür” denildikten
sonra, anılan (c) bendinin birinci alt bendine 12.5.2001 tarih ve 4673
sayılı Yasa ile eklenen üçüncü cümlede, “Ancak, Türk Telekom’daki kamu payı
%50’nin altına düştüğünde, Türk Telekom’un tüm tekel hakları 31.12.2003
tarihinden önce de olsa ortadan kalkmış olur” denilmiş; 4502 sayılı
Yasa’nın Geçici 3. maddesi ile de Türk Telekomünikasyon A.Ş., 233 sayılı
KHK’nin ekindeki “B-Kamu İktisadi Kuruluşları (KİK)” bölümünde yer alan kuruluşlar
listesinden çıkarılmıştır.
Bu
düzenlemeler birlikte değerlendirildiğinde, telekomünikasyon şebekeleri
üzerinden sunulan ulusal ve uluslararası ses iletimini ihtiva eden telefon
hizmetlerini 31.12.2003 tarihine kadar “tekel” olarak yürütmekle görevli
kılınan ve çoğunluk hisseleri kamuya ait bulunan Türk Telekom’un, tekel
kapsamında kamu hizmeti yürüten, ancak kuruluş yasasındaki son düzenlemeler
ile kendine özgü statüye sahip olan ve sermayesindeki kamu payı %50’nin
altına düşünceye kadar kamu kuruluşu niteliğini taşıyan bir kuruluş olduğu
tartışmasızdır.
Özelleştirme
kapsamında bulunan Türk Telekomünikasyon A.Ş.’deki tamamı Hazineye ait
bulunan hisselerden % 55’i, Bakanlar Kurulu’nun 25.7.2005 tarih ve
2005/9146 sayılı “Türk Telekomünikasyon Anonim Şirketi (Türk Telekom)’nin %
55 Oranındaki Hissesinin Blok Olarak Satışına İlişkin Nihai Devir
İşlemlerine Dair Kararın Yürürlüğe Konulması Hakkında Karar”ı uyarınca,
14.11.2005 tarihli Hisse Satış Sözleşmesi ile (6.550.000.000 USD. bedelle)
O. Telekomünikasyon A.Ş.’ne satılmıştır.
Bu sürece
paralel olarak Türk Telekom personelinin durumu incelendiğinde:
Türk
Telekom A.Ş., 4502 sayılı Yasa’nın 29.1.2000 tarih ve 23948 sayılı Resmi
Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe girdiği dikkate alındığında, 29.1.2000
tarihi itibariyle 233 sayılı KHK kapsamı
dışında kalmış ve anılan KHK eki cetvellerden çıkarılmış olması nedeniyle,
Uyuşmazlık Mahkemesi Genel Kurulu’nun
22.1.1996 gün ve E:1995/1, K:1996/1 sayılı ve özelleştirme
kapsamında bulunan kamu iktisadi teşebbüslerinde
sözleşmeli veya kapsam dışı statüde çalışan personelin kurumları ile olan
ilişkilerinden doğan anlaşmazlıkların çözüm yerinin idari yargı olduğu
yolundaki İlke Kararı kapsamı dışında değerlendirilmesi gerekmektedir.
Anılan
4502 sayılı Yasa’nın 13. maddesi ile 406 sayılı Yasa’ya eklenen Ek 22.
maddenin (a) bendinde, “a) Personelin statüsü: Telekomünikasyon
hizmetlerinin gerektirdiği asli ve sürekli görevler telekomünikasyon
alanında sekiz yıl tecrübeye sahip ve en az dört yıllık yüksek öğrenim
görmüş bir genel müdür ile kadro, unvan, derece ve sayıları Yönetim
Kurulunun önerisi ve Bakanlığın teklifi üzerine bu Kanunun yürürlüğe
girdiği tarihten itibaren yüzseksen gün içerisinde Bakanlar Kurulu Kararı
ile belirlenen kadrolarda istihdam edilen personel eliyle yürütülür. Bu
personel hakkında bu Kanunda öngörülen hükümler saklı kalmak üzere 399
sayılı Kanun Hükmünde Kararname hükümleri uygulanır. Bunların dışında kalan
personel iş mevzuatı uyarınca istihdam edilir. İş mevzuatına göre istihdam
edilenlere ilişkin kayıt ve şartlar Yönetim Kurulu tarafından tayin olunur”
hükmüne yer verilmiş; bu bent hükmü, 4673 ve 5189 sayılı Yasalarla yapılan
değişiklikler sonucunda; “a) Personelin statüsü: (Ek ibare:
12.5.2001-4673/6. md.) Türk Telekomdaki kamu payı %50’nin altına düşünceye
kadar, Türk Telekom Yönetim Kurulu üyeliklerine atanacaklarda Devlet memurluğuna
atanabilme genel şartlarına sahip olma ve en az dört yıllık yüksek öğrenim
görme şartları aranır. (Mülga ikinci ve üçüncü cümle: 16.6.2004-5189/12
md.) Bunların dışında kalan personel iş mevzuatı uyarınca istihdam edilir.
İş mevzuatına göre istihdam edilenlere ilişkin kayıt ve şartlar Yönetim
Kurulu tarafından tayin olunur” hükmünü almış; aynı maddenin (b) bendinin
ikinci paragrafında da iş mevzuatına tabi olan Türk Telekom çalışanlarının
aylık ücretlerinin kendilerini atamaya yetkili olan Yönetim Kurulu
tarafından tespit olunacağı kurala bağlanmıştır.
406
sayılı Yasa’nın anılan Ek 22.maddesi uyarınca, Türk Telekom A.Ş. Genel
Müdürlüğü’ne ait asli ve sürekli kadrolar belirlenerek 4.4.2000 tarih ve 24010
(Mükerrer) sayılı R.G. de yayımlanan 31.3.2000 tarih ve 2000/331 sayılı
Bakanlar Kurulu Kararı ekinde yer alan listede: merkez teşkilatı için 100
ve taşra teşkilatı için 100 (6 Bölge Müdürü, 12 Bölge Müdür Yardımcısı ve
82 İl Telekom Müdürü) kadro ihdas edilmiş; öte yandan, aynı Yasa maddesinin
verdiği yetkiye dayanılarak hazırlanan “Türk Telekomünikasyon A.Ş. Kapsam
Dışı Personel Yönetmeliği” adı altındaki düzenleme, Yönetim Kurulunun
31.8.2000 tarih ve 407 sayılı kararıyla kabul edilmek suretiyle yürürlüğe
konulmuştur.
Kanunla,
Kurumda görev yapan personelden asli ve sürekli görev yapacak olanları
kadro unvanı itibariyle belirlemek konusunda Bakanlar Kurulu'na yetki
verildiği açıktır. Bu yetki 4502 sayılı Kanun’un yürürlüğe girdiği
29.1.2000 tarihi ile 5189 sayılı Kanun’un yürürlüğe girdiği 2.7.2004
tarihleri arasında geçerli olmuştur.
Anayasa’nın
128. maddesinde, “Devletin, kamu iktisadî teşebbüsleri ve diğer kamu
tüzelkişilerinin genel idare esaslarına göre yürütmekle yükümlü oldukları
kamu hizmetlerinin gerektirdiği aslî ve sürekli görevler, memurlar ve diğer
kamu görevlileri eliyle görülür” denilmiştir.
406
sayılı Yasa’nın Ek 29. maddesinin 3.7.2005 tarih ve 5398 sayılı Kanun’la
değişik birinci fıkrasında, “Türk Telekom hisselerinin devri sonucu kamu
payının yüzde ellinin altına düşmesi durumunda; Türk Telekomda ek 22 nci
maddenin (a) bendinin bu Kanunla yürürlükten kaldırılan hükümleri uyarınca
belirlenen asli ve sürekli görevlerde çalışmakta olanlar ile 22.1.1990
tarihli ve 399 sayılı Kanun Hükmünde Kararnameye tabi olarak kadrolu veya
sözleşmeli personel statüsünde çalışanlar ve kapsam dışı personel, kamu
görevlerinden yüzseksen gün aylıksız izinli sayılır. Bu personel belirtilen
süre içinde Türk Telekomda çalışmaya devam eder ve hisse devir tarihinden
nakli için Devlet Personel Başkanlığına bildirildikleri tarihe kadarki
aylık ücret, harcırah, sağlık giderleri, cenaze giderleri ve ölüm yardımı
ile diğer mali ve özlük hakları Türk Telekom tarafından karşılanır…”
denilerek, yasa koyucu tarafından Türk Telekom’da 22.1.1990 tarihli ve 399
sayılı Kanun Hükmünde Kararnameye tabi olarak sözleşmeli personel
statüsünde çalışanlar ile kapsam dışı personel, kamu personeli sayılmıştır.
Olayda, davalının hisse devir (14.11.2005)
tarihinde çalışmakta iken, 406 sayılı Yasa'nın Ek-29. maddesi ile 4046
sayılı Yasa'nın 22. maddesine göre adı Devlet Personel Başkanlığına
bildirilen ve sonrasında başka bir kamu kurumu emrine atanan davacı
tarafından, maaş nakil ilmühaberinin yeniden düzenlenmesi ve yanlış
düzenlenmesi sebebiyle uğranıldığı iddia olunan zararın tazmini istemiyle
dava açılmıştır.
2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu’nun “İdari
Dava Türleri ve İdari Yargı Yetkisinin Sınırı” başlıklı 2. maddesinin
değişik 1 numaralı bendinde:
“a) (Değişik: 8.6.2000-4577/5 md.) İdari işlemler
hakkında yetki, şekil, sebep, konu ve maksat yönlerinden biri ile hukuka
aykırı olduklarından dolayı iptalleri için menfaatleri ihlal edilenler
tarafından açılan iptal davaları,
b) İdari
eylem ve işlemlerden dolayı kişisel hakları doğrudan muhtel olanlar
tarafından açılan tam yargı davaları,
c)
(Değişik: 18.12.1999-4492/6 md.) Tahkim yolu öngörülen imtiyaz şartlaşma ve
sözleşmelerinden doğan uyuşmazlıklar hariç, kamu hizmetlerinden birinin
yürütülmesi için yapılan her türlü idari sözleşmelerden dolayı taraflar
arasında çıkan uyuşmazlıklara ilişkin davalar” idari dava türleri olarak
sayılmış olup; kural olarak, idari yargıda ancak Devlete ve kamu tüzel
kişilerine karşı açılan davalara bakılabilir.
Buna
göre, iptali istenilen işlemin tesis edildiği ve davanın açıldığı tarihte
davalı mevkiinde kamu kuruluşu niteliği taşımayan Türk Telekomünikasyon
A.Ş.'nin olması karşısında, idari yargı yetkisi kapsamında açılmış bir
idari dava bulunduğundan söz etmek olanaksız olduğundan, uyuşmazlığın, özel
hukuk hükümlerine göre görüm ve çözümünde adli yargı yerinin görevli olduğu
sonucuna varılmıştır.
Açıklanan nedenlerle, davanın görüm ve çözümünde
adli yargı görevli olduğundan Ankara 6. İdare Mahkemesince yapılan
başvurunun kabulü ile, Ankara 12. İş Mahkemesinin görevsizlik kararının
kaldırılmasına karar vermek gerekmiştir.
SONUÇ :
Davanın çözümünde ADLİ YARGININ görevli olduğuna, bu nedenle Ankara 6.
İdare Mahkemesince yapılan BAŞVURUNUN KABULÜ ile, Ankara 12. İş
Mahkemesinin 27.12.2012 gün, E:2011/323, K:2012/1107 sayılı GÖREVSİZLİK
KARARININ KALDIRILMASINA, 2.6.2014 gününde OY BİRLİĞİ İLE KESİN OLARAK
karar verildi.
——
• ——
Uyuşmazlık Mahkemesi
Başkanlığından:
28-ESAS NO : 2014/639
KARAR NO : 2014/683
KARAR TR : 02.06.2014
(Hukuk Bölümü)
ÖZET :
Türk Telekomünikasyon A.Ş.’de çalışırken 4046 sayılı Yasa’nın 22. maddesi
uyarınca başka kuruma nakledilen davacının, maaş nakil ilmühaberinin iptali
ile, geriye dönük eksik ödemelerin yasal faiziyle birlikte ödenmesi
istemiyle açtığı davanın, ADLİ YARGI YERİNDE çözümlenmesi gerektiği hk.
K A R A R
Davacı : E.T.
Vekili :
Av. B.Y.
Davalı : Türk Telekom A.Ş.
Vekili :
Av. K.S.
O L A Y : İl Telekom
Müdürlüğünde görev yapmakta iken, 406 sayılı Yasanın Ek-29. maddesi ile
4046 sayılı Yasanın 22. maddesine göre adı Devlet Personel Başkanlığına
bildirilen davacı 26.12.2007 tarihinde kamu kurumu emrine atanmıştır.
Davacı vekili maaş nakil ilmühaberinin iptali ve
düzeltilmesi ile eksik ödemelerin fazlaya ilişkin hakkı saklı kalmak
kaydıyla şimdilik 700,00 TL alacağın geriye dönük olarak yürütülecek yasal
faiziyle birlikte iadesi istemiyle adli yargı yerinde dava açmıştır.
ANKARA 12. İŞ MAHKEMESİ: 27.12.2012 gün ve E:2011/347,
K:2012/1131 sayı ile, Uyuşmazlığın 399 sayılı Kanun Hükmünde
Kararnamenin Ek II. cetvelinde yer alan ve özelleştirme sonucu hissesi
devredilen davalı kurumda TİP 2 sözleşmesi ile nakle tabi olarak çalışan
davacının davalının özelleştirmeden önce tabi olduğu ve özelleştirme ile
bazı hükümleri değişen 406 sayılı Kanunun Ek.29.Maddesi kapsamındaki düzenleme
ve sözleşmedeki hüküm nedeni ile 375 sayılı KHK.’un Ek 3 maddesi ve 399
sayılı KHK.’un Ek II.cetvelinde yer alan kurumlarda çalışan sözleşmeli
personele yapılan artışlardan yararlanıp yararlanmayacağı, nakledilirken bu
artışların yer aldığı ücreti gösteren nakil maaş ilmühaberinin buna göre
düzenlenmesi gerekip gerekmediği noktasında toplandığı, görülen davada
HMK’nun 114/1-b maddesi gereğince yargı yolunun caiz olmadığı ve davaya
idare mahkemelerince bakılması gerektiği gerekçesiyle davanın usulden reddine
karar vermiş, bu karar davalı vekilince temyiz edilmiştir.
Yargıtay 22. Hukuk Dairesi : 6.5.2013
gün ve E: 2013/9899, K: 2013/9879 sayı ile, kararın dayandığı delillerle
kanuni gerektirici sebeplere ve özellikle delillerin takdirinde bir
isabetsizlik görülmemesine göre, yerinde bulunmayan temyiz itirazlarının
reddi ile hükmün onanmasına karar vermiş, bu karar kesinleşmiştir.
Davacı vekili, bu kez aynı istemle
idari yargı yerinde dava açmıştır.
ANKARA 6. İDARE MAHKEMESİ: 14.3.2014 gün ve E:2013/1776
sayı ile, 406 sayılı Kanunun değişik 1. maddesinin 9. fıkrasında “Türk
Telekomun, bu kanun ve özel kanun hükümlerine tabi bir anonim şirketi
olduğu, bu kanun hükümleri saklı kalmak üzere kamu iktisadi teşebbüsleri de
dahil, sermayesinin yarısından fazlası kamuya ait olan kamu kurum, kuruluş
ve ortaklıklarına uygulanan mevzuat Türk Telekom’a uygulanmaz” hükmüne yer
verilerek Türk Telekom’a özgü farklı bir statü oluşturduğu, aynı Kanunun
4673 sayılı Yasayla değişik Ek 22. maddesinde de Türk Telekomdaki kamu payı
%50’nin altına düşünceye kadar, Türk Telekom Yönetim Kurulu üyeliklerine
atanacaklarda Devlet memurluğuna atanabilme genel şartlarına sahip olma ve
en az dört yıllık yüksek öğrenim görme şartlarının aranacağı, bunların
dışında kalan personelin iş mevzuatı uyarınca istihdam edileceği ve iş
mevzuatına göre istihdam edilenlere ilişkin kayıt ve şartların Yönetim
Kurulu tarafından tayin olunacağının hükme bağlandığı, ayrıca, Türk
Telekomünikasyon A.Ş.’nin özelleştirme kapsamında iken %55 oranındaki
hissesinin blok olarak satışı suretiyle özelleştirilmesi için 01.07.2005
tarihinde yapılan ihale sonucunda 2005/9146 sayılı Bakanlar Kurulu Kararı
doğrultusunda şirketin %55 oranındaki hissesi satılarak 14.11.2005
tarihinde O. firmasına devredildiği, şirketin kamusal niteliğinin ortadan
kalktığı buna göre, iptali istenilen işlemin tesis edildiği ve davanın
açıldığı tarihte davalı mevkiinde kamu kuruluşu niteliği taşımayan Türk
Telekomünikasyon A.Ş.’nin olması karşısında, idari yargı yetkisi kapsamında
açılmış bir idari dava bulunduğundan söz etmek olanaksız olduğundan;
uyuşmazlığın, özel hukuk hükümlerine göre görüm ve çözümünde adli yargı
yerinin görevli olduğu gerekçesiyle davanın adli yargının görev alanına
girdiği sonucuna varıldığından, 2247 sayılı Uyuşmazlık Mahkemesinin Kuruluş
ve İşleyişi Hakkında Kanunun 19. maddesi uyarınca görevli yargı yerinin
belirlenmesi için dosyanın Uyuşmazlık Mahkemesi’ne gönderilmesine, dosya
incelemesinin Uyuşmazlık Mahkemesince karar verilinceye kadar
ertelenmesine, karar vermiştir.
İNCELEME VE GEREKÇE:
Uyuşmazlık Mahkemesi Hukuk Bölümü’nün, Serdar
ÖZGÜLDÜR’ün Başkanlığında, Üyeler: Eyüp Sabri BAYDAR, Ali ÇOLAK, Nurdane
TOPUZ, Ertuğrul ARSLANOĞLU, Ayhan AKARSU ve Mehmet AKBULUT‘un
katılımlarıyla yapılan 02.06.2014 günlü toplantısında:
l-İLK İNCELEME: Dosya üzerinde 2247 sayılı Yasa’nın 27.
maddesi uyarınca yapılan incelemeye göre; İdare Mahkemesince, 2247 sayılı
Yasa’nın 19. maddesine göre başvuruda bulunulmuş olduğu, idari yargı
dosyasının Mahkemece, ekinde adli yargı dosyası ile birlikte Uyuşmazlık
Mahkemesi’ne gönderildiği ve usule ilişkin herhangi bir noksanlık
bulunmadığı anlaşıldığından görev uyuşmazlığının esasının incelenmesine oy
birliği ile karar verildi.
II-ESASIN İNCELENMESİ: Raportör-Hakim Gülşen AKAR
PEHLİVAN’ın, davanın çözümünde adli yargının görevli olduğu yolundaki
raporu ile dosyadaki belgeler okunduktan; ilgili Başsavcılarca
görevlendirilen Yargıtay Cumhuriyet Savcısı Mehmet BAYHAN ile Danıştay
Savcısı Mehmet Ali GÜMÜŞ davada adli yargının görevli olduğu yolundaki sözlü
açıklamaları da dinlendikten sonra GEREĞİ GÖRÜŞÜLÜP DÜŞÜNÜLDÜ:
Dava,
davalı şirkette görev yapmakta iken, 406 sayılı Yasa'nın Ek-29. maddesi ile
4046 sayılı Yasa'nın 22. maddesine göre adı Devlet Personel Başkanlığına
bildirilen, sonrasında kamu kurumu emrine atanan davacı tarafından; maaş
nakil ilmühaberinin iptali ile, geriye dönük eksik ödemelerinin yasal
faiziyle birlikte ödenmesine karar verilmesi istemiyle açılmıştır.
1953 tarih ve 6145 sayılı Yasa ile, Türkiye
Cumhuriyeti Posta, Telgraf ve Telefon İşletmesi kurulmuş; 1924 tarih ve 406
sayılı Telgraf ve Telefon Kanunu’nun 10.6.1994 tarih ve 4000 sayılı
Yasa’yla değiştirilen 1. maddesi ile, posta ve telgraf tesis ve işletmesine
ilişkin hizmetler, Posta İşletmesi Genel Müdürlüğü’nce (P.İ), telekomünikasyon
hizmetleri ise, “Türk Telekomünikasyon Anonim Şirketi (Şirket)” tarafından
yürütülecek şekilde yeniden yapılandırılmıştır.
27.1.2000 tarih ve 4502 sayılı Yasa’nın 1. maddesi
ile, 406 sayılı Yasa’nın 1. maddesine eklenen dokuzuncu fıkrada, “Türk Telekom,
bu Kanun ve özel hukuk hükümlerine tabi bir anonim şirkettir. Kamu İktisadi
Teşebbüslerinin kuruluş, teşkilât ve faaliyetleri ile ilgili mevzuat Türk
Telekom’a uygulanmaz. Sadece, Türkiye Büyük Millet Meclisi denetimine
ilişkin 2.4.1987 tarihli ve 3346 sayılı Kanunun 9 uncu maddesi hükümleri
uygulanır” denilmiş; anılan fıkra hükmü, 12.5.2001 tarih ve 4673 sayılı
Yasa’nın 1. maddesi ile değiştirilmiş ve “Türk Telekom, bu Kanun ve özel
hukuk hükümlerine tabi bir anonim şirkettir. Bu Kanun hükümleri saklı
kalmak üzere, kamu iktisadi teşebbüsleri de dahil, sermayesinin yarısından
fazlası kamuya ait olan kamu kurum, kuruluş ve ortaklıklarına uygulanan
mevzuat Türk Telekom’a uygulanmaz. Sermayesinin yarısından fazlası kamuda
kaldığı sürece, Türkiye Büyük Millet Meclisi denetimine ilişkin 2.4.1987
tarihli ve 3346 sayılı Kanunun 9 uncu maddesi hükümleri uygulanır.
16.7.1965 tarihli ve 697 sayılı Kanun ile milli güvenlik ve kamu düzeniyle
sıkıyönetim ve seferberlik hallerinde telekomünikasyon hizmetlerinin yürütülmesine
ilişkin özel kanunların hükümleri saklıdır”; Ek 29. maddesinin 3.7.2005 gün
ve 5398 sayılı Kanun’un 14. maddesi ile değişik birinci fıkrasında, “Türk
Telekom hisselerinin devri sonucu kamu payının yüzde ellinin altına düşmesi
durumunda; Türk Telekomda ek 22 nci maddenin (a) bendinin bu Kanunla
yürürlükten kaldırılan hükümleri uyarınca belirlenen aslî ve sürekli
görevlerde çalışmakta olanlar ile 22.1.1990 tarihli ve 399 sayılı Kanun
Hükmünde Kararnameye tâbi olarak kadrolu veya sözleşmeli personel statüsünde
çalışanlar ve kapsam dışı personel, kamu görevlerinden yüzseksen gün
aylıksız izinli sayılır…” denilmiştir.
Öte
yandan; 406 sayılı Yasa’nın 4502 sayılı Yasa ile değişik 2. maddesinin (c)
bendinin birinci alt bendinin birinci cümlesinde, “Türk Telekom;
telekomünikasyon şebekeleri üzerinden sunulan ulusal ve uluslararası ses
iletimini ihtiva eden telefon hizmetlerini, 31.12.2003 tarihine kadar bu
Kanun ve görev sözleşmesi çerçevesinde tekel olarak yürütür” denildikten
sonra, anılan (c) bendinin birinci alt bendine 12.5.2001 tarih ve 4673
sayılı Yasa ile eklenen üçüncü cümlede, “Ancak, Türk Telekom’daki kamu payı
%50’nin altına düştüğünde, Türk Telekom’un tüm tekel hakları 31.12.2003
tarihinden önce de olsa ortadan kalkmış olur” denilmiş; 4502 sayılı
Yasa’nın Geçici 3. maddesi ile de Türk Telekomünikasyon A.Ş., 233 sayılı
KHK’nin ekindeki “B-Kamu İktisadi Kuruluşları (KİK)” bölümünde yer alan kuruluşlar
listesinden çıkarılmıştır.
Bu
düzenlemeler birlikte değerlendirildiğinde, telekomünikasyon şebekeleri
üzerinden sunulan ulusal ve uluslararası ses iletimini ihtiva eden telefon
hizmetlerini 31.12.2003 tarihine kadar “tekel” olarak yürütmekle görevli
kılınan ve çoğunluk hisseleri kamuya ait bulunan Türk Telekom’un, tekel
kapsamında kamu hizmeti yürüten, ancak kuruluş yasasındaki son düzenlemeler
ile kendine özgü statüye sahip olan ve sermayesindeki kamu payı %50’nin
altına düşünceye kadar kamu kuruluşu niteliğini taşıyan bir kuruluş olduğu
tartışmasızdır.
Özelleştirme
kapsamında bulunan Türk Telekomünikasyon A.Ş.’deki tamamı Hazineye ait
bulunan hisselerden % 55’i, Bakanlar Kurulu’nun 25.7.2005 tarih ve
2005/9146 sayılı “Türk Telekomünikasyon Anonim Şirketi (Türk Telekom)’nin %
55 Oranındaki Hissesinin Blok Olarak Satışına İlişkin Nihai Devir
İşlemlerine Dair Kararın Yürürlüğe Konulması Hakkında Karar”ı uyarınca,
14.11.2005 tarihli Hisse Satış Sözleşmesi ile (6.550.000.000 USD. bedelle)
O. Telekomünikasyon A.Ş.’ne satılmıştır.
Bu
sürece paralel olarak Türk Telekom personelinin durumu incelendiğinde:
Türk Telekom
A.Ş., 4502 sayılı Yasa’nın 29.1.2000 tarih ve 23948 sayılı Resmi Gazete’de
yayımlanarak yürürlüğe girdiği dikkate alındığında, 29.1.2000 tarihi
itibariyle 233 sayılı KHK kapsamı
dışında kalmış ve anılan KHK eki cetvellerden çıkarılmış olması nedeniyle,
Uyuşmazlık Mahkemesi Genel Kurulu’nun
22.1.1996 gün ve E:1995/1, K:1996/1 sayılı ve özelleştirme
kapsamında bulunan kamu iktisadi teşebbüslerinde
sözleşmeli veya kapsam dışı statüde çalışan personelin kurumları ile olan
ilişkilerinden doğan anlaşmazlıkların çözüm yerinin idari yargı olduğu
yolundaki İlke Kararı kapsamı dışında değerlendirilmesi gerekmektedir.
Anılan
4502 sayılı Yasa’nın 13. maddesi ile 406 sayılı Yasa’ya eklenen Ek 22.
maddenin (a) bendinde, “a) Personelin statüsü: Telekomünikasyon hizmetlerinin
gerektirdiği asli ve sürekli görevler telekomünikasyon alanında sekiz yıl
tecrübeye sahip ve en az dört yıllık yüksek öğrenim görmüş bir genel müdür
ile kadro, unvan, derece ve sayıları Yönetim Kurulunun önerisi ve
Bakanlığın teklifi üzerine bu Kanunun yürürlüğe girdiği tarihten itibaren
yüzseksen gün içerisinde Bakanlar Kurulu Kararı ile belirlenen kadrolarda
istihdam edilen personel eliyle yürütülür. Bu personel hakkında bu Kanunda öngörülen
hükümler saklı kalmak üzere 399 sayılı Kanun Hükmünde Kararname hükümleri
uygulanır. Bunların dışında kalan personel iş mevzuatı uyarınca istihdam
edilir. İş mevzuatına göre istihdam edilenlere ilişkin kayıt ve şartlar
Yönetim Kurulu tarafından tayin olunur” hükmüne yer verilmiş; bu bent
hükmü, 4673 ve 5189 sayılı Yasalarla yapılan değişiklikler sonucunda; “a)
Personelin statüsü: (Ek ibare: 12.5.2001-4673/6. md.) Türk Telekomdaki kamu
payı %50’nin altına düşünceye kadar, Türk Telekom Yönetim Kurulu
üyeliklerine atanacaklarda Devlet memurluğuna atanabilme genel şartlarına
sahip olma ve en az dört yıllık yüksek öğrenim görme şartları aranır.
(Mülga ikinci ve üçüncü cümle: 16.6.2004-5189/12 md.) Bunların dışında
kalan personel iş mevzuatı uyarınca istihdam edilir. İş mevzuatına göre
istihdam edilenlere ilişkin kayıt ve şartlar Yönetim Kurulu tarafından
tayin olunur” hükmünü almış; aynı maddenin (b) bendinin ikinci paragrafında
da iş mevzuatına tabi olan Türk Telekom çalışanlarının aylık ücretlerinin
kendilerini atamaya yetkili olan Yönetim Kurulu tarafından tespit olunacağı
kurala bağlanmıştır.
406
sayılı Yasa’nın anılan Ek 22. maddesi uyarınca, Türk Telekom A.Ş. Genel
Müdürlüğü’ne ait asli ve sürekli kadrolar belirlenerek 4.4.2000 tarih ve
24010 (Mükerrer) sayılı R.G. de yayımlanan 31.3.2000 tarih ve 2000/331 sayılı
Bakanlar Kurulu Kararı ekinde yer alan listede: merkez teşkilatı için 100
ve taşra teşkilatı için 100 (6 Bölge Müdürü, 12 Bölge Müdür Yardımcısı ve
82 İl Telekom Müdürü) kadro ihdas edilmiş; öte yandan, aynı Yasa maddesinin
verdiği yetkiye dayanılarak hazırlanan “Türk Telekomünikasyon A.Ş. Kapsam
Dışı Personel Yönetmeliği” adı altındaki düzenleme, Yönetim Kurulunun
31.8.2000 tarih ve 407 sayılı kararıyla kabul edilmek suretiyle yürürlüğe
konulmuştur.
Kanunla,
Kurumda görev yapan personelden asli ve sürekli görev yapacak olanları
kadro unvanı itibariyle belirlemek konusunda Bakanlar Kurulu'na yetki
verildiği açıktır. Bu yetki 4502 sayılı Kanun’un yürürlüğe girdiği
29.1.2000 tarihi ile 5189 sayılı Kanun’un yürürlüğe girdiği 2.7.2004
tarihleri arasında geçerli olmuştur.
Anayasa’nın
128. maddesinde, “Devletin, kamu iktisadî teşebbüsleri ve diğer kamu
tüzelkişilerinin genel idare esaslarına göre yürütmekle yükümlü oldukları
kamu hizmetlerinin gerektirdiği aslî ve sürekli görevler, memurlar ve diğer
kamu görevlileri eliyle görülür” denilmiştir.
406
sayılı Yasa’nın Ek 29. maddesinin 3.7.2005 tarih ve 5398 sayılı Kanun’la
değişik birinci fıkrasında, “Türk Telekom hisselerinin devri sonucu kamu
payının yüzde ellinin altına düşmesi durumunda; Türk Telekomda ek 22 nci
maddenin (a) bendinin bu Kanunla yürürlükten kaldırılan hükümleri uyarınca
belirlenen asli ve sürekli görevlerde çalışmakta olanlar ile 22.1.1990
tarihli ve 399 sayılı Kanun Hükmünde Kararnameye tabi olarak kadrolu veya
sözleşmeli personel statüsünde çalışanlar ve kapsam dışı personel, kamu
görevlerinden yüzseksen gün aylıksız izinli sayılır. Bu personel belirtilen
süre içinde Türk Telekomda çalışmaya devam eder ve hisse devir tarihinden
nakli için Devlet Personel Başkanlığına bildirildikleri tarihe kadarki
aylık ücret, harcırah, sağlık giderleri, cenaze giderleri ve ölüm yardımı
ile diğer mali ve özlük hakları Türk Telekom tarafından karşılanır…”
denilerek, yasakoyucu tarafından Türk Telekom’da 22.1.1990 tarihli ve 399
sayılı Kanun Hükmünde Kararnameye tabi olarak sözleşmeli personel
statüsünde çalışanlar ile kapsam dışı personel, kamu personeli sayılmıştır.
Olayda, davalının hisse devir (14.11.2005)
tarihinde çalışmakta iken 406 sayılı Yasa'nın Ek-29. maddesi ile 4046
sayılı Yasa'nın 22. maddesine göre adı Devlet Personel Başkanlığına
bildirilen ve sonrasında kamu kurumu emrine atanan davacı tarafından; maaş
nakil ilmühaberinin düzeltilmesi istemiyle dava açılmıştır.
2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu’nun “İdari Dava
Türleri ve İdari Yargı Yetkisinin Sınırı” başlıklı 2. maddesinin değişik 1
numaralı bendinde:
“a) (Değişik : 8.6.2000-4577/5 md.) İdari işlemler
hakkında yetki, şekil, sebep, konu ve maksat yönlerinden biri ile hukuka
aykırı olduklarından dolayı iptalleri için menfaatleri ihlal edilenler tarafından
açılan iptal davaları,
b) İdari
eylem ve işlemlerden dolayı kişisel hakları doğrudan muhtel olanlar
tarafından açılan tam yargı davaları,
c)
(Değişik: 18.12.1999-4492/6 md.) Tahkim yolu öngörülen imtiyaz şartlaşma ve
sözleşmelerinden doğan uyuşmazlıklar hariç, kamu hizmetlerinden birinin
yürütülmesi için yapılan her türlü idari sözleşmelerden dolayı taraflar
arasında çıkan uyuşmazlıklara ilişkin davalar” idari dava türleri olarak
sayılmış olup; kural olarak, idari yargıda ancak Devlete ve kamu tüzel
kişilerine karşı açılan davalara bakılabilir.
Buna
göre, iptal istemi tarihinde davalı mevkiinde kamu kuruluşu niteliği
taşımayan Türk Telekomünikasyon A.Ş.'nin olması karşısında, idari yargı
yetkisi kapsamında açılmış bir idari dava bulunduğundan sözetmek olanaksız
olduğundan; uyuşmazlığın, özel hukuk hükümlerine göre görüm ve çözümünde
adli yargı yerinin görevli olduğu sonucuna varılmıştır.
Belirtilen nedenlerle Ankara 6. İdare Mahkemesinin
başvurusunun kabulü ile Ankara 12. İş Mahkemesinin görevsizlik kararının
kaldırılması gerekmiştir.
SONUÇ : Davanın görüm ve çözümünde ADLİ YARGININ görevli
olduğuna, bu nedenle Ankara 6. İdare Mahkemesinin başvurusunun kabulü ile
Ankara 12. İş Mahkemesi’nin 27.12.2012 gün ve E:2011/347, K:2012/1131
sayılı GÖREVSİZLİK KARARININ KALDIRILMASINA, 02.06.2014 gününde OY BİRLİĞİ
İLE KESİN OLARAK karar verildi.
——
• ——
Uyuşmazlık Mahkemesi
Başkanlığından:
29-ESAS NO : 2014/640
KARAR NO : 2014/684
KARAR TR : 02.06.2014
(Hukuk Bölümü)
ÖZET :
Türk Telekomünikasyon A.Ş.’de çalışırken Kurumun özelleştirilmesi nedeniyle
başka kuruma nakledilen davacının, maaş nakil ilmuhaberinin düzeltilmesi
istemiyle açtığı davanın, ADLİ YARGI YERİNDE çözümlenmesi gerektiği hk.
K A R A R
Davacı : B.G.
Vekili : Av. A.T.
Davalı : Türk Telekomünikasyon A.Ş.
O L A Y :
Davacı vekili dava dilekçesinde özetle; davalı kurum nezdinde şef teknisyen
ünvanı ile çalışmakta iken kurumun 14.11.2005 tarihinde özelleştirilmesinin
akabinde, 04.01.2010 tarihinde güvence süresi dolmamasına rağmen davalı
şirket tarafından Devlet Personel Başkanlığı’na kamu kurumuna nakil için
bildirimi yapılan davacının, daha sonra Devlet Personel Başkanlığı
tarafından Sağlık Bakanlığı Yenimahalle Devlet Hastanesi Başhekimliği’ne
atandığını, müvekkilinin adının Devlet Personel Başkanlığı’na bildirildiği
tarih olan 04.01.2010 tarihi itibariyle davalı kurumdan almış olduğu ücret
ve ücrete eklenmesi gereken farkların, ayrıca 112 günlük ikramiye tutarının
da sabit bir değer olarak eklenmesi suretiyle maaş nakil ilmuhaberinin
düzenlenmesi ve Devlet Personel Başkanlığı’na bildirilmesi gerektiğinin
tespitine, müvekkilinin maaş nakil ilmuhaberinin eksik ve hatalı
düzenlenmesi nedeniyle kamuda çalışmaya başladığı tarih olan 03.05.2010
tarihinden dava tarihine değin her ay eksik ücret alması nedeniyle uğramış
olduğu zarardan fazlaya ilişkin hakları saklı kalmak üzere şimdilik
6.000,00 TL’nin 03.05.2010 tarihinden itibaren bankaların mevduata
uyguladığı en yüksek faiz ile tahsiline karar verilmesi istemi ile adli
yargı yerinde dava açmıştır.
Ankara
11. İş Mahkemesi: 25.04.2013 gün ve 2013/505 Esas, 2013/498 Karar sayılı
kararında özetle; “…406 sayılı Yasa hükümleri uyarınca davalı şirkete hak
sahibi personeli Devlet Personel Başkanlığı’na bildirilmesi, bildirim ile
beraber personelin nakledileceği kamu kurumundan yararlanacağı parasal
haklara esas olmak üzere memur maaş nakil ilmühaberi düzenlenmesi,
personelinin ilişiğinin kesilmesi gibi işlemler yapıldığı, bu işlemler
idare hukuku alanında hukuki sonuçlar doğurduğu ve ilgili personelin
nakledilecekleri kurumdaki statülerinin, özlük ve parasal haklarını belirlediği,
söz konusu işlemlerini kamu personeli hakkında ve idare hukuku alanında
tesis edilmiş birer idari işlem niteliğinde olduğu, idari işlemlerle ilgili
olduğu…” gerekçesi ile davanın dava şartı yokluğu nedeniyle HMK 114 maddesi
gereğince usulden reddine karar vermiş, bu karar davacı vekili tarafından
temyiz edilmiştir.
Yargıtay
22.Hukuk Dairesi; 21.10.2013 tarih ve 2013/20081 Esas, 2013/21786 Karar
sayılı kararı ile; ilk derece mahkemesi kararının onanmasına hükmetmiş;
verilen karar 1086 sayılı Yasa’nın Geçici 2. ve 6100 sayılı Yasa’nın Geçici
3.maddesi gereğince halen yürürlükte olan 1086 sayılı Yasa’nın 440.maddesi
gereğince karara şerh edildiği üzere 21.10.2013 tarihinde kesinleşmiştir.
Davacı
vekili bunun üzerine; fazlaya ilişkin hakları saklı kalmak üzere davalı
şirket tarafından düzelenen “yer değiştirme suretiyle atamalarda aylık
bildirim” formunda (maaş nakil ilmuhaberi ) “naklin yapıldığı yıl
içerisinde almış olduğu ikramiyeler” sütununun boş bırakılması ve naklin
yapıldığı yılda almış olduğu ücret yerine daha düşük bir ücretin yazılması
suretiyle anılan formun eksik ve hatalı düzenlenmesine ilişkin işlemin
iptaline, müvekkilinin maaş nakil ilmuhaberinin eksik ve hatalı
düzenlenmesi nedeniyle kamuya çalışmaya başladığı tarih olan 03.05.2010
tarihinden itibaren her ay eksik ücret alması nedeniyle uğramış olduğu
zararın bilirkişi marifetiyle hesaplanarak davalı şirketten tazminine karar
verilmesi istemiyle idari yargıda dava açmıştır.
Ankara
6. İdare Mahkemesi: 19.03.2014 gün ve 2013/1890 Esas sayılı kararında
özetle; uyuşmazlıkta, davalı mevkiinde kamu kuruluşu niteliği taşımayan
Türk Telekomünikasyon Genel Müdürlüğü’nün olması karşısında, idari yargı
yetkisi kapsamında açılmış bir idari dava bulunduğundan söz
edilemeyeceğinden; uyuşmazlığın çözümünde, özel hukuk hükümlerine göre adli
yargının görevli olduğunu gerekçe göstererek, 2247 sayılı Uyuşmazlık
Mahkemesinin Kuruluş ve İşleyişi Hakkında Kanun’un 19. maddesi hükümleri
uyarınca görevli yargı merciinin belirlenmesi için dosyanın Uyuşmazlık
Mahkemesi’ne gönderilmesine, Uyuşmazlık Mahkemesi’nce karar verilinceye
kadar davanın ertelenmesine karar vererek dosya Mahkememize gönderilmiştir.
İNCELEME VE GEREKÇE :
Uyuşmazlık Mahkemesi Hukuk Bölümü’nün, Serdar
ÖZGÜLDÜR’ün Başkanlığında, Üyeler: Eyüp Sabri BAYDAR, Ali ÇOLAK, Nurdane
TOPUZ, Ertuğrul ARSLANOĞLU, Ayhan AKARSU ve Mehmet AKBULUT’un
katılımlarıyla yapılan 2.6.2014 günlü toplantısında:
l-İLK
İNCELEME: Dosya üzerinden 2247 sayılı Yasa’nın 27. maddesi uyarınca yapılan
incelemeye göre; idari ve adli yargı yerleri arasında 2247 sayılı Yasa’nın
19.maddesinde öngörülen biçimde görev uyuşmazlığı doğduğu, idari yargı
dosyasının, son görevsizlik kararını veren mahkemece, adli yargı dosyası da
temin edilmek suretiyle Uyuşmazlık Mahkemesi’ne gönderildiği ve usule
ilişkin herhangi bir noksanlık bulunmadığı anlaşıldığından görev
uyuşmazlığının esasının incelenmesine oy birliği ile karar verildi.
II-ESASIN İNCELENMESİ: Raportör-Hakim Birgül Yiğit’in,
davanın çözümünde adli yargının görevli olduğu yolundaki raporu ile
dosyadaki belgeler okunduktan; ilgili Başsavcılarca görevlendirilen
Yargıtay Cumhuriyet Savcısı Mehmet BAYHAN ile Danıştay Savcısı Mehmet Ali
GÜMÜŞ’ün davada adli yargının görevli olduğu yolundaki sözlü açıklamaları
da dinlendikten sonra GEREĞİ GÖRÜŞÜLÜP DÜŞÜNÜLDÜ:
Dava,
Türk Telekom A.Ş.'nde Şef Teknisyen olarak çalışmakta iken kurumun
özelleştirilmesi nedeni ile başka kuruma atanan davacının, nakle esas
düzenlenen maaş nakil ilmuhaberinde gösterilemeyen tazminatların eklenmesi
sureti ile maaş nakil ilmuhaberinin yeniden düzenlenmesi ile Devlet
Personel Başkanlığı’na bildirilmesi gerektiğinin tespitine, dava konusu
hatalı işlem nedeni ile uğradığı tüm zararların en yüksek banka mevduat
faizi üzerinden davalıdan tahsiline karar verilmesi istemiyle açılmıştır.
1953 tarih ve 6145 sayılı Yasa ile, Türkiye
Cumhuriyeti Posta, Telgraf ve Telefon İşletmesi kurulmuş; 1924 tarih ve 406
sayılı Telgraf ve Telefon Kanunu’nun 10.6.1994 tarih ve 4000 sayılı
Yasa’yla değiştirilen 1. maddesi ile, posta ve telgraf tesis ve işletmesine
ilişkin hizmetler, Posta İşletmesi Genel Müdürlüğü’nce (P.İ),
telekomünikasyon hizmetleri ise, “Türk Telekomünikasyon Anonim Şirketi
(Şirket)” tarafından yürütülecek şekilde yeniden yapılandırılmıştır.
27.1.2000 tarih ve 4502 sayılı Yasa’nın 1. maddesi
ile, 406 sayılı Yasa’nın 1. maddesine eklenen dokuzuncu fıkrada, “Türk
Telekom, bu Kanun ve özel hukuk hükümlerine tabi bir anonim şirkettir. Kamu
İktisadi Teşebbüslerinin kuruluş, teşkilât ve faaliyetleri ile ilgili
mevzuat Türk Telekom’a uygulanmaz. Sadece, Türkiye Büyük Millet Meclisi
denetimine ilişkin 2.4.1987 tarihli ve 3346 sayılı Kanunun 9 uncu maddesi
hükümleri uygulanır” denilmiş; anılan fıkra hükmü, 12.5.2001 tarih ve 4673
sayılı Yasa’nın 1. maddesi ile değiştirilmiş ve “Türk Telekom, bu Kanun ve
özel hukuk hükümlerine tabi bir anonim şirkettir. Bu Kanun hükümleri saklı
kalmak üzere, kamu iktisadi teşebbüsleri de dahil, sermayesinin yarısından
fazlası kamuya ait olan kamu kurum, kuruluş ve ortaklıklarına uygulanan
mevzuat Türk Telekom’a uygulanmaz. Sermayesinin yarısından fazlası kamuda
kaldığı sürece, Türkiye Büyük Millet Meclisi denetimine ilişkin 2.4.1987
tarihli ve 3346 sayılı Kanunun 9 uncu maddesi hükümleri uygulanır. 16.7.1965
tarihli ve 697 sayılı Kanun ile milli güvenlik ve kamu düzeniyle
sıkıyönetim ve seferberlik hallerinde telekomünikasyon hizmetlerinin
yürütülmesine ilişkin özel kanunların hükümleri saklıdır”; Ek 29.
maddesinin 3.7.2005 gün ve 5398 sayılı Kanun’un 14. maddesi ile değişik
birinci fıkrasında, “Türk Telekom hisselerinin devri sonucu kamu payının
yüzde ellinin altına düşmesi durumunda; Türk Telekomda ek 22 nci maddenin
(a) bendinin bu Kanunla yürürlükten kaldırılan hükümleri uyarınca
belirlenen aslî ve sürekli görevlerde çalışmakta olanlar ile 22.1.1990
tarihli ve 399 sayılı Kanun Hükmünde Kararnameye tâbi olarak kadrolu veya
sözleşmeli personel statüsünde çalışanlar ve kapsam dışı personel, kamu
görevlerinden yüzseksen gün aylıksız izinli sayılır…” denilmiştir.
Öte
yandan; 406 sayılı Yasa’nın 4502 sayılı Yasa ile değişik 2. maddesinin (c)
bendinin birinci alt bendinin birinci cümlesinde, “Türk Telekom;
telekomünikasyon şebekeleri üzerinden sunulan ulusal ve uluslararası ses
iletimini ihtiva eden telefon hizmetlerini, 31.12.2003 tarihine kadar bu
Kanun ve görev sözleşmesi çerçevesinde tekel olarak yürütür” denildikten
sonra, anılan (c) bendinin birinci alt bendine 12.5.2001 tarih ve 4673
sayılı Yasa ile eklenen üçüncü cümlede, “Ancak, Türk Telekom’daki kamu payı
%50’nin altına düştüğünde, Türk Telekom’un tüm tekel hakları 31.12.2003
tarihinden önce de olsa ortadan kalkmış olur” denilmiş; 4502 sayılı
Yasa’nın Geçici 3. maddesi ile de Türk Telekomünikasyon A.Ş., 233 sayılı
KHK’nin ekindeki “B-Kamu İktisadi Kuruluşları (KİK)” bölümünde yer alan kuruluşlar
listesinden çıkarılmıştır.
Bu düzenlemeler
birlikte değerlendirildiğinde,
telekomünikasyon şebekeleri üzerinden sunulan ulusal ve uluslararası ses
iletimini ihtiva eden telefon hizmetlerini 31.12.2003 tarihine kadar
“tekel” olarak yürütmekle görevli kılınan ve çoğunluk hisseleri kamuya ait
bulunan Türk Telekom’un, tekel kapsamında kamu hizmeti yürüten, ancak
kuruluş yasasındaki son düzenlemeler ile kendine özgü statüye sahip olan ve
sermayesindeki kamu payı %50’nin altına düşünceye kadar kamu kuruluşu
niteliğini taşıyan bir kuruluş olduğu tartışmasızdır.
Özelleştirme
kapsamında bulunan Türk Telekomünikasyon A.Ş.’deki tamamı Hazineye ait
bulunan hisselerden % 55’i, Bakanlar Kurulu’nun 25.7.2005 tarih ve 2005/9146
sayılı “Türk Telekomünikasyon Anonim Şirketi (Türk Telekom)’nin % 55
Oranındaki Hissesinin Blok Olarak Satışına İlişkin Nihai Devir İşlemlerine
Dair Kararın Yürürlüğe Konulması Hakkında Karar”ı uyarınca, 14.11.2005
tarihli Hisse Satış Sözleşmesi ile (6.550.000.000 USD. bedelle) O.
Telekomünikasyon A.Ş.’ne satılmıştır.
Bu sürece paralel
olarak Türk Telekom personelinin durumu incelendiğinde:
Türk
Telekom A.Ş., 4502 sayılı Yasa’nın 29.1.2000 tarih ve 23948 sayılı Resmi
Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe girdiği dikkate alındığında, 29.1.2000
tarihi itibariyle 233 sayılı KHK kapsamı
dışında kalmış ve anılan KHK eki cetvellerden çıkarılmış olması nedeniyle,
Uyuşmazlık Mahkemesi Genel Kurulu’nun
22.1.1996 gün ve E:1995/1, K:1996/1 sayılı ve özelleştirme kapsamında
bulunan kamu iktisadi teşebbüslerinde
sözleşmeli veya kapsam dışı statüde çalışan personelin kurumları ile olan
ilişkilerinden doğan anlaşmazlıkların çözüm yerinin idari yargı olduğu
yolundaki İlke Kararı kapsamı dışında değerlendirilmesi gerekmektedir.
Anılan
4502 sayılı Yasa’nın 13. maddesi ile 406 sayılı Yasa’ya eklenen Ek 22.
maddenin (a) bendinde, “a) Personelin statüsü: Telekomünikasyon
hizmetlerinin gerektirdiği asli ve sürekli görevler telekomünikasyon
alanında sekiz yıl tecrübeye sahip ve en az dört yıllık yüksek öğrenim
görmüş bir genel müdür ile kadro, unvan, derece ve sayıları Yönetim
Kurulunun önerisi ve Bakanlığın teklifi üzerine bu Kanunun yürürlüğe
girdiği tarihten itibaren yüzseksen gün içerisinde Bakanlar Kurulu Kararı
ile belirlenen kadrolarda istihdam edilen personel eliyle yürütülür. Bu
personel hakkında bu Kanunda öngörülen hükümler saklı kalmak üzere 399
sayılı Kanun Hükmünde Kararname hükümleri uygulanır. Bunların dışında kalan
personel iş mevzuatı uyarınca istihdam edilir. İş mevzuatına göre istihdam
edilenlere ilişkin kayıt ve şartlar Yönetim Kurulu tarafından tayin olunur”
hükmüne yer verilmiş; bu bent hükmü, 4673 ve 5189 sayılı Yasalarla yapılan
değişiklikler sonucunda; “a) Personelin statüsü: (Ek ibare:
12.5.2001-4673/6. md.) Türk Telekomdaki kamu payı %50’nin altına düşünceye
kadar, Türk Telekom Yönetim Kurulu üyeliklerine atanacaklarda Devlet memurluğuna
atanabilme genel şartlarına sahip olma ve en az dört yıllık yüksek öğrenim
görme şartları aranır. (Mülga ikinci ve üçüncü cümle: 16.6.2004-5189/12
md.) Bunların dışında kalan personel iş mevzuatı uyarınca istihdam edilir.
İş mevzuatına göre istihdam edilenlere ilişkin kayıt ve şartlar Yönetim
Kurulu tarafından tayin olunur” hükmünü almış; aynı maddenin (b) bendinin
ikinci paragrafında da iş mevzuatına tabi olan Türk Telekom çalışanlarının
aylık ücretlerinin kendilerini atamaya yetkili olan Yönetim Kurulu
tarafından tespit olunacağı kurala bağlanmıştır.
406
sayılı Yasa’nın anılan Ek 22.maddesi uyarınca, Türk Telekom A.Ş. Genel Müdürlüğü’ne
ait asli ve sürekli kadrolar belirlenerek 4.4.2000 tarih ve 24010
(Mükerrer) sayılı R.G. de yayımlanan 31.3.2000 tarih ve 2000/331 sayılı
Bakanlar Kurulu Kararı ekinde yer alan listede: merkez teşkilatı için 100
ve taşra teşkilatı için 100 (6 Bölge Müdürü, 12 Bölge Müdür Yardımcısı ve
82 İl Telekom Müdürü) kadro ihdas edilmiş; öte yandan, aynı Yasa maddesinin
verdiği yetkiye dayanılarak hazırlanan “Türk Telekomünikasyon A.Ş. Kapsam
Dışı Personel Yönetmeliği” adı altındaki düzenleme, Yönetim Kurulunun
31.8.2000 tarih ve 407 sayılı kararıyla kabul edilmek suretiyle yürürlüğe
konulmuştur.
Kanunla,
Kurumda görev yapan personelden asli ve sürekli görev yapacak olanları
kadro unvanı itibariyle belirlemek konusunda Bakanlar Kurulu'na yetki
verildiği açıktır. Bu yetki 4502 sayılı Kanun’un yürürlüğe girdiği
29.1.2000 tarihi ile 5189 sayılı Kanun’un yürürlüğe girdiği 2.7.2004
tarihleri arasında geçerli olmuştur.
Anayasa’nın
128. maddesinde, “Devletin, kamu iktisadî teşebbüsleri ve diğer kamu
tüzelkişilerinin genel idare esaslarına göre yürütmekle yükümlü oldukları
kamu hizmetlerinin gerektirdiği aslî ve sürekli görevler, memurlar ve diğer
kamu görevlileri eliyle görülür” denilmiştir.
406
sayılı Yasa’nın Ek 29. maddesinin 3.7.2005 tarih ve 5398 sayılı Kanun’la
değişik birinci fıkrasında, “Türk Telekom hisselerinin devri sonucu kamu
payının yüzde ellinin altına düşmesi durumunda; Türk Telekomda ek 22 nci
maddenin (a) bendinin bu Kanunla yürürlükten kaldırılan hükümleri uyarınca
belirlenen asli ve sürekli görevlerde çalışmakta olanlar ile 22.1.1990
tarihli ve 399 sayılı Kanun Hükmünde Kararnameye tabi olarak kadrolu veya
sözleşmeli personel statüsünde çalışanlar ve kapsam dışı personel, kamu
görevlerinden yüzseksen gün aylıksız izinli sayılır. Bu personel belirtilen
süre içinde Türk Telekomda çalışmaya devam eder ve hisse devir tarihinden
nakli için Devlet Personel Başkanlığına bildirildikleri tarihe kadarki
aylık ücret, harcırah, sağlık giderleri, cenaze giderleri ve ölüm yardımı
ile diğer mali ve özlük hakları Türk Telekom tarafından karşılanır…”
denilerek, yasakoyucu tarafından Türk Telekom’da 22.1.1990 tarihli ve 399
sayılı Kanun Hükmünde Kararnameye tabi olarak sözleşmeli personel
statüsünde çalışanlar ile kapsam dışı personel, kamu personeli sayılmıştır.
Olayda,
davalının hisse devir (14.11.2005) tarihinde davalı kurum nezdinde
Teknisyen ünvanı ile çalışmakta iken, 406 sayılı Yasa'nın Ek-29. maddesi
ile 4046 sayılı Yasa'nın 22. maddesine göre adı Devlet Personel
Başkanlığı’na bildirilen ve sonrasında başka bir kamu kurumu emrine atanan
davacı tarafından, maaş nakil ilmühaberinin iptali ile Devlet Personel
Başkanlığı’na bildirilmesi gerektiğinin tespitine ve almaktan mahrum
kaldığı ek ödenekler nedeni ile uğradığı zararın tazmini istemiyle; Ankara
11.İş Mahkemesi’ne dava açıldığı; Ankara 11. İş Mahkemesi’nin 25.04.2013
gün ve 2013/505 Esas, 2013/498 Karar sayılı kararı ile davanın görev nedeni
ile reddine karar verdiği, davacı vekili tarafından temyiz edilen kararın
Yargıtay 22.Hukuk Dairesi’nin 21.10.2013 tarih ve 2013/20081 Esas,
2013/21786 Karar sayılı kararı ile onandığı ve kararın bu şekilde
kesinleştiği; bunun üzerine davacının aynı istemle Ankara 6. İdare Mahkemesi’nde
dava açtığı, Ankara 6. İdare Mahkemesi’nce 2247 sayılı kanunun 19. maddesi
koşullarına uygun olarak dosyanın Uyuşmazlık Mahkemesi’ne gönderilmesine
karar verildiği anlaşılmaktadır.
Mahkememizce
yapılan değerlendirme neticesinde;
2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu’nun “İdari Dava
Türleri ve İdari Yargı Yetkisinin Sınırı” başlıklı 2. maddesinin değişik 1
numaralı bendinde:
“a) (Değişik: 8.6.2000-4577/5 md.) İdari işlemler
hakkında yetki, şekil, sebep, konu ve maksat yönlerinden biri ile hukuka
aykırı olduklarından dolayı iptalleri için menfaatleri ihlal edilenler
tarafından açılan iptal davaları,
b) İdari
eylem ve işlemlerden dolayı kişisel hakları doğrudan muhtel olanlar
tarafından açılan tam yargı davaları,
c)
(Değişik: 18.12.1999-4492/6 md.) Tahkim yolu öngörülen imtiyaz şartlaşma ve
sözleşmelerinden doğan uyuşmazlıklar hariç, kamu hizmetlerinden birinin
yürütülmesi için yapılan her türlü idari sözleşmelerden dolayı taraflar
arasında çıkan uyuşmazlıklara ilişkin davalar” idari dava türleri olarak
sayılmış olup; kural olarak, idari yargıda ancak Devlete ve kamu tüzel
kişilerine karşı açılan davalara bakılabilir.
Buna
göre, iptali istenilen işlemin
tesis edildiği ve davanın açıldığı tarihte davalı mevkiinde kamu
kuruluşu niteliği taşımayan Türk Telekomünikasyon A.Ş.'nin olması
karşısında, idari yargı yetkisi kapsamında açılmış bir idari dava
bulunduğundan söz etmek olanaksız olduğundan, uyuşmazlığın, özel hukuk
hükümlerine göre görüm ve çözümünde adli yargı yerinin görevli olduğu
sonucuna varılmıştır.
Belirtilen
nedenlerle, Ankara 6. İdare Mahkemesi’nin başvurusunun kabulü ile Ankara
11. İş Mahkemesi’nin görevsizlik kararının kaldırılması gerekmiştir.
SONUÇ :
Davanın çözümünde ADLİ YARGININ görevli olduğuna, bu nedenle Ankara 6.İdare
Mahkemesi’nin BAŞVURUSUNUN KABULÜ ile, Ankara 11.İş Mahkemesi’nin
25.04.2013 gün ve 2013/505 Esas, 2013/498 Karar sayılı GÖREVSİZLİK
KARARININ KALDIRILMASINA, 2.6.2014 gününde OY BİRLİĞİ İLE KESİN OLARAK
karar verildi.
——
• ——
Uyuşmazlık Mahkemesi
Başkanlığından:
30-ESAS NO : 2014/642
KARAR NO : 2014/686
KARAR TR : 02.06.2014
(Hukuk Bölümü)
ÖZET :
Türk Telekomünikasyon A.Ş.’de çalışırken Kurumun özelleştirilmesi nedeniyle
başka kuruma nakledilen davacının, maaş nakil ilmühaberinin düzeltilmesi ve
alacağının faizi ile birlikte tazmini istemiyle açtığı davanın, ADLİ YARGI
YERİNDE çözümlenmesi gerektiği hk.
K A R A R
Davacı : E.A.
Vekili : Av. B.Y.
Davalı : Türk Telekomünikasyon A.Ş.
Vekili : Av. K.S.
O L A Y : Davacı vekili, dava dilekçesinde özetle;
davalı kurumdan geçiş yapan davacının maaş nakil ilmühaberinin 4046 sayılı
Yasa’nın 22. Maddesi ve 406 sayılı Yasa’nın ek 29 maddesine uygun
düzenlenmemesi nedeniyle yeniden tespiti ile maaşına esas net ücretine söz
konusu tespit doğrultusunda zamların eklenerek davalı kurumda çalıştığı
sürelerde hak ettiği ancak kendisine ödenmeyen, yıllar itibariyle değişen
ek ödeme ve denge tazminatlarının ve buna bağlı olarak değişen maaş
tutarına uygulanan ikramiye tutarları farkının fazlaya ilişkin hakları
saklı kalmak kaydı ile şimdilik 700,00 TL alacağın ödenmesi gereken
tarihlerden itibaren işleyecek en yüksek faizi ile birlikte davalı kurumdan
tahsili istemiyle adli yargıda dava açmıştır.
ANKARA
12. İŞ MAHKEMESİ: 27.12.2012 gün
E:2011/326 K:2012/1110 sayılı kararında “…Yargıtay 9. Hukuk Dairesi’nin
01.10.2012 tarih 2012/27088 Esas, 2012/32353 Karar sayılı bozma ilamı ile; davalı
kurumda özelleştirme öncesi kapsam dışı olarak çalışan ve 399 Sayılı KHK
hükümlerine tabi olarak ücreti belirlenen davacının özelleştirme sonrası
çalıştıktan sonra nakledildiği tarihe kadar kamuda aynı statüde çalışanlar
için getirilen özlük haklarından yararlandırılarak nakil edildiklerinde
haklarının korunması amaçlanmıştır. Kısacası davacı kapsam dışı olarak
kamuda çalışmış gibi sayılmaktadır. Dairemizce yukarıda belirtilen kapsamda
bulunan nakle tabi işçilerle davalı Türk Telekomünikasyon A.Ş. arasındaki
uyuşmazlıklarda daha önce esasa yönelik kararlar verilmiştir. Ancak
Danıştay İdari Dava Dairelerinin 07.04.2011 gün ve 2011/55-205 sayılı
kararından sonra uyuşmazlığın adli yargı yerinde görüleceği konusunda
yeniden değerlendirme yapılması gerekmiştir. Anılan karara göre 406 sayılı
Yasa hükümleri ile kamu kurumlarına nakil hakkı bulunan personeli ile
ilgili olarak bazı kamusal görevler yüklenen davalı şirketin belirtilen
görevleri kapsamında tesis ettiği işlemlerin idare işlem niteliğinde olduğu
ve bu işlemlerden kaynaklanan uyuşmazlıkların idari yargının görevinde
bulunduğu kabul edilmiştir.
Danıştay
İdari Dava Dairelerinin gerekçeleri dairemizce de benimsenmiştir. İdari
işlemler ile ilgili uyuşmazlığın adli yargı yerinde değil idari yargı
yerinde çözümlenmesi gerekir” gerekçesiyle bozulmasına karar verilmiştir.
Mahkememizdeki aynı konudaki işbu dosyada Yargıtay’ın bozma ilamı nazara
alınarak, davada İdare Mahkemesinin görevli olduğu anlaşılmakla …”
şeklindeki gerekçe ile dilekçenin görevsizlik nedeniyle reddine karar
vermiştir.
Verilen
karar davacı vekili ile davalı kurum vekili tarafından temyiz edilmiştir.
YARGITAY
22. HUKUK DAİRESİ: 06.05.2013
gün ve E:2013/9867 K:2013/9847 sayılı ilamında özetle; “… 1- davacı vekili
kararı temyiz etmiş ise de 25.04.2013 havale tarihli dilekçesi ile temyiz
isteminden feragat etmiş olup, dosyada mevcut vekaletnameden temyizden
feragat yetkisinin bulunduğu anlaşıldığından 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri
Kanunu’nun geçici 3. maddesi uyarınca uygulanmasına devam olunan Mülga 1086
sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 432/4. maddesi uyarınca davacı
vekilinin temyiz isteminin reddine,
2-Davalı
vekilinin temyizine gelince; dosyadaki yazılara, kararın dayandığı
delillerle kanunu gerektirici sebeplere ve özellikler delillerin takdirinde
bir isabetsizlik görülmemesine göre, yerinde bulunmayan bütün temyiz
itirazlarının reddi ile usul ve kanuna uygun olan hükmün onanmasına…”
şeklinde karar verilmesinin ardından karar kesinleşmiştir.
Davacı
vekili bu kez, aynı istemle idari yargıda dava açmıştır.
ANKARA
17. İDARE MAHKEMESİ : 28.04.2014 gün E:2013/1450 sayı ile vermiş olduğu
gönderme kararında özetle; uyuşmazlıkta, davalı mevkiinde kamu kuruluşu
niteliği taşımayan Türk Telekomünikasyon Genel Müdürlüğü’nün olması
karşısında, idari yargı yetkisi kapsamında açılmış bir idari dava
bulunduğundan söz edilemeyeceğinden; uyuşmazlığın çözümünde, özel hukuk
hükümlerine göre adli yargının görevli olduğunu gerekçe göstererek, 2247
sayılı Uyuşmazlık Mahkemesinin Kuruluş ve İşleyişi Hakkında Kanun’un 19.
Maddesi hükümleri uyarınca görevli yargı merciinin belirlenmesi için
dosyanın Uyuşmazlık mahkemesine gönderilmesine, Uyuşmazlık Mahkemesi’nce
karar verilinceye kadar davanın ertelenmesine karar vererek dosya
Mahkememize gönderilmiştir.
İNCELEME VE GEREKÇE :
Uyuşmazlık Mahkemesi Hukuk Bölümü’nün, Serdar
ÖZGÜLDÜR’ün Başkanlığında, Üyeler: Eyüp Sabri BAYDAR, Ali ÇOLAK, Nurdane
TOPUZ, Ertuğrul ARSLANOĞLU, Ayhan Akarsu ve Mehmet AKBULUT’un katılımlarıyla
yapılan 02.06.2014 günlü toplantısında:
l-İLK
İNCELEME:Dosya üzerinde 2247 sayılı Yasa’nın 27. maddesi uyarınca yapılan
incelemeye göre, İdare Mahkemesi’nce anılan Yasa’nın 19. maddesinde
öngörülen usul ve yönteme uygun biçimde başvuruda bulunulduğu
anlaşılmaktadır. Usule ilişkin herhangi bir noksanlık görülmediğinden
esasının incelenmesine oy birliği ile karar verildi.
II-ESASIN İNCELENMESİ: Raportör-Hakim Filiz BUDAK’ın,
davanın çözümünde adli yargının görevli olduğu yolundaki raporu ile
dosyadaki belgeler okunduktan; ilgili Başsavcılarca görevlendirilen
Yargıtay Cumhuriyet Savcısı Mehmet BAYHAN ile Danıştay Savcısı Mehmet Ali
GÜMÜŞ’ün davada adli yargının görevli olduğu yolundaki sözlü açıklamaları
da dinlendikten sonra GEREĞİ GÖRÜŞÜLÜP DÜŞÜNÜLDÜ:
Dava,
davalı şirkette görev yapmakta iken, 406 sayılı Yasa'nın Ek-29. maddesi ile
4046 sayılı Yasa'nın 22. maddesine göre adı Devlet Personel Başkanlığına
bildirilmesi nedeniyle yeni görevine başlayan davacının, maaş nakil ilmühaberinin
düzeltilmesi ve ücretine yansıtılmayan ek ödemelerin ve denge tazminatını
alacağının davalıdan tahsiline ilişkindir.
1953 tarih ve 6145 sayılı Yasa ile, Türkiye
Cumhuriyeti Posta, Telgraf ve Telefon İşletmesi kurulmuş; 1924 tarih ve 406
sayılı Telgraf ve Telefon Kanunu’nun 10.6.1994 tarih ve 4000 sayılı
Yasa’yla değiştirilen 1. maddesi ile, posta ve telgraf tesis ve işletmesine
ilişkin hizmetler, Posta İşletmesi Genel Müdürlüğü’nce (P.İ),
telekomünikasyon hizmetleri ise, “Türk Telekomünikasyon Anonim Şirketi
(Şirket)” tarafından yürütülecek şekilde yeniden yapılandırılmıştır.
27.1.2000 tarih ve 4502 sayılı Yasa’nın 1. maddesi
ile, 406 sayılı Yasa’nın 1. maddesine eklenen dokuzuncu fıkrada, “Türk
Telekom, bu Kanun ve özel hukuk hükümlerine tabi bir anonim şirkettir. Kamu
İktisadi Teşebbüslerinin kuruluş, teşkilât ve faaliyetleri ile ilgili
mevzuat Türk Telekom’a uygulanmaz. Sadece, Türkiye Büyük Millet Meclisi
denetimine ilişkin 2.4.1987 tarihli ve 3346 sayılı Kanunun 9 uncu maddesi
hükümleri uygulanır” denilmiş; anılan fıkra hükmü, 12.5.2001 tarih ve 4673
sayılı Yasa’nın 1. maddesi ile değiştirilmiş ve “Türk Telekom, bu Kanun ve
özel hukuk hükümlerine tabi bir anonim şirkettir. Bu Kanun hükümleri saklı
kalmak üzere, kamu iktisadi teşebbüsleri de dahil, sermayesinin yarısından
fazlası kamuya ait olan kamu kurum, kuruluş ve ortaklıklarına uygulanan
mevzuat Türk Telekom’a uygulanmaz. Sermayesinin yarısından fazlası kamuda
kaldığı sürece, Türkiye Büyük Millet Meclisi denetimine ilişkin 2.4.1987
tarihli ve 3346 sayılı Kanunun 9 uncu maddesi hükümleri uygulanır.
16.7.1965 tarihli ve 697 sayılı Kanun ile milli güvenlik ve kamu düzeniyle
sıkıyönetim ve seferberlik hallerinde telekomünikasyon hizmetlerinin
yürütülmesine ilişkin özel kanunların hükümleri saklıdır”; Ek 29.
maddesinin 3.7.2005 gün ve 5398 sayılı Kanun’un 14. maddesi ile değişik
birinci fıkrasında, “Türk Telekom hisselerinin devri sonucu kamu payının
yüzde ellinin altına düşmesi durumunda; Türk Telekomda ek 22 nci maddenin
(a) bendinin bu Kanunla yürürlükten kaldırılan hükümleri uyarınca
belirlenen aslî ve sürekli görevlerde çalışmakta olanlar ile 22.1.1990
tarihli ve 399 sayılı Kanun Hükmünde Kararnameye tâbi olarak kadrolu veya
sözleşmeli personel statüsünde çalışanlar ve kapsam dışı personel, kamu
görevlerinden yüzseksen gün aylıksız izinli sayılır…” denilmiştir.
Öte yandan;
406 sayılı Yasa’nın 4502 sayılı Yasa ile değişik 2. maddesinin (c) bendinin
birinci alt bendinin birinci cümlesinde, “Türk Telekom; telekomünikasyon
şebekeleri üzerinden sunulan ulusal ve uluslararası ses iletimini ihtiva
eden telefon hizmetlerini, 31.12.2003 tarihine kadar bu Kanun ve görev
sözleşmesi çerçevesinde tekel olarak yürütür” denildikten sonra, anılan (c)
bendinin birinci alt bendine 12.5.2001 tarih ve 4673 sayılı Yasa ile
eklenen üçüncü cümlede, “Ancak, Türk Telekom’daki kamu payı %50’nin altına
düştüğünde, Türk Telekom’un tüm tekel hakları 31.12.2003 tarihinden önce de
olsa ortadan kalkmış olur” denilmiş; 4502 sayılı Yasa’nın Geçici 3. maddesi
ile de Türk Telekomünikasyon A.Ş., 233 sayılı KHK’nin ekindeki “B-Kamu
İktisadi Kuruluşları (KİK)” bölümünde yer alan kuruluşlar listesinden
çıkarılmıştır.
Bu
düzenlemeler birlikte değerlendirildiğinde, telekomünikasyon şebekeleri
üzerinden sunulan ulusal ve uluslararası ses iletimini ihtiva eden telefon
hizmetlerini 31.12.2003 tarihine kadar “tekel” olarak yürütmekle görevli
kılınan ve çoğunluk hisseleri kamuya ait bulunan Türk Telekom’un, tekel
kapsamında kamu hizmeti yürüten, ancak kuruluş yasasındaki son düzenlemeler
ile kendine özgü statüye sahip olan ve sermayesindeki kamu payı %50’nin
altına düşünceye kadar kamu kuruluşu niteliğini taşıyan bir kuruluş olduğu
tartışmasızdır.
Özelleştirme
kapsamında bulunan Türk Telekomünikasyon A.Ş.’deki tamamı Hazineye ait
bulunan hisselerden % 55’i, Bakanlar Kurulu’nun 25.7.2005 tarih ve
2005/9146 sayılı “Türk Telekomünikasyon Anonim Şirketi (Türk Telekom)’nin %
55 Oranındaki Hissesinin Blok Olarak Satışına İlişkin Nihai Devir
İşlemlerine Dair Kararın Yürürlüğe Konulması Hakkında Karar”ı uyarınca,
14.11.2005 tarihli Hisse Satış Sözleşmesi ile (6.550.000.000 USD. bedelle)
O. Telekomünikasyon A.Ş.’ne satılmıştır.
Bu
sürece paralel olarak Türk Telekom personelinin durumu incelendiğinde:
Türk
Telekom A.Ş., 4502 sayılı Yasa’nın 29.1.2000 tarih ve 23948 sayılı Resmi
Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe girdiği dikkate alındığında, 29.1.2000
tarihi itibariyle 233 sayılı KHK kapsamı
dışında kalmış ve anılan KHK eki cetvellerden çıkarılmış olması nedeniyle,
Uyuşmazlık Mahkemesi Genel Kurulu’nun
22.1.1996 gün ve E:1995/1, K:1996/1 sayılı ve özelleştirme
kapsamında bulunan kamu iktisadi teşebbüslerinde
sözleşmeli veya kapsam dışı statüde çalışan personelin kurumları ile olan
ilişkilerinden doğan anlaşmazlıkların çözüm yerinin idari yargı olduğu
yolundaki İlke Kararı kapsamı dışında değerlendirilmesi gerekmektedir.
Anılan
4502 sayılı Yasa’nın 13. maddesi ile 406 sayılı Yasa’ya eklenen Ek 22.
maddenin (a) bendinde, “a) Personelin statüsü: Telekomünikasyon
hizmetlerinin gerektirdiği asli ve sürekli görevler telekomünikasyon
alanında sekiz yıl tecrübeye sahip ve en az dört yıllık yüksek öğrenim
görmüş bir genel müdür ile kadro, unvan, derece ve sayıları Yönetim
Kurulunun önerisi ve Bakanlığın teklifi üzerine bu Kanunun yürürlüğe
girdiği tarihten itibaren yüzseksen gün içerisinde Bakanlar Kurulu Kararı
ile belirlenen kadrolarda istihdam edilen personel eliyle yürütülür. Bu
personel hakkında bu Kanunda öngörülen hükümler saklı kalmak üzere 399
sayılı Kanun Hükmünde Kararname hükümleri uygulanır. Bunların dışında kalan
personel iş mevzuatı uyarınca istihdam edilir. İş mevzuatına göre istihdam
edilenlere ilişkin kayıt ve şartlar Yönetim Kurulu tarafından tayin olunur”
hükmüne yer verilmiş; bu bent hükmü, 4673 ve 5189 sayılı Yasalarla yapılan
değişiklikler sonucunda; “a) Personelin statüsü: (Ek ibare:
12.5.2001-4673/6. md.) Türk Telekom daki kamu payı %50’nin altına düşünceye
kadar, Türk Telekom Yönetim Kurulu üyeliklerine atanacaklarda Devlet memurluğuna
atanabilme genel şartlarına sahip olma ve en az dört yıllık yüksek öğrenim
görme şartları aranır. (Mülga ikinci ve üçüncü cümle: 16.6.2004-5189/12
md.) Bunların dışında kalan personel iş mevzuatı uyarınca istihdam edilir.
İş mevzuatına göre istihdam edilenlere ilişkin kayıt ve şartlar Yönetim
Kurulu tarafından tayin olunur” hükmünü almış; aynı maddenin (b) bendinin
ikinci paragrafında da iş mevzuatına tabi olan Türk Telekom çalışanlarının
aylık ücretlerinin kendilerini atamaya yetkili olan Yönetim Kurulu
tarafından tespit olunacağı kurala bağlanmıştır.
406
sayılı Yasa’nın anılan Ek 22. maddesi uyarınca, Türk Telekom A.Ş. Genel
Müdürlüğü’ne ait asli ve sürekli kadrolar belirlenerek 4.4.2000 tarih ve
24010 (Mükerrer) sayılı R.G. de yayımlanan 31.3.2000 tarih ve 2000/331
sayılı Bakanlar Kurulu Kararı ekinde yer alan listede: merkez teşkilatı
için 100 ve taşra teşkilatı için 100 (6 Bölge Müdürü, 12 Bölge Müdür
Yardımcısı ve 82 İl Telekom Müdürü) kadro ihdas edilmiş; öte yandan, aynı
Yasa maddesinin verdiği yetkiye dayanılarak hazırlanan “Türk
Telekomünikasyon A.Ş. Kapsam Dışı Personel Yönetmeliği” adı altındaki düzenleme,
Yönetim Kurulunun 31.8.2000 tarih ve 407 sayılı kararıyla kabul edilmek
suretiyle yürürlüğe konulmuştur.
Kanunla,
Kurumda görev yapan personelden asli ve sürekli görev yapacak olanları
kadro unvanı itibariyle belirlemek konusunda Bakanlar Kurulu'na yetki
verildiği açıktır. Bu yetki 4502 sayılı Kanun’un yürürlüğe girdiği
29.1.2000 tarihi ile 5189 sayılı Kanun’un yürürlüğe girdiği 2.7.2004
tarihleri arasında geçerli olmuştur.
Anayasa’nın
128. maddesinde, “Devletin, kamu iktisadî teşebbüsleri ve diğer kamu
tüzelkişilerinin genel idare esaslarına göre yürütmekle yükümlü oldukları
kamu hizmetlerinin gerektirdiği aslî ve sürekli görevler, memurlar ve diğer
kamu görevlileri eliyle görülür” denilmiştir.
406
sayılı Yasa’nın Ek 29. maddesinin 3.7.2005 tarih ve 5398 sayılı Kanun’la
değişik birinci fıkrasında, “Türk Telekom hisselerinin devri sonucu kamu
payının yüzde ellinin altına düşmesi durumunda; Türk Telekomda ek 22 nci
maddenin (a) bendinin bu Kanunla yürürlükten kaldırılan hükümleri uyarınca
belirlenen asli ve sürekli görevlerde çalışmakta olanlar ile 22.1.1990
tarihli ve 399 sayılı Kanun Hükmünde Kararnameye tabi olarak kadrolu veya
sözleşmeli personel statüsünde çalışanlar ve kapsam dışı personel, kamu
görevlerinden yüzseksen gün aylıksız izinli sayılır. Bu personel belirtilen
süre içinde Türk Telekomda çalışmaya devam eder ve hisse devir tarihinden
nakli için Devlet Personel Başkanlığına bildirildikleri tarihe kadarki
aylık ücret, harcırah, sağlık giderleri, cenaze giderleri ve ölüm yardımı
ile diğer mali ve özlük hakları Türk Telekom tarafından karşılanır…”
denilerek, yasakoyucu tarafından Türk Telekom’da 22.1.1990 tarihli ve 399
sayılı Kanun Hükmünde Kararnameye tabi olarak sözleşmeli personel
statüsünde çalışanlar ile kapsam dışı personel, kamu personeli sayılmıştır.
Olayda,
davalının hisse devir (14.11.2005) tarihinde kapsam dışı personel olarak
görev yapmakta iken, 406 sayılı Yasa'nın Ek-29. maddesi ile 4046 sayılı
Yasa'nın 22. maddesine göre diğer kamu kurum ve kuruluşlarına naklinin yapılması
için adı Devlet Personel Başkanlığına bildirilmesi nedeniyle yeni görevine
başlayan davacı tarafından, 5473 sayılı Yasa uyarınca hak edilen ek
ödemelerin ödenmesi ve maaş ilmühaberinin davacının maaşına eklenmeyen
ödemenin maaş nakil ilmühaberine eklenmesi,maaş nakil ilmühaberinin yeniden
düzenlenmesi ve ödenmeyen ek ödemelerin ödenmesine karar verilmesi
istemiyle dava açılmıştır.
2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu’nun “İdari Dava
Türleri ve İdari Yargı Yetkisinin Sınırı” başlıklı 2. maddesinin değişik 1
numaralı bendinde:
“a) (Değişik : 8.6.2000-4577/5 md.) İdari işlemler
hakkında yetki, şekil, sebep, konu ve maksat yönlerinden biri ile hukuka
aykırı olduklarından dolayı iptalleri için menfaatleri ihlal edilenler
tarafından açılan iptal davaları,
b) İdari
eylem ve işlemlerden dolayı kişisel hakları doğrudan muhtel olanlar
tarafından açılan tam yargı davaları,
c)
(Değişik: 18.12.1999-4492/6 md.) Tahkim yolu öngörülen imtiyaz şartlaşma ve
sözleşmelerinden doğan uyuşmazlıklar hariç, kamu hizmetlerinden birinin
yürütülmesi için yapılan her türlü idari sözleşmelerden dolayı taraflar
arasında çıkan uyuşmazlıklara ilişkin davalar” idari dava türleri olarak
sayılmış olup; kural olarak, idari yargıda ancak Devlete ve kamu tüzel
kişilerine karşı açılan davalara bakılabilir.
Buna
göre, iptali istenilen işlemin tesis edildiği ve dava açıldığı tarihte
davalı mevkiinde kamu kuruluşu niteliği taşımayan Türk Telekomünikasyon
A.Ş.'nin olması karşısında, idari yargı yetkisi kapsamında açılmış bir
idari dava bulunduğundan söz etmek olanaksız olduğundan; uyuşmazlığın, özel
hukuk hükümlerine göre görüm ve çözümünde adli yargı yerinin görevli olduğu sonucuna varılmıştır.
Açıklanan
nedenlerle Ankara 17. İdare Mahkemesi’nin başvurusunun kabulü ile Ankara
12. İş Mahkemesinin 27.12.2012 gün E:2011/326 K:2012/1110 sayılı
görevsizlik kararının
kaldırılması gerekmiştir.
SONUÇ :
Davanın çözümünde ADLİ YARGININ görevli olduğuna, bu nedenle, Ankara 17.
İdare Mahkemesi’nin başvurusunun kabulü ile Ankara 12. İş Mahkemesinin
27.12.2012 gün E:2011/326 K:2012/1110 sayılı GÖREVSİZLİK KARARININ
KALDIRILMASINA, 02.06.2014 gününde OY BİRLİĞİ İLE KESİN OLARAK karar
verildi.
——
• ——
Uyuşmazlık Mahkemesi
Başkanlığından:
31-ESAS NO : 2014/644
KARAR NO : 2014/687
KARAR TR : 02.06.2014
(Hukuk Bölümü)
ÖZET : Davalı Şirkette çalışırken
Kurumun özelleştirilmesi nedeniyle başka kuruma nakledilen davacının, maaş
nakil bildiriminin ilgili mevzuata uygun düzenlenmemesi nedeniyle uğradığı
parasal kaybın giderilmesi istemiyle açtığı davanın, ADLİ YARGI YERİNDE
çözümlenmesi gerektiği hk.
K A R A R
Davacı : M.A.
Vekilleri
: Av. N.B.D. - Av. Ö.A.- Av. K.Ç.L.
Davalı : Türk Telekomünikasyon A.Ş.
Vekilleri
: Av. M.H.B., Av. Ş.K.
O L A Y : Davalı Şirkette
görev yapmakta iken, 406 sayılı Yasanın Ek-29. maddesi ile 4046 sayılı
Yasanın 22. maddesine göre adı Devlet Personel Başkanlığına bildirilen
davacı 5.1.2011 tarihinde Ulaştırma Bakanlığı, Karayolları Genel Müdürlüğü
emrine atanmıştır.
Davacı vekili, müvekkilinin maaş nakil ilmühaberinin,
denge tazminatı, enflasyon farkı ve aldığı ikramiyenin yansıtılmaması nedeniyle
hukuka aykırı düzenlendiğinin tespitine, maaş nakil ilmühaberinin
düzeltilmesine ve ücretine yansıtılmayan ek ödemelerinden denge tazminatını
alacağından fazlaya dair hakları saklı kalmak kaydıyla, 2.000 TL.nin
davalıdan tahsiline karar verilmesi istemiyle 18.3.2011 tarihinde adli
yargı yerinde dava açmıştır.
Ankara
1.İş Mahkemesi; 15.5.2012 gün ve E:2011/272, K:2012/485 sayı ile, işin
esasını inceleyerek davanın reddine karar vermiş; bu kararın temyiz
edilmesi üzerine, Yargıtay 9.Hukuk Dairesi; 1.10.2012 gün ve E:2012/27078,
K:2012/32343 sayı ile, benzer konuya ilişkin olarak Danıştay İdari Dava
Dairelerinin gerekçelerinin Dairelerince benimsendiği; özelleştirmeden önce
statü hukuku hükümlerine tabi davacı niteliğindeki personelin, özelleştirme
sonrası belirli bir süreliğine davalı ile özel hukuk hükümlerine tabi
olarak iş sözleşmesi kapsamında çalıştırıldığı, nakledildiğinde tekrar
statü hukuku kapsamına girdiği; davacının iş sözleşmesi ile çalıştığı
dönemde, davalı şirkete davacının ücreti konusunda “artış oranının,
kamudaki memur maaş artış oranında” olacağı yönünde yükümlülük getirildiği
gibi 406 sayılı Yasa hükümleri uyarınca davalı şirkete, hak sahibi
personeli Devlet Personel Başkanlığına bildirmesi, bildirim ile beraber
personelin nakledileceği kamu kurumunda yararlanacağı parasal haklara esas
olmak üzere memur maaş nakil ilmühaberi düzenlenmesi, personelin ilişiğinin
kesilmesi gibi işlemler yaptırıldığının görüldüğü; bu işlemlerin idare
hukuku alanında hukuki sonuçlar doğurduğu ve ilgili personelin
nakledilecekleri kurumdaki statülerini, özlük ve parasal haklarını
belirlediği, söz konusu işlemlerin kamu personeli hakkında ve idare hukuku
alanında tesis edilmiş birer idari işlem niteliğinde oldukları, idari
işlemlerle ilgili uyuşmazlığın ise adli yargı yerinde değil, idari yargı
yerinde çözümlenmesinin gerektiği; Mahkemece davanın HMK.nun 114/1-b
maddesi uyarınca "yargı yolunun caiz olmaması" nedeniyle aynı
yasanın 115/2. maddesi uyarınca usulden reddine karar verilmesi gerekirken,
yazılı şekilde esasa girilerek davanın reddine karar verilmesinin hatalı
olduğu gerekçesiyle; temyiz olunan kararın, yukarıda açıklanan nedenle
BOZULMASINA karar vermiştir.
ANKARA
1.İŞ MAHKEMESİ:25.12.2012 gün ve E:2012/1300, K:2012/1384 sayı ile, “(…)
Tarafların iddia ve savunmaları, dosyaya alınan belge içerikleri ve
bilirkişi raporu göz önüne alındığında Davacı, Davalı Şirkette 4046 Sayılı
Yasanın 22. Maddesi uyarınca nakle tabi sözleşmeli personel olarak
çalışmakta iken davalı Telekom 'un özelleştirilmesinden sonra 2.Tip
sözleşme bağıtlayıp İş Yasasına tabi işçi statüsünde çalışmasını devam
ettirdiği, bilahare İş Sözleşmesinin feshi üzerine 406 Sayılı Yasanın Ek.
29. Maddesi ve 4046 Sayılı Yasanın 22. Maddesi uyarınca Kamu Kurum
Kuruluşlarında istihdam edilmek üzere Devlet Personel başkanlığına yapılan
bildirimi müteakip, davacının başka Kuruma nakli sonucu Davalı Şirketle
olan ilişiği kesildiği, Davacının ücretlerinde bir noksanlık bulunmadığını
ve 5473 Sayılı Yasada öngörülen (40,00 TL. ve 80,00 TL lik ek ödemelerin,
Kamu Kurum ve Kuruluşlarında çalışan personelin ücretine yapılan genel bir
artış niteliğinde olmayıp Türk Telekom'un yer almadığı ve Yasada tahdidi
olarak belirtilen Kurum ve unvanlarındaki personelin mali haklarının
yönetilmesine ilişkin olduğundan Davacının ve Davalının tabi olduğu 406
Sayılı Yasanın 29/3 maddesi ve 4046 Sayılı Yasanın 22. Maddesi uyarınca
Davacının ve aynı konumdaki Türk Telekom personelinin, Yüksek Planlama
Kurulunun 5473 Sayılı Yasa kapsamındaki (ilave tediye, ikramiye gibi) ek ödemeden
yararlanma hakkı bulunmayan personel için öngörülen ödemeden yararlanma
hakkı bulunmadığından açılan davanın reddine dair verilen 15.05.2012 tarih
ve 2011/272 esas 2012/485 sayılı kararı davacı vekili tarafından temyiz
edilmiş olup, Yargıtay 9. Hukuk Dairesinin 01.10.2012 tarih ve 2012/270778
esas 2012/32343 karar sayılı ilamı ile özetle "Mahkemece davanın
HMK.nun 114/1-b maddesi uyarınca "yargı yolunun caiz olmaması"
nedeniyle aynı yasanın 115/2. maddesi uyarınca usulden reddine karar
verilmesi gerekirken, yazılı şekilde esasa girilerek davanın reddine karar
verilmesi hatalıdır." gerekçesiyle kararın bozularak iade edildiği
anlaşılmıştır.
Bu kez
mahkememizin yukarıda yazılı esasına kaydı yapılarak Yargıtay bozma ilamına
uyularak yargılamaya devam olunmuştur.
Tarafların
iddia ve savunmaları dosyaya alınan belge içerikleri ve Yargıtay bozma
ilamı göz önüne alındığında 406 sayılı Yasa hükümleri uyarınca davalı
şirkete, hak sahibi personeli Devlet Personel Başkanlığına bildirmesi,
bildirim ile beraber personelin nakledileceği kamu kurumunda yararlanacağı
parasal haklara esas olmak üzere memur maaş nakil ilmühaberi düzenlenmesi,
personelin ilişiğinin kesilmesi gibi işlemler yaptırıldığı görülmektedir.
Bu işlemlerin idare hukuku alanında hukuki sonuçlar doğurduğu ve ilgili
personelin nakledilecekleri kurumdaki statülerini, özlük ve parasal
haklarını belirlediği, söz konusu işlemlerin kamu personeli hakkında ve
idare hukuku alanında tesis edilmiş birer idari işlem niteliğinde oldukları
açıktır. İdari işlemlerle ilgili uyuşmazlığın ise adli yargı yerinde değil,
idari yargı yeri olduğundan HMK 114/1-b maddesi uyarınca, aynı yasanın
115/2 maddesi uyarınca açılan davanın usulden reddine karar verilerek
aşağıdaki şekilde hüküm kurulmuştur.
HÜKÜM:Yukarıda
açıklanan nedenlerle;
Yargıtay
bozma ilamı gereği HMK. 115/2 maddesi uyarınca davanın usulden reddine.(…)”
demek suretiyle görevsizlik kararı vermiş; bu karar temyiz edilmeksizin
kesinleşmiştir.
Davacı
vekili bu kez, müvekkilinin maaş nakil ilmühaberinin, yeni atandığı kuruma
eksik bildirimine (denge tazminatı, enflasyon farkı ve aldığı ikramiyenin
yansıtılmaması nedeniyle) ilişkin davalı idarenin 6.1.2011 tarih ve 161
sayılı işleminin(maaş nakil ilmühaberinin) iptali ile mahrum kalınan
parasal hakların yasal faizi ile birlikte ödenmesi istemiyle idari yargı
yerinde dava açmıştır.
ANKARA
17.İDARE MAHKEMESİ: 20.3.2014 gün ve E:2013/130 sayı ile, 406 sayılı
Kanunun 1. maddesinin 7. fıkrasında, "Türk Telekom, bu kanun ve özel
kanun hükümlerine tabi bir anonim şirkettir. Bu kanun hükümleri saklı
kalmak üzere kamu iktisadi teşebbüsleri de dahil, sermayesinin yansından
fazlası kamuya ait olan kamu kurum, kuruluş ve ortaklıklarına uygulanan
mevzuat Türk Telekom’a uygulanmaz." hükmüne yer verilerek Türk
Telekom’a özgü farklı bir statü oluşturulduğu; aynı Kanunun 4673 sayılı
Yasayla değişik Ek 22. maddesinde de; Türk Telekomdaki kamu payı % 50'nin
altına düşünceye kadar, Türk Telekom Yönetim Kurulu üyeliklerine
atanacaklarda Devlet memurluğuna atanabilme genel şartlarına sahip olma ve
en az dört yıllık yüksek öğrenim görme şartlarının aranacağı, bunların
dışında kalan personelin iş mevzuatı uyarınca istihdam edileceği ve iş
mevzuatına göre istihdam edilenlere ilişkin kayıt ve şartların Yönetim
Kurulu tarafından tayin olunacağının hükme bağlandığı; ayrıca, Türk
Telekomünikasyon A.Ş.’nin özelleştirme kapsamında iken %55 oranındaki
hissesinin blok olarak satışı suretiyle özelleştirilmesi için 01.07.2005
tarihinde yapılan ihale sonucunda 2005/9146 sayılı Bakanlar Kurulu Kararı
doğrultusunda, şirketin %55 oranındaki hissesinin satılarak 14.11.2005
tarihinde O. firmasına devredildiği, şirketin kamusal niteliğinin ortadan
kalktığının görüldüğü; dava dosyasının incelenmesinden; Türk
Telekomünikasyon Anonim Şirketinde 4857 sayılı Yasaya tabi olarak görev
yapmakta iken 4046 sayılı Kanunun 22. maddesi ile 406 sayılı Kanunun ek 29.
maddesi uyarınca başka bir kurum emrine naklen atanan davacının, denge
tazminatı, enflasyon farkı ve ikramiyelerin maaş nakil ilmühaberine
yansıtılmadığından bahisle, yoksun kaldığı 2.000,00 TL'nin davalı idareden
tahsiline karar verilmesi istemiyle Ankara 1. İş Mahkemesinde açtığı
davanın 25.12.2012 tarih ve E:2012/1300, K2012/1384 sayılı kararla davanın
idari yargı yerinde görülmesi gerektiği gerekçesiyle görev yönünden reddine
karar verildiği, bu kararın kesinleşmesi üzerine, 30.01.2013 tarihinde
kayda giren dilekçe ile Mahkemeleri nezdinde bakılan davanın açıldığının
anlaşıldığı; bu durumda; iptali istenilen işlemin tesis edildiği tarihte
davalı mevkiinde kamu kuruluşu niteliği taşımayan Türk Telekomünikasyon
Anonim Şirketinin olması karşısında, idari yargı yetkisi kapsamında açılmış
bir idari dava bulunduğundan söz etmek olanaksız olduğundan; uyuşmazlığın,
özel hukuk hükümlerine göre görüm ve çözümünde adli yargı yerinin görevli
bulunduğu sonucuna varıldığı gerekçesiyle; Mahkemelerinin görevsizliğine,
2247 sayılı Kanunun 19. maddesi uyarınca görevli yargı yerinin belirlenmesi
için dosyanın Uyuşmazlık Mahkemesine gönderilmesine ve dosya incelemesinin
bu konuda Uyuşmazlık Mahkemesince karar verilinceye kadar ertelenmesine
karar vermiştir.
İNCELEME VE GEREKÇE : Uyuşmazlık Mahkemesi Hukuk
Bölümü’nün, Serdar ÖZGÜLDÜR’ün Başkanlığında, Üyeler: Eyüp Sabri BAYDAR, Ali
ÇOLAK, Nurdane TOPUZ, Ertuğrul
ARSLANOĞLU, Ayhan AKARSU ve Mehmet AKBULUT’un katılımlarıyla yapılan
2.6.2014 günlü toplantısında;
l-İLK İNCELEME: Dosya üzerinde 2247 sayılı Yasa’nın 27.
maddesi uyarınca yapılan incelemeye göre; İdare Mahkemesince, 2247 sayılı
Yasa’nın 19. maddesine göre başvuruda bulunulmuş olduğu, idari yargı
dosyasının Mahkemece, ekinde adli yargı dosyası ile birlikte Uyuşmazlık
Mahkemesi’ne gönderildiği ve usule ilişkin herhangi bir noksanlık
bulunmadığı anlaşıldığından görev uyuşmazlığının esasının incelenmesine
oybirliği ile karar verildi.
II-ESASIN İNCELENMESİ: Raportör-Hakim Taşkın ÇELİK’in,
davanın çözümünde adli yargının görevli olduğu yolundaki raporu ile
dosyadaki belgeler okunduktan; ilgili Başsavcılarca görevlendirilen
Yargıtay Cumhuriyet Savcısı Mehmet BAYHAN ile Danıştay Savcısı Mehmet Ali
GÜMÜŞ’ün davada adli yargının görevli olduğu yolundaki sözlü açıklamaları
da dinlendikten sonra GEREĞİ GÖRÜŞÜLÜP DÜŞÜNÜLDÜ:
Dava, davalı kurumda görev yapmakta iken, 406 sayılı
Yasa'nın Ek-29. maddesi ile 4046 sayılı Yasa'nın 22.maddesine göre adı Devlet
Personel Başkanlığına bildirilen, sonrasında başka bir kamu kurumu emrine
atanan davacı tarafından, maaş nakil bildiriminin yanlış düzenlendiği
iddiasıyla iptali ve mahrum kalınan parasal hakların yasal faizi ile
birlikte ödenmesi istemiyle açılmıştır.
1953
tarih ve 6145 sayılı Yasa ile, Türkiye Cumhuriyeti Posta, Telgraf ve
Telefon İşletmesi kurulmuş; 1924 tarih ve 406 sayılı Telgraf ve Telefon
Kanunu’nun 10.6.1994 tarih ve 4000 sayılı Yasa’yla değiştirilen 1. maddesi
ile, posta ve telgraf tesis ve işletmesine ilişkin hizmetler, Posta
İşletmesi Genel Müdürlüğü’nce (P.İ), telekomünikasyon hizmetleri ise, “Türk
Telekomünikasyon Anonim Şirketi (Şirket)” tarafından yürütülecek şekilde
yeniden yapılandırılmıştır.
27.1.2000 tarih ve 4502 sayılı Yasa’nın 1. maddesi
ile, 406 sayılı Yasa’nın 1. maddesine eklenen dokuzuncu fıkrada, “Türk
Telekom, bu Kanun ve özel hukuk hükümlerine tabi bir anonim şirkettir. Kamu
İktisadi Teşebbüslerinin kuruluş, teşkilât ve faaliyetleri ile ilgili
mevzuat Türk Telekom’a uygulanmaz. Sadece, Türkiye Büyük Millet Meclisi
denetimine ilişkin 2.4.1987 tarihli ve 3346 sayılı Kanunun 9 uncu maddesi
hükümleri uygulanır” denilmiş; anılan fıkra hükmü, 12.5.2001 tarih ve 4673
sayılı Yasa’nın 1. maddesi ile değiştirilmiş ve “Türk Telekom, bu Kanun ve
özel hukuk hükümlerine tabi bir anonim şirkettir. Bu Kanun hükümleri saklı
kalmak üzere, kamu iktisadi teşebbüsleri de dahil, sermayesinin yarısından
fazlası kamuya ait olan kamu kurum, kuruluş ve ortaklıklarına uygulanan
mevzuat Türk Telekom’a uygulanmaz. Sermayesinin yarısından fazlası kamuda
kaldığı sürece, Türkiye Büyük Millet Meclisi denetimine ilişkin 2.4.1987
tarihli ve 3346 sayılı Kanunun 9 uncu maddesi hükümleri uygulanır.
16.7.1965 tarihli ve 697 sayılı Kanun ile milli güvenlik ve kamu düzeniyle
sıkıyönetim ve seferberlik hallerinde telekomünikasyon hizmetlerinin
yürütülmesine ilişkin özel kanunların hükümleri saklıdır”; Ek 29.
maddesinin 3.7.2005 gün ve 5398 sayılı Kanun’un 14. maddesi ile değişik
birinci fıkrasında, “Türk Telekom hisselerinin devri sonucu kamu payının
yüzde ellinin altına düşmesi durumunda; Türk Telekomda ek 22 nci maddenin
(a) bendinin bu Kanunla yürürlükten kaldırılan hükümleri uyarınca
belirlenen aslî ve sürekli görevlerde çalışmakta olanlar ile 22.1.1990
tarihli ve 399 sayılı Kanun Hükmünde Kararnameye tâbi olarak kadrolu veya
sözleşmeli personel statüsünde çalışanlar ve kapsam dışı personel, kamu
görevlerinden yüzseksen gün aylıksız izinli sayılır…” denilmiştir.
Öte
yandan; 406 sayılı Yasa’nın 4502 sayılı Yasa ile değişik 2. maddesinin (c)
bendinin birinci alt bendinin birinci cümlesinde, “Türk Telekom;
telekomünikasyon şebekeleri üzerinden sunulan ulusal ve uluslararası ses
iletimini ihtiva eden telefon hizmetlerini, 31.12.2003 tarihine kadar bu
Kanun ve görev sözleşmesi çerçevesinde tekel olarak yürütür” denildikten
sonra, anılan (c) bendinin birinci alt bendine 12.5.2001 tarih ve 4673
sayılı Yasa ile eklenen üçüncü cümlede, “Ancak, Türk Telekom’daki kamu payı
%50’nin altına düştüğünde, Türk Telekom’un tüm tekel hakları 31.12.2003
tarihinden önce de olsa ortadan kalkmış olur” denilmiş; 4502 sayılı
Yasa’nın Geçici 3. maddesi ile de Türk Telekomünikasyon A.Ş., 233 sayılı
KHK’nin ekindeki “B-Kamu İktisadi Kuruluşları (KİK)” bölümünde yer alan kuruluşlar
listesinden çıkarılmıştır.
Bu
düzenlemeler birlikte değerlendirildiğinde, telekomünikasyon şebekeleri
üzerinden sunulan ulusal ve uluslararası ses iletimini ihtiva eden telefon
hizmetlerini 31.12.2003 tarihine kadar “tekel” olarak yürütmekle görevli
kılınan ve çoğunluk hisseleri kamuya ait bulunan Türk Telekom’un, tekel
kapsamında kamu hizmeti yürüten, ancak kuruluş yasasındaki son düzenlemeler
ile kendine özgü statüye sahip olan ve sermayesindeki kamu payı %50’nin
altına düşünceye kadar kamu kuruluşu niteliğini taşıyan bir kuruluş olduğu
tartışmasızdır.
Özelleştirme
kapsamında bulunan Türk Telekomünikasyon A.Ş.’deki tamamı Hazineye ait
bulunan hisselerden % 55’i, Bakanlar Kurulu’nun 25.7.2005 tarih ve
2005/9146 sayılı “Türk Telekomünikasyon Anonim Şirketi (Türk Telekom)’nin %
55 Oranındaki Hissesinin Blok Olarak Satışına İlişkin Nihai Devir
İşlemlerine Dair Kararın Yürürlüğe Konulması Hakkında Karar”ı uyarınca,
14.11.2005 tarihli Hisse Satış Sözleşmesi ile (6.550.000.000 USD. bedelle)
O. Telekomünikasyon A.Ş.’ne satılmıştır.
Bu
sürece paralel olarak Türk Telekom personelinin durumu incelendiğinde:
Türk
Telekom A.Ş., 4502 sayılı Yasa’nın 29.1.2000 tarih ve 23948 sayılı Resmi
Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe girdiği dikkate alındığında, 29.1.2000
tarihi itibariyle 233 sayılı KHK kapsamı
dışında kalmış ve anılan KHK eki cetvellerden çıkarılmış olması nedeniyle,
Uyuşmazlık Mahkemesi Genel Kurulu’nun
22.1.1996 gün ve E:1995/1, K:1996/1 sayılı ve özelleştirme
kapsamında bulunan kamu iktisadi teşebbüslerinde
sözleşmeli veya kapsam dışı statüde çalışan personelin kurumları ile olan
ilişkilerinden doğan anlaşmazlıkların çözüm yerinin idari yargı olduğu
yolundaki İlke Kararı kapsamı dışında değerlendirilmesi gerekmektedir.
Anılan
4502 sayılı Yasa’nın 13. maddesi ile 406 sayılı Yasa’ya eklenen Ek 22.
maddenin (a) bendinde, “a) Personelin statüsü: Telekomünikasyon
hizmetlerinin gerektirdiği asli ve sürekli görevler telekomünikasyon
alanında sekiz yıl tecrübeye sahip ve en az dört yıllık yüksek öğrenim
görmüş bir genel müdür ile kadro, unvan, derece ve sayıları Yönetim
Kurulunun önerisi ve Bakanlığın teklifi üzerine bu Kanunun yürürlüğe
girdiği tarihten itibaren yüzseksen gün içerisinde Bakanlar Kurulu Kararı
ile belirlenen kadrolarda istihdam edilen personel eliyle yürütülür. Bu
personel hakkında bu Kanunda öngörülen hükümler saklı kalmak üzere 399
sayılı Kanun Hükmünde Kararname hükümleri uygulanır. Bunların dışında kalan
personel iş mevzuatı uyarınca istihdam edilir. İş mevzuatına göre istihdam
edilenlere ilişkin kayıt ve şartlar Yönetim Kurulu tarafından tayin olunur”
hükmüne yer verilmiş; bu bent hükmü, 4673 ve 5189 sayılı Yasalarla yapılan
değişiklikler sonucunda; “a) Personelin statüsü: (Ek ibare:
12.5.2001-4673/6. md.) Türk Telekomdaki kamu payı %50’nin altına düşünceye
kadar, Türk Telekom Yönetim Kurulu üyeliklerine atanacaklarda Devlet memurluğuna
atanabilme genel şartlarına sahip olma ve en az dört yıllık yüksek öğrenim
görme şartları aranır. (Mülga ikinci ve üçüncü cümle: 16.6.2004-5189/12
md.) Bunların dışında kalan personel iş mevzuatı uyarınca istihdam edilir.
İş mevzuatına göre istihdam edilenlere ilişkin kayıt ve şartlar Yönetim
Kurulu tarafından tayin olunur” hükmünü almış; aynı maddenin (b) bendinin
ikinci paragrafında da iş mevzuatına tabi olan Türk Telekom çalışanlarının
aylık ücretlerinin kendilerini atamaya yetkili olan Yönetim Kurulu
tarafından tespit olunacağı kurala bağlanmıştır.
406
sayılı Yasa’nın anılan Ek 22. maddesi uyarınca, Türk Telekom A.Ş. Genel
Müdürlüğü’ne ait asli ve sürekli kadrolar belirlenerek 4.4.2000 tarih ve
24010 (Mükerrer) sayılı R.G. de yayımlanan 31.3.2000 tarih ve 2000/331
sayılı Bakanlar Kurulu Kararı ekinde yer alan listede: merkez teşkilatı
için 100 ve taşra teşkilatı için 100 (6 Bölge Müdürü, 12 Bölge Müdür
Yardımcısı ve 82 İl Telekom Müdürü) kadro ihdas edilmiş; öte yandan, aynı
Yasa maddesinin verdiği yetkiye dayanılarak hazırlanan “Türk
Telekomünikasyon A.Ş. Kapsam Dışı Personel Yönetmeliği” adı altındaki düzenleme,
Yönetim Kurulunun 31.8.2000 tarih ve 407 sayılı kararıyla kabul edilmek
suretiyle yürürlüğe konulmuştur.
Kanunla,
Kurumda görev yapan personelden asli ve sürekli görev yapacak olanları
kadro unvanı itibariyle belirlemek konusunda Bakanlar Kurulu'na yetki
verildiği açıktır. Bu yetki 4502 sayılı Kanun’un yürürlüğe girdiği
29.1.2000 tarihi ile 5189 sayılı Kanun’un yürürlüğe girdiği 2.7.2004
tarihleri arasında geçerli olmuştur.
Anayasa’nın
128. maddesinde, “Devletin, kamu iktisadî teşebbüsleri ve diğer kamu
tüzelkişilerinin genel idare esaslarına göre yürütmekle yükümlü oldukları
kamu hizmetlerinin gerektirdiği aslî ve sürekli görevler, memurlar ve diğer
kamu görevlileri eliyle görülür” denilmiştir.
406
sayılı Yasa’nın Ek 29. maddesinin 3.7.2005 tarih ve 5398 sayılı Kanun’la
değişik birinci fıkrasında, “Türk Telekom hisselerinin devri sonucu kamu
payının yüzde ellinin altına düşmesi durumunda; Türk Telekomda ek 22 nci
maddenin (a) bendinin bu Kanunla yürürlükten kaldırılan hükümleri uyarınca
belirlenen asli ve sürekli görevlerde çalışmakta olanlar ile 22.1.1990
tarihli ve 399 sayılı Kanun Hükmünde Kararnameye tabi olarak kadrolu veya
sözleşmeli personel statüsünde çalışanlar ve kapsam dışı personel, kamu
görevlerinden yüzseksen gün aylıksız izinli sayılır. Bu personel belirtilen
süre içinde Türk Telekomda çalışmaya devam eder ve hisse devir tarihinden
nakli için Devlet Personel Başkanlığına bildirildikleri tarihe kadarki
aylık ücret, harcırah, sağlık giderleri, cenaze giderleri ve ölüm yardımı
ile diğer mali ve özlük hakları Türk Telekom tarafından karşılanır…”
denilerek, yasakoyucu tarafından Türk Telekom’da 22.1.1990 tarihli ve 399
sayılı Kanun Hükmünde Kararnameye tabi olarak sözleşmeli personel
statüsünde çalışanlar ile kapsam dışı personel, kamu personeli sayılmıştır.
Olayda, davalının hisse devir (14.11.2005)
tarihinde davalı kuruluşta çalışmakta iken 406 sayılı Yasa'nın Ek-29.
maddesi ile 4046 sayılı Yasa'nın 22. maddesine göre adı Devlet Personel
Başkanlığına bildirilen ve sonrasında kamu kurumu emrine atanan davacının
vekili tarafından; müvekkilinin maaş nakil bildiriminin ilgili mevzuata
uygun düzenlenmemesi nedeniyle iptali ve bu yüzden mahrum kaldığı parasal
haklarının faiziyle birlikte tazmini istemiyle 18.3.2011 tarihinde dava
açılmıştır.
2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu’nun “İdari Dava
Türleri ve İdari Yargı Yetkisinin Sınırı” başlıklı 2. maddesinin değişik 1
numaralı bendinde:
“a) (Değişik : 8.6.2000-4577/5 md.) İdari işlemler
hakkında yetki, şekil, sebep, konu ve maksat yönlerinden biri ile hukuka
aykırı olduklarından dolayı iptalleri için menfaatleri ihlal edilenler tarafından
açılan iptal davaları,
b) İdari
eylem ve işlemlerden dolayı kişisel hakları doğrudan muhtel olanlar
tarafından açılan tam yargı davaları,
c)
(Değişik: 18.12.1999-4492/6 md.) Tahkim yolu öngörülen imtiyaz şartlaşma ve
sözleşmelerinden doğan uyuşmazlıklar hariç, kamu hizmetlerinden birinin
yürütülmesi için yapılan her türlü idari sözleşmelerden dolayı taraflar
arasında çıkan uyuşmazlıklara ilişkin davalar” idari dava türleri olarak
sayılmış olup; kural olarak, idari yargıda ancak Devlete ve kamu tüzel
kişilerine karşı açılan davalara bakılabilir.
Buna
göre, iptali istenilen işlemin tesis edildiği ve dava açıldığı tarihte
davalı mevkiinde kamu kuruluşu niteliği taşımayan Türk Telekomünikasyon
A.Ş.'nin olması karşısında, idari yargı yetkisi kapsamında açılmış bir
idari dava bulunduğundan söz etmek olanaksız olduğundan; uyuşmazlığın, özel
hukuk hükümlerine göre görüm ve çözümünde adli yargı yerinin görevli olduğu
sonucuna varılmıştır.
Belirtilen nedenlerle Ankara 17.İdare Mahkemesinin
başvurusunun kabulü ile Ankara 1.İş Mahkemesinin görevsizlik kararının
kaldırılması gerekmiştir.
SONUÇ : Davanın görüm ve çözümünde ADLİ YARGININ görevli
olduğuna, bu nedenle Ankara 17. İdare Mahkemesinin başvurusunun kabulü ile,
Ankara 1.İş Mahkemesi’nin 25.12.2012 gün ve E:2012/1300, K:2012/1384 sayılı
GÖREVSİZLİK KARARININ KALDIRILMASINA, 2.6.2014 gününde OY BİRLİĞİ İLE KESİN
OLARAK karar verildi.
——
• ——
Uyuşmazlık Mahkemesi
Başkanlığından:
32-ESAS NO : 2014/645
KARAR NO : 2014/688
KARAR TR : 02.06.2014
(Hukuk Bölümü)
ÖZET : Türk Telekomünikasyon A.Ş.’de çalışırken Kurumun
özelleştirilmesi nedeniyle başka kuruma nakledilen davacının, maaş nakil
ilmühaberinin düzeltilmesi ve alacağının faizi ile birlikte tazmini
istemiyle açtığı davanın, ADLİ YARGI YERİNDE çözümlenmesi gerektiği hk.
K A R A R
Davacı :
R.Ç.
Vekili : Av. N.B.D.& Av. K. Ç.L.
Davalı :
Türk Telekomünikasyon AŞ.
Vekili : Av. M.H.B. (Adli Yargıda)
O L A Y :
Davacı vekili dilekçesinde özetle; davacının, davalı şirkette teknisyen
unvanı ile çalışmakta iken, 30.09.2010 tarihinde davalı tarafından yapılan
tek taraflı iş akdi feshi neticesinde, 406 sayılı yasanın Ek 29 ve 4046
sayılı yasanın 22 maddesi hükümlerine dayanılarak başka kamu kurum ve
kuruluşlarına atanmak üzere adının Devlet Personel Başkanlığına bildirildiğini,
bildirimin yapıldığı tarih itibariyle, bildirime esas ücretine dair
düzenlenen nakil bildirim cetvelinde yer alan ücret hesaplanmasında hata
yapıldığının tespit edildiğini belirterek, davacının maaş nakil
ilmühaberinin düzeltilmesine ve ücretine yansıtılmayan ek ödemelerinden
denge tazminatı alacağı olarak, fazlaya dair hakları saklı kalmak kaydıyla,
2.000 TL.nin dava tarihinden itibaren işleyecek yasal faiziyle birlikte
davalıdan tahsiline karar verilmesi istemiyle adli yargı
yerinde dava açmıştır.
Ankara
1.İş Mahkemesi: 15.05.2012 gün, E:2011/275, K:2012/488 sayı ile özetle,
davanın esastan reddine karar vermiş olup,iş bu karara karşı yapılan temyiz
başvurusu üzerine, Yargıtay 9. Hukuk Dairesi 01.10.2012 gün, E:2012/27081,
K:2012/32346 sayı ile özetle; davanın idari yargı yerinde çözümlenmesi
gerektiğini belirterek, mahkemece görevsizlik kararı verilmesi
gerektiğinden bahisle hükmün bozulmasına karar vermiştir.
Ankara
1.İş Mahkemesi: Yargıtay bozma ilamına uyarak yapılan yargılama
neticesinde, 25.12.2012 gün, E:2012/1303, K:2012/1387 sayı ile özetle;
davanın idari yargı yerinde görülmesi gerektiğinden bahisle, görev yönünden
reddine karar vermiş ve karar kesinleşmiştir.
Davacı
vekili aynı istemle bu kez idari yargı yerinde dava açmıştır.
Ankara
17. İdare Mahkemesi: 20.03.2014 gün, E:2013/129 sayı ile özetle; davanın
adli yargının görev alanına girdiğinden bahisle 2247 sayılı Kanunun
19.maddesi uyarınca görevli yargı yerinin belirlenmesi için dosyanın Uyuşmazlık
Mahkemesine gönderilmesine karar vermiştir.
İNCELEME VE GEREKÇE :
Uyuşmazlık Mahkemesi Hukuk Bölümü’nün, Serdar
ÖZGÜLDÜR’ün Başkanlığında, Üyeler: Eyüp Sabri BAYDAR, Ali ÇOLAK, Nurdane
TOPUZ, Ertuğrul ARSLANOĞLU, Ayhan AKARSU ve Mehmet AKBULUT’un
katılımlarıyla yapılan 2.6.2014 günlü toplantısında:
l-İLK İNCELEME: Dosya üzerinde 2247 sayılı Yasa’nın
27.maddesi uyarınca yapılan incelemeye göre; adli ve idari yargı yerleri
arasında 2247 sayılı yasa’nın 19.maddesinde öngörülen biçimde görev
uyuşmazlığı doğduğu, idari yargı dosyasının, adli yargı dosyası da temin
edilmek suretiyle, son görevsizlik kararını veren mahkemece,Uyuşmazlık
Mahkemesi’ne gönderildiği ve usule ilişkin herhangi bir noksanlık
bulunmadığı anlaşıldığından görev uyuşmazlığının esasının incelenmesine oy
birliği ile karar verildi.
II-ESASIN İNCELENMESİ: Raportör-Hakim Selim Şamil
KAYNAK’ın, davanın çözümünde adli yargının görevli olduğu yolundaki raporu
ile dosyadaki belgeler okunduktan; ilgili Başsavcılarca görevlendirilen
Yargıtay Cumhuriyet Savcısı Mehmet BAYHAN ile Danıştay Savcısı Mehmet Ali
GÜMÜŞ’ün davada adli yargının görevli olduğu yolundaki sözlü açıklamaları
da dinlendikten sonra GEREĞİ GÖRÜŞÜLÜP DÜŞÜNÜLDÜ:
Dava,davalı kurumda görev yapmakta iken,406 sayılı
Yasa'nın Ek-29. maddesi ile 4046 sayılı Yasa'nın 22.maddesine göre adı
Devlet Personel Başkanlığına bildirilen, sonrasında başka bir kamu kurumu
emrine atanan davacı tarafından, maaş nakil ilmühaberinin yanlış
düzenlendiği iddiasıyla yeniden düzenlenmesi ve bundan kaynaklı olduğu
iddia olunan zararın tazmini istemiyle açılmıştır.
1953 tarih ve 6145 sayılı Yasa ile, Türkiye Cumhuriyeti
Posta, Telgraf ve Telefon İşletmesi kurulmuş; 1924 tarih ve 406 sayılı
Telgraf ve Telefon Kanunu’nun 10.6.1994 tarih ve 4000 sayılı Yasa’yla
değiştirilen 1. maddesi ile, posta ve telgraf tesis ve işletmesine ilişkin
hizmetler, Posta İşletmesi Genel Müdürlüğü’nce (P.İ), telekomünikasyon
hizmetleri ise, “Türk Telekomünikasyon Anonim Şirketi (Şirket)” tarafından
yürütülecek şekilde yeniden yapılandırılmıştır.
27.1.2000 tarih ve 4502 sayılı Yasa’nın 1. maddesi
ile, 406 sayılı Yasa’nın 1. maddesine eklenen dokuzuncu fıkrada, “Türk
Telekom, bu Kanun ve özel hukuk hükümlerine tabi bir anonim şirkettir. Kamu
İktisadi Teşebbüslerinin kuruluş, teşkilât ve faaliyetleri ile ilgili
mevzuat Türk Telekom’a uygulanmaz. Sadece, Türkiye Büyük Millet Meclisi
denetimine ilişkin 2.4.1987 tarihli ve 3346 sayılı Kanunun 9 uncu maddesi
hükümleri uygulanır” denilmiş; anılan fıkra hükmü, 12.5.2001 tarih ve 4673
sayılı Yasa’nın 1. maddesi ile değiştirilmiş ve “Türk Telekom, bu Kanun ve
özel hukuk hükümlerine tabi bir anonim şirkettir. Bu Kanun hükümleri saklı
kalmak üzere, kamu iktisadi teşebbüsleri de dahil, sermayesinin yarısından
fazlası kamuya ait olan kamu kurum, kuruluş ve ortaklıklarına uygulanan
mevzuat Türk Telekom’a uygulanmaz. Sermayesinin yarısından fazlası kamuda
kaldığı sürece, Türkiye Büyük Millet Meclisi denetimine ilişkin 2.4.1987
tarihli ve 3346 sayılı Kanunun 9 uncu maddesi hükümleri uygulanır.
16.7.1965 tarihli ve 697 sayılı Kanun ile milli güvenlik ve kamu düzeniyle
sıkıyönetim ve seferberlik hallerinde telekomünikasyon hizmetlerinin
yürütülmesine ilişkin özel kanunların hükümleri saklıdır”; Ek 29.
maddesinin 3.7.2005 gün ve 5398 sayılı Kanun’un 14. maddesi ile değişik
birinci fıkrasında, “Türk Telekom hisselerinin devri sonucu kamu payının
yüzde ellinin altına düşmesi durumunda; Türk Telekomda ek 22 nci maddenin
(a) bendinin bu Kanunla yürürlükten kaldırılan hükümleri uyarınca
belirlenen aslî ve sürekli görevlerde çalışmakta olanlar ile 22.1.1990
tarihli ve 399 sayılı Kanun Hükmünde Kararnameye tâbi olarak kadrolu veya
sözleşmeli personel statüsünde çalışanlar ve kapsam dışı personel, kamu
görevlerinden yüzseksen gün aylıksız izinli sayılır…” denilmiştir.
Öte
yandan; 406 sayılı Yasa’nın 4502 sayılı Yasa ile değişik 2. maddesinin (c)
bendinin birinci alt bendinin birinci cümlesinde, “Türk Telekom;
telekomünikasyon şebekeleri üzerinden sunulan ulusal ve uluslararası ses
iletimini ihtiva eden telefon hizmetlerini, 31.12.2003 tarihine kadar bu
Kanun ve görev sözleşmesi çerçevesinde tekel olarak yürütür” denildikten
sonra, anılan (c) bendinin birinci alt bendine 12.5.2001 tarih ve 4673
sayılı Yasa ile eklenen üçüncü cümlede, “Ancak, Türk Telekom’daki kamu payı
%50’nin altına düştüğünde, Türk Telekom’un tüm tekel hakları 31.12.2003
tarihinden önce de olsa ortadan kalkmış olur” denilmiş; 4502 sayılı
Yasa’nın Geçici 3. maddesi ile de Türk Telekomünikasyon A.Ş., 233 sayılı
KHK’nin ekindeki “B-Kamu İktisadi Kuruluşları (KİK)” bölümünde yer alan kuruluşlar
listesinden çıkarılmıştır.
Bu
düzenlemeler birlikte değerlendirildiğinde, telekomünikasyon şebekeleri
üzerinden sunulan ulusal ve uluslararası ses iletimini ihtiva eden telefon
hizmetlerini 31.12.2003 tarihine kadar “tekel” olarak yürütmekle görevli
kılınan ve çoğunluk hisseleri kamuya ait bulunan Türk Telekom’un, tekel
kapsamında kamu hizmeti yürüten, ancak kuruluş yasasındaki son düzenlemeler
ile kendine özgü statüye sahip olan ve sermayesindeki kamu payı %50’nin
altına düşünceye kadar kamu kuruluşu niteliğini taşıyan bir kuruluş olduğu
tartışmasızdır.
Özelleştirme
kapsamında bulunan Türk Telekomünikasyon A.Ş.’deki tamamı Hazineye ait
bulunan hisselerden % 55’i, Bakanlar Kurulu’nun 25.7.2005 tarih ve
2005/9146 sayılı “Türk Telekomünikasyon Anonim Şirketi (Türk Telekom)’nin %
55 Oranındaki Hissesinin Blok Olarak Satışına İlişkin Nihai Devir
İşlemlerine Dair Kararın Yürürlüğe Konulması Hakkında Karar”ı uyarınca,
14.11.2005 tarihli Hisse Satış Sözleşmesi ile (6.550.000.000 USD. bedelle)
O. Telekomünikasyon A.Ş.’ne satılmıştır.
Bu
sürece paralel olarak Türk Telekom personelinin durumu incelendiğinde:
Türk
Telekom A.Ş., 4502 sayılı Yasa’nın 29.1.2000 tarih ve 23948 sayılı Resmi
Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe girdiği dikkate alındığında, 29.1.2000
tarihi itibariyle 233 sayılı KHK kapsamı
dışında kalmış ve anılan KHK eki cetvellerden çıkarılmış olması nedeniyle,
Uyuşmazlık Mahkemesi Genel Kurulu’nun
22.1.1996 gün ve E:1995/1, K:1996/1 sayılı ve özelleştirme
kapsamında bulunan kamu iktisadi teşebbüslerinde
sözleşmeli veya kapsam dışı statüde çalışan personelin kurumları ile olan
ilişkilerinden doğan anlaşmazlıkların çözüm yerinin idari yargı olduğu
yolundaki İlke Kararı kapsamı dışında değerlendirilmesi gerekmektedir.
Anılan
4502 sayılı Yasa’nın 13. maddesi ile 406 sayılı Yasa’ya eklenen Ek 22.
maddenin (a) bendinde, “a) Personelin statüsü: Telekomünikasyon
hizmetlerinin gerektirdiği asli ve sürekli görevler telekomünikasyon
alanında sekiz yıl tecrübeye sahip ve en az dört yıllık yüksek öğrenim
görmüş bir genel müdür ile kadro, unvan, derece ve sayıları Yönetim
Kurulunun önerisi ve Bakanlığın teklifi üzerine bu Kanunun yürürlüğe
girdiği tarihten itibaren yüzseksen gün içerisinde Bakanlar Kurulu Kararı
ile belirlenen kadrolarda istihdam edilen personel eliyle yürütülür. Bu
personel hakkında bu Kanunda öngörülen hükümler saklı kalmak üzere 399
sayılı Kanun Hükmünde Kararname hükümleri uygulanır. Bunların dışında kalan
personel iş mevzuatı uyarınca istihdam edilir. İş mevzuatına göre istihdam
edilenlere ilişkin kayıt ve şartlar Yönetim Kurulu tarafından tayin olunur”
hükmüne yer verilmiş; bu bent hükmü, 4673 ve 5189 sayılı Yasalarla yapılan
değişiklikler sonucunda; “a) Personelin statüsü: (Ek ibare:
12.5.2001-4673/6. md.) Türk Telekomdaki kamu payı %50’nin altına düşünceye
kadar, Türk Telekom Yönetim Kurulu üyeliklerine atanacaklarda Devlet memurluğuna
atanabilme genel şartlarına sahip olma ve en az dört yıllık yüksek öğrenim
görme şartları aranır. (Mülga ikinci ve üçüncü cümle: 16.6.2004-5189/12
md.) Bunların dışında kalan personel iş mevzuatı uyarınca istihdam edilir.
İş mevzuatına göre istihdam edilenlere ilişkin kayıt ve şartlar Yönetim
Kurulu tarafından tayin olunur” hükmünü almış; aynı maddenin (b) bendinin
ikinci paragrafında da iş mevzuatına tabi olan Türk Telekom çalışanlarının
aylık ücretlerinin kendilerini atamaya yetkili olan Yönetim Kurulu
tarafından tespit olunacağı kurala bağlanmıştır.
406
sayılı Yasa’nın anılan Ek 22. maddesi uyarınca, Türk Telekom A.Ş. Genel
Müdürlüğü’ne ait asli ve sürekli kadrolar belirlenerek 4.4.2000 tarih ve
24010 (Mükerrer) sayılı R.G. de yayımlanan 31.3.2000 tarih ve 2000/331
sayılı Bakanlar Kurulu Kararı ekinde yer alan listede: merkez teşkilatı
için 100 ve taşra teşkilatı için 100 (6 Bölge Müdürü, 12 Bölge Müdür
Yardımcısı ve 82 İl Telekom Müdürü) kadro ihdas edilmiş; öte yandan, aynı
Yasa maddesinin verdiği yetkiye dayanılarak hazırlanan “Türk
Telekomünikasyon A.Ş. Kapsam Dışı Personel Yönetmeliği” adı altındaki düzenleme,
Yönetim Kurulunun 31.8.2000 tarih ve 407 sayılı kararıyla kabul edilmek suretiyle
yürürlüğe konulmuştur.
Kanunla,
Kurumda görev yapan personelden asli ve sürekli görev yapacak olanları
kadro unvanı itibariyle belirlemek konusunda Bakanlar Kurulu'na yetki
verildiği açıktır. Bu yetki 4502 sayılı Kanun’un yürürlüğe girdiği 29.1.2000
tarihi ile 5189 sayılı Kanun’un yürürlüğe girdiği 2.7.2004 tarihleri
arasında geçerli olmuştur.
Anayasa’nın
128. maddesinde, “Devletin, kamu iktisadî teşebbüsleri ve diğer kamu
tüzelkişilerinin genel idare esaslarına göre yürütmekle yükümlü oldukları kamu
hizmetlerinin gerektirdiği aslî ve sürekli görevler, memurlar ve diğer kamu
görevlileri eliyle görülür” denilmiştir.
406
sayılı Yasa’nın Ek 29. maddesinin 3.7.2005 tarih ve 5398 sayılı Kanun’la
değişik birinci fıkrasında, “Türk Telekom hisselerinin devri sonucu kamu
payının yüzde ellinin altına düşmesi durumunda; Türk Telekomda ek 22 nci
maddenin (a) bendinin bu Kanunla yürürlükten kaldırılan hükümleri uyarınca
belirlenen asli ve sürekli görevlerde çalışmakta olanlar ile 22.1.1990
tarihli ve 399 sayılı Kanun Hükmünde Kararnameye tabi olarak kadrolu veya
sözleşmeli personel statüsünde çalışanlar ve kapsam dışı personel, kamu
görevlerinden yüzseksen gün aylıksız izinli sayılır. Bu personel belirtilen
süre içinde Türk Telekomda çalışmaya devam eder ve hisse devir tarihinden
nakli için Devlet Personel Başkanlığına bildirildikleri tarihe kadarki
aylık ücret, harcırah, sağlık giderleri, cenaze giderleri ve ölüm yardımı
ile diğer mali ve özlük hakları Türk Telekom tarafından karşılanır…”
denilerek, yasakoyucu tarafından Türk Telekom’da 22.1.1990 tarihli ve 399
sayılı Kanun Hükmünde Kararnameye tabi olarak sözleşmeli personel
statüsünde çalışanlar ile kapsam dışı personel, kamu personeli sayılmıştır.
Olayda, davalının hisse devir (17.02.2012)
tarihinde davalı kuruluşta çalışmakta iken 406 sayılı Yasa'nın Ek-29.
maddesi ile 4046 sayılı Yasa'nın 22. maddesine göre adı Devlet Personel
Başkanlığına bildirilen ve sonrasında kamu kurumu emrine atanan davacı
tarafından; maaş nakil ilmühaberinin eksik ve hatalı olduğundan bahisle
iptali, maaş nakil ilmühaberinde gösterilmeyen ödemeler ile ek ödemelere
ilişkin eksikliklerin tespiti, nakil ilmühaberinin yeniden düzenlenmesi ve
eksik ödenen tutarların yasal faizleri ile birlikte tahsili istemiyle dava
açılmıştır.
2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu’nun “İdari Dava
Türleri ve İdari Yargı Yetkisinin Sınırı” başlıklı 2. maddesinin değişik 1
numaralı bendinde:
“a) (Değişik : 8.6.2000-4577/5 md.) İdari işlemler
hakkında yetki, şekil, sebep, konu ve maksat yönlerinden biri ile hukuka
aykırı olduklarından dolayı iptalleri için menfaatleri ihlal edilenler
tarafından açılan iptal davaları,
b) İdari
eylem ve işlemlerden dolayı kişisel hakları doğrudan muhtel olanlar
tarafından açılan tam yargı davaları,
c)
(Değişik: 18.12.1999-4492/6 md.) Tahkim yolu öngörülen imtiyaz şartlaşma ve
sözleşmelerinden doğan uyuşmazlıklar hariç, kamu hizmetlerinden birinin
yürütülmesi için yapılan her türlü idari sözleşmelerden dolayı taraflar
arasında çıkan uyuşmazlıklara ilişkin davalar” idari dava türleri olarak
sayılmış olup; kural olarak, idari yargıda ancak Devlete ve kamu tüzel
kişilerine karşı açılan davalara bakılabilir.
Buna
göre, işlemin tesis edildiği ve dava açıldığı tarihte davalı mevkiinde kamu
kuruluşu niteliği taşımayan Türk Telekomünikasyon A.Ş.'nin olması
karşısında, idari yargı yetkisi kapsamında açılmış bir idari dava
bulunduğundan söz etmek olanaksız olduğundan; uyuşmazlığın, özel hukuk
hükümlerine göre görüm ve çözümünde adli yargı yerinin görevli olduğu
sonucuna varılmıştır.
Açıklanan nedenlerle, davanın görüm ve çözümünde
adli yargı görevli olduğundan, Ankara 17. İdare Mahkemesi’nce yapılan
başvurunun kabulü ile, Ankara 1.İş Mahkemesinin görevsizlik kararının
kaldırılması gerekmiştir.
SONUÇ :
Davanın çözümünde ADLİ YARGININ görevli olduğuna, bu nedenle Ankara 17.
İdare Mahkemesince yapılan BAŞVURUNUN KABULÜ ile, Ankara 1. İş Mahkemesinin
25.12.2012 gün, E:2012/1303, K:2012/1387 sayılı GÖREVSİZLİK KARARININ
KALDIRILMASINA, 2.6.2014 gününde OY BİRLİĞİ İLE KESİN OLARAK karar verildi.
——
• ——
Uyuşmazlık Mahkemesi
Başkanlığından:
33-ESAS NO : 2014/647
KARAR NO : 2014/690
KARAR TR : 02.06.2014
(Hukuk Bölümü)
ÖZET : 2918
sayılı Yasadan kaynaklanan sorumluluk davasının ADLİ YARGI YERİNDE
çözümlenmesi gerektiği hk.
K A R A R
Davacı :
Y.C.
Vekili :
Av. Ü.E.D.
Davalı :
Karayolları Genel Müdürlüğü
O L A Y : Davacı vekili dava dilekçesinde özetle;
03.07.2011 tarihinde, davacının sevk ve idaresindeki 18……. plakalı araç
ile, Çankırı istikametinden Ankara istikametine doğru seyir halinde iken,
aracın Kalecik ilçesi Çandır mevkiinde yola serili mucura girmesi sonucu
trafik kazasının meydana geldiğini, meydana gelen kazada idarenin bakım ve
onarımda gerekli tedbir ve önlemi almayarak hizmet kusurunun bulunduğunu
belirterek, idarenin hizmet kusuruna dayalı olarak uğranıldığı ileri
sürülen 40.000 TL manevi tazminatın, 2.000 TL maddi tazminatın ve 7.284 TL
tutarındaki tedavi giderlerinin yasal faizi ile birlikte davalıdan tahsili
istemiyle adli yargı yerinde dava açmıştır.
Kalecik
Asliye Hukuk Mahkemesi: 12.02.2013 gün, E:2013/17, K:2013/14 sayı ile
özetle; davanın idari yargı yerinde görülmesi gerektiğinden bahisle, görev
yönünden reddine karar vermiş ve karar kesinleşmiştir.
Davacı
vekili aynı istemle bu kez idari yargı yerinde dava açmıştır.
Ankara
17. İdare Mahkemesi: 30.12.2013 gün ve E:2013/561 sayı ile özetle; davanın
adli yargı yerinde görülmesi gerektiğinden bahisle, 2247 sayılı Kanun’un
19.maddesi gereğince görevli yargı yerinin belirlenmesi için dosyanın
Uyuşmazlık Mahkemesi’ne gönderilmesine karar vermiştir.
İNCELEME VE GEREKÇE :
Uyuşmazlık Mahkemesi Hukuk Bölümü’nün, Serdar
ÖZGÜLDÜR’ün Başkanlığında, Üyeler: Eyüp Sabri BAYDAR, Ali ÇOLAK, Nurdane
TOPUZ, Ertuğrul ARSLANOĞLU, Ayhan AKARSU ve Mehmet AKBULUT’un
katılımlarıyla yapılan 2.6.2014 günlü toplantısında:
l-İLK İNCELEME: Dosya üzerinde 2247 sayılı Yasa’nın
27.maddesi uyarınca yapılan incelemeye göre; 2918 sayılı Kanun’dan
kaynaklanan sorumluluk davasında adli ve idari yargı yerleri arasında 2247
sayılı Kanunun 19.maddesinde öngörülen biçimde görev uyuşmazlığı doğduğu,
idari yargı dosyasının son görevsizlik kararını veren mahkemece, adli yargı
dosyası da temin edilmek suretiyle Uyuşmazlık Mahkemesi’ne gönderildiği ve
usule ilişkin herhangi bir noksanlık bulunmadığı anlaşıldığından görev
uyuşmazlığının esasının incelenmesine oy birliği ile karar verildi.
II-ESASIN İNCELENMESİ: Raportör-Hakim Selim Şamil
KAYNAK’ın, davanın çözümünde adli yargının görevli olduğu yolundaki raporu
ile dosyadaki belgeler okunduktan; ilgili Başsavcılarca görevlendirilen
Yargıtay Cumhuriyet Savcısı Mehmet BAYHAN ile Danıştay Savcısı Mehmet Ali
GÜMÜŞ’ün davada adli yargının görevli olduğu yolundaki sözlü açıklamaları
da dinlendikten sonra GEREĞİ GÖRÜŞÜLÜP DÜŞÜNÜLDÜ:
Dava,
davacının sevk ve idaresinde bulunan 18….. plakalı aracın kaza yapması
sonucu meydana geldiği iddia olunan maddi ve manevi tazminatın yasal faizi
ile birlikte davalıdan tahsili istemiyle açılmıştır.
2918
sayılı Karayolları Trafik Kanununun 1.maddesinde, Kanunun amacının
karayollarında can ve mal güvenliği yönünden trafik düzenini sağlayacak ve
trafik güvenliğini ilgilendiren tüm konularda alınacak önlemleri belirlemek
olduğu; “Kapsam” başlıklı 2. maddesinde, bu Kanunun trafikle ilgili
kuralları, şartları, hak ve yükümlülükleri bunların uygulamasını ve denetlenmesini
ilgili kuruluşları ve bunların görev, yetki ve sorumluluk, çalışma usulleri
ile diğer hükümleri kapsadığı ve bu kanunun karayollarında uygulanacağı;
10. maddesinde, yapım ve bakımdan sorumlu olduğu yolları trafik düzeni ve
güvenliğini sağlayacak durumda bulundurmanın gerekli görülen kavşaklara ve
yerlere trafik ışıklı işaretleri, işaret levhaları koymak ve yer
işaretlemeleri yapmanın Belediye Trafik birimlerinin görev ve yetkileri
arasında olduğu belirtilmiştir.
Öte
yandan 2918 sayılı Yasanın 19.01.2011 günlü Resmi Gazetede yayımlanarak
yürürlüğe giren 6099 sayılı Yasanın 14. maddesiyle değişik 110. maddesinde
“İşleteni veya sahibi Devlet ve diğer kamu kuruluşları olan araçların
sebebiyet verdiği zararlara ilişkin olanları dahil, bu Kanundan doğan sorumluluk
davaları, adli yargıda görülür. Zarar görenin kamu görevlisi olması, bu
fıkra hükmünün uygulanmasını önlemez. Hemzemin geçitte meydana gelen
tren-trafik kazalarında da bu Kanun hükümleri uygulanır.
Motorlu
araç kazalarından dolayı hukuki sorumluluğa ilişkin davalar, sigortacının
merkez veya şubesinin veya sigorta sözleşmesini yapan acentenin bulunduğu
yer mahkemelerinden birinde açılabileceği gibi kazanın vuku bulduğu yer
mahkemesinde de açılabilir”; Geçici 21. maddesinde de “Bu Kanunun 110 uncu maddesinin
birinci fıkrasının göreve ilişkin hükmü, yürürlüğe girdiği tarihten önce
idari yargıda ve Askeri Yüksek İdare Mahkemesinde açılmış bulunan davalara
uygulanmaz” denilmiştir.
2918
sayılı Kanunun 110 uncu maddesinin birinci fıkrasının iptali istemiyle
Bursa 3. Asliye Hukuk Mahkemesi ve Batman 2.Asliye Hukuk Mahkemesince
yapılan itiraz başvuruları üzerine konuyu inceleyen Anayasa Mahkemesi, şu
gerekçesi ile anılan kuralı Anayasaya aykırı görmemiş ve iptal istemini oy
birliğiyle reddetmiştir: “… Anayasa Mahkemesi’nin daha önceki kimi
kararlarında da belirtildiği üzere, tarihsel gelişime paralel olarak
Anayasa’da adli ve idari yargı ayrımına gidilmemiş ve idari uyuşmazlıkların
çözümünde idare ve vergi mahkemeleriyle Danıştay yetkili kılınmıştır. Bu
nedenle, genel olarak idare hukuku alanına giren konularda idari yargı,
özel hukuk alanına giren konularda adli yargı görevli olacaktır. Bu
durumda, idari yargının görev alanına giren bir uyuşmazlığın çözümünde adli
yargının görevlendirilmesi konusunda kanun koyucunun mutlak bir takdir
yetkisinin bulunduğunu söylemek olanaklı değildir. Ancak, idari yargının
denetimine bağlı olması gereken idari bir uyuşmazlığın çözümü, haklı neden
ve kamu yararının bulunması halinde kanun koyucu tarafından adli yargıya
bırakılabilir. İtiraz konusu kural, trafik kazasında zarar görenin asker
kişi ya da memur olmasına, aracın askeri hizmete ilişkin olmasına veya
olayın hemzemin geçitte meydana gelmesi durumlarına göre farklı yargı
kollarında görülmekte olan 2918 sayılı Kanun’dan kaynaklanan tüm sorumluluk
davalarının adli yargıda görüleceğini öngörmektedir. İtiraz konusu
düzenlemenin gerekçesinde de ifade edildiği gibi, askeri idari yargı, idari
yargı veya adli yargı kolları arasında uygulamada var olan yargı yolu
belirsizliği giderilerek söz konusu davalarla ilgili olarak yeknesak bir
usul belirlenmektedir. Aynı tür davaların aynı yargı yolunda çözümlenmesi
sağlanarak davaların görülmesi ve çözümlenmesinin hızlandırıldığı, bu
suretle kısa sürede sonuç alınmasının olanaklı kılındığı ve bunun söz
konusu davaların adli yargıda görüleceği yolunda getirilen düzenlemenin
kamu yararına yönelik olduğu anlaşılmaktadır. Öte yandan, 2918 sayılı
Kanun’da tanımlanan Karayolu şeridi üzerindeki araç trafiğinden kaynaklanan
sorumlulukların, özel hukuk alanına girdiği konusunda bir tartışma
bulunmamaktadır. İdare tarafından kamu gücünden kaynaklanan bir yetkinin
kullanılması söz konusu olmadığı gibi, aynı karayolu üzerinde aynı seyir
çizgisinde hareket eden, bu nedenle aynı tür risk üreten araçlar arasında
özel-kamu ayırımı yapılmasını gerektiren bir neden de yoktur. Açıklanan
nedenlerle, itiraz konusu kural Anayasa’nın 2.,125. ve 155. maddelerine
aykırı değildir. İtirazın reddi gerekir…” (Any. Mah.nin 26.12.2013 tarih ve
E.2013/68, K.2013/165 sayılı kararı; R.G. 27.3.2014, Sayı: 28954,
s.136-147.)
Anayasa’nın
158 inci maddesinin son fıkrasında “ Diğer mahkemelerle, Anayasa Mahkemesi
arasındaki görev uyuşmazlıklarında, Anayasa Mahkemesi’nin kararı esas
alınır.” denilmektedir. Anayasa Mahkemesi’nin yukarıda gerekçesine yer
verilen kararı, yasa koyucunun idari yargının görevine giren bir konuyu
adli yargının görevine verebileceğine, dolayısıyla 2918 sayılı Kanunun 110
uncu maddesinin birinci fıkrası ile öngörülen, bu Kanun’dan doğan tüm
sorumluluk davalarının adli yargıda görülmesi düzenlemesinin Anayasa’ya
aykırı bulunmadığına dair olup, esas itibariyle görev konusunda verilmiş
bir karardır ve Anayasa’nın 158 inci maddesi uyarınca, başta Mahkememiz
olmak üzere diğer yargı organları bakımından da uyulması zorunlu bir karar
mesabesindedir.
Bu durumda, 2918
sayılı Yasanın 19.01.2011 tarihinde yürürlüğe giren 110. maddesi ile
Anayasa Mahkemesi’nin işaret edilen kararı gözetildiğinde, bahsi geçen
Kanun maddesinin karayollarında, can ve mal güvenliği yönünden trafik
düzeninin sağlanarak trafik güvenliğini ilgilendiren tüm konularda alınacak
önlemleri kapsadığı ve Kanunun, trafikle ilgili kuralları, şartları, hak ve
yükümlülükleri, bunların uygulanmasını ve denetlenmesini, ilgili
kuruluşları ve bunların görev yetki ve sorumlulukları ile, çalışma
usullerini kapsadığı, dolayısıyla meydana gelen zararın tazmini istemiyle
açılan bu davanın da adli yargı yerinde çözümlenmesi gerektiği sonucuna
varılmıştır.
Açıklanan nedenlerle davanın görüm ve çözümü adli
yargı yerinin görevine girdiğinden, Ankara 17. İdare Mahkemesince yapılan
başvurunun kabulü ile, Kalecik Asliye Hukuk Mahkemesi’nce verilen
görevsizlik kararının kaldırılması gerekmiştir.
SONUÇ :
Davanın çözümünde ADLİ YARGININ görevli olduğuna, bu nedenle Ankara 17. İdare
Mahkemesince yapılan BAŞVURUNUN KABULÜ ile, Kalecik Asliye Hukuk
Mahkemesinin 12.02.2013 gün, E:2013/17, K:2013/14 sayılı GÖREVSİZLİK
KARARININ KALDIRILMASINA, 2.6.2014 gününde Üye Eyüp Sabri BAYDAR’IN KARŞI
OYU ve OY ÇOKLUĞU İLE KESİN OLARAK karar verildi.
KARŞI OY
Somut uyuşmazlıkta, davalı Karayolları Genel
Müdürlüğünün karayolunun yapım, bakım ve korunmasındaki ihmali sonucu
zarara neden olan kazanın meydana geldiği iddia edilmektedir.
2918 Sayılı Yasanın KTK'nın 7.md. "Karayolları
Genel Müdürlüğünün Yapım ve Bakımından sorumlu olduğu Karayollarında can ve
mal güvenliği yönünden gerekli düzenleme ve işaretlemeleri yaparak
önlemleri alma ve aldırmanın" idarenin görev ve yetkileri arasında
bulunduğuna işaret edilmiş,
6001 Sayılı Karayolları Genel Müdürlüğünün teşkilat
ve görevleri hakkındaki kanunun 4.md. "Hazırlayacağı programlar
uyarınca karayollarını yapmak, yaptırmak, emniyetle kullanılmalarını
sağlayacak şekilde sürekli bakım altında bulundurmak, bakımını yaptırmak,
onarımını yaptırmak, işletmek ve işlettirme" Genel Müdürlüğün görev ve
yetkileri arasında gösterilmiş,
TC Anayasası'nın 125/son md. "idarenin kendi
eylem ve işlemlerinden doğan zararı ödemekle yükümlü olduğu" kurala
bağlanmış,
2577 Sayılı IYUK 2/1-b md. "idari eylem ve
işlemlerden dolayı kişisel haklan ihlal edilenler tarafından açılan tam
yargı davaları, idari dava çeşitleri arasında" sayılmıştır.
Bu durumda Karayolları Genel Müdürlüğünün
sorumluluk alanındaki yolun yapım, bakım ve onanmınm yapılmadığı nedeniyle
doğan zararın tazmininin amaçlanmış olması karşısında, idarenin görevinde
olan kamu hizmetini yürüttüğü esnada kişilere verdiği zararın ödetilmesine
yönelik bulunan uyuşmazlık konusu davanın, olayda kamu hizmetinin usulüne
ve hukuka uygun olarak yürütülüp yürütülmediğinin, hizmet kusuru veya
idarenin sorumluluğunu gerektiren bir husus olup olmadığının tespitinde
esas alman idare hukuku kurallarına ve 2577 Sayılı IYUK 2/1-b md. sayılan
tam yargı davasında görüm ve çözümünde idari yargı yerleri görevli
bulunmaktadır.
Sayın çoğunluk, karayolunun yapım, bakım ve
korunmasındaki ihmalden doğan zararda Adli Yargıyı görevli kabul eden
görüşünde hukuki dayanak olarak 2918 Sayılı KTK 110/1 md. hükümlerini esas
almıştır.
11.01.2011 gün 6099 Sayılı Yasa'nın 14. maddesi ile
2918 Sayılı KTK 110. maddesine eklenen 1 .fıkra ile "işleteni veya
sahibi devlet ve diğer kamu kuruluşları olan araçların sebebiyet verdiği
zararlara ilişkin olanları dahil bu kanundan doğan sorumluluk davaları Adli
Yargıda görülür... " hükmü getirilmiştir.
Sayın çoğunluk görüşünün aksine eldeki uyuşmazlık
anılan yasa hükmü kapsamında kalmamaktadır.
Çünkü, 2918 Sayılı KTK 85.maddesinde açıkça
belirtildiği gibi yasa motorlu araçların işletilmesinden doğan zararlar
nedeniyle işletenin hukuki sorumluluğunu düzenlemektedir.
Yasa hükmünde geçen bu kanundan ve Adli Yargıda
görülmesi gereken sorumluluk davaları, 2918 Sayılı Yasa'nın 85.maddesinde
düzenlenen motorlu araçların işletilmesi nedeniyle verilen zararlardan
dolayı araç işletenin hukuki sorumluluğuna ilişkin davalardır.
Yasa değişikliğinden önce kamu araçlarının
işletilmesi nedeniyle verilen zararlardan dolayı kamu idaresinin sorumluluğunun
hangi yargı kolunda görüm ve çözümü konusunda yasada bir düzenleme
bulunmadığından İdari ve Adli Yargı organları arasında çıkan görev uyuşmazlıklarını
sonlandırmak üzere sözü geçen yasa hükmü getirilmek suretiyle kamu
araçlarının verdiği zararlar nedeniyle işletenin sorumluluğunda 2918 Sayılı
Yasa'nın amacına uygun olarak Adli Yargıda görüm ve çözüm esası
benimsenmiştir.
2918 sayılı yasanın 110. maddesinde yapılan yasa
değişikliğine ilişkin Hükümet gerekçesi de getirilen yeni hükmün bu nedenle
maddeye eklendiğini teyit etmektedir.
Diğer taraftan, sayın çoğunluk 2918 sayılı yasanın
110. maddesi hükmünün iptali istemi ile Anayasa Mahkemesine açılan dava
sonucunda verilen yorumlu red kararlarını, karara dayanak almakta ise de bu
görüşe de itibar edilmesi mümkün değildir.
Zira; "T.C. Anayasasında , Anayasa
Mahkemesinin iptal veya iptal talebinin reddi dışında yorumlu red kararı verebileceğine
dair bir işaret yoktur. Tersine T.C. Anayasasının 153/2 maddesi
"Anayasa Mahkemesi bir kanun veya kanun hükmünde kararnamenin tamamını
veya bir hükmünü iptal ederken, kanun koyucu hareketle yeni bir uygulamaya
yol açacak biçimde hüküm tesis edemez." hükmü böyle bir anlayışın
benimsenmemiş olduğunun kanıtı olarak kabul edilebilir. Gerçi madde iptal
kararlarından bahsetmektedir, ama Anayasa koyucunun amacının Anayasa
Mahkemesinin kanun koyucu gibi hareket etmesini önlemek olduğu açıkça
anlaşılmaktadır. Yorumlu red kararlarının ise diğer mahkemeleri, idare
makamlarını, gerçek ve tüzel kişileri bağlaması itibariyle bir çeşit
pozitif kanun koyuculuk anlamına geldiğine şüphe yoktur. (Türk Anayasa
Hukuku Prof. Dr. Ergun Ozbudun. Sh. 440 vd.)
Hakkında yorumlu red kararı verilen bir kanun
maddesi yürürlükte kalmaya devam eder. Dolayısıyla somut olaylara
uygulanır. Somut olaylarda o maddenin ne anlama geldiğine, yani nasıl
yorumlanacağına, bundan sonra da Anayasa Mahkemesi değil onu uygulayacak
Mahkemeler karar verir. Anayasa Mahkemesinin yorumlu red kararı verirken
yaptığı yorumunun diğer mahkemeleri bağlaması mümkün değildir. Bir kanun
maddesinin nasıl yorumlanacağına onu uygulayacak olan Adli- İdari ve Askeri
Yargı organları karar verir. Anayasa Mahkemesi Adli, idari ve Askeri
kollarının üst mahkemesi olmadığına göre bu yargı kollarındaki mahkemelere
kendi yorumunu empoze etmesi mümkün değildir. O halde Anayasa Mahkemesinin
verdiği yorumlu red kararlarının kendilerinden beklenen fonksiyonu ifa
edebilmeleri, diğer mahkemelerin Anayasa Mahkemesinin bu yorumlarını
benimsemelerine bağlıdır. Oysa hukukumuzda, Anayasa Mahkemesi kararlarında
yapılan yorumlar diğer mahkemeleri bağlamaz. Zira Anayasa Mahkemesi
kararlarının bağlayıcılığı bu kararların hüküm fıkralarına münhasırdır. (Türk
Anayasa Hukuku Dersleri, Kemal Gözler, sh. 444)
Keza , Sayın çoğunluğun kararı dayandırdığı T.C.
Anayasasının 158. madde hükümlerininde uyuşmazlıkta uygulama yeri
bulunmamaktadır. Uyuşmazlık Mahkemesinin görev ve yetkilerini düzenleyen
T.C. Anayasasının 158. maddesi açık hükmünden de anlaşıldığı üzere Anayasa
Mahkemesi ile diğer yargı kollan arasında olumlu veya olumsuz görev
uyuşmazlığının doğması halinde Anayasa Mahkemesi görüşünün üstün
tutulacağına ilişkin düzenlemenin, uyuşmazlıkta Anayasa Mahkemesinin
görevlilik veya görevsizlik kararının bulunmaması, diğer yargı kolları ile
arasında bir görev ihtilafının çıkmaması nedeniyle uygulanması mümkün
değildir.
Açıklanan gerekçelerle uyuşmazlıkta idari yargı
görevli olup, benzer ihtilaflarda da idari yargının görevli olduğu Yargıtay
4, 11, 17 Hukuk Dairelerinin istikrarlı kararlarıyla Içtihad edildiği gibi
Danıştay kararlarında da uyuşmazlıkta İdari Yargının görevli olduğu
benimsenmiştir. (Danıştay 10. Daire E 2011/11522, K 2012/5347 sayı, E.
2011/10856 ve K. 2013/670 Sayı, vs.)
Somut uyuşmazlıkta davanın karayolunun yapım, bakım
ve korunmasındaki idarenin hizmet kusuruna dayanmasına,
2918 Sayılı Yasa'nm 110/1 md. motorlu araçların
işletilmesinden doğan zararlardan dolayı işletenini hukuki sorumluluğunun Adli
Yargıda görüm ve çözümünü düzenleme altına almasına, Somut uyuşmazlığın
anılan yasa hükmü kapsamında bulunmamasına,
Kamu hizmetinin usulüne ve hukuka uygun olarak
yürütülüp yürütülmediğinin hizmet kusuru veya idarenin sorumluluğunu
gerektiren bir husus olup olmadığının tespitinde, 2577 Sayılı İYUK 2/1 -b
md. sayılan tam yargı davasında görüm ve çözümünde İdari Yargının görevli
olmasına göre,
Uyuşmazlıkta Adli Yargıyı görevli kabul eden sayın
çoğunluğun görüşüne katılamıyorum.
|
|
Karşı
Oy
Eyüp
Sabri BAYDAR
|
——
• ——
Uyuşmazlık Mahkemesi
Başkanlığından:
34-ESAS NO : 2014/648
KARAR NO : 2014/691
KARAR TR : 02.06.2014
(Hukuk Bölümü)
ÖZET : Türk
Telekomünikasyon A.Ş.’de çalışırken 4046 sayılı Yasa’nın 22. maddesi
uyarınca başka kuruma nakledilen davacının, maaş nakil ilmühaberinin iptali
ile, geriye dönük eksik ödemelerin yasal faiziyle birlikte ödenmesi
istemiyle açtığı davanın, ADLİ YARGI YERİNDE çözümlenmesi gerektiği hk.
K A R A R
Davacı : Ş.T.
Vekili :
Av. M.S.
Davalı : Türk Telekom A.Ş.
Vekili :
Av. A.K.
O L A Y : İl Telekom
Müdürlüğünde görev yapmakta iken, 406 sayılı Yasanın Ek-29. maddesi ile
4046 sayılı Yasanın 22. maddesine göre adı Devlet Personel Başkanlığına
bildirilen davacı kamu kurumu emrine atanmıştır.
Davacı vekili maaş nakil ilmühaberinin iptali ve
düzeltilmesi ile eksik ödemelerin fazlaya ilişkin hakkı saklı kalmak
kaydıyla şimdilik 1.000,00 TL alacağın yürütülecek yasal faiziyle birlikte
iadesi istemiyle adli yargı yerinde dava açmıştır.
Ankara 1. İş Mahkemesi: 23.9.2011 gün ve E:2010/614, K:2011/460
sayı ile, davanın kısmen kabulü ile; 7.668,13 TL ek ödemenin 500 TL si için
dava tarihinden, geri kalanı için ıslah harcının tamamlandığı 16.8.2011
tarihinden itibaren yasal faizi ile birlikte davalıdan alınıp davalıya
verilmesine, davacının faiz ve fazlaya ilişkin taleplerinin reddine karar vermiş, bu karar davalı irade vekilince temyiz edilmiştir.
Yargıtay 9. Hukuk Dairesi: 27.2.2012
gün ve E:2011/49861, K:2012/5851 sayı ile, davacı ile ilgili davalı
işyerinde tüm bordrolar, ücret ve mali haklarına ilişkin işverence alınan
tüm işletmesel kararların getirtilmesi, davacının kapsamdışı nakle tabi
olarak çalıştığı dönemde 406 sayılı Kanun'un ek 29 ve sözleşmenin 7.
maddeleri uyarınca aynı statüde kamuda çalışan
ve 399 sayılı
KHK'nın ek II. cetveline tabî çalışanlara uygulanan artışlardan
yararlandırılıp yararlandırılmadığı, artış yapılıp yapılmadığı, yapılan
artışın tebliğlerle getirilen artışların altında kalıp kalmadığı,
tebliğlere göre yapılacak artışları kapsayacak şekilde maaş nakil
ilmühaberinin düzenlenip düzenlenmediği, davacının fark alacağı olup
olmadığı konusunda uzman bilirkişiden rapor alınması ve sonucuna göre karar
verilmesi gerektiği ayrıca fark olduğu ve maaş nakil ilmühaberinin fark
ücrete göre düzenlenmediği tespit edildiği takdirde, maaş nakil
ilmühaberinin gerçek ödenmesi gereken ücrete göre düzenlenmesi gerektiğinin
tespitine de karar verilmesi gerektiği gerekçesiyle temyiz olunan kararın
bozulmasına karar vermiştir.
ANKARA 1. İŞ
MAHKEMESİ: 21.5.2013 gün ve E:2012/434, K:2013/328 sayı ile, 406 sayılı Yasa hükümleri gereğince davalı şirketin hak sahibi
personeli Devlet Personel Başkanlığına bildirmesi ile beraber, personelin
nakledileceği Kamu Kurumunda yararlanacağı parasal haklara esas olmak üzere
Memur maaşına nakil ilmühaberi düzenlenmesi, personel ilişiğinin kesilmesi
gibi işlemlerin yaptırıldığı, bu gibi işlemlerin idare hukuku alanında
tesis edilmiş idari işler olduğu, bu
nedenle uyuşmazlığın çözüm yerinin İdari Yargı olduğu, Mahkemelerinin
görevli olmadığı kanaatine varıldığı gerekçesiyle, dava dilekçesinin görev
yönünden reddine karar vermiş, bu karar kesinleşmiştir.
Davacı vekili bu kez aynı istemle
idari yargı yerinde dava açmıştır.
ANKARA 17. İDARE MAHKEMESİ: 20.3.2014 gün ve E:2013/837
sayı ile, 406 sayılı Kanunun değişik 1. maddesinin 9. fıkrasında “Türk
Telekomun, bu kanun ve özel kanun hükümlerine tabi bir anonim şirketi
olduğu, bu kanun hükümleri saklı kalmak üzere kamu iktisadi teşebbüsleri de
dahil, sermayesinin yarısından fazlası kamuya ait olan kamu kurum, kuruluş
ve ortaklıklarına uygulanan mevzuat Türk Telekom’a uygulanmaz” hükmüne yer
verilerek Türk Telekom’a özgü farklı bir statü oluşturduğu, aynı Kanunun
4673 sayılı Yasayla değişik Ek 22. maddesinde de Türk Telekomdaki kamu payı
%50’nin altına düşünceye kadar, Türk Telekom Yönetim Kurulu üyeliklerine
atanacaklarda Devlet memurluğuna atanabilme genel şartlarına sahip olma ve
en az dört yıllık yüksek öğrenim görme şartlarının aranacağı, bunların
dışında kalan personelin iş mevzuatı uyarınca istihdam edileceği ve iş
mevzuatına göre istihdam edilenlere ilişkin kayıt ve şartların Yönetim
Kurulu tarafından tayin olunacağının hükme bağlandığı, ayrıca, Türk
Telekomünikasyon A.Ş.’nin özelleştirme kapsamında iken %55 oranındaki
hissesinin blok olarak satışı suretiyle özelleştirilmesi için 01.07.2005
tarihinde yapılan ihale sonucunda 2005/9146 sayılı Bakanlar Kurulu Kararı
doğrultusunda şirketin %55 oranındaki hissesi satılarak 14.11.2005
tarihinde O. firmasına devredildiği, şirketin kamusal niteliğinin ortadan
kalktığı buna göre, iptali istenilen işlemin tesis edildiği ve davanın
açıldığı tarihte davalı mevkiinde kamu kuruluşu niteliği taşımayan Türk
Telekomünikasyon A.Ş.’nin olması karşısında, idari yargı yetkisi kapsamında
açılmış bir idari dava bulunduğundan söz etmek olanaksız olduğundan;
uyuşmazlığın, özel hukuk hükümlerine göre görüm ve çözümünde adli yargı
yerinin görevli olduğu gerekçesiyle davanın adli yargının görev alanına
girdiği sonucuna varıldığından, 2247 sayılı Uyuşmazlık Mahkemesinin Kuruluş
ve İşleyişi Hakkında Kanunun 19. maddesi uyarınca görevli yargı yerinin
belirlenmesi için dosyanın Uyuşmazlık Mahkemesi’ne gönderilmesine, dosya
incelemesinin Uyuşmazlık Mahkemesince karar verilinceye kadar
ertelenmesine, karar vermiştir.
İNCELEME VE GEREKÇE:
Uyuşmazlık Mahkemesi Hukuk Bölümü’nün, Serdar
ÖZGÜLDÜR’ün Başkanlığında, Üyeler: Eyüp Sabri BAYDAR, Ali ÇOLAK, Nurdane
TOPUZ, Ertuğrul ARSLANOĞLU, Ayhan AKARSU ve Mehmet AKBULUT‘un
katılımlarıyla yapılan 02.06.2014 günlü toplantısında:
l-İLK İNCELEME:Dosya üzerinde 2247 sayılı Yasa’nın 27.
maddesi uyarınca yapılan incelemeye göre; İdare Mahkemesince, 2247 sayılı
Yasa’nın 19. maddesine göre başvuruda bulunulmuş olduğu, idari yargı
dosyasının Mahkemece, ekinde adli yargı dosyası ile birlikte Uyuşmazlık
Mahkemesi’ne gönderildiği ve usule ilişkin herhangi bir noksanlık
bulunmadığı anlaşıldığından görev uyuşmazlığının esasının incelenmesine oy
birliği ile karar verildi.
II-ESASIN İNCELENMESİ: Raportör-Hakim Gülşen AKAR
PEHLİVAN’ın, davanın çözümünde adli yargının görevli olduğu yolundaki
raporu ile dosyadaki belgeler okunduktan; ilgili Başsavcılarca
görevlendirilen Yargıtay Cumhuriyet Savcısı Mehmet BAYHAN ile Danıştay
Savcısı Mehmet Ali GÜMÜŞ davada adli yargının görevli olduğu yolundaki
sözlü açıklamaları da dinlendikten sonra GEREĞİ GÖRÜŞÜLÜP DÜŞÜNÜLDÜ:
Dava,
davalı şirkette görev yapmakta iken, 406 sayılı Yasa'nın Ek-29. maddesi ile
4046 sayılı Yasa'nın 22. maddesine göre adı Devlet Personel Başkanlığına
bildirilen, sonrasında Kamu Kurumu emrine atanan davacı tarafından; maaş
nakil ilmühaberinin iptali ile, geriye dönük eksik ödemelerinin yasal
faiziyle birlikte ödenmesine karar verilmesi istemiyle açılmıştır.
1953 tarih ve 6145 sayılı Yasa ile, Türkiye
Cumhuriyeti Posta, Telgraf ve Telefon İşletmesi kurulmuş; 1924 tarih ve 406
sayılı Telgraf ve Telefon Kanunu’nun 10.6.1994 tarih ve 4000 sayılı
Yasa’yla değiştirilen 1. maddesi ile, posta ve telgraf tesis ve işletmesine
ilişkin hizmetler, Posta İşletmesi Genel Müdürlüğü’nce (P.İ),
telekomünikasyon hizmetleri ise, “Türk Telekomünikasyon Anonim Şirketi
(Şirket)” tarafından yürütülecek şekilde yeniden yapılandırılmıştır.
27.1.2000 tarih ve 4502 sayılı Yasa’nın 1. maddesi
ile, 406 sayılı Yasa’nın 1. maddesine eklenen dokuzuncu fıkrada, “Türk
Telekom, bu Kanun ve özel hukuk hükümlerine tabi bir anonim şirkettir. Kamu
İktisadi Teşebbüslerinin kuruluş, teşkilât ve faaliyetleri ile ilgili
mevzuat Türk Telekom’a uygulanmaz. Sadece, Türkiye Büyük Millet Meclisi
denetimine ilişkin 2.4.1987 tarihli ve 3346 sayılı Kanunun 9 uncu maddesi hükümleri
uygulanır” denilmiş; anılan fıkra hükmü, 12.5.2001 tarih ve 4673 sayılı
Yasa’nın 1. maddesi ile değiştirilmiş ve “Türk Telekom, bu Kanun ve özel
hukuk hükümlerine tabi bir anonim şirkettir. Bu Kanun hükümleri saklı
kalmak üzere, kamu iktisadi teşebbüsleri de dahil, sermayesinin yarısından
fazlası kamuya ait olan kamu kurum, kuruluş ve ortaklıklarına uygulanan
mevzuat Türk Telekom’a uygulanmaz. Sermayesinin yarısından fazlası kamuda
kaldığı sürece, Türkiye Büyük Millet Meclisi denetimine ilişkin 2.4.1987
tarihli ve 3346 sayılı Kanunun 9 uncu maddesi hükümleri uygulanır.
16.7.1965 tarihli ve 697 sayılı Kanun ile milli güvenlik ve kamu düzeniyle
sıkıyönetim ve seferberlik hallerinde telekomünikasyon hizmetlerinin
yürütülmesine ilişkin özel kanunların hükümleri saklıdır”; Ek 29.
maddesinin 3.7.2005 gün ve 5398 sayılı Kanun’un 14. maddesi ile değişik
birinci fıkrasında, “Türk Telekom hisselerinin devri sonucu kamu payının
yüzde ellinin altına düşmesi durumunda; Türk Telekomda ek 22 nci maddenin
(a) bendinin bu Kanunla yürürlükten kaldırılan hükümleri uyarınca
belirlenen aslî ve sürekli görevlerde çalışmakta olanlar ile 22.1.1990
tarihli ve 399 sayılı Kanun Hükmünde Kararnameye tâbi olarak kadrolu veya
sözleşmeli personel statüsünde çalışanlar ve kapsam dışı personel, kamu
görevlerinden yüzseksen gün aylıksız izinli sayılır…” denilmiştir.
Öte
yandan; 406 sayılı Yasa’nın 4502 sayılı Yasa ile değişik 2. maddesinin (c)
bendinin birinci alt bendinin birinci cümlesinde, “Türk Telekom;
telekomünikasyon şebekeleri üzerinden sunulan ulusal ve uluslararası ses
iletimini ihtiva eden telefon hizmetlerini, 31.12.2003 tarihine kadar bu
Kanun ve görev sözleşmesi çerçevesinde tekel olarak yürütür” denildikten
sonra, anılan (c) bendinin birinci alt bendine 12.5.2001 tarih ve 4673
sayılı Yasa ile eklenen üçüncü cümlede, “Ancak, Türk Telekom’daki kamu payı
%50’nin altına düştüğünde, Türk Telekom’un tüm tekel hakları 31.12.2003
tarihinden önce de olsa ortadan kalkmış olur” denilmiş; 4502 sayılı
Yasa’nın Geçici 3. maddesi ile de Türk Telekomünikasyon A.Ş., 233 sayılı
KHK’nin ekindeki “B-Kamu İktisadi Kuruluşları (KİK)” bölümünde yer alan kuruluşlar
listesinden çıkarılmıştır.
Bu
düzenlemeler birlikte değerlendirildiğinde, telekomünikasyon şebekeleri
üzerinden sunulan ulusal ve uluslararası ses iletimini ihtiva eden telefon
hizmetlerini 31.12.2003 tarihine kadar “tekel” olarak yürütmekle görevli
kılınan ve çoğunluk hisseleri kamuya ait bulunan Türk Telekom’un, tekel
kapsamında kamu hizmeti yürüten, ancak kuruluş yasasındaki son düzenlemeler
ile kendine özgü statüye sahip olan ve sermayesindeki kamu payı %50’nin
altına düşünceye kadar kamu kuruluşu niteliğini taşıyan bir kuruluş olduğu
tartışmasızdır.
Özelleştirme
kapsamında bulunan Türk Telekomünikasyon A.Ş.’deki tamamı Hazineye ait bulunan
hisselerden % 55’i, Bakanlar Kurulu’nun 25.7.2005 tarih ve 2005/9146 sayılı
“Türk Telekomünikasyon Anonim Şirketi (Türk Telekom)’nin % 55 Oranındaki
Hissesinin Blok Olarak Satışına İlişkin Nihai Devir İşlemlerine Dair
Kararın Yürürlüğe Konulması Hakkında Karar”ı uyarınca, 14.11.2005 tarihli
Hisse Satış Sözleşmesi ile (6.550.000.000 USD. bedelle) O. Telekomünikasyon
A.Ş.’ne satılmıştır.
Bu
sürece paralel olarak Türk Telekom personelinin durumu incelendiğinde:
Türk
Telekom A.Ş., 4502 sayılı Yasa’nın 29.1.2000 tarih ve 23948 sayılı Resmi
Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe girdiği dikkate alındığında, 29.1.2000
tarihi itibariyle 233 sayılı KHK kapsamı
dışında kalmış ve anılan KHK eki cetvellerden çıkarılmış olması nedeniyle,
Uyuşmazlık Mahkemesi Genel Kurulu’nun
22.1.1996 gün ve E:1995/1, K:1996/1 sayılı ve özelleştirme
kapsamında bulunan kamu iktisadi teşebbüslerinde
sözleşmeli veya kapsam dışı statüde çalışan personelin kurumları ile olan
ilişkilerinden doğan anlaşmazlıkların çözüm yerinin idari yargı olduğu
yolundaki İlke Kararı kapsamı dışında değerlendirilmesi gerekmektedir.
Anılan
4502 sayılı Yasa’nın 13. maddesi ile 406 sayılı Yasa’ya eklenen Ek 22.
maddenin (a) bendinde, “a) Personelin statüsü: Telekomünikasyon
hizmetlerinin gerektirdiği asli ve sürekli görevler telekomünikasyon
alanında sekiz yıl tecrübeye sahip ve en az dört yıllık yüksek öğrenim
görmüş bir genel müdür ile kadro, unvan, derece ve sayıları Yönetim
Kurulunun önerisi ve Bakanlığın teklifi üzerine bu Kanunun yürürlüğe
girdiği tarihten itibaren yüzseksen gün içerisinde Bakanlar Kurulu Kararı
ile belirlenen kadrolarda istihdam edilen personel eliyle yürütülür. Bu personel
hakkında bu Kanunda öngörülen hükümler saklı kalmak üzere 399 sayılı Kanun
Hükmünde Kararname hükümleri uygulanır. Bunların dışında kalan personel iş
mevzuatı uyarınca istihdam edilir. İş mevzuatına göre istihdam edilenlere
ilişkin kayıt ve şartlar Yönetim Kurulu tarafından tayin olunur” hükmüne
yer verilmiş; bu bent hükmü, 4673 ve 5189 sayılı Yasalarla yapılan değişiklikler
sonucunda; “a) Personelin statüsü: (Ek ibare: 12.5.2001-4673/6. md.) Türk
Telekomdaki kamu payı %50’nin altına düşünceye kadar, Türk Telekom Yönetim
Kurulu üyeliklerine atanacaklarda Devlet memurluğuna atanabilme genel
şartlarına sahip olma ve en az dört yıllık yüksek öğrenim görme şartları
aranır. (Mülga ikinci ve üçüncü cümle: 16.6.2004-5189/12 md.) Bunların
dışında kalan personel iş mevzuatı uyarınca istihdam edilir. İş mevzuatına
göre istihdam edilenlere ilişkin kayıt ve şartlar Yönetim Kurulu tarafından
tayin olunur” hükmünü almış; aynı maddenin (b) bendinin ikinci paragrafında
da iş mevzuatına tabi olan Türk Telekom çalışanlarının aylık ücretlerinin
kendilerini atamaya yetkili olan Yönetim Kurulu tarafından tespit olunacağı
kurala bağlanmıştır.
406
sayılı Yasa’nın anılan Ek 22. maddesi uyarınca, Türk Telekom A.Ş. Genel
Müdürlüğü’ne ait asli ve sürekli kadrolar belirlenerek 4.4.2000 tarih ve
24010 (Mükerrer) sayılı R.G. de yayımlanan 31.3.2000 tarih ve 2000/331
sayılı Bakanlar Kurulu Kararı ekinde yer alan listede: merkez teşkilatı
için 100 ve taşra teşkilatı için 100 (6 Bölge Müdürü, 12 Bölge Müdür
Yardımcısı ve 82 İl Telekom Müdürü) kadro ihdas edilmiş; öte yandan, aynı
Yasa maddesinin verdiği yetkiye dayanılarak hazırlanan “Türk
Telekomünikasyon A.Ş. Kapsam Dışı Personel Yönetmeliği” adı altındaki düzenleme,
Yönetim Kurulunun 31.8.2000 tarih ve 407 sayılı kararıyla kabul edilmek
suretiyle yürürlüğe konulmuştur.
Kanunla,
Kurumda görev yapan personelden asli ve sürekli görev yapacak olanları
kadro unvanı itibariyle belirlemek konusunda Bakanlar Kurulu'na yetki
verildiği açıktır. Bu yetki 4502 sayılı Kanun’un yürürlüğe girdiği
29.1.2000 tarihi ile 5189 sayılı Kanun’un yürürlüğe girdiği 2.7.2004
tarihleri arasında geçerli olmuştur.
Anayasa’nın
128. maddesinde, “Devletin, kamu iktisadî teşebbüsleri ve diğer kamu
tüzelkişilerinin genel idare esaslarına göre yürütmekle yükümlü oldukları
kamu hizmetlerinin gerektirdiği aslî ve sürekli görevler, memurlar ve diğer
kamu görevlileri eliyle görülür” denilmiştir.
406
sayılı Yasa’nın Ek 29. maddesinin 3.7.2005 tarih ve 5398 sayılı Kanun’la
değişik birinci fıkrasında, “Türk Telekom hisselerinin devri sonucu kamu
payının yüzde ellinin altına düşmesi durumunda; Türk Telekomda ek 22 nci
maddenin (a) bendinin bu Kanunla yürürlükten kaldırılan hükümleri uyarınca
belirlenen asli ve sürekli görevlerde çalışmakta olanlar ile 22.1.1990
tarihli ve 399 sayılı Kanun Hükmünde Kararnameye tabi olarak kadrolu veya
sözleşmeli personel statüsünde çalışanlar ve kapsam dışı personel, kamu
görevlerinden yüzseksen gün aylıksız izinli sayılır. Bu personel belirtilen
süre içinde Türk Telekomda çalışmaya devam eder ve hisse devir tarihinden
nakli için Devlet Personel Başkanlığına bildirildikleri tarihe kadarki
aylık ücret, harcırah, sağlık giderleri, cenaze giderleri ve ölüm yardımı
ile diğer mali ve özlük hakları Türk Telekom tarafından karşılanır…”
denilerek, yasakoyucu tarafından Türk Telekom’da 22.1.1990 tarihli ve 399
sayılı Kanun Hükmünde Kararnameye tabi olarak sözleşmeli personel statüsünde
çalışanlar ile kapsam dışı personel, kamu personeli sayılmıştır.
Olayda, davalının hisse devir (14.11.2005)
tarihinde çalışmakta iken 406 sayılı Yasa'nın Ek-29. maddesi ile 4046
sayılı Yasa'nın 22. maddesine göre adı Devlet Personel Başkanlığına bildirilen
ve sonrasında kamu kurumu emrine atanan davacı tarafından; maaş nakil
ilmühaberinin düzeltilmesi istemiyle dava açılmıştır.
2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu’nun “İdari Dava
Türleri ve İdari Yargı Yetkisinin Sınırı” başlıklı 2. maddesinin değişik 1
numaralı bendinde:
“a) (Değişik : 8.6.2000-4577/5 md.) İdari işlemler
hakkında yetki, şekil, sebep, konu ve maksat yönlerinden biri ile hukuka
aykırı olduklarından dolayı iptalleri için menfaatleri ihlal edilenler
tarafından açılan iptal davaları,
b) İdari
eylem ve işlemlerden dolayı kişisel hakları doğrudan muhtel olanlar
tarafından açılan tam yargı davaları,
c)
(Değişik: 18.12.1999-4492/6 md.) Tahkim yolu öngörülen imtiyaz şartlaşma ve
sözleşmelerinden doğan uyuşmazlıklar hariç, kamu hizmetlerinden birinin
yürütülmesi için yapılan her türlü idari sözleşmelerden dolayı taraflar
arasında çıkan uyuşmazlıklara ilişkin davalar” idari dava türleri olarak
sayılmış olup; kural olarak, idari yargıda ancak Devlete ve kamu tüzel
kişilerine karşı açılan davalara bakılabilir.
Buna
göre, iptal istemi tarihinde davalı mevkiinde kamu kuruluşu niteliği
taşımayan Türk Telekomünikasyon A.Ş.'nin olması karşısında, idari yargı
yetkisi kapsamında açılmış bir idari dava bulunduğundan sözetmek olanaksız
olduğundan; uyuşmazlığın, özel hukuk hükümlerine göre görüm ve çözümünde
adli yargı yerinin görevli olduğu sonucuna varılmıştır.
Belirtilen nedenlerle Ankara 17. İdare Mahkemesinin
başvurusunun kabulü ile Ankara 1. İş Mahkemesinin görevsizlik kararının
kaldırılması gerekmiştir.
SONUÇ : Davanın görüm ve çözümünde ADLİ YARGININ görevli
olduğuna, bu nedenle Ankara 17. İdare Mahkemesinin başvurusunun kabulü ile
Ankara 1. İş Mahkemesi’nin 21.5.2013 gün ve E:2012/434, K:2013/328 sayılı
GÖREVSİZLİK KARARININ KALDIRILMASINA, 02.06.2014 gününde OY BİRLİĞİ İLE
KESİN OLARAK karar verildi.
——
• ——
Uyuşmazlık Mahkemesi
Başkanlığından:
35-ESAS NO : 2014/651
KARAR NO : 2014/693
KARAR TR : 02.06.2014
(Hukuk Bölümü)
ÖZET : Türk
Telekomünikasyon A.Ş.’de çalışırken 4046 sayılı Yasa’nın 22. maddesi
uyarınca başka kuruma nakledilen davacının, maaş nakil ilmühaberinin iptali
ile, geriye dönük eksik ödemelerin yasal faiziyle birlikte ödenmesi
istemiyle açtığı davanın, ADLİ YARGI YERİNDE çözümlenmesi gerektiği hk.
K A R A R
Davacı : N.B.
Vekili :
Av. B.Y.
Davalı : Türk Telekom A.Ş.
Vekili :
Av. A.Ö.
O L A Y : İl Telekom
Müdürlüğünde görev yapmakta iken, 406 sayılı Yasanın Ek-29. maddesi ile
4046 sayılı Yasanın 22. maddesine göre adı Devlet Personel Başkanlığına
bildirilen davacı 17.7.2007 tarihinde kamu kurumu emrine atanmıştır.
Davacı vekili maaş nakil ilmühaberinin iptali ve
düzeltilmesi ile eksik ödemelerin fazlaya ilişkin hakkı saklı kalmak
kaydıyla şimdilik 430,31 TL alacağın geriye dönük olarak yürütülecek yasal
faiziyle birlikte iadesi istemiyle adli yargı yerinde dava açmıştır.
ANKARA 18. İŞ MAHKEMESİ: 9.7.2013 gün ve E:2012/859,
K:2013/474 sayı ile, Uyuşmazlığın davacının davalının
özelleştirmeden önce tabi olduğu ve özelleştirme ile bazı hükümleri değişen
406 sayılı Kanunun Ek.29.Maddesi kapsamındaki düzenleme ve sözleşmedeki
hüküm nedeni ile 375 sayılı KHK.’un Ek 3 maddesi ve 399 sayılı KHK.’un Ek
II.cetvelinde yer alan kurumlarda çalışan sözleşmeli personele yapılan
artışlardan yararlanıp yararlanmayacağı, nakledilirken bu artışların yer aldığı
ücreti gösteren nakil maaş ilmühaberinin buna göre düzenlenmesi gerekip
gerekmediği noktasında toplandığı, görülen davada HMK’nun 114/1-b maddesi
gereğince yargı yolunun caiz olmadığı ve davaya idare mahkemelerince
bakılması gerektiği gerekçesiyle davanın usulden reddine karar vermiş, bu
karar kesinleşmiştir.
Davacı vekili bu kez aynı istemle
idari yargı yerinde dava açmıştır.
ANKARA 4. İDARE MAHKEMESİ: 13.5.2014 gün ve E:2013/1227
sayı ile, 406 sayılı Kanunun değişik 1. maddesinin 9. fıkrasında “Türk
Telekomun, bu kanun ve özel kanun hükümlerine tabi bir anonim şirketi
olduğu, bu kanun hükümleri saklı kalmak üzere kamu iktisadi teşebbüsleri de
dahil, sermayesinin yarısından fazlası kamuya ait olan kamu kurum, kuruluş
ve ortaklıklarına uygulanan mevzuat Türk Telekom’a uygulanmaz” hükmüne yer
verilerek Türk Telekom’a özgü farklı bir statü oluşturduğu, aynı Kanunun
4673 sayılı Yasayla değişik Ek 22. maddesinde de Türk Telekomdaki kamu payı
%50’nin altına düşünceye kadar, Türk Telekom Yönetim Kurulu üyeliklerine
atanacaklarda Devlet memurluğuna atanabilme genel şartlarına sahip olma ve
en az dört yıllık yüksek öğrenim görme şartlarının aranacağı, bunların
dışında kalan personelin iş mevzuatı uyarınca istihdam edileceği ve iş
mevzuatına göre istihdam edilenlere ilişkin kayıt ve şartların Yönetim
Kurulu tarafından tayin olunacağının hükme bağlandığı, ayrıca, Türk
Telekomünikasyon A.Ş.’nin özelleştirme kapsamında iken %55 oranındaki
hissesinin blok olarak satışı suretiyle özelleştirilmesi için 01.07.2005
tarihinde yapılan ihale sonucunda 2005/9146 sayılı Bakanlar Kurulu Kararı
doğrultusunda şirketin %55 oranındaki hissesi satılarak 14.11.2005
tarihinde O. firmasına devredildiği, şirketin kamusal niteliğinin ortadan
kalktığı buna göre, iptali istenilen işlemin tesis edildiği ve davanın
açıldığı tarihte davalı mevkiinde kamu kuruluşu niteliği taşımayan Türk
Telekomünikasyon A.Ş.’nin olması karşısında, idari yargı yetkisi kapsamında
açılmış bir idari dava bulunduğundan söz etmek olanaksız olduğundan;
uyuşmazlığın, özel hukuk hükümlerine göre görüm ve çözümünde adli yargı
yerinin görevli olduğu gerekçesiyle davanın adli yargının görev alanına
girdiği sonucuna varıldığından, 2247 sayılı Uyuşmazlık Mahkemesinin Kuruluş
ve İşleyişi Hakkında Kanunun 19. maddesi uyarınca görevli yargı yerinin
belirlenmesi için dosyanın Uyuşmazlık Mahkemesi’ne gönderilmesine, dosya
incelemesinin Uyuşmazlık Mahkemesince karar verilinceye kadar
ertelenmesine, karar vermiştir.
İNCELEME VE GEREKÇE:
Uyuşmazlık Mahkemesi Hukuk Bölümü’nün, Serdar ÖZGÜLDÜR’ün
Başkanlığında, Üyeler: Eyüp Sabri BAYDAR, Ali ÇOLAK, Nurdane TOPUZ,
Ertuğrul ARSLANOĞLU, Ayhan AKARSU ve Mehmet AKBULUT‘un katılımlarıyla
yapılan 02.06.2014 günlü toplantısında:
l-İLK İNCELEME: Dosya üzerinde 2247 sayılı Yasa’nın 27.
maddesi uyarınca yapılan incelemeye göre; İdare Mahkemesince, 2247 sayılı
Yasa’nın 19. maddesine göre başvuruda bulunulmuş olduğu, idari yargı
dosyasının Mahkemece, ekinde adli yargı dosyası ile birlikte Uyuşmazlık
Mahkemesi’ne gönderildiği ve usule ilişkin herhangi bir noksanlık
bulunmadığı anlaşıldığından görev uyuşmazlığının esasının incelenmesine oy
birliği ile karar verildi.
II-ESASIN İNCELENMESİ: Raportör-Hakim Gülşen AKAR
PEHLİVAN’ın, davanın çözümünde adli yargının görevli olduğu yolundaki
raporu ile dosyadaki belgeler okunduktan; ilgili Başsavcılarca
görevlendirilen Yargıtay Cumhuriyet Savcısı Mehmet BAYHAN ile Danıştay
Savcısı Mehmet Ali GÜMÜŞ davada adli yargının görevli olduğu yolundaki
sözlü açıklamaları da dinlendikten sonra GEREĞİ GÖRÜŞÜLÜP DÜŞÜNÜLDÜ:
Dava,
davalı şirkette görev yapmakta iken, 406 sayılı Yasa'nın Ek-29. maddesi ile
4046 sayılı Yasa'nın 22. maddesine göre adı Devlet Personel Başkanlığına
bildirilen, sonrasında Kamu Kurumu emrine atanan davacı tarafından; maaş
nakil ilmühaberinin iptali ile, geriye dönük eksik ödemelerinin yasal
faiziyle birlikte ödenmesine karar verilmesi istemiyle açılmıştır.
1953 tarih ve 6145 sayılı Yasa ile, Türkiye
Cumhuriyeti Posta, Telgraf ve Telefon İşletmesi kurulmuş; 1924 tarih ve 406
sayılı Telgraf ve Telefon Kanunu’nun 10.6.1994 tarih ve 4000 sayılı
Yasa’yla değiştirilen 1. maddesi ile, posta ve telgraf tesis ve işletmesine
ilişkin hizmetler, Posta İşletmesi Genel Müdürlüğü’nce (P.İ),
telekomünikasyon hizmetleri ise, “Türk Telekomünikasyon Anonim Şirketi
(Şirket)” tarafından yürütülecek şekilde yeniden yapılandırılmıştır.
27.1.2000 tarih ve 4502 sayılı Yasa’nın 1. maddesi
ile, 406 sayılı Yasa’nın 1. maddesine eklenen dokuzuncu fıkrada, “Türk
Telekom, bu Kanun ve özel hukuk hükümlerine tabi bir anonim şirkettir. Kamu
İktisadi Teşebbüslerinin kuruluş, teşkilât ve faaliyetleri ile ilgili
mevzuat Türk Telekom’a uygulanmaz. Sadece, Türkiye Büyük Millet Meclisi
denetimine ilişkin 2.4.1987 tarihli ve 3346 sayılı Kanunun 9 uncu maddesi
hükümleri uygulanır” denilmiş; anılan fıkra hükmü, 12.5.2001 tarih ve 4673
sayılı Yasa’nın 1. maddesi ile değiştirilmiş ve “Türk Telekom, bu Kanun ve
özel hukuk hükümlerine tabi bir anonim şirkettir. Bu Kanun hükümleri saklı
kalmak üzere, kamu iktisadi teşebbüsleri de dahil, sermayesinin yarısından
fazlası kamuya ait olan kamu kurum, kuruluş ve ortaklıklarına uygulanan
mevzuat Türk Telekom’a uygulanmaz. Sermayesinin yarısından fazlası kamuda
kaldığı sürece, Türkiye Büyük Millet Meclisi denetimine ilişkin 2.4.1987
tarihli ve 3346 sayılı Kanunun 9 uncu maddesi hükümleri uygulanır.
16.7.1965 tarihli ve 697 sayılı Kanun ile milli güvenlik ve kamu düzeniyle
sıkıyönetim ve seferberlik hallerinde telekomünikasyon hizmetlerinin
yürütülmesine ilişkin özel kanunların hükümleri saklıdır”; Ek 29. maddesinin
3.7.2005 gün ve 5398 sayılı Kanun’un 14. maddesi ile değişik birinci
fıkrasında, “Türk Telekom hisselerinin devri sonucu kamu payının yüzde
ellinin altına düşmesi durumunda; Türk Telekomda ek 22 nci maddenin (a)
bendinin bu Kanunla yürürlükten kaldırılan hükümleri uyarınca belirlenen
aslî ve sürekli görevlerde çalışmakta olanlar ile 22.1.1990 tarihli ve 399
sayılı Kanun Hükmünde Kararnameye tâbi olarak kadrolu veya sözleşmeli
personel statüsünde çalışanlar ve kapsam dışı personel, kamu görevlerinden
yüzseksen gün aylıksız izinli sayılır…” denilmiştir.
Öte
yandan; 406 sayılı Yasa’nın 4502 sayılı Yasa ile değişik 2. maddesinin (c)
bendinin birinci alt bendinin birinci cümlesinde, “Türk Telekom;
telekomünikasyon şebekeleri üzerinden sunulan ulusal ve uluslararası ses
iletimini ihtiva eden telefon hizmetlerini, 31.12.2003 tarihine kadar bu
Kanun ve görev sözleşmesi çerçevesinde tekel olarak yürütür” denildikten
sonra, anılan (c) bendinin birinci alt bendine 12.5.2001 tarih ve 4673
sayılı Yasa ile eklenen üçüncü cümlede, “Ancak, Türk Telekom’daki kamu payı
%50’nin altına düştüğünde, Türk Telekom’un tüm tekel hakları 31.12.2003
tarihinden önce de olsa ortadan kalkmış olur” denilmiş; 4502 sayılı
Yasa’nın Geçici 3. maddesi ile de Türk Telekomünikasyon A.Ş., 233 sayılı
KHK’nin ekindeki “B-Kamu İktisadi Kuruluşları (KİK)” bölümünde yer alan kuruluşlar
listesinden çıkarılmıştır.
Bu
düzenlemeler birlikte değerlendirildiğinde, telekomünikasyon şebekeleri
üzerinden sunulan ulusal ve uluslararası ses iletimini ihtiva eden telefon
hizmetlerini 31.12.2003 tarihine kadar “tekel” olarak yürütmekle görevli
kılınan ve çoğunluk hisseleri kamuya ait bulunan Türk Telekom’un, tekel
kapsamında kamu hizmeti yürüten, ancak kuruluş yasasındaki son düzenlemeler
ile kendine özgü statüye sahip olan ve sermayesindeki kamu payı %50’nin
altına düşünceye kadar kamu kuruluşu niteliğini taşıyan bir kuruluş olduğu
tartışmasızdır.
Özelleştirme
kapsamında bulunan Türk Telekomünikasyon A.Ş.’deki tamamı Hazineye ait
bulunan hisselerden % 55’i, Bakanlar Kurulu’nun 25.7.2005 tarih ve
2005/9146 sayılı “Türk Telekomünikasyon Anonim Şirketi (Türk Telekom)’nin %
55 Oranındaki Hissesinin Blok Olarak Satışına İlişkin Nihai Devir
İşlemlerine Dair Kararın Yürürlüğe Konulması Hakkında Karar”ı uyarınca,
14.11.2005 tarihli Hisse Satış Sözleşmesi ile (6.550.000.000 USD. bedelle)
O. Telekomünikasyon A.Ş.’ne satılmıştır.
Bu
sürece paralel olarak Türk Telekom personelinin durumu incelendiğinde:
Türk
Telekom A.Ş., 4502 sayılı Yasa’nın 29.1.2000 tarih ve 23948 sayılı Resmi
Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe girdiği dikkate alındığında, 29.1.2000
tarihi itibariyle 233 sayılı KHK kapsamı
dışında kalmış ve anılan KHK eki cetvellerden çıkarılmış olması nedeniyle,
Uyuşmazlık Mahkemesi Genel Kurulu’nun
22.1.1996 gün ve E:1995/1, K:1996/1 sayılı ve özelleştirme
kapsamında bulunan kamu iktisadi teşebbüslerinde
sözleşmeli veya kapsam dışı statüde çalışan personelin kurumları ile olan
ilişkilerinden doğan anlaşmazlıkların çözüm yerinin idari yargı olduğu
yolundaki İlke Kararı kapsamı dışında değerlendirilmesi gerekmektedir.
Anılan
4502 sayılı Yasa’nın 13. maddesi ile 406 sayılı Yasa’ya eklenen Ek 22.
maddenin (a) bendinde, “a) Personelin statüsü: Telekomünikasyon
hizmetlerinin gerektirdiği asli ve sürekli görevler telekomünikasyon alanında
sekiz yıl tecrübeye sahip ve en az dört yıllık yüksek öğrenim görmüş bir
genel müdür ile kadro, unvan, derece ve sayıları Yönetim Kurulunun önerisi
ve Bakanlığın teklifi üzerine bu Kanunun yürürlüğe girdiği tarihten
itibaren yüzseksen gün içerisinde Bakanlar Kurulu Kararı ile belirlenen
kadrolarda istihdam edilen personel eliyle yürütülür. Bu personel hakkında bu
Kanunda öngörülen hükümler saklı kalmak üzere 399 sayılı Kanun Hükmünde
Kararname hükümleri uygulanır. Bunların dışında kalan personel iş mevzuatı
uyarınca istihdam edilir. İş mevzuatına göre istihdam edilenlere ilişkin
kayıt ve şartlar Yönetim Kurulu tarafından tayin olunur” hükmüne yer
verilmiş; bu bent hükmü, 4673 ve 5189 sayılı Yasalarla yapılan
değişiklikler sonucunda; “a) Personelin statüsü: (Ek ibare:
12.5.2001-4673/6. md.) Türk Telekomdaki kamu payı %50’nin altına düşünceye
kadar, Türk Telekom Yönetim Kurulu üyeliklerine atanacaklarda Devlet memurluğuna
atanabilme genel şartlarına sahip olma ve en az dört yıllık yüksek öğrenim
görme şartları aranır. (Mülga ikinci ve üçüncü cümle: 16.6.2004-5189/12
md.) Bunların dışında kalan personel iş mevzuatı uyarınca istihdam edilir.
İş mevzuatına göre istihdam edilenlere ilişkin kayıt ve şartlar Yönetim
Kurulu tarafından tayin olunur” hükmünü almış; aynı maddenin (b) bendinin
ikinci paragrafında da iş mevzuatına tabi olan Türk Telekom çalışanlarının
aylık ücretlerinin kendilerini atamaya yetkili olan Yönetim Kurulu
tarafından tespit olunacağı kurala bağlanmıştır.
406
sayılı Yasa’nın anılan Ek 22. maddesi uyarınca, Türk Telekom A.Ş. Genel
Müdürlüğü’ne ait asli ve sürekli kadrolar belirlenerek 4.4.2000 tarih ve
24010 (Mükerrer) sayılı R.G. de yayımlanan 31.3.2000 tarih ve 2000/331
sayılı Bakanlar Kurulu Kararı ekinde yer alan listede: merkez teşkilatı için
100 ve taşra teşkilatı için 100 (6 Bölge Müdürü, 12 Bölge Müdür Yardımcısı
ve 82 İl Telekom Müdürü) kadro ihdas edilmiş; öte yandan, aynı Yasa
maddesinin verdiği yetkiye dayanılarak hazırlanan “Türk Telekomünikasyon
A.Ş. Kapsam Dışı Personel Yönetmeliği” adı altındaki düzenleme, Yönetim
Kurulunun 31.8.2000 tarih ve 407 sayılı kararıyla kabul edilmek suretiyle
yürürlüğe konulmuştur.
Kanunla,
Kurumda görev yapan personelden asli ve sürekli görev yapacak olanları
kadro unvanı itibariyle belirlemek konusunda Bakanlar Kurulu'na yetki
verildiği açıktır. Bu yetki 4502 sayılı Kanun’un yürürlüğe girdiği
29.1.2000 tarihi ile 5189 sayılı Kanun’un yürürlüğe girdiği 2.7.2004
tarihleri arasında geçerli olmuştur.
Anayasa’nın
128. maddesinde, “Devletin, kamu iktisadî teşebbüsleri ve diğer kamu
tüzelkişilerinin genel idare esaslarına göre yürütmekle yükümlü oldukları
kamu hizmetlerinin gerektirdiği aslî ve sürekli görevler, memurlar ve diğer
kamu görevlileri eliyle görülür” denilmiştir.
406
sayılı Yasa’nın Ek 29. maddesinin 3.7.2005 tarih ve 5398 sayılı Kanun’la
değişik birinci fıkrasında, “Türk Telekom hisselerinin devri sonucu kamu
payının yüzde ellinin altına düşmesi durumunda; Türk Telekomda ek 22 nci
maddenin (a) bendinin bu Kanunla yürürlükten kaldırılan hükümleri uyarınca
belirlenen asli ve sürekli görevlerde çalışmakta olanlar ile 22.1.1990
tarihli ve 399 sayılı Kanun Hükmünde Kararnameye tabi olarak kadrolu veya
sözleşmeli personel statüsünde çalışanlar ve kapsam dışı personel, kamu
görevlerinden yüzseksen gün aylıksız izinli sayılır. Bu personel belirtilen
süre içinde Türk Telekomda çalışmaya devam eder ve hisse devir tarihinden
nakli için Devlet Personel Başkanlığına bildirildikleri tarihe kadarki
aylık ücret, harcırah, sağlık giderleri, cenaze giderleri ve ölüm yardımı
ile diğer mali ve özlük hakları Türk Telekom tarafından karşılanır…”
denilerek, yasakoyucu tarafından Türk Telekom’da 22.1.1990 tarihli ve 399
sayılı Kanun Hükmünde Kararnameye tabi olarak sözleşmeli personel
statüsünde çalışanlar ile kapsam dışı personel, kamu personeli sayılmıştır.
Olayda, davalının hisse devir (14.11.2005)
tarihinde çalışmakta iken 406 sayılı Yasa'nın Ek-29. maddesi ile 4046
sayılı Yasa'nın 22. maddesine göre adı Devlet Personel Başkanlığına
bildirilen ve sonrasında kamu kurumu emrine atanan davacı tarafından; maaş
nakil ilmühaberinin düzeltilmesi istemiyle dava açılmıştır.
2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu’nun “İdari Dava
Türleri ve İdari Yargı Yetkisinin Sınırı” başlıklı 2. maddesinin değişik 1
numaralı bendinde:
“a) (Değişik : 8.6.2000-4577/5 md.) İdari işlemler
hakkında yetki, şekil, sebep, konu ve maksat yönlerinden biri ile hukuka
aykırı olduklarından dolayı iptalleri için menfaatleri ihlal edilenler
tarafından açılan iptal davaları,
b) İdari
eylem ve işlemlerden dolayı kişisel hakları doğrudan muhtel olanlar
tarafından açılan tam yargı davaları,
c)
(Değişik: 18.12.1999-4492/6 md.) Tahkim yolu öngörülen imtiyaz şartlaşma ve
sözleşmelerinden doğan uyuşmazlıklar hariç, kamu hizmetlerinden birinin
yürütülmesi için yapılan her türlü idari sözleşmelerden dolayı taraflar
arasında çıkan uyuşmazlıklara ilişkin davalar” idari dava türleri olarak
sayılmış olup; kural olarak, idari yargıda ancak Devlete ve kamu tüzel
kişilerine karşı açılan davalara bakılabilir.
Buna
göre, iptal istemi tarihinde davalı mevkiinde kamu kuruluşu niteliği
taşımayan Türk Telekomünikasyon A.Ş.'nin olması karşısında, idari yargı
yetkisi kapsamında açılmış bir idari dava bulunduğundan sözetmek olanaksız
olduğundan; uyuşmazlığın, özel hukuk hükümlerine göre görüm ve çözümünde
adli yargı yerinin görevli olduğu sonucuna varılmıştır.
Belirtilen nedenlerle Ankara 4. İdare Mahkemesinin
başvurusunun kabulü ile Ankara 18. İş Mahkemesinin görevsizlik kararının
kaldırılması gerekmiştir.
SONUÇ : Davanın görüm ve çözümünde ADLİ YARGININ görevli
olduğuna, bu nedenle Ankara 4. İdare Mahkemesinin başvurusunun kabulü ile
Ankara 18. İş Mahkemesi’nin 9.7.2013 gün ve E:2012/859, K:2013/474 sayılı
GÖREVSİZLİK KARARININ KALDIRILMASINA, 02.06.2014 gününde OY BİRLİĞİ İLE
KESİN OLARAK karar verildi.
——
• ——
Uyuşmazlık Mahkemesi
Başkanlığından:
36-ESAS NO : 2014/652
KARAR NO : 2014/694
KARAR TR : 02.06.2014
(Hukuk Bölümü)
ÖZET :
Türk Telekomünikasyon A.Ş.’de çalışırken Kurumun özelleştirilmesi nedeniyle
başka kuruma nakledilen davacının, maaş nakil ilmuhaberinin düzeltilmesi
istemiyle açtığı davanın, ADLİ YARGI YERİNDE çözümlenmesi gerektiği hk.
K A R A R
Davacı : H.A.
Vekilleri :
Av. B.Y. & Av. A.Ö.Ö.
Davalı : Türk Telekomünikasyon A.Ş.
Vekili : Av. K.S.
O L A Y : Davacı
vekili dava dilekçesinde özetle; müvekkilinin davalı kurum nezdinde kapsam
dışı personel olarak çalışmakta iken; kurumun 14.11.2005 tarihinde
özelleştirilmesinden sonra başka kuruma nakledildiğini; ancak bu nakil
sırasında maaş nakil ilmuhaberinin 4046 sayılı yasanın 22.maddesi ve 406
sayılı yasanın Ek 29.maddesine uygun düzenlenmemesi nedeni ile zarara
uğradığını belirterek; maaş nakil bildiriminin 4046 sayılı yasanın 22.
maddesi ve 406 sayılı yasanın Ek 29.maddesine uygun düzenlenmemesi
nedeniyle dava konusu artış ve zamların eklenerek düzenleme tarihi
itibariyle yeniden tespitine, müvekkilinin işveren davalı kurumda çalıştığı
sürelerde hak ettiği ancak kendisine ödenmeyen ve davalı kurumun hatalı
maaş nakil bildirimi nedeniyle müvekkilinin halen çalıştığı kurumunda eksik
maaş almasına sebep olduğu tutarların, yıllar itibariyle değişen ek ödeme
ve denge tazminatlarının ve buna bağlı olarak değişen maaş tutarına
uygulanan ikramiye tutarları farkının fazlaya ilişkin tüm hakları saklı
kalmak kaydıyla şimdilik 700,00 TL’sinin alacağın ödenmesi gereken
tarihlerden itibaren işleyecek en yüksek faizi ile birlikte davalıdan
tahsiline karar verilmesi istemi ile adli yargıda dava açmıştır.
Ankara 12. İş Mahkemesi: 27.12.2012 gün ve 2011/335 Esas, 2012/1119 Karar sayılı
kararında özetle; Yargıtay 9.Hukuk Dairesi’nin 01.10.2012 gün ve 2012/27088
Esas, 2012/32353 Karar sayılı kararında benzer bir olayda davalı kurumda
özelleştirme öncesi kapsam dışı çalışan personelin nakledildiklerinde özlük
haklarının korunması yönünden kapsam dışı personel olarak kamuda çalışan
gibi değerlendirildiğini, yine Danıştay İdari Dava Daireleri’nin 07.04.2011
gün ve 2011/55-205 sayılı kararında da benzer bir davada idari yargının
görevli olduğunun belirtildiğini, bu görüşlerin mahkemece de benimsendiğini
belirterek; davanın görevsizlik nedeni ile reddine karar vermiş, karar
taraf vekillerince temyiz edilmiş, davacı vekili vermiş olduğu 25.04.2013
tarihli dilekçe ile temyiz isteminden vazgeçmiştir.
Yargıtay
22. Hukuk Dairesi; 06.05.2013 gün ve 2013/9864 Esas, 2013/9844 Karar sayılı
ilamı ile 6100 sayılı Hukuk Mahkemeleri Kanunu’nun geçici 3.maddesi
uyarınca uygulanmasına devam olunan mülga 1086 sayılı Hukuk Usulü
Muhakemeleri Kanunu’nun 432/4.maddesi uyarınca davacı vekilinin temyiz
isteminin reddine, davalı vekilinin temyiz istemi yönünden ise ilk derece
mahkemesi kararının onanmasına hükmetmiş; 1086 sayılı Yasa’nın Geçici 2. ve
6100 sayılı Yasa’nın Geçici 3.maddesi gereğince halen yürürlükte olan 1086
sayılı Yasa’nın 440.maddesi gereğince verilen karar 12.11.2013 tarihinde
kesinleşmiştir.
Davacı
vekili bu kez; davalı kurumdan geçiş yapan davacının maaş nakil
ilmühaberinin 4046 sayılı Yasa’nın 22. maddesi ve 406 sayılı Yasa’nın Ek
29. maddesine uygun düzenlenmemesi nedeniyle maaş nakil ilmühaberinin iptal
edilerek, müvekkilinin davalı kurumda çalıştığı sürelerde hak ettiği ancak
kendisine ödenmeyen ve davalı kurumun hatalı maaş bildirimi nedeniyle
müvekkilinin halen çalıştığı kurumda eksik maaş almasına sebep olduğu
tutarların, yıllar itibariyle değişen ek ödeme ve denge tazminatlarının ve
buna bağlı olarak değişen maaş tutarına uygulanan ikramiye tutarları
farkının ödenmesi gereken tarihlerden itibaren işleyecek en yüksek faizi
ile birlikte davalı kurumdan tahsili istemiyle idari yargıda dava açmıştır.
Ankara 5. İdare Mahkemesi: 30.01.2014 gün
ve 2013/1816 Esas sayılı ara kararında özetle; uyuşmazlıkta, davalı Türk
Telekomünikasyon A.Ş.’nin özel hukuk tüzel kişisi olması karşısında,
uyuşmazlığın görüm ve çözümünün adli yargının görevinde bulunduğunu, Uyuşmazlık
Mahkemesi’nin benzer bir olaya ilişkin olarak verdiği 05.07.2010 tarih ve
E:2010/56, K:2010/157 sayılı ve 08.04.2013 tarih ve E:2013/82, K:2013/502
sayılı kararları ile davanın çözümünde adli yargının görevli olduğuna karar
verildiğini gerekçe göstererek, 2247 sayılı Uyuşmazlık Mahkemesinin Kuruluş
ve İşleyişi Hakkında Kanun’un 19. maddesi hükümleri uyarınca görevli yargı
merciinin belirlenmesi için dosyanın Uyuşmazlık Mahkemesi’ne
gönderilmesine, Uyuşmazlık Mahkemesi’nce karar verilinceye kadar davanın
ertelenmesine karar vererek dosya Mahkememize gönderilmiştir.
İNCELEME VE GEREKÇE :
Uyuşmazlık Mahkemesi Hukuk Bölümü’nün, Serdar
ÖZGÜLDÜR’ün Başkanlığında, Üyeler: Eyüp Sabri BAYDAR, Ali ÇOLAK, Nurdane
TOPUZ, Ertuğrul ARSLANOĞLU, Ayhan AKARSU ve Mehmet AKBULUT’un
katılımlarıyla yapılan 2.6.2014 günlü toplantısında:
l-İLK
İNCELEME: Dosya üzerinden 2247 sayılı Yasa’nın 27. maddesi uyarınca yapılan
incelemeye göre; idari ve adli yargı yerleri arasında 2247 sayılı Yasa’nın
19.maddesinde öngörülen biçimde görev uyuşmazlığı doğduğu, idari yargı
dosyasının, son görevsizlik kararını veren mahkemece, adli yargı dosyası da
temin edilmek suretiyle Uyuşmazlık Mahkemesi’ne gönderildiği ve usule
ilişkin herhangi bir noksanlık bulunmadığı anlaşıldığından görev uyuşmazlığının
esasının incelenmesine oy birliği ile karar verildi.
II-ESASIN İNCELENMESİ: Raportör-Hakim Birgül Yiğit’in,
davanın çözümünde adli yargının görevli olduğu yolundaki raporu ile
dosyadaki belgeler okunduktan; ilgili Başsavcılarca görevlendirilen Yargıtay
Cumhuriyet Savcısı Mehmet BAYHAN ile Danıştay Savcısı Mehmet Ali GÜMÜŞ’ün
davada adli yargının görevli olduğu yolundaki sözlü açıklamaları da
dinlendikten sonra GEREĞİ GÖRÜŞÜLÜP DÜŞÜNÜLDÜ:
Dava,
Türk Telekom A.Ş.'nde kapsam dışı personel olarak çalışmakta iken kurumun
özelleştirilmesi nedeni ile başka kuruma atanan davacının, nakle esas
düzenlenen maaş nakil ilmuhaberinde gösterilemeyen tazminatların eklenmesi
sureti ile maaş nakil ilmuhaberinin yeniden düzenlenmesi ve dava konusu
hatalı işlem nedeni ile uğradığı tüm zararların en yüksek faizi ile
davalıdan tahsiline karar verilmesi istemiyle açılmıştır.
1953 tarih ve 6145 sayılı Yasa ile, Türkiye
Cumhuriyeti Posta, Telgraf ve Telefon İşletmesi kurulmuş; 1924 tarih ve 406
sayılı Telgraf ve Telefon Kanunu’nun 10.6.1994 tarih ve 4000 sayılı
Yasa’yla değiştirilen 1. maddesi ile, posta ve telgraf tesis ve işletmesine
ilişkin hizmetler, Posta İşletmesi Genel Müdürlüğü’nce (P.İ),
telekomünikasyon hizmetleri ise, “Türk Telekomünikasyon Anonim Şirketi
(Şirket)” tarafından yürütülecek şekilde yeniden yapılandırılmıştır.
27.1.2000 tarih ve 4502 sayılı Yasa’nın 1. maddesi
ile, 406 sayılı Yasa’nın 1. maddesine eklenen dokuzuncu fıkrada, “Türk
Telekom, bu Kanun ve özel hukuk hükümlerine tabi bir anonim şirkettir. Kamu
İktisadi Teşebbüslerinin kuruluş, teşkilât ve faaliyetleri ile ilgili
mevzuat Türk Telekom’a uygulanmaz. Sadece, Türkiye Büyük Millet Meclisi
denetimine ilişkin 2.4.1987 tarihli ve 3346 sayılı Kanunun 9 uncu maddesi
hükümleri uygulanır” denilmiş; anılan fıkra hükmü, 12.5.2001 tarih ve 4673
sayılı Yasa’nın 1. maddesi ile değiştirilmiş ve “Türk Telekom, bu Kanun ve
özel hukuk hükümlerine tabi bir anonim şirkettir. Bu Kanun hükümleri saklı
kalmak üzere, kamu iktisadi teşebbüsleri de dahil, sermayesinin yarısından
fazlası kamuya ait olan kamu kurum, kuruluş ve ortaklıklarına uygulanan
mevzuat Türk Telekom’a uygulanmaz. Sermayesinin yarısından fazlası kamuda
kaldığı sürece, Türkiye Büyük Millet Meclisi denetimine ilişkin 2.4.1987
tarihli ve 3346 sayılı Kanunun 9 uncu maddesi hükümleri uygulanır.
16.7.1965 tarihli ve 697 sayılı Kanun ile milli güvenlik ve kamu düzeniyle
sıkıyönetim ve seferberlik hallerinde telekomünikasyon hizmetlerinin
yürütülmesine ilişkin özel kanunların hükümleri saklıdır”; Ek 29. maddesinin
3.7.2005 gün ve 5398 sayılı Kanun’un 14. maddesi ile değişik birinci
fıkrasında, “Türk Telekom hisselerinin devri sonucu kamu payının yüzde
ellinin altına düşmesi durumunda; Türk Telekomda ek 22 nci maddenin (a)
bendinin bu Kanunla yürürlükten kaldırılan hükümleri uyarınca belirlenen
aslî ve sürekli görevlerde çalışmakta olanlar ile 22.1.1990 tarihli ve 399
sayılı Kanun Hükmünde Kararnameye tâbi olarak kadrolu veya sözleşmeli
personel statüsünde çalışanlar ve kapsam dışı personel, kamu görevlerinden
yüzseksen gün aylıksız izinli sayılır…” denilmiştir.
Öte
yandan; 406 sayılı Yasa’nın 4502 sayılı Yasa ile değişik 2. maddesinin (c)
bendinin birinci alt bendinin birinci cümlesinde, “Türk Telekom;
telekomünikasyon şebekeleri üzerinden sunulan ulusal ve uluslararası ses
iletimini ihtiva eden telefon hizmetlerini, 31.12.2003 tarihine kadar bu
Kanun ve görev sözleşmesi çerçevesinde tekel olarak yürütür” denildikten
sonra, anılan (c) bendinin birinci alt bendine 12.5.2001 tarih ve 4673
sayılı Yasa ile eklenen üçüncü cümlede, “Ancak, Türk Telekom’daki kamu payı
%50’nin altına düştüğünde, Türk Telekom’un tüm tekel hakları 31.12.2003
tarihinden önce de olsa ortadan kalkmış olur” denilmiş; 4502 sayılı
Yasa’nın Geçici 3. maddesi ile de Türk Telekomünikasyon A.Ş., 233 sayılı
KHK’nin ekindeki “B-Kamu İktisadi Kuruluşları (KİK)” bölümünde yer alan kuruluşlar
listesinden çıkarılmıştır.
Bu düzenlemeler
birlikte değerlendirildiğinde,
telekomünikasyon şebekeleri üzerinden sunulan ulusal ve uluslararası ses
iletimini ihtiva eden telefon hizmetlerini 31.12.2003 tarihine kadar
“tekel” olarak yürütmekle görevli kılınan ve çoğunluk hisseleri kamuya ait
bulunan Türk Telekom’un, tekel kapsamında kamu hizmeti yürüten, ancak
kuruluş yasasındaki son düzenlemeler ile kendine özgü statüye sahip olan ve
sermayesindeki kamu payı %50’nin altına düşünceye kadar kamu kuruluşu
niteliğini taşıyan bir kuruluş olduğu tartışmasızdır.
Özelleştirme
kapsamında bulunan Türk Telekomünikasyon A.Ş.’deki tamamı Hazineye ait
bulunan hisselerden % 55’i, Bakanlar Kurulu’nun 25.7.2005 tarih ve
2005/9146 sayılı “Türk Telekomünikasyon Anonim Şirketi (Türk Telekom)’nin %
55 Oranındaki Hissesinin Blok Olarak Satışına İlişkin Nihai Devir
İşlemlerine Dair Kararın Yürürlüğe Konulması Hakkında Karar”ı uyarınca, 14.11.2005 tarihli
Hisse Satış Sözleşmesi ile (6.550.000.000 USD. bedelle) O. Telekomünikasyon
A.Ş.’ne satılmıştır.
Bu sürece paralel
olarak Türk Telekom personelinin durumu incelendiğinde:
Türk
Telekom A.Ş., 4502 sayılı Yasa’nın 29.1.2000 tarih ve 23948 sayılı Resmi Gazete’de
yayımlanarak yürürlüğe girdiği dikkate alındığında, 29.1.2000 tarihi
itibariyle 233 sayılı KHK kapsamı
dışında kalmış ve anılan KHK eki cetvellerden çıkarılmış olması nedeniyle,
Uyuşmazlık Mahkemesi Genel Kurulu’nun
22.1.1996 gün ve E:1995/1, K:1996/1 sayılı ve özelleştirme
kapsamında bulunan kamu iktisadi teşebbüslerinde
sözleşmeli veya kapsam dışı statüde çalışan personelin kurumları ile olan
ilişkilerinden doğan anlaşmazlıkların çözüm yerinin idari yargı olduğu
yolundaki İlke Kararı kapsamı dışında değerlendirilmesi gerekmektedir.
Anılan
4502 sayılı Yasa’nın 13. maddesi ile 406 sayılı Yasa’ya eklenen Ek 22.
maddenin (a) bendinde, “a) Personelin statüsü: Telekomünikasyon
hizmetlerinin gerektirdiği asli ve sürekli görevler telekomünikasyon alanında
sekiz yıl tecrübeye sahip ve en az dört yıllık yüksek öğrenim görmüş bir
genel müdür ile kadro, unvan, derece ve sayıları Yönetim Kurulunun önerisi
ve Bakanlığın teklifi üzerine bu Kanunun yürürlüğe girdiği tarihten
itibaren yüzseksen gün içerisinde Bakanlar Kurulu Kararı ile belirlenen
kadrolarda istihdam edilen personel eliyle yürütülür. Bu personel hakkında
bu Kanunda öngörülen hükümler saklı kalmak üzere 399 sayılı Kanun Hükmünde
Kararname hükümleri uygulanır. Bunların dışında kalan personel iş mevzuatı
uyarınca istihdam edilir. İş mevzuatına göre istihdam edilenlere ilişkin
kayıt ve şartlar Yönetim Kurulu tarafından tayin olunur” hükmüne yer
verilmiş; bu bent hükmü, 4673 ve 5189 sayılı Yasalarla yapılan
değişiklikler sonucunda; “a) Personelin statüsü: (Ek ibare:
12.5.2001-4673/6. md.) Türk Telekomdaki kamu payı %50’nin altına düşünceye
kadar, Türk Telekom Yönetim Kurulu üyeliklerine atanacaklarda Devlet memurluğuna
atanabilme genel şartlarına sahip olma ve en az dört yıllık yüksek öğrenim
görme şartları aranır. (Mülga ikinci ve üçüncü cümle: 16.6.2004-5189/12
md.) Bunların dışında kalan personel iş mevzuatı uyarınca istihdam edilir.
İş mevzuatına göre istihdam edilenlere ilişkin kayıt ve şartlar Yönetim
Kurulu tarafından tayin olunur” hükmünü almış; aynı maddenin (b) bendinin
ikinci paragrafında da iş mevzuatına tabi olan Türk Telekom çalışanlarının
aylık ücretlerinin kendilerini atamaya yetkili olan Yönetim Kurulu
tarafından tespit olunacağı kurala bağlanmıştır.
406
sayılı Yasa’nın anılan Ek 22.maddesi uyarınca, Türk Telekom A.Ş. Genel
Müdürlüğü’ne ait asli ve sürekli kadrolar belirlenerek 4.4.2000 tarih ve
24010 (Mükerrer) sayılı R.G. de yayımlanan 31.3.2000 tarih ve 2000/331
sayılı Bakanlar Kurulu Kararı ekinde yer alan listede: merkez teşkilatı için
100 ve taşra teşkilatı için 100 (6 Bölge Müdürü, 12 Bölge Müdür Yardımcısı
ve 82 İl Telekom Müdürü) kadro ihdas edilmiş; öte yandan, aynı Yasa
maddesinin verdiği yetkiye dayanılarak hazırlanan “Türk Telekomünikasyon
A.Ş. Kapsam Dışı Personel Yönetmeliği” adı altındaki düzenleme, Yönetim
Kurulunun 31.8.2000 tarih ve 407 sayılı kararıyla kabul edilmek suretiyle
yürürlüğe konulmuştur.
Kanunla,
Kurumda görev yapan personelden asli ve sürekli görev yapacak olanları
kadro unvanı itibariyle belirlemek konusunda Bakanlar Kurulu'na yetki
verildiği açıktır. Bu yetki 4502 sayılı Kanun’un yürürlüğe girdiği
29.1.2000 tarihi ile 5189 sayılı Kanun’un yürürlüğe girdiği 2.7.2004
tarihleri arasında geçerli olmuştur.
Anayasa’nın
128. maddesinde, “Devletin, kamu iktisadî teşebbüsleri ve diğer kamu
tüzelkişilerinin genel idare esaslarına göre yürütmekle yükümlü oldukları
kamu hizmetlerinin gerektirdiği aslî ve sürekli görevler, memurlar ve diğer
kamu görevlileri eliyle görülür” denilmiştir.
406
sayılı Yasa’nın Ek 29. maddesinin 3.7.2005 tarih ve 5398 sayılı Kanun’la
değişik birinci fıkrasında, “Türk Telekom hisselerinin devri sonucu kamu
payının yüzde ellinin altına düşmesi durumunda; Türk Telekomda ek 22 nci
maddenin (a) bendinin bu Kanunla yürürlükten kaldırılan hükümleri uyarınca
belirlenen asli ve sürekli görevlerde çalışmakta olanlar ile 22.1.1990
tarihli ve 399 sayılı Kanun Hükmünde Kararnameye tabi olarak kadrolu veya
sözleşmeli personel statüsünde çalışanlar ve kapsam dışı personel, kamu
görevlerinden yüzseksen gün aylıksız izinli sayılır. Bu personel belirtilen
süre içinde Türk Telekomda çalışmaya devam eder ve hisse devir tarihinden
nakli için Devlet Personel Başkanlığına bildirildikleri tarihe kadarki
aylık ücret, harcırah, sağlık giderleri, cenaze giderleri ve ölüm yardımı
ile diğer mali ve özlük hakları Türk Telekom tarafından karşılanır…”
denilerek, yasakoyucu tarafından Türk Telekom’da 22.1.1990 tarihli ve 399
sayılı Kanun Hükmünde Kararnameye tabi olarak sözleşmeli personel
statüsünde çalışanlar ile kapsam dışı personel, kamu personeli sayılmıştır.
Olayda,
davalının hisse devir (14.11.2005) tarihinde davalı kurum nezdinde
teknisyen yardımcısı olarak çalışmakta iken, 406 sayılı Yasa'nın Ek-29.
maddesi ile 4046 sayılı Yasa'nın 22. maddesine göre adı Devlet Personel
Başkanlığı’na bildirilen ve sonrasında başka bir kamu kurumu emrine atanan
davacı tarafından, maaş nakil ilmühaberinin yanlış olduğunun tespiti ile
almaktan mahrum kaldığı ek ödenekler nedeni ile uğradığı zararın tazmini
istemiyle; Ankara 12.İş Mahkemesi’ne dava açıldığı; Ankara 12. İş
Mahkemesi’nin 27.12.2012 gün ve 2011/335 Esas, 2012/1119 Karar sayılı
kararı ile davanın görev nedeni ile reddine karar verdiği ve kararın taraf
vekillerince temyiz edildiği, davacı vekilinin 25.04.2013 tarihli dilekçesi
ile temyiz talebinden vazgeçtiği; Yargıtay 22.Hukuk Dairesi’nin 06.05.2013
gün ve 2013/9864 Esas, 2013/9844 Karar sayılı ilamı ile davacı vekilinin
temyiz isteminin reddine, davalı vekilinin temyiz istemi yönünden ise ilk
derece mahkemesi kararının onanmasına karar verildiği ve bu şekilde ilk
derece mahkemesi kararının kesinleştiği, bunun üzerine davacının aynı
istemle Ankara 5. İdare Mahkemesi’nde dava açtığı, Ankara 5. İdare
Mahkemesi’nin 2247 sayılı kanunun 19. maddesi koşullarına uygun olarak
dosyanın Uyuşmazlık Mahkemesi’ne gönderilmesine karar verdiği
anlaşılmaktadır.
Mahkememizce
yapılan değerlendirme neticesinde;
2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu’nun “İdari Dava
Türleri ve İdari Yargı Yetkisinin Sınırı” başlıklı 2. maddesinin değişik 1
numaralı bendinde:
“a) (Değişik: 8.6.2000-4577/5 md.) İdari işlemler
hakkında yetki, şekil, sebep, konu ve maksat yönlerinden biri ile hukuka
aykırı olduklarından dolayı iptalleri için menfaatleri ihlal edilenler
tarafından açılan iptal davaları,
b) İdari
eylem ve işlemlerden dolayı kişisel hakları doğrudan muhtel olanlar
tarafından açılan tam yargı davaları,
c)
(Değişik: 18.12.1999-4492/6 md.) Tahkim yolu öngörülen imtiyaz şartlaşma ve
sözleşmelerinden doğan uyuşmazlıklar hariç, kamu hizmetlerinden birinin
yürütülmesi için yapılan her türlü idari sözleşmelerden dolayı taraflar
arasında çıkan uyuşmazlıklara ilişkin davalar” idari dava türleri olarak
sayılmış olup; kural olarak, idari yargıda ancak Devlete ve kamu tüzel
kişilerine karşı açılan davalara bakılabilir.
Buna göre,
iptali istenilen işlemin tesis
edildiği ve davanın açıldığı tarihte davalı mevkiinde kamu kuruluşu
niteliği taşımayan Türk Telekomünikasyon A.Ş.'nin olması karşısında, idari
yargı yetkisi kapsamında açılmış bir idari dava bulunduğundan söz etmek
olanaksız olduğundan, uyuşmazlığın, özel hukuk hükümlerine göre görüm ve
çözümünde adli yargı yerinin görevli olduğu sonucuna varılmıştır.
Belirtilen
nedenlerle, Ankara 5. İdare Mahkemesi’nin başvurusunun kabulü ile Ankara
12. İş Mahkemesi’nin görevsizlik kararının kaldırılması gerekmiştir.
SONUÇ :
Davanın çözümünde ADLİ YARGININ görevli olduğuna, bu nedenle Ankara 5.İdare
Mahkemesi’nin BAŞVURUSUNUN KABULÜ ile, Ankara 12.İş Mahkemesi’nin 27.12.2012 gün ve 2011/335 Esas,
2012/1119 Karar sayılı GÖREVSİZLİK KARARININ KALDIRILMASINA, 2.6.2014
gününde OY BİRLİĞİ İLE KESİN OLARAK karar verildi.
——
• ——
Uyuşmazlık Mahkemesi
Başkanlığından:
37-ESAS NO : 2014/656
KARAR NO : 2014/697
KARAR TR : 02.06.2014
(Hukuk Bölümü)
ÖZET :
Türk Telekomünikasyon A.Ş.’de çalışırken Kurumun özelleştirilmesi nedeniyle
başka kuruma nakledilen davacının, maaş nakil ilmühaberinin düzeltilmesi ve
alacağının faizi ile birlikte tazmini istemiyle açtığı davanın, ADLİ YARGI
YERİNDE çözümlenmesi gerektiği hk.
K A R A R
Davacı : M.Ö.
Vekili :
Av. S.Ö.
Davalı : Türk Telekomünikasyon A.Ş.
Vekili :
Av. A.İ. (Adli Yargıda)
O L A Y : Davacı vekili dava
dilekçesinde özetle; davalı şirkette görev yapmakta iken, 406 sayılı
Yasanın Ek-29. maddesi ile 4046 sayılı Yasanın 22. maddesine göre adı
Devlet Personel Başkanlığına bildirilen davacının, daha sonra 24.12.2010
tarihinde Bergama Devlet Hastanesi kurumu emrine atandığını, ancak bu nakil
sırasında maaş nakil bildiriminin 4046 sayılı yasanın 22.maddesi ve 406
sayılı yasanın ek 29.maddesine uygun düzenlenmediğinin fark edildiğini
belirterek, maaş nakil ilmühaberinin yeniden düzenlenerek, yanlış
düzenlenmesi sonucu alamadığını belirttiği 1.000 TL’nin fazlaya ilişkin
hakları saklı tutularak, faiziyle birlikte davalıdan tahsili istemi ile
adli yargı yerinde dava açmıştır.
Ankara
11. İş Mahkemesi: 17.7.2013 gün ve E:2012/1244, K:2013/947 sayı ile özetle,
davanın idari yargı yerinde görülmesi gerektiğinden bahisle görev yönünden
reddine karar vermiş ve karar kesinleşmiştir.
Davacı
vekili aynı istemle bu kez idari yargı yerinde dava açmıştır.
İzmir 5.
İdare Mahkemesi: 13.12.2013 gün ve E:2013/1767 sayı ile özetle, davanın
adli yargı yerinde görülmesi gerektiğini belirterek, 2247 sayılı Kanun’un
19.maddesi gereğince görevli yargı yerinin belirlenmesi için dosyanın
Uyuşmazlık Mahkemesi’ne gönderilmesine karar vermiştir.
İNCELEME VE GEREKÇE :
Uyuşmazlık Mahkemesi Hukuk Bölümü’nün, Serdar
ÖZGÜLDÜR’ün Başkanlığında, Üyeler: Eyüp Sabri BAYDAR, Ali ÇOLAK, Nurdane
TOPUZ, Ertuğrul ARSLANOĞLU, Ayhan AKARSU ve Mehmet AKBULUT’un katılımlarıyla
yapılan 2.6.2014 günlü toplantısında:
l-İLK İNCELEME: Dosya üzerinde 2247 sayılı Yasa’nın
27.maddesi uyarınca yapılan incelemeye göre; adli ve idari yargı yerleri
arasında 2247 sayılı yasa’nın 19.maddesinde öngörülen biçimde görev
uyuşmazlığı doğduğu, idari yargı dosyasının,adli yargı dosyası da temin
edilmek suretiyle, son görevsizlik kararını veren mahkemece, Uyuşmazlık
Mahkemesi’ne gönderildiği ve usule ilişkin herhangi bir noksanlık
bulunmadığı anlaşıldığından görev uyuşmazlığının esasının incelenmesine oy
birliği ile karar verildi.
II-ESASIN İNCELENMESİ: Raportör-Hakim İsmail SARI’nın,
davanın çözümünde adli yargının görevli olduğu yolundaki raporu ile
dosyadaki belgeler okunduktan; ilgili Başsavcılarca görevlendirilen
Yargıtay Cumhuriyet Savcısı Mehmet BAYHAN ile Danıştay Savcısı Mehmet Ali
GÜMÜŞ’ün davada adli yargının görevli olduğu yolundaki sözlü açıklamaları
da dinlendikten sonra GEREĞİ GÖRÜŞÜLÜP DÜŞÜNÜLDÜ:
Dava,davalı
şirkette görev yapmakta iken, 406 sayılı Yasa'nın Ek-29. maddesi ile 4046
sayılı Yasa'nın 22. maddesine göre adı Devlet Personel Başkanlığına
bildirilen, sonrasında Kamu Kurumu emrine atanan davacı tarafından; maaş
nakil ilmühaberinin eksik ve hatalı olduğundan bahisle iptali, maaş nakil
ilmühaberinde gösterilmeyen ödemeler ile ek ödemelere ilişkin eksikliklerin
tespiti, nakil ilmühaberinin yeniden düzenlenmesi ve eksik ödenen
tutarların yasal faizleri ile birlikte tahsili istemiyle açılmıştır.
1953
tarih ve 6145 sayılı Yasa ile, Türkiye Cumhuriyeti Posta, Telgraf ve Telefon
İşletmesi kurulmuş; 1924 tarih ve 406 sayılı Telgraf ve Telefon Kanunu’nun
10.6.1994 tarih ve 4000 sayılı Yasa’yla değiştirilen 1. maddesi ile, posta
ve telgraf tesis ve işletmesine ilişkin hizmetler, Posta İşletmesi Genel
Müdürlüğü’nce (P.İ), telekomünikasyon hizmetleri ise, “Türk
Telekomünikasyon Anonim Şirketi (Şirket)” tarafından yürütülecek şekilde
yeniden yapılandırılmıştır.
27.1.2000 tarih ve 4502 sayılı Yasa’nın 1. maddesi
ile, 406 sayılı Yasa’nın 1. maddesine eklenen dokuzuncu fıkrada, “Türk Telekom,
bu Kanun ve özel hukuk hükümlerine tabi bir anonim şirkettir. Kamu İktisadi
Teşebbüslerinin kuruluş, teşkilât ve faaliyetleri ile ilgili mevzuat Türk
Telekom’a uygulanmaz. Sadece, Türkiye Büyük Millet Meclisi denetimine
ilişkin 2.4.1987 tarihli ve 3346 sayılı Kanunun 9 uncu maddesi hükümleri
uygulanır” denilmiş; anılan fıkra hükmü, 12.5.2001 tarih ve 4673 sayılı
Yasa’nın 1. maddesi ile değiştirilmiş ve “Türk Telekom, bu Kanun ve özel
hukuk hükümlerine tabi bir anonim şirkettir. Bu Kanun hükümleri saklı
kalmak üzere, kamu iktisadi teşebbüsleri de dahil, sermayesinin yarısından
fazlası kamuya ait olan kamu kurum, kuruluş ve ortaklıklarına uygulanan
mevzuat Türk Telekom’a uygulanmaz. Sermayesinin yarısından fazlası kamuda
kaldığı sürece, Türkiye Büyük Millet Meclisi denetimine ilişkin 2.4.1987
tarihli ve 3346 sayılı Kanunun 9 uncu maddesi hükümleri uygulanır.
16.7.1965 tarihli ve 697 sayılı Kanun ile milli güvenlik ve kamu düzeniyle
sıkıyönetim ve seferberlik hallerinde telekomünikasyon hizmetlerinin yürütülmesine
ilişkin özel kanunların hükümleri saklıdır”; Ek 29. maddesinin 3.7.2005 gün
ve 5398 sayılı Kanun’un 14. maddesi ile değişik birinci fıkrasında, “Türk
Telekom hisselerinin devri sonucu kamu payının yüzde ellinin altına düşmesi
durumunda; Türk Telekomda ek 22 nci maddenin (a) bendinin bu Kanunla
yürürlükten kaldırılan hükümleri uyarınca belirlenen aslî ve sürekli
görevlerde çalışmakta olanlar ile 22.1.1990 tarihli ve 399 sayılı Kanun
Hükmünde Kararnameye tâbi olarak kadrolu veya sözleşmeli personel statüsünde
çalışanlar ve kapsam dışı personel, kamu görevlerinden yüzseksen gün
aylıksız izinli sayılır…” denilmiştir.
Öte
yandan; 406 sayılı Yasa’nın 4502 sayılı Yasa ile değişik 2. maddesinin (c)
bendinin birinci alt bendinin birinci cümlesinde, “Türk Telekom;
telekomünikasyon şebekeleri üzerinden sunulan ulusal ve uluslararası ses
iletimini ihtiva eden telefon hizmetlerini, 31.12.2003 tarihine kadar bu
Kanun ve görev sözleşmesi çerçevesinde tekel olarak yürütür” denildikten
sonra, anılan (c) bendinin birinci alt bendine 12.5.2001 tarih ve 4673
sayılı Yasa ile eklenen üçüncü cümlede, “Ancak, Türk Telekom’daki kamu payı
%50’nin altına düştüğünde, Türk Telekom’un tüm tekel hakları 31.12.2003
tarihinden önce de olsa ortadan kalkmış olur” denilmiş; 4502 sayılı Yasa’nın
Geçici 3. maddesi ile de Türk Telekomünikasyon A.Ş., 233 sayılı KHK’nin
ekindeki “B-Kamu İktisadi Kuruluşları (KİK)” bölümünde yer alan kuruluşlar
listesinden çıkarılmıştır.
Bu
düzenlemeler birlikte değerlendirildiğinde, telekomünikasyon şebekeleri
üzerinden sunulan ulusal ve uluslararası ses iletimini ihtiva eden telefon
hizmetlerini 31.12.2003 tarihine kadar “tekel” olarak yürütmekle görevli
kılınan ve çoğunluk hisseleri kamuya ait bulunan Türk Telekom’un, tekel
kapsamında kamu hizmeti yürüten, ancak kuruluş yasasındaki son düzenlemeler
ile kendine özgü statüye sahip olan ve sermayesindeki kamu payı %50’nin
altına düşünceye kadar kamu kuruluşu niteliğini taşıyan bir kuruluş olduğu
tartışmasızdır.
Özelleştirme
kapsamında bulunan Türk Telekomünikasyon A.Ş.’deki tamamı Hazineye ait
bulunan hisselerden % 55’i, Bakanlar Kurulu’nun 25.7.2005 tarih ve
2005/9146 sayılı “Türk Telekomünikasyon Anonim Şirketi (Türk Telekom)’nin %
55 Oranındaki Hissesinin Blok Olarak Satışına İlişkin Nihai Devir
İşlemlerine Dair Kararın Yürürlüğe Konulması Hakkında Karar”ı uyarınca,
14.11.2005 tarihli Hisse Satış Sözleşmesi ile (6.550.000.000 USD. bedelle)
O. Telekomünikasyon A.Ş.’ne satılmıştır.
Bu
sürece paralel olarak Türk Telekom personelinin durumu incelendiğinde:
Türk Telekom
A.Ş., 4502 sayılı Yasa’nın 29.1.2000 tarih ve 23948 sayılı Resmi Gazete’de
yayımlanarak yürürlüğe girdiği dikkate alındığında, 29.1.2000 tarihi
itibariyle 233 sayılı KHK kapsamı
dışında kalmış ve anılan KHK eki cetvellerden çıkarılmış olması nedeniyle,
Uyuşmazlık Mahkemesi Genel Kurulu’nun
22.1.1996 gün ve E:1995/1, K:1996/1 sayılı ve özelleştirme
kapsamında bulunan kamu iktisadi teşebbüslerinde
sözleşmeli veya kapsam dışı statüde çalışan personelin kurumları ile olan
ilişkilerinden doğan anlaşmazlıkların çözüm yerinin idari yargı olduğu
yolundaki İlke Kararı kapsamı dışında değerlendirilmesi gerekmektedir.
Anılan
4502 sayılı Yasa’nın 13. maddesi ile 406 sayılı Yasa’ya eklenen Ek 22.
maddenin (a) bendinde, “a) Personelin statüsü: Telekomünikasyon hizmetlerinin
gerektirdiği asli ve sürekli görevler telekomünikasyon alanında sekiz yıl
tecrübeye sahip ve en az dört yıllık yüksek öğrenim görmüş bir genel müdür
ile kadro, unvan, derece ve sayıları Yönetim Kurulunun önerisi ve
Bakanlığın teklifi üzerine bu Kanunun yürürlüğe girdiği tarihten itibaren
yüzseksen gün içerisinde Bakanlar Kurulu Kararı ile belirlenen kadrolarda
istihdam edilen personel eliyle yürütülür. Bu personel hakkında bu Kanunda
öngörülen hükümler saklı kalmak üzere 399 sayılı Kanun Hükmünde Kararname
hükümleri uygulanır. Bunların dışında kalan personel iş mevzuatı uyarınca
istihdam edilir. İş mevzuatına göre istihdam edilenlere ilişkin kayıt ve
şartlar Yönetim Kurulu tarafından tayin olunur” hükmüne yer verilmiş; bu
bent hükmü, 4673 ve 5189 sayılı Yasalarla yapılan değişiklikler sonucunda;
“a) Personelin statüsü: (Ek ibare: 12.5.2001-4673/6. md.) Türk Telekomdaki
kamu payı %50’nin altına düşünceye kadar, Türk Telekom Yönetim Kurulu
üyeliklerine atanacaklarda Devlet memurluğuna atanabilme genel şartlarına
sahip olma ve en az dört yıllık yüksek öğrenim görme şartları aranır.
(Mülga ikinci ve üçüncü cümle: 16.6.2004-5189/12 md.) Bunların dışında
kalan personel iş mevzuatı uyarınca istihdam edilir. İş mevzuatına göre
istihdam edilenlere ilişkin kayıt ve şartlar Yönetim Kurulu tarafından
tayin olunur” hükmünü almış; aynı maddenin (b) bendinin ikinci paragrafında
da iş mevzuatına tabi olan Türk Telekom çalışanlarının aylık ücretlerinin
kendilerini atamaya yetkili olan Yönetim Kurulu tarafından tespit olunacağı
kurala bağlanmıştır.
406
sayılı Yasa’nın anılan Ek 22. maddesi uyarınca, Türk Telekom A.Ş. Genel
Müdürlüğü’ne ait asli ve sürekli kadrolar belirlenerek 4.4.2000 tarih ve
24010 (Mükerrer) sayılı R.G. de yayımlanan 31.3.2000 tarih ve 2000/331
sayılı Bakanlar Kurulu Kararı ekinde yer alan listede: merkez teşkilatı
için 100 ve taşra teşkilatı için 100 (6 Bölge Müdürü, 12 Bölge Müdür
Yardımcısı ve 82 İl Telekom Müdürü) kadro ihdas edilmiş; öte yandan, aynı
Yasa maddesinin verdiği yetkiye dayanılarak hazırlanan “Türk
Telekomünikasyon A.Ş. Kapsam Dışı Personel Yönetmeliği” adı altındaki düzenleme,
Yönetim Kurulunun 31.8.2000 tarih ve 407 sayılı kararıyla kabul edilmek
suretiyle yürürlüğe konulmuştur.
Kanunla,
Kurumda görev yapan personelden asli ve sürekli görev yapacak olanları
kadro unvanı itibariyle belirlemek konusunda Bakanlar Kurulu'na yetki
verildiği açıktır. Bu yetki 4502 sayılı Kanun’un yürürlüğe girdiği
29.1.2000 tarihi ile 5189 sayılı Kanun’un yürürlüğe girdiği 2.7.2004
tarihleri arasında geçerli olmuştur.
Anayasa’nın
128. maddesinde, “Devletin, kamu iktisadî teşebbüsleri ve diğer kamu
tüzelkişilerinin genel idare esaslarına göre yürütmekle yükümlü oldukları
kamu hizmetlerinin gerektirdiği aslî ve sürekli görevler, memurlar ve diğer
kamu görevlileri eliyle görülür” denilmiştir.
406
sayılı Yasa’nın Ek 29. maddesinin 3.7.2005 tarih ve 5398 sayılı Kanun’la
değişik birinci fıkrasında, “Türk Telekom hisselerinin devri sonucu kamu
payının yüzde ellinin altına düşmesi durumunda; Türk Telekomda ek 22 nci
maddenin (a) bendinin bu Kanunla yürürlükten kaldırılan hükümleri uyarınca
belirlenen asli ve sürekli görevlerde çalışmakta olanlar ile 22.1.1990
tarihli ve 399 sayılı Kanun Hükmünde Kararnameye tabi olarak kadrolu veya
sözleşmeli personel statüsünde çalışanlar ve kapsam dışı personel, kamu
görevlerinden yüzseksen gün aylıksız izinli sayılır. Bu personel belirtilen
süre içinde Türk Telekomda çalışmaya devam eder ve hisse devir tarihinden
nakli için Devlet Personel Başkanlığına bildirildikleri tarihe kadarki
aylık ücret, harcırah, sağlık giderleri, cenaze giderleri ve ölüm yardımı
ile diğer mali ve özlük hakları Türk Telekom tarafından karşılanır…”
denilerek, yasakoyucu tarafından Türk Telekom’da 22.1.1990 tarihli ve 399
sayılı Kanun Hükmünde Kararnameye tabi olarak sözleşmeli personel
statüsünde çalışanlar ile kapsam dışı personel, kamu personeli sayılmıştır.
Olayda, davalının hisse devir (17.02.2012)
tarihinde davalı kuruluşta çalışmakta iken 406 sayılı Yasa'nın Ek-29.
maddesi ile 4046 sayılı Yasa'nın 22. maddesine göre adı Devlet Personel
Başkanlığına bildirilen ve sonrasında kamu kurumu emrine atanan davacı
tarafından; maaş nakil ilmühaberinin eksik ve hatalı olduğundan bahisle
iptali, maaş nakil ilmühaberinde gösterilmeyen ödemeler ile ek ödemelere
ilişkin eksikliklerin tespiti, nakil ilmühaberinin yeniden düzenlenmesi ve
eksik ödenen tutarların yasal faizleri ile birlikte tahsili istemiyle dava
açılmıştır.
2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu’nun “İdari Dava
Türleri ve İdari Yargı Yetkisinin Sınırı” başlıklı 2. maddesinin değişik 1
numaralı bendinde:
“a) (Değişik : 8.6.2000-4577/5 md.) İdari işlemler
hakkında yetki, şekil, sebep, konu ve maksat yönlerinden biri ile hukuka
aykırı olduklarından dolayı iptalleri için menfaatleri ihlal edilenler
tarafından açılan iptal davaları,
b) İdari
eylem ve işlemlerden dolayı kişisel hakları doğrudan muhtel olanlar
tarafından açılan tam yargı davaları,
c)
(Değişik: 18.12.1999-4492/6 md.) Tahkim yolu öngörülen imtiyaz şartlaşma ve
sözleşmelerinden doğan uyuşmazlıklar hariç, kamu hizmetlerinden birinin
yürütülmesi için yapılan her türlü idari sözleşmelerden dolayı taraflar
arasında çıkan uyuşmazlıklara ilişkin davalar” idari dava türleri olarak
sayılmış olup; kural olarak, idari yargıda ancak Devlete ve kamu tüzel kişilerine
karşı açılan davalara bakılabilir.
Buna
göre, işlemin tesis edildiği ve dava açıldığı tarihte davalı mevkiinde kamu
kuruluşu niteliği taşımayan Türk Telekomünikasyon A.Ş.'nin olması
karşısında, idari yargı yetkisi kapsamında açılmış bir idari dava bulunduğundan
söz etmek olanaksız olduğundan; uyuşmazlığın, özel hukuk hükümlerine göre
görüm ve çözümünde adli yargı yerinin görevli olduğu sonucuna varılmıştır.
Açıklanan nedenlerle, davanın görüm ve çözümünde
adli yargı görevli olduğundan, İzmir 5. İdare Mahkemesi’nce yapılan
başvurunun kabulü ile, Ankara 11. İş Mahkemesinin görevsizlik kararının
kaldırılması gerekmiştir.
SONUÇ :
Davanın çözümünde ADLİ YARGININ görevli olduğuna, bu nedenle İzmir 5.İdare
Mahkemesince yapılan BAŞVURUNUN KABULÜ ile, Ankara 11. İş Mahkemesinin
17.7.2013 gün ve E:2012/1244, K:2013/947 sayılı GÖREVSİZLİK KARARININ
KALDIRILMASINA, 2.6.2014 gününde OY BİRLİĞİ İLE KESİN OLARAK karar verildi.
——
• ——
Uyuşmazlık Mahkemesi
Başkanlığından:
38-ESAS NO : 2014/657
KARAR NO : 2014/698
KARAR TR : 02.06.2014
(Hukuk Bölümü)
ÖZET :
Türk Telekomünikasyon A.Ş.’de çalışırken Kurumun özelleştirilmesi nedeniyle
başka kuruma nakledilen davacının, maaş nakil ilmühaberinin düzeltilmesi ve
alacağının faizi ile birlikte tazmini istemiyle açtığı davanın, ADLİ YARGI
YERİNDE çözümlenmesi gerektiği hk.
K A R A R
Davacı : N.Ş.
Vekili : Av. S.Ö.
Davalı : Türk Telekomünikasyon A.Ş.
Vekili : Av. A.İ. (Adli Yargıda)
O L A Y : Davacı vekili, dava dilekçesinde özetle;
davacının Türk Telekom A.Ş.’de nakle tabi personel olarak çalışmakta iken;
özelleştirme nedeniyle 24.11.1994 tarih ve 4046 sayılı Özelleştirme
Uygulamalarının Düzenlenmesine ilişkin Kanunun 22. Maddesi ve 406 sayılı
Telgraf ve Telefon Kanununun Ek 29. Maddeleri gereğince Devlet Personel
Başkanlığı’na bildirilerek akabinde kamuya atanarak 05.10.2009 tarihinde
Buca Kadın Doğum ve Çocuk Hatalıkları Hastanesinde göreve başladığı halde
alması gereken ücret ve ek ödemeleri alamadığını belirterek, davacının,
davalı kurumdan alması gerekli olan ancak alamadığı ücret ve ücrete
eklenmesi gereken farklar ile ayrıca 112 günlük ikramiye tutarının sabit
bir değer olarak eklenecek şekilde maaş nakil ilmühaberinin yeniden
düzenlenmesi ve bu şekli ile Devlet Personel Başkanlığı’na bildirilmesi
ile, eksik ücret alması nedeniyle uğramış olduğu alacak haklarından fazlaya
ilişkin hakları saklı kalmak üzere şimdilik 1.000 TL’nin faizi ile birlikte
davalıdan tahsili istemiyle adli yargıda dava açmıştır.
Ankara
11. İş Mahkemesi: 17.07.2013 gün ve E:2012/1247 K:2013/950 sayılı kararı
ile özetle; davaya bakma görevinin idari yargıya ait olduğundan bahisle,
davanın görev yönünden reddine karar vermiş ve karar kesinleşmiştir.
Davacı
vekili aynı istemle bu kez idari yargı yerinde dava açmıştır.
İzmir 5.
İdare Mahkemesi: 13.12.2013 gün ve E:2013/1768 sayı ile özetle davacının
maaş nakil ilmühaberinin yanlış düzenlemesine ilişkin işlemden kaynaklanan
uyuşmazlığın çözümünün adli yargı olduğunu gerekçe göstererek, 2247 sayılı
Uyuşmazlık Mahkemesinin Kuruluş ve İşleyişi Hakkında Kanun’un 19. Maddesi
hükümleri uyarınca görevli yargı merciinin belirlenmesi için dosyanın
Uyuşmazlık mahkemesine gönderilmesine, uyuşmazlığın anılan mahkemece
verilecek karardan sonra görülmesine karar vererek dosya Mahkememize
gönderilmiştir.
İNCELEME VE GEREKÇE :
Uyuşmazlık Mahkemesi Hukuk Bölümü’nün, Serdar
ÖZGÜLDÜR’ün Başkanlığında, Üyeler: Eyüp Sabri BAYDAR, Ali ÇOLAK, Nurdane
TOPUZ, Ertuğrul ARSLANOĞLU, Ayhan AKARSU ve Mehmet AKBULUT’un
katılımlarıyla yapılan 2.6.2014 günlü toplantısında:
l-İLK İNCELEME: Dosya üzerinde 2247 sayılı Yasa’nın
27.maddesi uyarınca yapılan incelemeye göre; adli ve idari yargı yerleri
arasında 2247 sayılı yasa’nın 19.maddesinde öngörülen biçimde görev
uyuşmazlığı doğduğu,idari yargı dosyasının, adli yargı dosyası da temin
edilmek suretiyle, son görevsizlik kararını veren mahkemece, Uyuşmazlık
Mahkemesi’ne gönderildiği ve usule ilişkin herhangi bir noksanlık
bulunmadığı anlaşıldığından görev uyuşmazlığının esasının incelenmesine oy
birliği ile karar verildi.
II-ESASIN İNCELENMESİ: Raportör-Hakim İsmail SARI’nın,
davanın çözümünde adli yargının görevli olduğu yolundaki raporu ile
dosyadaki belgeler okunduktan; ilgili Başsavcılarca görevlendirilen
Yargıtay Cumhuriyet Savcısı Mehmet BAYHAN ile Danıştay Savcısı Mehmet Ali
GÜMÜŞ’ün davada adli yargının görevli olduğu yolundaki sözlü açıklamaları
da dinlendikten sonra GEREĞİ GÖRÜŞÜLÜP DÜŞÜNÜLDÜ:
Dava,
davalı şirkette görev yapmakta iken, 406 sayılı Yasa'nın Ek-29. maddesi ile
4046 sayılı Yasa'nın 22. maddesine göre adı Devlet Personel Başkanlığına
bildirilmesi nedeniyle yeni görevine başlayan davacının, maaş nakil ilmühaberinin
yeniden düzenlenmesi ve ödenmeyen ikramiyelerin tahsili isteğine
ilişkindir.
1953 tarih ve 6145 sayılı Yasa ile, Türkiye
Cumhuriyeti Posta, Telgraf ve Telefon İşletmesi kurulmuş; 1924 tarih ve 406
sayılı Telgraf ve Telefon Kanunu’nun 10.6.1994 tarih ve 4000 sayılı
Yasa’yla değiştirilen 1. maddesi ile, posta ve telgraf tesis ve işletmesine
ilişkin hizmetler, Posta İşletmesi Genel Müdürlüğü’nce (P.İ),
telekomünikasyon hizmetleri ise, “Türk Telekomünikasyon Anonim Şirketi
(Şirket)” tarafından yürütülecek şekilde yeniden yapılandırılmıştır.
27.1.2000 tarih ve 4502 sayılı Yasa’nın 1. maddesi
ile, 406 sayılı Yasa’nın 1. maddesine eklenen dokuzuncu fıkrada, “Türk
Telekom, bu Kanun ve özel hukuk hükümlerine tabi bir anonim şirkettir. Kamu
İktisadi Teşebbüslerinin kuruluş, teşkilât ve faaliyetleri ile ilgili
mevzuat Türk Telekom’a uygulanmaz. Sadece, Türkiye Büyük Millet Meclisi
denetimine ilişkin 2.4.1987 tarihli ve 3346 sayılı Kanunun 9 uncu maddesi
hükümleri uygulanır” denilmiş; anılan fıkra hükmü, 12.5.2001 tarih ve 4673
sayılı Yasa’nın 1. maddesi ile değiştirilmiş ve “Türk Telekom, bu Kanun ve
özel hukuk hükümlerine tabi bir anonim şirkettir. Bu Kanun hükümleri saklı
kalmak üzere, kamu iktisadi teşebbüsleri de dahil, sermayesinin yarısından
fazlası kamuya ait olan kamu kurum, kuruluş ve ortaklıklarına uygulanan
mevzuat Türk Telekom’a uygulanmaz. Sermayesinin yarısından fazlası kamuda
kaldığı sürece, Türkiye Büyük Millet Meclisi denetimine ilişkin 2.4.1987
tarihli ve 3346 sayılı Kanunun 9 uncu maddesi hükümleri uygulanır.
16.7.1965 tarihli ve 697 sayılı Kanun ile milli güvenlik ve kamu düzeniyle
sıkıyönetim ve seferberlik hallerinde telekomünikasyon hizmetlerinin
yürütülmesine ilişkin özel kanunların hükümleri saklıdır”; Ek 29.
maddesinin 3.7.2005 gün ve 5398 sayılı Kanun’un 14. maddesi ile değişik
birinci fıkrasında, “Türk Telekom hisselerinin devri sonucu kamu payının
yüzde ellinin altına düşmesi durumunda; Türk Telekomda ek 22 nci maddenin
(a) bendinin bu Kanunla yürürlükten kaldırılan hükümleri uyarınca
belirlenen aslî ve sürekli görevlerde çalışmakta olanlar ile 22.1.1990
tarihli ve 399 sayılı Kanun Hükmünde Kararnameye tâbi olarak kadrolu veya
sözleşmeli personel statüsünde çalışanlar ve kapsam dışı personel, kamu
görevlerinden yüzseksen gün aylıksız izinli sayılır…” denilmiştir.
Öte
yandan; 406 sayılı Yasa’nın 4502 sayılı Yasa ile değişik 2. maddesinin (c)
bendinin birinci alt bendinin birinci cümlesinde, “Türk Telekom; telekomünikasyon
şebekeleri üzerinden sunulan ulusal ve uluslararası ses iletimini ihtiva
eden telefon hizmetlerini, 31.12.2003 tarihine kadar bu Kanun ve görev
sözleşmesi çerçevesinde tekel olarak yürütür” denildikten sonra, anılan (c)
bendinin birinci alt bendine 12.5.2001 tarih ve 4673 sayılı Yasa ile
eklenen üçüncü cümlede, “Ancak, Türk Telekom’daki kamu payı %50’nin altına
düştüğünde, Türk Telekom’un tüm tekel hakları 31.12.2003 tarihinden önce de
olsa ortadan kalkmış olur” denilmiş; 4502 sayılı Yasa’nın Geçici 3. maddesi
ile de Türk Telekomünikasyon A.Ş., 233 sayılı KHK’nin ekindeki “B-Kamu
İktisadi Kuruluşları (KİK)” bölümünde yer alan kuruluşlar listesinden
çıkarılmıştır.
Bu
düzenlemeler birlikte değerlendirildiğinde, telekomünikasyon şebekeleri
üzerinden sunulan ulusal ve uluslararası ses iletimini ihtiva eden telefon
hizmetlerini 31.12.2003 tarihine kadar “tekel” olarak yürütmekle görevli
kılınan ve çoğunluk hisseleri kamuya ait bulunan Türk Telekom’un, tekel
kapsamında kamu hizmeti yürüten, ancak kuruluş yasasındaki son düzenlemeler
ile kendine özgü statüye sahip olan ve sermayesindeki kamu payı %50’nin
altına düşünceye kadar kamu kuruluşu niteliğini taşıyan bir kuruluş olduğu
tartışmasızdır.
Özelleştirme
kapsamında bulunan Türk Telekomünikasyon A.Ş.’deki tamamı Hazineye ait
bulunan hisselerden % 55’i, Bakanlar Kurulu’nun 25.7.2005 tarih ve
2005/9146 sayılı “Türk Telekomünikasyon Anonim Şirketi (Türk Telekom)’nin %
55 Oranındaki Hissesinin Blok Olarak Satışına İlişkin Nihai Devir
İşlemlerine Dair Kararın Yürürlüğe Konulması Hakkında Karar”ı uyarınca,
14.11.2005 tarihli Hisse Satış Sözleşmesi ile (6.550.000.000 USD. bedelle)
O. Telekomünikasyon A.Ş.’ne satılmıştır.
Bu
sürece paralel olarak Türk Telekom personelinin durumu incelendiğinde:
Türk
Telekom A.Ş., 4502 sayılı Yasa’nın 29.1.2000 tarih ve 23948 sayılı Resmi
Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe girdiği dikkate alındığında, 29.1.2000
tarihi itibariyle 233 sayılı KHK kapsamı
dışında kalmış ve anılan KHK eki cetvellerden çıkarılmış olması nedeniyle,
Uyuşmazlık Mahkemesi Genel Kurulu’nun
22.1.1996 gün ve E:1995/1, K:1996/1 sayılı ve özelleştirme
kapsamında bulunan kamu iktisadi teşebbüslerinde
sözleşmeli veya kapsam dışı statüde çalışan personelin kurumları ile olan
ilişkilerinden doğan anlaşmazlıkların çözüm yerinin idari yargı olduğu
yolundaki İlke Kararı kapsamı dışında değerlendirilmesi gerekmektedir.
Anılan
4502 sayılı Yasa’nın 13. maddesi ile 406 sayılı Yasa’ya eklenen Ek 22.
maddenin (a) bendinde, “a) Personelin statüsü: Telekomünikasyon
hizmetlerinin gerektirdiği asli ve sürekli görevler telekomünikasyon
alanında sekiz yıl tecrübeye sahip ve en az dört yıllık yüksek öğrenim
görmüş bir genel müdür ile kadro, unvan, derece ve sayıları Yönetim
Kurulunun önerisi ve Bakanlığın teklifi üzerine bu Kanunun yürürlüğe
girdiği tarihten itibaren yüzseksen gün içerisinde Bakanlar Kurulu Kararı
ile belirlenen kadrolarda istihdam edilen personel eliyle yürütülür. Bu
personel hakkında bu Kanunda öngörülen hükümler saklı kalmak üzere 399
sayılı Kanun Hükmünde Kararname hükümleri uygulanır. Bunların dışında kalan
personel iş mevzuatı uyarınca istihdam edilir. İş mevzuatına göre istihdam
edilenlere ilişkin kayıt ve şartlar Yönetim Kurulu tarafından tayin olunur”
hükmüne yer verilmiş; bu bent hükmü, 4673 ve 5189 sayılı Yasalarla yapılan
değişiklikler sonucunda; “a) Personelin statüsü: (Ek ibare:
12.5.2001-4673/6. md.) Türk Telekom daki kamu payı %50’nin altına düşünceye
kadar, Türk Telekom Yönetim Kurulu üyeliklerine atanacaklarda Devlet memurluğuna
atanabilme genel şartlarına sahip olma ve en az dört yıllık yüksek öğrenim
görme şartları aranır. (Mülga ikinci ve üçüncü cümle: 16.6.2004-5189/12
md.) Bunların dışında kalan personel iş mevzuatı uyarınca istihdam edilir.
İş mevzuatına göre istihdam edilenlere ilişkin kayıt ve şartlar Yönetim
Kurulu tarafından tayin olunur” hükmünü almış; aynı maddenin (b) bendinin
ikinci paragrafında da iş mevzuatına tabi olan Türk Telekom çalışanlarının
aylık ücretlerinin kendilerini atamaya yetkili olan Yönetim Kurulu
tarafından tespit olunacağı kurala bağlanmıştır.
406
sayılı Yasa’nın anılan Ek 22. maddesi uyarınca, Türk Telekom A.Ş. Genel
Müdürlüğü’ne ait asli ve sürekli kadrolar belirlenerek 4.4.2000 tarih ve
24010 (Mükerrer) sayılı R.G. de yayımlanan 31.3.2000 tarih ve 2000/331
sayılı Bakanlar Kurulu Kararı ekinde yer alan listede: merkez teşkilatı
için 100 ve taşra teşkilatı için 100 (6 Bölge Müdürü, 12 Bölge Müdür
Yardımcısı ve 82 İl Telekom Müdürü) kadro ihdas edilmiş; öte yandan, aynı
Yasa maddesinin verdiği yetkiye dayanılarak hazırlanan “Türk
Telekomünikasyon A.Ş. Kapsam Dışı Personel Yönetmeliği” adı altındaki düzenleme,
Yönetim Kurulunun 31.8.2000 tarih ve 407 sayılı kararıyla kabul edilmek
suretiyle yürürlüğe konulmuştur.
Kanunla,
Kurumda görev yapan personelden asli ve sürekli görev yapacak olanları
kadro unvanı itibariyle belirlemek konusunda Bakanlar Kurulu'na yetki
verildiği açıktır. Bu yetki 4502 sayılı Kanun’un yürürlüğe girdiği
29.1.2000 tarihi ile 5189 sayılı Kanun’un yürürlüğe girdiği 2.7.2004
tarihleri arasında geçerli olmuştur.
Anayasa’nın
128. maddesinde, “Devletin, kamu iktisadî teşebbüsleri ve diğer kamu
tüzelkişilerinin genel idare esaslarına göre yürütmekle yükümlü oldukları
kamu hizmetlerinin gerektirdiği aslî ve sürekli görevler, memurlar ve diğer
kamu görevlileri eliyle görülür” denilmiştir.
406
sayılı Yasa’nın Ek 29. maddesinin 3.7.2005 tarih ve 5398 sayılı Kanun’la
değişik birinci fıkrasında, “Türk Telekom hisselerinin devri sonucu kamu
payının yüzde ellinin altına düşmesi durumunda; Türk Telekomda ek 22 nci
maddenin (a) bendinin bu Kanunla yürürlükten kaldırılan hükümleri uyarınca
belirlenen asli ve sürekli görevlerde çalışmakta olanlar ile 22.1.1990
tarihli ve 399 sayılı Kanun Hükmünde Kararnameye tabi olarak kadrolu veya
sözleşmeli personel statüsünde çalışanlar ve kapsam dışı personel, kamu
görevlerinden yüzseksen gün aylıksız izinli sayılır. Bu personel belirtilen
süre içinde Türk Telekomda çalışmaya devam eder ve hisse devir tarihinden
nakli için Devlet Personel Başkanlığına bildirildikleri tarihe kadarki
aylık ücret, harcırah, sağlık giderleri, cenaze giderleri ve ölüm yardımı
ile diğer mali ve özlük hakları Türk Telekom tarafından karşılanır…”
denilerek, yasakoyucu tarafından Türk Telekom’da 22.1.1990 tarihli ve 399
sayılı Kanun Hükmünde Kararnameye tabi olarak sözleşmeli personel
statüsünde çalışanlar ile kapsam dışı personel, kamu personeli sayılmıştır.
Olayda,
davalının hisse devir (14.11.2005) tarihinde sözleşmeli personel olarak
görev yapmakta iken, 406 sayılı Yasa'nın Ek-29. maddesi ile 4046 sayılı
Yasa'nın 22. maddesine göre diğer kamu kurum ve kuruluşlarına naklinin yapılması
için adı Devlet Personel Başkanlığına bildirilmesi nedeniyle yeni görevine
başlayan davacı tarafından, 5473 sayılı Yasa uyarınca hak edilen ek
ödemelerin ödenmesi ve maaş ilmühaberinin davacının maaşına eklenmeyen
ödemenin maaş nakil ilmühaberine eklenmesi, maaş nakil ilmühaberinin
yeniden düzenlenmesi istemiyle dava açılmıştır.
2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu’nun “İdari Dava
Türleri ve İdari Yargı Yetkisinin Sınırı” başlıklı 2. maddesinin değişik 1
numaralı bendinde:
“a) (Değişik : 8.6.2000-4577/5 md.) İdari işlemler
hakkında yetki, şekil, sebep, konu ve maksat yönlerinden biri ile hukuka
aykırı olduklarından dolayı iptalleri için menfaatleri ihlal edilenler
tarafından açılan iptal davaları,
b) İdari
eylem ve işlemlerden dolayı kişisel hakları doğrudan muhtel olanlar
tarafından açılan tam yargı davaları,
c)
(Değişik: 18.12.1999-4492/6 md.) Tahkim yolu öngörülen imtiyaz şartlaşma ve
sözleşmelerinden doğan uyuşmazlıklar hariç, kamu hizmetlerinden birinin
yürütülmesi için yapılan her türlü idari sözleşmelerden dolayı taraflar
arasında çıkan uyuşmazlıklara ilişkin davalar” idari dava türleri olarak
sayılmış olup; kural olarak, idari yargıda ancak Devlete ve kamu tüzel
kişilerine karşı açılan davalara bakılabilir.
Buna
göre, iptali istenilen işlemin tesis edildiği ve dava açıldığı tarihte
davalı mevkiinde kamu kuruluşu niteliği taşımayan Türk Telekomünikasyon
A.Ş.'nin olması karşısında, idari yargı yetkisi kapsamında açılmış bir
idari dava bulunduğundan söz etmek olanaksız olduğundan; uyuşmazlığın, özel
hukuk hükümlerine göre görüm ve çözümünde adli yargı yerinin görevli olduğu
sonucuna varılmıştır.
Açıklanan nedenlerle, davanın görüm ve çözümünde
adli yargı görevli olduğundan, İzmir 5. İdare Mahkemesi’nce yapılan
başvurunun kabulü ile, Ankara 11. İş Mahkemesinin görevsizlik kararının
kaldırılması gerekmiştir.
SONUÇ :
Davanın çözümünde ADLİ YARGININ görevli olduğuna, bu nedenle İzmir 5.İdare
Mahkemesince yapılan BAŞVURUNUN KABULÜ ile, Ankara 11.İş Mahkemesinin
17.07.2013 gün ve E:2012/1247 K:2013/950 sayılı GÖREVSİZLİK KARARININ
KALDIRILMASINA, 2.6.2014 gününde OY BİRLİĞİ İLE KESİN OLARAK karar verildi.
——
• ——
Uyuşmazlık Mahkemesi
Başkanlığından:
39-ESAS NO : 2014/662
KARAR NO : 2014/702
KARAR TR : 02.06.2014
(Hukuk Bölümü)
ÖZET :
İcra takibine yapılan itirazın iptaline ve %40 icra inkar tazminatının
davalıdan tahsiline karar verilmesi istemi ile gerçek kişi aleyhine açılan
davanın, ADLİ YARGI YERİNDE görülmesi gerektiği hk.
K A R A R
Davacı : Milli Eğitim Bakanlığı
Vekili : Av. Z.T.
Davalı : Ö.K.
O L A Y : Davacı vekili dava dilekçesinde özetle; Tire
İcra Dairesi’nin 2011/1983 takip sayılı dosyası ile davalı borçlu hakkında
başlatılan icra takibinde takip konusu borca borçlu tarafça süresinde
itiraz edildiğini, takibe konu alacağın 6245 sayılı Harcırah Yasası
uyarınca borçlu davalıya ödenen harcırahın iadesine ilişkin olduğunu,
ilgili yasanın harcırah unsurlarını düzenleyen 5.maddesi ile, yol masrafı,
yevmiye, aile masrafı ve yer değiştirme masrafının birlikte verilmesini
gerektiren hallerini düzenleyen 10.madde hükümleri gözetildiğinde,
davalının evini taşımadığı halde taşımış gibi göstererek yanıltıcı beyan
ile harcırahını aldığının kurumca tespit edildiğini, Harcırah Kanunu’nun
59.maddesinin son fıkra hükmünce harcırahın tespitinde aksi sabit oluncaya
kadar memurun beyanına itibar olunacağını, yine 59/1 madde hükmünce
harcırahın kati suretle veya avans olarak alanların 15 gün içinde görev
yerlerine hareket etmemeleri durumunda aldıkları parayı derhal iade etme
yükümlülükleri ve 59/7 madde hükmünce de haksız alınan harcırahın iade
yükümlülüğünün düzenlendiğini, adı geçen kanun maddelerine uygun olarak
başlatılan Tire İcra Müdürlüğü’nün 2011/1983 takip sayılı dosyasına davalı
tarafından yapılan itirazın iptali ile alacağın yasal faiziyle birlikte
tahsili ile asıl alacağın %40’ından az olmamak üzere icra inkar tazminatına
karar verilmesi istemi ile adli yargı yerinde dava açmıştır.
Tire Asliye Hukuk Mahkemesi; 14.12.2012 gün ve
2012/342 Esas, 2012/489 Karar sayılı kararı ile; dava konusu alacağın idari
nitelikte olduğunu, takibinin ve tahsilinin de idari mevzuat çerçevesinde
yapılması gerektiğini, doğacak uyuşmazlıkların da idari yargının görev
alanına girmesi nedeniyle yargı yolunun caiz olmadığını belirterek; 6100
sayılı HMK nın 114 maddesi gereği dava dilekçesinin yargı yolu bakımından
reddine karar vermiş, karar davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir.
Yargıtay 4.Hukuk Dairesi: 20.01.2014 tarih ve
2013/19306 Esas, 2014/541 Karar sayılı kararı ile; Hukuk Usulü Muhakemeleri
Yasası’nın 5236 sayılı Yasa ile eklenen ek 4.madde gereğince HUMK’nun
427.maddesi uyarınca kararın temyize konu bölümünün 1.690,00 TL’yi
geçmemesi durumunda kararın kesin olduğunu, somut olayda temyize konu
tutarın bu düzeye ulaşmadığını belirterek; davacının temyiz inceleme
isteğinin reddine karar vermiş, 1086 sayılı Yasa’nın Geçici 2. ve 6100
sayılı Yasa’nın Geçici 3.maddesi gereğince halen yürürlükte olan 1086
sayılı Yasa’nın 440.maddesi gereğince verilen karar kesinleşmiştir.
Davacı vekili bu kez aynı istemle; idari yargı
yerinde dava açmıştır.
İzmir 1.İdare Mahkemesi; 07.03.2014 gün ve 2014/383
Esas sayılı kararı ile; kurum alacağının gerçek kişiden tahsiline yönelik
ilamsız icra takibine karşı 2004 sayılı Yasa’nın 67.maddesi uyarınca açılan
itirazın iptali davasının adli yargı yerince görüm ve çözümünün gerektiğini
belirterek, mahkemelerinin görevine girmeyen ve adli yargı yerince de
görevsizlik kararı verilen bu davada, görevli yargı yerinin belirlenmesi
için dosyanın 2247 sayılı Kanun'un 19. maddesi uyarınca Uyuşmazlık
Mahkemesi’ne gönderilmesine karar vermiştir.
İNCELEME VE GEREKÇE :
Uyuşmazlık Mahkemesi Hukuk Bölümü’nün, Serdar
ÖZGÜLDÜR’ün Başkanlığında, Üyeler: Eyüp Sabri BAYDAR, Ali ÇOLAK, Nurdane
TOPUZ, Ertuğrul ARSLANOĞLU, Ayhan AKARSU ve Mehmet AKBULUT’un
katılımlarıyla yapılan 2.6.2014 günlü toplantısında:
l-İLK
İNCELEME: Dosya üzerinden 2247 sayılı Yasa’nın 27. maddesi uyarınca yapılan
incelemeye göre; idari ve adli yargı yerleri arasında 2247 sayılı Yasa’nın
19.maddesinde öngörülen biçimde görev uyuşmazlığı doğduğu, idari yargı
dosyasının, son görevsizlik kararını veren mahkemece, adli yargı dosyası da
temin edilmek suretiyle Uyuşmazlık Mahkemesi’ne gönderildiği ve usule
ilişkin herhangi bir noksanlık bulunmadığı anlaşıldığından görev
uyuşmazlığının esasının incelenmesine oybirliği ile karar verildi.
II-ESASIN İNCELENMESİ: Raportör-Hakim Birgül YİĞİT’in,
davanın çözümünde adli yargının görevli olduğu yolundaki raporu ile
dosyadaki belgeler okunduktan; ilgili Başsavcılarca görevlendirilen
Yargıtay Cumhuriyet Savcısı Mehmet BAYHAN ile Danıştay Savcısı Mehmet Ali
GÜMÜŞ’ün davada adli yargının görevli olduğu yolundaki sözlü açıklamaları
da dinlendikten sonra GEREĞİ GÖRÜŞÜLÜP DÜŞÜNÜLDÜ:
Dava,
Tire İcra Dairesi’nin 2011/1983 takip sayılı dosyası ile davalı borçlu
hakkında başlatılan icra takibinde takip konusu borca borçlu tarafça
yapılan itirazın iptaline ve alacağın yasal faiziyle birlikte tahsili ile
asıl alacağın %40’ından az olmamak üzere icra inkar tazminatına karar
verilmesi istemiyle açılmıştır.
a)Davalı Yönünden
4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun ‘Kişilik’
başlıklı birinci bölümünün ‘hak ehliyeti’ başlıklı 8. maddesinde;”Her
insanın hak ehliyeti vardır./ Buna göre bütün insanlar, hukuk düzeninin
sınırları içinde, haklara ve borçlara ehil olmada eşittirler.” denilmek
sureti ile her insanın özel hukuk sujesi olarak eşit haklara sahip olduğu
belirtildikten sonra,
‘Fiil Ehliyeti’ başlıklı 9. Maddesinde; “ Fiil
ehliyetine sahip olan kimse, kendi fiilleriyle hak edinebilir ve borç
altına girebilir.” şeklinde de ile özel hukuk anlamında kişinin hak sahibi
olabilme ve borç altına girebilme hakkı düzenlenmiştir.
Öte yandan, 2577 sayılı İdari
Yargılama Usulü Kanunu’nun “İdari Dava Türleri ve İdari Yargı Yetkisinin
Sınırı” başlıklı 2. maddesinin değişik 1 numaralı bendinde:
a)İdari işlemler hakkında yetki, şekil, sebep, konu ve
maksat yönlerinden biri ile hukuka aykırı olduklarından dolayı iptalleri
için menfaatleri ihlal edilenler tarafından açılan iptal davaları,
b)İdari
eylem ve işlemlerden dolayı kişisel hakları doğrudan muhtel olanlar
tarafından açılan tam yargı davaları,
c)Tahkim
yolu öngörülen imtiyaz şartlaşma ve sözleşmelerinden doğan uyuşmazlıklar
hariç, kamu hizmetlerinden birinin yürütülmesi için yapılan her türlü idari
sözleşmelerden dolayı taraflar arasında çıkan uyuşmazlıklara ilişkin
davalar, idari dava türleri olarak sayılmış olup; kural olarak, idari
yargıda ancak Devlete ve kamu tüzel kişilerine karşı açılan davalara
bakılabilir.
Buna
göre, idare aleyhine dava açılmayıp, davalı mevkiinde gerçek kişinin bulunması
karşısında, ortada idari yargı yetkisi kapsamında açılmış bir idari dava
bulunduğundan söz etmek olanaksızdır.
Belirtilen
bu hususlara göre, davalı şahsın davacı kurum tarafından Tire İcra Dairesi’nin
2011/1983 takip sayılı dosyası ile davalı borçlu hakkında başlatılan icra
takibinde takip konusu borca borçlu tarafça yapılan itirazın iptali ile
alacağın yasal faiziyle birlikte tahsili ile asıl alacağın %40’ından az
olmamak üzere icra inkar tazminatına yönelik davanın özel hukuk hükümlerine
göre görüm ve çözümünde adli yargı yeri görevli bulunmaktadır.
b)Dava
konusu yönünden:
2004
sayılı İcra ve İflas Kanunu’nun “İlamsız takip” başlıklı Üçüncü Bap, 42-49.
maddelerinde takip yöntemleri gösterilmiş; değişik 58. maddesinde, takip
talebinin icra dairesine yazı ile veya sözlü olarak veya elektronik ortamda
yapılacağına işaret edilmiş; değişik 60. maddesine göre, takip talebi
üzerine icra müdürünce ödeme emri düzenleneceği ve 62-65. maddelerde
itiraza ilişkin hükümlere yer verilmiş olup, değişik 66. maddede, süresi
içinde yapılan itirazın takibi durduracağı kurala bağlanmıştır.
İtiraz
nedeniyle takibin durması üzerine alacaklıya, itirazın iptali için Yasada
iki yola başvurma olanağı tanınmış olup, bunlardan birincisi, 67. maddeye
göre mahkemeye başvurmak, ikincisi ise 68, ek 68/a ve ek 68/b maddelerine
göre tetkik merciinden itirazın kaldırılmasını istemektir.
İncelenen
uyuşmazlıkta alacaklı konumundaki davacı tarafından, değişik 67. maddeye
göre mahkemeye başvurmak suretiyle itirazın iptali davası açılmıştır.
Söz
konusu 67. Madde (Değişik: 18/2/1965 - 538/37 md.), “(Değişik birinci
fıkra: 17/7/2003-4949/15 md.) Takip talebine itiraz edilen alacaklı,
itirazın tebliği tarihinden itibaren bir sene içinde mahkemeye başvurarak,
genel hükümler dairesinde alacağının varlığını ispat suretiyle itirazın
iptalini dava edebilir.
(Değişik:
9/11/1988 - 3494/1 md.) Bu davada borçlunun itirazının haksızlığına karar
verilirse borçlu; takibinde haksız ve kötü niyetli görülürse alacaklı;
diğer tarafın talebi üzerine iki tarafın durumuna, davanın ve hükmolunan
şeyin tahammülüne göre, red veya hükmolunan meblağın yüzde kırkından aşağı
olmamak üzere, uygun bir tazminatla mahkum edilir.
İtiraz
eden veli, vasi veya mirasçı ise, borçlu hakkında tazminat hükmolunması
kötü niyetin sübutuna bağlıdır.
(Mülga dördüncü fıkra: 17/7/2003-4949/103 md.)
Birinci
fıkrada yazılı itirazın iptali süresini geçiren alacaklının umumi hükümler
dairesinde alacağını dava etmek hakkı saklıdır” hükümlerini taşımaktadır.
Anılan
Yasanın değişik 1. maddesinin birinci fıkrasında, “Her asliye mahkemesinin
yargı çevresinde yeteri kadar icra dairesi bulunur” denilmekte olup,
yukarıda hükmü yazılı 67. maddede sözü edilen “mahkeme” ile, icra
dairesinin bulunduğu yargı çevresi bakımından bağlı olduğu asliye
mahkemesinin anlaşılması ve takip hukukuna özgü bulunan itirazın iptali
davasının asliye mahkemesinde görülmesi gerektiği açıktır.
Öte
yandan, 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu’nun “İdari Dava Türleri ve
İdari Yargı Yetkisinin Sınırı” başlıklı 2. maddesinde, idari dava türleri:
a)İdari işlemler hakkında yetki, şekil, sebep, konu ve maksat yönlerinden
biri ile hukuka aykırı olduklarından dolayı iptalleri için menfaatleri
ihlal edilenler tarafından açılan iptal davaları, b)İdari eylem ve
işlemlerden dolayı kişisel hakları doğrudan muhtel olanlar tarafından
açılan tam yargı davaları, c)Tahkim yolu öngörülen imtiyaz şartlaşma ve
sözleşmelerinden doğan uyuşmazlıklar hariç, kamu hizmetlerinden birinin
yürütülmesi için yapılan her türlü idari sözleşmelerden dolayı taraflar
arasında çıkan uyuşmazlıklara ilişkin davalar olarak sayılmıştır.
Bu
duruma göre, İcra ve İflas Kanunu’nun değişik 67. maddesine göre açılan
itirazın iptali davasının görüm ve çözümünde adli yargı yerinin görevli
olduğu sonucuna varılmıştır.
Açıklanan nedenlerle, İzmir 1. İdare Mahkemesi’nin
başvurusunun kabulü ile Tire Asliye Hukuk Mahkemesi’nin görevsizlik
kararının kaldırılması gerekmiştir.
SONUÇ :
Davanın çözümünde ADLİ YARGININ görevli olduğuna, bu nedenle İzmir 1.İdare
Mahkemesi’nin BAŞVURUSUNUN KABULÜ ile, Tire Asliye Hukuk Mahkemesi’nin
14.12.2012 gün ve 2012/342 Esas, 2012/489 Karar sayılı GÖREVSİZLİK
KARARININ KALDIRILMASINA, 2.6.2014 gününde OY BİRLİĞİ İLE KESİN OLARAK
karar verildi.
——
• ——
Uyuşmazlık Mahkemesi
Başkanlığından:
40-ESAS NO : 2014/672
KARAR NO : 2014/709
KARAR TR : 02.06.2014
(Hukuk Bölümü)
ÖZET :
Türk Telekomünikasyon A.Ş.’de çalışırken Kurumun özelleştirilmesi nedeniyle
başka kuruma nakledilen davacının, maaş nakil ilmuhaberinin düzeltilmesi
istemiyle açtığı davanın, ADLİ YARGI YERİNDE çözümlenmesi gerektiği hk.
K A R A R
Davacı : S.K.
Vekilleri : Av. N.B.D. & Av.
Ö.A. & Av. K.Ç.L.
Davalı : Türk Telekomünikasyon A.Ş.
Vekili : Av. M.H.B.
O L A Y :
Davacı vekili dava dilekçesinde özetle; davalı kurum nezdinde Teknisyen
ünvanı ile çalışmakta iken, 12.07.2010 tarihinde davalı tarafından yapılan
tek taraflı iş akdi feshi neticesinde 406 sayılı Yasanın Ek 29. ve devamı
hükümleri ile 4046 sayılı Yasanın 22.maddesi hükümlerine dayanılarak başka
kamu kurum ve kuruluşlarına atanmak üzere adının Devlet Personel
Başkanlığı’na bildirildiğini, bildirimin yapıldığı tarih itibariyle,
bildirime esas ücretine dair düzenlenen nakil bildirim cetvelinde yer alan
ücret hesaplamasının hatalı yapıldığını, eksik ücret bildirimine yol açan
işlem sonucu belirlenen ücrete sadece bildirim tarihine kadar geçen süre
içerisinde devlet memurlarına yapılan zamların yansıtılmış olduğunu, buna
karşılık bu dönemler için devlet memurlarına verilen enflasyon farklarının
yansıtılmamış olduğunu, Yüksek Planlama Kurulu’nun 08.05.2006 tarih ve
2006/T-17 kararı uyarınca 01.01.2006 tarihinden geçerli olmak üzere
01.01.2006-30.06.2006 tarihlerinde 40 YTL, 01.07.2006 tarihinden itibaren
de 80 YTL ek ödeme yapılmasına dair karar uyarınca, 29.11.2006 tarih sayı
26361 günlü Resmi Gazetede yayınlanan, Yüksek Planlama Kurulunca Devlet
Personel Başkanlığı’nın 04.10.2006 tarihli ve 20332 sayılı yazısı dikkate
alınarak; kamu personel ücretlerinde % 2,32 artış yapılmasına ilişkin 15.09.2006
tarihli ve 2006/10971 sayılı Bakanlar Kurulu kararı çerçevesinde 01.07.2006
tarihinden geçerli olmak üzere sözleşmeli ve kapsam dışı personelin mevcut
ücretlerinde %2,32 artış yapılmasına ve bu kararın 9 uncu maddesinde yer
alan 80 YTL ek ödemenin 82,5 YTL ye yükseltilmesine karar verilmiş
olduğunu, hatta davacıya 01.01.2006 ve 03.04.2006 tarihleri arasında Yüksek
Planlama Kurulu kararı gereği hak ettiği ödemenin yapılmış olduğunu, 5793
sayılı Kanunla 375 sayılı Kanun Hükmünde Kararnamede yapılan değişiklikle
güncellenen ek ödemenin de nakle esas ücretinin tespitinde ücretine ilave
edilmesi gerektiği halde ilave edilmemiş olduğunu ve davalıdan ilişiğinin
kesildiği tarihe kadar da kendisine ödenmemiş olduğunu, tüm bu işlemler
neticesinde kendisine eksik ücret ödemesi yapıldığı gibi nakil bildirim
cetvelinde eksik ücret bildirimi yapılarak nakledildiği kurumdan bu güne
kadar eksik ücret alınmasına da sebebiyet verdiğini belirterek;
müvekkilinin maaş nakil ilmuhaberinin, denge tazminatının, enflasyon farkının
ve aldığı ikramiyenin yansıtılmaması nedeniyle hukuka aykırı
düzenlendiğinin tespitine, maaş nakil ilmuhaberinin düzeltilmesine ve
ücretine yansıtılmayan ek ödemelerinden denge tazminatını alacağından
fazlaya dair hakları saklı kalmak kaydıyla 2.000 TL nin dava tarihinden
itibaren işleyecek yasal faiziyle birlikte davalıdan tahsiline karar
verilmesi istemi ile adli yargı yerinde dava açmıştır.
Ankara
1. İş Mahkemesi: 15.05.2012 gün ve 2011/267 Esas, 2012/481 Karar sayılı
kararı ile; “Davacı, Davalı Şirkette 4046 Sayılı Yasanın 22.
maddesi uyarınca nakle tabi sözleşmeli personel olarak çalışmakta iken
davalı Telekom 'un özelleştirilmesinden sonra 2. Tip sözleşme bağıtlayıp İş
Yasasına tabi işçi statüsünde çalışmasını devam ettirdiği, bilahare İş
Sözleşmesinin feshi üzerine 406 Sayılı Yasanın Ek. 29. Maddesi ve 4046
Sayılı Yasanın 22. Maddesi yarınca Kamu Kurum Kuruluşlarında istihdam
edilmek üzere Devlet Personel başkanlığına yapılan bildirimi müteakip,
davacının başka Kuruma nakli sonucu Davalı Şirketle olan ilişiği kesildiği,
Davacının ücretlerinde bir noksanlık bulunmadığını ve 5473 Sayılı Yasada
öngörülen (40,00 TL. ve 80,00 TL lik ek ödemelerin, Kamu Kurum ve
Kuruluşlarında çalışan personelin ücretine yapılan genel bir artış
niteliğinde olmayıp Türk Telekom'un yer almadığı ve Yasada tahdidi olarak
belirtilen Kurum ve unvanlarındaki personelin mali haklarının yönetilmesine
ilişkin olduğundan Davacının ve Davalının tabi olduğu 406 Sayılı Yasanın
29/3 maddesi ve 4046 Sayılı Yasanın 22. Maddesi uyarınca Davacının ve aynı
konumdaki Türk Telekom personelinin, Yüksek Planlama Kurulunun 5473 Sayılı
Yasa kapsamındaki (ilave tediye, ikramiye gibi) ek ödemeden yararlanma
hakkı bulunmayan personel için öngörülen ödemeden yararlanma hakkı
bulunmadığı” gerekçesi ile davanın reddine karar vermiş, verilen karar
davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir.
Yargıtay
22. Hukuk Dairesi; 01.10.2012 gün ve 2012/27074 Esas, 2012/32339 Karar
sayılı kararında; “…Danıştay İdari Dava Dairelerinin gerekçeleri Dairemizce
de benimsenmiştir. Gerçekten özelleştirmeden önce statü hukuku hükümlerine
tabi davacı niteliğindeki personel, özelleştirme sonrası belirli bir
süreliğine davalı ile özel hukuk hükümlerine tabi olarak iş sözleşmesi
kapsamında çalıştırılmakta, nakledildiğinde tekrar statü hukuku kapsamına
girmektedir. Davacının iş sözleşmesi ile çalıştığı dönemde, davalı şirkete
davacının ücreti konusunda “artış oranının, kamudaki memur maaş artış
oranında” olacağı yönünde yükümlülük getirildiği gibi 406 sayılı Kanun
hükümleri uyarınca davalı şirkete, hak sahibi personeli Devlet Personel
Başkanlığına bildirmesi, bildirim ile beraber personelin nakledileceği kamu
kurumunda yararlanacağı parasal haklara esas olmak üzere memur maaş nakil
ilmuhaberi düzenlenmesi, personelin ilişiğinin kesilmesi gibi işlemler
yaptırıldığı görülmektedir. Bu işlemler idare hukuku alanında hukuki
sonuçlar doğurduğu ve ilgili personelin nakledilecekleri kurumdaki
statülerini, özlük ve parasal haklarını belirlediği, söz konusu işlemlerin
kamu personeli hakkında ve idare hukuku alanında tesis edilmiş birer idari
işlem niteliğinde oldukları açıktır. İdari işlemlerle ilgili uyuşmazlığın
ise adli yargı yerinde değil, idari yargı yerinde çözümlenmesi gerekir.
Mahkemece
davanın HMK.nun 114/1-b maddesi uyarınca “yargı yolunun caiz olmaması”
nedeniyle aynı Yasanın 115/2.maddesi uyarınca usulden reddine karar
verilmesi gerekirken, yazılı şekilde esasa girilerek davanın reddine karar
verilmesi hatalıdır.” şeklindeki gerekçesi ile, ilk derece mahkemesi
kararının bozulmasına hükmetmiştir.
Ankara
1. İş Mahkemesi: 25.12.2012 gün ve 2012/1296 Esas, 2012/1380 Karar sayılı kararında
özetle; “Yargıtay bozma ilamı göz önüne alındığında 406
sayılı Yasa hükümleri uyarınca davalı şirkete, hak sahibi personeli Devlet
Personel Başkanlığına bildirmesi, bildirim ile beraber personelin
nakledileceği kamu kurumunda yararlanacağı parasal haklara esas olmak üzere
memur maaş nakil ilmühaberi düzenlenmesi, personelin ilişiğinin kesilmesi
gibi işlemler yaptırıldığı görülmektedir. Bu işlemler idare hukuku alanında
hukuki sonuçlar doğurduğu ve ilgili personelin nakledilecekleri kurumdaki
statülerini, özlük ve parasal haklarını belirlediği, söz konusu işlemlerin
kamu personeli hakkında ve idare hukuku alanında tesis edilmiş birer idari
işlem niteliğinde oldukları açıktır. İdari işlemlerle ilgili uyuşmazlığın
ise adli yargı yerinde değil, idari yargı yeri olduğu” gerekçesi ile HMK
114/1-b maddesi uyarınca, aynı yasanın 115/2 maddesi uyarınca açılan
davanın usulden reddine karar vermiş, dava dosyasında bulunan
karar örneğine şerh edildiği üzere karar; taraflarca temyiz edilmeksizin
03.01.2013 tarihinde kesinleşmiştir.
Davacı
vekili bu kez; 23.09.2010 tarih ve 008161 sayılı müvekkil maaş nakil
ilmuhaberinin iptali ile mahrum kalınan parasal hakların yasal faizi ile
müvekkile ödenmesine karar verilmesi istemi ile idari yargıda dava
açmıştır.
Ankara
17.İdare Mahkemesi: 20.03.2014 gün ve 2013/128 Esas sayılı kararında
özetle; uyuşmazlıkta, davalı mevkiinde kamu kuruluşu niteliği taşımayan
Türk Telekomünikasyon Genel Müdürlüğü’nün olması karşısında, idari yargı
yetkisi kapsamında açılmış bir idari dava bulunduğundan söz
edilemeyeceğinden; uyuşmazlığın çözümünde, özel hukuk hükümlerine göre adli
yargının görevli olduğunu gerekçe göstererek, 2247 sayılı Uyuşmazlık
Mahkemesinin Kuruluş ve İşleyişi Hakkında Kanun’un 19. Maddesi hükümleri
uyarınca görevli yargı merciinin belirlenmesi için dosyanın Uyuşmazlık
Mahkemesi’ne gönderilmesine, Uyuşmazlık Mahkemesi’nce karar verilinceye
kadar davanın ertelenmesine karar vererek dosya Mahkememize gönderilmiştir.
İNCELEME VE GEREKÇE :
Uyuşmazlık Mahkemesi Hukuk Bölümü’nün, Serdar
ÖZGÜLDÜR’ün Başkanlığında, Üyeler: Eyüp Sabri BAYDAR, Ali ÇOLAK, Nurdane
TOPUZ, Ertuğrul ARSLANOĞLU, Ayhan AKARSU ve Mehmet AKBULUT’un
katılımlarıyla yapılan 2.6.2014 günlü toplantısında:
l-İLK
İNCELEME: Dosya üzerinden 2247 sayılı Yasa’nın 27. maddesi uyarınca yapılan
incelemeye göre; idari ve adli yargı yerleri arasında 2247 sayılı Yasa’nın
19.maddesinde öngörülen biçimde görev uyuşmazlığı doğduğu, idari yargı
dosyasının, son görevsizlik kararını veren mahkemece, adli yargı dosyası da
temin edilmek suretiyle Uyuşmazlık Mahkemesi’ne gönderildiği ve usule
ilişkin herhangi bir noksanlık bulunmadığı anlaşıldığından görev
uyuşmazlığının esasının incelenmesine oy birliği ile karar verildi.
II-ESASIN İNCELENMESİ: Raportör-Hakim Birgül Yiğit’in,
davanın çözümünde adli yargının görevli olduğu yolundaki raporu ile
dosyadaki belgeler okunduktan; ilgili Başsavcılarca görevlendirilen
Yargıtay Cumhuriyet Savcısı Mehmet BAYHAN ile Danıştay Savcısı Mehmet Ali
GÜMÜŞ’ün davada adli yargının görevli olduğu yolundaki sözlü açıklamaları
da dinlendikten sonra GEREĞİ GÖRÜŞÜLÜP DÜŞÜNÜLDÜ:
Dava,
Türk Telekom A.Ş.'nde Teknisyen ünvanıyla çalışmakta iken kurumun
özelleştirilmesi nedeni ile başka kuruma atanan davacının, nakle esas
düzenlenen maaş nakil ilmuhaberinde gösterilemeyen tazminatların eklenmesi
sureti ile maaş nakil ilmuhaberinin yeniden düzenlenmesi ve dava konusu
hatalı işlem nedeni ile uğradığı tüm zararların yasal faiziyle birlikte
davalıdan tahsiline karar verilmesi istemiyle açılmıştır.
1953 tarih ve 6145 sayılı Yasa ile, Türkiye
Cumhuriyeti Posta, Telgraf ve Telefon İşletmesi kurulmuş; 1924 tarih ve 406
sayılı Telgraf ve Telefon Kanunu’nun 10.6.1994 tarih ve 4000 sayılı
Yasa’yla değiştirilen 1. maddesi ile, posta ve telgraf tesis ve işletmesine
ilişkin hizmetler, Posta İşletmesi Genel Müdürlüğü’nce (P.İ),
telekomünikasyon hizmetleri ise, “Türk Telekomünikasyon Anonim Şirketi
(Şirket)” tarafından yürütülecek şekilde yeniden yapılandırılmıştır.
27.1.2000 tarih ve 4502 sayılı Yasa’nın 1. maddesi
ile, 406 sayılı Yasa’nın 1. maddesine eklenen dokuzuncu fıkrada, “Türk
Telekom, bu Kanun ve özel hukuk hükümlerine tabi bir anonim şirkettir. Kamu
İktisadi Teşebbüslerinin kuruluş, teşkilât ve faaliyetleri ile ilgili
mevzuat Türk Telekom’a uygulanmaz. Sadece, Türkiye Büyük Millet Meclisi
denetimine ilişkin 2.4.1987 tarihli ve 3346 sayılı Kanunun 9 uncu maddesi
hükümleri uygulanır” denilmiş; anılan fıkra hükmü, 12.5.2001 tarih ve 4673
sayılı Yasa’nın 1. maddesi ile değiştirilmiş ve “Türk Telekom, bu Kanun ve
özel hukuk hükümlerine tabi bir anonim şirkettir. Bu Kanun hükümleri saklı
kalmak üzere, kamu iktisadi teşebbüsleri de dahil, sermayesinin yarısından
fazlası kamuya ait olan kamu kurum, kuruluş ve ortaklıklarına uygulanan
mevzuat Türk Telekom’a uygulanmaz. Sermayesinin yarısından fazlası kamuda
kaldığı sürece, Türkiye Büyük Millet Meclisi denetimine ilişkin 2.4.1987
tarihli ve 3346 sayılı Kanunun 9 uncu maddesi hükümleri uygulanır.
16.7.1965 tarihli ve 697 sayılı Kanun ile milli güvenlik ve kamu düzeniyle
sıkıyönetim ve seferberlik hallerinde telekomünikasyon hizmetlerinin
yürütülmesine ilişkin özel kanunların hükümleri saklıdır”; Ek 29.
maddesinin 3.7.2005 gün ve 5398 sayılı Kanun’un 14. maddesi ile değişik
birinci fıkrasında, “Türk Telekom hisselerinin devri sonucu kamu payının
yüzde ellinin altına düşmesi durumunda; Türk Telekomda ek 22 nci maddenin
(a) bendinin bu Kanunla yürürlükten kaldırılan hükümleri uyarınca
belirlenen aslî ve sürekli görevlerde çalışmakta olanlar ile 22.1.1990
tarihli ve 399 sayılı Kanun Hükmünde Kararnameye tâbi olarak kadrolu veya
sözleşmeli personel statüsünde çalışanlar ve kapsam dışı personel, kamu
görevlerinden yüzseksen gün aylıksız izinli sayılır…” denilmiştir.
Öte
yandan; 406 sayılı Yasa’nın 4502 sayılı Yasa ile değişik 2. maddesinin (c)
bendinin birinci alt bendinin birinci cümlesinde, “Türk Telekom;
telekomünikasyon şebekeleri üzerinden sunulan ulusal ve uluslararası ses
iletimini ihtiva eden telefon hizmetlerini, 31.12.2003 tarihine kadar bu
Kanun ve görev sözleşmesi çerçevesinde tekel olarak yürütür” denildikten
sonra, anılan (c) bendinin birinci alt bendine 12.5.2001 tarih ve 4673
sayılı Yasa ile eklenen üçüncü cümlede, “Ancak, Türk Telekom’daki kamu payı
%50’nin altına düştüğünde, Türk Telekom’un tüm tekel hakları 31.12.2003
tarihinden önce de olsa ortadan kalkmış olur” denilmiş; 4502 sayılı
Yasa’nın Geçici 3. maddesi ile de Türk Telekomünikasyon A.Ş., 233 sayılı
KHK’nin ekindeki “B-Kamu İktisadi Kuruluşları (KİK)” bölümünde yer alan kuruluşlar
listesinden çıkarılmıştır.
Bu düzenlemeler
birlikte değerlendirildiğinde,
telekomünikasyon şebekeleri üzerinden sunulan ulusal ve uluslararası ses
iletimini ihtiva eden telefon hizmetlerini 31.12.2003 tarihine kadar
“tekel” olarak yürütmekle görevli kılınan ve çoğunluk hisseleri kamuya ait
bulunan Türk Telekom’un, tekel kapsamında kamu hizmeti yürüten, ancak
kuruluş yasasındaki son düzenlemeler ile kendine özgü statüye sahip olan ve
sermayesindeki kamu payı %50’nin altına düşünceye kadar kamu kuruluşu
niteliğini taşıyan bir kuruluş olduğu tartışmasızdır.
Özelleştirme
kapsamında bulunan Türk Telekomünikasyon A.Ş.’deki tamamı Hazineye ait
bulunan hisselerden % 55’i, Bakanlar Kurulu’nun 25.7.2005 tarih ve 2005/9146
sayılı “Türk Telekomünikasyon Anonim Şirketi (Türk Telekom)’nin % 55
Oranındaki Hissesinin Blok Olarak Satışına İlişkin Nihai Devir İşlemlerine
Dair Kararın Yürürlüğe Konulması Hakkında Karar”ı uyarınca, 14.11.2005
tarihli Hisse Satış Sözleşmesi ile (6.550.000.000 USD. bedelle) O.
Telekomünikasyon A.Ş.’ne satılmıştır.
Bu sürece paralel
olarak Türk Telekom personelinin durumu incelendiğinde:
Türk
Telekom A.Ş., 4502 sayılı Yasa’nın 29.1.2000 tarih ve 23948 sayılı Resmi
Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe girdiği dikkate alındığında, 29.1.2000
tarihi itibariyle 233 sayılı KHK kapsamı
dışında kalmış ve anılan KHK eki cetvellerden çıkarılmış olması nedeniyle,
Uyuşmazlık Mahkemesi Genel Kurulu’nun
22.1.1996 gün ve E:1995/1, K:1996/1 sayılı ve özelleştirme kapsamında
bulunan kamu iktisadi teşebbüslerinde
sözleşmeli veya kapsam dışı statüde çalışan personelin kurumları ile olan
ilişkilerinden doğan anlaşmazlıkların çözüm yerinin idari yargı olduğu
yolundaki İlke Kararı kapsamı dışında değerlendirilmesi gerekmektedir.
Anılan
4502 sayılı Yasa’nın 13. maddesi ile 406 sayılı Yasa’ya eklenen Ek 22.
maddenin (a) bendinde, “a) Personelin statüsü: Telekomünikasyon
hizmetlerinin gerektirdiği asli ve sürekli görevler telekomünikasyon
alanında sekiz yıl tecrübeye sahip ve en az dört yıllık yüksek öğrenim
görmüş bir genel müdür ile kadro, unvan, derece ve sayıları Yönetim
Kurulunun önerisi ve Bakanlığın teklifi üzerine bu Kanunun yürürlüğe
girdiği tarihten itibaren yüzseksen gün içerisinde Bakanlar Kurulu Kararı
ile belirlenen kadrolarda istihdam edilen personel eliyle yürütülür. Bu
personel hakkında bu Kanunda öngörülen hükümler saklı kalmak üzere 399
sayılı Kanun Hükmünde Kararname hükümleri uygulanır. Bunların dışında kalan
personel iş mevzuatı uyarınca istihdam edilir. İş mevzuatına göre istihdam
edilenlere ilişkin kayıt ve şartlar Yönetim Kurulu tarafından tayin olunur”
hükmüne yer verilmiş; bu bent hükmü, 4673 ve 5189 sayılı Yasalarla yapılan
değişiklikler sonucunda; “a) Personelin statüsü: (Ek ibare:
12.5.2001-4673/6. md.) Türk Telekomdaki kamu payı %50’nin altına düşünceye
kadar, Türk Telekom Yönetim Kurulu üyeliklerine atanacaklarda Devlet memurluğuna
atanabilme genel şartlarına sahip olma ve en az dört yıllık yüksek öğrenim
görme şartları aranır. (Mülga ikinci ve üçüncü cümle: 16.6.2004-5189/12
md.) Bunların dışında kalan personel iş mevzuatı uyarınca istihdam edilir.
İş mevzuatına göre istihdam edilenlere ilişkin kayıt ve şartlar Yönetim
Kurulu tarafından tayin olunur” hükmünü almış; aynı maddenin (b) bendinin
ikinci paragrafında da iş mevzuatına tabi olan Türk Telekom çalışanlarının
aylık ücretlerinin kendilerini atamaya yetkili olan Yönetim Kurulu
tarafından tespit olunacağı kurala bağlanmıştır.
406
sayılı Yasa’nın anılan Ek 22.maddesi uyarınca, Türk Telekom A.Ş. Genel
Müdürlüğü’ne ait asli ve sürekli kadrolar belirlenerek 4.4.2000 tarih ve
24010 (Mükerrer) sayılı R.G. de yayımlanan 31.3.2000 tarih ve 2000/331
sayılı Bakanlar Kurulu Kararı ekinde yer alan listede: merkez teşkilatı
için 100 ve taşra teşkilatı için 100 (6 Bölge Müdürü, 12 Bölge Müdür
Yardımcısı ve 82 İl Telekom Müdürü) kadro ihdas edilmiş; öte yandan, aynı
Yasa maddesinin verdiği yetkiye dayanılarak hazırlanan “Türk
Telekomünikasyon A.Ş. Kapsam Dışı Personel Yönetmeliği” adı altındaki düzenleme,
Yönetim Kurulunun 31.8.2000 tarih ve 407 sayılı kararıyla kabul edilmek
suretiyle yürürlüğe konulmuştur.
Kanunla,
Kurumda görev yapan personelden asli ve sürekli görev yapacak olanları
kadro unvanı itibariyle belirlemek konusunda Bakanlar Kurulu'na yetki
verildiği açıktır. Bu yetki 4502 sayılı Kanun’un yürürlüğe girdiği
29.1.2000 tarihi ile 5189 sayılı Kanun’un yürürlüğe girdiği 2.7.2004
tarihleri arasında geçerli olmuştur.
Anayasa’nın
128. maddesinde, “Devletin, kamu iktisadî teşebbüsleri ve diğer kamu
tüzelkişilerinin genel idare esaslarına göre yürütmekle yükümlü oldukları
kamu hizmetlerinin gerektirdiği aslî ve sürekli görevler, memurlar ve diğer
kamu görevlileri eliyle görülür” denilmiştir.
406
sayılı Yasa’nın Ek 29. maddesinin 3.7.2005 tarih ve 5398 sayılı Kanun’la
değişik birinci fıkrasında, “Türk Telekom hisselerinin devri sonucu kamu
payının yüzde ellinin altına düşmesi durumunda; Türk Telekomda ek 22 nci
maddenin (a) bendinin bu Kanunla yürürlükten kaldırılan hükümleri uyarınca
belirlenen asli ve sürekli görevlerde çalışmakta olanlar ile 22.1.1990
tarihli ve 399 sayılı Kanun Hükmünde Kararnameye tabi olarak kadrolu veya
sözleşmeli personel statüsünde çalışanlar ve kapsam dışı personel, kamu
görevlerinden yüzseksen gün aylıksız izinli sayılır. Bu personel belirtilen
süre içinde Türk Telekomda çalışmaya devam eder ve hisse devir tarihinden
nakli için Devlet Personel Başkanlığına bildirildikleri tarihe kadarki
aylık ücret, harcırah, sağlık giderleri, cenaze giderleri ve ölüm yardımı
ile diğer mali ve özlük hakları Türk Telekom tarafından karşılanır…”
denilerek, yasakoyucu tarafından Türk Telekom’da 22.1.1990 tarihli ve 399
sayılı Kanun Hükmünde Kararnameye tabi olarak sözleşmeli personel
statüsünde çalışanlar ile kapsam dışı personel, kamu personeli sayılmıştır.
Olayda,
davalının hisse devir (14.11.2005) tarihinde davalı kurum nezdinde
Teknisyen olarak çalışmakta iken, 406 sayılı Yasa'nın Ek-29. maddesi ile
4046 sayılı Yasa'nın 22. maddesine göre adı Devlet Personel Başkanlığı’na
bildirilen ve sonrasında başka bir kamu kurumu emrine atanan davacı
tarafından, maaş nakil ilmühaberinin dava konusu artış ve zamlar dikkate
alınarak yeniden tespiti ile almaktan mahrum kaldığı ek ödenekler nedeni
ile uğradığı zararın tazmini istemiyle; Ankara 1.İş Mahkemesi’ne dava açıldığı;
Ankara 1. İş Mahkemesi’nin 15.05.2012 gün ve 2011/267 Esas, 2012/481 Karar
sayılı kararı ile davanın esas yönünden reddine karar verdiği ve kararın
davacı vekili tarafından temyiz edildiği, Yargıtay 22. Hukuk Dairesi’nin
01.10.2012 gün ve 2012/27074 Esas, 2012/32339 Karar sayılı ilamı ile
davanın usulden reddine karar verilmesi gerekirken esasa girilerek davanın
reddine karar verilmesinin hatalı olduğu gerekçesi ile kararın bozulmasına
hükmettiği, Ankara 1.İş Mahkemesi’nin 25.12.2012 gün ve 2012/1296 Esas,
2012/1380 Karar sayılı kararı ile davanın görev yönünden reddine karar
verdiği ve kararın temyiz edilmeksizin kesinleştiği; bunun üzerine davacı
vekilinin Ankara 17.İdare Mahkemesi’nde dava açtığı, Ankara 17.İdare
Mahkemesi’nce 2477 sayılı kanunun 19. Maddesi koşullarına uygun olarak
dosyanın Uyuşmazlık Mahkemesi’ne gönderilmesine karar verildiği
anlaşılmaktadır.
Mahkememizce
yapılan değerlendirme neticesinde;
2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu’nun “İdari Dava
Türleri ve İdari Yargı Yetkisinin Sınırı” başlıklı 2. maddesinin değişik 1
numaralı bendinde:
“a) (Değişik: 8.6.2000-4577/5 md.) İdari işlemler
hakkında yetki, şekil, sebep, konu ve maksat yönlerinden biri ile hukuka
aykırı olduklarından dolayı iptalleri için menfaatleri ihlal edilenler tarafından
açılan iptal davaları,
b) İdari
eylem ve işlemlerden dolayı kişisel hakları doğrudan muhtel olanlar
tarafından açılan tam yargı davaları,
c)
(Değişik: 18.12.1999-4492/6 md.) Tahkim yolu öngörülen imtiyaz şartlaşma ve
sözleşmelerinden doğan uyuşmazlıklar hariç, kamu hizmetlerinden birinin
yürütülmesi için yapılan her türlü idari sözleşmelerden dolayı taraflar
arasında çıkan uyuşmazlıklara ilişkin davalar” idari dava türleri olarak
sayılmış olup; kural olarak, idari yargıda ancak Devlete ve kamu tüzel
kişilerine karşı açılan davalara bakılabilir.
Buna
göre, iptali istenilen işlemin
tesis edildiği ve davanın açıldığı tarihte davalı mevkiinde kamu
kuruluşu niteliği taşımayan Türk Telekomünikasyon A.Ş.'nin olması
karşısında, idari yargı yetkisi kapsamında açılmış bir idari dava
bulunduğundan söz etmek olanaksız olduğundan, uyuşmazlığın, özel hukuk
hükümlerine göre görüm ve çözümünde adli yargı yerinin görevli olduğu
sonucuna varılmıştır.
Belirtilen
nedenlerle, Ankara 17.İdare Mahkemesi’nin başvurusunun kabulü ile Ankara 1.
İş Mahkemesi’nin görevsizlik kararının kaldırılması gerekmiştir.
SONUÇ :
Davanın çözümünde ADLİ YARGININ görevli olduğuna, bu nedenle Ankara
17.İdare Mahkemesi’nin BAŞVURUSUNUN KABULÜ ile, Ankara 1.İş Mahkemesi’nin
25.12.2012 gün ve 2012/1296 Esas, 2012/1380 Karar sayılı GÖREVSİZLİK
KARARININ KALDIRILMASINA, 2.6.2014 gününde OY BİRLİĞİ İLE KESİN OLARAK
karar verildi.
——
• ——
Uyuşmazlık Mahkemesi
Başkanlığından:
41-ESAS NO : 2014/674
KARAR NO : 2014/710
KARAR TR : 02.06.2014
(Hukuk Bölümü)
ÖZET : Türk Telekomünikasyon A.Ş.’de çalışırken Kurumun
özelleştirilmesi nedeniyle başka kuruma nakledilen davacının, maaş nakil
ilmühaberinin düzeltilmesi ve alacağının faizi ile birlikte tazmini
istemiyle açtığı davanın, ADLİ YARGI YERİNDE çözümlenmesi gerektiği hk.
K A R A R
Davacı :
H.O.
Vekilleri
: Av. B.Y. & Av. A.Ö.Ö.
Davalı :
Türk Telekomünikasyon AŞ.
Vekili :
Av. C.S.
O L A Y :
Davacı vekili dava dilekçesinde özetle; davacının, davalı Türk
Telekomünikasyon AŞ.de kapsam dışı personel olarak çalışmakta iken,davalı
Türk Telekomünikasyon AŞ.nin 14.11.2005 tarihinde özelleştirilmesi sonucu
kamuya nakil hakkını saklı tutmak kaydı ile 2.tip iş sözleşmesi
imzaladığını, sonrasında 406 sayılı yasanın ek 29.maddesi uyarınca başka
bir kamu kurumuna nakil olduğu, 22.05.2007 tarihine kadar aylık ücretinin
davalı şirketçe ödendiğini, sonrasında maaş artışı ve ek ödemelerin lehine
uygulanmadığının tespit edildiğini belirterek, maaş nakil belgesinin 4046
sayılı yasanın 22.maddesi ve 406 sayılı yasanın ek 29.maddesine uygun
düzenlenmediğinden bahisle yeniden tespiti ile, maaşına esas net ücretine
söz konusu ek ödeme ve denge tazminatlarının ve buna bağlı olarak değişen
maaş tutarına uygulanan ikramiye tutarları farkının fazlaya ilişkin hakları
saklı kalmak kaydıyla şimdilik 700,00 TL alacağın faizi ile birlikte
davalıdan tahsiline karar verilmesi istemiyle adli yargı yerinde dava
açmıştır.
Ankara
16. İş Mahkemesi: 07.05.2013 gün, E:2011/910, K:2013/307 sayı ile özetle;
davanın, idari yargı yerinde görülmesi gerektiğinden bahisle, görev
yönünden reddine karar vermiştir.
İş bu
karara karşı yapılan temyiz başvurusu üzerine Yargıtay 22. hukuk
Dairesi’nin 08.07.2013 gün ve E:2013/18925, K:2013/16919 sayılı ilamı ile
hükmün onanmasına karar verilmiş ve karar kesinleşmiştir.
Davacı
vekili aynı istemle bu kez idari yargı yerinde dava açmıştır.
Ankara
18. İdare Mahkemesi: 02.05.2014 gün ve E:2014/75 sayı ile özetle; davanın
adli yargı yerinde görülmesi gerektiğini belirterek, 2247 sayılı Kanunun
19.maddesi uyarınca görevli yargı yerinin belirlenmesi için dosyanın Uyuşmazlık
Mahkemesine gönderilmesine karar vermiştir.
İNCELEME VE GEREKÇE :
Uyuşmazlık Mahkemesi Hukuk Bölümü’nün, Serdar
ÖZGÜLDÜR’ün Başkanlığında, Üyeler: Eyüp Sabri BAYDAR, Ali ÇOLAK, Nurdane
TOPUZ, Ertuğrul ARSLANOĞLU, Ayhan AKARSU ve Mehmet AKBULUT’un
katılımlarıyla yapılan 2.6.2014 günlü toplantısında:
l-İLK İNCELEME: Dosya üzerinde 2247 sayılı Yasa’nın
27.maddesi uyarınca yapılan incelemeye göre; adli ve idari yargı yerleri
arasında 2247 sayılı yasa’nın 19.maddesinde öngörülen biçimde görev
uyuşmazlığı doğduğu,idari yargı dosyasının, adli yargı dosyası da temin
edilmek suretiyle, son görevsizlik kararını veren mahkemece, Uyuşmazlık
Mahkemesi’ne gönderildiği ve usule ilişkin herhangi bir noksanlık
bulunmadığı anlaşıldığından görev uyuşmazlığının esasının incelenmesine oy
birliği ile karar verildi.
II-ESASIN İNCELENMESİ: Raportör-Hakim İsmail SARI’nın,
davanın çözümünde adli yargının görevli olduğu yolundaki raporu ile
dosyadaki belgeler okunduktan; ilgili Başsavcılarca görevlendirilen
Yargıtay Cumhuriyet Savcısı Mehmet BAYHAN ile Danıştay Savcısı Mehmet Ali
GÜMÜŞ’ün davada adli yargının görevli olduğu yolundaki sözlü açıklamaları
da dinlendikten sonra GEREĞİ GÖRÜŞÜLÜP DÜŞÜNÜLDÜ:
Dava,davalı kurumda görev yapmakta iken,406 sayılı
Yasa'nın Ek-29. maddesi ile 4046 sayılı Yasa'nın 22.maddesine göre adı
Devlet Personel Başkanlığına bildirilen, sonrasında başka bir kamu kurumu
emrine atanan davacı tarafından, maaş nakil ilmühaberinin yanlış
düzenlendiği iddiasıyla yeniden düzenlenmesi ve bundan kaynaklı olduğu
iddia olunan zararın tazmini istemiyle açılmıştır.
1953 tarih ve 6145
sayılı Yasa ile, Türkiye Cumhuriyeti Posta, Telgraf ve Telefon İşletmesi
kurulmuş; 1924 tarih ve 406 sayılı Telgraf ve Telefon Kanunu’nun 10.6.1994
tarih ve 4000 sayılı Yasa’yla değiştirilen 1. maddesi ile, posta ve telgraf
tesis ve işletmesine ilişkin hizmetler, Posta İşletmesi Genel Müdürlüğü’nce
(P.İ), telekomünikasyon hizmetleri ise, “Türk Telekomünikasyon Anonim
Şirketi (Şirket)” tarafından yürütülecek şekilde yeniden
yapılandırılmıştır.
27.1.2000 tarih ve 4502 sayılı Yasa’nın 1. maddesi
ile, 406 sayılı Yasa’nın 1. maddesine eklenen dokuzuncu fıkrada, “Türk
Telekom, bu Kanun ve özel hukuk hükümlerine tabi bir anonim şirkettir. Kamu
İktisadi Teşebbüslerinin kuruluş, teşkilât ve faaliyetleri ile ilgili
mevzuat Türk Telekom’a uygulanmaz. Sadece, Türkiye Büyük Millet Meclisi
denetimine ilişkin 2.4.1987 tarihli ve 3346 sayılı Kanunun 9 uncu maddesi
hükümleri uygulanır” denilmiş; anılan fıkra hükmü, 12.5.2001 tarih ve 4673
sayılı Yasa’nın 1. maddesi ile değiştirilmiş ve “Türk Telekom, bu Kanun ve
özel hukuk hükümlerine tabi bir anonim şirkettir. Bu Kanun hükümleri saklı
kalmak üzere, kamu iktisadi teşebbüsleri de dahil, sermayesinin yarısından
fazlası kamuya ait olan kamu kurum, kuruluş ve ortaklıklarına uygulanan
mevzuat Türk Telekom’a uygulanmaz. Sermayesinin yarısından fazlası kamuda
kaldığı sürece, Türkiye Büyük Millet Meclisi denetimine ilişkin 2.4.1987
tarihli ve 3346 sayılı Kanunun 9 uncu maddesi hükümleri uygulanır.16.7.1965
tarihli ve 697 sayılı Kanun ile milli güvenlik ve kamu düzeniyle
sıkıyönetim ve seferberlik hallerinde telekomünikasyon hizmetlerinin
yürütülmesine ilişkin özel kanunların hükümleri saklıdır”; Ek 29.
maddesinin 3.7.2005 gün ve 5398 sayılı Kanun’un 14. maddesi ile değişik
birinci fıkrasında, “Türk Telekom hisselerinin devri sonucu kamu payının
yüzde ellinin altına düşmesi durumunda; Türk Telekomda ek 22 nci maddenin
(a) bendinin bu Kanunla yürürlükten kaldırılan hükümleri uyarınca
belirlenen aslî ve sürekli görevlerde çalışmakta olanlar ile 22.1.1990
tarihli ve 399 sayılı Kanun Hükmünde Kararnameye tâbi olarak kadrolu veya
sözleşmeli personel statüsünde çalışanlar ve kapsam dışı personel, kamu
görevlerinden yüzseksen gün aylıksız izinli sayılır…” denilmiştir.
Öte
yandan; 406 sayılı Yasa’nın 4502 sayılı Yasa ile değişik 2. maddesinin (c)
bendinin birinci alt bendinin birinci cümlesinde, “Türk Telekom;
telekomünikasyon şebekeleri üzerinden sunulan ulusal ve uluslararası ses
iletimini ihtiva eden telefon hizmetlerini, 31.12.2003 tarihine kadar bu
Kanun ve görev sözleşmesi çerçevesinde tekel olarak yürütür” denildikten
sonra, anılan (c) bendinin birinci alt bendine 12.5.2001 tarih ve 4673
sayılı Yasa ile eklenen üçüncü cümlede, “Ancak, Türk Telekom’daki kamu payı
%50’nin altına düştüğünde, Türk Telekom’un tüm tekel hakları 31.12.2003
tarihinden önce de olsa ortadan kalkmış olur” denilmiş; 4502 sayılı
Yasa’nın Geçici 3. maddesi ile de Türk Telekomünikasyon A.Ş., 233 sayılı
KHK’nin ekindeki “B-Kamu İktisadi Kuruluşları (KİK)” bölümünde yer alan kuruluşlar
listesinden çıkarılmıştır.
Bu
düzenlemeler birlikte değerlendirildiğinde, telekomünikasyon şebekeleri
üzerinden sunulan ulusal ve uluslararası ses iletimini ihtiva eden telefon
hizmetlerini 31.12.2003 tarihine kadar “tekel” olarak yürütmekle görevli
kılınan ve çoğunluk hisseleri kamuya ait bulunan Türk Telekom’un, tekel
kapsamında kamu hizmeti yürüten, ancak kuruluş yasasındaki son düzenlemeler
ile kendine özgü statüye sahip olan ve sermayesindeki kamu payı %50’nin
altına düşünceye kadar kamu kuruluşu niteliğini taşıyan bir kuruluş olduğu
tartışmasızdır.
Özelleştirme
kapsamında bulunan Türk Telekomünikasyon A.Ş.’deki tamamı Hazineye ait
bulunan hisselerden % 55’i, Bakanlar Kurulu’nun 25.7.2005 tarih ve
2005/9146 sayılı “Türk Telekomünikasyon Anonim Şirketi (Türk Telekom)’nin %
55 Oranındaki Hissesinin Blok Olarak Satışına İlişkin Nihai Devir
İşlemlerine Dair Kararın Yürürlüğe Konulması Hakkında Karar”ı uyarınca,
14.11.2005 tarihli Hisse Satış Sözleşmesi ile (6.550.000.000 USD. bedelle)
O. Telekomünikasyon A.Ş.’ne satılmıştır.
Bu
sürece paralel olarak Türk Telekom personelinin durumu incelendiğinde:
Türk
Telekom A.Ş., 4502 sayılı Yasa’nın 29.1.2000 tarih ve 23948 sayılı Resmi
Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe girdiği dikkate alındığında, 29.1.2000
tarihi itibariyle 233 sayılı KHK kapsamı
dışında kalmış ve anılan KHK eki cetvellerden çıkarılmış olması nedeniyle,
Uyuşmazlık Mahkemesi Genel Kurulu’nun
22.1.1996 gün ve E:1995/1, K:1996/1 sayılı ve özelleştirme
kapsamında bulunan kamu iktisadi teşebbüslerinde
sözleşmeli veya kapsam dışı statüde çalışan personelin kurumları ile olan
ilişkilerinden doğan anlaşmazlıkların çözüm yerinin idari yargı olduğu
yolundaki İlke Kararı kapsamı dışında değerlendirilmesi gerekmektedir.
Anılan
4502 sayılı Yasa’nın 13. maddesi ile 406 sayılı Yasa’ya eklenen Ek 22.
maddenin (a) bendinde, “a) Personelin statüsü: Telekomünikasyon
hizmetlerinin gerektirdiği asli ve sürekli görevler telekomünikasyon
alanında sekiz yıl tecrübeye sahip ve en az dört yıllık yüksek öğrenim
görmüş bir genel müdür ile kadro, unvan, derece ve sayıları Yönetim
Kurulunun önerisi ve Bakanlığın teklifi üzerine bu Kanunun yürürlüğe
girdiği tarihten itibaren yüzseksen gün içerisinde Bakanlar Kurulu Kararı
ile belirlenen kadrolarda istihdam edilen personel eliyle yürütülür. Bu
personel hakkında bu Kanunda öngörülen hükümler saklı kalmak üzere 399
sayılı Kanun Hükmünde Kararname hükümleri uygulanır. Bunların dışında kalan
personel iş mevzuatı uyarınca istihdam edilir. İş mevzuatına göre istihdam
edilenlere ilişkin kayıt ve şartlar Yönetim Kurulu tarafından tayin olunur”
hükmüne yer verilmiş; bu bent hükmü, 4673 ve 5189 sayılı Yasalarla yapılan
değişiklikler sonucunda; “a) Personelin statüsü: (Ek ibare: 12.5.2001-4673/6.
md.) Türk Telekomdaki kamu payı %50’nin altına düşünceye kadar, Türk
Telekom Yönetim Kurulu üyeliklerine atanacaklarda Devlet memurluğuna
atanabilme genel şartlarına sahip olma ve en az dört yıllık yüksek öğrenim
görme şartları aranır. (Mülga ikinci ve üçüncü cümle: 16.6.2004-5189/12
md.) Bunların dışında kalan personel iş mevzuatı uyarınca istihdam edilir.
İş mevzuatına göre istihdam edilenlere ilişkin kayıt ve şartlar Yönetim
Kurulu tarafından tayin olunur” hükmünü almış; aynı maddenin (b) bendinin
ikinci paragrafında da iş mevzuatına tabi olan Türk Telekom çalışanlarının
aylık ücretlerinin kendilerini atamaya yetkili olan Yönetim Kurulu
tarafından tespit olunacağı kurala bağlanmıştır.
406
sayılı Yasa’nın anılan Ek 22.maddesi uyarınca, Türk Telekom A.Ş. Genel
Müdürlüğü’ne ait asli ve sürekli kadrolar belirlenerek 4.4.2000 tarih ve
24010 (Mükerrer) sayılı R.G. de yayımlanan 31.3.2000 tarih ve 2000/331
sayılı Bakanlar Kurulu Kararı ekinde yer alan listede: merkez teşkilatı
için 100 ve taşra teşkilatı için 100 (6 Bölge Müdürü, 12 Bölge Müdür
Yardımcısı ve 82 İl Telekom Müdürü) kadro ihdas edilmiş; öte yandan, aynı
Yasa maddesinin verdiği yetkiye dayanılarak hazırlanan “Türk
Telekomünikasyon A.Ş. Kapsam Dışı Personel Yönetmeliği” adı altındaki düzenleme,
Yönetim Kurulunun 31.8.2000 tarih ve 407 sayılı kararıyla kabul edilmek
suretiyle yürürlüğe konulmuştur.
Kanunla,
Kurumda görev yapan personelden asli ve sürekli görev yapacak olanları
kadro unvanı itibariyle belirlemek konusunda Bakanlar Kurulu'na yetki
verildiği açıktır. Bu yetki 4502 sayılı Kanun’un yürürlüğe girdiği
29.1.2000 tarihi ile 5189 sayılı Kanun’un yürürlüğe girdiği 2.7.2004
tarihleri arasında geçerli olmuştur.
Anayasa’nın
128. maddesinde, “Devletin, kamu iktisadî teşebbüsleri ve diğer kamu
tüzelkişilerinin genel idare esaslarına göre yürütmekle yükümlü oldukları
kamu hizmetlerinin gerektirdiği aslî ve sürekli görevler, memurlar ve diğer
kamu görevlileri eliyle görülür” denilmiştir.
406
sayılı Yasa’nın Ek 29. maddesinin 3.7.2005 tarih ve 5398 sayılı Kanun’la
değişik birinci fıkrasında, “Türk Telekom hisselerinin devri sonucu kamu
payının yüzde ellinin altına düşmesi durumunda; Türk Telekomda ek 22 nci
maddenin (a) bendinin bu Kanunla yürürlükten kaldırılan hükümleri uyarınca
belirlenen asli ve sürekli görevlerde çalışmakta olanlar ile 22.1.1990
tarihli ve 399 sayılı Kanun Hükmünde Kararnameye tabi olarak kadrolu veya
sözleşmeli personel statüsünde çalışanlar ve kapsam dışı personel, kamu
görevlerinden yüzseksen gün aylıksız izinli sayılır. Bu personel belirtilen
süre içinde Türk Telekomda çalışmaya devam eder ve hisse devir tarihinden
nakli için Devlet Personel Başkanlığına bildirildikleri tarihe kadarki
aylık ücret, harcırah, sağlık giderleri, cenaze giderleri ve ölüm yardımı
ile diğer mali ve özlük hakları Türk Telekom tarafından karşılanır…”
denilerek, yasa koyucu tarafından Türk Telekom’da 22.1.1990 tarihli ve 399
sayılı Kanun Hükmünde Kararnameye tabi olarak sözleşmeli personel
statüsünde çalışanlar ile kapsam dışı personel, kamu personeli sayılmıştır.
Olayda, davalının hisse devir (14.11.2005)
tarihinde çalışmakta iken, 406 sayılı Yasa'nın Ek-29. maddesi ile 4046
sayılı Yasa'nın 22. maddesine göre adı Devlet Personel Başkanlığına
bildirilen ve sonrasında başka bir kamu kurumu emrine atanan davacı
tarafından, maaş nakil ilmühaberinin yeniden düzenlenmesi ve yanlış
düzenlenmesi sebebiyle uğranıldığı iddia olunan zararın tazmini istemiyle
dava açılmıştır.
2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu’nun “İdari
Dava Türleri ve İdari Yargı Yetkisinin Sınırı” başlıklı 2. maddesinin
değişik 1 numaralı bendinde:
“a) (Değişik: 8.6.2000-4577/5 md.) İdari işlemler
hakkında yetki, şekil, sebep, konu ve maksat yönlerinden biri ile hukuka
aykırı olduklarından dolayı iptalleri için menfaatleri ihlal edilenler
tarafından açılan iptal davaları,
b) İdari
eylem ve işlemlerden dolayı kişisel hakları doğrudan muhtel olanlar
tarafından açılan tam yargı davaları,
c)
(Değişik: 18.12.1999-4492/6 md.) Tahkim yolu öngörülen imtiyaz şartlaşma ve
sözleşmelerinden doğan uyuşmazlıklar hariç, kamu hizmetlerinden birinin
yürütülmesi için yapılan her türlü idari sözleşmelerden dolayı taraflar
arasında çıkan uyuşmazlıklara ilişkin davalar” idari dava türleri olarak
sayılmış olup; kural olarak, idari yargıda ancak Devlete ve kamu tüzel
kişilerine karşı açılan davalara bakılabilir.
Buna
göre, iptali istenilen işlemin tesis edildiği ve davanın açıldığı tarihte
davalı mevkiinde kamu kuruluşu niteliği taşımayan Türk Telekomünikasyon
A.Ş.'nin olması karşısında, idari yargı yetkisi kapsamında açılmış bir
idari dava bulunduğundan söz etmek olanaksız olduğundan, uyuşmazlığın, özel
hukuk hükümlerine göre görüm ve çözümünde adli yargı yerinin görevli olduğu
sonucuna varılmıştır.
Açıklanan nedenlerle, davanın görüm ve çözümünde
adli yargı görevli olduğundan Ankara 18. İdare Mahkemesince yapılan
başvurunun kabulü ile, Ankara 16. İş Mahkemesinin görevsizlik kararının
kaldırılmasına karar vermek gerekmiştir.
SONUÇ :
Davanın çözümünde ADLİ YARGININ görevli olduğuna, bu nedenle Ankara 18.
İdare Mahkemesince yapılan BAŞVURUNUN KABULÜ ile, Ankara 16. İş
Mahkemesinin 07.05.2013 gün, E:2011/910, K:2013/307 sayılı GÖREVSİZLİK
KARARININ KALDIRILMASINA, 2.6.2014 gününde OY BİRLİĞİ İLE KESİN OLARAK
karar verildi.
——
• ——
Uyuşmazlık Mahkemesi
Başkanlığından:
42-ESAS NO : 2014/675
KARAR NO : 2014/711
KARAR TR : 02.06.2014
(Hukuk Bölümü)
ÖZET :
Türk Telekomünikasyon A.Ş.’de çalışırken Kurumun özelleştirilmesi nedeniyle
başka kuruma nakledilen davacının, maaş nakil ilmühaberinin düzeltilmesi ve
alacağının faizi ile birlikte tazmini istemiyle açtığı davanın, ADLİ YARGI
YERİNDE çözümlenmesi gerektiği hk.
K A R A R
Davacı :
U.K.
Vekilleri
: Av. B.Y. & Av. A.Ö.Ö.
Davalı :
Türk Telekomünikasyon AŞ.
Vekili :
Av. C.S.
O L A Y :
Davacı vekili dava dilekçesinde özetle; davacının, davalı Türk
Telekomünikasyon AŞ.de kapsam dışı personel olarak çalışmakta iken,davalı
Türk Telekomünikasyon AŞ.nin 14.11.2005 tarihinde özelleştirilmesi sonucu
kamuya nakil hakkını saklı tutmak kaydı ile 2.tip iş sözleşmesi
imzaladığını, sonrasında 406 sayılı yasanın ek 29.maddesi uyarınca başka
bir kamu kurumuna nakil olduğu, 25.03.2009 tarihine kadar aylık ücretinin
davalı şirketçe ödendiğini, sonrasında maaş artışı ve ek ödemelerin lehine
uygulanmadığının tespit edildiğini belirterek, maaş nakil belgesinin 4046
sayılı yasanın 22.maddesi ve 406 sayılı yasanın ek 29.maddesine uygun
düzenlenmediğinden bahisle yeniden tespiti ile, maaşına esas net ücretine
söz konusu ek ödeme ve denge tazminatlarının ve buna bağlı olarak değişen
maaş tutarına uygulanan ikramiye tutarları farkının fazlaya ilişkin hakları
saklı kalmak kaydıyla şimdilik 700,00 TL alacağın faizi ile birlikte
davalıdan tahsiline karar verilmesi istemiyle adli yargı yerinde dava
açmıştır.
Ankara
16. İş Mahkemesi: 07.05.2013 gün, E:2011/903, K:2013/300 sayı ile özetle;
davanın, idari yargı yerinde görülmesi gerektiğinden bahisle, görev
yönünden reddine karar vermiştir.
İş bu
karara karşı yapılan temyiz başvurusu üzerine Yargıtay 22. hukuk
Dairesi’nin 08.07.2013 gün ve E:2013/18922, K:2013/16916 sayılı ilamı ile
hükmün onanmasına karar verilmiş ve karar kesinleşmiştir.
Davacı
vekili aynı istemle bu kez idari yargı yerinde dava açmıştır.
Ankara
16. İdare Mahkemesi: 25.04.2014 gün ve E:2014/98 sayı ile özetle; davanın
adli yargı yerinde görülmesi gerektiğini belirterek, 2247 sayılı Kanunun
19.maddesi uyarınca görevli yargı yerinin belirlenmesi için dosyanın Uyuşmazlık
Mahkemesine gönderilmesine karar vermiştir.
İNCELEME VE GEREKÇE :
Uyuşmazlık Mahkemesi Hukuk Bölümü’nün, Serdar
ÖZGÜLDÜR’ün Başkanlığında, Üyeler: Eyüp Sabri BAYDAR, Ali ÇOLAK, Nurdane
TOPUZ, Ertuğrul ARSLANOĞLU, Ayhan AKARSU ve Mehmet AKBULUT’un
katılımlarıyla yapılan 2.6.2014 günlü toplantısında:
l-İLK İNCELEME: Dosya üzerinde 2247 sayılı Yasa’nın
27.maddesi uyarınca yapılan incelemeye göre; adli ve idari yargı yerleri
arasında 2247 sayılı yasa’nın 19.maddesinde öngörülen biçimde görev
uyuşmazlığı doğduğu,idari yargı dosyasının, adli yargı dosyası da temin
edilmek suretiyle, son görevsizlik kararını veren mahkemece, Uyuşmazlık
Mahkemesi’ne gönderildiği ve usule ilişkin herhangi bir noksanlık
bulunmadığı anlaşıldığından görev uyuşmazlığının esasının incelenmesine oy
birliği ile karar verildi.
II-ESASIN İNCELENMESİ: Raportör-Hakim İsmail SARI’nın,
davanın çözümünde adli yargının görevli olduğu yolundaki raporu ile
dosyadaki belgeler okunduktan; ilgili Başsavcılarca görevlendirilen
Yargıtay Cumhuriyet Savcısı Mehmet BAYHAN ile Danıştay Savcısı Mehmet Ali
GÜMÜŞ’ün davada adli yargının görevli olduğu yolundaki sözlü açıklamaları
da dinlendikten sonra GEREĞİ GÖRÜŞÜLÜP DÜŞÜNÜLDÜ:
Dava,davalı kurumda görev yapmakta iken,406 sayılı
Yasa'nın Ek-29. maddesi ile 4046 sayılı Yasa'nın 22.maddesine göre adı
Devlet Personel Başkanlığına bildirilen, sonrasında başka bir kamu kurumu
emrine atanan davacı tarafından, maaş nakil ilmühaberinin yanlış
düzenlendiği iddiasıyla yeniden düzenlenmesi ve bundan kaynaklı olduğu
iddia olunan zararın tazmini istemiyle açılmıştır.
1953 tarih ve 6145
sayılı Yasa ile, Türkiye Cumhuriyeti Posta, Telgraf ve Telefon İşletmesi
kurulmuş; 1924 tarih ve 406 sayılı Telgraf ve Telefon Kanunu’nun 10.6.1994
tarih ve 4000 sayılı Yasa’yla değiştirilen 1. maddesi ile, posta ve telgraf
tesis ve işletmesine ilişkin hizmetler, Posta İşletmesi Genel Müdürlüğü’nce
(P.İ), telekomünikasyon hizmetleri ise, “Türk Telekomünikasyon Anonim
Şirketi (Şirket)” tarafından yürütülecek şekilde yeniden
yapılandırılmıştır.
27.1.2000 tarih ve 4502 sayılı Yasa’nın 1. maddesi
ile, 406 sayılı Yasa’nın 1. maddesine eklenen dokuzuncu fıkrada, “Türk
Telekom, bu Kanun ve özel hukuk hükümlerine tabi bir anonim şirkettir. Kamu
İktisadi Teşebbüslerinin kuruluş, teşkilât ve faaliyetleri ile ilgili
mevzuat Türk Telekom’a uygulanmaz. Sadece, Türkiye Büyük Millet Meclisi
denetimine ilişkin 2.4.1987 tarihli ve 3346 sayılı Kanunun 9 uncu maddesi
hükümleri uygulanır” denilmiş; anılan fıkra hükmü, 12.5.2001 tarih ve 4673
sayılı Yasa’nın 1. maddesi ile değiştirilmiş ve “Türk Telekom, bu Kanun ve
özel hukuk hükümlerine tabi bir anonim şirkettir. Bu Kanun hükümleri saklı
kalmak üzere, kamu iktisadi teşebbüsleri de dahil, sermayesinin yarısından
fazlası kamuya ait olan kamu kurum, kuruluş ve ortaklıklarına uygulanan
mevzuat Türk Telekom’a uygulanmaz. Sermayesinin yarısından fazlası kamuda
kaldığı sürece, Türkiye Büyük Millet Meclisi denetimine ilişkin 2.4.1987
tarihli ve 3346 sayılı Kanunun 9 uncu maddesi hükümleri uygulanır.16.7.1965
tarihli ve 697 sayılı Kanun ile milli güvenlik ve kamu düzeniyle
sıkıyönetim ve seferberlik hallerinde telekomünikasyon hizmetlerinin
yürütülmesine ilişkin özel kanunların hükümleri saklıdır”; Ek 29.
maddesinin 3.7.2005 gün ve 5398 sayılı Kanun’un 14. maddesi ile değişik
birinci fıkrasında, “Türk Telekom hisselerinin devri sonucu kamu payının
yüzde ellinin altına düşmesi durumunda; Türk Telekomda ek 22 nci maddenin
(a) bendinin bu Kanunla yürürlükten kaldırılan hükümleri uyarınca
belirlenen aslî ve sürekli görevlerde çalışmakta olanlar ile 22.1.1990
tarihli ve 399 sayılı Kanun Hükmünde Kararnameye tâbi olarak kadrolu veya
sözleşmeli personel statüsünde çalışanlar ve kapsam dışı personel, kamu
görevlerinden yüzseksen gün aylıksız izinli sayılır…” denilmiştir.
Öte
yandan; 406 sayılı Yasa’nın 4502 sayılı Yasa ile değişik 2. maddesinin (c)
bendinin birinci alt bendinin birinci cümlesinde, “Türk Telekom;
telekomünikasyon şebekeleri üzerinden sunulan ulusal ve uluslararası ses
iletimini ihtiva eden telefon hizmetlerini, 31.12.2003 tarihine kadar bu
Kanun ve görev sözleşmesi çerçevesinde tekel olarak yürütür” denildikten
sonra, anılan (c) bendinin birinci alt bendine 12.5.2001 tarih ve 4673
sayılı Yasa ile eklenen üçüncü cümlede, “Ancak, Türk Telekom’daki kamu payı
%50’nin altına düştüğünde, Türk Telekom’un tüm tekel hakları 31.12.2003
tarihinden önce de olsa ortadan kalkmış olur” denilmiş; 4502 sayılı Yasa’nın
Geçici 3. maddesi ile de Türk Telekomünikasyon A.Ş., 233 sayılı KHK’nin
ekindeki “B-Kamu İktisadi Kuruluşları (KİK)” bölümünde yer alan kuruluşlar
listesinden çıkarılmıştır.
Bu
düzenlemeler birlikte değerlendirildiğinde, telekomünikasyon şebekeleri üzerinden
sunulan ulusal ve uluslararası ses iletimini ihtiva eden telefon
hizmetlerini 31.12.2003 tarihine kadar “tekel” olarak yürütmekle görevli
kılınan ve çoğunluk hisseleri kamuya ait bulunan Türk Telekom’un, tekel
kapsamında kamu hizmeti yürüten, ancak kuruluş yasasındaki son düzenlemeler
ile kendine özgü statüye sahip olan ve sermayesindeki kamu payı %50’nin
altına düşünceye kadar kamu kuruluşu niteliğini taşıyan bir kuruluş olduğu
tartışmasızdır.
Özelleştirme
kapsamında bulunan Türk Telekomünikasyon A.Ş.’deki tamamı Hazineye ait
bulunan hisselerden % 55’i, Bakanlar Kurulu’nun 25.7.2005 tarih ve
2005/9146 sayılı “Türk Telekomünikasyon Anonim Şirketi (Türk Telekom)’nin %
55 Oranındaki Hissesinin Blok Olarak Satışına İlişkin Nihai Devir
İşlemlerine Dair Kararın Yürürlüğe Konulması Hakkında Karar”ı uyarınca,
14.11.2005 tarihli Hisse Satış Sözleşmesi ile (6.550.000.000 USD. bedelle)
O. Telekomünikasyon A.Ş.’ne satılmıştır.
Bu
sürece paralel olarak Türk Telekom personelinin durumu incelendiğinde:
Türk
Telekom A.Ş., 4502 sayılı Yasa’nın 29.1.2000 tarih ve 23948 sayılı Resmi
Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe girdiği dikkate alındığında, 29.1.2000
tarihi itibariyle 233 sayılı KHK kapsamı
dışında kalmış ve anılan KHK eki cetvellerden çıkarılmış olması nedeniyle,
Uyuşmazlık Mahkemesi Genel Kurulu’nun
22.1.1996 gün ve E:1995/1, K:1996/1 sayılı ve özelleştirme
kapsamında bulunan kamu iktisadi teşebbüslerinde
sözleşmeli veya kapsam dışı statüde çalışan personelin kurumları ile olan
ilişkilerinden doğan anlaşmazlıkların çözüm yerinin idari yargı olduğu
yolundaki İlke Kararı kapsamı dışında değerlendirilmesi gerekmektedir.
Anılan
4502 sayılı Yasa’nın 13. maddesi ile 406 sayılı Yasa’ya eklenen Ek 22.
maddenin (a) bendinde, “a) Personelin statüsü: Telekomünikasyon hizmetlerinin
gerektirdiği asli ve sürekli görevler telekomünikasyon alanında sekiz yıl
tecrübeye sahip ve en az dört yıllık yüksek öğrenim görmüş bir genel müdür
ile kadro, unvan, derece ve sayıları Yönetim Kurulunun önerisi ve
Bakanlığın teklifi üzerine bu Kanunun yürürlüğe girdiği tarihten itibaren
yüzseksen gün içerisinde Bakanlar Kurulu Kararı ile belirlenen kadrolarda
istihdam edilen personel eliyle yürütülür. Bu personel hakkında bu Kanunda
öngörülen hükümler saklı kalmak üzere 399 sayılı Kanun Hükmünde Kararname
hükümleri uygulanır. Bunların dışında kalan personel iş mevzuatı uyarınca
istihdam edilir. İş mevzuatına göre istihdam edilenlere ilişkin kayıt ve
şartlar Yönetim Kurulu tarafından tayin olunur” hükmüne yer verilmiş; bu
bent hükmü, 4673 ve 5189 sayılı Yasalarla yapılan değişiklikler sonucunda;
“a) Personelin statüsü: (Ek ibare: 12.5.2001-4673/6. md.) Türk Telekomdaki
kamu payı %50’nin altına düşünceye kadar, Türk Telekom Yönetim Kurulu
üyeliklerine atanacaklarda Devlet memurluğuna atanabilme genel şartlarına
sahip olma ve en az dört yıllık yüksek öğrenim görme şartları aranır.
(Mülga ikinci ve üçüncü cümle: 16.6.2004-5189/12 md.) Bunların dışında
kalan personel iş mevzuatı uyarınca istihdam edilir. İş mevzuatına göre
istihdam edilenlere ilişkin kayıt ve şartlar Yönetim Kurulu tarafından
tayin olunur” hükmünü almış; aynı maddenin (b) bendinin ikinci paragrafında
da iş mevzuatına tabi olan Türk Telekom çalışanlarının aylık ücretlerinin
kendilerini atamaya yetkili olan Yönetim Kurulu tarafından tespit olunacağı
kurala bağlanmıştır.
406
sayılı Yasa’nın anılan Ek 22.maddesi uyarınca, Türk Telekom A.Ş. Genel
Müdürlüğü’ne ait asli ve sürekli kadrolar belirlenerek 4.4.2000 tarih ve
24010 (Mükerrer) sayılı R.G. de yayımlanan 31.3.2000 tarih ve 2000/331
sayılı Bakanlar Kurulu Kararı ekinde yer alan listede: merkez teşkilatı
için 100 ve taşra teşkilatı için 100 (6 Bölge Müdürü, 12 Bölge Müdür
Yardımcısı ve 82 İl Telekom Müdürü) kadro ihdas edilmiş; öte yandan, aynı
Yasa maddesinin verdiği yetkiye dayanılarak hazırlanan “Türk
Telekomünikasyon A.Ş. Kapsam Dışı Personel Yönetmeliği” adı altındaki düzenleme,
Yönetim Kurulunun 31.8.2000 tarih ve 407 sayılı kararıyla kabul edilmek
suretiyle yürürlüğe konulmuştur.
Kanunla,
Kurumda görev yapan personelden asli ve sürekli görev yapacak olanları
kadro unvanı itibariyle belirlemek konusunda Bakanlar Kurulu'na yetki
verildiği açıktır. Bu yetki 4502 sayılı Kanun’un yürürlüğe girdiği
29.1.2000 tarihi ile 5189 sayılı Kanun’un yürürlüğe girdiği 2.7.2004
tarihleri arasında geçerli olmuştur.
Anayasa’nın
128. maddesinde, “Devletin, kamu iktisadî teşebbüsleri ve diğer kamu
tüzelkişilerinin genel idare esaslarına göre yürütmekle yükümlü oldukları
kamu hizmetlerinin gerektirdiği aslî ve sürekli görevler, memurlar ve diğer
kamu görevlileri eliyle görülür” denilmiştir.
406
sayılı Yasa’nın Ek 29. maddesinin 3.7.2005 tarih ve 5398 sayılı Kanun’la
değişik birinci fıkrasında, “Türk Telekom hisselerinin devri sonucu kamu
payının yüzde ellinin altına düşmesi durumunda; Türk Telekomda ek 22 nci
maddenin (a) bendinin bu Kanunla yürürlükten kaldırılan hükümleri uyarınca
belirlenen asli ve sürekli görevlerde çalışmakta olanlar ile 22.1.1990
tarihli ve 399 sayılı Kanun Hükmünde Kararnameye tabi olarak kadrolu veya
sözleşmeli personel statüsünde çalışanlar ve kapsam dışı personel, kamu
görevlerinden yüzseksen gün aylıksız izinli sayılır. Bu personel belirtilen
süre içinde Türk Telekomda çalışmaya devam eder ve hisse devir tarihinden
nakli için Devlet Personel Başkanlığına bildirildikleri tarihe kadarki aylık
ücret, harcırah, sağlık giderleri, cenaze giderleri ve ölüm yardımı ile
diğer mali ve özlük hakları Türk Telekom tarafından karşılanır…” denilerek,
yasa koyucu tarafından Türk Telekom’da 22.1.1990 tarihli ve 399 sayılı
Kanun Hükmünde Kararnameye tabi olarak sözleşmeli personel statüsünde
çalışanlar ile kapsam dışı personel, kamu personeli sayılmıştır.
Olayda, davalının hisse devir (14.11.2005)
tarihinde çalışmakta iken, 406 sayılı Yasa'nın Ek-29. maddesi ile 4046
sayılı Yasa'nın 22. maddesine göre adı Devlet Personel Başkanlığına
bildirilen ve sonrasında başka bir kamu kurumu emrine atanan davacı
tarafından, maaş nakil ilmühaberinin yeniden düzenlenmesi ve yanlış
düzenlenmesi sebebiyle uğranıldığı iddia olunan zararın tazmini istemiyle
dava açılmıştır.
2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu’nun “İdari
Dava Türleri ve İdari Yargı Yetkisinin Sınırı” başlıklı 2. maddesinin
değişik 1 numaralı bendinde:
“a) (Değişik: 8.6.2000-4577/5 md.) İdari işlemler
hakkında yetki, şekil, sebep, konu ve maksat yönlerinden biri ile hukuka
aykırı olduklarından dolayı iptalleri için menfaatleri ihlal edilenler
tarafından açılan iptal davaları,
b) İdari
eylem ve işlemlerden dolayı kişisel hakları doğrudan muhtel olanlar
tarafından açılan tam yargı davaları,
c)
(Değişik: 18.12.1999-4492/6 md.) Tahkim yolu öngörülen imtiyaz şartlaşma ve
sözleşmelerinden doğan uyuşmazlıklar hariç, kamu hizmetlerinden birinin
yürütülmesi için yapılan her türlü idari sözleşmelerden dolayı taraflar
arasında çıkan uyuşmazlıklara ilişkin davalar” idari dava türleri olarak
sayılmış olup; kural olarak, idari yargıda ancak Devlete ve kamu tüzel
kişilerine karşı açılan davalara bakılabilir.
Buna
göre, iptali istenilen işlemin tesis edildiği ve davanın açıldığı tarihte
davalı mevkiinde kamu kuruluşu niteliği taşımayan Türk Telekomünikasyon
A.Ş.'nin olması karşısında, idari yargı yetkisi kapsamında açılmış bir
idari dava bulunduğundan söz etmek olanaksız olduğundan, uyuşmazlığın, özel
hukuk hükümlerine göre görüm ve çözümünde adli yargı yerinin görevli olduğu
sonucuna varılmıştır.
Açıklanan nedenlerle, davanın görüm ve çözümünde
adli yargı görevli olduğundan Ankara 16. İdare Mahkemesince yapılan
başvurunun kabulü ile, Ankara 16. İş Mahkemesinin görevsizlik kararının
kaldırılmasına karar vermek gerekmiştir.
SONUÇ :
Davanın çözümünde ADLİ YARGININ görevli olduğuna, bu nedenle Ankara
16.İdare Mahkemesince yapılan BAŞVURUNUN KABULÜ ile, Ankara 16. İş
Mahkemesinin 07.05.2013 gün, E:2011/903, K:2013/300 sayılı GÖREVSİZLİK
KARARININ KALDIRILMASINA, 2.6.2014 gününde OY BİRLİĞİ İLE KESİN OLARAK karar
verildi.
|