|
I- 2247 SAYILI KANUN’UN 14.
MADDESİ GEREĞİNCE VERİLEN
(OLUMSUZ GÖREV UYUŞMAZLIĞI) KARARLAR
Uyuşmazlık Mahkemesi
Başkanlığından:
1-ESAS NO : 2014/16
KARAR NO : 2014/16
KARAR TR : 05.05.2014
(Ceza Bölümü)
ÖZET :
Sahil Güvenlik Personeli olan asker kişi sanıklar hakkında, askeri hizmete
ilişkin olarak gerçekleşen “emre itaatsizlikte ısrar" suçu nedeniyle açılan
kamu davasının 353 sayılı Kanunun 9. maddesi uyarınca ASKERİ YARGI yerinde
görülmesinin gerektiği hk.
K A R A R
Davacı :
K.H.
Sanıklar
: 1- S.B., 2- E.G., 3- S.D., 4- Ö.A.
O L A Y
: 13.4.2011 günü, Mersin TCSG-89 Komutanlığı Harekat Şube Müdürü SG Yb.
H.T. tarafından TCSG-89 Komutanlığı gemisinin sahil güvenlik maksadıyla
görevlendirildiği, görevin gemi komutanı SG Kd.Yzb. Ç.T. tarafından
13.04.2011 gün ve 22/11 sayılı komutan seyir emri ile yazılı ve sözlü
olarak TCSG-89 Komutanlığı emrinde görevli sanıklar SG Tls.Kd.Üçvş. S.D.,
SG Eln.Kd.Üçvş. E.G., Dz.Topçu Kd. Üçvş. Ö.A., SG Sey. Astsb.Çvş. S.B.ve
diğer gemi personeline bildirildiği, ayrıca görev için seyre çıkılacağını
sanıklar Ö.A. ile E.G.’e söylediği, S.B.ile S.D.’ya ikinci çarkçı olan Tğm.
F.A.’ün emri ilettiği, sanıklar S.D.ile E.G.’ün gemi komutanına tek vardiya
yerine çift vardiya yapılması konusunda teklifte bulundukları, gemi
komutanı Ç.T.’ın da onlara daha güvenli olması açısından tek vardiya
yapılacağını söylediği, E.G.’ün ısrarla iki vardiya yapılmasını istediği,
ayrıca diğer arkadaşlarının da bu husustan rahatsız olduklarını söylediği,
iki vardiya yapılması konusundaki sözlerinde ısrarcı olduğu, ancak Ç.T.’ın
emri doğrultusunda ve söylediği şekilde 13.04.2011 günü saat 18.30
sıralarında geminin seyir için limandan ayrıldığı, sanık E.G.’ün en kıdemli
astsubay olması nedeniyle güverte astsubayı olarak geminin aşağı kısmında,diğerlerinin
ise geminin sevk ve idare edildiği kısım olan köprü üstünde
görevlendirildikleri, seyre çıktıktan bir süre sonra aralıklarla sanıklar
S.B., Ö.A. ve S.D.’nın Tğm. F.A.’ün yanına gelerek izin almak suretiyle
geminin aşağı kısmına indikleri, bir süre sonra S.D.’nın tek olarak F.A.’ün
yanına geldiği ve ona “biz yukarıya çıkmayacağız” dediği ve tekrar aşağı
indiği, gemi komutanı Ç.T.’ın köprü üstüne çıktığında ikinci çarkçı ve
dümenci uzman çavuşun orada olduklarını gördüğü, diğerlerinin nerede
olduğunu sorduğunda, aşağı indiklerini, karar aldıklarını, yukarı çıkmayacaklarını
belirttiklerinin söylenmesi üzerine, Tğm. F.A.’e bu durumu jurnale
kaydetmesini söylediği ve konuşmak için E.G.’ü yanına yukarıya çağırdığı,
yanına gelen E.G.’e diğerlerini de çağırmasını söylediği ancak E.G.’ün
çağıramayacağını söylediği, Ç.T.’ın diğerlerini çağırmasını birkaç kez daha
söylemesine rağmen, E.G.’ün çağırmadığı ve kafasını direklere vurmaya
başladığı, sinir krizi geçirdiği, bu şekilde bir seyir yapılamayacağından
dolayı gemi komutanının harekat eğitim şube müdürünü arayarak göreve son
verilip tekrar limana dönüldüğü, bu şekilde yazılı ve sözlü emir
doğrultusunda seyir sırasında görev yerlerinde bulunması gereken sanıkların
yerlerini terk etmek ve çağrılmalarına rağmen görev yerlerine dönmemek
suretiyle emre itaatsizlikte ısrar suçunu işledikleri ileri sürülerek,
sanıklar S.B., Ö.A. ve S.D.’nın eylemlerine uyan Askeri Ceza Kanunu’nun
87/1. (hizmete ilişkin emri hiç yapmayanlar cümlesi) maddesi uyarınca,
sanık E.G.’ün eylemine uyan aynı Kanun’un 87/1. (ikinci cümlesi) uyarınca
cezalandırılmaları istemiyle 6.Mekanize Piyade Tümen Komutanlığı Askeri
Savcılığı’nın 14.11.2011 gün ve E: 2011/914,K:2011/402 sayılı
iddianamesiyle kamu davası açılmıştır.
6.MEKANİZE
PİYADE TÜMEN KOMUTANLIĞI ASKERİ MAHKEMESİ: 4.7.2012 gün ve E:2012/618,
K:2012/263 sayıyla; sanıkların suç tarihinde yerine getirmekte olduğu
görevin, kaçakçılığın önlenmesi bu kapsamda deniz araçlarının aranması ve
kontrolleriyle sahillerimizin, liman ve körfezlerimizin güvenliğinin
sağlanması olup, bu görevin de sahil güvenlik personelinin idari görevleri
arasında sayıldığı, 2692 sayılı Sahil Güvenlik Komutanlığı Kanunu’nun 21/d
maddesinde düzenlenen ve sahil güvenlik komutanlığı personelinin idari ve
adli hizmet ve görevlerine giren suçların adli yargı mercilerinde
görüleceği yönündeki açık düzenleme dikkate alındığında, aynı Kanun’un
4/1-b maddesinde yer alan kaçakçılığın men ve takibi ile ilgili görevinin
askeri bir hizmet ve görev olarak değerlendirilmesinin mümkün olmadığı,
sanıkların olay günü ifa ettikleri görevin sahil güvenlik personelinin
idari görevleri arasında yer aldığı, bu nedenlerle asker kişi olan
sanıkları, askeri hizmete ilişkin olmayan suç nedeniyle, 2692 sayılı Sahil
Güvenlik Komutanlığı Kanunu’nun 4/1-b ve 21/d maddelerinde yer alan
düzenlemeler dikkate alındığında, olay anındaki görevin idari (mülki) görev
kapsamında olduğu anlaşıldığından, haklarında açılan kamu davasında
yargılama görevinin adli yargı yerine ait olduğu gerekçesiyle görevsizlik
kararı vermiş, kararın Askeri Savcılık tarafından temyiz edilmesi üzerine,
Askeri Yargıtay 3.Dairesi, 2.7.2013 gün ve E:2013/920,K:2013/909 sayılı
kararı ile temyiz isteminin süre yönünden reddine karar vermiş, Askeri
Yargıtay Başsavcılığı’nca yapılan itiraz, Askeri Yargıtay Daireler Kurulu’nun
3.10.2013 gün ve E:2013/101,K:2013/92 sayılı kararı ile reddedilmiş, bu
şekilde kesinleşen karar ve dava dosyası, Mersin 1. Sulh Ceza Mahkemesine
gönderilmiştir.
MERSİN 1. SULH
CEZA MAHKEMESİ: 24.1.2014 gün ve E:2013/765, K:2014/42 sayıyla; iddianameye
konu eylemin, adli veya idari görev sırasında üçüncü kişilerle görevi
gereği ilişkilerinden kaynaklanmamış olup, tamamen gemi komutanı ile
Astsubay olan sanıkların vardiya usulü nedeni ile anlaşamamaları ve
komutanın emri gereği yürütülmesi gereken vardiya sırasında görev yerlerini
terk etmeleri ve çağrıya rağmen görev yerlerine dönmemelerine ilişkin
olarak gerçekleştiği, askeri düzen ve işlerin yürütülmesine ilişkin ceza
hükmünün idari görev sırasında ihlal edilmesinin idari görevin özü ile
doğrudan ilişkili olmadığı dikkate alındığında yüklenen eylem nedeniyle
sanıkları yargılama görevinin askeri yargı yerine ait olduğu gerekçesiyle
görevsizlik kararı vermiş, kararın temyiz edilmeyerek kesinleşmesi üzerine,
dava dosyası, aynı Mahkemece, Mahkememize gönderilmiştir.
İNCELEME
VE GEREKÇE: Uyuşmazlık Mahkemesi Ceza Bölümünün, Serdar ÖZGÜLDÜR’ün Başkanlığında,
Üyeler; Ahmet KARADAVUT, Davut TELLİ, Şuayip ŞEN, Haluk ZEYBEL, Mehmet
AVCIOĞLU, Zafer YAĞLIOĞLU’nun katılımlarıyla yapılan 05.05.2014 günlü
toplantısında;
I-İLK İNCELEME:
Yapılan incelemede, usule ilişkin işlemlerde 2247 sayılı Uyuşmazlık
Mahkemesinin Kuruluş Ve İşleyişi Hakkında Kanun'da belirtilen süre ve biçim
yönünden bir eksiklik görülmediği, askeri ve adli yargı yerleri arasında
Yasa'nın 14. maddesinde öngörüldüğü biçimde olumsuz görev uyuşmazlığı
doğduğu anlaşıldığından, esasın incelenmesine oybirliği ile karar verildi.
II-ESASIN
İNCELENMESİ: Raportör-Hakim G. Fatma BÜYÜKEREN’in, davanın çözümünde askeri
yargı yerinin görevli olduğu yolundaki raporu ve dosyadaki belgeler
okunduktan; ilgili Başsavcılarca görevlendirilen Yargıtay Cumhuriyet
Savcısı Mehmet BAYHAN’ın askeri yargı, Askeri Yargıtay Başsavcı Yardımcısı
Tuna ÖZKAN’ın davanın çözümünün askeri yargı yerinin görev alanına
girdiğine ilişkin yazılı ve sözlü açıklamaları dinlendikten sonra GEREĞİ
GÖRÜŞÜLÜP DÜŞÜNÜLDÜ:
Anayasanın “askeri yargı” yı düzenleyen
145 nci maddesinde asker kişilerin “askeri mahallerde” işledikleri suçlara
bakmanın askeri mahkemelerin görevinde olduğu belirtilmişken; 12.9.2010
tarihinde yapılan halkoylaması sonucu kabul edilip, 23.9.2010 gün ve 27708
sayılı Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe giren 5982 sayılı Yasa’nın
15. maddesi ile yapılan değişiklik ile maddenin birinci fıkrasında, “Askeri
yargı, askerî
mahkemeler ve disiplin mahkemeleri tarafından yürütülür. Bu mahkemeler;
asker kişiler tarafından işlenen askerî suçlar ile bunların asker kişiler
aleyhine veya askerlik hizmet ve görevleriyle ilgili olarak işledikleri
suçlara ait davalara bakmakla görevlidir. Devletin güvenliğine, anayasal
düzene ve bu düzenin işleyişine karşı suçlara ait davalar her halde adliye
mahkemelerinde görülür.
Savaş hali haricinde, asker olmayan
kişiler askeri mahkemelerde yargılanamaz” denilmek suretiyle “askeri mahallerde” unsuru madde metninden
çıkarılmıştır.
353
sayılı Askeri Mahkemeler Kuruluşu Ve Yargılama Usulü Kanunu'nun
"Askeri Mahkemelerin Görevleri" başlığı altında düzenlenen İkinci
Bölümünde yer alan "Genel Görev" başlıklı 9. maddesinde;
"Askeri Mahkemeler Kanunlarda aksi yazılı olmadıkça asker kişilerin
askeri olan suçları ile bunların asker kişiler aleyhine veya askeri
mahallerde yahut askerlik hizmet ve görevleri ile ilgili olarak işledikleri
suçlara ait davalara bakmakla görevlidirler" denilmekte iken, maddenin
“….askeri mahallerde….” ibaresi Anayasa Mahkemesi’nin 26.6.2012 tarih ve
28335 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan 15.3.2012 gün ve E:2011/30,
K:2012/36 sayılı kararı ile iptal edilmiştir.
"Askeri
suç" ise, öğretide ve uygulamada;
a)
Unsurları ve cezalarının tamamı Askeri Ceza Kanunu'nda yazılı olan, başka
bir anlatımla, Askeri Ceza Kanunu dışında hiçbir ceza yasası ile
cezalandırılmayan suçlar,
b)
Unsurları kısmen Askeri Ceza Kanunu'nda kısmen diğer ceza yasalarında
gösterilen suçlar,
c) Türk
Ceza Kanunu'na atıf suretiyle askeri suç haline dönüştürülen suçlar, olmak
üzere üç grupta mütalaa edilmektedir.
1632
sayılı Askeri Ceza Kanunu’nun Üçüncü Bap Beşinci Fasılda, “Askeri itaat ve
inkıyadı bozan suçlar” üst başlığı altında “İtaatsizlikte ısrar edenlerin
cezası” başlığı altında düzenlenen 87. maddesinde, “hizmete ilişkin emri
hiç yapmayan asker kişiler bir aydan bir seneye kadar, emrin yerine
getirilmesini söz veya fiili ile açıkça reddeden veya emir tekrar edildiği
halde emri yerine getirmeyenler, üç aydan iki seneye kadar hapis cezası ile
cezalandırılırlar”, aynı Kanun’un 12. maddesinde, “Bu kanunun tatbikatında
(Hizmet) tabirinden maksat gerek malüm ve muayyen olan ve gerek bir amir
tarafından emredilen bir askeri vazifenin madun tarafından yapılması
halidir.” denilmiş;
211
sayılı Türk Silahlı Kuvvetleri İç Hizmet Kanunu’nun 6. maddesinde, “Hizmet:
Kanunlarla nizamlarda yapılması veyahut yapılmaması yazılmış olan
hususlarla,amir tarafından yazı veya sözle emredilen veya yasak edilen
işlerdir.”, 7. maddesinde, “Vazife: Hizmetin icabettirdiği şeyi yapmak ve
menettiği şeyi yapmamaktır.”, 8. maddesinde, “Emir: Hizmete ait bir talep
veya yasağın sözle,yazı ile ve sair surette ifadesidir.” 9. maddesinde,
“Amir: Makam ve memuriyet itibariyle emretmek salahiyetini haiz kimsedir.
Bunun emri altındakilere maiyet denir.” hükmü yer almıştır.
20.06.1975
gün ve E:1975/6, K:1975/4 sayılı Askeri Yargıtay İçtihatları Birleştirme
Kurulu Kararının incelenmesinde, Askeri Ceza Kanunu dışında diğer hiç bir
ceza Kanunu ile cezalandırılmayan askeri suçlardan, yalnız askerler
tarafından işlenebilen suçların, hem failinin yalnızca asker olması, hem de
suçun tüm unsurları ve cezalarının yalnız Askeri Ceza Kanununda yer alması
nedenleriyle bu tür suçların "sırf askeri suç" olduğu,
unsurlarının tamamı veya bir kısmı Türk Ceza Kanunu'nda yer alan askeri
suçlardan hangilerinin "sırf askeri suç" olabileceği konusunda
ise, göz önünde tutulması gereken ölçünün askeri menfaat ve gereklerin
korunması olduğu, bütün askeri suçların bu hususu sağlamaya yönelik olmakla
beraber, Askeri Ceza Kanununun 3 ncü bap 5 nci faslında yer alan ve "askeri
itaat ve inkıyadı bozan" suçlar başlığı altında düzenlenmiş bulunan
askeri suçlarda, askeri menfaat ve gereklerin özellikle ve doğrudan doğruya
korunması amacının güdüldüğü açıklanarak, unsurlarının tamamı veya bir
kısmı Türk Ceza Kanununda yer alsa bile askeri suçlardan askeri itaat ve
inkıyadı bozan suçları "sırf askeri suç" niteliğinde kabul etmek
gerektiğinin belirtildiği;
Anayasa
Mahkemesinin 28.04.1998 tarih ve 23326 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan 25.10.1994
gün ve E:1994/2, K:1994/76 sayılı kararında da, öğretide ve yerleşik
uygulamada askerî suçların "sırf askerî suçlar ve benzer askerî
suçlar" diye ikiye ayrıldığı, sırf askerî suçların bir asker kişi
tarafından askerî bir hizmet veya görevin ihlâli sureti ile işlenip de bu
sıfatı taşımayan kimseler tarafından işlenmesine olanak bulunmayan ve genel
ceza yasasında ne kısmen ne de tamamen öngörülmeyen suçlar olduğunun, sözü
edilen suç tipinin belirleyici öğelerinin, failin asker kişi olmasında, suçun
unsurlarının yalnız Askeri Ceza Yasası'nda yer almasında ve başka bir
yasada suç olarak öngörülmemiş bulunmasında ve suçu oluşturan eylemin
askerî bir hizmet ve görevin ihlâline yol açmasında toplandığının, benzer
askerî suçların ise, asker olmayan kimseler tarafından da işlenmesine
olanak bulunup, askerî bir yararı korumak amacını güden, bütün veya bir
kısım unsurları ile genel ceza yasalarında öngörülen ve askerî ceza
yasaları tarafından ayrıca belirtilen veya yapılan gönderme dolayısıyla bu
yasaların uygulama alanı içine alınan suçlar olup, askerî suç benzerlerinin
faillerinin de kural olarak asker kişiler olduğu, askerî suç benzeri olan
suçların asker olmayan kişilerce işlenmesi durumunda, suçun askerî suç
sayılabilmesi, ancak o suçun yasalarda açıkça belirtilmiş bulunmasına bağlı
ve temel öğelerinin, askerî bir yararı korumak amacı gütmesi ve Askeri Ceza
Yasası'nda öngörülmüş veya bu Yasa'nın genel ceza yasasına açık göndermede
bulunmuş olması biçiminde gösterilebileceği, bu durumda askerî suç kavramı
içinde yer alan sırf askerî suçlar ile askerî suç benzerlerinde, askerî
yarar ve gereklerin korunmasının asıl olduğu, hem asker hem de asker
olmayan kişiler tarafından işlenebilen bu askerî suç türünün özelliğinin de
kuşkusuz askerî bir yararı korumak amacını gütmesi olduğunun, asker veya
asker olmayan herhangi bir kişi tarafından işlenen suçun, askeri bir yararı
ihlal etmediği, dolayısıyla askeri nitelikten yoksun bulunduğunun belirgin
olması halinde ise, suçun Askeri Ceza Yasası’nda açıkça yer almış olmasının
onun askeri suç sayılmasına yetmeyeceğinin belirtildiği anlaşılmıştır.
Dosyanın
incelenmesinden, dosya içinde mevcut 13.4.2011 gün ve TCSG 89 Komutanı SG
Kd.Yzb.Ç.T.imzalı “KOMUTAN SEYİR EMRİ: 22/11” sayılı emir yazısından, olay
tarihinde yerine getirilecek olan görevin, planlı SG görevi seyri icra
etmek olduğunun, Mersin limanı SG iskelesinden avara edilerek planlı SG
görevi icra edilip seyir hitamında Mersin limanı SG iskelesine kıçtankara
olunacağının ve seyir süresince vardiya düzeninin ne şekilde olacağının da
açıkça belirtildiği anlaşılmaktadır.
2692
sayılı Sahil Güvenlik Komutanlığı Kanunu’nun “Amaç” başlığı altında
düzenlenen 1.maddesinde, “ Bu Kanunun amacı, Türkiye Cumhuriyetinin bütün
sahillerinde, iç suları olan Marmara Denizi, İstanbul ve Çanakkale
boğazlarında, liman ve körfezlerinde, karasularında, münhasır ekonomik
bölgesi ile ulusal ve uluslararası hukuk kuralları uyarınca egemenlik ve
denetimi altında bulunan deniz alanlarında, kanunlarla kendisine verilen
görevlerin uygulanması ve yetkilerin kullanılması maksadıyla Sahil Güvenlik
Komutanlığı teşkilâtını kurmak, görev ve yetkilerini düzenlemektir.”
denilmiş;
“Yargılama”
başlıklı 21.maddesinin birinci fıkrası (c) bendinde, Sahil Güvenlik
Komutanlığı personelinin, askeri suçları ile bunların asker kişiler
aleyhine veya askeri mahallerde yahut askerlik hizmet ve görevleri ile
ilgili olarak işledikleri suçlarından dolayı haklarında 353 sayılı Askeri
Mahkemeler Kuruluşu ve Yargılama Usulü Kanununa göre işlem yapılacağı
belirtilmiştir.
Sanıklara
yüklenen “emre itaatsizlikte ısrar” suçunun da askeri suçlardan "sırf
askeri suç" niteliğinde olduğu kuşkusuzdur.
Olumsuz
görev uyuşmazlığına konu kamu davasında, askeri yargı yerince verilen
görevsizlik kararında, olay anındaki görevin idari (mülki) görev kapsamında
olduğu anlaşıldığından, asker kişi sanıkları yüklenen eylemler nedeniyle
yargılama görevinin adli yargı yerine ait olduğu gerekçesine yer verilmiş
ise de, adli yargı yerince verilen görevsizlik kararının, iddianamede ve
dosya içinde bulunan mevcut bilgi ve belgelerin incelenmesinden anlaşıldığı
üzere, ast konumundaki sanıkların gemi komutanı olan Yzb. Ç.T.’ın, geminin
sevk ve idaresine ilişkin olarak tüm gemi personelinin vardiya sırasında
önceden belirlenmiş olan görev yerlerinde bulunmalarına dair verdiği hizmet
emrinin askeri hizmete ilişkin bir emir olduğu, geminin mülki görev için
limandan ayrılmasının bu durumu etkilemeyeceğinin anlaşıldığı açıklanarak,
eylemin asker kişinin asker kişiye karşı, askeri hizmete ilişkin emre
itaatsizlikte ısrar şeklinde gerçekleştiği değerlendirilerek verildiği
gözetildiğinde, Mersin 1. Sulh Ceza Mahkemesi’nce verilen görevsizlik
kararı hukuka uygun bulunmuştur.
Açıklanan nedenlerle, asker kişi
sanıklar hakkında askeri suç olan “emre
itaatsizlikte ısrar” suçu nedeniyle açılan kamu davasının, 353 sayılı
Kanun’un 9. maddesi uyarınca askeri yargı yerinde görülmesi
ve 6. Mekanize Piyade Tümen
Komutanlığı Askeri Mahkemesi’nce verilen görevsizlik kararının kaldırılması
gerekmiştir.
SONUÇ :
Davanın çözümünde ASKERİ YARGI yerinin görevli olduğuna, bu nedenle 6.
Mekanize Piyade Tümen Komutanlığı Askeri Mahkemesi’nin 4.7.2012 gün ve
E:2012/618, K:2012/263 sayılı GÖREVSİZLİK KARARININ KALDIRILMASINA,
05.05.2014 gününde OYBİRLİĞİ İLE KESİN OLARAK karar verildi.
—— • ——
Uyuşmazlık Mahkemesi
Başkanlığından:
2-ESAS NO : 2014/17
KARAR NO : 2014/17
KARAR TR : 05.05.2014
(Ceza Bölümü)
ÖZET :
Asker kişi sanıklar hakkında, sivil kişi mağdura karşı işlendiği ileri
sürülen “kasten yaralama" suçuna uygun eylemleri nedeniyle açılan kamu
davasının, suçun askeri suç olmaması, asker kişiye karşı veya askerlik
hizmet ve görevleri ile ilgili olarak işlendiğinin de ileri sürülmemesi
nedeniyle ADLİ YARGI yerinde görülmesinin gerektiği hk.
K A R A R
Davacı :
K.H.
Katılan
: E.A.
Sanıklar
: 1- M.Ö., 2- İ.S.
O L A Y
: İstanbul/Selimiye 1.Ordu K. 2. Sınıf Askeri Ceza ve Tutukevi
Müdürlüğünde, nöbetçi astsubay olarak görevli olduğu 24 Aralık 2009 günü,
sanık Tnk.Kd.Bçvş. İ.S.’ün, Bilecik 2 . Jandarma Eğitim Tugayı 4 . Jandarma
Eğitim Taburu 11 . Jandarma Eğitim Bölük Komutanlığı emrinde görevliyken
firar eden, İstanbul İlinde polislerce yakalanıp 1. Ordu Komutanlığı Askeri
Mahkemesince tutuklanarak, 1.Ordu K. 2. Sınıf Askeri Ceza ve Tutukevi Müdürlüğüne
teslim edilen mağdur J.Er E.A.’in giriş işlemleri sırasında görevli
gardiyanlarca kendisine anlatılan cezaevi emir ve talimatlarına
uymayacağını söylemesi, gardiyan çavuşun ikazlarına rağmen askeri tek tip
elbiseyi giymemesi üzerine, durum kendisine bildirildiğinde, mağdurun bulunduğu
görüş odasına gelerek kendisine askeri cezaevinde kuralların olduğunu,
askeri cezaevinde bulunan bütün tutuklu ve hükümlülerin tek tip elbise
giydiklerini, bu nedenle elbiseleri giymesini söylediği, ancak mağdurun
elbiseyi giymeyi reddetmesi üzerine, astı konumunda bulunan mağdurun
göğsüne yumruk ve diz kapaklarının altına birkaç kez tekme ile vurduğu,
tekme darbeleri neticesi mağdurun diz kapaklarının alt bölgesinin kanadığı,
böylece, sanık İ.S.’ün asta müessir fiil suçunu işlediği, 25 Aralık 2009
günü, saat 09.00 sıralarında, İstanbul/Selimiye 1.Ordu K. 2. Sınıf Askeri
Ceza ve Tutukevi Müdürü olarak görevli sanık P.Kd.Alb. M.Ö.’in mağduru
bulunduğu koğuştan infaz astsubayı odasına çağırarak, askeri elbiseleri
giymesi ve askeri cezaevi kurallarına uyması konusunda kendisine
nasihatlarda bulunduğu, mağdurun laik düzeni kabul etmediğini, komutanım
diyerek itaat etmeyeceğini söylemesi üzerine sanık M.Ö.’in sinirlenerek
astı konumunda bulunan mağdurun yüzüne yumruk ve tokatla vurduğu,
bacaklarına tekme attığı, böylece, astı konumunda bulunan mağdura karşı
asta müessir fiil suçunu işlediği ileri sürülerek, sanıkların eylemlerine
uyan Askeri Ceza Kanunu’nun 117/1.maddesi uyarınca cezalandırılmaları
istemiyle 1. Ordu Komutanlığı Askeri Savcılığı’nın 18.5.2010 gün ve
E:2010/163,K:2010/315 sayılı iddianamesiyle kamu davası açılmıştır.
1. ORDU
KOMUTANLIĞI ASKERİ MAHKEMESİ: 14.3.2012 gün ve E:2012/23, K:2012/49
sayıyla; mağdurun suç tarihlerinde askerliğe elverişli olmaması nedeniyle
sanıkların eylemlerinin Türk Ceza Kanununda düzenlenmiş bulunan kasten
yaralama suçunu oluşturacağı ve sanıkların askeri mahkemede
yargılanmalarını gerektiren her hangi bir neden bulunmadığı gerekçesiyle
görevsizlik kararı vermiş, kararın temyiz edilmesi üzerine, Askeri Yargıtay
1.Dairesi 28.11.2012 gün ve E:2012/1349, K:2012/1242 sayılı kararı ile
hükmün onanmasına karar vermiş, bu şekilde kesinleşen karar ve dava
dosyası, İstanbul Anadolu 27. Sulh Ceza Mahkemesi’ne gönderilmiştir.
İSTANBUL
ANADOLU 27. SULH CEZA MAHKEMESİ: 26.6.2013 gün ve E:2013/23, K:2013/955
sayıyla; Olayın oluş şekli, suç tarihinde davaya katılanın asker kişi
olması nedeniyle sanıkları yargılama görevinin askeri yargı yerine ait
olduğu gerekçesiyle görevsizlik kararı vermiş, dava dosyası, aynı
Mahkemece, Mahkememize gönderilmiştir.
Mahkememize
gönderilen dava dosyasında, Uyuşmazlık Mahkemesi’nce 30.12.2013 gün ve
E:2013/34, K:2013/37 sayılı karar ile adli yargı yerince verilen
görevsizlik kararı kesinleşmeden dava dosyası Mahkememize gönderildiğinden,
2247 sayılı Uyuşmazlık Mahkemesinin Kuruluş ve İşleyişi Hakkında Kanun’un 1
ve 14. maddesinde belirtilen koşullar oluşmadığından, aynı Yasa’nın 27.
maddesi uyarınca yöntemine uygun bulunmayan başvurunun reddine karar
verilip dosyanın Mahkemesine gönderilmesinden sonra, dosyadaki eksiklik
giderilip, adli yargı yerince verilen görevsizlik kararı kesinleştirilerek
dava dosyası, aynı Mahkemece, Mahkememize gönderilmiştir.
İNCELEME
VE GEREKÇE: Uyuşmazlık Mahkemesi Ceza Bölümünün, Serdar ÖZGÜLDÜR’ün Başkanlığında,
Üyeler; Ahmet KARADAVUT, Davut TELLİ, Şuayip ŞEN, Haluk ZEYBEL, Yavuz
ÇOLAK, Zafer YAĞLIOĞLU’nun katılımlarıyla yapılan 05.05.2014 günlü
toplantısında;
I-İLK İNCELEME:
Yapılan incelemede, usule ilişkin işlemlerde 2247 sayılı Uyuşmazlık
Mahkemesinin Kuruluş Ve İşleyişi Hakkında Kanun'da belirtilen süre ve biçim
yönünden bir eksiklik görülmediği, askeri ve adli yargı yerleri arasında
Yasa'nın 14. maddesinde öngörüldüğü biçimde olumsuz görev uyuşmazlığı
doğduğu anlaşıldığından, esasın incelenmesine oybirliği ile karar verildi.
II-ESASIN
İNCELENMESİ: Raportör-Hakim G. Fatma BÜYÜKEREN’in, davanın çözümünde adli
yargı yerinin görevli olduğu yolundaki raporu ve dosyadaki belgeler
okunduktan; ilgili Başsavcılarca görevlendirilen Yargıtay Cumhuriyet
Savcısı Mehmet BAYHAN’ın adli yargı, Askeri Yargıtay Başsavcı Yardımcısı
Tuna ÖZKAN’ın davanın çözümünün adli yargı yerinin görev alanına girdiğine
ilişkin yazılı ve sözlü açıklamaları dinlendikten sonra GEREĞİ GÖRÜŞÜLÜP
DÜŞÜNÜLDÜ:
Anayasanın “askeri yargı” yı düzenleyen
145 nci maddesinde asker kişilerin “askeri mahallerde” işledikleri suçlara
bakmanın askeri mahkemelerin görevinde olduğu belirtilmişken; 12.9.2010
tarihinde yapılan halkoylaması sonucu kabul edilip, 23.9.2010 gün ve 27708
sayılı Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe giren 5982 sayılı Yasa’nın
15. maddesi ile yapılan değişiklik ile maddenin birinci fıkrasında, “Askeri
yargı, askerî
mahkemeler ve disiplin mahkemeleri tarafından yürütülür. Bu mahkemeler;
asker kişiler tarafından işlenen askerî suçlar ile bunların asker kişiler
aleyhine veya askerlik hizmet ve görevleriyle ilgili olarak işledikleri
suçlara ait davalara bakmakla görevlidir. Devletin güvenliğine, anayasal
düzene ve bu düzenin işleyişine karşı suçlara ait davalar her halde adliye
mahkemelerinde görülür.
Savaş hali haricinde, asker olmayan
kişiler askeri mahkemelerde yargılanamaz” denilmek suretiyle “askeri mahallerde” unsuru madde metninden
çıkarılmıştır.
353
sayılı Askeri Mahkemeler Kuruluşu Ve Yargılama Usulü Kanunu'nun
"Askeri Mahkemelerin Görevleri" başlığı altında düzenlenen İkinci
Bölümünde yer alan "Genel Görev" başlıklı 9. maddesinde;
"Askeri Mahkemeler Kanunlarda aksi yazılı olmadıkça asker kişilerin
askeri olan suçları ile bunların asker kişiler aleyhine veya askeri
mahallerde yahut askerlik hizmet ve görevleri ile ilgili olarak işledikleri
suçlara ait davalara bakmakla görevlidirler" denilmekte iken, maddenin
“….askeri mahallerde….” ibaresi Anayasa Mahkemesi’nin 26.6.2012 tarih ve
28335 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan 15.3.2012 gün ve E:2011/30, K:2012/36
sayılı kararı ile iptal edilmiştir.
"Askeri
suç" ise, öğretide ve uygulamada;
a)
Unsurları ve cezalarının tamamı Askeri Ceza Kanunu'nda yazılı olan, başka
bir anlatımla, Askeri Ceza Kanunu dışında hiçbir ceza yasası ile
cezalandırılmayan suçlar,
b) Unsurları
kısmen Askeri Ceza Kanunu'nda kısmen diğer ceza yasalarında gösterilen
suçlar,
c) Türk
Ceza Kanunu'na atıf suretiyle askeri suç haline dönüştürülen suçlar, olmak
üzere üç grupta mütalaa edilmektedir.
Dosya
içinde bulunan, Ağrı Askerlik Şubesi Başkanlığının 26.12.2011 gün ve
AS.Ş.:1190-4900-11 /ASAL İşl.Ks. sayılı yazısı ekinde gönderilen GATA
Komutanlığının 7.6.2010 gün ve 2233 sayılı sağlık kurulu raporunun
incelenmesinde, E.A.’de “antisosyal kişilik bozukluğu” teşhis edildiği, suç
tarihlerinde ve halen askerliğe elverişli olmadığının bildirildiği, aynı
Komutanlığın 27.1.2012 gün ve SAĞ.KRL.:8050.82. 112/(2712)1661-1072 sayılı
ek raporunda da, J.Er E.A.’in tıbbi dosyası ile ilgili yazı ekinde
gönderilen belgelerin incelenmesi sonucunda, 24.12.2009 ve 25.12.2009
tarihlerinden önce infaz edilmiş iki adet hapis ve bir adet para cezasının
bulunması nedeniyle bu tarihte geçerli olan Türk Silahlı Kuvvetleri Sağlık
Yeteneği Yönetmeliğine göre askerliğe elverişsizlik durumunun suç tarihlerini
(24.12.2009-25.12.2009) kapsadığının bildirildiği anlaşılmıştır.
Sağlık
Kurulu Raporunun kapsam ve hukuki sonuçlarına göre, davaya katılan E.A.’in
suç tarihinde "asker kişi" sıfatı kendiliğinden kalkmış
sayılacağından, 353 sayılı Yasa'nın 9. maddesi anlamında "asker kişi"
olarak kabul edilmesi mümkün bulunmamaktadır.
Bu
durumda, suç tarihinde askerliğe elverişli olmayan, asker kişi sıfatı
kendiliğinden kalkan ve sivil kişi olarak nitelendirileceği anlaşılan
katılana karşı, sanıklar tarafından gerçekleştirilen eylemlerin 5237 sayılı
Türk Ceza Kanunu’nda düzenlenen “kasten yaralama” suçu kapsamında kaldığı,
Askeri Ceza Kanunu’nda bu eyleme ilişkin bir düzenlemenin bulunmadığı, bu
nedenle yüklenen eylemin “askeri suç” olmadığı sonucuna varılmıştır.
Askeri
Mahkemeler Kuruluşu ve Yargılama Usulü Kanunu’nun 9. maddesinde yer alan
“askeri mahal” kavramının Anayasa’da yapılan yeni düzenleme ile
kaldırıldığı ve Anayasa Mahkemesi’nin bahsedilen kararı ile Anayasa’ya
aykırı olduğu gerekçesiyle iptaline de karar verildiği anlaşıldığından,
artık asker kişilerin askeri mahalde işledikleri askeri suç olmayan bu tür
suçlara ait davaların askeri yargı yerinde görülmeyeceği de kuşkusuzdur.
Açıklanan
nedenlerle, askeri suç olmayan, asker kişiye karşı veya askerlik hizmet ve
görevleriyle ilgili olarak işlendiği de ileri sürülmeyen eylemler nedeniyle
sanıklar hakkında açılan davanın adli yargı yerinde görülmesi ve İstanbul
Anadolu 27. Sulh Ceza Mahke-mesi’nin görevsizlik kararının kaldırılması
gerekmiştir.
SONUÇ : Davanın
çözümünde ADLİ YARGI yerinin görevli olduğuna, bu nedenle İstanbul Anadolu
27. Sulh Ceza Mahkemesi’nin 26.6.2013 gün ve E:2013/23, K:2013/955 sayılı
GÖREVSİZLİK KARARININ KALDIRILMASINA, 05.05.2014 gününde OYBİRLİĞİ İLE
KESİN OLARAK karar verildi.
—— • ——
Uyuşmazlık Mahkemesi
Başkanlığından:
3-ESAS NO : 2014/18
KARAR NO : 2014/18
KARAR TR : 05.05.2014
(Ceza Bölümü)
ÖZET :
Jandarma personeli olan sanık hakkında, mülki görevleri sırasında işlediği ileri
sürülen “emre itaatsizlikte ısrar etmek” suçu nedeniyle açılan kamu
davasının ADLİ YARGI yerinde görülmesinin gerek-tiği hk.
K A R A R
Davacı :
K.H.
Mağdur :
M.D.
Sanık :
H.D.
O L A Y
: İnebolu M Tipi Kapalı Ceza İnfaz Kurumundan Bolu, İstanbul ve Tekirdağ/Vize
Kapalı Ceza İnfaz Kurumlarına 25.04.2012 tarihinde yapılacak olan hükümlü
sevkinde devriye komutan yardımcısı olarak görevli sanık Uzm.J.II.Kad.Çvş.
H.D.’ın, devriye komutanı mağdur J.Kd.Bçvş. M.D. ile birlikte, sevk olacak
hükümlüleri cezaevinden alıp ring aracına yerleştirdikten sonra, mağdurun
sanığa, “Hasan sen de askerlerle birlikte arkaya bineceksin” dediği, bunun
üzerine sanığın “mahkumların eşyalarının bir kısmını aracın arkasına aldık,
zaten yer kalmadı, asker sayısı da kalabalık, ben ön tarafta gideyim
komutanım” demesi üzerine, mağdurun “ben emir veriyorum, arkaya geçeceksin”
şeklinde cevap verdiği, bunun üzerine sanığın “geçmiyorum, Eskişehir
sevkinde T. uzman ile D. uzman ring aracının arkasında gitmiyor da ben niye
gideceğim” dediği, mağdurun “gitmezsen tutanağını tutarım” demesi üzerine
sanığın “tutarsanız ben de savunmamı yazarım” şeklinde karşılık verdiği,
böylece, sanığın, İl dışına yapılan sevk ve nakil devriyesi özel
talimatının 13’üncü maddesinde yer alan “Devriye komutanı aracın ön
kısmında (şoför mahallinde), diğer rütbeli personel devriye erleri ile
birlikte arka tarafta bulunacaktır. Devriye komutanı ile arkadaki rütbeli
personel telefon ve telsizle sürekli olarak haberleşecektir” hükmüne
istinaden, mağdur tarafından verilmiş olan hizmete ilişkin emri yerine
getirmediği ileri sürülerek, eylemine uyan Askeri Ceza Kanunu’nun 87/1.
maddesi ikinci cümlesi uyarınca cezalandırılması istemiyle Jandarma Genel
Komutanlığı Askeri Savcılığı’nın 3.8.2012 gün ve E:2012/706, K:2012/330 sayılı
iddianamesiyle kamu davası açılmıştır.
JANDARMA GENEL
KOMUTANLIĞI ASKERİ MAHKEMESİ: 30.10.2012 gün ve E:2012/856, K:2012/326
sayıyla; sanığa yüklenen eylemin; jandarmanın mülki görev alanına giren
hükümlü sevkinde devriye komutan yardımcısı olarak, mağdurun vermiş olduğu
emri yerine getirmek istememesinin, askeri hizmetle bir ilgisinin
bulunmadığı, bu eylemi nedeniyle askeri hizmette herhangi bir aksaklık
meydana gelmediği, asker kişi aleyhine veya askerlik hizmet ve görevleriyle
ilgili olarak da işlenmediği, askeri suç kapsamına girmeyen jandarmanın
mülki hizmetinden doğan ve mülki hizmete başlanıldığı sırada işlendiği, bu
nedenle yüklenen suça ait davaya bakma görevinin adli yargı yerine ait
olduğu gerekçesiyle görevsizlik kararı vermiş, temyiz edilmeyen karar
kesinleşerek, dava dosyası, İnebolu Asliye Ceza Mahkemesi’ne
gönderilmiştir.
İNEBOLU ASLİYE
CEZA MAHKEMESİ: 25.2.2013 gün ve E:2013/56, K:2013/26 sayıyla; sanığın olay
sırasında İnebolu M Tipi Kapalı Ceza İnfaz Kurumu’ndan Bolu İstanbul ve
Tekirdağ/Vize Kapalı Ceza İnfaz Kurumlarına yapılacak olan hükümlü sevkinde
devriye komutan yardımcısı olarak görevlendirildiği, bu görev jandarmanın
askerlik görevi ile ilgili olmayıp mülki görevlerinden olan tutuklu ve
hükümlülerin sevk ve nakilleri ile ilgili ise de, sanığın eyleminin,
Jandarma Genel Komutanlığının "Cezaevi Sevk ve Nakil Hizmetleri ile
ilgili Özel Talimatlar" konulu emrinin ekinde bulunan İI dışına
yapılan sevk ve nakil devriyesi özel talimatın 13. maddesinde düzenlenen;"Devriye
Komutanı aracın önünde, diğer rütbeli personel devriye erleriyle birlikte
arkada olacaktır. Devriye komutam ile aracın arkasında oturan rütbeli
personel telefon ve telsiz ile sürekli olarak haberleşecektir
"şeklindeki emre aykırılık teşkil ettiği, sanığın, ilgili yönerge
gereğince emir komuta zinciri doğrultusunda askeri bir göreve ilişkin
verilen emre uyması ve aracın arka kısmında oturması gerektiği yönünde
amirinin verdiği emre aykırı davrandığı, eylemin bu haliyle, hükümlülerin
sevk ve nakilleriyle muhafazalarını sağlama şeklindeki mülki ya da adli bir
görevle ilgili bulunmayıp, hizmetin gereği nedeniyle kendisine amiri
tarafından ilgili yönerge doğrultusunda verilen emre uymayacağını söylemek
şeklinde gerçekleştiği açıklanarak, yargılama görevinin askeri yargı yerine
ait olduğu gerekçesiyle İnebolu Ağır Ceza Mahkemesine itiraz yolu açık
olmak üzere görevsizlik kararı vermiş, dava dosyası, İnebolu Cumhuriyet
Başsavcılığı’nca, Mahkememize gönderilmiştir.
Mahkememize
gönderilen dava dosyasında, Uyuşmazlık Mahkemesi’nce 3.2.2014 gün ve
E:2014/4, K:2014/4 sayılı karar ile adli yargı yerince verilen görevsizlik
kararı kesinleşmeden dava dosyası Mahkememize gönderildiğinden, 2247 sayılı
Uyuşmazlık Mahkemesinin Kuruluş ve İşleyişi Hakkında Kanun’un 1 ve 14.
maddesinde belirtilen koşullar oluşmadığından, aynı Yasa’nın 27. maddesi
uyarınca yöntemine uygun bulunmayan başvurunun reddine karar verilip
dosyanın Mahkemesine gönderilmesinden sonra, dosyadaki eksiklik giderilip,
adli yargı yerince verilen görevsizlik kararı kesinleştirilerek dava
dosyası, İnebolu Cumhuriyet Başsavcılığı’nca, Mahkememize gönderilmiştir.
İNCELEME
VE GEREKÇE: Uyuşmazlık Mahkemesi Ceza Bölümünün, Serdar ÖZGÜLDÜR’ün Başkanlığında,
Üyeler; Ahmet KARADAVUT, Davut TELLİ, Şuayip ŞEN, Haluk ZEYBEL, Yusuf Tamer
ÇETİN, Mehmet AVCIOĞLU’nun katılımlarıyla yapılan 05.05.2014 günlü
toplantısında;
I-İLK İNCELEME:
Yapılan incelemede, usule ilişkin işlemlerde 2247 sayılı Uyuşmazlık
Mahkemesinin Kuruluş Ve İşleyişi Hakkında Kanun'da belirtilen süre ve biçim
yönünden bir eksiklik görülmediği, askeri ve adli yargı yerleri arasında
Yasa'nın 14. maddesinde öngörüldüğü biçimde olumsuz görev uyuşmazlığı
doğduğu anlaşıldığından, esasın incelenmesine oybirliği ile karar verildi.
II-ESASIN
İNCELENMESİ: Raportör-Hakim G. Fatma BÜYÜKEREN’in, davanın çözümünde adli
yargı yerinin görevli olduğu yolundaki raporu ve dosyadaki belgeler
okunduktan; ilgili Başsavcılarca görevlendirilen Yargıtay Cumhuriyet
Savcısı Mehmet BAYHAN’ın adli yargı, Askeri Yargıtay Başsavcı Yardımcısı
Tuna ÖZKAN’ın davanın çözümünün adli yargı yerinin görev alanına girdiğine
ilişkin yazılı ve sözlü açıklamaları dinlendikten sonra GEREĞİ GÖRÜŞÜLÜP
DÜŞÜNÜLDÜ:
Anayasanın “askeri yargı” yı düzenleyen
145 nci maddesinde asker kişilerin “askeri mahallerde” işledikleri suçlara
bakmanın askeri mahkemelerin görevinde olduğu belirtilmişken; 12.9.2010
tarihinde yapılan halkoylaması sonucu kabul edilip, 23.9.2010 gün ve 27708
sayılı Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe giren 5982 sayılı Yasa’nın
15. maddesi ile yapılan değişiklik ile maddenin birinci fıkrasında, “Askeri
yargı, askerî
mahkemeler ve disiplin mahkemeleri tarafından yürütülür. Bu mahkemeler;
asker kişiler tarafından işlenen askerî suçlar ile bunların asker kişiler
aleyhine veya askerlik hizmet ve görevleriyle ilgili olarak işledikleri
suçlara ait davalara bakmakla görevlidir. Devletin güvenliğine, anayasal
düzene ve bu düzenin işleyişine karşı suçlara ait davalar her halde adliye
mahkemelerinde görülür.
Savaş hali haricinde, asker olmayan kişiler
askeri mahkemelerde yargılanamaz” denilmek suretiyle “askeri mahallerde” unsuru madde metninden
çıkarılmıştır.
353
sayılı Askeri Mahkemeler Kuruluşu Ve Yargılama Usulü Kanunu'nun
"Askeri Mahkemelerin Görevleri" başlığı altında düzenlenen İkinci
Bölümünde yer alan "Genel Görev" başlıklı 9. maddesinde;
"Askeri Mahkemeler Kanunlarda aksi yazılı olmadıkça asker kişilerin
askeri olan suçları ile bunların asker kişiler aleyhine veya askeri
mahallerde yahut askerlik hizmet ve görevleri ile ilgili olarak işledikleri
suçlara ait davalara bakmakla görevlidirler" denilmekte iken, maddenin
“….askeri mahallerde….” ibaresi Anayasa Mahkemesi’nin 26.6.2012 tarih ve
28335 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan 15.3.2012 gün ve E:2011/30,
K:2012/36 sayılı kararı ile iptal edilmiştir.
"Askeri
suç" ise, öğretide ve uygulamada;
a)
Unsurları ve cezalarının tamamı Askeri Ceza Kanunu'nda yazılı olan, başka
bir anlatımla, Askeri Ceza Kanunu dışında hiçbir ceza yasası ile
cezalandırılmayan suçlar,
b)
Unsurları kısmen Askeri Ceza Kanunu'nda kısmen diğer ceza yasalarında
gösterilen suçlar,
c) Türk
Ceza Kanunu'na atıf suretiyle askeri suç haline dönüştürülen suçlar, olmak
üzere üç grupta mütalaa edilmektedir.
Ancak,
sanık Jandarma Personeli olduğuna göre, Jandarmanın hangi nitelikteki
görevler ile görevlendirildiğine ilişkin yasal düzenlemenin göz önünde
tutulması, suça konu olayın meydana geldiği sırada yerine getirilmekte olan
görevin, Yasa'da belirtilen görevlerden hangisine uygun olduğunun
incelenmesi, görevli yargı yerinin buna göre belirlenmesi gerekmektedir.
2803
sayılı Jandarma Teşkilat Görev Ve Yetkileri Kanunu’nun 7. maddesinde,
Jandarmanın sorumluluk alanlarında genel olarak görevleri:
a)
Mülki
görevleri;
Emniyet
ve asayiş ile kamu düzenini sağlamak, korumak ve kollamak, kaçakçılığı men,
takip ve tahkik etmek, suç işlenmesini önlemek için gerekli tedbirleri
almak ve uygulamak, ceza infaz kurumları ve tutukevlerinin dış korunmalarını
yapmak,
b) Adli görevleri;
İşlenmiş suçlarla ilgili olarak kanunlarda
belirtilen işlemleri yapmak ve bunlara ilişkin adli hizmetleri yerine
getirmek,
c)
Askeri
görevleri;
Askeri kanun ve nizamların gereği görevlerle
Genelkurmay Başkanlığı'nca verilen görevleri yapmak,
d)
Diğer
görevleri;
Yukarıda
belirtilen görevler dışında kalan ve diğer kanun ve nizam hükümlerinin
icrası ile bunlara dayalı emir ve kararlarla Jandarmaya verilen görevleri
yapmak, şeklinde sayılmıştır.
Jandarma
Teşkilatı Görev Ve Yetkileri Yönetmeliğinin, “Mülki Görevlerin Esasları”
başlığı altında düzenlenen 45. maddesinde, “Jandarma:
a.Halkın
can, ırz ve malını korur.
b…….
………..
h.Ceza
infaz kurumlarının ve tutukevlerinin dış korumalarını sağlayıcı önlemleri
alır. Tutuklu ve hükümlülerin sevk ve nakilleriyle muhafazalarını sağlar” denilmektedir.
Dosyanın
incelenmesinde, dosya içinde mevcut Kastamonu İl Jandarma Komutanlığının
7.4.2011 gün ve ASYŞ.:9120-18045-11 sayılı yazısına ekli “il dışına yapılan
sevk ve nakil devriyesi özel talimatı”ndan, sanığın olay sırasında, İnebolu
M Tipi Kapalı Ceza İnfaz Kurumunda yatmakta olan bir kısım hükümlü ve
tutukluların Ümraniye, Bolu, Vize ve Tekirdağ Ceza İnfaz Kurumlarına nakil
ile görevlendirilen devriye personeli içerisinde bulunduğu anlaşılmış olup,
bu görevin de jandarmanın askerlik görevi ile ilgili olmayıp mülki
görevlerinden olan tutuklu ve hükümlülerin sevk ve nakilleri ile ilgili
olduğu, olay sırasında devriye komutanı astsubayın vermiş olduğu emrin
mülki görevin yerine getiriliş şekline dahil olması nedeniyle sanığa
yüklenen eylemin mülki göreve ilişkin emre itaatsizlik şeklinde
gerçekleştiği açıktır.
2803
sayılı Kanun’un 15 ve Yönetmeliğin 186. maddelerine göre jandarma
personelinin ancak askeri hizmete ilişkin eylemlerinden dolayı askeri
yargıya tabi bulundukları kuşkusuzdur.
Açıklanan
nedenlerle, asker kişi sanığın mülki görevleri sırasında işlediği ileri
sürülen suç nedeniyle hakkında açılan kamu davasının adli yargı yerinde
görülmesi ve İnebolu Asliye Ceza Mahkemesi’nin görevsizlik kararının
kaldırılması gerekmiştir.
SONUÇ :
Davanın çözümünde ADLİ YARGI yerinin görevli olduğuna, bu nedenle İnebolu
Asliye Ceza Mahkemesi’nin 25.2.2013 gün ve E:2013/56, K:2013/26 sayılı
GÖREVSİZLİK KARARININ KALDIRILMASINA, 05.05.2014 gününde OYBİRLİĞİ İLE
KESİN OLARAK karar verildi.
—— • ——
I- 2247 SAYILI KANUN’UN 24.
MADDESİ GEREĞİNCE VERİLEN (HÜKÜM UYUŞMAZLIĞI) KARARLAR
Uyuşmazlık Mahkemesi
Başkanlığından:
1-ESAS NO : 2013/665
KARAR NO: 2014/501
KARAR TR : 05.05.2014
(Hukuk Bölümü)
ÖZET : Emekli
Sandığı İştirakçisi olan davacının geçirdiği kalp rahatsızlığı nedeni ile
tedavisinde kullanılmak üzere kendisine reçete edilerek hastane dışında
temin edilen tıbbi malzeme bedellerinin, davacıya eksik ödenmesi nedeni ile
açılan tazminat davaları neticesinde, Ankara Bölge İdare Mahkemesi’nin
04.12.2008 gün ve 2008/1984 Esas, 2008/7517 Karar sayılı, davanın esas
yönünden reddine ilişkin kararı ile Ankara 17.İş Mahkemesi’nin 28.09.2011
gün ve 2010/449 Esas, 2011/571 Karar sayılı davanın esas yönünden kabulüne
ilişkin kararı arasında oluşan hüküm uyuşmazlığının; Ankara Bölge İdare
Mahkemesi kararının esas yönünden 4905 sayılı Kanun’un 4.maddesi, değişik
5434 sayılı Yasa’nın 139.maddesi, 29/04/2006 gün ve 26153 sayılı RG.de
yayımlanan 2006 Mali
Yılı Bütçe Uygulama Talimatı Tedavi Yardımına İlişkin Uygulama Tebliği’nin
Sağlık Kurumları Tarafından Temini Zorunlu Tıbbi Sarf Malzemelerine ilişkin
talimatının 20. maddesi, 06.09.2003 tarih ve 25221 sayılı Resmi
Gazete’de yayınlanarak yürürlüğe giren Emekli ve Malullük Aylığı Bağlanmış Olanlarla, Bunların Kanunen
Bakmakla Yükümlü Bulundukları Aile Fertleri, Dul ve Yetim Aylığı Alanların
Muayene İle Tedavileri Hakkında Yönetmelik’in 30. maddesi ile
Anayasamızın 2, 5 ve 56.maddelerine aykırı olması nedeni ile hukuka uygun
bulunmadığından kaldırılması gerektiği; Ankara 17.İş Mahkemesi kararının
ise, 5510 sayılı Yasa’nın yürürlüğe girmesinden önce 5434 sayılı Yasa
uyarınca Emekli Sandığı iştirakçisi olan davacı yönünden Sosyal Güvenlik
Kurumu’nca tesis edilen işlem ve yapacağı muamelelerin “idari işlem” ve
“idari eylem” niteliğini korumaya devam ettiği gözetildiğinde 2577 sayılı
Yasa 2/1-b maddesi kapsamında olan davada görevli olmaması nedeni ile
kaldırılması gerektiği sonucuna varılmakla, Mahkememizce 2247 sayılı Yasa’nın
24.maddesi gereğince olayın esasına uygun şekilde yeni bir hüküm kurulmak
suretiyle; davacının eksik ödenen tazminat bedelinin tahsiline ilişkin
talebin kabulüne karar verilmesi gerektiği hk.
K A R A R
Hüküm
Uyuşmazlığının Giderilmesi İsteminde Bulunan (Davalı): Sosyal Güvenlik
Kurumu Bşk.
Vekili : Av. M.Ş.
Karşı
Taraf (Davacı) : R.D.
Vekili : Av. M.T.G.
A-İSTEM:
Davalı vekili 30.11.2012 tarihli hüküm uyuşmazlığının
giderilmesi istemli dilekçesinde özetle; Ankara 17. İş Mahkemesi’nin 28.09.2011
gün ve 2010/449 Esas 2011/571 Karar sayılı kararı ile Ankara Bölge İdare
Mahkemesi 04.12.2008 tarih 2008/1984 Esas, 2008/7517 Karar sayılı kararı
arasında aynı taraflar arasında aynı talebe ilişkin farklı kararlar
verilmesi nedeni ile adli ve idari yargı mercileri arasında hüküm
uyuşmazlığının çıktığını, hüküm uyuşmazlığının Ankara 17. İş Mahkemesi
kararının kaldırılması sureti ile giderilmesine karar verilmesini talep
ettiğini beyan etmiştir.
B .HÜKÜM
UYUŞMAZLIĞINA KONU KARARLAR
1.İDARİ
YARGIDA
Davacı
vekili Ankara 15. İdare Mahkemesi’ne verdiği 06.04.2007 tarihli dava
dilekçesinde özetle; davacının annesinin tedavisinde kullanılmak üzere
hastanede bulunmayan tıbbi malzemelerin davacı tarafından haricen temin
edildiğini ve bedel olarak 4636,06 TL ödendiğini, yapılan bu ödemenin
davalı kurumdan talep edildiğini ancak 1364,92 TL’lik kısmın kendisine
ödenmediğini, bu nedenle bakiye kalan 1364,52 TL‘nin dava tarihinden
itibaren işleyecek yasal faizi ile davalıdan tahsiline karar verilmesini
talep etmiştir.
Davacı
vekili her ne karar dava dilekçesinde, davacının annesinin tedavisinde
kullanılan masraflardan bahsetmiş ise de; dilekçenin tamamı bir bütün
halinde değerlendirildiğinde, davacı vekilinin müvekkili R.D.’nin
tedavisinde kullanılan tıbbi malzeme bedelini talep ettiği, dilekçenin
olaylar başlıklı kısmının ilk paragrafında maddi hata sonucu “davacının
annesinin “ ibaresinin kullanıldığı kanaatine ulaşılmıştır.
a-Ankara
15. İdare Mahkemesi 16.01.2008 gün ve 2007/1378 Esas, 2008/48 Karar sayılı
kararı ile; “ 5434 sayılı yasanın geçici 139. maddesi gereğince istisnaları
kanunda belirtilmek sureti ile muayene ve tedavi giderlerinin Emekli
Sandığı tarafından karşılanacağının ilke olarak belirlendiğini, anılan
yasada başka bir koşul ya da sınırlandırma bulunmadığı, Maliye Bakanlığı
tarafından yayınlanan bütçe uygulama talimatlarında söz konusu ödemelere
yer verilmemesinin talimatların yasa hükümlerine aykırı olamayacağı kuralı
karşısında yapılan işleme dayanak oluşturmasının mümkün olmadığı, bu
nedenle davanın kabulü ile 1364,92 TL’nin dava tarihinden itibaren
işleyecek yasal faizi ile birlikte davalıdan alınarak davacıya verilmesine”
hükmettiği anlaşılmıştır. Verilen bu karara karşı davalı Sosyal Güvenlik
Kurumu vekili tarafından süresinde itiraz yoluna başvurulmuştur.
b-Ankara
Bölge İdare Mahkemesi 04.12.2008 gün ve 2008/1984 Esas, 2008/7517 Karar
sayılı kararı ile; “5434 sayılı yasanın 139. Maddesinin 4. Bendinden
kullanılması sağlık rapor ile zorunlu görülen protez, ortez ve tıbbi araç
ve gereçlerin %10 nun hak sahipleri tarafından ödeneceği, ancak ödenecek
tutarın Yasa’nın 19. maddesinde öngörülen aylıklardan fazla olamayacağı,
aynı maddenin 6. Bendinde de muayene, tetkik, tahlil ve tedavilerin usul
şekil ve şartları ile fiyatlarının bu hususlarda ilgili kurum ve
kuruluşlara ve Sandığın ödeme ve tahsilat işlemini yapacak bankalara
verilecek görevlerin ve bunlarla ilgili esasların TC Emekli Sandığı
tarafından hazırlanacak ve Maliye Bakanlığı’nca onaylanacak yönetmelikle
gösterileceğinin düzenlendiğini, bu madde gereğince TC Emekli Sandığı
tarafından “Emekli ve Malulluk Aylığı Bağlanmış Olanlar ile Bunların
Kanunen Kakmakla Yükümlü Bulundukları Aile fertleri, Dul ve Yetim Aylığı
Alanların Muayene ve Tedavileri hakkında Yönetmelik” in hazırlandığı,
Maliye Bakanlığı tarafından 06.09.2003 tarih ve 25221 sayılı resmi gazetede
yayınlandığı, bu yönetmeliğin 30. maddesinde “Sağlık Kurulu Raporu ile
gerekli görülen çeşitli ortez, tıbbi cihaz ve malzemelerin bedellerinin
Sandıkça tespit edileceği ve bu malzemelerin bedellerinin hak sahibine
kullanıldığı ve teslim edildiği tarih esas alınarak ödeneceğinin; çeşitli
ortez, tıbbi cihaz ve malzemeleri için Sandıkça saptanan fiyatların azami
fiyat olduğu, daha düşük fiyattan alındığının tespiti halinde bu fiyatların
ödeneceğinin” öngörüldüğü, Yine 2006 yılı Mali Yılı Bütçe uygulama
talimatının Sağlık Kurumları tarafından temini zorunlu Tıbbi Sarf
Malzemeleri başlıklı 20.2. maddesinde reçete ile temin edilemeyecek ve
tıbbi sarf malzemeleri belirtildikten sonra bu liste dışında kalan ve
reçete edilmek sureti ile hasta tarafından hastane dışından temin edilen
tıbbi malzeme bedellerinin Sağlık Kurulunca belgelendirilmek kaydıyla
Sosyal Güvenlik Kuruluşlarınca belirlenen protokol fiyatı üzerinden,
protokol fiyatı yok ise yapılacak piyasa araştırması sonucu bulunacak en
düşük bedel üzerinden ödeneceğinin belirlendiğin, bu düzenlemeler
karşısında davalı idarenin işleminde mevzuata aykırı bir durumun olmadığı”
gerekçesiyle, Ankara 15. İdare Mahkemesinin 16.01.2008 gün 2007/1378 Esas
2008/48 Karar sayılı kararının bozulmasına, açılan davanın reddine karar
verilmiş, davacı tarafından karara karşı karar düzeltme yoluna başvurulmuş
ise de Ankara Bölge İdare Mahkemesi’nin 01.04.2009 gün 2009/1367 Esas,
2009/2325 Karar sayılı kararı ile talebin reddine karar verdiği, bu şekilde
mahkeme kararının kesinleştiği anlaşılmıştır.
2. ADLİ
YARGIDA
Davacı
vekili, dava dilekçesinde özetle; davacının Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi
Kardiyoloji Anabilim dalında konulan teşhis neticesinde gördüğü tedavi
nedeni ile gerekli, tıbbı malzemelerin hastanede bulunmaması gerekçe
gösterilerek dışarıdan temin edildiğini ve davacının tedavisinde
kullanıldığını, davacı bu malzemeler için 18.08.2006 tarih ve 008137
numaralı faturadan da anlaşılacağı üzere 4636,06 TL ödeme yaptığını, bu
faturanın 3721,14 TL’lik kısmının ödendiğini; ancak 1350,00 TL bakiye
alacağın nedensiz olarak ödenmediğini, davacının tedavide zorunlu görülen
tıbbi malzemeleri Emekli Sandığı tarafından duyurulan birim fiyatlar
üzerinden temin ettiğini, bu nedenle 1350,00 TL alacağın dava tarihinden
itibaren işleyecek yasal faizi ile birlikte davalıdan alınarak davacıya
verilmesine karar verilmesini talep etmiştir.
a-Ankara
17. İş Mahkemesi 28.09.2011 gün ve 2010/449 Esas, 2011/571 Karar sayılı
kararında; dosya kapsamında aldırılan 11.07.2011 tarihli bilirkişi
raporunun olayı aydınlatmaya yeter mahiyette görüldüğü belirtildikten
sonra, bu raporda belirtildiği şekilde Ankara Ticaret Odası’nın Oda
Muamelat Yönetmeliği’nin 35 ve devamı maddeleri gereğince fiyat ve R.iç
tespitinde yetkili olduğunu, Ankara Ticaret Odası’nın 11.06.2008 tarihli
yazısında ilgili tıbbi malzemenin farklı M.ve tesciller üzerinde yapılmış
bir protokoller ile belirlenmiş ve fatura tarihinde geçerli ödemeye esas
fiyatları ile Emekli Sandığı tarafından düzenlenen protokollerin döviz kur
değerlerine göre düzenlemeli halini gönderdiği, bu kapsamda davacı
tarafından alınan tıbbi malzemelerin piyasa değerinin KDV dahil 4661,00 TL
olduğu gerekçesi ile davanın kabulüne karar verdiği anlaşılmış, kararın
davalı vekili tarafından temyizi üzerine Ankara 17. İş Mahkemesinin
31.10.2011 tarih 2010/449 Esas 2011/571 Karar sayılı ek kararı ile miktar
yönünden kesin olan temyiz talebinin reddine karar verilmiş ve karar bu
şekilde kesinleşmiştir.
C –DANIŞTAY BAŞSAVCILIĞI’NIN GÖRÜŞÜ
“İdari
ve adli yargı kararları arasında oluştuğu ileri sürülen hüküm
uyuşmazlığının çözümü için; öncelikle hüküm uyuşmazlığının oluşup
oluşmadığının belirlenmesi gerekmektedir.
2247
sayılı Uyuşmazlık Mahkemesinin Kuruluş ve İşleyişi Hakkında Kanun’un 2592
sayılı Kanun ile değişik 24'üncü maddesinin birinci fıkrasında, “1 nci
maddede gösterilen yargı mercilerinden en az ikisi tarafından, görevle
ilgili olmaksızın kesin olarak verilmiş veya kesinleşmiş aynı konuya ve
sebebe ilişkin, taraflarından en az biri aynı olan ve kararlar arasındaki
çelişki yüzünden hakkın yerine getirilmesi olanaksız bulunan hallerde hüküm
uyuşmazlığının varlığı kabul edilir.” hükmü yer almaktadır.
Anılan
hükme göre, hüküm uyuşmazlığının varlığı için:
Uyuşmazlık
yaratan hükümlerin, adli, idari veya askeri yargı mercilerinden en az ikisi
tarafından verilmesi,
Konu,
dava sebebi ve taraflardan en az birinin aynı olması,
Her iki
kararın da kesinleşmiş olması,
Kararlarda
davanın esasının hükme bağlanması,
Kararlar
arasındaki çelişki nedeniyle hakkın yerine getirilmesinin olanaksız
bulunması,
Koşullarının
birlikte gerçekleşmesi aranmaktadır.
Hüküm
uyuşmazlığı bulunduğu ileri sürülen kararların incelenmesinden ortada, adli
ve idari yargı yerlerince verilmiş ve yasa yollarına başvurularak
kesinleşmiş kararlar oldukları; her iki kararda da davanın esasının hükme
bağlandığı anlaşılmıştır.
Davacının,
sağlık gideri olarak eksik ödenen kısmın ödenmesi talebinin reddine ilişkin
idari yargıda verilen karara karşılık; adli yargıda davanın kabulü ile
malzeme bedelinin ödenmesine karar verildiği anlaşılmakla, anılan kararlar
arasındaki çelişki nedeniyle hakkın yerine getirilmesinin olanaksız hale
geldiği; bu duruma göre, söz konusu adli ve idari yargı kararları arasında
hüküm uyuşmazlığı bulunduğunun kabulü gerekmektedir.
Esasa
ilişkin incelemede ise;
Anayasamızın
2. maddesinde; Devletimizin nitelikleri sayılmış ve sosyal bir hukuk
Devleti olduğu vurgulanmış, 5. maddesinde; Devletin temel amaç ve görevleri
sayılarak; kişilerin ve toplumun refah, huzur ve mutluluğunu sağlamak;
kişinin temel hâk ve hürriyetlerini, sosyal hukuk devleti ve adalet
ilkeleriyle bağdaşmayacak surette sınırlayan siyasal, ekonomik ve sosyal
engelleri kaldırmaya, insanın maddi ve manevi varlığının gelişmesi için gerekli
şartlan hazırlamaya çalışmak görevine yer verilmiştir.
Yine
Anayasamızın "Sağlık hizmetleri ve çevrenin korunması" başlıklı
56. maddesinin üçüncü fıkrasında; "Devlet, herkesin hayatını, beden ve
ruh sağlığı içinde sürdürmesini sağlamak; insan ve madde gücünde tasarruf
ve verimi artırarak, işbirliğini gerçekleştirmek amacıyla sağlık
kuruluşlarını tek elden planlayıp hizmet vermesini düzenler" hükmüne,
dördüncü fıkrasında; "Devlet, bu görevini kamu ve özel kesimlerdeki
sağlık ve sosyal kurumlarından yararlanarak, onları denetleyerek yerine
getirir" hükmüne yer verilmiş, "Sosyal güvenlik hakkı"
başlıklı 60. maddesinin birinci fıkrasında; "Herkes, sosyal güvenlik
hakkına sahiptir" hükmüne, ikinci fıkrasında; "Devlet, bu
güvenliği sağlayacak gerekli tedbirleri alır ve teşkilatı kurar"
hükmüne yer verilmiş, "Devletin iktisadi ve sosyal ödevlerinin
sınırları" başlıklı 65. maddesinde; "Devlet, sosyal ve ekonomik
alanlarda Anayasa ile belirlenen görevlerini, bu görevlerin amaçlarına
uygun öncelikleri gözeterek malî kaynaklarının yeterliliği ölçüsünde yerine
getirir" hükmüne yer verilmiştir.
Anayasanın
65.maddesinde yer verilen, Devletin, Anayasa ile belirlenen görevlerini
mali kaynaklarının yeterliliği ölçüsünde yerine getireceği yolundaki hüküm,
en önemli sosyal haklardan biri olan ve doğrudan insan yaşamını
ilgilendiren sağlık hakkına ulaşılmasına ve bu haktan en iyi biçimde
yararlanılmasına engel oluşturacak biçimde yorumlanmamalı ve hakkın özünü
zedelememelidir.
5434
sayılı "Türkiye Cumhuriyeti Emekli Sandığı Kanunu"nun geçici 139.
maddesinin birinci fıkrasında, niteliği bentler halinde sayılan kimselerin;
kânunla düzenlenecek genel sağlık sigortası kapsamına alınacakları tarihe
kadar, hastalanmaları halinde resmî veya özel sağlık kurum veya
kuruluşlarında yönetmelikle belirlenecek usul ve esaslara göre muayene ve
tedavi ettirilecekleri, üçüncü fıkrasında; muayene ve tedavinin
ilgililerin; hekime muayene ettirilmesi, hekimin göstereceği lüzum üzerine;
teşhis için gereken klinik ve laboratuar muayenelerinin yaptırılması,
gerekirse sağlık müessesesine yatırılması ve tedavi süresince gerekli ilaç
ve iyileştirme vasıtalarının sağlanması hallerini kapsadığı belirtildikten
sora, dördüncü fıkrasında; "Kullanılması sağlık raporu ile gerekli
görülen protez, ortez ve tıbbi araç ve gereç bedellerinin % 10'u hak
sahipleri tarafından ödenir. Ancak ödenecek miktar bu Kanunun ek 19 uncu
maddesindeki aylıklardan fazla olamaz (bu Kanunun 64 üncü maddesinin ve
3/11/1980 tarihli ve 2330 sayılı Nakdi Tazminat ve Aylık Bağlanması Hakkında
Kanuna göre aylık bağlananlar hakkında bu hüküm uygulanmaz.)" hükmüne,
altıncı fıkrasında; muayene, tetkik, tahlil ve tedavilerin usul, şekil ve
şartlan ile fiyatları, bu hususlarda ilgili kurum ve kuruluşlara ve
Sandığın ödeme ve tahsilat işlemini yapacak bankalara verilecek görevler ve
bunlarla ilgili esasların Sandıkça hazırlanıp Maliye Bakanlığınca
onaylanacak yönetmelikle tespit olunacağı yolundaki hükme, onbirinci
fıkrasında ise; "Bu madde gereğince sağlanacak iyileştirme
vasıtalarından, topluma uyumu kolaylaştıracak her türlü ortopedik ve diğer
yardımcı araç ve gereçlerin standartlara uygunluğu sağlanır." hükmüne
yer verilmiştir.
Buna
göre istisnaları belirtilerek muayene ve tedavi giderlerinin Sandık
tarafından karşılanacağının ilke olarak belirlendiği ve anılan Kanun'da
başkaca bir koşul ve sınırlama bulunmadığı anlaşılmıştır.
Yukarıda
belirtilen hususların değerlendirilmesinden; hastanın muayenesini ye
tetkiklerini yapmak suretiyle hastalığı teşhis eden doktor tarafından
hastalığın tedavisinde kullanılması uygun görülen ve kullanılması hastanın
tercihine bırakılmayan (aksi yöndeki uygulama tıbbi gerekliliklere ve tıbbi
etik kurallarına uygun değildir) ve hasta tarafından bedeli mukabilinde
piyasadan temin edilen tıbbi malzemenin bedelinin ödenmeyerek Hastanın
sağlık hizmetine erişim hakkının engellenmesinin veya ağır bir maddi yük
altında bırakılmasının sağlıklı yaşam hakkına ve sosyal devlet ilkesine
aykırı olduğu sonucuna varılmıştır.
Bu
itibarla, sağlık kurulu raporu ile davacının tedavisinde kullanılması
zorunlu görülen tıbbi malzemelerin dosyadaki bilgi ve belgelere göre
4.636,06 TL'ye alındığı, yine dosyada ve idareye yapılan başvuruda markası
ve özellikleri belirtilen malzemelerin bu fiyattan daha az bir fiyatla
piyasadan temin edileceği yönünde idarece yapılmış bir tespit de
bulunmadığından bu miktarın tamamının ödenmesi gerekmekte olup, eksik
ödenen kısmın idareye başvuru olup, bu yönde verilen davanın kabulüne
ilişkin olan adli yargı kararında hukuki isabetsizlik görülmemiştir.” şeklindeki
gerekçesi ile Ankara 17. İş Mahkemesi’nin 28.9.2011 gün ve E:2010/449,
K:2011/571 sayılı kararı ile Ankara Bölge İdare Mahkemesi’nin 4.12.2008 gün
ve E:2008/1984 K:2008/7517 sayılı kararları arasında hüküm uyuşmazlığı
bulunduğu, Ankara Bölge İdare Mahkemesinin 4.12.2008 gün ve E:2008/1984,
K:2008/7517 sayılı kararının kaldırılması ile Ankara 17. İş Mahkemesi’nin
28.9.2011 gün ve E:2010/449 K:2011/571 sayılı kararının kabulü sureti ile
hüküm uyuşmazlığının giderilmesine karar verilmesi gerektiği yolunda görüş
bildirmiştir.
D-YARGITAY CUMHURİYET BAŞSAVCILIĞI’NIN GÖRÜŞÜ
“2247
sayılı Kanun’un 24. maddesinde belirtilen hüküm uyuşmazlığının oluşabilmesi
için, yargı mercilerinden en az ikisi tarafından, görevle ilgili olmaksızın
kesin olarak verilmiş veya kesinleşmiş, aynı konuya ve sebebe ilişkin,
taraflarından en az biri aynı olan ve kararlar arasındaki çelişki yüzünden
hakkın yerine getirilmesinin olanaksız bulunması gerekmektedir.
Hüküm
Uyuşmazlığına konu Ankara 17. İş Mahkemesinin 28/09/2011 gün ve 2010/449 E,
2011/571 K sayılı kararı ve Ankara Bölge İdare Mahkemesinin 04/12/2008 gün
ve 2008/1984 E, 2008/7517 K sayılı kararlarında, davanın taraflarının,
konusu, sebebinin aynı olduğu, esasa ilişkin kesinleşmiş kararlardan idari
yargı yerinde verilen karar göre davacının tedavi amaçlı giderlerini
kapsayan fatura bedelinin idarenin belirlediği kapsam ve fiyat dışında
kalan kısmının ödenmeyeceğinin hüküm altına alınmasına karşılık, adli yargı
yerinde kurulan hükümde ise tam tersine bir yorum ve gerekçe ile ödenmesi
gerektiği hakkında karar verildiği, iki karar arasındaki çelişki nedeniyle
bir hakkın yerine getirilmesinin olanaksız hale gelme koşulunun da
gerçekleştiği, bu hali ile karar arasında hüküm uyuşmazlığı bulunduğu
anlaşılmaktadır.
Davanın
esasının incelenmesinde ise;
Davacının
tedavi ve tedavi giderlerinin fatura edildiği tarihte yürürlükte bulunan
5434 sayılı T.C. Emekli Sandığı Kanunun geçici 139. Maddesinin davaya konu
olayla ilgili bölümü " .. (Ek fıkra: 29/07/1998 - 4375/3 md.) Yukarıdaki
(a), (b) ve (c) bentlerinde belirtilenlerden; Sağlık Bakanlığı (Türk
Silahlı Kuvvetlerinden emekli personel ile dul ve yetimleri için Milli
Savunma Bakanlığı) tarafından yetkili kılman tam teşekküllü hastanelerin
sağlık kurullarınca düzenlenen ve Sağlık Bakanlığı’nca (Türk Silahlı
Kuvvetlerinden emekli personel ile dul ve yetimleri için Milli Savunma
Bakanlığı’nca) onaylanan raporlara göre yurtiçinde tedavilerinin mümkün
olmadığı anlaşılanlar, yurtdışında tedavi ettirilirler. Bunların harcırah
ve tedavi giderleri T. C. Emekli Sandığı tarafından ödenir. Tedavi müddeti
iki yılı geçemez. Bu müddet içinde acil haller hariç üzere raporda
gösterilen hastalıktan başka yapılan tedavi giderleri ödenmez ve bu tedavi
için müddet uzatılamaz. Tedavi süresi altı avı geçtiği takdirde ilgili
yabancı sağlık kurumundan alınan ve tedavinin devamı zaruretini gösteren
rapor, sağlık ateş eliği veya misyon şefliğince T.C. Emekli Sandığı’na ve
ilgisine göre Sağlık Bakanlığı veya Milli Savunma Bakanlığı’na gönderilir.
Bu işlem her altı ayda bir tekrarlanır.
Muayene
ve tedavi ilgililerin:
Hekime
muayene ettirilmesi, hekimin göstereceği lüzum üzerine; teşhis için gereken
klinik ve laboratuar muayenehanelerinin yaptırılması,
Gerekirse
sağlık müessesesine yatırılması,
Tedavi
süresince gerekli ilaç ve iyileştirme vasıtalarının sağlanması, hallerini
kapsar../
(Değişik
fıkra: 25/06/2003 - 4905 S.K/4. md.) Muayene, tetkik, tahlil ve tedavilerin
usul, şekil ve şartları ile fiyatları, bu hususlarda ilgili kurum ve kuruluşlara
ve Sandığın ödeme ve tahsilat işlemini yapacak bankalara verilecek görevler
ve bunlarla ilgili esaslar Sandıkça hazırlanıp Maliye Bakanlığınca
onaylanacak yönetmelikle tespit olunur, //hükmünü içermekte olup, davacının
tedavi ve tedavi amaçlı kullanılan araçların ücretinin tedavi yardımı
kapsamında SGK tarafından sağlanacağını hüküm altına almaktadır.
Yasa
uyarınca çıkarılan tedavi tarihinde geçerli olan Resmi Gazete Tarihi:
29/04/2006 gün ve 26153 sayılı RG.de yayımlanan, 2006 Mali Yılı tedavi Yardımına
İlişkin Uygulama Tebliğinin 20/2. Maddesi, 3. Ve 4. Fıkraları "Hastane
tarafından temin edilerek hastaya kullanılan veya reçete edilmek suretiyle
hastane dışından temin edilen ortopedik sarf malzemeleri T.C. Emekli
Sandığı Genel Müdürlüğü internet adresinde yayımlanan liste kapsamındaki
birim fiyatlar üzerinden ödenir./ Yukarıda belirtilen Ek-5A Listesi dışında
kalan malzemeler ile ortopedik sarf malzemeler dışında kalan ve reçete
edilmek suretiyle hasta tarafından hastane dışından temin edilen tıbbi
malzeme bedelleri de, sağlık kurulu raporu ile belgelendirilmek kaydıyla
sosyal güvenlik kuruluşlarınca belirlenen protokol fiyatı üzerinden,
protokol fiyatı yok ise yapılacak piyasa araştırması sonucu bulunacak en
düşük bedel üzerinden ödenir." hükmü ile, hastaya reçete edilen tıbbi
malzemenin ödeme.şartları belirlenmiştir. Bu düzenlemelere göre, 5434
sayılı Yasa kapsamında olup, devlet hastanesi yada Üniversite
Hastanelerinde tedavi hizmeti alan iştirakçinin ya da bakmakla yükümlü
oldukları yakınlarının tedavileri sırasında hastanede temin edilemeyip
rapor kapsamında reçete edilen tıbbi malzemelerin bedelinin ödeneceği hüküm
altına alınmaktadır. Bu Kanun hükümlerine rağmen idarenin belirlediği ödeme
protokolünü esas alarak eksik ödemede bulunması hukuka uygun
görülmemektedir. Zira Yasa hükümlerinin uygulanması konusunda düzenlenecek
talimat ve protokollerinde yasaya aykırı olması düşünülemez.
Yukarıdaki
mevzuat hükümleri çerçevesinde, aralarında hüküm uyuşmazlığı bulunan
kararlar incelendiğinde, adli yargı yerinde açılan davada, yapılan
bilirkişi incelemesi ve hükme esas alman 11/07/2011 günlü bilirkişi raporunda,
yasal mevzuat irdelenmiş ve fatura kapsamındaki tıbbi malzeme, Ankara
Ticaret Odası belirlemesi ve kur değerlemesi sonucu, fatura bedelinin kullanılan
tıbbi malzeme için uygun olduğu sonucu ortaya çıkarılmıştır. Bu rapor ve
ilgili mevzuat kapsamında gerekçelendirilen adli yargı kararının kabul
edilmesi gerektiği anlaşılmaktadır.” şeklindeki gerekçesi ile Ankara 17. İş
Mahkemesinin 28/09/2011 gün ve 2010/449 E, 2011/571 K sayılı kararı ve
Ankara Bölge İdare Mahkemesinin 04/12/2008 gün ve 2008/1984 E, 2008/7517 K
sayılı kararları arasında hüküm uyuşmazlığı bulunduğu ve Ankara Bölge İdare
Mahkemesinin 04/12/2008 gün ve 2008/1984 E, 2008/7517 K sayılı kararının
kaldırılarak, hukuka uygun olan Ankara 17. İş Mahkemesinin 28/09/2011 gün
ve 2010/449 E, 2011/571 K sayılı kararının kabul edilmesi yolu ile hüküm
uyuşmazlığının çözülmesi gerektiği yolunda görüş bildirmiştir.
E-USULE İLİŞKİN İNCELEME:
2247 sayılı Yasa’nın 24. Maddesi kapsamında usuli
incelemeye geçilmeden önce, hangi kararlar arasında hüküm uyuşmazlığı
incelemesi yapılması gerektiği husus bir ön sorun olarak ele alınmalıdır.
Ankara
15. İdare Mahkemesi 16.01.2008 gün 2007/1378 Esas 2008/48 Karar sayılı
kararı ile verilen davanın kabulüne ilişkin karar Ankara Bölge İdare
Mahkemesi 04.12.2008 tarih 2008/1984 Esas 2008/7517 karar sayılı kararı ile
bozulmuş ve Ankara Bölge İdare Mahkemesi 2577 sayılı Yasa’nın 45/4 fıkrası
gereğince, dosyayı esastan inceleyerek davanın reddine karar vermiş ve
davacı vekilinin karar düzeltme talebi reddedilmek sureti ile
kesinleşmiştir. Ankara Bölge İdare Mahkemesi, Ankara 15. İdare Mahkemesi
kararını kaldırmak sureti ile dosyanın esası hakkında yeni bir karar
verdiğine ve bu karar kesinleştiğine göre, Ankara Bölge İdare Mahkemesi’nin
04.12.2008 tarih 2008/1984 Esas 2008/7517 Karar sayılı kararı ile Ankara
17. İş Mahkemesi’nin 28.09.2011 gün ve 2010/449 Esas, 2011/571 Karar sayılı
kararı arasında hüküm uyuşmazlığı bulunup bulunmadığı hususunun incelenmesi
gerektiği sonucuna varılmıştır.
Bu ön
sorunun çözümünden sonra, idari ve adli yargı kararları arasında oluştuğu
ileri sürülen hüküm uyuşmazlığının çözümü için, öncelikle hüküm
uyuşmazlığının oluşup oluşmadığının belirlenmesi gerekmektedir.
2247
sayılı Uyuşmazlık Mahkemesinin Kuruluş ve İşleyişi Hakkında Kanun’un 2592
sayılı Kanun ile değişik 24'üncü maddesinin birinci fıkrasında, “1 nci
maddede gösterilen yargı mercilerinden en az ikisi tarafından, görevle
ilgili olmaksızın kesin olarak verilmiş veya kesinleşmiş aynı konuya ve
sebebe ilişkin, taraflarından en az biri aynı olan ve kararlar arasındaki
çelişki yüzünden hakkın yerine getirilmesi olanaksız bulunan hallerde hüküm
uyuşmazlığının varlığı kabul edilir.” hükmü yer almaktadır.
Anılan
hükme göre, hüküm uyuşmazlığının varlığı için:
a-Uyuşmazlık
yaratan hükümlerin, adli, idari veya askeri yargı mercilerinden en az ikisi
tarafından verilmesi,
b-Konu,
dava sebebi ve taraflardan en az birinin aynı olması,
c-Her
iki kararın da kesinleşmiş olması,
d-Kararlarda
davanın esasının hükme bağlanması,
e-Kararlar
arasındaki çelişki nedeniyle hakkın yerine getirilmesinin olanaksız
bulunması,
Koşullarının
birlikte gerçekleşmesi aranmaktadır.
Hüküm
uyuşmazlığı bulunduğu ileri sürülen kararların incelenmesinden ortada, adli
ve idari yargı yerlerince verilmiş ve yasa yollarına başvurularak
kesinleşmiş kararlar oldukları; her iki kararda da davanın esasının hükme
bağlandığı anlaşılmıştır.
Ankara
Bölge İdare Mahkemesi’nin 04.12.2008 tarih 2008/1984 Esas, 2008/7517 Karar
sayılı kararında; davacı R.D.tarafından, davalı Sosyal Güvenlik Kurumu
Başkanlığı aleyhine, davacının tedavisinde kullanılan tıbbi malzemelerin
bedeli olarak davacıya eksik ödenen 1364,92 TL’nin davalıdan tahsili istemi
ile açıldığı; davacının sebebini, davalı idareye ödeme istemi ile yapılan
07.02.2007 tarihli müracaata rağmen davacıya ödeme yapılamaması şeklindeki
işlemin oluşturduğu anlaşılmaktadır.
Ankara
17.İş Mahkemesi’nin 28.09.2011 gün ve 2010/449 Esas 2011/571 Karar kararında;
davacı R.D.tarafından, davalı Sosyal Güvenlik Kurumu Başkanlığı aleyhine,
davacının tedavisinde kullanılan tıbbi malzemelerin bedeli olarak davacıya
eksik 1350,00 TL’nin davalıdan tahsili istemi ile açıldığı; davacının
sebebini, davalı idareye ödeme istemi ile yapılan 07.02.2007 tarihli
müracaata rağmen davacıya ödeme yapılamaması şeklindeki işlemin oluşturduğu
anlaşılmaktadır.
Ayrıca,
Ankara Bölge İdare Mahkemesi’nin kararında, davalı idare tarafından,
davacının tedavisinde kullanılan malzeme bedelinin bir kısmının ödenmesine
ilişkin kararın hukuka uygun olduğuna hükmedildiği, bu şekilde, davalı
idarenin davacıya ödemesi gereken bir tazminat bulunmadığı sonucunun ortaya
çıktığı, Ankara 17. İş Mahkemesi kararında ise; davacının eksik ödeme
iddiasının haklı olduğuna hükmedildiği ve davalı idarenin davacıya 1350,00
TL tazminat ödemesi gerektiği sonucunun ortaya çıktığı anlaşılmıştır.
Görüldüğü üzere; her iki davada verilen kararlar nedeni ile davalının,
davacının tedavisinde kullanılan tıbbi malzeme bedelini tamamı ile ödeme
yükümü altına girip girmeyeceği hususunda tereddüt ortaya çıkmış ve gerek
davacı gerekse davalı açısından hakkın yerine getirilmesi olanaksız hale
gelmiştir.
Bu
nedenlerle dava konusu olayda, 2247 sayılı 24. maddesinde öngörülen koşulların
tamamı gerçekleşmiş olup; Ankara 17.İş Mahkemesi’nin 28.09.2011 gün ve
2010/449 Esas, 2011/571 Karar sayılı kararı ile Ankara Bölge İdare
Mahkemesi’nin 04.12.2008 tarih 2008/1984 Esas, 2008/7517 Karar sayılı
kararı arasında hüküm uyuşmazlığı bulunduğu sonucuna ulaşılmıştır.
Belirtilen
nedenlerle,
1-
Ankara 17.İş Mahkemesi’nin 28.09.2011 gün ve 2010/449 Esas, 2011/571 Karar
sayılı kararı ile Ankara Bölge İdare Mahkemesi’nin 04.12.2008 tarih
2008/1984 Esas, 2008/7517 Karar sayılı kararı arasında 2247 sayılı Yasa’nın
24. maddesi koşullarının oluştuğu,
2- 2247
sayılı Yasanın 25. maddesi hükümleri uyarınca;
a)
idari
yargılama usulü Yasası gözetilerek Uyuşmazlık Mahkemesine yapılan başvuruya
ait dilekçe ve eklerinin 30 gün içinde yanıt verilmek üzere R.D.’ye
bildirilmesi, anılan davalı tarafından verilen yanıtın karşı tarafa tebliği
suretiyle dosyanın tekemmülünün sağlanması,
b) Usulü işlemler tamamlandıktan ve esas
hakkındaki rapor yazıldıktan sonra Başkanlıkça belirlenecek günde işin esasının
görüşülmesine 27.01.2014 günü OYBİRLİĞİ İLE KARAR VERİLMİŞTİR.
Bunun
üzerine Uyuşmazlık Mahkemesi’ne yapılan başvuruya ait dilekçe karşı tarafa
(R.D.vekili Av.T.G.’na) tebliğ
edilmiştir.
Karşı taraf vekilinin Mahkememize ibraz ettiği
cevap dilekçesinde,18.03.2014 gün ve 2010/449 sayılı cevabı ile hüküm
uyuşmazlığının giderilmesi koşullarının mevcut olmadığını belirterek,
mahkemenin aksi kanaatte olması durumunda Ankara 17. İş Mahkemesi’nin
28.09.2011 gün ve 2010/449 Esas, 2011/571 Karar sayılı ilamı gereğince
1364,92 TL’nin Sosyal Güvenlik Kurumu’ndan alınarak müvekkiline verilmesine
karar verilmesini talep ettiği anlaşılmıştır.
F- ESASIN İNCELENMESİ
Uyuşmazlık Mahkemesi Hukuk Bölümü’nün, Serdar
ÖZGÜLDÜR’ün Başkanlığında, Üyeler: Eyüp Sabri BAYDAR, Ali ÇOLAK, Sıddık
YILDIZ, Nurdane TOPUZ, Ayhan AKARSU ve Mehmet AKBULUT’un katılımlarıyla
yapılan ve 2247 sayılı Yasa’nın 25. maddesinin
verdiği yetkiye dayanılarak sözlü açıklama için önceden belirlenen 5.5.2014
günlü toplantısında;
Başvuru dilekçesi ve ekleri, uyuşmazlığa konu edilen kararlara
ilişkin dava dosyaları, ilgili Başsavcıların düşünce yazıları, ek düşünce
yazıları, dayanılan Yasa ve Yönetmelik kuralları, 2247 sayılı Yasa’nın 25.
maddesinin verdiği yetkiye dayanılarak sözlü açıklama için önceden
belirlenen 05.05.2014 gününde, istemde bulunan Sosyal Güvenlik Kurumu
Başkanlığı vekili Av. M.Ş.ile R.D.
vekili Av. M. T.G.’nun sözlü açıklamaları
dinlendikten ve Raportör-Hakim Birgül YİĞİT’in hazırladığı rapor okunup
incelendikten; Başsavcılarca görevlendirilen Yargıtay Cumhuriyet Savcısı
Mehmet BAYHAN ile Danıştay Savcısı Mehmet Ali GÜMÜŞ’ün hukuka aykırı olması
nedeni ile Ankara Bölge İdare Mahkemesi kararının kaldırılması ve görevli
olmaması nedeni ile Ankara 17. İş Mahkemesi kararının kaldırılması ile 2247
sayılı Kanun’un 24. maddesi gereğince Uyuşmazlık Mahkemesi tarafından
olayın esasına yönelik karar verilmesi gerektiği yönündeki açıklamaları da
alındıktan sonra GEREĞİ GÖRÜŞÜLÜP DÜŞÜNÜLDÜ:
1-
Kararlarının Esas Yönünden Değerlendirilmesi
Davacının, rahatsızlanarak 14.08.2006 tarihinde Ege
Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi’ne müracaat ettiği,18.08.2006
tarihinde ameliyata alındığı ve tedavisi sırasında VDDR Pace Multiprogramlı
Kalp Pili, VDDR Elektrod ve Peel Away İntroder Set kullanıldığı, söz konusu
tıbbi malzemelerin davacıya 18.08.2008 tarihinde reçete edildiği, davacının
acil durum nedeni ile aynı gün T. Medikal Ürünleri Pazarlama Sanayi ve Tic.
Ltd. Şti’nden temin ettiği, üç ürüne toplam 4636,00 TL ödeme yaptığı, söz
konusu tıbbi malzemelerin davacının tedavisinde kullanıldığının Ege
Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Kardiyoloji Anabilim Dalı
Başkanlığı’nın 28.09.2006 tarihli heyet raporundan anlaşıldığı, davacının
tıbbi malzeme bedelinin ödenmesi istemi ile davalı kuruma yaptığı müracaat
üzerinde, davalı Sosyal Güvenlik Kurumu Başkanlığı’nın 22.01.2007 tarihli
fatura ile davacıya 3271,14 TL ödeme yaptığı, davacının eksik ödenen meblağ
için 07.02.2007 tarihinde davalı kuruma müracaat ettiği ancak eksik
ödendiğini iddia ettiği miktarı alamadığı, bunun üzerine ilk olarak idari
yargıda tazminat davası açtığı,
Ankara
15. İdare Mahkemesi 16.01.2008 gün ve 2007/1378 Esas, 2008/48 Karar sayılı
kararı ile davanın kabulüne ve 1364,92 TL’nin dava tarihinden itibaren
işleyecek yasal faizi ile birlikte davalıdan alınarak davacıya verilmesine
hükmedildiği ancak davalı vekilinin itirazı üzerine Ankara Bölge İdare
Mahkemesi 04.12.2008 tarih 2008/1984 Esas 2008/7517 karar sayılı kararı
davalı idarenin işleminde mevzuata aykırı bir durumun olmadığı
gerekçesiyle, Ankara 15. İdare mahkemesinin 16.01.2008 gün 2007/1378 Esas
2008/48 Karar sayılı kararının bozulmasına, açılan davanın reddine karar
verildiği ve verilen kararın bu şekilde kesinleştiği,
Davacının
yine aynı isteme adli yargıda dava açtığı, Ankara 17. İş Mahkemesi ‘nin
28.09.2011 gün ve 2010/449 Esas, 2011/571 Karar sayılı kararı ile davacı
tarafından alınan tıbbi malzemelerin piyasa değerinin KDV dahil 4661,00 TL
olduğu gerekçesi ile davanın kabulüne karar verdiği, kararın davalı vekili
tarafından temyizi üzerine Ankara 17. İş Mahkemesinin 31.10.2011 tarih
2010/449 Esas, 2011/571 Karar sayılı ek kararı ile miktar yönünden kesin
olan temyiz talebinin reddine karar verdiği ve kararın bu şekilde
kesinleştiği anlaşılmıştır.
Gerek
Ankara Bölge İdare Mahkemesi’nin 04.12.2008 gün ve 2008/1984 Esas,
2008/7517 Karar sayılı kararı ve gerekse Ankara 17. İş Mahkemesi’nin
28.09.2011 gün ve 2010/449 Esas, 2011/571 Karar sayılı kararı incelendiğinde
her ikisinin de aynı olaya ilişkin aynı taraflar arasındaki uyuşmazlıkta farklı
kararlar verdiği, Ankara Bölge İdare Mahkemesi’nin davanın reddine ilişkin
gerekçesinde Sosyal Güvenlik Kurumu tarafından yapılan işlemin yasal mevzuata
uygun olduğu belirtilmesine karşın, Ankara 17. İş Mahkemesi kararı
gerekçesinde, dava konusu edilen tıbbi malzemelerin piyasa değerinin davacı
tarafça ödenen miktarın da üzerinde bulunduğunun, bu nedenle Sosyal
Güvenlik Kurumu tarafından 5434 sayılı yasanın 19. maddesi gereğince
yapılan masrafın davacıya ödenmesi gerektiğinin, Sosyal Güvenlik Kurumu’nun
işleminin bu anlamda yasal mevzuata aykırı olduğunun açıklandığı
görülmüştür.
Ayrıca
dosya içinde bulunan 40.960.039.0 sicil numarası ile davacı adına
düzenlenmiş bulunan Seri:5, No:1125680 numaralı sağlık karnesinin
incelenmesinden; davacının tedavi tarihi itibari ile 5510 sayılı Yasa’nın
108. Maddesi dolayısıyla, emekli sandığı iştirakçi olduğu ve 11.07.2011
tarihli Bilirkişi Av. A.O.B.’a ait bilirkişi raporu içeriği ile 28.09.2006
tarihli Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Kardioloji Anabilim Dalı Gerekli
Raporu içeriğinden davacının emekli olduğu hususları tespit edilmiştir.
Bu
açıklamalar karşısında uyuşmazlığın Sosyal Güvenlik Kurumu’nun işleminin
yasal mevzuata uygun olup olmadığı noktasından kaynaklandığı anlaşılmış
olup, kararların dayandığı yasal mevzuat ve yapılan işlemlerin bu mevzuata
uygunluğunun ayrı ayrı incelenmesi gerekmektedir.
4905 S.K./4. md ile değişik 5434 sayılı
yasanın Geçici 139. Maddesinde;
(Ek fıkra: 25/08/1999 - 4447/25 md.)
Kullanılması resmi sağlık kurulu raporu ile gerekli görülen protez, ortez
ve tıbbi araç ve gereç bedellerinin %10'u hak sahipleri tarafından ödenir.
Ancak ödenecek miktar bu Kanunun ek 19 uncu maddesindeki aylıklardan fazla
olamaz (bu Kanunun 64 üncü maddesinin ve 03/11/1980 tarihli ve 2330 sayılı
Nakdi Tazminat ve Aylık Bağlanması Hakkında Kanuna göre aylık bağlananlar
hakkında bu hüküm uygulanmaz.)
(Değişik fıkra: 25/06/2003 - 4905
S.K./4. md.) Muayene, tetkik, tahlil ve tedavilerin usul, şekil ve şartları
ile fiyatları, bu hususlarda ilgili kurum ve kuruluşlara ve Sandığın ödeme
ve tahsilat işlemini yapacak bankalara verilecek görevler ve bunlarla
ilgili esaslar Sandıkça hazırlanıp Maliye Bakanlığınca onaylanacak
yönetmelikle tespit olunur.
06.09.2003 tarih ve 25221 sayılı resmi
gazetede yayınlanarak yürürlüğe giren Emekli Ve Malullük Aylığı Bağlanmış Olanlarla, Bunların Kanunen
Bakmakla Yükümlü Bulundukları Aile Fertleri, Dul Ve Yetim Aylığı Alanların
Muayene İle Tedavileri Hakkında Yönetmelik’in 30. Maddesinde; ( Değişik madde: 22/05/2007- 26529 S.R.G
Yön/7.md.); “Çeşitli ortez, tıbbi malzeme ve cihazlar için ödenecek
bedeller ve buna ilişkin usul ve esaslar Kurumca belirlenir.” denilmek sureti ile tıbbi malzemelerin fiyatlarının
belirlenmesi görevi Sosyal Güvenlik Kurumuna verilmiş,
29/04/2006
gün ve 26153 sayılı RG.de yayımlanan 2006 Mali Yılı Bütçe Uygulama Talimatı Tedavi Yardımına İlişkin
Uygulama Tebliği’nin “Organ Protez ve Ortezlerinin Temini ve Birim fiyatları”
başlıklı 20.1.Maddesinde; “Hasta tarafından edinilen ve bu listede yer alan
protez ve ortezlere ait fatura tutarlarının, belirtilen miktarlardan az
olması halinde, faturada yer alan tutar üzerinden ödeme yapılacaktır.”
29/04/2006
gün ve 26153 sayılı RG.de yayımlanan 2006 Mali Yılı Bütçe Uygulama Talimatı Tedavi Yardımına İlişkin
Uygulama Tebliği’nin Sağlık Kurumları Tarafından Temini Zorunlu Tıbbi Sarf
Malzemelerine ilişkin talimatının 20.2.maddesinde;
Bu Tebliğ eki (EK-5/A) listesinde belirtilen “Sağlık Kurumları
Tarafından Temini Zorunlu Yatan Hastalara Reçete Edilemeyecek ve
Faturalarda Gösterilecek Tıbbi Sarf Malzemeleri” hiçbir şekilde reçete
edilmeyecek ve dışarıdan temin ettirilmeyecektir. Tedaviyi yapan sağlık
kurumları tarafından temin edilerek hastalara kullanılan sarf malzemeleri Tebliğin 21.1 inci
maddesinde belirtilen esaslara göre ve (EK-5/A) Listesinde belirlenen birim
fiyatları aşmayacak şekilde fatura edilir ve hastanın kurumundan tahsil
edilir.
………………….
Yukarıda belirtilen Ek-5A Listesi dışında kalan malzemeler ile
ortopedik sarf malzemeler dışında kalan ve reçete edilmek suretiyle hasta
tarafından hastane dışından temin edilen tıbbi malzeme bedelleri de, sağlık
kurulu raporu ile belgelendirilmek kaydıyla sosyal güvenlik kuruluşlarınca
belirlenen protokol fiyatı üzerinden, protokol fiyatı yok ise yapılacak
piyasa araştırması sonucu bulunacak en düşük bedel üzerinden ödenir.” şeklindeki düzenlemeler ile reçete edilmek sureti
ile hasta tarafından temin edilen tebliğin 5/A ve 5/B numaralı eklerinde
belirtilmeyen tıbbi malzeme bedellerinin iadesinde, sosyal güvenlik kuruluşlarınca belirlenen protokol birim fiyatların
uygulanacağı düzenlenmiştir.
29/04/2006
gün ve 26153 sayılı RG.de yayımlanan 2006 Mali Yılı Bütçe Uygulama Talimatı Tedavi Yardımına İlişkin
Uygulama Tebliği’nin Klopidogrel Kullanım İlkeleri başlıklı 12.7.15. maddesinde;
“a) Koroner artere stent uygulanacak hastalarda kardiyoloji, iç
hastalıkları veya kalp damar cerrahisi uzman hekimleri tarafından rapor aranmaksızın
bir defaya mahsus olmak üzere 24 saat öncesinden başlanabilir. İlaç
salınımsız stent takılan hastalarda hastanın taburcu olmasından itibaren
rapor aranmaksızın 4 haftalık doz bu hekimler tarafından reçete edilebilir.
Diğer (ilaç salınımlı) stentlerde ise stent uygulama tarihinden itibaren 6
ayı geçmeyecek şekilde bu hekimlerden birinin bir defaya mahsus olmak üzere
hazırladığı sağlık kurulu raporu ile diğer hekimler tarafından da reçete
edilebilir.
b) Akut
koroner sendrom tanısıyla hastaneye yatırılan veya müşahedeye alınan
hastalarda EKG değişikliği veya troponin pozitifliği saptanmış ve
belgelenmiş olan ST yükselmesiz miyokard enfarktüsü veya anstabil anginalı
hastalar ile ST yükselmeli miyokard enfarktüsü hastalarında kardiyoloji, iç
hastalıkları, kalp damar cerrahisi veya acil tıp uzman hekimleri tarafından
rapor aranmaksızın bir defaya mahsus olmak üzere kullanılabilir. Bu
durumlarda hasta taburcu olduktan sonra 4 haftayı geçmemek üzere bu
hekimlerden birinin hazırladığı sağlık kurulu raporu ile diğer hekimler
tarafından da reçete edilebilir.
c) Kalp
kapak biyoprotezi bulunanlarda, koroner arter hastalığı, tıkayıcı periferik
arter hastalığı veya serebral iskemik olay (iskemik inme) saptanan ve
belgelenen hastalarda; gastrointestinel entolerans veya diğer tıbbi nedenlerden
dolayı asetilsalisilik asit ve diğer antiagregan ilaçların kullanılamadığı
durumlarda gerekçenin belirtilmesi halinde kardiyoloji, iç hastalıkları,
nöroloji, kalp damar cerrahisi veya acil tıp uzman hekimlerinden birinin
hazırladığı ve 12 ayı geçmemek üzere kullanım süresinin belirtildiği sağlık
kurulu raporu ile diğer hekimler tarafından da yazılabilir. Burada
bahsedilen durumlarda rapor süresi dolduğunda durumun devam ettiği
belgelendiği taktirde hastaya tekrardan rapor çıkarılabilir.
d) Girişimsel
periferik veya serebral işlemler sonucu, intrakraniyal de dahil olmak üzere
tüm intravasküler (intraarteriyel veya intravenöz) stent, stentgraft, kaplı
stent veya tüm intravasküler cihaz (koil, trispan, onyx veya benzeri)
yerleştirilen hastalarda kardiyoloji, iç hastalıkları, nöroloji, kalp damar
cerrahisi uzman hekimleri veya girişimsel radyoloji işlemini yapan radyolog
tarafından rapor aranmaksızın bir defaya mahsus olmak üzere 24 saat öncesinden
başlanabilir. Bu işlemler ile ilaç salınımsız stent takılan hastalarda
hastanın taburcu olmasından itibaren rapor aranmaksızın 4 haftalık doz bu
hekimler tarafından reçete edilebilir. Diğer (ilaç salınımlı) stent takılan
hastalarda girişimsel uygulama tarihinden itibaren 6 ayı geçmeyecek şekilde
bu hekimlerden birinin hazırladığı sağlık kurulu raporu ile diğer hekimler
tarafından da reçete edilebilir.” şeklindeki düzenleme ile kalp
rahatsızlığı geçiren hastalarda kullanılacak tıbbi malzemelere ilişkin
bedellerinin temininde izlenecek usul belirlenmiştir.
Dava dosyası bu yasal mevzuat çerçevesinde
değerlendirildiğinde; davacıya reçete edilen tıbbi malzemelerin 2006 mali yılı bütçe uygulama talimatı
Tedavi Yardımına ilişkin uygulama Tebliği’nin Sağlık Kurumları Tarafından
Temini Zorunlu Tıbbi Sarf Malzemelerine ilişkin talimatının EK 5A ya da Ek
5/B listesinde belirtilen malzemelerden olmadığı, bu itibarla Tedavi
Yardımına ilişkin uygulama Tebliği’nin Klopidogrel Kullanım İlkeleri başlıklı 12.7.15. maddesinde belirtilen reçete ile
temini mümkün tıbbi malzemeler arasında kabul edilmesi gerektiği, dava
konusu tıbbi malzemelerin bu şekilde davacının doktoru tarafından reçete edilmek sureti ile hastane
dışından temin edildiği, davacının daha sonra söz konusu malzemelerin
tedavisi sırasında kullanıldığına ilişkin 28.09.2006 tarihli heyet raporu
ile davalı kuruma müracaat ettiği ve davacıya, Emekli Sandığı tarafından
saptanan fiyat tarifesine göre 3271,14 TL ödeme yapıldığı anlaşılmaktadır.
Ankara 17. İş Mahkemesi tarafından yapılan
yargılamada “ kullanılan tıbbi malzeme sarf bedeli”ni Ankara Ticaret
Odası’nın 11.06.2008 tarihli yazısı ile gönderilen 16.08.2006 tarihli ekli
döviz kur değerlerine göre düzenlemeli emekli sandığı protokollerinin birer
örneğini esas alarak hesaplama yapan” bilirkişi raporuna göre karar verildiği,
gerekçe olarak da “Odalar Muamelat Yönetmeliğinin 35. maddesi gereğince
odaların faaliyet gösterdikleri alanlara ilişkin mal ve hizmetlerin fiyat
tespitini yapmaya yetkili olmaları”nın belirtildiği anlaşılmaktadır. Bölge
İdare Mahkemesi ise davacıya yapılan ödemenin ilgili mevzuat çerçevesinde
davacı tarafından belirlenen protokol fiyatı üzerinden yapıldığı gerekçesi
ile işlemin hukuka uygun olduğu davacının isteminin reddine ilişkin karar
verdiği anlaşılmaktadır. Görüldüğü üzere; Bölge İdare Mahkemesi, kararında
dava konusu işlemi 4905 S.K./4. md ile
değişik 5434 sayılı Yasa ve 29/04/2006 gün ve 26153 sayılı RG.de yayımlanan 2006 Mali Yılı Bütçe
Uygulama Talimatı Tedavi Yardımına İlişkin Uygulama Tebliği kapsamında
değerlendirmiş ve davacıya ödenen tıbbi malzeme bedelinin yasal mevzuata
uygun olduğuna karar vermiş, Ankara 17. İş Mahkemesi ise, davaya konu tıbbi
malzemelerin piyasa fiyatlarını tespit etmiş ve davacıya yapılan ödemenin
eksik olduğuna hükmetmiştir. Kararlar arasında oluşan uyuşmazlığın temel
nedeni; her iki mahkemece tıbbi malzeme bedellerinin tespiti sırasında
farklı birim fiyatlarının kullanılmasıdır. Uyuşmazlığın çözümü açısından,
hangi birim fiyatlarının esas alınması gerektiğinin tespiti önem
taşımaktadır.
Yukarıda da belirtildiği üzere; 06.09.2003 tarih ve 25221 sayılı Resmi Gazete’de
yayınlanarak yürürlüğe giren Emekli
ve Malullük Aylığı Bağlanmış Olanlarla, Bunların Kanunen Bakmakla Yükümlü
Bulundukları Aile Fertleri, Dul ve Yetim Aylığı Alanların Muayene İle
Tedavileri Hakkında Yönetmelik’in 30. maddesinde; tıbbi malzemelere
ilişkin protokol fiyatlarını belirleme görevinin Sosyal Güvenlik Kurumuna
verildiği, Ankara Bölge İdare Mahkemesi tarafından yapılan yargılama
sırasında bu protokol fiyatlarına ilişkin bir araştırma yapılmadığı, dava
konusu tıbbi malzemelerin fiyatının hesaplanmasında esas alınan ölçütler
konusunda SGK’ndan bilgi istendiği; gelen 02.01.2008 tarih ve 801 numaralı
yazı cevabında, Sosyal Güvenlik Kurumu tarafından fiyat tespiti yapılırken
gümrük giriş beyannamesinin dikkate alındığının belirtildiği, Ankara Bölge
İdare Mahkemesi’nce de bu bilgi dahilinde, SGK tarafından belirlenen
protokol fiyatları araştırılmaksızın ve bilirkişi incelemesi
yaptırılmaksızın Sosyal Güvenlik Kurumu tarafından yapılan hesaplamanın hukuka
uygun olduğuna karar verildiği; oysa Ankara 17. İş Mahkemesi tarafından
yapılan yargılama sırasında, Ankara Ticaret Odası’ndan dava konusu tıbbi
malzemelere ilişkin Emekli Sandığı protokollerinin istendiği ve bu
protokoller ile birlikte dosyanın Bilirkişiye tevdi edildiği, aldırılan
11.07.2011 tarihli bilirkişi raporunda; Ankara Ticaret Odası tarafından
11.06.2008 tarihli yazı ile gönderilen 16.08.2006 tarihli ekli döviz kur
değerlerine göre düzenlemeli Emekli Sandığı protokollerinin, T. Ltd. Şti
tarafından düzenlenen 18.08.2006 tarihli ve A-008117 numaralı fatura
içeriği tıbbi sarf ürünler ile ilgili olarak. yapılan araştırmalar
sonucunda, farklı M.ve temsilcileri üzerinden yapılmış protokoller ile
belirlendiğini ve fatura tarihinde geçerli ödemeye esas fiyatlar olduğunu
belirterek; bu protokollerde VDDR Pace kalp pili 3.763.03 TL, VDDR Elektrod
344.00 USD, Peel-Away Introducer Set 31.65 EURO olarak belirlendiğini, buna
göre 18.08.2006 tarihindeki kur üzerinden VDDR Pace kalp pili 3.763.03 I L,
VDDR Elektrod 494.74 TL ve Peel-Away Introducer Set 31.65 x 1.8511= 58.59
TL olduğunu, sonuç olarak davalı kurum tarafından 1.350.00 TL eksik ödeme
yapıldığını belirttiği, Ankara 17. İş Mahkemesi’nin de bu araştırmalar
neticesinde elde edilen sonuç doğrultusunda davanın kabulüne karar verdiği
anlaşılmıştır.
Görüldüğü
üzere, Ankara 17. İş Mahkemesi’nce, 29/04/2006 gün ve 26153 sayılı RG.de
yayımlanan 2006 Mali
Yılı Bütçe Uygulama Talimatı Tedavi Yardımına İlişkin Uygulama Tebliği’nin
Sağlık Kurumları Tarafından Temini Zorunlu Tıbbi Sarf Malzemelerine ilişkin
talimatının 20.2.maddesinde belirtildiği şekilde piyasa araştırması yapılarak belirlenen fiyat üzerinden
karar verilmiştir. Zira Sosyal Güvenlik Kurumu tarafından Talimatın 20.2.
maddesine uygun şekilde belirlenen bir protokol dosyaya ibraz edilmediği
gibi, 02.01.2008 tarih ve 801 numaralı yazısı ile fiyat tespitinin
tıbbi malzemelerin gümrük giriş beyannamesi dikkate alınarak hesaplandığı
bildirilmiştir ki, bu belirleme talimatın 20.2. maddesi ile belirlenen usule
tamamen aykırıdır. Bu durumda hukuka aykırı şekilde Sosyal Güvenlik Kurumu
tarafından belirlenen fiyatlandırma dikkate alınarak verilen Ankara Bölge
İdare Mahkemesi’nin 04.12.2008 gün ve 2008/1984 Esas, 2008/7517 Karar
sayılı kararı hukuka uygun bulunmamıştır.
Ayrıca,
Mahkememizce davalı kuruma yazılan 14.03.2014 tarihli müzekkere ile 2006
yılı davaya konu tıbbi malzemelerin protokol fiyatlarının olup olmadığı
konusunda bilgi istendiği ve gelen 15.04.2014 tarihli yazı cevabında
devredilen Emekli Sandığı Genel Müdürlüğü’ne ait kalp pili ve
aksesuarlarına ilişkin protokol fiyat listelerinin gönderildiği, yapılan
incelemede davalıya reçete edilen tıbbi malzemelere ilişkin reçete tarihine
esas dönem itibari ile birebir malzeme ve fiyat protokollerinin yer almadığı
görülmüştür. Bu yazı cevabı ve 02.01.2008 tarih ve 801 numaralı yazı cevabı
birlikte değerlendirildiğinde davacıya reçete edilen tıbbi malzemelere
ilişkin tedavi tarihini de kapsar şekilde bir protokol fiyatının
bulunmadığı sonucuna ulaşılmıştır.
Her ne
kadar gelen yazı cevabında; ekte gönderilen fiyat listesinde bulunamayan
tıbbi malzemeler yönünden malzeme kodları gönderilerek bilgi istenmesi
gerektiği belirtilmiş ise de; davacı Remzi Demirci’ye ilişkin düzenlenen
18.8.2006 tarihli reçetede malzeme kodlarının belirtilmediği, bu reçete ile
Sosyal Güvenlik Kurumu Başkanlığı’nın 02.01.2008 tarih ve 801 numaralı yazı
cevabı birlikte değerlendirildiğinde, Sosyal Güvenlik Kurumu Başkanlığı’na
tekrar müzekkere yazılmasına gerek olmadığı kanaatine ulaşılmıştır.
Kaldı
ki; Anayasamızın 2. maddesinde; Devletimizin nitelikleri sayılmış ve sosyal
bir hukuk Devleti olduğu vurgulanmış, 5. maddesinde; Devletin temel amaç ve
görevleri sayılarak; kişilerin ve toplumun refah, huzur ve mutluluğunu
sağlamak; kişinin temel hâk ve hürriyetlerini, sosyal hukuk devleti ve
adalet ilkeleriyle bağdaşmayacak surette sınırlayan siyasal, ekonomik ve
sosyal engelleri kaldırmaya, insanın maddi ve manevi varlığının gelişmesi
için gerekli şartlan hazırlamaya çalışmak görevine yer verilmiştir.
Yine
Anayasamızın "Sağlık hizmetleri ve çevrenin korunması" başlıklı
56. maddesinin üçüncü fıkrasında; "Devlet, herkesin hayatını, beden ve
ruh sağlığı içinde sürdürmesini sağlamak; insan ve madde gücünde tasarruf
ve verimi artırarak, işbirliğini gerçekleştirmek amacıyla sağlık
kuruluşlarını tek elden planlayıp hizmet vermesini düzenler" hükmüne,
dördüncü fıkrasında; "Devlet, bu görevini kamu ve özel kesimlerdeki
sağlık ve sosyal kurumlarından yararlanarak, onları denetleyerek yerine
getirir" hükmüne yer verilmiş, "Sosyal güvenlik hakkı"
başlıklı 60. maddesinin birinci fıkrasında; "Herkes, sosyal güvenlik
hakkına sahiptir" hükmüne, ikinci fıkrasında; "Devlet, bu
güvenliği sağlayacak gerekli tedbirleri alır ve teşkilatı kurar"
hükmüne yer verilmiş, "Devletin iktisadi ve sosyal ödevlerinin
sınırları" başlıklı 65. maddesinde; "Devlet, sosyal ve ekonomik
alanlarda Anayasa ile belirlenen görevlerini, bu görevlerin amaçlarına
uygun öncelikleri gözeterek malî kaynaklarının yeterliliği ölçüsünde yerine
getirir" hükmüne yer verilmiştir.
Buradan hareketle; kalp rahatsızlığı
nedeni ile 14.08.2006 tarihinde Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesine
müracaat eden davacıdan, dava konusu tıbbi malzemelerin 18.08.2006
tarihinde ameliyatta kullanılmak üzere
acilen temin edilmesinin istenmesi ve aynı gün gerçekleştirilen ameliyat
sırasında söz konusu istenen tıbbi malzemelerin kullanılması, durumun
28.09.2006 gün ve 35444 numaralı Ege Üniversitesi Kardiyoloji Anabilim dalı
kullanıldı raporu ile tespit edilmesi karşısında, dava konusu tıbbi
malzemelerin hastanede bulunmaması ya da tedavinin aciliyeti gereği fiyat
araştırması yapılmaksızın hemen temin edilmesinden doğan zarardan davacının
sorumlu tutulması Anayasa ile güvence altına alınan temel hak ve
özgürlüklere de aykırı düşmektedir.
2- Mahkemelerin Görevleri Yönünden Değerlendirilmesi
31.5.2006
tarih ve 5510 sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu
506, 1479, 2925, 2926 ve 5434 sayılı Kanunlar kapsamındaki hizmet akdine
göre ücretle çalışanlar (Sosyal Sigortalılar), kendi hesabına çalışanlar
(Bağ-Kur’lular), tarımda kendi adına ve hesabına çalışanlar (Tarım
Bağ-Kur’luları), tarım işlerinde ücretle çalışanlar, (Tarım sigortalıları),
devlet memurları ve diğer kamu görevlilerini (Emekli Sandığı İştirakçileri),
geçici maddelerle korunan haklar dışında, sosyal güvenlik ve sağlık
hizmetleri yönünden yeni bir sisteme tabi tutmuş, beş farklı emeklilik
rejimini aktüeryal olarak hak ve hükümlülükler yönünden tek bir sosyal
güvenlik sistemi altında toplamıştır. 5510 sayılı Kanun’un iptali amacıyla
açılan davada Anayasa Mahkemesi, 15.12.2006 tarih ve E: 2006/111, K:
2006/112 sayılı kararıyla, anılan Kanun’un birçok maddesi ile birlikte, bu
Kanun’un yürürlük tarihinden önce 5434 sayılı T.C. Emekli Sandığı Kanunu hükümlerine
tabi olarak görev yapmakta olan memurlar ve diğer kamu görevlilerini diğer
sigortalılarla aynı sisteme tabi kılan (başta 4/c maddesi) hükümlerin
iptaline karar vermiş; bu karardan sonra kabul edilen 17.04.2008 tarih ve
5754 sayılı Kanunla 5510 sayılı Kanunda düzenlemeler yapılmış ve anılan
Kanuna eklenen Geçici 1 nci ve Geçici 4 ncü maddelerle, 5754 sayılı
Kanun’un yürürlüğe girdiği 1 Ekim 2008 tarihinden önce 5510 sayılı Kanunun
4 ncü maddesinin birinci fıkrasının (c) bendi kapsamında olanlar (memurlar
ile diğer kamu görevlileri) ile bunların dul ve yetimleri hakkında, bu
Kanunla yürürlükten kaldırılan hükümleri de dahil 5434 sayılı Kanun hükümlerine
göre işlem yapılacağı hüküm altına alınmıştır. 5754 sayılı Kanunun kimi
hükümlerinin iptali istemiyle açılan dava Anayasa Mahkemesi’nin 30.3.2011
tarih ve E: 2008/56, K:2011/58 sayılı kararı ile reddedilmiştir.
5510
sayılı Kanun’un 101 nci maddesinde yer alan “…bu Kanun hükümlerinin
uygulanmasıyla ilgili ortaya çıkan uyuşmazlıklar İş Mahkemelerinde görülür.”
bölümünün iptali istemiyle yapılan itiraz başvurusunda Anayasa Mahkemesi,
22.12.2011 tarih ve E: 2010/65, K: 2011/169 sayılı kararıyla (RG.
25.1.2012, Sayı: 28184) davayı redle sonuçlandırmakla birlikte; söz konusu
kararın Mahkememiz önündeki uyuşmazlığa ışık tutacak şekilde şu gerekçeye
dayandırmıştır: “…5754 sayılı Kanunun yürürlüğe girmesinden önce memur ve
diğer kamu görevlisi olarak çalışmakta olanlar, evvelce olduğu gibi 5434
sayılı Kanun hükümlerine tabi olacaklar ve bunların emeklileri bakımından
da aynı Kanun hükümleri uygulanmaya devam edecek; ancak 5754 sayılı
Kanun’un yürürlüğe girmesinden sonra memur ve diğer kamu görevlileri olarak
çalışmaya başlayanlar ise 5510 sayılı Kanunun 4/c maddesi uyarınca, bu
Kanun hükümlerine tabi sigortalı sayılacak ve haklarında 5434 sayılı Kanun
değil, 5510 sayılı Kanun’un öngördüğü kural ve esaslar uygulanacak; ihtilaf
halinde de adli yargı görevli bulunacaktır. 5754 sayılı Kanun’un
yürürlüğüyle birlikte, artık Sosyal Sigortacılık esasına göre faaliyet gösteren
ve yaptığı, tesis ettiği işlem ve muameleler idari işlem sayılamayacak bir
sosyal güvenlik kurumunun varlığından söz etmek gerekli bulunmaktadır. 5754
sayılı Kanun’un yürürlüğe girmesinden önce iştirakçisi sıfatıyla çalışmakta
olan memurlar ve diğer kamu görevlileri ile emekli sıfatıyla 5434 sayılı
Kanun’a göre emekli, dul ve yetim aylığı almakta olanlar ve ayrıca memurlar
ve diğer kamu görevlilerinden ileride emekliliğe hak kazanacaklar yönünden
ise Sosyal Güvenlik Kurumu’nun tesis edeceği işlem ve yapacağı muameleler
idari işlem niteliğini korumaya devam edecek, bunlara ilişkin ihtilaflarda
da evvelce olduğu gibi idari yargı görevli olmaya devam edecektir… Bu
bakımdan 5510 sayılı Kanunun yürürlüğünden sonra, prim esasına dayalı yani
sistemin içeriği ve Kanun kapsamındaki iş ve işlemlerin niteliği göz önünde
bulundurulduğunda, itiraz konusu kuralla, yargılamanın bütünlüğü ve uzman
mahkeme olması nedeniyle Kanun hükümlerinin uygulanması ile ortaya çıkan
uyuşmazlıkların çözümünde iş mahkemelerinin görevlendirilmesinde Anayasa’ya
aykırılık görülmemiştir.
Ancak,
yukarıda açıklandığı üzere 5754 sayılı Kanun’un yürürlüğe girmesinden önce
statüde bulanan memurlar ve diğer kamu görevlileri ile ilgili sosyal güvenlik
mevzuatının uygulanmasından doğan idari işlem ve idari eylem niteliğindeki
uyuşmazlıklarda idari yargının görevinin devam edeceği açıktır…”
Yukarıda
sözü edilen mevzuat hükümlerinin ve Anayasa Mahkemesi kararının birlikte
değerlendirilmesinden, 5510 sayılı Kanunun yürürlüğe girmesinden önce memur
ve diğer kamu görevlisi olarak çalışmakta olanlar, daha önce olduğu üzere
5434 sayılı Kanun hükümlerine tabi olacakları gibi bunların emeklilikleri
bakımından da aynı Kanun hükümlerinin uygulanmaya devam edileceği; ancak,
bu Kanunun yürürlüğe girmesinden sonra memur ve diğer kamu görevlisi olarak
çalışmaya başlayanların ise 5510 sayılı Kanunun 4/c maddesi uyarınca, bu
Kanun hükümlerine tabi sigortalı sayılacağı ve haklarında 5434 sayılı
Kanunun değil 5510 sayılı Kanun’un öngördüğü kural ve esasların uygulanacağı
dolayısıyla ihtilafların da adli yargı yerinde çözümleneceği açıktır.
Kaldı
ki; T.C. Anayasası’nın 158.maddesindeki “…diğer mahkemelerle, Anayasa
Mahkemesi arasındaki görev uyuşmazlıklarında Anayasa Mahkemesi’nin kararı
esas alınır ” hükmü uyarınca Anayasa Mahkemesi kararının bu uyuşmazlığın
çözümünde esas alınacağı tartışmasızdır.
Ayrıca
5510 sayılı Yasa’nın 108. maddesi’nde; “Bu Kanun’un;
a)
Geçici 20 nci maddesinin son fıkrası 1/1/2008 tarihinde,
b)
72 nci ve 73 üncü maddeleri, geçici 6 ncı maddesinin yedinci
fıkrasının (b) bendi, geçici 7 nci maddesinin son fıkrası, geçici 9 uncu
maddesinin bir ilâ dördüncü fıkraları ile geçici 17 nci maddesi, geçici 20
nci maddesinin onikinci fıkrası 30/4/2008 tarihinde,
c)
60 ıncı maddesinin birinci fıkrasının (c) bendinin (3) ilâ
(8) ve (10) numaralı alt bentleri ile (f) bendinde sayılanlar için genel
sağlık sigortası hükümlerinin uygulanmasına ilişkin olarak; 3 üncü
maddesinin birinci fıkrasının (1), (2), (8), (9), (10), (16), (17), (20),
(22), (23), (24), (25), (26) ve (27) numaralı bentleri, 63, 64, 66, 67, 68,
69, 70, 71, 72, 74, 75, 77, 78, 79 uncu maddeleri, 80 inci maddesinin
dördüncü fıkrası, 81 inci maddesinin birinci fıkrasının (f) bendi ve ikinci
fıkrası, 82 nci maddesinin birinci, ikinci ve üçüncü fıkraları, 87 ilâ 89
uncu maddeleri, 97 nci maddesinin son fıkrası, geçici 1 inci maddesinin son
fıkrası, geçici 3 üncü maddesi, geçici 6 ncı maddesinin dördüncü fıkrası,
geçici 11 inci maddesinin ikinci fıkrası, geçici 12 inci maddesi hükümleri
1/7/2008 tarihinde,
d)
Diğer hükümleri 2008 yılı Ekim ayı başında yürürlüğe girer “
denildiğine göre davacının gerek devlet memuru olarak görev başladığı ve
gerekse tedavi gördüğü tarihler itibari ile 5434 sayılı Yasa Kapsamında
Emekli Sandığı iştirakçisi sıfatı ile hareket ettiğinde şüphe
bulunmamaktadır.
Dosya
kapsamında bulunan 40.960.039.0 sicil numarası ile davacı adına düzenlenmiş
Seri:5, No:1125680 numaralı sağlık karnesinin incelenmesinden; davacının
tedavi tarihi itibari ile 5510 sayılı Yasa’nın 108. maddesi dolayısıyla,
5434 sayılı Yasa gereği emekli sandığı emeklisi olduğu ve 11.07.2011
tarihli Bilirkişi Av. A.O.B.’a ait bilirkişi raporu içeriği ile 28.09.2006
tarihli Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Kardioloji Anabilim Dalı Gerekli
Raporu içeriğinden davacının emekli olduğu hususları tespit edilmiştir.
Bu
durumda, 5510 sayılı Yasanın yürürlüğe girmesinden önce iştirakçi sıfatıyla
çalışmakta olan memurlar ve diğer kamu görevlileri ile emekli sıfatıyla
5434 sayılı Kanuna göre emekli, dul ve yetim aylığı almakta olanlar ve
ayrıca memurlar ve diğer kamu görevlilerinden ileride emekliliğe hak
kazanacaklar yönünden Sosyal Güvenlik Kurumunca tesis edilen işlem ve
yapacağı muamelelerin “idari işlem” ve “idari eylem” niteliğini korumaya
devam edeceği, dolayısıyla, 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanununun
2/1-b maddesinde belirtilen idari işlemler hakkında yetki, şekil, sebep,
konu ve maksat yönlerinden biri ile hukuka aykırı olduklarından dolayı
menfaatleri ihlal edilenler tarafından açılan tam yargı davaları kapsamında
bulunan, 5754 sayılı Kanun’un yürürlüğe girdiği tarihte devlet memuru
emeklisi olan davacı tarafından tedavi giderinin tazmini istemiyle açılan
davanın, görüm ve çözümünün idari yargı yerinde görülmesi gerektiği sonucuna
varılmıştır.
G-SONUÇ
Bu
durumda adli yargı yerince verilen kararın sonucu hukuka uygunluk arzetse
de mahkemelerin görevine ilişkin olarak yapılan açıklamalardan hareketle
Ankara 17. İş Mahkemesi kararının kaldırılması gerektiği izahtan varestedir.
Ankara 15. İdare Mahkemesi kararını bozan ve davanın esastan reddine karar
veren Ankara Bölge idare Mahkemesi davada görevli ise de, belirtilen
nedenlerle bu mahkemece verilen kararda hukuki isabet bulunmadığından, bu
kararın da kaldırılması gerekmektedir. Bu saptama uyarınca, her iki kararın
da kaldırılması zorunluluğu gözetilerek, “hakkın yerine getirilmesi fiilen
mümkün olamayacağından 2247 sayılı Kanun’un 25. maddesindeki “ Hukuk alanındaki
hüküm uyuşmazlıklarında Uyuşmazlık Mahkemesi Danıştay Yargılama Usulünün bu
kanuna aykırı olmayan hükümlerini uygulama sureti ile anlaşmazlığın esasını
da karara bağlar “ şeklindeki amir hüküm uyarınca, uyuşmazlığın esası
hakkında hüküm tesisi yoluna gidilmesi ve davacı lehine eksik ödenen tedavi
malzemesi bedeline hükmedilmesi gerekmektedir.
Bu
itibarla, davacının Ankara 17. İş Mahkemesi’ne verdiği bila tarihli dava
dilekçesindeki talep miktarı ile sınırlı kalınmak sureti ile aşağıdaki
şekilde karar vermek gerekmiştir.
H-KARAR
1-Ankara
17.İş Mahkemesi’nin 28.09.2011 gün ve 2010/449 Esas, 2011/571 Karar sayılı
kararı ile Ankara Bölge İdare Mahkemesi’nin 04.12.2008 gün ve 2008/1984
Esas, 2008/7517 Karar sayılı kararının KALDIRILMASINA,
2-Davacının
eksik ödenen tıbbi malzeme bedelinin davalıdan alınarak tahsiline yönelik
talebinin kabulü ile bilirkişi raporuyla eksik ödendiği saptanan 1350,00
TL’nin dava tarihinden itibaren işleyecek yasal faizi ile birlikte davalı
Sosyal Güvenlik Kurumu’ndan alınarak davacıya ödenmesine,
3-Avukatlık
Asgari Ücret Tarifesi’nin 2.bölümünün 20.fıkrası uyarınca saptanan 1.100,00
TL avukatlık ücretinin davalı idareden alınarak davacıya verilmesine,
4-Yargılama
giderlerinin 2577 sayılı Kanunun 31.maddesi gereğince davalı kurum üzerinde
bırakılmasına,
5.5.2014
gününde OY BİRLİĞİ İLE KESİN OLARAK karar verildi.
—— • ——
II- 2247 SAYILI KANUN’UN 27.
MADDESİ GEREĞİNCE VERİLEN (BAŞVURU
RED) KARARLAR
Uyuşmazlık Mahkemesi
Başkanlığından:
1-ESAS NO : 2014/520
KARAR NO: 2014/558
KARAR TR : 05.05.2014
(Hukuk Bölümü)
ÖZET : 1- Hukuk
uyuşmazlıklarında, adli yargı yerince görevsizlik kararı verildikten sonra,
dava dosyası gönderilmekle idari yargı yerinde dava açılmış sayılmayacağı;
2- 2247 sayılı Yasada
öngörülen koşulları taşımayan BAŞVURUNUN, aynı Yasanın 27. maddesi uyarınca
REDDİ gerektiği hk.
K A R A R
Davacı : Vize Kaymakamlığı İlçe Emniyet Müdürlüğü
Davalı : E.G.
O L A Y
: 39… plaka sayılı araç sürücüsü davalı E.G.’in üçüncü kez alkollü araç
kullandığından bahisle, 2918 sayılı Karayolları Trafik Kanunu’nun 48/5
(üçüncü kez) ve 118/7(birinci kez). maddeleri uyarınca cezalandırılması
için Vize Kaymakamlığı İlçe Emniyet Müdürlüğü Trafik Büro Amirliğince
9.6.2013 gün ve I-720183 seri-sıra numaralı Trafik Suç Tutanağı
düzenlenmiştir.
Davacı,
davalı hakkında tutulan Trafik Suç Tutanağından bahisle, davalının sürücü
belgesinin geri alınması için adli yargı yerine başvuruda bulunmuştur.
VİZE SULH CEZA MAHKEMESİ: 24.10.2013 gün ve D.İş:
2013/135 sayı ile, Uyuşmazlık Mahkemesinin benzer kararlarını emsal
göstererek yüze karşı verilen idari para cezaları ile geçici olarak sürücü
belgesinin geri alınması karşı yapılan itirazların çözümlen-mesinin idari
yargı yerine ait olduğu gerekçesiyle görevsizlik kararı vermiş, verilen
karar itiraz edilmeden kesinleşmiştir.
Davalının istemi üzerine, dava dosyası 24.12.2013 gün ve
D.İş:2013/135 sayılı yazı ile Edirne İdare Mahkemesine gönderilmiştir.
EDİRNE İDARE MAHKEMESİ: 12.2.2014 gün ve E:2013/1288
sayı ile, olayda idari yargı yerinin görev alanına giren bir davanın
bulunmadığı, incelemenin ve bu konuda karar verme görevinin adli yargı
yerine ait olduğu gerekçesiyle 2247 sayılı Uyuşmazlık Mahkemesinin Kuruluş
ve İşleyişi Hakkında Kanun’un 19. maddesi uyarınca görevli yargı yerinin
belirtilmesi için Uyuşmazlık Mahkemesi'ne başvurulmasına ve işin incelenmesinin
Uyuşmazlık Mahkemesi’nin karar vermesine değin ertelenmesine karar
vermiştir.
İNCELEME VE GEREKÇE:
Uyuşmazlık Mahkemesi Hukuk Bölümü’nün, Serdar
ÖZGÜLDÜR’ün Başkanlığında, Üyeler: Eyüp Sabri BAYDAR, Ali ÇOLAK, Sıddık YILDIZ,
Nurdane TOPUZ, Ayhan AKARSU ve Mehmet AKBULUT’un katılımlarıyla yapılan
5.5.2014 günlü toplantısında; Raportör-Hakim Gülten Fatma BÜYÜKEREN’in,
2247 sayılı Yasa’da öngörülen koşulları taşımayan başvurunun reddi
gerektiği yolundaki raporu ve dosyadaki belgeler okunduktan; ilgili
Başsavcılarca görevlendirilen Yargıtay Cumhuriyet Savcısı Mehmet BAYHAN ile
Danıştay Savcısı Mehmet Ali GÜMÜŞ’ün davada başvurunun reddi gerektiğine
ilişkin sözlü açıklamaları da dinlendikten sonra GEREĞİ GÖRÜŞÜLÜP
DÜŞÜNÜLDÜ:
Dosya üzerinde 2247 sayılı Yasa’nın 27. maddesi
uyarınca yapılan incelemeye göre;
Uyuşmazlık Mahkemesi Genel Kurulunun 11.7.1988
günlü, E:1988/1, K:1988/1 sayılı İlke Kararında, “2247 sayılı Uyuşmazlık
Mahkemesinin Kuruluş ve İşleyişi Hakkında Kanunun bütünüyle incelenip
değerlendirilmesinden, bu Kanunun uygulanması yönünden 2 nci maddesinin
ikinci fıkrasında yer alan, ‘ceza uyuşmazlıkları’ ibaresinden, savcının ya
da şahsi davacının talebi ile başlayan yargılaması sonunda sanığın
mahkumiyetine ya da beraatine hükmedilebilecek davalarda, askeri ve adli
ceza mahkemeleri arasında çıkan görev ve hüküm uyuşmazlıklarının
anlaşılması, bunun dışında kalan tüm görev uyuşmazlıklarının ‘hukuk
uyuşmazlığı’ sayılması gerektiği sonucuna varılmaktadır. Uygulanması idari
organlara bırakılan cezalar, adli nitelikte olmadığından, bunlar hakkında
yapılan itirazlar ya da açılan davalar ‘ceza davası’ olarak
nitelendirilemezler. İdari niteliklerinden dolayı bu davalara ilişkin görev
ve hüküm uyuşmazlıklarının Uyuşmazlık Mahkemesinin Hukuk Bölümünde
incelenip çözümlenmesi gerektiği…” açıkça belirtilmiştir. Bu durum göz
önüne alındığında, olay bölümünde yazılı başvuru konusu görev
uyuşmazlığının Hukuk Bölümünde incelenmesi gerektiği kuşkusuzdur.
2247 sayılı Uyuşmazlık
Mahkemesinin Kuruluş ve İşleyişi Hakkında Kanun’un 14. maddesinde, “Olumsuz görev uyuşmazlığının
bulunduğunun ileri sürülebilmesi için adli, idari veya askeri yargı
mercilerinden en az ikisinin tarafları, konusu ve sebebi aynı olan davada
kendilerini görevsiz görmeleri ve bu yolda verdikleri kararların kesin veya
kesinleşmiş olması gerekir.
Bu uyuşmazlığın giderilmesi
istemi, ancak davanın taraflarınca ve ceza davalarında ise ayrıca ilgili
makamlarca ileri sürülebilir”, 19.maddesinde, “Adli, idari, askeri yargı
mercilerinden birisinin kesin veya kesinleşmiş görevsizlik kararı üzerine
kendisine gelen bir davayı incelemeye başlayan veya incelemekte olan bir
yargı mercii davada görevsizlik kararı veren merciin görevli olduğu
kanısına varırsa, gerekçeli bir karar ile görevli merciin belirtilmesi için
Uyuşmazlık Mahkemesine başvurur ve elindeki işin incelenmesini Uyuşmazlık
Mahkemesinin karar vermesine değin erteler.
(Değişik ikinci fıkra:
23/7/2008 – 5791/9 md.) Yargı merciince, önceki görevsizlik kararına
ilişkin dava dosyası da temin edilerek, gerekçeli başvuru kararı ile
birlikte dava dosyaları Uyuşmazlık Mahkemesine gönderilir” denilmiştir.
Aynı Yasanın 27. maddesinde ise, Uyuşmazlık Mahkemesinin, uyuşmazlık
çıkarmaya veya görev uyuşmazlıklarına ilişkin istemleri önce şekil ve süre
açısından inceleyeceği; yöntemine uymayan veya süresi içinde ileri sürülmemiş
istemleri reddedeceği kuralına yer verilmiştir.
Öte
yandan; 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanununun “Görevsizlik veya yetkisizlik kararı üzerine yapılacak işlemler” başlıklı
20.maddesinin 1.fıkrasında; “ (1)
Görevsizlik veya yetkisizlik kararı verilmesi hâlinde, taraflardan birinin,
bu karar verildiği anda kesin ise bu tarihten, süresi içinde kanun yoluna
başvurulmayarak kesinleşmiş ise kararın kesinleştiği tarihten; kanun yoluna
başvurulmuşsa bu başvurunun reddi kararının tebliğ tarihinden itibaren iki
hafta içinde kararı veren mahkemeye başvurarak, dava dosyasının görevli ya
da yetkili mahkemeye gönderilmesini talep etmesi gerekir. Aksi takdirde, bu
mahkemece davanın açılmamış sayılmasına karar verilir.” hükmüne yer verilmiş;
2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu'nun 'İdari davaların
açılması' başlıklı 3. maddesinde; idari davaların, Danıştay, idare
mahkemesi ve vergi mahkemesi başkanlıklarına hitaben yazılmış imzalı
dilekçelerle açılması öngörülmüş; aynı Kanunun 9. maddesinde; çözümlenmesi
Danıştay’ın idare ve vergi mahkemelerinin görevlerine girdiği halde adli ve
askeri yargı yerlerine açılmış bulunan davaların görev noktasından reddi
halinde bu husustaki kararların kesinleşmesini izleyen günden itibaren otuz
gün içinde görevli mahkemelerde dava açılabileceği hükme bağlanmış; Yasanın
“İlk inceleme üzerine verilecek
karar” başlıklı 15.maddesinin 1.fıkrasının (a) bendinde; “ 1.
(Değişik bent: 05/04/1990 - 3622/6 md.) Danıştay veya idare ve vergi
mahkemelerince yukarıdaki maddenin 3 üncü fıkrasında yazılı hususlarda
kanuna aykırılık görülürse, 14 üncü maddenin; a) 3/a bendine göre adli ve
askeri yargının görevli olduğu konularda açılan davaların reddine; idari
yargının görevli olduğu konularda ise görevli veya yetkili olmayan mahkemeye
açılan davanın görev veya yetki yönünden reddedilerek dava dosyasının
görevli veya yetkili mahkemeye gönderilmesine, (…) karar verilir”
denilmiştir.
Dosyanın,
2247 sayılı Yasa’nın 27. maddesi uyarınca incelenmesinden:
Hukuk
uyuşmazlıklarında, görevli veya yetkili olmayan mahkemeye açılan davanın
görev veya yetki yönünden reddedilerek dava dosyasının görevli veya yetkili
mahkemeye gönderilmesi, ancak aynı yargı düzeni içinde yer alan mahkemeler
arasında olanaklı olup; bu hususa ilişkin 6100 sayılı H.M.K’nın 20. (1086
sayılı H.U.M.K.’nun 27.) maddesiyle 2577 sayılı İ.Y.U.K.’ nun 15.
maddesinin 1. fıkrası (a) bendinin ikinci cümlesinde yer alan “görev” kuralları,
aynı yargı düzeni içindeki mahkemelerin işbölümü esasına ilişkin
düzenlemelerdir. Oysa yargı yolunu değiştiren görevsizlik kararı verilmesi
durumunda, görevli olduğundan bahisle farklı bir yargı düzeninde yer alan
mahkemeye dava dosyasının gönderilebilmesine olanak tanıyan bir düzenleme
bulunmamaktadır.
Göreve
ilişkin kararın, işbölümü esasına göre veya yargı yolu bakımından verilmiş
olması farklı sonuçlar doğurmaktadır. Şöyle ki; işbölümü esasına göre
verilen görevsizlik kararı sonucu dava dosyasının görevli mahkemeye
gönderilmesi durumunda, dava başvuru tarihi itibariyle görevli mahkemede
açılmış sayılmaktadır. Yargı yolunu değiştiren görevsizlik kararı verilmesi
durumunda ise, görevli olduğu işaret edilen yargı yerine, bu yargı yerinin
uyguladığı usul kurallarına uygun olarak yeniden dava açılması zorunlu
bulunmaktadır.
Olayda, idare mahkemesine hitaben yazılmış dilekçeyle açılmış bir dava
bulunmadan, davalının talebi üzerine, Vize Sulh Ceza Mahkemesi'nce yazı
ekinde dava dosyası Edirne İdare Mahkemesine gönderilmiş ve idari yargı yerince, kendisine gelen adli yargı
yerine ait dava dosyası üzerinden inceleme yapılarak Uyuşmazlık Mahkemesine
başvuruda bulunul-muş olup, yukarıda yapılan açıklamalara göre,
İ.Y.U.K.’nun 3 ve 9. maddelerinde öngörülen şekilde usulüne uygun olarak
idari yargı yerine açılmış bir dava bulunduğundan söz etmek olanaksızdır.
2247
sayılı Yasa’nın 19. maddesine göre, adli, idari, askeri yargı mercilerinden
birisinin kesin veya kesinleşmiş görevsizlik kararı üzerine kendisine gelen
bir davayı incelemeye başlayan veya incelemekte olan bir yargı merciince,
davada görevsizlik kararı veren merciin görevli olduğu kanısına varırsa,
önceki görevsizlik kararına ilişkin dava dosyası da temin edilerek, dava
dosyalarının gerekçeli başvuru kararı ile birlikte görevli merciin belirtilmesi
için Uyuşmazlık Mahkemesine gönderilmesi ve elindeki işin incelenmesinin
Uyuşmazlık Mahkemesinin karar vermesine değin ertelenmesine karar verilmesi
gerek-mektedir. Ancak, başvuru koşullarının incelenebilmesi için öncelikle,
yargı yerinde usulüne göre açılmış bir dava bulunması gerektiği
tartışmasızdır.
Avrupa
İnsan Hakları Mahkemesi İkinci Dairesinin 14.10.2008 tarihli Mesutoğlu
–Türkiye kararında (Başvuru No: 36533/04); asliye hukuk mahkemesine açılan
tazminat davasında bu mahkemece davanın görev yönünden reddine,
başvuranların kararın kesinleşmesinden itibaren 10 gün içinde dava açmaları
halinde dava dosyasının yetkili idare mahkemesine gönderilmesine karar
verildiği, davacıların öngörülen sürede başvurmaları üzerine yine bu
mahkemece dava dosyasının ilgili idare mahkemesine gönderildiği, İdare
Mahkemesince de mahkemelerine İdari Yargılama Usulü Kanunu hükümlerine göre
davacılar tarafından açılan bir davanın mevcut olmadığı gerekçesiyle
davanın usulden reddedildiği, temyiz edilen bu kararın Danıştay’ca
onandığı, davacıların adil yargılanma haklarının ihlali iddiasıyla Avrupa
İnsan Hakları Mahkemesine (AİHM’ne) başvurdukları, AİHM 2. Dairesince
yapılan incelemede ise davanın somutunda İdari Yargılama Usulü Kanununun 9
uncu maddesinin uygulamasının çok katı biçimde ve aşırı şekilci
gerçekleşmesi nedeniyle, başvuranların mahkemeye erişim haklarının ve
dolayısıyla Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin (AİHS) 6/1 nci maddesinin
ihlal edildiği sonucuna varıldığı görülmektedir. Mahkememizce konuya
ilişkin idari yargı içtihatları üzerinde yapılan araştırmada; Danıştay 6.
Dairesi uygulamasında AİHM’nin temas edilen kararına işaretle, Asliye Hukuk
Mahkemesinin görevsizlik kararı sonrası davacının 30 günlük süre içerisinde
başvurarak dosyanın görevli idare mahkemesine gönderilmesini talep etmesi
halinde, Asliye Hukuk Mahkemesine yaptığı başvuru tarihinin görevli İdare
Mahkemesine başvurma tarihi olarak kabulü gerektiğinin belirtildiği
anlaşılmaktadır. (Dnş. 6. D.nin 27.9.2012 tarih ve E.2012/4525, K.2012/4622
sayılı kararı.) Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulunun 31.5.2007 tarih ve
E.2006/4713,K.2007/1302 sayılı kararında ise “… ilgililerin süresi içinde
adli yargı yerine verdikleri ve dosyanın idari yargı merciine gönderilmesi
istemini içeren dilekçelerin ‘dilekçe reddi’ kararı verilerek dava
dilekçesi durumuna getirilmek suretiyle işin esasının incelenmesine
geçilmesi hukuken olanaklı ise de, adli yargı yerinin kendiliğinden dava
dosyasını idari yargı yerine göndermesi halinde, dosya mahkemenin esasına
kaydedilerek davanın incelenmesine geçilemeyecektir. Davada davacının
yazılı bir istemi olmaksızın doğrudan idari yargı merciine dosyanın 2577
sayılı Yasanın 9/1. maddesi hükmü karşısında esasa kaydedilmeyerek veya
esasa hataen kaydedilmiş ise dosya kaydının kapatılarak mahkemesine iadesi
gerekmektedir…” denilmektedir.
Davanın
somutunda, Vize Sulh Ceza Mahkemesince verilen görevsizlik kararı,
davalının istemi üzerine Edirne İdare Mahkemesine gönderilmiş; ancak bu
mahkemece usulü yönden bir karar (dilekçe reddi) verilmeyip, davada
görevsiz olduğu düşüncesiyle görevli yargı yerinin belirlenmesi için
Uyuşmazlık Mahkemesine başvuru kararı verilmiştir. 2577 sayılı İdari
Yargılama Usulü Kanununun 3. ve 9. maddeleri uyarınca idari yargı
yerlerinde bizzat dava açma, davacıların uymak zorunda olduğu emredici bir
hüküm olduğu gibi, 492 sayılı Harçlar Kanununun ilgili hükümleri ve
tarifeleri gereğince böyle bir davanın harca tabi olduğu izahtan
varestedir. İlgili mevzuatında gerekli değişiklik yapılmadığı sürece, bu
yasal yükümlülüklerin ihmali ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin anılan
kararının Mahkememizce doğrudan uygulanması suretiyle, benzer bütün
davaların bu şekilde sonuçlandırılması mümkün görülmemiştir.
Bu
durumda, ortada idare mahkemesine hitaben yazılmış dilekçeyle açılmış bir
dava bulunmadığından, 2247 sayılı Yasa’nın 19. maddesinde öngörülen
koşullar gerçekleş-memiştir.
Açıklanan
nedenlerle, 2247 sayılı Yasada öngörülen koşulları taşımayan başvurunun,
aynı Yasanın 27. maddesi uyarınca reddi gerekmiştir.
SONUÇ :
2247 sayılı Yasada öngörülen koşulları taşımayan BAŞVURUNUN, aynı Yasa’nın
27. maddesi uyarınca REDDİNE, 5.5.2014 gününde Üye Eyüp Sabri BAYDAR ve Üye
Nurdane TOPUZ’un KARŞIOYU ve OYÇOKLUĞU İLE KESİN OLARAK karar verildi.
KARŞI OY
2247
sayılı Uyuşmazlık Mahkemesinin Kuruluş ve İşleyişi Hakkında Kanun'un 1.
maddesinde, “Uyuşmazlık Mahkemesi; Türkiye Cumhuriyeti Anayasası ile
görevlendirilmiş, adli, idari ve askeri yargı mercileri arasındaki görev ve
hüküm uyuşmazlıklarını kesin olarak çözmeye yetkili ve bu kanunla kurulup
görev yapan bağımsız bir yüksek mahkemedir" ve 27. maddesinde,
“Uyuşmazlık Mahkemesi, uyuşmazlık çıkarmaya veya görev uyuşmazlıklarına
ilişkin istemleri önce şekil ve süre açısından inceler; yöntemine uymayan
veya süresi içinde ileri sürülmemiş istemleri reddeder" denilmiştir.
Öte
yandan; 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu'nun 3. maddesinin birinci
fıkrasında(Değişik: 10/6/1994-4001/2 md.), “İdari davalar, Danıştay, idare
mahkemesi ve vergi mahkemesi başkanlıklarına hitaben yazılmış imzalı dilekçelerle
açılır" ve 9. maddesinin birinci fıkrasında(Değişik: 5/4/1990 - 3622/2
md.), “Çözümlenmesi Danıştayın, idare ve vergi mahkemelerinin görevlerine
girdiği halde, adli ve askeri yargı yerlerine açılmış bulunan davaların
görev noktasından reddi halinde, bu husustaki kararların kesinleşmesini
izleyen günden itibaren otuz gün içinde görevli mahkemede dava açılabilir.
Görevsiz yargı merciine başvurma tarihi, Danıştaya, idare ve vergi mahkemelerine
başvurma tarihi olarak kabul edilir" hükmü yer almıştır.
Olayda,
adli yargı yerince yargı yolu bakımından görevsizlik kararı verilen dava
dosyası istem üzerine idari yargı yerine gönderilmiş ve bu yargı yerince,
adli yargı yerine ait dava dosyası üzerinde inceleme yapılarak davada adli
yargının görevli olduğu gerekçesiyle 2247 sayılı Yasa'nın 19. maddesi
uyarınca görev uyuşmazlığının çözümü için dosyanın Uyuşmazlık Mahkemesi'ne
gönderilmesine karar verilmiş olup, İdari Yargılama Usulü Kanunu'nun 3 ve
9. maddelerinde öngörülen şekilde usulüne uygun olarak idari yargı yerinde
açılmış bir dava bulunduğundan sözetmek mümkün değildir.
Durum
böyle olmakla birlikte, İdari Yargılama Usulü Kanunu'na göre yapılan usule
aykırılığın 2247 sayılı Kanunun 27. maddesi kapsamında incelenemeyeceği, bu
hususun Uyuşmazlık Mahkemesi’nin görev ve yetkisi dışında kaldığı,
Uyuşmazlık Mahkemesi’nin önüne gelmiş bulunan görev uyuşmazlığının varlığı
kabul edilerek çözüme kavuşturulmasının dava ekonomisine ve Uyuşmazlık
Mahkemesi’nin kuruluş amacına uygun düşeceği, bu nedenle görev uyuşmazlığının
esası incelenerek görevli yargı yerinin belirlenmesi gerektiği oyu ile
karara katılmıyoruz.
|
Üye
Eyüp Sabri BAYDAR
|
Üye
Nurdane TOPUZ
|
—— • ——
III- 2247 SAYILI KANUN’UN 10.
MADDESİ GEREĞİNCE VERİLEN (OLUMLU
GÖREV UYUŞMAZLIĞI ÇIKARMA) KARARLAR
Uyuşmazlık Mahkemesi
Başkanlığından:
1-ESAS NO : 2013/1855
KARAR NO: 2014/502
KARAR TR : 05.05.2014
(Hukuk Bölümü)
ÖZET :
Davalı TEİAŞ ile özelleştirme öncesinde elektrik dağıtım şirketlerinin
hisselerinin tamamının kamu elinde olması, sistem kullanım cezası adı
altında davalı tarafından uygulanan yaptırımın tek taraflı biçimde uygulanması
ve takibinin amme alacaklarının tahsili usulü hakkında mevzuat hükümlerine
göre yapılması, özelleştirme öncesinde gerçekte iktisadi devlet teşekkülü
statüsünde bulunan bu iki kamu birimi arasında cereyan eden ilişkinin idare
hukuku ilkeleri çerçevesinde yürütülmesi, özelleştirme aşamasında davacı
dağıtım şirketi ile özelleştirme idaresi arasında imzalanan hisse satış
sözleşmesi ve işletme hakkı devir sözleşmesinin ilgili hükümleri uyarınca,
sözleşmenin imza tarihi öncesindeki dönemde her türlü hukuki ve cezai
sorumluluğun TEDAŞ’a ait olduğunun hüküm altına alınması ve bunun doğal
sonucu olarak da o dönemde iki kamu birimi arasında oluşan ihtilaftan
kaynaklanan sorunun ancak idare hukuku ilkelerine göre çözümlenmesi
gerektiği, ayrıca davacı dağıtım şirketi ile davalı arasında idari para
cezası dönemini kapsayan bir özel hukuk sözleşmesinin imzalanmamış
bulunması ve ancak özelleştirme tarihi sonrası döneme ilişkin bir ihtilafın
söz konusu olması halinde özel hukuk hükümlerinin uygulanabileceği gerçeği
dikkate alındığında; davacı elektrik dağıtım şirketinin özelleştirilmesi
öncesi kamu elinde olduğu döneme ilişkin tesis edilen sistem kullanım
cezasının iptaline ilişkin davanın İDARİ YARGI YERİNDE görülmesi
gerektiği hk.
K
A R A R
Davacı :
Fırat Elektrik Dağıtım A.Ş.
Vekilleri
: Av. M.Y. & Av. S.Y.
Davalı :
TEİAŞ Genel Müdürlüğü
Vekili :
Av. E.A.
1-O L A Y: Davacı vekili dava dilekçesinde özetle; davalı
idare tarafından 12.02.2013 gün ve 1573 sayılı yazısı ile davacı şirkete
gönderilen yazıda, İletim Sistemi Sistem Kullanım ve İşletim Tarifelerine
Hesaplama Yöntem Bildirimi’nin 1.5. maddesinde belirtilen; "iletim sisteminde doğrudan bağlı tüketiciler ve dağıtım
lisansına sahip tüzel kişilerin iletim sisteminin her bir ölçüm noktasında çekecekleri
endüktif reaktif enerjinin verecekleri kapasite reaktif enerjinin, aktif
enerjiye oranının ilgili mevzuata uygun olmaması" gerekçesi ile "Ocak 2007-Kasım 2009 dönemleri
arasında aylık olarak hesaplanan sistem kullanım ceza faturalarının tebliğ
ettirerek ödenmemesi durumunda Amme Alacaklarının Tahsili Usulü Hakkındaki
Kanunun 51.maddesi kapsamında yasal yollara gidileceği"
bildiriminde bulunduğunu; ancak söz konusu ceza faturasının tamamı ile
hukuka aykırı olduğunu iddia etmiş, gerekçe olarak da;
Davacı şirkete kesilen faturanın dayanağı olan,
Elektrik Piyasasında İletim ve Dağıtım Sistemlerine Bağlantı ve Sistem
Kullanım Hakkındaki Tebliğin 27.03.2003 gün ve 25061 sayılı Resmi Gazete’de
yayınlanarak yürürlüğe girdiğini; yine ceza faturasının dayanağı olan
Bağlantı ve Sistem Kullanım Anlaşması ile Yöntem Bildirimi’nin 21.12.2006
gün ve 1029 sayılı EPDK Kurul Kararı ile onaylanarak 29.12.2006 gün ve
26391 sayılı Resmi Gazete’de yayınlanarak yürürlüğe girdiğini, oysa davacı şirketin 01.01.2011
tarihinde özelleştirildiğini, ceza faturalarına esas işlem tarihinin ise;
Ekim 2008 tarihine ait olduğunu, yani anılan tarihlerde davacı şirketin
Devlete ait olması nedeni ile davacı kurumun bir sorumluluğunun olmadığını,
TEİAŞ Genel Müdürlüğü ile TEDAŞ Genel Müdürlüğü
arasında 08.03 2007 tarihli mutabakat metni imzalandığını söz konusu
mutabakat metninde ; "Kamu
mülkiyetinde olan Dağıtımı Şirketlerinin, personel yetersizliği ve yatırım
ödeneklerinin kısıtlılığı nedenleriyle gerekli altyapının tamamlanamamış
olması, eleman yetersizliğinden dolayı bakim-onarım faaliyetlerini
istenilen seviyede yapılamaması dikkate alınarak, Sistem Kullanım
Anlaşmalarındaki Cezai Şartlar başlıklı 10 uncu maddede ve Yöntem
Bildiriminin 1.5 inci maddesinde yer aleti cezai hükümlerini 3 yıl Dağıtım
Şirketlerine uygulanması yönünde TEDAŞ ve Dağıtım Şirketlerinin EPDK
nezdinde muafiyet talebinde bulunması, Sistem Kullanım
Antlaşmasının Karşılıklı Yükümlülükler Başlıklı A-1 bendinin dördüncü
fıkrasında yer alan 15 günlük ödeme suresinin
30 güne çıkarılması ve ödeme
süresi içersinde ödeme yapılmaması halinde uygulanacak 6183 sayılı Kanunun
51 inci maddesine göre hesaplatılacak gecikme zammının günlük olarak
uygulanması yönünde ilgili mevzuatta gerekli düzenlemelerin yapılması
amacıyla TEDAŞ ve Dağıtım Şirketlerinin EPDK nezdinde girişimde
bulunması," hususlarında
mutabakata varıldığını ve Yöntem Bildiriminin 1.5.maddesindeki cezai hükümlerin
3 yıl dağıtım Şirketlerine uygulanmaması yönünde karar alındığını, bu
mutabakat uyarınca davalı idareye yapılan müracaata verilen 21.03.2013 gün
ve 3037 numaralı cevapta, muafiyet anlaşması ile ilgili bir müracaatın
olmaması nedeni ile cezai işlemlerin uygulandığı cevabının verildiğini,
oysa söz konusu tarihte davacı kurumun henüz özelleştirilmediğini, bu
nedenle kendilerinin müracaat imkanının zaten bulunmadığını, bu nedenle de
yapılan işlemin hukuka aykırı olduğunu;
6446 sayılı Enerji Piyasası
Kanunu’nun 16. Maddesinde Yaptırımlar, Yaptırımların Uygulanmasında usul ve
Para Cezaları’nın düzenlendiğini, bu maddede, Yöntem Bildiriminin 1.5.
maddesinde belirtilen hususa yer verilmediğini, maddede belirtilen
sebeplerin sınırlı sayıda olduğunu ve yorum yolu ile genişletilemeyeceğini,
bu nedenle de yapılan işlemin dayanağının olmadığını ve hukuka aykırı
olduğunu; ayrıca 6446 sayılı Kanun uyarınca ceza verme yetkisinin EPDK’ya
ait olduğunu, oysa davacıya kesinlen ceza faturasının TEİAŞ tarafından
tanzim edildiğini, bu itibarla da yapılan işlemin hukuka aykırı olduğunu,
Ceza Faturasının dayanağı olarak
gösterilen Yöntem Bildirimi’nin, Elektrik
Piyasasında iletim ve Dağıtım Sistemlerine Bağlantı ve Sistem Kullanımı
Hakkında Tebliğin Geçici 3 maddesine de aykırı olduğunu, söz konusu maddede
“Bağlantı ve sistem kullanımına
ilişkin standart anlaşmalar kullanıcı özellikleri dikkate alınarak TEİAŞ ve
Türkiye Elektrik Dağıtım A.Ş. tarafından bu Tebliğin yayım tarihini izleyen
otuz gün içerisinde hazırlanarak Kuruma sunulur. Kullanıcıların lisans
almamış olması ve kullanıcılar ile sistem kullanım anlaşmalarının
yapılmamış olması, bu kullanıcıların Elektrik Piyasası Tarifeler
Yönetmeliği uyarınca onaylanan sistem kullanım bedelini ve/veya sistem
bedelini TEİAŞ ve/veya dağıtım Şirketine ödeme yükümlülüklerini ortadan
kaldırmaz. Ancak, dağıtım sistemine bağlı üretim faaliyeti gösteren tüzel
kişilere, 1 Ocak 2004 tarihine kadar dağıtım sistemi kullanım fiyatı
üzerinden belirlenen bedel tahakkuk ettirilmez.” şeklindeki düzenleme
ile ceza tanzimi hususunda yönetmeliğe atıf yaptığını, oysa gerek
yönetmelikte gerekse tebliğde sadece sitem kullanım ve/ veya işletim
ücretinin düzenlendiğini, sistem kullanım ceza ücretinden bahsedilmediğini,
bu nedenle de yapılan işlemin dayanaksız ve hukuka aykırı olduğunu,
Yöntem bildiriminin 4.16. maddesindeki "sistem kullanım anlaşmasının
yapılmamış olması halinde bu Yöntem Bildiriminin 1.5.maddesi (para cezası)
bu kullanıcılar için uygulanacaktır." şeklindeki düzenlemenin,
özelleştirme öncesi dönemde, davalı idarece tek taraflı olarak yapılması
nedenleri ile davacı açısından uygulanmasının hukuken mümkün olmadığını,
söz konusu uygulamanın gerek cezaların şahsiliği ilkesine gerekse iyiniyet
kurallarına aykırı olduğunu,
Davalı tarafından gönderilen ceza faturasının
tahsilinde izlenen usulün de hukuka aykırı olduğunu, 6183 sayılı Yasa’nın
55. maddesinde, para cezasının tahsili öncesinde davacı kuruma ödeme emri
gönderilmesi gerektiğinin ve yine aynı maddede belirtilen yasal sürelerin
beklenmesi gerektiğinin düzenlendiğini, ancak; davalı idarece söz konusu
usuli prosedürün izlenmediğini bu şekilde davacının yasal itiraz haklarını
kullanmasına engel olunduğunu,
Davalı tarafından talep edilen para cezasının 6183
sayılı Yasa’nın 102. Maddesi gereğince zamanaşımına uğradığını, bu anlamda
davalı idarenin gecikme zammı talebinde 6183 sayılı yasaya dayanıp,
zamanaşımı konusunda 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’na dayanmasının kendi
içinde çelişkiye sebebiyet verdiğini, davalı idarece yapılan işlemin bu
yönü ile de hukuka aykırı olduğunu,
2007-2009 tarihleri arasında henüz özelleştirmesi
yapılmamış ve mülkiyeti kamuda olan şirket Yetkililerine Davalı idarece
hiçbir uyarıda bulunulmadığını, Şirketin ihlali düzeltici önlem alma ve
cezayı ortadan kaldırma olanağının bu şekilde elinden alındığını, davalı
idareye bu konuda yapılan itiraza verilen cevapta, davalı idarenin böyle
bir yükümlülüğünün olmadığının belirtildiğini, davalı idarenin bu davranışı
ile ortaya çıkan geriye dönük olarak çok ciddi para cezalarına hükmetmesinin,
Ceza Hukuku’nun genel ilkeleri ve hakkaniyet ile bağdaşmadığını,
Ceza Faturasına esas tutanakların davalı idarece
tek taraflı olarak tanzim edildiğini, bu konuda davacının savunmasının
alınmadığını, ceza faturasına dayanak olan Yöntem Bildiriminin 1.5.
maddesindeki ihlallerin giderilmesinin davacıdan istenmediğini, söz konusu
uygulamanın Enerji Piyasası Kanunu’nun tebliği düzenleyen 21. maddesine de
aykırı olduğunu,
Ceza Faturasının dayanağı olan Yöntem Bildirimi’nin
halen Resmi gazetede yayınlanmamış olması nedeni ile geçerliliğinin de
şüpheli olduğunu,
Dava konusu ceza faturasının, 27/03/2003 tarihli ve
25061 sayılı Resmi Gazete'de yayımlanan Elektrik Piyasasında iletim ve
Dağıtım Sistemlerine Bağlantı ve Sistem Kullanımı Hakkında Tebliğin Ortak Hükümler
bolumu Ödeme Prosedürü başlıklı 15.maddesinde belirtilen prosedüre aykırı
şekilde aylık olarak değil, 2007-2009 yıllarına ait 27 adet fatura tek bir
seferde tahakkuk ettirildiğini, bu itibarla da yapılan işlemin hukuka
aykırı olduğunu belirterek neticede davalı idare'nin; "iletim sistemi, sistem kullanım
ve sistem işletim tarifelerini hesaplama yöntem bildiriminin
1.5.maddesi" hükmünün ihlali gerekçesi ile Müvekkil şirkete
cezai yaptırım olarak tebliğ ettiği 29.01.2013 gün ve 078312 sayılı
12.352,73 TL’lik sistem kullanım ceza faturası işleminin yetki, şekil,
sebep, konu ve maksat yönlerinden hukuka aykırı olduğundan iptaline karar
verilmesi istemi ile idari yargıda dava açmıştır.
Davalı Türkiye Elektrik İletim AŞ. vekili süresi
içerisinde sunduğu cevap dilekçesinde özetle; görev itirazında bulunmuştur.
2-ANKARA 7. İDARE MAHKEMESİ; 22.10.2013 gün ve
2013/579 Esas sayılı kararı ile, 2577 sayılı idari Yargılama Usulü
Kanunu'nun 2. maddesinde; "İdari dava türleri, idari işlemler hakkında
yetki, şekil, sebep, konu ve maksat yönlerinden biri ile hukuka aykırı
olduklarından dolayı açılan iptal davaları; idari işlem ve eylemlerden
dolayı kişisel hakları doğrudan muhtel olanlar tarafından açılan tam yargı
davaları; kamu hizmetlerinden birinin yürütülmesi için yapılan her türlü
idari sözleşmelerden dolayı açılan davalar” olarak sayıldığını ve idari
yargının idari eylem ve işlemlerin hukuka uygunluğunun denetimini yapmakla
görevli olduğunu, 4628 sayılı Elektrik Piyasası Kanunu'nun 1. maddesinin
birinci fıkrasında bu Kanunun amacının, elektriğin yeterli, kaliteli,
sürekli, düşük maliyetli ve çevreyle uyumlu bir şekilde tüketicilerin
kullanımına sunulması için. rekabet ortamında özel hukuk hükümlerine göre
faaliyet gösterebilecek, mali açıdan güçlü, istikrarlı ve şeffaf bir
elektrik enerjisi piyasasının oluşturulması ve bu piyasada bağımsız bir
düzenleme ve denetimin sağlanması olduğu hükmüne yer verildiğini, iletim
Sistemi Sistem Kullanım ve Sistem İletim Tarifelerini Hesaplama Yöntem
Bildiriminin 1.5. maddesinde; ".....Sistem Kullanım Anlaşması Bulunmaksızın
iletim sistemini kullanmakta olan kullanıcılar, iletim sisteminde ar
güvenirliği ve kalitesinin sağlanması amacıyla aşağıda yer alan ihlallerle
karşılaşılması halinde ilgili cezai işleme tabi olacaktır." düzenlemesinin
yer aldığını ve devamında ihlallerin tanımı yapılarak, bu ihlaller
karşılığında kullanıcı tarafından TEIAŞ'a ödenmesi gereken cezaların
belirtildiğini; dava dosyasının incelenmesinden; her ne kadar davalı
idarece uyuşmazlığın faturadan kaynaklı olması nedeniyle bu davanın adli
yargıda görülmesi gerektiği ileri sürülerek görev itirazında bulunulmuş ise
de; dava konusu sistem kullanım para cezasının davalı idare ile davacı
arasında tarafların serbest iradesine dayalı ve ticari nitelikte olan
Sistem Kullanım Anlatması uyarınca verilmediğini, taraflar arasında bu
şekilde bir anlaşma olmaması nedeniyle iletim Sistemi, Sistem Kullanım ve
Sistem iletim Tarifelerini Hesaplama Yöntem Bildiriminin 1.5. maddesi
uyarınca kamu gücüne dayalı olarak re'sen ve tek yanlı irade açıklaması
sonucu verildiğini, bu nedenle davanın görüm ve çözümünün Mahkememize ait
olduğunu belirterek, davalı vekilinin görev itirazının reddine karar
vermiştir.
Davalı Türkiye Elektrik İletim AŞ.
vekilinin, adli yargı yararına olumlu görev uyuşmazlığı çıkartılması
yolunda süresi içinde verdiği dilekçesi üzerine, dava dosyası Yargıtay
Cumhuriyet Başsavcılığı'na gönderilmiştir.
3-YARGITAY CUMHURİYET BAŞSAVCISI aynen, “233 sayılı Kanun Hükmünde Kararnamenin (KHK) 3. maddesine
ve 20.02.2001 tarih ve 4628 sayılı Elektrik Piyasası Kanununa dayanılarak
çıkarılan ve 02.03.2001 tarihinde yürürlüğe giren 05.02.2001 tarih ve
2001/2026 sayılı Bakanlar Kurulu Kararı uyarınca TEAŞ; Türkiye Elektrik
İletim AŞ (TEİAŞ), Elektrik Üretim AŞ (EÜAŞ) ve Türkiye Elektrik Ticaret ve
Taahhüt AŞ (TETAŞ) unvanlarında, anonim şirket statüsünde, üç ayrı iktisadi
devlet teşekkülü şeklinde teşkilatlandırılmıştır.
TEİAŞ,
devletin genel enerji politikasına uygun olarak, ülkedeki tüm iletim
tesislerini devralmak, elektrik iletimi, yük tevzi ve işletme planlaması
hizmetlerini yürütmek üzere 01.10.2001 tarihinde faaliyete geçirilmiştir.
TEİAŞ,
233 sayılı KHK sistemi içinde, iktisadi devlet teşekkülü olarak ve mevcut
mevzuat ve ana statüsü hükümleri çerçevesinde, Enerji Piyasası Düzenleme
Kurumundan (EPDK) 13.03.2003 tarihinde aldığı iletim lisansı çerçevesinde,
yeni piyasa yapısına uygun çıkarılması talebinde bulunulduğu
anlaşılmaktadır.
Sorunun
çözümü için davanın tarafı olan şirket tüzel kişiliklerinin hukuki statüsü
ile davanın konusunun belirlenmesi gerekmektedir.
233
sayılı Kanun Hükmünde Kararnamenin (KHK) 3. maddesine ve 20.02.2001 tarih
ve 4628 sayılı Elektrik Piyasası Kanununa dayanılarak çıkarılan ve
02.03.2001 tarihli 24334 sayılı RG.de yayımlanarak yürürlüğe giren
05.02.2001 tarih ve 2001/2026 sayılı Bakanlar Kurulu Kararının 1. Maddesi
uyarınca, 12.08.1993 tarih ve 93/4789 sayılı Bakanlar Kurulu Kararı ile
Türkiye Elektrik Kurumunun 1994 yılında Türkiye Elektrik Üretim İletim
A.Ş.(TEAŞ) ve Türkiye Elektrik Dağıtım A.Ş.(TEDAŞ) olarak
yapılandırmasından sonra, 05 Şubat 2001 tarih ve 2001/2026 sayılı Bakanlar
Kurulu Kararı ile Türkiye Elektrik Üretim İletim A.Ş. 01.10.2001 tarihinden
itibaren; 1) Türkiye Elektrik Ticaret ve Taahhüt A.Ş. (TETAŞ), 2) Elektrik
Üretim A.Ş. (EÜAŞ) ve 3) Türkiye Elektrik iletim A.Ş. (TEIAŞ) olmak üzere
üç ayrı Kamu iktisadi Teşekkülü olarak yeniden yapılandırılmıştır. Kararın
2. maddesine göre ise, Söz konusu iktisadi devlet teşekküllerinin faaliyet
konularının kapsamı, merkezleri ve sermayeleri ana statülerinde belirtilir.
Yüksek
Planlama Kurulunun (YPK) 11.06.2001 tarih ve 2001/T-19 sayılı kararı ile
onaylanmış, 29.06.2001 tarih ve 24447 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanarak
yürürlüğe giren TEİAŞ Anastatüsünün 3. maddesinde "Bu Anastatü ile
teşkil olunan Türkiye Elektrik iletim A.Ş. (Teşekkül) tüzel kişiliğe sahip,
faaliyetlerinde özerk ve sorumluluğu sermayesiyle sınırlı bir İktisadi
Devlet Teşekkülüdür." hükmü, 21. maddesinde ise, "Bu Anastatüde
bulunmayan hususlarda K.H.K. hükümleri uygulanır" hükmü bulunmaktadır.
233
sayılı Kamu iktisadi Teşebbüsleri Hakkında Kanun Hükmünde Kararnamenin 4.
maddesindeki "1. Teşebbüsler tüzelkişiliğe sahiptir. /2. Teşebbüsler,
bu Kanun Hükmünde Kararname ile saklı tutulan hususlar dışında özel hukuk
hükümlerine tabidir./3. Teşebbüsler, Genel Muhasebe Kanunu ile Devlet İhale
Kanunu hükümlerine ve denetimine tabi değildir./4. Teşebbüslerin
sorumlulukları sermayeleri ile sınırlıdır. Teşebbüslerin sermayesi, ilgili
bakanlığın talebi üzerine Koordinasyon Kurulunca tespit edilir." hükmü
ile teşebbüslerin faaliyetlerinde özel hukuk hükümlerine tabi olacağı
belirlenmiştir.
Diğer
taraftan, Bakanlar Kurulunun 12.08.1993 tarih ve 93/4789 sayılı kararı ile,
Türkiye Elektrik Üretim-İletim A.Ş. (TEAŞ) ve Türkiye Elektrik Dağıtım A.Ş.
(TEDAŞ) adı altında iki ayrı İktisadi Devlet Teşekkülü olarak yeniden
yapılandırılmıştır. 1994 yılında TEAŞ ve TEDAŞ tüzel kişiliklerine
kavuşmuşlardır.
Bugün
Elektrik dağıtım ve perakende satış sektöründe rekabete dayalı bir ortamın
oluşturulması ve gerekli reformların yapılmasını teminen dağıtım bölgeleri
baz alınarak Kamu mülkiyetindeki elektrik işletmelerinin yeniden
yapılandırılması suretiyle elektrik enerjisi dağıtım hizmetlerinin
özelleştirilmesine karar verilmiş ve TEDAŞ 02.04.2004 tarih ve 2004/22
sayılı Özelleştirme Yüksek Kurulu Kararı ile özelleştirme kapsam ve
programına alınmıştır. Dağıtım bölgeleri yeniden belirlenerek, Türkiye 21
dağıtım bölgesine ayrılmıştır. Bu kapsamda FEDAŞ kurumu da özelleştirme
kapsamında 233 sayılı KHK tabi bir teşebbüs olup yukarıda açıklanan
hükümler davacı taraf içinde geçerlidir. 31.12.2010 tarihi itibari ile de
Elazığ, Malatya, Bingöl, Tunceli illerini kapsayan elektrik dağıtım
hizmeti, Kazancı Holding A.Ş. kuruluşu Fırat Aksa Elektrik Hizmetleri A.Ş.
tarafından devralınmış ve yürütülmeye başlanmıştır.
Davaya
konu işlem ise, davalı tarafın sözleşmeye dayalı cezai şart uygulamasından
kaynaklanan bir işlem olmakla, yukarıdaki açıklamalar ile birlikte
değerlendirildiğinde davaya konu, cezai şartın faturalandırılmasından
ibaret işlemin özel hukuk hükümlerine göre adli yargı yerinde görüm ve
çözümü gerektiği anlaşılmaktadır. Benzer konuda, Uyuşmazlık Mahkemesinin
emsal teşkil eden, E: 2012/129 K: 2013/621 K.T: 13.05.2013 tarihli "Dicle
Elektrik Dağıtım AŞ hakkında Sistem Kullanım Anlaşmasının 10. maddesi ve
Yöntem Bildiriminin 1.5 maddesi uyarıca ceza faturası düzenlenerek bunların
bildirimine ilişkin Türkiye Elektrik iletim Anonim Şirketi Genel Müdürlüğü
işlemi ile aynı yazı ekinde yer alan ceza faturasının iptali ve yürütmenin
durdurulması istemiyle açılan davanın, cezai şartın yer aldığı Sistem
Kullanım Anlaşmasının kamu hukuku ağırlıklı değil, tarafların serbest
iradeleri ile oluştuğu, olayda idarece kamu gücüne dayalı resen ve tek yanlı
olarak tesis edilmiş bir işlemin söz konusu olmadığı hususları
gözetildiğinde ADLİ YARGI YERİNDE görülmesi gerektiği hk." Özet
başlıklı kararı da aynı yöndedir.” demek suretiyle, 2247 sayılı Kanun'un
10. ve 13. maddeleri gereğince, olumlu görev uyuşmazlığı çıkarılmasına ve
dosyanın Uyuşmazlık Mahkemesi Başkanlığına gönderilmesine karar
vermiştir.
Başkanlıkça, 2247 sayılı Yasa’nın 13.
maddesine göre Danıştay Başsavcısı’nın da yazılı düşüncesi istenilmiştir.
4-DANIŞTAY
BAŞSAVCISI; aynen, “İdari Yargı Düzeni, hukuk devletlerinde, hukuka bağlı
olması gereken kamu idaresinin işlem ve eylemlerinin hukuka uygunluğunun
yargısal yöntemlerle denetlenmesinin sağlanması amacıyla var olan yargı
düzenidir. Bu yargı düzenine mensup mahkemelerde açılacak iptal davalarının
konusu ise, 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu'nun 2'nci maddesinin
1'inci fıkrasının (a) bendinde, idari işlemler olarak gösterilmiştir.
Gerek
Uygulama, gerekse Öğreti'de, idari işlemin tanımı, idarenin kamu hizmetinin
yürütümü amacıyla ve tek yanlı irade açıklamasıyla tesis etmiş olduğu kesin
ve yürütülmesi gerekli işlemler olarak yapılmaktadır. Bu tanıma göre, idari
yargı yerlerinde iptal davasına konu edilecek hukuksal işlemlerin;
öncelikle, kamu idaresinin işlemi olması, kamu hizmetinin yürütülmesi
amacıyla tesis edilmiş bulunması, kamu idaresinin tek yanlı irade
açıklamasının ürünü olması ve nihayet kesin ve icrai nitelikte olması
zorunludur.
Olumlu
görev uyuşmazlığı çıkarılan davada; davacı elektrik dağıtım şirketinin,
İletim Sistemi, Sistem Kullanım ve Sistem İletişim Tarifelerini Hesaplama
Yöntem Bildirimi (kararın ilerleyen kısımlarında kısaca Yöntem Bildirimi
olarak adlandırılacaktır)’nin 1.5. maddesi gereğince davalı idarece ceza
faturası düzenlenmesine ilişkin işlemin dava konusu edildiği anlaşılmakta
olup; dava konusu ceza işleminin kamu tüzel kişiliğine sahip davalı ile
davacı arasında imzalanan özel hukuk ilişkisine dayanan bir anlaşmaya
dayalı olmadığı gibi akdi bir ilişkiye de dayalı olmadığı, davalı idare
tarafından kamu gücüne dayalı olarak tek yanlı iradeye dayalı olarak tesis
edildiği anlaşıldığından idari işlem niteliğinde olan dava konusu işleme
karşı açılan davanın görüm ve çözümünde "İdari Yargı Yerinin"
görevli olduğu sonucuna varılmıştır….” demek suretiyle, 2247 sayılı Kanunun
13'
üncü maddesi uyarınca yapılan başvurunun kabulüne hukuki olanak bulunmadığı
yolunda yazılı düşünce vermiştir.
İNCELEME VE GEREKÇE :
Uyuşmazlık Mahkemesi Hukuk Bölümü’nün, Serdar
ÖZGÜLDÜR’ün Başkanlığında, Üyeler: Eyüp Sabri BAYDAR, Ali ÇOLAK, Sıddık YILDIZ,
Nurdane TOPUZ, Ayhan AKARSU ve Mehmet AKBULUT’un katılımlarıyla yapılan
5.5.2014 günlü toplantısında:
Başvuru yazısı ve dava dosyası örneği üzerinde 2247
sayılı Yasa'nın 27. maddesi gereğince yapılan incelemeye göre, davalı Türkiye Elektrik İletim AŞ. vekilinin
anılan Yasanın 10/2. maddesinde öngörülen yönteme uygun olarak yaptığı
görev itirazının reddedilmesi ve dahi 12/1. maddede belirtilen süre içinde
başvuruda bulunması üzerine Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı'nca davalı Türkiye Elektrik İletim AŞ. bakımından
10.maddede öngörülen biçimde olumlu görev uyuşmazlığı çıkarıldığı
anlaşılmaktadır. Usule ilişkin herhangi bir noksanlık bulunmadığından görev
uyuşmazlığının esasının incelenmesine oy birliği ile karar verildi.
II-ESASIN İNCELENMESİ: Raportör-Hakim Birgül YİĞİT’in,
davanın çözümünde idari yargının görevli olduğu yolundaki raporu ile
dosyadaki belgeler okunduktan; ilgili Başsavcılarca görevlendirilen
Yargıtay Cumhuriyet Savcısı Mehmet BAYHAN’ın davada adli yargının, Danıştay
Savcısı Mehmet Ali GÜMÜŞ’ün ise 2247
sayılı Kanunun 13'üncü maddesi uyarınca yapılan başvurunun kabulüne hukuki
olanak bulunmadığı yönündeki sözlü açıklamaları da dinlendikten sonra GEREĞİ
GÖRÜŞÜLÜP DÜŞÜNÜLDÜ:
Dava,
Davacı Şirkete, İletim Sistemi, Sistem Kullanım ve Sistem İşletim
Tarifelerini Hesaplama Yöntem Bildiriminin 1.5. maddesinde yer alan
"iletim sistemine doğrudan bağlı tüketiciler ve dağıtım lisansına
sahip tüzel kişilerin iletim sisteminin her bir ölçüm noktasında
çekecekleri endüktif reaktif enerjinin/verecekleri kapasitif reaktif enerjinin,
aktif enerjiye oranının ilgili mevzuata uygun olmaması" hükmünün ihlal
edildiği gerekçesiyle,12352,73 TL tutarındaki Ekim 2008 dönemine ait sistem
kullanım cezası verilmesine ilişkin 29.01.2013 gün ve 078312 sayılı ceza
faturası işleminin iptali istemiyle açılmıştır.
Evvelce
konu bir başka dosya münasebetiyle Mahkememiz gündemine gelmiş olup,
13.5.2013 tarih ve E.2012/129, K.2013/621 sayılı kararımızla adli yargı yeri
görevli kılınmış olmakla beraber; elde edilen yeni bilgi ve belgeler
uyarınca konunun yeniden ele alınarak değerlendirme yapılmasında hukuki
yarar bulunmaktadır.
Mahkememizce
yapılan araştırmalar neticesinde; Özelleştirme Yüksek Kurulu’nun 01.10.2010
gün ve 2010/86 sayılı Kararı ile Türkiye Elektrik Dağıtım A.Ş.’nin Fırat
Elektrik AŞ.’ndeki %100 hissesinin, 230.250.000 ABD doları bedelle Aksa
Elektrik Perakende Satış A.Ş.’ne devredilmesine karar verildiği, davacı ile
davalı arasında bu devre istinaden 31.03.2010 tarihli Sistem Kullanım
Antlaşmasının imzalandığı, sonrasında hisse devrinin 31.12.2010 tarihinde
tamamı ile gerçekleşmesi ile Fırat Elektrik A.Ş.’nın özelleştirme işleminin
tamamlandığı, sonrasında davalı kurum tarafından, taraflar arasında imzalanan
sistem kullanım anlaşmasının 10. Maddesinde belirtilen cezai şartlarından
13. bentte belirtilen yükümlülüğün Ekim 2008 tarihinde tespit edilen ihlali
nedeni ile davacı kuruma 12352,73 TL ceza kesildiği, davacı vekili
tarafından, kesilen fatura tarihi itibari ile henüz davacı şirketin
özelleştirilmediğini, bu nedenle kendilerinin ceza faturasına konu
mablağdan sorumlu olmadıklarını belirterek, idare mahkemesinde dava açtığı,
davalı vekilinin süresinde yargı yolu itirazında bulunması üzerine dosyanın
mahkememiz önüne geldiği tespit edilmiştir.
Yukarıdaki
açıklamalardan da anlaşılacağı üzere, görev uyuşmazlığına neden olan sorun,
dava konusu ceza faturasının idari işlem niteliği taşıyıp taşımadığı
hususudur. Bu nedenle dava konusu işlemin niteliğinin belirlenmesi
gerekmektedir. En temel tanımı ile idari işlem; idari fonksiyonun yerine
getirtilmesi için yapılan kamu hukuku işlemleridir ve bu işlemleri diğer
işlemlerden ayıran üç temel özelliği vardır. Bunlar; İdare tarafından, tek
taraflı irade beyanı ile, üstün yetki ve ayrıcalıklar kullanılmak sureti
ile yapılmasıdır. Dava konusu ceza faturasının, bu özellikleri taşıyıp
taşımadığı hususu, konunun anlaşılabilirliğini artırmak açısından ayrı
başlıklar altında incelenmiştir. Ayrıca, ceza faturasına esas tarihler
itibari ile davacı ile davalı arasındaki ilişkisinin hukuki statüsü de ayrı
bir başlık altında incelenecektir.
a)
İşlemin
İdare Tarafından Yapılmış Olması :
Dava
konusu ceza faturası TEİAŞ tarafından düzenlenmiştir. Bu noktada TEİAŞ’nın
hukuki niteliğinin belirlenmesi gerekmektedir. Ancak bu başlık altındaki
açıklamalarımıza geçmeden önce belirtilmesi gereken önemli bir husus, tüm
tespit ve değerlendirmelerin dava konusu ceza faturasının tanzim tarihi
olan 29.01.2013 tarihi itibari ile yürürlükte bulunan 4628 sayılı Kanun
çerçevesinde yapıldığı, 30.03.2013 gün ve 28603 sayılı Resmi Gazete’de yayınlanarak
yürürlüğe giren 14.03.2013 gün ve 6446 sayılı Enerji Piyasası Kanunu’nun
değerlendirmeye alınmadığıdır.
Elektrik sektöründeki dağınık yapıyı
ortadan kaldırmak ve işletme bütünlüğünü sağlamak amacıyla 15.0.1970 gün ve
1312 sayılı Kanun ile Türkiye Elektrik Kurumu (TEK) kurulmuş, imtiyazlı
şirketlerin görev bölgeleri ve belediye sınırları dışında tüm yurtta
elektriğin üretim, iletim, dağıtım ve satış hizmetleri TEK bünyesinde
toplanmıştır. Hizmetlerin daha etkin, daha verimli ve Ç. bir şekilde
sürdürülebilmesi amacıyla ve özelleştirme politikaları çerçevesinde TEK,
Bakanlar Kurulunun 12.8.1993 tarih ve 93/4789 sayılı Kararı ile, Türkiye
Elektrik Üretim-İletim A.Ş. (TEAŞ) ve Türkiye Elektrik Dağıtım A.Ş. (TEDAŞ)
adı altında iki ayrı İktisadi Devlet Teşekkülü olarak yeniden
yapılandırılmıştır.
233 sayılı Kanun
Hükmünde Kararname'nin (KHK) 3.maddesine ve 20.02.2001 tarih ve 4628 sayılı
Elektrik Piyasası Kanununa dayanılarak çıkarılan ve 02.03.2001 tarihinde
yürürlüğe giren 05.02.2001 tarih ye 2001/2026 sayılı Bakanlar Kurulu Kararı
uyarınca TEAŞ; Türkiye Elektrik İletim AŞ (TEİAŞ), Elektrik Üretim AŞ
(EÜAŞ) ve Türkiye Elektrik Ticaret ve Taahhüt AŞ (TETAŞ) unvanlarında,
anonim şirket statüsünde, üç ayrı iktisadi devlet teşekkülü şeklinde
teşkilatlandırılmıştır.
26.12.2001 gün ve 24622 sayılı Resmi Gazetede yayınlanarak yürürlüğe
giren 4628 sayılı Kanun (kararın
ilerleyen kısımlarında kısaca 4628 sayılı Kanun olarak adlandırılacaktır)’un 2.maddesinin, iletim hizmetini düzenleyen “b” bendinde; “İletim faaliyeti gösterebilecek
tüzel kişiler: Elektrik enerjisi iletim faaliyetleri Türkiye Elektrik
İletim Anonim Şirketi tarafından yürütülür.
Kamu mülkiyetindeki tüm iletim
tesislerini devralmak, kurulması öngörülen yeni iletim tesisleri için
iletim yatırım planı yapmak, yeni iletim tesislerini kurmak ve işletmek,
Türkiye Elektrik İletim Anonim Şirketinin görevidir.
(Değişik paragraf: 09/07/2008 - 5784
S.K./2. md.) Türkiye Elektrik
İletim Anonim Şirketi; ayrıca, Kurul onayına tabi olan iletim, bağlantı ve
sistem kullanım tarifelerini ve şebeke yönetmeliğini hazırlar, revize eder,
denetler ve yük dağıtımı ile frekans kontrolünü gerçekleştirir, iletim
sisteminde ikame ve kapasite artırımı yapar, gerçek zamanlı sistem
güvenilirliğini izler, sistem güvenilirliğini ve elektrik enerjisinin
öngörülen kalite koşullarında sunulmasını sağlamak üzere gerekli yan
hizmetleri belirler ve bu hizmetleri Yan Hizmetler Yönetmeliği hükümleri
doğrultusunda sağlar.
Türkiye Elektrik İletim Anonim
Şirketi, Bakanlığın kararı doğrultusunda uluslararası enterkonneksiyon çalışmalarını
yapar, iletim sistemine bağlı ve/veya bağlanacak olan serbest tüketiciler
dahil tüm sistem kullanıcılarına şebeke yönetmeliği ve iletim lisansı
hükümleri doğrultusunda eşit taraflar arasında ayrım gözetmeksizin iletim
ve bağlantı hizmeti sunar.
Piyasanın gelişimine bağlı olarak
Kurul kararı doğrultusunda yeni ticaret yöntemleri ve satış kanallarının uygulanabilmesine
yönelik alt yapının geliştirilmesi ve uygulanması Türkiye Elektrik İletim
Anonim Şirketi tarafından yürütülür.
Türkiye Elektrik İletim Anonim
Şirketi, yönetmelik çerçevesinde, dağıtım şirketleri tarafından hazırlanan
talep tahminlerini esas alarak üretim kapasite projeksiyonunu hazırlar ve
Kurul onayına sunar.
(Değişik paragraf: 09/07/2008 - 5784
S.K./2. md.) İletim şebekesi
dışında, ulusal iletim sistemi için geçerli standartlara uygun olan ve
üretim faaliyeti gösteren tüzel kişinin lisansı kapsamındaki üretim tesisi
ile müşterileri ve/veya iştirakleri ve/veya serbest tüketiciler arasında
özel direkt hat tesisi, Türkiye Elektrik İletim Anonim Şirketi ile üretim
faaliyeti gösteren tüzel kişi arasında yapılacak kontrol anlaşması ile
mümkündür.
(Ek paragraf: 09/07/2008 - 5784
S.K./2. md.) Türkiye Elektrik
İletim Anonim Şirketi, uluslararası enterkonneksiyon hatlarının ulusal
sınırlar dışında kalan kısmının tesisi ve işletilmesini yapabilir ve/veya
bu amaçla uluslararası şirket kurabilir ve/veya kurulmuş uluslararası
şirketlere ortak olabilir ve bölgesel piyasaların işletilmesine ilişkin
organizasyonlara katılabilir.” şeklindeki düzenleme ile elektrik iletim
görevinin TEİAŞ’e verildiği ve TEİAŞ’nın bu görevi ne şekilde yerine
getireceği düzenlenmiştir.
29.06.2001 gün ve 24447 sayılı Resmi Gazetede yayınlanarak
yürürlüğe giren TEİAŞ Ana Statüsü (kararın
ilerleyen kısımlarında kısaca Ana Statü olarak adlandırılacaktır)’nün 3. maddesinin 2.fıkrasında; “Teşekkül
EPK, K.H.K., ve bu Ana statü hükümleri saklı kalmak üzere özel hukuk
hükümlerine tabiidir. “ denilmek sureti ile Enerji Piyasası Kanunu, 233
sayılı Kanun Hükmünde Kararname ve Kuruluş Statüsü ile verilen görevler
dışında TEİAŞ’nın özel hukuk hükümlerine tabi olacağı düzenlenmiştir.
Dolayısıyla, Elektrik Piyasası Kanunu’nun yukarıda
belirtilen 2. maddesinin b bendinin 2 kısmında belirtilen “(Değişik paragraf: 09/07/2008 - 5784 S.K./2. md.) Türkiye Elektrik İletim Anonim
Şirketi; ayrıca, Kurul onayına tabi olan iletim, bağlantı ve sistem
kullanım tarifelerini ve şebeke yönetmeliğini hazırlar, revize eder,
denetler ve yük dağıtımı ile frekans kontrolünü gerçekleştirir, iletim
sisteminde ikame ve kapasite artırımı yapar, gerçek zamanlı sistem
güvenilirliğini izler, sistem güvenilirliğini ve elektrik enerjisinin öngörülen
kalite koşullarında sunulmasını sağlamak üzere gerekli yan hizmetleri
belirler ve bu hizmetleri Yan Hizmetler Yönetmeliği hükümleri doğrultusunda
sağlar.” şeklinde görevleri yerine getirdiği esnada, TEİAŞ özel hukuk
hükümlerinden ayrı tutulmuş, idare hukuku alanına dahil edilmiştir. Bu
anlamda, dava konusu işlemin, TEİAŞ’ın kamusal ağırlıklı görevleri arasında
sayıldığını söylemek yerinde olacaktır.
b) İşlemin Tek Taraflı İrade Beyanı İle
Yapılmış Olması:
Dava konusu ceza faturasının, davalı TEİAŞ tarafından
tek taraflı irade olarak düzenlendiğinde herhangi bir kuşku
bulunmamaktadır. Bu başlık altında irdelenmesi gereken esas sorun, ceza
faturasının dayanağını oluşturan Sistem Kullanım Anlaşması ve bunun eki
niteliğindeki İletim Sistemi
Sistem Kullanım ve Sistem İşletim Tarifelerini Hesaplama Yöntem Bildirimi’nin niteliğidir. Tarafların özgür iradeleri ile
imzaladıkları Sistem kullanım anlaşmasının ve yine tarafların özgür
iradeleri ile kabul ettikleri yöntem bildiriminin uygulanması amacı ile
tesis edilen bir işlemin, evleviyetle özel hukuk hükümlerine tabi olacağı;
aksi durumda ise idari hukuku hükümlerinin söz konusu olacağı açıktır. Bu
anlamda Sistem Kullanım Anlaşmasının ve Yöntem Bildiriminin niteliğinin
belirlenmesi önem taşımaktadır.
b.1)
Sistem Kullanım Anlaşması Yönünden :
26.12.2001 gün ve 24622 sayılı Resmi Gazetede yayınlanarak yürürlüğe
giren 4628 sayılı Kanun ‘un
“Tanımlar” başlıklı 40. Maddesinde; “Bağlantı ve sistem kullanım
anlaşmaları: İlgili bağlantı ve sistem kullanım tarifesinin fiyatları,
hükümleri ve şartlarını içeren ve bir üretim şirketi, otoprodüktör,
otoprodüktör grubu, dağıtım şirketi ya da tüketicilerin iletim sistemine ya
da bir dağıtım sistemine erişmeleri ya da bağlantı yapmaları için ilgili
kullanıcıya özgü koşul ve hükümleri kapsayan anlaşmaları ” şeklinde
tanımlanmıştır.
Ana Statüsü’nün “Tanımlar” başlıklı 2. maddesinde de, 4628
sayılı Kanun’a paralel şekilde; “ Bağlantı ve Sistem Kullanım Anlaşmaları: İlgili bağlantı ve sistem kullanım tarifesinin
fiyatları, hükümleri ve şartlarını içeren ve bir üretim şirketi,
otoprodüktör, otoprodüktör grubu, dağıtım şirketi ya da tüketicilerin
iletim sistemine ya da bir dağıtım sistemine erişmeleri ya da bağlantı
yapmaları için ilgili kullanıcıya özgü koşul ve hükümleri kapsayan
anlaşmaları “ şeklinde tanımlanmıştır.
Ana Statüsü’nün 4. maddesinin 11.bendinde; “ İletim sistemine bağlı tüm kamu ve özel tüzel
kişiler, Ticaret A.Ş. ve Serbest Tüketiciler ile Bağlantı ve Sistem
Kullanım Anlaşmaları; üretim ve dağıtım kamu ve özel tüzel kişiler ile Yan
Hizmet Anlaşmaları yapmak” görev TEİAŞ’ye verilmiştir.
4628 sayılı
Kanun’un 2. maddesinin, iletim hizmetini düzenleyen “b” bendinde; Değişik paragraf: 09/07/2008 - 5784
S.K./2. md.) Türkiye Elektrik
İletim Anonim Şirketi; ayrıca, Kurul onayına tabi olan iletim, bağlantı ve
sistem kullanım tarifelerini ve şebeke yönetmeliğini hazırlar, revize eder,
denetler ve yük dağıtımı ile frekans kontrolünü gerçekleştirir, iletim
sisteminde ikame ve kapasite artırımı yapar, gerçek zamanlı sistem
güvenilirliğini izler, sistem güvenilirliğini ve elektrik enerjisinin
öngörülen kalite koşullarında sunulmasını sağlamak üzere gerekli yan
hizmetleri belirler ve bu hizmetleri Yan Hizmetler Yönetmeliği hükümleri
doğrultusunda sağlar.” denilmek sureti ile sistem kullanım anlaşmasına konu
kullanım tarifelerinin TEİAŞ tarafından EPDK’nın onayı alınmak sureti ile
hazırlanacağı belirtilmiştir.
Ana Statüsü’nün “Tanımlar” başlıklı 2. maddesinde “Bağlantı
ve Sistem Kullanım Tarifeleri: ilgili bağlantı ve sistem kullanım
anlaşmalarına dahil edilerek Teşekküle doğrudan ödenecek olan ve iletim
sistemi ya da bir dağıtım sistemine bağlantı ve sistem kullanımı için eşit
taraflar arasında ayrım yapılmaması esasına dayalı Bağlantı fiyatları açısından
şebeke yatırım maliyetlerini kapsamayan ve bağlantı yapmış olan tüzel
kişinin namına oluşan masraflar ile sınırlı olan fiyatları, hükümleri ve
şartları içeren tarifeleri “ şeklinde tanımlanmış, aynı statünün 4.
maddesinin 12. bendinde de; “İletim Tarifesi ile Bağlantı ve Sistem
Kullanım Tarifelerini hazırlamak, gerektiğinde revize etmek” görevi
TEİAŞ’ye verilmiştir.
22.01.2003
tarih ve 25001 sayılı Resmi Gazete’de Yayınlanan Elektrik Piyasası Şebeke
Yönetmeliği’nin 8. maddesinde; Ek-5 Bölüm 1'de yer alan standart planlama verileri ile iletim
sistemine bağlanacak tesis ve/veya teçhizata ilişkin bilgilerin tüzel kişi
tarafından TEİAŞ'a verildiği tarihten itibaren altmış gün içerisinde
bağlantı ve/veya sistem kullanım anlaşması TEİAŞ tarafından tüzel kişiye
önerilir. TEİAŞ'ın bağlantı ve/veya sistem kullanım anlaşması önerisini
yapabilmesi için ek bilgiye ihtiyaç duyması halinde, Ek - 5 Bölüm 2'de yer
alan ayrıntılı planlama verileri de tüzel kişiden talep edilebilir. Bu
hallerde TEİAŞ tarafından bağlantı ve/veya sistem kullanım anlaşmasının
önerilmesine ilişkin süre doksan gün olarak uygulanır. Tüzel kişi TEİAŞ'ın
anlaşma önerisine otuz gün içerisinde yazılı yanıt verir.
Tarafların mutabakatı halinde
bağlantı ve/veya sistem kullanımına ilişkin hüküm ve şartları içeren
bağlantı ve/veya sistem kullanım anlaşması imzalanır. TEİAŞ ve lisans
sahibi tüzel kişinin, bağlantı ve/veya sistem kullanımına ilişkin
anlaşmanın hükümleri üzerinde mutabakata varamamaları halinde, ihtilaflar
Kanunun ve tarafların ilgili lisanslarının hükümlerine göre Kurum
tarafından çözüme kavuşturulur ve konu hakkında alınan Kurul kararları bağlayıcıdır.
İletim sistemine halihazırda bağlı
olan üretim tesisleri ile bağlantı ve/veya sistem kullanımına ilişkin
olarak üretim tesisleri dışında gerçek ve tüzel kişiler tarafından TEİAŞ'a
yapılan diğer başvurularda da aynı süreç uygulanır.” şeklindeki düzenleme
ile Dağıtım şirketlerinin TEİAŞ ile Sistem Kullanım anlaşması ve/veya
Bağlantı anlaşması imzalaması gerektiği belirtilmiştir.
27/03/2003
tarihli ve 25061 sayılı Resmi Gazete’de yayınlanan Elektrik Piyasasında
İletim ve Dağıtım Sistemlerine Bağlantı ve Sistem Kullanımı Hakkında Tebliğ
(kararın ilerleyen kısımlarında kısaca tebliğ olarak adlandırılacaktır)’in
“İletim sistemine bağlantı ve/veya sistem kullanım anlaşmaları” başlıklı 4.
maddesinde; “İletim sistemi kullanıcıları, TEİAŞ ile Ek-1’de yer alan
anlaşmaları yapar. İletim sistemine bağlantı ve/veya sistem kullanım
anlaşmalarına ilişkin başvurular, Elektrik Piyasası Şebeke Yönetmeliğinde
belirlenen usul ve esaslara göre yapılır. Bağlantı anlaşması ve sistem
kullanım anlaşması başvuruları eşzamanlı olarak yapılır.
Bağlantı
ve/veya sistem kullanımına ilişkin olarak TEİAŞ ile iletim sistemi
kullanıcısı arasında, bu Tebliğ uyarınca TEİAŞ tarafından hazırlanan ve
Kurul tarafından onaylanan standart anlaşmalar kullanılır. Bu anlaşmaların
genel hükümlerinde, Kurul onayı olmaksızın değişiklik yapılamaz. Bağlantı
anlaşmasında fiziki bağlantıya ilişkin termin programı, sistem kullanım
anlaşmasında iletim sisteminin kullanılmaya başlanması için öngörülen tarih
yer alır.
İletim
sistemine aynı bağlantı noktasından doğrudan bağlanmak isteyen birden fazla
tüketicinin ve dağıtım şirketinin bulunması ve başvuru taleplerinin tümünün
karşılanmasının mümkün olmaması halinde TEİAŞ;
a) Tüm
başvuru sahiplerini durumdan bilgilendirir,
b) Dağıtım
şirketi tarafından yapılan başvuruya öncelik tanır,
c) Bu Tebliğ
kapsamındaki yükümlülüklerin yerine getirilmesi kaydıyla başvuru sırasına göre
bağlantı ve/veya sistem kullanım anlaşmalarını imzalar.
Bağlantı
yapılması öngörülen bağlantı noktası itibarıyla sisteme bağlantı
yapılmasının mümkün olmaması durumunda TEİAŞ; gerekçelerini başvuru
sahibine yazılı olarak bildirmek suretiyle bir başka bağlantı noktası
teklif edebilir.
TEİAŞ;
alternatif bağlantı noktası gösterememesi veya teklif ettiği alternatif
bağlantı noktasının başvuru sahibi tarafından kullanılabilir bir nokta
olarak görülmemesi veya sistem kullanımı açısından kapasitenin yetersiz olması
nedeniyle genişleme yatırımı veya yeni yatırım yapılmasının gerekli olduğu
ve yeterli finansmanın mevcut olmadığı hallerde, söz konusu yatırımı kendi
adına, başvuru sahibi tarafından finansmanı sağlanarak ilgili mevzuat
kapsamındaki teknik standartlara uygun olarak yapılmasını isteyebilir. Bu
durumda; gerçekleşen yatırıma ait toplam harcama tutarı, iletim sistemi
kullanıcısı ile TEİAŞ arasında yapılacak bağlantı ve sistem kullanım
anlaşmaları çerçevesinde iletim sistemi kullanıcısının ödemekle yükümlü
olduğu iletim tarifesi bedelinden düşülür.
İletim
sistemine doğrudan bağlanmak isteyen tüketicilerin başvuruları TEİAŞ
tarafından ancak Elektrik Piyasası Lisans Yönetmeliğinin 38 inci maddesinde
belirlenen gerekçeler çerçevesinde reddedilebilir ve ret gerekçeleri
başvuru sahibine yazılı olarak bildirilir.”denilmek sureti ile Sistem
kullanım anlaşmalarının ne şekilde yapılacağı ve nasıl uygulanacağı
düzenlenmiştir.
b.2) İletim
Sistemi, Sistem Kullanım ve Sistem İletişim Tarifelerini Hesaplama Yöntem
Bildirimi Yönünden;
4628 sayılı
Kanun’un 5. maddesinde “ Bu Kanun hükümlerinin
uygulanması ve bu Kanunla kendisine verilen görevleri yerine getirmek için
gerekli olan ve piyasada rekabeti geliştirmeye yönelik olarak gerçek ve
tüzel kişilerin uymaları gereken, talimatları ve tebliğleri, şebeke
yönetmeliğini, dağıtım yönetmeliğini, müşteri hizmetleri yönetmeliğini ve
dengeleme ve uzlaştırma yönetmeliğini onaylamak.” görevi Enerji Piyasası
Düzenleme Kurulu’na verilmiştir.
Bu görev kapsamında, 21.12.2006 gün
ve 1029 sayılı EPDK Kurul Kararı ile
onaylanarak Yöntem Bildirimi ile işbu
dava konusu faturanın tanzimi tarihinde yürürlükte olan 13/12/2007 tarihli
ve 1407 sayılı EPDK Kurul Kararı ile onaylanarak 19.12.2007 tarih ve 26735
sayılı Resmi Gazetede yayınlanan Yöntem Bildirimi uygulamaya konulmuştur.
Söz konusu her iki Yöntem Bildiriminde de cezai işlemler hüküm altına
alınmıştır.
Tebliğ’in Geçici 3.maddesinde; “(1) Bağlantı ve
sistem kullanımına ilişkin standart anlaşmalar kullanıcı özellikleri
dikkate alınarak TEİAŞ ve Türkiye Elektrik Dağıtım AŞ tarafından bu
Tebliğin yayım tarihini izleyen otuz gün içerisinde hazırlanarak Kuruma
sunulur. Kullanıcıların lisans almamış olması ve kullanıcılar ile sistem
kullanım anlaşmalarının yapılmamış olması, bu kullanıcıların Elektrik
Piyasası Tarifeler Yönetmeliği uyarınca onaylanan sistem kullanım bedelini
ve/veya sistem işletim bedelini TEİAŞ ve/veya dağıtım şirketine ödeme
yükümlülüklerini ortadan kaldırmaz. / Ancak, dağıtım lisansı sahibi tüzel
kişilerin dağıtım sistemine bağlı üretim faaliyeti gösteren tüzel kişiler
için belirleyecekleri dağıtım sistem kullanımına ilişkin tarifeleri Enerji
Piyasası Düzenleme Kurumunca onaylanana kadar söz konusu tüzel kişilere
dağıtım sistemi kullanım fiyatı tahakkuk ettirilmez.” hükmü yer almış;
1407 sayılı Kurul Kararının ekinde yer alan İletim
Sistemi Sistem Kullanım ve Sistem İşletim Tarifelerini Hesaplama Yöntem
Bildirimi’nin “Fiyatlandırma ile İlgili Diğer Yönetmelikler ve Anlaşmalar”
başlıklı maddesinde ise, Elektrik Piyasası Şebeke Yönetmeliği ve Elektrik
Piyasasında İletim ve Dağıtım Sistemlerine Bağlantı ve Sistem Kullanımı
Hakkında Tebliğ çerçevesinde hazırlanan bağlantı ve sistem kullanım
anlaşmalarının; kullanıcının TEİAŞ ile, (kullanıcının iletim sistemiyle)
olan bağlantısını ve/veya iletim sisteminin kullanımına ilişkin üzerinde
mutabakat sağlanmış olan teknik ayrıntıları ile iletim sisteminin kullanımı
ve/veya sisteme bağlantı konusundaki şartları belirlediği ifade edildikten
sonra, bu kapsamda kullanıcılarla iki tür anlaşma yapılacağı, bunların
Bağlantı Anlaşması ve Sistem Kullanım Anlaşması olduğu, İletim sistemine
doğrudan bağlanan kullanıcıların hem Bağlantı Anlaşması hem de Sistem
Kullanım Anlaşması yapmak zorunda oldukları hüküm altına alınmış; aynı
maddenin devamında ise;
“1.5 Bir kullanıcının, TEİAŞ ile Sistem Kullanım
Anlaşması imzalamamış olmasına rağmen iletim sistemine başlı olarak
faaliyet göstermesi, dolayısıyla iletim sistemini kullanması halinde,
Elektrik Piyasasında İletim ve Dağıtım Sistemlerine Bağlantı ve Sistem
Kullanımı Hakkında Tebliğ’in Geçici 3. maddesi uyarınca Kullanıcıların
lisans almamış olmaları ve/veya sistem kullanım anlaşmalarının yapılmamış
olması halinde dahi bu kullanıcıların Elektrik Piyasası Tarifeler
Yönetmeliği doğrultusunda onaylanan sistem kullanım bedelini ve/veya sistem
işletim bedelini ödeme yükümlülükleri bulunmaktadır. Sistem Kullanım
Anlaşması bulunmaksızın iletim sistemini kullanmakta olan kullanıcılar,
iletim sisteminde arz güvenilirliği ve kalitesinin sağlanması amacıyla
aşağıda ver alan ihlallerle karşılaşılması halinde ilgili cezai işleme tabi
olacaktır.” denildikten sonra, dava konusu ihlalin tanımı: “İletim
sistemine doğrudan bağlı tüketiciler ve dağıtım lisansına sahip tüzel
kişilerin İletim Sisteminin her bir ölçüm noktasında çekecekleri endüktif
reaktif enerjinin/verecekleri kapasitif reaktif enerjinin, aktif enerjiye
oranının ilgili mevzuata uygun olmaması” şeklinde yapılmış; “Kullanıcı
Tarafından TEİAŞ’a Ödenmesi Gereken Ceza” ise “Kullanıcının o ayki Sistem
Klanlım Fiyatına göre hesaplanan bedelin %50’si oranında ceza uygulanır.
Ceza, 00.00-24.00 saatleri arasında bir defadan fazla uygulanmayacaktır”
olarak belirlenmiştir.
Tüm bu
mevzuatsal düzenlemeler ışığında yapılan değerlendirme neticesinde;
31.03.2010 tarihli Sistem Kullanım Anlaşmasının, TEİAŞ tarafından 4628
sayılı Elektrik Piyasası Kanunu, ilgili Tebliğ ve Ana Statü’nün yukarıda
belirtilen maddeleri gereğince hazırlandığı ve Enerji Piyasası Düzenleme
Kurumu’nun 23.05.2003 gün ve 148/1-15 sayılı kararı ile onaylandığı, ancak
söz konusu anlaşmanın davacı tarafından imzalanmadığı; davalı idare
tarafından, söz konusu anlaşmanın 10. maddesi ile ihlalin tespit edildiği
Ekim 2008 tarihi itibari ile yürürlükte bulunan Yöntem Bildirimi’nin 1.5.
maddesi gereğince, davacıya 12352.73 TL ceza kesildiği anlaşılmaktadır.
Sonuç
olarak; 31.03.2010 Sistem Kullanım Anlaşmasının ve 13.12.2007 tarihli ve
1407 sayılı EPDK Kurul Kararı ile onaylanarak 01.01.2008 tarihinde
yürürlüğe giren İletim Sistemi Sistem Kullanım ve Sistem İşletim Tarifelerini
Hesaplama Yöntem Bildirimi’nin, TEİAŞ tarafından tek taraflı olarak
hazırlandığı ve ceza faturasının tanziminde esas alındığı tespit
edilmiştir. Bu durumda gerek ceza faturasına dayanak olan işlemlerin,
gerekse ceza faturası tutanağının davalı idare tarafından tek taraflı
olarak hazırlandığı ve davacıya uygulandığında kuşku bulunmamaktadır.
b.3) Ceza
Faturasının Tahsilinde İzlenen Usul Yönünden:
TEİAŞ Genel
Müdürlüğü tarafından,Fırat Elektrik Dağıtım A.Ş.’ne gönderilen 12.02.2013
gün ve 1573 numaralı yazıda “……. Bu kapsamda, Ocak 2007-Kasım 2009
dönemleri arasında aylık olarak hesaplanan sistem kullanım ceza faturaları
muhteviyat çizelgeleriyle birlikte yazımız ekinde gönderilmektedir./Ayrıca,
yasal süresi içinde ödenmeyen faturalar için Amme Alacaklarının Tahsil
Usulü Hakkında Kanunun 51. maddesinde öngörülen gecikme zammı uygulanacağı
ve yasal yollardan tahsili cihetine gidileceğinin bilinmesi hususunda
bilgilerinizi ve gereğini rica ederiz.” şeklindeki yazıdan, davalı idare
tarafından ceza faturasının tahsilinde 6183 sayılı Kanun uyarınca işlem
yapıldığı anlaşılmaktadır.
27/03/ 2003 tarihli ve 25061 sayılı Resmi Gazete’de
yayınlanan Elektrik Piyasasında İletim ve Dağıtım Sistemlerine Bağlantı ve
Sistem Kullanımı Hakkında Tebliğ’in ‘Ödeme
yükümlülüğü’ başlıklı 12. maddesinde; “Kullanıcı, Kurum tarafından iletim
veya dağıtım faaliyetine ilişkin olarak onaylanan bağlantı fiyatı ve/veya
sistem kullanım ve/veya sistem işletim fiyatları üzerinden hesaplanan
bedeli TEİAŞ ve/veya dağıtım şirketine ödemekle yükümlüdür./ TEİAŞ ve/veya
dağıtım şirketi, kullanıcıya tahmini bir bedel tahakkuk ettirdiği takdirde,
kesinleşen bedel üzerinden gerekli düzeltmeleri yapar./ Bağlantı
varlıklarının işletme ve bakım masrafları, mülkiyet sınırları dahilinde
ilgili taraflarca karşılanır.” şeklindeki düzenleme ile kullanıcı
tarafından ödenmesi gereken sistem kullanım bedeli düzenlenmiştir.
Aynı Tebliğin ‘Ödeme prosedürü’
başlıklı 15. maddesinde; “Madde 15- TEİAŞ ve/veya dağıtım şirketi, her
türlü vergi ve yükümlülükler de ilave edilmiş olan ayrıntılı ödeme
bildirimini, takip eden ayın ilk beş günü içerisinde sistem kullanım
anlaşması tarafı olan kullanıcıya gönderir./Söz
konusu kullanıcı, ödeme bildiriminin tebliğ edildiği günü izleyen onbeş gün
içerisinde bildirimde yer alan tutarı, TEİAŞ ve/veya dağıtım şirketine
öder. Ödemede gecikilen süre için 6183 sayılı Amme Alacaklarının Tahsil
Usulü Hakkında Kanunun 51 inci maddesinde öngörülen gecikme zammı
uygulanır.” denilmek sureti ile 6183 sayılı Amme Alacaklarının Tahsili
Hakkındaki Kanuna atıf yapmıştır.
Aynı
maddenin devamında da; “Maddi hatalar dışında; ödeme bildirimi içeriğine
yapılan herhangi bir itiraz, ödemeyi durdurmaz. TEİAŞ ve/veya dağıtım
şirketinin hatası nedeniyle fazla ödenmiş olan tutar, TEİAŞ ve/veya dağıtım
şirketi tarafından ödeme bildiriminin tebliğ edildiği günden sonraki onbeş
gün içerisinde bir itirazda bulunulması halinde, ödeme tarihini izleyen
onaltıncı günden başlamak üzere 6183 sayılı Amme Alacaklarının Tahsil Usulü
Hakkında Kanunun 51 inci maddesine göre hesaplanan gecikme zammı da dahil
olmak üzere bir sonraki ödeme dönemine ait bedelden mahsup edilir.”
şeklindeki düzenleme ile ödeme emrine itirazın icranın yürütülmesini
durdurmayacağı düzenlenmiş, yine dava idarenin alacağı ile ilgili üstün ve
pozisyon yaratılmıştır.
6183 sayılı Amme Alacaklarının Tahsili Hakkında
Kanun’un 51. maddesinde; (Değişik madde: 25/12/2003 - 5035 S.K./4. md.) Amme alacağının ödeme müddeti içinde ödenmeyen
kısmına vadenin bitim tarihinden itibaren her ay için ayrı ayrı % 4 oranında
gecikme zammı tatbik olunur. Ay kesirlerine isabet eden gecikme zammı
günlük olarak hesap edilir./ Gecikme zammı bir milyon liradan az
olamaz./Gecikme zammı; 213 sayılı Vergi Usul Kanununa göre uygulanan vergi
ziyaı cezalarında bu madde uyarınca belirlenen oranda, mahkemeler
tarafından verilen ve ceza mahiyetinde olan amme alacaklarında ise bu
oranın yarısı ölçüsünde uygulanır. Bunların dışındaki ceza mahiyetinde olan
amme alacaklarına gecikme zammı tatbik edilmez./Bakanlar Kurulu, gecikme
zammı oranlarını aylar itibarıyla topluca veya her ay için ayrı ayrı, yüzde
onuna kadar indirmeye, gecikme zammı oranı ile gecikme zammı asgari
tutarını iki katına kadar artırmaya, ayrıca gecikme zammı oranını aylar
itibarıyla farklı olarak belirlemeye ve gecikme zammını bileşik faiz
usulüyle aylık, üç aylık, altı aylık veya yıllık olarak hesaplatmaya
yetkilidir.” denilmek sureti ile kamu alacaklarına uygulanacak gecikme
zammı ayrıca düzenlenmiştir.
Tüm bu yasal düzenlemelerden, TEİAŞ tarafından
talep edilen ceza faturasının, amme alacağı mahiyetinde olduğu ve bu
nedenle tahsili hakkında 6183 sayılı Kanun’da belirlenen usulün
uygulanmasının öngörüldüğü anlaşılmaktadır. Zira özel hukuk ilişkisine konu
bir alacağın, 6183 sayılı Kanun’un 1. maddesi gereğince kamu alacaklarının
tahsili hakkında öngörülen usulle icra edilmesi mümkün değildir.
c)
İşlemin
Kamu Gücüne Dayalı Olması:
En temel
tanımı ile kamu gücü; devletin kamu yararını
gerçekleştirebilmesi için özel kişiler karşısında sahip olduğu üstün yetki
ve ayrıcalıklardır.
Yukarı
da ayrıntılı olarak belirttiğimiz üzere, 4628 sayılı Kanun
2. ve 40. maddeleri,
TEİAŞ Ana Statüsü’nün 4. maddesinin 11.Bendi, Tebliğ’in “İletim sistemine bağlantı ve/veya sistem
kullanım anlaşmaları” başlıklı 4. maddesi gereğince, Dağıtım Şirketleri ile
imzalanacak Sistem Kullanım Anlaşmasını hazırlama görevi TEİAŞ’ye verilmiş,
yine Tebliğ’in “İletim sistemine bağlantı ve/veya sistem kullanım
anlaşmaları” başlıklı 4. maddesinde; bu anlaşmaların genel hükümlerinde Enerji
Piyasası Düzenleme Kurulu’nun onayı olmaksızın değişiklik yapılamayacağı
belirtilmiştir.
4628 sayılı
Kanun’un “Arz Güvenliği” başlıklı Ek
3. maddesinin “a” bendinin 1. fıkrasında; Türkiye
Elektrik İletim Anonim Şirketi, iletim kısıtlarını asgari seviyeye
indirecek şekilde iletim şebekesinin planlanmasından, tesisinden,
işletilmesinden, sistem güvenilirliğinin muhafaza edilmesinden ve üretim
kapasite projeksiyonu ile 20 yıllık Uzun Dönem Elektrik Enerjisi Üretim
Gelişim Planının hazırlanmasından sorumludur. “ 2. fıkrasında; “Perakende
satış lisansına sahip dağıtım şirketleri, bölgelerindeki serbest olmayan
tüketicilerin elektrik enerjisi ve kapasite talebini karşılamakla
yükümlüdürler. Söz konusu tüzel kişiler her yıl Aralık ayı sonuna kadar,
gelecek 5 yıl için, tahmin ettikleri elektrik enerjisi puant güç
taleplerini, ihtiyaç duydukları elektrik enerjisi miktarını, bu miktarın
temini için yaptıkları sözleşmeleri ve ilave enerji/kapasite ihtiyaçlarını
Kuruma bildirmek zorundadır.” 4.fıkrasında; “Kurum (EPDK), lisans verilen
üretim tesislerinin gerçekleşmelerinin izlenmesinden, ilgili mevzuat
kapsamında bu tesislerin öngörülen zamanda devreye girmesi için gerekli
önlemlerin alınmasından, Türkiye Elektrik İletim Anonim Şirketi tarafından
yapılacak arz-talep dengesi çalışmalarında kullanılmak üzere, 5 yıl
içerisinde işletmeye girecek ve arz hesabında dikkate alınacak lisanslı
yeni üretim kapasite miktarlarının Bakanlığa düzenli aralıklarla
bildirilmesinden sorumludur.”, c bendinde; “Türkiye Elektrik İletim Anonim
Şirketi, Türkiye Elektrik Enerjisi Talep Projeksiyonu Raporunun yayımlanmasını
müteakiben, gelecek 20 yılı kapsayacak şekilde yapılan talep tahminini,
mevcut arz potansiyelini, potansiyel arz imkânlarını, yakıt kaynaklarını,
iletim ve dağıtım sisteminin yapısı ve gelişme planlarını, ithalat ve/veya
ihracat imkânlarını ve kaynak çeşitliliği politikalarını dikkate alarak
enerji politikalarının belirlenmesinde yararlanmak üzere Uzun Dönem
Elektrik Enerjisi Üretim Gelişim Planını hazırlayarak Bakanlığın onayına
sunar. Bu plan onaylanmasını müteakip Bakanlık tarafından yayımlanır.”
denilmek sureti ile elektrik iletim hizmetinin güvenliğini sağlamak adına
alınması gereken tedbirler kanunda açıkça belirtilmiş ve TEİAŞ bu hususlar
bir çok görev verilmiştir.
EPDK tarafından
onaylanarak 10.11.2004 tarihli ve 25639 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanarak
yürürlüğe giren Elektrik İletim Sistemi Arz Güvenilirliği ve Kalitesi
Yönetmeliğinin, "Reaktif enerjinin kompanzasyonu" başlıklı 11.
maddesinde “İletim sistemine doğrudan bağlı tüketiciler ve dağıtım
lisansına sahip tüzel kişiler tarafından; iletim sistemine bağlantıyla
ilgili her bir ölçüm noktasında ve her bir uzlaşma periyodunda, sistemden
çekilen endüktif reaktif enerjinin sistemden çekilen aktif enerjiye oranı
yüzde ondördü, sisteme verilen kapasitif reaktif enerjinin sistemden
çekilen aktif enerjiye oranı ise yüzde onu geçemez./ İletim sisteminin her
bir ölçüm noktasında öngörülen orana uyulmaması durumunda kullanıcılara
uygulanacak yaptırımlar bağlantı ve sistem kullanım anlaşmalarında
düzenlenir. / Oranların kontrolü ilgili mevzuat hükümleri çerçevesinde
yapılır."hükmüne,
Aynı Yönetmeliğin
01.01.2007 tarihinde yürürlüğe giren Geçici 3. maddesinde, “1/1/2007
tarihinden itibaren İletim sistemine doğrudan bağlı tüketiciler için iletim
sisteminin her bir ölçüm noktasında aylık çekilen endüktif reaktif
enerjinin sistemden çekilen aktif enerjiye oranı yüzde otuzüç, aylık
sisteme verilen kapasitif reaktif enerjinin sistemden çekilen aktif
enerjiye oranı yüzde yirmi olarak uygulanır. 1/1/2008 'den itibaren bu
oranlar sırasıyla yüzde yirmi ve yüzde onbeş olarak uygulanır./ 1/1/2007
tarihinden itibaren dağıtım lisansına sahip tüzel kişiler için, iletim
sisteminin her bir ölçüm noktasında aylık çekilen endüktif reaktif enerjinin
sistemden çekilen aktif enerjiye oranı yüzde elli olarak uygulanır. 1/1/
2008 'den itibaren dağıtım lisansına sahip tüzel kişiler için, iletim
sisteminin her bir ölçüm noktasında aylık çekilen endüktif reaktif
enerjinin sistemden çekilen aktif enerjiye oranı yüzde otuzüç, aylık
sisteme verilen kapasitif reaktif enerjinin sistemden çekilen aktif
enerjiye oranı yüzde yirmi olarak uygulanır. / 1/1/2009 tarihinden itibaren
ise bu oranlar, bu Yönetmeliğin 11 inci maddesi hükümlerinde yer alan
esaslara göre tespit edilir. " hükmüne yer verilmiştir.
Yönetmelikte
yer alan düzenleme paralelinde reaktif enerji sınır değerlerinin aşımı
ihlali; 23/05/2003 tarih ve 148/1-15 sayılı Enerji Piyasası Düzenleme
Kurulu Kararı ile onaylanan mülga Sistem Kullanım Anlaşmasının "Cezai
Şartlar" başlıklı 10 uncu maddesinde ve TEİAŞ ile Sistem Kullanım
Anlaşması imzalamamış olan kullanıcılar için ise, ilk defa 21/12/2006 tarih
ve 1029 sayılı EPDK Kurul Kararı ile onaylanarak 01/01/2007 tarihinden
itibaren "yürürlüğe giren Yöntem Bildiriminde "İletim sistemine
doğrudan bağlı tüketiciler ve dağıtım lisansına sahip tüzel kişilerin
İletim Sisteminin her bir ölçüm noktasında çekecekleri endüktif reaktif
enerjinin/verecekleri kapasitif reaktif enerjinin, aktif enerjiye oranının
ilgili mevzuata uygun olmaması" şeklinde tanımlanmış, söz konusu ihlal
durumuna ilişkin yaptırım ise, "Kullanıcının o ayki Sistem Kullanım
Fiyatına göre hesaplanan bedelin %50'si oranında ceza uygulanır. Ceza,
00.00-24.00 saatleri arasında bir defadan fazla uygulanmayacaktır."
hükmü ile düzenlenmiştir.
Bu
açıklamalardan hareketle, davalı idare tarafından, elektrik iletim
hizmetinin sağlıklı işlemesini sağlamak amacı ile yerine getirdiği denetim
görevi kapsamında, kanunlarla kendisine verilen üstün yetki ve ayrıcalıklar
kullanılmak sureti ile davacı Fırat Elektrik A.Ş.’ne ceza faturasının
kesildiği anlaşılmakla, işlemin tesisinde kamu gücü kullanıldığı sonucuna
varılmıştır.
d) Ceza Faturasına Esas Tarihler İtibari
ile Davacı İle Davalı Arasındaki İlişkisinin Hukuki Statüsü:
Davaya
konu Ceza Faturası Ekim 2008 tarihine aittir. Yukarıdaki açıklamalarımızda
da belirttiğimiz üzere ceza faturasına konu ihlal tarihinde henüz Fırat
Elektrik A.Ş. özelleştirilmemiştir. Görevli yargı yerinin belirlenmesi
adına TEDAŞ’ın söz konusu tarihteki tüzel kişiliğinin niteliği ve TEİAŞ ile
TEDAŞ arasındaki ilişkinin hukuki vasfı belirlenmelidir.
Yukarıda
ayrıntısı ile belirttiğimiz üzere Elektrik sektöründeki dağınık yapıyı ortadan kaldırmak ve
işletme bütünlüğünü sağlamak amacıyla 15.0.1970 gün ve 1312 sayılı Kanun
ile Türkiye Elektrik Kurumu (TEK) kurulmuş, imtiyazlı şirketlerin görev
bölgeleri ve belediye sınırları dışında tüm yurtta elektriğin üretim,
iletim, dağıtım ve satış hizmetleri TEK bünyesinde toplanmıştır.
Hizmetlerin daha etkin, daha verimli ve Ç. bir şekilde sürdürülebilmesi
amacıyla ve özelleştirme politikaları çerçevesinde TEK, Bakanlar Kurulunun
12.8.1993 tarih ve 93/4789 sayılı Kararı ile, Türkiye Elektrik
Üretim-İletim A.Ş. (TEAŞ) ve Türkiye Elektrik Dağıtım A.Ş. (TEDAŞ) adı altında
iki ayrı İktisadi Devlet Teşekkülü olarak yeniden yapılandırılmıştır.
233
sayılı Kamu İktisadi Teşebbüsleri Hakkında KHK’nin 2. maddesinde; “ İktisadi devlet teşekkülü "Teşekkül";
sermayesinin tamamı devlete ait, iktisadi alanda ticari esaslara göre faaliyet
göstermek üzere kurulan, kamu iktisadi teşebbüsüdür” şeklinde
tanımlanmıştır.
233 sayılı Kanun
Hükmünde Kararname'nin (KHK) 3.maddesine ve 20.02.2001 tarih ve 4628 sayılı
Elektrik Piyasası Kanununa dayanılarak çıkarılan ve 02.03.2001 tarihinde yürürlüğe
giren 05.02.2001 tarih ye 2001/2026 sayılı Bakanlar Kurulu Kararı uyarınca
TEAŞ; Türkiye Elektrik İletim AŞ (TEİAŞ), Elektrik Üretim AŞ (EÜAŞ) ve
Türkiye Elektrik Ticaret ve Taahhüt AŞ (TETAŞ) ünvanlarında, anonim şirket
statüsünde, üç ayrı iktisadi devlet teşekkülü şeklinde
teşkilatlandırılmıştır.
Bu durumda TEDAŞ
12.08.1993 tarihinde İktisadi Devlet Teşekkülü olarak, TEİAŞ ise 05.02.2001
tarihinde iktisadi devlet teşekkülü olarak yapılandırılmışlardır. Daha
sonra TEDAŞ 2.4.2004 tarih
ve 2004/22 sayılı Özelleştirme Yüksek Kurulu Kararı ile özelleştirme kapsam
ve programına alınmıştır. Dağıtım bölgeleri yeniden belirlenerek, Türkiye
21 dağıtım bölgesine ayrılmıştır. Bunlardan biri olan Fırat Elektrik
A.Ş.’nin de Özelleştirme Yüksek İdaresi’nin 01.10.2010 tarihli ve 2010/86
sayılı kararı ile Aksa Elektrik Perakende Satış A.Ş.’ne devir yapılmıştır.
Hissesinin tamamı da 31.12.2010 tarihinde Aksa Elektrik Perakende Satış
A.Ş.’ne devredilmiş ve özelleştirme işlemi tamamlanmıştır.
24/11/1994 tarih ve 4046 numaralı Özelleştirme Uygulamaları
Hakkında Kanun’un 17. maddesinin B bendinde “Özelleştirme kapsamına alınan
kuruluşlardan; mali ve hukuki yönden özelleştirmeye hazırlanmalarına karar
verilenlerin bu hazırlık işlemleri tamamlanıncaya kadar, bunların bağlı
oldukları bakanlık veya kurumlar ile ilgileri ve önceki statüleri aynen
devam eder. Bunlarla ilgili mali ve hukuki yönden özelleştirmeye hazırlık
işlemleri kurulca belirlenecek kuruluş veya kuruluşlar tarafından
yürütülür. Özelleştirmeye hazırlık işlemleri tamamlananlar Kurulun vereceği
yeni bir karar ile özelleştirme programına alınır. Bu şekilde hazırlıkları
tamamlanarak özelleştirme programına alınanlar ile doğrudan özelleştirme
programına alınanlar (bağlı ortaklıkların iştirak payları ve varlıkları ile
bağlı ortaklık statüsünde olmayan, ancak sermayesinin yarısından fazlası
kamuya ait kuruluşların iştirak payları ve varlıkları hariç), Kurul
kararının alındığı tarihte başka bir işleme gerek olmadan ve bedel
alınmaksızın İdareye devredilmiş sayılır. Özelleştirme programına alınarak
İdareye devredilen kuruluşlar buna ilişkin Kurul kararı tarihinden itibaren
bağlı oldukları bakanlık veya kurumla ilişkileri kesilerek idareye
bağlanmış sayılır.” denilmek sureti ile hakkında özelleştirme prosedürü
tamamlanmayan kamu kuruluşunun eski niteliğini devam ettireceği
düzenlenmiştir.
Aynı maddenin C bendinde; “ Genel ve katma bütçeli
idarelerle, bunlara bağlı döner sermayeli kuruluşların 15 inci maddenin (a)
bendinde belirtilen mal ve hizmet üretim birimleri ve varlıkları ile kamu
iktisadi kuruluşlarının ve bunların müessese, bağlı ortaklık, işletme ve
işletme birimleri ile varlıklarının özelleştirme programına alınmalarına
Kurulca karar verilir. Bunların, mülkiyetin devri dışındaki yöntemlerle
yapılacak özelleştirme işlemleri idare tarafından yürütülür. Ancak,
bunların mülkiyetinin bağlı bulundukları kurum ve/veya kuruluşlara aidiyeti
ve statüleri aynen devam eder.” şeklindeki düzenleme ile de iktisadi devlet
teşekküllerinin özelleştirme işlemleri tamamlanıncaya kadar bağlı
bulundukları kurum veya kuruluşa aidiyetinin ve hukuki niteliğinin
korunacağı belirtilmiştir.
Aynı Kanun’un 18. maddesinin Özelleştirmede uygulanabilecek
usuller belirlenmiş ve A bendinin “a” alt başlığında “Satış; Kuruluşların
aktiflerindeki mal ve hizmet üretim birimleriyle varlıklarının mülkiyetinin
kısmen veya tamamen bedel karşılığı devredilmesi ya da bu kuruluşların
hisselerinin tamamının veya bir kısmının kuruluşların içinde bulundukları
şartlar da dikkate alınarak yurt içi ve yurt dışında, halka arz, gerçek
ve/veya tüzelkişilere blok satış, gecikmeli halka arzı içeren blok satış,
çalışanlara satış, borsada normal ve/veya özel emir ile satış, menkul kıymetler
yatırım fonları ve/veya menkul kıymetler yatırım ortaklarına satış veya
bunların birlikte uygulanması yoluyla bedel karşılığı devredilmesidir.”
denilmek sureti ile satış usulü ile özelleştirme yöntemi düzenlenmiştir.
Aynı Kanun’un 18. maddesinin Özelleştirmede uygulanabilecek usuller
belirlenmiş ve B bendinin “c” alt başlığında; “Komisyon; değer tespit
çalışmalarını, özelleştirilecek kuruluşun niteliği, gördüğü hizmetin
özelliği, gelecekteki nakit akımı potansiyeli, faaliyette bulunduğu sektör
ve pazarın özellikleri, sahip olduğu sınai, ticari ve sosyal tesisler,
makine araç ve gereçler, teçhizat, malzeme ve hammadde ile yarı mamul ve
mamul madde stokları, her türlü taşınır ve taşınmaz malları, vasıfları ve
hali hazır durumları, senetli ve senetsiz bütün alacak ve borçları ile bilumum
hak ve yükümlülükleri ve özelleştirilecek kuruluşa uygulanacak özelleştirme
yöntemini de dikkate alarak uluslararası kabul görmüş olan; indirgenmiş
nakit akımları (net bugünkü değer), defter değeri, net aktif değeri,
amortize edilmiş yenileme değeri, tasfiye değeri, fiyat/kazanç oranı,
piyasa kapitalizasyon değeri, piyasa değeri/defter değeri, ekspertiz
değeri, fiyat/nakit akım oranı metotlarından en az ikisini uygulamak
suretiyle yürütür. Değer
tespit sonuçları, kuruluşun özelleştirme işlemi tamamlanarak devir
sözleşmesinde yer alan yükümlülüklerin yerine getirilmesinden sonra
kamuoyuna duyurulur. Özelleştirme programındaki kuruluşun özelleştirme
işlemlerini bu Kanunun 4 üncü maddesinin son fıkrasına istinaden yürütmesi
durumunda; değer tespiti işlemleri, ilgili kuruluşun karar almaya yetkili
organlarının kararı ile kuruluş ita amirinin başkanlığında oluşturulacak
komisyon tarafından bu bentte belirtilen esaslar çerçevesinde yapılır.”
denilmek sureti ile özelleştirme işleminin ne şekilde tamamlanacağı
belirtilmiştir.
TEDAŞ, Özelleştirme Yüksek İdaresi’nin 02.04.2004 gün ve
2004/22 sayılı kararı ile özelleştirme kapsamına alınmış, yine aynı
idarenin 01.10.2010 gün ve 2010/86 sayılı kararı ile Aksa Elektrik
Perakende Satış A.Ş.’ne devrine karar verilmiş ve nihayet 31.12.2012
tarihinde hisse devri tamamı ile sağlanarak Özelleştirme İdare
Başkanlığı’nın resmi web sitesinde ilan edilmiştir. Buradan hareketle, ceza faturasına konu
ihlalin yapıldığı Ekim 2008 tarihinde, fatuR.ı düzenleyen TEİAŞ de, Fatura
muhatabı olan Fırat Elektrik A.Ş.’nin de iktisadi devlet teşekkülü
niteliğinde olduğu tespit edilmiştir.
Taraflar arasında imzalanan 31.12.2010
tarihli hisse devir sözleşmesinin “Alıcının Taahhütleri” başlıklı 9.
maddesinin 4. fıkrasında; alıcı ihale
konusu hisseleri devraldığı tarihten önceki döneme ilişkin olarak İşletme
hakkı devir sözleşmesindeki hükümler saklı kalmak kaydı ile şirkette
yapılmış olan her türlü işlemden kaynaklanan borç ve yükümlülüklerden,
kayıtlara intikal ettirilmemiş olsa dahi şirketin sorumlu olduğu, bu
hususlarda alınmış karar ve yapılmış sözleşmelerden ilgili olarak
kendisinin veya şirketin idareyi ve TEDAŞ’ı ilzam edecek hiçbir başvuru ve
rucu hakkının olmadığı kabul, taahhüt ve garanti eder “ şeklindeki hükümden
davacının sözleşme imzalanmadan önce doğan borç ve yükümlülüklerden de
sorumlu olduğunun düzenlendiği ancak İşletme Devir hakkı Sözleşmesinde belirtilen
hususların bundan vareste tutulduğu görülmüştür.
İşletme Devir hakkı sözleşmesi incelendiğinde ise;
“Üçüncü Kişilerin Hak ve İddiaları” başlıklı 7. fıkrasının 4, 5, 6 ve
7. fıkralarında sırasıyla; “Dağıtım Faaliyetinin TEDAŞ tarafından
yürütüldüğü dönemde hu faaliyetin yürütülmesi amacıyla gerçekleştirilen her
türlü is ve işlemlerin bütün sorumluluğu TEDAŞ'a aittir. TEDAŞ tarafından
yürütülmüş bulunan hu faaliyetler nedeniyle üçüncü kişiler tarafından ileri
sürülecek her türlü talebin muhatabı TEDAŞ'tır. Bu talepleri konu alan icra
takibi ve davalar TEDAŞ tarafından yürütülür ve sonuçlandırılır. Bu takip
ve davalardan doğacak her türlü mali yükümlülük TEDAŞ tarafından
karşılanır.
Dağıtım Faaliyetinin Şirket
tarafından yürütüldüğü dönemde bu faaliyet kapsamında gerçekleştirilen her
türlü iş ve işlemlerin bütün sorumluluğu Şirket'e aittir. Şirket tarafından
yürütülmüş bulunan hu faaliyetler nedeniyle üçüncü kişiler tarafından ileri
sürülecek her türlü talebin muhatabı Şirket'tir. Bu talepleri konu alan
icra takibi ve davalar Şirket tarafından yürütülür ve sonuçlandırılır. Bu
takip ve davalardan doğacak her türlü mali yükümlülük Şirket tarafından
karşılanır.
Sözleşmenin imza tarihinden önce
Dağıtım Tesisleri ile Dağıtım Tesisleri'nin işletilmesinden kaynaklanan her
türlü hukuki ve cezaî sorumluluk TEDAŞ’a aittir. Bu dönemde yürütülmüş
bulunan bu faaliyetler nedeniyle üçüncü kişiler tarafından ileri sürülecek
her türlü talebin muhatabı TEDAŞ'tır. Bu talepleri konu alan icra takibi ve
davalar TEDAŞ tarafından yürütülür ve sonuçlandırılır. Bu takip ve
davalardan doğacak her türlü mali yükümlülük TEDAŞ tarafından ödenir.
Sözleşmenin imza tarihinden sonra Dağıtım Tesisleri
ile Dağıtım Tesisleri'nin işletilmesinden kaynaklanan her türlü hukuki ve
cezaî sorumluluk Şirketle aittir. Şirket tarafından yürütülmüş bulunan hu
faaliyetler nedeniyle üçüncü kişiler tarafından ileri sürülecek her türlü
talebin muhatabı Şirkettir. Bu talepleri konu alan icra takibi ye davalar
Şirket tarafından yürütülür ve sonuçlandırılır. Bu takip ve davalardan
doğacak her türlü mali yükümlülük Şirket tarafından karşılanır. Şirket, bu
kapsamda ortaya çıkan tazminattan, cezadan ve/veya herhangi bir isim
altında gerçekleştirdiği ödemelerden dolayı, hiçbir şekilde TEDAŞ’a rücu
edemez. Belirtilen nedenlerle TEDAŞ'ın bir ödeme yapmak zorunda kalması
durumunda. Şirket söz konusu ödemeyi ilk talepte ödeme tarihinden itibaren
ticari faiziyle birlikte, nakden ve defaten ödemekle yükümlüdür” şeklindeki
düzenlemelerden, TEDAŞ’ın şirkete devri öncesindeki döneme ilişkin Dağıtım
Tesisleri ile Dağıtım Tesisleri'nin işletilmesinden kaynaklanan her türlü
hukuki ve cezaî sorumluluğun TEDAŞ’a ait olacağı açıkça belirtilmiştir.
Yine 233 sayılı KHK’nin 2. maddesinde; iktisadi devlet teşekküllerinin
iktisadi alanda ticari esaslara göre faaliyet göstereceği düzenlenmiştir.
Ancak bu maddenin 29.06.2001 gün ve 24447 sayılı Resmi Gazetede yayınlanarak
yürürlüğe giren TEİAŞ Ana Statüsü’nün 3. Maddesinin 2. Fıkrası ile birlikte
değerlendirmek gerekmektedir. Söz konusu maddede TEİAŞ’nın EPK, K.H.K., ve bu Ana statü hükümleri saklı kalmak
üzere özel hukuk hükümlerine tabi olacağı belirtilmiştir. 4628 sayılı
Elektrik Piyasası Kanunu’nun 2 nci maddesinde sistem
kullanım anlaşmasına konu kullanım tarifelerinin TEİAŞ tarafından EPDK’nın
onayı alınmak sureti ile hazırlanacağına ilişkin tek taraflı düzenleme
yetkisi ve aynı kanunun 20. maddesinde düzenlenen sistem güvenliği
açısından gerekli önlemleri düzenleyen Arz güvenliği ile ilgili
maddesi birlikte değerlendirildiğinde; TEİAŞ tarafından, Fırat Elektrik
A.Ş. hakkında (sermayelerinin tamamı devlete ait iki iktisadi devlet
teşekkülü arasında) Ekim 2008 tarihini kapsar şekilde düzenlenen ceza faturasının,
bir ticari faaliyetin yürütülmesi kapsamında değil, TEİAŞ’a 4628 sayılı
Kanun’un 2. maddesi ile verilen Elektrik İletimi görevinin sağlıklı bir
şekilde yürütülmesini sağlama görevi kapsamında düzenlendiği, davacı ile
davalı arasında gerek hisse devir sözleşmesi gerekse İşletme Hakkı Devir
Sözleşmesi imzalanmadan önceki döneme ait davaya konu ceza faturası
yönünden sorumluluğun TEDAŞ’a ait olması da dikkate alındığında, borç
tarihi itibari ile gerek alacaklı gerekse borçlu sıfatının idarede
birleştiği sonucuna varılmıştır.
7-SONUÇ:
Dava
dosyasının incelenmesinden; 233
sayılı Kanun Hükmünde Kararnamenin (KHK) 3. maddesine ve 20.02.2001
tarih ve 4628 sayılı Elektrik
Piyasası Kanununa dayanılarak çıkarılan ve 02.03.2001 tarihinde
yürürlüğe giren 05.02.2001 tarih ve 2001/2026 sayılı Bakanlar Kurulu Kararı
uyarınca TEAŞ’nin, TEİAŞ, EÜAŞ ve TETAŞ şeklinde 3’e ayrılmasının ardından
27/03/2003 tarihli ve 25061 sayılı Resmi Gazete’de Elektrik Piyasasında
İletim ve Dağıtım Sistemlerine Bağlantı ve Sistem Kullanımı Hakkında
Tebliğin yayınlandığı, ardından 21.12.2006 tarihli ve 1029 sayılı EPDK
Kurul Kararı ile onaylanarak 01.01.2007 tarihinde İletim Sistemi Sistem
Kullanım ve Sistem İşletim Tarifelerini Hesaplama Yöntem Bildirimi’nin
yürürlüğe girdiği, ancak işlemin ceza faturasına esas ihlal tarihi (Ekim
2008) tarihi itibari ile 13.12.2007 gün ve 1407 sayılı EPDK kurul kararı
ile onaylanan İletim Sistemi Sistem Kullanım ve Sistem İşletim Tarifelerini
Hesaplama Yöntem Bildirimi’nin yürürlükte olduğu;
TEİAŞ’nin
4628 sayılı Kanun ve Tebliğin kendisine verdiği yetki çerçevesinde
hazırladığı “Sistem Kullanım Anlaşması”nın, 23.05.2003 gün ve 148/1-15
sayılı EPDK kararı ile onaylandığı ve fakat dosya içinde bulunan örneğinden
söz konusu anlaşmanın davacı tarafından imzalanmadığının görüldüğü;
Özelleştirme Yüksek Kurulu’nun 01.10.2010 gün ve 2010/86 sayılı Kararı ile
Türkiye Elektrik Dağıtım A.Ş.nin Fırat Elektrik A.Ş.’ndeki %100 hissesinin,
230.250.000 ABD doları bedelle Aksa Elektrik Perakende Satış A.Ş.’ne
devredilmesine karar verildiği, hisse devrinin 31.12.2010 tarihinde tamamı
ile gerçekleşmesi ile Fırat Elektrik A.Ş.’nın özelleştirme işleminin
tamamlandığı; davalı kurum tarafından, sistem kullanım anlaşmasının 10.
maddesinde belirtilen cezai şartlarından 12. bentte belirtilen yükümlülüğün
Ekim 2008 tarihinde tespit edilen ihlali nedeni ile davacı kuruma 12352,73
TL ceza kesildiği, davacının bu cezaya itiraz etmesi ile taraflar arasında
davaya konu uyuşmazlığı oluştuğu anlaşılmaktadır. Görüldüğü üzere, ceza
faturasının tanzimine konu ihlal tarihinde, davacı kurum henüz
özelleştirilmemiş, davalı ile arasında Sistem Kullanım Anlaşması
imzalanmamış olmakla, ihlal tarihi itibariyle idare hukuku tüzel kişisi
sıfatını devam ettirmektedir.
Yukarıda ayrıntısı ile açıklandığı üzere, Ana
Statüsü’nün 3. maddesinin 2. fıkrası gereğince
TEİAŞ, 4628 sayılı EPK’nda verilen görevleri kapsamında tesis ettiği
işlemler yönünden idare hukuku hükümlerine tabidir ve 4628 sayılı
Elektrik Piyasası Kanunu’nun yukarıda 2. maddesi kapsamında verilen
yetkileri kullanırken tesis ettiği işlemler bakımından özel hukuk
hükümlerine tabi olmadığı yönünden bir kuşku bulunmamaktadır. Buna
ilaveten, davalı TEİAŞ tarafından, davacı kurumun özelleştirilmesinden
önceki döneme ilişkin olarak, davalı idarenin elektrik iletimi kamu
hizmetinin düzgün işletilmesini sağlamak adına gerçekleştirdiği denetim
görevi kapsamında tespit ettiği ihlal nedeni ile davacıya ceza faturası
tanzim ettiği, ne faturanın tanzimi ne de faturanın dayanağı olan
işlemlerin düzenlenmesi aşamasında davacının herhangi bir katkısı
bulunmadığı, davalı idarenin tüm bu işlem ve düzenlemeleri kanunlar ve
ilgili mevzuatın kendisine verdiği yetkiye dayalı olarak kamu gücü
kullanmak sureti ile ve tek taraflı irade beyanı ile gerçekleştirdiği
hususları da dikkate alındığında, davaya konu iptali istenen ceza
faturasının bir idari işlem olduğu sonucuna varılmıştır.
Her ne kadar davaya konu sistem kullanım anlaşması
bir sözleşme metni gibi düzenlenmiş ise de, gerek TEİAŞ tarafından tek
taraflı olarak hazırlanması, gerek EPDK tarafından onaylanarak yürürlüğe
girmesi ve gerekse de davacı tarafından imzalanmamış olması nedenleri ile,
iki taraflı irade beyanına havi bir özel hukuk sözleşmesi niteliğinde
olduğu kabul edilmemiş, bir idari işlem olarak değerlendirilmiştir.
Bu
duruma göre, idare tarafından tesis edilen işlemin, anılan yasal
düzenlemelere uygunluğunun denetlenmesi gereken davanın görüm ve çözümünde
2577 sayılı Yasa’nın 2. maddesinin 1. fıkrasının (a) bendi gereğince idari
yargı yerleri görevli olduğu sonucuna ulaşılmıştır.
Açıklanan
nedenlerle, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı’nın başvurusunun reddine karar
verilmesi gerekmiştir.
SONUÇ : Davanın çözümünde İDARİ YARGININ görevli olduğuna,
bu nedenle Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı’nın, BAŞVURUSUNUN REDDİNE,
5.5.2014 gününde OY BİRLİĞİ İLE KESİN OLARAK karar verildi.
—— • ——
Uyuşmazlık Mahkemesi
Başkanlığından:
2-ESAS NO : 2014/197
KARAR NO: 2014/506
KARAR TR : 05.05.2014
(Hukuk Bölümü)
ÖZET : Davacının taşınmazı üzerinde konulan kısıtlamanın
(hukuki el atmanın) yol açtığı öne sürülen zararın tazmini istemiyle açılan
davanın imar planından kaynaklanan tazminat davaları kapsamında İDARİ YARGI
YERİNDE çözümlenmesi gerektiği hk.
K A R A R
Davacı : M.D.
Vekilli : Av. İ.S.
Davalı : 1-İstanbul Büyükşehir Belediye
Başkanlığı
Vekili : Av. Y.C.
2-
İstanbul Su ve Kanalizasyon İdaresi Genel Müdürlüğü
Vekili : Av. G.K.T.
3- Başakşehir Belediye Başkanlığı
Vekili : Av. Y.Ş.
Dahili Davalı : Çevre ve Şehircilik Bakanlığı
Vekili : Av.
M.H.K.
O L A Y : Davacı
vekili, dava dilekçesinde özetle; davacı adına kayıtlı, İstanbul,
Başakşehir ilçesi, İkitelli 2 mahallesi, 2123 parsel sayılı taşınmazın
kısmen İSKİ arıtma tesislerinde kalması ve diğer kısmının da yeşil alanda
kalması nedeniyle fiili olarak el atıldığını, davalı İSKİ Genel
Müdürlüğü’ne uzlaşma talebinde bulunulduğu halde herhangi bir cevap
verilmeyerek uzlaşma taleplerinin zımnen reddedildiğini belirterek;
şimdilik 100,00TL bedelin idareye yapılan başvuru tarihinden itibaren yasal
faiziyle birlikte davalılardan tahsili istemiyle adli yargıda dava açmış,
sonrasında verdiği ıslah dilekçesi ile alacak miktarını 96.915,00TL olarak
belirlemiştir.
Çevre ve Şehircilik Bakanlığı
yargılama sırasında davaya dahil edilmiştir.
Dahili davalı Çevre ve
Şehircilik Bakanlığı vekili süresi içerisinde görev itirazında bulunmuştur.
KÜÇÜKÇEKMECE 4. ASLİYE HUKUK
MAHKEMESİ: 22.10.2013 gün ve E:2012/9 sayılı kararı ile görev itirazının
reddine karar vermiştir.
Dahili davalı Çevre ve Şehircilik
Bakanlığı vekilinin, idari yargı yararına olumlu görev uyuşmazlığı çıkartılması
yolunda süresi içinde verdiği dilekçesi üzerine; dava dosyasının onaylı bir
örneği Danıştay Başsavcılığı'na gönderilmiştir.
DANIŞTAY BAŞSAVCISI; “…Uygulama ve öğreti'de, kamu idarelerinin, kamu
hizmetinin yürütümü sırasında, kamu gücü kullanarak tek yanlı irade
açıklamalarıyla yapmış oldukları işlemler, "idari işlem";
herhangi bir işlem ya da karara dayanmaksızın gerçekleştirdikleri maddi
faaliyetleriyle, görevleriyle ilgili hareketsizlikleri de, "idari
eylem" olarak tanımlanmaktadır.
Bu
tanıma göre, idarelerin 3194 sayılı İmar Kanununun 8'inci maddesi uyarınca
tek yanlı irade açıklamaları ile tesis ettikleri, genel ve düzenleyici imar
planları ile 2981 sayılı Yasanın 13'üncü maddesinin (c) bendi uyarınca tek
yanlı irade açıklamaları ile tesis ettikleri, genel ve düzenleyici ıslah
imar planlan ve bu planlara dayanılarak tesis edilen parselasyon,
kamulaştırma, ruhsat gibi bireysel işlemler, "idari işlem"; bu
imar planı uyarınca yapmak zorunda oldukları program ve uygulamaları bunun
için gerekli zamanda gerçekleştirmemeleri; yani, bu konudaki hareketsizlikleri
de, idari eylem niteliği taşımaktadır.
Dosyanın
incelenmesinden; dava dilekçesinde, imar planında Olimpiyat Parkı, ISKI
arıtma tesisi alanı ve jeolojik açıdan önlem alınmadan yapılaşmaya izin
verilemeyecek alan olarak ayrılan taşınmazın bedelinin ödenmesine
hükmedilmesinin istenildiği, adli yargı yerince yaptırılan keşif ve bilirkişi
incelemesi sonucu düzenlenen raporlarda taşınmazın davalı ISKI Genel
Müdürlüğü tarafından kamulaştırılarak adına tescil edildiği belirtilmekle
birlikte, taşınmaza fiili olarak el atmanın olmadığının saptandığı
anlaşılmıştır.
Bu
bilgiler karşısında; davanın, davacının taşınmazına, Yargıtay Hukuk Genel
Kurulunun 15.12.2010 günlü, E:2010/5-662 K2010/651 sayılı kararında
"hukuki el atma" olarak nitelendirilen, imar planındaki belirleme
sebebiyle mülkiyet hakkına getirilen kısıtlamadan kaynaklanan tazminat
talebiyle açıldığı sonucuna ulaşılmıştır.
Dava
dilekçesinde ve Yargıtay Hukuk Genel Kurulu kararında, mülkiyet hakkına
getirildiği söylenen kısıtlamanın, taşınmazın malikleri yönünden zarar
doğurucu sonuçlarının olabileceğinde kuşku yoktur. Ancak bu sonuç ya da
sonuçlar, genel ve düzenleyici nitelikte bir idari işlem olan imar planında
taşınmaza yönelik belirlemeden, bu planda öngörülen kamulaştırma
programlarının zamanında yapılmamasından ve imar uygulamalarından; başka
anlatımla da, idari işlemlerden ve davalı idarelerin imar planı gereği
yapılması gereken kamulaştırmaları zamanında yapmayarak hareketsiz kalması
şeklinde ortaya çıkan idari eylemlerden kaynaklanmaktadır.
İdari
işlem ve eylemlerden doğan zararların tazmini taleplerinin ise, 2577 sayılı
İdari Yargılama Usulü Kanunu'nun 12 ve 13'üncü maddeleri uyarınca, İdari
Yargı yerlerinde açılacak tam yargı davalarına konu edilmeleri, anılan yasa
hükümlerinin gereğidir.
Bu
bakımdan, hukuka uygunluklarının denetimi ve zarar doğurucu sonuçlarının
giderilmesi idari Yargı'nın görev alanında bulunan idari işlem ve
eylemlerin hukuk düzeninde yaratmış oldukları etki ve sonuçların,
"hukuki el atma" olarak nitelendirilmesine ve bu olumsuz
sonuçlarla ilgili tazminat taleplerinin adli yargı yerlerinde açılacak
tazminat davalarına konu edilmelerine, hukuken olanak bulunmamaktadır.
Dolayısıyla,
davanın 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu'nun 2'nci maddesinin
1'inci fıkrasının (b) bendinde yer alan "İdari eylem ve işlemlerden
dolayı kişisel haklan doğrudan muhtel olanlar tarafından açılan tam yargı
davaları," hükmü gereğince idari yargı yerinde görülmesi
gerekmektedir.
Nitekim,
11.06.2013 günlü, 28674 sayılı Resmi Gazete'de yayımlanan 6487 sayılı
Kanun'un 2942 sayılı Kamulaştırma Kanunu'nun geçici 6'ncı maddesinde değişiklik
yapan 2l'inci maddesinde "Uygulama imar planlarında umumi hizmetlere
ve resmi kurumlara ayrılmak suretiyle veya ilgili kanunların uygulanmasıyla
tasarrufu kısıtlanan taşınmazlar hakkında, 03.05.1985 tarihli ve 3194
sayılı İmar Kanununda öngörülen idari başvuru ve işlemler tamamlandıktan
sonra idari yargıda dava açılabilir." hükmüne yer verilmek suretiyle
"hukuki el atma" olarak nitelendirilen, imar planındaki belirleme
sebebiyle mülkiyet hakkına getirilen kısıtlamadan kaynaklanan tazminat
davalarının görüm ve çözümünde İdari Yargı yerinin görevli olduğu
öngörülmüş bulunmaktadır…” gerekçesiyle 2247 sayılı Yasa'nın 10'uncu
maddesi uyarınca olumlu görev uyuşmazlığı çıkarılmasına ve dosyanın
Uyuşmazlık Mahkemesine gönderilmesine karar vermiştir.
Başkanlığımızca 2247 sayılı
Uyuşmazlık Mahkemesinin Kuruluş ve İşleyişi Hakkındaki Kanunu’nun 13.
Maddesine göre Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nın görüşü alınmıştır.
YARGITAY CUMHURİYET BAŞSAVCISI: “…Davacı, M.D.'ın Başakşehir ilçesi İkitelli
mahallesi, 26 pafta, 2123 nolu parselin 1/1000 ölçekli uygulama imar
planlarında, olimpiyat parkı alanı olarak ayrılması nedeniyle, fiili
tasarrufunun engellendiği gerekçesi ile açılan tazminat davasında, davalı
idarenin cevabi yazılarından; davaya konu taşınmazın, 1/1000 ölçekli,
Küçükçekmece - İkitelli Atatürk Olimpiyat Parkı Uygulama alanında kaldığı,
İSKİ Genel Müdürlüğü'nün 21/02/2012 gün ve 93416 sayılı yazısına göre ise,
İSKİ Genel Müdürlüğünün 1995/1360 sayılı Yönetim Kurulu kararı ile kamu
yararı kararı alındığı ve 29/11/1995 tarihli Bakanlık oluru ilede
kamulaştırma işleminin kesinleştirilmesinden sonra taşınmazın kıymet
takdiri yapılıp bedelinin 05/02/1996 tarihinde bloke edildiği, Küçükçekmece
1. Asliye Hukuk Mahkemesinin 1999/1245 E, 2000/1359 K sayılı Kararı ilede
idare adına tesciline karar alındığı, ancak taşınmaz üzerindeki
sınırlamalar nedeniyle tescil işleminin henüz yapılamadığı anlaşılmaktadır.
Davacı
tarafından açılan davanın, yukarıda açıklanan hukuki duruma göre,
2942
sayılı Kamulaştırma Kanunu'nda, 10. maddeye göre teşkil olunan kıymet
takdiri komisyonlarınca, 11. maddesinde belirtilen objektif esaslar dikkate
alınarak kamulaştırma bedelinin takdir edileceği belirtilmiş ve 14. madde
ile de, kamulaştırma işlemine karşı idari yargıda; takdir olunan bedel ile
maddi hatalara karşı ise adli yargıda dava açılacağı düzenlenmiştir.
Olayda, idarece kamulaştırma kararı alındığı ve 2942 sayılı Kamulaştırma
Kanunu'nda öngörülen yöntem izlenmek suretiyle işlemlerin tamamlandığı
anlaşılmaktadır. Açılan davanın da taşınmazın bedelinin tazminine yönelik
olması karşısında, 2942 sayılı Yasanın 14. Maddesi kapsamında davanın adli
yargı yerinde görülmesi…” gerekçesiyle Danıştay Başsavcılığı’nın
başvurusunun reddi gerektiği şeklinde görüş bildirilmiştir.
İNCELEME VE GEREKÇE :
Uyuşmazlık Mahkemesi Hukuk Bölümü’nün, Serdar
ÖZGÜLDÜR’ün Başkanlığında, Üyeler: Eyüp Sabri BAYDAR, Ali ÇOLAK, Sıddık
YILDIZ, Nurdane TOPUZ, Ayhan Akarsu ve Mehmet AKBULUT’un katılımlarıyla
yapılan 05.05.2014 günlü toplantısında:
l-İLK İNCELEME: Başvuru yazısı ve dava dosyası örneği
üzerinde 2247 sayılı Yasa'nın 27. maddesi gereğince yapılan incelemeye
göre, dahili davalı Çevre ve Şehircilik Bakanlığı vekilinin anılan Yasanın
10/2 maddesinde öngörülen yönteme uygun olarak yaptıkları görev itirazının
reddedilmesi ve Çevre ve Şehircilik Bakanlığı vekilinin 12/1. maddede
belirtilen süre içinde başvuruda bulunması üzerine Danıştay Başsavcısı'nca,
10. maddede öngörülen biçimde, olumlu görev uyuşmazlığı çıkarıldığı
anlaşılmaktadır. Usule ilişkin herhangi bir noksanlık bulunmadığından görev
uyuşmazlığının esasının incelenmesine oy birliği ile karar verildi.
II-ESASIN İNCELENMESİ: Raportör-Hakim Filiz BUDAK’ın,
davanın çözümünde idari yargının görevli olduğu yolundaki raporu ile
dosyadaki belgeler okunduktan; ilgili Başsavcılarca görevlendirilen
Yargıtay Cumhuriyet Savcısı Mehmet BAYHAN ile Danıştay Savcısı Mehmet Ali
GÜMÜŞ’ün davada idari yargının görevli olduğu yolundaki sözlü açıklamaları
da dinlendikten sonra GEREĞİ GÖRÜŞÜLÜP DÜŞÜNÜLDÜ:
Dava, davacının hissedar olduğu taşınmazda kısmen İSKİ
arıtma tesisleri bulunduğu kısmen de yeşil alanda kalması nedeniyle
taşınmaza fiilen el atıldığı ve kamulaştırma işlemi yapılması için İSKİ’ ye
başvurulduğu halde bu başvurunun zımnen reddedildiğini açıklayarak,
taşınmazın bedelinin faiziyle birlikte davalı idarelerden tahsili istemiyle
açılmıştır.
Dosya kapsamında yapılan incelemede; dava konusu 2123
parselin 198/2304 payının davacı tarafından 29.11.1990 yılında alındığı,
Küçükçekmece 3. Asliye Hukuk Mahkemesinin E:1999/1245 K:2000/1359 sayılı
kararı ile 2123 parseldeki davacı M.D.hissesi ile diğer hissedarların
hisselerine ilişkin tapu kaydının iptali ile taşınmazın İSKİ adına
tesciline karar verildiği, tescil kararının temyiz edilmeksizin 12.02.2002
tarihinde kesinleştiği ancak taşınmaz üzerindeki takyitler nedeniyle tapuda
işlem yapılamadığı ve tescile ilişkin tapuya şerh konulduğu, 23.09.2005
tarihinde onaylanan 1/1000 ölçekli İkitelli Atatürk Olimpiyat Parkı
Uygulama İmar Planında taşınmazın “Olimpiyat Parkı Alanında, büyük bir
kısmı jeolojik açıdan önlem alınmadan yapılaşmaya izin verilmeyecek alanlar
içerisinde, geri kalan kısmı İSKİ Arıtma Tesisi alanlarında” kaldığı,
12.11.2012 tarihinde yapılan keşif sonrası verilen bilirkişi raporlarına
göre taşınmazın halen boş arsa olduğu, fiili el atmanın söz konusu
olmadığının bildirildiği anlaşılmıştır.
Her ne
kadar, dava konusu 2123 sayılı parselin davacı adına kayıtlı hissesi
hakkında İSKİ lehine tescil kararı alınmış ve kesinleşmiş ise de taşınmaz
üzerindeki sınırlandırmalar nedeniyle tescil işleminin gerçekleşmediği ve
bu hususun işin esasına ilişkin olmasının yanı sıra davacının talebinin de
uyuşmazlık çıkaran dahili davalı Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’na karşı
imar planından kaynaklandığı ve taşınmaza fiilen el atılmadığı yapılan
incelemede görülmüştür.
3194 sayılı İmar Kanunu’nun “Planların hazırlanması ve
yürürlüğe konulması” başlıklı 8. maddesinde; “Planların hazırlanmasında ve
yürürlüğe konulmasında aşağıda belirtilen esaslara uyulur.
a) Bölge
planları; sosyo - ekonomik gelişme eğilimlerini, yerleşmelerin gelişme
potansiyelini, sektörel hedefleri, faaliyetlerin ve alt yapıların
dağılımını belirlemek üzere hazırlanacak bölge planlarını, gerekli gördüğü
hallerde Devlet Planlama Teşkilatı yapar veya yaptırır.
b) İmar
Planları; Nazım İmar Planı ve Uygulama İmar Planından meydana gelir. Mevcut
ise bölge planı ve çevre düzeni plan kararlarına uygunluğu sağlanarak,
belediye sınırları içinde kalan yerlerin nazım ve uygulama imar planları
ilgili belediyelerce yapılır veya yaptırılır. Belediye meclisince
onaylanarak yürürlüğe girer. (Değişik dördüncü cümle: 8/8/2011- KHK-648/21
md.) Bu planlar onay tarihinden itibaren belediye başkanlığınca tespit
edilen ilan yerlerinde ve ilgili idarelerin internet sayfalarında bir ay
süreyle eş zamanlı olarak ilan edilir. Bir aylık ilan süresi içinde
planlara itiraz edilebilir. Belediye başkanlığınca belediye meclisine
gönderilen itirazlar ve planları belediye meclisi onbeş gün içinde
inceleyerek kesin karara bağlar.
Belediye
ve mücavir alan dışında kalan yerlerde yapılacak planlar valilik veya
ilgilisince yapılır veya yaptırılır. Valilikçe uygun görüldüğü takdirde
onaylanarak yürürlüğe girer. (Değişik üçüncü cümle: 8/8/2011- KHK-648/21
md.) Onay tarihinden itibaren valilikçe tespit edilen ilan yerinde ve
ilgili idarelerin internet sayfalarında bir ay süreyle eş zamanlı olarak
ilan edilir. Bir aylık ilan süresi içinde planlara itiraz edilebilir.
İtirazlar valiliğe yapılır, valilik itirazları ve planları onbeş gün
içerisinde inceleyerek kesin karara bağlar.
Onaylanmış
planlarda yapılacak değişiklikler de yukarıdaki usullere tabidir.
Kesinleşen
imar planlarının bir kopyası, Bakanlığa gönderilir.
İmar
planları alenidir. Bu aleniyeti sağlamak ilgili idarelerin görevidir.
Belediye Başkanlığı ve mülki amirlikler, imar planının tamamını veya bir
kısmını kopyalar veya kitapçıklar haline getirip çoğaltarak tespit edilecek
ücret karşılığında isteyenlere verir.
c) (Ek:
3/7/2005 - 5403/25 md.) Tarım arazileri, Toprak Koruma ve Arazi Kullanımı
Kanununda belirtilen izinler alınmadan tarımsal amaç dışında kullanılmak
üzere plânlanamaz.” hükmüne yer verilmiştir.
Olayda, imar planının uygulaması sonucu, uyuşmazlığa
konu parselin imar planında olimpiyat parkı alanında, büyük bir kısmı
jeolojik açıdan önlem alınmadan yapılaşmaya izin verilmeyecek alanlar
içerisinde, geri kalan kısmı İSKİ Arıtma Tesisi alanlarında kaldığı,
taşınmaza idarece fiilen el atılmadığı, kamulaştırmasız el atma nedeniyle taşınmazın
bedelinin ödenilmesi gerektiğinin iddia edildiği; davanın konusunun, davalı
idarece 3194 sayılı Kanunu uyarınca kamu gücü kullanılarak tek yanlı irade
ile yapılan imar planlarında yer alan davacının hissedar olduğu taşınmazın
bedelinin tazminine ilişkin bulunduğu anlaşılmış olup, belirtilen duruma göre,
imar planı ve buna dayalı imar uygulaması sonucunda uğranılan zararın
tazminine yönelik bulunan davanın, 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu'nun
2/1-b maddesinde yer alan "İdari eylem ve işlemlerden dolayı kişisel
hakları doğrudan muhtel olanlar tarafından açılan tam yargı davaları"
kapsamında idari yargı yerince çözümlenmesi gerekmektedir.
Öte
yandan, taşınmazın imar planında “dere mutlak koruma alanı” nda kalması
nedeniyle taşınmaz üzerindeki tasarruf yetkisinin kısıtlanması nedenine
dayalı olarak davacının Asliye Hukuk Mahkemesi nezlinde açtığı tazminat
davasında, bu Mahkemece 4.11.1983 günlü, 2942 sayılı Kamulaştırma
Kanunu’nun Geçici 6 ncı maddesinin kimi fıkralarının iptali istemiyle
Anayasa Mahkemesine yapılan itiraz başvurusunda; Anayasa Mahkemesi
25.9.2013 tarih ve E: 2013/93, K: 2013/101 sayılı kararında ”… Davacının
mülkü üzerinde tasarruf etme hakkının kısıtlanması, idarenin bir eyleminden
değil, idari bir işlem niteliğinde olduğu tartışmasız olan imar planından
kaynaklanmaktadır. Olayda, idarenin fiili el koyma niteliği taşıyan bir
eylemi henüz bulunmamakta, aksine kanunen yapması gereken kamulaştırma
işlemlerini yapmamak biçiminde tezahür eden bir eylemsizliği söz konusudur.
Öte yandan kamulaştırmasız el atmadan söz edilebilmesi için taşınmaz
zilyetliğinin idareye geçmesi ve taşınmazın fiilen kamu hizmetine tahsis
edilmiş olması gerekmektedir. Oysa, mahkemede görülen davaya konu olayda
olduğu gibi imar kısıtlamaları’nda taşınmaz zilyetliği malikte kalmaya
devam etmekte olup, yalnızca malikin ilgili mevzuattan kaynaklanan bazı
kısıtlamalara maruz kalması söz konusu olmaktadır. Sonuç olarak, davacının
taşınmazının imar planlarında “ dere mutlak koruma alanı” nda bırakılması
nedeniyle, tasarruf hakkının kısıtlanmasının kamulaştırmasız el atma sonucu
olduğu ve tasarruf hakkının kısıtlanması sebebiyle doğan zararın ancak
idari yargıda açılacak bir tam yargı davasına konu edilebileceği sonucuna
ulaşılmaktadır. Dolayısıyla bakılmakta olan dava, itiraz başvurusunda
bulunan mahkemenin görev alanına girmemektedir. Nitekim, Anayasanın 158.
maddesi ile, adli, idari ve askeri yargı merciileri arasındaki görev ve
hüküm uyuşmazlıklarını kesin olarak çözümlemeye yetkili kılınan Uyuşmazlık
Mahkemesinin istikrar bulmuş içtihatları da bu yöndedir…” gerekçesiyle,
Asliye Hukuk Mahkemesince yapılan itiraz başvurusu, başvuran mahkemenin
yetkisizliği nedeniyle oybirliğiyle reddedilmiştir. Yine taşınmazı imar
planında “spor alanı” olarak ayrılan davacının Asliye Hukuk Mahkemesinde
açtığı tazminat davasında, davalı idarelerin görev itirazları nedeniyle
Danıştay Başsavcılığınca çıkartılan olumlu görev uyuşmazlığında, Uyuşmazlık
Mahkemesi’nce olumlu görev uyuşmazlığı talebinin kabulü ile ilgili Asliye
Hukuk Mahkemesinin görevlilik kararının kaldırılması yolunda verilen karar
nedeniyle, anayasal haklarının ihlal edildiği iddiasıyla Anayasa
Mahkemesine yapılan bireysel başvuru üzerine, Anayasa Mahkemesi İkinci Bölümünce
18.9.2013 tarihinde verilen kararda (Başvuru No: 2013/1586) “…Mahkemenin
gerekçesi ve başvurucunun iddiaları incelendiğinde, iddiaların özünün
Uyuşmazlık Mahkemesi tarafından delillerin değerlendirilmesinde ve hukuk
kurallarının yorumlanmasında isabet olmadığına ve esas itibariyle
yargılamanın sonucuna ilişkin olduğu anlaşılmaktadır. Yargılama, Uyuşmazlık
Mahkemesi tarafından usul şartlarına ve hukuka uygun olarak
gerçekleştirilmiş olup, başvurucu derece mahkemelerinde kendi delillerini
ve iddialarını sunma fırsatını bulmuş ve bunlar Uyuşmazlık Mahkemesi’nce
gereği gibi değerlendirilmiştir… Açıklanan nedenlerle, adil yargılanma
hakkının ihlal edildiği iddialarının kanun yolu şikayeti niteliğinde
olduğu, Uyuşmazlık Mahkemesi kararının bariz bir şekilde keyfilik de
içermediği anlaşıldığından, başvurunun, diğer kabul edilebilirlik koşulları
yönünden incelenmeksizin ‘açıkça dayanaktan yoksun olması’ nedeniyle kabul
edilemez olduğuna karar verilmesi gerekir…” gerekçesiyle, davacının
başvurusu oybirliğiyle reddedilmiştir. (Resmi Gazete, 30.10.2013,
Sayı:28806) Son olarak, Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 30.10.2013 tarih ve
E.2013/603, K.2013/1503 sayılı kararıyla, imar planındaki kısıtlamalardan
kaynaklanan ‘hukuki el atmalardan’ kaynaklanan tazminat istemli davaların
idari yargının görevinde olduğu hüküm altına alınmıştır.
Açıklanan nedenlerle,
Danıştay Başsavcısı’nın, başvurusunun kabulü ile, dahili davalı Çevre ve
Şehircilik Bakanlığı vekilinin görev itirazının Küçükçekmece 4. Asliye
Hukuk Mahkemesince reddine ilişkin 22.10.2013 gün ve E:2012/9 sayılı
kararın kaldırılması gerekmiştir.
SONUÇ :
Davanın çözümünde İDARİ YARGININ görevli olduğuna, bu nedenle Danıştay
Başsavcısı’nın, BAŞVURUSUNUN KABULÜ ile, dahili davalı Çevre ve Şehircilik
Bakanlığı vekilinin görev itirazının Küçükçekmece 4. Asliye Hukuk
Mahkemesince reddine ilişkin 22.10.2013 gün ve E:2012/9 sayılı KARARIN
KALDIRILMASINA, 05.05.2014 gününde OY BİRLİĞİ İLE KESİN OLARAK karar
verildi.
—— • ——
Uyuşmazlık Mahkemesi
Başkanlığından:
3-ESAS NO : 2014/199
KARAR NO: 2014/507
KARAR TR : 05.05.2014
(Hukuk Bölümü)
ÖZET : İdarece
kamu gücü kullanılarak, resen ve tek yanlı biçimde tesis edilen imar
uygulama işlemlerinden ve bu uygulamalarla, önceleri zayiat, daha sonra
düzenleme ortaklık payı olarak adlandırılan kesintilerden kaynaklanan
zararın tazminine ilişkin bulunan davanın, 2577 sayılı Yasa kapsamında ve
imar mevzuatı hükümleri çerçevesinde İDARİ YARGI YERİNDE çözümlenmesi
gerektiği hk.
K A R A R
Davacılar
: 1- F.B.(Ü.), H.Ü.Mirasçıları; 2- U.Ü., S.Ü. Mirasçıları; 3- U.Ü.,
M.Ü.(Ö.) Mirasçıları;
4-F.B.Ü.,H.Ü.Mirasçıları;
5-N.Ö.A.,6-C.A., F.Ü.(Ç.) Mirasçıları;7-F.Ç., 8- A.A. (Ç.),
9-D.B.(Ç.),10-H.D.(Ç.),11-S.Ç.,12-H.Ç.,M.Ü.Mirasçıları;13-U.Ü.,14-F.Ç.15-A.A.(Ç.)
16-
S.Ç., 17- H.Ç., 18- D.B.(Ç.), 19- H.D.(Ç.), 20-F.B.(Ü.), 21- N.Ö.A., 22-
C.A.
H.Ü.
Mirasçıları; 23- Y.Ü., 24- U.Ü.
Vekilleri : Av. S.A., Av. V.T.
Davalılar : 1-Ankara İl Özel İdaresini İzafeten Ankara
Valiliği
Vekili : Av. Z.T.
2-Ankara
Büyükşehir Belediye Başkanlığı
Vekili : Av. S.D.
3-Çankaya Belediye Başkanlığı
Vekili : Av. Z.Ö.
O L A Y :
Davacılar vekili, Ankara ili, Çankaya İlçesi, Küçükesat Mahallesi, 1690
Ada, 33 Parselde kayıtlı 9.974
m2 taşınmazın tamamının müvekkillere ait olduğunu;
taşınmazın en az 4.735 m2’sinin ikinci bir imar / parselasyon /
şuyulandırma uygulaması ile 5231 Ada, 15 Parsel de bulunan Gaziosmanpaşa
İlköğretim Okulunun halen tamamının fiilen kullanımında olduğunu ve
sorumluluğun Ankara İl Özel İdaresine ait bulunduğunu; taşınmazın en az 2.105 m2.sinin,
zeminde yer verilmediğinden / tamamı DOP olarak kesildiğinden/ tamamına
fiilen el atılmış olduğunu ve sorumluluğun müştereken ve müteselsilen
davalı belediyelere ait bulunduğunu; taşınmazın en az 1.986 m2.sinin, 4832
Ada, 4 - 5- 6- 7 ve 20 parsellere verilmek suretiyle fiilen el atılmış
olduğunu ve sorumluluğun müştereken ve müteselsilen davalı belediyelere ait
bulunduğunu; ayrıca, imar uygulaması nedeni ile taşınmazdan ikinci bir DOP
kesilemeyeceğinden bilirkişi incelemesi sonucunda belirlenecek duruma göre
talep ve dava haklarını şimdilik saklı tuttuklarını; haksız el atma sonucu
kamulaştırmasız el atma oluştuğunu, davalıların bu taşınmazı kamulaştırması
gerekirken, bu işlemi gerçekleştirmemesi nedeniyle taşınmazı kullanamayan
müvekkillerinin mağdur edildiğini, taşınmazdan tasarruf edebilme haklarının
ortadan kalktığını; taşınmazın bulunduğu konum itibariyle değerli ve üstün
özelliklere sahip olduğunu;
davalının kamulaştırmasız el atması sonucu taşınmaz mülkiyetinin tapudan
davalılara devri ile bedelinin davalılardan tahsili için iş bu davayı ikame
etme zorunluluğu doğduğunu ifade ederek; Ankara İli, Çankaya ilçesi,
Küçükesat Mahallesi, 1690 Ada, 1 Parselde kayıtlı en az 9.974 m2 taşınmazın,
davalıların kamulaştırmasız fiilen ve hukuken el koyması ve davalı idareler
ile uzlaşmanın mümkün görülmemesi sonucu, el atılan 5231 Ada, 15 Parselin
davalılardan Ankara il Özel idaresine; 1690 Ada, 33 Parselin davalılardan
belediyelere tapudan devri ile bedelinin fazlaya ilişkin hakları saklı
kalmak kaydıyla, şimdilik 10.000 TL.nın el koyma tarihinden itibaren
işleyecek faizi ile birlikte ve belirtilen sorumlulukları oranında
müştereken ve müteselsilen davalılardan tahsiline karar verilmesi istemiyle
adli yargı yerinde dava açmıştır.
Davalılardan Ankara Büyükşehir
Belediye Başkanlığı ile Çankaya Belediye Başkanlığının vekilleri süresi içinde görev itirazında
bulunmuşlardır.
ANKARA
14.ASLİYE HUKUK MAHKEMESİ: 22.10.2013 gün ve E:2013/150 sayı ile, yargı
yolu nedeniyle görev itirazlarının reddine karar vermiştir.
Davalılardan Çankaya Belediye
Başkanlığı
vekilinin, idari yargı yararına
olumlu görev uyuşmazlığı çıkartılması yolunda süresi içinde verdiği
dilekçesi üzerine, dava dosyasının onaylı bir örneği Danıştay Başsavcılığı'na
gönderilmiştir.
DANIŞTAY BAŞSAVCISI; Uygulama ve Öğreti'de,
kamu idarelerinin, kamu hizmetinin yürütümü sırasında, kamu gücü kullanarak
tek yanlı irade açıklamalarıyla yapmış oldukları işlemlerin, "idari
işlem"; herhangi bir işlem ya da karara dayanmaksızın
gerçekleştirdikleri maddi faaliyetleriyle, görevleriyle ilgili
hareketsizliklerinin de, "idari eylem" olarak tanımlandığı; bu
tanıma göre; idarelerin 3194 sayılı İmar Kanununun 8'inci maddesi uyarınca
tek yanlı irade açıklamaları ile tesis ettikleri, genel ve düzenleyici imar
planları ile 2981 sayılı Yasanın 13'üncü maddesinin (c) bendi uyarınca tek
yanlı irade açıklamaları ile tesis ettikleri, genel ve düzenleyici ıslah
imar planları ve bu planlara dayanılarak tesis edilen parselasyon,
kamulaştırma, ruhsat gibi bireysel işlemlerin, "idari işlem"; bu
imar planı uyarınca yapmak zorunda oldukları program ve uygulamaları bunun
için gerekli zamanda gerçekleştirmemeleri; yani, bu konudaki
hareketsizliklerinin de, idari eylem niteliği taşıdığı; dosyanın
incelenmesinden; davacıların hissedarı olduğu taşınmazın yapılan imar
uygulamaları sonucunda oluşturulan parsellerin bir kısmının daha sonra imar
planında okul alanı olarak değiştirilerek tek parsel haline getirildiği ve
bu alanda okulun yapıldığı, dava dilekçesinde davacıların taşınmazlarına
okul yapılmak suretiyle fiilen el atıldığı ve yapılan imar uygulamasında
parselden kesilen düzenleme ortaklık payının hatalı olduğu, taşınmazdan
ikinci kez düzenleme ortaklık payı kesilemeyeceği iddialarıyla taşınmazlarının
bedelinin ödenmesine hükmedilmesinin ve fiilen el atılan 5231 ada, 15
parselin Ankara İl Özel İdaresine, 1690 ada, 33 parselin davalı Belediyeler
adına tesciline hükmedilmesinin istenildiğinin anlaşıldığı; idari işlem ve
eylemlerden doğan zararların tazmini taleplerinin, 2577 sayılı İdari
Yargılama Usulü Kanunu'nun 12 ve 13'üncü maddeleri uyarınca, İdari Yargı
yerlerinde açılacak tam yargı davalarına konu edilmelerinin, anılan yasa
hükümlerinin gereği olduğu; dolayısıyla, davanın yapılan imar uygulamasına
ve bu uygulamalarda kesilen düzenleme ortaklık payına ilişkin kısmının 2577
sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu'nun 2'nci maddesinin 1'inci fıkrasının
(b) bendinde yer alan "İdari eylem ve işlemlerden dolayı kişisel
hakları doğrudan muhtel olanlar tarafından açılan tam yargı davaları,"
hükmü gereğince idari yargı yerinde görülmesinin gerektiği; diğer taraftan,
2942 sayılı Kamulaştırma Kanununun 1'inci maddesine göre; kamulaştırmayı,
Devlet ve kamu tüzel kişileri tarafından; kamu gücüne dayanılarak kamu
yararının gerektirdiği hallerde, gerçek ve özel hukuk tüzel kişilerinin
mülkiyetinde bulunan taşınmaz malların ve kaynakların kanunla gösterilen
esas ve hükümlere göre yetkili organlarca verilen karar uyarınca parası
peşin ödenerek mülkiyetinin alınması veya irtifak hakkı olarak kurulması
olarak tanımlamanın mümkün olduğu; bu tanıma göre, idarenin müdahalesinin
kamulaştırma kararına veya başka bir işleme dayanarak yapılmasının
gerektiği; idarenin herhangi bir kararına dayanmayan ya da bir idari
işlemin icrası niteliğinde olmayan uygulamalarının, İdare Hukukunun konusuna
giren "idari eylem" veya "idari işlem" olarak kabulünün
mümkün olmadığı; dolayısıyla; idarenin, açık ve ağır biçimde hukukilikten
yoksun olan ve bu haliyle "haksız fiil" olarak kabul edilebilecek
uygulamalarına karşı açılacak davaların görüm ve çözümü, Adli Yargının
görev alanına girdiğinden, davanın davacıların taşınmazlarına okul yapılmak
suretiyle fiilen kamulaştırmasız el atıldığı iddiasıyla tazminat istemine
ilişkin kısmı ve taşınmazların davalı idareler adına tescil istemlerinin
Adli Yargıda incelenmesinin gerektiği; açıklanan nedenlerle, davanın,
davacıların taşınmazlarına okul yapılmak suretiyle fiilen kamulaştırmasız
el atıldığından bahisle tazminat istemine ve taşınmazların davalı idareler
adına tescil istemlerine ilişkin kısmında davalı idarenin görev uyuşmazlığı
çıkarılması yolundaki isteminin reddine, imar uygulamasına ilişkin kısmında
2247 sayılı Yasa'nın 10'uncu maddesi uyarınca olumlu görev uyuşmazlığı çıkarılmasına
ve dosyanın Uyuşmazlık Mahkemesine gönderilmesine karar vermiştir.
Başkanlıkça, 2247 sayılı
Yasa’nın 13. maddesine göre Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısının da yazılı düşüncesi
istenilmiştir.
YARGITAY
CUMHURİYET BAŞSAVCISI; Anayasa'nın 125/son madde ve fıkrasında, idarenin
kendi eylem ve işlemlerinden doğan zararı ödemekle yükümlü bulunduğu kurala
bağlandığı; 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu’nun 2/1-b maddesi
gereğince idari eylem ve işlemlerden dolayı zarara uğR.anlar tarafından
açılan tam yargı davalarının idari dava türleri arasında sayıldığı; olumlu
görev uyuşmazlığına konu uyuşmazlık konusu işlem, imar planı ve buna dayalı
imar uygulaması sonucunda uğranılan zararın tazminine yönelik bulunan
davanın, 2577 sayılı Kanun’un 2/1-b maddesinde yer alan idari eylem ve
işlemlerden dolayı kişisel hakları doğrudan zarar görenler tarafından
açılan tam yargı davaları kapsamında idari yargı yerinde çözümlenmesinin
gerektiği; bu nedenle, Danıştay Başsavcılığının 2247 sayılı Yasa’nın 10.
maddesi gereğince yapmış olduğu başvurunun kabulü ile Ankara 14. Asliye
Hukuk Mahkemesinin 2013/150 esas sayılı görevlilik kararının davanın DOP
ilişkin bölümü yönünden kaldırılmasına karar verilmesinin gerektiği yolunda
yazılı düşünce vermiştir.
İNCELEME VE GEREKÇE: Uyuşmazlık Mahkemesi
Hukuk Bölümü’nün, Serdar ÖZGÜLDÜR’ün Başkanlığında, Üyeler: Eyüp Sabri
BAYDAR, Ali ÇOLAK, Sıddık YILDIZ, Nurdane TOPUZ, Ayhan AKARSU ve Mehmet
AKBULUT’un katılımlarıyla yapılan 5.5.2014 günlü toplantısında;
l-İLK
İNCELEME:Başvuru yazısı ve dava dosyası örneği üzerinde 2247 sayılı
Yasa'nın 27. maddesi gereğince yapılan incelemeye göre, davalılardan Çankaya Belediye
Başkanlığı vekilinin, anılan Yasanın 10/2 maddesinde öngörülen yönteme
uygun olarak yaptığı görev itirazının reddedilmesi ve 12/1. maddede
belirtilen süre içinde başvuruda bulunması üzerine Danıştay Başsavcısı'nca,
10. maddede öngörülen biçimde, davanın yapılan imar uygulamasına ve bu
uygulamalarda kesilen düzenleme ortaklık payına ilişkin kısmı ile anılan davalı idare yönünden olumlu görev uyuşmazlığı çıkarıldığı
anlaşılmaktadır. Usule ilişkin herhangi bir noksanlık bulunmadığından görev
uyuşmazlığının esasının incelenmesine oybirliği ile karar verildi.
II-ESASIN
İNCELENMESİ: Raportör-Hakim Taşkın ÇELİK’in, davanın çözümünde idari
yargının görevli olduğu yolundaki raporu ile dosyadaki belgeler okunduktan;
ilgili Başsavcılarca görevlendirilen Yargıtay Cumhuriyet Savcısı Mehmet
BAYHAN ile Danıştay Savcısı Mehmet Ali GÜMÜŞ’ün davada idari yargının
görevli olduğu yolundaki sözlü açıklamaları da dinlendikten sonra GEREĞİ
GÖRÜŞÜLÜP DÜŞÜNÜLDÜ:
Dava, davacıların taşınmazlarının bir kısmına,
imar/parselasyon planı ve şuyulandırma uygulamasıyla ilköğretim okulu
yapmak, bir kısmına DOP kesilmek, bir kısmına ise başka ada ve parsellerden
yer verilmek suretiyle fiilen el atıldığından bahisle; el atılan
taşınmazların ilgili idarelere devri ile bedelinin fazlaya ilişkin hakları
saklı kalmak kaydıyla, şimdilik 10.000,00 TL’sinin, faizi ile birlikte tahsili istemiyle açılmış; Danıştay Başsavcısınca, davanın, yapılan imar
uygulamasına ve bu uygulamalarda kesilen düzenleme ortaklık payına ilişkin
kısmı yönünden olumlu görev uyuşmazlığı çıkarılmıştır.
3194
sayılı İmar Kanunu’nun “Planların hazırlanması ve yürürlüğe konulması”
başlıklı 8. maddesinde; “Planların hazırlanmasında ve yürürlüğe
konulmasında uyulması gereken esasların neler olduğu belirtilmiş; aynı
Kanun'un “Parselasyon
Planlarının Hazırlanması ve Tescili” başlıklı 18. maddesinde, “İmar
hududu içinde bulunan binalı veya binasız arsa ve arazileri malikleri veya
diğer hak sahiplerinin muvafakatı aranmaksızın, birbirleri ile, yol
fazlaları ile, kamu kurumlarına veya belediyelere ait bulunan yerlerle
birleştirmeye, bunları yeniden imar planına uygun ada veya parsellere
ayırmaya, müstakil, hisseli veya kat mülkiyeti esaslarına göre hak
sahiplerine dağıtmaya ve re'sen tescil işlemlerini yaptırmaya belediyeler
yetkilidir. Sözü edilen yerler belediye ve mücavir alan dışında ise
yukarıda belirtilen yetkiler valilikçe kullanılır.
Belediyeler
veya valiliklerce düzenlemeye tabi tutulan arazi ve arsaların dağıtımı
sırasında bunların yüzölçümlerinden yeteri kadar saha, düzenleme
dolayısıyla meydana gelen değer artışları karşılığında "düzenleme
ortaklık payı" olarak düşülebilir. Ancak, bu maddeye göre alınacak
düzenleme ortaklık payları, düzenlemeye tabi tutulan arazi ve arsaların düzenlemeden
önceki yüzölçümlerinin yüzde kırkını geçemez.
(Değişik
üçüncü fıkra: 3/12/2003-5006/1 md.) Düzenleme ortaklık payları, düzenlemeye
tâbi tutulan yerlerin ihtiyacı olan Milli Eğitim Bakanlığına bağlı ilk ve
ortaöğretim kurumları, yol, meydan, park, otopark, çocuk bahçesi, yeşil
saha, ibadet yeri ve karakol gibi umumî hizmetlerden ve bu hizmetlerle
ilgili tesislerden başka maksatlarla kullanılamaz.
Düzenleme
ortaklık paylarının toplamı, yukarıdaki fıkrada sözü geçen umumi hizmetler
için, yeniden ayrılması gereken yerlerin alanları toplamından az olduğu
takdirde, eksik kalan miktar belediye veya valilikçe kamulaştırma yolu ile
tamamlanır.
Herhangi
bir parselden bir miktar sahanın kamulaştırılmasının gerekmesi halinde
düzenleme ortaklık payı, kamulaştırmadan arta kalan saha üzerinden ayrılır.
Bu fıkra
hükümlerine göre, herhangi bir parselden bir defadan fazla düzenleme
ortaklık payı alınmaz. Ancak, bu hüküm o parselde imar planı ile yeniden
bir düzenleme yapılmasına mani teşkil etmez…” hükmü yer almıştır.
Dava
dosyasında bulunan 3.5.2013 tarihli cevap dilekçesinde, Çankaya Belediye
Başkanlığı; dava konusunu oluşturan Kadastro 1690 ada 33 sayılı parselin, 9974 m2 yüzölçümlü
olduğu, İmar İdare Heyetinin 08.04.1949 tarih ve 110 sayılı kararı ile
kabul edilen 15500 nolu parsellasyon planı ile 405 m2’sinin zaiyat olarak
kesildiği, 6800 m2’sinin dağıtım cetvellerinde diğer adalar içinde
gösterildiği, bu planda, kalan 2769 m2’sinin ise konut parseli olan imarın
4832 ada 4 sayılı parseline 423/4564 hisse, 4832 ada 5 sayılı parseline 446
tam hisse, 6 sayılı parseline 1032 tam hisse, 7 sayılı parseline 508 tam
hisse, 20 sayılı parseline 360/564 hisse ile tahsislerinin yapıldığını;
diğer adalarda satırında gözüken kısmın ise yine İmar idare heyetinin
25.5.1959 tarih ve 424 sayılı kararı ile kabul edilen 40020 nolu
parselasyon planı ile 1700 m2’sinin zayiat olarak gösterildiği ve kalan
4735 m2’sinin ise konut kullanımında olan imarın 5231 ada
5,6,7,8,9,10,11,12 sayılı parsellerine tahsis edilmiş olduğunu; ancak,
imarın 5321 ada 5,6,7,8,9,10,11,12 sayılı parsellerinde İmar ve İskan
Bakanlığının 03.01.1962 gün ve Planlama ve İmar Gen. Müd.Ş.B.Başkanlığının
04/012000 sayılı yazıları ile imar kullanımının Okul olarak
değiştirildiğini ve tek parsel haline getirilerek 5231 ada 15 sayılı
parselin oluşturulduğunu; Tapu kütüğünde yapılan incelemede ise parselin
halen tapu kütüğünde aktif olarak yaşayan miktarının 2105 m2 olduğunu, bu
miktarın 15500 nolu parselasyon planındaki 405 m2’lik zaiyat ile 40020 nolu
parselasyon planındaki 1700m2’lik zaiyat miktarlarının toplamı olduğunu,
toplam 2105 m2’lik zaiyat miktarlarının ise ana parselin yüzölçümü olan
9974 m2’ye oranının %21’ine denk geldiğini; 1928 yılında çıkarılan 1351
sayılı Ankara Şehri İmar Mülkiyeti Teşkilat ve Vezaifine Dair Kanununda
bahsedilen “İmar Planı hudutları içindeki arsaların gerek münferiden ve
gerekse hisseli olarak ifraz ve tevzi” olunabileceği ve bu eksikliğin %15’i
geçemeyeceğinin hüküm altına alınmış olduğunu; bununla birlikte 1930
tarihli Belediye Kanunu, ve 1933 tarihli Belediye Yapı ve Yollar Kanununda
yapılacak dağıtımlarda %15’e kadar zayiat yapılabileceğine yer verilmiş
olduğunu, 1956 yılında çıkarılan 6785 sayılı İmar Kanunu ile Belediye Yapı
ve Yollar Kanununun yürürlükten kaldırıldığını ve bu Kanun ile plan
icaplarına göre müstakil veya şüyulu olarak parsellere ayırmaya ve bu
yerleri %25’e kadar noksanı ile sahiplerine dağıtmaya belediyelerin yetkili
kılınmış olduğunu; 6785 sayılı Kanunun 42.maddesinin, Anayasanın
38.maddesine aykırı olması nedeniyle 22.11.1963 tarih ve 1963/65E.
1963/278K. sayılı kararıyla iptal edilmesi nedeniyle, anılan madde ve 6785
sayılı İmar kanunun bazı maddelerinde yapılan değişikliklere ait 11.7.1972
tarih ve 1605 sayılı Kanun ile ilk defa Düzenleme Ortaklık payı İlkesinin
getirildiğini; 420020 nolu parselasyon planının onaylandığı 1959 yılında,
6785 sayılı İmar Kanununun yürürlüğe girdiğini ve kesinti miktarlarının
%25’e çıkarıldığını; bu sebeple, 15500 nolu ve 40020 nolu parselasyon
planlarında zayiat olarak yapılan kesintilerin o günün mevzuatına göre
yapılmış yasal kesintiler olduğunu, bu kesintilerin 1972 yılından bu yana
düzenleme ortaklık payı kesintisi olarak adlandırıldığını ve terkin işlemi
resen yapıldığı halde, 1972 yılından önce yapılan uygulamalarda bu kısımların
terkin işlemlerinin ilgili tapu ve imar mevzuatı gereği, parsel
maliklerinin tapu kütüğünde verecekleri feragat ile mümkün olması
nedeniyle, bu hisselerin halen tapu kütüğünde aktif olarak yaşadığının
görüldüğünü; dava dilekçesinde olaylar başlığı altında, parsel maliklerinin
hisselerinin tahsis edildiği 4832 ada 4,5,6,7 ve 20 sayılı parsellerinin
imar kullanımının konut olduğunu, bu parseller üzerinde maliklerince
yaptırılan kat mülkiyetine konu olmuş yapılar bulunduğunu ve bu parsellere
müvekkili İdare tarafından fiili el atmada bulunulmasının mümkün
olmadığını; aynı şekilde, 40020 nolu parselasyon planı ile oluşturulan ve
konut parseli kullanımında bulunan 5231 ada 5,6,7,8,9,10,11,12 sayılı
parsellerin yapılan plan değişikliği ile okul yerine dönüştürülmesi sonucu
oluşan 5231 ada 15 sayılı parselin kamulaştırma ya da satın alım işleminin
gerçekleştirildiğini ve parselin mülkiyetinin Maliye Hazinesi adına tapuda
kayıtlı olduğunu, bu parsele de fiili bir el koyma işleminden
bahsedilemeyeceğinin; sonuç olarak, dava dilekçesinde belirtilen 1690 ada
33 sayılı parselin 40020'
nolu parselasyon planı ile 5231 ada 5,6,7,8,9,10,11,12 sayılı konut
parseline tahsisi ve bu parsellerin daha sonra yapılan plan değişiklikleri
ile okul yerine dönüştürülerek 5231 ada 15 sayılı parsel olması ve bu
parselin ilgili kurum tarafından kamulaştırılmasının tamamlanarak
mülkiyetinin “Maliye Hâzinesi”ne ait olması nedeniyle dava konusu
yapılamayacağını; 1690 ada 33 parselin hisselerinin tahsis edildiği 4832
ada 4,5,6,7 ve 20 sayılı parsellerin konut kullanımında olması ve
ilgililerince bu parseller üzerinde imara uygun yapılaşmaların yapılmış
olması nedeniyle, gerek müvekkili İdare gerekse başka bir kurum tarafından
fiili el atmanın yapılmayacağını; 15500 ve 40020 nolu parselasyon planlarının
dağıtım cetvellerinde zayiat olarak ayrılan ve 1972 yılından bu yana
düzenleme ortaklık payı olarak adlandırılan bu kesintinin ise ilgili
planlardaki imar parsellerinin oluşumu için yol ve yeşil alanlar için
yapılan kesintilerden olması ve bu kısmın ilgililerince Tapu kütüğünden
terkin edilmesi gerekmekte iken, bu işlemin yapılmayarak kamulaştırmasız el
atma davasına konu edilmesinin, iyiniyet hukuk kuralları içerisinde
düzenlemeye alınarak zayiat alanlarını terkin edenler ile düzenleme
ortaklık payı adı altında resen bu işleme katlananlar bakımından olmak
üzere, imar planı uygulamasında kanunun özü olan eşit oran ilkesine aykırı
bir talep olduğunu; plan ile terkin edilecek kısımlar karşılığında, 1690
ada 33 sayılı parsel maliklerine konut parselleri tahsis edildiğini;
yapılan kesinti miktarlarının ilgili yıllardaki yasal kesinti oranlarının
altında olduğunu, davaya konu parsellerde bir kamulaştırmasız el atmadan
bahsedilemeyeceğini savunmuştur.
Olayda,
dava davacıların taşınmazlarının, yapılan imar uygulamaları sonucunda
oluşturulan parsellerin bir kısmının daha sonra imar planında okul alanı
olarak değiştirilerek tek parsel haline getirildiği ve bu alanda okul yapıldığı,
bu suretle fiilen el atıldığı, yapılan imar uygulamasıyla parselden kesilen
düzenleme ortaklık payının hatalı olduğu, taşınmazdan ikinci kez düzenleme
ortaklık payı kesilemeyeceği iddialarıyla taşınmazlarının bedelinin
ödenmesine hükmedilmesi, fiilen el atılan 5231 ada, 15 parselin Ankara İl
Özel İdaresine, 1690 ada, 33 parselin davalı Belediyeler adına tesciline
hükmedilmesi istemiyle dava açıldığı; Danıştay Başsavcısınca, davanın, yapılan imar uygulamasına ve bu
uygulamalarda kesilen düzenleme ortaklık payına ilişkin kısmı yönünden
olumlu görev uyuşmazlığı çıkarıldığı görülmüştür.
Bu durumda,
idarece kamu gücü kullanılarak, resen ve tek yanlı biçimde tesis edilen
imar uygulama işlemlerinden ve bu uygulamalarla, önceleri zayiat, daha
sonra düzenleme ortaklık payı olarak adlandırılan kesintilerden kaynaklanan
zararın tazminine ilişkin bulunan davanın, 2577 sayılı İdari Yargılama
Usulü Kanunu'nun 2/1-b. maddesinde yer alan "İdari eylem ve
işlemlerden dolayı kişisel hakları doğrudan muhtel olanlar tarafından
açılan tam yargı davaları" kapsamında imar mevzuatı hükümleri
çerçevesinde idari yargı yerince çözümlenmesi gerekmektedir.
Öte
yandan, taşınmazın imar planında “dere mutlak koruma alanı”nda kalması
nedeniyle taşınmaz üzerindeki tasarruf yetkisinin kısıtlanması nedenine
dayalı olarak başka bir davacının Asliye Hukuk Mahkemesi nezdinde açtığı
tazminat davasında, bu Mahkemece 4.11.1983 günlü, 2942 sayılı Kamulaştırma
Kanunu’nun Geçici 6 ncı maddesinin bazı fıkralarının iptali istemiyle
Anayasa Mahkemesine yapılan itiraz başvurusunda; Anayasa Mahkemesi
25.9.2013 tarih ve E: 2013/93, K: 2013/101 sayılı kararında ”… Davacının
mülkü üzerinde tasarruf etme hakkının kısıtlanması, idarenin bir eyleminden
değil, idari bir işlem niteliğinde olduğu tartışmasız olan imar planından
kaynaklanmaktadır. Olayda, idarenin fiili el koyma niteliği taşıyan bir eylemi
henüz bulunmamakta, aksine kanunen yapması gereken kamulaştırma işlemlerini
yapmamak biçiminde tezahür eden bir eylemsizliği söz konusudur. Öte yandan
kamulaştırmasız el atmadan söz edilebilmesi için taşınmaz zilyetliğinin
idareye geçmesi ve taşınmazın fiilen kamu hizmetine tahsis edilmiş olması
gerekmektedir. Oysa, mahkemede görülen davaya konu olayda olduğu gibi imar
kısıtlamaları’nda taşınmaz zilyetliği malikte kalmaya devam etmekte olup,
yalnızca malikin ilgili mevzuattan kaynaklanan bazı kısıtlamalara maruz
kalması söz konusu olmaktadır. Sonuç olarak, davacının taşınmazının imar
planlarında “ dere mutlak koruma alanı” nda bırakılması nedeniyle, tasarruf
hakkının kısıtlanmasının kamulaştırmasız el atma sonucu olduğu ve tasarruf
hakkının kısıtlanması sebebiyle doğan zararın ancak idari yargıda açılacak
bir tam yargı davasına konu edilebileceği sonucuna ulaşılmaktadır.
Dolayısıyla bakılmakta olan dava, itiraz başvurusunda bulunan mahkemenin
görev alanına girmemektedir. Nitekim, Anayasanın 158. maddesi ile, adli,
idari ve askeri yargı merciileri arasındaki görev ve hüküm uyuşmazlıklarını
kesin olarak çözümlemeye yetkili kılınan Uyuşmazlık Mahkemesinin istikrar
bulmuş içtihatları da bu yöndedir…” gerekçesiyle, Asliye Hukuk Mahkemesince
yapılan itiraz başvurusu, başvuran mahkemenin yetkisizliği nedeniyle
oybirliğiyle reddedilmiştir. Yine taşınmazı imar planında “spor alanı”
olarak ayrılan diğer bir davacının Asliye Hukuk Mahkemesinde açtığı
tazminat davasında, davalı idarelerin görev itirazları nedeniyle Danıştay
Başsavcılığınca çıkartılan olumlu görev uyuşmazlığında, Uyuşmazlık
Mahkemesi’nce olumlu görev uyuşmazlığı talebinin kabulü ile ilgili Asliye
Hukuk Mahkemesinin görevlilik kararının kaldırılması yolunda verilen karar
nedeniyle, anayasal haklarının ihlal edildiği iddiasıyla Anayasa
Mahkemesine yapılan bireysel başvuru üzerine, Anayasa Mahkemesi İkinci
Bölümünce 18.9.2013 tarihinde verilen kararda (Başvuru No: 2013/1586)
“…Mahkemenin gerekçesi ve başvurucunun iddiaları incelendiğinde, iddiaların
özünün Uyuşmazlık Mahkemesi tarafından delillerin değerlendirilmesinde ve
hukuk kurallarının yorumlanmasında isabet olmadığına ve esas itibariyle
yargılamanın sonucuna ilişkin olduğu anlaşılmaktadır. Yargılama, Uyuşmazlık
Mahkemesi tarafından usul şartlarına ve hukuka uygun olarak
gerçekleştirilmiş olup, başvurucu derece mahkemelerinde kendi delillerini
ve iddialarını sunma fırsatını bulmuş ve bunlar Uyuşmazlık Mahkemesi’nce
gereği gibi değerlendirilmiştir… Açıklanan nedenlerle, adil yargılanma hakkının
ihlal edildiği iddialarının kanun yolu şikayeti niteliğinde olduğu,
Uyuşmazlık Mahkemesi kararının bariz bir şekilde keyfilik de içermediği
anlaşıldığından, başvurunun, diğer kabul edilebilirlik koşulları yönünden
incelenmeksizin ‘açıkça dayanaktan yoksun olması’ nedeniyle kabul edilemez
olduğuna karar verilmesi gerekir…” gerekçesiyle, davacının başvurusu
oybirliğiyle reddedilmiştir. (Resmi Gazete, 30.10.2013, Sayı:28806) Son
olarak, Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 30.10.2013 tarih ve E:2013/603,
K:2013/1503 sayılı kararıyla, imar planındaki kısıtlamalardan kaynaklanan
‘hukuki el atmalardan’ kaynaklanan tazminat istemli davaların idari
yargının görevinde olduğu hüküm altına alınmıştır.
Açıklanan
nedenlerle, Danıştay Başsavcısı’nın başvurusunun kabulü ile davalılardan Çankaya Belediye Başkanlığı vekilinin görev itirazının
reddine ilişkin, Ankara 14.Asliye Hukuk Mahkemesi kararının; yapılan imar
uygulaması ve bu uygulamalarda kesilen düzenleme ortaklık payına ilişkin
kısmının kaldırılması gerekmiştir.
SONUÇ :
Davanın çözümünde İDARİ YARGININ görevli olduğuna, bu nedenle Danıştay
Başsavcısı’nın BAŞVURUSUNUN KABULÜ ile davalılardan Çankaya Belediye
Başkanlığı vekilinin GÖREV İTİRAZININ REDDİNE İLİŞKİN Ankara 14.Asliye
Hukuk Mahkemesinin 22.10.2013 gün ve E:2013/150 sayılı KARARININ yapılan
imar uygulaması ve bu uygulamalarda kesilen düzenleme ortaklık payına
ilişkin kısmının- KALDIRILMASINA, 5.5.2014 gününde OY BİRLİĞİ İLE KESİN
OLARAK karar verildi.
—— • ——
Uyuşmazlık Mahkemesi
Başkanlığından:
4-ESAS NO : 2014/202
KARAR NO: 2014/508
KARAR TR : 05.05.2014
(Hukuk Bölümü)
ÖZET :
Davacı adına tescilli olan tripleks evin zemin katındaki taşıyıcı kolonun
yarılarak dökülmeye başladığı, kirişlerin yerlerinden oynadığı nedeniyle
meydana gelen hasar sonucu uğranılan zararın tazmini istemiyle açılan
davanın, İDARİ YARGI yerinde çözümlenmesi gerektiği hk.
K A R A R
Davacı : G.E.
Vekili : Av. A.Ş.
Davalılar
: 1- S.S. Y.I. Site İşletme Kooperatifi
2-
Yenimahalle Belediye Başkanlığı
Vekili :
Av. A.B.
O L A Y :
Davacı vekili tarafından, S.S. Y.I. Site İşletme Kooperatifi üyesi iken
davacı adına tescil olan Ankara İli, Yenimahalle İlçesi, Çayyolu Köyü,
Köyardı Mevkii, 40458 ada, 9 parsel, 384 metrekare
kargir tripleks evinin zemin katındaki taşıyıcı kolunun yarılarak dökülmeye
başladığı, kirişlerin yerlerinden oynayarak duvarlarda derin çatlaklar
meydana getirdiği, bu durumun evin yıkılmasına neden olabileceğinden
bahisle, meydana gelen hasar sonucu uğradığı öne sürülen zararın tahsili ve
taşınmaz üzerine ihtiyati tedbir konulması talebiyle adli yargı yerinde
dava açılmıştır.
Davalı
Yenimahalle Belediye Başkanlığı vekilince birinci savunma dilekçesinde,
davanın 2577 sayılı Kanun’un 2/1-b maddesinde yer alan idari eylem ve
işlemlerden dolayı kişisel hakları doğrudan zarar görenler tarafından
açılan tam yargı davaları kapsamında dava konusu uyuşmazlığın idari yargı
yerinde çözümlenmesi gerektiği öne sürülerek, görev itirazında
bulunulmuştur.
ANKARA
9. ASLİYE TİCARET MAHKEMESİ : 18.9.2013 gün ve E: 2013/158 sayı ile, görev
itirazının reddine karar vermiştir.
Davalı
Yenimahalle Belediye Başkanlığı vekilince süresi içinde verilen dilekçe ile
olumlu görev uyuşmazlığı çıkarılması istemiyle başvuruda bulunulması
üzerine dilekçe dava dosyası örneği ile birlikte Danıştay Başsavcılığına
gönderilmiştir.
DANIŞTAY
BAŞSAVCISI : Hukuka uygunluklarının denetimi ve
zarar doğurucu sonuçlarının giderilmesi İdari Yargı'nın görev alanında
bulunan idari işlem ve eylemlerin hukuk düzeninde yaratmış oldukları etki
ve sonuçların ve bu olumsuz sonuçlarla ilgili tazminat taleplerinin adli
yargı yerlerinde açılacak tazminat davalarına konu edilmelerine hukuken
olanak bulunmadığı dolayısıyla, davanın taşınmazda meydana gelen hasar
sonucu uğradığı zararın tazminat olarak hüküm altına alınması istemine
ilişkin kısmının, 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu'nun 2'nci
maddesinin l'inci fıkrasının (b) bendi gereğince idari yargı yerinde
görülmesi gerektiği, bu nedenle, davanın, taşınmazda meydana gelen hasar
sonucu uğranıldığı ileri sürülen zararın tazminat olarak hüküm altına
alınması istemine ilişkin kısmı yönünden 2247 sayılı Yasa'nın 10'uncu
maddesi uyarınca olumlu görev uyuşmazlığı çıkarılmasına ve dosyanın
Uyuşmazlık Mahkemesine gönderilmesine, durumun anılan Mahkemeye
bildirilmesine karar vermiştir.
Başkanlıkça,
2247 sayılı Yasanın 13. maddesine göre Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı’nın
da yazılı düşüncesi istenilmiştir.
YARGITAY
CUMHURİYET BAŞSAVCISI : Davalı Yenimahalle Belediye Başkanlığına atfedilen
sorumluluğun davalı idarenin, yapı inşaat ve iskan ruhsatı verdiği sırada
inşaatın fenni usullere göre yapılıp yapılmadığına dair denetim ve gözetim
görevini yerine getirme konusunda kusurlu davrandığı noktasında toplandığı,
davanın, idarenin hizmet kusuruna dayalı olarak sorumluluğuna ilişkin
bölümünün, 2577 sayılı İYUHK’nun 2/1-b maddesi uyarınca idari yargı yerinde
görülmesi gerektiği, bu nedenle, Danıştay Başsavcılığının 2247 sayılı
Yasa’nın 10. maddesi gereğice yapmış olduğu başvurunun kabulü ile Ankara 9.
Asliye Ticaret Mahkemesinin 2013/158 esas sayılı görevlilik kararının
davalı Yenimahalle Belediye Başkanlığı bakımından kaldırılmasına karar
verilmesi gerektiği yolunda görüş bildirmiştir.
İNCELEME VE GEREKÇE:
Uyuşmazlık Mahkemesi Hukuk Bölümü’nün, Serdar ÖZGÜLDÜR’ün
Başkanlığında, Üyeler: Eyüp Sabri BAYDAR, Ali ÇOLAK, Sıddık YILDIZ, Nurdane
TOPUZ, Ayhan AKARSU ve Mehmet AKBULUT‘un katılımlarıyla yapılan 05.05.2014
tarihli toplantısında:
l-İLK İNCELEME:Dosya üzerinde 2247 sayılı Yasa’nın 27.
maddesi uyarınca yapılan incelemeye göre; davalı Yenimahalle Belediye
Başkanlığı vekilinin anılan Yasanın 10/2 maddesinde öngörülen yönteme uygun
olarak yaptığı görev itirazının reddedilmesi ve 12/1. maddede belirtilen
süre içinde başvuruda bulunması üzerine Danıştay Başsavcısı’nca, 10.
maddede öngörülen biçimde olumlu görev uyuşmazlığı çıkarıldığı
anlaşılmaktadır. Usule ilişkin herhangi bir noksanlık bulunmadığından,
davanın taşınmazda meydana gelen hasar sonucu uğranıldığı öne sürülen
zararın tazmini istemine yönelik kısmı açısından görev uyuşmazlığının
esasının incelenmesine oy birliği ile karar verildi.
II-ESASIN İNCELENMESİ: Raportör-Hakim Gülşen AKAR
PEHLİVAN’ın, davanın çözümünde idari yargının görevli olduğu yolundaki
raporu ile dosyadaki belgeler okunduktan; ilgili Başsavcılarca
görevlendirilen Yargıtay Cumhuriyet Savcısı Mehmet BAYHAN ile Danıştay
Savcısı Mehmet Ali GÜMÜŞ’ün idari yargının görevli olduğu yolundaki sözlü
açıklamaları da dinlendikten sonra GEREĞİ GÖRÜŞÜLÜP DÜŞÜNÜLDÜ:
Dava,
davacı adına tescil olan tripleks evin zemin katındaki taşıyıcı kolonun
yarılarak dökülmeye başladığı, kirişlerin yerlerinden oynadığı nedeniyle
meydana gelen hasar sonucu uğranılan zararın tazmini istemiyle açılmıştır.
Anayasa'nın 125. maddesinin son
fıkrasında, idarenin kendi eylem ve işlemlerinden doğan zararları ödemekle
yükümlü olduğu kurala bağlanmış, 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü
Kanunu'nun 2'nci maddesinin 1'inci fıkrasının (b) bendinde de idarenin
eylem ve işlemlerinden dolayı kişisel hakları doğrudan muhtel olanlar tarafından
açılan davalar tam yargı davaları olarak tanımlanmıştır.
3194 sayılı İmar Kanunu’nun “Ruhsat alma şartları”
başlıklı 22. maddesinde “ Yapı ruhsatiyesi almak için belediye, valilik
(....) bürolarına yapı sahipleri veya kanuni vekillerince dilekçe ile
müracaat edilir. Dilekçeye sadece tapu (istisnai hallerde tapu senedi
yerine geçecek belge), mimari proje, statik proje, elektrik ve tesisat
projeleri, resim ve hesapları, röperli veya yoksa, ebatlı kroki eklenmesi
gereklidir.
Belediyeler veya valiliklerce (....) ruhsat ve
ekleri incelenerek eksik ve yanlış bulunmuyorsa müracaat tarihinden
itibaren en geç otuz gün içinde yapı ruhsatiyesi verilir.
Eksik veya yanlış olduğu takdirde; müracaat
tarihinden itibaren onbeş gün içinde müracaatçıya ilgili bütün eksik ve
yanlışları yazı ile bildirilir. Eksik ve yanlışlar giderildikten sonra
yapılacak müracaattan itibaren en geç onbeş gün içinde yapı ruhsatiyesi
verilir.”; 28. maddesinde müelliflik, fenni mesuliyet, şantiye şefliği,
yapı müteahhitliği ve kayıtların ne şekilde yapılması gerektiğine yer
verilmiş; 39. maddesinde ise, “ Bir kısmı veya tamamının yıkılacak derecede
tehlikeli olduğu belediye veya valilik tarafından tespit edilen yapıların
sahiplerine tehlike derecesine göre bunun izalesi için belediye veya valilikçe
on gün içinde tebligat yapılır. Yapı sahibinin bulunmaması halinde binanın
içindekilere tebligat yapılır. Onlar da bulunmazsa tebligat varakası tebliğ
yerine kaim olmak üzere tehlikeli yapıya asılır ve keyfiyet muhtarla
birlikte bir zabıtla tespit edilir.
Tebligatı müteakip süresi içinde yapı sahibi
tarafından tamir edilerek veya yıktırılarak tehlike ortadan kaldırılmazsa
bu işler belediye veya valilikçe yapılır ve masrafı % 20 fazlası ile yapı
sahibinden tahsil edilir.
Alakalının fakruhali tevsik olunursa masraf
belediye veya valilikçe bütçesinden karşılanır. Tehlike durumu o yapı ve
civarının boşaltılmasını icabettiriyorsa mahkeme kararına lüzum kalmaksızın
zabıta marifetiyle derhal tahliye ettirilir.” hükmüne yer verilmiştir.
3194
sayılı Yasa’nın yukarıda hükmü yazılı 39. maddesi belirtilen sakıncaların
idarece giderilmesi için idareye kamu günücü kullanma yetkisini tanımakta
olup, bu yolda tesis edilen işlemin idari davaya konu edilebilecek kesin ve
yürütülmesi zorunlu idari bir işlem olduğu tartışmasızdır.
Dosyanın incelenmesinden; davacı
tarafından S.S. Y.I. Yapı Kooperatifi üyesi iken, davalı Yenimahalle Belediyesi
tarafından söz konusu yapıya yapı ruhsatı verildiği, Ankara İli,
Yenimahalle İlçesi, Çayyolu Köyü, Koyardı mevkii, 40458 ada, 9 parsel
sayılı taşınmaz üzerindeki 384 metrekare kargir tripleks evinin zemin
katındaki taşıyıcı kolonun yarılarak dökülmeye başladığı, kirişlerin
yerlerinden oynayarak duvarlarda derin çatlaklar meydana getirdiği, bu
durumun evin yıkılmasına neden olabileceğinden bahisle, meydana gelen hasar
sonucu uğradığı zararın tazmini ve taşınmaz üzerine ihtiyati tedbir
konulmasının istenildiği, davacı tarafından Ankara 10. Sulh Hukuk
Mahkemesinde açılan tespit davasında yaptırılan keşif ve bilirkişi
incelemesi sonucu düzenlenen raporda yapının beton kalitesinin düşük
olduğu, demir donatılarının hatalı olduğu, basınç mukavemetinin zayıf
olduğu, yani yapının tüm kolon ve kirişlerinde, hatta tabliye betonunda, sonuç
olarak taşıyıcı elemanlarında sorun bulunduğu, yapının temelinin açılması
gerektiği, sonuç olarak yapılacak olan güçlendirmenin, yeniden yapım
maliyetinin %50'sinden fazla bir bedele ulaşacağı, böylesi bir durumda da
binanın yıkılarak yeniden yapılmasının teknik açıdan daha sağlıklı ve
rantabl olacağı görüş ve kanaatine varıldığının belirtildiği anlaşılmıştır.
Olayda, davalı idare tarafından verilen
inşaat ruhsatı sonrasında yapılan yapının hasara uğraması sonucu davacının
doğduğunu belirttiği zararın davalı idarenin hatalı işleminden veya
hizmetinin kötü veya geç işlemesi ya da hiç işlememesinden, dolayısıyla
idarenin hizmet kusurundan kaynaklanıp kaynaklanmadığının tespiti
gerekmektedir.
Bu
durumda, kamu hizmeti yürüten Belediyenin bu hizmeti yürütürkenki kusurlu
davranışı, veya hukuka aykırı işleminden dolayı verdiği zararın tazmini
istemiyle açılan davalarda, kamu hizmetinin yöntemine ve hukuka uygun
olarak yürütülüp yürütülmediğinin, bu hizmetin yürütülmesinde hizmet kusuru
veya başka nedenle idarenin sorumluluğu bulunup bulunmadığının saptanmasını
gerektirmektedir. Bu hususların saptanması ise idare hukuku ilkelerine göre
yapılabileceğinden, 2577 sayılı Yasa’nın 2/1-b maddesi kapsamında bulunan
tam yargı davasının görüm ve çözümünde idari yargı yeri görevli
bulunmaktadır.
Açıklanan nedenlerle Ankara 9. Asliye Ticaret
Mahkemesinin davalı Yenimahalle Belediye Başkanlığı yönünden vermiş olduğu
görevlilik kararının kaldırılmasının gerekmiştir.
SONUÇ :
Davanın görüm ve çözümünde İDARİ YARGININ görevli olduğuna, davalı
Yenimahalle Belediye Başkanlığı yönünden Ankara 9. Asliye Ticaret
Mahkemesinin 18.9.2013 gün ve E: 2013/158 sayılı GÖREVLİLİK KARARININ
KALDIRILMASINA, 05.05.2014 gününde OYBİRLİĞİ İLE KESİN OLARAK karar verildi
—— • ——
Uyuşmazlık Mahkemesi
Başkanlığından:
5-ESAS NO : 2014/410
KARAR NO: 2014/510
KARAR TR : 05.05.2014
(Hukuk Bölümü)
ÖZET : İdarenin dava konusu taşınmaza kamulaştırmasız el
atmasından doğan zararın tazminine yönelik bulunan davanın, haksız fiillere
ilişkin özel hukuk hükümlerine göre ADLİ YARGI YERİNDE çözümlenmesi
gerektiği hk.
K A R A R
Davacı :
A.E.
Vekilleri : Av. F.T., Av. U.T.
Davalılar :
1-Ankara Büyükşehir Belediye Başkanlığı
Vekili : Av. A.K.
2-Mamak Belediye Başkanlığı
Vekili : Av. L.D.
O L A Y : Davacı
vekili dava dilekçesinde, müvekkilinin maliki bulunduğu, Ankara İli, Mamak
İlçesi 2.Bölge, Altıağaç Mh. 37361 ada 6 parselin 65/595 hissesi ile 7
parselin 1/564 hissesinin, Mamak Altıağaç-Karaağaç-Hüseyingazi Mahalleleri
Kentsel Yenileme ve Gecekondu Dönüşüm Projesi kapsamında kaldığını;
müvekkilinin imar parselli arsası üzerinde, Altıağaç Mh.211.Sk. No:55/A
kapı numaralı mesken olarak kullandığı tesisi, muhtelif cins ve yaşta
ağaçlarının bulunduğunu; 5393 Sayılı Belediye Kanununun 73.maddesine dayalı
olarak Büyükşehir Belediyesi tarafından kentsel dönüşüm alanı olarak ilan
edilen bölgedeki kamulaştırma ve imar işlemlerinin, Büyükşehir Belediyesi
ile Mamak Belediyesi tarafından ortaklaşa yürütülmekte olduğunu; Belediye
Encümeninin 04.09.2012 tarih ve 1564/1847 sayılı kararı ile Kaymakamlık
Makamınca kamu yararı kararı alınmasına karar verildiğini ve 06.09.2012
tarih ve 2031207868 sayılı yazı ile Kaymakamlık Makamınca kamu yararı
kararı alınmış olduğunu; anılan kararlar çerçevesinde kentsel dönüşüm
alanına giren taşınmaz ile ilgili olarak uzlaşma ve dolayısı ile daire
karşılığı sözleşme yapma niyetlerinin bulunmadığını; buna karşın aradan
geçen zaman içerisinde, Kamulaştırma Yasasının 10.maddesi çerçevesinde bir
işlem de yapılmadığını; tarafların uzlaşma sağlayamadığını, süreklilik arz
eden fiili ve hukuki el atma sebebi ile kamulaştırmasız el atmanın
unsurlarının oluştuğunu; 5393 Sayılı Yasanın 73/8.fıkrasında yer alan,
“Kentsel dönüşüm ve gelişim alanı ilan edilen yerlerde belediyelere ait
gayrimenkuller ile belediyelerin anlaşma sağladığı veya kamulaştırdıkları
gayrimenkuller üzerindeki inşaatların tamamı belediyeler tarafından yapılır
veya yaptırılır. Belediye ile anlaşma yapmayan veya belediyece
kamulaştırılmasına gerek duyulmayan gayrimenkul sahiplerinden proje alanında
kendilerine 3194 sayılı Kanunun 18 inci maddesine göre ayrı ada ve parselde
imar hakkı verilmemiş olanlar kamulaştırmasız el atma davası açabilirler”
hükmü doğrultusunda müvekkilinin dava açma hakkının doğduğunu ifade ederek;
fazlaya ilişkin hak ve alacakları saklı kalmak kaydı ile şimdilik; Ankara
İli, Mamak İlçesi 2.Bölge Altıağaç Mh. 37361 ada 6 parseldeki 65/595 m2 ve
7 parseldeki 1/564 m2 arsa vasfındaki taşınmaz, arsa üzerindeki tesis ve
ağaçlar için 10.000,00 TL kamulaştırmasız el atma tazminatının dava
tarihinden itibaren işleyecek yasal faizi ile birlikte davalılardan
tahsiline; kamulaştırma bedeli karşılığında, taşınmaz mülkiyetinin davalı
Büyükşehir Belediyesine devrine karar verilmesi istemiyle, Ankara
Büyükşehir Belediye Başkanlığı ile Mamak Belediye Başkanlığına karşı adli
yargı yerinde dava açmış; talep üzerine dava Başbakanlık Toplu Konut
İdaresi Başkanlığına da ihbar edilmiştir.
Davalı Ankara Büyükşehir Belediye
Başkanlığı ile Mamak Belediye Başkanlığının vekilleri, süresi içerisinde,
davanın idari yargının görev alanına girdiğini öne sürerek görev itirazında
bulunmuşlardır.
Davalılardan Ankara Büyükşehir
Belediye Başkanlığı vekili 24.12.2013 tarihli oturuma katılmış ve görev itirazlarını
tekrar etmiştir.
ANKARA
12.ASLİYE HUKUK MAHKEMESİ:24.12.2013 gün ve E:2013/366 sayı ile, davalının görev
itirazının reddine karar vermiştir.
Davalılardan Ankara Büyükşehir Belediye Başkanlığı
vekilince süresi içinde verilen dilekçe ile, olumlu görev uyuşmazlığı
çıkarılması istemiyle başvuruda bulunulması üzerine dilekçe, dava
dosyasının onaylı örneği ile birlikte Danıştay Başsavcılığı’na
gönderilmiştir.
DANIŞTAY
BAŞSAVCISI; “(…)5393 sayılı Belediye Kanunu'nun "Kentsel dönüşüm ve
gelişim alanı" başlıklı 73. maddesinde; Büyükşehir belediye ve mücavir
alan sınırları içinde kentsel dönüşüm ve gelişim projesi alanı ilan etmeye
büyükşehir belediyelerinin yetkili olduğu, Büyükşehir belediye meclisince
uygun görülmesi halinde ilçe belediyelerinin kendi sınırları içinde kentsel
dönüşüm ve gelişim projelerini uygulayabileceği, Büyükşehir belediyeleri
tarafından yapılacak kentsel dönüşüm ve gelişim projelerine ilişkin her
ölçekteki imar planı, parselasyon planı, bina inşaat ruhsatı, yapı kullanma
izni ve benzeri tüm imar işlemleri ve 3/5/1985 tarihli ve 3194 sayılı İmar
Kanununda belediyelere verilen yetkileri kullanmaya büyükşehir
belediyelerinin yetkili olduğu, kentsel dönüşüm ve gelişim proje
alanlarında bulunan yapıların boşaltılması, yıkımı ve kamulaştırılmasında
anlaşma yolunun esas olduğu, kentsel dönüşüm ve gelişim proje alanlarındaki
gayrimenkul sahipleri ve 24/2/1984 tarihli ve 2981 sayılı İmar ve Gecekondu
Mevzuatına Aykırı Yapılara Uygulanacak Bazı İşlemler ve 6785 Sayılı İmar
Kanununun Bir Maddesinin Değiştirilmesi Hakkında Kanuna istinaden, hak
sahibi olmuş kimselerle anlaşmaları halinde kentsel dönüşüm ve gelişim
proje alanında haklarının verileceği, 2981 sayılı Kanun kapsamına girmeyen
gecekondu sahiplerine enkaz ve ağaç bedellerinin verileceği veya belediye
imkanları ölçüsünde kentsel dönüşüm ve gelişim proje alanı dışında arsa
veya konut satışı yapılabileceği, bu kapsamda bulunanlara Toplu Konut
İdaresi Başkanlığı ile işbirliği yapılmak suretiyle konut satışı da
yapılabileceği, enkaz ve ağaç bedellerinin arsa veya konut bedellerinden
mahsup edileceği, kentsel dönüşüm ve gelişim alanı ilan edilen yerlerde
belediyelere ait gayrimenkuller ile belediyelerin anlaşma sağladığı veya
kamulaştırdıkları gayrimenkuller üzerindeki inşaatların tamamının
belediyeler tarafından yapılacağı veya yaptırılacağı, belediye ile anlaşma
yapmayan veya belediyece kamulaştırılmasına gerek duyulmayan gayrimenkul
sahiplerinden proje alanında kendilerine 3194 sayılı Kanunun 18. maddesine
göre ayrı ada ve parselde imar hakkı verilmemiş olanların kamulaştırmasız
el atma davası açabilecekleri, belediyenin, kentsel dönüşüm ve gelişim projelerini
gerçekleştirmek amacıyla; imar uygulaması yapmaya, imar uygulaması yapılan
alanlardaki taşınmazların değerlerini tespit etmeye ve bu değer üzerinden
hak sahiplerine dağıtım yapmaya veya hasılat paylaşımını esas alan
uygulamalar yapmaya yetkili olduğu; bu Kanunun konusu ile ilgili hususlarda
Başbakanlık Toplu Konut İdaresine 2985 sayılı Kanun ve diğer kanunlarla
verilen yetkilerin saklı olduğu hükümleri yer almıştır.
2985
sayılı Toplu Konut Kanunu'nun "İskan Sahalarının Tespiti, Kamulaştırma
Ve Kadastro" başlıklı 4. maddesinde; "Başkanlık, gecekondu
dönüşüm projesi uygulayacağı alanlarda veya mülkiyeti kendisine ait arsa ve
arazilerde veya valiliklerce toplu konut iskan sahası olarak belirlenen
alanlarda çevre ve imar bütünlüğünü bozmayacak şekilde her tür ve ölçekteki
planlar ile imar planlarını yapmaya, yaptırmaya ve tadil etmeye yetkilidir.
Bu planlar; büyükşehir belediye sınırları içerisinde kalan alanlar için
büyükşehir belediye meclisi tarafından, il ve ilçe belediye sınırları ile
mücavir alanları içerisinde kalan alanlar için ilgili belediye meclisleri
tarafından, beldelerde ve diğer yerlerde ilgili valilik tarafından,
planların belediyelere veya valiliğe intikal ettiği tarihten itibaren üç ay
içerisinde aynen veya değiştirilerek onaylanır. Belediyeler ve valilik
tarafından üç ay içerisinde onaylanmayan planlar Başkanlık tarafından
re'sen onaylanır. Belediyeler, valilik veya Başkanlık tarafından onaylanan
bu planlar; askı, ilan ve itiraza dair kararlar da dahil olmak üzere 3194
sayılı İmar Kanunu hükümlerine göre belediyeler ve ilgili kamu kurumlan
tarafından yapılacak tüm işlemler Başkanlık tarafından re'sen yapılmak
suretiyle yürürlüğe konur.
Başkanlık
kanundaki görevleri çerçevesinde gerçek ve tüzel kişilere ait arazi ve
arsaları ve bunların içerisinde veya üzerinde bulunan her türlü eklenti ve
yapıları kamulaştırmaya yetkilidir. Başkanlık tarafından yapılacak kamulaştırmalar,
4.11.1983 tarihli ve 2942 sayılı Kamulaştırma Kanununun 3 üncü maddesinin
ikinci fıkrasındaki iskân projelerinin gerçekleştirilmesi amaçlı
kamulaştırma sayılır." hükmüne yer verilmiştir.
Dosyanın
incelenmesinden; davacının paydaşı olduğu taşınmazların bulunduğu yerde
Mamak Belediyesi ile Başbakanlık Toplu Konut İdaresi Başkanlığı arasında
2985 sayılı Toplu Konut Kanunu, 775 sayılı Gecekondu Kanunu, 5393 sayılı
Belediye Kanunu, 2942 sayılı Kamulaştırma Kanunu, 3194 sayılı İmar Kanunu
hükümleri çerçevesinde "Altıağaç-Karaağaç-Hüseyingazi Kentsel Yenileme
ve Gecekondu Dönüşüm Projesi"ne ilişkin olarak hazırlanan 14.08.2012
tarihli protokolün imzalandığı, protokol gereği anılan bölgenin Başbakanlık
Toplu Konut İdaresi Başkanlığınca 775 sayılı Kanun uyarınca Gecekondu
Önleme Bölgesi olarak ilan edildiği, 19.03.2013 tarihli Resmi Gazete'de
yayımlanan Bakanlar Kurulu kararıyla proje alanında kalan taşınmazların
Toplu Konut İdaresi Başkanlığı tarafından acele kamulaştırılmasına karar
verildiği, anılan protokol gereği kamulaştırma işlemlerinin davalı Mamak
Belediyesince yürütüldüğü, dava konusu taşınmazın söz konusu proje
kapsamında kaldığı ve kamulaştırma işlemlerinin devam ettiği; dava
dilekçesinde, Kentsel Yenileme ve Gecekondu Dönüşüm Projesi alanında kalan
taşınmazlara kamulaştırılmasız el atıldığından bahisle zararın tazmini ve
taşınmazların mülkiyetinin davalı idareye devrinin istenildiği anlaşılmıştır.
Uygulama
ve öğreti'de, kamu idarelerinin, kamu hizmetinin yürütümü sırasında, kamu
gücü kullanarak tek yanlı irade açıklamalarıyla yapmış oldukları işlemler,
"idari işlem"; herhangi bir işlem ya da karara dayanmaksızın
gerçekleştirdikleri maddi faaliyetleriyle, görevleriyle ilgili
hareketsizlikleri de, "idari eylem" olarak tanımlanmaktadır.
İdarenin
yürütmekle yükümlü bulunduğu kamu hizmetine ilişkin olarak uygulamaya
koyduğu plan ve projeye göre meydana getirdiği yol, kanal, baraj, su
yolları, su şebekesi gibi tesislerin kurulması, işletilmesi, bakım ve
onarımı sırasında kişilere verdiği zararların tazmini istemiyle açılacak
davaların görüm ve çözümünde, idari eylem ve işlemlerden dolayı kişisel
hakları muhtel olanlar tarafından açılacak tam yargı davaları kapsamında
yargısal denetim yapan İdari Yargı yerleri görevli bulunmaktadır.
Bu
bilgiler karşısında; davanın, davacının paydaşı olduğu taşınmazlara,
Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 15.12.2010 günlü, E:2010/5-662 K:2010/651
sayılı kararında "hukuki el atma" olarak nitelendirilen, Kentsel
Yenileme ve Gecekondu Dönüşüm Projesi kapsamında kalması sebebiyle mülkiyet
hakkına getirilen kısıtlamadan kaynaklanan tazminat talebiyle açıldığı
sonucuna ulaşılmıştır.
Dava
dilekçesinde ve Yargıtay Hukuk Genel Kurulu kararında, mülkiyet hakkına
getirildiği söylenen kısıtlamanın, taşınmazın maliki yönünden zarar
doğurucu sonuçlarının olabileceğinde kuşku yoktur. Ancak bu sonuç ya da
sonuçlar, bir idari işlem olan Kentsel Yenileme ve Gecekondu Dönüşüm Projesindeki
taşınmaza yönelik belirlemeden, bu projede öngörülen kamulaştırma
işlemlerinin zamanında yapılmamasından; başka anlatımla da, idari
işlemlerden ve davalı Mamak Belediyesi ile Başbakanlık Toplu Konut İdaresi
Başkanlığı tarafından söz konusu proje gereği yapılması gereken
kamulaştırmalar konusundaki hareketsizlik şeklinde ortaya çıkan idari
eylemlerden kaynaklanmaktadır.
Bu
bakımdan, hukuka uygunluklarının denetimi ve zarar doğurucu sonuçlarının
giderilmesi idari yargının görev alanında bulunan idari işlem ve eylemlerin
hukuk düzeninde oluşturdukları etki ve sonuçların, "hukuki el
atma" olarak nitelendirilmesine ve bu olumsuz sonuçlarla ilgili
tazminat taleplerinin Adli Yargı yerlerinde açılacak tazminat davalarına
konu edilmelerine hukuken olanak bulunmamaktadır.
Dolayısıyla,
davanın, davacıya ait taşınmazlara kamulaştırmasız el atıldığından bahisle
zararın tazmini istemine ilişkin kısmının, 2577 sayılı İdari Yargılama
Usulü Kanunu'nun 2'nci maddesinin 1 'inci fıkrasının (b) bendinde yer alan
"İdari eylem ve işlemlerden dolayı kişisel hakları doğrudan muhtel
olanlar tarafından açılan tam yargı davaları," hükmü gereğince İdari
Yargı yerinde görülmesi gerekmektedir.
Nitekim,
11.06.2013 günlü, 28674 sayılı Resmi Gazete'de yayımlanan 6487 sayılı
Kanun'un 2942 sayılı Kamulaştırma Kanunu'nun Geçici 6'ncı maddesinde
değişiklik yapan 21 'inci maddesinde "Uygulama imar planlarında umumi
hizmetlere ve resmi kurumlara ayrılmak suretiyle veya ilgili kanunların
uygulanmasıyla tasarrufu kısıtlanan taşınmazlar hakkında, 03.05.1985
tarihli ve 3194 sayılı İmar Kanununda öngörülen idari başvuru ve işlemler
tamamlandıktan sonra idari yargıda dava açılabilir." hükmüne yer
verilmek suretiyle "hukuki el atma" olarak nitelendirilen, ilgili
kanunun uygulanması suretiyle proje kapsamında kalması sebebiyle mülkiyet
hakkına getirilen kısıtlamadan kaynaklanan tazminat davalarının görüm ve
çözümünde İdari Yargı yerinin görevli olduğu öngörülmüş bulunmaktadır.
SONUÇ:
Açıklanan nedenle, davanın, davacıya ait taşınmazlara kamulaştırmasız el
atıldığından bahisle zararın tazmininin yasal faiziyle birlikte ödenmesi
istemine ilişkin kısmı yönünden 2247 sayılı Kanun'un 10'uncu maddesi
uyarınca, olumlu görev uyuşmazlığı çıkarılmasına ve dosyanın Uyuşmazlık
Mahkemesine gönderilmesine…” karar vermiştir.
Başkanlıkça, 2247 sayılı Yasa’nın 13. maddesine göre
Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı’ndan yazılı düşüncesi istenilmemiştir.
İNCELEME VE GEREKÇE: Uyuşmazlık Mahkemesi
Hukuk Bölümü’nün, Serdar ÖZGÜLDÜR’ün Başkanlığında, Üyeler: Eyüp Sabri
BAYDAR, Ali ÇOLAK, Sıddık YILDIZ, Nurdane TOPUZ, Ayhan AKARSU ve Mehmet
AKBULUT’un katılımlarıyla yapılan 5.5.2014 günlü toplantısında;
l-İLK
İNCELEME: Dosya üzerinde 2247 sayılı Yasa’nın 27. maddesi uyarınca yapılan
incelemeye göre; davalılardan Ankara Büyükşehir Belediye Başkanlığı
vekilinin anılan Yasanın 10/2 maddesinde öngörülen yönteme uygun olarak
yaptığı görev itirazının reddedilmesi ve 12/1. maddede belirtilen süre
içinde başvuruda bulunması üzerine Danıştay Başsavcısı’nca, anılan davalı
idare ve davanın, davacıya ait taşınmazlara kamulaştırmasız el atıldığından
bahisle zararın tazmininin yasal faiziyle birlikte ödenmesi istemine
ilişkin kısmı yönünden 10. maddede öngörülen biçimde olumlu görev
uyuşmazlığı çıkarıldığı anlaşılmaktadır. Usule ilişkin herhangi bir
noksanlık bulunmadığından, görev uyuşmazlığının esasının incelenmesine
oybirliği ile karar verildi.
II-ESASIN
İNCELENMESİ: Raportör-Hakim Taşkın ÇELİK’in, davanın çözümünde adli
yargının görevli olduğu yolundaki raporu ile dosyadaki belgeler okunduktan;
ilgili Başsavcılarca görevlendirilen Yargıtay Cumhuriyet Savcısı Mehmet
BAYHAN’ın davada adli yargının, ile Danıştay Savcısı Mehmet Ali GÜMÜŞ’ün
davada idari yargının görevli olduğu yolundaki sözlü açıklamaları da
dinlendikten sonra GEREĞİ GÖRÜŞÜLÜP DÜŞÜNÜLDÜ:
Dava, davacının hissedarı bulunduğu parseller üzerindeki
mesken ve ağaçlarının, Mamak Altıağaç-Karaağaç-Hüseyingazi Mahalleleri
Kentsel Yenileme ve Gecekondu Dönüşüm Projesi kapsamında kaldığından
bahisle; söz konusu tesis ve ağaçlara karşılık, fazlaya ilişkin hakları
saklı kalmak kaydıyla, şimdilik 10.000 TL kamulaştırmasız el atma
tazminatının faiziyle birlikte tahsili istemiyle açılmıştır.
03.07.2005 tarih ve 5393 sayılı Belediye Kanunu'nun “Kentsel dönüşüm ve gelişim alanı”
başlıklı 73. maddesinde;
“(Değişik:
17/6/2010-5998/1 md.)
Belediye,
belediye meclisi kararıyla; konut alanları, sanayi alanları, ticaret
alanları, teknoloji parkları, kamu hizmeti alanları, rekreasyon alanları ve
her türlü sosyal donatı alanları oluşturmak, eskiyen kent kısımlarını
yeniden inşa ve restore etmek, kentin tarihi ve kültürel dokusunu korumak
veya deprem riskine karşı tedbirler almak amacıyla kentsel dönüşüm ve
gelişim projeleri uygulayabilir. Bir alanın kentsel dönüşüm ve gelişim
alanı olarak ilan edilebilmesi için yukarıda sayılan hususlardan birinin
veya bir kaçının gerçekleşmesi ve bu alanın belediye veya mücavir alan
sınırları içerisinde bulunması şarttır. Ancak, kamunun mülkiyetinde veya
kullanımında olan yerlerde kentsel dönüşüm ve gelişim proje alanı ilan edilebilmesi
ve uygulama yapılabilmesi için ilgili belediyenin talebi ve Çevre ve
Şehircilik Bakanlığının teklifi üzerine Bakanlar Kurulunca bu yönde karar
alınması şarttır.
Kentsel
dönüşüm ve gelişim proje alanı olarak ilan edilecek alanın; üzerinde yapı
olan veya olmayan imarlı veya imarsız alanlar olması, yapı yükseklik ve
yoğunluğunun belirlenmesi, alanın büyüklüğünün en az 5 en çok 500 hektar arasında
olması, etaplar halinde yapılabilmesi hususlarının takdiri münhasıran
belediye meclisinin yetkisindedir. Toplamı 5 hektardan az olmamak kaydı ile
proje alanı ile ilişkili birden fazla yer tek bir dönüşüm alanı olarak
belirlenebilir.
Büyükşehir
belediye ve mücavir alan sınırları içinde kentsel dönüşüm ve gelişim
projesi alanı ilan etmeye büyükşehir belediyeleri yetkilidir. Büyükşehir
belediye meclisince uygun görülmesi halinde ilçe belediyeleri kendi sınırları
içinde kentsel dönüşüm ve gelişim projeleri uygulayabilir.
Büyükşehir
belediyeleri tarafından yapılacak kentsel dönüşüm ve gelişim projelerine
ilişkin her ölçekteki imar planı, parselasyon planı, bina inşaat ruhsatı,
yapı kullanma izni ve benzeri tüm imar işlemleri ve 3/5/1985 tarihli ve
3194 sayılı İmar Kanununda belediyelere verilen yetkileri kullanmaya
büyükşehir belediyeleri yetkilidir.
Kentsel dönüşüm
ve gelişim proje alanlarında bulunan yapıların boşaltılması, yıkımı ve
kamulaştırılmasında anlaşma yolu esastır. Kentsel dönüşüm ve gelişim
projesi kapsamında bulunan gayrimenkul sahipleri ve belediye tarafından
açılacak davalar, mahkemelerde öncelikle görüşülür ve karara bağlanır.
Kentsel
dönüşüm ve gelişim alanları içinde yer alan eğitim ve sağlık alanları hariç
kamuya ait gayrimenkuller harca esas değer üzerinden belediyelere
devredilir. Kentsel dönüşüm ve gelişim proje alanlarında yıkılarak yeniden
yapılacak münferit yapılarda ilgili vergi, resim ve harçların dörtte biri
alınır.
Kentsel
dönüşüm ve gelişim proje alanlarındaki gayrimenkul sahipleri ve 24/2/1984
tarihli ve 2981 sayılı İmar ve Gecekondu Mevzuatına Aykırı Yapılara
Uygulanacak Bazı İşlemler ve 6785 Sayılı İmar Kanununun Bir Maddesinin
Değiştirilmesi Hakkında Kanuna istinaden, hak sahibi olmuş kimselerle
anlaşmaları halinde kentsel dönüşüm ve gelişim proje alanında hakları
verilir. 2981 sayılı Kanun kapsamına girmeyen gecekondu sahiplerine enkaz
ve ağaç bedelleri verilir veya belediye imkanları ölçüsünde kentsel dönüşüm
ve gelişim proje alanı dışında arsa veya konut satışı yapılabilir. Bu
kapsamda bulunanlara Toplu Konut İdaresi Başkanlığı ile işbirliği yapılmak
suretiyle konut satışı da yapılabilir. Enkaz ve ağaç bedelleri arsa veya
konut bedellerinden mahsup edilir.
Kentsel
dönüşüm ve gelişim alanı ilan edilen yerlerde belediyelere ait
gayrimenkuller ile belediyelerin anlaşma sağladığı veya kamulaştırdıkları
gayrimenkuller üzerindeki inşaatların tamamı belediyeler tarafından yapılır
veya yaptırılır. Belediye ile anlaşma yapmayan veya belediyece
kamulaştırılmasına gerek duyulmayan gayrimenkul sahiplerinden proje
alanında kendilerine 3194 sayılı Kanunun 18 inci maddesine göre ayrı ada ve
parselde imar hakkı verilmemiş olanlar kamulaştırmasız el atma davası
açabilir.
Kentsel
dönüşüm ve gelişim proje alanlarında yapılacak alt yapı ve rekreasyon
harcamaları, proje ortak gideri sayılır. Belediyelere ait inşaatların proje
ortak giderleri belediyeler tarafından karşılanır. Kendilerine ayrı ada
veya parsel tahsis edilen gayrimenkul sahipleri ile kamulaştırma dışı kalan
gayrimenkul sahipleri, sahip oldukları inşaatın toplam metrekaresi oranında
proje ortak giderlerine katılmak zorundadır. Proje ortak gideri ödenmeden
inşaat ruhsatı, yapılan binalara yapı kullanma izni verilemez; su, doğalgaz
ve elektrik bağlanamaz.
Dönüşüm
alanı sınırı kesinleştiği tarihte, bu sınırlar içindeki gayrimenkullerin
tapu kütüğünün beyanlar hanesine kaydedilmek üzere tapu sicil müdürlüğüne,
paftasında gösterilmek üzere kadastro müdürlüğüne bildirilir. Söz konusu
gayrimenkullerin kaydında meydana gelen değişiklikler belediyeye
bildirilir.
Kentsel
dönüşüm ve gelişim alanı ilan edilen yerlerde; ifraz, tevhit, sınırlı ayni
hak tesisi ve terkini, cins değişikliği ve yapı ruhsatı verilmesine ilişkin
işlemler belediyenin izni ile yapılır. (İptal ikinci , üçüncü, dördüncü
cümleler: Anayasa Mahkemesi’nin 18/10/2012 tarihli ve E.: 2010/82,
K.:2012/159 sayılı Kararı ile)
Belediye,
kentsel dönüşüm ve gelişim projelerini gerçekleştirmek amacıyla; imar
uygulaması yapmaya, imar uygulaması yapılan alanlardaki taşınmazların
değerlerini tespit etmeye ve bu değer üzerinden hak sahiplerine dağıtım
yapmaya veya hasılat paylaşımını esas alan uygulamalar yapmaya yetkilidir.
Kentsel
dönüşüm ve gelişim projelerinin uygulanması sırasında, tapu kayıtlarında
mülkiyet hanesi açık olan veya ayni hakları davalı olan taşınmazlar
doğrudan kamulaştırılarak bedelleri mahkemece tayin edilen bankaya belli olacak
hak sahipleri adına bloke edilir. Belediye kentsel dönüşüm ve gelişim
projelerinin uygulama alanında bulunan taşınmazların kamulaştırılması
sırasında veraset ilamı çıkarmaya veya tapudaki kayıt malikine göre işlem
yapmaya yetkilidir.
(Ek
fıkra: 16/5/2012-6306/17 md.) Büyükşehirlerde büyükşehir belediye
meclisinin, il ve ilçelerde belediye meclislerinin salt çoğunluk ile
alacağı karar ile masrafların tamamı veya bir kısmı belediye bütçesinden
karşılanmak kaydıyla kentin uygun görülen alanlarında bina cephelerinde
değişiklik ve yenileme ile özel aydınlatma ve çevre tanzimi çalışmaları
yapılabilir. Cephe değişikliği yapılacak binalarda telif hakkı sahibi proje
müelliflerine talep etmeleri hâlinde, değiştirilecek cephe veya cephelerin
beher metrekaresi için bir günlük net asgari ücret tutarını geçmemek üzere
telif hakkı ödenir. Büyükşehir belediye meclisince uygun görülmesi hâlinde,
büyükşehir belediyesi içindeki ilçe belediyeleri kendi sınırları içinde bu
fıkrada belirtilen iş ve işlemleri yapabilir.
(Ek
fıkra: 16/5/2012-6306/17 md.) Bina cephelerinde değişiklik ve yenileme ile
özel aydınlatma ve çevre tanzimi çalışmaları için yapılması gereken iş,
işlem ve yetkilendirmeler, kat maliklerinin arsa payı çoğunluğu ile verecekleri
karara göre yapılır.
(Ek fıkra:
16/5/2012-6306/17 md.) Büyükşehir belediyelerince, kentsel dönüşüm ve
gelişim alanı ilan edilen alanlar ile 5366 sayılı Kanuna göre yenileme
alanı ilan edilen alanlarda veya bu Kanunun 75 inci maddesine göre kamu
kurum ve kuruluşları ile protokol yapmaları hâlinde, büyükşehir belediye
meclisi kararı ile, yıkılan ibadethane ve yurtların yerine veya ihtiyaç
duyulan yerlerde ibadethane ve yurt inşa edilebilir.
Kentsel
dönüşüm ve gelişim projesi kapsamındaki işler, kamu idareleriyle 75 inci
madde çerçevesinde ortak hizmet projeleri aracılığıyla
gerçekleştirilebilir.
Bu
Kanunun konusu ile ilgili hususlarda Başbakanlık Toplu Konut İdaresine 2985
sayılı Kanun ve diğer kanunlarla verilen yetkiler saklıdır.” hükmü yer
almış; bu Kanunun işaret ettiği 2985 sayılı Toplu Konut Kanunu'nun "
İskan sahalarının tespiti, kamulaştırma ve kadastro " başlıklı 4.
maddesinde; " (Değişik: 5/5/2004 – 5162/2 md.)
(Değişik birinci fıkra:
24/7/2008-5793/7 md.) Başkanlık, gecekondu dönüşüm projesi uygulayacağı
alanlarda veya mülkiyeti kendisine ait arsa ve arazilerde veya valiliklerce
toplu konut iskan sahası olarak belirlenen alanlarda çevre ve imar
bütünlüğünü bozmayacak şekilde her tür ve ölçekteki planlar ile imar
planlarını yapmaya, yaptırmaya ve tadil etmeye yetkilidir. Bu planlar;
büyükşehir belediye sınırları içerisinde kalan alanlar için büyükşehir
belediye meclisi tarafından, il ve ilçe belediye sınırları ile mücavir
alanları içerisinde kalan alanlar için ilgili belediye meclisleri
tarafından, beldelerde ve diğer yerlerde ilgili valilik tarafından,
planların belediyelere veya valiliğe intikal ettiği tarihten itibaren üç ay
içerisinde aynen veya değiştirilerek onaylanır. Belediyeler ve valilik
tarafından üç ay içerisinde onaylanmayan planlar Başkanlık tarafından
re’sen onaylanır. Belediyeler, valilik veya Başkanlık tarafından onaylanan
bu planlar; askı, ilan ve itiraza dair kararlar da dahil olmak üzere 3194
sayılı İmar Kanunu hükümlerine göre belediyeler ve ilgili kamu kurumları
tarafından yapılacak tüm işlemler Başkanlık tarafından re’sen yapılmak
suretiyle yürürlüğe konur.
Başkanlık kanundaki görevleri
çerçevesinde gerçek ve tüzel kişilere ait arazi ve arsaları ve bunların
içerisinde veya üzerinde bulunan her türlü eklenti ve yapıları
kamulaştırmaya yetkilidir. Başkanlık tarafından yapılacak kamulaştırmalar,
4.11.1983 tarihli ve 2942 sayılı Kamulaştırma Kanununun 3 üncü maddesinin
ikinci fıkrasındaki iskân projelerinin gerçekleştirilmesi amaçlı
kamulaştırma sayılır.” hükmüne yer verilmiştir.
Öte yandan; 3194 sayılı İmar Kanunu’nun “Planların
hazırlanması ve yürürlüğe konulması” başlıklı 8. maddesinde; “Planların
hazırlanmasında ve yürürlüğe konulmasında aşağıda belirtilen esaslara
uyulur.
a) Bölge
planları; sosyo - ekonomik gelişme eğilimlerini, yerleşmelerin gelişme
potansiyelini, sektörel hedefleri, faaliyetlerin ve alt yapıların
dağılımını belirlemek üzere hazırlanacak bölge planlarını, gerekli gördüğü
hallerde Devlet Planlama Teşkilatı yapar veya yaptırır.
b) İmar
Planları; Nazım İmar Planı ve Uygulama İmar Planından meydana gelir. Mevcut
ise bölge planı ve çevre düzeni plan kararlarına uygunluğu sağlanarak,
belediye sınırları içinde kalan yerlerin nazım ve uygulama imar planları
ilgili belediyelerce yapılır veya yaptırılır. Belediye meclisince
onaylanarak yürürlüğe girer. (Değişik dördüncü cümle: 8/8/2011- KHK-648/21
md.) Bu planlar onay tarihinden itibaren belediye başkanlığınca tespit
edilen ilan yerlerinde ve ilgili idarelerin internet sayfalarında bir ay
süreyle eş zamanlı olarak ilan edilir. Bir aylık ilan süresi içinde planlara
itiraz edilebilir. Belediye başkanlığınca belediye meclisine gönderilen
itirazlar ve planları belediye meclisi onbeş gün içinde inceleyerek kesin
karara bağlar.
Belediye
ve mücavir alan dışında kalan yerlerde yapılacak planlar valilik veya
ilgilisince yapılır veya yaptırılır. Valilikçe uygun görüldüğü takdirde
onaylanarak yürürlüğe girer. (Değişik üçüncü cümle: 8/8/2011- KHK-648/21
md.) Onay tarihinden itibaren valilikçe tespit edilen ilan yerinde ve
ilgili idarelerin internet sayfalarında bir ay süreyle eş zamanlı olarak
ilan edilir. Bir aylık ilan süresi içinde planlara itiraz edilebilir.
İtirazlar valiliğe yapılır, valilik itirazları ve planları onbeş gün
içerisinde inceleyerek kesin karara bağlar.
Onaylanmış
planlarda yapılacak değişiklikler de yukarıdaki usullere tabidir.
Kesinleşen
imar planlarının bir kopyası, Bakanlığa gönderilir.
İmar
planları alenidir. Bu aleniyeti sağlamak ilgili idarelerin görevidir.
Belediye Başkanlığı ve mülki amirlikler, imar planının tamamını veya bir
kısmını kopyalar veya kitapçıklar haline getirip çoğaltarak tespit edilecek
ücret karşılığında isteyenlere verir.
c) (Ek:
3/7/2005 - 5403/25 md.) Tarım arazileri, Toprak Koruma ve Arazi Kullanımı
Kanununda belirtilen izinler alınmadan tarımsal amaç dışında kullanılmak üzere
plânlanamaz.” hükmü yer almıştır.
Dava
dosyasının incelenmesinden; Davaya konu taşınmazların Ankara, Mamak ilçesi,
Altıağaç Mahallesi sınırları içerisinde, Altıağaç- Karaağaç-Hüseyingazi
Mahalleleri Kentsel Dönüşüm Projesi Alanında kaldığı; tapu kayıtlarına
göre; Mamak ilçesi, Altıağaç Mahallesi sınırları İçerisinde bulunan 595 m2 yüzölçümlü 37361
ada 6 parsel üzerinde davacı adına 65,m2, 564 m2 yüzölçümlü 37361
ada 7 parsel üzerinde 1 m2
hissesinin bulunduğu; söz konusu taşınmazların daha sonra imar görerek
39802 ada 6 parsele şuyulandırıldığı; Davacı adına 2144 m2 yüzölçümlü
39802 ada 6 parsel üzerinde 65,01 m2 hissesinin bulunduğu; Mamak
Belediye Başkanlığı, İmar ve Şehircilik Müdürlüğü’nün 09.01.2014 tarih ve
145 sayılı yazılarında; Dava konusu Altıağaç Mahallesi, 37361 ada 6
parselin imar uygulaması neticesinde 39802 ada 6 parsel, 37361 ada 7
parselin ise 39618 ada 1 parsel olarak yeniden tescil edildiği;
Altıağaç-Karaağaç-Hüseyingazi Mahalleleri Kentsel Yenileme ve Gecekondu
Dönüşüm Projesine İlişkin olarak hazırlanan 14.08.2012 tarihli protokol
İmzalandığı ve Belediye Meclislerinin kararıyla Uygulama Yönetmeliğinin
hazırlandığı, protokol gereği bölgenin gecekondu Önleme bölgesi ilan
edildiği, belediyece kamulaştırma yapabilmek için, 04.09.2012 tarih ve
1564/1847 sayılı kararıyla kamu yararı kararı alındığı, kararın kaymakamlık
makamının 06.09.2012 tarihli kararıyla onaylandığı, 2942 sayılı
Kamulaştırma Kanunun 27. Maddesi uyarınca Bakanlar Kurulunun 11.02.2013
tarihli kararı ile anılan bölgede bulunan taşınmazların acele
kamulaştırılmasına karar verildiği; ayrıca projenin daha hızlı ilerlemesi
ve konut inşaatlarının bir an önce başlaması İçin anlaşmayan hak sahipleri
ile ilgili olarak Bakanlar Kurulu’nun 19.03.2013 tarih ve 4320 sayılı Resmi
Gazetede yayımlanarak yürürlüğe giren "Acele Kamulaştırma” kararı
alındığı anlaşılmış; dava dosyasına sunulan Mamak Belediye Başkanlığının
cevap dilekçesinde; dava konusu taşınmaza idarelerinin herhangi bir hukuki
ya da fiili el atmasının söz konusu olmadığı savunulmuştur.
Mahkememizce bu kapsamda yapılan incelemeye ışık tutması
amacıyla, dava konusu taşınmaza fiili el atma olup olmadığı hususunda
araştırma/inceleme yapılıp yapılmadığı hususunun sorulması üzerine, Ankara
12. Asliye Hukuk Mahkemesince Mahkememize gönderilen 9.4.2014 tarih ve
2013/366 Esas sayılı üst yazı ekindeki 2.4.2014 kayıt tarihli Bilirkişi
Kurulu Raporunun “İnceleme” bölümünde; “Dava konusu 211. Sokak No: 55/A
kapı numaralı meskenin mahallinde yapılan incelemede yıkıldığını, sadece
enkazının kaldığını,
Fotoğraflardan
da görüleceği üzere, bölgedeki gecekonduların birçoğunun yıkıldığı, bir
kısmının boşaltıldığı, yolların kapandığını, mevcut insani yaşamın ortadan
kaldırıldığını, dolayısıyla bölgeye fiilen el atıldığını,…” yönünde; yine
aynı Raporun, “2-Mahallinde yapılan İnceleme” alt başlıklı bölümünde;
“Davaya konu Ankara ili, Mamak ilçesi, Altıağaç Mahallesi, 211. Sokak
No:55/A adresinde yapılan incelemede aşağıdaki hususlar tespit edilmiştir;
Gecekondunun
keşif sırasında yıkılmış olduğu, sadece enkaz kalıntılarının yerinde mevcut
olduğu görülmüştür…” yönünde tespit yapıldığı görülmüş; dolayısıyla; davaya
konu taşınmazların üzerinde bulunan meskenin yıkıldığı ve fiilen el
atıldığı anlaşılmıştır.
Belediyelerin
3194 sayılı imar Kanunu 8. maddesi ve 18. maddesinin verdiği yetki ile
arazi ve arsalar üzerinde imar planlarının hazırlanması ve yürürlüğe
konulması, arazi ve arsa düzenlemesi gibi faaliyetleri kapsamında yaptıkları
imar planlarından kaynaklanan işlemlerin tek yanlı ve kamu gücüne dayanan
irade açıklamaları ile tesis edilen genel ve düzenleyici işlemler olduğu bu
yönü ile de idari eylem ve işlemlerden kaynaklanan uyuşmazlıkların idari
yargı yerlerinde çözümlenmesi gerektiği tartışmasızdır. Buna karşılık,
Belediyece, Kamulaştırma Kanunu’nda öngörülen usul ve yöntemlere uygun
idari nitelikte uygulama işlemleri yapılmaksızın, dava konusu taşınmaza
fiilen el atılması karşısında, idarenin bu eyleminin kamulaştırmasız el
atma niteliğini taşıdığı açıktır.
İdarenin
yürütmekle yükümlü bulunduğu kamu hizmetine ilişkin olarak uygulamaya
koyduğu plan ve projeye göre meydana getirdiği yol, kanal, baraj, su
yolları, su şebekesi gibi tesislerin kurulması, işletilmesi ve bakımı
sırasında kişilere verdiği zararların tazmini istemiyle açılacak davaların
görüm ve çözümünün, idari eylem ve işlemlerden dolayı kişisel hakları
muhtel olanlar tarafından açılacak tam yargı davaları kapsamında yargısal
denetim yapan idari yargı yerine ait olduğu; idarece herhangi bir ayni
hakka müdahalede bulunulduğu, özel mülkiyete konu taşınmaza kamulaştırmasız
el atıldığı veya plan ve projeye aykırı iş görüldüğü iddiasıyla açılacak
müdahalenin men’i ve meydana gelen zararın tazmini davalarının ise,
mülkiyete tecavüzün önlenmesine ve haksız fiillere ilişkin özel hukuk hükümlerine
göre adli yargı yerinde çözümleneceği, yerleşik yargısal içtihatlarla kabul
edilmiş bulunmaktadır.
Nitekim,
yukarıda belirtilen genel kabul doğrultusundaki Yargıtay İçtihadı
Birleştirme Kurulunun 11.2.1959 günlü, E:1958/17, K:1959/15 sayılı
kararının III. bölümünde, “İstimlaksiz el atma halinde amme teşekkülü
İstimlak Kanununa uygun hareket etmeden ferdin malını elinden almış olması
sebebiyle kanunsuz bir harekette bulunmuş durumdadır. Ve bu bakımdan dava
Medeni Kanun hükümlerine giren mülkiyete tecavüzün önlenmesi veya haksız
fiil neticesinde meydana gelen zararın tazmini davasıdır. Ve bu bakımdan
adliye mahkemesinin vazifesi içindedir.” görüşüne yer verilmiştir.
Bu
durumda, idarenin dava konusu taşınmaza kamulaştırmasız el atmasından doğan
zararın tazminine yönelik bulunan davanın, haksız fiillere ilişkin özel
hukuk hükümlerine göre görüm ve çözümü, adli yargı yerinin görevine
girmektedir.
Açıklanan nedenlerle, Danıştay Başsavcısı’nın
başvurusunun reddine karar vermek gerekmiştir.
SONUÇ :
Davanın çözümünde ADLİ YARGININ görevli olduğuna, bu nedenle Danıştay
Başsavcısı’nın BAŞVURUSUNUN REDDİNE, 5.5.2014 gününde OY BİRLİĞİ İLE KESİN
OLARAK karar verildi.
—— • ——
Uyuşmazlık Mahkemesi
Başkanlığından:
6-ESAS NO : 2014/444
KARAR NO: 2014/511
KARAR TR : 05.05.2014
(Hukuk Bölümü)
ÖZET :
Sivil memur olan davacının, kurumlar arası naklen atanması yolundaki
istemine, davalı idarece muvafakat verilmemesi işleminin iptali istemiyle
açılan davanın, ASKERİ İDARİ YARGI YERİNDE çözümlenmesinin gerektiği hk.
K A R A R
Davacı :
A.T.E.
Davalı :
Milli Savunma Bakanlığı
Vekili :
Av. B.A.T.
O L A Y
: Milli Savunma Bakanlığı İnşaat Emlak ve NATO Güvenlik Yatırımları Dairesi
Başkanlığına bağlı Balıkesir İnşaat Emlak Bölge Başkanlığında,
G.İ.H.sınıfında Sivil Memur (veri hazırlama ve kontrol işletmeni) olarak
görev yapan davacının, Çevre ve Şehircilik Bakanlığı bünyesindeki bir
kadroya naklen atanması için muvafakat verilmesi istemi; adı geçenin
hizmetine ihtiyaç duyulduğu ve personel temininde güçlük çekildiği
gerekçesiyle 22.7.2013 tarih, …(11736) sayılı davalı idare işlemiyle
reddedilmiş; bu husus M.S.B.lığının 29.7.2013 tarih MTİY:
85651021-1210-1535-13/ İnş.Eml. ve NATO Güv.Yat. D.id. Ş.Per.İşl. 12616
sayılı yazısıyla davacıya tebliğ edilmiştir.
Davacı,
nakline muvafakat verilmesi halinde, yaptığı görevin görev tanımında
belirtilen eğitim koşulları dolayısıyla idarece personel temini ya da atama
yoluna gidilerek yerine personel temin edilmesinin mümkün olduğunu;
muvafakat vermesi halinde, atanacağı görev yeri nedeniyle mesleki açıdan
ilerleme fırsatı bulunduğunu, çalışma ve çabalarının, halen görev yaptığı
kadroda değerlendirilmesinin söz konusu olmadığını; mesleki eğitimi,
uzmanlık alanı, yabancı dil bilgisi dikkate alındığında, halen görev
yaptığı kadroda istihdamını gerektiren bir zorunluluk bulunmadığını;
muvafakat halinde atanacağı kadrodaki görevi itibariyle; özlük hakları,
sosyal haklar ve statü yönünden daha üstün haklara ulaşma imkân ve
potansiyeline kavuşacağını ifade ederek; davalı idarenin hakkında tesis
ettiği, Çevre ve Şehircilik Bakanlığına naklen atanmasına muvafakat
edilmemesine / vermemesine ilişkin işlemin iptali istemiyle genel idari
yargı yerinde dava açmıştır.
Davalı
idarece, birinci savunma dilekçesinde, davanın çözümünde AYİM.’in görevli
olduğu ileri sürülerek, görev itirazında bulunulmuştur.
BALIKESİR
İDARE MAHKEMESİ:6.12.2013 gün ve E:2013/1438 sayı ile, 2577 sayılı Kanun'un
2. maddesinde; İdari dava türlerinin, idari işlemler hakkında yetki, şekil,
sebep, konu ve maksat yönlerinden biri ile hukuka aykırı olduklarından
dolayı açılan iptal davaları; idari işlem ve eylemlerden dolayı kişisel
hakları doğrudan muhtel olanlar tarafından açılan tam yargı davaları; kamu
hizmetlerinden birinin yürütülmesi için yapılan her türlü idari sözleşmelerden
dolayı açılan davalar olarak sayılmış; idari yargının idari eylem ve
işlemlerin hukuka uygunluğunun denetimini yapmakla görevli olduğunun kurala
bağlanmış olduğu; Anayasa’nın 157. maddesinde, Askeri Yüksek İdare
Mahkemesi’nin, askeri olmayan makamlarca tesis edilmiş olsa bile, asker
kişileri ilgilendiren ve askeri hizmete ilişkin idari işlem ve eylemlerden
doğan uyuşmazlıkların yargı denetimini yapan ilk ve son derece mahkemesi
olduğu; ancak, askerlik yükümlülüğünden doğan uyuşmazlıklarda ilgilinin
asker kişi olması şartının aranmayacağının belirtildiği; 1602 sayılı Askeri
Yüksek İdare Mahkemesi Kanunu’nun 20.maddesinde ise; Askeri Yüksek İdare
Mahkemesinin, Türk Milleti adına, askeri olmayan makamlarca tesis edilmiş
olsa bile, asker kişileri ilgilendiren ve askeri hizmete ilişkin idari
işlem ve eylemlerden doğan uyuşmazlıkların ilk ve son derece mahkemesi
olarak yargı denetimini ve diğer kanunlarda gösterilen görevleri yapacağı,
Türk Silahlı Kuvvetlerinde görevli bulunan veya hizmetten ayrılmış olan
subay, askeri memur, astsubay, askeri öğrenci, uzman çavuş, uzman jandarma
çavuş, erbaş ve erler ile sivil memurların asker kişi sayılacağı, anılan
Kanun’un 21. maddesinde de, 20.maddede belirtilen kişileri ilgilendiren ve
askeri hizmete ilişkin idari işlem ve eylemlerden dolayı; yetki, sebep,
şekil, konu ve maksat yönlerinden biri ile hukuka aykırı olduklarından
bahisle menfaatleri ihlal edilenler tarafından açılacak iptal davalarının,
aynı idari işlem ve eylemlerin haklarını ihlal etmesi halinde açılacak tam
yargı davalarının doğrudan doğruya ve kesin olarak Askeri Yüksek İdare
Mahkemesinde çözümleneceği ve karara bağlanacağının hükme bağlandığı; buna
göre, Askeri Yüksek İdare Mahkemesi’nin bir davaya bakabilmesi için dava
konusu idari işlem veya eylemin “asker kişiyi ilgilendirmesi” ve “askeri
hizmete ilişkin bulunması” koşullarının birlikte gerçekleşmesinin
gerektiği; idari işlemin, görevli yargı yerinin tespiti yönünden “askeri
hizmete ilişkin” olup olmadığının saptanabilmesi için işlemin konusuna
bakılmasının gerektiği; eğer idari işlem askeri gereklere, askeri usul ve
yönteme ve askeri hizmete göre tesis edilmiş ise, bu işlemin askeri hizmete
ilişkin olduğu; daha açık bir ifadeyle, askeri hizmete ilişkin idari
işlemlerin; idarenin bir asker kişinin askeri yeterlik ve yeteneklerinin,
tutum ve davranışlarının, askeri geçmişinin, asker kişi olmaktan
kaynaklanan hak ve ödevlerinin; askerlik hizmetinin amacı, askeri görev
yerlerinin özellikleri, askeri kural ve gerekler, göz önünde tutularak
değerlendirilmesi sonucunda tesis edilen işlemler olduğu; işlem, askeri
olmayan, bir makam tarafından tesis edilmiş olsa bile durumun değişmediği,
menfaati ihlal edilen asker kişinin açtığı davanın Askeri Yüksek İdare
Mahkemesi’nde görülmesinin gerektiği; buna göre, davacının Türk Silahlı Kuvvetleri’nde
sivil memur olması nedeniyle dava konusu işlemin asker kişiyi
ilgilendirdiği kuşkusuz ise de, uyuşmazlığın "askeri hizmete"
ilişkin olup olmadığının tespiti bakımından öncelikle dava konusu işlemin
hukuki niteliğinin ve davanın görümü sırasında uygulanacak mevzuatın
saptanmasının gerektiği; dosyanın incelenmesinden; sivil memur olarak görev
yapan davacının "Çevre ve Şehircilik Bakanlığı bünyesinde bir kadroya
atanması için muvafakat verilmesi isteminin reddine" ilişkin işlemin
iptali istemiyle bakılan davanın açıldığının anlaşıldığı; yapılan
değerlendirmede; davacının özlük haklarının ve statüsünün belirlendiği 657
sayılı Kanun ve diğer ilgili mevzuat uyarınca inceleme ve irdeleme
yapılarak dava konusu işlemin hukuka uygun olup olmadığının tespitine karar
verilmek suretiyle çözümleneceği, bu haliyle de uyuşmazlığın askeri hizmete
ilişkin bir yanının bulunmadığı sonucuna ulaşıldığı; belirtilen duruma göre
ve olayda Anayasa'nın 157. ve 1602 sayılı Kanunun 20. maddelerinde
öngörülen “asker kişiyi ilgilendirme” ve “askeri hizmete ilişkin bulunma”
koşulları birlikte gerçekleşmediğinden, davanın görüm ve çözümünde genel
idari yargı yerinin görevli bulunduğu gerekçesiyle; davalı idarenin görev
itirazının reddine, davaya bakmakla Mahkemelerinin görevli olduğuna karar
vermiştir.
Davalı
idare vekilince süresinde verilen dilekçe ile, olumlu görev uyuşmazlığı
çıkarılması istemiyle başvuruda bulunulması üzerine, başvuru dilekçesiyle
birlikte dava dosyası Askeri Yüksek İdare Mahkemesi Başsavcılığına gönderilmiştir.
ASKERİ
YÜKSEK İDARE MAHKEMESİ BAŞSAVCISI; Askeri Yüksek İdare Mahkemesinin görev
alanının, Anayasanın 157. maddesindeki düzenlemeye paralel olarak, 1602
sayılı AYİM Kanununun 20. maddesinde, “Askeri Yüksek İdare Mahkemesi, Türk
Milleti adına; askeri olmayan makamlarca tesis edilmiş olsa bile, asker
kişileri ilgilendiren ve askeri hizmete ilişkin idari işlem ve eylemlerden
doğan uyuşmazlıkların ilk ve son derece mahkemesi olarak yargı denetimini
ve diğer kanunlarda gösterilen, görevleri yapar. Ancak, askerlik
yükümlülüğünden doğan uyuşmazlıklarda; ilgilinin asker kişi olması şartı
aranmaz. Bu Kanunun uygulanmasında asker kişiden maksat; Türk Silahlı
Kuvvetlerinde görevli bulunan veya hizmetten ayrılmış olan subay, askeri
memur, astsubay, askeri öğrenci, uzman jandarma, uzman erbaş, sözleşmeli
erbaş ve er, erbaş ve erler ile sivil memurlardır. ” şeklinde ve
21.maddesinde de; “20 nci maddede belirtilen kişileri ilgilendiren ve
askeri hizmete ilişkin idari işlem ve eylemlerden dolayı; yetki, sebep,
şekil, konu ve maksat yönlerinden biri ile hukuka aykırı olduklarından
bahisle menfaatleri ihlal edilenler tarafından açılacak iptal davaları,
aynı idari işlem ve eylemlerin haklarını ihlal etmesi halinde açılacak tam
yargı davaları, doğrudan doğruya ve kesin olarak Askeri Yüksek İdare
Mahkemesinde çözümlenir ve karara bağlanır. " şeklinde düzenlenmiş
bulunduğu; davacının, Türk Silahlı Kuvvetlerinde sivil memur olarak 1602
sayılı Kanunun 20/2. maddesine göre asker kişi sıfatını taşıdığı; keza,
davanın sebebini teşkil eden işlemin askeri hizmete ilişkin bir idari işlem
olduğunda da tereddüt bulunmadığı; dolayısıyla, Anayasanın 157, 1602 sayılı
Kanunun 20 ve 21. maddelerine göre, mevzu davanın Askeri Yüksek İdare
Mahkemesinin görev alanı içerisinde olduğunun anlaşıldığı; Balıkesir İdare
Mahkemesinin görevlilik kararında, kararın gerekçesi olarak, “dava konusu
olayda Anayasa’nın 157. ve 1602 sayılı kanunun 20. maddelerinde öngörülen
‘asker kişiyi ilgilendirme’ ve ‘askeri hizmete ilişkin bulunma’ koşulları
birlikte gerçeklemediğinden, davanın görüm ve çözümünde genel idari yargı
yeri görevli bulunmaktadır” denilmiş ise de; TSK’da 657 sayılı Kanuna tabi
olarak görev yapan sivil memurların bir başka kuruma naklen atanmasına
muvafakat verilmesi işleminin askeri hizmete ilişkin olduğu ve bu kapsamda
da bu işlemin asker kişiyi ilgilendirdiği hususunun, yerleşik uygulamayla
da sabit olduğu gerekçesiyle; 2247 sayılı Kanunun 10, 12 ve 13. maddeleri
gereğince Balıkesir İdare Mahkemesinin 06.12.2013 tarih ve 2013/1438 Esas
sayılı GÖREVLİLİK KARARININ KALDIRILMASINA, mevzu davada ASKERİ YÜKSEK
İDARE MAHKEMESİNİN GÖREVLİ OLDUĞUNA KARAR VERİLMESİ talebiyle olumlu görev
uyuşmazlığı çıkarmış olup, görev konusunun incelenmesini Uyuşmazlık Mahkemesi’nden
istemiştir.
Başkanlıkça,
2247 sayılı Yasa’nın 13. maddesine göre, Danıştay Başsavcılığından yazılı
düşüncesi istenilmiştir.
DANIŞTAY
BAŞSAVCISI; Anayasa’nın 157. maddesinde, Askeri Yüksek İdare Mahkemesi’nin,
askeri olmayan makamlarca tesis edilmiş olsa bile, asker kişileri
ilgilendiren ve askeri hizmete ilişkin idari işlem ve eylemlerden doğan
uyuşmazlıkların yargı denetimini yapan ilk ve son derece mahkemesi olduğu;
ancak, askerlik yükümlülüğünden doğan uyuşmazlıklarda ilgilinin asker kişi
olması şartının aranmayacağı belirtilmiş; 1602 sayılı Askeri Yüksek İdare
Mahkemesi Kanunu’nun 25.12.1981 tarih ve 2568 sayılı Yasa ile değişik 20.
maddesinin birinci fıkrasında, “Askeri Yüksek İdare Mahkemesi Türk Milleti
adına; askeri olmayan makamlarca tesis edilmiş olsa bile, asker kişileri
ilgilendiren ve askeri hizmete ilişkin idari işlem ve eylemlerden doğan
uyuşmazlıkların ilk ve son derece mahkemesi olarak yargı denetimini ve
diğer kanunlarda gösterilen, görevleri yapar. Ancak, askerlik
yükümlülüğünden doğan uyuşmazlıklarda; ilgilinin asker kişi olması şartı
aranmaz” denilmiş olduğu; buna göre, Askeri Yüksek İdare Mahkemesi’nin bir
davaya bakabilmesi için dava konusu idari işlem veya eylemin “asker kişiyi
ilgilendirmesi” ve “askeri hizmete ilişkin bulunması” koşullarının birlikte
gerçekleşmesinin gerektiği; 1602 sayılı Yasa’nın değişik 20. maddesinin
ikinci fıkrasında da, Türk Silahlı Kuvvetlerinde görevli bulunan veya
hizmetten ayrılmış olan subay, askeri memur, astsubay, askeri öğrenci,
uzman jandarma, uzman erbaş, sözleşmeli erbaş ve er, erbaş ve erler ile
sivil memurların asker kişi sayıldığı; davacının 1602 sayılı Yasa’nın 20.
maddesinde sayılan asker kişilerden olduğu ve bu nedenle dava konusu
işlemin asker kişiyi ilgilendirdiğinde tartışma bulunmadığı; dava konusu
işlemin askeri hizmete ilişkin olup olmadığına gelince; idari işlemin,
görevli yargı yerinin tespiti yönünden “askeri hizmete ilişkin” olup
olmadığının saptanabilmesi için işlemin konusuna bakılmasının gerektiği;
eğer idari işlem askeri gereklere, askeri usul ve yönteme ve askeri hizmete
göre tesis edilmiş ise, bu işlemin askeri hizmete ilişkin olduğu; daha açık
bir ifadeyle, askeri hizmete ilişkin idari işlemlerin; idarenin bir asker
kişinin askeri yeterlik ve yeteneklerinin, tutum ve davranışlarının, askeri
geçmişinin, asker kişi olmaktan kaynaklanan hak ve ödevlerinin; askerlik
hizmetinin amacı, askeri görev yerlerinin özellikleri, askeri kural ve
gerekler göz önünde tutularak değerlendirilmesi sonucunda tesis edilen
işlemler olduğu; işlem, askeri olmayan bir makam tarafından tesis edilmiş
olsa bile durumun değişmediği, menfaati ihlal edilen asker kişinin açtığı
davanın Askeri Yüksek İdare Mahkemesi’nde görülmesinin gerektiği; davacının
kurumlararası naklen atanma isteği hakkında işlem tesis edilirken, idarece
asker kişi olmaktan kaynaklanan hak ve ödevlerinin, askerlik hizmetinin
amacı, askeri görev yerlerinin özellikleri ve hizmet gerekleri göz önüne
alınarak değerlendirildiği ve bu işlemin yargısal denetimi sırasında da bu
hususların dikkate alınacağı açık olduğundan, davacı hakkında tesis edilen
idari işlemin askeri hizmete ilişkin bulunduğu; belirtilen duruma göre
olayda idari işlemin asker kişiyi ilgilendirmesi ve askeri hizmete ilişkin
bulunması koşulları birlikte gerçekleştiğinden açılan davanın görüm ve
çözümünün Askeri Yüksek İdare Mahkemesinin görevinde bulunduğu sonucuna
ulaşıldığı gerekçesiyle; 2247 sayılı Yasa'nın 13. maddesi uyarınca, yapılan
başvurunun kabulünün uygun olacağı yolunda düşünce vermiştir.
İNCELEME VE GEREKÇE: Uyuşmazlık Mahkemesi
Hukuk Bölümü’nün, Serdar ÖZGÜLDÜR’ün Başkanlığında, Üyeler: Eyüp Sabri
BAYDAR, Ali ÇOLAK, Sıddık YILDIZ, Nurdane TOPUZ, Ayhan AKARSU ve Mehmet
AKBULUT’un katılımlarıyla yapılan 5.5.2014 günlü toplantısında;
l-İLK
İNCELEME: Başvuru yazısı ve dava dosyası üzerinde 2247 sayılı Yasa’nın 27.
maddesi gereğince yapılan incelemeye göre, davalı idarenin anılan Yasa’nın
10/2 maddesinde öngörülen yönteme uygun olarak yaptığı görev itirazının
reddedilmesi ve 12/1. maddede belirtilen süre içinde başvuruda bulunması
üzerine AYİM Başsavcılığınca, 10. maddede öngörülen biçimde olumlu görev
uyuşmazlığı çıkarıldığı anlaşılmaktadır. Usule ilişkin herhangi bir
noksanlık bulunmadığından görev uyuşmazlığının esasının incelenmesine
oybirliği ile karar verildi.
II-ESASIN
İNCELENMESİ: Raportör-Hakim Taşkın ÇELİK’in, davanın çözümünde askeri idari
yargının görevli olduğu yolundaki raporu ile dosyadaki belgeler okunduktan;
ilgili Başsavcılarca görevlendirilen Danıştay Savcısı Mehmet Ali GÜMÜŞ ile
Askeri Yüksek İdare Mahkemesi Savcısı Nihat POLAT’ın davada askeri idari
yargının görevli olduğu yolundaki yazılı ve sözlü açıklamaları da
dinlendikten sonra GEREĞİ GÖRÜŞÜLÜP DÜŞÜNÜLDÜ:
Dava,
kurumlar arası naklen atamaya davalı idarece muvafakat verilmemesi
işleminin iptali isteminden ibarettir.
Anayasa’nın
157. maddesinde, Askeri Yüksek İdare Mahkemesi’nin askeri olmayan
makamlarca tesis edilmiş olsa bile, asker kişileri ilgilendiren ve askeri
hizmete ilişkin idari işlem ve eylemlerden doğan uyuşmazlıkların yargı
denetimini yapan ilk ve son derece mahkemesi olduğu; ancak askerlik
yükümlülüğünden doğan uyuşmazlıklarda ilgilinin asker kişi olması şartının
aranmayacağı belirtilmiş; 20.7.1972 tarih ve 1602 sayılı Yasa’nın
25.12.1981 tarih ve 2568 sayılı Yasa ile değişik 20. maddesinde de aynı
hüküm yer almıştır. Askeri Yüksek İdare Mahkemesi’nin bir davaya
bakabilmesi için dava konusu idari işlemin “asker kişiyi ilgilendirmesi” ve
“askeri hizmete ilişkin bulunması” koşullarının birlikte gerçekleşmesi
gerekmektedir.
1602
sayılı Yasa’nın değişik 20. maddesinde, Türk Silahlı Kuvvetlerinde görevli
bulunan veya hizmetten ayrılmış olan, subay, askeri memur, astsubay, askeri
öğrenci uzman çavuş, uzman jandarma çavuş, erbaş ve erler ile sivil
memurlar asker kişi sayılmaktadır.
Anılan
Yasa’nın değişik 21. maddesinin birinci fıkrasında “20 nci maddede
belirtilen kişileri ilgilendiren ve askeri hizmete ilişkin idari işlem ve
eylemlerden dolayı; yetki, sebep, şekil, konu ve maksat yönlerinden biri
ile hukuka aykırı olduklarından bahisle menfaatleri ihlâl edilenler
tarafından açılacak iptal davaları, aynı idari işlem ve eylemlerin
haklarını ihlal etmesi halinde açılacak tam yargı davaları, doğrudan
doğruya ve kesin olarak Askeri Yüksek İdare Mahkemesinde çözümlenir ve
karara bağlanır.” denilmiştir.
İdari işlemin, görevli yargı yerinin tespiti yönünden
“askeri hizmete ilişkin” olup olmadığının saptanabilmesi için işlemin
konusuna bakılması gerekmektedir. Eğer idari işlem askeri gereklere, askeri
usul ve yönteme ve askeri hizmete göre tesis edilmiş ise bu işlemin askeri
hizmete ilişkin olduğu kabul edilmelidir. Daha açık bir ifadeyle, askeri
hizmete ilişkin idari işlemler; idarenin bir asker kişinin askeri yeterlik
ve yeteneklerinin, tutum ve davranışlarının, askeri geçmişinin, asker kişi
olmaktan kaynaklanan hak ve ödevlerinin; askerlik hizmetinin amacı, askeri
görev yerlerinin özellikleri, askeri kural ve gerekler göz önünde tutularak
değerlendirilmesi sonucunda tesis edilen işlemlerdir. İşlem, askeri olmayan
bir makam tarafından tesis edilmiş olsa bile durum değişmemekte menfaati
ihlal edilen asker kişinin açtığı davanın, Askeri Yüksek İdare
Mahkemesi’nde görülmesi gerekmektedir.
Olayda;
davacının Milli Savunma Bakanlığı İnşaat Emlak ve NATO Güvenlik Yatırımları
Dairesi Başkanlığına bağlı Balıkesir İnşaat Emlak Bölge Başkanlığında, 657
sayılı Devlet Memurları Kanununa tabi, G.İ.H.sınıfında Sivil Memur (Veri
Hazırlama ve Kontrol İşletmeni) olarak görev yaptığı; Çevre ve Şehircilik
Bakanlığı bünyesindeki bir kadroya naklen atanması için muvafakat verilmesi
isteminin, davacının hizmetine ihtiyaç duyulduğu ve personel temininde
güçlük çekildiği gerekçesiyle reddedilmesi üzerine, tesis edilen bu işlemin
iptali istemi ile dava açıldığı anlaşılmaktadır.
657 sayılı Devlet Memurları Kanunu’nun, “Memurların bir kurumdan
diğerine nakilleri” başlıklı 74.maddesinde; “ (Değişik: 30/5/1974 - KHK/12;
Değiştirilerek kabul: 15/5/1975 - 1897/1 md.)
Memurların bu Kanuna tabi kurumlar arasında, kurumların
muvafakatı ile kazanılmış hak dereceleri üzerinden veya 68 inci maddedeki
esaslar çerçevesinde derece yükselmesi suretiyle, bulundukları sınıftan
veya öğrenim durumları itibariyle girebilecekleri sınıftan, bir kadroya
nakilleri mümkündür. Kazanılmış hak derecelerinin altındaki derecelere
atanabilmeleri için ise atanacakları kadro derecesi ile kazanılmış hak
dereceleri arasındaki farkın 3 dereceden çok olmaması ve memurların isteği
de şarttır.
Aşağı dereceye atananların 68 inci maddede yazılı süre
kaydı aranmaksızın eski derecelerine tekrar atanmaları caizdir.
Kazanılmış hak derecelerinden aşağı derecelere
atananların aylık derece ve kademeleri genel hükümlere göre tespit
edilmekle beraber, atandıkları bu derecelerde geçirdikleri süreler (kesenek
ve karşılık farklarının kendileri tarafından her ay T.C. Emekli Sandığına
gönderilmesini kabul etmeleri şartiyle) emeklilik yönünden eski
derecelerinde değerlendirilir.
13/12/1960 tarihli ve 160 sayılı Kanunun 4 üncü maddesi
kapsamına giren kurumlarla bu Kanuna
tabi kurumlar arasındaki nakillerde de yukarıdaki hükümler uygulanır. Aynı kanunun
4 üncü maddesi kapsamına giren kurumlarda çalışıp 657 sayılı Kanuna tabi
olmayan personelden, hizmete giriş dereceleri 36 ncı madde ile tespit
edilen giriş derecelerinin üzerinde olanların ilk ilerleme ve yükselmeleri
için kanuni bekleme sürelerine yukarıda yazılı dereceler arasındaki
sürelere tekabül eden süre kadar ilave edilir.” hükmüne yer verilmiştir.
Öte
yandan, 26.02.2010 gün, 27505 sayılı Resmi Gazetede yayımlanan Millî Savunma Bakanlığı, Genelkurmay
Başkanlığı ve Kuvvet Komutanlıklarında Görevli Devlet Memurlarının Yer
Değiştirme Suretiyle Atanmalarına İlişkin Yönetmeliğin “Amaç” başlıklı
1.maddesinde; “(1) Bu Yönetmeliğin amacı; Millî Savunma Bakanlığı,
Genelkurmay Başkanlığı ve Kuvvet Komutanlıklarının Karargâhları ile bağlı
birlik, kurum ve kuruluşlarında görevli Devlet memurlarının yer değiştirme
suretiyle atanmalarının usul ve esaslarını belirlemektir.’’ hükmü; Yer
Değiştirme Suretiyle Atamanın temel ilkelerini düzenleyen 5.maddesinde;
“(1) Yer değiştirme suretiyle atamalarda esas alınacak temel ilkeler
şunlardır;
a) Bu
Yönetmelik kapsamındaki Devlet memurları için hizmet alanlarındaki görevin
sürekliliği esastır.
b) Yer
değiştirme sureti ile atamalarda, atanmak istenilen hizmet bölgesi ve alanındaki
kadro imkânları ile ayrılmak istenen yerdeki hizmet ihtiyacı öncelikle
dikkate alınır.
c)
Kurumun hizmet ihtiyacı nedeniyle hizmet bölgelerindeki zorunlu çalışma
sürelerine bakılmaksızın belirli bir süre görev yapmak üzere sürekli
görevle atama yapılabilir.
ç)
Hizmet ihtiyacı nedeniyle yapılacak atamalarda, görevin özelliğine göre
hizmet bölgeleri ve alanları arasında memurların adil ve dengeli
dağılımının sağlanması esastır.
d) Atama
isteklerinin değerlendirilmesinde birlik komutanı veya kurum amirlerinin
görüşleri de dikkate alınır.
e)
Atanacak memurun asaletinin onaylanmış olması gerekir. ‘’ hükmü yer
almaktadır.
Buna göre, davalı idarede Devlet Memurları Kanununa tabi
memur olan davacının, 1602 sayılı Yasa’nın 20. maddesinde sayılan –sivil
memur- asker kişilerden olduğu ve bu nedenle dava konusu işlemin asker
kişiyi ilgilendirdiği tartışmasızdır.
Öte yandan, kurumlar arası naklen atanma isteği hakkında
işlem tesis edilirken, idarece; askerlik hizmetinin amacı, askeri görev
yerlerinin özellikleri ve hizmet gerekleri göz önüne alınarak
değerlendirildiği ve bu işlemin yargısal denetimi sırasında da bu
hususların dikkate alınacağı açık olduğundan, davacı hakkında tesis edilen
idari işlem askeri hizmete ilişkin bulunmaktadır.
Belirtilen durumlara göre ve olayda Anayasa’nın 157. ve
1602 sayılı Yasa’nın 20. maddelerinde öngörülen, idari işlemin asker kişi
ilgilendirmesi ve askeri hizmete ilişkin bulunması koşulları birlikte
gerçekleştiğinden, davanın görüm ve çözümü Askeri Yüksek İdare
Mahkemesi’nin görevine girmektedir.
Açıklanan
nedenlerle, Askeri Yüksek İdare Mahkemesi Başsavcılığının başvurusunun
kabulü ile Balıkesir İdare Mahkemesi’nin görevlilik kararının kaldırılması
gerekmiştir.
SONUÇ :
Davanın çözümünde ASKERİ İDARİ YARGININ görevli olduğuna, bu nedenle Askeri
Yüksek İdare Mahkemesi Başsavcısı’nın BAŞVURUSUNUN KABULÜ ile Balıkesir
İdare Mahkemesinin 6.12.2013 gün ve E:2013/1438 sayılı KARARININ
KALDIRILMASINA, 5.5.2014 gününde OY BİRLİĞİ İLE KESİN OLARAK karar verildi.
—— • ——
Uyuşmazlık Mahkemesi Başkanlığından:
7-ESAS NO : 2014/445
KARAR NO: 2014/512
KARAR TR : 05.05.2014
(Hukuk Bölümü)
ÖZET :
Denizli Asker Hastanesi Baştabipliği emrinde sivil memur (arşiv memuru)
olarak görevli iken, Genelkurmay Başkanlığı’nın emri ile hastanenin kapatılması
(lağvedilmesi) sonucu Isparta Asker Hastanesi Baştabipliği emrine ataması
yapılan davacı tarafından, söz konusu atama işleminin iptali istemiyle
açılan davanın ASKERİ İDARİ YARGI YERİNDE çözümlenmesi gerektiği hk.
K A R A R
Davacı : O.Y. (Sivil Memur)
Vekili : Av. S.E. & Av. Y.B.
& Av. E.T.
Davalı : Milli Savunma Bakanlığı
Vekili :
Av. E.G.
O L A Y : Davacı vekili dava
dilekçesinde özetle; davacının 11.10.2010 tarihinde GATA Haydar Paşa Eğitim
Hastanesi Baştabipliği TSK Çamlıca Özel Bakım Merkezi Başkanlığında Evrak
ve Arşiv memuru olarak göreve başladığını, ardından eşinin Denizli/ Tavas
İlçesi/ Yorga Köyü/ Hacı Fatma Topalan İlkokulunda okul öncesi öğretmeni
olarak çalışması nedeniyle 13.12.2012 tarihli Genelkurmay Başkanlığının on
sivil memurun yer değiştirme suretiyle atanmasına ilişkin onama yazısı ve
TSK ÇAMLICA ÖZEL BAKIM MERKEZİ BAŞKANLIĞINA yazılan yazısı ile eş durumu
sebebi ile Denizli Asker Hastanesi Baştabipliğine tayin edildiğini,
davacının o tarihten bu yana Denizli Askeri Hastanesinde kayıt kabul memuru
olarak çalışmasını sürdürmekte iken, Denizli Asker Hastanesinin, Genel
Kurmay Başkanlığının TSK Sağlık komutanlığına bağlı kurum ve birimlerin
yeniden yapılandırılması onay emri konulu yazısı ile ulusal sağlık
sistemindeki gelişmeler ve birlik ihtiyaçları dikkate alınarak etkinlik ve
verimliliklerinin artırılması kapsamında kapatıldığını (Lağvedildiğini),
bunun üzerine 16.04.2013 ve 25.07.2013 tarihlerinde Denizli Valiliği Halk
Sağlığı Müdürlüğüne başvurularda bulunulduğunu, ancak Denizli Valiliği Halk
Sağlığı Müdürlüğünün; 18.04.2013 ve 26.07.2013 tarihli cevabi yazılarında;
Sağlık Bakanlığı atama ve nakil yönetmeliğinin 17. Maddesi çerçevesinde,
657 sayılı Devlet Memurları Kanunun 74. Maddesine göre diğer kamu kurum ve
kuruluşlarında çalışan kamu görevlilerinin uygun kadrolara
atanabileceklerinin, ancak bunun şubat ve eylül dönemlerinde yapılan kura
yolu ile olabileceğinin belirtilerek davacının başvurularının
reddedildiğini, bunun yanında davacının başka kamu kurumlarına nakil-atama
için aR.ış içerisinde iken, Genelkurmay ve Türk Silahlı Kuvvetlerince
kadrosu kapatılan Genelkurmay Personellerinin, TSK ve sivil kurum
kadrolarına geçişi ile ilgili olarak protokol imzalamadığını öğrendiğini,
dolayısıyla hem davacının bulunduğu kadro kapatıldığı, hem de geçebileceği
sivil kurumlara ilişkin Genelkurmay ile diğer sivil-resmi kurumlar arasında
bir protokol yapılmadığı için geçişinin mümkün olmadığını, aynı zamanda
TSK’nın Denizli'de bulunan tugay – garnizon – jandarma - askerlik şubesi
gibi kadrolarına geçişine de imkan tanınmadığını, bu durumda davalı
idarenin davacı yönünden tesis etmiş olduğu işlemin hukuka, kamu yararına
ve hizmet gereklerine aykırılık teşkil ettiğini, davalı idare işlem tesis
ederken Denizli Asker Hastanesinde sivil memur (hemşire) kadrosunda çalışan
ve eşi öğretmen olan Nurcan İÇÖZ (G-2005-562) Akile AYDIN (G-2005-578)
H.Özlem SAYIN (G-2005-571) Gülfidan AKGÜN (G-2005-573)’ün atamalarının,
yaptıkları başvurular üzerine, Denizli Garnizonuna yapıldığını, davacı ile
aynı durumda olan personelin eş durumundan atamaları Denizli Garnizonuna
yapılmışken, davacının tüm başvurularının göz ardı edildiğini ve eş
durumundan Denizli Garnizonuna atamasının yapılamadığını, ardından
davacının atamasının ISPARTA Askeri Hastanesi Baştabipliğine yapıldığını,
atama kararının kendilerine 31.10.2013 tarihinde tebliğ edildiğini, bu
cihetle davacı hakkında tesis edilen idari işlemin 2577 sayılı Yasada
belirtilen yetki, şekil, konu, neden ve amaç öğeleri bakımından açıkça
hukuka aykırı olduğunu belirterek, dava konusu atama işleminin öncelikle
yürütmesinin durdurulmasına, ardından yapılan yargılama neticesinde hukuka
aykırı dava konusu idari işlemin iptaline karar verilmesi istemiyle idari
yargı yerinde dava açmıştır.
Davalı Milli Savunma Bakanlığı vekili süresi içerisinde
sunduğu cevap dilekçesinde özetle, görev itirazında bulunmuştur.
Denizli İdare Mahkemesi: 16.12.2013 gün ve E:2013/1004
sayı ile özetle; “...asker kişileri ilgilendiren ancak askeri hizmete
ilişkin bir idari işlem ve eylem olmadığı anlaşılan sivil memur olarak
görev yapan davacı hakkında tesis edilen atama işlemi ile ilgili dava
konusu uyuşmazlığın idare mahkemesinin görevine giren uyuşmazlıklar arasında
yer alması nedeniyle anılan uyuşmazlığın görevli mahkeme olan mahkememizde
görülerek çözümlenmesi gerektiği açıktır.” demek suretiyle davalı Milli
Savunma Bakanlığı vekilinin görev itirazının reddine karar vermiştir.
Davalı Milli Savunma Bakanlığı
vekilinin olumlu görev uyuşmazlığı çıkartılması yolunda süresi içinde
verdiği dilekçe üzerine, dava dosyasının onaylı bir örneği Askeri Yüksek
İdare Mahkemesi Başsavcılığı'na gönderilmiştir.
Askeri Yüksek İdare
Mahkemesi Başsavcısı; ‘’…Anayasanın 125. maddesinin
ilk fıkrasında idarenin eylem ve işlemlerinin yargı denetimine açık olduğu
hüküm altına alındığını, Anayasa’nın 157. maddesinde, Askeri Yüksek idare
Mahkemesinin, askeri olmayan makamlarca tesis edilmiş olsa bile, asker
kişileri ilgilendiren ve askeri hizmete ilişkin idari işlem ve eylemlerden
doğan uyuşmazlıkların yargı denetimini yapan ilk ve son derece mahkemesi
olduğu, ancak askerlik yükümlülüğünden doğan uyuşmazlıklarda ilgilinin
asker kişi olması şartı aranmayacağının belirtildiğini; 20.07.1972 günlü ve
1602 Sayılı Yasanın 25.12.1981 günlü ve 2568 Sayılı Yasa ile değişik 20. maddesinde
de aynı hükmün yer aldığını, Askeri Yüksek İdare Mahkemesinin bir davaya
bakabilmesi için dava konusu idari eylemin veya işlemin “asker kişiyi
ilgilendirmesi” ve “askeri hizmete ilişkin bulunması” koşullarının birlikte
gerçekleşmesinin gerektiğini, 1602 sayılı Yasa’nın 20. maddesinde, Türk
Silahlı Kuvvetlerinde görevli bulunan veya hizmetten ayrılmış olan, subay,
askeri memur, astsubay, askeri öğrenci, uzman çavuş, uzman jandarma çavuş,
erbaş ve erler ile sivil memurların asker kişi sayıldığını, bu bağlamda,
TSK bünyesinde sivil memur olarak görevli bulunan davacının asker kişi
sıfatını taşıdığı hususunda duraksama bulunmadığını, İdari işlemin “askeri
hizmete ilişkin bulunması", bu işlemin; kanun ve nizamların Türk
Silahlı Kuvvetlerine tanıdığı yetki ve görevlerin yerine getirilmesi
amacına yönelik olması anlamını taşıdığını, İdari işlemin “asker kişiyi
ilgilendirmesi” için, işlemin bir asker kişiye yönelmesi, etkilerini ve
sonuçlarını bir asker kişi üzerinde meydana getirmiş olması gerektiğini, işbu
davada, davalı idare tarafından tesis edilen ve TSK’da görevli sivil memur
statüsündeki davacının bir garnizondan bir başka garnizona atanması
şeklindeki idari işlemin iptal edilmesi istenildiği anlaşılmakla, davada
idari işlemin “askeri hizmete ilişkin bulunması" ve “asker kişiyi
ilgilendirmesi" koşullarının birlikte gerçekleştiği ve dolayısıyla
uyuşmazlığın çözümünde AYİM’in görevli olduğunu belirtilerek, 2247 sayılı Yasa'nın 10., 12. ve 13. maddeleri
uyarınca,olumlu görev uyuşmazlığı çıkarılmasına ve dosyanın Uyuşmazlık
Mahkemesine gönderilmesine ’’ karar vermiştir.
Başkanlıkça,
2247 sayılı Yasa’nın 13. maddesine göre Danıştay Başsavcısı’nın da yazılı
düşüncesi istenilmiştir.
Danıştay Başsavcısı: “...926 sayılı Türk Silahlı Kuvvetleri Personel
Kanunu'nun 1.maddesinin 2.fıkrasında, Türk Silahlı Kuvvetlerinde görevli
sivil kişilerin kendi özel kanunlarına tabi oldukları belirtilmiş, 657
sayılı Devlet Memurları Kanunu'nun 1.maddesinde de, Kanunun kimleri
kapsayacağı açıklanarak subay,astsubay,uzman çavuş ve uzman jandarmalar ile
Emniyet Teşkilatı mensuplarının özel kanunları hükümlerine tabi oldukları
vurgulanmış, aynı Kanunun 232.maddesinde ise, Türk Silahlı Kuvvetlerinde
çalışan memurlara Kanunun hangi maddelerinin uygulanmayacağı sıralanmıştır.
Buna
göre, anılan Yasa hükümlerinde sayılanlar dışında kalanlar (Milli Savunma
Bakanlığında görevli sivil kişiler) 657 sayılı Devlet Memurları Kanununa
tabi olmaktadırlar.
Anayasanın
157 nci maddesine göre, Askeri Yüksek İdare Mahkemesi askeri olmayan
makamlarca tesis edilmiş olsa bile, asker kişileri ilgilendiren ve askeri
hizmete ilişkin idari işlem ve eylemlerden doğan uyuşmazlıkların yargı
denetimini yapan ilk ve son derece mahkemesidir.
1602
sayılı Askeri Yüksek İdare Mahkemesi Kanununun 25.12.1981 tarih ve 2568 sayılı
Yasa ile değişik 20. maddesinin birinci fıkrasında, “Askeri Yüksek İdare
Mahkemesi Türk Milleti adına; askeri olmayan makamlarca tesis edilmiş olsa
bile, asker kişileri ilgilendiren ve askeri hizmete ilişkin idari işlem ve
eylemlerden doğan uyuşmazlıkların ilk ve son derece mahkemesi olarak yargı
denetimini ve diğer kanunlarda gösterilen, görevleri yapar. Ancak, askerlik
yükümlülüğünden doğan uyuşmazlıklarda; ilgilinin asker kişi olması şartı
aranmaz" denilmiştir.
Buna
göre, Askeri Yüksek İdare Mahkemesi’nin bir davaya bakabilmesi için dava
konusu idari işlem veya eylemin “asker kişiyi ilgilendirmesi" ve
“askeri hizmete ilişkin bulunması” koşullarının birlikte gerçekleşmesi gerekmektedir.
Dosyanın
incelenmesinden, Denizli Asker Hastanesi Baştabipliği emrinde sivil memur
(kayıt kabul memuru) olarak görev yapan davacının, söz konusu hastanenin
kapatılarak revire dönüştürülmesi üzerine, Isparta Asker Hastanesi
Baştabipliği emrine atanması üzerine bakılan davanın açıldığı
anlaşılmaktadır.
Dava
konusu işlemin askeri hizmete ilişkin olup olmadığına gelince;
Davacının,
1602 sayılı Yasa'nın 20.maddesinin ikinci fıkrasında sayılan asker
kişilerden olduğu ve bu nedenle dava konusu işlemin asker kişiyi
ilgilendirdiği tartışmasızdır.
Öte yandan,
idari işlemin görevli yargı yerinin tespiti yönünden "askeri
hizmete" ilişkin olup olmadığının saptanabilmesi için, işlemin
konusuna bakılması gerekmektedir. Eğer idari işlem askeri gereklere, askeri
usul ve yönteme ve askeri hizmete göre tesis edilmiş ise, bu işlemin askeri
hizmete ilişkin olduğu kabul edilmelidir. Daha açık bir ifadeyle, askeri
hizmete ilişkin idari işlemler; idarenin bir asker kişinin askeri yeterlik
ve yeteneklerinin tutum ve davranışlarının, askeri geçmişinin asker kişi
olmaktan kaynaklanan hak ve ödevlerinin; askerlik amacı, askeri görev
yerlerinin özellikleri, askeri kural ve gerekler göz önünde tutularak
değerlendirilmesi sonucu tesis edilen işlemlerdir.
Olayda,davanın
konusunu TSK'de görev yapan sivil memur statüsündeki davacının yer
değiştirme suretiyle atama işleminin oluşturduğu, bu işlemin, askeri görev
yerlerinin özellikleri, askeri kural ve gerekler göz önünde tutularak
değerlemesi sonucunda askeri hizmetlere göre tesis edildiği ve bu işlemin
yargısal denetimi sırasında bu hususların dikkate alınacağı açık olduğundan
davacı hakkında tesis edilen idare işlem askeri hizmete ilişkin
bulunmaktadır.
Belirtilen
duruma göre ve olayda, Anayasa'nın 157 nci ve 1602 sayılı Kanun'un 20 nci
maddelerinde öngörülen "asker kişiyi ilgilendirme" ve
"askeri hizmete ilişkin bulunma" koşulları birlikte
gerçekleştiğinden, davanın görüm ve çözümü Askeri Yüksek İdare
Mahkemesi'nin görevine girdiği sonucuna ulaşılmaktadır.” şeklinde yazılı
düşünce vermiştir.
İNCELEME VE GEREKÇE :
Uyuşmazlık Mahkemesi Hukuk Bölümü’nün, Serdar
ÖZGÜLDÜR’ün Başkanlığında, Üyeler: Eyüp Sabri BAYDAR, Ali ÇOLAK, Sıddık
YILDIZ, Nurdane TOPUZ, Ayhan AKARSU ve Mehmet AKBULUT’un katılımlarıyla
yapılan 5.5.2014 günlü toplantısında:
l-İLK İNCELEME: Başvuru yazısı ve dava dosyası örneği
üzerinde 2247 sayılı Yasa'nın 27. maddesi gereğince yapılan incelemeye
göre, davalı Milli Savunma Bakanlığı vekilinin anılan Yasanın
10/2.maddesinde öngörülen yönteme uygun olarak yaptığı görev itirazının
reddedilmesi ve dahi 12/1.maddede belirtilen süre içinde başvuruda
bulunması üzerine Askeri Yüksek İdare Mahkemesi Başsavcısı'nca, davalı
Milli Savunma Bakanlığı açısından, 10.maddede öngörülen biçimde, olumlu
görev uyuşmazlığı çıkarıldığı anlaşılmaktadır.
II-ESASIN İNCELENMESİ: Raportör-Hakim Selim Şamil
KAYNAK’ın, davanın çözümünde askeri idari yargı yerinin görevli olduğu
yolundaki raporu ile dosyadaki belgeler okunduktan; ilgili Başsavcılarca
görevlendirilen Danıştay Savcısı Mehmet Ali GÜMÜŞ ile AYİM Savcısı Nihat
POLAT’ın davada askeri idari yargının görevli olduğu yolundaki sözlü ve
yazılı açıklamaları da dinlendikten sonra GEREĞİ GÖRÜŞÜLÜP DÜŞÜNÜLDÜ:
Dava,
Denizli Asker Hastanesi Baştabipliği emrinde sivil memur (arşiv memuru)
olarak görevli iken, Genelkurmay Başkanlığı’nın 05 Nisan 2013 tarihli,
LOJ.:26702250-3100-32472-13/Sağ.D.Sağ.Pl.Koor.ve Ynt.Ş. sayılı ‘’Asker
Hastanelerinin Yeniden Yapılandırılması Uygulama Emri’’ konulu uygulama
emri ile hastanenin kapatılması (lağvedilmesi) sonucu Isparta Asker
Hastanesi Baştabipliği emrine ataması yapılan davacı tarafından, söz konusu
atama işleminin iptali istemiyle açılmıştır.
Dosya
kapsamında yapılan incelemede; davacının, 11.10.2010 tarihinde GATA Haydar
Paşa Eğitim Hastanesi Baştabipliği TSK Çamlıca Özel Bakım Merkezi
Başkanlığında Evrak ve Arşiv Memuru olarak göreve başladığı, sonrasında,
eşinin Denizli’nin Tavas İlçesi, Yorga Köyü’nde Hacı Fatma Topalan
İlkokulunda öğretmen olarak çalışması nedeniyle Genelkurmay Başkanlığı’nın
13.12.2012 tarihli Mrk.D.Svl.Me ve İşçi Ş. 1210-3082-12 sayılı on sivil memurun
yer değiştirme suretiyle atanmasına ilişkin onama yazısı ve 1210-3084-12/
Mrk.D.Svl.Me İşçi Ş. 12571900 sayılı TSK Çamlıca Özel Bakım Merkezi
Başkanlığına yazılan yazı ile eş durumu sebebiyle Denizli Asker Hastanesi
Baştabipliğine tayin edildiği ve burada evrak ve arşiv memuru olarak görev
yaparken, Denizli Asker Hastanesinin, Genel Kurmay Başkanlığı’nın
05.04.2013 gün, LOJ.:26702250-3100-32472-13/Sağ.D.Sağ.Pl.Koor.ve Ynt.Ş
sayılı Asker Hastanelerinin Yeniden Yapılandırılması Uygulama Emri konulu
uygulama emri ile, ulusal sağlık sistemindeki gelişmeler ve birlik
ihtiyaçları dikkate alınarak etkinlik ve verimliliklerinin artırılması
kapsamında kapatılmasına (lağvedilmesine) karar verildiği, bu aşamadan
sonra Genel Kurmay Başkanlığı’nın 03.10.2013 tarihli
PER.26702250-1210-91039-13/Per. İşl. D. Svl. Me. ve İşçi Ş. sayılı ve
Seksen Beş Sivil Memurun Yer Değiştirme Suretiyle Atama Onayı konulu
yazısına istinaden davacının atamasının Isparta Asker Hastanesi
Baştabipliğine yapıldığı, anlaşılmıştır.
657 sayılı Devlet Memurları Kanunu’nun, “Memurların bir
kurumdan diğerine nakilleri” başlıklı 74.maddesinde; “ (Değişik: 30/5/1974
- KHK/12; Değiştirilerek kabul: 15/5/1975 - 1897/1 md.)
Memurların bu Kanuna tabi kurumlar arasında, kurumların
muvafakati ile kazanılmış hak dereceleri üzerinden veya 68 inci maddedeki
esaslar çerçevesinde derece yükselmesi suretiyle, bulundukları sınıftan
veya öğrenim durumları itibariyle girebilecekleri sınıftan, bir kadroya
nakilleri mümkündür. Kazanılmış hak derecelerinin altındaki derecelere
atanabilmeleri için ise atanacakları kadro derecesi ile kazanılmış hak
dereceleri arasındaki farkın 3 dereceden çok olmaması ve memurların isteği
de şarttır.
Aşağı dereceye atananların 68 inci maddede yazılı süre
kaydı aranmaksızın eski derecelerine tekrar atanmaları caizdir.
Kazanılmış hak derecelerinden aşağı derecelere
atananların aylık derece ve kademeleri genel hükümlere göre tespit
edilmekle beraber, atandıkları bu derecelerde geçirdikleri süreler (kesenek
ve karşılık farklarının kendileri tarafından her ay T.C. Emekli Sandığına
gönderilmesini kabul etmeleri şartıyla) emeklilik yönünden eski
derecelerinde değerlendirilir.
13/12/1960 tarihli ve 160 sayılı Kanunun 4 üncü maddesi
kapsamına giren kurumlarla bu Kanuna
tabi kurumlar arasındaki nakillerde de yukarıdaki hükümler uygulanır. Aynı
kanunun 4 üncü maddesi kapsamına giren kurumlarda çalışıp 657 sayılı
Kanuna tabi olmayan personelden, hizmete giriş dereceleri 36 ncı madde ile
tespit edilen giriş derecelerinin üzerinde olanların ilk ilerleme ve
yükselmeleri için kanuni bekleme sürelerine yukarıda yazılı dereceler
arasındaki sürelere tekabül eden süre kadar ilave edilir.” hükmüne yer
verilmiştir.
26.02.2010
gün, 27505 sayılı Resmi Gazetede yayımlanan Millî Savunma Bakanlığı, Genelkurmay Başkanlığı Ve Kuvvet
Komutanlıklarında Görevli Devlet Memurlarının Yer Değiştirme Suretiyle
Atanmalarına İlişkin Yönetmeliğin ‘’ Amaç ‘’ başlıklı 1.maddesinde; ‘’ (1)
Bu Yönetmeliğin amacı; Millî Savunma Bakanlığı, Genelkurmay Başkanlığı ve
Kuvvet Komutanlıklarının Karargâhları ile bağlı birlik, kurum ve
kuruluşlarında görevli Devlet memurlarının yer değiştirme suretiyle
atanmalarının usul ve esaslarını belirlemektir.’’ hükmü yer almakta olup,
Yer
Değiştirme Suretiyle Atamanın temel ilkelerini düzenleyen 5.maddesinde; ‘’
(1) Yer değiştirme suretiyle atamalarda esas alınacak temel ilkeler
şunlardır;
a) Bu
Yönetmelik kapsamındaki Devlet memurları için hizmet alanlarındaki görevin
sürekliliği esastır.
b) Yer değiştirme
sureti ile atamalarda, atanmak istenilen hizmet bölgesi ve alanındaki kadro
imkânları ile ayrılmak istenen yerdeki hizmet ihtiyacı öncelikle dikkate
alınır.
c)
Kurumun hizmet ihtiyacı nedeniyle hizmet bölgelerindeki zorunlu çalışma
sürelerine bakılmaksızın belirli bir süre görev yapmak üzere sürekli
görevle atama yapılabilir.
ç)
Hizmet ihtiyacı nedeniyle yapılacak atamalarda, görevin özelliğine göre
hizmet bölgeleri ve alanları arasında memurların adil ve dengeli
dağılımının sağlanması esastır.
d) Atama
isteklerinin değerlendirilmesinde birlik komutanı veya kurum amirlerinin
görüşleri de dikkate alınır.
e)
Atanacak memurun asaletinin onaylanmış olması gerekir. ‘’ hükümleri yer
almakta olup, davacının ataması da, görev yaptığı birliğin lağvedilmesi
sonucu, Kadro Kapatılması nedeniyle, Yer Değiştirme Suretiyle yapılmış bulunmaktadır.
Öte
yandan; Anayasa’nın 157. maddesinde,Askeri Yüksek İdare Mahkemesi’nin
askeri olmayan makamlarca tesis edilmiş olsa bile, asker kişileri
ilgilendiren ve askeri hizmete ilişkin idari işlem ve eylemlerden doğan
uyuşmazlıkların yargı denetimini yapan ilk ve son derece mahkemesi olduğu;
ancak askerlik yükümlülüğünden doğan uyuşmazlıklarda ilgilinin asker kişi
olması şartının aranmayacağı belirtilmiş; 20.7.1972 tarih ve 1602 sayılı
Yasa’nın 25.12.1981 tarih ve 2568 sayılı Yasa ile değişik 20. maddesinde de
aynı hüküm yer almıştır.
Askeri
Yüksek İdare Mahkemesi’nin bir davaya bakabilmesi için dava konusu idari
işlemin “asker kişiyi ilgilendirmesi” ve “askeri hizmete ilişkin bulunması”
koşullarının birlikte gerçekleşmesi gerekmektedir.
1602
sayılı Yasa’nın değişik 20. maddesinde, Türk Silahlı Kuvvetlerinde görevli
bulunan veya hizmetten ayrılmış olan, subay, askeri memur, astsubay, askeri
öğrenci uzman çavuş, uzman jandarma çavuş, erbaş ve erler ile sivil
memurlar asker kişi sayılmaktadır.
Anılan
Yasa’nın değişik 21. maddesinin birinci fıkrasında “20 nci maddede
belirtilen kişileri ilgilendiren ve askeri hizmete ilişkin idari işlem ve
eylemlerden dolayı; yetki, sebep, şekil, konu ve maksat yönlerinden biri
ile hukuka aykırı olduklarından bahisle menfaatleri ihlâl edilenler
tarafından açılacak iptal davaları, aynı idari işlem ve eylemlerin
haklarını ihlal etmesi halinde açılacak tam yargı davaları, doğrudan
doğruya ve kesin olarak Askeri Yüksek İdare Mahkemesinde çözümlenir ve
karara bağlanır.” denilmiştir.
Bu
bağlamda, davacının 1602 sayılı Yasa’nın 20. maddesinde belirtilen asker
kişi sayılanlardan olan sivil memur olması karşısında dava konusu işlemin
asker kişiyi ilgilendirdiği tartışmasızdır.
Dava
konusu işlemin askeri hizmete ilişkin olup olmadığına gelince:
İdari
işlemin, görevli yargı yerinin tespiti yönünden “askeri hizmete ilişkin”
olup olmadığının saptanabilmesi için işlemin konusuna bakılması
gerekmektedir. Eğer idari işlem askeri gereklere, askeri usul ve yönteme ve
askeri hizmete göre tesis edilmiş ise, bu işlemin askeri hizmete ilişkin
olduğu kabul edilmelidir. Daha açık bir ifadeyle, askeri hizmete ilişkin
idari işlemler; idarenin bir asker kişinin askeri yeterlik ve
yeteneklerinin, tutum ve davranışlarının, askeri geçmişinin, asker kişi
olmaktan kaynaklanan hak ve ödevlerinin; askerlik hizmetinin amacı, askeri
görev yerlerinin özellikleri, askeri kural ve gerekler göz önünde tutularak
değerlendirilmesi sonucunda tesis edilen işlemlerdir. İşlem, askeri olmayan
bir makam tarafından tesis edilmiş olsa bile durum değişmemekte, menfaati
ihlal edilen asker kişinin açtığı davanın Askeri Yüksek İdare Mahkemesi’nde
görülmesi gerekmektedir.
Bu yasal
düzenlemeler ve kabuller ışığında olaya bakıldığında; davalı idare
tarafından tesis edilen ve TSK da görevli sivil memur statüsündeki
davacının bir askeri birlikten başka bir askeri birliğe,önceki teşkilat
kadrosunun lağvedilmesi nedeniyle yer değiştirme suretiyle atanması
şeklinde gerçekleşen idari işlemin, askeri görev yerlerinin özellikleri,
askeri kural ve gerekler göz önünde tutularak askeri hizmet gereklerine
göre vücut bulduğu anlaşıldığından; bu işlemin yargısal denetimi sırasında
da anılan hususların dikkate alınması gerekliliği karşısında, davacı hakkında
tesis edilen idari işlemin askeri hizmete ilişkin olduğunun kabulü
gerekmektedir.
Belirtilen
durumlara göre ve olayda Anayasa’nın 157. ve 1602 sayılı Yasa’nın 20.
maddelerinde öngörülen, idari işlemin asker kişi ilgilendirmesi ve askeri
hizmete ilişkin bulunması koşulları birlikte gerçekleştiğinden, davanın
görüm ve çözümü Askeri Yüksek İdare Mahkemesi’nin görevine girmektedir.
Açıklanan nedenlerle,
AYİM Başsavcısı’nın başvurusunun kabulü ile, davalı Milli Savunma Bakanlığı
vekilinin görev itirazının Denizli İdare Mahkemesince reddine ilişkin
kararın kaldırılması gerekmiştir.
SONUÇ :
Davanın çözümünde ASKERİ İDARİ YARGI YERİNİN görevli olduğuna, bu nedenle
AYİM Başsavcısının BAŞVURUSUNUN KABULÜ ile, davalı Milli Savunma Bakanlığı
vekilinin GÖREV İTİRAZININ REDDİNE İLİŞKİN Denizli İdare Mahkemesinin
16.12.2013 gün ve E:2013/1004 sayılı KARARININ KALDIRILMASINA, 5.5.2014
gününde OY BİRLİĞİ İLE KESİN OLARAK karar verildi.
—— • ——
Uyuşmazlık Mahkemesi
Başkanlığından:
8-ESAS NO : 2014/448
KARAR NO: 2014/513
KARAR TR : 05.05.2014
(Hukuk Bölümü)
ÖZET :
Dava konusu taşınmaza imar planı dahilinde yaya yolu yapılmak ve banklar
konulmak suretiyle fiilen el atıldığı tespit edildiğinden; açılan davanın,
haksız fiillere ilişkin özel hukuk hükümlerine göre ADLİ YARGI YERİNDE
çözümlenmesi gerektiği hk.
K A R A R
Davacı : S.Ç.’a vekaleten L.Ç.
Vekili : Av. H.Ç.A.
Davalı : Aliağa Belediye Başkanlığı
Vekilleri
: Av. M.Y. & Av. G.A.B.
O L A Y : Davacı vekili dava dilekçesinde
özetle; müvekkilinin Aliağa ili, Yalı Mahallesi, 20 K III a pafta, 5656
Parsel sayılı taşınmazın maliki olduğunu, taşınmazın uzun yıllardır yeşil
alan olması nedeniyle müvekkil tarafından kullanılamamakta olduğunu, bu
taşınmaza belediye tarafından taşların döşendiğini ve düzenleme
yapıldığını, defalarca davalı belediyeye kamulaştırma yapılması için
müracaat edildiğini, ancak belediye ile uzlaşma sağlanamadığını, belediye
vekilleri tarafından yapılan görüşmede encümenin almış olduğu 13.06.2012 tarih
ve 379 sayılı kamulaştırma kararından vazgeçildiğinin belirtildiğini, uzun
yıllardır yeşil alan olan ve bu nedenle kullanılmayan, düzenlemesi yapılmış
taşınmazın 2942 sayılı Kamulaştırma Kanunu hükümleri kıyasen uygulanarak
kamulaştırmasız el koyma karşılığı olan 650.000 TL’nin ve taşınmaza ilişkin
100.000 TL ecrimisil ile birlikte davalı idareden yasalarda belirtilen
faizi ile birlikte tahsili istemiyle idari yargı yerinde dava açmıştır.
Davalı Aliağa Belediye Başkanlığı vekili süresi
içerisinde verdiği cevap dilekçesinde özetle görev itirazında bulunmuştur.
İzmir 2.İdare Mahkemesi: 13.11.2013 gün ve 2013/102 Esas
sayılı kararı ile özetle; imar planı sonucunda uğranılan zararın tazminine
yönelik bulunan davanın, 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu’nun 2/1-b
maddesinde yer alan “İdari eylem ve işlemlerden dolayı kişisel hakları
doğrudan muhtel olanlar tarafından açılan tam yargı davaları” kapsamında
idari yargı yerince çözümlenmesinin gerektiğini belirterek, davalı idarenin
görev itirazının reddine karar vermiştir.
Davalı Aliağa Belediye Başkanlığı vekilinin, adli yargı yararına olumlu görev uyuşmazlığı
çıkartılması yolunda süresi içinde verdiği dilekçesi üzerine, dava
dosyasının onaylı bir örneği Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı'na
gönderilmiştir.
Yargıtay Cumhuriyet
Başsavcılığı; 12.02.2014 gün ve 2014/26999 sayılı yazısında “Aliağa ilçesi, 20 K III a pafta, 5656 parselde
kayıtlı 1.235,00
m² miktarındaki taşınmazının, 1/1000 ölçekli imar
planlarında park ve yeşil alan olarak belirlenen alanda kamulaştırma
yapılmadan fiilen el atmak suretiyle park yaptığı anlaşılmaktadır. Yargıtay
Beşinci Hukuk Dairesinin 2007/13728 E, 2008/546 K sayılı 29/01/2008 günlü
kararında da işaret edildiği gibi imar planında kamusal amaçla ayrılan
bölümüm bir kısmına fiilen el atılması halinde bu bölümün tamamının
mülkiyet hakkının sınırlandırıldığı ve mülkiyet konusunda tasarrufun
olanaksız hale geldiği tartışmasızdır. Diğer yandan haksız fiil sonucu el
atılan taşınmaza ilişkin ecrimisil talebinin de Borçlar Kanunundan kaynaklanan
bir özel hukuk ilişkisi olduğu da tartışmasızdır.
Belediye
yönetimlerinin 3194 sayılı İmar Kanunu 8. maddesi ve 18. maddesinin verdiği
yetki ile arazi ve arsalar üzerinde imar planlarının hazırlanması ve
yürürlüğe konulması, arazi ve arsa düzenlemesi gibi faaliyetleri kapsamında
yaptıkları imar planlarından kaynaklanan izlemlerin tek yanlı ve kamu
gücüne dayanan irade açıklamaları ile tesis edilen genel ve düzenleyici
işlemler olduğu bu yönü ile de idari eylem ve işlemlerden kaynaklanan
uyuşmazlıkların idari yargı alanında halledilmesi gerektiği tartışmasızdır.
Ancak, 3194 sayılı Kanun'un 10. maddesi "Belediyeler; imar planlarının
yürürlüğe girmesinden en geç 3 ay içinde, bu planı tatbik etmek üzere 5
yıllık imar programlarını hazırlarlar. Beş yıllık imar programlarının
görüşülmesi sırasında ilgili yatırımcı kamu kuruluşlarının temsilcileri görüşleri
esas alınmak üzere Meclis toplantısına katılır. Bu programlar, belediye
meclisinde kabul edildikten sonra kesinleşir. Bu program içinde bulunan
kamu kuruluşlarına tahsis edilen alanlar, ilgili kamu kuruluşlarına
bildirilir. Beş yıllık imar programları sınırları içinde kalan alanlardaki
kamu hizmet tesislerine tahsis edilmiş olan yerleri ilgili kamu
kuruluşları, bu program süresi içinde kamulaştırırlar. Bu amaçla gerekli
ödenek, kamu kuruluşlarının yıllık bütçelerine konulur.
İmar
programlarında, umumi hizmetlere ayrılan yerler ile özel kanunları
gereğince kısıtlama konulan gayrimenkuller kamulaştırılıncaya veya umumi
hizmetlerle ilgili projeler gerçekleştirilinceye kadar bu yerlerle ilgili
olarak diğer kanunlarla verilen haklar devam eder." Hükmü ile uygulama
imar planlarında kamu yararına ayrılan yerlerin kamulaştırılmasını
öngörmektedir.
Davaya
konu olayda, davacının maliki olduğu tapulu taşınmazın park alanı olarak
ayrılmasına rağmen idare tarafından yasada öngörülen süreyi de aşkın uzun
bir süre kamulaştırma işlemlerine başvurulmadığı gibi, park yapılmak
suretiyle fiilen el atıldığı anlaşılmaktadır. Yargıtay İçtihadi Birleştirme
Kurulunun 11/2/1959 günlü, 1958/17 E, 1959/15 K sayılı kararında,
kamulaştırmasız el atma kavramı “idarenin kanunsuz bir hareketi” olarak
tanımlanmış ve bu eylemden kaynaklanan davaların mülkiyete tecavüzün
önlenmesi veya haksız fiil neticesinde meydana gelen zararın tazmini davası
mahiyetinde olduğu ve bu bakımdan adli yargının görevli olduğu kabul
edilmiştir. Davalı idarenin imar mevzuatı hükümlerine tam uygun olmayan ve
hareketsizlikle beraber kısmen ve fiilen araziye yönelik tecavüzünün
kamulaştırmasız el atma temelinde haksız fiilden kaynaklanan ve adli
yargının görev alanına giren bir dava olduğunu belirterek; 2247 sayılı Yasa'nın 10 ve 13. maddeleri
uyarınca, olumlu görev uyuşmazlığı çıkarılmasına ve dosyanın Uyuşmazlık
Mahkemesi’ne gönderilmesine karar vermiştir.
İNCELEME VE GEREKÇE :
Uyuşmazlık Mahkemesi Hukuk Bölümü’nün, Serdar
ÖZGÜLDÜR’ün Başkanlığında, Üyeler: Eyüp Sabri BAYDAR, Ali ÇOLAK, Sıddık
YILDIZ, Nurdane TOPUZ, Ayhan Akarsu ve Mehmet AKBULUT’un katılımlarıyla
yapılan 5.5.2014 günlü toplantısında:
l-İLK İNCELEME: Başvuru yazısı ve dava dosyası örneği
üzerinde 2247 sayılı Yasa'nın 27. maddesi gereğince yapılan incelemeye
göre, davalı Aliağa Belediye Başkanlığı vekilinin anılan Yasanın 10/2
maddesinde öngörülen yönteme uygun olarak yaptığı görev itirazının
reddedilmesi ve 12/1. maddede belirtilen süre içinde başvuruda bulunması
üzerine Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı'nca, davalı Aliağa Belediye
Başkanlığı bakımından 10.maddede öngörülen biçimde, olumlu görev
uyuşmazlığı çıkarıldığı anlaşılmaktadır. Usule ilişkin herhangi bir
noksanlık bulunmadığından görev uyuşmazlığının esasının incelenmesine oy
birliği ile karar verildi.
II-ESASIN İNCELENMESİ: Raportör-Hakim Birgül Yiğit’in,
davanın çözümünde adli yargının görevli olduğu yolundaki raporu ile
dosyadaki belgeler okunduktan; ilgili Başsavcılarca görevlendirilen
Yargıtay Cumhuriyet Savcısı Mehmet BAYHAN ile Danıştay Savcısı Mehmet Ali
GÜMÜŞ’ün davada adli yargının görevli olduğu yolundaki sözlü açıklamaları
da dinlendikten sonra GEREĞİ GÖRÜŞÜLÜP DÜŞÜNÜLDÜ:
Dava,
davacının taşınmazına, yeşil alan olarak fiilen el atılması nedeni ile,
2942 sayılı Kamulaştırma Kanunu hükümleri kıyasen uygulanarak
kamulaştırmasız el koyma karşılığı olan 650.000 TL’nin ve taşınmaza ilişkin
100.000 TL ecrimisil bedelinin, yasalarda belirtilen faizi ile birlikte
davalıdan alınarak davacıya verilmesi istemi ile açılmıştır.
Mahkememizce
yapılan inceleme neticesinde, Aliağa Belediye Başkanlığı’nın 05.09.2012 gün
ve 6167 sayılı yazısı ile dava konusu taşınmazın tamamının kamulaştırılmasına
karar verildiği, Aliağa Belediye Başkanlığı’nın 17.10.2012 tarih ve 595
Karar nolu Encümen Kararı ile de dava konusu taşınmazın kamulaştırma
kararından vazgeçilmesinin kabulüne karar verildiği, dava konusu alanda
keşif yapılıp yapılmadığına dair mahkememizce yazılan 18.03.2014 tarihli
müzekkeresine İzmir 2.İdare Mahkemesi’nce verilen 20.03.2014 gün ve
2013/102 Esas sayılı cevapta; ilgili dava dosyasında keşif yapılmadığının
bildirildiği görülmekle dosya kapsamı ile dava konusu taşınmaza fiilen el
atılıp atılmadığı tespit edilememiştir. Ancak davacı vekilinin dava
dilekçesinde dava konusu taşınmaza belediye tarafından taşlar döşendiği ve
düzenleme yapıldığı yönündeki beyanı ile davalı vekilinin bu iddiaları
doğrular şekilde 28.02.2013 tarihli cevap dilekçesindeki; “...tapu kayıtlı
taşınmaz 1/1000 ölçekli imar planında park alanı olarak planlı bölgede
kalmakta olup yürüme yolları yapılıp banklar konularak park olarak
düzenlenmiştir.” şeklindeki kabulünden, dava konusu taşınmaza davalı
idarece fiilen atıldığı sonucuna varılmıştır.
Hal
böyle iken dava konusu taşınmazın imar planında yeşil alan olarak ayrıldığı
ve taşınmaza taş döşenmek ve düzenleme yapılmak suretiyle de fiilen el
atıldığı anlaşılmaktadır.
Belediyelerin
3194 sayılı imar Kanunu 8. maddesi ve 18. maddesinin verdiği yetki ile
arazi ve arsalar üzerinde imar planlarının hazırlanması ve yürürlüğe
konulması, arazi ve arsa düzenlemesi gibi faaliyetleri kapsamında yaptıkları
imar planlarından kaynaklanan işlemlerin tek yanlı ve kamu gücüne dayanan
irade açıklamaları ile tesis edilen genel ve düzenleyici işlemler olduğu bu
yönü ile de idari eylem ve işlemlerden kaynaklanan uyuşmazlıkların idari
yargı yerlerinde çözümlenmesi gerektiği tartışmasızdır. Buna karşılık,
Belediyece, Kamulaştırma Kanunu’nda öngörülen usul ve yöntemlere uygun
idari nitelikte uygulama işlemleri yapılmaksızın, dava konusu
taşınmazlardan bir tanesine fiilen el atılması karşısında, idarenin bu
eyleminin kamulaştırmasız el atma niteliğini taşıdığı açıktır.
Öte
yandan, İdarenin yürütmekle yükümlü bulunduğu kamu hizmetine ilişkin olarak
uygulamaya koyduğu plan ve projeye göre meydana getirdiği yol, kanal,
baraj, su yolları, su şebekesi gibi tesislerin kurulması, işletilmesi ve
bakımı sırasında kişilere verdiği zararların tazmini istemiyle açılacak
davaların görüm ve çözümünün, idari eylem ve işlemlerden dolayı kişisel
hakları muhtel olanlar tarafından açılacak tam yargı davaları kapsamında
yargısal denetim yapan idari yargı yerine ait olduğu; idarece herhangi bir
ayni hakka müdahalede bulunulduğu, özel mülkiyete konu taşınmaza
kamulaştırmasız el atıldığı veya plan ve projeye aykırı iş görüldüğü
iddiasıyla açılacak müdahalenin men’i ve meydana gelen zararın tazmini
davalarının ise, mülkiyete tecavüzün önlenmesine ve haksız fiillere ilişkin
özel hukuk hükümlerine göre adli yargı yerinde çözümleneceği, yerleşik
yargısal içtihatlarla kabul edilmiş bulunmaktadır.
Nitekim,
yukarıda belirtilen genel kabul doğrultusundaki Yargıtay İçtihadı
Birleştirme Kurulunun 11.2.1959 günlü, E:1958/17, K:1959/15 sayılı
kararının III. bölümünde, “İstimlaksiz el atma halinde amme teşekkülü
İstimlak Kanunu’na uygun hareket etmeden ferdin malını elinden almış olması
sebebiyle kanunsuz bir harekette bulunmuş durumdadır. Ve bu bakımdan dava
Medeni Kanun hükümlerine giren mülkiyete tecavüzün önlenmesi veya haksız
fiil neticesinde meydana gelen zararın tazmini davasıdır. Ve bu bakımdan
adliye mahkemesinin vazifesi içindedir.” görüşüne yer verilmiştir.
İdarenin
dava konusu 5656 parsel numaralı taşınmaza kamulaştırmasız el atması
karşısında, bu taşınmaz bakımından el atmadan doğan zararın tazminine
yönelik olan davanın, haksız fiillere ilişkin özel hukuk hükümlerine göre
görüm ve çözümü adli yargı yerinin görevine girmektedir.
Açıklanan
nedenlerle, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı’nın başvurusunun kabulü ile
davalı Aliağa Belediye Başkanlığı vekilinin görev itirazının İzmir 2. İdare
Mahkemesi’nce reddine ilişkin kararın kaldırılması gerekmiştir.
SONUÇ :
Davanın çözümünde ADLİ YARGININ görevli olduğuna, bu nedenle Yargıtay
Cumhuriyet Başsavcısı’nın BAŞVURUSUNUN KABULÜ ile davalı Aliağa Belediye
Başkanlığı vekilinin GÖREV İTİRAZININ REDDİNE ilişkin İzmir 2.İdare
Mahkemesi’nin 13.11.2013 gün ve 2013/102 Esas sayılı KARARININ KALDIRILMASINA,
5.5.2014 gününde OY BİRLİĞİ İLE KESİN OLARAK karar verildi.
—— • ——
Uyuşmazlık Mahkemesi
Başkanlığından:
9-ESAS NO : 2014/477
KARAR NO: 2014/521
KARAR TR : 05.05.2014
(Hukuk Bölümü)
ÖZET :
Mustafa Kemal Üniversitesi adına, 2547 sayılı Kanun’un 35.maddesi uyarınca
Öğretim Üyesi Yetiştirme Programı kapsamında Ankara Üniversitesi Sosyal
Bilimler Enstitüsü’nde yüksek lisans ve doktora eğitimi almış ve bunun
karşılığında, kefalet senedi ile mecburi hizmet yükümlüğüne girmiş olan
davacının, kefalet senedi kapsamında olan mecburi hizmet yükümlüğünün kaldırılması
istemiyle davalı idareye yaptığı başvurunun reddi üzerine, bu işlemin
iptali istemiyle açtığı davanın, ADLİ YARGI YERİNDE çözümlenmesi gerektiği
hk.
K A R A R
Davacı :
M.A.V.
Davalı : Kırıkkale Üniversitesi Rektörlüğü
Vekili : Av. A.E.S.K.
O L A Y
: Davacı dava dilekçesinde özetle; Kırıkkale Üniversitesi Rektörlüğü’nün,
30.05.2013 gün ve B.30.2.KKÜ.0.00.00/900/2520 sayılı yazısı ile bildirilen,
davacının Mustafa Kemal Üniversitesi Rektörlüğü ile imzaladığı kefalet
senedine göre yerine getirmesi gereken mecburi hizmet yükümlülüğüne bağlı
kefalet senetlerinin iptaline yönelik talebinin reddedildiğine dair verilen
idari kararın iptal edilmesi istemiyle idari yargı yerinde dava açmıştır.
Davalı
idare vekili cevap dilekçesinde, Uyuşmazlık Mahkemesi’nin kararları
doğrultusunda, taahhüt ve kefalet senedine ilişkin davalarda görevli ve
yetkili mahkemenin adli yargı yeri olduğu belirtilerek görev itirazında
bulunmuştur.
KIRIKKALE İDARE MAHKEMESİ: 12.12.2013 gün ve E:2013/375 sayılı görevlilik
kararında özetle; 2547 sayılı Yasanın 35. maddesi uyarınca başka bir
üniversitede öğretim üyesi yetiştirme programı kapsamında eğitim yapmak
üzere görevlendirilmesindeki amaç göz önüne alındığında, davacının taahhüt
ve kefalet senedini idare ile eşit düzeyde olarak, isteği ve özgür iradesi
ile imzaladığının kabulü mümkün olmadığı gibi, bu senedin ihtiva ettiği
yaptırımların, kamu hukuku düzenlemeleri ve hizmet gereklerine dayandığı
gerçeği karşısında, senedin icrası aşamasında ortada özel hukuk alanını
ilgilendiren bir uyuşmazlığın varlığından söz etmeye olanak
bulunmadığından, idarece kamu gücüne dayanılarak ve tek yanlı irade ile
kurulan taahhüt ve kefalet senedinde yer alan yaptırımların uygulanmasına
ilişkin işlemin iptali isteminden doğan uyuşmazlığın çözümünde idari yargı
yerinin görevli olduğu sonucuna ulaşıldığından, davalı idare vekilinin bu
davanın adli yargıda çözümlenmesi gerektiği gerekçesiyle görev itirazının
reddi ile görevlilik kararı verilmiştir.
Davalı idare vekilinin olumlu görev uyuşmazlığı
çıkarılması yolundaki dilekçesi üzerine dava dosya örneği Yargıtay
Cumhuriyet Başsavcılığı’na gönderilmiştir.
YARGITAY CUMHURİYET BAŞSAVCILIĞI:
“…Dava
konusu uyuşmazlık, taraflar arasındaki sözleşmeden diğer bir ifadeyle
yüklenme ve kefalet senedinde yer alan borçtan kaynaklanmaktadır. 2547
sayılı Yükseköğretim Kanunu'nun öğretim elemanı yetiştirmeye ilişkin 35.
maddesinde: Yükseköğretim kurumlan; kendilerinin ve yeni kurulmuş ve
kurulacak diğer yükseköğretim kurumlarının ihtiyacı için yurt içinde ve
dışında, kalkınma planı ilke ve hedeflerine ve Yükseköğretim Kurulunun
belirteceği ihtiyaca ve esaslara göre öğretim elemanı yetiştirirler. (Ek
fıkra: 17/08/1983 - 2880/18 nıd.) Öğretim elemanı yetiştirilmesi amacıyla
üniversitelerin araştırma görevlisi kadroları, araştırma veya doktora
çalışmaları yaptırmak üzere başka bir üniversiteye, Yükseköğretim Kurulunca
geçici olarak tahsis edilebilir. Bu şekilde doktora veya tıpta uzmanlık
veya sanatta yeterlik payesi alanlar, bu eğitimin sonunda kadrolarıyla
birlikte kendi üniversitelerine dönerler.
(Ek
fıkra: 17/08/1983 - 2880/18 md.) Yurt içi veya yurt dışında yetiştirilen
öğretim elemanları, genel hükümlere göre bağlı oldukları yükseköğretim
kurumlarında mecburi hizmetlerini yerine getirmek zorundadırlar. Bu yükümlülüğü
yerine getirmeyenlere, yükseköğretim kurumlarında görev verilmez. Özel
kanunlarla getirilen mecburi hizmet çalışmaları bu hüküm dışındadır.” hükmü
yer almaktadır.
Olayda,
davacı Ankara Üniversitesi SBE’de görevlendirilmeden önce yüklenme senedi
ve kefalet senedi ile, mecburi hizmet süresi dolmadan hizmetinde bulunduğu
Yüksek Öğretim Kurumu ve mecburi hizmetinin devredildiği kurum tarafından
görevden çekilmiş sayıldığında mecburi hizmetine tekabül eden ödemelerin
tamamının ve % 50 fazlası ile ayrıca bu ödemelere ilişkin sarf tarihinden
itibaren hesaplanacak yasal vs. vergi ve kanuni ödemelerle birlikte İnönü
Üniversitesi emrine nakden ve defaten ödemeyi kabul ve taahhüt etmiştir.
Söz konu yüklenme ve kefalet senedi ile, Üniversiteye karşı mecburi hizmet
yükümlülüğü ya da parasal karşılığı taahhüt edilmek suretiyle Üniversite
ile araştırma görevlisi arasında, tarafların karşılıklı hak ve
yükümlülüklerini içeren bir sözleşme ilişkisi kurulduğu açıktır.
Dolayısıyla,
uyuşmazlık taraflar arasındaki sözleşmeden diğer bir ifadeyle yüklenme ve
kefalet senedinde yer alan borçtan kaynaklandığı; sözleşmede yer alan
borçtan kaynaklanan uyuşmazlığın özel hukuk hükümlerine göre görüm ve
çözümünde adli yargı yeri görevli bulunduğu…” gerekçesiyle, 2247 sayılı
Kanun'un 10. ve 13. maddeleri gereğince, olumlu görev uyuşmazlığı
çıkarılmasına, dosyanın Uyuşmazlık Mahkemesi Başkanlığına gönderilmesine
karar verilerek olumlu görev uyuşmazlığı çıkarmıştır.
İNCELEME VE GEREKÇE :
Uyuşmazlık Mahkemesi Hukuk Bölümü’nün, Serdar
ÖZGÜLDÜR’ün Başkanlığında, Üyeler: Eyüp Sabri BAYDAR, Ali ÇOLAK, Sıddık
YILDIZ, Nurdane TOPUZ, Ayhan Akarsu ve Mehmet AKBULUT’un katılımlarıyla
yapılan 05.05.2014 günlü toplantısında:
l-İLK İNCELEME: Başvuru yazısı ve dosya örneği üzerinde
2247 sayılı Yasa’nın 27. maddesi gereğince yapılan incelemeye göre, davalı
idare vekilinin anılan Yasanın 10/2 maddesinde öngörülen yönteme uygun
olarak yaptığı görev itirazının reddedilmesi ve 12/1. maddede belirtilen
süre içinde başvuruda bulunması üzerine Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı’nca,
10. maddede öngörülen biçimde olumlu görev uyuşmazlığı çıkarıldığı
anlaşılmaktadır. Usule ilişkin herhangi bir noksanlık bulunmadığından görev
uyuşmazlığının esasının incelenmesine oy birliği ile karar verildi.
II-ESASIN İNCELENMESİ: Raportör-Hakim Filiz BUDAK’ın,
davanın çözümünde adli yargının görevli olduğu yolundaki raporu ile
dosyadaki belgeler okunduktan; ilgili Başsavcılarca görevlendirilen
Yargıtay Cumhuriyet Savcısı Mehmet BAYHAN ile Danıştay Savcısı Mehmet Ali
GÜMÜŞ’ün davada adli yargının görevli olduğu yolundaki sözlü açıklamaları
da dinlendikten sonra GEREĞİ GÖRÜŞÜLÜP DÜŞÜNÜLDÜ:
Dava, Mustafa Kemal Üniversitesi adına, 2547 sayılı
Kanun’un 35.maddesi uyarınca Öğretim Üyesi Yetiştirme Programı kapsamında
Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü’nde yüksek lisans ve doktora
eğitimi almış ve bunun karşılığında, kefalet senedi ile mecburi hizmet
yükümlüğüne girmiş olan davacının, kefalet senedi kapsamında olan mecburi
hizmet yükümlüğünün kaldırılması istemiyle davalı idareye yaptığı
başvurunun reddi üzerine, bu işlemin iptali istemiyle açılmıştır
2547 sayılı
Yükseköğretim Kanunu’nun, “Öğretim
elemanı yetiştirme” başlıklı 35. maddesinde “Yükseköğretim
kurumları; kendilerinin ve yeni kurulmuş ve kurulacak diğer yükseköğretim
kurumlarının ihtiyacı için yurt içinde ve dışında, kalkınma planı ilke ve
hedeflerine ve Yükseköğretim Kurulunun belirteceği ihtiyaca ve esaslara
göre öğretim elemanı yetiştirirler.
(Ek fıkralar: 17/8/1983-2880/18 md.) Öğretim elemanı yetiştirilmesi amacıyla üniversitelerin
araştırma görevlisi kadroları, araştırma veya doktora çalışmaları yaptırmak
üzere başka bir üniversiteye, Yükseköğretim Kurulunca geçici olarak tahsis
edilebilir. Bu şekilde doktora veya tıpta uzmanlık veya sanatta yeterlik
payesi alanlar, bu eğitimin sonunda kadrolarıyla birlikte kendi
üniversitelerine dönerler.
Yurt içi veya yurt dışında yetiştirilen öğretim
elemanları, genel hükümlere göre bağlı oldukları yükseköğretim kurumlarında
mecburi hizmetlerini yerine getirmek zorundadırlar. Bu yükümlülüğü yerine
getirmeyenlere, yükseköğretim kurumlarında görev verilmez. Özel kanunlarla
getirilen mecburi hizmet çalışmaları bu hüküm dışındadır.” hükmüne yer
verilmiştir.
Dosya
kapsamında yapılan incelenmede; davacının Mustafa Kemal Üniversitesi’nde
araştırma görevlisi olarak görev yapmakta iken, 2547 sayılı Yükseköğretim
Kanunu'nun 35.maddesi uyarınca Mustafa Kemal Üniversitesi adına Ankara
Üniversitesi’nde yüksek lisans ve doktora eğitim yapmak üzere
görevlendirildiği, 13.04.2011 tarihi itibariyle Mustafa Kemal
Üniversitesi’nde mecburi hizmet görevine başladığı, 15.02.2012 tarihi
itibariyle de mecburi hizmeti Kırıkkale Üniversitesi’ne devredildiğinden
kefalet senetlerinin iadesi ve mecburi hizmet yükümlülüğünün kaldırılması
için davalı Kırıkkale Üniversitesi’ne yapılan başvurunun reddedildiği ve
bunun üzerine red işleminin iptali istemiyle idari yargıda dava açıldığı
anlaşılmıştır.
Bu
duruma göre, taahhüt ve kefalet senedinin davacı ve kefilleri tarafından
tek taraflı olarak imzalanarak idareye karşı taahhütte bulunulması
karşısında, davacı tarafından kefalet senedi nedeniyle yerine getirmesi
gereken mecburi hizmet yükümlülüğünün kaldırılması istemiyle açılan davanın
görüm ve çözümünde adli yargı yerinin görevli olduğu sonucuna varılmıştır.
Açıklanan
nedenlerle, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı’nın başvurusunun kabulü ile
davalı Rektörlük vekilinin görev itirazının reddine ilişkin Kırıkkale İdare
Mahkemesi’nin 12.12.2013 gün ve E:2013/375 sayılı görevlilik kararının
kaldırılması gerekmiştir.
SONUÇ :
Davanın çözümünde ADLİ YARGININ görevli olduğuna, bu nedenle Yargıtay
Cumhuriyet Başsavcısı’nın BAŞVURUSUNUN KABULÜ ile, davalı Rektörlük
vekilinin görev itirazının reddine ilişkin, Kırıkkale İdare Mahkemesi’nin
12.12.2013 gün ve E:2013/375 sayılı GÖREVLİLİK KARARININ KALDIRILMASINA,
05.05.2014 gününde üye Sıddık YILDIZ’ın KARŞI OYU VE OYÇOKLUĞU İLE KESİN
OLARAK karar verildi.
KARŞI
OY
Dava,
Davalı Üniversitede araştırma görevlisi olarak çalışmakta iken, 2547 sayılı
Yükseköğretim Kanunu'nun 35.maddesi kapsamında davalı idare adına başka bir
üniversitede lisansüstü eğitim yapmak üzere görevlendirilen davacının,
görevlendirme işleminden önce imzaladığı taahhüt ve kefalet senedi
uyarınca, mecburi hizmet yükümlülüğü ile kefalet senedinin iptali istemiyle
açılmıştır.
2577
sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu'nun 2/1-a maddesinde, idari işlemler
hakkında yetki, şekil, sebep konu ve maksat yönlerinden biri ile hukuka
aykırı olduklarından dolayı iptalleri için menfaatleri ihlal edilenler
tarafından açılan iptal davaları idari dava türleri arasında sayılmıştır.
2547 sayılı Yasa uyarınca başka bir üniversitede öğretim
üyesi yetiştirme programı kapsamında eğitim yapmak üzere
görevlendirilmesindeki amaç göz önünde bulundurulduğunda, davacının bu
taahhüt ve kefalet senedini idare ile eşit düzeyde olarak, isteği ve özgür
iradesi ile imzaladığından söz etmeye olanak bulunmadığından, ortada özel
hukuk alanını ilgilendiren bir uyuşmazlık bulunmamaktadır.
İdarece kamu gücüne dayanılarak ve tek taraflı irade ile
kurulan taahhüt ve kefalet senedine ilişkin uyuşmazlığın 2577 sayılı
Yasanın 2/1-a maddesinde sayılan iptal davaları kapsamında görüm ve
çözümünde idari yargı görevli bulunmaktadır.
Açıklanan nedenlerle Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı’nca
yapılan başvurunun reddi gerektiği görüşüyle, aksi yöndeki karara
karşıyım.
—— • ——
Uyuşmazlık Mahkemesi
Başkanlığından:
10-ESAS NO : 2014/479
KARAR NO: 2014/523
KARAR TR : 05.05.2014
(Hukuk Bölümü)
ÖZET :
Türk Telekomünikasyon A.Ş.’de çalışırken Kurumun özelleştirilmesi nedeniyle
başka kuruma nakledilen davacının, maaş nakil ilmühaberinin düzeltilmesi ve
alacağının faizi ile birlikte tazmini istemiyle açtığı davanın, ADLİ YARGI
YERİNDE çözümlenmesi gerektiği hk.
K A R A R
Davacı : A.İ.Ç.
Vekili : Av. A.K.
Davalı : Türk Telekom A.Ş. Genel Müdürlüğü
Vekili :
Av. G.Ç.
O L A Y : Davacı vekili dava
dilekçesinde özetle; Türk Telekom A.Ş. Bursa İl Müdürlüğü’nde sözleşmeli teknisyen
olarak görev yapan davacının 4046 sayılı Yasanın 22. maddesi uyarınca İznik
İlçe Milli Eğitim Müdürlüğü’ne atanması sırasında düzenlenen maaş nakil
ilmühaberinin, ilişik kesme tarihine kadar geçen süre içinde 4 defa verilen
ikramiye tutarının maaşına ilave edilmemesi deneniyle, ek ödemelerin
yeniden hesaplanarak maaş nakil ilmühaberinin yeniden düzenlenmesi
talebinin, davalı kurum tarafından zımnen reddine ilişkin işlemin iptali
ile, davacı için düzenlenen maaş nakil bildirimindeki maaşına göre, yılda
ödenen dört maaş tutarındaki ikramiye tutarından bir aya isabet eden 635,23
TL’nin davacının maaş nakil bildirimindeki maaşına ilave edilmesine ve
aradaki farkın dava tarihinden itibaren geçerli olmak üzere yasal faiziyle
birlikte davacıya ödenmesi istemiyle idari yargıda dava açılmıştır.
Davalı
vekilince birinci savunma dilekçesinde, davanın adli yargının görev alanına
girdiği öne sürülerek görev itirazında bulunulmuştur.
BURSA 3. İDARE MAHKEMESİ: 16.12.2013 gün ve
E:2013/655 sayılı görevlilik kararında özetle; imtiyaz sözleşmesi ile bir
kamu hizmetini yürütmek hakkını elde eden davalı şirkete, devir sonrasında
yetişmiş personel yetersizliği nedeniyle doğabilecek aksaklıkların önüne
geçilebilmesi için, 406 sayılı Yasa hükümleri ile tanınan ayrıcalıkların
sonucu olarak bünyesinde belli süre ile çalışmaya devam eden söz konusu
personelin kamu kurumlarına naklen atanmasının sağlanması amacıyla kimi
görevler yüklendiği; bu görevler kapsamında 406 sayılı Yasa hükümleri uyarınca
davalı şirket tarafından, hak sahibi personelinin Devlet Personel
Başkanlığı'na bildirilmesi, bildirim ile beraber personelin nakledileceği
kamu kurumunda yararlanacağı parasal haklara esas olmak üzere memur maaş
nakil ilmühaberi düzenlenmesi, personelin ilişiğinin kesilmesi gibi
işlemlerin bulunduğu; bu durumda, imtiyaz sözleşmesi ile bir kamu
hizmetinin yürütmekle görevli ve yetkili kılınması nedeniyle diğer özel
hukuk tüzel kişilerinden farklı olarak kimi kamusal ayrıcalıklara ve
yükümlülüklere tabi olan, 406 sayılı Yasa hükümleri ile, kamu kurumlarına
nakil hakkı bulunan personeli ile ilgili olarak bazı kamusal görevler
yüklenen davalı şirketin, belirtilen görevleri kapsamında tesis ettiği
işlemlerin idari işlem niteliğinde olduğu ve bu işlemlerden kaynaklanan
uyuşmazlıkların idari yargının görevinde bulunduğu gerekçesiyle, davalı
idarenin görev itirazının reddine ve Mahkemelerinin görevliliğine karar
vermiştir.
Davalı
vekilince süresi içinde verilen dilekçe ile olumlu görev uyuşmazlığı
çıkarılması istemiyle başvuruda bulunulması üzerine dilekçe, dava dosyası
ile birlikte Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’na gönderilmiştir.
YARGITAY CUMHURİYET BAŞSAVCISI; “…Telekomünikasyon
şebekeleri üzerinden sunulan ulusal ve uluslararası ses iletimini ihtiva
eden telefon hizmetlerini 31.12.2003 tarihine kadar "tekel"
olarak yürütmekle görevli kılınan ve çoğunluk hisseleri kamuya ait bulunan
Türk Telekom'un, tekel kapsamında kamu hizmeti yürüten, ancak kuruluş
yasasındaki son düzenlemeler ile kendine özgü statüye sahip olan ve
sermayesindeki kamu payı %50' nin altına düşünceye kadar kamu kuruluşu
niteliğini taşıyan bir kuruluş olduğu tartışmasızdır.
Özelleştirme kapsamında bulunan Türk
Telekomünikasyon A.Ş.'deki tamamı Hazineye ait bulunan hisselerden % 55'i,
Bakanlar Kurulu'nun 25.7.2005 tarih ve 2005/9146 sayılı "Türk
Telekomünikasyon Anonim Şirketinin" % 55 oranındaki Hissesinin Blok
Olarak Satışına İlişkin Nihai Devir İşlemlerine Dair Kararın Yürürlüğe
Konulması Hakkında Karar"ı uyarınca, 14.11.2005 tarihli Hisse Satış
Sözleşmesi ile Ojer Telekomünikasyon A.Ş.'ne satılmıştır.
Anayasa'nın 128. maddesinde, "Devletin, kamu
iktisadi teşebbüsleri ve diğer kamu tüzel kişilerinin genel idare
esaslarına göre yürütmekle yükümlü oldukları kamu hizmetlerinin
gerektirdiği asli ve sürekli görevler, memurlar ve diğer kamu görevlileri
eliyle görülür" hükmünün yer aldığı; 406 sayılı Yasa'nın Ek 29.
maddesinin 3.7.2005 tarih ve 5398 sayılı Kanunla değişik birinci
fıkrasında, "Türk Telekom hisselerinin devri sonucu kamu payının yüzde
ellinin altına düşmesi durumunda; Türk Telekomda ek 22 nci maddenin (a)
bendinin bu Kanunla yürürlükten kaldırılan hükümleri uyarınca belirlenen
asli ve sürekli görevlerde çalışmakta olanlar ile 22.1.1990 tarihli ve 399
sayılı Kanun Hükmünde Kararnameye tabi olarak kadrolu veya sözleşmeli
personel statüsünde çalışanlar ve kapsam dışı personel, kamu görevlerinden
yüzseksen gün aylıksız izinli sayılır. Bu personel belirtilen süre içinde
Türk Telekomda çalışmaya devam eder ve hisse devir tarihinden nakli için
Devlet Personel Başkanlığına bildirildikleri tarihe kadarki aylık ücret,
harcırah, sağlık giderleri, cenaze giderleri ve ölüm yardımı ile diğer mali
ve özlük hakları Türk Telekom tarafından karşılanır..." hükmü yer
almaktadır.
Bu duruma göre, davalı Türk Telekom hisselerinin
devrinin fiilen gerçekleştiği tarihten sonra davacı ile davalı şirket
arasındaki uyuşmazlığın, 01/01/2006 tarihinden itibaren yeni nakil belgesi
düzenleninceye kadar geçen süre içinde tahakkuk eden zam ve tazminatlar ile
maaş nakil ilmühaberinin düzenlendiği tarihinden itibaren ödenmesi
gerektiği halde ödenmeyen eksik ücretlerinin yasal faizi ile ödenmesi ve
davalının redde ilişkin işleminin iptali talebinden kaynaklanmaktadır.
Öte yandan, 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü
Kanunu'nun "İdari Dava Türleri ve İdari Yargı Yetkisinin Sınırı"
başlıklı 2. maddesinin değişik 1 numaralı bendinde:
"a) (Değişik: 8.6.2000-4577/5md) idari
işlemler hakkında yetki, şekil, sebep, konu ve maksat yönlerinden biri ile
hukuka aykırı olduklarından dolayı iptalleri için menfaatleri ihlal
edilenler tarafından açılan iptal davaları,
b) İdari eylem ve işlemlerden dolayı kişisel
hakları doğrudan muhtel olanlar tarafından açılan tam yargı davaları,
c) (Değişik: 18.12.1999-4492/6 md.) Tahkim yolu
öngörülen imtiyaz şartlaşma ve sözleşmelerinden doğan uyuşmazlıklar hariç,
kamu hizmetlerinden birinin yürütülmesi için yapılan her türlü idari
sözleşmelerden dolayı taraflar arasında çıkan uyuşmazlıklara ilişkin
davalar."ın İdari dava türleri olarak sayıldığı, kural olarak, idari
yargıda ancak Devlete ve kamu tüzel kişilerine karşı açılan davalara
bakılabilir.
Dolayısıyla, davanın açıldığı tarihte davalı
mevkiinde kamu kuruluşu niteliği taşımayan Türk Telekomünikasyon A.Ş.nin
davalı olması karşısında, ortada idari yargı yetkisi kapsamında açılmış bir
idari dava bulunduğundan söz etmenin olanaksızdır.
Belirtilen tüm bu hususlara göre, daha önce davalı
şirkette görev yapmış olan davacı ile özelleştirilen kuruluş arasındaki
uyuşmazlık konusu davanın, özel hukuk hükümlerine göre görüm ve çözümünde
adli yargı yerinin görevli bulunmaktadır…” gerekçesiyle 2247 sayılı
Kanun'un 10 ve 13. maddeleri gereğince, olumlu görev uyuşmazlığı çıkarılmasına,
dosyanın Uyuşmazlık Mahkemesi Başkanlığı’na gönderilmesine karar vermiştir.
İNCELEME VE GEREKÇE :
Uyuşmazlık Mahkemesi Hukuk Bölümü’nün, Serdar
ÖZGÜLDÜR’ün Başkanlığında, Üyeler: Eyüp Sabri BAYDAR, Ali ÇOLAK, Sıddık
YILDIZ, Nurdane TOPUZ, Ayhan Akarsu ve Mehmet AKBULUT’un katılımlarıyla
yapılan 05.05.2014 günlü toplantısında:
l-İLK
İNCELEME: Dosya üzerinde 2247 sayılı Yasa’nın 27. maddesi uyarınca yapılan
incelemeye göre; davalı vekilinin anılan Yasanın 10/2 maddesinde öngörülen
yönteme uygun olarak yaptığı görev itirazının reddedilmesi ve 12/1. maddede
belirtilen süre içinde başvuruda bulunması üzerine Yargıtay Cumhuriyet
Başsavcısı’nca, 10. maddede öngörülen biçimde olumlu görev uyuşmazlığı
çıkarıldığı anlaşılmaktadır. Usule ilişkin herhangi bir noksanlık bulunmadığından,
görev uyuşmazlığının esasının incelenmesine oy birliği ile karar verildi.
II-ESASIN İNCELENMESİ: Raportör-Hakim Filiz BUDAK’ın,
davanın çözümünde adli yargının görevli olduğu yolundaki raporu ile
dosyadaki belgeler okunduktan; ilgili Başsavcılarca görevlendirilen
Yargıtay Cumhuriyet Savcısı Mehmet BAYHAN ile Danıştay Savcısı Mehmet Ali
GÜMÜŞ’ün davada adli yargının görevli olduğu yolundaki sözlü açıklamaları
da dinlendikten sonra GEREĞİ GÖRÜŞÜLÜP DÜŞÜNÜLDÜ:
Dava,
davalı şirkette görev yapmakta iken, 406 sayılı Yasa'nın Ek-29. maddesi ile
4046 sayılı Yasa'nın 22. maddesine göre adı Devlet Personel Başkanlığına
bildirilen, sonrasında Kamu Kurumu emrine atanan davacı tarafından; maaş
nakil ilmühaberinin düzeltilmesi istemiyle yaptığı başvurunun reddine
ilişkin işlemin iptali ve ödenmeyen ek ödemelerin ödenmesi istemiyle
açılmıştır.
1953 tarih ve 6145 sayılı Yasa ile, Türkiye
Cumhuriyeti Posta, Telgraf ve Telefon İşletmesi kurulmuş; 1924 tarih ve 406
sayılı Telgraf ve Telefon Kanunu’nun 10.6.1994 tarih ve 4000 sayılı
Yasa’yla değiştirilen 1. maddesi ile, posta ve telgraf tesis ve işletmesine
ilişkin hizmetler, Posta İşletmesi Genel Müdürlüğü’nce (P.İ),
telekomünikasyon hizmetleri ise, “Türk Telekomünikasyon Anonim Şirketi
(Şirket)” tarafından yürütülecek şekilde yeniden yapılandırılmıştır.
27.1.2000 tarih ve 4502 sayılı Yasa’nın 1. maddesi
ile, 406 sayılı Yasa’nın 1. maddesine eklenen dokuzuncu fıkrada, “Türk
Telekom, bu Kanun ve özel hukuk hükümlerine tabi bir anonim şirkettir. Kamu
İktisadi Teşebbüslerinin kuruluş, teşkilât ve faaliyetleri ile ilgili
mevzuat Türk Telekom’a uygulanmaz. Sadece, Türkiye Büyük Millet Meclisi
denetimine ilişkin 2.4.1987 tarihli ve 3346 sayılı Kanunun 9 uncu maddesi
hükümleri uygulanır” denilmiş; anılan fıkra hükmü, 12.5.2001 tarih ve 4673
sayılı Yasa’nın 1. maddesi ile değiştirilmiş ve “Türk Telekom, bu Kanun ve
özel hukuk hükümlerine tabi bir anonim şirkettir. Bu Kanun hükümleri saklı
kalmak üzere, kamu iktisadi teşebbüsleri de dahil, sermayesinin yarısından
fazlası kamuya ait olan kamu kurum, kuruluş ve ortaklıklarına uygulanan mevzuat
Türk Telekom’a uygulanmaz. Sermayesinin yarısından fazlası kamuda kaldığı
sürece, Türkiye Büyük Millet Meclisi denetimine ilişkin 2.4.1987 tarihli ve
3346 sayılı Kanunun 9 uncu maddesi hükümleri uygulanır. 16.7.1965 tarihli
ve 697 sayılı Kanun ile milli güvenlik ve kamu düzeniyle sıkıyönetim ve
seferberlik hallerinde telekomünikasyon hizmetlerinin yürütülmesine ilişkin
özel kanunların hükümleri saklıdır”; Ek 29. maddesinin 3.7.2005 gün ve 5398
sayılı Kanun’un 14. maddesi ile değişik birinci fıkrasında, “Türk Telekom
hisselerinin devri sonucu kamu payının yüzde ellinin altına düşmesi
durumunda; Türk Telekomda ek 22 nci maddenin (a) bendinin bu Kanunla
yürürlükten kaldırılan hükümleri uyarınca belirlenen aslî ve sürekli
görevlerde çalışmakta olanlar ile 22.1.1990 tarihli ve 399 sayılı Kanun
Hükmünde Kararnameye tâbi olarak kadrolu veya sözleşmeli personel
statüsünde çalışanlar ve kapsam dışı personel, kamu görevlerinden yüzseksen
gün aylıksız izinli sayılır…” denilmiştir.
Öte
yandan; 406 sayılı Yasa’nın 4502 sayılı Yasa ile değişik 2. maddesinin (c)
bendinin birinci alt bendinin birinci cümlesinde, “Türk Telekom;
telekomünikasyon şebekeleri üzerinden sunulan ulusal ve uluslararası ses
iletimini ihtiva eden telefon hizmetlerini, 31.12.2003 tarihine kadar bu
Kanun ve görev sözleşmesi çerçevesinde tekel olarak yürütür” denildikten
sonra, anılan (c) bendinin birinci alt bendine 12.5.2001 tarih ve 4673
sayılı Yasa ile eklenen üçüncü cümlede, “Ancak, Türk Telekom’daki kamu payı
%50’nin altına düştüğünde, Türk Telekom’un tüm tekel hakları 31.12.2003
tarihinden önce de olsa ortadan kalkmış olur” denilmiş; 4502 sayılı
Yasa’nın Geçici 3. maddesi ile de Türk Telekomünikasyon A.Ş., 233 sayılı
KHK’nin ekindeki “B-Kamu İktisadi Kuruluşları (KİK)” bölümünde yer alan
kuruluşlar listesinden çıkarılmıştır.
Bu
düzenlemeler birlikte değerlendirildiğinde, telekomünikasyon şebekeleri
üzerinden sunulan ulusal ve uluslararası ses iletimini ihtiva eden telefon
hizmetlerini 31.12.2003 tarihine kadar “tekel” olarak yürütmekle görevli
kılınan ve çoğunluk hisseleri kamuya ait bulunan Türk Telekom’un, tekel
kapsamında kamu hizmeti yürüten, ancak kuruluş yasasındaki son düzenlemeler
ile kendine özgü statüye sahip olan ve sermayesindeki kamu payı %50’nin
altına düşünceye kadar kamu kuruluşu niteliğini taşıyan bir kuruluş olduğu
tartışmasızdır.
Özelleştirme
kapsamında bulunan Türk Telekomünikasyon A.Ş.’deki tamamı Hazineye ait
bulunan hisselerden % 55’i, Bakanlar Kurulu’nun 25.7.2005 tarih ve
2005/9146 sayılı “Türk Telekomünikasyon Anonim Şirketi (Türk Telekom)’nin %
55 Oranındaki Hissesinin Blok Olarak Satışına İlişkin Nihai Devir
İşlemlerine Dair Kararın Yürürlüğe Konulması Hakkında Karar”ı uyarınca,
14.11.2005 tarihli Hisse Satış Sözleşmesi ile (6.550.000.000 USD. bedelle)
Ojer Telekomünikasyon A.Ş.’ne satılmıştır.
Bu sürece
paralel olarak Türk Telekom personelinin durumu incelendiğinde:
Türk
Telekom A.Ş., 4502 sayılı Yasa’nın 29.1.2000 tarih ve 23948 sayılı Resmi
Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe girdiği dikkate alındığında, 29.1.2000
tarihi itibariyle 233 sayılı KHK kapsamı
dışında kalmış ve anılan KHK eki cetvellerden çıkarılmış olması nedeniyle,
Uyuşmazlık Mahkemesi Genel Kurulu’nun
22.1.1996 gün ve E:1995/1, K:1996/1 sayılı ve özelleştirme
kapsamında bulunan kamu iktisadi teşebbüslerinde
sözleşmeli veya kapsam dışı statüde çalışan personelin kurumları ile olan
ilişkilerinden doğan anlaşmazlıkların çözüm yerinin idari yargı olduğu yolundaki
İlke Kararı kapsamı dışında değerlendirilmesi gerekmektedir.
Anılan
4502 sayılı Yasa’nın 13. maddesi ile 406 sayılı Yasa’ya eklenen Ek 22.
maddenin (a) bendinde, “a) Personelin statüsü: Telekomünikasyon
hizmetlerinin gerektirdiği asli ve sürekli görevler telekomünikasyon
alanında sekiz yıl tecrübeye sahip ve en az dört yıllık yüksek öğrenim
görmüş bir genel müdür ile kadro, unvan, derece ve sayıları Yönetim
Kurulunun önerisi ve Bakanlığın teklifi üzerine bu Kanunun yürürlüğe
girdiği tarihten itibaren yüzseksen gün içerisinde Bakanlar Kurulu Kararı
ile belirlenen kadrolarda istihdam edilen personel eliyle yürütülür. Bu
personel hakkında bu Kanunda öngörülen hükümler saklı kalmak üzere 399
sayılı Kanun Hükmünde Kararname hükümleri uygulanır. Bunların dışında kalan
personel iş mevzuatı uyarınca istihdam edilir. İş mevzuatına göre istihdam
edilenlere ilişkin kayıt ve şartlar Yönetim Kurulu tarafından tayin olunur”
hükmüne yer verilmiş; bu bent hükmü, 4673 ve 5189 sayılı Yasalarla yapılan
değişiklikler sonucunda; “a) Personelin statüsü: (Ek ibare:
12.5.2001-4673/6. md.) Türk Telekomdaki kamu payı %50’nin altına düşünceye
kadar, Türk Telekom Yönetim Kurulu üyeliklerine atanacaklarda Devlet
memurluğuna atanabilme genel şartlarına sahip olma ve en az dört yıllık
yüksek öğrenim görme şartları aranır. (Mülga ikinci ve üçüncü cümle:
16.6.2004-5189/12 md.) Bunların dışında kalan personel iş mevzuatı uyarınca
istihdam edilir. İş mevzuatına göre istihdam edilenlere ilişkin kayıt ve
şartlar Yönetim Kurulu tarafından tayin olunur” hükmünü almış; aynı
maddenin (b) bendinin ikinci paragrafında da iş mevzuatına tabi olan Türk
Telekom çalışanlarının aylık ücretlerinin kendilerini atamaya yetkili olan
Yönetim Kurulu tarafından tespit olunacağı kurala bağlanmıştır.
406
sayılı Yasa’nın anılan Ek 22. maddesi uyarınca, Türk Telekom A.Ş. Genel
Müdürlüğü’ne ait asli ve sürekli kadrolar belirlenerek 4.4.2000 tarih ve 24010
(Mükerrer) sayılı R.G. de yayımlanan 31.3.2000 tarih ve 2000/331 sayılı
Bakanlar Kurulu Kararı ekinde yer alan listede: merkez teşkilatı için 100
ve taşra teşkilatı için 100 (6 Bölge Müdürü, 12 Bölge Müdür Yardımcısı ve
82 İl Telekom Müdürü) kadro ihdas edilmiş; öte yandan, aynı Yasa maddesinin
verdiği yetkiye dayanılarak hazırlanan “Türk Telekomünikasyon A.Ş. Kapsam
Dışı Personel Yönetmeliği” adı altındaki düzenleme, Yönetim Kurulunun
31.8.2000 tarih ve 407 sayılı kararıyla kabul edilmek suretiyle yürürlüğe
konulmuştur.
Kanunla,
Kurumda görev yapan personelden asli ve sürekli görev yapacak olanları
kadro unvanı itibariyle belirlemek konusunda Bakanlar Kurulu'na yetki
verildiği açıktır. Bu yetki 4502 sayılı Kanun’un yürürlüğe girdiği
29.1.2000 tarihi ile 5189 sayılı Kanun’un yürürlüğe girdiği 2.7.2004
tarihleri arasında geçerli olmuştur.
Anayasa’nın
128. maddesinde, “Devletin, kamu iktisadî teşebbüsleri ve diğer kamu
tüzelkişilerinin genel idare esaslarına göre yürütmekle yükümlü oldukları kamu
hizmetlerinin gerektirdiği aslî ve sürekli görevler, memurlar ve diğer kamu
görevlileri eliyle görülür” denilmiştir.
406
sayılı Yasa’nın Ek 29. maddesinin 3.7.2005 tarih ve 5398 sayılı Kanun’la
değişik birinci fıkrasında, “Türk Telekom hisselerinin devri sonucu kamu
payının yüzde ellinin altına düşmesi durumunda; Türk Telekomda ek 22 nci
maddenin (a) bendinin bu Kanunla yürürlükten kaldırılan hükümleri uyarınca
belirlenen asli ve sürekli görevlerde çalışmakta olanlar ile 22.1.1990
tarihli ve 399 sayılı Kanun Hükmünde Kararnameye tabi olarak kadrolu veya
sözleşmeli personel statüsünde çalışanlar ve kapsam dışı personel, kamu
görevlerinden yüzseksen gün aylıksız izinli sayılır. Bu personel belirtilen
süre içinde Türk Telekomda çalışmaya devam eder ve hisse devir tarihinden
nakli için Devlet Personel Başkanlığına bildirildikleri tarihe kadarki
aylık ücret, harcırah, sağlık giderleri, cenaze giderleri ve ölüm yardımı
ile diğer mali ve özlük hakları Türk Telekom tarafından karşılanır…”
denilerek, yasakoyucu tarafından Türk Telekom’da 22.1.1990 tarihli ve 399
sayılı Kanun Hükmünde Kararnameye tabi olarak sözleşmeli personel
statüsünde çalışanlar ile kapsam dışı personel, kamu personeli sayılmıştır.
Olayda, davalının hisse devir (14.11.2005)
tarihinde bu kuruluşta çalışmakta iken 406 sayılı Yasa'nın Ek-29. maddesi
ile 4046 sayılı Yasa'nın 22. maddesine göre adı Devlet Personel
Başkanlığına bildirilen ve sonrasında kamu kurumu emrine atanan davacı
tarafından; maaş nakil ilmühaberinin düzeltilmesi istemiyle yapılan
başvurusunun reddine ilişkin işlemin iptali ve ödenmeyen ek ödemelerin
ödenmesi istemiyle dava açıldığı anlaşılmaktadır.
2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu’nun “İdari Dava
Türleri ve İdari Yargı Yetkisinin Sınırı” başlıklı 2. maddesinin değişik 1
numaralı bendinde:
“a) (Değişik : 8.6.2000-4577/5 md.) İdari işlemler
hakkında yetki, şekil, sebep, konu ve maksat yönlerinden biri ile hukuka
aykırı olduklarından dolayı iptalleri için menfaatleri ihlal edilenler
tarafından açılan iptal davaları,
b) İdari
eylem ve işlemlerden dolayı kişisel hakları doğrudan muhtel olanlar
tarafından açılan tam yargı davaları,
c)
(Değişik: 18.12.1999-4492/6 md.) Tahkim yolu öngörülen imtiyaz şartlaşma ve
sözleşmelerinden doğan uyuşmazlıklar hariç, kamu hizmetlerinden birinin yürütülmesi
için yapılan her türlü idari sözleşmelerden dolayı taraflar arasında çıkan
uyuşmazlıklara ilişkin davalar” idari dava türleri olarak sayılmış olup;
kural olarak, idari yargıda ancak Devlete ve kamu tüzel kişilerine karşı
açılan davalara bakılabilir.
Buna
göre, iptali istenilen işlemin tesis edildiği tarihte davalı mevkiinde kamu
kuruluşu niteliği taşımayan Türk Telekomünikasyon A.Ş.'nin olması
karşısında, idari yargı yetkisi kapsamında açılmış bir idari dava bulunduğundan
sözetmek olanaksız olduğundan; uyuşmazlığın, özel hukuk hükümlerine göre
görüm ve çözümünde adli yargı yerinin görevli olduğu sonucuna varılmıştır.
Belirtilen
nedenlerle, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı’nın başvurusunun kabulü ile
Bursa 3.İdare Mahkemesinin 16.12.2013 gün ve E:2013/655 sayılı görevlilik
kararının kaldırılması gerekmiştir.
SONUÇ :
Davanın çözümünde ADLİ YARGININ görevli olduğuna, bu nedenle, Yargıtay
Cumhuriyet Başsavcısı’nın BAŞVURUSUNUN KABULÜ ile, Bursa 3.İdare
Mahkemesinin 16.12.2013 gün ve E:2013/655 sayılı GÖREVLİLİK KARARININ
KALDIRILMASINA, 05.05.2014 gününde OY BİRLİĞİ İLE KESİN OLARAK karar
verildi.
—— • ——
Uyuşmazlık Mahkemesi
Başkanlığından:
11-ESAS NO : 2014/482
KARAR NO: 2014/525
KARAR TR : 05.05.2014
(Hukuk Bölümü)
ÖZET :
Türk Telekomünikasyon A.Ş.’de çalışırken 4046 sayılı Yasa’nın 22. maddesi
uyarınca başka kuruma nakledilen davacının, maaş nakil ilmühaberinin iptali
ile, geriye dönük eksik ödemelerin yasal faiziyle birlikte ödenmesi
istemiyle açtığı davanın, ADLİ YARGI YERİNDE çözümlenmesi gerektiği hk.
K A R A R
Davacı :
K.K.
Vekili
: Av. A.K.
Davalı
: Türk Telekom A.Ş.
Vekili : Av. H.B.
O L A Y
: İl Telekom Müdürlüğünde görev yapmakta iken, 406 sayılı Yasa'nın Ek-29.
maddesi ile 4046 sayılı Yasa'nın 22. maddesine göre adı Devlet Personel Başkanlığına
bildirilen davacı, 30.9.2010 tarihinde kamu kurumu emrine atanmıştır.
Davacı
21.12.2012 tarihli dilekçesiyle, maaş nakil ilmühaberinin düzeltilmesini
istemiş; bu isteği zımnen reddedilmiştir.
Davacı vekili; davalı idarenin zımni ret işleminin iptaline
karar verilmesi istemiyle idari yargı yerinde dava açmıştır.
Davalı
vekilince birinci savunma dilekçesinde, davanın adli yargının görev alanına
girdiği öne sürülerek görev itirazında bulunulmuştur.
AKSAR. İDARE MAHKEMESİ: 5.11.2013 gün ve E:2013/419
sayı ile, 406 sayılı Yasa'nın Ek 29. maddesinin yukarıda yazılı hükümleri
uyarınca, kamu kurumuna nakil hakkı bulunan personelden hizmet sözleşmesi
feshedilenlerin 4046 sayılı Yasa'nın 22. maddesi uyarınca yeniden kamu
personeli statüsüne girdiğinde kendilerine ödenecek ücretin hesaplanması
görevinin idari nitelik taşıdığı, bu hesaplama konusunda T.
Telekomünikasyon A.Ş.'nin görevli kılındığı, anılan şirketin belirlediği
atamaya esas ücrete göre personele atandığı kurumda ödenecek maaşın tespit
edilecek olması dolayısıyla T. Telekomünikasyon A.Ş. tarafından düzenlenen
maaş nakil ilmuhaberinin kamu görevlisi olan kişinin hukukunu etkilemesi,
öte yandan davacının kamu kurumuna atanmasıyla kamu personeli statüsüne
girmesi karşısında, kamu görevlisinin maaşının hatalı hesaplandığı
iddiasına dayandırılan ve bu nedenle maaş nakil ilmuhaberinin yeniden
düzenlenmesi istemiyle yaptığı başvurunun reddine ilişkin işlemin bir idari
uyuşmazlık yarattığı kuşkusuz olup bu nedenle bu işlemin iptali ile parasal
hak istemiyle açılan davanın görülmesi ve çözümlenmesi görevinin idari
yargıya ait olduğu, gerekçesiyle, davalı idarenin görev itirazının reddine
ve Mahkemelerinin görevliliğine karar vermiştir.
Davalı
vekilince süresi içinde verilen dilekçe ile olumlu görev uyuşmazlığı
çıkarılması istemiyle başvuruda bulunulması üzerine dilekçe, dava dosyası
ile birlikte Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’na gönderilmiştir.
YARGITAY CUMHURİYET BAŞSAVCISI; Telekomünikasyon
şebekeleri üzerinden sunulan ulusal ve uluslararası ses iletimini ihtiva
eden telefon hizmetlerini 31.12.2003 tarihine kadar "tekel"
olarak yürütmekle görevli kılınan ve çoğunluk hisseleri kamuya ait bulunan
Türk Telekom'un, tekel kapsamında kamu hizmeti yürüten, ancak kuruluş
yasasındaki son düzenlemeler ile kendine özgü statüye sahip olan ve
sermayesindeki kamu payı %50' nin altına düşünceye kadar kamu kuruluşu
niteliğini taşıyan bir kuruluş olduğu; özelleştirme kapsamında bulunan Türk
Telekomünikasyon A.Ş.'deki tamamı Hazineye ait bulunan hisselerden % 55'i,
Bakanlar Kurulu'nun 25.7.2005 tarih ve 2005/9146 sayılı "Türk
Telekomünikasyon Anonim Şirketinin" % 55 oranındaki Hissesinin Blok
Olarak Satışına İlişkin Nihai Devir İşlemlerine Dair Kararın Yürürlüğe
Konulması Hakkında Karar"ı uyarınca, 14.11.2005 tarihli Hisse Satış
Sözleşmesi ile Ojer Telekomünikasyon A.Ş.'ne satıldığı; Anayasa'nın 128.
maddesinde, "Devletin, kamu iktisadi teşebbüsleri ve diğer kamu tüzel
kişilerinin genel idare esaslarına göre yürütmekle yükümlü oldukları kamu
hizmetlerinin gerektirdiği asli ve sürekli görevler, memurlar ve diğer kamu
görevlileri eliyle görülür" hükmünün yer aldığı; 406 sayılı Yasa'nın
Ek 29. maddesinin 3.7.2005 tarih ve 5398 sayılı Kanunla değişik birinci
fıkrasında, "Türk Telekom hisselerinin devri sonucu kamu payının yüzde
ellinin altına düşmesi durumunda; Türk Telekomda ek 22 nci maddenin (a)
bendinin bu Kanunla yürürlükten kaldırılan hükümleri uyarınca belirlenen
asli ve sürekli görevlerde çalışmakta olanlar ile 22.1.1990 tarihli ve 399
sayılı Kanun Hükmünde Kararnameye tabi olarak kadrolu veya sözleşmeli
personel statüsünde çalışanlar ve kapsam dışı personel, kamu görevlerinden
yüzseksen gün aylıksız izinli sayılır. Bu personel belirtilen süre içinde
Türk Telekomda çalışmaya devam eder ve hisse devir tarihinden nakli için Devlet
Personel Başkanlığına bildirildikleri tarihe kadarki aylık ücret, harcırah,
sağlık giderleri, cenaze giderleri ve ölüm yardımı ile diğer mali ve özlük
hakları Türk Telekom tarafından karşılanır..." denilmek suretiyle yasa
koyucu tarafından Türk Telekom'da çalışan kapsam dışı personelin, kamu
personeli sayıldığı; bu duruma göre, davalı Türk Telekom hisselerinin
devrinin fiilen gerçekleştiği tarihten sonra davacıyla davalı Şirket
arasındaki uyuşmazlığın, bir özel hukuk ilişkisi niteliğini taşıdığı, öte yandan,
2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu'nun "İdari Dava Türleri ve
İdari Yargı Yetkisinin Sınırı" başlıklı 2. maddesinin değişik 1
numaralı bendinde: "a) (Değişik: 8.6.2000-4577/5md) idari işlemler
hakkında yetki, şekil, sebep, konu ve maksat yönlerinden biri ile hukuka
aykırı olduklarından dolayı iptalleri için menfaatleri ihlal edilenler
tarafından açılan iptal davaları, b) İdari eylem ve işlemlerden dolayı
kişisel hakları doğrudan muhtel olanlar tarafından açılan tam yargı
davaları, c) (Değişik: 18.12.1999-4492/6 md.) Tahkim yolu öngörülen imtiyaz
şartlaşma ve sözleşmelerinden doğan uyuşmazlıklar hariç, kamu
hizmetlerinden birinin yürütülmesi için yapılan her türlü idari
sözleşmelerden dolayı taraflar arasında çıkan uyuşmazlıklara ilişkin
davalar."ın İdari dava türleri olarak sayıldığı, kural olarak, idari
yargıda ancak Devlete ve kamu tüzel kişilerine karşı açılan davalara
bakılabileceği; dolayısıyla, işlemin tesis edildiği tarihte davalı
mevkiinde kamu kuruluşu niteliği taşımayan Türk Telekomünikasyon A.Ş.nin
davalı olması karşısında, ortada idari yargı yetkisi kapsamında açılmış bir
idari dava bulunduğundan söz etmenin olanaksız olduğu; belirtilen tüm bu
hususlara göre, daha önce davalı şirkette görev yapmış olan davacının
isteminin; özelleştirilen kuruluş tarafından reddedilmesi üzerine açılan
davanın özel hukuk hükümlerine göre görüm ve çözümünde adli yargı yerinin
görevli bulunduğu; bu nedenlerle, 2247 sayılı Kanun'un 10 ve 13. maddeleri
gereğince, olumlu görev uyuşmazlığı çıkarılmasına, dosyanın Uyuşmazlık
Mahkemesi Başkanlığı’na gönderilmesine karar vermiştir.
İNCELEME VE GEREKÇE:
Uyuşmazlık Mahkemesi Hukuk Bölümü’nün, Serdar
ÖZGÜLDÜR’ün Başkanlığında, Üyeler: Eyüp Sabri BAYDAR, Ali ÇOLAK, Sıddık
YILDIZ, Nurdane TOPUZ, Ayhan AKARSU ve Mehmet AKBULUT‘un katılımlarıyla
yapılan 05.05.2014 günlü toplantısında:
l-İLK İNCELEME: Dosya üzerinde 2247 sayılı Yasa’nın 27.
maddesi uyarınca yapılan incelemeye göre; davalı vekilinin anılan Yasanın
10/2 maddesinde öngörülen yönteme uygun olarak yaptığı görev itirazının
reddedilmesi ve 12/1. maddede belirtilen süre içinde başvuruda bulunması
üzerine Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı’nca, 10. maddede öngörülen biçimde
olumlu görev uyuşmazlığı çıkarıldığı anlaşılmaktadır. Usule ilişkin
herhangi bir noksanlık bulunmadığından, görev uyuşmazlığının esasının
incelenmesine oy birliği ile karar verildi.
II-ESASIN
İNCELENMESİ: Raportör-Hakim Gülşen AKAR PEHLİVAN’ın, davanın çözümünde adli
yargının görevli olduğu yolundaki raporu ile dosyadaki belgeler okunduktan;
ilgili Başsavcılarca görevlendirilen Yargıtay Cumhuriyet Savcısı Mehmet
BAYHAN ile Danıştay Savcısı Mehmet Ali GÜMÜŞ davada adli yargının görevli
olduğu yolundaki sözlü açıklamaları da dinlendikten sonra GEREĞİ GÖRÜŞÜLÜP
DÜŞÜNÜLDÜ:
Dava,
davalı şirkette görev yapmakta iken, 406 sayılı Yasa'nın Ek-29. maddesi ile
4046 sayılı Yasa'nın 22. maddesine göre adı Devlet Personel Başkanlığına
bildirilen, sonrasında Kamu Kurumu emrine atanan davacı tarafından; maaş
nakil ilmühaberinin düzeltilmesi istemiyle yaptığı başvurunun zımnen
reddine ilişkin işlemin iptali istemiyle açılmıştır.
1953 tarih ve 6145 sayılı Yasa ile, Türkiye
Cumhuriyeti Posta, Telgraf ve Telefon İşletmesi kurulmuş; 1924 tarih ve 406
sayılı Telgraf ve Telefon Kanunu’nun 10.6.1994 tarih ve 4000 sayılı
Yasa’yla değiştirilen 1. maddesi ile, posta ve telgraf tesis ve işletmesine
ilişkin hizmetler, Posta İşletmesi Genel Müdürlüğü’nce (P.İ),
telekomünikasyon hizmetleri ise, “Türk Telekomünikasyon Anonim Şirketi
(Şirket)” tarafından yürütülecek şekilde yeniden yapılandırılmıştır.
27.1.2000 tarih ve 4502 sayılı Yasa’nın 1. maddesi
ile, 406 sayılı Yasa’nın 1. maddesine eklenen dokuzuncu fıkrada, “Türk
Telekom, bu Kanun ve özel hukuk hükümlerine tabi bir anonim şirkettir. Kamu
İktisadi Teşebbüslerinin kuruluş, teşkilât ve faaliyetleri ile ilgili
mevzuat Türk Telekom’a uygulanmaz. Sadece, Türkiye Büyük Millet Meclisi
denetimine ilişkin 2.4.1987 tarihli ve 3346 sayılı Kanunun 9 uncu maddesi
hükümleri uygulanır” denilmiş; anılan fıkra hükmü, 12.5.2001 tarih ve 4673
sayılı Yasa’nın 1. maddesi ile değiştirilmiş ve “Türk Telekom, bu Kanun ve
özel hukuk hükümlerine tabi bir anonim şirkettir. Bu Kanun hükümleri saklı
kalmak üzere, kamu iktisadi teşebbüsleri de dahil, sermayesinin yarısından
fazlası kamuya ait olan kamu kurum, kuruluş ve ortaklıklarına uygulanan mevzuat
Türk Telekom’a uygulanmaz. Sermayesinin yarısından fazlası kamuda kaldığı
sürece, Türkiye Büyük Millet Meclisi denetimine ilişkin 2.4.1987 tarihli ve
3346 sayılı Kanunun 9 uncu maddesi hükümleri uygulanır. 16.7.1965 tarihli
ve 697 sayılı Kanun ile milli güvenlik ve kamu düzeniyle sıkıyönetim ve
seferberlik hallerinde telekomünikasyon hizmetlerinin yürütülmesine ilişkin
özel kanunların hükümleri saklıdır”; Ek 29. maddesinin 3.7.2005 gün ve 5398
sayılı Kanun’un 14. maddesi ile değişik birinci fıkrasında, “Türk Telekom
hisselerinin devri sonucu kamu payının yüzde ellinin altına düşmesi
durumunda; Türk Telekomda ek 22 nci maddenin (a) bendinin bu Kanunla
yürürlükten kaldırılan hükümleri uyarınca belirlenen aslî ve sürekli
görevlerde çalışmakta olanlar ile 22.1.1990 tarihli ve 399 sayılı Kanun
Hükmünde Kararnameye tâbi olarak kadrolu veya sözleşmeli personel
statüsünde çalışanlar ve kapsam dışı personel, kamu görevlerinden yüzseksen
gün aylıksız izinli sayılır…” denilmiştir.
Öte
yandan; 406 sayılı Yasa’nın 4502 sayılı Yasa ile değişik 2. maddesinin (c)
bendinin birinci alt bendinin birinci cümlesinde, “Türk Telekom;
telekomünikasyon şebekeleri üzerinden sunulan ulusal ve uluslararası ses
iletimini ihtiva eden telefon hizmetlerini, 31.12.2003 tarihine kadar bu
Kanun ve görev sözleşmesi çerçevesinde tekel olarak yürütür” denildikten
sonra, anılan (c) bendinin birinci alt bendine 12.5.2001 tarih ve 4673
sayılı Yasa ile eklenen üçüncü cümlede, “Ancak, Türk Telekom’daki kamu payı
%50’nin altına düştüğünde, Türk Telekom’un tüm tekel hakları 31.12.2003
tarihinden önce de olsa ortadan kalkmış olur” denilmiş; 4502 sayılı
Yasa’nın Geçici 3. maddesi ile de Türk Telekomünikasyon A.Ş., 233 sayılı
KHK’nin ekindeki “B-Kamu İktisadi Kuruluşları (KİK)” bölümünde yer alan
kuruluşlar listesinden çıkarılmıştır.
Bu
düzenlemeler birlikte değerlendirildiğinde, telekomünikasyon şebekeleri
üzerinden sunulan ulusal ve uluslararası ses iletimini ihtiva eden telefon
hizmetlerini 31.12.2003 tarihine kadar “tekel” olarak yürütmekle görevli
kılınan ve çoğunluk hisseleri kamuya ait bulunan Türk Telekom’un, tekel
kapsamında kamu hizmeti yürüten, ancak kuruluş yasasındaki son düzenlemeler
ile kendine özgü statüye sahip olan ve sermayesindeki kamu payı %50’nin
altına düşünceye kadar kamu kuruluşu niteliğini taşıyan bir kuruluş olduğu
tartışmasızdır.
Özelleştirme
kapsamında bulunan Türk Telekomünikasyon A.Ş.’deki tamamı Hazineye ait
bulunan hisselerden % 55’i, Bakanlar Kurulu’nun 25.7.2005 tarih ve 2005/9146
sayılı “Türk Telekomünikasyon Anonim Şirketi (Türk Telekom)’nin % 55
Oranındaki Hissesinin Blok Olarak Satışına İlişkin Nihai Devir İşlemlerine
Dair Kararın Yürürlüğe Konulması Hakkında Karar”ı uyarınca, 14.11.2005
tarihli Hisse Satış Sözleşmesi ile (6.550.000.000 USD. bedelle) Ojer
Telekomünikasyon A.Ş.’ne satılmıştır.
Bu
sürece paralel olarak Türk Telekom personelinin durumu incelendiğinde:
Türk
Telekom A.Ş., 4502 sayılı Yasa’nın 29.1.2000 tarih ve 23948 sayılı Resmi
Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe girdiği dikkate alındığında, 29.1.2000
tarihi itibariyle 233 sayılı KHK kapsamı
dışında kalmış ve anılan KHK eki cetvellerden çıkarılmış olması nedeniyle,
Uyuşmazlık Mahkemesi Genel Kurulu’nun
22.1.1996 gün ve E:1995/1, K:1996/1 sayılı ve özelleştirme kapsamında
bulunan kamu iktisadi teşebbüslerinde
sözleşmeli veya kapsam dışı statüde çalışan personelin kurumları ile olan
ilişkilerinden doğan anlaşmazlıkların çözüm yerinin idari yargı olduğu yolundaki
İlke Kararı kapsamı dışında değerlendirilmesi gerekmektedir.
Anılan
4502 sayılı Yasa’nın 13. maddesi ile 406 sayılı Yasa’ya eklenen Ek 22.
maddenin (a) bendinde, “a) Personelin statüsü: Telekomünikasyon
hizmetlerinin gerektirdiği asli ve sürekli görevler telekomünikasyon
alanında sekiz yıl tecrübeye sahip ve en az dört yıllık yüksek öğrenim
görmüş bir genel müdür ile kadro, unvan, derece ve sayıları Yönetim
Kurulunun önerisi ve Bakanlığın teklifi üzerine bu Kanunun yürürlüğe
girdiği tarihten itibaren yüzseksen gün içerisinde Bakanlar Kurulu Kararı
ile belirlenen kadrolarda istihdam edilen personel eliyle yürütülür. Bu
personel hakkında bu Kanunda öngörülen hükümler saklı kalmak üzere 399
sayılı Kanun Hükmünde Kararname hükümleri uygulanır. Bunların dışında kalan
personel iş mevzuatı uyarınca istihdam edilir. İş mevzuatına göre istihdam
edilenlere ilişkin kayıt ve şartlar Yönetim Kurulu tarafından tayin olunur”
hükmüne yer verilmiş; bu bent hükmü, 4673 ve 5189 sayılı Yasalarla yapılan
değişiklikler sonucunda; “a) Personelin statüsü: (Ek ibare:
12.5.2001-4673/6. md.) Türk Telekomdaki kamu payı %50’nin altına düşünceye
kadar, Türk Telekom Yönetim Kurulu üyeliklerine atanacaklarda Devlet
memurluğuna atanabilme genel şartlarına sahip olma ve en az dört yıllık
yüksek öğrenim görme şartları aranır. (Mülga ikinci ve üçüncü cümle:
16.6.2004-5189/12 md.) Bunların dışında kalan personel iş mevzuatı uyarınca
istihdam edilir. İş mevzuatına göre istihdam edilenlere ilişkin kayıt ve
şartlar Yönetim Kurulu tarafından tayin olunur” hükmünü almış; aynı
maddenin (b) bendinin ikinci paragrafında da iş mevzuatına tabi olan Türk
Telekom çalışanlarının aylık ücretlerinin kendilerini atamaya yetkili olan
Yönetim Kurulu tarafından tespit olunacağı kurala bağlanmıştır.
406
sayılı Yasa’nın anılan Ek 22. maddesi uyarınca, Türk Telekom A.Ş. Genel
Müdürlüğü’ne ait asli ve sürekli kadrolar belirlenerek 4.4.2000 tarih ve
24010 (Mükerrer) sayılı R.G. de yayımlanan 31.3.2000 tarih ve 2000/331
sayılı Bakanlar Kurulu Kararı ekinde yer alan listede: merkez teşkilatı
için 100 ve taşra teşkilatı için 100 (6 Bölge Müdürü, 12 Bölge Müdür
Yardımcısı ve 82 İl Telekom Müdürü) kadro ihdas edilmiş; öte yandan, aynı
Yasa maddesinin verdiği yetkiye dayanılarak hazırlanan “Türk
Telekomünikasyon A.Ş. Kapsam Dışı Personel Yönetmeliği” adı altındaki
düzenleme, Yönetim Kurulunun 31.8.2000 tarih ve 407 sayılı kararıyla kabul
edilmek suretiyle yürürlüğe konulmuştur.
Kanunla,
Kurumda görev yapan personelden asli ve sürekli görev yapacak olanları
kadro unvanı itibariyle belirlemek konusunda Bakanlar Kurulu'na yetki
verildiği açıktır. Bu yetki 4502 sayılı Kanun’un yürürlüğe girdiği
29.1.2000 tarihi ile 5189 sayılı Kanun’un yürürlüğe girdiği 2.7.2004
tarihleri arasında geçerli olmuştur.
Anayasa’nın
128. maddesinde, “Devletin, kamu iktisadî teşebbüsleri ve diğer kamu
tüzelkişilerinin genel idare esaslarına göre yürütmekle yükümlü oldukları
kamu hizmetlerinin gerektirdiği aslî ve sürekli görevler, memurlar ve diğer
kamu görevlileri eliyle görülür” denilmiştir.
406
sayılı Yasa’nın Ek 29. maddesinin 3.7.2005 tarih ve 5398 sayılı Kanun’la
değişik birinci fıkrasında, “Türk Telekom hisselerinin devri sonucu kamu
payının yüzde ellinin altına düşmesi durumunda; Türk Telekomda ek 22 nci
maddenin (a) bendinin bu Kanunla yürürlükten kaldırılan hükümleri uyarınca
belirlenen asli ve sürekli görevlerde çalışmakta olanlar ile 22.1.1990
tarihli ve 399 sayılı Kanun Hükmünde Kararnameye tabi olarak kadrolu veya
sözleşmeli personel statüsünde çalışanlar ve kapsam dışı personel, kamu
görevlerinden yüzseksen gün aylıksız izinli sayılır. Bu personel belirtilen
süre içinde Türk Telekomda çalışmaya devam eder ve hisse devir tarihinden
nakli için Devlet Personel Başkanlığına bildirildikleri tarihe kadarki
aylık ücret, harcırah, sağlık giderleri, cenaze giderleri ve ölüm yardımı
ile diğer mali ve özlük hakları Türk Telekom tarafından karşılanır…”
denilerek, yasakoyucu tarafından Türk Telekom’da 22.1.1990 tarihli ve 399
sayılı Kanun Hükmünde Kararnameye tabi olarak sözleşmeli personel
statüsünde çalışanlar ile kapsam dışı personel, kamu personeli sayılmıştır.
Olayda, davalının hisse devir (14.11.2005)
tarihinde çalışmakta iken 406 sayılı Yasa'nın Ek-29. maddesi ile 4046
sayılı Yasa'nın 22. maddesine göre adı Devlet Personel Başkanlığına
bildirilen ve sonrasında kamu kurumu emrine atanan davacı tarafından; maaş
nakil ilmühaberinin düzeltilmesi istemiyle yapılan başvurusunun zımnen reddine
ilişkin işlemin iptali istemiyle dava açılmıştır.
2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu’nun “İdari Dava
Türleri ve İdari Yargı Yetkisinin Sınırı” başlıklı 2. maddesinin değişik 1
numaralı bendinde:
“a) (Değişik : 8.6.2000-4577/5 md.) İdari işlemler
hakkında yetki, şekil, sebep, konu ve maksat yönlerinden biri ile hukuka
aykırı olduklarından dolayı iptalleri için menfaatleri ihlal edilenler
tarafından açılan iptal davaları,
b) İdari
eylem ve işlemlerden dolayı kişisel hakları doğrudan muhtel olanlar
tarafından açılan tam yargı davaları,
c)
(Değişik: 18.12.1999-4492/6 md.) Tahkim yolu öngörülen imtiyaz şartlaşma ve
sözleşmelerinden doğan uyuşmazlıklar hariç, kamu hizmetlerinden birinin
yürütülmesi için yapılan her türlü idari sözleşmelerden dolayı taraflar
arasında çıkan uyuşmazlıklara ilişkin davalar” idari dava türleri olarak
sayılmış olup; kural olarak, idari yargıda ancak Devlete ve kamu tüzel
kişilerine karşı açılan davalara bakılabilir.
Buna
göre, iptali istenilen işlemin tesis edildiği tarihte davalı mevkiinde kamu
kuruluşu niteliği taşımayan Türk Telekomünikasyon A.Ş.'nin olması
karşısında, idari yargı yetkisi kapsamında açılmış bir idari dava bulunduğundan
söz etmek olanaksız olduğundan; uyuşmazlığın, özel hukuk hükümlerine göre
görüm ve çözümünde adli yargı yerinin görevli olduğu sonucuna varılmıştır.
Belirtilen nedenlerle, Yargıtay Cumhuriyet
Başsavcısı’nın başvurusunun kabulü ile AksaR. İdare Mahkemesinin görevlilik
kararının kaldırılması gerekmiştir.
SONUÇ : Davanın görüm ve çözümünde ADLİ YARGININ görevli
olduğuna, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı’nın başvurusunun kabulü ile AksaR.
İdare Mahkemesi’nin 5.11.2013 gün ve E:2013/419 sayılı GÖREVLİLİK KARARININ
KALDIRILMASINA, 05.05.2014 gününde OY BİRLİĞİ İLE KESİN OLARAK karar
verildi.
—— • ——
Uyuşmazlık Mahkemesi
Başkanlığından:
12-ESAS NO : 2014/486
KARAR NO: 2014/529
KARAR TR : 05.05.2014
(Hukuk Bölümü)
ÖZET :
2547 sayılı Yasanın 35. maddesi uyarınca öğretim üyesi yetiştirilmek üzere
başka bir üniversitede görevlendirilen davacının, mecburi hizmet
yükümlülüğünün kaldırılması, taahhüt ve kefalet senetlerinin iptali
istemiyle açtığı davanın, ADLİ YARGI YERİNDE çözümlenmesi gerektiği hk.
K A R A R
Davacı :
M.Y.
Vekili :
Av. Z.D.K.
Davalı :
Yüzüncü Yıl Üniversitesi Rektörlüğü
Vekili : Av. H.K.
O L A Y
: Davacı vekili dava dilekçesinde, müvekkilinin, 06.12.2005 tarihinde Van
Yüzüncü Yıl Üniversitesi Mühendislik Mimarlık Fakültesine araştırma
görevlisi olarak atandığını; 25.05.2006 tarihinde 2547 sayılı yasanın 35.
maddesi kapsamında Ankara Üniversitesi Fen Bilimleri Fakültesine yüksek
lisans ve doktorasını yapması için geçici süre ile atandığını, 30.06.2006
tarihinde davalı Üniversiteden ilişiğinin kesildiğini; bu arada, yüksek
lisans ve doktora için Ankara Üniversitesinde bulunduğu kadar davalı
üniversitede mecburi hizmet yapacağına dair Noterlikçe düzenlenen iki adet
Yüklenme Senedi ve Muteber İmzalı Müteselsil Kefalet Senedinin müvekkiline
imzalatıldığını; yüksek lisansını tamamlayan müvekkilinin, Yüzüncü Yıl
Üniversitesine dönmek için dilekçe verdiğini, YÖK tarafından verilen ve
doktoR.ı da Ankara Üniversitesi Fen Bilimleri Fakültesinde yapması
yönündeki kararı üzerine 21.09.2010 tarihinde istifa ederek Hacettepe
Üniversitesi Fen Bilimleri Enstitüsü Biyomühendislik AD doktora programına
kayıt olduğunu; 2011 yılı Kasım ayı içerisinde Hacettepe Üniversitesi Fen
Bilimleri Enstitüsü Biyomühendislik AD araştırma görevlisi kadrosu için
yapılan sınavlarda başarılı olması üzerine 06.12.2011 tarihinde atamasının
gerçekleştirildiğini; müvekkilinin, 30.06.2006 tarihinden beri özlük
hakları açısından, tamamen Ankara ve Hacettepe Üniversitesine bağlı
olduğunu, davalı üniversite ile hiçbir ilgisinin olmadığını; bu süre içerisinde
davalı üniversiteye ait herhangi bir iş yapılmadığını, bu üniversite
tarafından müvekkiline herhangi bir ücret de ödenmediğini; 07.06.2013
tarihinde müvekkili tarafından davalı Rektörlüğe verilen bir dilekçe ile
31.07.2009 tarihli ve 24.05.2006 tarihli Yüklenme Senedi ve Muteber İmzalı
Müteselsil Kefalet Senetleri ile getirilen tazminat yükümlülüğünün ve
mecburi hizmet yükümlülüğünün kaldırılmasını talep ettiğini; Van Yüzüncü
Yıl Üniversitesi Rektörlüğünün 17.06.2013 tarih ve 25130427/907-99-4087 sayılı
yazısı ile bu talebin reddedildiğini ifade ederek; davalı Rektörlüğünün
17.06.2013 tarih ve 25130427/907-99-4087 sayılı ret işlemin iptali ile
müvekkili tarafından imzalanarak davalı kuruma verilen 31.07.2009 tarihli
ve 24.05.2006 tarihli Yüklenme Senedi ve Muteber İmzalı Müteselsil Kefalet
Senetlerinin iptali ve bu senetlerde söz edilen şekildeki bir mecburi
hizmet yükümlülüğünün geçersizliğinin tespiti/iptali istemiyle idari yargı
yerinde dava açmıştır.
Davalı
idare vekilince birinci savunma dilekçesinde, Uyuşmazlık Mahkemesinin
kararları doğrultusunda, davanın çözümünde adli yargının görevli olduğu
ileri sürülerek, görev itirazında bulunulmuştur.
VAN 1. İDARE MAHKEMESİ; 9.10.2013 gün ve E:2013/1313 sayı ile, 2547 sayılı
Yükseköğretim Kanunu'nun 35.maddesinin 2'nci ve 3'üncü fıkralarında
düzenlenen bir üniversitede görev yapan öğretim elemanın kadrosunun başka
bir üniversiteye nakledilmesindeki amacın, ilgililerin akademik gelişimini
sağlamak olduğu, kurumların bu gelişimin maliyetlerini üstlenirken öğretim
elemanlarının gelişim sürecinde elde ettikleri bilgi ve tecrübelerinin, hizmet
götürdükleri üniversiteye veya üniversite öğrencilerine yansıtılmasını
gözetmek ve sağlamak durumunda oldukları dikkate alındığında, idarelerce bu
hizmet yansımasını ve kamu yararını gerçekleştirmek için başka bir kuramda
görevlendirdiği veya kadrosuyla naklettiği öğretim elemanlarının geri
dönüşünü sağlamak üzere önlemler alabileceği, bunun için ilgili
yönetmelikte kişilere mecburi hizmet yükümlülüğü veya taahhütname ve kefalet
senedi imzalatmak şeklinde yaptırımlar öngören düzenlemeler
yapılabileceğinin yargı kararlarıyla kabul edildiği; nitekim 2547 sayılı
Yasanın 35'inci maddesinde belirtilen kamusal yararın elde edilmesine
yönelik olmaları nedeniyle bu hükme dayanılarak çıkartılan Yönetmelikte
hukuka aykırılık bulunmadığı, ayrıca, taahhütname ve kefalet senedinin
ilgili idarelerce kamu gücüne dayalı, tek taraflı irade ile düzenlendiği ve
ilgililerine hizmet gereğinin bir koşulu olarak imzalattırıldığı hususlarının,
Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulunun 15.11.2002 günlü, E:2002/557,
K:2002/809 sayılı kararı ile hükme bağlandığı; bu durumda, 2547 sayılı
Yasanın 35'inci maddesi uyarınca başka bir üniversitede öğretim üyesi
yetiştirme programı kapsamında eğitim yapmak üzere görevlendirilmesindeki
amaç göz önüne alındığında, davacının taahhüt ve kefalet senedini idare ile
eşit düzeyde olarak, isteği ve özgür iradesi ile imzaladığının kabulü
mümkün olmadığı gibi, bu senedin ihtiva ettiği yaptırımların, kamu hukuku
düzenlemeleri ve hizmet gereklerine dayandığı gerçeği karşısında, senedin
icrası aşamasında ortada özel hukuk alanını ilgilendiren bir uyuşmazlığın
varlığından söz etmeye olanak bulunmadığından, idarece kamu gücüne
dayanılarak ve tek yanlı irade ile kurulan taahhüt ve kefalet senedinde yer
alan mali yaptırımların uygulanmasına ilişkin işlemin iptali isteminden
doğan uyuşmazlığın çözümünde idari yargı yerinin görevli olduğu sonucuna
ulaşıldığından, davalı vekilinin bu davanın adli yargıda çözümlenmesi
gerektiğini ileri sürerek yaptığı görev itirazının yerinde görülmediği
gerekçesiyle; davalı idarenin görev itirazının reddine, uyuşmazlığı
çözümlemekle Mahkemelerinin görevli olduğuna karar vermiştir.
Davalı idare vekilinin olumlu görev uyuşmazlığı çıkarılması
yolunda süresi içerisinde verdiği dilekçesi üzerine dava dosyasının onaylı
örneği Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’na gönderilmiştir.
YARGITAY CUMHURİYET
BAŞSAVCISI; konunun çözümü için
uyuşmazlığın temelini oluşturan işlemin incelenmesinin gerektiği; dava
konusu uyuşmazlığın, taraflar arasındaki sözleşmeden diğer bir ifadeyle
yüklenme ve kefalet senedinde yer alan borçtan kaynaklandığı; 2547 sayılı
Yükseköğretim Kanunu'nun öğretim elemanı yetiştirmeye ilişkin 35.
maddesinde, “Yükseköğretim kurumları; kendilerinin ve yeni kurulmuş ve
kurulacak diğer yükseköğretim kurumlarının ihtiyacı için yurt içinde ve
dışında, kalkınma planı ilke ve hedeflerine ve Yükseköğretim Kurulunun
belirteceği ihtiyaca ve esaslara göre öğretim elemanı yetiştirirler. (Ek fıkra:
17/08/1983 - 2880/18 md.) Öğretim elemanı yetiştirilmesi amacıyla
üniversitelerin araştırma görevlisi kadroları, araştırma veya doktora
çalışmaları yaptırmak üzere başka bir üniversiteye, Yükseköğretim Kurulunca
geçici olarak tahsis edilebilir. Bu şekilde doktora veya tıpta uzmanlık
veya sanatta yeterlik payesi alanlar, bu eğitimin sonunda kadrolarıyla
birlikte kendi üniversitelerine dönerler. / (Ek fıkra: 17/08/1983 - 2880/18
md.) Yurt içi veya yurt dışında yetiştirilen öğretim elemanları, genel hükümlere
göre bağlı oldukları yükseköğretim kurumlarında mecburi hizmetlerini yerine
getirmek zorundadırlar. Bu yükümlülüğü yerine getirmeyenlere, yükseköğretim
kurumlarında görev verilmez. Özel kanunlarla getirilen mecburi hizmet çalışmaları
bu hüküm dışındadır.” hükmünün yer aldığı; olayda, davacının Ankara
Üniversitesi Fen Bilimleri Fakültesinde görevlendirilmeden önce yüklenme
senedi ve kefalet senedi ile, mecburi hizmet süresi dolmadan hizmetinde
bulunduğu Yüksek Öğretim Kurumu ve mecburi hizmetinin devredildiği kurum
tarafından görevden çekilmiş sayıldığında mecburi hizmetine tekabül eden
ödemelerin tamamının ve % 50 fazlası ile ayrıca bu ödemelere ilişkin sarf
tarihinden itibaren hesaplanacak yasal vs. vergi ve kanuni ödemelerle
birlikte nakden ve defaten ödemeyi kabul ve taahhüt etmiş olduğu; söz konu
yüklenme ve kefalet senedi ile, Üniversiteye karşı mecburi hizmet
yükümlülüğü ya da parasal karşılığı taahhüt edilmek suretiyle Üniversite
ile araştırma görevlisi arasında, tarafların karşılıklı hak ve yükümlülüklerini
içeren bir sözleşme ilişkisi kurulduğunun açık olduğu; dolayısıyla,
uyuşmazlığın taraflar arasındaki sözleşmeden diğer bir ifadeyle yüklenme ve
kefalet senedinde yer alan borçtan kaynaklandığı, sözleşmede yer alan
borçtan kaynaklanan uyuşmazlığın özel hukuk hükümlerine göre görüm ve
çözümünde adli yargı yerinin görevli bulunduğu gerekçesiyle; 2247 sayılı
Kanun'un 10. ve 13. maddeleri gereğince, olumlu görev uyuşmazlığı
çıkarılmasına, dosyanın Uyuşmazlık Mahkemesi Başkanlığına gönderilmesine karar
vermiştir.
Başkanlıkça, 2247 sayılı Yasa’nın
13. maddesine göre Danıştay Başsavcısının yazılı düşüncesi istenilmemiştir.
İNCELEME VE GEREKÇE: Uyuşmazlık Mahkemesi
Hukuk Bölümü’nün, Serdar ÖZGÜLDÜR’ün Başkanlığında, Üyeler: Eyüp Sabri
BAYDAR, Ali ÇOLAK, Sıddık YILDIZ, Nurdane TOPUZ, Ayhan AKARSU ve Mehmet
AKBULUT’un katılımlarıyla yapılan 5.5.2014 günlü toplantısında;
l-İLK
İNCELEME:Başvuru yazısı ve dava dosyası üzerinde 2247 sayılı Yasa’nın 27.
maddesi gereğince yapılan incelemeye göre, davalı idare vekilinin anılan
Yasanın 10/2 maddesinde öngörülen yönteme uygun olarak yaptığı görev
itirazının reddedilmesi ve 12/1. maddede belirtilen süre içinde başvuruda
bulunması üzerine Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı’nca, 10. maddede öngörülen
biçimde olumlu görev uyuşmazlığı çıkarıldığı anlaşılmaktadır. Usule ilişkin
herhangi bir noksanlık bulunmadığından görev uyuşmazlığının esasının
incelenmesine oybirliği ile karar verildi.
II-ESASIN
İNCELENMESİ: Raportör-Hakim Taşkın ÇELİK’in, davanın çözümünde adli
yargının görevli olduğu yolundaki raporu ile dosyadaki belgeler okunduktan;
ilgili Başsavcılarca görevlendirilen Yargıtay Cumhuriyet Savcısı Mehmet
BAYHAN ile Danıştay Savcısı Mehmet Ali GÜMÜŞ’ün davada adli yargının
görevli olduğu yolundaki sözlü açıklamaları da dinlendikten sonra GEREĞİ
GÖRÜŞÜLÜP DÜŞÜNÜLDÜ:
Dava,
Yüzüncü Yıl Üniversitesi Mühendislik Mimarlık Fakültesine araştırma
görevlisi olarak görev yaparken, 2547 sayılı Yasanın 35. maddesi kapsamında
Ankara Üniversitesi Fen Bilimleri Fakültesine yüksek lisans ve doktora
eğitimi almak amacıyla atanan ve davalı Üniversitede mecburi hizmet
yapacağına dair Noterlikçe düzenlenen iki adet Yüklenme Senedi ve Muteber
İmzalı Müteselsil Kefalet Senedi imzalayan, daha sonra istifa ederek
Hacettepe Üniversitesi Fen Bilimleri Enstitüsü Biyomühendislik AD doktora
programına kaydolan ve sınavlarda başarılı olması üzerine 06.12.2011
tarihinde bu Üniversiteye ataması gerçekleştirilen davacının; Yüklenme
Senedi ve Muteber İmzalı Müteselsil Kefalet Senetleri ile getirilen
tazminat yükümlülüğünün ve mecburi hizmet yükümlülüğünün kaldırılması isteminin
reddine ilişkin davalı Rektörlüğün 17.06.2013 tarih ve 25130427/907-99-4087
sayılı işleminin iptali ile 31.07.2009 tarihli ve 24.05.2006 tarihli
Yüklenme Senedi ve Muteber İmzalı Müteselsil Kefalet Senetlerinin iptali ve
bu senetlerde söz edilen şekildeki bir mecburi hizmet yükümlülüğünün
geçersizliğinin tespiti/iptali istemiyle açılmıştır.
2547 sayılı
Yükseköğretim Kanunu’nun, “Öğretim
elemanı yetiştirme” başlıklı 35. maddesinde “Yükseköğretim
kurumları; kendilerinin ve yeni kurulmuş ve kurulacak diğer yükseköğretim
kurumlarının ihtiyacı için yurt içinde ve dışında, kalkınma planı ilke ve
hedeflerine ve Yükseköğretim Kurulunun belirteceği ihtiyaca ve esaslara
göre öğretim elemanı yetiştirirler.
(Ek fıkralar:
17/8/1983-2880/18 md.) Öğretim elemanı
yetiştirilmesi amacıyla üniversitelerin araştırma görevlisi kadroları,
araştırma veya doktora çalışmaları yaptırmak üzere başka bir üniversiteye,
Yükseköğretim Kurulunca geçici olarak tahsis edilebilir. Bu şekilde doktora
veya tıpta uzmanlık veya sanatta yeterlik payesi alanlar, bu eğitimin
sonunda kadrolarıyla birlikte kendi üniversitelerine dönerler.
Yurt içi veya yurt dışında yetiştirilen öğretim
elemanları, genel hükümlere göre bağlı oldukları yükseköğretim kurumlarında
mecburi hizmetlerini yerine getirmek zorundadırlar. Bu yükümlülüğü yerine
getirmeyenlere, yükseköğretim kurumlarında görev verilmez. Özel kanunlarla
getirilen mecburi hizmet çalışmaları bu hüküm dışındadır.” hükmüne yer
verilmiştir.
Dosyanın
incelenmesinden, davacının Yüzüncü Yıl Üniversitesi’nde araştırma görevlisi
olarak görev yapmakta iken, 2547 sayılı Yükseköğretim Kanunu'nun 35.maddesi
uyarınca Ankara Üniversitesi’nde görevlendirildiği, daha sonra doktora
eğitimi için Hacettepe Üniversitesine kaydolduğu, bilahare davalı
Üniversiteden istifa ederek bu Üniversitede göreve başladığı; Yüklenme
Senedi ve Muteber İmzalı Müteselsil Kefalet Senetleri ile getirilen
tazminat yükümlülüğünün ve mecburi hizmet yükümlülüğünün kaldırılması isteminin
reddine ilişkin davalı Rektörlük işlemi ile daha önce imzaladığı Yüklenme
Senedi ve Muteber İmzalı Müteselsil Kefalet Senetlerinin iptali ve bu
senetlerde söz edilen şekildeki bir mecburi hizmet yükümlülüğünün
geçersizliğinin tespiti/iptali istemiyle bakılan davanın açıldığı
anlaşılmaktadır.
Bu
duruma göre, taahhüt ve kefalet senedinin davacı ve kefilleri tarafından
tek taraflı olarak imzalanarak idareye karşı taahhütte bulunulması
karşısında, davacı tarafından mecburi hizmet yükümlülüğünün kaldırılması,
taahhüt ve kefalet senetlerinin iptali istemiyle açılan davanın görüm ve
çözümünde adli yargı yerinin görevli olduğu sonucuna varılmıştır.
Açıklanan
nedenlerle, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı’nın başvurusunun kabulü ile
davalı Rektörlük vekilinin görev itirazının reddine ilişkin Van 1. İdare
Mahkemesi kararının kaldırılması gerekmiştir.
SONUÇ :
Davanın çözümünde ADLİ YARGININ görevli olduğuna, bu nedenle Yargıtay
Cumhuriyet Başsavcısı’nın BAŞVURUSUNUN KABULÜ ile davalı Rektörlük
vekilinin görev itirazının reddine ilişkin Van 1. İdare Mahkemesinin
9.10.2013 gün ve E:2013/1313 sayılı GÖREVLİLİK KARARININ KALDIRILMASINA,
5.5.2014 gününde Üye Sıddık YILDIZ’ın KARŞI OYU ve OY ÇOKLUĞU İLE KESİN
OLARAK karar verildi.
KARŞI
OY
Dava,
Yüzüncü Yıl Üniversitesi Mühendislik Mimarlık Fakültesine araştırma
görevlisi olarak görev yaparken, 2547 sayılı Yasanın 35. maddesi kapsamında
Ankara Üniversitesi Fen Bilimleri Fakültesine yüksek lisans ve doktora
eğitimi almak amacıyla atanan ve davalı Üniversitede mecburi hizmet
yapacağına dair Noterlikçe düzenlenen iki adet Yüklenme Senedi ve Muteber
İmzalı Müteselsil Kefalet Senedi imzalayan, daha sonra istifa ederek
Hacettepe Üniversitesi Fen Bilimleri Enstitüsü Biyomühendislik AD doktora
programına kaydolan ve sınavlarda başarılı olması üzerine 06.12.2011
tarihinde bu Üniversiteye ataması gerçekleştirilen davacının; Yüklenme
Senedi ve Muteber İmzalı Müteselsil Kefalet Senetleri ile getirilen
tazminat yükümlülüğünün ve mecburi hizmet yükümlülüğünün kaldırılması isteminin
reddine ilişkin davalı Rektörlüğün 17.06.2013 tarih ve 25130427/907-99-4087
sayılı işleminin iptali ile 31.07.2009 tarihli ve 24.05.2006 tarihli
Yüklenme Senedi ve Muteber İmzalı Müteselsil Kefalet Senetlerinin iptali ve
bu senetlerde söz edilen şekildeki bir mecburi hizmet yükümlülüğünün
geçersizliğinin tespiti/iptali istemiyle açılmıştır.
2577
sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu'nun 2/1-a maddesinde, idari işlemler
hakkında yetki, şekil, sebep konu ve maksat yönlerinden biri ile hukuka
aykırı olduklarından dolayı iptalleri için menfaatleri ihlal edilenler
tarafından açılan iptal davaları idari dava türleri arasında sayılmıştır.
2547 sayılı Yasa uyarınca başka bir üniversitede öğretim
üyesi yetiştirme programı kapsamında eğitim yapmak üzere görevlendirilmesindeki
amaç göz önünde bulundurulduğunda, davacının bu taahhüt ve kefalet senedini
idare ile eşit düzeyde olarak, isteği ve özgür iradesi ile imzaladığından
söz etmeye olanak bulunmadığından, ortada özel hukuk alanını ilgilendiren
bir uyuşmazlık bulunmamaktadır.
İdarece kamu gücüne dayanılarak ve tek taraflı irade ile
kurulan taahhüt ve kefalet senedine ilişkin uyuşmazlığın 2577 sayılı
Yasanın 2/1-a maddesinde sayılan iptal davaları kapsamında görüm ve
çözümünde idari yargı görevli bulunmaktadır.
Açıklanan nedenlerle Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı’nca
yapılan başvurunun reddi gerektiği görüşüyle, aksi yöndeki karara karşıyım.
—— • ——
Uyuşmazlık Mahkemesi
Başkanlığından:
13-ESAS NO : 2014/487
KARAR NO: 2014/530
KARAR TR : 05.05.2014
(Hukuk Bölümü)
ÖZET :
Davalı Şirkette çalışırken Kurumun özelleştirilmesi nedeniyle başka kuruma
nakledilen davacının, maaş nakil bildiriminin ilgili mevzuata uygun
düzenlenmemesi nedeniyle uğradığı parasal kaybın giderilmesi istemiyle
açtığı davanın, ADLİ YARGI YERİNDE çözümlenmesi gerektiği hk.
K A R A R
Davacı :
A.E.
Davalı
: Türk Telekomünikasyon A.Ş.
Vekili :
Av. Z.A.
O L A Y
: Mersin il Telekom Müdürlüğü'nde görev yapmakta iken kurumun özelleştirilmesi
nedeniyle, 4046 sayılı Yasa uyarınca Mersin İl Kültür ve Turizm Müdürlüğüne
Araştırmacı olarak atanan davacı, 5473 ve 5793 sayılı Kanunlar ile
getirilen parasal hakların maaş nakil ilmühaberine yansıtılmaması
nedeniyle, eksik ödemelerin tazmini istemiyle davalı idareye yapmış olduğu
7.4.2010 tarihli başvurusunun reddine ilişkin 11.5.2010 tarih ve
TTŞ.4.34.14/114726/4208 sayılı işlemin iptali ile mahrum kaldığı ek
ödemelerden doğan parasal haklarının faiziyle birlikte ödenmesi ve
02.04.2010 tarihinde düzenlenen maaş nakil ilmühaberine ilave edilmesi
istemiyle, 5.7.2010 tarihinde idari yargı yerinde dava açmıştır.
Davalı
vekilince birinci savunma dilekçesinde, davanın adli yargının görev alanına
girdiği öne sürülerek görev itirazında bulunulmuştur.
Mersin
2. İdare Mahkemesi;8.3.2011 gün, E:2010/1345, K:2011/193 sayıl ile;
Bakanlar Kurulu'nun 25.7.2005 tarih ve 2005/9146 sayılı "Türk
Telekomünikasyon Anonim Şirketi'nin %55 Oranındaki Hissesinin Blok Olarak
Satışına ilişkin Nihai Devir İşlemlerine Dair Kararın Yürürlüğe Konulması
Hakkında Kararı" uyarınca 14.11.2005 tarihli Hisse Satış Sözleşmesi
ile Ojer Telekomünikasyon A.Ş.’ye satılmış olduğunun görülmesi karşısında;
14.11.2005 tarihinden sonra tesis edilen işlemlerden doğan uyuşmazlıkların
görüm ve çözümünün idari yargı mercilerinin görev alanına girmediği
gerekçesiyle, davayı görev yönünden reddetmiş; bu karar davacı tarafından
temyiz edilmiştir.
Danıştay
5. Dairesi: 18.11.2011 gün ve E:2011/5039, K:2011/6647 sayı ile, imtiyaz
sözleşmesi ile bir kamu hizmetinin yürütmekle görevli ve yetkili kılınması
nedeniyle, diğer özel hukuk tüzel kişilerinden farklı olarak kimi kamusal
ayrıcalıklara ve yükümlülüklere tabi olan, 406 sayılı Yasa hükümleri ile,
kamu kurumlarına nakil hakkı bulunan personeli ilgili olarak bazı kamusal
görevler yüklenen davalı şirketin, belirtilen görevleri kapsamında tesis
ettiği işlemlerin idari işlem niteliğinde olduğu ve bu işlemlerden
kaynaklanan uyuşmazlıkların idari yargının görevinde bulunduğu sonucuna
varıldığı ve aksi yöndeki kararda isabet görülmediği gerekçesiyle davacının
temyiz isteminin kabulüyle Mersin 2. İdare Mahkemesince verilen kararın
bozulmasına karar vermiştir.
Mersin
2. İdare Mahkemesi; 27.3.2012 gün ve E:2012/181, K:2012/278 sayı ile, bozma
kararına uymayarak, önceki görevsizlik kararında ısrar etmiş, bu karar
davacı tarafından temyiz edilmiştir.
Danıştay
İdari Dava Daireleri Kurulu; 21.11.2012 gün ve E:2012/1854, K:2012/2193
sayı ile, uyuşmazlığın idari yargının görevinde bulunduğu sonucuna
varıldığı gerekçesiyle, davacının temyiz isteminin kabulüne ve Mersin 2.
İdare Mahkemesinin 27.3.2012 gün ve E:2012/181, K:2012/278 sayılı kararının
bozulmasına karar vermiştir.
MERSİN
2.İDARE MAHKEMESİ: 25.9.2013 gün ve E:2013/946 sayı ile, Mahkemelerinin
27.03.2012 tarih ve E:2012/278, K:2012/181 sayılı kararını bozan Danıştay
İdari Dava Daireleri Kurulu'nun 21.11.2012 tarih ve E:2012/1854,
K:2012/2193 sayılı kararına uyulduktan sonra, davalı tarafından süresinde
verilen 1. savunma dilekçesinde görev itirazında bulunulduğundan, dosya
incelenerek itirazın gereğinin görüşüldüğü; davalı Şirketin, Telekomünikasyon
Kurumuyla imzaladığı "Telekomünikasyon Hizmetlerinin Yürütülmesine
İlişkin İmtiyaz Sözleşmesi" ile belli bir kamu hizmetini yürütmek
görev ve yetkisi ile donatıldığı, bu görev ve yetkiler dahilinde bazı
kamusal ayrıcalıklara ve yükümlülüklere sahip olması nedeniyle herhangi bir
özel hukuk tüzel kişisinden farklı bir hukuki statü içinde bulunduğu; bu
durumda, imtiyaz sözleşmesi ile bir kamu hizmetini yürütmekle görevli ve
yetkili kılınması nedeniyle, diğer özel hukuk kişilerinden farklı olarak
kimi kamusal ayrıcalıklara ve yükümlülüklere tabi olan, 406 sayılı Yasa
hükümleri ile, kamu kurumlarına nakil hakkı bulunan personeli ile ilgili
olarak bazı kamusal görevler yüklenen davalı Şirketin belirtilen görevleri
kapsamında tesis ettiği işlemlerin idari işlem niteliğinde olduğu ve bu
işlemlerden kaynaklanan uyuşmazlıkların idari yargının görevinde
bulunduğundan, davalı tarafından yapılan görev itirazının yerinde olmadığı
sonucuna ulaşıldığı gerekçesiyle; davalının görev itirazının reddine ve
mahkemelerinin görevli olduğuna karar vermiştir.
Davalı
vekilince süresi içinde verilen dilekçe ile olumlu görev uyuşmazlığı
çıkarılması istemiyle başvuruda bulunulması üzerine dilekçe, dava dosyası
örneği ile birlikte Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’na gönderilmiştir.
YARGITAY CUMHURİYET BAŞSAVCISI; Telekomünikasyon
şebekeleri üzerinden sunulan ulusal ve uluslararası ses iletimini ihtiva
eden telefon hizmetlerini 31.12.2003 tarihine kadar "tekel"
olarak yürütmekle görevli kılınan ve çoğunluk hisseleri kamuya ait bulunan
Türk Telekom'un, tekel kapsamında kamu hizmeti yürüten, ancak kuruluş
yasasındaki son düzenlemeler ile kendine özgü statüye sahip olan ve
sermayesindeki kamu payı %50' nin altına düşünceye kadar kamu kuruluşu
niteliğini taşıyan bir kuruluş olduğu; özelleştirme kapsamında bulunan Türk
Telekomünikasyon A.Ş.'deki tamamı Hazineye ait bulunan hisselerden %
55'inin, Bakanlar Kurulu'nun 25.7.2005 tarih ve 2005/9146 sayılı "Türk
Telekomünikasyon Anonim Şirketinin" % 55 oranındaki Hissesinin Blok
Olarak Satışına İlişkin Nihai Devir İşlemlerine Dair Kararın Yürürlüğe
Konulması Hakkında Karar"ı uyarınca, 14.11.2005 tarihli Hisse Satış
Sözleşmesi ile Ojer Telekomünikasyon A.Ş.'ne satıldığı; Anayasa'nın 128.
maddesinde, "Devletin, kamu iktisadi teşebbüsleri ve diğer kamu tüzel
kişilerinin genel idare esaslarına göre yürütmekle yükümlü oldukları kamu
hizmetlerinin gerektirdiği asli ve sürekli görevler, memurlar ve diğer kamu
görevlileri eliyle görülür" hükmünün yer aldığı; 406 sayılı Yasa'nın
Ek 29. maddesinin 3.7.2005 tarih ve 5398 sayılı Kanunla değişik birinci
fıkrasında, "Türk Telekom hisselerinin devri sonucu kamu payının yüzde
ellinin altına düşmesi durumunda; Türk Telekomda ek 22 nci maddenin (a)
bendinin bu Kanunla yürürlükten kaldırılan hükümleri uyarınca belirlenen
asli ve sürekli görevlerde çalışmakta olanlar ile 22.1.1990 tarihli ve 399
sayılı Kanun Hükmünde Kararnameye tabi olarak kadrolu veya sözleşmeli
personel statüsünde çalışanlar ve kapsam dışı personel, kamu görevlerinden
yüzseksen gün aylıksız izinli sayılır. Bu personel belirtilen süre içinde
Türk Telekomda çalışmaya devam eder ve hisse devir tarihinden nakli için
Devlet Personel Başkanlığına bildirildikleri tarihe kadarki aylık ücret,
harcırah, sağlık giderleri, cenaze giderleri ve ölüm yardımı ile diğer mali
ve özlük hakları Türk Telekom tarafından karşılanır..." hükmünün yer
aldığı; bu duruma göre, davalı Türk Telekom hisselerinin devrinin fiilen
gerçekleştiği tarihten sonra davacı ile davalı şirket arasındaki uyuşmazlığın,
01/01/2006 tarihinden itibaren yeni nakil belgesi düzenleninceye kadar
geçen süre içinde tahakkuk eden zam ve tazminatlar ile maaş nakil
ilmühaberinin düzenlendiği tarihinden itibaren ödenmesi gerektiği halde
ödenmeyen eksik ücretlerinin yasal faizi ile ödenmesi ve davalının redde
ilişkin işleminin iptali talebinden kaynaklandığı; öte yandan, 2577 sayılı
İdari Yargılama Usulü Kanunu'nun "İdari Dava Türleri ve İdari Yargı
Yetkisinin Sınırı" başlıklı 2. maddesinin değişik 1 numaralı bendinde:
/ "a) (Değişik: 8.6.2000-4577/5md) idari işlemler hakkında yetki,
şekil, sebep, konu ve maksat yönlerinden biri ile hukuka aykırı
olduklarından dolayı iptalleri için menfaatleri ihlal edilenler tarafından
açılan iptal davaları, / İdari eylem ve işlemlerden dolayı kişisel haklan
doğrudan muhtel olanlar tarafından açılan tam yargı davaları, /
(Değişik:18.12.1999-4492/6 md.) Tahkim yolu öngörülen imtiyaz şartlaşma ve
sözleşmelerinden doğan uyuşmazlıklar hariç, kamu hizmetlerinden birinin
yürütülmesi için yapılan her türlü idari sözleşmelerden dolayı taraflar
arasında çıkan uyuşmazlıklara ilişkin davalar." idari dava türleri
olarak sayılmış olup; kural olarak, idari yargıda ancak Devlete ve kamu
tüzel kişilerine karşı açılan davalara bakılabileceği; dolayısıyla, davanın
açıldığı tarihte davalı mevkiinde kamu kuruluşu niteliği taşımayan Türk
Telekomünikasyon A.Ş.'nin olması karşısında, ortada idari yargı yetkisi
kapsamında açılmış bir idari dava bulunduğundan söz etmenin olanaksız
olduğu; belirtilen tüm bu hususlara göre, daha önce davalı şirkette görev
yapmış olan davacı ile özelleştirilen kuruluş arasındaki uyuşmazlık konusu
davanın, özel hukuk hükümlerine göre görüm ve çözümünde adli yargı yerinin
görevli bulunduğu gerekçesiyle; 2247 sayılı Kanun'un 10. ve 13. maddeleri
gereğince, olumlu görev uyuşmazlığı çıkarılmasına, dosyanın Uyuşmazlık Mahkemesi
Başkanlığına gönderilmesine karar vermiştir.
İNCELEME VE GEREKÇE: Uyuşmazlık Mahkemesi
Hukuk Bölümü’nün, Serdar ÖZGÜLDÜR’ün Başkanlığında, Üyeler: Eyüp Sabri
BAYDAR, Ali ÇOLAK, Sıddık YILDIZ, Nurdane TOPUZ, Ayhan AKARSU ve Mehmet
AKBULUT’un katılımlarıyla yapılan 5.5.2014 günlü toplantısında;
l-İLK
İNCELEME: Dosya örneği üzerinde 2247 sayılı Yasa’nın 27. maddesi uyarınca
yapılan incelemeye göre; davalı vekilinin anılan Yasanın 10/2 maddesinde
öngörülen yönteme uygun olarak yaptığı görev itirazının reddedilmesi ve
12/1. maddede belirtilen süre içinde başvuruda bulunması üzerine Yargıtay
Cumhuriyet Başsavcısı’nca, 10. maddede öngörülen biçimde olumlu görev
uyuşmazlığı çıkarıldığı anlaşılmaktadır. Usule ilişkin herhangi bir noksanlık
bulunmadığından, görev uyuşmazlığının esasının incelenmesine oybirliği ile
karar verildi.
II-ESASIN
İNCELENMESİ: Raportör-Hakim Taşkın ÇELİK’in, davanın çözümünde adli
yargının görevli olduğu yolundaki raporu ile dosyadaki belgeler okunduktan;
ilgili Başsavcılarca görevlendirilen Yargıtay Cumhuriyet Savcısı Mehmet
BAYHAN ile Danıştay Savcısı Mehmet Ali GÜMÜŞ’ün davada adli yargının
görevli olduğu yolundaki sözlü açıklamaları da dinlendikten sonra GEREĞİ
GÖRÜŞÜLÜP DÜŞÜNÜLDÜ:
Dava,
davalı şirkette görev yapmakta iken, 406 sayılı Yasa'nın Ek-29. maddesi ile
4046 sayılı Yasa'nın 22. maddesine göre adı Devlet Personel Başkanlığına
bildirilen, sonrasında Kamu Kurumu emrine atanan davacı tarafından; maaş
nakil ilmühaberinin düzeltilmesi istemiyle yaptığı başvurunun reddine
ilişkin işlemin iptali ile mahrum kaldığı ek ödemelerden doğan parasal
haklarının faiziyle birlikte ödenmesi ve maaş nakil ilmühaberine ilave
edilmesi istemiyle açılmıştır.
1953 tarih ve 6145 sayılı Yasa ile, Türkiye
Cumhuriyeti Posta, Telgraf ve Telefon İşletmesi kurulmuş; 1924 tarih ve 406
sayılı Telgraf ve Telefon Kanunu’nun 10.6.1994 tarih ve 4000 sayılı Yasa’yla
değiştirilen 1. maddesi ile, posta ve telgraf tesis ve işletmesine ilişkin
hizmetler, Posta İşletmesi Genel Müdürlüğü’nce (P.İ), telekomünikasyon
hizmetleri ise, “Türk Telekomünikasyon Anonim Şirketi (Şirket)” tarafından
yürütülecek şekilde yeniden yapılandırılmıştır.
27.1.2000 tarih ve 4502 sayılı Yasa’nın 1. maddesi
ile, 406 sayılı Yasa’nın 1. maddesine eklenen dokuzuncu fıkrada, “Türk
Telekom, bu Kanun ve özel hukuk hükümlerine tabi bir anonim şirkettir. Kamu
İktisadi Teşebbüslerinin kuruluş, teşkilât ve faaliyetleri ile ilgili
mevzuat Türk Telekom’a uygulanmaz. Sadece, Türkiye Büyük Millet Meclisi
denetimine ilişkin 2.4.1987 tarihli ve 3346 sayılı Kanunun 9 uncu maddesi
hükümleri uygulanır” denilmiş; anılan fıkra hükmü, 12.5.2001 tarih ve 4673
sayılı Yasa’nın 1. maddesi ile değiştirilmiş ve “Türk Telekom, bu Kanun ve
özel hukuk hükümlerine tabi bir anonim şirkettir. Bu Kanun hükümleri saklı
kalmak üzere, kamu iktisadi teşebbüsleri de dahil, sermayesinin yarısından
fazlası kamuya ait olan kamu kurum, kuruluş ve ortaklıklarına uygulanan mevzuat
Türk Telekom’a uygulanmaz. Sermayesinin yarısından fazlası kamuda kaldığı
sürece, Türkiye Büyük Millet Meclisi denetimine ilişkin 2.4.1987 tarihli ve
3346 sayılı Kanunun 9 uncu maddesi hükümleri uygulanır. 16.7.1965 tarihli
ve 697 sayılı Kanun ile milli güvenlik ve kamu düzeniyle sıkıyönetim ve
seferberlik hallerinde telekomünikasyon hizmetlerinin yürütülmesine ilişkin
özel kanunların hükümleri saklıdır”; Ek 29. maddesinin 3.7.2005 gün ve 5398
sayılı Kanun’un 14. maddesi ile değişik birinci fıkrasında, “Türk Telekom
hisselerinin devri sonucu kamu payının yüzde ellinin altına düşmesi
durumunda; Türk Telekomda ek 22 nci maddenin (a) bendinin bu Kanunla
yürürlükten kaldırılan hükümleri uyarınca belirlenen aslî ve sürekli
görevlerde çalışmakta olanlar ile 22.1.1990 tarihli ve 399 sayılı Kanun
Hükmünde Kararnameye tâbi olarak kadrolu veya sözleşmeli personel
statüsünde çalışanlar ve kapsam dışı personel, kamu görevlerinden yüzseksen
gün aylıksız izinli sayılır…” denilmiştir.
Öte
yandan; 406 sayılı Yasa’nın 4502 sayılı Yasa ile değişik 2. maddesinin (c)
bendinin birinci alt bendinin birinci cümlesinde, “Türk Telekom;
telekomünikasyon şebekeleri üzerinden sunulan ulusal ve uluslararası ses
iletimini ihtiva eden telefon hizmetlerini, 31.12.2003 tarihine kadar bu
Kanun ve görev sözleşmesi çerçevesinde tekel olarak yürütür” denildikten
sonra, anılan (c) bendinin birinci alt bendine 12.5.2001 tarih ve 4673
sayılı Yasa ile eklenen üçüncü cümlede, “Ancak, Türk Telekom’daki kamu payı
%50’nin altına düştüğünde, Türk Telekom’un tüm tekel hakları 31.12.2003
tarihinden önce de olsa ortadan kalkmış olur” denilmiş; 4502 sayılı
Yasa’nın Geçici 3. maddesi ile de Türk Telekomünikasyon A.Ş., 233 sayılı
KHK’nin ekindeki “B-Kamu İktisadi Kuruluşları (KİK)” bölümünde yer alan
kuruluşlar listesinden çıkarılmıştır.
Bu
düzenlemeler birlikte değerlendirildiğinde, telekomünikasyon şebekeleri
üzerinden sunulan ulusal ve uluslararası ses iletimini ihtiva eden telefon
hizmetlerini 31.12.2003 tarihine kadar “tekel” olarak yürütmekle görevli
kılınan ve çoğunluk hisseleri kamuya ait bulunan Türk Telekom’un, tekel
kapsamında kamu hizmeti yürüten, ancak kuruluş yasasındaki son düzenlemeler
ile kendine özgü statüye sahip olan ve sermayesindeki kamu payı %50’nin
altına düşünceye kadar kamu kuruluşu niteliğini taşıyan bir kuruluş olduğu
tartışmasızdır.
Özelleştirme
kapsamında bulunan Türk Telekomünikasyon A.Ş.’deki tamamı Hazineye ait
bulunan hisselerden % 55’i, Bakanlar Kurulu’nun 25.7.2005 tarih ve
2005/9146 sayılı “Türk Telekomünikasyon Anonim Şirketi (Türk Telekom)’nin %
55 Oranındaki Hissesinin Blok Olarak Satışına İlişkin Nihai Devir
İşlemlerine Dair Kararın Yürürlüğe Konulması Hakkında Karar”ı uyarınca,
14.11.2005 tarihli Hisse Satış Sözleşmesi ile (6.550.000.000 USD. bedelle)
Ojer Telekomünikasyon A.Ş.’ne satılmıştır.
Bu
sürece paralel olarak Türk Telekom personelinin durumu incelendiğinde:
Türk
Telekom A.Ş., 4502 sayılı Yasa’nın 29.1.2000 tarih ve 23948 sayılı Resmi
Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe girdiği dikkate alındığında, 29.1.2000
tarihi itibariyle 233 sayılı KHK kapsamı
dışında kalmış ve anılan KHK eki cetvellerden çıkarılmış olması nedeniyle,
Uyuşmazlık Mahkemesi Genel Kurulu’nun
22.1.1996 gün ve E:1995/1, K:1996/1 sayılı ve özelleştirme
kapsamında bulunan kamu iktisadi teşebbüslerinde
sözleşmeli veya kapsam dışı statüde çalışan personelin kurumları ile olan
ilişkilerinden doğan anlaşmazlıkların çözüm yerinin idari yargı olduğu yolundaki
İlke Kararı kapsamı dışında değerlendirilmesi gerekmektedir.
Anılan
4502 sayılı Yasa’nın 13. maddesi ile 406 sayılı Yasa’ya eklenen Ek 22.
maddenin (a) bendinde, “a) Personelin statüsü: Telekomünikasyon
hizmetlerinin gerektirdiği asli ve sürekli görevler telekomünikasyon
alanında sekiz yıl tecrübeye sahip ve en az dört yıllık yüksek öğrenim
görmüş bir genel müdür ile kadro, unvan, derece ve sayıları Yönetim
Kurulunun önerisi ve Bakanlığın teklifi üzerine bu Kanunun yürürlüğe
girdiği tarihten itibaren yüzseksen gün içerisinde Bakanlar Kurulu Kararı
ile belirlenen kadrolarda istihdam edilen personel eliyle yürütülür. Bu
personel hakkında bu Kanunda öngörülen hükümler saklı kalmak üzere 399
sayılı Kanun Hükmünde Kararname hükümleri uygulanır. Bunların dışında kalan
personel iş mevzuatı uyarınca istihdam edilir. İş mevzuatına göre istihdam
edilenlere ilişkin kayıt ve şartlar Yönetim Kurulu tarafından tayin olunur”
hükmüne yer verilmiş; bu bent hükmü, 4673 ve 5189 sayılı Yasalarla yapılan
değişiklikler sonucunda; “a) Personelin statüsü: (Ek ibare:
12.5.2001-4673/6. md.) Türk Telekomdaki kamu payı %50’nin altına düşünceye
kadar, Türk Telekom Yönetim Kurulu üyeliklerine atanacaklarda Devlet
memurluğuna atanabilme genel şartlarına sahip olma ve en az dört yıllık
yüksek öğrenim görme şartları aranır. (Mülga ikinci ve üçüncü cümle:
16.6.2004-5189/12 md.) Bunların dışında kalan personel iş mevzuatı uyarınca
istihdam edilir. İş mevzuatına göre istihdam edilenlere ilişkin kayıt ve
şartlar Yönetim Kurulu tarafından tayin olunur” hükmünü almış; aynı
maddenin (b) bendinin ikinci paragrafında da iş mevzuatına tabi olan Türk
Telekom çalışanlarının aylık ücretlerinin kendilerini atamaya yetkili olan
Yönetim Kurulu tarafından tespit olunacağı kurala bağlanmıştır.
406
sayılı Yasa’nın anılan Ek 22. maddesi uyarınca, Türk Telekom A.Ş. Genel
Müdürlüğü’ne ait asli ve sürekli kadrolar belirlenerek 4.4.2000 tarih ve
24010 (Mükerrer) sayılı R.G. de yayımlanan 31.3.2000 tarih ve 2000/331
sayılı Bakanlar Kurulu Kararı ekinde yer alan listede: merkez teşkilatı
için 100 ve taşra teşkilatı için 100 (6 Bölge Müdürü, 12 Bölge Müdür
Yardımcısı ve 82 İl Telekom Müdürü) kadro ihdas edilmiş; öte yandan, aynı
Yasa maddesinin verdiği yetkiye dayanılarak hazırlanan “Türk
Telekomünikasyon A.Ş. Kapsam Dışı Personel Yönetmeliği” adı altındaki
düzenleme, Yönetim Kurulunun 31.8.2000 tarih ve 407 sayılı kararıyla kabul
edilmek suretiyle yürürlüğe konulmuştur.
Kanunla,
Kurumda görev yapan personelden asli ve sürekli görev yapacak olanları
kadro unvanı itibariyle belirlemek konusunda Bakanlar Kurulu'na yetki
verildiği açıktır. Bu yetki 4502 sayılı Kanun’un yürürlüğe girdiği
29.1.2000 tarihi ile 5189 sayılı Kanun’un yürürlüğe girdiği 2.7.2004
tarihleri arasında geçerli olmuştur.
Anayasa’nın
128. maddesinde, “Devletin, kamu iktisadî teşebbüsleri ve diğer kamu
tüzelkişilerinin genel idare esaslarına göre yürütmekle yükümlü oldukları
kamu hizmetlerinin gerektirdiği aslî ve sürekli görevler, memurlar ve diğer
kamu görevlileri eliyle görülür” denilmiştir.
406
sayılı Yasa’nın Ek 29. maddesinin 3.7.2005 tarih ve 5398 sayılı Kanun’la değişik
birinci fıkrasında, “Türk Telekom hisselerinin devri sonucu kamu payının
yüzde ellinin altına düşmesi durumunda; Türk Telekomda ek 22 nci maddenin
(a) bendinin bu Kanunla yürürlükten kaldırılan hükümleri uyarınca
belirlenen asli ve sürekli görevlerde çalışmakta olanlar ile 22.1.1990
tarihli ve 399 sayılı Kanun Hükmünde Kararnameye tabi olarak kadrolu veya
sözleşmeli personel statüsünde çalışanlar ve kapsam dışı personel, kamu
görevlerinden yüzseksen gün aylıksız izinli sayılır. Bu personel belirtilen
süre içinde Türk Telekomda çalışmaya devam eder ve hisse devir tarihinden
nakli için Devlet Personel Başkanlığına bildirildikleri tarihe kadarki
aylık ücret, harcırah, sağlık giderleri, cenaze giderleri ve ölüm yardımı
ile diğer mali ve özlük hakları Türk Telekom tarafından karşılanır…”
denilerek, yasakoyucu tarafından Türk Telekom’da 22.1.1990 tarihli ve 399
sayılı Kanun Hükmünde Kararnameye tabi olarak sözleşmeli personel
statüsünde çalışanlar ile kapsam dışı personel, kamu personeli sayılmıştır.
Olayda, davalının hisse devir (14.11.2005)
tarihinde davalı Kurumda çalışmakta iken 406 sayılı Yasa'nın Ek-29. maddesi
ile 4046 sayılı Yasa'nın 22. maddesine göre adı Devlet Personel
Başkanlığına bildirilen ve sonrasında kamu kurumu emrine atanan davacı
tarafından; maaş nakil ilmühaberinin düzeltilmesi istemiyle yapılan
başvurusunun reddine ilişkin işlemin iptali ve yomsun kaldığı parasal
hakların ödenmesi istemiyle 5.7.2010 tarihinde dava açılmıştır.
2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu’nun “İdari Dava
Türleri ve İdari Yargı Yetkisinin Sınırı” başlıklı 2. maddesinin değişik 1
numaralı bendinde:
“a) (Değişik : 8.6.2000-4577/5 md.) İdari işlemler
hakkında yetki, şekil, sebep, konu ve maksat yönlerinden biri ile hukuka
aykırı olduklarından dolayı iptalleri için menfaatleri ihlal edilenler
tarafından açılan iptal davaları,
b) İdari
eylem ve işlemlerden dolayı kişisel hakları doğrudan muhtel olanlar
tarafından açılan tam yargı davaları,
c)
(Değişik: 18.12.1999-4492/6 md.) Tahkim yolu öngörülen imtiyaz şartlaşma ve
sözleşmelerinden doğan uyuşmazlıklar hariç, kamu hizmetlerinden birinin
yürütülmesi için yapılan her türlü idari sözleşmelerden dolayı taraflar
arasında çıkan uyuşmazlıklara ilişkin davalar” idari dava türleri olarak
sayılmış olup; kural olarak, idari yargıda ancak Devlete ve kamu tüzel
kişilerine karşı açılan davalara bakılabilir.
Buna
göre, iptali istenilen işlemin tesis edildiği tarihte davalı mevkiinde kamu
kuruluşu niteliği taşımayan Türk Telekomünikasyon A.Ş.'nin olması
karşısında, idari yargı yetkisi kapsamında açılmış bir idari dava bulunduğundan
sözetmek olanaksız olduğundan; uyuşmazlığın, özel hukuk hükümlerine göre
görüm ve çözümünde adli yargı yerinin görevli olduğu sonucuna varılmıştır.
Belirtilen
nedenlerle, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı’nın başvurusunun kabulü ile
Mersin 2. İdare Mahkemesinin Görevlilik Kararının kaldırılması gerekmiştir.
SONUÇ :
Davanın çözümünde ADLİ YARGININ görevli olduğuna, bu nedenle Yargıtay
Cumhuriyet Başsavcısı’nın BAŞVURUSUNUN KABULÜ ile Mersin 2.İdare
Mahkemesinin 25.9.2013 gün ve E:2013/946 sayılı GÖREVLİLİK KARARININ
KALDIRILMASINA, 5.5.2014 gününde OY BİRLİĞİ İLE KESİN OLARAK karar verildi.
—— • ——
Uyuşmazlık Mahkemesi
Başkanlığından:
14-ESAS NO : 2014/493
KARAR NO: 2014/535
KARAR TR : 05.05.2014
(Hukuk Bölümü)
ÖZET :
Türk Telekomünikasyon A.Ş.’de çalışırken Kurumun özelleştirilmesi nedeniyle
başka kuruma nakledilen davacının, maaş nakil ilmuhaberinin düzeltilmesi
istemiyle açtığı davanın, ADLİ YARGI YERİNDE çözümlenmesi gerektiği hk.
K A R A R
Davacı : M.U.
Vekili : Av. M.D.
Davalılar
: 1.TC Sağlık Bakanlığı Türkiye Kamu
Hastaneleri Kurumu
Vekili : Av. Ş.A.
2.Orman Genel Müdürlüğü
Vekili : Av. E.M.
3.Türk Telekom A.Ş.
Vekili : Av. N.E.
O L A Y : Davacı dava dilekçesinde
özetle; müvekkilinin Çankırı İl Telekom Müdürlüğü’nde sözleşmeli statüsünde;
mühendis unvanıyla görev yapmakta iken kurumun özelleştirilmesi üzerine
görevden ayrıldığını, 406 sayılı kanunun Ek 29.maddesi hükümlerine göre
18.01.2010 tarihinde Devlet Personel Başkanlığı’na bildirim yapılarak
müvekkilinin 17.05.2010 tarihinde Ankara Orman Bölge Müdürlüğü Çankırı
Orman İşletme Müdürlüğü’nde göreve başladığını, müvekkilinin net ücretinin
18.01.2010 tarihinde Devlet Personel Başkanlığı’na yapılan bildirimde
3.671,84 TL olarak gösterildiğini, daha sonra müvekkilinin Resmi Gazete’de
yayınlanan artış miktarının maaşına yansıtılmadığını fark ettiğini, gerekli
artışların maaşına yansıtılması için yaptığı başvuruda talebinin
reddedildiğini belirterek; müvekkilinin maaş nakil belgesinin ek ödemelere
yer verilmeksizin düzenlenmesi işleminin iptaline ve bu işlem nedeniyle
almaktan yoksun kaldığı artış miktarlarının, enflasyon fark miktarının ve
bu alacakların doğma tarihlerinden itibaren işleyecek olan faizlerinin
bilirkişi marifetiyle hesaplanarak davalı idare tarafından ödenmesine, müvekkilinin
bundan sonra alacağı maaş miktarlarına ek ödemelerin de yine bilirkişi
marifetiyle hesaplanarak maaşına dahil olmak üzere ödeme yapılmasına karar
verilmesi istemi ile idari yargı yerinde dava açmıştır.
Kastamonu İdare Mahkemesi’nin 16.05.2013 gün ve 2013/287
Esas sayılı hasım düzeltme kararı ile; davanın doğru hasım olan Türk
Telekomünikasyon A.Ş. yanında Orman Genel Müdürlüğü ve Türkiye Kamu
Hastaneleri Kurumu husumetiyle incelenmesi gerektiğinden dava dilekçesinin
2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu’nun 15.maddesinin 1/(c) fıkrası
gereğince gerçek hasım olarak tespit edilen Türk Telekomünikasyon A.Ş.,
Orman Genel Müdürlüğü ve Türkiye Kamu Hastaneleri Kurumu’na kararla
birlikte tebliğ edilmek üzere dava dosyasının tekemmül ettirilmesine karar
verilmiştir.
Davalılardan Türk Telekom A.Ş. vekili Kastamonu İdare
Mahkemesinin hasım düzeltmek kararından sonra süresi içerisinde verdiği
cevap dilekçesinde özetle; görev itirazında bulunmuştur.
Kastamonu İdare Mahkemesi; 10.12.2013 gün
2013/287 Esas sayılı kararı ile davalının yargı yolu itirazının reddine
karar vermiştir.
Davalı Türk Telekom A.Ş. vekilinin idari yargı yararına
olumlu görev uyuşmazlığı çıkartılması yolunda süresi içinde verdiği
dilekçesi üzerine dava dosyasının onaylı bir örneği Yargıtay Cumhuriyet
Başsavcılığı’na gönderilmiştir.
Yargıtay
Cumhuriyet Başsavcısı; Özelleştirme kapsamında bulunan Türk
Telekom A.Ş.’nin hazineye ait %55 hissesinin Bakanlar Kurulu’nun 25.07.2005
tarih 2005/9146 sayılı kararı ile 14.11.2005 tarihinde hisse Satış
sözleşmesi ile Ojer Telekomünikasyon A.Ş.’ne satıldığını, 406 sayılı
yasanın Ek 29. Maddesinin 03.07.2005 tarih ve 5398 sayılı kanunla değişik
1. Fıkrasında “Türk Telekom hisselerinin devri sonucu kamu payının %50’nin
altına düşmesi durumunda, Türk Telekom’da ek 22. Maddenin (a) bendinin bu
kanunla yürürlükten kaldırılan hükümleri uyarınca belirlenen asli ve
sürekli görevlerde çalışmakta olanlar ile 22.01.1990 tarihli ve 399 sayılı
KHK’ye tabi olarak kadrolu veya sözleşmeli personel statüsünde çalışanlar
ve kapsam dışı personel kamu görevlerinden 180 gün aralıksız izinli
sayılır. Bu personel belirlenen süre içinde Türk Telekom’da çalışmaya devam
edere ve hisse devir tarihinden nakli için Devlet Personel Başkanlığı’na
bildirildikleri tarihe kadar ki aylık ücret, harcırah, sağlık giderleri,
cenaze giderleri ve ölüm yardımı ile diğer özlük hakları Türk Telekom
tarafından karşılanır” hükmüne yer verildiğini, davanın açıldığı tarihte kamu
kuruluşu niteliği taşımayan davalı şirkete karşı hatalı düzenlenen maaş
nakil ilmuhaberinin iptali istemi ile açılan davanın 2577 sayılı yasanın
2/1 maddesi gereğince idari yargının görevine girmediğini bu sebeplerle
davanın adli yargı yerinde görülmesinin gerektiği belirtilerek, 2247 sayılı
Yasa'nın 10'uncu maddesi uyarınca, olumlu görev uyuşmazlığı çıkarılmasına
ve dosyanın Uyuşmazlık Mahkemesi’ne gönderilmesine karar vermiştir
İNCELEME VE GEREKÇE :
Uyuşmazlık
Mahkemesi Hukuk Bölümü’nün, Serdar ÖZGÜLDÜR’ün Başkanlığında, Üyeler: Eyüp
Sabri BAYDAR, Ali ÇOLAK, Sıddık YILDIZ, Nurdane TOPUZ, Ayhan Akarsu ve
Mehmet AKBULUT’un katılımlarıyla yapılan 5.5.2014 günlü toplantısında:
l-İLK İNCELEME: Başvuru yazısı ve dava dosyası örneği
üzerinde 2247 sayılı Yasa'nın 27. maddesi gereğince yapılan incelemeye
göre, davalı Türk Telekom A.Ş. vekilinin anılan Yasanın 10/2 maddesinde
öngörülen yönteme uygun olarak yaptığı görev itirazının reddedilmesi ve
12/1. maddede belirtilen süre içinde başvuruda bulunması üzerine Yargıtay
Cumhuriyet Başsavcısı'nca, davalı Türk Telekom A.Ş. bakımından 10.maddede
öngörülen biçimde, olumlu görev uyuşmazlığı çıkarıldığı anlaşılmaktadır.
Usule ilişkin herhangi bir noksanlık bulunmadığından görev uyuşmazlığının
esasının incelenmesine oy birliği ile karar verildi.
II-ESASIN İNCELENMESİ: Raportör-Hakim Birgül Yiğit’in,
davanın çözümünde adli yargının görevli olduğu yolundaki raporu ile
dosyadaki belgeler okunduktan; ilgili Başsavcılarca görevlendirilen
Yargıtay Cumhuriyet Savcısı Mehmet BAYHAN ile Danıştay Savcısı Mehmet Ali
GÜMÜŞ’ün davada adli yargının görevli olduğu yolundaki sözlü açıklamaları
da dinlendikten sonra GEREĞİ GÖRÜŞÜLÜP DÜŞÜNÜLDÜ:
Dava,
Türk Telekom A.Ş.'nde sözleşmeli statüsünde mühendis ünvanıyla çalışmakta
iken kurumun özelleştirilmesi nedeni ile başka kuruma atanan davacının,
hatalı düzenlenen maaş nakil ilmühaberinin iptali ve dava konusu işlem
nedeni ile uğradığı tüm zararların yasal faizi ile davalıdan tahsiline
karar verilmesi istemiyle açılmıştır.
1953 tarih ve 6145 sayılı Yasa ile, Türkiye
Cumhuriyeti Posta, Telgraf ve Telefon İşletmesi kurulmuş; 1924 tarih ve 406
sayılı Telgraf ve Telefon Kanunu’nun 10.6.1994 tarih ve 4000 sayılı
Yasa’yla değiştirilen 1. maddesi ile, posta ve telgraf tesis ve işletmesine
ilişkin hizmetler, Posta İşletmesi Genel Müdürlüğü’nce (P.İ),
telekomünikasyon hizmetleri ise, “Türk Telekomünikasyon Anonim Şirketi
(Şirket)” tarafından yürütülecek şekilde yeniden yapılandırılmıştır.
27.1.2000 tarih ve 4502 sayılı Yasa’nın 1. maddesi
ile, 406 sayılı Yasa’nın 1. maddesine eklenen dokuzuncu fıkrada, “Türk
Telekom, bu Kanun ve özel hukuk hükümlerine tabi bir anonim şirkettir. Kamu
İktisadi Teşebbüslerinin kuruluş, teşkilât ve faaliyetleri ile ilgili
mevzuat Türk Telekom’a uygulanmaz. Sadece, Türkiye Büyük Millet Meclisi
denetimine ilişkin 2.4.1987 tarihli ve 3346 sayılı Kanunun 9 uncu maddesi
hükümleri uygulanır” denilmiş; anılan fıkra hükmü, 12.5.2001 tarih ve 4673
sayılı Yasa’nın 1. maddesi ile değiştirilmiş ve “Türk Telekom, bu Kanun ve
özel hukuk hükümlerine tabi bir anonim şirkettir. Bu Kanun hükümleri saklı
kalmak üzere, kamu iktisadi teşebbüsleri de dahil, sermayesinin yarısından
fazlası kamuya ait olan kamu kurum, kuruluş ve ortaklıklarına uygulanan mevzuat
Türk Telekom’a uygulanmaz. Sermayesinin yarısından fazlası kamuda kaldığı
sürece, Türkiye Büyük Millet Meclisi denetimine ilişkin 2.4.1987 tarihli ve
3346 sayılı Kanunun 9 uncu maddesi hükümleri uygulanır. 16.7.1965 tarihli
ve 697 sayılı Kanun ile milli güvenlik ve kamu düzeniyle sıkıyönetim ve seferberlik
hallerinde telekomünikasyon hizmetlerinin yürütülmesine ilişkin özel
kanunların hükümleri saklıdır”; Ek 29. maddesinin 3.7.2005 gün ve 5398
sayılı Kanun’un 14. maddesi ile değişik birinci fıkrasında, “Türk Telekom
hisselerinin devri sonucu kamu payının yüzde ellinin altına düşmesi
durumunda; Türk Telekomda ek 22 nci maddenin (a) bendinin bu Kanunla
yürürlükten kaldırılan hükümleri uyarınca belirlenen aslî ve sürekli
görevlerde çalışmakta olanlar ile 22.1.1990 tarihli ve 399 sayılı Kanun
Hükmünde Kararnameye tâbi olarak kadrolu veya sözleşmeli personel
statüsünde çalışanlar ve kapsam dışı personel, kamu görevlerinden yüzseksen
gün aylıksız izinli sayılır…” denilmiştir.
Öte
yandan; 406 sayılı Yasa’nın 4502 sayılı Yasa ile değişik 2. maddesinin (c) bendinin
birinci alt bendinin birinci cümlesinde, “Türk Telekom; telekomünikasyon
şebekeleri üzerinden sunulan ulusal ve uluslararası ses iletimini ihtiva
eden telefon hizmetlerini, 31.12.2003 tarihine kadar bu Kanun ve görev
sözleşmesi çerçevesinde tekel olarak yürütür” denildikten sonra, anılan (c)
bendinin birinci alt bendine 12.5.2001 tarih ve 4673 sayılı Yasa ile
eklenen üçüncü cümlede, “Ancak, Türk Telekom’daki kamu payı %50’nin altına
düştüğünde, Türk Telekom’un tüm tekel hakları 31.12.2003 tarihinden önce de
olsa ortadan kalkmış olur” denilmiş; 4502 sayılı Yasa’nın Geçici 3. maddesi
ile de Türk Telekomünikasyon A.Ş., 233 sayılı KHK’nin ekindeki “B-Kamu
İktisadi Kuruluşları (KİK)” bölümünde yer alan kuruluşlar listesinden
çıkarılmıştır.
Bu düzenlemeler
birlikte değerlendirildiğinde,
telekomünikasyon şebekeleri üzerinden sunulan ulusal ve uluslararası ses
iletimini ihtiva eden telefon hizmetlerini 31.12.2003 tarihine kadar
“tekel” olarak yürütmekle görevli kılınan ve çoğunluk hisseleri kamuya ait bulunan
Türk Telekom’un, tekel kapsamında kamu hizmeti yürüten, ancak kuruluş
yasasındaki son düzenlemeler ile kendine özgü statüye sahip olan ve
sermayesindeki kamu payı %50’nin altına düşünceye kadar kamu kuruluşu
niteliğini taşıyan bir kuruluş olduğu tartışmasızdır.
Özelleştirme
kapsamında bulunan Türk Telekomünikasyon A.Ş.’deki tamamı Hazineye ait
bulunan hisselerden % 55’i, Bakanlar Kurulu’nun 25.7.2005 tarih ve
2005/9146 sayılı “Türk Telekomünikasyon Anonim Şirketi (Türk Telekom)’nin %
55 Oranındaki Hissesinin Blok Olarak Satışına İlişkin Nihai Devir
İşlemlerine Dair Kararın Yürürlüğe Konulması Hakkında Karar”ı uyarınca, 14.11.2005
tarihli Hisse Satış Sözleşmesi ile (6.550.000.000 USD. bedelle) Ojer
Telekomünikasyon A.Ş.’ne satılmıştır.
Bu sürece paralel
olarak Türk Telekom personelinin durumu incelendiğinde:
Türk
Telekom A.Ş., 4502 sayılı Yasa’nın 29.1.2000 tarih ve 23948 sayılı Resmi
Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe girdiği dikkate alındığında, 29.1.2000
tarihi itibariyle 233 sayılı KHK kapsamı
dışında kalmış ve anılan KHK eki cetvellerden çıkarılmış olması nedeniyle,
Uyuşmazlık Mahkemesi Genel Kurulu’nun
22.1.1996 gün ve E:1995/1, K:1996/1 sayılı ve özelleştirme
kapsamında bulunan kamu iktisadi teşebbüslerinde
sözleşmeli veya kapsam dışı statüde çalışan personelin kurumları ile olan
ilişkilerinden doğan anlaşmazlıkların çözüm yerinin idari yargı olduğu yolundaki
İlke Kararı kapsamı dışında değerlendirilmesi gerekmektedir.
Anılan
4502 sayılı Yasa’nın 13. maddesi ile 406 sayılı Yasa’ya eklenen Ek 22. maddenin
(a) bendinde, “a) Personelin statüsü: Telekomünikasyon hizmetlerinin
gerektirdiği asli ve sürekli görevler telekomünikasyon alanında sekiz yıl
tecrübeye sahip ve en az dört yıllık yüksek öğrenim görmüş bir genel müdür
ile kadro, unvan, derece ve sayıları Yönetim Kurulunun önerisi ve
Bakanlığın teklifi üzerine bu Kanunun yürürlüğe girdiği tarihten itibaren
yüzseksen gün içerisinde Bakanlar Kurulu Kararı ile belirlenen kadrolarda
istihdam edilen personel eliyle yürütülür. Bu personel hakkında bu Kanunda
öngörülen hükümler saklı kalmak üzere 399 sayılı Kanun Hükmünde Kararname
hükümleri uygulanır. Bunların dışında kalan personel iş mevzuatı uyarınca
istihdam edilir. İş mevzuatına göre istihdam edilenlere ilişkin kayıt ve
şartlar Yönetim Kurulu tarafından tayin olunur” hükmüne yer verilmiş; bu
bent hükmü, 4673 ve 5189 sayılı Yasalarla yapılan değişiklikler sonucunda;
“a) Personelin statüsü: (Ek ibare: 12.5.2001-4673/6. md.) Türk Telekomdaki
kamu payı %50’nin altına düşünceye kadar, Türk Telekom Yönetim Kurulu
üyeliklerine atanacaklarda Devlet memurluğuna atanabilme genel şartlarına
sahip olma ve en az dört yıllık yüksek öğrenim görme şartları aranır.
(Mülga ikinci ve üçüncü cümle: 16.6.2004-5189/12 md.) Bunların dışında
kalan personel iş mevzuatı uyarınca istihdam edilir. İş mevzuatına göre
istihdam edilenlere ilişkin kayıt ve şartlar Yönetim Kurulu tarafından
tayin olunur” hükmünü almış; aynı maddenin (b) bendinin ikinci paragrafında
da iş mevzuatına tabi olan Türk Telekom çalışanlarının aylık ücretlerinin
kendilerini atamaya yetkili olan Yönetim Kurulu tarafından tespit olunacağı
kurala bağlanmıştır.
406
sayılı Yasa’nın anılan Ek 22.maddesi uyarınca, Türk Telekom A.Ş. Genel
Müdürlüğü’ne ait asli ve sürekli kadrolar belirlenerek 4.4.2000 tarih ve
24010 (Mükerrer) sayılı R.G. de yayımlanan 31.3.2000 tarih ve 2000/331
sayılı Bakanlar Kurulu Kararı ekinde yer alan listede: merkez teşkilatı
için 100 ve taşra teşkilatı için 100 (6 Bölge Müdürü, 12 Bölge Müdür
Yardımcısı ve 82 İl Telekom Müdürü) kadro ihdas edilmiş; öte yandan, aynı
Yasa maddesinin verdiği yetkiye dayanılarak hazırlanan “Türk
Telekomünikasyon A.Ş. Kapsam Dışı Personel Yönetmeliği” adı altındaki düzenleme,
Yönetim Kurulunun 31.8.2000 tarih ve 407 sayılı kararıyla kabul edilmek
suretiyle yürürlüğe konulmuştur.
Kanunla,
Kurumda görev yapan personelden asli ve sürekli görev yapacak olanları
kadro unvanı itibariyle belirlemek konusunda Bakanlar Kurulu'na yetki
verildiği açıktır. Bu yetki 4502 sayılı Kanun’un yürürlüğe girdiği
29.1.2000 tarihi ile 5189 sayılı Kanun’un yürürlüğe girdiği 2.7.2004
tarihleri arasında geçerli olmuştur.
Anayasa’nın
128. maddesinde, “Devletin, kamu iktisadî teşebbüsleri ve diğer kamu
tüzelkişilerinin genel idare esaslarına göre yürütmekle yükümlü oldukları
kamu hizmetlerinin gerektirdiği aslî ve sürekli görevler, memurlar ve diğer
kamu görevlileri eliyle görülür” denilmiştir.
406
sayılı Yasa’nın Ek 29. maddesinin 3.7.2005 tarih ve 5398 sayılı Kanun’la
değişik birinci fıkrasında, “Türk Telekom hisselerinin devri sonucu kamu
payının yüzde ellinin altına düşmesi durumunda; Türk Telekomda ek 22 nci
maddenin (a) bendinin bu Kanunla yürürlükten kaldırılan hükümleri uyarınca
belirlenen asli ve sürekli görevlerde çalışmakta olanlar ile 22.1.1990
tarihli ve 399 sayılı Kanun Hükmünde Kararnameye tabi olarak kadrolu veya
sözleşmeli personel statüsünde çalışanlar ve kapsam dışı personel, kamu
görevlerinden yüzseksen gün aylıksız izinli sayılır. Bu personel belirtilen
süre içinde Türk Telekomda çalışmaya devam eder ve hisse devir tarihinden
nakli için Devlet Personel Başkanlığına bildirildikleri tarihe kadarki
aylık ücret, harcırah, sağlık giderleri, cenaze giderleri ve ölüm yardımı
ile diğer mali ve özlük hakları Türk Telekom tarafından karşılanır…”
denilerek, yasakoyucu tarafından Türk Telekom’da 22.1.1990 tarihli ve 399
sayılı Kanun Hükmünde Kararnameye tabi olarak sözleşmeli personel
statüsünde çalışanlar ile kapsam dışı personel, kamu personeli sayılmıştır.
Olayda, davalının hisse devir (14.11.2005) tarihinde şef
mühendis ünvanıyla çalışmakta iken, 406 sayılı Yasa'nın Ek-29. maddesi ile
4046 sayılı Yasa'nın 22. maddesine göre adı Devlet Personel Başkanlığı’na
bildirilen ve sonrasında başka bir kamu kurumu emrine atanan davacı
tarafından, maaş nakil ilmühaberinin iptali ile almaktan mahrum kaldığı ek
ödenekler nedeni ile uğradığı zararın tazmini istemiyle Kastamonu İdare
Mahkemesi’nde dava açıldığı; davalı Türk Telekom A.Ş. vekilinin yargı yolu
itirazı üzerine; Kastamonu İdare Mahkemesi’nin 10.12.2013 gün ve 2013/287
Esas sayılı kararı ile davalının yargı yolu itirazının reddine karar
verdiği; davalı vekilinin istemi üzerine Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı
tarafından olumlu görev uyuşmazlığı çıkartılması talebi ile dosyanın
Mahkememize gönderildiği anlaşılmıştır.
2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu’nun “İdari Dava
Türleri ve İdari Yargı Yetkisinin Sınırı” başlıklı 2. maddesinin değişik 1
numaralı bendinde:
“a) (Değişik : 8.6.2000-4577/5 md.) İdari işlemler
hakkında yetki, şekil, sebep, konu ve maksat yönlerinden biri ile hukuka
aykırı olduklarından dolayı iptalleri için menfaatleri ihlal edilenler
tarafından açılan iptal davaları,
b) İdari
eylem ve işlemlerden dolayı kişisel hakları doğrudan muhtel olanlar
tarafından açılan tam yargı davaları,
c)
(Değişik: 18.12.1999-4492/6 md.) Tahkim yolu öngörülen imtiyaz şartlaşma ve
sözleşmelerinden doğan uyuşmazlıklar hariç, kamu hizmetlerinden birinin
yürütülmesi için yapılan her türlü idari sözleşmelerden dolayı taraflar
arasında çıkan uyuşmazlıklara ilişkin davalar” idari dava türleri olarak
sayılmış olup; kural olarak, idari yargıda ancak Devlete ve kamu tüzel
kişilerine karşı açılan davalara bakılabilir.
Buna
göre, iptali istenilen işlemin tesis edildiği ve davanın açıldığı tarihte
davalı mevkiinde kamu kuruluşu niteliği taşımayan Türk Telekomünikasyon
A.Ş.'nin olması karşısında, idari yargı yetkisi kapsamında açılmış bir
idari dava bulunduğundan söz etmek olanaksız olduğundan, uyuşmazlığın, özel
hukuk hükümlerine göre görüm ve çözümünde adli yargı yerinin görevli olduğu
sonucuna varılmıştır.
Açıklanan
nedenlerle, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı’nın başvurusunun kabulü ile
davalı Türk Telekom A.Ş. vekilinin görev itirazının Kastamonu İdare
Mahkemesi’nce reddine ilişkin kararın kaldırılması gerekmiştir.
SONUÇ :
Davanın çözümünde ADLİ YARGININ görevli olduğuna, bu nedenle Yargıtay
Cumhuriyet Başsavcısı’nın BAŞVURUSUNUN KABULÜ ile davalı Türk Telekom
A.Ş.vekilinin görev itirazının reddine ilişkin Kastamonu İdare
Mahkemesi’nin 10.12.2013 gün 2013/287 Esas sayılı KARARININ KALDIRILMASINA,
5.5.2014 gününde OY BİRLİĞİ İLE KESİN OLARAK karar verildi.
—— • ——
Uyuşmazlık Mahkemesi
Başkanlığından:
15-ESAS NO : 2014/494
KARAR NO: 2014/536
KARAR TR : 05.05.2014
(Hukuk Bölümü)
ÖZET :
2547 sayılı Yasanın 35. maddesi uyarınca başka bir üniversitede görevlendirilen
davacının taahhüt ve kefalet senedinin iptali istemiyle açılan davanın,
ADLİ YARGI YERİNDE çözümlenmesi gerektiği hk.
K A R A R
Davacı :
M.E.G.
Davalı :
Yüzüncü Yıl Üniversitesi Rektörlüğü
Vekili : Av. H.K.
O L A Y
: Davacı, dava dilekçesinde, Yüzüncü Yıl Üniversitesi Rektörlüğü’nün,
29.04.2013 gün ve 2817 sayılı yazısı ile bildirilen, mecburi hizmet
süresinin kaldırılmasına yönelik talebinin reddedildiğine dair verilen
idari kararın iptal edilerek, mecburi hizmet yükümlülüklerinin kaldırılmasına
karar verilmesi istemiyle idari yargı yerinde dava açmıştır.
Davalı
idare vekili cevap dilekçesinde, 2547 sayılı yasa’nın 35 maddesinde mecburi
hizmet yükümlülüğünün düzenlendiğini, bu madde gereğince davacının doktora
eğitimi için Dokuz Eylül Üniversitesi’ne nakledildiğini ve sonrasında
doktora eğitimini tamamlayarak geri döndüğünü, ancak henüz kefalet
senedinde düzenlenen mecburi hizmet süresini tamamlamadığını, bu nedenle
kefalet senedinin iadesinin mümkün olmadığını, yapılan işlemin hukuka uygun
olduğunu belirterek; davanın görev yönünden ve esastan reddine karar
verilmesini istemiştir.
Van 2.İdare Mahkemesi: 19.09.2013 gün ve 2013/1134 Esas sayılı kararında
özetle; 2547 sayılı Yasanın 35. maddesi uyarınca başka bir üniversitede
öğretim üyesi yetiştirme programı kapsamında eğitim yapmak üzere görevlendirilmesindeki
amaç göz önüne alındığında, davacının taahhüt ve kefalet senedini idare ile
eşit düzeyde olarak, isteği ve özgür iradesi ile imzaladığının kabulü
mümkün olmadığı gibi, bu senedin ihtiva ettiği yaptırımların, kamu hukuku
düzenlemeleri ve hizmet gereklerine dayandığı gerçeği karşısında, senedin
icrası aşamasında ortada özel hukuk alanını ilgilendiren bir uyuşmazlığın
varlığından söz etmeye olanak bulunmadığından, idarece kamu gücüne dayanılarak
ve tek yanlı irade ile kurulan taahhüt ve kefalet senedinde yer alan
yaptırımların uygulanmasına ilişkin işlemin iptali isteminden doğan
uyuşmazlığın çözümünde idari yargı yerinin görevli olduğu sonucuna
ulaşıldığından, davalı idare vekilinin bu davanın adli yargıda çözümlenmesi
gerektiği gerekçesiyle görev itirazının reddi ile görevlilik kararı
verilmiştir.
Davalı idare vekilinin olumlu görev uyuşmazlığı
çıkarılması yolundaki dilekçesi üzerine dava dosya örneği Yargıtay
Cumhuriyet Başsavcılığı’na gönderilmiştir.
YARGITAY CUMHURİYET BAŞSAVCILIĞI:
“…Dava
konusu uyuşmazlık, taraflar arasındaki sözleşmeden diğer bir ifadeyle
yüklenme ve kefalet senedinde yer alan borçtan kaynaklanmaktadır. 2547
sayılı Yükseköğretim Kanunu'nun öğretim elemanı yetiştirmeye ilişkin 35.
maddesinde: Yükseköğretim kurumlan; kendilerinin ve yeni kurulmuş ve
kurulacak diğer yükseköğretim kurumlarının ihtiyacı için yurt içinde ve
dışında, kalkınma planı ilke ve hedeflerine ve Yükseköğretim Kurulunun
belirteceği ihtiyaca ve esaslara göre öğretim elemanı yetiştirirler. (Ek
fıkra: 17/08/1983 - 2880/18 md.) Öğretim elemanı yetiştirilmesi amacıyla
üniversitelerin araştırma görevlisi kadroları, araştırma veya doktora
çalışmaları yaptırmak üzere başka bir üniversiteye, Yükseköğretim Kurulunca
geçici olarak tahsis edilebilir. Bu şekilde doktora veya tıpta uzmanlık
veya sanatta yeterlik payesi alanlar, bu eğitimin sonunda kadrolarıyla
birlikte kendi üniversitelerine dönerler.
(Ek
fıkra: 17/08/1983 - 2880/18 md.) Yurt içi veya yurt dışında yetiştirilen
öğretim elemanları, genel hükümlere göre bağlı oldukları yükseköğretim
kurumlarında mecburi hizmetlerini yerine getirmek zorundadırlar. Bu yükümlülüğü
yerine getirmeyenlere, yükseköğretim kurumlarında görev verilmez. Özel
kanunlarla getirilen mecburi hizmet çalışmaları bu hüküm dışındadır.” hükmü
yer almaktadır.
Olayda,
davacı Dokuz Eylül Üniversitesi’nde görevlendirilmeden önce yüklenme ve
kefalet senedi ile, mecburi hizmet süresi dolmadan hizmetinde bulunduğu
Yüksek Öğretim Kurumu ve mecburi hizmetinin devredildiği kurum tarafından
görevden çekilmiş sayıldığında mecburi hizmetine tekabül eden ödemelerin
tamamının ve % 50 fazlası ile ayrıca bu ödemelere ilişkin sarf tarihinden
itibaren hesaplanacak yasal vs. vergi ve kanuni ödemelerle birlikte Yüzüncü
Yıl Üniversitesi emrine nakden ve defaten ödemeyi kabul ve taahhüt
etmiştir. Söz konu yüklenme ve kefalet senedi ile, Üniversiteye karşı
mecburi hizmet yükümlülüğü ya da parasal karşılığı taahhüt edilmek
suretiyle Üniversite ile araştırma görevlisi arasında, tarafların
karşılıklı hak ve yükümlülüklerini içeren bir sözleşme ilişkisi açıktır.
Dolayısıyla,
uyuşmazlık taraflar arasındaki sözleşmeden diğer bir ifadeyle yüklenme ve
kefalet senedinde yer alan borçtan kaynaklandığı; sözleşmede yer alan borçtan
kaynaklanan uyuşmazlığın özel hukuk hükümlerine göre görüm ve çözümünde
adli yargı yeri görevli bulunmaktadır.
Açıklanan
nedenlerle 2247 sayılı Kanun'un 10. ve 13. maddeleri gereğince, olumlu
görev uyuşmazlığı çıkarılmasına, dosyanın Uyuşmazlık Mahkemesi
Başkanlığı’na gönderilmesine karar verildi.” şeklindeki gerekçesiyle olumlu
görev uyuşmazlığı çıkarmıştır.
İNCELEME VE GEREKÇE :
Uyuşmazlık Mahkemesi Hukuk Bölümü’nün, Serdar
ÖZGÜLDÜR’ün Başkanlığında, Üyeler: Mustafa AYSAL, Eyüp Sabri BAYDAR, Sıddık
YILDIZ, Nurdane TOPUZ, Sedat ÇELENLİOĞLU ve Ayhan AKARSU’nun katılımlarıyla
yapılan 5.5.2014 günlü toplantısında:
l-İLK İNCELEME: Başvuru yazısı ve dosya örneği üzerinde
2247 sayılı Yasa’nın 27. maddesi gereğince yapılan incelemeye göre, davalı
idare vekilinin anılan Yasanın 10/2 maddesinde öngörülen yönteme uygun
olarak yaptığı görev itirazının reddedilmesi ve 12/1. maddede belirtilen
süre içinde başvuruda bulunması üzerine Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı’nca,
10. maddede öngörülen biçimde olumlu görev uyuşmazlığı çıkarıldığı
anlaşılmaktadır. Usule ilişkin herhangi bir noksanlık bulunmadığından görev
uyuşmazlığının esasının incelenmesine oy birliği ile karar verildi.
II-ESASIN İNCELENMESİ: Raportör-Hakim Birgül YİĞİT’in,
davanın çözümünde adli yargının görevli olduğu yolundaki raporu ile
dosyadaki belgeler okunduktan; ilgili Başsavcılarca görevlendirilen
Yargıtay Cumhuriyet Savcısı Mehmet BAYHAN ile Danıştay Savcısı Mehmet Ali
GÜMÜŞ’ün davada adli yargının görevli olduğu yolundaki sözlü açıklamaları
da dinlendikten sonra GEREĞİ GÖRÜŞÜLÜP DÜŞÜNÜLDÜ:
Dava, 2547 sayılı Kanun’un 35. maddesi uyarınca
araştırma görevlisi olarak davalı Üniversite adına bütünleşik doktora
eğitimi yapmak amacıyla Dokuz Eylül Üniversitesi Sosyal Bilimler
Enstitüsü’nde göreve başladığı sırada, doktora eğitimini yapabilmesi için
davalı üniversite lehine yüklendiği mecburi hizmet yükümlülüğü senedinin
iptali istemiyle yaptığı başvurunun reddine ilişkin işlemin iptali
istemiyle açılmıştır.
2547 sayılı
Yükseköğretim Kanunu’nun, “Öğretim
elemanı yetiştirme” başlıklı 35. maddesinde “Yükseköğretim
kurumları; kendilerinin ve yeni kurulmuş ve kurulacak diğer yükseköğretim
kurumlarının ihtiyacı için yurt içinde ve dışında, kalkınma planı ilke ve
hedeflerine ve Yükseköğretim Kurulunun belirteceği ihtiyaca ve esaslara
göre öğretim elemanı yetiştirirler.
(Ek fıkralar: 17/8/1983-2880/18 md.) Öğretim elemanı yetiştirilmesi amacıyla üniversitelerin
araştırma görevlisi kadroları, araştırma veya doktora çalışmaları yaptırmak
üzere başka bir üniversiteye, Yükseköğretim Kurulunca geçici olarak tahsis
edilebilir. Bu şekilde doktora veya tıpta uzmanlık veya sanatta yeterlik
payesi alanlar, bu eğitimin sonunda kadrolarıyla birlikte kendi
üniversitelerine dönerler.
Yurt içi veya yurt dışında yetiştirilen öğretim
elemanları, genel hükümlere göre bağlı oldukları yükseköğretim kurumlarında
mecburi hizmetlerini yerine getirmek zorundadırlar. Bu yükümlülüğü yerine
getirmeyenlere, yükseköğretim kurumlarında görev verilmez. Özel kanunlarla
getirilen mecburi hizmet çalışmaları bu hüküm dışındadır.” hükmüne yer
verilmiştir.
Dosyanın
incelenmesinden, Yüzüncü Yıl Üniversitesi’nde araştırma görevlisi olarak
görev yapmakta iken, 2547 sayılı Yükseköğretim Kanunu'nun 35.maddesi
uyarınca davalı idare adına Dokuz Eylül Üniversitesi’nde lisansüstü eğitim
yapmak üzere görevlendirilen davacının, doktora öğrencisi olarak Dokuz
Eylül Üniversitesi'ne gönderilmesinden önce davacı ile müşterek borçlu ve
müteselsil kefilleri tarafından düzenlenen taahhütname ve yüklenme
senedinin iptali istemiyle yapılan başvurunun reddine ilişkin işlemin
iptali istemiyle, eldeki davanın açıldığı anlaşılmaktadır.
Bu
duruma göre, taahhüt ve kefalet senedinin davacı ve kefilleri tarafından
tek taraflı olarak imzalanarak idareye karşı taahhütte bulunulması karşısında,
davacı tarafından senedin iptali istemiyle açılan davanın görüm ve çözümünde
adli yargı yerinin görevli olduğu sonucuna varılmıştır.
Açıklanan
nedenlerle, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı’nın başvurusunun kabulü ile davalı
Yüzüncü Yıl Üniversitesi Rektörlüğü vekilinin görev itirazının reddine
ilişkin Van 2.İdare Mahkemesi’nin kararının kaldırılması gerekmiştir.
SONUÇ : Davanın çözümünde ADLİ YARGININ görevli olduğuna,
bu nedenle Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı’nın BAŞVURUSUNUN KABULÜ ile,
davalı Yüzüncü Yıl Üniversitesi Rektörlüğü vekilinin GÖREV İTİRAZININ
REDDİNE İLİŞKİN Van 2. İdare Mahkemesi’nin 19.09.2013 gün ve 2013/1134 Esas
sayılı KARARININ KALDIRILMASINA, 5.5.2014 gününde Üye Sıddık YILDIZ’ın
KARŞI OYU ve OYÇOKLUĞU İLE KESİN OLARAK karar verildi.
KARŞI
OY
Dava,
Davalı Üniversitede araştırma görevlisi olarak çalışmakta iken, 2547 sayılı
Yükseköğretim Kanunu'nun 35.maddesi kapsamında davalı idare adına başka bir
üniversitede lisansüstü eğitim yapmak üzere görevlendirilen davacının,
görevlendirme işleminden önce imzaladığı taahhüt ve kefalet senedi
uyarınca, mecburi hizmet yükümlülüğü ile kefalet senedinin iptali istemiyle
açılmıştır.
2577
sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu'nun 2/1-a maddesinde, idari işlemler
hakkında yetki, şekil, sebep konu ve maksat yönlerinden biri ile hukuka
aykırı olduklarından dolayı iptalleri için menfaatleri ihlal edilenler
tarafından açılan iptal davaları idari dava türleri arasında sayılmıştır.
2547 sayılı Yasa uyarınca başka bir üniversitede öğretim
üyesi yetiştirme programı kapsamında eğitim yapmak üzere
görevlendirilmesindeki amaç göz önünde bulundurulduğunda, davacının bu
taahhüt ve kefalet senedini idare ile eşit düzeyde olarak, isteği ve özgür
iradesi ile imzaladığından söz etmeye olanak bulunmadığından, ortada özel
hukuk alanını ilgilendiren bir uyuşmazlık bulunmamaktadır.
İdarece kamu gücüne dayanılarak ve tek taraflı irade ile
kurulan taahhüt ve kefalet senedine ilişkin uyuşmazlığın 2577 sayılı
Yasanın 2/1-a maddesinde sayılan iptal davaları kapsamında görüm ve
çözümünde idari yargı görevli bulunmaktadır.
Açıklanan nedenlerle Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı’nca
yapılan başvurunun reddi gerektiği görüşüyle, aksi yöndeki karara karşıyım.
—— • ——
Uyuşmazlık Mahkemesi
Başkanlığından:
16-ESAS NO : 2014/508
KARAR NO: 2014/549
KARAR TR : 05.05.2014
(Hukuk Bölümü)
ÖZET :
Davacının taşınmazı üzerinde konulan kısıtlamanın (hukuki el atmanın) yol
açtığı öne sürülen zararın tazmini istemiyle açılan davanın imar planından
kaynaklanan tazminat davaları kapsamında İDARİ YARGI YERİNDE çözümlenmesi
gerektiği hk.
K A R A R
Davacılar : 1- S.A., 2- H.A.
Vekilleri : Av. A.B. & Av. T.B.
Davalılar
: 1-Yenimahalle Belediye Başkanlığı
Vekili : Av. M.B.A.
2-Ankara Büyükşehir Belediye Başkanlığı
Vekili : Av. M.U.
O L A Y : Davacılar vekili
dava dilekçesinde özetle; davacıların Ankara ili, Yenimahalle İlçesi,
İvedik İmar Köyü, 43608 ada 1 parsel sayılı taşınmazın hisseli malikleri
olduğunu, taşınmazın imar planında “Spor Tesisleri Alanı” olarak
ayrıldığını belirterek; taşınmazın tapu kaydının davalı idareler adına
tescili ile, fazlaya ilişkin hakları saklı kalmak kaydı ile şimdilik
10.000,00 TL nin faizi ile birlikte davalılardan tahsiline karar verilmesi
istemiyle adli yargıda dava açmıştır.
Davalılar Yenimahalle Belediye Başkanlığı vekili ile
Ankara Büyükşehir Belediye Başkanlığı vekilinin süresi içerisinde verdiği
cevap dilekçeleri ile görev itirazında bulunmuşlardır.
ANKARA 16. ASLİYE HUKUK MAHKEMESİ: 13.11.2013 gün ve
E:2013/159 sayı ile, görev itirazının reddine karar vermiştir.
Davalılar Yenimahalle Belediye
Başkanlığı vekili ile Ankara Büyükşehir Belediye Başkanlığı vekilinin, idari yargı yararına olumlu görev uyuşmazlığı
çıkartılması yolunda süresi içinde verdiği dilekçesi üzerine, dava dosyasının
onaylı bir örneği Danıştay Başsavcılığı'na gönderilmiştir.
DANIŞTAY
BAŞSAVCISI; İdarelerin 3194 sayılı İmar Kanunu’nun 8'inci maddesi
uyarınca tek yanlı irade açıklamaları ile tesis ettikleri, genel ve
düzenleyici imar planları ile bu planlara dayanılarak tesis edilen
parselasyon, kamulaştırma, ruhsat gibi bireysel işlemler, "idari
işlem, bu imar planı uyarınca yapmak zorunda oldukları program ve
uygulamaları bunun için gerekli zamanda gerçekleştirmemeleri yani, bu
konudaki hareketsizliklerin de, idari eylem niteliği taşıdığını belirterek,
2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu'nun 2'nci maddesinin 1'inci
fıkrasının (b) bendinde yer alan "idari eylem ve işlemlerden dolayı
kişisel hakları doğrudan muhtel olanlar tarafından açılan tam yargı
davaları," hükmü gereğince idari yargı yerinde görülmesinin gerektiği
belirtilerek, davanın, taşınmazın bedelinin tazminat olarak ödenmesi
istemine ilişkin kısmı yönünden, 2247 sayılı Yasa'nın 10'uncu maddesi
uyarınca, olumlu görev uyuşmazlığı çıkarılmasına ve dosyanın Uyuşmazlık
Mahkemesine gönderilmesine karar vermiştir.
İNCELEME VE GEREKÇE :
Uyuşmazlık Mahkemesi Hukuk Bölümü’nün, Serdar ÖZGÜLDÜR’ün
Başkanlığında, Üyeler: Eyüp Sabri BAYDAR, Ali ÇOLAK, Sıddık YILDIZ, Nurdane
TOPUZ, Ayhan Akarsu ve Mehmet AKBULUT’un katılımlarıyla yapılan 05.05.2014
günlü toplantısında:
l-İLK İNCELEME: Başvuru yazısı ve dava dosyası örneği
üzerinde 2247 sayılı Yasa'nın 27. maddesi gereğince yapılan incelemeye
göre, davalılar Yenimahalle Belediye Başkanlığı vekili ile Ankara
Büyükşehir Belediye Başkanlığı vekilinin anılan Yasanın 10/2 maddesinde
öngörülen yönteme uygun olarak yaptıkları görev itirazının reddedilmesi ve
davalılar Yenimahalle Belediye Başkanlığı vekili ile Ankara Büyükşehir
Belediye Başkanlığı vekilinin 12/1. maddede belirtilen süre içinde
başvuruda bulunması üzerine Danıştay Başsavcısı'nca, 10. maddede öngörülen
biçimde, olumlu görev uyuşmazlığı çıkarıldığı anlaşılmaktadır. Usule
ilişkin herhangi bir noksanlık bulunmadığından görev uyuşmazlığının
esasının incelenmesine oy birliği ile karar verildi.
II-ESASIN İNCELENMESİ: Raportör-Hakim Filiz BUDAK’ın,
davanın çözümünde idari yargının görevli olduğu yolundaki raporu ile
dosyadaki belgeler okunduktan; ilgili Başsavcılarca görevlendirilen
Yargıtay Cumhuriyet Savcısı Mehmet BAYHAN ile Danıştay Savcısı Mehmet Ali
GÜMÜŞ’ün davada idari yargının görevli olduğu yolundaki sözlü açıklamaları
da dinlendikten sonra GEREĞİ GÖRÜŞÜLÜP DÜŞÜNÜLDÜ:
Dava, davacıların hisseli taşınmazına, imar planında “
spor tesisleri alanı ” olarak ayrılmak suretiyle kamulaştırmasız el
atıldığından bahisle, taşınmazın tapusunun davalılar adına tescili ile
fazlaya ilişkin hakları saklı kalmak kaydıyla 10.000,00 TL’nin faizi ile
birlikte davalılardan tahsili istemiyle açılmıştır.
3194 sayılı İmar Kanunu’nun “Planların hazırlanması ve
yürürlüğe konulması” başlıklı 8. maddesinde; “Planların hazırlanmasında ve
yürürlüğe konulmasında aşağıda belirtilen esaslara uyulur.
a) Bölge
planları; sosyo - ekonomik gelişme eğilimlerini, yerleşmelerin gelişme
potansiyelini, sektörel hedefleri, faaliyetlerin ve alt yapıların
dağılımını belirlemek üzere hazırlanacak bölge planlarını, gerekli gördüğü
hallerde Devlet Planlama Teşkilatı yapar veya yaptırır.
b) İmar
Planları; Nazım İmar Planı ve Uygulama İmar Planından meydana gelir. Mevcut
ise bölge planı ve çevre düzeni plan kararlarına uygunluğu sağlanarak,
belediye sınırları içinde kalan yerlerin nazım ve uygulama imar planları
ilgili belediyelerce yapılır veya yaptırılır. Belediye meclisince
onaylanarak yürürlüğe girer. (Değişik dördüncü cümle: 8/8/2011- KHK-648/21
md.) Bu planlar onay tarihinden itibaren belediye başkanlığınca tespit
edilen ilan yerlerinde ve ilgili idarelerin internet sayfalarında bir ay
süreyle eş zamanlı olarak ilan edilir. Bir aylık ilan süresi içinde
planlara itiraz edilebilir. Belediye başkanlığınca belediye meclisine
gönderilen itirazlar ve planları belediye meclisi onbeş gün içinde
inceleyerek kesin karara bağlar.
Belediye
ve mücavir alan dışında kalan yerlerde yapılacak planlar valilik veya
ilgilisince yapılır veya yaptırılır. Valilikçe uygun görüldüğü takdirde
onaylanarak yürürlüğe girer. (Değişik üçüncü cümle: 8/8/2011- KHK-648/21
md.) Onay tarihinden itibaren valilikçe tespit edilen ilan yerinde ve
ilgili idarelerin internet sayfalarında bir ay süreyle eş zamanlı olarak
ilan edilir. Bir aylık ilan süresi içinde planlara itiraz edilebilir.
İtirazlar valiliğe yapılır, valilik itirazları ve planları onbeş gün
içerisinde inceleyerek kesin karara bağlar.
Onaylanmış
planlarda yapılacak değişiklikler de yukarıdaki usullere tabidir.
Kesinleşen
imar planlarının bir kopyası, Bakanlığa gönderilir.
İmar
planları alenidir. Bu aleniyeti sağlamak ilgili idarelerin görevidir.
Belediye Başkanlığı ve mülki amirlikler, imar planının tamamını veya bir
kısmını kopyalar veya kitapçıklar haline getirip çoğaltarak tespit edilecek
ücret karşılığında isteyenlere verir.
c) (Ek:
3/7/2005 - 5403/25 md.) Tarım arazileri, Toprak Koruma ve Arazi Kullanımı
Kanununda belirtilen izinler alınmadan tarımsal amaç dışında kullanılmak
üzere plânlanamaz.” hükmüne yer verilmiştir.
Mahkememiz
tarafından Ankara 16. Asliye Hukuk Mahkemesi’ne 01.04.2014 gün ve 2014/568
sayılı yazı ile dava konusu parsel üzerinde keşif yapılıp yapılmadığı,
keşif yapılmış ise bilirkişi raporunun gönderilmesi istenilmiş olup, Ankara
16. Asliye Hukuk Mahkemesinin 01.04.2014 gün ve 2013/159 Esas sayılı cevabi
yazısı ile 05.12.2013 tarihinde keşif yapıldığı ve bilirkişi raporlarının
dosyaya gönderildiği bildirilmiştir. Bilirkişi raporlarının incelenmesinden,
bahse konu taşınmaz üzerinde fiili el atmanın olmadığının belirlendiği
anlaşılmıştır.
Olayda, imar planının uygulaması sonucu, uyuşmazlığa konu
parselin imar planında “ özel spor alanında kaldığı, taşınmaza idarelerce
fiilen el atılmadığı, kamulaştırmasız el atma nedeniyle taşınmazın
bedelinin ödenilmesi gerektiğinin iddia edildiği; davanın konusunun, davalı
idarece 3194 sayılı Kanunu uyarınca kamu gücü kullanılarak tek yanlı irade
ile yapılan imar planlarında yer alan davacının hissedar olduğu taşınmazın
bedelinin tazminine ilişkin bulunduğu anlaşılmış olup, belirtilen duruma
göre, imar planı ve buna dayalı imar uygulaması sonucunda uğranılan zararın
tazminine yönelik bulunan davanın, 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü
Kanunu'nun 2/1-b maddesinde yer alan "İdari eylem ve işlemlerden
dolayı kişisel hakları doğrudan muhtel olanlar tarafından açılan tam yargı
davaları" kapsamında idari yargı yerince çözümlenmesi gerekmektedir.
Öte
yandan, taşınmazın imar planında “dere mutlak koruma alanı” nda kalması
nedeniyle taşınmaz üzerindeki tasarruf yetkisinin kısıtlanması nedenine
dayalı olarak davacının Asliye Hukuk Mahkemesi nezlinde açtığı tazminat
davasında, bu Mahkemece 4.11.1983 günlü, 2942 sayılı Kamulaştırma
Kanunu’nun Geçici 6 ncı maddesinin kimi fıkralarının iptali istemiyle
Anayasa Mahkemesine yapılan itiraz başvurusunda; Anayasa Mahkemesi
25.9.2013 tarih ve E: 2013/93, K: 2013/101 sayılı kararında ”… Davacının
mülkü üzerinde tasarruf etme hakkının kısıtlanması, idarenin bir eyleminden
değil, idari bir işlem niteliğinde olduğu tartışmasız olan imar planından
kaynaklanmaktadır. Olayda, idarenin fiili el koyma niteliği taşıyan bir
eylemi henüz bulunmamakta, aksine kanunen yapması gereken kamulaştırma
işlemlerini yapmamak biçiminde tezahür eden bir eylemsizliği söz konusudur.
Öte yandan kamulaştırmasız el atmadan söz edilebilmesi için taşınmaz
zilyetliğinin idareye geçmesi ve taşınmazın fiilen kamu hizmetine tahsis
edilmiş olması gerekmektedir. Oysa, mahkemede görülen davaya konu olayda
olduğu gibi imar kısıtlamaları’nda taşınmaz zilyetliği malikte kalmaya
devam etmekte olup, yalnızca malikin ilgili mevzuattan kaynaklanan bazı
kısıtlamalara maruz kalması söz konusu olmaktadır. Sonuç olarak, davacının
taşınmazının imar planlarında “ dere mutlak koruma alanı” nda bırakılması
nedeniyle, tasarruf hakkının kısıtlanmasının kamulaştırmasız el atma sonucu
olduğu ve tasarruf hakkının kısıtlanması sebebiyle doğan zararın ancak
idari yargıda açılacak bir tam yargı davasına konu edilebileceği sonucuna
ulaşılmaktadır. Dolayısıyla bakılmakta olan dava, itiraz başvurusunda
bulunan mahkemenin görev alanına girmemektedir. Nitekim, Anayasanın 158.
maddesi ile, adli, idari ve askeri yargı merciileri arasındaki görev ve
hüküm uyuşmazlıklarını kesin olarak çözümlemeye yetkili kılınan Uyuşmazlık
Mahkemesinin istikrar bulmuş içtihatları da bu yöndedir…” gerekçesiyle,
Asliye Hukuk Mahkemesince yapılan itiraz başvurusu, başvuran mahkemenin
yetkisizliği nedeniyle oybirliğiyle reddedilmiştir. Yine taşınmazı imar
planında “spor alanı” olarak ayrılan davacının Asliye Hukuk Mahkemesinde
açtığı tazminat davasında, davalı idarelerin görev itirazları nedeniyle
Danıştay Başsavcılığınca çıkartılan olumlu görev uyuşmazlığında, Uyuşmazlık
Mahkemesi’nce olumlu görev uyuşmazlığı talebinin kabulü ile ilgili Asliye
Hukuk Mahkemesinin görevlilik kararının kaldırılması yolunda verilen karar
nedeniyle, anayasal haklarının ihlal edildiği iddiasıyla Anayasa
Mahkemesine yapılan bireysel başvuru üzerine, Anayasa Mahkemesi İkinci Bölümünce
18.9.2013 tarihinde verilen kararda (Başvuru No: 2013/1586) “…Mahkemenin
gerekçesi ve başvurucunun iddiaları incelendiğinde, iddiaların özünün
Uyuşmazlık Mahkemesi tarafından delillerin değerlendirilmesinde ve hukuk
kurallarının yorumlanmasında isabet olmadığına ve esas itibariyle
yargılamanın sonucuna ilişkin olduğu anlaşılmaktadır. Yargılama, Uyuşmazlık
Mahkemesi tarafından usul şartlarına ve hukuka uygun olarak gerçekleştirilmiş
olup, başvurucu derece mahkemelerinde kendi delillerini ve iddialarını
sunma fırsatını bulmuş ve bunlar Uyuşmazlık Mahkemesi’nce gereği gibi
değerlendirilmiştir… Açıklanan nedenlerle, adil yargılanma hakkının ihlal
edildiği iddialarının kanun yolu şikayeti niteliğinde olduğu, Uyuşmazlık
Mahkemesi kararının bariz bir şekilde keyfilik de içermediği
anlaşıldığından, başvurunun, diğer kabul edilebilirlik koşulları yönünden
incelenmeksizin ‘açıkça dayanaktan yoksun olması’ nedeniyle kabul edilemez
olduğuna karar verilmesi gerekir…” gerekçesiyle, davacının başvurusu
oybirliğiyle reddedilmiştir. (Resmi Gazete, 30.10.2013, Sayı:28806) Son
olarak, Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 30.10.2013 tarih ve E.2013/603,
K.2013/1503 sayılı kararıyla, imar planındaki kısıtlamalardan kaynaklanan
‘hukuki el atmalardan’ kaynaklanan tazminat istemli davaların idari
yargının görevinde olduğu hüküm altına alınmıştır.
Açıklanan nedenlerle,
Danıştay Başsavcısı’nın, davanın,
taşınmazın bedelinin tazminat olarak ödenmesi istemine ilişkin kısmı
yönünden, başvurusunun kabulü ile, davalılar Yenimahalle Belediye
Başkanlığı vekili ile Ankara Büyükşehir Belediye Başkanlığı vekilinin görev
itirazının Ankara 16. Asliye Hukuk Mahkemesince reddine ilişkin 13.11.2013 gün ve E:2013/159 sayılı kararın
kaldırılması gerekmiştir.
SONUÇ :
Davanın çözümünde İDARİ YARGININ görevli olduğuna, bu nedenle Danıştay
Başsavcısı’nın, davanın, taşınmazın
bedelinin tazminat olarak ödenmesi istemine ilişkin kısmı yönünden,
BAŞVURUSUNUN KABULÜ ile, davalılar Yenimahalle Belediye Başkanlığı vekili
ile Ankara Büyükşehir Belediye Başkanlığı vekilinin görev itirazının Ankara
16. Asliye Hukuk Mahkemesince reddine
ilişkin 13.11.2013 gün ve E:2013/159 sayılı KARARIN KALDIRILMASINA,
05.05.2014 gününde OY BİRLİĞİ İLE KESİN OLARAK karar verildi.
—— • ——
Uyuşmazlık Mahkemesi
Başkanlığından:
17-ESAS NO : 2014/523
KARAR NO: 2014/561
KARAR TR : 05.05.2014
(Hukuk Bölümü)
ÖZET : Davacının
taşınmazı üzerinde konulan kısıtlamanın (hukuki el atmanın) yol açtığı öne sürülen
zararın tazmini istemiyle açılan davanın imar planından kaynaklanan
tazminat davaları kapsamında, İDARİ YARGI YERİNDE çözümlenmesi gerektiği
hk.
K A R A R
Davacılar : 1- S.D., 2- S.D., 3-
Y.D., 4- E.D.
Vekili : Av. D.D.
Davalılar : 1- Zeytinburnu Belediye Başkanlığı
Vekili : Av. G.C.B.
2- İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı
Vekili : Av. G.B.
O L A Y :
Davacılar vekili dava dilekçesinde özetle;
“…Müvekkilim
davacılar İstanbul ili, Zeytinburnu İlçesi Merkez Efendi Mah. 502 pafta 2965
ada 4 parsel sayılı taşınmazın maliki bulunmaktadırlar.
Müvekkillerimin
maliki bulunduğu taşınmaza davalı idarelerce kamulaştırmasız el atılması
nedeni ile bir kısım davacılar tarafından miktar, bedele ve talebimize
ilişkin fazlaya ait talep ve dava haklarımız saklı kalarak ikame ettiğimiz
kamulaştırmasız el atmadan doğan tazminat davamızda Bakırköy 3.Asliye Hukuk
Mahkemesi’nin 2010/138 Esas sayılı dosyası ile yapılan yargılamada
mahkemece davanın reddine karar verilmiş ise de, Yüce Yargıtay 5.Hukuk Dairesinin
2012/3278 Esas 2012/7681 Karar sayılı kararı ile yerel mahkeme kararının
Bozulmasına karar verilmiş olmakla, Bakırköy 3.Asliye Hukuk Mahkemesinin
dosyası 2012/234 Esas sayısını almıştır.
Davalı
idarelerce müvekkilim davacıların maliki ve hissedarı oldukları taşınmaza
kamulaştırmasız el atılması nedeni ile fazlaya ait talep ve dava haklarımız
saklı kalarak iş bu davayı ikame etmek zarureti hasıl olmuştur.” demek
suretiyle fazlaya ilişkin haklarını saklı tutarak davacıların maliki
bulundukları İstanbul ili, Zeytinburnu İlçesi Merkez Efendi Mah. 502 pafta,
2965 ada, 4 parsel sayılı taşınmaza kamulaştırmasız el atıldığından
bahisle, 10.300.000,00 TL nin davalılardan müştereken ve müteselsilen yasal
faizi ile birlikte tahsili ile davacılara payları oranında ödenmesine,
davanın fiili ve hukuki irtibat nedeniyle Bakırköy 3. Asliye Hukuk
Mahkemesinin E:2012/234 sayılı dosyası ile birleştirilmesine karar
verilmesi istemiyle adli yargı yerinde dava açmıştır.
Davalılardan Zeytinburnu Belediye Başkanlığı vekili süresi
içerisinde sunduğu cevap dilekçesinde özetle, görev itirazında bulunmuştur.
Bakırköy 3. Asliye Hukuk Mahkemesi: 17.12.2013 gün ve
E:2012/260 sayı ile, davalı Zeytinburnu Belediye Başkanlığı vekilinin görev
itirazının reddine karar vermiştir.
Davalılardan Zeytinburnu Belediye
Başkanlığı vekilinin, idari yargı yararına olumlu görev uyuşmazlığı
çıkartılması yolunda süresi içinde verdiği dilekçe üzerine, dava dosyasının
onaylı bir örneği Danıştay Başsavcılığı'na gönderilmiştir.
Danıştay
Başsavcısı; İdarelerin 3194 sayılı İmar Kanunu’nun 8'inci maddesi
uyarınca tek yanlı irade açıklamaları ile tesis ettikleri, genel ve
düzenleyici imar planları ile bu planlara dayanılarak tesis edilen parselasyon,
kamulaştırma, ruhsat gibi bireysel işlemler, "idari işlem, bu imar
planı uyarınca yapmak zorunda oldukları program ve uygulamaları bunun için
gerekli zamanda gerçekleştirmemeleri yani, bu konudaki hareketsizliklerin
de, idari eylem niteliği taşıdığını belirterek, davanın 2577 sayılı İdari
Yargılama Usulü Kanunu'nun 2'nci maddesinin 1'inci fıkrasının (b) bendinde
yer alan "idari eylem ve işlemlerden dolayı kişisel hakları doğrudan
muhtel olanlar tarafından açılan tam yargı davaları," hükmü gereğince
idari yargı yerinde görülmesinin gerektiği belirtilerek, 2247 sayılı
Yasa'nın 10'uncu maddesi uyarınca, olumlu görev uyuşmazlığı çıkarılmasına
ve dosyanın Uyuşmazlık Mahkemesine gönderilmesine karar vermiştir.
İNCELEME VE GEREKÇE :
Uyuşmazlık Mahkemesi Hukuk Bölümü’nün, Serdar
ÖZGÜLDÜR’ün Başkanlığında, Üyeler: Eyüp Sabri BAYDAR, Ali ÇOLAK, Sıddık
YILDIZ, Nurdane TOPUZ, Ayhan AKARSU ve Mehmet AKBULUT’un katılımlarıyla
yapılan 5.5.2014 günlü toplantısında:
l-İLK İNCELEME: Başvuru yazısı ve dava dosyası örneği
üzerinde 2247 sayılı Yasa'nın 27. maddesi gereğince yapılan incelemeye
göre, davalılardan Zeytinburnu Belediye Başkanlığı vekilinin anılan Yasanın
10/2.maddesinde öngörülen yönteme uygun olarak yaptığı görev itirazının
reddedilmesi ve dahi 12/1.maddede belirtilen süre içinde başvuruda
bulunması üzerine Danıştay Başsavcısı'nca, davalı Zeytinburnu Belediye
Başkanlığı açısından, 10.maddede öngörülen biçimde, olumlu görev
uyuşmazlığı çıkarıldığı anlaşılmaktadır.
II-ESASIN İNCELENMESİ: Raportör-Hakim Selim Şamil
KAYNAK’ın, davanın çözümünde idari yargının görevli olduğu yolundaki raporu
ile dosyadaki belgeler okunduktan; ilgili Başsavcılarca görevlendirilen
Yargıtay Cumhuriyet Savcısı Mehmet BAYHAN ile Danıştay Savcısı Mehmet Ali
GÜMÜŞ’ün davada idari yargının görevli olduğu yolundaki sözlü açıklamaları
da dinlendikten sonra GEREĞİ GÖRÜŞÜLÜP DÜŞÜNÜLDÜ:
Dava, davacıların taşınmazına kamulaştırmasız el
atıldığı belirtilerek, fazlaya ilişkin hakları saklı kalmak kaydı ile
şimdilik 10.300.000,00 TL’nin faizi ile birlikte davalılardan müştereken ve
müteselsilen tahsiline karar verilmesi istemiyle açılmıştır.
Bakırköy 3. Asliye Hukuk Mahkemesi’nin 22.06.2012 gün ve
E:2012/234, K:2012/270 sayılı karar örneği dosyaya celp edilmiş olup,
yapılan incelemede; dava dilekçesinde davaya konu edilen İstanbul İli,
Zeytinburnu İlçesi, Merkez Efendi Mahallesi, 2965 ada, 4 parsel sayılı
taşınmaza davalı idareler tarafından kamulaştırma olmaksızın el atıldığı ve
bu nedene dayalı olarak açmış oldukları dava neticesinde Bakırköy 9. Asliye
Hukuk Mahkemesi’nin 2008/285 esas sayılı dosyası ile el atılan ve yol
olarak kullanılan 1345
m² lik kısımla ilgili tazminata hükmedildiği
belirtilerek, fiilen yol olarak el atılan alan dışında kalan taşınmazın ise
imar planlarında kültürel tesis alanında kaldığından bahisle bu kalan kısım
için fazlaya ilişkin haklar saklı tutulmak kaydı ile 12.000,00 TL
tazminatın dava tarihinden itibaren işleyecek yasal faizi birlikte
davalılardan tahsiline karar verilmesinin talep edildiği, iş bu davada dava
konusu taşınmaza ilişkin olarak mahallinde keşif yapıldığı, keşif sonrası
mahkemeye ibraz edilen 22.06.2012 tarihli bilirkişi raporunda krokide sarı
boya ile gösterilen kısmın fiili yol olarak tespit edildiği, ancak aynı
taşınmazla ilgili olarak Bakırköy 9. Asliye Hukuk Mahkemesinin 2008/285
esas sırasına kaydedilerek dava açıldığı ve 2009/133 karar sayılı kararı
ile fiili yol alanı olan 1345 m² lik kısmın bedeline hükmedildiği,
davaya konu edilen yerin ise A ve C alanları olduğu, A ile gösterilen
alanın zirai amaçla kullanıldığı, C ile gösterilen alanda ise muhtelif cins
ve yaşta ağaçlar ile kısmen müktesebatların bulunduğu,söz konusu alanlara
ise fiili el atma olmadığının belirtildiği, neticeten davalı İstanbul
Büyükşehir Belediye Başkanlığı aleyhine açılan davanın husumet nedeniyle
reddine, diğer davalı Zeytinburnu Belediye Başkanlığı aleyhine açılan
davanın ise kabulüne karar verildiği, iş bu kararın temyiz edildiği ve hali
hazırda kesinleşmediği anlaşılmıştır.
Buradan hareketle dosyaya celp edilen Bakırköy 9. Asliye
Hukuk Mahkemesinin 05.05.2009 gün ve E:2008/285, K:2009/133 sayılı karar
örneğinde yapılan incelemede; davanın, davaya konu edilen İstanbul İli,
Zeytinburnu İlçesi, Merkez Efendi Mahallesi, 2965 ada, 4 parsel sayılı
taşınmaza davalı idareler tarafından kamulaştırma yapılmaksızın el
atıldığından bahisle fazlaya dair hakları saklı kalmak kaydıyla 10.000,00
TL’nin davalı idarelerden tahsili istemiyle açıldığı,dava konusu mahalde
yapılan keşif neticesinde mahkemeye ibraz edilen bilirkişi raporunda dava
konusu taşınmazın 1345m² lik kısmından yol ve trotuar geçirilmek suretiyle
fiilen el atıldığının belirtildiği,neticeten davalı İstanbul Büyükşehir
Belediye Başkanlığı hakkındaki davanın husumet nedeniyle reddine, diğer
davalı Zeytinburnu Belediye Başkanlığı hakkındaki davanın ise kabulü ile
dava konusu Zeytinburnu İlçesi, Merkez Efendi Mahallesi, 502 pafta, 2965
ada, 4 parsel sayılı taşınmaza davalı Zeytinburnu Belediyesince el atılan
ve 18.03.2009 tarihli bilirkişi raporunda ekli krokide A harfi ile
gösterilen 1.345
m² lik kısmın TMK 999 madde gereğince tapudan yol olarak
terkinine karar verildiği, bu kararın kesinleştiği anlaşılmıştır.
Bu değerlendirmeler neticesinde; uyuşmazlığa konu edilen
Bakırköy 3. Asliye Hukuk Mahkemesi’nin E:2012/260 sayılı dosyasında dava
konusu edilen İstanbul İli, Zeytinburnu İlçesi, Merkez Efendi Mahallesi,
2965 ada, 4 parsel sayılı taşınmaz ile ilgili olarak daha önceden Bakırköy
9. Asliye Hukuk Mahkemesinin E:2008/285 sayılı dosyasında görülen davada
dava konusu taşınmazın 1345m² lik kısmından yol ve trotuar geçirilmek
suretiyle taşınmaza fiilen el atıldığının tespit edildiği ve neticeten
fiilen el atılan kısım hakkında bir karar verildiği, sonrasında ise, aynı
taşınmaz hakkında bu kez Bakırköy 3. Asliye Hukuk Mahkemesi’nin E:2012/234
sayılı dosyasında İstanbul İli, Zeytinburnu İlçesi, Merkez Efendi
Mahallesi, 2965 ada,4 parsel sayılı taşınmaza ilişkin olarak, taşınmazın
fiilen el atılmayan kısmının imar planlarında kültürel tesis alanında
kaldığından bahisle bu kalan kısım için tazminat talebiyle dava açıldığı,
bu dava neticesinde de davalı İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı
aleyhine açılan davanın husumet nedeniyle reddine, diğer davalı Zeytinburnu
Belediye Başkanlığı aleyhine açılan davanın ise kabulüne karar verildiği,
iş bu kararın temyiz edildiği ve hali hazırda kesinleşmediği anlaşılmakla,
hal böyle iken; davaya konu edilen hususun İstanbul İli, Zeytinburnu
İlçesi, Merkez Efendi Mahallesi, 2965 ada, 4 parsel sayılı taşınmazın daha
önceden Bakırköy 9. Asliye Hukuk Mahkemesinin E:2008/285 sayılı dosyasında
fiilen el atıldığı tespit edilen kısmının dışında kalan kısım olduğu, bu
yere ilişkin olarak da, daha önceden Bakırköy 3. Asliye Hukuk Mahkemesi’nin
E:2012/234 sayılı dosyasında yapılan bilirkişi incelemesinde, taşınmazın
imar planında kısmen konut alanı, kısmen belediye hizmet alanı, kısmen
yolda kaldığı, taşınmaza herhangi bir fiili müdahalenin yapılmadığı yönünde
tespitin yer aldığı anlaşılmıştır.
3194 sayılı İmar Kanunu’nun “Planların hazırlanması ve
yürürlüğe konulması” başlıklı 8. maddesinde; “Planların hazırlanmasında ve
yürürlüğe konulmasında aşağıda belirtilen esaslara uyulur.
a) Bölge
planları; sosyo - ekonomik gelişme eğilimlerini, yerleşmelerin gelişme
potansiyelini, sektörel hedefleri, faaliyetlerin ve alt yapıların
dağılımını belirlemek üzere hazırlanacak bölge planlarını, gerekli gördüğü
hallerde Devlet Planlama Teşkilatı yapar veya yaptırır.
b) İmar
Planları; Nazım İmar Planı ve Uygulama İmar Planından meydana gelir. Mevcut
ise bölge planı ve çevre düzeni plan kararlarına uygunluğu sağlanarak,
belediye sınırları içinde kalan yerlerin nazım ve uygulama imar planları
ilgili belediyelerce yapılır veya yaptırılır. Belediye meclisince
onaylanarak yürürlüğe girer. (Değişik dördüncü cümle: 8/8/2011- KHK-648/21
md.) Bu planlar onay tarihinden itibaren belediye başkanlığınca tespit
edilen ilan yerlerinde ve ilgili idarelerin internet sayfalarında bir ay
süreyle eş zamanlı olarak ilan edilir. Bir aylık ilan süresi içinde
planlara itiraz edilebilir. Belediye başkanlığınca belediye meclisine
gönderilen itirazlar ve planları belediye meclisi onbeş gün içinde
inceleyerek kesin karara bağlar.
Belediye
ve mücavir alan dışında kalan yerlerde yapılacak planlar valilik veya
ilgilisince yapılır veya yaptırılır. Valilikçe uygun görüldüğü takdirde
onaylanarak yürürlüğe girer. (Değişik üçüncü cümle: 8/8/2011- KHK-648/21
md.) Onay tarihinden itibaren valilikçe tespit edilen ilan yerinde ve
ilgili idarelerin internet sayfalarında bir ay süreyle eş zamanlı olarak
ilan edilir. Bir aylık ilan süresi içinde planlara itiraz edilebilir.
İtirazlar valiliğe yapılır, valilik itirazları ve planları onbeş gün
içerisinde inceleyerek kesin karara bağlar.
Onaylanmış
planlarda yapılacak değişiklikler de yukarıdaki usullere tabidir.
Kesinleşen
imar planlarının bir kopyası, Bakanlığa gönderilir.
İmar
planları alenidir. Bu aleniyeti sağlamak ilgili idarelerin görevidir.
Belediye Başkanlığı ve mülki amirlikler, imar planının tamamını veya bir
kısmını kopyalar veya kitapçıklar haline getirip çoğaltarak tespit edilecek
ücret karşılığında isteyenlere verir.
c) (Ek:
3/7/2005 - 5403/25 md.) Tarım arazileri, Toprak Koruma ve Arazi Kullanımı
Kanununda belirtilen izinler alınmadan tarımsal amaç dışında kullanılmak
üzere plânlanamaz.” hükmüne yer verilmiştir.
Olayda,imar planının uygulaması sonucu, uyuşmazlığa konu
parselin imar planında kısmen belediye hizmet alanı, kısmen yol ve kısmen
de konut alanında kaldığı, taşınmaza idarelerce fiilen el atılmadığının
anlaşıldığı, kamulaştırmasız el atma nedeniyle taşınmazın bedelinin
ödenilmesi gerektiğinin iddia edildiği; davanın konusunun, davalı idarece
3194 sayılı Kanunu uyarınca kamu gücü kullanılarak tek yanlı irade ile
yapılan imar planlarında yer alan davacının hissedar olduğu taşınmazın
bedelinin tazminine ilişkin bulunduğu anlaşılmış olup, belirtilen duruma
göre, imar planı ve buna dayalı imar uygulaması sonucunda uğranılan zararın
tazminine yönelik bulunan davanın, 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü
Kanunu'nun 2/1-b maddesinde yer alan "İdari eylem ve işlemlerden
dolayı kişisel hakları doğrudan muhtel olanlar tarafından açılan tam yargı
davaları" kapsamında idari yargı yerince çözümlenmesi gerekmektedir.
Öte
yandan,taşınmazın imar planında “dere mutlak koruma alanı”nda kalması
nedeniyle taşınmaz üzerindeki tasarruf yetkisinin kısıtlanması nedenine
dayalı olarak davacının Asliye Hukuk Mahkemesi nezdinde açtığı tazminat
davasında, bu Mahkemece 4.11.1983 günlü, 2942 sayılı Kamulaştırma
Kanunu’nun Geçici 6 ncı maddesinin kimi fıkralarının iptali istemiyle
Anayasa Mahkemesine yapılan itiraz başvurusunda; Anayasa Mahkemesi 25.9.2013
tarih ve E: 2013/93, K: 2013/101 sayılı kararında ”… Davacının mülkü
üzerinde tasarruf etme hakkının kısıtlanması, idarenin bir eyleminden
değil, idari bir işlem niteliğinde olduğu tartışmasız olan imar planından
kaynaklanmaktadır. Olayda, idarenin fiili el koyma niteliği taşıyan bir
eylemi henüz bulunmamakta, aksine kanunen yapması gereken kamulaştırma
işlemlerini yapmamak biçiminde tezahür eden bir eylemsizliği söz konusudur.
Öte yandan kamulaştırmasız el atmadan söz edilebilmesi için taşınmaz zilyetliğinin
idareye geçmesi ve taşınmazın fiilen kamu hizmetine tahsis edilmiş olması
gerekmektedir. Oysa, mahkemede görülen davaya konu olayda olduğu gibi imar
kısıtlamaları’nda taşınmaz zilyetliği malikte kalmaya devam etmekte olup,
yalnızca malikin ilgili mevzuattan kaynaklanan bazı kısıtlamalara maruz
kalması söz konusu olmaktadır. Sonuç olarak, davacının taşınmazının imar
planlarında “ dere mutlak koruma alanı” nda bırakılması nedeniyle, tasarruf
hakkının kısıtlanmasının kamulaştırmasız el atma sonucu olduğu ve tasarruf
hakkının kısıtlanması sebebiyle doğan zararın ancak idari yargıda açılacak
bir tam yargı davasına konu edilebileceği sonucuna ulaşılmaktadır.
Dolayısıyla bakılmakta olan dava, itiraz başvurusunda bulunan mahkemenin
görev alanına girmemektedir. Nitekim, Anayasanın 158. maddesi ile, adli,
idari ve askeri yargı mercileri arasındaki görev ve hüküm uyuşmazlıklarını
kesin olarak çözümlemeye yetkili kılınan Uyuşmazlık Mahkemesinin istikrar
bulmuş içtihatları da bu yöndedir…” gerekçesiyle, Asliye Hukuk Mahkemesince
yapılan itiraz başvurusu, başvuran mahkemenin yetkisizliği nedeniyle
oybirliğiyle reddedilmiştir. Yine taşınmazı imar planında “spor alanı”
olarak ayrılan davacının Asliye Hukuk Mahkemesinde açtığı tazminat
davasında, davalı idarelerin görev itirazları nedeniyle Danıştay
Başsavcılığınca çıkartılan olumlu görev uyuşmazlığında, Uyuşmazlık
Mahkemesi’nce olumlu görev uyuşmazlığı talebinin kabulü ile ilgili Asliye
Hukuk Mahkemesinin görevlilik kararının kaldırılması yolunda verilen karar
nedeniyle, anayasal haklarının ihlal edildiği iddiasıyla Anayasa
Mahkemesine yapılan bireysel başvuru üzerine, Anayasa Mahkemesi İkinci Bölümünce
18.9.2013 tarihinde verilen kararda (Başvuru No: 2013/1586) “…Mahkemenin
gerekçesi ve başvurucunun iddiaları incelendiğinde, iddiaların özünün
Uyuşmazlık Mahkemesi tarafından delillerin değerlendirilmesinde ve hukuk
kurallarının yorumlanmasında isabet olmadığına ve esas itibariyle
yargılamanın sonucuna ilişkin olduğu anlaşılmaktadır. Yargılama, Uyuşmazlık
Mahkemesi tarafından usul şartlarına ve hukuka uygun olarak
gerçekleştirilmiş olup, başvurucu derece mahkemelerinde kendi delillerini
ve iddialarını sunma fırsatını bulmuş ve bunlar Uyuşmazlık Mahkemesi’nce
gereği gibi değerlendirilmiştir… Açıklanan nedenlerle, adil yargılanma
hakkının ihlal edildiği iddialarının kanun yolu şikayeti niteliğinde
olduğu, Uyuşmazlık Mahkemesi kararının bariz bir şekilde keyfilik de
içermediği anlaşıldığından, başvurunun, diğer kabul edilebilirlik koşulları
yönünden incelenmeksizin ‘açıkça dayanaktan yoksun olması’ nedeniyle kabul
edilemez olduğuna karar verilmesi gerekir…” gerekçesiyle, davacının
başvurusu oybirliğiyle reddedilmiştir. (Resmi Gazete, 30.10.2013,
Sayı:28806) Son olarak, Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 30.10.2013 tarih ve
E.2013/603, K.2013/1503 sayılı kararıyla, imar planındaki kısıtlamalardan
kaynaklanan ‘hukuki el atmalardan’ kaynaklanan tazminat istemli davaların
idari yargının görevinde olduğu hüküm altına alınmıştır.
Açıklanan nedenlerle, Danıştay Başsavcısı’nın
başvurusunun kabulü ile, davalı Zeytinburnu Belediye Başkanlığı vekilinin
görev itirazının Bakırköy 3. Asliye Hukuk Mahkemesince reddine ilişkin
kararın kaldırılması gerekmiştir.
SONUÇ : Davanın çözümünde İDARİ YARGININ görevli olduğuna,
bu nedenle Danıştay Başsavcısı’nın, BAŞVURUSUNUN KABULÜ ile, davalı
Zeytinburnu Belediye Başkanlığı vekilinin GÖREV İTİRAZININ REDDİNE İLİŞKİN
Bakırköy 3. Asliye Hukuk Mahkemesi’nin 17.12.2013 gün ve E:2012/260 sayılı
KARARININ KALDIRILMASINA, 5.5.2014 gününde OY BİRLİĞİ İLE KESİN OLARAK
karar verildi.
—— • ——
Uyuşmazlık Mahkemesi
Başkanlığından:
18-ESAS NO : 2014/525
KARAR NO: 2014/563
KARAR TR : 05.05.2014
(Hukuk Bölümü)
ÖZET :
Karadeniz Teknik Üniversitesi adına, 2547 sayılı Kanun’un 35.maddesi
uyarınca Öğretim Üyesi Yetiştirme Programı (ÖYP) kapsamında Ankara
Üniversitesinde doktora eğitimi almış ve bunun karşılığında, kefalet senedi
ile mecburi hizmet yükümlüğüne girmiş olan davacı tarafından, bu senedin
iptaline ilişkin davalı idareye yaptığı başvurunun reddi üzerine, bu işlemin
iptali istemi ile açılan davanın ADLİ YARGI YERİNDE çözümlenmesi gerektiği
hk.
K A R A R
Davacı :
M.E.E.
Vekili : Av. M.N.A.
Davalı :
Karadeniz Teknik Üniversitesi Rektörlüğü / TRABZON
Vekili : Av. S.M.
O L A Y
: Davacı vekili dava dilekçesinde özetle; 05.01.2005 tarihinde Karadeniz
Teknik Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesinde araştırma görevlisi olarak
göreve başlayan davacının, 11.09.2006 yılında Ankara Üniversitesi Diş
Hekimliği Fakültesi Ortodonti Anabilim Dalında doktora eğitimini yapmak
amacıyla görevlendirildiğini, 21.01.2013 tarihinde Ankara Üniversitesindeki
görevini tamamladıktan sonra yeniden Karadeniz Teknik Üniversitesine
döndüğünü, ancak döndükten sonra görevine devam edemediğini, buna istinaden
davalı idare tarafından, davacıya 30.04.2013 tarih ve
B30.2.KTÜ.0.71.00.02/09191 sayılı yazı ile müstafi sayıldığından bahisle
mecburi hizmet karşılığı olarak 216.988,31 TL borç tespiti yapıldığının
bildirildiğini ifade ederek, davalı idare tarafından 30.04.2013 tarih ve
B30.2.KTÜ.0.71.00.02/09191 sayılı yazı ile davacıya tebliğ edilen ‘’mecburi
hizmet karşılığı 216.988,31 TL borç tespitine’’ dair işlemin öncelikle
yürütmesinin durdurulmasına ve bilahare iptaline karar verilmesi istemiyle
idari yargı yerinde dava açmıştır.
Davalı
Karadeniz Teknik Üniversitesi Rektörlüğü vekili süresi içerisinde sunduğu
cevap dilekçesinde özetle görev itirazında bulunulmuştur.
Trabzon İdare Mahkemesi: 07.11.2013 gün ve E:2013/1121 sayı ile özetle;
davalı Karadeniz Teknik Üniversitesi Rektörlüğü vekilinin görev itirazının
reddine karar vermiştir.
Davalı Karadeniz Teknik Üniversitesi Rektörlüğü
vekilinin olumlu görev uyuşmazlığı çıkarılması yolunda süresi içerisinde
sunduğu dilekçesi üzerine dava dosya örneği Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’na
gönderilmiştir.
Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı: ‘’ … Dava konusu uyuşmazlık, taraflar arasındaki
sözleşmeden diğer bir ifadeyle yüklenme ve kefalet senedinde yer alan
borçtan kaynaklanmaktadır. 2547 sayılı Yükseköğretim Kanunu'nun öğretim elemanı
yetiştirmeye ilişkin 35. maddesinde: Yükseköğretim kurumları; kendilerinin
ve yeni kurulmuş ve kurulacak diğer yükseköğretim kurumlarının ihtiyacı
için yurt içinde ve dışında, kalkınma planı ilke ve hedeflerine ve
Yükseköğretim Kurulunun belirteceği ihtiyaca ve esaslara göre öğretim
elemanı yetiştirirler.
(Ek
fıkra: 17/08/1983 - 2880/18 md.) Öğretim elemanı yetiştirilmesi amacıyla
üniversitelerin araştırma görevlisi kadroları, araştırma veya doktora
çalışmaları yaptırmak üzere başka bir üniversiteye, Yükseköğretim Kurulunca
geçici olarak tahsis edilebilir. Bu şekilde doktora veya tıpta uzmanlık
veya sanatta yeterlik payesi alanlar, bu eğitimin sonunda kadrolarıyla
birlikte kendi üniversitelerine dönerler.
(Ek
fıkra: 17/08/1983 - 2880/18 md.) Yurt içi veya yurt dışında yetiştirilen
öğretim elemanları, genel hükümlere göre bağlı oldukları yükseköğretim
kurumlarında mecburi hizmetlerini yerine getirmek zorundadırlar. Bu yükümlülüğü
yerine getirmeyenlere, yükseköğretim kurumlarında görev verilmez. Özel kanunlarla
getirilen mecburi hizmet çalışmaları bu hüküm dışındadır.” hükmü yer
almaktadır.
Olayda,
davacı Ankara Üniversitesinde görevlendirilmeden önce yüklenme senedi ve
kefalet senedi ile, mecburi hizmet süresi dolmadan hizmetinde bulunduğu
Yüksek Öğretim Kurumu ve mecburi hizmetinin devredildiği kurum tarafından
görevden çekilmiş sayıldığında mecburi hizmetine tekabül eden ödemelerin
tamamının ve % 50 fazlası ile ayrıca bu ödemelere ilişkin sarf tarihinden
itibaren hesaplanacak yasal vs. vergi ve kanuni ödemelerle birlikte
Karadeniz Teknik Üniversitesi enirine nakden ve defaten ödemeyi kabul ve
taahhüt etmiştir. Söz konu yüklenme ve kefalet senedi ile, Üniversiteye
karşı mecburi hizmet yükümlülüğü ya da parasal karşılığı taahhüt edilmek
suretiyle Üniversite ile araştırma görevlisi arasında, tarafların
karşılıklı hak ve yükümlülüklerini içeren bir sözleşme ilişkisi kurulduğu
açıktır.
Dolayısıyla,
uyuşmazlık taraflar arasındaki sözleşmeden diğer bir ifadeyle yüklenme ve
kefalet senedinde yer alan borçtan kaynaklanmaktadır. Sözleşmede yer alan
borçtan kaynaklanan uyuşmazlığın özel hukuk hükümlerine göre görüm ve
çözümünde adli yargı yeri görevli bulunmaktadır.
Yukarıda
açıklanan nedenlerle 2247 sayılı Kanun'un 10. ve 13. maddeleri gereğince,
olumlu görev uyuşmazlığı çıkarılmasına, dosyanın Uyuşmazlık Mahkemesi
Başkanlığına gönderilmesine’’ karar vermiştir.
İNCELEME VE GEREKÇE :
Uyuşmazlık Mahkemesi Hukuk Bölümü’nün, Serdar
ÖZGÜLDÜR’ün Başkanlığında, Üyeler: Eyüp Sabri BAYDAR, Ali ÇOLAK, Sıddık
YILDIZ, Nurdane TOPUZ, Ayhan AKARSU ve Mehmet AKBULUT’un katılımlarıyla
yapılan 5.5.2014 günlü toplantısında:
l-İLK İNCELEME: Başvuru yazısı ve dosya örneği
üzerinde 2247 sayılı Kanun’un 27.maddesi gereğince yapılan incelemeye
göre,davalı Karadeniz Teknik Üniversitesi Rektörlüğü vekilinin anılan
Kanun’un 10/2. maddesinde öngörülen yönteme uygun olarak yaptığı görev
itirazının reddedilmesi ve dahi 12/1. maddede belirtilen süre içinde
başvuruda bulunması üzerine Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı’nca, 10. maddede
öngörülen biçimde olumlu görev uyuşmazlığı çıkarıldığı anlaşılmaktadır.
Usule ilişkin herhangi bir noksanlık bulunmadığından görev uyuşmazlığının
esasının incelenmesine oy birliği ile karar verildi.
II-ESASIN İNCELENMESİ: Raportör-Hakim Selim Şamil
KAYNAK’ın, davanın çözümünde adli yargının görevli olduğu yolundaki raporu
ile dosyadaki belgeler okunduktan; ilgili Başsavcılarca görevlendirilen
Yargıtay Cumhuriyet Savcısı Mehmet BAYHAN ile Danıştay Savcısı Mehmet Ali
GÜMÜŞ’ün davada adli yargının görevli olduğu yolundaki sözlü açıklamaları
da dinlendikten sonra GEREĞİ GÖRÜŞÜLÜP DÜŞÜNÜLDÜ:
Dava,Karadeniz
Teknik Üniversitesi adına, 2547 sayılı Kanun’un 35.maddesi uyarınca Öğretim
Üyesi Yetiştirme Programı (ÖYP) kapsamında Ankara Üniversitesinde doktora
eğitimi almış ve bunun karşılığında, kefalet senedi ile mecburi hizmet
yükümlüğüne girmiş olan davacının, Ankara Üniversitesindeki görevinin
bitmesinden sonra göreve başlamadığı gerekçesiyle, Karadeniz Teknik
Üniversitesi Rektörlüğünce müstafi sayıldığından bahisle 30.04.2013 tarih
ve B30.2.KTÜ.0.71.00.02/09191 sayılı yazı ile mecburi hizmet karşılığı
216.988,31 TL borç tespitine dair işlemin öncelikle yürütmesinin
durdurulmasına ve bilahare iptaline karar verilmesi istemiyle açılmıştır.
2547 sayılı
Yükseköğretim Kanunu’nun, “Öğretim
elemanı yetiştirme” başlıklı 35. maddesinde “Yükseköğretim
kurumları; kendilerinin ve yeni kurulmuş ve kurulacak diğer yükseköğretim
kurumlarının ihtiyacı için yurt içinde ve dışında, kalkınma planı ilke ve
hedeflerine ve Yükseköğretim Kurulunun belirteceği ihtiyaca ve esaslara
göre öğretim elemanı yetiştirirler.
(Ek fıkralar: 17/8/1983-2880/18 md.) Öğretim elemanı yetiştirilmesi amacıyla üniversitelerin
araştırma görevlisi kadroları, araştırma veya doktora çalışmaları yaptırmak
üzere başka bir üniversiteye, Yükseköğretim Kurulunca geçici olarak tahsis
edilebilir. Bu şekilde doktora veya tıpta uzmanlık veya sanatta yeterlik
payesi alanlar, bu eğitimin sonunda kadrolarıyla birlikte kendi
üniversitelerine dönerler.
Yurt içi veya yurt dışında yetiştirilen öğretim
elemanları, genel hükümlere göre bağlı oldukları yükseköğretim kurumlarında
mecburi hizmetlerini yerine getirmek zorundadırlar. Bu yükümlülüğü yerine
getirmeyenlere, yükseköğretim kurumlarında görev verilmez. Özel kanunlarla
getirilen mecburi hizmet çalışmaları bu hüküm dışındadır.” hükmüne yer
verilmiştir.
Dosyanın
incelenmesinden,Karadeniz Teknik Üniversitesi’nde araştırma görevlisi
olarak görev yapmakta iken, 2547 sayılı Yükseköğretim Kanunu'nun 35.maddesi
uyarınca davalı idare adına Ankara Üniversitesi’nde doktora eğitimi yapmak
üzere görevlendirilen davacının, Ankara Üniversitesindeki görevinin
bitmesini müteakiben görevine başlamadığı gerekçesi ile Karadeniz Teknik
Üniversitesi Rektörlüğünce müstafi sayıldığı, buna istinaden davacı ile
müşterek borçlu ve müteselsil kefilleri tarafından düzenlenen taahhütname
ve yüklenme senedi kapsamında yer alan mecburi hizmet yükümlüğü kapsamında
davalı idare tarafından davacı aleyhinde 216.988,31 TL borç tespitinde bulunulduğu,
davacı tarafından da bu işlemin iptali istemiyle bakılan davanın açıldığı
anlaşılmaktadır.
Bu
duruma göre,davacının davaya konu ettiği borç tespitine ilişkin işlemin
kaynağını oluşturan taahhüt ve kefalet senedinin mahiyeti itibariyle davacı
ve kefilleri tarafından tek taraflı olarak imzalanarak idareye karşı
taahhütte bulunulması sonucunda oluştuğu gerçeği karşısında, uyuşmazlığın
taraflar arasındaki sözleşmeden diğer bir ifadeyle yüklenme ve kefalet
senedinde yer alan borçtan kaynaklandığı, sözleşmede yer alan borçtan
kaynaklanan uyuşmazlığın da özel hukuk hükümlerine göre görüm ve çözümünde
adli yargı yerinin görevli olduğu sonucuna varılmıştır.
Açıklanan nedenlerle,
Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı’nın başvurusunun kabulü ile davalı Karadeniz
Teknik Üniversitesi Rektörlüğü vekilinin görev itirazının reddine ilişkin
Trabzon İdare Mahkemesi’nin kararının kaldırılması gerekmiştir.
SONUÇ :
Davanın çözümünde ADLİ YARGININ görevli olduğuna, bu nedenle Yargıtay
Cumhuriyet Başsavcısı’nın BAŞVURUSUNUN KABULÜ ile, davalı Karadeniz Teknik
Üniversitesi Rektörlüğü vekilinin GÖREV İTİRAZININ REDDİNE İLİŞKİN Trabzon
İdare Mahkemesinin 07.11.2013 gün ve E:2013/1121 sayılı KARARININ
KALDIRILMASINA, 5.5.2014 gününde Üye Sıddık YILDIZ’ın KARŞI OYU ve OY
ÇOKLUĞU İLE KESİN OLARAK karar verildi.
KARŞI
OY
Dava,
Davalı Üniversitede araştırma görevlisi olarak çalışmakta iken, 2547 sayılı
Yükseköğretim Kanunu'nun 35.maddesi kapsamında davalı idare adına başka bir
üniversitede lisansüstü eğitim yapmak üzere görevlendirilen davacının,
görevlendirme işleminden önce imzaladığı taahhüt ve kefalet senedi
uyarınca, mecburi hizmet yükümlülüğü ile kefalet senedinin iptali istemiyle
açılmıştır.
2577
sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu'nun 2/1-a maddesinde, idari işlemler
hakkında yetki, şekil, sebep konu ve maksat yönlerinden biri ile hukuka
aykırı olduklarından dolayı iptalleri için menfaatleri ihlal edilenler
tarafından açılan iptal davaları idari dava türleri arasında sayılmıştır.
2547 sayılı Yasa uyarınca başka bir üniversitede öğretim
üyesi yetiştirme programı kapsamında eğitim yapmak üzere
görevlendirilmesindeki amaç göz önünde bulundurulduğunda, davacının bu
taahhüt ve kefalet senedini idare ile eşit düzeyde olarak, isteği ve özgür
iradesi ile imzaladığından söz etmeye olanak bulunmadığından, ortada özel
hukuk alanını ilgilendiren bir uyuşmazlık bulunmamaktadır.
İdarece kamu gücüne dayanılarak ve tek taraflı irade ile
kurulan taahhüt ve kefalet senedine ilişkin uyuşmazlığın 2577 sayılı
Yasanın 2/1-a maddesinde sayılan iptal davaları kapsamında görüm ve
çözümünde idari yargı görevli bulunmaktadır.
Açıklanan nedenlerle Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı’nca
yapılan başvurunun reddi gerektiği görüşüyle, aksi yöndeki karara karşıyım.
—— • ——
Uyuşmazlık Mahkemesi
Başkanlığından:
19-ESAS NO : 2014/528
KARAR NO: 2014/566
KARAR TR : 05.05.2014
(Hukuk Bölümü)
ÖZET :
Denizli Asker Hastanesi Baştabipliği emrinde hemşire (Sivil memur) olarak
görevli iken, Genelkurmay Başkanlığı’nın emri ile hastanenin kapatılması
sonucu Isparta Asker Hastanesi Baştabipliği emrine ataması yapılan davacı
tarafından, söz konusu atama işleminin iptali istemiyle açılan davanın,
ASKERİ YÜKSEK İDARE MAHKEMESİ YERİNDE çözümlenmesi gerektiği hk.
K A R A R
Davacı : A.Ç.
Davalı : Milli Savunma Bakanlığı
Vekili :
Av. İ.K.
O L A Y : Davacı dava
dilekçesinde özetle; eşi M.Ç.’ın Hava Astsubay olması nedeniyle 2000
yılında Ankara Gülhane Askeri Tıp Akademisi’nde işe başladığını, 2002
yılında eş durumu mazeretiyle Denizli Asker Hastanesi’ne atandığını, eşinin
2009 yılında emekli olarak Denizli ilinde daimi ikamete geçtiğini, Ulusal
Sağlık Sistemindeki gelişmeler ve birlik ihtiyaçları da göz önüne alınarak,
etkinlik ve verimliliklerinin arttırılması kapsamında, Genel Kurmay
Başkanlığı’nın 3 Nisan 2013 tarih ve LOJ:26702250-3100-31665-13/Sağ. D.
Sağ. Pl. Koor. Ve Ynt.Ş. sayılı “Asker Hastanelerinin Yeniden
Yapılandırılması Uygulama Emri” konulu yazısı ile Denizli Asker Hastanesi
kapatılarak aynı binada iki doktor ve dört hemşire kadrolu E-2 tipi birinci
basamak tedavi ve muayene merkezine dönüştürüldüğünü; eşinin emekli olarak
Denizli iline yerleştiğini, anne ve babasının kronik rahatsızlığı ve
kendisinin de dev hücreli tümör ameliyatı olduğuna ilişkin mazeretlerini
askeri hiyerarşi içinde bildirildiği halde kendisine cevap verilmeyerek
Genel Kurmay Başkanlığı’nın 3 Ekim 2013 tarihli yazısı ile Isparta Asker
hastanesi’ne re’sen atamasının yapıldığını belirterek; bu durumun eşinin
emekli kamu personeli olması daimi ikamete geçmeleri nedeniyle eş durumunun
Milli Savunma Bakanlığı Atama Yönetmeliği’nin 11/5 maddesine uygun
olmamasına rağmen il dışına atanmasının hem Anayasanın 41. maddesinde
açıklanan aile bütünlüğüne hem de ilgili yönetmelik hükümlerine aykırı
olduğu gerekçesiyle; Isparta Asker Hastanesi’ne yapılan atamanın öncelikle
yürütmenin durdurulmasına ve re’sen atamanın iptaline karar verilmesi
istemiyle idari yargıda dava açmıştır.
Davalı Milli Savunma Bakanlığı vekili süresi içerisinde
sunduğu cevap dilekçesinde özetle, görev itirazında bulunmuştur.
DENİZLİ İDARE MAHKEMESİ: 16.01.2014 gün ve 2013/1058
sayılı gönderme kararında; “...Denizli Asker Hastanesi Baştabipliği emrinde
hemşire olarak görev yapan davacının, Denizli Asker Hastanesi’nin
kapatılması nedeniyle Isparta Asker Hastanesi Baştabipliği emrine hemşire
olarak atanması üzerine bakılan davanın açıldığı anlaşılmakta olup, asker
kişileri ilgilendiren ancak askeri hizmete ilişkin bir idari işlem ve eylem
olmadığı anlaşılan sivil memur olarak görev yapan davacı hakkında tesis
edilen atama işlemi ile ilgili dava konusu uyuşmazlığın idare mahkemesinin
görevine giren uyuşmazlıklar arasında yer alması nedeniyle anılan
uyuşmazlığın görevli mahkeme olan mahkememizde görülerek çözümlenmesi
gerektiği açıktır…” gerekçesiyle davalı Milli Savunma Bakanlığı vekilinin
görev itirazının reddine karar vermiştir.
Davalı Milli Savunma Bakanlığı
vekilinin olumlu görev uyuşmazlığı çıkartılması yolunda süresi içinde
verdiği dilekçe üzerine, dava dosyasının onaylı bir örneği Askeri Yüksek
İdare Mahkemesi Başsavcılığı'na gönderilmiştir.
ASKERİ YÜKSEK İDARE
MAHKEMESİ BAŞSAVCISI: “…Askeri
Yüksek İdare Mahkemesinin görev alanı, Anayasanın 157. maddesindeki
düzenlemeye paralel olarak, 1602 sayılı AYİM Kanununun 20. maddesinde,
“Askeri Yüksek İdare Mahkemesi, Türk Milleti adına; askeri olmayan
makamlarca tesis edilmiş olsa bile, asker kişileri ilgilendiren ve askeri
hizmete ilişkin idari işlem ve eylemlerden doğan uyuşmazlıkların ilk ve son
derece mahkemesi olarak yargı denetimini ve diğer kanunlarda gösterilen,
görevleri yapar. Ancak, askerlik yükümlülüğünden doğan uyuşmazlıklarda;
ilgilinin asker kişi olması şartı aranmaz. Bu Kanunun uygulanmasında asker
kişiden maksat; Türk Silahlı Kuvvetlerinde görevli bulunan veya hizmetten
ayrılmış olan subay, askeri memur, astsubay, askeri öğrenci, uzman
jandarma, uzman erbaş, sözleşmeli erbaş ve er, erbaş ve erler ile sivil
memurlardır.” şeklinde ve 21 .maddesinde de.; “20 nci maddede belirtilen
kişileri ilgilendiren ve askeri hizmete ilişkin idari işlem ve eylemlerden
dolayı; yetki, sebep, şekil, konu ve maksat yönlerinden biri ile hukuka
aykırı olduklarından bahisle menfaatleri ihlal edilenler tarafından
açılacak iptal davaları, aynı idari işlem ve eylemlerin haklarını ihlal
etmesi halinde açılacak tam yargı davaları, doğrudan doğruya ve kesin
olarak Askeri Yüksek İdare Mahkemesinde çözümlenir ve karara bağlanır. ”
şeklinde düzenlenmiştir.
Anayasanın
ve 1602 sayılı Kanunun bu hükümleri karşısında bir davaya Askeri Yüksek
İdare Mahkemesinde bakılabilmesi için;
1.İdari
işlemin bir asker kişi göz önünde tutularak tesis edilmesi veya idari
eylemin bir asker kişiye yönelmiş olması, yahut uyuşmazlığın askerlik
yükümlülüğünden doğmuş olması,
2.Dava
konusu idari işlem ve eylemin askeri hizmete ilişkin bulunması şartlarının
birlikte gerçekleşmiş olması gerekmektedir.
“Asker
kişiyi ilgilendirme" koşulundan, davacının hizmette ya da görevden
ayrılmış, 1602 sayılı Kanunun 20 nci maddesinde sayılan asker kişilerden
olması anlaşılabileceği gibi, işlemin “bir asker kişi gözetilerek"
tesis edilmesi halinde de davacının bu asker kişiden hareketle menfaat
ihlali iddiasında bulunan kişilerden (Örneğin; eşi, ana- babası, çocukları
vs.) olması halinde de söz konusu koşulun gerçekleştiği kabul edilmektedir.
Bu açıklamalara nazaran; TSK bünyesinde sivil memur olarak görev yapan
davacının yasanın açık hükmü karşısında “asker kişi” olduğu konusunda
tereddüt yoktur. Burada açıklığa kavuşturulması gereken husus dava konusu
işlemin askeri hizmete ilişkin olup olmadığıdır.
Öğretide,
Uyuşmazlık Mahkemesinin kararlarında ve AYİM kararlarında belirtildiği
üzere idari işlemin, görevli yargı yerinin tespiti yönünden "askeri
hizmete ilişkin” olup olmadığının saptanabilmesi için, işlemin konusuna
bakılması gerekmektedir. Eğer idari işlem askeri gereklere, askeri usul ve
yönteme ve askeri hizmete göre tesis edilmiş ise bu işlemin askeri hizmete
ilişkin bulunduğu kabul edilmelidir. Daha açık bir ifadeyle, askeri hizmete
ilişkin idari işlemler, idarece bir asker kişinin askeri yeterlik ve
yetenekleri, tutum ve davranışları, askeri geçmişi, asker kişi olmaktan
kaynaklanan hak ve ödevleri, askerlik hizmetinin amacı, askeri görev
yerlerinin özellikleri, askeri kural, gerek ve gelenekler göz önünde
tutularak değerlendirilmesi sonucunda tesis edilen işlemdir.
TSK’da
görev yapan sivil memur statüsündeki davacının Isparta Asker Hastanesine
atanmasında askeri görev yerlerinin özellikleri göz önüne alınarak askeri
gereklere, askeri hizmete göre atama işleminin tesis edildiğinin ve bu
nedenle dava konusu işlemin askeri hizmete ilişkin olduğunun kabulü
gerekmektedir.
Buna
göre, dava konusu olayda Anayasanın 157 nci ve 1602 sayılı Askeri Yüksek
İdare Mahkemesi Kanununun 20 nci maddesinde öngörülen idari işlem/eylemin
“asker kişiyi ilgilendirmesi" ve “askeri hizmete ilişkin bulunması"
koşulları birlikte gerçekleştiğinden, Anayasanın 157, 1602 sayılı Kanunun
20 ve 21. maddelerine göre davanın görüm ve çözümünün Askeri Yüksek İdare
Mahkemesinin görev alanına girdiği…” gerekçeleriyle 2247 sayılı Kanunun 10,
12 ve 13. maddeleri gereğince olumlu görev uyuşmazlığı çıkartılarak,
uyuşmazlığın çözümü için dosyanın Uyuşmazlık Mahkemesine gönderilmesini ve
Askeri Yüksek İdare Mahkemesinin görevli olduğuna karar verilmesini
istemiştir.
İNCELEME VE GEREKÇE :
Uyuşmazlık Mahkemesi Hukuk Bölümü’nün, Serdar
ÖZGÜLDÜR’ün Başkanlığında, Üyeler: Eyüp Sabri BAYDAR, Ali ÇOLAK, Sıddık
YILDIZ, Nurdane TOPUZ, Ayhan Akarsu ve Mehmet AKBULUT’un katılımlarıyla
yapılan 05.05.2014 günlü toplantısında:
l-İLK
İNCELEME: Başvuru yazısı ve dava dosyası örneği üzerinde 2247 sayılı Yasa'nın
27. maddesi gereğince yapılan incelemeye göre, davalı Milli Savunma
Bakanlığı vekilinin anılan Yasanın 10/2.maddesinde öngörülen yönteme uygun
olarak yaptığı görev itirazının reddedilmesi ve dahi 12/1.maddede
belirtilen süre içinde başvuruda bulunması üzerine Askeri Yüksek İdare
Mahkemesi Başsavcısı'nca, davalı Milli Savunma Bakanlığı açısından,
10.maddede öngörülen biçimde, olumlu görev uyuşmazlığı çıkarıldığı
anlaşılmaktadır. Usule ilişkin herhangi bir noksanlık bulunmadığından görev
uyuşmazlığının esasının incelenmesine oy birliği ile karar verildi.
II-ESASIN İNCELENMESİ: Raportör-Hakim Filiz BUDAK’ın,
davanın çözümünde Askeri Yüksek İdare Mahkemesi’nin görevli olduğu
yolundaki raporu ile dosyadaki belgeler okunduktan; ilgili Başsavcılarca
görevlendirilen Danıştay Savcısı Mehmet Ali GÜMÜŞ’ün davada Askeri Yüksek
İdare Mahkemesi’nin görevli olduğu yolundaki sözlü, AYİM Savcısı Nihat
POLAT’ın davada askeri idari yargı yerinin görevli olduğu yolundaki sözlü
ve yazılı açıklamaları da dinlendikten sonra GEREĞİ GÖRÜŞÜLÜP DÜŞÜNÜLDÜ:
Dava,
Denizli Asker Hastanesi Baştabipliği emrinde hemşire olarak görevli iken,
Genelkurmay Başkanlığı’nın 03 Ekim 2013 tarihli,
PER:26702250-1210-91039-13/Per.İşl.D.Svl. Me. ve İşçi Ş.12578010 sayılı “
Seksen Beş Sivil Memurun Yer Değiştirme Suretiyle Atama Onayı” konulu emri
ile hastanenin kapatılması (lağvedilmesi) sonucu Isparta Asker Hastanesi
Baştabipliği emrine ataması yapılan davacı tarafından, söz konusu atama
işleminin iptali istemiyle açılmıştır.
Dosya
kapsamında yapılan incelemede; davacının 2000 yılında Ankara Gülhane Askeri
Tıp Akademisi’nde göreve başladığı, 2002 yılında eş mazereti nedeniyle
Denizli Asker Hastanesi’ne atandığı, Hava Astsubay olan eşi Mehmet
Çelikkıran’ın 2009 yılında emekli olarak Denizli’de daimi ikametgâha
geçtiği, davacının Denizlide görev yaparken Denizli Asker Hastanesinin,
Genel Kurmay Başkanlığı’nın 03 Nisan 2013 gün,
LOJ:26702250-3100-31665-13/Sağ.D.Sağ.Pl.Koor. ve Ynt.Ş sayılı Asker
Hastanelerinin Yeniden Yapılandırılması konulu uygulama emri ile, ulusal
sağlık sistemindeki gelişmeler ve birlik ihtiyaçları dikkate alınarak
etkinlik ve verimliliklerinin artırılması kapsamında kapatılmasına
(lağvedilmesine) karar verildiği, bu aşamadan sonra Genel Kurmay
Başkanlığı’nın 03.10.2013 tarihli PER.26702250-1210-91039-13/Per. İşl. D.
Svl. Me. ve İşçi Ş. sayılı ve Seksen Beş Sivil Memurun Yer Değiştirme
Suretiyle Atama Onayı konulu yazısına istinaden davacının atamasının
Isparta Asker Hastanesi Baştabipliğine yapıldığı anlaşılmıştır.
657 sayılı Devlet Memurları Kanunu’nun, “Memurların bir
kurumdan diğerine nakilleri” başlıklı 74.maddesinde; “ (Değişik: 30/5/1974
- KHK/12; Değiştirilerek kabul: 15/5/1975 - 1897/1 md.)
Memurların bu Kanuna tabi kurumlar arasında, kurumların muvafakati
ile kazanılmış hak dereceleri üzerinden veya 68 inci maddedeki esaslar
çerçevesinde derece yükselmesi suretiyle, bulundukları sınıftan veya
öğrenim durumları itibariyle girebilecekleri sınıftan, bir kadroya
nakilleri mümkündür. Kazanılmış hak derecelerinin altındaki derecelere
atanabilmeleri için ise atanacakları kadro derecesi ile kazanılmış hak
dereceleri arasındaki farkın 3 dereceden çok olmaması ve memurların isteği
de şarttır.
Aşağı dereceye atananların 68 inci maddede yazılı süre
kaydı aranmaksızın eski derecelerine tekrar atanmaları caizdir.
Kazanılmış hak derecelerinden aşağı derecelere
atananların aylık derece ve kademeleri genel hükümlere göre tespit
edilmekle beraber, atandıkları bu derecelerde geçirdikleri süreler (kesenek
ve karşılık farklarının kendileri tarafından her ay T.C. Emekli Sandığına
gönderilmesini kabul etmeleri şartıyla) emeklilik yönünden eski
derecelerinde değerlendirilir.
13/12/1960 tarihli ve 160 sayılı Kanunun 4 üncü maddesi
kapsamına giren kurumlarla bu Kanuna
tabi kurumlar arasındaki nakillerde de yukarıdaki hükümler uygulanır. Aynı
kanunun 4 üncü maddesi kapsamına giren kurumlarda çalışıp 657 sayılı
Kanuna tabi olmayan personelden, hizmete giriş dereceleri 36 ncı madde ile
tespit edilen giriş derecelerinin üzerinde olanların ilk ilerleme ve
yükselmeleri için kanuni bekleme sürelerine yukarıda yazılı dereceler
arasındaki sürelere tekabül eden süre kadar ilave edilir.” hükmüne yer
verilmiştir.
26.02.2010 gün, 27505 sayılı Resmi Gazetede yayımlanan Millî Savunma Bakanlığı, Genelkurmay
Başkanlığı Ve Kuvvet Komutanlıklarında Görevli Devlet Memurlarının Yer
Değiştirme Suretiyle Atanmalarına İlişkin Yönetmeliğin ‘’ Amaç ‘’ başlıklı
1.maddesinde; ‘’ (1) Bu Yönetmeliğin amacı; Millî Savunma Bakanlığı,
Genelkurmay Başkanlığı ve Kuvvet Komutanlıklarının Karargâhları ile bağlı
birlik, kurum ve kuruluşlarında görevli Devlet memurlarının yer değiştirme
suretiyle atanmalarının usul ve esaslarını belirlemektir.’’ hükmü yer
almakta olup,
Yer
Değiştirme Suretiyle Atamanın temel ilkelerini düzenleyen 5.maddesinde; ‘’
(1) Yer değiştirme suretiyle atamalarda esas alınacak temel ilkeler
şunlardır;
a) Bu
Yönetmelik kapsamındaki Devlet memurları için hizmet alanlarındaki görevin
sürekliliği esastır.
b) Yer
değiştirme sureti ile atamalarda, atanmak istenilen hizmet bölgesi ve
alanındaki kadro imkânları ile ayrılmak istenen yerdeki hizmet ihtiyacı
öncelikle dikkate alınır.
c)
Kurumun hizmet ihtiyacı nedeniyle hizmet bölgelerindeki zorunlu çalışma
sürelerine bakılmaksızın belirli bir süre görev yapmak üzere sürekli
görevle atama yapılabilir.
ç)
Hizmet ihtiyacı nedeniyle yapılacak atamalarda, görevin özelliğine göre
hizmet bölgeleri ve alanları arasında memurların adil ve dengeli
dağılımının sağlanması esastır.
d) Atama
isteklerinin değerlendirilmesinde birlik komutanı veya kurum amirlerinin
görüşleri de dikkate alınır.
e)
Atanacak memurun asaletinin onaylanmış olması gerekir. ‘’ hükümleri yer
almakta olup, davacının ataması da, görev yaptığı birliğin lağvedilmesi
sonucu, Kadro Kapatılması nedeniyle, Yer Değiştirme Suretiyle yapılmış bulunmaktadır.
Öte
yandan; Anayasa’nın 157. maddesinde,Askeri Yüksek İdare Mahkemesi’nin
askeri olmayan makamlarca tesis edilmiş olsa bile, asker kişileri
ilgilendiren ve askeri hizmete ilişkin idari işlem ve eylemlerden doğan
uyuşmazlıkların yargı denetimini yapan ilk ve son derece mahkemesi olduğu;
ancak askerlik yükümlülüğünden doğan uyuşmazlıklarda ilgilinin asker kişi
olması şartının aranmayacağı belirtilmiş; 20.7.1972 tarih ve 1602 sayılı
Yasa’nın 25.12.1981 tarih ve 2568 sayılı Yasa ile değişik 20. maddesinde de
aynı hüküm yer almıştır.
Askeri
Yüksek İdare Mahkemesi’nin bir davaya bakabilmesi için dava konusu idari
işlemin “asker kişiyi ilgilendirmesi” ve “askeri hizmete ilişkin bulunması”
koşullarının birlikte gerçekleşmesi gerekmektedir.
1602
sayılı Yasa’nın değişik 20. maddesinde, Türk Silahlı Kuvvetlerinde görevli
bulunan veya hizmetten ayrılmış olan, subay, askeri memur, astsubay, askeri
öğrenci uzman çavuş, uzman jandarma çavuş, erbaş ve erler ile sivil memurlar
asker kişi sayılmaktadır.
Anılan
Yasa’nın değişik 21. maddesinin birinci fıkrasında “20 nci maddede
belirtilen kişileri ilgilendiren ve askeri hizmete ilişkin idari işlem ve
eylemlerden dolayı; yetki, sebep, şekil, konu ve maksat yönlerinden biri
ile hukuka aykırı olduklarından bahisle menfaatleri ihlâl edilenler
tarafından açılacak iptal davaları, aynı idari işlem ve eylemlerin
haklarını ihlal etmesi halinde açılacak tam yargı davaları, doğrudan
doğruya ve kesin olarak Askeri Yüksek İdare Mahkemesinde çözümlenir ve
karara bağlanır.” denilmiştir.
Bu
bağlamda, davacının 1602 sayılı Yasa’nın 20. maddesinde belirtilen asker
kişi sayılanlardan olan sivil memur olması karşısında dava konusu işlemin
asker kişiyi ilgilendirdiği tartışmasızdır.
Dava
konusu işlemin askeri hizmete ilişkin olup olmadığına gelince:
İdari
işlemin, görevli yargı yerinin tespiti yönünden “askeri hizmete ilişkin”
olup olmadığının saptanabilmesi için işlemin konusuna bakılması
gerekmektedir. Eğer idari işlem askeri gereklere, askeri usul ve yönteme ve
askeri hizmete göre tesis edilmiş ise, bu işlemin askeri hizmete ilişkin
olduğu kabul edilmelidir. Daha açık bir ifadeyle, askeri hizmete ilişkin
idari işlemler; idarenin bir asker kişinin askeri yeterlik ve
yeteneklerinin, tutum ve davranışlarının, askeri geçmişinin, asker kişi
olmaktan kaynaklanan hak ve ödevlerinin; askerlik hizmetinin amacı, askeri
görev yerlerinin özellikleri, askeri kural ve gerekler göz önünde tutularak
değerlendirilmesi sonucunda tesis edilen işlemlerdir. İşlem, askeri olmayan
bir makam tarafından tesis edilmiş olsa bile durum değişmemekte, menfaati
ihlal edilen asker kişinin açtığı davanın Askeri Yüksek İdare Mahkemesi’nde
görülmesi gerekmektedir.
Bu yasal
düzenlemeler ve kabuller ışığında olaya bakıldığında; davalı idare
tarafından tesis edilen ve TSK da görevli sivil memur statüsündeki
davacının bir askeri birlikten başka bir askeri birliğe, önceki teşkilat
kadrosunun lağvedilmesi nedeniyle yer değiştirme suretiyle atanması
şeklinde gerçekleşen idari işlemin, askeri görev yerlerinin özellikleri,
askeri kural ve gerekler göz önünde tutularak askeri hizmet gereklerine
göre vücut bulduğu anlaşıldığından; bu işlemin yargısal denetimi sırasında
da anılan hususların dikkate alınması gerekliliği karşısında, davacı hakkında
tesis edilen idari işlemin askeri hizmete ilişkin olduğunun kabulü
gerekmektedir.
Belirtilen
durumlara göre ve olayda Anayasa’nın 157. ve 1602 sayılı Yasa’nın 20.
maddelerinde öngörülen, idari işlemin asker kişi ilgilendirmesi ve askeri
hizmete ilişkin bulunması koşulları birlikte gerçekleştiğinden, davanın
görüm ve çözümü Askeri Yüksek İdare Mahkemesi’nin görevine girmektedir.
Açıklanan
nedenlerle, AYİM Başsavcısı’nın başvurusunun
kabulü ile, davalı Milli Savunma Bakanlığı vekilinin görev itirazının
Denizli İdare Mahkemesince reddine ilişkin 16.01.2014 gün ve E:2013/1058
sayılı görevlilik kararının kaldırılması gerekmiştir.
SONUÇ :
Davanın çözümünde ASKERİ YÜKSEK İDARE MAHKEMESİ’NİN görevli olduğuna, bu
nedenle AYİM Başsavcısı’nın başvurusunun
kabulü ile, davalı Milli Savunma Bakanlığı vekilinin görev itirazının
Denizli İdare Mahkemesince reddine ilişkin 16.01.2014 gün ve E:2013/1058
sayılı GÖREVLİLİK KARARININ KALDIRILMASINA, 05.05.2014 gününde OYBİRLİĞİ
İLE KESİN OLARAK karar verildi.
—— • ——
Uyuşmazlık Mahkemesi
Başkanlığından:
20-ESAS NO : 2014/530
KARAR NO: 2014/568
KARAR TR : 05.05.2014
(Hukuk Bölümü)
ÖZET :
Türk Telekomünikasyon A.Ş.’de çalışırken 4046 sayılı Yasa’nın 22. maddesi
uyarınca başka kuruma nakledilen davacının, maaş nakil ilmühaberinin iptali
ile, geriye dönük eksik ödemelerinin tamamının yasal faiziyle birlikte
ödenmesi istemiyle açtığı davanın, ADLİ YARGI YERİNDE çözümlenmesi
gerektiği hk.
K
A R A R
Davacı :
İ.K.
Davalı
: Türk Telekom A.Ş.
Vekili : Av. Z.A.
O L A Y
: İl Telekom Müdürlüğünde görev yapmakta iken, 406 sayılı Yasa'nın Ek-29.
maddesi ile 4046 sayılı Yasa'nın 22. maddesine göre adı Devlet Personel
Başkanlığına bildirilen davacı, 7.4.2010 tarihinde kamu kurumu emrine
atanmıştır.
Davacı
26.5.2010 tarihli dilekçesiyle, maaş nakil ilmühaberinin düzeltilmesini
istemiş; bu isteği 31.5.2010 gün ve TTŞ.4.33.00.14/124211-4820 sayılı
işlemle reddedilmiştir.
Davacı;
davalı idare işleminin iptaline karar verilmesi istemiyle idari yargı
yerinde dava açmıştır.
Davalı
vekilince birinci savunma dilekçesinde, davanın adli yargının görev alanına
girdiği öne sürülerek görev itirazında bulunulmuştur.
Mersin 2. İdare Mahkemesi: 8.3.2011 gün ve
E:2010/1621, K:2011/181 sayı ile, iptali istenilen işlemin tesis edildiği
tarihte davalı mevkiinde kamu kuruluşu niteliği taşımayan Türk Telekom
A.Ş.’nin olması karşısında, idari yargı yetkisi kapsamında açılmış bir
idari dava bulunduğundan söz edilemeyeceğinden, uyuşmazlığın özel hukuk
hükümlerine göre görüm ve çözümünde adli yargı yerinin görevli olduğu
sonucuna varıldığı gerekçesiyle davanın görev yönünden reddine karar
vermiş, bu karar davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir.
Danıştay
5. Daire Başkanlığı: 18.11.2011 gün ve E:2011/4506, K:2011/6612 sayı ile, imtiyaz
sözleşmesi ile bir kamu hizmetinin yürütmekle görevli ve yetkili kılınması
nedeniyle, diğer özel hukuk tüzel kişilerinden farklı olarak kimi kamusal
ayrıcalıklara ve yükümlülüklere tabi olan, 406 sayılı Yasa hükümleri ile,
kamu kurumlarına nakil hakkı bulunan personeli ilgili olarak bazı kamusal
görevler yüklenen davalı şirketin, belirtilen görevleri kapsamında tesis
ettiği işlemlerin idari işlem niteliğinde olduğu ve bu işlemlerden
kaynaklanan uyuşmazlıkların idari yargının görevinde bulunduğu sonucuna
varılmakta olduğu aksi yöndeki kararda isabet görülmediği gerekçesiyle
davacının temyiz isteminin kabulüyle Mersin 2. İdare Mahkemesince verilen
kararın bozulmasına karar vermiş, Mahkemece bozma kararına uyulmuştur.
MERSİN 2. İDARE MAHKEMESİ: 25.10.2013 gün ve
E:2013/941 sayı ile, 406 sayılı Yasa'nın Ek 29. maddesi hükümleri uyarınca,
kamu kurumuna nakil hakkı bulunan personelden hizmet sözleşmesi
feshedilenlerin 4046 sayılı Yasa'nın 22. maddesi uyarınca yeniden kamu
personeli statüsüne girdiğinde kendilerine ödenecek ücretin hesaplanması
görevinin idari nitelik taşıdığı, bu hesaplama konusunda T.
Telekomünikasyon A.Ş.'nin görevli kılındığı, anılan şirketin belirlediği
atamaya esas ücrete göre personele atandığı kurumda ödenecek maaşın tespit
edilecek olması dolayısıyla T. Telekomünikasyon A.Ş. tarafından düzenlenen
maaş nakil ilmühaberinin kamu görevlisi olan kişinin hukukunu etkilemesi,
öte yandan davacının kamu kurumuna atanmasıyla kamu personeli statüsüne
girmesi karşısında, kamu görevlisinin maaşının hatalı hesaplandığı
iddiasına dayandırılan ve bu nedenle maaş nakil ilmühaberinin yeniden
düzenlenmesi istemiyle yaptığı başvurunun reddine ilişkin işlemin bir idari
uyuşmazlık yarattığı kuşkusuz olup bu nedenle bu işlemin iptali ile parasal
hak istemiyle açılan davanın görülmesi ve çözümlenmesi görevinin idari
yargıya ait olduğu gerekçesiyle, davalı idarenin görev itirazının reddine
ve Mahkemelerinin görevliliğine karar vermiştir.
Davalı
vekilince süresi içinde verilen dilekçe ile olumlu görev uyuşmazlığı
çıkarılması istemiyle başvuruda bulunulması üzerine dilekçe, dava dosyası
ile birlikte Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’na gönderilmiştir.
YARGITAY CUMHURİYET BAŞSAVCISI : Telekomünikasyon
şebekeleri üzerinden sunulan ulusal ve uluslararası ses iletimini ihtiva
eden telefon hizmetlerini 31.12.2003 tarihine kadar "tekel"
olarak yürütmekle görevli kılınan ve çoğunluk hisseleri kamuya ait bulunan
Türk Telekom'un, tekel kapsamında kamu hizmeti yürüten, ancak kuruluş
yasasındaki son düzenlemeler ile kendine özgü statüye sahip olan ve
sermayesindeki kamu payı %50' nin altına düşünceye kadar kamu kuruluşu
niteliğini taşıyan bir kuruluş olduğu; özelleştirme kapsamında bulunan Türk
Telekomünikasyon A.Ş.'deki tamamı Hazineye ait bulunan hisselerden % 55'i,
Bakanlar Kurulu'nun 25.7.2005 tarih ve 2005/9146 sayılı "Türk
Telekomünikasyon Anonim Şirketinin" % 55 oranındaki Hissesinin Blok
Olarak Satışına İlişkin Nihai Devir İşlemlerine Dair Kararın Yürürlüğe
Konulması Hakkında Karar"ı uyarınca, 14.11.2005 tarihli Hisse Satış
Sözleşmesi ile Ojer Telekomünikasyon A.Ş.'ne satıldığı; Anayasa'nın 128.
maddesinde, "Devletin, kamu iktisadi teşebbüsleri ve diğer kamu tüzel
kişilerinin genel idare esaslarına göre yürütmekle yükümlü oldukları kamu
hizmetlerinin gerektirdiği asli ve sürekli görevler, memurlar ve diğer kamu
görevlileri eliyle görülür" hükmünün yer aldığı; 406 sayılı Yasa'nın
Ek 29. maddesinin 3.7.2005 tarih ve 5398 sayılı Kanunla değişik birinci
fıkrasında, "Türk Telekom hisselerinin devri sonucu kamu payının yüzde
ellinin altına düşmesi durumunda; Türk Telekomda ek 22 nci maddenin (a)
bendinin bu Kanunla yürürlükten kaldırılan hükümleri uyarınca belirlenen
asli ve sürekli görevlerde çalışmakta olanlar ile 22.1.1990 tarihli ve 399
sayılı Kanun Hükmünde Kararnameye tabi olarak kadrolu veya sözleşmeli
personel statüsünde çalışanlar ve kapsam dışı personel, kamu görevlerinden
yüzseksen gün aylıksız izinli sayılır. Bu personel belirtilen süre içinde
Türk Telekomda çalışmaya devam eder ve hisse devir tarihinden nakli için
Devlet Personel Başkanlığına bildirildikleri tarihe kadarki aylık ücret,
harcırah, sağlık giderleri, cenaze giderleri ve ölüm yardımı ile diğer mali
ve özlük hakları Türk Telekom tarafından karşılanır..." denilmek
suretiyle yasa koyucu tarafından Türk Telekom'da çalışan kapsam dışı
personelin, kamu personeli sayıldığı; bu duruma göre, davalı Türk Telekom
hisselerinin devrinin fiilen gerçekleştiği tarihten sonra davacıyla davalı
Şirket arasındaki uyuşmazlığın, bir özel hukuk ilişkisi niteliğini
taşıdığı, öte yandan, 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu'nun
"İdari Dava Türleri ve İdari Yargı Yetkisinin Sınırı" başlıklı 2.
maddesinin değişik 1 numaralı bendinde: "a) (Değişik:
8.6.2000-4577/5md) idari işlemler hakkında yetki, şekil, sebep, konu ve
maksat yönlerinden biri ile hukuka aykırı olduklarından dolayı iptalleri
için menfaatleri ihlal edilenler tarafından açılan iptal davaları, b) İdari
eylem ve işlemlerden dolayı kişisel hakları doğrudan muhtel olanlar
tarafından açılan tam yargı davaları, c) (Değişik: 18.12.1999-4492/6 md.)
Tahkim yolu öngörülen imtiyaz şartlaşma ve sözleşmelerinden doğan
uyuşmazlıklar hariç, kamu hizmetlerinden birinin yürütülmesi için yapılan
her türlü idari sözleşmelerden dolayı taraflar arasında çıkan
uyuşmazlıklara ilişkin davalar."ın İdari dava türleri olarak
sayıldığı, kural olarak, idari yargıda ancak Devlete ve kamu tüzel
kişilerine karşı açılan davalara bakılabileceği; dolayısıyla, işlemin tesis
edildiği tarihte davalı mevkiinde kamu kuruluşu niteliği taşımayan Türk
Telekomünikasyon A.Ş.nin davalı olması karşısında, ortada idari yargı
yetkisi kapsamında açılmış bir idari dava bulunduğundan söz etmenin
olanaksız olduğu; belirtilen tüm bu hususlara göre, daha önce davalı
şirkette görev yapmış olan davacının isteminin; özelleştirilen kuruluş
tarafından reddedilmesi üzerine açılan davanın özel hukuk hükümlerine göre
görüm ve çözümünde adli yargı yerinin görevli bulunduğu; bu nedenlerle,
2247 sayılı Kanun'un 10 ve 13. maddeleri gereğince, olumlu görev
uyuşmazlığı çıkarılmasına, dosyanın Uyuşmazlık Mahkemesi Başkanlığı’na
gönderilmesine karar vermiştir.
İNCELEME VE GEREKÇE:
Uyuşmazlık Mahkemesi Hukuk Bölümü’nün, Serdar
ÖZGÜLDÜR’ün Başkanlığında, Üyeler: Eyüp Sabri BAYDAR, Ali ÇOLAK, Sıddık
YILDIZ, Nurdane TOPUZ, Ayhan AKARSU ve Mehmet AKBULUT‘un katılımlarıyla
yapılan 05.05.2014 günlü toplantısında:
l-İLK İNCELEME: Dosya üzerinde 2247 sayılı Yasa’nın 27.
maddesi uyarınca yapılan incelemeye göre; davalı vekilinin anılan Yasanın
10/2 maddesinde öngörülen yönteme uygun olarak yaptığı görev itirazının
reddedilmesi ve 12/1. maddede belirtilen süre içinde başvuruda bulunması
üzerine Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı’nca, 10. maddede öngörülen biçimde
olumlu görev uyuşmazlığı çıkarıldığı anlaşılmaktadır. Usule ilişkin
herhangi bir noksanlık bulunmadığından, görev uyuşmazlığının esasının
incelenmesine oy birliği ile karar verildi.
II-ESASIN
İNCELENMESİ: Raportör-Hakim Gülşen AKAR PEHLİVAN’ın, davanın çözümünde adli
yargının görevli olduğu yolundaki raporu ile dosyadaki belgeler okunduktan;
ilgili Başsavcılarca görevlendirilen Yargıtay Cumhuriyet Savcısı Mehmet
BAYHAN ile Danıştay Savcısı Mehmet Ali GÜMÜŞ davada adli yargının görevli
olduğu yolundaki sözlü açıklamaları da dinlendikten sonra GEREĞİ GÖRÜŞÜLÜP
DÜŞÜNÜLDÜ:
Dava, davalı şirkette görev yapmakta iken, 406
sayılı Yasa'nın Ek-29. maddesi ile 4046 sayılı Yasa'nın 22. maddesine göre
adı Devlet Personel Başkanlığına bildirilen, sonrasında Kamu Kurumu emrine
atanan davacı tarafından; maaş nakil ilmühaberinin düzeltilmesi istemiyle
yaptığı başvurunun reddine ilişkin işlemin iptali istemiyle açılmıştır.
1953 tarih ve 6145 sayılı Yasa ile, Türkiye
Cumhuriyeti Posta, Telgraf ve Telefon İşletmesi kurulmuş; 1924 tarih ve 406
sayılı Telgraf ve Telefon Kanunu’nun 10.6.1994 tarih ve 4000 sayılı
Yasa’yla değiştirilen 1. maddesi ile, posta ve telgraf tesis ve işletmesine
ilişkin hizmetler, Posta İşletmesi Genel Müdürlüğü’nce (P.İ),
telekomünikasyon hizmetleri ise, “Türk Telekomünikasyon Anonim Şirketi
(Şirket)” tarafından yürütülecek şekilde yeniden yapılandırılmıştır.
27.1.2000 tarih ve 4502 sayılı Yasa’nın 1. maddesi
ile, 406 sayılı Yasa’nın 1. maddesine eklenen dokuzuncu fıkrada, “Türk
Telekom, bu Kanun ve özel hukuk hükümlerine tabi bir anonim şirkettir. Kamu
İktisadi Teşebbüslerinin kuruluş, teşkilât ve faaliyetleri ile ilgili
mevzuat Türk Telekom’a uygulanmaz. Sadece, Türkiye Büyük Millet Meclisi
denetimine ilişkin 2.4.1987 tarihli ve 3346 sayılı Kanunun 9 uncu maddesi
hükümleri uygulanır” denilmiş; anılan fıkra hükmü, 12.5.2001 tarih ve 4673
sayılı Yasa’nın 1. maddesi ile değiştirilmiş ve “Türk Telekom, bu Kanun ve
özel hukuk hükümlerine tabi bir anonim şirkettir. Bu Kanun hükümleri saklı
kalmak üzere, kamu iktisadi teşebbüsleri de dahil, sermayesinin yarısından
fazlası kamuya ait olan kamu kurum, kuruluş ve ortaklıklarına uygulanan mevzuat
Türk Telekom’a uygulanmaz. Sermayesinin yarısından fazlası kamuda kaldığı
sürece, Türkiye Büyük Millet Meclisi denetimine ilişkin 2.4.1987 tarihli ve
3346 sayılı Kanunun 9 uncu maddesi hükümleri uygulanır. 16.7.1965 tarihli
ve 697 sayılı Kanun ile milli güvenlik ve kamu düzeniyle sıkıyönetim ve
seferberlik hallerinde telekomünikasyon hizmetlerinin yürütülmesine ilişkin
özel kanunların hükümleri saklıdır”; Ek 29. maddesinin 3.7.2005 gün ve 5398
sayılı Kanun’un 14. maddesi ile değişik birinci fıkrasında, “Türk Telekom
hisselerinin devri sonucu kamu payının yüzde ellinin altına düşmesi
durumunda; Türk Telekomda ek 22 nci maddenin (a) bendinin bu Kanunla
yürürlükten kaldırılan hükümleri uyarınca belirlenen aslî ve sürekli görevlerde
çalışmakta olanlar ile 22.1.1990 tarihli ve 399 sayılı Kanun Hükmünde
Kararnameye tâbi olarak kadrolu veya sözleşmeli personel statüsünde
çalışanlar ve kapsam dışı personel, kamu görevlerinden yüzseksen gün
aylıksız izinli sayılır…” denilmiştir.
Öte yandan;
406 sayılı Yasa’nın 4502 sayılı Yasa ile değişik 2. maddesinin (c) bendinin
birinci alt bendinin birinci cümlesinde, “Türk Telekom; telekomünikasyon
şebekeleri üzerinden sunulan ulusal ve uluslararası ses iletimini ihtiva
eden telefon hizmetlerini, 31.12.2003 tarihine kadar bu Kanun ve görev
sözleşmesi çerçevesinde tekel olarak yürütür” denildikten sonra, anılan (c)
bendinin birinci alt bendine 12.5.2001 tarih ve 4673 sayılı Yasa ile
eklenen üçüncü cümlede, “Ancak, Türk Telekom’daki kamu payı %50’nin altına
düştüğünde, Türk Telekom’un tüm tekel hakları 31.12.2003 tarihinden önce de
olsa ortadan kalkmış olur” denilmiş; 4502 sayılı Yasa’nın Geçici 3. maddesi
ile de Türk Telekomünikasyon A.Ş., 233 sayılı KHK’nin ekindeki “B-Kamu
İktisadi Kuruluşları (KİK)” bölümünde yer alan kuruluşlar listesinden
çıkarılmıştır.
Bu
düzenlemeler birlikte değerlendirildiğinde, telekomünikasyon şebekeleri
üzerinden sunulan ulusal ve uluslararası ses iletimini ihtiva eden telefon
hizmetlerini 31.12.2003 tarihine kadar “tekel” olarak yürütmekle görevli
kılınan ve çoğunluk hisseleri kamuya ait bulunan Türk Telekom’un, tekel
kapsamında kamu hizmeti yürüten, ancak kuruluş yasasındaki son düzenlemeler
ile kendine özgü statüye sahip olan ve sermayesindeki kamu payı %50’nin
altına düşünceye kadar kamu kuruluşu niteliğini taşıyan bir kuruluş olduğu
tartışmasızdır.
Özelleştirme
kapsamında bulunan Türk Telekomünikasyon A.Ş.’deki tamamı Hazineye ait
bulunan hisselerden % 55’i, Bakanlar Kurulu’nun 25.7.2005 tarih ve
2005/9146 sayılı “Türk Telekomünikasyon Anonim Şirketi (Türk Telekom)’nin %
55 Oranındaki Hissesinin Blok Olarak Satışına İlişkin Nihai Devir
İşlemlerine Dair Kararın Yürürlüğe Konulması Hakkında Karar”ı uyarınca,
14.11.2005 tarihli Hisse Satış Sözleşmesi ile (6.550.000.000 USD. bedelle)
Ojer Telekomünikasyon A.Ş.’ne satılmıştır.
Bu
sürece paralel olarak Türk Telekom personelinin durumu incelendiğinde:
Türk
Telekom A.Ş., 4502 sayılı Yasa’nın 29.1.2000 tarih ve 23948 sayılı Resmi Gazete’de
yayımlanarak yürürlüğe girdiği dikkate alındığında, 29.1.2000 tarihi
itibariyle 233 sayılı KHK kapsamı
dışında kalmış ve anılan KHK eki cetvellerden çıkarılmış olması nedeniyle,
Uyuşmazlık Mahkemesi Genel Kurulu’nun
22.1.1996 gün ve E:1995/1, K:1996/1 sayılı ve özelleştirme
kapsamında bulunan kamu iktisadi teşebbüslerinde
sözleşmeli veya kapsam dışı statüde çalışan personelin kurumları ile olan
ilişkilerinden doğan anlaşmazlıkların çözüm yerinin idari yargı olduğu yolundaki
İlke Kararı kapsamı dışında değerlendirilmesi gerekmektedir.
Anılan
4502 sayılı Yasa’nın 13. maddesi ile 406 sayılı Yasa’ya eklenen Ek 22.
maddenin (a) bendinde, “a) Personelin statüsü: Telekomünikasyon
hizmetlerinin gerektirdiği asli ve sürekli görevler telekomünikasyon alanında
sekiz yıl tecrübeye sahip ve en az dört yıllık yüksek öğrenim görmüş bir
genel müdür ile kadro, unvan, derece ve sayıları Yönetim Kurulunun önerisi
ve Bakanlığın teklifi üzerine bu Kanunun yürürlüğe girdiği tarihten
itibaren yüzseksen gün içerisinde Bakanlar Kurulu Kararı ile belirlenen
kadrolarda istihdam edilen personel eliyle yürütülür. Bu personel hakkında
bu Kanunda öngörülen hükümler saklı kalmak üzere 399 sayılı Kanun Hükmünde
Kararname hükümleri uygulanır. Bunların dışında kalan personel iş mevzuatı
uyarınca istihdam edilir. İş mevzuatına göre istihdam edilenlere ilişkin
kayıt ve şartlar Yönetim Kurulu tarafından tayin olunur” hükmüne yer
verilmiş; bu bent hükmü, 4673 ve 5189 sayılı Yasalarla yapılan
değişiklikler sonucunda; “a) Personelin statüsü: (Ek ibare:
12.5.2001-4673/6. md.) Türk Telekomdaki kamu payı %50’nin altına düşünceye
kadar, Türk Telekom Yönetim Kurulu üyeliklerine atanacaklarda Devlet
memurluğuna atanabilme genel şartlarına sahip olma ve en az dört yıllık
yüksek öğrenim görme şartları aranır. (Mülga ikinci ve üçüncü cümle:
16.6.2004-5189/12 md.) Bunların dışında kalan personel iş mevzuatı uyarınca
istihdam edilir. İş mevzuatına göre istihdam edilenlere ilişkin kayıt ve
şartlar Yönetim Kurulu tarafından tayin olunur” hükmünü almış; aynı
maddenin (b) bendinin ikinci paragrafında da iş mevzuatına tabi olan Türk
Telekom çalışanlarının aylık ücretlerinin kendilerini atamaya yetkili olan
Yönetim Kurulu tarafından tespit olunacağı kurala bağlanmıştır.
406
sayılı Yasa’nın anılan Ek 22. maddesi uyarınca, Türk Telekom A.Ş. Genel
Müdürlüğü’ne ait asli ve sürekli kadrolar belirlenerek 4.4.2000 tarih ve
24010 (Mükerrer) sayılı R.G. de yayımlanan 31.3.2000 tarih ve 2000/331
sayılı Bakanlar Kurulu Kararı ekinde yer alan listede: merkez teşkilatı
için 100 ve taşra teşkilatı için 100 (6 Bölge Müdürü, 12 Bölge Müdür
Yardımcısı ve 82 İl Telekom Müdürü) kadro ihdas edilmiş; öte yandan, aynı
Yasa maddesinin verdiği yetkiye dayanılarak hazırlanan “Türk
Telekomünikasyon A.Ş. Kapsam Dışı Personel Yönetmeliği” adı altındaki
düzenleme, Yönetim Kurulunun 31.8.2000 tarih ve 407 sayılı kararıyla kabul
edilmek suretiyle yürürlüğe konulmuştur.
Kanunla,
Kurumda görev yapan personelden asli ve sürekli görev yapacak olanları
kadro unvanı itibariyle belirlemek konusunda Bakanlar Kurulu'na yetki
verildiği açıktır. Bu yetki 4502 sayılı Kanun’un yürürlüğe girdiği
29.1.2000 tarihi ile 5189 sayılı Kanun’un yürürlüğe girdiği 2.7.2004
tarihleri arasında geçerli olmuştur.
Anayasa’nın
128. maddesinde, “Devletin, kamu iktisadî teşebbüsleri ve diğer kamu
tüzelkişilerinin genel idare esaslarına göre yürütmekle yükümlü oldukları
kamu hizmetlerinin gerektirdiği aslî ve sürekli görevler, memurlar ve diğer
kamu görevlileri eliyle görülür” denilmiştir.
406
sayılı Yasa’nın Ek 29. maddesinin 3.7.2005 tarih ve 5398 sayılı Kanun’la
değişik birinci fıkrasında, “Türk Telekom hisselerinin devri sonucu kamu
payının yüzde ellinin altına düşmesi durumunda; Türk Telekomda ek 22 nci
maddenin (a) bendinin bu Kanunla yürürlükten kaldırılan hükümleri uyarınca
belirlenen asli ve sürekli görevlerde çalışmakta olanlar ile 22.1.1990
tarihli ve 399 sayılı Kanun Hükmünde Kararnameye tabi olarak kadrolu veya
sözleşmeli personel statüsünde çalışanlar ve kapsam dışı personel, kamu
görevlerinden yüzseksen gün aylıksız izinli sayılır. Bu personel belirtilen
süre içinde Türk Telekomda çalışmaya devam eder ve hisse devir tarihinden
nakli için Devlet Personel Başkanlığına bildirildikleri tarihe kadarki
aylık ücret, harcırah, sağlık giderleri, cenaze giderleri ve ölüm yardımı
ile diğer mali ve özlük hakları Türk Telekom tarafından karşılanır…”
denilerek, yasakoyucu tarafından Türk Telekom’da 22.1.1990 tarihli ve 399
sayılı Kanun Hükmünde Kararnameye tabi olarak sözleşmeli personel
statüsünde çalışanlar ile kapsam dışı personel, kamu personeli sayılmıştır.
Olayda, davalının hisse devir (14.11.2005)
tarihinde çalışmakta iken 406 sayılı Yasa'nın Ek-29. maddesi ile 4046
sayılı Yasa'nın 22. maddesine göre adı Devlet Personel Başkanlığına
bildirilen ve sonrasında kamu kurumu emrine atanan davacı tarafından; maaş
nakil ilmühaberinin düzeltilmesi istemiyle yapılan başvurusunun reddine
ilişkin işlemin iptali istemiyle dava açılmıştır.
2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu’nun “İdari Dava
Türleri ve İdari Yargı Yetkisinin Sınırı” başlıklı 2. maddesinin değişik 1
numaralı bendinde:
“a) (Değişik : 8.6.2000-4577/5 md.) İdari işlemler
hakkında yetki, şekil, sebep, konu ve maksat yönlerinden biri ile hukuka
aykırı olduklarından dolayı iptalleri için menfaatleri ihlal edilenler
tarafından açılan iptal davaları,
b) İdari
eylem ve işlemlerden dolayı kişisel hakları doğrudan muhtel olanlar
tarafından açılan tam yargı davaları,
c)
(Değişik: 18.12.1999-4492/6 md.) Tahkim yolu öngörülen imtiyaz şartlaşma ve
sözleşmelerinden doğan uyuşmazlıklar hariç, kamu hizmetlerinden birinin
yürütülmesi için yapılan her türlü idari sözleşmelerden dolayı taraflar
arasında çıkan uyuşmazlıklara ilişkin davalar” idari dava türleri olarak
sayılmış olup; kural olarak, idari yargıda ancak Devlete ve kamu tüzel
kişilerine karşı açılan davalara bakılabilir.
Buna
göre, iptali istenilen işlemin tesis edildiği tarihte davalı mevkiinde kamu
kuruluşu niteliği taşımayan Türk Telekomünikasyon A.Ş.'nin olması
karşısında, idari yargı yetkisi kapsamında açılmış bir idari dava bulunduğundan
söz etmek olanaksız olduğundan; uyuşmazlığın, özel hukuk hükümlerine göre
görüm ve çözümünde adli yargı yerinin görevli olduğu sonucuna varılmıştır.
Belirtilen nedenlerle, Yargıtay Cumhuriyet
Başsavcısı’nın başvurusunun kabulü ile Mersin 2. İdare Mahkemesinin
görevlilik kararının kaldırılması gerekmiştir.
SONUÇ : Davanın görüm ve çözümünde ADLİ YARGININ görevli
olduğuna, bu nedenle Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı’nın başvurusunun kabulü
ile Mersin 2. İdare Mahkemesi’nin 25.10.2013 gün ve E:2013/941 sayılı
GÖREVLİLİK KARARININ KALDIRILMASINA, 05.05.2014 gününde OY BİRLİĞİ İLE
KESİN OLARAK karar verildi.
—— • ——
Uyuşmazlık Mahkemesi
Başkanlığından:
21-ESAS NO : 2014/539
KARAR NO: 2014/575
KARAR TR : 05.05.2014
(Hukuk Bölümü)
ÖZET : Araştırma
görevlisi olarak görev yaparken, 2547 sayılı Yasanın 35. maddesi kapsamında
yüksek lisans / doktora eğitimi alması amacıyla kadrosu geçici olarak başka
bir Üniversiteye aktarılan davacının, davalı Üniversite ile imzalamış
olduğu, Kamu Personeline Mahsus Yüklenme Senedi ve Muteber İmzalı
Müteselsil Kefalet Senedine Göre, Yerine Getirmesi Gereken Mecburi Hizmet
Yükümlülüğünün İptali istemiyle yaptığı başvurusunun reddine ilişkin davalı
Rektörlük kararının iptali istemiyle açtığı davanın, ADLİ YARGI YERİNDE
çözümlenmesi gerektiği hk.
K A R A R
Davacı :
C.K.Ö.
Vekilleri
: Av. M.B. & Av. H.U.
Davalı :
Yüzüncü Yıl Üniversitesi Rektörlüğü
Vekili : Av. H.K.
O L A Y
: Davacı vekili müvekkilinin, Yüzüncü Yıl Üniversitesi adına, 2547 sayılı
Yasanın 35. maddesi uyarınca, Öğretim Üyesi Yetiştirme Programı Kapsamında
Orta Doğu Teknik Üniversitesi Mimarlık Bölümünde araştırma görevlisi olarak
lisans üstü eğitim alması nedeniyle, davalı Yüzüncü Yıl Üniversitesi ile
imzalamış olduğu, İzmir 15. Noterliğinin 27.12.2004 Tarih, 24079 Yevmiye
Numaralı, Kamu Personeline Mahsus Yüklenme Senedi ve Muteber İmzalı
Müteselsil Kefalet Senedine Göre, Yerine Getirmesi Gereken Mecburi Hizmet
Yükümlülüğünün İptali istemiyle yaptığı 3.11.2012 tarihli başvurusunun
reddine ilişkin davalı Rektörlüğün 23.11.2012, tarih
B.08.06.YÖK.2.YY.0.71/907.01-6981 sayılı kararının iptali istemiyle idari
yargı yerinde dava açmıştır.
Davalı
idare vekilince birinci savunma dilekçesinde, Uyuşmazlık Mahkemesinin
kararları doğrultusunda, davanın çözümünde adli yargının görevli olduğu
ileri sürülerek, görev itirazında bulunulmuştur.
VAN 1. İDARE MAHKEMESİ; 21.2.2013 gün ve E:2012/1884 sayı ile, 2547 sayılı
Yükseköğretim Kanunu'nun 35.maddesinin 2'nci ve 3'üncü fıkralarında
düzenlenen bir üniversitede görev yapan öğretim elemanın kadrosunun başka
bir üniversiteye nakledilmesindeki amacın, ilgililerin akademik gelişimini
sağlamak olduğu, kurumların bu gelişimin maliyetlerini üstlenirken öğretim
elemanlarının gelişim sürecinde elde ettikleri bilgi ve tecrübelerinin, hizmet
götürdükleri üniversiteye veya üniversite öğrencilerine yansıtılmasını
gözetmek ve sağlamak durumunda oldukları dikkate alındığında, idarelerce bu
hizmet yansımasını ve kamu yararını gerçekleştirmek için başka bir kuramda
görevlendirdiği veya kadrosuyla naklettiği öğretim elemanlarının geri
dönüşünü sağlamak üzere önlemler alabileceği, bunun için ilgili
yönetmelikte kişilere mecburi hizmet yükümlülüğü veya taahhütname ve
kefalet senedi imzalatmak şeklinde yaptırımlar öngören düzenlemeler yapılabileceğinin
yargı kararlarıyla kabul edildiği; nitekim 2547 sayılı Yasanın 35'inci
maddesinde belirtilen kamusal yararın elde edilmesine yönelik olmaları
nedeniyle bu hükme dayanılarak çıkartılan Yönetmelikte hukuka aykırılık
bulunmadığı, ayrıca, taahhütname ve kefalet senedinin ilgili idarelerce
kamu gücüne dayalı, tek taraflı irade ile düzenlendiği ve ilgililerine
hizmet gereğinin bir koşulu olarak imzalattırıldığı hususlarının, Danıştay
İdari Dava Daireleri Kurulunun 15.11.2002 günlü, E:2002/557, K:2002/809
sayılı kararı ile hükme bağlandığı; bu durumda, 2547 sayılı Yasanın 35'inci
maddesi uyarınca başka bir üniversitede öğretim üyesi yetiştirme programı
kapsamında eğitim yapmak üzere görevlendirilmesindeki amaç göz önüne
alındığında, davacının taahhüt ve kefalet senedini idare ile eşit düzeyde
olarak, isteği ve özgür iradesi ile imzaladığının kabulü mümkün olmadığı
gibi, bu senedin ihtiva ettiği yaptırımların, kamu hukuku düzenlemeleri ve
hizmet gereklerine dayandığı gerçeği karşısında, senedin icrası aşamasında
ortada özel hukuk alanını ilgilendiren bir uyuşmazlığın varlığından söz
etmeye olanak bulunmadığından, idarece kamu gücüne dayanılarak ve tek yanlı
irade ile kurulan taahhüt ve kefalet senedinde yer alan mali yaptırımların
uygulanmasına ilişkin işlemin iptali isteminden doğan uyuşmazlığın
çözümünde idari yargı yerinin görevli olduğu sonucuna ulaşıldığından,
davalı vekilinin bu davanın adli yargıda çözümlenmesi gerektiğini ileri sürerek
yaptığı görev itirazının yerinde görülmediği gerekçesiyle; davalı idarenin
görev itirazının reddine, uyuşmazlığı çözümlemekle Mahkemelerinin görevli
olduğuna karar vermiştir.
Davalı idare vekilinin olumlu görev uyuşmazlığı
çıkarılması yolunda süresi içerisinde verdiği dilekçesi üzerine dava
dosyasının onaylı örneği Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’na
gönderilmiştir.
YARGITAY CUMHURİYET
BAŞSAVCISI; konunun çözümü için
uyuşmazlığın temelini oluşturan işlemin incelenmesinin gerektiği; dava
konusu uyuşmazlığın, taraflar arasındaki sözleşmeden diğer bir ifadeyle
yüklenme ve kefalet senedinde yer alan borçtan kaynaklandığı; 2547 sayılı
Yükseköğretim Kanunu'nun öğretim elemanı yetiştirmeye ilişkin 35.
maddesinde, “Yükseköğretim kurumları; kendilerinin ve yeni kurulmuş ve
kurulacak diğer yükseköğretim kurumlarının ihtiyacı için yurt içinde ve
dışında, kalkınma planı ilke ve hedeflerine ve Yükseköğretim Kurulunun
belirteceği ihtiyaca ve esaslara göre öğretim elemanı yetiştirirler. (Ek
fıkra: 17/08/1983 - 2880/18 md.) Öğretim elemanı yetiştirilmesi amacıyla
üniversitelerin araştırma görevlisi kadroları, araştırma veya doktora
çalışmaları yaptırmak üzere başka bir üniversiteye, Yükseköğretim Kurulunca
geçici olarak tahsis edilebilir. Bu şekilde doktora veya tıpta uzmanlık
veya sanatta yeterlik payesi alanlar, bu eğitimin sonunda kadrolarıyla
birlikte kendi üniversitelerine dönerler. / (Ek fıkra: 17/08/1983 - 2880/18
md.) Yurt içi veya yurt dışında yetiştirilen öğretim elemanları, genel
hükümlere göre bağlı oldukları yükseköğretim kurumlarında mecburi
hizmetlerini yerine getirmek zorundadırlar. Bu yükümlülüğü yerine
getirmeyenlere, yükseköğretim kurumlarında görev verilmez. Özel kanunlarla
getirilen mecburi hizmet çalışmaları bu hüküm dışındadır.” hükmünün yer
aldığı; olayda, davacının Orta Doğu Teknik Üniversitesinde görevlendirilmeden
önce yüklenme senedi ve kefalet senedi ile, mecburi hizmet süresi dolmadan
hizmetinde bulunduğu Yüksek Öğretim Kurumu ve mecburi hizmetinin
devredildiği kurum tarafından görevden çekilmiş sayıldığında mecburi hizmetine
tekabül eden ödemelerin tamamının ve % 50 fazlası ile ayrıca bu ödemelere
ilişkin sarf tarihinden itibaren hesaplanacak yasal vs. vergi ve kanuni
ödemelerle birlikte nakden ve defaten ödemeyi kabul ve taahhüt etmiş
olduğu; söz konu yüklenme ve kefalet senedi ile, Üniversiteye karşı mecburi
hizmet yükümlülüğü ya da parasal karşılığı taahhüt edilmek suretiyle
Üniversite ile araştırma görevlisi arasında, tarafların karşılıklı hak ve
yükümlülüklerini içeren bir sözleşme ilişkisi kurulduğunun açık olduğu;
dolayısıyla, uyuşmazlığın taraflar arasındaki sözleşmeden diğer bir ifadeyle
yüklenme ve kefalet senedinde yer alan borçtan kaynaklandığı, sözleşmede
yer alan borçtan kaynaklanan uyuşmazlığın özel hukuk hükümlerine göre görüm
ve çözümünde adli yargı yerinin görevli bulunduğu gerekçesiyle; 2247 sayılı
Kanun'un 10. ve 13. maddeleri gereğince, olumlu görev uyuşmazlığı
çıkarılmasına, dosyanın Uyuşmazlık Mahkemesi Başkanlığına gönderilmesine
karar vermiştir.
Başkanlıkça, 2247 sayılı Yasa’nın
13. maddesine göre Danıştay Başsavcısının yazılı düşüncesi istenilmemiştir.
İNCELEME VE GEREKÇE: Uyuşmazlık Mahkemesi
Hukuk Bölümü’nün, Serdar ÖZGÜLDÜR’ün Başkanlığında, Üyeler: Eyüp Sabri
BAYDAR, Ali ÇOLAK, Sıddık YILDIZ, Nurdane TOPUZ, Ayhan AKARSU ve Mehmet
AKBULUT’un katılımlarıyla yapılan 5.5.2014 günlü toplantısında;
l-İLK
İNCELEME:Başvuru yazısı ve dava dosyası üzerinde 2247 sayılı Yasa’nın 27.
maddesi gereğince yapılan incelemeye göre, davalı idare vekilinin anılan
Yasanın 10/2 maddesinde öngörülen yönteme uygun olarak yaptığı görev
itirazının reddedilmesi ve 12/1. maddede belirtilen süre içinde başvuruda
bulunması üzerine Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı’nca, 10. maddede öngörülen
biçimde olumlu görev uyuşmazlığı çıkarıldığı anlaşılmaktadır. Usule ilişkin
herhangi bir noksanlık bulunmadığından görev uyuşmazlığının esasının
incelenmesine oybirliği ile karar verildi.
II-ESASIN
İNCELENMESİ: Raportör-Hakim Taşkın ÇELİK’in, davanın çözümünde adli
yargının görevli olduğu yolundaki raporu ile dosyadaki belgeler okunduktan;
ilgili Başsavcılarca görevlendirilen Yargıtay Cumhuriyet Savcısı Mehmet
BAYHAN ile Danıştay Savcısı Mehmet Ali GÜMÜŞ’ün davada adli yargının
görevli olduğu yolundaki sözlü açıklamaları da dinlendikten sonra GEREĞİ
GÖRÜŞÜLÜP DÜŞÜNÜLDÜ:
Dava,
Yüzüncü Yıl Üniversitesinde araştırma görevlisi olarak görev yaparken, 2547
sayılı Yasanın 35. maddesi kapsamında yüksek lisans / doktora eğitimi
alması amacıyla kadrosu geçici olarak Orta Doğu Teknik Üniversitesine
aktarılan davacının, davalı Üniversite ile imzalamış olduğu, Kamu
Personeline Mahsus Yüklenme Senedi ve Muteber İmzalı Müteselsil Kefalet
Senedine Göre, Yerine Getirmesi Gereken Mecburi Hizmet Yükümlülüğünün
İptali istemiyle yaptığı 3.11.2012 tarihli başvurusunun reddine ilişkin
davalı Rektörlüğün 23.11.2012, tarih B.08.06.YÖK.2.YY.0.71/907.01-6981
sayılı kararının iptali istemiyle açılmıştır.
2547 sayılı
Yükseköğretim Kanunu’nun, “Öğretim
elemanı yetiştirme” başlıklı 35. maddesinde “Yükseköğretim
kurumları; kendilerinin ve yeni kurulmuş ve kurulacak diğer yükseköğretim
kurumlarının ihtiyacı için yurt içinde ve dışında, kalkınma planı ilke ve
hedeflerine ve Yükseköğretim Kurulunun belirteceği ihtiyaca ve esaslara
göre öğretim elemanı yetiştirirler.
(Ek fıkralar:
17/8/1983-2880/18 md.) Öğretim elemanı
yetiştirilmesi amacıyla üniversitelerin araştırma görevlisi kadroları,
araştırma veya doktora çalışmaları yaptırmak üzere başka bir üniversiteye,
Yükseköğretim Kurulunca geçici olarak tahsis edilebilir. Bu şekilde doktora
veya tıpta uzmanlık veya sanatta yeterlik payesi alanlar, bu eğitimin
sonunda kadrolarıyla birlikte kendi üniversitelerine dönerler.
Yurt içi veya yurt dışında yetiştirilen öğretim
elemanları, genel hükümlere göre bağlı oldukları yükseköğretim kurumlarında
mecburi hizmetlerini yerine getirmek zorundadırlar. Bu yükümlülüğü yerine
getirmeyenlere, yükseköğretim kurumlarında görev verilmez. Özel kanunlarla
getirilen mecburi hizmet çalışmaları bu hüküm dışındadır.” hükmüne yer
verilmiştir.
Dosyanın
incelenmesinden, davacının Yüzüncü Yıl Üniversitesi’nde araştırma görevlisi
olarak görev yapmakta iken, 2547 sayılı Yükseköğretim Kanunu'nun 35.maddesi
uyarınca Orta Doğu Teknik Üniversitesi’nde görevlendirildiği; Yüzüncü Yıl
Üniversitesi ile imzalamış olduğu, İzmir 15. Noterliğinin 27.12.2004 Tarih,
24079 Yevmiye Numaralı, Kamu Personeline Mahsus Yüklenme Senedi ve Muteber
İmzalı Müteselsil Kefalet Senedine Göre, Yerine Getirmesi Gereken Mecburi
Hizmet Yükümlülüğünün İptali istemiyle yaptığı 3.11.2012 tarihli
başvurusunun reddine ilişkin davalı Rektörlüğün 23.11.2012, tarih
B.08.06.YÖK.2.YY.0.71/907.01-6981 sayılı kararının iptali istemiyle bakılan
davanın açıldığı anlaşılmaktadır.
Bu
duruma göre, taahhüt ve kefalet senedinin davacı ve kefilleri tarafından
tek taraflı olarak imzalanarak idareye karşı taahhütte bulunulması
karşısında, davacı tarafından mecburi hizmet yükümlülüğünün iptali
istemiyle açılan davanın görüm ve çözümünde adli yargı yerinin görevli
olduğu sonucuna varılmıştır.
Açıklanan
nedenlerle, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı’nın başvurusunun kabulü ile
davalı Rektörlük vekilinin görev itirazının reddine ilişkin Van 1. İdare
Mahkemesi kararının kaldırılması gerekmiştir.
SONUÇ :
Davanın çözümünde ADLİ YARGININ görevli olduğuna, bu nedenle Yargıtay
Cumhuriyet Başsavcısı’nın BAŞVURUSUNUN KABULÜ ile davalı Rektörlük vekilinin görev itirazının reddine ilişkin Van 1.
İdare Mahkemesinin 21.2.2013 gün ve E:2012/1884 sayılı GÖREVLİLİK KARARININ
KALDIRILMASINA, 5.5.2014 gününde Üye Sıddık YILDIZ’ın KARŞI OYU ve OY
ÇOKLUĞU İLE KESİN OLARAK karar verildi.
KARŞI OY
Dava,
Yüzüncü Yıl Üniversitesinde araştırma görevlisi olarak görev yaparken, 2547
sayılı Yasanın 35. maddesi kapsamında yüksek lisans / doktora eğitimi
alması amacıyla kadrosu geçici olarak Orta Doğu Teknik Üniversitesine
aktarılan davacının, davalı Üniversite ile imzalamış olduğu, Kamu
Personeline Mahsus Yüklenme Senedi ve Muteber İmzalı Müteselsil Kefalet
Senedine Göre, Yerine Getirmesi Gereken Mecburi Hizmet Yükümlülüğünün
İptali istemiyle yaptığı 3.11.2012 tarihli başvurusunun reddine ilişkin
davalı Rektörlüğün 23.11.2012, tarih B.08.06.YÖK.2.YY.0.71/907.01-6981
sayılı kararının iptali istemiyle açılmıştır.
2577
sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu'nun 2/1-a maddesinde, idari işlemler
hakkında yetki, şekil, sebep konu ve maksat yönlerinden biri ile hukuka
aykırı olduklarından dolayı iptalleri için menfaatleri ihlal edilenler
tarafından açılan iptal davaları idari dava türleri arasında sayılmıştır.
2547 sayılı Yasa uyarınca başka bir üniversitede öğretim
üyesi yetiştirme programı kapsamında eğitim yapmak üzere
görevlendirilmesindeki amaç göz önünde bulundurulduğunda, davacının bu
taahhüt ve kefalet senedini idare ile eşit düzeyde olarak, isteği ve özgür
iradesi ile imzaladığından söz etmeye olanak bulunmadığından, ortada özel
hukuk alanını ilgilendiren bir uyuşmazlık bulunmamaktadır.
İdarece kamu gücüne dayanılarak ve tek taraflı irade ile
kurulan taahhüt ve kefalet senedine ilişkin uyuşmazlığın 2577 sayılı
Yasanın 2/1-a maddesinde sayılan iptal davaları kapsamında görüm ve
çözümünde idari yargı görevli bulunmaktadır.
Açıklanan nedenlerle Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı’nca
yapılan başvurunun reddi gerektiği görüşüyle, aksi yöndeki karara karşıyım.
—— • ——
Uyuşmazlık Mahkemesi
Başkanlığından:
22-ESAS NO : 2014/542
KARAR NO: 2014/577
KARAR TR : 05.05.2014
(Hukuk Bölümü)
ÖZET : Şeker Kurulu'nun kararı ile, bu karara dayalı
olarak kurumca tesis edilen, davacının yaş haddi nedeniyle kurumla
ilişkisinin kesilmesine dair işlemin iptaline, davacının görevine iadesiyle
özlük haklarının tanınmasına, parasal haklarının faiziyle birlikte
ödenmesine karar verilmesi istemiyle açılan davanın ADLİ YARGI YERİNDE
çözümlenmesi gerektiği hk.
K A R A R
Davacı : N.Y.
Vekili : Av. M.S.
Davalı : T.C. Şeker Kurumu / ANKARA
Vekili :
Av. B.G.K. (İdari Yargıda)
O L A Y : Davacı vekili dava
dilekçesinde özetle; Türkiye Şeker Fabrikaları A.Ş.'de 657 sayılı Yasa kapsamında
şube müdürü olarak görev yapan davacının, 29.12.2003 tarihinde emekli
olmasının ardından, 30.12.2003 tarihinde Şeker Kurumu Sektörel Araştırmalar
Grup Başkanlığı biriminde işçi statüsünde göreve başladığını, Kurumda
Sektörel Araştırmalar Grup Başkanlığında görevine devam ederken 17.10.2012
tarih ve Gen Sek.-903.06.04-152 sayılı Kurum yazısı ile, Şeker Kurulu’nun
11.01.2012 tarih ve 244/6 sayılı kararı gereği, 13.12.2012 tarihinde 60
yaşını dolduracağından aynı tarih itibariyle iş akdinin feshedileceğinin
kendisine tebliğ edildiğini, 13.12.2012 tarihi itibariyle de görevine son
verildiğini belirterek, Şeker Kurulu’nun 11.01.2012 tarih ve 244/6 sayılı
kararı ile, bu karara dayalı olarak çıkartılan 17.10.2012 tarih ve Gen
Sek.-903.06.04-152 sayılı Kurum işleminin iptaline, davacının fesih tarihi
itibariyle görevine iadesiyle özlük haklarının tanınmasına, tüm parasal
haklarının yasal faizi ile birlikte ödenmesine karar verilmesi istemiyle
Danıştay Başkanlığı’nda dava açmıştır.
Danıştay 12. Daire: 29.01.2013 gün ve E:2012/13579,
K:2013/26 sayı ile özetle; “...davanın, 2575 sayılı Yasa'nın 24. maddesinde
sayılan ve ilk derece mahkemesi olarak Danıştay'da görülen davalar
kapsamında yer almadığı anlaşıldığından, görüm ve çözümü 2576 sayılı
Yasa'nın 5. maddesi uyarınca idare mahkemesine ait bulunmaktadır.’’ demek
suretiyle davanın görev yönünden reddine, 2577 sayılı Yasa'nın değişik 15.
maddesinin 1/a bendi uyarınca dava dosyasının aynı Yasa'nın 32/1. fıkrasına
göre uyuşmazlığı çözümlemeye yetkili ve görevli olan Ankara İdare
Mahkemesine gönderilmesine karar vermiştir.
Davanın Ankara 2. İdare Mahkemesi’nde görülmeye
başlanmasının ardından davalı Şeker Kurumu vekili, süresi içerisinde
sunduğu cevap dilekçesinde özetle, görev itirazında bulunmuştur.
Ankara 2. İdare Mahkemesi: 14.11.2013 gün ve E:2013/474
sayı ile özetle; kamu tüzel kişiliğine sahip olan davalı idarenin kamu
gücünü kullanarak tek taraflı iradesi ile davacının sözleşmesini feshetmesi
ve kurumla ilişiğini kesmesinin idari işlem niteliğinde olduğunu,bu nedenle
davanın idari yargı yerinde çözümlenmesi gerektiğini belirterek davalı
vekilinin görev itirazının reddine karar vermiştir.
Davalı Şeker Kurumu vekilinin olumlu
görev uyuşmazlığı çıkartılması yolunda süresi içinde verdiği dilekçe
üzerine, dava dosyasının onaylı bir örneği Yargıtay Cumhuriyet
Başsavcılığı'na gönderilmiştir.
Yargıtay Cumhuriyet
Başsavcısı; “…Şeker Kurumu, 4634 sayılı Şeker Kanunu’nun 1.
Maddesindeki "Bu Kanunun amacı, yurt içi talebin yurt içi üretimle
karşılanmasına ve gerektiğinde ihracata yönelik olarak Türkiye'de şeker
rejimini, şeker üretimindeki usul ve esaslar ile fiyatlandırma, pazarlama
şart ve yöntemlerini düzenlemektir" hükmü ve 2 ve devamı maddeleri
hükmü uyarınca kurulmuştur. Yasanın “Şeker Kurumu” başlıklı 7.maddesi; “Bu
Kanun ve ilgili diğer mevzuatın uygulanmasını sağlamak, uygulamayı
denetlemek ve sonuçlandırmak, Kanımda verilen yetkiler çerçevesinde
düzenlemeler yapmak ve Kanunla verilen diğer görevleri yerine getirmek ve
yetkileri kullanmak üzere, kamu tüzel kişiliğine sahip Şeker Kurumu
kurulmuştur...” hükmü ile, Şeker Kurumunu, kamu tüzel kişiliğini haiz bir
kamu kurumu olarak düzenlemektedir.
4634
sayılı Şeker Kanunu'nun istihdam ilişkilerini düzenleyen "Hizmet
Birimleri" başlıklı 10. maddesi;"... Bu Kanuna ekli cetvelde yer
alan personel, 1475 sayılı İş Kanunu hükümlerine göre istihdam
edilir..." hükmünü, Şeker Kurumu Personel Yönetmeliği'nin "Kurum
personelinin statüsü" başlıklı 5.maddesi ise, "Kurum personeli,
22/5/2003 tarihli ve 4857 sayılı İş Kanunu hükümlerine göre istihdam
edilir." hükmünü taşımaktadır. Şeker Kanunu ve ilgili yönetmeliklere
göre, Şeker Kurumunda istihdam edilen personel Is Kanunu hükümlerine tabi
tutulmuştur.
Davaya
konu olayda, davacının dosyada mevcut, 30/12/2003 tarihli Şeker Kurumu
Hizmet Sözleşmesi ile belirli süreli iş sözleşmesine dayanılarak istihdam
edildiği, sözleşmeden doğan ihtilaflarda, 4857 sayılı İş Kanununun
uygulanacağı ve genel mahkemelerin yetkili olacağının açıkça belirlenmiş
olduğu anlaşılmaktadır.
Davacı
Kurumun, özel yasası ile kurulmuş ve yasasında belirlenen amaçlarla
faaliyet gösteren kamu tüzel kişisi olmasına rağmen, 399 sayılı Kamu İktisadi
Teşebbüsleri Personel Rejiminin Düzenlenmesi ve 233 Sayılı Kanun Hükmünde
kararnamenin Bazı Maddelerinin Yürürlükten Kaldırılmasına Dair Kanun
Hükmünde Kararname” kapsamında Kamu iktisadi Teşekkülü niteliğinde
olmadığı, özel Yasasından kaynaklanan istihdam şekli ile davacıyı Iş
Kanununa tabi olarak işçi statüsünde istihdam ettiği, taraflar arasındaki
uyuşmazlığında, özel hukuk hükümlerine göre adli yargı yerinde iş
mahkemelerinde görülmesi gerektiğini belirterek, 2247 sayılı Yasa'nın 10 ve 13. maddeleri gereğince, olumlu görev
uyuşmazlığı çıkarılmasına ve dosyanın Uyuşmazlık Mahkemesine gönderilmesine
’’ karar vermiştir.
İNCELEME VE GEREKÇE :
Uyuşmazlık Mahkemesi Hukuk Bölümü’nün, Serdar
ÖZGÜLDÜR’ün Başkanlığında, Üyeler: Eyüp Sabri BAYDAR, Ali ÇOLAK, Sıddık
YILDIZ, Nurdane TOPUZ, Ayhan AKARSU ve Mehmet AKBULUT’un katılımlarıyla
yapılan 5.5.2014 günlü toplantısında:
l-İLK İNCELEME: Başvuru yazısı ve dava dosyası örneği
üzerinde 2247 sayılı Yasa'nın 27. maddesi gereğince yapılan incelemeye
göre, davalı Şeker Kurumu vekilinin anılan Yasanın 10/2.maddesinde
öngörülen yönteme uygun olarak yaptığı görev itirazının reddedilmesi ve
dahi 12/1.maddede belirtilen süre içinde başvuruda bulunması üzerine
Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı'nca, davalı Şeker Kurumu açısından, 10 ve
13. maddelerde öngörülen biçimde, olumlu görev uyuşmazlığı çıkarıldığı
anlaşılmaktadır.
II-ESASIN İNCELENMESİ: Raportör-Hakim Selim Şamil
KAYNAK’ın, davanın çözümünde adli yargının görevli olduğu yolundaki raporu
ile dosyadaki belgeler okunduktan; ilgili Başsavcılarca görevlendirilen
Yargıtay Cumhuriyet Savcısı Mehmet BAYHAN ile Danıştay Savcısı Mehmet Ali
GÜMÜŞ’ün davada adli yargının görevli olduğu yolundaki sözlü açıklamaları
da dinlendikten sonra GEREĞİ GÖRÜŞÜLÜP DÜŞÜNÜLDÜ:
Dava,
Şeker Kurulu'nun 11.01.2012 tarih ve 244/6 sayılı kararı ile, bu karara
dayalı olarak kurumca tesis edilen, davacının yaş haddi nedeniyle kurumla
ilişkisinin kesilmesine dair 17.10.2012 tarih ve Gen.Sek.-903.06.04-152
sayılı işleminin iptaline, davacının görevine iadesiyle özlük haklarının
tanınmasına, parasal haklarının faiziyle birlikte ödenmesine karar
verilmesi istemiyle açılmıştır.
Dosya
kapsamı itibariyle yapılan incelemede, davacı ile davalı Şeker Kurumu
arasında 30.12.2003 tarihinde hizmet sözleşmesi imzalandığı, sözleşmenin
1.maddesinde; davacının, davalı kurumda uzman görevinde çalışacağı,
2.maddesinde kurum ile görevli arasındaki münasebetlerde İş Kanunu
hükümlerinin uygulanacağı hükümlerinin yer aldığı,davacının 30.12.2003
tarihinden 13.12.2012 tarihine kadar Kurumda işçi statüsünde görev yaptığı,
sonrasında Şeker Kurulu’nun 11.01.2012 gün, 244/6 sayılı kararı ile emekli
olup da Kurumda çalışan veya emeklilik için gerekli şartları sağlayan
personelden, kadınlarda 60, erkeklerde 65 yaşını dolduranların, kıdem tazminatları
ödenmek suretiyle Kurumla ilişiklerinin kesilmesine dair ilke kararı
alınmasına ve söz konusu koşulu sağlayanlarla ilgili olarak ayrı bir karara
ihtiyaç duyulmaksızın gerekli işlemlerin yapılmasına karar verildiği, bu
karara istinaden Şeker Kurumu’nun davacı Nezahat Yakın’a hitaben yazmış
olduğu 17.10.2012 gün, Gen.Sek.-903.06.04-152 sayılı yazı ile, davacının
13.12.2012 tarihinde 60 yaşını doldurmuş olacağından, bu tarih itibariyle
iş akdinin feshedileceği hususunun tebliğ edildiği anlaşılmıştır.
4634
sayılı Şeker Kanunu’nun ‘’ Amaç ‘’ başlıklı 1.maddesinde; ‘’ Bu Kanunun
amacı, yurt içi talebin yurt içi üretimle karşılanmasına ve gerektiğinde
ihracata yönelik olarak Türkiye'de şeker rejimini, şeker üretimindeki usul
ve esaslar ile fiyatlandırma, pazarlama şart ve yöntemlerini düzenlemektir.
‘’ hükmü yer almakta olup,
‘’ Şeker Kurumu ‘’ başlıklı 7.maddesinde; ‘’ Bu Kanun ve ilgili diğer mevzuatın uygulanmasını
sağlamak, uygulamayı denetlemek ve sonuçlandırmak, Kanunda verilen yetkiler
çerçevesinde düzenlemeler yapmak ve Kanunla verilen diğer görevleri yerine
getirmek ve yetkileri kullanmak üzere, kamu tüzel kişiliğine sahip Şeker
Kurumu kurulmuştur. Kurumun merkezi Ankara'dadır. Kurumun organları, Şeker
Kurulu ve hizmet birimlerinden oluşur. Kurum, Şeker Kurulu tarafından
yönetilir.
Kurumun
ilişkili olduğu Bakanlık, Sanayi ve Ticaret Bakanlığıdır. ‘’ hükmü,
‘’ Şeker Kurulu ‘’ başlıklı 8.maddesinde; Kurul,
Kurumun karar organı niteliğinde olup, bu Kanun kapsamındaki konularda her
türlü kararları almak ve uygulamak üzere, biri Başkan ve biri Başkanvekili
olarak toplam yedi üyeden oluşur… ‘’ hükmü,
‘’ Hizmet Birimleri ‘’ başlıklı
10.maddesinde; ‘’ Kurum hizmetlerinin gerektirdiği görevler, hizmet
birimleri tarafından yürütülür. Bu Kanuna ekli cetvelde yer alan personel,
1475 sayılı İş Kanunu hükümlerine göre istihdam edilir. Söz konusu ekli
cetvelde yer alan kadrolarda toplam sayı aşılmamak üzere unvan ve statü
değişikliği yapmaya, söz konusu sayının altında personel istihdam etmeye
Kurul yetkilidir.’’ hükmü yer almakta olup, kanunun ekindeki cetvelde
davacının istihdam şekline uygun olarak 20 adet uzman kadrosunun yer aldığı
anlaşılmıştır.
07.02.2012
tarihli Şeker Kurumu Personel Yönetmeliği’nin ‘’ Amaç ‘’ başlıklı
1.maddesinde; ‘’ (1) Bu Yönetmeliğin amacı, Şeker Kurumunun personel
planlamasını, Kurumda istihdam edilecek personelin niteliklerini, hizmet
şartlarını, atanma ve yetiştirilmelerini, yükselmelerini, ödev, hak ve
yükümlülüklerini, disiplin hükümleri ile diğer özlük işlerini düzenlemektir."
hükmü, ‘’Kapsam‘’ başlıklı 2.maddesinde; ‘’ (1) Bu Yönetmelik hükümleri
Şeker Kurumu hizmet birimleri personelini kapsar. ‘’ hükmü yer almakta
olup, ‘’ Kurum Personelinin Statüsü ‘’ başlıklı 5.maddesinde; ‘’ (1) Kurum
personeli, 22/5/2003 tarihli ve 4857 sayılı İş Kanunu hükümlerine göre
istihdam edilir. ‘’ hükmü yer almaktadır.
Belirtilen
yasal düzenlemeler ışığında, davacının, davalı Kurumda Hizmet Sözleşmesi
ile uzman kadrosunda işçi statüsünde çalıştığı, taraflar arasındaki
uyuşmazlığın işçi statüsündeki davacı ile davalı Kurum arasında, davacının
sözleşmesinin feshedilerek görevine son verilmesinden kaynaklandığı
anlaşılmıştır.
4857
sayılı İş Kanunu’nun 1.maddesinde; ‘’ Bu Kanunun
amacı işverenler ile bir iş sözleşmesine dayanarak çalıştırılan işçilerin
çalışma şartları ve çalışma ortamına ilişkin hak ve sorumluluklarını
düzenlemektir.’’ hükmü,
20.maddesinde; ‘’ İş
sözleşmesi feshedilen işçi, fesih bildiriminde sebep gösterilmediği veya
gösterilen sebebin geçerli bir sebep olmadığı iddiası ile fesih
bildiriminin tebliği tarihinden itibaren bir ay içinde iş mahkemesinde dava
açabilir. Taraflar
anlaşırlarsa uyuşmazlık aynı sürede özel hakeme götürülür.
Feshin geçerli bir sebebe dayandığını ispat yükümlülüğü
işverene aittir. İşçi, feshin başka bir sebebe dayandığını iddia ettiği
takdirde, bu iddiasını ispatla yükümlüdür.
Dava seri muhakeme usulüne göre iki ay içinde sonuçlandırılır.
Mahkemece verilen kararın temyizi halinde, Yargıtay bir ay içinde kesin
olarak karar verir.’’ hükmü yer almakta olup,
Söz konusu Kanun’un 20. maddesinin birinci fıkrasının son tümcesi ile
dördüncü fıkrasının iptali istemiyle Anayasa Mahkemesi’ne açılan İptal
Davası neticesinde, ‘’ Anayasa Mahkemesi 19.10.2005 gün, E:2003/66,
K:2005/72 sayı ile özetle, Kanun’un 20. maddesinin; a- Birinci fıkrasının
son tümcesinin “Toplu iş sözleşmesinde hüküm varsa veya...” bölümünün
Anayasa’ya aykırı olduğuna ve iptaline, b- Birinci fıkrasının son
tümcesinin “...taraflar anlaşırlarsa uyuşmazlık aynı sürede özel hakeme
götürülür.” bölümünün Anayasa’ya aykırı olmadığına ve iptal isteminin
reddine, c- Dördüncü fıkrasının Anayasa’ya aykırı olduğuna ve iptaline ‘’
karar vermiştir.
Tüm bu
kabuller ve değerlendirmeler neticesinde; işçi ve
işveren arasında iş akdinden veya İş Kanununa dayanan her türlü hak
iddialarından doğan hukuk uyuşmazlığı kapsamında yer alan davacı ve davalı
Kurum arasındaki uyuşmazlığın İş Mahkemesince çözümlenmesi gerektiği
sonucuna varılmıştır.
Açıklanan nedenlerle,
davanın görüm ve çözümünde adli yargı yeri görevli olduğundan, Yargıtay
Cumhuriyet Başsavcılığı’nın başvurusunun kabulü ile, davalı Şeker Kurumu
vekilinin görev itirazının reddine ilişkin Ankara 2. İdare Mahkemesinin
14.11.2013 gün ve E:2013/474 sayılı görevlilik kararının kaldırılması
gerekmiştir.
SONUÇ :
Davanın çözümünde ADLİ YARGININ görevli olduğuna, bu nedenle Yargıtay
Cumhuriyet Başsavcılığı’nın BAŞVURUSUNUN KABULÜ ile, davalı Şeker Kurumu
vekilinin GÖREV İTİRAZININ REDDİNE İLİŞKİN Ankara 2. İdare Mahkemesinin
14.11.2013 gün ve E:2013/474 sayılı GÖREVLİLİK KARARININ KALDIRILMASINA,
5.5.2014 gününde OY BİRLİĞİ İLE KESİN OLARAK karar verildi.
—— • ——
Uyuşmazlık Mahkemesi
Başkanlığından:
23-ESAS NO : 2014/558
KARAR NO: 2014/590
KARAR TR : 05.05.2014
(Hukuk Bölümü)
ÖZET : Davacının
taşınmazı üzerinde konulan kısıtlamanın (hukuki el atmanın) yol açtığı öne
sürülen zararın tazmini istemiyle açılan davanın imar planından kaynaklanan
tazminat davaları kapsamında, İDARİ YARGI YERİNDE çözümlenmesi gerektiği
hk.
K A R A R
Davacılar : 1- E.N.B., 2- İ.N.B., 3- E.B., 4- Ü.B.,
5- E.E.B.
Vekilleri : Av. S.N.T. & Av. F.M.
Davalı : Çevre ve Şehircilik Bakanlığına
İzafeten İstanbul Muhakemat Md.
Vekili : Av. N.M.
Dahili
Davalılar : 1- İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı
Vekili : Av. G.A.
2- Sarıyer Belediye Başkanlığı
Vekili : Av. D.K.
O L A Y : Davacılar vekili
dava dilekçesinde özetle; davacıların İstanbul İli, Sarıyer İlçesi,
Büyükdere Mahallesi, Dede Korkut Sokağı, 85 pafta, 610 ada, 19, 21, 35 ve
36 parsel sayılı taşınmazların müşterek maliki olduklarını, taşınmazların
imar planlarında “park alanı” olarak ayrıldığını belirterek, taşınmazların
davalı idare adına tescili ile, fazlaya ilişkin hakları saklı kalmak kaydı
ile şimdilik 50.000 TL tazminat bedelinin dava tarihinden itibaren yasal
faizi ile birlikte tahsiline karar verilmesi istemiyle adli yargı yerinde
dava açmıştır.
Davalı Çevre ve Şehircilik Bakanlığı vekili süresi
içerisinde sunduğu cevap dilekçesinde özetle, görev itirazında bulunmuştur.
Davalı Sarıyer Belediye Başkanlığı vekili süresi
içerisinde sunduğu cevap dilekçesinde özetle, görev itirazında bulunmuştur.
Davalı İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı vekili
süresi içerisinde sunduğu cevap dilekçesinde özetle, görev itirazında
bulunmuştur.
İstanbul 19. Asliye Hukuk Mahkemesi: 09.07.2013 gün ve
E:2012/685 sayı ile, davalı Çevre ve Şehircilik Bakanlığı vekilinin görev
itirazının reddine karar vermiştir.
İstanbul 19. Asliye Hukuk Mahkemesi: 26.11.2013 gün ve
E:2012/685 sayı ile, davalı İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı
vekilinin görev itirazının reddine karar vermiştir.
Davalılardan İstanbul Belediye
Başkanlığı vekilinin, idari yargı yararına olumlu görev uyuşmazlığı çıkartılması
yolunda süresi içinde verdiği dilekçe üzerine, dava dosyasının onaylı bir
örneği Danıştay Başsavcılığı'na gönderilmiştir.
Danıştay
Başsavcısı; İdarelerin 3194 sayılı İmar Kanunu’nun 8'inci maddesi
uyarınca tek yanlı irade açıklamaları ile tesis ettikleri, genel ve
düzenleyici imar planları ile bu planlara dayanılarak tesis edilen parselasyon,
kamulaştırma, ruhsat gibi bireysel işlemler, "idari işlem, bu imar
planı uyarınca yapmak zorunda oldukları program ve uygulamaları bunun için
gerekli zamanda gerçekleştirmemeleri yani, bu konudaki hareketsizliklerin
de, idari eylem niteliği taşıdığını belirterek, davanın 2577 sayılı İdari
Yargılama Usulü Kanunu'nun 2'nci maddesinin 1'inci fıkrasının (b) bendinde
yer alan "idari eylem ve işlemlerden dolayı kişisel hakları doğrudan
muhtel olanlar tarafından açılan tam yargı davaları," hükmü gereğince
idari yargı yerinde görülmesinin gerektiği belirtilerek, 2247 sayılı
Yasa'nın 10'uncu maddesi uyarınca, taşınmazın bedelinin tazminat olarak
hüküm altına alınması istemine ilişkin kısmı yönünden, olumlu görev
uyuşmazlığı çıkarılmasına ve dosyanın Uyuşmazlık Mahkemesine gönderilmesine
karar vermiştir.
İNCELEME VE GEREKÇE :
Uyuşmazlık Mahkemesi Hukuk Bölümü’nün, Serdar
ÖZGÜLDÜR’ün Başkanlığında, Üyeler: Eyüp Sabri BAYDAR, Ali ÇOLAK, Sıddık YILDIZ,
Nurdane TOPUZ, Ayhan AKARSU ve Mehmet AKBULUT’un katılımlarıyla yapılan
5.5.2014 günlü toplantısında:
l-İLK İNCELEME: Başvuru yazısı ve dava dosyası örneği
üzerinde 2247 sayılı Yasa'nın 27. maddesi gereğince yapılan incelemeye
göre,davalılar İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı, Sarıyer Belediye
Başkanlığı ve Çevre ve Şehircilik Bakanlığı vekillerinin anılan Yasanın
10/2.maddesinde öngörülen yönteme uygun olarak yaptıkları görev
itirazlarının reddedilmesi ve davalılardan İstanbul Büyükşehir Belediye
Başkanlığı vekilinin 12/1.maddede belirtilen süre içinde başvuruda
bulunması üzerine Danıştay Başsavcısı'nca, davalı İstanbul Büyükşehir
Belediye Başkanlığı açısından, taşınmazın
bedelinin tazminat olarak hüküm altına alınması istemine ilişkin kısmı yönünden,
10.maddede öngörülen biçimde, olumlu görev uyuşmazlığı çıkarıldığı
anlaşılmaktadır.
II-ESASIN İNCELENMESİ: Raportör-Hakim Selim Şamil
KAYNAK’ın, davanın çözümünde idari yargının görevli olduğu yolundaki raporu
ile dosyadaki belgeler okunduktan; ilgili Başsavcılarca görevlendirilen
Yargıtay Cumhuriyet Savcısı Mehmet BAYHAN ile Danıştay Savcısı Mehmet Ali
GÜMÜŞ’ün davada idari yargının görevli olduğu yolundaki sözlü açıklamaları
da dinlendikten sonra GEREĞİ GÖRÜŞÜLÜP DÜŞÜNÜLDÜ:
Dava, davacıların taşınmazlarına, imar planlarında park alanı olarak ayrılmak suretiyle el
atıldığı belirtilerek, taşınmazların davalı idare adına tescili ile,
fazlaya ilişkin hakları saklı kalmak kaydı ile şimdilik 50.000 TL tazminat
bedelinin dava tarihinden itibaren yasal faizi ile birlikte davalılardan
tahsiline karar verilmesi istemiyle açılmıştır.
Dosya kapsamında yapılan incelemede, İstanbul 19. Asliye
Hukuk Mahkemesi’ne davaya konu taşınmazlara fiili müdahalede bulunulup
bulunulmadığı hususunda araştırma yapılması için yazılan müzekkereye, dava
dosyasının halen derdest olduğu, söz konusu taşınmazlarda henüz keşif
yapılmadığı, keşif yapılmaması nedeniyle de söz konusu taşınmazlara fiili
el atma olup olmadığı hususunun tespit edilemediğinden bahisle cevap
verildiği anlaşılmıştır.
3194 sayılı İmar Kanunu’nun “Planların hazırlanması ve
yürürlüğe konulması” başlıklı 8. maddesinde; “Planların hazırlanmasında ve
yürürlüğe konulmasında aşağıda belirtilen esaslara uyulur.
a) Bölge
planları; sosyo - ekonomik gelişme eğilimlerini, yerleşmelerin gelişme
potansiyelini, sektörel hedefleri, faaliyetlerin ve alt yapıların
dağılımını belirlemek üzere hazırlanacak bölge planlarını, gerekli gördüğü
hallerde Devlet Planlama Teşkilatı yapar veya yaptırır.
b) İmar
Planları; Nazım İmar Planı ve Uygulama İmar Planından meydana gelir. Mevcut
ise bölge planı ve çevre düzeni plan kararlarına uygunluğu sağlanarak,
belediye sınırları içinde kalan yerlerin nazım ve uygulama imar planları
ilgili belediyelerce yapılır veya yaptırılır. Belediye meclisince onaylanarak
yürürlüğe girer. (Değişik dördüncü cümle: 8/8/2011- KHK-648/21 md.) Bu
planlar onay tarihinden itibaren belediye başkanlığınca tespit edilen ilan
yerlerinde ve ilgili idarelerin internet sayfalarında bir ay süreyle eş
zamanlı olarak ilan edilir. Bir aylık ilan süresi içinde planlara itiraz
edilebilir. Belediye başkanlığınca belediye meclisine gönderilen itirazlar
ve planları belediye meclisi onbeş gün içinde inceleyerek kesin karara
bağlar.
Belediye
ve mücavir alan dışında kalan yerlerde yapılacak planlar valilik veya
ilgilisince yapılır veya yaptırılır. Valilikçe uygun görüldüğü takdirde
onaylanarak yürürlüğe girer. (Değişik üçüncü cümle: 8/8/2011- KHK-648/21
md.) Onay tarihinden itibaren valilikçe tespit edilen ilan yerinde ve
ilgili idarelerin internet sayfalarında bir ay süreyle eş zamanlı olarak
ilan edilir. Bir aylık ilan süresi içinde planlara itiraz edilebilir.
İtirazlar valiliğe yapılır, valilik itirazları ve planları onbeş gün
içerisinde inceleyerek kesin karara bağlar.
Onaylanmış
planlarda yapılacak değişiklikler de yukarıdaki usullere tabidir.
Kesinleşen
imar planlarının bir kopyası, Bakanlığa gönderilir.
İmar
planları alenidir. Bu aleniyeti sağlamak ilgili idarelerin görevidir.
Belediye Başkanlığı ve mülki amirlikler, imar planının tamamını veya bir
kısmını kopyalar veya kitapçıklar haline getirip çoğaltarak tespit edilecek
ücret karşılığında isteyenlere verir.
c) (Ek:
3/7/2005 - 5403/25 md.) Tarım arazileri, Toprak Koruma ve Arazi Kullanımı
Kanununda belirtilen izinler alınmadan tarımsal amaç dışında kullanılmak
üzere plânlanamaz.” hükmüne yer verilmiştir.
Olayda, imar planının uygulaması sonucu,uyuşmazlığa konu
parsellerin imar planlarında park alanında
kaldıkları, dosya kapsamında yapılan incelemede, taşınmazlara davalı
idarelerce fiilen el atılmadığının anlaşıldığı, davacılar vekili tarafından
kamulaştırmasız el atma nedeniyle taşınmazın bedelinin ödenilmesi
gerektiğinin iddia edildiği; davanın konusunun, davalı idarece 3194 sayılı
Kanunu uyarınca kamu gücü kullanılarak tek yanlı irade ile yapılan imar
planlarında yer alan davacının hissedar olduğu taşınmazın bedelinin
tazminine ilişkin bulunduğu anlaşılmış olup, belirtilen duruma göre, imar
planı ve buna dayalı imar uygulaması sonucunda uğranılan zararın tazminine
yönelik bulunan davanın, 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu'nun 2/1-b
maddesinde yer alan "İdari eylem ve işlemlerden dolayı kişisel hakları
doğrudan muhtel olanlar tarafından açılan tam yargı davaları"
kapsamında idari yargı yerince çözümlenmesi gerekmektedir.
Öte yandan,
taşınmazın imar planında “dere mutlak koruma alanı”nda kalması nedeniyle
taşınmaz üzerindeki tasarruf yetkisinin kısıtlanması nedenine dayalı olarak
davacının Asliye Hukuk Mahkemesi nezdinde açtığı tazminat davasında, bu
Mahkemece 4.11.1983 günlü, 2942 sayılı Kamulaştırma Kanunu’nun Geçici 6 ncı
maddesinin kimi fıkralarının iptali istemiyle Anayasa Mahkemesine yapılan
itiraz başvurusunda; Anayasa Mahkemesi 25.9.2013 tarih ve E: 2013/93, K:
2013/101 sayılı kararında ”… Davacının mülkü üzerinde tasarruf etme
hakkının kısıtlanması, idarenin bir eyleminden değil, idari bir işlem
niteliğinde olduğu tartışmasız olan imar planından kaynaklanmaktadır. Olayda,
idarenin fiili el koyma niteliği taşıyan bir eylemi henüz bulunmamakta,
aksine kanunen yapması gereken kamulaştırma işlemlerini yapmamak biçiminde
tezahür eden bir eylemsizliği söz konusudur. Öte yandan kamulaştırmasız el
atmadan söz edilebilmesi için taşınmaz zilyetliğinin idareye geçmesi ve
taşınmazın fiilen kamu hizmetine tahsis edilmiş olması gerekmektedir. Oysa,
mahkemede görülen davaya konu olayda olduğu gibi imar kısıtlamaları’nda
taşınmaz zilyetliği malikte kalmaya devam etmekte olup, yalnızca malikin
ilgili mevzuattan kaynaklanan bazı kısıtlamalara maruz kalması söz konusu
olmaktadır. Sonuç olarak, davacının taşınmazının imar planlarında “ dere
mutlak koruma alanı”nda bırakılması nedeniyle, tasarruf hakkının
kısıtlanmasının kamulaştırmasız el atma sonucu olduğu ve tasarruf hakkının
kısıtlanması sebebiyle doğan zararın ancak idari yargıda açılacak bir tam
yargı davasına konu edilebileceği sonucuna ulaşılmaktadır. Dolayısıyla
bakılmakta olan dava, itiraz başvurusunda bulunan mahkemenin görev alanına
girmemektedir. Nitekim, Anayasanın 158. maddesi ile, adli, idari ve askeri
yargı mercileri arasındaki görev ve hüküm uyuşmazlıklarını kesin olarak
çözümlemeye yetkili kılınan Uyuşmazlık Mahkemesinin istikrar bulmuş
içtihatları da bu yöndedir…” gerekçesiyle, Asliye Hukuk Mahkemesince
yapılan itiraz başvurusu, başvuran mahkemenin yetkisizliği nedeniyle
oybirliğiyle reddedilmiştir. Yine taşınmazı imar planında “spor alanı”
olarak ayrılan davacının Asliye Hukuk Mahkemesinde açtığı tazminat
davasında, davalı idarelerin görev itirazları nedeniyle Danıştay
Başsavcılığınca çıkartılan olumlu görev uyuşmazlığında, Uyuşmazlık
Mahkemesi’nce olumlu görev uyuşmazlığı talebinin kabulü ile ilgili Asliye
Hukuk Mahkemesinin görevlilik kararının kaldırılması yolunda verilen karar
nedeniyle, anayasal haklarının ihlal edildiği iddiasıyla Anayasa
Mahkemesine yapılan bireysel başvuru üzerine, Anayasa Mahkemesi İkinci Bölümünce
18.9.2013 tarihinde verilen kararda (Başvuru No: 2013/1586) “…Mahkemenin
gerekçesi ve başvurucunun iddiaları incelendiğinde, iddiaların özünün
Uyuşmazlık Mahkemesi tarafından delillerin değerlendirilmesinde ve hukuk
kurallarının yorumlanmasında isabet olmadığına ve esas itibariyle
yargılamanın sonucuna ilişkin olduğu anlaşılmaktadır. Yargılama, Uyuşmazlık
Mahkemesi tarafından usul şartlarına ve hukuka uygun olarak
gerçekleştirilmiş olup, başvurucu derece mahkemelerinde kendi delillerini
ve iddialarını sunma fırsatını bulmuş ve bunlar Uyuşmazlık Mahkemesi’nce
gereği gibi değerlendirilmiştir… Açıklanan nedenlerle, adil yargılanma
hakkının ihlal edildiği iddialarının kanun yolu şikayeti niteliğinde
olduğu, Uyuşmazlık Mahkemesi kararının bariz bir şekilde keyfilik de
içermediği anlaşıldığından, başvurunun, diğer kabul edilebilirlik koşulları
yönünden incelenmeksizin ‘açıkça dayanaktan yoksun olması’ nedeniyle kabul
edilemez olduğuna karar verilmesi gerekir…” gerekçesiyle, davacının
başvurusu oybirliğiyle reddedilmiştir. (Resmi Gazete, 30.10.2013,
Sayı:28806) Son olarak, Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 30.10.2013 tarih ve
E.2013/603, K.2013/1503 sayılı kararıyla, imar planındaki kısıtlamalardan
kaynaklanan ‘hukuki el atmalardan’ kaynaklanan tazminat istemli davaların
idari yargının görevinde olduğu hüküm altına alınmıştır.
Açıklanan nedenlerle, Danıştay Başsavcısı’nın,
davanın, taşınmazların bedelinin tazminat
olarak hüküm altına alınması istemine ilişkin kısmı yönünden, başvurusunun
kabulü ile, davalı İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı vekilinin görev
itirazının İstanbul 19. Asliye Hukuk Mahkemesince reddine ilişkin kararın
kaldırılması gerekmiştir.
SONUÇ : Davanın çözümünde İDARİ YARGININ görevli olduğuna,
bu nedenle Danıştay Başsavcısı’nın, davanın, taşınmazların bedelinin tazminat olarak hüküm altına alınması
istemine ilişkin kısmı yönünden, BAŞVURUSUNUN KABULÜ ile, davalı
İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı vekilinin GÖREV İTİRAZININ REDDİNE
İLİŞKİN İstanbul 19. Asliye Hukuk Mahkemesi’nin 26.11.2013 gün ve
E:2012/685 sayılı KARARININ KALDIRILMASINA, 5.5.2014 gününde OY BİRLİĞİ İLE
KESİN OLARAK karar verildi.
—— • ——
Uyuşmazlık Mahkemesi
Başkanlığından:
24-ESAS NO : 2014/559
KARAR NO: 2014/591
KARAR TR : 05.05.2014
(Hukuk Bölümü)
ÖZET : Trafik kazası nedeniyle meydana gelen maddi
zararın tazmini istemiyle açılan davanın, ADLİ YARGI YERİNDE çözümlenmesi
gerektiği hk.
K A R A R
Davacı :
A.E.
Vekili :
Av. R.Ç. & Av. T.Ç.
Davalı : Ankara Büyükşehir Belediye Başkanlığı
Vekili :
Av. M.A.
O L A Y :
Davacı vekili, dava dilekçesinde özetle; B.K.’ün maliki olduğu, sevk ve
idaresinde bulunan 06……. plaka sayılı araç ile 28.01.2011 günü saat 08:40
sıralarında Ufuktepe Caddesinden Günzadak Caddesi mevkiine geçmek üzere
seyir halinde iken davacının sevk ve idaresinde bulunan 06…… sayılı araca
sağ ön ve yan taraftan çarpması sonucu maddi hasarlı trafik kazası meydana
geldiğini, kazanın bulunduğu kavşak ve kavşak kollarındaki yolların yapım
ve bakımından Ankara Büyükşehir Belediye Başkanlığının sorumlu olduğunu,
çizgi ile bölünmüş yol halindeki bir Karayoluna bağlanan diğer yollara bu
yollardan kavşağa yaklaşan sürücülerin ilk geçiş hakkını belirleme
bakımından öncelikle belirtilen trafik işaret levhaları (TT-1 yol ver, TT-
DUR) koymamakla sürücülerin belirsiz bir durumda kalmalarına neden olduğu
ve 2918 sayılı Karayolları Trafik Kanunu’nun 10/b-2 hükmüne aykırı olarak
dikkatsiz ve tedbirsiz davranarak söz konusu kazanın meydana gelmesine
sebebiyet verdiğini, kazanın meydana gelmesinde Ankara Büyükşehir Belediye
Başkanlığının kusuru bulunduğunu belirterek; fazlaya ilişkin haklarını
saklı tutarak davacının aracında oluşan 4.000,00 TL’lik değer kaybının %40
lık kısmı olan 1.600,00 TL’nin 28.01.2011 tarihinden itibaren işleyecek
yasal faizi ile birlikte davalı idareden tahsili istemiyle adli yargıda
dava açmıştır.
Davalı Ankara Büyükşehir Belediye Başkanlığı vekili
süresi içerisinde verdiği cevap dilekçesi ile görev itirazında bulunmuştur.
ANKARA 20. ASLİYE HUKUK MAHKEMESİ: 25.12.2013 gün ve
E:2013/187 sayı ile, görev itirazının reddine karar vermiştir.
DANIŞTAY BAŞSAVCISI; “… Anayasanın 125. maddesinin son fıkrasında "İdare, kendi eylem
ve işlemlerinden doğan zararı ödemekle yükümlüdür." kuralına yer
verilmiştir.
2577
sayılı idari Yargılama Usulü Kanunu'nun 2. maddesinin 1. fıkrasının (b)
bendinde; idari eylem ve işlemlerden dolayı kişisel hakları doğrudan muhtel
olanlar tarafından açılan tam yargı davaları "idari dava türleri"
arasında sayılmıştır.
5393
sayılı Belediye Kanunu'nun 14. Maddesinde, "Belediye, mahalli müşterek
nitelikte olmak şartıyla;
a) İmar,
su ve kanalizasyon, ulaşım gibi kentsel alt yapı; coğrafi ve kent bilgi
sistemleri; çevre ve çevre sağlığı, temizlik ve katı atık; zabıta, itfaiye,
acil yardım, kurtarma ve ambulans; şehir içi trafik... Hizmetlerini yapar
veya yaptırır" kuralı yer almaktadır.
Yukarıda
belirtilen mevzuat hükümlerinin değerlendirilmesinden, davanın kamu
idaresinin yasayla kendisine verilmiş bulunan görevi hiç yapmamasından
ve/veya eksik yada kusurlu yapmasından kaynaklanan ve hizmet kusuru
nedeniyle doğan zararların karşılanmasından kaynaklandığı, bu haliyle
hizmet kusuru nedeniyle doğduğu anlaşılmakta olduğundan uyuşmazlığın çözüm
yerinin idari yargı olduğu…” şeklindeki gerekçe ile 2247 sayılı Yasa'nın
10'uncu maddesi uyarınca, olumlu görev uyuşmazlığı çıkarılmasına ve
dosyanın Uyuşmazlık Mahkemesine gönderilmesine karar vermiştir.
İNCELEME VE GEREKÇE :
Uyuşmazlık Mahkemesi Hukuk Bölümü’nün, Serdar
ÖZGÜLDÜR’ün Başkanlığında, Üyeler: Eyüp Sabri BAYDAR, Ali ÇOLAK, Sıddık
YILDIZ, Nurdane TOPUZ, Ayhan Akarsu ve Mehmet AKBULUT’un katılımlarıyla
yapılan 05.05.2014 günlü toplantısında:
l-İLK
İNCELEME: Başvuru yazısı ve dava dosyası örneği üzerinde 2247 sayılı
Yasa'nın 27. maddesi gereğince yapılan incelemeye göre, davalı Ankara
Büyükşehir Belediye Başkanlığı vekilinin anılan Yasanın 10/2 maddesinde
öngörülen yönteme uygun olarak yaptıkları görev itirazının reddedilmesi ve
12/1. maddede belirtilen süre içinde başvuruda bulunması üzerine Danıştay
Başsavcısı'nca, 10. maddede öngörülen biçimde, olumlu görev uyuşmazlığı çıkarıldığı
anlaşılmaktadır. Usule ilişkin herhangi bir noksanlık bulunmadığından görev
uyuşmazlığının esasının incelenmesine oy birliği ile karar verildi.
II-ESASIN İNCELENMESİ: Raportör-Hakim Filiz BUDAK’ın,
davanın çözümünde adli yargının görevli olduğu yolundaki raporu ile
dosyadaki belgeler okunduktan; ilgili Başsavcılarca görevlendirilen
Yargıtay Cumhuriyet Savcısı Mehmet BAYHAN ile Danıştay Savcısı Mehmet Ali
GÜMÜŞ’ün davada adli yargının görevli olduğu yolundaki sözlü açıklamaları
da dinlendikten sonra GEREĞİ GÖRÜŞÜLÜP DÜŞÜNÜLDÜ:
Dava,
trafik kazası nedeniyle meydana gelen maddi zararın tazmini istemiyle
açılmış tazminat davasına ilişkindir.
2918 sayılı
Karayolları Trafik Kanununun 1. maddesinde, Kanunun amacının Karayolları
nda can ve mal güvenliği yönünden trafik düzenini sağlayacak ve trafik
güvenliğini ilgilendiren tüm konularda alınacak önlemleri belirlemek
olduğu; “Kapsam” başlıklı 2. maddesinde, bu Kanunun trafikle ilgili
kuralları, şartları, hak ve yükümlülükleri bunların uygulamasını ve
denetlenmesini ilgili kuruluşları ve bunların görev, yetki ve sorumluluk,
çalışma usulleri ile diğer hükümleri kapsadığı ve bu kanunun Karayolları
nda uygulanacağı; 10. maddesinde, yapım ve bakımdan sorumlu olduğu yolları
trafik düzeni ve güvenliğini sağlayacak durumda bulundurmanın gerekli
görülen kavşaklara ve yerlere trafik ışıklı işaretleri, işaret levhaları
koymak ve yer işaretlemeleri yapmanın Belediye Trafik birimlerinin görev ve
yetkileri arasında olduğu belirtilmiştir.
Öte
yandan 2918 sayılı Yasanın 19.1.2011 günlü Resmi Gazetede yayımlanarak
yürürlüğe giren 6099 sayılı Yasanın 14. maddesiyle değişik 110. maddesinde
“İşleteni veya sahibi Devlet ve diğer kamu kuruluşları olan araçların
sebebiyet verdiği zararlara ilişkin olanları dahil, bu Kanundan doğan
sorumluluk davaları, adli yargıda görülür. Zarar görenin kamu görevlisi
olması, bu fıkra hükmünün uygulanmasını önlemez. Hemzemin geçitte meydana
gelen tren-trafik kazalarında da bu Kanun hükümleri uygulanır.
Motorlu
araç kazalarından dolayı hukuki sorumluluğa ilişkin davalar, sigortacının
merkez veya şubesinin veya sigorta sözleşmesini yapan acentenin bulunduğu
yer mahkemelerinden birinde açılabileceği gibi kazanın vuku bulduğu yer
mahkemesinde de açılabilir”; Geçici 21. maddesinde de “Bu Kanunun 110 uncu
maddesinin birinci fıkrasının göreve ilişkin hükmü, yürürlüğe girdiği
tarihten önce idari yargıda ve Askeri Yüksek İdare Mahkemesinde açılmış
bulunan davalara uygulanmaz” denilmiştir.
Dosyanın incelenmesinden; davacıya ait 06 AK 7515
plakalı özel otomobilin 28.01.2011 günü saat 08:40 sularında Ufuktepe
Caddesinden Günsazak Caddesi mevkiine geçmek üzere seyir halinde iken Bekir
Küçük’ün kullandığı araçla çarpışması nedeniyle meydana gelen maddi hasarlı
trafik kazasında araçta oluşan maddi kaybın ve aracın onarımı sırasında
davacı tarafından yapılan masrafların tahsili amacıyla Bekir Küçük aleyhine
açılan dava sonunda Ankara 6. Sulh Hukuk Mahkemesi 18.03.2013 gün ve
E:2013/70 K:2013/323 sayı ile davalı Bekir Küçük’ün kazadaki kusuru
oranında davanın kabulüne karar verdiği, söz konusu dosyadaki bilirkişi
raporunda, kazanın oluşumunda Ankara Büyükşehir Belediye Başkanlığı’nın %
40 oranında kusurlu olduğunu belirlendiğinden bahisle, oluşan zarardan
kusur oranına karşılık gelen 1.600.00 TL’nin olay tarihinden itibaren
işletilecek yasal faiziyle birlikte tazminine karar verilmesi istemiyle
Ankara Büyükşehir Belediye Başkanlığı’na karşı tazminat davasının açıldığı anlaşılmaktadır.
2918
sayılı Kanunun 110 uncu maddesinin birinci fıkrasının iptali istemiyle
Bursa 3.Asliye Hukuk Mahkemesi ve Batman 2.Asliye Hukuk Mahkemesince
yapılan itiraz başvuruları üzerine konuyu inceleyen Anayasa Mahkemesi, şu
gerekçesi ile anılan kuralı Anayasaya aykırı görmemiş ve iptal istemini oy
birliğiyle reddetmiştir: “… Anayasa Mahkemesi’nin daha önceki kimi
kararlarında da belirtildiği üzere, tarihsel gelişime paralel olarak
Anayasa’da adli ve idari yargı ayırımına gidilmemiş ve idari uyuşmazlıkların
çözümünde idare ve vergi mahkemeleriyle Danıştay yetkili kılınmıştır. Bu
nedenle, genel olarak idare hukuku alanına giren konularda idari yargı,
özel hukuk alanına giren konularda adli yargı görevli olacaktır. Bu
durumda, idari yargının görev alanına giren bir uyuşmazlığın çözümünde adli
yargının görevlendirilmesi konusunda kanun koyucunun mutlak bir takdir
yetkisinin bulunduğunu söylemek olanaklı değildir. Ancak, idari yargının
denetimine bağlı olması gereken idari bir uyuşmazlığın çözümü, haklı neden
ve kamu yararının bulunması halinde kanun koyucu tarafından adli yargıya
bırakılabilir. İtiraz konusu kural, trafik kazasında zarar görenin asker
kişi ya da memur olmasına, aracın askeri hizmete ilişkin olmasına veya
olayın hemzemin geçitte meydana gelmesi durumlarına göre farklı yargı
kollarında görülmekte olan 2918 sayılı Kanun’dan kaynaklanan tüm sorumluluk
davalarının adli yargıda görüleceğini öngörmektedir. İtiraz konusu
düzenlemenin gerekçesinde de ifade edildiği gibi, askeri idari yargı, idari
yargı veya adli yargı kolları arasında uygulamada var olan yargı yolu
belirsizliği giderilerek söz konusu davalarla ilgili olarak yeknesak bir
usul belirlenmektedir. Aynı tür davaların aynı yargı yolunda çözümlenmesi
sağlanarak davaların görülmesi ve çözümlenmesinin hızlandırıldığı, bu
suretle kısa sürede sonuç alınmasının olanaklı kılındığı ve bunun söz
konusu davaların adli yargıda görüleceği yolunda getirilen düzenlemenin
kamu yararına yönelik olduğu anlaşılmaktadır. Öte yandan, 2918 sayılı
Kanun’da tanımlanan Karayolu şeridi üzerindeki araç trafiğinden kaynaklanan
sorumlulukların, özel hukuk alanına girdiği konusunda bir tartışma
bulunmamaktadır. İdare tarafından kamu gücünden kaynaklanan bir yetkinin
kullanılması söz konusu olmadığı gibi, aynı Karayolu üzerinde aynı seyir
çizgisinde hareket eden, bu nedenle aynı tür risk üreten araçlar arasında
özel-kamu ayırımı yapılmasını gerektiren bir neden de yoktur. Açıklanan
nedenlerle, itiraz konusu kural Anayasa’nın 2.,125. ve 155. maddelerine
aykırı değildir. İtirazın reddi gerekir…” (Any. Mah.nin 26.12.2013 tarih ve
E.2013/68, K.2013/165 sayılı kararı; R.G. 27.3.2014, Sayı: 28954,
s.136-147.)
Anayasa’nın
158 inci maddesinin son fıkrasında “ Diğer mahkemelerle, Anayasa Mahkemesi arasındaki
görev uyuşmazlıklarında, Anayasa Mahkemesi’nin kararı esas alınır.”
denilmektedir. Anayasa Mahkemesi’nin yukarıda gerekçesine yer verilen
kararı, yasa koyucunun idari yargının görevine giren bir konuyu adli
yargının görevine verebileceğine, dolayısiyle 2918 sayılı Kanunun 110 uncu
maddesinin birinci fıkrası ile öngörülen, bu Kanun’dan doğan tüm sorumluluk
davalarının adli yargıda görülmesi düzenlemesinin Anayasa’ya aykırı
bulunmadığına dair olup, esas itibariyle görev konusunda verilmiş bir karardır
ve Anayasa’nın 158 inci maddesi uyarınca, başta Mahkememiz olmak üzere
diğer yargı organları bakımından da uyulması zorunlu bir karar
mesabesindedir.
Bu durumda, 2918
sayılı Yasanın 19.01.2011 tarihinde yürürlüğe giren 110. maddesi ile
Anayasa Mahkemesi’nin işaret edilen kararı gözetildiğinde, bahsi geçen
Kanun maddesinin Karayolları nda, can ve mal güvenliği yönünden trafik
düzeninin sağlanarak trafik güvenliğini ilgilendiren tüm konularda alınacak
önlemleri kapsadığı ve Kanunun, trafikle ilgili kuralları, şartları, hak ve
yükümlülükleri, bunların
uygulanmasını ve
denetlenmesini, ilgili kuruluşları ve bunların görev yetki ve
sorumlulukları ile, çalışma usullerini kapsadığı, dolayısıyla oluşan trafik
kazası nedeniyle açılacak sorumluluk davalarının görüm ve çözümünde adli
yargının görevli olduğu; meydana gelen zararın tazmini istemiyle açılan bu
davanın da adli yargı yerinde çözümlenmesi gerektiği sonucuna varılmıştır.
Açıklanan
nedenlerle, Danıştay Başsavcısı’nın başvurusunun reddi gerekmiştir.
SONUÇ :
Davanın çözümünde ADLİ YARGININ görevli olduğuna, bu nedenle Danıştay
Başsavcısı’nın BAŞVURUSUNUN REDDİNE, 05.05.2014 gününde üye Eyüp Sabri
BAYDAR’ın KARŞI OYU ve OYÇOKLUĞU İLE KESİN OLARAK karar verildi.
KARŞI OY
Somut uyuşmazlıkta,
davalı Belediyenin karayolunun yapım, bakım ve korunmasındaki ihmali sonucu
zarara neden olan kazanın meydana geldiği iddia edilmektedir.
2918 Sayılı KTK'nın
10.md. "Belediyelerin yapım ve bakımından sorumlu olduğu yollan,
trafik düzen ve güvenliğini sağlayacak durumda bulundurmak, karayolu
yapısında ve üzerinde yapılacak çalışmalarda gerekli tedbirleri almakla
görevli" olduğuna işaret edilmiş,
3030 Sayılı Yasa'nın
6.md. "Büyükşehir dahilindeki meydan, bulvar, cadde ve anayolları
yapma, yaptırma, bakım ve onarımını sağlama..." Büyükşehir
Belediyesinin görevleri arasında gösterilmiş,
TC Anayasası'nın
125/son md. "idarenin kendi eylem ve işlemlerinden doğan zararı
ödemekle yükümlü olduğu" kurala bağlanmış,
2577 Sayılı IYUK 2/1-b
md. "idari eylem ve işlemlerden dolayı kişisel haklan ihlal edilenler
tarafından açılan tam yargı davaları, idari dava çeşitleri arasında"
sayılmıştır.
Bu durumda belediye
sınırlan içindeki yolun yapım, bakım ve onarımının yapılmadığı nedeniyle
doğan zararın tazmininin amaçlanmış olması karşısında, idarenin görevinde
olan kamu hizmetini yürüttüğü esnada kişilere verdiği zararın ödetilmesine
yönelik bulunan uyuşmazlık konusu davanın, olayda kamu hizmetinin usulüne
ve hukuka uygun olarak yürütülüp yürütülmediğinin, hizmet kusuru veya
idarenin sorumluluğunu gerektiren bir husus olup olmadığının tespitinde
esas alınan idare hukuku kurallarına ve 2577 Sayılı IYUK 2/1-b md. sayılan
tam yargı davasında görüm ve çözümünde idari yargı yerleri görevli
bulunmaktadır.
Sayın çoğunluk,
karayolunun yapım, bakım ve korunmasındaki ihmalden doğan zararda Adli
Yargıyı görevli kabul eden görüşünde hukuki dayanak olarak 2918 Sayılı KTK
110/1 md. hükümlerini esas almıştır.
11.01.2011 gün 6099
Sayılı Yasa'nın 14. maddesi ile 2918 Sayılı KTK 110. maddesine eklenen 1
.fıkra ile "işleteni veya sahibi devlet ve diğer kamu kuruluşları olan
araçların sebebiyet verdiği zararlara ilişkin olanları dahil bu kanundan
doğan sorumluluk davaları Adli Yargıda görülür... " hükmü
getirilmiştir.
Sayın çoğunluk
görüşünün aksine eldeki uyuşmazlık anılan yasa hükmü kapsamında
kalmamaktadır.
Çünkü, 2918 Sayılı KTK
85.maddesinde açıkça belirtildiği gibi yasa motorlu araçların
işletilmesinden doğan zararlar nedeniyle işletenin hukuki sorumluluğunu
düzenlemektedir.
Yasa hükmünde geçen bu
kanundan ve Adli Yargıda görülmesi gereken sorumluluk davaları, 2918 Sayılı
Yasa'nın 85.maddesinde düzenlenen motorlu araçların işletilmesi nedeniyle
verilen zararlardan dolayı araç işletenin hukuki sorumluluğuna ilişkin
davalardır.
Yasa değişikliğinden
önce kamu araçlarının işletilmesi nedeniyle verilen zararlardan dolayı kamu
idaresinin sorumluluğunun hangi yargı kolunda görüm ve çözümü konusunda
yasada bir düzenleme bulunmadığından İdari ve Adli Yargı organları arasında
çıkan görev uyuşmazlıklarını sonlandırmak üzere sözü geçen yasa hükmü
getirilmek suretiyle kamu araçlarının verdiği zararlar nedeniyle işletenin
sorumluluğunda 2918 Sayılı Yasa'nın amacına uygun olarak Adli Yargıda görüm
ve çözüm esası benimsenmiştir.
2918 sayılı yasanın
110. maddesinde yapılan yasa değişikliğine ilişkin Hükümet gerekçesi de
getirilen yeni hükmün bu nedenle maddeye eklendiğini teyit etmektedir.
Diğer taraftan, sayın
çoğunluk 2918 sayılı yasanın 110. maddesi hükmünün iptali istemi ile
Anayasa Mahkemesine açılan dava sonucunda verilen yorumlu red kararlarını,
karara dayanak almakta ise de bu görüşe de itibar edilmesi mümkün değildir.
Zira; "T.C.
Anayasasında, Anayasa Mahkemesinin iptal veya iptal talebinin reddi dışında
yorumlu red kararı verebileceğine dair bir işaret yoktur. Tersine T.C. Anayasasının
153/2 maddesi "Anayasa Mahkemesi bir kanun veya kanun hükmünde
kararnamenin tamamını veya bir hükmünü iptal ederken, kanun koyucu
hareketle yeni bir uygulamaya yol açacak biçimde hüküm tesis edemez."
hükmü böyle bir anlayışın benimsenmemiş olduğunun kanıtı olarak kabul
edilebilir. Gerçi madde iptal kararlarından bahsetmektedir, ama Anayasa
koyucunun amacının Anayasa Mahkemesinin kanun koyucu gibi hareket etmesini
önlemek olduğu açıkça anlaşılmaktadır. Yorumlu red kararlarının ise diğer
mahkemeleri, idare makamlarını, gerçek ve tüzel kişileri bağlaması
itibariyle bir çeşit pozitif kanun koyuculuk anlamına geldiğine şüphe
yoktur. (Türk Anayasa Hukuku Prof. Dr. Ergun Ozbudun. Sh. 440 vd.)
Hakkında yorumlu red
kararı verilen bir kanun maddesi yürürlükte kalmaya devam eder. Dolayısıyla
somut olaylara uygulanır. Somut olaylarda o maddenin ne anlama geldiğine,
yani nasıl yorumlanacağına, bundan sonra da Anayasa Mahkemesi değil onu
uygulayacak Mahkemeler karar verir. Anayasa Mahkemesinin yorumlu red kararı
verirken yaptığı yorumunun diğer mahkemeleri bağlaması mümkün değildir. Bir
kanun maddesinin nasıl yorumlanacağına onu uygulayacak olan Adli- idari ve
Askeri Yargı organları karar verir. Anayasa Mahkemesi Adli, idari ve Askeri
kollarının üst mahkemesi olmadığına göre bu yargı kollarındaki mahkemelere
kendi yorumunu empoze etmesi mümkün değildir. O halde Anayasa Mahkemesinin
verdiği yorumlu red kararlarının kendilerinden beklenen fonksiyonu ifa
edebilmeleri, diğer mahkemelerin Anayasa Mahkemesinin bu yorumlarını
benimsemelerine bağlıdır. Oysa hukukumuzda, Anayasa Mahkemesi kararlarında
yapılan yorumlar diğer mahkemeleri bağlamaz. Zira Anayasa Mahkemesi
kararlarının bağlayıcılığı bu kararların hüküm fıkralarına münhasırdır.
(Türk Anayasa Hukuku Dersleri, Kemal Gözler, sh. 444)
Keza, Sayın çoğunluğun
karan dayandırdığı T.C. Anayasasının 158. madde hükümlerininde uyuşmazlıkta
uygulama yeri bulunmamaktadır. Uyuşmazlık Mahkemesinin görev ve yetkilerini
düzenleyen T.C. Anayasasının 158. maddesi açık hükmünden de anlaşıldığı
üzere Anayasa Mahkemesi ile diğer yargı kollan arasında olumlu veya olumsuz
görev uyuşmazlığının doğması halinde Anayasa Mahkemesi görüşünün üstün
tutulacağına ilişkin düzenlemenin, uyuşmazlıkta Anayasa Mahkemesinin
görevlilik veya görevsizlik karannın bulunmaması, diğer yargı kollan ile
arasında bir görev ihtilafının çıkmaması nedeniyle uygulanması mümkün
değildir.
Açıklanan gerekçelerle
uyuşmazlıkta idari yargı görevli olup, benzer ihtilaflarda da idari
yargının görevli olduğu Yargıtay 4, 11, 17 Hukuk Dairelerinin istikrarlı
kararlarıyla İçtihad edildiği gibi Danıştay kararlarında da uyuşmazlıkta
İdari Yargının görevli olduğu benimsenmiştir. (Danıştay 10. Daire E
2011/11522, K 2012/5347 sayı, E. 2011/10856 ve K. 2013/670 Sayı, vs.)
Somut uyuşmazlıkta
davanın karayolunun yapım, bakım ve korunmasındaki idarenin hizmet kusuruna
dayanmasına,
2918 Sayılı Yasa'nın
110/1 md. motorlu araçların işletilmesinden doğan zararlardan dolayı
işletenini hukuki sorumluluğunun Adli Yargıda görüm ve çözümünü düzenleme
altına almasına,
Somut uyuşmazlığın
anılan yasa hükmü kapsamında bulunmamasına,
Kamu hizmetinin
usulüne ve hukuka uygun olarak yürütülüp yürütülmediğinin hizmet kusuru
veya idarenin sorumluluğunu gerektiren bir husus olup olmadığının tespitinde,
2577 Sayılı IYUK 2/1-b md. sayılan tam yargı davasında görüm ve çözümünde
İdari Yargının görevli olmasına göre,
Uyuşmazlıkta Adli
Yargıyı görevli kabul eden sayın çoğunluğun görüşüne katılamıyorum.
|
|
Karşı Oy
Eyüp Sabri BAYDAR
|
—— • ——
Uyuşmazlık Mahkemesi
Başkanlığından:
25-ESAS NO : 2014/563
KARAR NO: 2014/595
KARAR TR : 05.05.2014
(Hukuk Bölümü)
ÖZET :
İmar planı ve buna dayalı imar uygulaması sonucunda uğranılan zararın
tazminine yönelik bulunan davanın, 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü
Kanunu'nun 2/1-b maddesinde yer alan "İdari eylem ve işlemlerden
dolayı kişisel hakları doğrudan muhtel olanlar tarafından açılan tam yargı
davaları" kapsamında İDARİ YARGI YERİNDE çözümlenmesi gerektiği hk.
K A R A R
Davacılar : -İ.A. Mirasçıları; 1- M.A., 2- H.A., 3-
N.R., 4- İ.A., 5- Ş.H., 6- H.Y., 7- N.Y., 8- F.A.
-Y.A.
Mirasçıları; 9- A.A., 10- S.A., 11-F.C., 12-Ş.D., 13-A.K., 14-Y.A., 15-
M.F.A.
Vekilleri : Av. H.K. - Av. A.Ş.
Davalılar : 1- İl Özel İdaresi/İstanbul
Vekili : Av. F.K.Ş.
2-Tuzla Belediye Başkanlığı
Vekili : Av. T.O.Ç.
3-Sağlık Bakanlığı
Vekili : Av.
U.Y.Ç.
O L A Y :
Davacılar vekili müvekkillerinin, İstanbul ili, Tuzla İlçesi 5854 ada 1
parselinde kayıtlı taşınmazın hissedarları olduğunu; taşınmazın çok uzun
senelerden beri imar planlarında “Park Alanı, Sağlık Tesis Alanı, İdari
Tesis Alanı” olarak ayrılmasına rağmen, plan uygulamasının
gerçekleştirilerek kamulaştırmasının yapılmadığını, bu zaman zarfında imar
ve yapılaşma hakkı da verilmediğini, bu şekilde mülkiyet hakkının ihlal
edildiğini ve taşınmaza kamulaştırmasız olarak el atılmış olduğunu;
Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’nun 5.12.2010 tarih ve 2010/5-662 E.2010/551 K.
sayılı ilamında özetle; “...Bütün planlarda temel eğitim (ilköğretim)
alanında bulunan dava konusu taşınmazın amacına uygun olarak imar
programlarına alınmamış, yatırımcı kuruluş olan davalı İstanbul İl Özel
İdaresi Müdürlüğü'nce de kamulaştırılmamıştır. İlgili İdarelerin pasif ve
suskun kalarak, amacına uygun işlem tesis etmemek suretiyle, davacı taşınmaz
mal sahibinin mülkiyet hakkını, süresi belli olmayan bir sınırlamaya tabi
tuttukları belirgindir...Bu cümleden olarak, imar planlarında okul alanı
olarak tahsis edilmiş bulunan dava konusu arsa üzerinde davacının, ileriye
yönelik inşaat yapma gibi kişisel tasarruflarda bulunma, R.iç değeri
üzerinden satma, kiralama, yararlı değişiklikler yapma gibi, mülkiyet
hakkının sahibine verdiği yetkileri kullanma hakkı kısıtlanmıştır.
....ayrılma amacına uygun olarak kamulaştırma görevinin yerine
getirilmemesi ve malikin mülkiyet hakkının süresi belirsiz şekilde
kısıtlanması nedeniyle bedeli ödenmelidir.... ” denildiğini; bu emsal HGK
kararı esas alınarak verilen Yargıtay 5. HD.nin 10.03.2011 tarih ve
2010/21713 E-2011/4198 K. sayılı ilamı Yargıtay 5. H. D.nin 22.03.2011
tarih ve 2010/17128 E- 2011/5077 K. sayılı ilamında da özetle; “..3194
sayılı İmar Kanununun 10. maddesinin amir hükmü uyarınca 1/1000 ölçekli
uygulama imar planının kesinleştiği tarihten itibaren 5 yıl
içerisinde...ayrılma amacına uygun olarak kamulaştırma görevinin yerine
getirilmemesi ve malikin mülkiyet hakkının süresi belirsiz şekilde
kısıtlanması nedeniyle bedeli ödenmelidir...” şeklinde kararlar
verildiğini; dava konusu taşınmazın belediye hudutları ve onaylı imar planı
içerisinde olduğunu, her türlü belediye hizmetlerinden yararlandığını; izah
olunan nedenlerle dava konusu taşınmaza kamulaştırmasız olarak el konulmuş
olup Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’nun ilamı uyarınca taşınmazların bedelinin
ödenmesi şartıyla davacı adına olan tapularının iptali ile davalı idareler
adına tapuya tesciline, tapuya tescili mümkün olmayanların ise terkinine
karar verilmek amacıyla işbu davanın açıldığını ifade ederek; dava konusu
taşınmazın bedelinin (HMK 107 maddesi gereğince değerinin tam ve kesin
olarak belirlenmesi ile birlikte iddianın genişletilmesi yasağına tâbi
olmaksızın davanın başında belirtmiş oldukları -1.000,00TL- taleplerini
artırma ve fazlaya ilişkin tüm hakları saklı kalmak kaydı ile) dava açma
tarihinden itibaren işleyecek faizi ile birlikte davalı idarelerden tahsiline,
taşınmazın davacı adına olan tapusunun iptali ile davalı idareler adına
tapuya tesciline, (tescili mümkün olmayanların terkinine) karar verilmesi
istemiyle, adli yargı yerinde dava açmıştır.
Davalılardan İstanbul İl Özel
İdaresi ile Tuzla Belediye Başkanlığı vekilleri ilk cevap dilekçelerinde,
Sağlık Bakanlığı vekili ise ilk oturumda görev itirazında bulunmuşlardır.
İSTANBUL
A. 8.ASLİYE HUKUK MAHKEMESİ:23.5.2013 gün ve E:2013/96 sayı ile,
Davalıların görev itirazının reddine karar vermiştir.
Davalılardan Sağlık Bakanlığı vekilinin, idari yargı yararına olumlu görev uyuşmazlığı
çıkartılması yolunda süresi içinde verdiği dilekçesi üzerine, dava
dosyasının onaylı bir örneği Danıştay Başsavcılığı'na gönderilmiştir.
DANIŞTAY BAŞSAVCISI; Uygulama ve Öğreti'de, kamu idarelerinin, kamu
hizmetinin yürütümü sırasında, kamu gücü kullanarak tek yanlı irade
açıklamalarıyla yapmış oldukları işlemlerin, "idari işlem";
herhangi bir işlem ya da karara dayanmaksızın gerçekleştirdikleri maddi
faaliyetleriyle, görevleriyle ilgili hareketsizliklerinin de, "idari
eylem" olarak tanımlandığı; bu tanıma göre; idarelerin 3194 sayılı
İmar Kanununun 8'inci maddesi uyarınca tek yanlı irade açıklamaları ile
tesis ettikleri, genel ve düzenleyici imar planları ile 2981 sayılı Yasanın
13'üncü maddesinin (c) bendi uyarınca tek yanlı irade açıklamaları ile
tesis ettikleri, genel ve düzenleyici ıslah imar planları ve bu planlara
dayanılarak tesis edilen parselasyon, kamulaştırma, ruhsat gibi bireysel
işlemlerin, "idari işlem"; bu imar planı uyarınca yapmak zorunda
oldukları program ve uygulamaları bunun için gerekli zamanda
gerçekleştirmemeleri; yani, bu konudaki hareketsizliklerinin de, idari
eylem niteliği taşıdığı; dosyanın incelenmesinden; dava dilekçesinde, imar
planında park, sağlık tesisi ve idari tesis alanı olarak ayrılan taşınmaza kamulaştırmasız el atıldığından
bahisle taşınmazın değerinin ödenmesi ve taşınmazın tapu kaydının davalı
adına tescilinin istenildiğinin anlaşıldığı; bu bilgiler karşısında;
davanın, davacıların
taşınmazının, Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 15.12.2010 günlü, E:2010/5-662
K:2010/651 kararında "hukuki el atma" olarak nitelendirilen, imar
planındaki belirleme sebebiyle mülkiyet hakkına getirilen kısıtlamadan
kaynaklanan tazminat talebiyle açıldığı sonucuna ulaşıldığı; dava
dilekçesinde ve Yargıtay Hukuk Genel Kurulu kararında, mülkiyet hakkına
getirildiği söylenen kısıtlamanın, taşınmazın malikleri yönünden zarar
doğurucu sonuçlarının olabileceğinde kuşku bulunmadığı, ancak bu sonuç ya
da sonuçların, genel ve düzenleyici nitelikte bir idari işlem olan imar
planında taşınmazlara yönelik belirlemenin bu planda öngörülen kamulaştırma
programlarının zamanında yapamamasından ve imar uygulamalarından; başka
anlatımla da, idari işlemlerden ve davalı idarelerin imar planı gereği
yapılması gereken kamulaştırmalar konusundaki hareketsizliği şeklinde
ortaya çıkan idari eylemlerden kaynaklandığı; idari işlem ve eylemlerden
doğan zararların tazmini taleplerinin ise, 2577 sayılı İdari Yargılama
Usulü Kanunu'nun 12 ve 13'üncü maddeleri uyarınca, İdari Yargı yerlerinde
açılacak tam yargı davalarına konu edilmelerinin, anılan yasa hükümlerinin
gereği olduğu; bu bakımdan, hukuka uygunluklarının denetimi ve zarar
doğurucu sonuçlarının giderilmesi İdari Yargı'nın görev alanında bulunan
idari işlem ve eylemlerin hukuk düzeninde yaratmış oldukları etki ve
sonuçların, "hukuki el atma" olarak nitelendirilmesine ve bu
olumsuz sonuçlarla ilgili tazminat taleplerinin adli yargı yerlerinde
açılacak tazminat davalarına konu edilmelerine, hukuken olanak bulunmadığı;
dolayısıyla, davanın taşınmazlarının bedelinin tazminat olarak hüküm altına
alınması istemine ilişkin kısmının, 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü
Kanunu'nun 2'nci maddesinin 1 'inci fıkrasının (b) bendinde yer alan
"idari eylem ve işlemlerden dolayı kişisel hakları doğrudan muhtel
olanlar tarafından açılan tam yargı davaları," hükmü gereğince idari
yargı yerinde görülmesinin gerektiği; nitekim, 11.06.2013 günlü, 28674
sayılı Resmi Gazete'de yayımlanan 6487 sayılı Kanun'un 2942 sayılı
Kamulaştırma Kanunu'nun geçici 6'ncı maddesinde değişiklik yapan 21'inci
maddesinde "Uygulama imar planlarında umumi hizmetlere ve resmi
kurumlara ayrılmak suretiyle veya ilgili kanunların uygulanmasıyla
tasarrufu kısıtlanan taşınmazlar hakkında, 03.05.1985 tarihli ve 3194
sayılı İmar Kanununda öngörülen idari başvuru ve işlemler tamamlandıktan
sonra idari yargıda dava açılabilir." hükmüne yer verilmek suretiyle
"hukuki el atma" olarak nitelendirilen, imar planındaki belirleme
sebebiyle mülkiyet hakkına getirilen kısıtlamadan kaynaklanan tazminat
davalarının görüm ve çözümünde İdari Yargı yerinin görevli olduğunun
öngörülmüş bulunduğu; açıklanan nedenle, 2247 sayılı Yasa'nın 10'uncu
maddesi uyarınca davanın taşınmazın bedelinin tazminat olarak hüküm altına
alınması istemine ilişkin kısmı yönünden olumlu görev uyuşmazlığı
çıkarılmasına ve dosyanın Uyuşmazlık Mahkemesine gönderilmesine, karar
vermiştir.
Başkanlıkça, 2247 sayılı
Yasa’nın 13. maddesine göre Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı'nın yazılı düşüncesi
istenilmemiştir.
İNCELEME VE GEREKÇE: Uyuşmazlık Mahkemesi
Hukuk Bölümü’nün, Serdar ÖZGÜLDÜR’ün Başkanlığında, Üyeler: Eyüp Sabri
BAYDAR, Ali ÇOLAK, Sıddık YILDIZ, Nurdane TOPUZ, Ayhan AKARSU ve Mehmet
AKBULUT’un katılımlarıyla yapılan 5.5.2014 günlü toplantısında;
l-İLK İNCELEME: Başvuru yazısı ve dava dosyası örneği
üzerinde 2247 sayılı Yasa'nın 27. maddesi gereğince yapılan incelemeye
göre, davalılardan Sağlık
Bakanlığı vekilinin,
anılan Yasanın 10/2 maddesinde öngörülen yönteme uygun olarak yaptığı görev
itirazının reddedilmesi ve 12/1. maddede belirtilen süre içinde başvuruda
bulunması üzerine Danıştay Başsavcısı'nca, 10. maddede öngörülen biçimde,
davanın taşınmazın bedelinin tazminat olarak hüküm altına alınması istemine
ilişkin kısmı ile anılan davalı
idare yönünden olumlu görev
uyuşmazlığı çıkarıldığı görülmüştür.
Diğer taraftan, İstanbul A. 8.Asliye Hukuk Mahkemesince
Mahkememize gönderilen 17.12.2013 günlü, E:2013/96 sayılı 3.celseye ilişkin
Duruşma Tutanağının incelenmesinden; Mahkemece 23.5.2013 tarihinde verilen
görevlilik kararından dönüldüğü ve yargı yolu bakımından Mahkemenin
görevsizliği nedeniyle dava dilekçesinin reddine karar verildiği
anlaşılmıştır.
2247
sayılı Yasa’nın 10.maddesi Olumlu Görev Uyuşmazlığı Çıkarma başlıklı olup,
buna göre;
‘’Görev
uyuşmazlığı çıkarma; adli, idari ve askeri bir yargı merciinde açılmış olan
davada ileri sürülen görev itirazının reddi üzerine ilgili Başsavcı veya
Başkanunsözcüsü tarafından görev konusunun incelenmesinin Uyuşmazlık
Mahkemesinden istenmesidir.
Yetkili
Başsavcı veya Başkanunsözcüsünün Uyuşmazlık Mahkemesinden istekte
bulunabilmesi için, görev itirazının, hukuk mahkemelerinde en geç birinci
oturumda, ceza mahkemelerinde delillerin ikamesine başlamadan önce; idari
yargı yerlerinde de dilekçe ve savunma evresi tamamlanmadan yapılmış olması
ve yargı yerlerinin de kendilerinin görevli olduklarına karar vermiş
bulunmaları şarttır.
Görev
itirazının yargı merciince yerinde görülerek görevsizlik kararı verilmesi
halinde, görev konusunun Uyuşmazlık Mahkemesince incelenebilmesi, temyizen
bu kararın bozulmuş ve yargı merciince de bozmaya uyularak görevli olduğuna
karar verilmiş bulunmasına bağlıdır.
Uyuşmazlık
çıkarma isteminde bulunmaya yetkili makam; reddedilen görevsizlik itirazı
adli yargı yararına ileri sürülmüş ise Cumhuriyet Başsavcısı, idari yargı
yararına ileri sürülmüş ise Danıştay Başkanının sözcüsü, askeri ceza
yargısı yararına ileri sürülmüş ise Askeri Yargıtay Başsavcısı, Askeri
İdari Yargı yararına ileri sürülmüş ise bu mahkemenin Başkanının
sözcüsüdür.
Görev
itirazının reddine ilişkin karara karşı itiraz yolunun açık bulunduğu ceza
davalarında ret kararı kesinleşmeden uyuşmazlık çıkarma istenemez.’’ hükmü
yer almaktadır.
Anılan
yasanın 12.maddesi Yargı Mercilerince yapılacak işlemleri işaret etmekte
olup, buna göre;
‘’Görev
itirazında bulunan kişi veya makam, itirazın reddine ilişkin kararın
verildiği tarihten, şayet bu kararın tebliği gerekiyorsa tebliğ tarihinden,
itiraz yolu açık bulunan ceza davalarında ise ret kararının kesinleştiği
tarihten başlayarak onbeş gün içinde, uyuşmazlık çıkarılmasını istemeye
yetkili makama sunulmak üzere iki nüsha dilekçeyi itirazı reddeden yargı
merciine verir.
Bu yargı
mercii, dilekçenin bir nüshasını ve varsa eklerini yedi gün içinde cevabını
bildirmesi için diğer tarafa tebliğ eder. Tebligat yapılan taraf, süresi
içinde bu yargı merciine cevabını bildirmezse, cevap vermekten vazgeçmiş
sayılır.
Yargı
mercii, itiraz dilekçesi üzerine verdiği itirazı ret kararını kaldırarak
görevsizlik kararı vermediği takdirde; yetkili makama sunulmak üzere
kendisine verilen dilekçeyi, alınan cevabı ve görevsizlik itirazının
reddine ilişkin kararını, dava dosyası muhtevasının onaylı örnekleriyle
birlikte uyuşmazlık çıkarma isteminde bulunmaya yetkili makama gönderir.
Bir
davada uyuşmazlık çıkarılması için yalnız bir kez başvurulabilir.’’ hükmü
yer almaktadır.
Yasanın
13.maddesi Uyuşmazlık Çıkarma İsteminde Bulunmaya Yetkili Makamca yapılacak
işlemleri göstermekte etmekte olup, buna göre;
‘’Uyuşmazlık
çıkarma konusundaki dilekçe ile ekleri kendisine ulaşan yetkili makam,
gerekirse dilekçedeki veya eklerindeki eksiklikleri tamamlattıktan sonra,
uyuşmazlık çıkarmaya yer olmadığı sonucuna varırsa veya yapılan başvuruda
12 nci maddenin birinci fıkrasında öngörülen sürenin geçirilmiş olduğunu
tespit ederse, istemin reddine karar verir.Bu karar, ilgili kişilere veya
makama ve ilgili yargı merciine, hemen tebliğ olunur. Bu karara karşı hiç
bir yargı merciine başvurulamaz.
Uyuşmazlık
çıkarılmasını gerekli gördüğü durumlarda yetkili makam, dilekçe ve
eklerinin kendisine ulaştığı tarihten, şayet eksiklikleri tamamlatmak
yoluna gitmiş ve bu erekle gönderdiği yazıları on gün geçmeden postaya
vermiş ise eksikliklerin tamamlandığı tarihten başlayarak en geç on gün içinde
düzenleyeceği gerekçeli düşünce yazısını, kendisine gönderilen dilekçe ve
ekleri ile birlikte Uyuşmazlık Mahkemesine yollar ve ayrıca Uyuşmazlık Mahkemesine
başvurduğunu ilgili yargı merciine hemen bildirir. Bu takdirde ilgili yargı
mercii, 18 inci maddede öngörüldüğü şekilde davanın görülmesini geri
bırakır.’’ denilmiştir.
Bu
yoldan hareketle; yasanın 10/2.maddesine uygun olarak yapılmış bir görev
itirazının yargı merciince reddedilmesinden sonra, görev itirazında bulunan
kişi veya makamca 12/1.maddede belirtildiği şekilde başvuruda bulunulması
üzerine 13.maddede ifade edildiği gibi uyuşmazlık çıkarılması gerekli
görülüyor ise, yetkili makamın gerekçeli düşünce yazısı düzenleyerek
kendisine gönderilen dilekçe ve ekleri ile birlikte Uyuşmazlık Mahkemesine
göndereceği, ayrıca Uyuşmazlık Mahkemesine başvurduğunu ilgili yargı
merciine bildireceğini, yargı merciinin ise 18.maddede öngörüldüğü şekilde
davanın görülmesini geri bırakacağını ifade etmiş olmakla birlikte yasanın
18.maddesinde; ‘’Uyuşmazlık Mahkemesine başvurulduğu resmi yazı ile
kendisine bildirilen yargı mercii, görev konusunda Uyuşmazlık Mahkemesince
bir karar verilinceye kadar davanın görülmesini geri bırakır. Bu takdirde zamanaşımı
süreleriyle öbür kanuni veya hakim tarafından verilen süreler, işin yeniden
incelenmesine başlanacağı güne kadar durur. Şu kadar ki, Uyuşmazlık
Mahkemesine başvurulduğunu bildiren yazının alındığı günden başlamak üzere
altı ay içinde bu Mahkemenin kararı gelmezse yargı mercii davayı görmeye
devam eder. Ancak, esas hakkında son kararı vermeden Uyuşmazlık
Mahkemesinin kararı gelirse yargı mercii bu karara uymak zorundadır.
Uyuşmazlık çıkarılacağı bildirilerek yargı merciinden davaya bakmanın
ertelenmesi istenemez.’’ denilmiş olup, bu bağlamda, anılan yasal hükmün
amaç bakımından yorumlanması ve bu yorum sonucuna göre bir değerlendirme
yapılması gerekmektedir. 18. madde düzenlenmesinin şekli yorumundan; adli
veya idari yargı yerinin olumlu görev uyuşmazlığı prosedürünün
işletilmesine ilişkin tarafların yapacağı başvuru sonrası “görevlilik
kararı” vermesinden sonra, taraflarca ilgili Başsavcılıklara başvurulması
yolundaki taleplerin ilgili mahkemelerce bu Başsavcılıklara gönderilmesini
takiben, Başsavcılıkların vereceği kararı bekleyip beklemeyeceği, elindeki
dava ile ilgili başkaca bir usuli işlem yapıp yapmayacağı, görevsizlik
kararı veya esastan karar verip veremeyeceği hususlarının yasada
düzenlenmediği ve sadece Başsavcılıkların Uyuşmazlık Mahkemesine
başvurduklarının ilgili mahkemelere resmi yazı ile bildirilmesi durumunda
davanın görülmesinin geri bırakılacağı hususunun belirtildiği
anlaşılmaktadır. Bu durumda, söz konusu yasanın eksik düzenlenmesinden
kaynaklanan boşluğun, görev konusunda Anayasal yetkiye sahip Mahkememizce
doldurulması gerektiği izahtan varestedir. Gerçekten, 2247 Sayılı Kanunun
10 uncu maddesinde öngörülen özel bir yöntem olan “olumlu görev uyuşmazlığı
çıkarma” hali, farklı yargı kollarında görevsizlik kararları verilmesinden
önce görev uyuşmazlığının Uyuşmazlık Mahkemesince çözümlenmesini amaçlayan ve
usul ekonomisi bakımından da görevli yargı yerinin belirlenmesini süratli
biçimde sağlayan bir uygulamadır. Bu yöntemi başlatan prosedür ise
tarafların başvurusu sonrasında ilgili yargı yerinin vereceği “görevlilik”
kararıdır. Mahkemece görevlilik kararı verilmesinden, görev itirazında
bulunan tarafça bu karara itiraz edildikten ve mahkemece ilgili
Başsavcılığa başvuru iletildikten sonra, yetkili Başsavcılığın vereceği
kararın beklenmemesi 10 uncu madde ile öngörülen amaçla bağdaşmayacağı
gibi, ilgili Başsavcılıklara yasayla tanınan takdir haklarının zaafa
uğratılması ve sonuçsuz bırakılması neticesini de doğurabilecektir. Şu
halde, 18. maddede öngörülen davanın görülmesinin geri bırakılması halinin,
ilk derece Mahkemesinin görevlilik kararı vermesi ile birlikte
başlayacağının kabulü gerekmektedir. Aksi halde, davanın somutunda olduğu
gibi, ilgili Başsavcılığın olumlu görev uyuşmazlığı çıkarma amacıyla
Uyuşmazlık Mahkemesine başvurmaya dair kararın ilgili mahkemeye
ulaşmasından önce mahkemenin evvelce görevlilik kararı vermişken bu kez
görev yönünden red kararı vermesi ya da davayı esastan sonuçlandırması gibi
haller ortaya çıkacak ve bu kararlara rağmen Uyuşmazlık Mahkemesince görev
konusunda karar verilmesinin pratikte uygulanabilirliği tartışmaya açık hale
gelecektir. Oysa Anayasanın 158 nci maddesi uyarınca Uyuşmazlık
Mahkemesinin görevle ilgili verdiği kararlar kesindir ve ilgili mahkemeleri
bağlayıcı niteliktedir. Şu halde, Uyuşmazlık Mahkemesinin kendisine ilgili
Başsavcılıklarca yapılmış bir başvuruyu görmezlikten gelmesi ya da
sonuçlandırmaması söz konusu olamayacağından; ilgili mahkemelerin de verdikleri
görevlilik kararlarından sonra ilgili Başsavcılıkların bu konudaki
iradeleri kendilerine yazılı olarak bildirilinceye kadar görev konusunda
başka bir karar veya davayı esastan çözümleyen bir karar verebilmeleri
hukuken mümkün bulunmamaktadır. Dolayısıyla Mahkememizce 10. maddeye göre
yapılan başvurunun sonuçlandırılması gerekmektedir.
Dosya
kapsamı itibariyle yukarıda belirtilen hükümler ve kabuller doğrultusunda
yapılan değerlendirmede, davalı idare tarafından 2247 sayılı Yasanın
10/2.maddesine uygun olarak yapılmış bir görev itirazının bulunduğu, bu
itirazın yargı merciince reddi üzerine davalı idarece 12/1.maddede
belirtildiği şekilde başvuruda bulunulduğu, başvuru üzerine Danıştay
Başsavcılığınca 10.maddede belirtildiği şekilde olumlu görev uyuşmazlığı
çıkarıldığı, bu durumun 28.11.2013 gün, 2013/1602 sayılı yazı ile yargı
merciine bildirildiği, buna karşın yargı merciince, 18.maddede belirtildiği
şekilde davanın görülmesinin geri bırakılması yerine, 17.12.2013 tarihinde
davanın görevsizlik yönünden reddine karar verilmiş olduğu anlaşılmakla,
her ne kadar, İstanbul A. 8. Asliye Hukuk Mahkemesi’nce davanın
görülmesinin geri bırakılması veya Uyuşmazlık Mahkemesinin karar vermesinin
beklenilmesi yerine davaya devam edilip esas hakkında hüküm kurulması, 2247
sayılı Yasa’da öngörülen yönteme uymasa da neticeten usulüne uygun olarak
yapılmış olan başvuru neticesinde, Danıştay Başsavcılığınca usulüne uygun
şekilde 10.maddeye göre olumlu görev uyuşmazlığı çıkarılarak dosyanın
Uyuşmazlık Mahkemesi’ne gönderildiği ve sonuçta usule ilişkin herhangi bir
noksanlık bulunmadığı anlaşıldığından, görev uyuşmazlığının esasının
incelenmesine oybirliği ile karar verildi.
II-ESASIN
İNCELENMESİ: Raportör-Hakim Taşkın ÇELİK’in, davanın çözümünde idari
yargının görevli olduğu yolundaki raporu ile dosyadaki belgeler okunduktan;
ilgili Başsavcılarca görevlendirilen Yargıtay Cumhuriyet Savcısı Mehmet
BAYHAN ile Danıştay Savcısı Mehmet Ali GÜMÜŞ’ün davada idari yargının
görevli olduğu yolundaki sözlü açıklamaları da dinlendikten sonra GEREĞİ
GÖRÜŞÜLÜP DÜŞÜNÜLDÜ:
Dava, Davacıların hissedarı olduğu taşınmazlarına, imar
planında park, sağlık tesisi ve idari tesis alanı olarak ayrılmak suretiyle
kamulaştırmasız el atıldığından bahisle, fazlaya ilişkin hakları saklı
kalmak kaydıyla, şimdilik 1.000,00 TL'si bedelin faizi ile birlikte tazmini istemiyle açılmıştır.
3194
sayılı İmar Kanunu’nun “Planların hazırlanması ve yürürlüğe konulması” başlıklı
8. maddesinde; “Planların hazırlanmasında ve yürürlüğe konulmasında aşağıda
belirtilen esaslara uyulur.
a) Bölge
planları; sosyo - ekonomik gelişme eğilimlerini, yerleşmelerin gelişme
potansiyelini, sektörel hedefleri, faaliyetlerin ve alt yapıların
dağılımını belirlemek üzere hazırlanacak bölge planlarını, gerekli gördüğü
hallerde Devlet Planlama Teşkilatı yapar veya yaptırır.
b) İmar
Planları; Nazım İmar Planı ve Uygulama İmar Planından meydana gelir. Mevcut
ise bölge planı ve çevre düzeni plan kararlarına uygunluğu sağlanarak,
belediye sınırları içinde kalan yerlerin nazım ve uygulama imar planları
ilgili belediyelerce yapılır veya yaptırılır. Belediye meclisince
onaylanarak yürürlüğe girer. (Değişik dördüncü cümle: 8/8/2011- KHK-648/21
md.) Bu planlar onay tarihinden itibaren belediye başkanlığınca tespit
edilen ilan yerlerinde ve ilgili idarelerin internet sayfalarında bir ay
süreyle eş zamanlı olarak ilan edilir. Bir aylık ilan süresi içinde
planlara itiraz edilebilir. Belediye başkanlığınca belediye meclisine
gönderilen itirazlar ve planları belediye meclisi onbeş gün içinde
inceleyerek kesin karara bağlar.
Belediye
ve mücavir alan dışında kalan yerlerde yapılacak planlar valilik veya
ilgilisince yapılır veya yaptırılır. Valilikçe uygun görüldüğü takdirde
onaylanarak yürürlüğe girer. (Değişik üçüncü cümle: 8/8/2011- KHK-648/21
md.) Onay tarihinden itibaren valilikçe tespit edilen ilan yerinde ve
ilgili idarelerin internet sayfalarında bir ay süreyle eş zamanlı olarak
ilan edilir. Bir aylık ilan süresi içinde planlara itiraz edilebilir.
İtirazlar valiliğe yapılır, valilik itirazları ve planları onbeş gün
içerisinde inceleyerek kesin karara bağlar.
Onaylanmış
planlarda yapılacak değişiklikler de yukarıdaki usullere tabidir.
Kesinleşen
imar planlarının bir kopyası, Bakanlığa gönderilir.
İmar
planları alenidir. Bu aleniyeti sağlamak ilgili idarelerin görevidir.
Belediye Başkanlığı ve mülki amirlikler, imar planının tamamını veya bir
kısmını kopyalar veya kitapçıklar haline getirip çoğaltarak tespit edilecek
ücret karşılığında isteyenlere verir.
c) (Ek:
3/7/2005 - 5403/25 md.) Tarım arazileri, Toprak Koruma ve Arazi Kullanımı
Kanununda belirtilen izinler alınmadan tarımsal amaç dışında kullanılmak
üzere plânlanamaz.” hükmü;
Aynı
Kanun'un 18. maddesinde, “İmar hududu içinde bulunan binalı veya binasız
arsa ve arazileri malikleri veya diğer hak sahiplerinin muvafakatı
aranmaksızın, birbirleri ile, yol fazlaları ile, kamu kurumlarına veya
belediyelere ait bulunan yerlerle birleştirmeye, bunları yeniden imar
planına uygun ada veya parsellere ayırmaya, müstakil, hisseli veya kat
mülkiyeti esaslarına göre hak sahiplerine dağıtmaya ve re'sen tescil
işlemlerini yaptırmaya belediyeler yetkilidir. Sözü edilen yerler belediye
ve mücavir alan dışında ise yukarıda belirtilen yetkiler valilikçe
kullanılır.
Belediyeler
veya valiliklerce düzenlemeye tabi tutulan arazi ve arsaların dağıtımı
sırasında bunların yüzölçümlerinden yeteri kadar saha, düzenleme
dolayısıyla meydana gelen değer artışları karşılığında "düzenleme ortaklık
payı" olarak düşülebilir. Ancak, bu maddeye göre alınacak düzenleme
ortaklık payları, düzenlemeye tabi tutulan arazi ve arsaların düzenlemeden
önceki yüzölçümlerinin yüzde kırkını geçemez.
(Değişik
üçüncü fıkra: 3/12/2003-5006/1 md.) Düzenleme ortaklık payları, düzenlemeye
tâbi tutulan yerlerin ihtiyacı olan Milli Eğitim Bakanlığına bağlı ilk ve
ortaöğretim kurumları, yol, meydan, park, otopark, çocuk bahçesi, yeşil
saha, ibadet yeri ve karakol gibi umumî hizmetlerden ve bu hizmetlerle
ilgili tesislerden başka maksatlarla kullanılamaz.
Düzenleme
ortaklık paylarının toplamı, yukarıdaki fıkrada sözü geçen umumi hizmetler
için, yeniden ayrılması gereken yerlerin alanları toplamından az olduğu
takdirde, eksik kalan miktar belediye veya valilikçe kamulaştırma yolu ile
tamamlanır.
Herhangi
bir parselden bir miktar sahanın kamulaştırılmasının gerekmesi halinde
düzenleme ortaklık payı, kamulaştırmadan arta kalan saha üzerinden ayrılır.
Bu fıkra
hükümlerine göre, herhangi bir parselden bir defadan fazla düzenleme
ortaklık payı alınmaz. Ancak, bu hüküm o parselde imar planı ile yeniden
bir düzenleme yapılmasına mani teşkil etmez…” hükmü yer almıştır.
Dava
dosyasında bulunan ve A. 8.Asliye Hukuk Mahkemesine gönderilen Tuzla
Belediye Başkanlığı, Emlak ve İstimlak Müdürlüğünün 17.4.2013 gün ve
M.34.3.TUZ.021.00.00-2263/4-9891 sayılı yazısında; dava konusu Tuzla 5854
ada 1 parselde herhangi bir kamulaştırma işlemi yapılmadığı gibi,
kamulaştırmasız el atılmasının da söz konusu olmadığı; anılan parselin,
imar uygulaması sonucu oluşmuş bir parsel olduğu; imar uygulaması
yapıldığında parselin, Spor Alanında kalmakta olduğu; imar uygulamasının
20.10.1998 tarih 4535 nolu yevmiye ile tescil edildiği; dava konusu
parselin bulunduğu bölgenin yeni plan revizyonlarının yapıldığı; Tuzla 5854
ada 1 parselin, 15.10.2012 tasdik tarihli 1/1000 ölçekli Tuzla Evliya
Çelebi, Yayla, İstasyon ve Cami Mahalleleri 3.Etap Uygulama İmar Planında
kısmen İdari Tesisler Alanı, kısmen Sağlık Tesis Alanı, kısmen park, kısmen
Yol ve kısmen de Kaks:1.60, 3/A-6/3 Konut Alanında kaldığı; anılan parselde
yeni bir imar uygulaması çalışması başlatıldığı, çalışma halen devam ettiği
belirtilmiştir.
Dava
dosyasında yapılan incelemede; gerek Tuzla Belediye Başkanlığı, gerekse de
İstanbul İl Özel İdaresi tarafından verilen savunma dilekçelerinde;
taşınmaza her hangi bir fiili el atmanın söz konusu olmadığı ifade
edilmiştir. Diğer taraftan, İstanbul A. 8.Asliye Hukuk Mahkemesince
23.5.2013 tarihli ilk oturumda, mahallinde keşif yapılmasına karar
verildiğinin görülmesi üzerine; Mahkemesinden Bilirkişi Raporu istenilmiş
ancak Mahkemesinden gönderilen 23.9.2013 tarihli yazı ile; bilirkişi
incelemesinden vazgeçilmesi kararı alındığı anlaşılmıştır.
Olayda,
davacıların hissedar olduğu taşınmazın İmar Planında kısmen İdari Tesisler
Alanı, kısmen Sağlık Tesis Alanı, kısmen park, kısmen Yol ve kısmen de
Konut Alanında kaldığı, aradan uzun süre geçmesine rağmen kamulaştırılmadığı,
taşınmaz üzerinde düzenleme yapılmadığı, kamulaştırmasız el atma nedeniyle
taşınmazın bedelinin ödenilmesi gerektiğinin iddia edildiği; davanın
konusunun, davalı idarece 3194 sayılı Kanun uyarınca kamu gücü kullanılarak
tek yanlı irade ile yapılan imar planında yer alan davacılara ait
taşınmazın bedelinin tazminine ilişkin bulunduğu anlaşılmış olup,
belirtilen duruma göre, imar planı ve buna dayalı imar uygulaması sonucunda
uğranılan zararın tazminine yönelik bulunan davanın, 2577 sayılı İdari
Yargılama Usulü Kanunu'nun 2/1-b maddesinde yer alan "İdari eylem ve
işlemlerden dolayı kişisel hakları doğrudan muhtel olanlar tarafından
açılan tam yargı davaları" kapsamında idari yargı yerince çözümlenmesi
gerekmektedir.
Öte
yandan, taşınmazın imar planında “dere mutlak koruma alanı”nda kalması
nedeniyle taşınmaz üzerindeki tasarruf yetkisinin kısıtlanması nedenine
dayalı olarak başka bir davacının Asliye Hukuk Mahkemesi nezdinde açtığı
tazminat davasında, bu Mahkemece 4.11.1983 günlü, 2942 sayılı Kamulaştırma
Kanunu’nun Geçici 6 ncı maddesinin bazı fıkralarının iptali istemiyle
Anayasa Mahkemesine yapılan itiraz başvurusunda; Anayasa Mahkemesi
25.9.2013 tarih ve E: 2013/93, K: 2013/101 sayılı kararında ”… Davacının
mülkü üzerinde tasarruf etme hakkının kısıtlanması, idarenin bir eyleminden
değil, idari bir işlem niteliğinde olduğu tartışmasız olan imar planından
kaynaklanmaktadır. Olayda, idarenin fiili el koyma niteliği taşıyan bir
eylemi henüz bulunmamakta, aksine kanunen yapması gereken kamulaştırma
işlemlerini yapmamak biçiminde tezahür eden bir eylemsizliği söz konusudur.
Öte yandan kamulaştırmasız el atmadan söz edilebilmesi için taşınmaz
zilyetliğinin idareye geçmesi ve taşınmazın fiilen kamu hizmetine tahsis
edilmiş olması gerekmektedir. Oysa, mahkemede görülen davaya konu olayda
olduğu gibi imar kısıtlamaları’nda taşınmaz zilyetliği malikte kalmaya devam
etmekte olup, yalnızca malikin ilgili mevzuattan kaynaklanan bazı
kısıtlamalara maruz kalması söz konusu olmaktadır. Sonuç olarak, davacının
taşınmazının imar planlarında “ dere mutlak koruma alanı” nda bırakılması
nedeniyle, tasarruf hakkının kısıtlanmasının kamulaştırmasız el atma sonucu
olduğu ve tasarruf hakkının kısıtlanması sebebiyle doğan zararın ancak
idari yargıda açılacak bir tam yargı davasına konu edilebileceği sonucuna
ulaşılmaktadır. Dolayısıyla bakılmakta olan dava, itiraz başvurusunda bulunan
mahkemenin görev alanına girmemektedir. Nitekim, Anayasanın 158. maddesi
ile, adli, idari ve askeri yargı merciileri arasındaki görev ve hüküm
uyuşmazlıklarını kesin olarak çözümlemeye yetkili kılınan Uyuşmazlık
Mahkemesinin istikrar bulmuş içtihatları da bu yöndedir…” gerekçesiyle,
Asliye Hukuk Mahkemesince yapılan itiraz başvurusu, başvuran mahkemenin
yetkisizliği nedeniyle oybirliğiyle reddedilmiştir. Yine taşınmazı imar
planında “spor alanı” olarak ayrılan diğer bir davacının Asliye Hukuk
Mahkemesinde açtığı tazminat davasında, davalı idarelerin görev itirazları
nedeniyle Danıştay Başsavcılığınca çıkartılan olumlu görev uyuşmazlığında,
Uyuşmazlık Mahkemesi’nce olumlu görev uyuşmazlığı talebinin kabulü ile
ilgili Asliye Hukuk Mahkemesinin görevlilik kararının kaldırılması yolunda
verilen karar nedeniyle, anayasal haklarının ihlal edildiği iddiasıyla
Anayasa Mahkemesine yapılan bireysel başvuru üzerine, Anayasa Mahkemesi
İkinci Bölümünce 18.9.2013 tarihinde verilen kararda (Başvuru No:
2013/1586) “…Mahkemenin gerekçesi ve başvurucunun iddiaları incelendiğinde,
iddiaların özünün Uyuşmazlık Mahkemesi tarafından delillerin
değerlendirilmesinde ve hukuk kurallarının yorumlanmasında isabet
olmadığına ve esas itibariyle yargılamanın sonucuna ilişkin olduğu
anlaşılmaktadır. Yargılama, Uyuşmazlık Mahkemesi tarafından usul şartlarına
ve hukuka uygun olarak gerçekleştirilmiş olup, başvurucu derece
mahkemelerinde kendi delillerini ve iddialarını sunma fırsatını bulmuş ve
bunlar Uyuşmazlık Mahkemesi’nce gereği gibi değerlendirilmiştir… Açıklanan
nedenlerle, adil yargılanma hakkının ihlal edildiği iddialarının kanun yolu
şikayeti niteliğinde olduğu, Uyuşmazlık Mahkemesi kararının bariz bir şekilde
keyfilik de içermediği anlaşıldığından, başvurunun, diğer kabul edilebilirlik
koşulları yönünden incelenmeksizin ‘açıkça dayanaktan yoksun olması’
nedeniyle kabul edilemez olduğuna karar verilmesi gerekir…” gerekçesiyle,
davacının başvurusu oybirliğiyle reddedilmiştir. (Resmi Gazete, 30.10.2013,
Sayı:28806) Son olarak, Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 30.10.2013 tarih ve
E:2013/603, K:2013/1503 sayılı kararıyla, imar planındaki kısıtlamalardan
kaynaklanan ‘hukuki el atmalardan’ kaynaklanan tazminat istemli davaların
idari yargının görevinde olduğu hüküm altına alınmıştır.
Açıklanan
nedenlerle, Danıştay Başsavcısı’nın başvurusunun kabulü ile davalılardan Sağlık Bakanlığı vekilinin görev itirazının, İstanbul A. 8.Asliye Hukuk
Mahkemesince reddine ilişkin kararın kaldırılması gerekmiştir.
SONUÇ : Davanın
çözümünde İDARİ YARGININ görevli olduğuna, bu nedenle Danıştay
Başsavcısı’nın BAŞVURUSUNUN KABULÜ ile davalılardan Sağlık Bakanlığı
vekilinin GÖREV İTİRAZININ REDDİNE İLİŞKİN İstanbul A. 8.Asliye Hukuk
Mahkemesinin 23.5.2013 gün ve E:2013/96 sayılı KARARININ KALDIRILMASINA,
5.5.2014 gününde OY BİRLİĞİ İLE KESİN OLARAK karar verildi.
—— • ——
Uyuşmazlık Mahkemesi
Başkanlığından:
26-ESAS NO : 2014/566
KARAR NO: 2014/597
KARAR TR : 05.05.2014
(Hukuk Bölümü)
ÖZET : 2918
sayılı Yasadan kaynaklanan sorumluluk davasının ADLİ YARGI YERİNDE
çözümlenmesi gerektiği hk.
K A R A R
Davacılar
: 1- S.Ş., 2- A.Ş., 3- M.Ş., A.Ş. ve F.Ş.’e velayeten S.Ş. ve A.Ş., 4- Z.Ş.
Vekili : Av. Y.K.
Davalı :
İçişleri Bakanlığı
Vekili :
Av. H.K.
O L A
Y : Davacılar vekili dava
dilekçesinde özetle; davacılardan S.Ş.’in Gaziantep Valiliği İl Emniyet Müdürlüğü’nün
Kaçakçılık ve Organize Suçlarla Mücadele Şube Müdürlüğü’nde Komiser
Yardımcısı olarak görev yaptığını, 02.05.2011 tarihinde uyuşturucu madde
ticareti yapan şahıslara yönelik olarak yürütülen soruşturma kapsamında
Şanlıurfa-Gaziantep D-400-23 resmi plakalı araç ile göreve çıktığını, aracı
polis memuru S.S.’ın kullandığını, Gaziantep istikametinden Nizip
istikametine doğru gelen, plakası tespit edilemeyen aracın farlarının ekip
otosu sürücüsünün gözünü etkilemesi sonucu yol orta çizgi ayrımında bulunan
dubalara çarptıktan sonra yolun sağında bulunan toprak yükseltiye çarparak
kaza yaptıklarını, davacı S.Ş.’in kazada ağır yaralandığını, yoğun bir
tedavi ve cerrahi müdahalelerden sonra vücut fonksiyonlarının büyük bir
kısmının kaybedildiğinin anlaşıldığını, kaza olayından sonra mesleğinden
kopmak zorunda kaldığını, eşinin herhangi bir meslek sahibi olmadığını,
eşinin, kendisinin ve çocuklarının bu kazadan olumsuz etkilendiğini, tüm bu
nedenlerle meydana gelen kazada kusurun davalı kurum olduğunu iddia etmekle
birlikte davacı S.Ş. için 150.000 TL manevi, davacı A.Ş. için 75.000 TL
manevi, davacı M.Ş. için 30.000 TL manevi, davacı A.Ş. için 30.000 TL
manevi, davacı F.Ş. için 30.000 TL manevi ve davacı Z.Ş. için 20.000 TL
manevi tazminat olmak üzere toplam 335.000 TL manevi tazminat bedelinin
olay tarihi olan 02.05.2011 tarihinden itibaren işleyecek yasal faizi ile
birlikte davalıdan tahsiline karar verilmesi istemiyle adli yargı yerinde
dava açmıştır.
Davalı
İçişleri Bakanlığı vekili süresi içerisinde sunduğu cevap dilekçesinde
özetle, görev itirazında bulunmuştur.
Ankara
18. Asliye Hukuk Mahkemesi: 04.02.2014 gün, E:2013/244 sayı ile özetle
davalı vekilinin görev itirazının reddine karar vermiştir.
Davalı İçişleri Bakanlığı vekilinin, idari yargı
yararına olumlu görev uyuşmazlığı çıkartılması yolunda süresi içinde
verdiği dilekçesi üzerine, dava dosyasının onaylı bir örneği Danıştay
Başsavcılığı'na gönderilmiştir.
Danıştay
Başsavcısı: ‘’… Anayasanın 125. maddesinin son fıkrasında "İdare,
kendi eylem ve işlemlerinden doğan zararı ödemekle yükümlüdür."
kuralına yer verilmiştir.
2577
sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu'nun 2. maddesinin 1. fıkrasının (b)
bendinde İdari eylem ve işlemlerden dolayı kişisel hakları doğrudan muhtel
olanlar tarafından açılan tam yargı davaları "idari dava türleri"
arasında sayılmıştır.
Öte
yandan, 2918 sayılı Yasanın 11.1.2011 tarihli ve 6099 sayılı Yasanın 14.
maddesi ile değişik "Görevli ve Yetkili Mahkeme" başlıklı 110.
maddesinde "İşleteni veya sahibi Devlet ve diğer kamu kuruluşları olan
araçların sebebiyet verdiği zararlara ilişkin olanları dâhil, bu Kanundan
doğan sorumluluk davaları, adli yargıda görülür. Zarar görenin kamu
görevlisi olması, bu fıkra hükmünün uygulanmasını önlemez. Hemzemin geçitte
meydana gelen tren-trafik kazalarında da bu Kanun hükümleri uygulanır.
Motorlu araç kazalarından dolayı hukuki sorumluluğa ilişkin davalar,
sigortacının merkez veya şubesinin veya sigorta sözleşmesini yapan
acentenin bulunduğu yer mahkemelerinden birinde açılabileceği gibi kazanın
vuku bulduğu yer mahkemesinde de açılabilir." kuralı yer almaktadır.
Anılan
yasa hükmünde, bu kanundan doğan sorumluluk davaları" ifadesiyle 2918 sayılı
Yasada yer alan hukuki sorumluluğa ilişkin kuralların uygulanacağı
davalarla sınırlı biçimde görevli yargı yerinin belirlendiği vurgulanmaktadır.
Ancak
tazminatın konusunu oluşturan zararın kamu idaresine ait bir motorlu aracın
Karayolu üzerinde işletilmesi sırasında meydana gelmiş olması nedeniyle,
görevli yargı yerinin belirlenebilmesi için konuya ilişkin özel düzenleme
içeren Karayolları Trafik Kanunu hükümlerinin gözden geçirilmesi
gerekmektedir.
2918
sayılı Karayolları Trafik Kanununun 85. maddesi ile, işleten ve teşebbüs
sahibi, bir motorlu aracı işletilmesinden ve bu arada aracın sürücüsünün ve
işletme yardımcılarının eylem ve davranışlarından dolayı üçüncü kişilerin
uğradıkları zararlardan, kusurlu olup olmamalarına bakılmaksızın “ tehlike
esası’na göre sorumlu tutulmuşlar; 106. madde ile de, maddede sayılan kamu
kurum ve kuruluşları da işleten gibi aynı hukuki sorumluluğa tabi
kılınmışlardır.
Anılan
Yasa’da, “İşleten: Araç sahibi olan veya mülkiyeti muhafaza kaydıyla
satışta alıcı sıfatıyla sicilde kayıtlı görülen veya aracın uzun süreli
kiralama, ariyet veya rehni gibi hallerde kiracı, ariyet veya rehin alan
kişidir. Ancak ilgili tarafından başka bir kişinin aracı kendi hesabına ve
tehlikesi kendisine ait olmak üzere işlettiği ve araç üzerinde fiili
tasarrufu bulunduğu ispat edilirse, bu kimse işleten sayılır.” tanımına yer
verilmiştir.
Uyuşmazlığa
konu edilen davada, Gaziantep il Emniyet Müdürlüğünde komiser yardımcısı
unvanıyla görev yapan davacının, bu görevini yerine getirdiği sırada geçirdiği
trafik kazası sonucu yaralanarak sakat kalması nedeniyle uğranılan manevi
zararın idarece tazmin edilmesi istenildiğinden, Anayasa’nın 125.
maddesinde yer alan “İdare kendi eylem ve işlemlerinden doğan zararı
ödemekle yükümlüdür.” kuralı uyarınca, kamu hizmetinin yürütülmesi
sırasında kamu görevlisinin uğradığı zararlardan dolayı idarenin hizmet
kusuru ya da kusursuz sorumluluk esasları çerçevesinde sorumluluğu bulunup
bulunmadığının yargısal denetiminin, idare hukuku ilke ve kurallarına göre
idari yargı yerlerince yapılacağı kuşkusuzdur.’’
demek suretiyle 2247 sayılı Kanun'un 10. maddesi gereğince,
olumlu görev uyuşmazlığı çıkarılmasına karar vermiştir.
İNCELEME VE GEREKÇE :
Uyuşmazlık Mahkemesi Hukuk Bölümü’nün, Serdar
ÖZGÜLDÜR’ün Başkanlığında, Üyeler: Eyüp Sabri BAYDAR, Ali ÇOLAK, Sıddık
YILDIZ, Nurdane TOPUZ, Ayhan AKARSU ve Mehmet AKBULUT’un katılımlarıyla
yapılan 5.5.2014 günlü toplantısında:
l-İLK İNCELEME: Başvuru yazısı ve dava dosyası örneği
üzerinde 2247 sayılı Yasa'nın 27. maddesi gereğince yapılan incelemeye
göre,davalı İçişleri Bakanlığı vekilinin anılan Yasanın 10/2.maddesinde
öngörülen yönteme uygun olarak yaptığı görev itirazının reddedilmesi ve
dahi 12/1.maddede belirtilen süre içinde başvuruda bulunması üzerine
Danıştay Başsavcısı'nca, davalı İçişleri Bakanlığı açısından 10.maddede
öngörülen biçimde olumlu görev uyuşmazlığı çıkarıldığı anlaşılmaktadır.
Usule ilişkin herhangi bir noksanlık bulunmadığından görev uyuşmazlığının
esasının incelenmesine oy birliği ile karar verildi.
II-ESASIN İNCELENMESİ: Raportör-Hakim Selim Şamil
KAYNAK’ın, davanın çözümünde adli yargının görevli olduğu yolundaki raporu
ile dosyadaki belgeler okunduktan; ilgili Başsavcılarca görevlendirilen
Yargıtay Cumhuriyet Savcısı Mehmet BAYHAN ile Danıştay Savcısı Mehmet Ali
GÜMÜŞ’ün davada adli yargının görevli olduğu yolundaki sözlü açıklamaları
da dinlendikten sonra GEREĞİ GÖRÜŞÜLÜP DÜŞÜNÜLDÜ:
Dava,
Gaziantep Valiliği İl Emniyet Müdürlüğünde komiser yardımcısı olarak görev
yapan davacının,02.05.2011 tarihinde uyuşturucu madde ticareti yapan
şahıslara yönelik olarak yürütülen soruşturma kapsamında göreve çıktıkları
araç içerisinde iken,geçirdiği trafik kazası sonucu yaralanması nedeniyle,
davacı ve yakınlarının uğradıkları iddia olunan manevi zararın tazmini
istemiyle açılmıştır.
2918
sayılı Karayolları Trafik Kanununun 1.maddesinde,Kanunun amacının
Karayolları nda can ve mal güvenliği yönünden trafik düzenini sağlayacak ve
trafik güvenliğini ilgilendiren tüm konularda alınacak önlemleri belirlemek
olduğu; “Kapsam” başlıklı 2. maddesinde, bu Kanunun trafikle ilgili
kuralları, şartları, hak ve yükümlülükleri bunların uygulamasını ve
denetlenmesini ilgili kuruluşları ve bunların görev, yetki ve sorumluluk,
çalışma usulleri ile diğer hükümleri kapsadığı ve bu kanunun Karayolları
nda uygulanacağı; 10. maddesinde, yapım ve bakımdan sorumlu olduğu yolları
trafik düzeni ve güvenliğini sağlayacak durumda bulundurmanın gerekli
görülen kavşaklara ve yerlere trafik ışıklı işaretleri, işaret levhaları
koymak ve yer işaretlemeleri yapmanın Belediye Trafik birimlerinin görev ve
yetkileri arasında olduğu belirtilmiştir.
Öte
yandan 2918 sayılı Yasanın 19.01.2011 günlü Resmi Gazetede yayımlanarak
yürürlüğe giren 6099 sayılı Yasanın 14. maddesiyle değişik 110. maddesinde
“İşleteni veya sahibi Devlet ve diğer kamu kuruluşları olan araçların
sebebiyet verdiği zararlara ilişkin olanları dahil, bu Kanundan doğan
sorumluluk davaları, adli yargıda görülür. Zarar görenin kamu görevlisi
olması, bu fıkra hükmünün uygulanmasını önlemez. Hemzemin geçitte meydana
gelen tren-trafik kazalarında da bu Kanun hükümleri uygulanır.
Motorlu
araç kazalarından dolayı hukuki sorumluluğa ilişkin davalar,sigortacının
merkez veya şubesinin veya sigorta sözleşmesini yapan acentenin bulunduğu
yer mahkemelerinden birinde açılabileceği gibi kazanın vuku bulduğu yer
mahkemesinde de açılabilir”; Geçici 21. maddesinde de “Bu Kanunun 110 uncu
maddesinin birinci fıkrasının göreve ilişkin hükmü, yürürlüğe girdiği
tarihten önce idari yargıda ve Askeri Yüksek İdare Mahkemesinde açılmış
bulunan davalara uygulanmaz” denilmiştir.
2918
sayılı Kanunun 110 uncu maddesinin birinci fıkrasının iptali istemiyle
Bursa 3. Asliye Hukuk Mahkemesi ve Batman 2.Asliye Hukuk Mahkemesince
yapılan itiraz başvuruları üzerine konuyu inceleyen Anayasa Mahkemesi, şu
gerekçesi ile anılan kuralı Anayasaya aykırı görmemiş ve iptal istemini oy
birliğiyle reddetmiştir: “… Anayasa Mahkemesi’nin daha önceki kimi
kararlarında da belirtildiği üzere, tarihsel gelişime paralel olarak
Anayasa’da adli ve idari yargı ayrımına gidilmemiş ve idari uyuşmazlıkların
çözümünde idare ve vergi mahkemeleriyle Danıştay yetkili kılınmıştır. Bu
nedenle, genel olarak idare hukuku alanına giren konularda idari yargı,
özel hukuk alanına giren konularda adli yargı görevli olacaktır. Bu durumda,
idari yargının görev alanına giren bir uyuşmazlığın çözümünde adli yargının
görevlendirilmesi konusunda kanun koyucunun mutlak bir takdir yetkisinin
bulunduğunu söylemek olanaklı değildir. Ancak, idari yargının denetimine
bağlı olması gereken idari bir uyuşmazlığın çözümü, haklı neden ve kamu
yararının bulunması halinde kanun koyucu tarafından adli yargıya
bırakılabilir. İtiraz konusu kural, trafik kazasında zarar görenin asker
kişi ya da memur olmasına, aracın askeri hizmete ilişkin olmasına veya olayın
hemzemin geçitte meydana gelmesi durumlarına göre farklı yargı kollarında
görülmekte olan 2918 sayılı Kanun’dan kaynaklanan tüm sorumluluk
davalarının adli yargıda görüleceğini öngörmektedir. İtiraz konusu
düzenlemenin gerekçesinde de ifade edildiği gibi, askeri idari yargı, idari
yargı veya adli yargı kolları arasında uygulamada var olan yargı yolu
belirsizliği giderilerek söz konusu davalarla ilgili olarak yeknesak bir
usul belirlenmektedir. Aynı tür davaların aynı yargı yolunda çözümlenmesi
sağlanarak davaların görülmesi ve çözümlenmesinin hızlandırıldığı, bu
suretle kısa sürede sonuç alınmasının olanaklı kılındığı ve bunun söz
konusu davaların adli yargıda görüleceği yolunda getirilen düzenlemenin
kamu yararına yönelik olduğu anlaşılmaktadır. Öte yandan, 2918 sayılı
Kanun’da tanımlanan Karayolu şeridi üzerindeki araç trafiğinden kaynaklanan
sorumlulukların, özel hukuk alanına girdiği konusunda bir tartışma
bulunmamaktadır. İdare tarafından kamu gücünden kaynaklanan bir yetkinin
kullanılması söz konusu olmadığı gibi, aynı Karayolu üzerinde aynı seyir
çizgisinde hareket eden, bu nedenle aynı tür risk üreten araçlar arasında
özel-kamu ayırımı yapılmasını gerektiren bir neden de yoktur. Açıklanan
nedenlerle, itiraz konusu kural Anayasa’nın 2.,125. ve 155. maddelerine
aykırı değildir. İtirazın reddi gerekir…” (Any. Mah.nin 26.12.2013 tarih ve
E.2013/68, K.2013/165 sayılı kararı; R.G. 27.3.2014, Sayı: 28954,
s.136-147.)
Anayasa’nın
158 inci maddesinin son fıkrasında “ Diğer mahkemelerle, Anayasa Mahkemesi
arasındaki görev uyuşmazlıklarında, Anayasa Mahkemesi’nin kararı esas
alınır.” denilmektedir. Anayasa Mahkemesi’nin yukarıda gerekçesine yer
verilen kararı,yasa koyucunun idari yargının görevine giren bir konuyu adli
yargının görevine verebileceğine, dolayısıyla 2918 sayılı Kanunun 110 uncu
maddesinin birinci fıkrası ile öngörülen, bu Kanun’dan doğan tüm sorumluluk
davalarının adli yargıda görülmesi düzenlemesinin Anayasa’ya aykırı
bulunmadığına dair olup, esas itibariyle görev konusunda verilmiş bir
karardır ve Anayasa’nın 158 inci maddesi uyarınca, başta Mahkememiz olmak
üzere diğer yargı organları bakımından da uyulması zorunlu bir karar
mesabesindedir.
Bu durumda, 2918
sayılı Yasanın 19.01.2011 tarihinde yürürlüğe giren 110. maddesi ile
Anayasa Mahkemesi’nin işaret edilen kararı gözetildiğinde, bahsi geçen
Kanun maddesinin Karayolları nda, can ve mal güvenliği yönünden trafik
düzeninin sağlanarak trafik güvenliğini ilgilendiren tüm konularda alınacak
önlemleri kapsadığı ve Kanunun, trafikle ilgili kuralları, şartları, hak ve
yükümlülükleri, bunların uygulanmasını ve denetlenmesini, ilgili kuruluşları
ve bunların görev yetki ve sorumlulukları ile, çalışma usullerini
kapsadığı, dolayısıyla meydana gelen zararın tazmini istemiyle açılan bu
davanın da adli yargı yerinde çözümlenmesi gerektiği sonucuna varılmıştır.
Açıklanan nedenlerle davanın görüm ve çözümü adli
yargı yerinin görevine girdiğinden, Danıştay Başsavcısı’nın başvurusunun
reddine karar verilmesi gerekmiştir.
SONUÇ : Davanın
çözümünde ADLİ YARGININ görevli olduğuna, bu nedenle Danıştay
Başsavcısı’nın BAŞVURUSUNUN REDDİNE, 5.5.2014 gününde OY BİRLİĞİ İLE KESİN
OLARAK karar verildi.
—— • ——
Uyuşmazlık Mahkemesi
Başkanlığından:
27-ESAS NO : 2014/571
KARAR NO: 2014/600
KARAR TR : 05.05.2014
(Hukuk Bölümü)
ÖZET :
Bülent Ecevit Üniversitesi adına, 2547 sayılı Kanun’un 35.maddesi uyarınca
Öğretim Üyesi Yetiştirme Programı kapsamında Orta Doğu Teknik Üniversitesi
Mühendislik Fakültesi Çevre Mühendisliği Bölümü’nde doktora eğitimi almış
ve bunun karşılığında, kefalet senedi ile mecburi hizmet yükümlüğüne girmiş
olan davacının, kefalet senedi kapsamında olan mecburi hizmet yükümlüğünün
kaldırılması istemiyle davalı idareye yaptığı başvurunun reddi üzerine, bu
işlemin iptali istemiyle açtığı davanın, ADLİ YARGI YERİNDE çözümlenmesi
gerektiği hk.
K
A R A R
Davacı :
D.D.G.T.
Vekili : Av. M.B.
Davalı : Bülent Ecevit Üniversitesi Rektörlüğü
Vekili : Av. G.S.
O L A Y
: Davacı dava dilekçesinde özetle; Bülent Ecevit Üniversitesi Rektörlüğü’nün,
07.08.2013 gün ve 96759302-7057 sayılı yazısı ile bildirilen, davacının
davalı Üniversite Rektörlüğü ile imzaladığı kefalet senedine göre yerine
getirmesi gereken mecburi hizmet yükümlülüğünün iptaline yönelik talebinin
reddedildiğine dair verilen idari kararın iptal edilmesi istemiyle idari
yargı yerinde dava açmıştır.
Davalı
idare vekili cevap dilekçesinde, Uyuşmazlık Mahkemesi’nin kararları
doğrultusunda, taahhüt ve kefalet senedine ilişkin davalarda görevli ve yetkili
mahkemenin adli yargı yeri olduğu belirtilerek görev itirazında bulunmuştur.
ZONGULDAK İDARE MAHKEMESİ: 15.01.2014 gün ve E:2013/ 1417 sayılı görevlilik
kararında özetle; davacının taahhüt ve kefalet senedini idare ile eşit
düzeyde olarak, isteği ve özgür iradesi ile imzaladığının kabulü mümkün
olmadığı gibi, bu senedin ihtiva ettiği yaptırımların, kamu hukuku
düzenlemeleri ve hizmet gereklerine dayandığı gerçeği karşısında, senedin
icrası aşamasında ortada özel hukuk alanını ilgilendiren bir uyuşmazlığın
varlığından söz etmeye olanak bulunmadığından, idarece kamu gücüne
dayanılarak ve tek yanlı irade ile kurulan taahhüt ve kefalet senedinde yer
alan yaptırımların uygulanmasına ilişkin işlemin iptali isteminden doğan
uyuşmazlığın çözümünde idari yargı yerinin görevli olduğu sonucuna
ulaşıldığından, davalı idare vekilinin bu davanın adli yargıda çözümlenmesi
gerektiği gerekçesiyle görev itirazının reddi ile görevlilik kararı
vermiştir.
Davalı idare vekilinin olumlu görev uyuşmazlığı
çıkarılması yolundaki dilekçesi üzerine dava dosya örneği Yargıtay
Cumhuriyet Başsavcılığı’na gönderilmiştir.
YARGITAY CUMHURİYET BAŞSAVCILIĞI:
“…Dava
konusu uyuşmazlık, taraflar arasındaki sözleşmeden diğer bir ifadeyle
yüklenme ve kefalet senedinde yer alan borçtan kaynaklanmaktadır. 2547
sayılı Yükseköğretim Kanunu'nun öğretim elemanı yetiştirmeye ilişkin 35.
maddesinde: Yükseköğretim kurumlan; kendilerinin ve yeni kurulmuş ve
kurulacak diğer yükseköğretim kurumlarının ihtiyacı için yurt içinde ve
dışında, kalkınma planı ilke ve hedeflerine ve Yükseköğretim Kurulunun
belirteceği ihtiyaca ve esaslara göre öğretim elemanı yetiştirirler. (Ek
fıkra: 17/08/1983 - 2880/18 nıd.) Öğretim elemanı yetiştirilmesi amacıyla
üniversitelerin araştırma görevlisi kadroları, araştırma veya doktora
çalışmaları yaptırmak üzere başka bir üniversiteye, Yükseköğretim Kurulunca
geçici olarak tahsis edilebilir. Bu şekilde doktora veya tıpta uzmanlık
veya sanatta yeterlik payesi alanlar, bu eğitimin sonunda kadrolarıyla
birlikte kendi üniversitelerine dönerler.
(Ek
fıkra: 17/08/1983 - 2880/18 md.) Yurt içi veya yurt dışında yetiştirilen
öğretim elemanları, genel hükümlere göre bağlı oldukları yükseköğretim
kurumlarında mecburi hizmetlerini yerine getirmek zorundadırlar. Bu yükümlülüğü
yerine getirmeyenlere, yükseköğretim kurumlarında görev verilmez. Özel
kanunlarla getirilen mecburi hizmet çalışmaları bu hüküm dışındadır.” hükmü
yer almaktadır.
Olayda,
davacı ODTÜ’de görevlendirilmeden önce Samsun 1. Noterliğinin 17.02.2004
gün ve 2886 yevmiye nolu yüklenme senedi ve kefalet senedi ile, mecburi
hizmet süresi dolmadan hizmetinde bulunduğu Yüksek Öğretim Kurumu ve
mecburi hizmetinin devredildiği kurum tarafından görevden çekilmiş
sayıldığında mecburi hizmetine tekabül eden ödemelerin tamamının ve % 50 fazlası
ile ayrıca bu ödemelere ilişkin sarf tarihinden itibaren hesaplanacak yasal
vs. vergi ve kanuni ödemelerle birlikte İnönü Üniversitesi emrine nakden ve
defaten ödemeyi kabul ve taahhüt etmiştir. Söz konu yüklenme ve kefalet
senedi ile, Üniversiteye karşı mecburi hizmet yükümlülüğü ya da parasal
karşılığı taahhüt edilmek suretiyle Üniversite ile araştırma görevlisi
arasında, tarafların karşılıklı hak ve yükümlülüklerini içeren bir sözleşme
ilişkisi kurulduğu açıktır.
Dolayısıyla,
uyuşmazlık taraflar arasındaki sözleşmeden diğer bir ifadeyle yüklenme ve
kefalet senedinde yer alan borçtan kaynaklandığı; sözleşmede yer alan
borçtan kaynaklanan uyuşmazlığın özel hukuk hükümlerine göre görüm ve
çözümünde adli yargı yeri görevli bulunduğu…” gerekçesiyle, 2247 sayılı
Kanun'un 10. ve 13. maddeleri gereğince, olumlu görev uyuşmazlığı
çıkarılmasına, dosyanın Uyuşmazlık Mahkemesi Başkanlığına gönderilmesine
karar verilerek olumlu görev uyuşmazlığı çıkarmıştır.
İNCELEME VE GEREKÇE :
Uyuşmazlık Mahkemesi Hukuk Bölümü’nün, Serdar
ÖZGÜLDÜR’ün Başkanlığında, Üyeler: Eyüp Sabri BAYDAR, Ali ÇOLAK, Sıddık
YILDIZ, Nurdane TOPUZ, Ayhan Akarsu ve Mehmet AKBULUT’un katılımlarıyla
yapılan 05.05.2014 günlü toplantısında:
l-İLK İNCELEME:Başvuru yazısı ve dosya örneği üzerinde
2247 sayılı Yasa’nın 27. maddesi gereğince yapılan incelemeye göre, davalı
idare vekilinin anılan Yasanın 10/2 maddesinde öngörülen yönteme uygun
olarak yaptığı görev itirazının reddedilmesi ve 12/1. maddede belirtilen
süre içinde başvuruda bulunması üzerine Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı’nca,
10. maddede öngörülen biçimde olumlu görev uyuşmazlığı çıkarıldığı
anlaşılmaktadır. Usule ilişkin herhangi bir noksanlık bulunmadığından görev
uyuşmazlığının esasının incelenmesine oy birliği ile karar verildi.
II-ESASIN İNCELENMESİ: Raportör-Hakim Filiz BUDAK’ın,
davanın çözümünde adli yargının görevli olduğu yolundaki raporu ile
dosyadaki belgeler okunduktan; ilgili Başsavcılarca görevlendirilen
Yargıtay Cumhuriyet Savcısı Mehmet BAYHAN ile Danıştay Savcısı Mehmet Ali
GÜMÜŞ’ün davada adli yargının görevli olduğu yolundaki sözlü açıklamaları
da dinlendikten sonra GEREĞİ GÖRÜŞÜLÜP DÜŞÜNÜLDÜ:
Dava, Bülent Ecevit Üniversitesi adına, 2547 sayılı
Kanun’un 35.maddesi uyarınca Öğretim Üyesi Yetiştirme Programı kapsamında
Orta Doğu Teknik Üniversitesi Mühendislik Fakültesi Çevre Mühendisliği
Bölümü’nde doktora eğitimi almış ve bunun karşılığında, kefalet senedi ile
mecburi hizmet yükümlüğüne girmiş olan davacının, kefalet senedi kapsamında
olan mecburi hizmet yükümlüğünün kaldırılması istemiyle davalı idareye
yaptığı başvurunun reddi üzerine, bu işlemin iptali istemiyle açılmıştır
2547 sayılı
Yükseköğretim Kanunu’nun, “Öğretim
elemanı yetiştirme” başlıklı 35. maddesinde “Yükseköğretim
kurumları; kendilerinin ve yeni kurulmuş ve kurulacak diğer yükseköğretim
kurumlarının ihtiyacı için yurt içinde ve dışında, kalkınma planı ilke ve
hedeflerine ve Yükseköğretim Kurulunun belirteceği ihtiyaca ve esaslara
göre öğretim elemanı yetiştirirler.
(Ek fıkralar: 17/8/1983-2880/18 md.) Öğretim elemanı yetiştirilmesi amacıyla üniversitelerin
araştırma görevlisi kadroları, araştırma veya doktora çalışmaları yaptırmak
üzere başka bir üniversiteye, Yükseköğretim Kurulunca geçici olarak tahsis
edilebilir. Bu şekilde doktora veya tıpta uzmanlık veya sanatta yeterlik
payesi alanlar, bu eğitimin sonunda kadrolarıyla birlikte kendi
üniversitelerine dönerler.
Yurt içi veya yurt dışında yetiştirilen öğretim
elemanları, genel hükümlere göre bağlı oldukları yükseköğretim kurumlarında
mecburi hizmetlerini yerine getirmek zorundadırlar. Bu yükümlülüğü yerine
getirmeyenlere, yükseköğretim kurumlarında görev verilmez. Özel kanunlarla
getirilen mecburi hizmet çalışmaları bu hüküm dışındadır.” hükmüne yer
verilmiştir.
Dosya
kapsamında yapılan incelenmede; Bülent Ecevit Üniversitesi’nde araştırma
görevlisi olarak görev yapmakta iken, 2547 sayılı Yükseköğretim Kanunu'nun
35.maddesi uyarınca Orta Doğu Teknik Üniversitesi’nde doktora eğitim yapmak
üzere görevlendirilen davacının, kefalet senetlerinin iadesi ve mecburi
hizmet yükümlülüğünün kaldırılması için davalı Bülent Ecevit
Üniversitesi’ne yaptığı başvurunun reddedildiği ve bunun üzerine red
işleminin iptali istemiyle idari yargıda dava açıldığı anlaşılmıştır.
Bu
duruma göre, taahhüt ve kefalet senedinin davacı ve kefilleri tarafından
tek taraflı olarak imzalanarak idareye karşı taahhütte bulunulması
karşısında, davacı tarafından kefalet senedi nedeniyle yerine getirmesi
gereken mecburi hizmet yükümlülüğünün kaldırılması istemiyle açılan davanın
görüm ve çözümünde adli yargı yerinin görevli olduğu sonucuna varılmıştır.
Açıklanan
nedenlerle, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı’nın başvurusunun kabulü ile
davalı Rektörlük vekilinin görev itirazının reddine ilişkin Zonguldak İdare
Mahkemesi’nin 15.01.2014 gün ve E:2013/1417 sayılı görevlilik kararının
kaldırılması gerekmiştir.
SONUÇ :
Davanın çözümünde ADLİ YARGININ görevli olduğuna, bu nedenle Yargıtay
Cumhuriyet Başsavcısı’nın BAŞVURUSUNUN KABULÜ ile, davalı Rektörlük
vekilinin görev itirazının reddine ilişkin, Zonguldak İdare Mahkemesi’nin
15.01.2014 gün ve E:2013/1417 sayılı GÖREVLİLİK KARARININ KALDIRILMASINA,
05.05.2014 gününde üye Sıddık YILDIZ’ın KARŞI OYU VE OYÇOKLUĞU İLE KESİN
OLARAK karar verildi.
KARŞI
OY
Dava,
Davalı Üniversitede araştırma görevlisi olarak çalışmakta iken, 2547 sayılı
Yükseköğretim Kanunu'nun 35.maddesi kapsamında davalı idare adına başka bir
üniversitede lisansüstü eğitim yapmak üzere görevlendirilen davacının,
görevlendirme işleminden önce imzaladığı taahhüt ve kefalet senedi
uyarınca, mecburi hizmet yükümlülüğü ile kefalet senedinin iptali istemiyle
açılmıştır.
2577
sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu'nun 2/1-a maddesinde, idari işlemler
hakkında yetki, şekil, sebep konu ve maksat yönlerinden biri ile hukuka
aykırı olduklarından dolayı iptalleri için menfaatleri ihlal edilenler
tarafından açılan iptal davaları idari dava türleri arasında sayılmıştır.
2547 sayılı Yasa uyarınca başka bir üniversitede öğretim
üyesi yetiştirme programı kapsamında eğitim yapmak üzere
görevlendirilmesindeki amaç göz önünde bulundurulduğunda, davacının bu
taahhüt ve kefalet senedini idare ile eşit düzeyde olarak, isteği ve özgür
iradesi ile imzaladığından söz etmeye olanak bulunmadığından, ortada özel
hukuk alanını ilgilendiren bir uyuşmazlık bulunmamaktadır.
İdarece kamu gücüne dayanılarak ve tek taraflı irade ile
kurulan taahhüt ve kefalet senedine ilişkin uyuşmazlığın 2577 sayılı
Yasanın 2/1-a maddesinde sayılan iptal davaları kapsamında görüm ve
çözümünde idari yargı görevli bulunmaktadır.
Açıklanan nedenlerle Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı’nca
yapılan başvurunun reddi gerektiği görüşüyle, aksi yöndeki karara karşıyım.
—— • ——
Uyuşmazlık Mahkemesi Başkanlığından:
28-ESAS NO : 2014/573
KARAR NO: 2014/602
KARAR TR : 05.05.2014
(Hukuk Bölümü)
ÖZET :
Sigortalı aracın uğradığı hasarı ödeyen sigorta şirketinin, kazanın
oluşumunda yolun bakım ve onarımı ile gerekli işaretlemelerin
yapılmamasında idarenin ihmali bulunduğu iddiası ile idareden hizmet kusuru
esasına göre maddi tazminat ödenmesi istemiyle açtığı davanın, ADLİ YARGI
YERİNDE çözümlenmesi gerektiği hk.
K A R A R
Davacı :
A. Sigorta A.Ş.
Vekili : Av.
R.B.
Davalı :
Adana Valiliği İl Özel İdaresi
Vekili : Av. F.G.D.
O L A Y : Davacı
sigorta şirketi vekili, dava dilekçesinde özetle; dava dışı sigortalı F.
Taşımacılık Oto. Pet. Ür. Kuy. İlet. Gıda Ür. San.Tic. Ltd. Şti. adına
kayıtlı bulunan 01…….. plaka sayılı aracın davacı şirket tarafından 0001-0210-03949025
numaralı sigorta poliçesi ile sigortalandığını, sigortalı aracın, Adana
ili, Ceyhan İlçesi, Sugözü köyü mevkiinde seyir halinde iken, davalı
idarenin sorumluluğunda bulunan yol üzerinde gerekli trafik işaretlerinin
bulunmamasından dolayı maddi hasarlı kazanın meydana geldiğini, davalı
idarenin kusurundan kaynaklı kaza yaparak maddi hasara uğradığını, söz
konusu hasar nedeniyle sigortalıya toplam 3.909,28 TL tazminat ödendiğini,
davalı idareye zararın tazmini için 09.01.2013 tarihinde başvuru
yapıldığını, davalı irade tarafından başvurunun reddine karar verildiğini,
bu kazanın oluşumunda davalı idarenin %75 kusurlu olduğunu belirterek;
2.931,96 TL zararın, 16.05.2012 tarihinden itibaren işleyecek yasal
faiziyle davalıdan tahsili istemiyle idari yargıda dava açılmıştır.
Davalı
Adana Valiliği İl Özel İdaresi vekili süresi içerisinde sunduğu cevap
dilekçesinde özetle, görev itirazında bulunmuştur.
ADANA 2.
İDARE MAHKEMESİ: 13.11.2013 gün, E:2013/601 sayı ile özetle davalı
vekilinin görev itirazının reddine karar vermiştir.
Davalı Adana Valiliği İl Özel İdaresi vekilinin, idari
yargı yararına olumlu görev uyuşmazlığı çıkartılması yolunda süresi içinde
verdiği dilekçesi üzerine, dava dosyasının onaylı bir örneği Yargıtay
Cumhuriyet Başsavcılığı'na gönderilmiştir.
YARGITAY
CUMHURİYET BAŞSAVCISI: “… 2918 sayılı Karayolları Trafik
kanununun 2. maddesinde " Bu Kanun, trafikle ilgili kuralları,
şartları, hak ve yükümlülükleri, bunların uygulanmasını ve denetlenmesini,
ilgili kuruluşları ve bunların görev, yetki ve sorumluluk, çalışma usulleri
ile diğer hükümleri kapsar." hükmü ile kanunun uygulanmasında trafik
düzeni ile kişi ve kurumların bu kanuna tabi olduğu belirlenmiştir. Ek 10.
maddesinde ise "Karayolları nın yapım, bakım ve işletmesinden sorumlu
olan tüm kamu ve özel kuruluşların projelerini yapan ve uygulayan yetkili
ve sorumlu kişiler, Ç. ilim ve teknik esaslarına uymak ve uygulamak
konusunda Karayolu Trafik Güvenliği Kurulunun önerilerini kuruluş
kanunlarına uygun olacak şekilde değerlendirmek zorundadırlar."
hükmüne yer verilerek, Karayolları nın bakım ve onarım faaliyetlerinde
uyulacak kurallara atıf yapılmaktadır. 5302 sayılı İl Özel idaresi Kanunun
6/1-b maddesine göre İl Özel İdareleri, İmar, yol, su, kanalizasyon, katı
atık, çevre, acil yardım ve kurtarma, ... ; orman köylerinin desteklenmesi,
ağaçlandırma, park ve bahçe tesisine ilişkin hizmetleri belediye sınırları
dışında, yapmakla görevli ve yetkilidir.
Diğer
taraftan, 2918 sayılı Yasa’nın “Görevli ve Yetkili Mahkeme” başlığını
taşıyan 110. maddesinde(Değişik: 11/1/2011-6099/14 md.), “İşleteni veya
sahibi Devlet ve diğer kamu kuruluşları olan araçların sebebiyet verdiği
zararlara ilişkin olanları dâhil, bu Kanundan doğan sorumluluk davaları,
adli yargıda görülür. Zarar görenin kamu görevlisi olması, bu fıkra
hükmünün uygulanmasını önlemez. Hemzemin geçitte meydana gelen tren-trafık
kazalarında da bu Kanun hükümleri uygulanır. / Motorlu araç kazalarından
dolayı hukuki sorumluluğa ilişkin davalar, sigortacının merkez veya
şubesinin veya sigorta sözleşmesini yapan acentenin bulunduğu yer
mahkemelerinden birinde açılabileceği gibi kazanın vuku bulduğu yer
mahkemesinde de açılabilir” denilmiş, Yasa’nın Geçici 21. maddesinde ise
(Ek: 11/1/2011-6099/15 md.), “Bu Kanunun 110 uncu maddesinin birinci fıkrasının
göreve ilişkin hükmü, yürürlüğe girdiği tarihten önce idari yargıda ve
Askeri Yüksek İdare Mahkemesinde açılmış bulunan davalara uygulanmaz” hükmü
ile de dava konusu idarenin sorumlu olduğu köy yolunun bakım ve onarım ve
işaretleme kurallarını ihmal ettiği nedeni ile kusurlu olduğu tezine
dayanan davanın görüm ve çözümünün adli yargı yerinde yapılması gerektiği
anlaşılmaktadır…” gerekçesiyle 2247 sayılı Kanun'un 10. ve 13. maddesi
gereğince, olumlu görev uyuşmazlığı çıkarılmasına karar vermiştir.
İNCELEME VE GEREKÇE :
Uyuşmazlık Mahkemesi Hukuk Bölümü’nün, Serdar
ÖZGÜLDÜR’ün Başkanlığında, Üyeler: Eyüp Sabri BAYDAR, Ali ÇOLAK, Sıddık
YILDIZ, Nurdane TOPUZ, Ayhan Akarsu ve Mehmet AKBULUT’un katılımlarıyla
yapılan 05.05.2014 günlü toplantısında:
l-İLK
İNCELEME: Başvuru yazısı ve dava dosyası örneği üzerinde 2247 sayılı
Yasa'nın 27. maddesi gereğince yapılan incelemeye göre, davalı Adana
Valiliği İl Özel İdaresi vekilinin anılan Yasanın 10/2.maddesinde öngörülen
yönteme uygun olarak yaptığı görev itirazının reddedilmesi ve dahi
12/1.maddede belirtilen süre içinde başvuruda bulunması üzerine Yargıtay
Cumhuriyet Başsavcısı'nca 10.maddede öngörülen biçimde olumlu görev
uyuşmazlığı çıkarıldığı anlaşılmaktadır. Usule ilişkin herhangi bir
noksanlık bulunmadığından görev uyuşmazlığının esasının incelenmesine oy
birliği ile karar verildi.
II-ESASIN İNCELENMESİ: Raportör-Hakim Filiz BUDAK’ın,
davanın çözümünde adli yargının görevli olduğu yolundaki raporu ile
dosyadaki belgeler okunduktan; ilgili Başsavcılarca görevlendirilen
Yargıtay Cumhuriyet Savcısı Mehmet BAYHAN ile Danıştay Savcısı Mehmet Ali
GÜMÜŞ’ün davada adli yargının görevli olduğu yolundaki sözlü açıklamaları
da dinlendikten sonra GEREĞİ GÖRÜŞÜLÜP DÜŞÜNÜLDÜ:
Dava, A.
Sigorta Şirketi’nin sigortalısına ait 01…... plakalı özel otomobilin,
04.04.2012 günü Ceyhan ilçesi Sugözü mevkiinde kaR.ollunda seyir halinde
iken yolun virajlı kesimine ait uygun işaretleme levhalarının eksikliği
nedeniyle trafik kazasına neden olması sonucu oluşan hasarın davacı sigorta
şirketi tarafından ödenmesinden sonra, kazanın oluşumunda yolun bakım ve
onarımı ile gerekli işaretlemelerin yapılmamasında idarenin ihmali
bulunduğu iddiası ile idareden hizmet kusuru esasına göre maddi tazminat
ödenmesi istemiyle açılmıştır.
5302 sayılı İl Özel İdaresi Kanununun 6. maddesinin
b bendinde, imar, yol, su, kanalizasyon, katı atık, çevre, acil yardım ve
kurtarma, orman köylerinin desteklenmesi, ağaçlandırma, park ve bahçe
tesisine ilişkin hizmetleri belediye sınırları dışında yapmakla il özel
idaresinin görevli ve yetkili olduğu hüküm altına alınmıştır.
2918 sayılı Karayolları Trafik Kanununun 1.
maddesinde, Kanunun amacının Karayolları nda can ve mal güvenliği yönünden
trafik düzenini sağlayacak ve trafik güvenliğini ilgilendiren tüm konularda
alınacak önlemleri belirlemek olduğu; “Kapsam” başlıklı 2. maddesinde, bu
Kanunun trafikle ilgili kuralları, şartları, hak ve yükümlülükleri bunların
uygulamasını ve denetlenmesini ilgili kuruluşları ve bunların görev, yetki
ve sorumluluk, çalışma usulleri ile diğer hükümleri kapsadığı ve bu kanunun
Karayolları nda uygulanacağı; “Tanımlar” başlıklı 3.maddesinde ise, trafik
için kamunun yararlanmasına açık olan arazi şeridi, köprüler ve alanların
Karayolu olduğu; “Tarım Orman ve Köyişleri Bakanlığının görev ve yetkileri”
başlıklı 9.maddesinde, Tarım Orman ve Köyişleri Bakanlığının görev ve
yetkileri arasında köy yollarında trafik ve güvenliğin sağlanması hususunun
da yer aldığı; “Belediye Trafik Birimleri,
görev ve yetkileri” başlıklı 10. maddesinde, yapım ve bakımdan
sorumlu olduğu yolları trafik düzeni ve güvenliğini sağlayacak durumda
bulundurmanın gerekli görülen kavşaklara ve yerlere trafik ışıklı
işaretleri, işaret levhaları koymak ve yer işaretlemeleri yapmanın Belediye
Trafik birimlerinin görev ve yetkileri arasında bulunduğu; “İl ve İlçe
Trafik Komisyonları” başlıklı 12. Maddesinde de komisyonların kuruluşu ile
görev ve yetkileri belirtilmiştir.
Öte
yandan 2918 sayılı Yasanın 19.01.2011 günlü Resmi Gazetede yayımlanarak
yürürlüğe giren 6099 sayılı Yasanın 14. maddesiyle değişik 110. maddesinde
“İşleteni veya sahibi Devlet ve diğer kamu kuruluşları olan araçların
sebebiyet verdiği zararlara ilişkin olanları dahil, bu Kanundan doğan
sorumluluk davaları, adli yargıda görülür. Zarar görenin kamu görevlisi
olması, bu fıkra hükmünün uygulanmasını önlemez. Hemzemin geçitte meydana
gelen tren-trafik kazalarında da bu Kanun hükümleri uygulanır.
Motorlu
araç kazalarından dolayı hukuki sorumluluğa ilişkin davalar, sigortacının
merkez veya şubesinin veya sigorta sözleşmesini yapan acentenin bulunduğu
yer mahkemelerinden birinde açılabileceği gibi kazanın vuku bulduğu yer
mahkemesinde de açılabilir”; Geçici 21. maddesinde de “Bu Kanunun 110 uncu
maddesinin birinci fıkrasının göreve ilişkin hükmü, yürürlüğe girdiği tarihten
önce idari yargıda ve Askeri Yüksek İdare Mahkemesinde açılmış bulunan
davalara uygulanmaz” denilmiştir.
Dosyanın
incelenmesinden; Allianz Sigorta Şirketi’nin sigortalısına ait 01 FV 771 plakalı
özel otomobilin, 04.04.2012 günü Ceyhan ilçesi Sugözü mevkiinde kaR.ollunda
seyir halinde iken yolun virajlı kesimine ait uygun işaretleme levhalarının
eksikliği nedeniyle meydana gelen kazada sigortalı aracın hasara uğradığı
ve söz konusu hasarın sigorta şirketi tarafından ödendiği ve kazanın
oluşumunda davalı idarenin kusuru olduğu gerekçesiyle ödenen zararın davalı
idareden tazmini istemi ile idari yargıda dava açıldığı anlaşılmıştır.
2918
sayılı Kanunun 110 uncu maddesinin birinci fıkrasının iptali istemiyle
Bursa 3. Asliye Hukuk Mahkemesi ve Batman 2.Asliye Hukuk Mahkemesince
yapılan itiraz başvuruları üzerine konuyu inceleyen Anayasa Mahkemesi, şu
gerekçesi ile anılan kuralı Anayasaya aykırı görmemiş ve iptal istemini oy
birliğiyle reddetmiştir: “… Anayasa Mahkemesi’nin daha önceki kimi
kararlarında da belirtildiği üzere, tarihsel gelişime paralel olarak
Anayasa’da adli ve idari yargı ayrımına gidilmemiş ve idari uyuşmazlıkların
çözümünde idare ve vergi mahkemeleriyle Danıştay yetkili kılınmıştır. Bu
nedenle, genel olarak idare hukuku alanına giren konularda idari yargı,
özel hukuk alanına giren konularda adli yargı görevli olacaktır. Bu
durumda, idari yargının görev alanına giren bir uyuşmazlığın çözümünde adli
yargının görevlendirilmesi konusunda kanun koyucunun mutlak bir takdir
yetkisinin bulunduğunu söylemek olanaklı değildir. Ancak, idari yargının
denetimine bağlı olması gereken idari bir uyuşmazlığın çözümü, haklı neden
ve kamu yararının bulunması halinde kanun koyucu tarafından adli yargıya
bırakılabilir. İtiraz konusu kural, trafik kazasında zarar görenin asker
kişi ya da memur olmasına, aracın askeri hizmete ilişkin olmasına veya
olayın hemzemin geçitte meydana gelmesi durumlarına göre farklı yargı
kollarında görülmekte olan 2918 sayılı Kanun’dan kaynaklanan tüm sorumluluk
davalarının adli yargıda görüleceğini öngörmektedir. İtiraz konusu
düzenlemenin gerekçesinde de ifade edildiği gibi, askeri idari yargı, idari
yargı veya adli yargı kolları arasında uygulamada var olan yargı yolu belirsizliği
giderilerek söz konusu davalarla ilgili olarak yeknesak bir usul
belirlenmektedir. Aynı tür davaların aynı yargı yolunda çözümlenmesi
sağlanarak davaların görülmesi ve çözümlenmesinin hızlandırıldığı, bu
suretle kısa sürede sonuç alınmasının olanaklı kılındığı ve bunun söz
konusu davaların adli yargıda görüleceği yolunda getirilen düzenlemenin
kamu yararına yönelik olduğu anlaşılmaktadır. Öte yandan, 2918 sayılı
Kanun’da tanımlanan Karayolu şeridi üzerindeki araç trafiğinden kaynaklanan
sorumlulukların, özel hukuk alanına girdiği konusunda bir tartışma
bulunmamaktadır. İdare tarafından kamu gücünden kaynaklanan bir yetkinin
kullanılması söz konusu olmadığı gibi, aynı Karayolu üzerinde aynı seyir
çizgisinde hareket eden, bu nedenle aynı tür risk üreten araçlar arasında
özel-kamu ayırımı yapılmasını gerektiren bir neden de yoktur. Açıklanan
nedenlerle, itiraz konusu kural Anayasa’nın 2.,125. ve 155. maddelerine
aykırı değildir. İtirazın reddi gerekir…” (Any. Mah.nin 26.12.2013 tarih ve
E.2013/68, K.2013/165 sayılı kararı; R.G. 27.3.2014, Sayı: 28954,
s.136-147.)
Anayasa’nın
158 inci maddesinin son fıkrasında “ Diğer mahkemelerle, Anayasa Mahkemesi
arasındaki görev uyuşmazlıklarında, Anayasa Mahkemesi’nin kararı esas
alınır.” denilmektedir. Anayasa Mahkemesi’nin yukarıda gerekçesine yer
verilen kararı,yasa koyucunun idari yargının görevine giren bir konuyu adli
yargının görevine verebileceğine, dolayısıyla 2918 sayılı Kanunun 110 uncu
maddesinin birinci fıkrası ile öngörülen, bu Kanun’dan doğan tüm sorumluluk
davalarının adli yargıda görülmesi düzenlemesinin Anayasa’ya aykırı
bulunmadığına dair olup, esas itibariyle görev konusunda verilmiş bir
karardır ve Anayasa’nın 158 inci maddesi uyarınca, başta Mahkememiz olmak
üzere diğer yargı organları bakımından da uyulması zorunlu bir karar
mesabesindedir.
Bu durumda, 2918
sayılı Yasanın 19.01.2011 tarihinde yürürlüğe giren 110. maddesi ile
Anayasa Mahkemesi’nin işaret edilen kararı gözetildiğinde, bahsi geçen
Kanun maddesinin Karayolları nda, can ve mal güvenliği yönünden trafik
düzeninin sağlanarak trafik güvenliğini ilgilendiren tüm konularda alınacak
önlemleri kapsadığı ve Kanunun, trafikle ilgili kuralları, şartları, hak ve
yükümlülükleri, bunların uygulanmasını ve denetlenmesini, ilgili kuruluşları
ve bunların görev yetki ve sorumlulukları ile, çalışma usullerini
kapsadığı, dolayısıyla meydana gelen zararın tazmini istemiyle açılan bu
davanın da adli yargı yerinde çözümlenmesi gerektiği sonucuna varılmıştır.
Açıklanan
nedenlerle davanın görüm ve çözümü adli yargı yerinin görevine girdiğinden,
Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı’nın başvurusunun kabulü ile Adana 2. İdare
Mahkemesi’nin 13.11.2013 gün ve E:2013/601 sayılı görevlilik kararının
kaldırılması gerekmiştir.
SONUÇ :
Davanın çözümünde ADLİ YARGININ görevli olduğuna, bu nedenle Yargıtay
Cumhuriyet Başsavcısı’nın BAŞVURUSUNUN KABULÜ ile, Adana 2. İdare
Mahkemesi’nin 13.11.2013 gün ve E:2013/601 sayılı GÖREVLİLİK KARARININ
KALDIRILMASINA, 05.05.2014 gününde üye Eyüp Sabri BAYDAR’ın KARŞI OYU ve
OYÇOKLUĞU İLE KESİN OLARAK karar verildi.
KARŞI OY
Somut
uyuşmazlıkta, davalı İl Özel İdaresinin karayolunun yapım, bakım ve
korunmasındaki ihmali sonucu zarara neden olan kazanın meydana geldiği
iddia edilmektedir.
5302
sayılı İl Özel İdaresinin Kanununun İl Özel İdarelerinin görev ve
sorumluluklarına ilişkin 6/B maddesinde "imar, yol, su, kanalizasyon,
katı atık, çevre , acil yardım vs. ilişkin hizmetleri Belediye sınırları
dışında yapmakla" görev ve yetkili olduğu öngörülmüştür.
TC
Anayasası'nın 125/son md. "idarenin kendi eylem ve işlemlerinden doğan
zararı ödemekle yükümlü olduğu" kurala bağlanmış,
2577
Sayılı İYUK 2/1-b md. "idari eylem ve işlemlerden dolayı kişisel
haklan ihlal edilenler tarafından açılan tam yargı davaları, idari dava
çeşitleri arasında" sayılmıştır.
Bu
durumda İl Özel İdaresinin yetki ve sorumluluk sınırları içindeki yolun
yapım, bakım ve onarımının yapılmadığı nedeniyle doğan zararın tazmininin
amaçlanmış olması karşısında, idarenin görevinde olan kamu hizmetini
yürüttüğü esnada kişilere verdiği zararın ödetilmesine yönelik bulunan
uyuşmazlık konusu davanın, olayda kamu hizmetinin usulüne ve hukuka uygun
olarak yürütülüp yürütülmediğinin, hizmet kusuru veya idarenin
sorumluluğunu gerektiren bir husus olup olmadığının tespitinde esas alman
idare hukuku kurallarına ve 2577 Sayılı İYUK 2/1-b md. sayılan tam yargı
davasında görüm ve çözümünde idari yargı yerleri görevli bulunmaktadır.
Sayın
çoğunluk, karayolunun yapım, bakım ve korunmasındaki ihmalden doğan zararda
Adli Yargıyı görevli kabul eden görüşünde hukuki dayanak olarak 2918 Sayılı
KTK 110/1 md. hükümlerini esas almıştır.
11.01.2011
gün 6099 Sayılı Yasa'nın 14. maddesi ile 2918 Sayılı KTK 110. maddesine
eklenen 1. fıkra ile "işleteni veya sahibi devlet ve diğer kamu
kuruluşları olan araçların sebebiyet verdiği zararlara ilişkin olanları
dahil bu kanımdan doğan sorumluluk davaları Adli Yargıda görülür..."
hükmü getirilmiştir.
Sayın
çoğunluk görüşünün aksine eldeki uyuşmazlık anılan yasa hükmü kapsamında
kalmamaktadır.
Çünkü,
2918 Sayılı KTK 85.maddesinde açıkça belirtildiği gibi yasa motorlu
araçların işletilmesinden doğan zararlar nedeniyle işletenin hukuki
sorumluluğunu düzenlemektedir.
Yasa
hükmünde geçen bu kanundan ve Adli Yargıda görülmesi gereken sorumluluk
davaları, 2918 Sayılı Yasa'nın 85.maddesinde düzenlenen motorlu araçların
işletilmesi nedeniyle verilen zararlardan dolayı araç işletenin hukuki
sorumluluğuna ilişkin davalardır.
Yasa
değişikliğinden önce kamu araçlarının işletilmesi nedeniyle verilen
zararlardan dolayı kamu idaresinin sorumluluğunun hangi yargı kolunda görüm
ve çözümü konusunda yasada bir düzenleme bulunmadığından idari ve Adli
Yargı organları arasında çıkan görev uyuşmazlıklarını sonlandırmak üzere
sözü geçen yasa hükmü getirilmek suretiyle kamu araçlarının verdiği
zararlar nedeniyle işletenin sorumluluğunda 2918 Sayılı Yasa'nın amacına
uygun olarak Adli Yargıda görüm ve çözüm esası benimsenmiştir.
Nitekim
yasa değişikliğine ilişkin Hükümet gerekçesi de getirilen yeni hükmün bu
nedenle maddeye eklendiğini teyit etmektedir.
Diğer
taraftan, sayın çoğunluk 2918 sayılı yasanın 110. maddesi hükmünün iptali
istemi ile Anayasa Mahkemesine açılan dava sonucunda verilen yorumlu red
kararlarını, karara dayanak almakta ise de bu görüşe de itibar edilmesi
mümkün değildir.
Zira;
"T.C. Anayasasında , Anayasa Mahkemesinin iptal veya iptal talebinin
reddi dışında yorumlu red kararı verebileceğine dair bir işaret yoktur.
Tersine T.C. Anayasasının 153/2 maddesi "Anayasa Mahkemesi bir kanun
veya kanun hükmünde kararnamenin tamamını veya bir hükmünü iptal ederken,
kanun koyucu hareketle yeni bir uygulamaya yol açacak biçimde hüküm tesis
edemez." hükmü böyle bir anlayışın benimsenmemiş olduğunun kanıtı
olarak kabul edilebilir. Gerçi madde iptal kararlarından bahsetmektedir,
ama Anayasa koyucunun amacının Anayasa Mahkemesinin kanun koyucu gibi
hareket etmesini önlemek olduğu açıkça anlaşılmaktadır. Yorumlu red
kararlarının ise diğer mahkemeleri, idare makamlarını, gerçek ve tüzel
kişileri bağlaması itibariyle bir çeşit pozitif kanun koyuculuk anlamına geldiğine
şüphe yoktur. (Türk Anayasa Hukuku Prof. Dr. Ergun Özbudun. Sh. 440 vd.)
Hakkında
yorumlu red kararı verilen bir kanun maddesi yürürlükte kalmaya devam eder.
Dolayısıyla somut olaylara uygulanır. Somut olaylarda o maddenin ne anlama
geldiğine, yani nasıl yorumlanacağına, bundan sonra da Anayasa Mahkemesi
değil onu uygulayacak Mahkemeler karar verir. Anayasa Mahkemesinin yorumlu
red kararı verirken yaptığı yorumunun diğer mahkemeleri bağlaması mümkün
değildir. Bir kanun maddesinin nasıl yorumlanacağına onu uygulayacak olan
Adli- idari ve Askeri Yargı organları karar verir. Anayasa Mahkemesi Adli, idari ve Askeri
kollarının üst mahkemesi olmadığına göre bu yargı kollarındaki mahkemelere
kendi yorumunu empoze etmesi mümkün değildir. O halde Anayasa Mahkemesinin
verdiği yorumlu red kararlarının kendilerinden beklenen fonksiyonu ifa
edebilmeleri, diğer mahkemelerin Anayasa Mahkemesinin bu yorumlarını
benimsemelerine bağlıdır. Oysa hukukumuzda, Anayasa Mahkemesi kararlarında
yapılan yorumlar diğer mahkemeleri bağlamaz. Zira Anayasa Mahkemesi
kararlarının bağlayıcılığı bu kararların hüküm fıkralarına münhasırdır.
(Türk Anayasa Hukuku Dersleri, Kemal Gözler, sh. 444)
Keza,
Sayın çoğunluğun karan dayandırdığı T.C. Anayasasının 158. madde
hükümlerininde uyuşmazlıkta uygulama yeri bulunmamaktadır. Uyuşmazlık
Mahkemesinin görev ve yetkilerini düzenleyen T.C. Anayasasının 158. maddesi
açık hükmünden de anlaşıldığı üzere Anayasa Mahkemesi ile diğer yargı
kollan arasında olumlu veya olumsuz görev uyuşmazlığının doğması halinde
Anayasa Mahkemesi görüşünün üstün tutulacağına ilişkin düzenlemenin,
uyuşmazlıkta Anayasa Mahkemesinin görevlilik veya görevsizlik kararının
bulunmaması, diğer yargı kollan ile arasında bir görev ihtilafının
çıkmaması nedeniyle uygulanması mümkün değildir.
Açıklanan
gerekçelerle uyuşmazlıkta idari yargı görevli olup, benzer ihtilaflarda da
idari yargının görevli olduğu Yargıtay 4, 11, 17 Hukuk Dairelerinin
istikrarlı kararlarıyla Içtihad edildiği gibi Danıştay kararlarında da uyuşmazlıkta
İdari Yargının görevli olduğu benimsenmiştir. (Danıştay 10. Daire E
2011/11522, K 2012/5347 sayı, E. 2011/10856 ve K. 2013/670 Sayı, vs.)
Somut
uyuşmazlıkta davanın karayolunun yapım, bakım ve korunmasındaki idarenin
hizmet kusuruna dayanmasına,
2918 Sayılı
Yasa'nın 110/1 md. motorlu araçların işletilmesinden doğan zararlardan
dolayı işletenini hukuki sorumluluğunun Adli Yargıda görüm ve çözümünü
düzenleme altına almasına,
Somut
uyuşmazlığın anılan yasa hükmü kapsamında bulunmamasına,
Kamu
hizmetinin usulüne ve hukuka uygun olarak yürütülüp yürütülmediğinin hizmet
kusuru veya idarenin sorumluluğunu gerektiren bir husus olup olmadığının
tespitinde, 2577 Sayılı IYUK 2/1-b md. sayılan tam yargı davasında görüm ve
çözümünde İdari Yargının görevli olmasına göre,
Uyuşmazlıkta
Adli Yargıyı görevli kabul eden sayın çoğunluğun görüşüne katılamıyorum.
|
|
Karşı Oy
Eyüp Sabri BAYDAR
|
—— • ——
Uyuşmazlık Mahkemesi
Başkanlığından:
29-ESAS NO : 2014/575
KARAR NO: 2014/604
KARAR TR : 05.05.2014
(Hukuk Bölümü)
ÖZET :
2547 sayılı Yasanın 35. maddesi uyarınca öğretim üyesi yetiştirilmek üzere
başka bir üniversitede görevlendirilen davacının, mecburi hizmet
yükümlülüğünün iptali istemiyle açtığı davanın, ADLİ YARGI YERİNDE
çözümlenmesi gerektiği hk.
K A R A R
Davacı :
S.Ş.
Davalı :
Yüzüncü Yıl Üniversitesi Rektörlüğü
Vekili : Av. H.K.
O L A Y
: Davacı vekili, dava dilekçesinde, Yüzüncü Yıl Üniversitesi adına 2547
sayılı Yasa’nın 35. maddesi uyarınca Orta Doğu Teknik Üniversitesinde
doktora eğitimi alması nedeniyle davalı Üniversite ile imzalamış olduğu
kefalet senedine göre yerine getirmesi gereken mecburi hizmet
yükümlülüğünün iptali ile ödemek zorunda olduğu masrafın iadesi istemiyle
davalı idareye vermiş olduğu dilekçesindeki talebinin reddine ilişkin davalı
Üniversitenin 13.3.2013 gün ve 1781 sayılı işleminin iptali istemiyle idari
yargı yerinde dava açmıştır.
Davalı
idare vekilince birinci savunma dilekçesinde, taahhüt ve kefalet senedinin
davacı ve kefilleri tarafından tek taraflı olarak imzalanıp idareye karşı
taahhütte bulunulduğunu, taraflar arasında yüklenme ve kefalet senedinden
doğan alacak borç ilişkisi nedeniyle özel hukuk hükümlerine göre adli
yargının görevli olduğunu ileri sürerek, görev itirazında bulunulmuştur.
VAN 2. İDARE MAHKEMESİ: 9.5.2013 gün ve E:2013/480 sayı ile, 2547 sayılı
Yasa’nın 35., 2914 sayılı Yasa’nın 20. ve Bir Üniversite Adına Bir Diğer
Üniversitede Lisansüstü Eğitim Gören Araştırma Görevlileri Hakkında
Yönetmeliğin 4. maddelerinden söz ederek, davalı idarenin kamu gücüne
dayalı olarak tesis ettiği mecburi hizmet yükümlülüğünden kaynaklanan
işlemin idari yargıda görülen iptal davalarının konusuna girdiği sonucuna
varıldığı gerekçesiyle görev itirazının reddine karar vermiştir.
Davalı idare vekilinin olumlu görev uyuşmazlığı
çıkarılması yolunda süresi içerisinde verdiği dilekçesi üzerine dava dosya
örneği Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’na gönderilmiştir.
YARGITAY CUMHURİYET
BAŞSAVCISI: Olayda, davacı
görevlendirilmeden önce yüklenme senedi ve kefalet senedi ile, Üniversiteye
karşı mecburi hizmet yükümlülüğü ya da parasal karşılığı taahhüt edilmek
suretiyle Üniversite ile araştırma görevlisi arasında, tarafların
karşılıklı hak ve yükümlülüklerini içeren bir sözleşme ilişkisi kurulduğu,
dolayısıyla, uyuşmazlığın taraflar arasındaki sözleşmeden diğer bir
ifadeyle yüklenme ve kefalet senedinde yer alan borçtan kaynaklandığı,
sözleşmede yer alan borçtan kaynaklanan uyuşmazlığın özel hukuk hükümlerine
göre görüm ve çözümünde adli yargı yerinin görevli bulunduğu bu nedenlerle 2247
sayılı Kanun’un 10. ve 13. maddeleri gereğince, olumlu görev uyuşmazlığı
çıkarılmasına, dosyanın Uyuşmazlık Mahkemesi Başkanlığı’na gönderilmesine
karar vermiştir.
İNCELEME VE GEREKÇE:
Uyuşmazlık Mahkemesi Hukuk Bölümü’nün, Serdar
ÖZGÜLDÜR’ün Başkanlığında, Üyeler: Eyüp Sabri BAYDAR, Ali ÇOLAK, Sıddık
YILDIZ, Nurdane TOPUZ, Ayhan AKARSU ve Mehmet AKBULUT‘un katılımlarıyla
yapılan 05.05.2014 günlü toplantısında:
l-İLK
İNCELEME:Başvuru yazısı ve dava dosya örneği üzerinde 2247 sayılı Yasa’nın
27. maddesi gereğince yapılan incelemeye göre, davalı idare vekilinin
anılan Yasanın 10/2 maddesinde öngörülen yönteme uygun olarak yaptığı görev
itirazının reddedilmesi ve 12/1. maddede belirtilen süre içinde başvuruda
bulunması üzerine Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı’nca, 10. maddede öngörülen
biçimde olumlu görev uyuşmazlığı çıkarıldığı anlaşılmaktadır. Usule ilişkin
herhangi bir noksanlık bulunmadığından görev uyuşmazlığının esasının
incelenmesine oy birliği ile karar verildi.
II-ESASIN
İNCELENMESİ: Raportör-Hakim Gülşen AKAR PEHLİVAN’ın, davanın çözümünde adli
yargının görevli olduğu yolundaki raporu ile dosyadaki belgeler okunduktan;
ilgili Başsavcılarca görevlendirilen Yargıtay Cumhuriyet Savcısı Mehmet
BAYHAN ile Danıştay Savcısı Mehmet Ali GÜMÜŞ’ün adli yargının görevli
olduğu yolundaki sözlü açıklamaları da dinlendikten sonra GEREĞİ GÖRÜŞÜLÜP
DÜŞÜNÜLDÜ:
Dava, 2547 sayılı Kanun’un 35. maddesi uyarınca
davalı Üniversite adına Orta Doğu Teknik Üniversitesinde doktora öğrencisi
olarak görevlendirilen davacının, davalı üniversite lehine yüklendiği
mecburi hizmet yükümlülüğü ile tazminat yükümlülüğünün iptali istemiyle
yaptığı başvurunun reddine ilişkin işlemin iptali istemiyle açılmıştır.
2547 sayılı
Yükseköğretim Kanunu’nun, “Öğretim
elemanı yetiştirme” başlıklı 35. maddesinde “Yükseköğretim
kurumları; kendilerinin ve yeni kurulmuş ve kurulacak diğer yükseköğretim
kurumlarının ihtiyacı için yurt içinde ve dışında, kalkınma planı ilke ve
hedeflerine ve Yükseköğretim Kurulunun belirteceği ihtiyaca ve esaslara
göre öğretim elemanı yetiştirirler.
(Ek fıkralar:
17/8/1983-2880/18 md.) Öğretim elemanı
yetiştirilmesi amacıyla üniversitelerin araştırma görevlisi kadroları,
araştırma veya doktora çalışmaları yaptırmak üzere başka bir üniversiteye,
Yükseköğretim Kurulunca geçici olarak tahsis edilebilir. Bu şekilde doktora
veya tıpta uzmanlık veya sanatta yeterlik payesi alanlar, bu eğitimin
sonunda kadrolarıyla birlikte kendi üniversitelerine dönerler.
Yurt içi veya yurt dışında yetiştirilen öğretim
elemanları, genel hükümlere göre bağlı oldukları yükseköğretim kurumlarında
mecburi hizmetlerini yerine getirmek zorundadırlar. Bu yükümlülüğü yerine
getirmeyenlere, yükseköğretim kurumlarında görev verilmez. Özel kanunlarla
getirilen mecburi hizmet çalışmaları bu hüküm dışındadır.” hükmüne yer
verilmiştir.
Dosyanın
incelenmesinden, Yüzüncü Yıl Üniversitesi’nde araştırma görevlisi olarak
görev yapmakta iken, 2547 sayılı Yükseköğretim Kanunu'nun 35.maddesi
uyarınca davalı idare adına Orta Doğu Teknik Üniversitesi’nde lisansüstü
eğitim yapmak üzere görevlendirilen davacının, doktora öğrencisi olarak
Orta Doğu Teknik Üniversitesine gönderilmesinden önce düzenlenen sözleşme
uyarınca mecburi hizmet yükümlülüğü getirildiği ve bu yükümlülük ile
tazminat yükümlülüğünün iptali istemiyle yapılan başvurunun reddine ilişkin
işlemin iptali istemiyle bakılan davanın açıldığı anlaşılmaktadır.
Bu
duruma göre, taahhüt ve kefalet senedinin davacı ve kefilleri tarafından
tek taraflı olarak imzalanarak idareye karşı taahhütte bulunulması karşısında,
davacı tarafından mecburi hizmet yükümlülüğünün ve tazminat yükümlülüğünün
iptali istemiyle açılan davanın görüm ve çözümünde adli yargı yerinin
görevli olduğu sonucuna varılmıştır.
Açıklanan nedenlerle, Yargıtay Cumhuriyet
Başsavcısı’nın başvurusunun kabulü ile davalı Rektörlük vekilinin görev
itirazının reddine ilişkin Van 2. İdare Mahkemesi kararının kaldırılması
gerekmiştir.
SONUÇ :
Davanın görüm ve çözümünde ADLİ YARGININ görevli olduğuna, bu nedenle
Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı’nın BAŞVURUSUNUN KABULÜ ile davalı Rektörlük
vekilinin GÖREV İTİRAZININ REDDİNE ilişkin Van 2. İdare Mahkemesinin
9.5.2013 gün ve E:2013/480 sayılı KARARININ KALDIRILMASINA, 05.05.2014
gününde Üyelerden Sıddık YILDIZ’ın KARŞI OYU ve OYÇOKLUĞU İLE KESİN OLARAK
karar verildi
KARŞI
OY YAZISI
Dava,
Davalı Üniversitede araştırma görevlisi olarak çalışmakta iken, 2547 sayılı
Yükseköğretim Kanunu'nun 35.maddesi kapsamında davalı idare adına başka bir
üniversitede lisansüstü eğitim yapmak üzere görevlendirilen davacının, görevlendirme
işleminden önce imzaladığı taahhüt ve kefalet senedi uyarınca, mecburi
hizmet yükümlülüğünün iptali istemiyle açılmıştır
2577
sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu'nun 2/1-a maddesinde, idari işlemler
hakkında yetki, şekil, sebep konu ve maksat yönlerinden biri ile hukuka
aykırı olduklarından dolayı iptalleri için menfaatleri ihlal edilenler
tarafından açılan iptal davaları idari dava türleri arasında sayılmıştır.
2547 sayılı Yasa uyarınca başka bir üniversitede öğretim
üyesi yetiştirme programı kapsamında eğitim yapmak üzere
görevlendirilmesindeki amaç göz önünde bulundurulduğunda, davacının bu
taahhüt ve kefalet senedini idare ile eşit düzeyde olarak, isteği ve özgür
iradesi ile imzaladığından söz etmeye olanak bulunmadığından, ortada özel
hukuk alanını ilgilendiren bir uyuşmazlık bulunmamaktadır.
İdarece kamu gücüne dayanılarak ve tek taraflı irade ile
kurulan taahhüt ve kefalet senedine ilişkin uyuşmazlığın 2577 sayılı
Yasanın 2/1-a maddesinde sayılan iptal davaları kapsamında görüm ve çözümünde
idari yargı görevli bulunmaktadır.
Açıklanan nedenlerle Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı’nca
yapılan başvurunun reddi gerektiği görüşüyle, aksi yöndeki karara karşıyım.
—— • ——
Uyuşmazlık Mahkemesi
Başkanlığından:
30-ESAS NO : 2014/576
KARAR NO: 2014/605
KARAR TR : 05.05.2014
(Hukuk Bölümü)
ÖZET :
2547 sayılı Yasanın 35. maddesi uyarınca öğretim üyesi yetiştirilmek üzere
başka bir üniversitede görevlendirilen davacının, mecburi hizmet
yükümlülüğünün iptali istemiyle açtığı davanın, ADLİ YARGI YERİNDE
çözümlenmesi gerektiği hk.
K A R A R
Davacı :
U.K.
Vekili :
Av. M.B.
Davalı :
Bülent Ecevit Üniversitesi Rektörlüğü
Vekili : Av. D.A.A.
O L A Y
: Davacı vekili, dava dilekçesinde, Bülent Ecevit Üniversitesi adına 2547
sayılı Yasa’nın 35. maddesi uyarınca Ankara Üniversitesinde doktora eğitimi
alması nedeniyle davalı Üniversite ile imzalamış olduğu kefalet senedine
göre yerine getirmesi gereken mecburi hizmet yükümlülüğünün iptali
istemiyle davalı idareye vermiş olduğu dilekçesindeki talebinin reddine
ilişkin davalı Üniversitenin 8.7.2013 gün ve 5970 sayılı işleminin iptali
istemiyle idari yargı yerinde dava açmıştır.
Davalı
idare vekilince birinci savunma dilekçesinde, taahhüt ve kefalet senedinin
davacı ve kefilleri tarafından tek taraflı olarak imzalanıp idareye karşı
taahhütte bulunulduğunu, taraflar arasında yüklenme ve kefalet senedinden
doğan alacak borç ilişkisi nedeniyle özel hukuk hükümlerine göre adli
yargının görevli olduğunu ileri sürerek, görev itirazında bulunulmuştur.
ZONGULDAK İDARE
MAHKEMESİ: 25.10.2013 gün ve
E:2013/1010 sayı ile, 2547 sayılı Yasa’nın 35., 2914 sayılı Yasa’nın 20. ve
Bir Üniversite Adına Bir Diğer Üniversitede Lisansüstü Eğitim Gören
Araştırma Görevlileri Hakkında Yönetmeliğin 4. maddelerinden söz ederek,
davalı idarenin kamu gücüne dayalı olarak tesis ettiği mecburi hizmet
yükümlülüğünden kaynaklanan işlemin idari yargıda görülen iptal davalarının
konusuna girdiği sonucuna varıldığı gerekçesiyle görev itirazının reddine
karar vermiştir.
Davalı idare vekilinin olumlu görev uyuşmazlığı
çıkarılması yolunda süresi içerisinde verdiği dilekçesi üzerine dava dosya
örneği Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’na gönderilmiştir.
YARGITAY CUMHURİYET
BAŞSAVCISI: Olayda, davacı görevlendirilmeden
önce yüklenme senedi ve kefalet senedi ile, Üniversiteye karşı mecburi
hizmet yükümlülüğü ya da parasal karşılığı taahhüt edilmek suretiyle
Üniversite ile araştırma görevlisi arasında, tarafların karşılıklı hak ve
yükümlülüklerini içeren bir sözleşme ilişkisi kurulduğu, dolayısıyla,
uyuşmazlığın taraflar arasındaki sözleşmeden diğer bir ifadeyle yüklenme ve
kefalet senedinde yer alan borçtan kaynaklandığı, sözleşmede yer alan
borçtan kaynaklanan uyuşmazlığın özel hukuk hükümlerine göre görüm ve
çözümünde adli yargı yerinin görevli bulunduğu bu nedenlerle 2247 sayılı
Kanun’un 10. ve 13. maddeleri gereğince, olumlu görev uyuşmazlığı
çıkarılmasına, dosyanın Uyuşmazlık Mahkemesi Başkanlığı’na gönderilmesine
karar vermiştir.
İNCELEME VE GEREKÇE:
Uyuşmazlık Mahkemesi Hukuk Bölümü’nün, Serdar
ÖZGÜLDÜR’ün Başkanlığında, Üyeler: Eyüp Sabri BAYDAR, Ali ÇOLAK, Sıddık
YILDIZ, Nurdane TOPUZ, Ayhan AKARSU ve Mehmet AKBULUT‘un katılımlarıyla
yapılan 05.05.2014 günlü toplantısında:
l-İLK
İNCELEME:Başvuru yazısı ve dava dosya örneği üzerinde 2247 sayılı Yasa’nın
27. maddesi gereğince yapılan incelemeye göre, davalı idare vekilinin
anılan Yasanın 10/2 maddesinde öngörülen yönteme uygun olarak yaptığı görev
itirazının reddedilmesi ve 12/1. maddede belirtilen süre içinde başvuruda
bulunması üzerine Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı’nca, 10. maddede öngörülen
biçimde olumlu görev uyuşmazlığı çıkarıldığı anlaşılmaktadır. Usule ilişkin
herhangi bir noksanlık bulunmadığından görev uyuşmazlığının esasının
incelenmesine oy birliği ile karar verildi.
II-ESASIN İNCELENMESİ: Raportör-Hakim Gülşen AKAR
PEHLİVAN’ın, davanın çözümünde adli yargının görevli olduğu yolundaki
raporu ile dosyadaki belgeler okunduktan; ilgili Başsavcılarca
görevlendirilen Yargıtay Cumhuriyet Savcısı Mehmet BAYHAN ile Danıştay
Savcısı Mehmet Ali GÜMÜŞ’ün adli yargının görevli olduğu yolundaki sözlü
açıklamaları da dinlendikten sonra GEREĞİ GÖRÜŞÜLÜP DÜŞÜNÜLDÜ:
Dava, 2547 sayılı Kanun’un 35. maddesi uyarınca
davalı Üniversite adına Ankara Üniversitesinde doktora öğrencisi olarak
görevlendirilen davacının, davalı üniversite lehine yüklendiği mecburi
hizmet yükümlülüğünün iptali istemiyle yaptığı başvurunun reddine ilişkin
işlemin iptali istemiyle açılmıştır.
2547 sayılı
Yükseköğretim Kanunu’nun, “Öğretim
elemanı yetiştirme” başlıklı 35. maddesinde “Yükseköğretim
kurumları; kendilerinin ve yeni kurulmuş ve kurulacak diğer yükseköğretim
kurumlarının ihtiyacı için yurt içinde ve dışında, kalkınma planı ilke ve
hedeflerine ve Yükseköğretim Kurulunun belirteceği ihtiyaca ve esaslara
göre öğretim elemanı yetiştirirler.
(Ek fıkralar:
17/8/1983-2880/18 md.) Öğretim elemanı
yetiştirilmesi amacıyla üniversitelerin araştırma görevlisi kadroları,
araştırma veya doktora çalışmaları yaptırmak üzere başka bir üniversiteye,
Yükseköğretim Kurulunca geçici olarak tahsis edilebilir. Bu şekilde doktora
veya tıpta uzmanlık veya sanatta yeterlik payesi alanlar, bu eğitimin
sonunda kadrolarıyla birlikte kendi üniversitelerine dönerler.
Yurt içi veya yurt dışında yetiştirilen öğretim
elemanları, genel hükümlere göre bağlı oldukları yükseköğretim kurumlarında
mecburi hizmetlerini yerine getirmek zorundadırlar. Bu yükümlülüğü yerine
getirmeyenlere, yükseköğretim kurumlarında görev verilmez. Özel kanunlarla
getirilen mecburi hizmet çalışmaları bu hüküm dışındadır.” hükmüne yer
verilmiştir.
Dosyanın
incelenmesinden, Bülent Ecevit Üniversitesi’nde araştırma görevlisi olarak
görev yapmakta iken, 2547 sayılı Yükseköğretim Kanunu'nun 35.maddesi
uyarınca davalı idare adına Ankara Üniversitesi’nde lisansüstü eğitim
yapmak üzere görevlendirilen davacının, doktora öğrencisi olarak Ankara
Üniversitesine gönderilmesinden önce düzenlenen sözleşme uyarınca mecburi
hizmet yükümlülüğü getirildiği; bu yükümlülüğün iptali istemiyle yapılan
başvurunun reddine ilişkin işlemin iptali istemiyle bakılan davanın
açıldığı anlaşılmaktadır.
Bu
duruma göre, taahhüt ve kefalet senedinin davacı ve kefilleri tarafından
tek taraflı olarak imzalanarak idareye karşı taahhütte bulunulması
karşısında, davacı tarafından mecburi hizmet yükümlülüğünün iptali
istemiyle açılan davanın görüm ve çözümünde adli yargı yerinin görevli
olduğu sonucuna varılmıştır.
Açıklanan nedenlerle, Yargıtay Cumhuriyet
Başsavcısı’nın başvurusunun kabulü ile davalı Rektörlük vekilinin görev
itirazının reddine ilişkin Zonguldak İdare Mahkemesi kararının kaldırılması
gerekmiştir.
SONUÇ :
Davanın görüm ve çözümünde ADLİ YARGININ görevli olduğuna, bu nedenle
Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı’nın BAŞVURUSUNUN KABULÜ ile davalı Rektörlük
vekilinin GÖREV İTİRAZININ REDDİNE ilişkin Zonguldak İdare Mahkemesinin
25.10.2013 gün ve E:2013/1010 sayılı KARARININ KALDIRILMASINA, 05.05.2014
gününde Üyelerden Sıddık YILDIZ’ın KARŞI OYU ve OYÇOKLUĞU İLE KESİN OLARAK
karar verildi
KARŞI
OY YAZISI
Dava,
Davalı Üniversitede araştırma görevlisi olarak çalışmakta iken, 2547 sayılı
Yükseköğretim Kanunu'nun 35.maddesi kapsamında davalı idare adına başka bir
üniversitede lisansüstü eğitim yapmak üzere görevlendirilen davacının,
görevlendirme işleminden önce imzaladığı taahhüt ve kefalet senedi
uyarınca, mecburi hizmet yükümlülüğünün iptali istemiyle açılmıştır
2577
sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu'nun 2/1-a maddesinde, idari işlemler
hakkında yetki, şekil, sebep konu ve maksat yönlerinden biri ile hukuka
aykırı olduklarından dolayı iptalleri için menfaatleri ihlal edilenler
tarafından açılan iptal davaları idari dava türleri arasında sayılmıştır.
2547 sayılı Yasa uyarınca başka bir üniversitede öğretim
üyesi yetiştirme programı kapsamında eğitim yapmak üzere
görevlendirilmesindeki amaç göz önünde bulundurulduğunda, davacının bu
taahhüt ve kefalet senedini idare ile eşit düzeyde olarak, isteği ve özgür
iradesi ile imzaladığından söz etmeye olanak bulunmadığından, ortada özel
hukuk alanını ilgilendiren bir uyuşmazlık bulunmamaktadır.
İdarece kamu gücüne dayanılarak ve tek taraflı irade ile
kurulan taahhüt ve kefalet senedine ilişkin uyuşmazlığın 2577 sayılı
Yasanın 2/1-a maddesinde sayılan iptal davaları kapsamında görüm ve
çözümünde idari yargı görevli bulunmaktadır.
Açıklanan nedenlerle Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı’nca
yapılan başvurunun reddi gerektiği görüşüyle, aksi yöndeki karara karşıyım.
—— • ——
Uyuşmazlık Mahkemesi
Başkanlığından:
31-ESAS NO : 2014/580
KARAR NO: 2014/609
KARAR TR : 05.05.2014
(Hukuk Bölümü)
ÖZET :
Araştırma görevlisi olarak görev yaparken, 2547 sayılı Yasanın 35. maddesi kapsamında
yüksek lisans / doktora eğitimi alması amacıyla kadrosu geçici olarak başka
bir Üniversiteye aktarılan ve daha sonra davalı Üniversiteye dönen
davacının; mecburi hizmet yükümlülüğünün kaldırılması ve lisansüstü eğitimi
öncesinde imzalamış olduğu taahhüt ve kefalet senedinin iptal edilmesi
amacıyla yaptığı başvurunun reddine ilişkin davalı Rektörlük kararının
iptali istemiyle açtığı davanın, ADLİ YARGI YERİNDE çözümlenmesi gerektiği
hk.
K A R A R
Davacı :
S.G.
Davalı :
Yüzüncü Yıl Üniversitesi Rektörlüğü
Vekili : Av. H.K.
O L A Y
: Davacı, 2547 sayılı Yükseköğretim Kanununun 35, maddesi uyarınca Aralık
2004 tarihinden itibaren, Araştırma Görevlisi kadrosunun, davalı Yüzüncü
Yıl Üniversitesi tarafından lisansüstü eğitim yapmak amacıyla İstanbul Teknik
Üniversitesi Fen Bilimler Enstitüsüne aktarıldığını; 10.12.2012 tarihinde
Doktora eğitimimi tamamlayarak davalı Üniversitedeki görevine başladığını;
30.09.2013 tarihinde, emsal Danıştay ve İdare Mahkemeleri kararı gereğince,
mecburi hizmet yükümlülüğünün kaldırılması ve lisansüstü eğitimi öncesinde
imzalamış olduğu taahhüt ve kefalet senedinin iptal edilmesi amacıyla
davalı Rektörlüğü’ne dilekçe verdiğini; 4.10.2012 tarih ve
25130427/907-99-6885 sayılı yazı ile talebinin reddedildiğini ifade ederek;
anılan işlemin iptali istemiyle idari yargı yerinde dava açmıştır.
Davalı
idare vekilince birinci savunma dilekçesinde, Uyuşmazlık Mahkemesinin
kararları doğrultusunda, davanın çözümünde adli yargının görevli olduğu
ileri sürülerek, görev itirazında bulunulmuştur.
VAN 1. İDARE MAHKEMESİ; 20.11.2013 gün ve E:2013/1891 sayı ile, 2547
sayılı Yükseköğretim Kanunu'nun 35.maddesinin 2'nci ve 3'üncü fıkralarında
düzenlenen bir üniversitede görev yapan öğretim elemanın kadrosunun başka
bir üniversiteye nakledilmesindeki amacın, ilgililerin akademik gelişimini
sağlamak olduğu, kurumların bu gelişimin maliyetlerini üstlenirken öğretim
elemanlarının gelişim sürecinde elde ettikleri bilgi ve tecrübelerinin, hizmet
götürdükleri üniversiteye veya üniversite öğrencilerine yansıtılmasını
gözetmek ve sağlamak durumunda oldukları dikkate alındığında, idarelerce bu
hizmet yansımasını ve kamu yararını gerçekleştirmek için başka bir kuramda
görevlendirdiği veya kadrosuyla naklettiği öğretim elemanlarının geri
dönüşünü sağlamak üzere önlemler alabileceği, bunun için ilgili
yönetmelikte kişilere mecburi hizmet yükümlülüğü veya taahhütname ve
kefalet senedi imzalatmak şeklinde yaptırımlar öngören düzenlemeler
yapılabileceğinin yargı kararlarıyla kabul edildiği; nitekim 2547 sayılı Yasanın
35'inci maddesinde belirtilen kamusal yararın elde edilmesine yönelik
olmaları nedeniyle bu hükme dayanılarak çıkartılan Yönetmelikte hukuka
aykırılık bulunmadığı, ayrıca, taahhütname ve kefalet senedinin ilgili
idarelerce kamu gücüne dayalı, tek taraflı irade ile düzenlendiği ve
ilgililerine hizmet gereğinin bir koşulu olarak imzalattırıldığı hususlarının,
Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulunun 15.11.2002 günlü, E:2002/557,
K:2002/809 sayılı kararı ile hükme bağlandığı; bu durumda, 2547 sayılı
Yasanın 35'inci maddesi uyarınca başka bir üniversitede öğretim üyesi
yetiştirme programı kapsamında eğitim yapmak üzere görevlendirilmesindeki
amaç göz önüne alındığında, davacının taahhüt ve kefalet senedini idare ile
eşit düzeyde olarak, isteği ve özgür iradesi ile imzaladığının kabulü
mümkün olmadığı gibi, bu senedin ihtiva ettiği yaptırımların, kamu hukuku
düzenlemeleri ve hizmet gereklerine dayandığı gerçeği karşısında, senedin
icrası aşamasında ortada özel hukuk alanını ilgilendiren bir uyuşmazlığın
varlığından söz etmeye olanak bulunmadığından, idarece kamu gücüne
dayanılarak ve tek yanlı irade ile kurulan taahhüt ve kefalet senedinde yer
alan mali yaptırımların uygulanmasına ilişkin işlemin iptali isteminden
doğan uyuşmazlığın çözümünde idari yargı yerinin görevli olduğu sonucuna
ulaşıldığından, davalı vekilinin bu davanın adli yargıda çözümlenmesi
gerektiğini ileri sürerek yaptığı görev itirazının yerinde görülmediği
gerekçesiyle; davalı idarenin görev itirazının reddine, uyuşmazlığı
çözümlemekle Mahkemelerinin görevli olduğuna karar vermiştir.
Davalı idare vekilinin olumlu görev uyuşmazlığı
çıkarılması yolunda süresi içerisinde verdiği dilekçesi üzerine dava
dosyasının onaylı örneği Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’na
gönderilmiştir.
YARGITAY CUMHURİYET BAŞSAVCISI; konunun çözümü için uyuşmazlığın temelini
oluşturan işlemin incelenmesinin gerektiği; dava konusu uyuşmazlığın,
taraflar arasındaki sözleşmeden diğer bir ifadeyle yüklenme ve kefalet
senedinde yer alan borçtan kaynaklandığı; 2547 sayılı Yükseköğretim
Kanunu'nun öğretim elemanı yetiştirmeye ilişkin 35. maddesinde,
“Yükseköğretim kurumları; kendilerinin ve yeni kurulmuş ve kurulacak diğer
yükseköğretim kurumlarının ihtiyacı için yurt içinde ve dışında, kalkınma
planı ilke ve hedeflerine ve Yükseköğretim Kurulunun belirteceği ihtiyaca
ve esaslara göre öğretim elemanı yetiştirirler. (Ek fıkra: 17/08/1983 -
2880/18 md.) Öğretim elemanı yetiştirilmesi amacıyla üniversitelerin
araştırma görevlisi kadroları, araştırma veya doktora çalışmaları yaptırmak
üzere başka bir üniversiteye, Yükseköğretim Kurulunca geçici olarak tahsis
edilebilir. Bu şekilde doktora veya tıpta uzmanlık veya sanatta yeterlik
payesi alanlar, bu eğitimin sonunda kadrolarıyla birlikte kendi
üniversitelerine dönerler. / (Ek fıkra: 17/08/1983 - 2880/18 md.) Yurt içi
veya yurt dışında yetiştirilen öğretim elemanları, genel hükümlere göre
bağlı oldukları yükseköğretim kurumlarında mecburi hizmetlerini yerine
getirmek zorundadırlar. Bu yükümlülüğü yerine getirmeyenlere, yükseköğretim
kurumlarında görev verilmez. Özel kanunlarla getirilen mecburi hizmet çalışmaları
bu hüküm dışındadır.” hükmünün yer aldığı; olayda, davacının İstanbul
Teknik Üniversitesinde görevlendirilmeden önce yüklenme senedi ve kefalet
senedi ile, mecburi hizmet süresi dolmadan hizmetinde bulunduğu Yüksek
Öğretim Kurumu ve mecburi hizmetinin devredildiği kurum tarafından görevden
çekilmiş sayıldığında mecburi hizmetine tekabül eden ödemelerin tamamının
ve % 50 fazlası ile ayrıca bu ödemelere ilişkin sarf tarihinden itibaren hesaplanacak
yasal vs. vergi ve kanuni ödemelerle birlikte nakden ve defaten ödemeyi
kabul ve taahhüt etmiş olduğu; söz konu yüklenme ve kefalet senedi ile,
Üniversiteye karşı mecburi hizmet yükümlülüğü ya da parasal karşılığı taahhüt
edilmek suretiyle Üniversite ile araştırma görevlisi arasında, tarafların
karşılıklı hak ve yükümlülüklerini içeren bir sözleşme ilişkisi
kurulduğunun açık olduğu; dolayısıyla, uyuşmazlığın taraflar arasındaki
sözleşmeden diğer bir ifadeyle yüklenme ve kefalet senedinde yer alan
borçtan kaynaklandığı, sözleşmede yer alan borçtan kaynaklanan uyuşmazlığın
özel hukuk hükümlerine göre görüm ve çözümünde adli yargı yerinin görevli
bulunduğu gerekçesiyle; 2247 sayılı Kanun'un 10. ve 13. maddeleri
gereğince, olumlu görev uyuşmazlığı çıkarılmasına, dosyanın Uyuşmazlık Mahkemesi
Başkanlığına gönderilmesine karar vermiştir.
Başkanlıkça, 2247 sayılı Yasa’nın
13. maddesine göre Danıştay Başsavcısının yazılı düşüncesi istenilmemiştir.
İNCELEME VE GEREKÇE: Uyuşmazlık Mahkemesi
Hukuk Bölümü’nün, Serdar ÖZGÜLDÜR’ün Başkanlığında, Üyeler: Eyüp Sabri
BAYDAR, Ali ÇOLAK, Sıddık YILDIZ, Nurdane TOPUZ, Ayhan AKARSU ve Mehmet
AKBULUT’un katılımlarıyla yapılan 5.5.2014 günlü toplantısında;
l-İLK
İNCELEME: Başvuru yazısı ve dava dosyası üzerinde 2247 sayılı Yasa’nın 27.
maddesi gereğince yapılan incelemeye göre, davalı idare vekilinin anılan
Yasanın 10/2 maddesinde öngörülen yönteme uygun olarak yaptığı görev
itirazının reddedilmesi ve 12/1. maddede belirtilen süre içinde başvuruda
bulunması üzerine Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı’nca, 10. maddede öngörülen
biçimde olumlu görev uyuşmazlığı çıkarıldığı anlaşılmaktadır. Usule ilişkin
herhangi bir noksanlık bulunmadığından görev uyuşmazlığının esasının
incelenmesine oybirliği ile karar verildi.
II-ESASIN
İNCELENMESİ: Raportör-Hakim Taşkın ÇELİK’in, davanın çözümünde adli
yargının görevli olduğu yolundaki raporu ile dosyadaki belgeler okunduktan;
ilgili Başsavcılarca görevlendirilen Yargıtay Cumhuriyet Savcısı Mehmet
BAYHAN ile Danıştay Savcısı Mehmet Ali GÜMÜŞ’ün davada adli yargının
görevli olduğu yolundaki sözlü açıklamaları da dinlendikten sonra GEREĞİ
GÖRÜŞÜLÜP DÜŞÜNÜLDÜ:
Dava,
Yüzüncü Yıl Üniversitesinde araştırma görevlisi olarak görev yaparken, 2547
sayılı Yasanın 35. maddesi kapsamında yüksek lisans / doktora eğitimi
alması amacıyla kadrosu geçici olarak İstanbul Teknik Üniversitesine
aktarılan ve daha sonra davalı Üniversiteye dönen davacının; mecburi hizmet
yükümlülüğünün kaldırılması ve lisansüstü eğitimi öncesinde imzalamış
olduğu taahhüt ve kefalet senedinin iptal edilmesi amacıyla yaptığı
başvurunun reddine ilişkin davalı Rektörlüğün 4.10.2012 tarih ve
25130427/907-99-6885 sayılı kararının iptali istemiyle açılmıştır.
2547 sayılı
Yükseköğretim Kanunu’nun, “Öğretim
elemanı yetiştirme” başlıklı 35. maddesinde “Yükseköğretim
kurumları; kendilerinin ve yeni kurulmuş ve kurulacak diğer yükseköğretim
kurumlarının ihtiyacı için yurt içinde ve dışında, kalkınma planı ilke ve
hedeflerine ve Yükseköğretim Kurulunun belirteceği ihtiyaca ve esaslara
göre öğretim elemanı yetiştirirler.
(Ek fıkralar:
17/8/1983-2880/18 md.) Öğretim elemanı
yetiştirilmesi amacıyla üniversitelerin araştırma görevlisi kadroları,
araştırma veya doktora çalışmaları yaptırmak üzere başka bir üniversiteye,
Yükseköğretim Kurulunca geçici olarak tahsis edilebilir. Bu şekilde doktora
veya tıpta uzmanlık veya sanatta yeterlik payesi alanlar, bu eğitimin
sonunda kadrolarıyla birlikte kendi üniversitelerine dönerler.
Yurt içi veya yurt dışında yetiştirilen öğretim elemanları,
genel hükümlere göre bağlı oldukları yükseköğretim kurumlarında mecburi
hizmetlerini yerine getirmek zorundadırlar. Bu yükümlülüğü yerine
getirmeyenlere, yükseköğretim kurumlarında görev verilmez. Özel kanunlarla
getirilen mecburi hizmet çalışmaları bu hüküm dışındadır.” hükmüne yer
verilmiştir.
Dosyanın
incelenmesinden, davacının Yüzüncü Yıl Üniversitesi’nde araştırma görevlisi
olarak görev yapmakta iken, 2547 sayılı Yükseköğretim Kanunu'nun 35.maddesi
uyarınca İstanbul Teknik Üniversitesi’nde görevlendirildiği; Yüzüncü Yıl
Üniversitesi ile imzalamış olduğu, Kamu Personeline Mahsus Yüklenme Senedi
ve Muteber İmzalı Müteselsil Kefalet Senedine Göre, Yerine Getirmesi
Gereken Mecburi Hizmet Yükümlülüğünün İptali istemiyle yaptığı 30.9.2013
tarihli başvurusunun reddine ilişkin davalı Rektörlüğün 4.10.2012 tarih ve
25130427/907-99-6885 sayılı kararının iptali istemiyle bakılan davanın
açıldığı anlaşılmaktadır.
Bu
duruma göre, taahhüt ve kefalet senedinin davacı ve kefilleri tarafından
tek taraflı olarak imzalanarak idareye karşı taahhütte bulunulması
karşısında, davacı tarafından mecburi hizmet yükümlülüğünün iptali
istemiyle açılan davanın görüm ve çözümünde adli yargı yerinin görevli
olduğu sonucuna varılmıştır.
Açıklanan
nedenlerle, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı’nın başvurusunun kabulü ile
davalı Rektörlük vekilinin görev itirazının reddine ilişkin Van 1. İdare
Mahkemesi kararının kaldırılması gerekmiştir.
SONUÇ :
Davanın çözümünde ADLİ YARGININ görevli olduğuna, bu nedenle Yargıtay
Cumhuriyet Başsavcısı’nın BAŞVURUSUNUN KABULÜ ile davalı Rektörlük
vekilinin görev itirazının reddine ilişkin Van 1. İdare Mahkemesinin
20.11.2013 gün ve E:2013/1891 sayılı GÖREVLİLİK KARARININ KALDIRILMASINA,
5.5.2014 gününde Üye Sıddık YILDIZ’ın KARŞI OYU ve OY ÇOKLUĞU İLE KESİN
OLARAK karar verildi.
KARŞI
OY
Dava,
Yüzüncü Yıl Üniversitesinde araştırma görevlisi olarak görev yaparken, 2547
sayılı Yasanın 35. maddesi kapsamında yüksek lisans / doktora eğitimi
alması amacıyla kadrosu geçici olarak İstanbul Teknik Üniversitesine
aktarılan ve daha sonra davalı Üniversiteye dönen davacının; mecburi hizmet
yükümlülüğünün kaldırılması ve lisansüstü eğitimi öncesinde imzalamış
olduğu taahhüt ve kefalet senedinin iptal edilmesi amacıyla yaptığı
başvurunun reddine ilişkin davalı Rektörlüğün 4.10.2012 tarih ve
25130427/907-99-6885 sayılı kararının iptali istemiyle açılmıştır.
2577
sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu'nun 2/1-a maddesinde, idari işlemler
hakkında yetki, şekil, sebep konu ve maksat yönlerinden biri ile hukuka
aykırı olduklarından dolayı iptalleri için menfaatleri ihlal edilenler
tarafından açılan iptal davaları idari dava türleri arasında sayılmıştır.
2547 sayılı Yasa uyarınca başka bir üniversitede öğretim
üyesi yetiştirme programı kapsamında eğitim yapmak üzere görevlendirilmesindeki
amaç göz önünde bulundurulduğunda, davacının bu taahhüt ve kefalet senedini
idare ile eşit düzeyde olarak, isteği ve özgür iradesi ile imzaladığından
söz etmeye olanak bulunmadığından, ortada özel hukuk alanını ilgilendiren
bir uyuşmazlık bulunmamaktadır.
İdarece kamu gücüne dayanılarak ve tek taraflı irade ile
kurulan taahhüt ve kefalet senedine ilişkin uyuşmazlığın 2577 sayılı
Yasanın 2/1-a maddesinde sayılan iptal davaları kapsamında görüm ve
çözümünde idari yargı görevli bulunmaktadır.
Açıklanan nedenlerle Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı’nca
yapılan başvurunun reddi gerektiği görüşüyle, aksi yöndeki karara karşıyım.
—— • ——
Uyuşmazlık Mahkemesi
Başkanlığından:
32-ESAS NO : 2014/581
KARAR NO: 2014/610
KARAR TR : 05.05.2014
(Hukuk Bölümü)
ÖZET :
Davalı Şirkette çalışırken Kurumun özelleştirilmesi nedeniyle başka kuruma
nakledilen davacının, maaş nakil bildiriminin ilgili mevzuata uygun
düzenlenmemesi nedeniyle uğradığı parasal kaybın giderilmesi istemiyle
açtığı davanın, ADLİ YARGI YERİNDE çözümlenmesi gerektiği hk.
K A R A R
Davacı :
M.U.
Vekili :
Av. A.K.
Davalı
: Türk Telekom Anonim Şirketi Genel Müdürlüğü
Vekili :
Av. A.Ç.
O L A Y
: Davacı, davalı Kuruluşta görev yapmakta iken kurumun özelleştirilmesi
nedeniyle, 4046 sayılı Yasa uyarınca 9.12.2010 tarihinde İznik Devlet
Hastanesine teknisyen olarak atanmıştır.
Davacı
vekili, müvekkilinin, davalı Kuruluşa başvurarak, davalının maaş nakil
bildirimini düzenlerken, en son aldığı maaş tutarının nazara almadığını;
ayrıca, 2.Tip İş Sözleşmesi uyarınca yılda dört defa verilen ikramiye
tutarından, bir aya isabet eden 629,15.-TL.sı tutarın, maaşının oluşmasında
dikkate alınmadığını ifade ederek, belirtilen mali kalemlerin dikkate
alınarak maaş nakil bildiriminin yeniden düzenlenmesini talep ettiğini;
17.01.2013 tarihin aldığı dilekçeye davalının, cevap vermeyerek
müvekkilinin istemini zımnen reddettiğini ifade ederek; 19.03.2013 tarihli
zımni ret işleminin iptaline; davacı için düzenlenen maaş nakil bildirimindeki
maaşına göre, yılda ödenen dört maaş tutarındaki ikramiye tutarından bir
aya isabet eden 629,15 TL sının, davacının maaş nakil bildirimindeki
maaşına ilave edilmesine ve aradaki farkın dava tarihinden geçerli olmak
üzere yasal faizi ile birlikte davacıya ödenmesine karar verilmesi
istemiyle 17.5.2013 tarihinde idari yargı yerinde dava açmıştır.
Davalı
vekilince birinci savunma dilekçesinde, davanın adli yargının görev alanına
girdiği öne sürülerek görev itirazında bulunulmuştur.
BURSA
2.İDARE MAHKEMESİ:31.10.2013 gün ve E:2013/640 sayı ile, 2577 sayılı
Yasanın 2. maddesinde; "idari dava türleri, idari işlemler hakkında
yetki, şekil, sebep, konu ve maksat yönlerinden biri ile hukuka aykırı olduklarından
dolayı açılan iptal davaları; idari işlem ve eylemlerden dolayı kişisel
hakları doğrudan muhtel olanlar taralından açılan tam yargı davaları; kamu
hizmetlerinden birinin yürütülmesi için yapılan her türlü idari
sözleşmelerden dolayı açılan davalar olarak sayılmış; idari yargının idari
eylem ve işlemlerin hukuka uygunluğunun denetimini yapmakla görevli
olduğunun kurala bağlanmış olduğu; idari işlemler hakkında yetki, şekil,
sebep, konu ve maksat yönlerinden biri ile hukuka aykırı olduklarından
dolayı iptalleri için menfaatleri ihlal edilenler taralından açılan iptal
davalarının, idari dava türlerinden biri olduğu; İmtiyaz Sözleşmesi ile bir
kamu hizmetini yürütmek hakkını elde eden davalı şirkete, devir sonrasında
yetişmiş personel yetersizliği nedeniyle doğabilecek aksaklıkların önüne
geçilebilmesi için, 406 sayılı Yasa hükümleri ile tanınan ayrıcalıkların
sonucu olarak bünyesinde belli süre ile çalışmaya devam eden personelin
kamu kumullarına naklen atanmasının sağlanması amacıyla kimi görevler
yüklendiği; bu görevler kapsamında 406 sayılı Yasa hükümleri uyarınca
davalı şirket tarafından, hak sahibi personelinin devlet personel başkanlığına
bildirmesi, bildirim ile beraber personelin nakledeceği kamu kurumunda
yararlanacağı parasal haklara esas olmak üzere memur maaş nakil ilmühaberi
düzenlenmesi, personelin ilişiğinin kesilmesi gibi işlemler bulunduğu;
sayılan işlemlerin, idare hukuku alanında hukuki sonuçlar doğurduğu ve
ilgili personelin nakledilecekleri kurumdaki statülerini, özlük ve parasal
haklarını belirlemekte esas alındığı; belirtilen nitelikleriyle, söz konusu
işlemlerin kamu personeli hakkında ve İdare hukuku alanında tesis edilmiş
birer idari işlem niteliğinde olduklarının anlaşıldığı; söz konusu işlemlerin,
içerikleri itibarıyla idari işlem niteliğinde olmakla beraber, bir özel
hukuk tüzel kişisi olan davalı şirketçe tesis edilmiş olmaları nedeniyle
idari yargı denetimine tabi olup olmayacağının da ayrıca değerlendirilmesi
gerektiği; davalı şirketin, Telekomünikasyon Kurumu ile Türk Telekom
arasında imzalanan “Telekomünikasyon Hizmetlerinin Yürütülmesine İlişkin
imtiyaz Sözleşmesi" ile belli bir kamu hizmetini yürütmek görev ve
yetkisi ile donatıldığı, bu görev ve yetkiler dahilinde bazı kamusal
ayrıcalıkları ve yükümlülüklerinin bulunduğu; belirtilen statüsü ve özel
yasa hükümleri gereğince bazı kamusal ayrıcalıklara ve yükümlülüklere sahip
olması nedeniyle davalı şirketin, herhangi bir özel hukuk tüzel kişisinden
farklı bir hukuki statü içinde bulunduğu; benzer durumdaki özel hukuk tüzel
kişisi ile ilgili olarak Danıştay tarafından verilen kararlarda, kamusal
ayrıcalıklarla donatılan veya kamu kesimi ile, diğer özel hukuk tüzel
kişilerinden farklı bir ilişkisi bulunan tüzel kişilerin bazı işlemlerinin,
nitelikleri esas alınmak suretiyle idari işlem olarak kabul edildiği ve
idari yargıda dava konusu edilmesinin olanaklı olduğunun belirtildiğinin
görüldüğü; örneğin, Danıştay Onuncu Dairesinin 21.5.1996 E:1995-1326,
K:1996-2769 sayılı kararıyla, Ankara Büyükşehir Belediyesi ile Atatürk
Orman Çiftliği tarafından kurulan adi ortaklık niteliğindeki Şehirlerarası
Terminal İşletmesinin, kamu kaynaklarından yapılan harcamalarla kamu
hizmeti görmek üzere kurulması ve personelinin kamu personeli olması
dikkate alınarak tesis ettiği işlemlerin, idari işlem sayılmış olduğu;
Danıştay Onbirinci Dairesinin, 25.1.2011 günlü, E:2010/5904, K:2011/570
sayılı kararıyla da, TÜPRAŞ'ın özelleştirilmesinden sonra, kamu kurumlarına
nakil hakkı bulunan personele kıdem tazminatı ödememesi yolunda tesis
ettiği işlemlerin, nakledilen personelin kamu personeli olması ve anılan
şirkete nakil sürece ile ilgili olarak bazı görevler yüklenmesi nedeniyle,
idari işlem kabul edilerek idari yargı denetimine tabi olduğu sonucuna
varılmış bulunduğu; Uyuşmazlık Mahkemesinin, 13.02.1995 günlü, K:1995/2.
K:1995/1 sayılı kararında da, Dernekler Kanununa tabi bir özel hukuk tüzel
kişisi niteliğinde olan Türkiye Jokey Kulübü bünyesinde ver alan Komiserler
Kurulunun işlemlerinin, müşterek bahis tertip etme yetkisine sahip olması
ve kurul üyeleri arasında idarenin temsilcilerinin de yer alması gözetilerek
idari işlem sayıldığı; bu durumda, imtiyaz sözleşmesi ile bir kamu
hizmetini yürütmekle görevli ve yetkili kılınması nedeniyle, diğer hukuk
tüzel kişilerinden farklı olarak kimi kamusal ayrıcalıklara ve
yükümlülüklere tabi olan, 406 sayılı yasa hükümleri ile, kamu kurulularına
nakil hakkı bulunan personeli ile ilgili olarak bazı kamusal görevler
yüklenen davalı şirketin, belirtilen görevi kapsamında tesis ettiği
işlemlerin idari işlem niteliğinde olduğu ve bu işlemlerden kaynaklanan
uyuşmazlıkların idari yargının görevinde bulunduğu sonucuna varıldığı
gerekçesiyle; davanın görüm ve çözümünde idari yargının görevli olması
nedeniyle davalı idarenin görev itirazının reddine ve mahkemelerinin
görevli olduğuna karar vermiştir.
Davalı
vekilince süresi içinde verilen dilekçe ile olumlu görev uyuşmazlığı
çıkarılması istemiyle başvuruda bulunulması üzerine dilekçe, dava dosyası
örneği ile birlikte Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’na gönderilmiştir.
YARGITAY CUMHURİYET BAŞSAVCISI; Telekomünikasyon
şebekeleri üzerinden sunulan ulusal ve uluslararası ses iletimini ihtiva
eden telefon hizmetlerini 31.12.2003 tarihine kadar "tekel"
olarak yürütmekle görevli kılınan ve çoğunluk hisseleri kamuya ait bulunan
Türk Telekom'un, tekel kapsamında kamu hizmeti yürüten, ancak kuruluş
yasasındaki son düzenlemeler ile kendine özgü statüye sahip olan ve
sermayesindeki kamu payı %50' nin altına düşünceye kadar kamu kuruluşu
niteliğini taşıyan bir kuruluş olduğu; özelleştirme kapsamında bulunan Türk
Telekomünikasyon A.Ş.'deki tamamı Hazineye ait bulunan hisselerden %
55'inin, Bakanlar Kurulu'nun 25.7.2005 tarih ve 2005/9146 sayılı "Türk
Telekomünikasyon Anonim Şirketinin" % 55 oranındaki Hissesinin Blok
Olarak Satışına İlişkin Nihai Devir İşlemlerine Dair Kararın Yürürlüğe Konulması
Hakkında Karar"ı uyarınca, 14.11.2005 tarihli Hisse Satış Sözleşmesi
ile Ojer Telekomünikasyon A.Ş.'ne satıldığı; Anayasa'nın 128. maddesinde,
"Devletin, kamu iktisadi teşebbüsleri ve diğer kamu tüzel kişilerinin
genel idare esaslarına göre yürütmekle yükümlü oldukları kamu hizmetlerinin
gerektirdiği asli ve sürekli görevler, memurlar ve diğer kamu görevlileri
eliyle görülür" hükmünün yer aldığı; 406 sayılı Yasa'nın Ek 29.
maddesinin 3.7.2005 tarih ve 5398 sayılı Kanunla değişik birinci
fıkrasında, "Türk Telekom hisselerinin devri sonucu kamu payının yüzde
ellinin altına düşmesi durumunda; Türk Telekomda ek 22 nci maddenin (a)
bendinin bu Kanunla yürürlükten kaldırılan hükümleri uyarınca belirlenen
asli ve sürekli görevlerde çalışmakta olanlar ile 22.1.1990 tarihli ve 399
sayılı Kanun Hükmünde Kararnameye tabi olarak kadrolu veya sözleşmeli
personel statüsünde çalışanlar ve kapsam dışı personel, kamu görevlerinden
yüzseksen gün aylıksız izinli sayılır. Bu personel belirtilen süre içinde
Türk Telekomda çalışmaya devam eder ve hisse devir tarihinden nakli için
Devlet Personel Başkanlığına bildirildikleri tarihe kadarki aylık ücret,
harcırah, sağlık giderleri, cenaze giderleri ve ölüm yardımı ile diğer mali
ve özlük hakları Türk Telekom tarafından karşılanır..." hükmünün yer
aldığı; bu duruma göre, davalı Türk Telekom hisselerinin devrinin fiilen
gerçekleştiği tarihten sonra davacı ile davalı şirket arasındaki uyuşmazlığın,
01/01/2006 tarihinden itibaren yeni nakil belgesi düzenleninceye kadar
geçen süre içinde tahakkuk eden zam ve tazminatlar ile maaş nakil
ilmühaberinin düzenlendiği tarihten itibaren ödenmesi gerektiği halde
ödenmeyen eksik ücretlerinin yasal faizi ile ödenmesi ve davalının redde
ilişkin işleminin iptali talebinden kaynaklandığı; öte yandan, 2577 sayılı
İdari Yargılama Usulü Kanunu'nun "İdari Dava Türleri ve İdari Yargı
Yetkisinin Sınırı" başlıklı 2. maddesinin değişik 1 numaralı bendinde:
/ "a) (Değişik: 8.6.2000-4577/5md) idari işlemler hakkında yetki,
şekil, sebep, konu ve maksat yönlerinden biri ile hukuka aykırı
olduklarından dolayı iptalleri için menfaatleri ihlal edilenler tarafından
açılan iptal davaları, / İdari eylem ve işlemlerden dolayı kişisel haklan
doğrudan muhtel olanlar tarafından açılan tam yargı davaları, /
(Değişik:18.12.1999-4492/6 md.) Tahkim yolu öngörülen imtiyaz şartlaşma ve
sözleşmelerinden doğan uyuşmazlıklar hariç, kamu hizmetlerinden birinin
yürütülmesi için yapılan her türlü idari sözleşmelerden dolayı taraflar
arasında çıkan uyuşmazlıklara ilişkin davalar." idari dava türleri
olarak sayılmış olup; kural olarak, idari yargıda ancak Devlete ve kamu
tüzel kişilerine karşı açılan davalara bakılabileceği; dolayısıyla, davanın
açıldığı tarihte davalı mevkiinde kamu kuruluşu niteliği taşımayan Türk
Telekomünikasyon A.Ş.'nin olması karşısında, ortada idari yargı yetkisi
kapsamında açılmış bir idari dava bulunduğundan söz etmenin olanaksız
olduğu; belirtilen tüm bu hususlara göre, daha önce davalı şirkette görev
yapmış olan davacı ile özelleştirilen kuruluş arasındaki uyuşmazlık konusu
davanın, özel hukuk hükümlerine göre görüm ve çözümünde adli yargı yerinin
görevli bulunduğu gerekçesiyle; 2247 sayılı Kanun'un 10. ve 13. maddeleri
gereğince, olumlu görev uyuşmazlığı çıkarılmasına, dosyanın Uyuşmazlık Mahkemesi
Başkanlığına gönderilmesine karar vermiştir.
İNCELEME VE GEREKÇE: Uyuşmazlık Mahkemesi
Hukuk Bölümü’nün, Serdar ÖZGÜLDÜR’ün Başkanlığında, Üyeler: Eyüp Sabri
BAYDAR, Ali ÇOLAK, Sıddık YILDIZ, Nurdane TOPUZ, Ayhan AKARSU ve Mehmet
AKBULUT’un katılımlarıyla yapılan 5.5.2014 günlü toplantısında;
l-İLK
İNCELEME:Dosya örneği üzerinde 2247 sayılı Yasa’nın 27. maddesi uyarınca
yapılan incelemeye göre; davalı vekilinin anılan Yasanın 10/2 maddesinde
öngörülen yönteme uygun olarak yaptığı görev itirazının reddedilmesi ve
12/1. maddede belirtilen süre içinde başvuruda bulunması üzerine Yargıtay
Cumhuriyet Başsavcısı’nca, 10. maddede öngörülen biçimde olumlu görev
uyuşmazlığı çıkarıldığı anlaşılmaktadır. Usule ilişkin herhangi bir noksanlık
bulunmadığından, görev uyuşmazlığının esasının incelenmesine oybirliği ile
karar verildi.
II-ESASIN
İNCELENMESİ: Raportör-Hakim Taşkın ÇELİK’in, davanın çözümünde adli
yargının görevli olduğu yolundaki raporu ile dosyadaki belgeler okunduktan;
ilgili Başsavcılarca görevlendirilen Yargıtay Cumhuriyet Savcısı Mehmet
BAYHAN ile Danıştay Savcısı Mehmet Ali GÜMÜŞ’ün davada adli yargının
görevli olduğu yolundaki sözlü açıklamaları da dinlendikten sonra GEREĞİ
GÖRÜŞÜLÜP DÜŞÜNÜLDÜ:
Dava,
davalı şirkette görev yapmakta iken, 406 sayılı Yasa'nın Ek-29. maddesi ile
4046 sayılı Yasa'nın 22. maddesine göre adı Devlet Personel Başkanlığına
bildirilen, sonrasında Kamu Kurumu emrine atanan davacı tarafından; maaş
nakil ilmühaberinin düzeltilmesi istemiyle yaptığı başvurunun reddine ilişkin
işlemin iptali, yoksun kaldığı parasal haklarının faiziyle birlikte
ödenmesi istemiyle açılmıştır.
1953 tarih ve 6145 sayılı Yasa ile, Türkiye
Cumhuriyeti Posta, Telgraf ve Telefon İşletmesi kurulmuş; 1924 tarih ve 406
sayılı Telgraf ve Telefon Kanunu’nun 10.6.1994 tarih ve 4000 sayılı
Yasa’yla değiştirilen 1. maddesi ile, posta ve telgraf tesis ve işletmesine
ilişkin hizmetler, Posta İşletmesi Genel Müdürlüğü’nce (P.İ),
telekomünikasyon hizmetleri ise, “Türk Telekomünikasyon Anonim Şirketi
(Şirket)” tarafından yürütülecek şekilde yeniden yapılandırılmıştır.
27.1.2000 tarih ve 4502 sayılı Yasa’nın 1. maddesi
ile, 406 sayılı Yasa’nın 1. maddesine eklenen dokuzuncu fıkrada, “Türk
Telekom, bu Kanun ve özel hukuk hükümlerine tabi bir anonim şirkettir. Kamu
İktisadi Teşebbüslerinin kuruluş, teşkilât ve faaliyetleri ile ilgili
mevzuat Türk Telekom’a uygulanmaz. Sadece, Türkiye Büyük Millet Meclisi
denetimine ilişkin 2.4.1987 tarihli ve 3346 sayılı Kanunun 9 uncu maddesi
hükümleri uygulanır” denilmiş; anılan fıkra hükmü, 12.5.2001 tarih ve 4673
sayılı Yasa’nın 1. maddesi ile değiştirilmiş ve “Türk Telekom, bu Kanun ve
özel hukuk hükümlerine tabi bir anonim şirkettir. Bu Kanun hükümleri saklı
kalmak üzere, kamu iktisadi teşebbüsleri de dahil, sermayesinin yarısından
fazlası kamuya ait olan kamu kurum, kuruluş ve ortaklıklarına uygulanan mevzuat
Türk Telekom’a uygulanmaz. Sermayesinin yarısından fazlası kamuda kaldığı
sürece, Türkiye Büyük Millet Meclisi denetimine ilişkin 2.4.1987 tarihli ve
3346 sayılı Kanunun 9 uncu maddesi hükümleri uygulanır. 16.7.1965 tarihli
ve 697 sayılı Kanun ile milli güvenlik ve kamu düzeniyle sıkıyönetim ve
seferberlik hallerinde telekomünikasyon hizmetlerinin yürütülmesine ilişkin
özel kanunların hükümleri saklıdır”; Ek 29. maddesinin 3.7.2005 gün ve 5398
sayılı Kanun’un 14. maddesi ile değişik birinci fıkrasında, “Türk Telekom
hisselerinin devri sonucu kamu payının yüzde ellinin altına düşmesi
durumunda; Türk Telekomda ek 22 nci maddenin (a) bendinin bu Kanunla
yürürlükten kaldırılan hükümleri uyarınca belirlenen aslî ve sürekli
görevlerde çalışmakta olanlar ile 22.1.1990 tarihli ve 399 sayılı Kanun
Hükmünde Kararnameye tâbi olarak kadrolu veya sözleşmeli personel
statüsünde çalışanlar ve kapsam dışı personel, kamu görevlerinden yüzseksen
gün aylıksız izinli sayılır…” denilmiştir.
Öte
yandan; 406 sayılı Yasa’nın 4502 sayılı Yasa ile değişik 2. maddesinin (c)
bendinin birinci alt bendinin birinci cümlesinde, “Türk Telekom;
telekomünikasyon şebekeleri üzerinden sunulan ulusal ve uluslararası ses
iletimini ihtiva eden telefon hizmetlerini, 31.12.2003 tarihine kadar bu
Kanun ve görev sözleşmesi çerçevesinde tekel olarak yürütür” denildikten
sonra, anılan (c) bendinin birinci alt bendine 12.5.2001 tarih ve 4673
sayılı Yasa ile eklenen üçüncü cümlede, “Ancak, Türk Telekom’daki kamu payı
%50’nin altına düştüğünde, Türk Telekom’un tüm tekel hakları 31.12.2003
tarihinden önce de olsa ortadan kalkmış olur” denilmiş; 4502 sayılı
Yasa’nın Geçici 3. maddesi ile de Türk Telekomünikasyon A.Ş., 233 sayılı
KHK’nin ekindeki “B-Kamu İktisadi Kuruluşları (KİK)” bölümünde yer alan
kuruluşlar listesinden çıkarılmıştır.
Bu
düzenlemeler birlikte değerlendirildiğinde, telekomünikasyon şebekeleri
üzerinden sunulan ulusal ve uluslararası ses iletimini ihtiva eden telefon
hizmetlerini 31.12.2003 tarihine kadar “tekel” olarak yürütmekle görevli
kılınan ve çoğunluk hisseleri kamuya ait bulunan Türk Telekom’un, tekel
kapsamında kamu hizmeti yürüten, ancak kuruluş yasasındaki son düzenlemeler
ile kendine özgü statüye sahip olan ve sermayesindeki kamu payı %50’nin
altına düşünceye kadar kamu kuruluşu niteliğini taşıyan bir kuruluş olduğu
tartışmasızdır.
Özelleştirme
kapsamında bulunan Türk Telekomünikasyon A.Ş.’deki tamamı Hazineye ait
bulunan hisselerden % 55’i, Bakanlar Kurulu’nun 25.7.2005 tarih ve
2005/9146 sayılı “Türk Telekomünikasyon Anonim Şirketi (Türk Telekom)’nin %
55 Oranındaki Hissesinin Blok Olarak Satışına İlişkin Nihai Devir
İşlemlerine Dair Kararın Yürürlüğe Konulması Hakkında Karar”ı uyarınca,
14.11.2005 tarihli Hisse Satış Sözleşmesi ile (6.550.000.000 USD. bedelle)
Ojer Telekomünikasyon A.Ş.’ne satılmıştır.
Bu
sürece paralel olarak Türk Telekom personelinin durumu incelendiğinde:
Türk
Telekom A.Ş., 4502 sayılı Yasa’nın 29.1.2000 tarih ve 23948 sayılı Resmi
Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe girdiği dikkate alındığında, 29.1.2000
tarihi itibariyle 233 sayılı KHK kapsamı
dışında kalmış ve anılan KHK eki cetvellerden çıkarılmış olması nedeniyle,
Uyuşmazlık Mahkemesi Genel Kurulu’nun
22.1.1996 gün ve E:1995/1, K:1996/1 sayılı ve özelleştirme
kapsamında bulunan kamu iktisadi teşebbüslerinde
sözleşmeli veya kapsam dışı statüde çalışan personelin kurumları ile olan
ilişkilerinden doğan anlaşmazlıkların çözüm yerinin idari yargı olduğu yolundaki
İlke Kararı kapsamı dışında değerlendirilmesi gerekmektedir.
Anılan
4502 sayılı Yasa’nın 13. maddesi ile 406 sayılı Yasa’ya eklenen Ek 22.
maddenin (a) bendinde, “a) Personelin statüsü: Telekomünikasyon
hizmetlerinin gerektirdiği asli ve sürekli görevler telekomünikasyon alanında
sekiz yıl tecrübeye sahip ve en az dört yıllık yüksek öğrenim görmüş bir
genel müdür ile kadro, unvan, derece ve sayıları Yönetim Kurulunun önerisi
ve Bakanlığın teklifi üzerine bu Kanunun yürürlüğe girdiği tarihten
itibaren yüzseksen gün içerisinde Bakanlar Kurulu Kararı ile belirlenen
kadrolarda istihdam edilen personel eliyle yürütülür. Bu personel hakkında
bu Kanunda öngörülen hükümler saklı kalmak üzere 399 sayılı Kanun Hükmünde
Kararname hükümleri uygulanır. Bunların dışında kalan personel iş mevzuatı
uyarınca istihdam edilir. İş mevzuatına göre istihdam edilenlere ilişkin
kayıt ve şartlar Yönetim Kurulu tarafından tayin olunur” hükmüne yer
verilmiş; bu bent hükmü, 4673 ve 5189 sayılı Yasalarla yapılan
değişiklikler sonucunda; “a) Personelin statüsü: (Ek ibare:
12.5.2001-4673/6. md.) Türk Telekomdaki kamu payı %50’nin altına düşünceye
kadar, Türk Telekom Yönetim Kurulu üyeliklerine atanacaklarda Devlet
memurluğuna atanabilme genel şartlarına sahip olma ve en az dört yıllık
yüksek öğrenim görme şartları aranır. (Mülga ikinci ve üçüncü cümle:
16.6.2004-5189/12 md.) Bunların dışında kalan personel iş mevzuatı uyarınca
istihdam edilir. İş mevzuatına göre istihdam edilenlere ilişkin kayıt ve
şartlar Yönetim Kurulu tarafından tayin olunur” hükmünü almış; aynı
maddenin (b) bendinin ikinci paragrafında da iş mevzuatına tabi olan Türk
Telekom çalışanlarının aylık ücretlerinin kendilerini atamaya yetkili olan
Yönetim Kurulu tarafından tespit olunacağı kurala bağlanmıştır.
406
sayılı Yasa’nın anılan Ek 22. maddesi uyarınca, Türk Telekom A.Ş. Genel
Müdürlüğü’ne ait asli ve sürekli kadrolar belirlenerek 4.4.2000 tarih ve
24010 (Mükerrer) sayılı R.G. de yayımlanan 31.3.2000 tarih ve 2000/331
sayılı Bakanlar Kurulu Kararı ekinde yer alan listede: merkez teşkilatı için
100 ve taşra teşkilatı için 100 (6 Bölge Müdürü, 12 Bölge Müdür Yardımcısı
ve 82 İl Telekom Müdürü) kadro ihdas edilmiş; öte yandan, aynı Yasa maddesinin
verdiği yetkiye dayanılarak hazırlanan “Türk Telekomünikasyon A.Ş. Kapsam
Dışı Personel Yönetmeliği” adı altındaki düzenleme, Yönetim Kurulunun
31.8.2000 tarih ve 407 sayılı kararıyla kabul edilmek suretiyle yürürlüğe
konulmuştur.
Kanunla,
Kurumda görev yapan personelden asli ve sürekli görev yapacak olanları
kadro unvanı itibariyle belirlemek konusunda Bakanlar Kurulu'na yetki
verildiği açıktır. Bu yetki 4502 sayılı Kanun’un yürürlüğe girdiği
29.1.2000 tarihi ile 5189 sayılı Kanun’un yürürlüğe girdiği 2.7.2004
tarihleri arasında geçerli olmuştur.
Anayasa’nın
128. maddesinde, “Devletin, kamu iktisadî teşebbüsleri ve diğer kamu
tüzelkişilerinin genel idare esaslarına göre yürütmekle yükümlü oldukları
kamu hizmetlerinin gerektirdiği aslî ve sürekli görevler, memurlar ve diğer
kamu görevlileri eliyle görülür” denilmiştir.
406
sayılı Yasa’nın Ek 29. maddesinin 3.7.2005 tarih ve 5398 sayılı Kanun’la
değişik birinci fıkrasında, “Türk Telekom hisselerinin devri sonucu kamu
payının yüzde ellinin altına düşmesi durumunda; Türk Telekomda ek 22 nci
maddenin (a) bendinin bu Kanunla yürürlükten kaldırılan hükümleri uyarınca
belirlenen asli ve sürekli görevlerde çalışmakta olanlar ile 22.1.1990
tarihli ve 399 sayılı Kanun Hükmünde Kararnameye tabi olarak kadrolu veya
sözleşmeli personel statüsünde çalışanlar ve kapsam dışı personel, kamu
görevlerinden yüzseksen gün aylıksız izinli sayılır. Bu personel belirtilen
süre içinde Türk Telekomda çalışmaya devam eder ve hisse devir tarihinden
nakli için Devlet Personel Başkanlığına bildirildikleri tarihe kadarki
aylık ücret, harcırah, sağlık giderleri, cenaze giderleri ve ölüm yardımı
ile diğer mali ve özlük hakları Türk Telekom tarafından karşılanır…”
denilerek, yasakoyucu tarafından Türk Telekom’da 22.1.1990 tarihli ve 399
sayılı Kanun Hükmünde Kararnameye tabi olarak sözleşmeli personel
statüsünde çalışanlar ile kapsam dışı personel, kamu personeli sayılmıştır.
Olayda, davalının hisse devir (14.11.2005)
tarihinde davalı Kurumda çalışmakta iken 406 sayılı Yasa'nın Ek-29. maddesi
ile 4046 sayılı Yasa'nın 22. maddesine göre adı Devlet Personel
Başkanlığına bildirilen ve sonrasında kamu kurumu emrine atanan davacı
tarafından; maaş nakil ilmühaberinin düzeltilmesi istemiyle yapılan
başvurusunun reddine ilişkin işlemin iptali ve yoksun kaldığı parasal
haklarının faiziyle birlikte ödenmesi istemiyle 17.5.2013 tarihinde dava
açılmıştır.
2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu’nun “İdari Dava
Türleri ve İdari Yargı Yetkisinin Sınırı” başlıklı 2. maddesinin değişik 1
numaralı bendinde:
“a) (Değişik : 8.6.2000-4577/5 md.) İdari işlemler
hakkında yetki, şekil, sebep, konu ve maksat yönlerinden biri ile hukuka
aykırı olduklarından dolayı iptalleri için menfaatleri ihlal edilenler
tarafından açılan iptal davaları,
b) İdari
eylem ve işlemlerden dolayı kişisel hakları doğrudan muhtel olanlar
tarafından açılan tam yargı davaları,
c) (Değişik:
18.12.1999-4492/6 md.) Tahkim yolu öngörülen imtiyaz şartlaşma ve
sözleşmelerinden doğan uyuşmazlıklar hariç, kamu hizmetlerinden birinin
yürütülmesi için yapılan her türlü idari sözleşmelerden dolayı taraflar
arasında çıkan uyuşmazlıklara ilişkin davalar” idari dava türleri olarak
sayılmış olup; kural olarak, idari yargıda ancak Devlete ve kamu tüzel
kişilerine karşı açılan davalara bakılabilir.
Buna
göre, iptali istenilen işlemin tesis edildiği tarihte davalı mevkiinde kamu
kuruluşu niteliği taşımayan Türk Telekomünikasyon A.Ş.'nin olması
karşısında, idari yargı yetkisi kapsamında açılmış bir idari dava bulunduğundan
söz etmek olanaksız olduğundan; uyuşmazlığın, özel hukuk hükümlerine göre
görüm ve çözümünde adli yargı yerinin görevli olduğu sonucuna varılmıştır.
Belirtilen
nedenlerle, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı’nın başvurusunun kabulü ile
Bursa 2. İdare Mahkemesinin Görevlilik Kararının kaldırılması gerekmiştir.
SONUÇ :
Davanın çözümünde ADLİ YARGININ görevli olduğuna, bu nedenle Yargıtay Cumhuriyet
Başsavcısı’nın BAŞVURUSUNUN KABULÜ ile Bursa 2.İdare Mahkemesinin
31.10.2013 gün ve E:2013/640 sayılı KARARININ KALDIRILMASINA, 5.5.2014
gününde OY BİRLİĞİ İLE KESİN OLARAK karar verildi.
—— • ——
Uyuşmazlık Mahkemesi
Başkanlığından:
33-ESAS NO : 2014/582
KARAR NO: 2014/611
KARAR TR : 05.05.2014
(Hukuk Bölümü)
ÖZET : Yüzüncü
Yıl Üniversitesi adına, 2547 sayılı Kanun’un 35.maddesi uyarınca Öğretim
Üyesi Yetiştirme Programı (ÖYP) kapsamında Selçuk Üniversitesinde doktora
eğitimi almış ve bunun karşılığında, kefalet senedi ile mecburi hizmet
yükümlüğüne girmiş olan davacı tarafından, bu senedin iptaline ilişkin
davalı idareye yaptığı başvurunun reddi üzerine, bu işlemin iptali istemi
ile açılan davanın ADLİ YARGI YERİNDE çözümlenmesi gerektiği hk.
K A R A R
Davacı : A.E.D.
Vekili : Av. S.Ç.
Davalı :
Yüzüncü Yıl Üniversitesi Rektörlüğü / VAN
Vekili : Av. S.Ş.
O L A Y
: Davacı vekili dava dilekçesinde özetle; Yüzüncü Yıl Üniversitesinde
öğretim görevlisi olarak görev yapan davacının,Yüzüncü Yıl Üniversitesi
adına Selçuk Üniversitesinde doktora eğitimini tamamladığını, Yüzüncü Yıl
Üniversitesine taahhütname ve senedin iadesi ile mecburi hizmet
yükümlülüğünün kaldırılması talebinde bulunduğunu, ancak bu talebin davalı
idare tarafından reddedildiğini belirterek, Yüzüncü Yıl Üniversitesi
Rektörlüğü Personel Daire Başkanlığı’nın 21.03.2013 tarih ve
25130427/907-1974 sayılı, mecburi hizmet ve tazminat yükümlülüğünün
kaldırılmasına yönelik talebinin reddi kararının iptal edilerek, mecburi
hizmet yükümlülüğünün kaldırılmasına karar verilmesi istemiyle idari yargı
yerinde dava açmıştır.
Davalı
Yüzüncü Yıl Üniversitesi Rektörlüğü vekili süresi içerisinde sunduğu cevap
dilekçesinde özetle görev itirazında bulunulmuştur.
Van 2. İdare Mahkemesi: 21.11.2013 gün ve E:2013/599 sayı ile özetle;
davalı Yüzüncü Yıl Üniversitesi Rektörlüğü vekilinin görev itirazının
reddine karar vermiştir.
Davalı
Yüzüncü Yıl Üniversitesi Rektörlüğü vekilinin olumlu görev uyuşmazlığı çıkarılması
yolunda süresi içerisinde sunduğu dilekçesi üzerine dava dosya örneği
Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’na gönderilmiştir.
Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı: ‘’ … Dava konusu uyuşmazlık, taraflar arasındaki
sözleşmeden diğer bir ifadeyle yüklenme ve kefalet senedinde yer alan
borçtan kaynaklanmaktadır. 2547 sayılı Yükseköğretim Kanunu'nun öğretim
elemanı yetiştirmeye ilişkin 35. maddesinde: Yükseköğretim kurumları;
kendilerinin ve yeni kurulmuş ve kurulacak diğer yükseköğretim kurumlarının
ihtiyacı için yurt içinde ve dışında, kalkınma planı ilke ve hedeflerine ve
Yükseköğretim Kurulunun belirteceği ihtiyaca ve esaslara göre öğretim
elemanı yetiştirirler.
(Ek
fıkra: 17/08/1983 - 2880/18 md.) Öğretim elemanı yetiştirilmesi amacıyla
üniversitelerin araştırma görevlisi kadroları, araştırma veya doktora
çalışmaları yaptırmak üzere başka bir üniversiteye, Yükseköğretim Kurulunca
geçici olarak tahsis edilebilir. Bu şekilde doktora veya tıpta uzmanlık
veya sanatta yeterlik payesi alanlar, bu eğitimin sonunda kadrolarıyla
birlikte kendi üniversitelerine dönerler.
(Ek
fıkra: 17/08/1983 - 2880/18 md.) Yurt içi veya yurt dışında yetiştirilen
öğretim elemanları, genel hükümlere göre bağlı oldukları yükseköğretim
kurumlarında mecburi hizmetlerini yerine getirmek zorundadırlar. Bu yükümlülüğü
yerine getirmeyenlere, yükseköğretim kurumlarında görev verilmez. Özel
kanunlarla getirilen mecburi hizmet çalışmaları bu hüküm dışındadır.” hükmü
yer almaktadır.
Olayda,
davacı, Selçuk Üniversitesinde görevlendirilmeden önce Van 6. Noterliğinin
18/03/2008 tarihli 2371 yevmiye nolu yüklenme senedi ve kefalet senedi ile,
mecburi hizmet süresi dolmadan hizmetinde bulunduğu Yüksek Öğretim Kurumu
ve mecburi hizmetinin devredildiği kurum tarafından görevden çekilmiş
sayıldığında mecburi hizmetine tekabül eden ödemelerin tamamının ve % 50
fazlası ile ayrıca bu ödemelere ilişkin sarf tarihinden itibaren
hesaplanacak yasal vs. vergi ve kanuni ödemelerle birlikte Yüzüncü Yıl
Üniversitesi emrine nakden ve defaten ödemeyi kabul ve taahhüt etmiştir.
Söz konu yüklenme ve kefalet senedi ile, Üniversiteye karşı mecburi hizmet
yükümlülüğü ya da parasal karşılığı taahhüt edilmek suretiyle Üniversite
ile araştırma görevlisi arasında, tarafların karşılıklı hak ve
yükümlülüklerini içeren bir sözleşme ilişkisi kurulduğu açıktır.
Dolayısıyla,
uyuşmazlık taraflar arasındaki sözleşmeden diğer bir ifadeyle yüklenme ve
kefalet senedinde yer alan borçtan kaynaklanmaktadır. Sözleşmede yer alan
borçtan kaynaklanan uyuşmazlığın özel hukuk hükümlerine göre görüm ve
çözümünde adli yargı yeri görevli bulunmaktadır.
Yukarıda
açıklanan nedenlerle 2247 sayılı Kanun'un 10. ve 13. maddeleri gereğince,
olumlu görev uyuşmazlığı çıkarılmasına, dosyanın Uyuşmazlık Mahkemesi
Başkanlığına gönderilmesine’’ karar vermiştir.
İNCELEME VE GEREKÇE :
Uyuşmazlık Mahkemesi Hukuk Bölümü’nün, Serdar
ÖZGÜLDÜR’ün Başkanlığında, Üyeler: Eyüp Sabri BAYDAR, Ali ÇOLAK, Sıddık
YILDIZ, Nurdane TOPUZ, Ayhan AKARSU ve Mehmet AKBULUT’un katılımlarıyla
yapılan 5.5.2014 günlü toplantısında:
l-İLK İNCELEME: Başvuru yazısı ve dosya örneği
üzerinde 2247 sayılı Kanun’un 27.maddesi gereğince yapılan incelemeye
göre,davalı Yüzüncü Yıl Üniversitesi Rektörlüğü vekilinin anılan Kanun’un
10/2. maddesinde öngörülen yönteme uygun olarak yaptığı görev itirazının reddedilmesi
ve dahi 12/1. maddede belirtilen süre içinde başvuruda bulunması üzerine
Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı’nca, 10. maddede öngörülen biçimde olumlu
görev uyuşmazlığı çıkarıldığı anlaşılmaktadır. Usule ilişkin herhangi bir
noksanlık bulunmadığından görev uyuşmazlığının esasının incelenmesine oy
birliği ile karar verildi.
II-ESASIN İNCELENMESİ: Raportör-Hakim Selim Şamil
KAYNAK’ın, davanın çözümünde adli yargının görevli olduğu yolundaki raporu
ile dosyadaki belgeler okunduktan; ilgili Başsavcılarca görevlendirilen
Yargıtay Cumhuriyet Savcısı Mehmet BAYHAN ile Danıştay Savcısı Mehmet Ali
GÜMÜŞ’ün davada adli yargının görevli olduğu yolundaki sözlü açıklamaları
da dinlendikten sonra GEREĞİ GÖRÜŞÜLÜP DÜŞÜNÜLDÜ:
Dava,Yüzüncü
Yıl Üniversitesi adına, 2547 sayılı Kanun’un 35.maddesi uyarınca Öğretim
Üyesi Yetiştirme Programı (ÖYP) kapsamında Selçuk Üniversitesinde doktora
eğitimini tamamlamış ve bunun karşılığında, kefalet senedi ile mecburi
hizmet yükümlüğüne girmiş olan davacının, Yüzüncü Yıl Üniversitesine söz
konusu taahhütname ve senedin iadesi ile mecburi hizmet yükümlülüğünün
kaldırılması talebinde bulunmuş olmasına karşın, bu talebin reddi üzerine,
davalı idarenin 21.03.2013 tarih ve 25130427/907-1974 sayılı talebin
reddine ilişkin işleminin iptal edilerek, mecburi hizmet yükümlülüğünün
kaldırılmasına karar verilmesi istemiyle açılmıştır.
2547 sayılı
Yükseköğretim Kanunu’nun, “Öğretim
elemanı yetiştirme” başlıklı 35. maddesinde “Yükseköğretim
kurumları; kendilerinin ve yeni kurulmuş ve kurulacak diğer yükseköğretim
kurumlarının ihtiyacı için yurt içinde ve dışında, kalkınma planı ilke ve
hedeflerine ve Yükseköğretim Kurulunun belirteceği ihtiyaca ve esaslara
göre öğretim elemanı yetiştirirler.
(Ek fıkralar: 17/8/1983-2880/18 md.) Öğretim elemanı yetiştirilmesi amacıyla üniversitelerin
araştırma görevlisi kadroları, araştırma veya doktora çalışmaları yaptırmak
üzere başka bir üniversiteye, Yükseköğretim Kurulunca geçici olarak tahsis
edilebilir. Bu şekilde doktora veya tıpta uzmanlık veya sanatta yeterlik
payesi alanlar, bu eğitimin sonunda kadrolarıyla birlikte kendi
üniversitelerine dönerler.
Yurt içi veya yurt dışında yetiştirilen öğretim
elemanları, genel hükümlere göre bağlı oldukları yükseköğretim kurumlarında
mecburi hizmetlerini yerine getirmek zorundadırlar. Bu yükümlülüğü yerine
getirmeyenlere, yükseköğretim kurumlarında görev verilmez. Özel kanunlarla
getirilen mecburi hizmet çalışmaları bu hüküm dışındadır.” hükmüne yer
verilmiştir.
Dosyanın
incelenmesinden,Yüzüncü Yıl Üniversitesi’nde öğretim görevlisi olarak görev
yapmakta iken, 2547 sayılı Yükseköğretim Kanunu'nun 35.maddesi uyarınca
davalı idare adına Selçuk Üniversitesi’nde doktora eğitimi yapmak üzere
görevlendirilen davacının, doktora öğrencisi olarak Selçuk Üniversitesi'ne
gönderilmesinden önce, davacı ile müşterek borçlu ve müteselsil kefilleri
tarafından düzenlenen taahhütname ve yüklenme senedi kapsamında yer alan
mecburi hizmet yükümlüğünün kaldırılması istemiyle davalı idareye yaptığı
başvurunun reddi üzerine bu işlemin iptali istemiyle bakılan davanın
açıldığı anlaşılmaktadır.
Bu
duruma göre, taahhüt ve kefalet senedinin davacı ve kefilleri tarafından
tek taraflı olarak imzalanarak idareye karşı taahhütte bulunulması karşısında,
davacı tarafından senedin iptali istemiyle açılan davanın görüm ve çözümünde
adli yargı yerinin görevli olduğu sonucuna varılmıştır.
Açıklanan nedenlerle,
Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı’nın başvurusunun kabulü ile davalı Yüzüncü
Yıl Üniversitesi Rektörlüğü vekilinin görev itirazının reddine ilişkin Van
2.İdare Mahkemesi’nin kararının kaldırılması gerekmiştir.
SONUÇ :
Davanın çözümünde ADLİ YARGININ görevli olduğuna, bu nedenle Yargıtay
Cumhuriyet Başsavcısı’nın BAŞVURUSUNUN KABULÜ ile, davalı Yüzüncü Yıl
Üniversitesi Rektörlüğü vekilinin GÖREV İTİRAZININ REDDİNE İLİŞKİN Van 2.
İdare Mahkemesinin 21.11.2013 gün ve E:2013/599 sayılı KARARININ
KALDIRILMASINA, 5.5.2014 gününde Üye Sıddık YILDIZ’ın KARŞI OYU ve OY
ÇOKLUĞU İLE KESİN OLARAK karar verildi.
KARŞI
OY
Dava,
Davalı Üniversitede araştırma görevlisi olarak çalışmakta iken, 2547 sayılı
Yükseköğretim Kanunu'nun 35.maddesi kapsamında davalı idare adına başka bir
üniversitede lisansüstü eğitim yapmak üzere görevlendirilen davacının,
görevlendirme işleminden önce imzaladığı taahhüt ve kefalet senedi
uyarınca, mecburi hizmet yükümlülüğü ile kefalet senedinin iptali istemiyle
açılmıştır.
2577
sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu'nun 2/1-a maddesinde, idari işlemler
hakkında yetki, şekil, sebep konu ve maksat yönlerinden biri ile hukuka
aykırı olduklarından dolayı iptalleri için menfaatleri ihlal edilenler
tarafından açılan iptal davaları idari dava türleri arasında sayılmıştır.
2547 sayılı Yasa uyarınca başka bir üniversitede öğretim
üyesi yetiştirme programı kapsamında eğitim yapmak üzere
görevlendirilmesindeki amaç göz önünde bulundurulduğunda, davacının bu
taahhüt ve kefalet senedini idare ile eşit düzeyde olarak, isteği ve özgür
iradesi ile imzaladığından söz etmeye olanak bulunmadığından, ortada özel
hukuk alanını ilgilendiren bir uyuşmazlık bulunmamaktadır.
İdarece kamu gücüne dayanılarak ve tek taraflı irade ile
kurulan taahhüt ve kefalet senedine ilişkin uyuşmazlığın 2577 sayılı
Yasanın 2/1-a maddesinde sayılan iptal davaları kapsamında görüm ve çözümünde
idari yargı görevli bulunmaktadır.
Açıklanan nedenlerle Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı’nca
yapılan başvurunun reddi gerektiği görüşüyle, aksi yöndeki karara karşıyım.
—— • ——
Uyuşmazlık Mahkemesi
Başkanlığından:
34-ESAS NO : 2014/583
KARAR NO: 2014/612
KARAR TR : 05.05.2014
(Hukuk Bölümü)
ÖZET :
Türk Telekomünikasyon A.Ş.’de çalışırken Kurumun özelleştirilmesi nedeniyle
başka kuruma nakledilen davacının, maaş nakil ilmühaberinin düzeltilmesi ve
alacağının faizi ile birlikte tazmini istemiyle açtığı davanın, ADLİ YARGI
YERİNDE çözümlenmesi gerektiği hk.
K A R A R
Davacı :
S.Y.
Vekili :
Av. A.K.
Davalı
: Türk Telekomünikasyon A.Ş.
Vekili :
Av. M.Ö.
O L A Y
: Davacı vekili dava dilekçesinde özetle; Zonguldak İl Telekom Müdürlüğünde
tekniker olarak görev yapmakta iken, Türk Telekomünikasyon A.Ş.’nin
özelleştirilmesi sonucunda 4046 sayılı yasanın 22. maddesine istinaden
adının Devlet Personel Başkanlığına bildirildiğini ve 14.02.2011 tarihinde
Gençlik ve Spor İl Müdürlüğüne 657 sayılı Yasaya tabi memur olarak
atamasının yapıldığını, nakil sırasında davalı idarenin düzenlediği maaş
nakil ilmühaberinde yapılan incelemede, en son aldığı maaş tutarının nazara
alınmadığını, ayrıca, Bakanlar Kurulu ve Yüksek Planlama Kurulu kararı ile
verilen %2,32 enflasyon farkının, (40+40) olarak nitelendirilen ek
tazminatının, yılda verilen 4 maaş tutarındaki ikramiyenin ve ADSL
Servisinde çalışması sebebiyle maaşının %15 nispetinde ödenen nöbet
priminin nakil maaşına eklenmediğini fark ettiğini, buna istinaden
25.08.2011 tarihli yazılı başvuru ile 5473 sayılı Kanun ile ödenmeye
başlanan ve 5793 sayılı Kanun ile sürekli hale getirilen ek ödeme
tutarlarının ödenmesi ve maaş nakil ilmühaberine eklenmesini talep
ettiğini, bu talebe davalı idare tarafından cevap verilmeyerek zımnen reddedildiğini
belirterek, söz konusu ret işleminin iptali ile mali haklarının faizi ile
birlikte ödenmesi istemiyle idari yargıda dava açmıştır.
Davalı
Türk Telekomünikasyon A.Ş. vekili süresi içinde verdiği cevap dilekçesinde
özetle; görev itirazında bulunmuştur.
Zonguldak
İdare Mahkemesi: 30.12.2011 gün, E:2011/2435, K:2011/2121 sayı ile özetle,
“…davalı kurumun özelleştirildikten sonraki dönemde özel hukuk hükümlerine
tabi olması karşısında;davalı kurumda sözleşmeli statüde görev yaparken
özelleştirme neticesinde Zonguldak Gençlik ve Spor İl Müdürlüğüne atanan
davacının yaptığı başvurunun reddi üzerine açılan işbu davanın görüm ve
çözümünün adli yargının görev alanına girdiği sonuç ve kanaatine
varılmıştır.” demek suretiyle dava dilekçesinin görev yönünden reddine
karar vermiştir.
Bu
karara karşı yapılan temyiz başvurusu üzerine Danıştay 5.Dairesi 30.01.2013
gün, E:2012/4413, K:2013/539 sayı ile özetle, ‘’… imtiyaz sözleşmesi ile
bir kamu hizmetini yürütmekle görevli ve yetkili kılınması nedeniyle, diğer
özel hukuk tüzel kişilerinden farklı olarak kimi kamusal ayrıcalıklara ve
yükümlülüklere tabi olan, 406 sayılı Yasa hükümleri ile, kamu kurumlarına
nakil hakkı bulunan personeli ile ilgili olarak bazı kamusal görevler
yüklenen davalı şirketin, belirtilen görevleri kapsamında tesis ettiği
işlemlerin idari işlem niteliğinde olduğu ve bu işlemlerden kaynaklanan
uyuşmazlıkların idari yargının görevinde bulunduğu sonucuna varılmakta olup
aksi yöndeki kararda hukuki isabet görülmemiştir.’’ demek suretiyle kararın
2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu'nun 49. maddesinin 1/c fıkrası
uyarınca bozulmasına karar vermiş olup, bu karara karşı yapılan karar
düzeltme talebi üzerine Danıştay 5. Dairesi 12.09.2013 gün E:2013/6611,
K:2013/5860 sayılı ilamı ile karar düzeltme isteminin reddine karar
vermiştir.
Zonguldak İdare Mahkemesi: Danıştay’ın bozma ilamına
uyarak yaptığı yargılamada, 10.01.2014 gün, E:2013/1533 sayı ile özetle,
davalı Türk Telekomünikasyon A.Ş. vekilinin görev itirazının reddine karar
vermiştir.
Davalı Türk Telekomünikasyon A.Ş. vekilince süresi
içinde verilen dilekçe ile olumlu görev uyuşmazlığı çıkarılması istemiyle
başvuruda bulunulması üzerine dilekçe, dava dosyası ile birlikte Yargıtay
Cumhuriyet Başsavcılığı’na gönderilmiştir.
Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı: Telekomünikasyon
şebekeleri üzerinden sunulan ulusal ve uluslararası ses iletimini ihtiva
eden telefon hizmetlerini 31.12.2003 tarihine kadar "tekel"
olarak yürütmekle görevli kılınan ve çoğunluk hisseleri kamuya ait bulunan
Türk Telekom'un, tekel kapsamında kamu hizmeti yürüten,ancak kuruluş
yasasındaki son düzenlemeler ile kendine özgü statüye sahip olan ve
sermayesindeki kamu payı %50' nin altına düşünceye kadar kamu kuruluşu
niteliğini taşıyan bir kuruluş olduğunu, özelleştirme kapsamında bulunan
Türk Telekomünikasyon A.Ş.'deki tamamı Hazineye ait bulunan hisselerden %
55'inin, Bakanlar Kurulu'nun 25.7.2005 tarih ve 2005/9146 sayılı "Türk
Telekomünikasyon Anonim Şirketinin" % 55 oranındaki Hissesinin Blok
Olarak Satışına İlişkin Nihai Devir İşlemlerine Dair Kararın Yürürlüğe
Konulması Hakkında Karar"ı uyarınca, 14.11.2005 tarihli Hisse Satış Sözleşmesi
ile Ojer Telekomünikasyon A.Ş.'ne satıldığını, Anayasa'nın 128. maddesinde,
"Devletin, kamu iktisadi teşebbüsleri ve diğer kamu tüzel kişilerinin
genel idare esaslarına göre yürütmekle yükümlü oldukları kamu hizmetlerinin
gerektirdiği asli ve sürekli görevler, memurlar ve diğer kamu görevlileri
eliyle görülür" hükmünün yer aldığını,406 sayılı Yasa'nın Ek 29.
maddesinin 3.7.2005 tarih ve 5398 sayılı Kanunla değişik birinci
fıkrasında, "Türk Telekom hisselerinin devri sonucu kamu payının yüzde
ellinin altına düşmesi durumunda; Türk Telekomda ek 22 nci maddenin (a)
bendinin bu Kanunla yürürlükten kaldırılan hükümleri uyarınca belirlenen
asli ve sürekli görevlerde çalışmakta olanlar ile 22.1.1990 tarihli ve 399
sayılı Kanun Hükmünde Kararnameye tabi olarak kadrolu veya sözleşmeli
personel statüsünde çalışanlar ve kapsam dışı personel, kamu görevlerinden
yüzseksen gün aylıksız izinli sayılır. Bu personel belirtilen süre içinde
Türk Telekomda çalışmaya devam eder ve hisse devir tarihinden nakli için
Devlet Personel Başkanlığına bildirildikleri tarihe kadarki aylık ücret,
harcırah, sağlık giderleri, cenaze giderleri ve ölüm yardımı ile diğer mali
ve özlük hakları Türk Telekom tarafından karşılanır..." denilmek
suretiyle yasa koyucu tarafından Türk Telekom'da çalışan kapsam dışı
personelin, kamu personeli sayıldığını, bu duruma göre, davalı Türk Telekom
hisselerinin devrinin fiilen gerçekleştiği tarihten sonra davacıyla davalı
Şirket arasındaki uyuşmazlığın, bir özel hukuk ilişkisi niteliğini
taşıdığını, öte yandan, 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu'nun
"İdari Dava Türleri ve İdari Yargı Yetkisinin Sınırı" başlıklı 2.
maddesinin değişik 1 numaralı bendinde: "a) (Değişik:
8.6.2000-4577/5md) idari işlemler hakkında yetki, şekil, sebep, konu ve
maksat yönlerinden biri ile hukuka aykırı olduklarından dolayı iptalleri
için menfaatleri ihlal edilenler tarafından açılan iptal davaları, b) İdari
eylem ve işlemlerden dolayı kişisel hakları doğrudan muhtel olanlar
tarafından açılan tam yargı davaları, c) (Değişik: 18.12.1999-4492/6 md.)
Tahkim yolu öngörülen imtiyaz şartlaşma ve sözleşmelerinden doğan
uyuşmazlıklar hariç, kamu hizmetlerinden birinin yürütülmesi için yapılan
her türlü idari sözleşmelerden dolayı taraflar arasında çıkan
uyuşmazlıklara ilişkin davalar."ın İdari dava türleri olarak
sayıldığını, kural olarak, idari yargıda ancak Devlete ve kamu tüzel
kişilerine karşı açılan davalara bakılabileceğini, dolayısıyla, işlemin
tesis edildiği tarihte davalı mevkiinde kamu kuruluşu niteliği taşımayan
Türk Telekomünikasyon A.Ş.nin davalı olması karşısında, ortada idari yargı
yetkisi kapsamında açılmış bir idari dava bulunduğundan söz etmenin
olanaksız olduğunu, belirtilen tüm bu hususlara göre, daha önce davalı
şirkette görev yapmış olan davacının isteminin, özelleştirilen kuruluş
tarafından zımnen reddedilmesi üzerine açılan davanın özel hukuk
hükümlerine göre görüm ve çözümünde adli yargı yerinin görevli bulunduğunu
belirterek, 2247 sayılı Kanun'un 10 ve 13. maddeleri gereğince, olumlu
görev uyuşmazlığı çıkarılmasına, dosyanın Uyuşmazlık Mahkemesi
Başkanlığı’na gönderilmesine karar vermiştir.
İNCELEME VE GEREKÇE :
Uyuşmazlık Mahkemesi Hukuk Bölümü’nün, Serdar
ÖZGÜLDÜR’ün Başkanlığında, Üyeler: Eyüp Sabri BAYDAR, Ali ÇOLAK, Sıddık
YILDIZ, Nurdane TOPUZ, Ayhan AKARSU ve Mehmet AKBULUT’un katılımlarıyla
yapılan 5.5.2014 günlü toplantısında:
l-İLK İNCELEME: Dosya üzerinden 2247 sayılı Yasa’nın 27.
maddesi uyarınca yapılan incelemeye göre; davalı Türk Telekomünikasyon A.Ş.
vekilinin anılan Yasanın 10/2. maddesinde öngörülen yönteme uygun olarak
yaptığı görev itirazının reddedilmesi ve dahi 12/1. maddede belirtilen süre
içinde başvuruda bulunması üzerine Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı’nca,
davalı Türk Telekomünikasyon AŞ. Bakımından 10. maddede öngörülen biçimde
olumlu görev uyuşmazlığı çıkarıldığı anlaşılmaktadır. Usule ilişkin
herhangi bir noksanlık bulunmadığından, görev uyuşmazlığının esasının
incelenmesine oy birliği ile karar verildi.
II-ESASIN İNCELENMESİ: Raportör-Hakim Selim Şamil
KAYNAK’ın, davanın çözümünde adli yargının görevli olduğu yolundaki raporu
ile dosyadaki belgeler okunduktan; ilgili Başsavcılarca görevlendirilen
Yargıtay Cumhuriyet Savcısı Mehmet BAYHAN ile Danıştay Savcısı Mehmet Ali
GÜMÜŞ’ün davada adli yargının görevli olduğu yolundaki sözlü açıklamaları
da dinlendikten sonra GEREĞİ GÖRÜŞÜLÜP DÜŞÜNÜLDÜ:
Dava,davalı
şirkette tekniker olarak görev yapmakta iken, 4046 sayılı Yasa'nın 22.
maddesine göre adı Devlet Personel Başkanlığına bildirilen, sonrasında ise
Gençlik ve Spor İl Müdürlüğüne memur olarak atanan davacı tarafından, maaş
nakil ilmühaberinin düzeltilmesi istemiyle yaptığı başvurunun reddine
ilişkin işlemin iptali ile ek ödeme tutarlarının ödenmesi ve maaş nakil
ilmühaberine eklenmesi talebiyle açılmıştır.
1953 tarih ve 6145
sayılı Yasa ile, Türkiye Cumhuriyeti Posta, Telgraf ve Telefon İşletmesi kurulmuş;
1924 tarih ve 406 sayılı Telgraf ve Telefon Kanunu’nun 10.6.1994 tarih ve
4000 sayılı Yasa’yla değiştirilen 1. maddesi ile, posta ve telgraf tesis ve
işletmesine ilişkin hizmetler, Posta İşletmesi Genel Müdürlüğü’nce (P.İ),
telekomünikasyon hizmetleri ise, “Türk Telekomünikasyon Anonim Şirketi
(Şirket)” tarafından yürütülecek şekilde yeniden yapılandırılmıştır.
27.1.2000 tarih ve
4502 sayılı Yasa’nın 1. maddesi ile, 406 sayılı Yasa’nın 1. maddesine eklenen
dokuzuncu fıkrada, “Türk Telekom, bu Kanun ve özel hukuk hükümlerine tabi
bir anonim şirkettir. Kamu İktisadi Teşebbüslerinin kuruluş, teşkilât ve
faaliyetleri ile ilgili mevzuat Türk Telekom’a uygulanmaz. Sadece, Türkiye
Büyük Millet Meclisi denetimine ilişkin 2.4.1987 tarihli ve 3346 sayılı
Kanunun 9 uncu maddesi hükümleri uygulanır” denilmiş; anılan fıkra hükmü,
12.5.2001 tarih ve 4673 sayılı Yasa’nın 1. maddesi ile değiştirilmiş ve
“Türk Telekom, bu Kanun ve özel hukuk hükümlerine tabi bir anonim
şirkettir. Bu Kanun hükümleri saklı kalmak üzere, kamu iktisadi teşebbüsleri
de dahil, sermayesinin yarısından fazlası kamuya ait olan kamu kurum,
kuruluş ve ortaklıklarına uygulanan mevzuat Türk Telekom’a uygulanmaz.
Sermayesinin yarısından fazlası kamuda kaldığı sürece, Türkiye Büyük Millet
Meclisi denetimine ilişkin 2.4.1987 tarihli ve 3346 sayılı Kanunun 9 uncu
maddesi hükümleri uygulanır.16.7.1965 tarihli ve 697 sayılı Kanun ile milli
güvenlik ve kamu düzeniyle sıkıyönetim ve seferberlik hallerinde telekomünikasyon
hizmetlerinin yürütülmesine ilişkin özel kanunların hükümleri saklıdır”; Ek
29. maddesinin 3.7.2005 gün ve 5398 sayılı Kanun’un 14. maddesi ile değişik
birinci fıkrasında, “Türk Telekom hisselerinin devri sonucu kamu payının
yüzde ellinin altına düşmesi durumunda; Türk Telekomda ek 22 nci maddenin
(a) bendinin bu Kanunla yürürlükten kaldırılan hükümleri uyarınca
belirlenen aslî ve sürekli görevlerde çalışmakta olanlar ile 22.1.1990
tarihli ve 399 sayılı Kanun Hükmünde Kararnameye tâbi olarak kadrolu veya
sözleşmeli personel statüsünde çalışanlar ve kapsam dışı personel, kamu
görevlerinden yüzseksen gün aylıksız izinli sayılır…” denilmiştir.
Öte
yandan; 406 sayılı Yasa’nın 4502 sayılı Yasa ile değişik 2. maddesinin (c)
bendinin birinci alt bendinin birinci cümlesinde, “Türk Telekom;
telekomünikasyon şebekeleri üzerinden sunulan ulusal ve uluslararası ses
iletimini ihtiva eden telefon hizmetlerini, 31.12.2003 tarihine kadar bu
Kanun ve görev sözleşmesi çerçevesinde tekel olarak yürütür” denildikten
sonra, anılan (c) bendinin birinci alt bendine 12.5.2001 tarih ve 4673
sayılı Yasa ile eklenen üçüncü cümlede, “Ancak, Türk Telekom’daki kamu payı
%50’nin altına düştüğünde, Türk Telekom’un tüm tekel hakları 31.12.2003
tarihinden önce de olsa ortadan kalkmış olur” denilmiş; 4502 sayılı
Yasa’nın Geçici 3. maddesi ile de Türk Telekomünikasyon A.Ş., 233 sayılı
KHK’nin ekindeki “B-Kamu İktisadi Kuruluşları (KİK)” bölümünde yer alan
kuruluşlar listesinden çıkarılmıştır.
Bu
düzenlemeler birlikte değerlendirildiğinde, telekomünikasyon şebekeleri
üzerinden sunulan ulusal ve uluslararası ses iletimini ihtiva eden telefon
hizmetlerini 31.12.2003 tarihine kadar “tekel” olarak yürütmekle görevli
kılınan ve çoğunluk hisseleri kamuya ait bulunan Türk Telekom’un, tekel
kapsamında kamu hizmeti yürüten, ancak kuruluş yasasındaki son düzenlemeler
ile kendine özgü statüye sahip olan ve sermayesindeki kamu payı %50’nin
altına düşünceye kadar kamu kuruluşu niteliğini taşıyan bir kuruluş olduğu
tartışmasızdır.
Özelleştirme
kapsamında bulunan Türk Telekomünikasyon A.Ş.’deki tamamı Hazineye ait
bulunan hisselerden % 55’i, Bakanlar Kurulu’nun 25.7.2005 tarih ve
2005/9146 sayılı “Türk Telekomünikasyon Anonim Şirketi (Türk Telekom)’nin %
55 Oranındaki Hissesinin Blok Olarak Satışına İlişkin Nihai Devir
İşlemlerine Dair Kararın Yürürlüğe Konulması Hakkında Karar”ı uyarınca,
14.11.2005 tarihli Hisse Satış Sözleşmesi ile (6.550.000.000 USD. bedelle)
Ojer Telekomünikasyon A.Ş.’ne satılmıştır.
Bu
sürece paralel olarak Türk Telekom personelinin durumu incelendiğinde:
Türk
Telekom A.Ş., 4502 sayılı Yasa’nın 29.1.2000 tarih ve 23948 sayılı Resmi
Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe girdiği dikkate alındığında, 29.1.2000
tarihi itibariyle 233 sayılı KHK kapsamı
dışında kalmış ve anılan KHK eki cetvellerden çıkarılmış olması nedeniyle,
Uyuşmazlık Mahkemesi Genel Kurulu’nun
22.1.1996 gün ve E:1995/1, K:1996/1 sayılı ve özelleştirme
kapsamında bulunan kamu iktisadi teşebbüslerinde
sözleşmeli veya kapsam dışı statüde çalışan personelin kurumları ile olan
ilişkilerinden doğan anlaşmazlıkların çözüm yerinin idari yargı olduğu yolundaki
İlke Kararı kapsamı dışında değerlendirilmesi gerekmektedir.
Anılan
4502 sayılı Yasa’nın 13. maddesi ile 406 sayılı Yasa’ya eklenen Ek 22.
maddenin (a) bendinde, “a) Personelin statüsü: Telekomünikasyon
hizmetlerinin gerektirdiği asli ve sürekli görevler telekomünikasyon
alanında sekiz yıl tecrübeye sahip ve en az dört yıllık yüksek öğrenim
görmüş bir genel müdür ile kadro, unvan, derece ve sayıları Yönetim
Kurulunun önerisi ve Bakanlığın teklifi üzerine bu Kanunun yürürlüğe
girdiği tarihten itibaren yüzseksen gün içerisinde Bakanlar Kurulu Kararı
ile belirlenen kadrolarda istihdam edilen personel eliyle yürütülür. Bu
personel hakkında bu Kanunda öngörülen hükümler saklı kalmak üzere 399
sayılı Kanun Hükmünde Kararname hükümleri uygulanır. Bunların dışında kalan
personel iş mevzuatı uyarınca istihdam edilir. İş mevzuatına göre istihdam
edilenlere ilişkin kayıt ve şartlar Yönetim Kurulu tarafından tayin olunur”
hükmüne yer verilmiş; bu bent hükmü, 4673 ve 5189 sayılı Yasalarla yapılan
değişiklikler sonucunda; “a) Personelin statüsü: (Ek ibare:
12.5.2001-4673/6. md.) Türk Telekomdaki kamu payı %50’nin altına düşünceye
kadar, Türk Telekom Yönetim Kurulu üyeliklerine atanacaklarda Devlet
memurluğuna atanabilme genel şartlarına sahip olma ve en az dört yıllık
yüksek öğrenim görme şartları aranır. (Mülga ikinci ve üçüncü cümle:
16.6.2004-5189/12 md.) Bunların dışında kalan personel iş mevzuatı uyarınca
istihdam edilir. İş mevzuatına göre istihdam edilenlere ilişkin kayıt ve
şartlar Yönetim Kurulu tarafından tayin olunur” hükmünü almış; aynı
maddenin (b) bendinin ikinci paragrafında da iş mevzuatına tabi olan Türk
Telekom çalışanlarının aylık ücretlerinin kendilerini atamaya yetkili olan
Yönetim Kurulu tarafından tespit olunacağı kurala bağlanmıştır.
406
sayılı Yasa’nın anılan Ek 22.maddesi uyarınca, Türk Telekom A.Ş. Genel
Müdürlüğü’ne ait asli ve sürekli kadrolar belirlenerek 4.4.2000 tarih ve
24010 (Mükerrer) sayılı R.G. de yayımlanan 31.3.2000 tarih ve 2000/331
sayılı Bakanlar Kurulu Kararı ekinde yer alan listede: merkez teşkilatı
için 100 ve taşra teşkilatı için 100 (6 Bölge Müdürü, 12 Bölge Müdür
Yardımcısı ve 82 İl Telekom Müdürü) kadro ihdas edilmiş; öte yandan, aynı
Yasa maddesinin verdiği yetkiye dayanılarak hazırlanan “Türk
Telekomünikasyon A.Ş. Kapsam Dışı Personel Yönetmeliği” adı altındaki düzenleme,
Yönetim Kurulunun 31.8.2000 tarih ve 407 sayılı kararıyla kabul edilmek
suretiyle yürürlüğe konulmuştur.
Kanunla,
Kurumda görev yapan personelden asli ve sürekli görev yapacak olanları
kadro unvanı itibariyle belirlemek konusunda Bakanlar Kurulu'na yetki
verildiği açıktır. Bu yetki 4502 sayılı Kanun’un yürürlüğe girdiği
29.1.2000 tarihi ile 5189 sayılı Kanun’un yürürlüğe girdiği 2.7.2004
tarihleri arasında geçerli olmuştur.
Anayasa’nın
128. maddesinde, “Devletin, kamu iktisadî teşebbüsleri ve diğer kamu
tüzelkişilerinin genel idare esaslarına göre yürütmekle yükümlü oldukları
kamu hizmetlerinin gerektirdiği aslî ve sürekli görevler, memurlar ve diğer
kamu görevlileri eliyle görülür” denilmiştir.
406
sayılı Yasa’nın Ek 29. maddesinin 3.7.2005 tarih ve 5398 sayılı Kanun’la
değişik birinci fıkrasında, “Türk Telekom hisselerinin devri sonucu kamu
payının yüzde ellinin altına düşmesi durumunda; Türk Telekomda ek 22 nci
maddenin (a) bendinin bu Kanunla yürürlükten kaldırılan hükümleri uyarınca
belirlenen asli ve sürekli görevlerde çalışmakta olanlar ile 22.1.1990
tarihli ve 399 sayılı Kanun Hükmünde Kararnameye tabi olarak kadrolu veya
sözleşmeli personel statüsünde çalışanlar ve kapsam dışı personel, kamu
görevlerinden yüzseksen gün aylıksız izinli sayılır. Bu personel belirtilen
süre içinde Türk Telekomda çalışmaya devam eder ve hisse devir tarihinden
nakli için Devlet Personel Başkanlığına bildirildikleri tarihe kadarki
aylık ücret, harcırah, sağlık giderleri, cenaze giderleri ve ölüm yardımı
ile diğer mali ve özlük hakları Türk Telekom tarafından karşılanır…”
denilerek, yasa koyucu tarafından Türk Telekom’da 22.1.1990 tarihli ve 399 sayılı
Kanun Hükmünde Kararnameye tabi olarak sözleşmeli personel statüsünde
çalışanlar ile kapsam dışı personel, kamu personeli sayılmıştır.
Olayda, davalının hisse devir (14.11.2005)
tarihinde çalışmakta iken, 406 sayılı Yasa'nın Ek-29. maddesi ile 4046
sayılı Yasa'nın 22. maddesine göre adı Devlet Personel Başkanlığına
bildirilen ve sonrasında başka bir kamu kurumu emrine atanan davacı
tarafından, maaş nakil ilmühaberinin yeniden düzenlenmesi ve yanlış
düzenlenmesi sebebiyle uğranıldığı iddia olunan zararın tazmini istemiyle
dava açılmıştır.
2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu’nun “İdari
Dava Türleri ve İdari Yargı Yetkisinin Sınırı” başlıklı 2. maddesinin
değişik 1 numaralı bendinde:
“a) (Değişik: 8.6.2000-4577/5 md.) İdari işlemler
hakkında yetki, şekil, sebep, konu ve maksat yönlerinden biri ile hukuka
aykırı olduklarından dolayı iptalleri için menfaatleri ihlal edilenler
tarafından açılan iptal davaları,
b) İdari
eylem ve işlemlerden dolayı kişisel hakları doğrudan muhtel olanlar
tarafından açılan tam yargı davaları,
c)
(Değişik: 18.12.1999-4492/6 md.) Tahkim yolu öngörülen imtiyaz şartlaşma ve
sözleşmelerinden doğan uyuşmazlıklar hariç, kamu hizmetlerinden birinin
yürütülmesi için yapılan her türlü idari sözleşmelerden dolayı taraflar
arasında çıkan uyuşmazlıklara ilişkin davalar” idari dava türleri olarak
sayılmış olup; kural olarak, idari yargıda ancak Devlete ve kamu tüzel
kişilerine karşı açılan davalara bakılabilir.
Buna
göre, iptali istenilen işlemin tesis edildiği ve davanın açıldığı tarihte
davalı mevkiinde kamu kuruluşu niteliği taşımayan Türk Telekomünikasyon
A.Ş.'nin olması karşısında, idari yargı yetkisi kapsamında açılmış bir
idari dava bulunduğundan söz etmek olanaksız olduğundan, uyuşmazlığın, özel
hukuk hükümlerine göre görüm ve çözümünde adli yargı yerinin görevli olduğu
sonucuna varılmıştır.
Açıklanan nedenlerle, davanın görüm ve çözümünde
adli yargı görevli olduğundan Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısınca yapılan
başvurunun kabulü ile, Zonguldak idare Mahkemesince verilen görevlilik kararının
kaldırılmasına karar vermek gerekmiştir.
SONUÇ :
Davanın çözümünde ADLİ YARGININ görevli olduğuna, bu nedenle Yargıtay
Cumhuriyet Başsavcısınca yapılan BAŞVURUNUN KABULÜ ile, Zonguldak İdare
Mahkemesinin 10.01.2014 gün, E:2013/1533 sayılı GÖREVLİLİK KARARININ
KALDIRILMASINA, 5.5.2014 gününde OY BİRLİĞİ İLE KESİN OLARAK karar verildi.
—— • ——
IV- 2247 SAYILI KANUN’UN 14.
MADDESİ GEREĞİNCE VERİLEN (OLUMSUZ GÖREV UYUŞMAZLIĞI) KARARLAR
Uyuşmazlık Mahkemesi
Başkanlığından:
1-ESAS NO : 2014/187
KARAR NO: 2014/505
KARAR TR : 05.05.2014
(Hukuk Bölümü)
ÖZET : Davacının maliki olduğu taşınmaza davalı idarece
"afete maruz bölge" kararı alındıktan sonra kamulaştırma yoluna
gidilmeksizin müdahale edilmesi sonucunda uğranıldığı ileri sürülen
zararlara karşılık olarak maddi zararın olay tarihinden itibaren işleyecek
yasal faiziyle birlikte tazmini istemiyle açtığı davanın, ADLİ YARGI YERİNDE
çözümlenmesi gerektiği hk.
K A R A R
Davacı : A.İ.
Vekili : Av. H.A.
Davalı :
Giresun Valiliği
Vekilİ :
Av. S.T.
O L A Y :
Davacı vekili dava dilekçesinde özetle; müvekkilinin maliki olduğu Giresun
İli, Yağlıdere İlçesi, Kurucalı Mahallesi, Bozkıranı Mevkii, 119 ada 13
parsel sayılı taşınmaz ile 148 ada 1 parsel sayılı taşınmazlara, herhangi
bir resmi duyuru yapmadan, kamulaştırma yoluna gidilmeksizin 15 Ekim 2012
tarihinde davalının müdahale ettiğini, müvekkili A.I.'ın gerçekleştirilen
kazı ve yıkım çalışmalarından, diğer arazi sahiplerinin uyarması üzerine
haberdar olduğunu, davalı kurumca başlatılan çalışmaların halen devam
ettiğini, taşınmazların etek kısmından başlatılan tahribatın ürün kaybına,
değer azalmasına, toprak kaymasına, heyelan tetiklemesine neden
olabileceğini ifade ederek, davalı tarafın gerçekleştirdiği müdahalenin
taşıdığı risk, barındırdığı tehdit ve tehlikenin daha büyük ve yoğun
aşınmalara ve yıkımlara fırsat vermemesi için öncelikli olarak tedbiren
çalışmaların durdurulması, taşınmazların zarar görmesine neden olan Giresun
Valiliği İl Afet ve Acil Durum Müdürlüğü'nün el atmasının önlenmesi, yığıntının
kaldırılıp eski hale getirilmesi, fazlaya ilişkin haklarının saklı kalmak
kaydıyla şimdilik 10.000,00-TL maddi tazminatın davalıdan tahsili istemiyle
adli yargı yerinde dava açmıştır.
Davalı
idarece mahkeme kayıtlarına giren dilekçede özetle, dava konusu taşınmaz
üzerinde bulunan büyük kaya kütlesi ile ilgili olarak Bayındırlık ve İskan
Bakanlığı Afet İşleri Genel Müdürlüğü'nün teknik elemanlarınca incelenerek,
"genel hayata etkileyici" nitelikte olması nedeniyle 29 konut
için nakil kararı verildiğini, kaya düşmesi olayının etkilediği alan için
"afete maruz bölge kararı" alındığını, 6 ailenin konut naklini
kabul ettiğini, 6 aile için yeni yerleşim yeri seçildiğini, 22 ailenin ise
nakli kabul etmediğini, Köy Hizmetleri İl Müdürlüğü'nce yapılan ihale ile
patlayıcı madde kullanmadan ıslah çalışmasına başlanıldığını, ancak teknik
yetersizlik nedeniyle ıslah işinden vazgeçildiğini, düzenlen etüt
çalışmasında kaya ıslahı işinin bir an önce yapılması gerektiğinin
bildirildiğini, kaya ıslahı işinin yapılabilmesi için proje hazırlandığı,
keşif özeti çıkartılarak ödenek istendiğini, kaya ıslahı işi için
610.000,00 TL ödenek tahsis edildiğini, iş için yapılan ihale ile Yurt-Se
İnşaat Ltd. Şti ile sözleşme yapıldığını, 22.08.2012 tarihinde kaya ıslahı
yapılacak alanın yer teslimi yapılarak yüklenici tarafından işe
başlanıldığını, kaya düşme tehlikesi olan bölgenin kendi haline bırakılması
durumunda ise ileride can ve mal kaybı olmasının muhtemel olduğunu, davalı
Ayşe İbaş'ın arazisine kaya düşmesi olması durumunda şu anda ıslah
çalışmalarında kullanılan alandan daha fazla zarara uğramasının muhtemel
olduğunu, bunun yanında ıslah yapılmaması durumunda olası kaya düşmesi
olayı durumunda "afete maruz bölge" sınırının genişleyeceğini,
davalının arazisini kapsayacağını, yapı ve ikamete yasaklı bölgenin ilan
edileceğini ve 7269 sayılı Kanun gereğince tapuda "afete maruz
bölge" olduğuna dair şerh konulacağını, bölgenin tarıma dahi
kapatılabileceğini, yapılan kaya ıslahında kamu yararının bulunduğunu
belirtmiştir.
ESPİYE ASLİYE HUKUK MAHKEMESİ : 18.4.2013 gün ve E: 2012/345, K: 2013/169 sayı
ile, 119 ada, 13 parsel sayılı taşınmazla ilgili olarak davalı idarenin
yapmış olduğu plan ve proje kapsamında dava konusu 119 ada 13 parsel sayılı
taşınmaz üzerinde bulunan kaya kütlesinin genel kamu sağlığı ve güvenliği
için ıslahının yapılmasının uygun bulunduğu, (usulüne uygun şekilde alınıp
alınmadığı mahkemelerinin görev alanına girmediğinden değerlendirmekle
birlikte) buna ilişkin alınmış bir idari kararın bulunduğu, bu idari karar çerçevesinde
işlemlere başlanıldığı, ihaleye çıkıldığı, ihaleyi alan şirket tarafından
çalışmaların başlatıldığı ve yürütüldüğü, ancak denetimin yine davalı kamu
kurumunda bulunduğu anlaşılmakla, idari kararın iptali suretiyle
müdahalenin önlenmesi, taşınmazın eski hale getirilmesi ve tazminat hususu
mahkemelerinin görev alanına girmediği anlaşılmakla, mahkemelerinin
görevsizliğine, davacının görevli ve yetkili İdari Yargı merciinde dava
açma hakkı bulunduğunun hatırlatılmasına karar vermek gerektiği gerekçesiyle
davanın görev yönünden reddine, dava konusu ihtilafın idari yargının
görevine girdiği nedeniyle mahkemelerinin görevsizliğine karar vermiş, bu
karar kesinleşmiştir.
Davacı vekili
bu kez 119 ada, 13 parsel sayılı taşınmazla ilgili olarak, kuzey-güney doğrultusunda batı tarafından arazinin
eğiminin tersine ve doğu yönü boyunca, yatay ve dikey koordinat içerisinde
dava tarihi itibariyle değişik güç ve hacimde iş makineleri kullanılarak;
kazmak, delmek, oymak, yıkmak, ürkütmek, devirmek, eşmek, kaldırmak ve
aktarmak suretiyle geniş ve derin bir bant oluşturulması sonucu; bilgi ve
bilinçlendirme yapmadan, herhangi bir resmi duyuru yöntemi kullanmadan,
acele elatma ya da kamulaştırma yoluna gitmeksizin müdahale ederek, zarar
görmesine neden olan Giresun Valiliği (İl Alet ve Acil Durum Müdürlüğü)
eylemi ve buna dayalı olarak gerçekleştirdiği çalışmaları sonucu oluşan
toplam 25.000.00.- TL zararın, olay tarihinden itibaren yürütülecek yasal
faizle birlikte tazminat/giderim şeklinde taraflarına ödenmesi istemiyle
idari yargı yerinde tamyargı davası açmıştır.
ORDU İDARE
MAHKEMESİ : 5.8.2013 gün ve E:2013/945, K: 2013/748 sayı ile, dava konusu
olayda uyuşmazlığın, hakkında herhangi bir kamulaştırma kararı olmayan davacıya
ait taşınmazın, kaya kütlesinin ıslah çalışmaları sırasında hasara
uğramasından doğan zararın tazmin edilmesi isteminden kaynaklandığının ve
bu niteliği gereği haksız fiil neticesinde meydana gelen zararın tazminine
yönelik olduğunun açık olduğu; bu durumda, idarenin dava konusu taşınmaza
kamulaştırmasız el atmasından doğan zararın tazminine yönelik bulunan
davanın haksız fiillere ilişkin özel hukuk hükümlerine göre görüm ve
çözümünün, adli yargı yerinin görevine girdiği gerekçesiyle davanın görev yönünden
reddine karar vermiş, bu karar kesinleşmiştir.
Davacı vekili, adli ve idari yargı
yerlerince verilmiş olan görevsizlik kararları nedeniyle oluştuğu öne
sürülen olumsuz görev uyuşmazlığının giderilmesi istemiyle başvuruda
bulunmuştur.
İNCELEME VE GEREKÇE:
Uyuşmazlık Mahkemesi Hukuk Bölümü’nün, Serdar
ÖZGÜLDÜR’ün Başkanlığında, Üyeler: Eyüp Sabri BAYDAR, Ali ÇOLAK, Sıddık
YILDIZ, Nurdane TOPUZ, Ayhan AKARSU ve Mehmet AKBULUT‘un katılımlarıyla
yapılan 05.05.2014 günlü toplantısında:
l-İLK İNCELEME: Dosya üzerinde 2247 sayılı Yasa’nın 27.
maddesi uyarınca yapılan incelemeye göre; adli ve idari yargı yerleri
arasında 2247 sayılı Yasa'nın 14. maddesinde öngörülen biçimde olumsuz
görev uyuşmazlığı doğduğu, idari ve adli yargı dosyalarının 15. maddede belirtilen
yönteme uygun olarak davacının istemi üzerine son görevsizlik kararını
veren mahkemece Uyuşmazlık Mahkemesi'ne gönderildiği ve usule ilişkin
işlemlerde herhangi bir noksanlık bulunmadığı anlaşıldığından görev
uyuşmazlığının esasının incelenmesine oy birliği ile karar verildi.
II-ESASIN
İNCELENMESİ: Raportör-Hakim Gülşen AKAR PEHLİVAN’ın, davanın çözümünde adli
yargının görevli olduğu yolundaki raporu ile dosyadaki belgeler okunduktan;
ilgili Başsavcılarca görevlendirilen Yargıtay Cumhuriyet Savcısı Mehmet
BAYHAN ile Danıştay Savcısı Mehmet Ali GÜMÜŞ davada idari yargının görevli
olduğu yolundaki sözlü açıklamaları da dinlendikten sonra GEREĞİ GÖRÜŞÜLÜP
DÜŞÜNÜLDÜ:
Dava,
davacının maliki olduğu Giresun İli, Yağlıdere İlçesi Kurucalı Mahallesi,
Bozkıranı mevkii 119 ada, 13 parsel sayılı taşınmazın, davalı idarece
kamulaştırma yoluna gidilmeksizin müdahalesi sonucunda uğranıldığı ileri
sürülen zararlara karşılık olarak maddi zararın olay tarihinden itibaren
işleyecek yasal faiziyle birlikte tazmini istemiyle açılmıştır.
5902 sayılı Afet ve Acil Durum Yönetimi
Başkanlığının Teşkilat ve Görevleri Hakkında Kanunun “Amaç ve Kapsam”
başlıklı 1.maddesinde “(1) Bu Kanunun amacı, afet ve acil durumlar ile sivil savunmaya
ilişkin hizmetleri yürütmek üzere, Başbakanlığa bağlı Afet ve Acil Durum
Yönetimi Başkanlığının kurulması, teşkilatı ile görev ve yetkilerini
düzenlemektir. Başbakan, Başkanlıkla ilgili yetkilerini bir bakan aracılığı
ile kullanabilir.
(2) Bu Kanun; afet ve acil durumlar ile sivil
savunmaya ilişkin hizmetlerin ülke düzeyinde etkin bir şekilde
gerçekleştirilmesi için gerekli önlemlerin alınması ve olayların meydana
gelmesinden önce hazırlık ve zarar azaltma, olay sırasında yapılacak
müdahale ve olay sonrasında gerçekleştirilecek iyileştirme çalışmalarını
yürüten kurum ve kuruluşlar arasında koordinasyonun sağlanması ve bu
konularda politikaların üretilmesi ve uygulanması hususlarını kapsar” ;
“Tanımlar” başlıklı 2.maddesinde “
a) Acil durum: Toplumun
tamamının veya belli kesimlerinin normal hayat ve faaliyetlerini durduran
veya kesintiye uğratan ve acil müdahaleyi gerektiren olayları ve bu
olayların oluşturduğu kriz halini,
b) Afet: Toplumun tamamı
veya belli kesimleri için fiziksel, ekonomik ve sosyal kayıplar doğuran,
normal hayatı ve insan faaliyetlerini durduran veya kesintiye uğratan
doğal, teknolojik veya insan kaynaklı olayları,
c) Afet ve Acil Durum
Yönetim Merkezi: Afet ve acil durumlarda müdahalenin koordine edildiği, 24
saat esasına göre çalışan, kesintisiz ve güvenli bilgi –işlem ve haberleşme
sistemleri ile donatılan merkezi,
ç) Akreditasyon:
Başkanlığın koordinasyonunda çalışılabilmesi için özel kuruluşlar ile sivil
toplum kuruluşlarına uygunluk belgesi verilmesini,
d) Başkan: Afet ve Acil
Durum Yönetimi Başkanını,
e) Başkanlık: Afet ve Acil
Durum Yönetimi Başkanlığını,
f) Hazırlık: Afet ve
acil durumlara etkin bir müdahale amacıyla önceden yapılan her türlü
faaliyetleri,
g) İyileştirme: Afet ve
acil durum sebebiyle bozulan hayatın normalleştirilmesine yönelik
faaliyetleri ve yeniden yapılanmayı,
ğ) Müdahale: Afetlerde
ve acil durumlarda can ve mal kurtarma, sağlık, iaşe, ibate, güvenlik, mal
ve çevre koruma, sosyal ve psikolojik destek hizmetlerinin verilmesine
yönelik çalışmaları,
h) Risk: Belirli bir
alandaki tehlike olasılığına göre kaybedilecek değerlerin ölçüsünü,
ı) Risk azaltma: Belirli
bir kesim veya alanda geliştirilen afet senaryolarına göre, olası risklerin
önlenmesi, kabul edilebilir ölçülere indirilmesi ya da paylaşımı amacıyla
alınacak her türlü planlı müdahaleyi,
i) Risk yönetimi: Ülke,
bölge, kent ölçeğinde ve yerel ölçekte risk türleri ve düzeylerini tespit
etme, azaltma ve paylaşma çalışmaları ile bu alandaki planlama esaslarını,
j) Sivil savunma: Düşman
saldırılarına karşı halkın can ve mal kaybının en az seviyeye indirilmesi,
hayati önem taşıyan her türlü resmi ve özel tesis ve kuruluşların korunması
ve faaliyetlerinin devamını sağlayacak iyileştirmenin yapılması, savunma
gayretlerinin halk tarafından en yüksek seviyede desteklenmesi ve halkın
moralini yüksek tutmak için alınacak her türlü silahsız koruyucu ve
kurtarıcı tedbir ve faaliyetleri,
k) Zarar azaltma:
Afetlerde ve acil durumlarda meydana gelmesi muhtemel zararların yok
edilmesi veya azaltılmasına yönelik risk yönetimi ve önleme tedbirlerini,
ifade eder.” hükmüne; yer verilmiş;
7269 sayılı Umumi Hayata Müessir Afetler Dolayısıyla Alınacak
Tedbirlerle Yapılacak Yardımlara Dair Kanunun 1.maddesinde “(Değişik: 2/7/1968 - 1051/1 md.)
(Değişik birinci
fıkra: 27/12/1993 - 3956/1 md.)
Deprem (Yer sarsıntısı), yangın, su baskını, yer kayması, kaya düşmesi,
çığ, tasman ve benzeri afetlerde; yapıları ve kamu tesisleri genel hayata
etkili olacak derecede zarar gören veya görmesi muhtemel olan yerlerde
alınacak tedbirlerle yapılacak yardımlar hakkında bu kanun hükümleri uygulanır.
Afete uğR.an meskün
yerlerin büyüklüğü o yerin tamamında veya bir kesiminde yıkılan, oturulmaz
hale gelen bina sayısı, zarar gören yapı ve tesislerin genel hayata etki
derecesi, mahallin ekonomik ve sosyal özellikleri, zararın kamu oyundaki
tepkisi, normal hayat düzenindeki aksamalar ve benzeri hususlar gözönünde
tutulmak suretiyle afetlerin genel hayata etkililiğine ilişkin temel
kurallar, İçişleri ve Maliye Bakanlıklarının mütalaaları da alınarak İmar
ve İskan Bakanlığınca hazırlanacak bir yönetmelikle belirtilir.
Yukarda yazılı
afetlerin meydana gelmesinde veya muhtemel olması halinde zararın o yerin
genel hayatına etkili olup olmadığına, yönetmelik esasları gereğince, İmar
ve İskan Bakanlığı tarafından karar verilir.
Şu kadar ki, afetin
meydana gelmesi halinde bu kanun gereğince alınması lazımgelen acil
tedbirlerin ittihazına afetin meydana geldiği bölgenin valisi yetkilidir.”
hükmüne yer verilmiştir.
Giresun
Valiliği İl Afet ve Acil Durum Müdürlüğü’nün 15.11.2012 tarihinde Mahkeme
kayıtlarına giren yazısında “... 1-Yağlıdere ilçesi, Günece Mahallesi
(Köyü), Taşyanı Mevkiide ki kaya düşmesi olayı; mülga Bayındırlık ve İskân
Bakanlığı Afet İşleri Genel Müdürlüğünün teknik elemanlarınca incelenmiş,
11.05.2000 tarih vp6038 sayılı yazısı ekindeki 15.02.2000 tarihli Jeolojik
Etüt Raporu düzenlenmiştir. Kaya düşmesi olayı 7269 sayılı kanun gereğince
“Genel Hayata Etkileyici” nitelikte olması nedeniyle 29 konut için nakil
kararı verilmiştir. Bakanlıkça 02.05.2000 tarih ve 5496 sayılı “Genel
Hayata Etkililik Oluru” alınmıştır.
2-Kaya
düşmesi olayının etkilediği alan için 19.03.2001 tarih ve 2001/2196 sayılı
Bakanlar Kurulu Kararı ile 7269 sayılı Kanunun 2. maddesine göre Afete
Maruz Bölge Kararı alınmıştır.
3-Nakil
öngörülen 29 aileden 6 aile konut naklini kabul etmiştir. 6 aile için yeni
yerleşim yeri seçilmiştir. Ancak 22 aile nakli kabul etmemiştir.
4-Kaya
ıslahı için mülga Bayındırlık ve İskân Müdürlüğünce mülga Köy Hizmetleri İl
Müdürlüğünce yapılan ihale ile patlayıcı madde kullanmadan ıslah çalışmasına
başlatılmış ancak teknik yetersizlikler nedeniyle ıslah işinden
vazgeçilmiştir.
5- Kaya
düşmesi olayı ile ilgili 22.12.2011 tarih ve 1575 sayılı yazımız ile
konunun Afet Acil Durum Yönetim Başkanlığınca yerinde incelemesiyle görüş
bildirilmesi istenilmiştir. Afet Acil Durum Yönetim Başkanlığının
07.02.2012 tarih ve 1048 sayılı yazısı ile “kaya düşmesi olayının
Valiliğinizce (İl Afet ve Acil Durum Müdürlüğü) değerlendirilmesi
istenilmiştir
6-
Müdürlüğümüz teknik elemanlarımızca 03.11.2011 tarihinde inceleme yapılmış,
28.03.2012 tarihli Jeolojik Etüt Raporu düzenlenmiştir. Jeolojik Etüt
Raporunda; kaya bloklarının ana kütleden 2 metre açıldığını,
şevin ön kısmında ise kaya bloklarının düştüğü belirtilerek, kaya ıslahı
işinin bir an önce yapılması gerektiği belirtilmiştir. Ayrıca kaya ıslahı
işinin yapılabilmesi için proje hazırlanmış ve keşif özeti çıkartılarak
ödenek istenilmiştir.
7-Kaya
ıslahı işi için Afet Acil Durum Yönetim Başkanlığınca 15.05.2012 tarih ve
4781 sayılı Revize Programda Olurunda 610.000 TL ödenek tahsis edilmiştir.
Yatırım programı doğrultusunda gerekli ihale oluru alınarak kaya ıslah işi
ihale edilmiş, 22.08.2011 tarihli ihale uhdesinde kalan Yurt-Se İnşaat Ltd.
Şti. ile sözleşme yapılmıştır.
8-22.08.2012
tarihinde kaya ıslahı yapılacak alanın yer teslimi yapılarak yüklenici
tarafından işe başlanılmıştır…” şeklindeki açıklamaya yer verilmiştir.
Öte yandan, İdarenin yürütmekle yükümlü bulunduğu kamu hizmetine
ilişkin olarak uygulamaya koyduğu plan ve projeye göre meydana getirdiği
yol, kanal, baraj, su yolları, su şebekesi gibi tesislerin kurulması,
işletilmesi ve bakımı sırasında kişilere verdiği zararların tazmini
istemiyle açılacak davaların görüm ve çözümünün, idari eylem ve işlemlerden
dolayı kişisel hakları muhtel olanlar tarafından açılacak tam yargı
davaları kapsamında yargısal denetim yapan idari yargı yerine ait olduğu;
idarece herhangi bir ayni hakka müdahalede bulunulduğu, özel mülkiyete konu
taşınmaza kamulaştırmasız el atıldığı veya plan ve projeye aykırı iş
görüldüğü iddiasıyla açılacak müdahalenin men’i ve meydana gelen zararın
tazmini davalarının ise, mülkiyete tecavüzün önlenmesine ve haksız fiillere
ilişkin özel hukuk hükümlerine göre adli yargı yerinde çözümleneceği,
yerleşik yargısal içtihatlarla kabul edilmiş bulunmaktadır.
Nitekim,
yukarıda belirtilen genel kabul doğrultusundaki Yargıtay İçtihadı
Birleştirme Kurulunun 11.2.1959 günlü E:1958/17, K:1959/15 sayılı kararının
III. bölümünde, “İstimlaksiz el atma halinde amme teşekkülü İstimlak
Kanununa uygun hareket etmeden ferdin malını elinden almış olması sebebiyle
kanunsuz bir harekette bulunmuş durumdadır. Ve bu bakımdan dava Medeni
Kanun hükümlerine giren mülkiyete tecavüzün önlenmesi veya haksız fiil
neticesinde meydana gelen zararın tazmini davasıdır. Ve bu bakımdan adliye
mahkemesinin vazifesi içindedir.” görüşüne yer verilmiştir.
Yukarıda
ilgili hükümlerine yer verilen yasal düzenlemeler uyarınca, davacı ile
diğer 28 konut sahibi bakımından kaya düşmesi hadisesi sonrasında davalı
Giresun Valiliğince tesis edilen “Genel Hayata etkililik oluru” ile bu olur
sonrasında Bakanlar Kurulunca alınan “afete maruz bölge kararı’nın birer
idari işlem teşkil ettiği, keza bu kararlar sonrasında kaya ıslahı projesi
hazırlanması”, “jeolojik etüt raporu düzenlenmesi” ve “kaya ıslah işinin
ihale edilmesi ve ihaleyi takiben yüklenici firmaya yer teslimi yapılması”
faaliyetlerinin de idari tasarruflar mahiyetinde bulunduğu açık olmakla
beraber; dava konusu taşınmaza herhangi bir kamulaştırma yapılmaksızın
davalı idarece (yüklenici firma marifetiyle toprak ıslahı yapılmak
suretiyle) fiilen el atılması karşısında, artık idari işleme dayalı bir
idari eylemin varlığından söz etmek mümkün değildir ve idarenin bu
davranışının bir haksız fiil teşkil ettiği kuşkusuzdur.
Bu durumda,
idarenin dava konusu taşınmaza kamulaştırmasız el atmasından doğan zararın
tazminine yönelik bulunan davanın haksız fiillere ilişkin özel hukuk
hükümlerine göre görüm ve çözümü adli yargı yerinin görevine girmektedir.
Açıklanan
nedenlerle davanın görüm ve çözümünde adli yargının görevli olduğu, Espiye
Asliye Hukuk Mahkemesi’nce verilen görevsizlik kararının kaldırılması
gerekmiştir.
SONUÇ :
Davanın görüm ve çözümünde ADLİ YARGININ görevli olduğuna, Espiye Asliye
Hukuk Mahkemesinin 18.4.2013 gün ve E: 2012/345, K: 2013/169 sayılı
GÖREVSİZLİK KARARININ KALDIRILMASINA, 05.05.2014 gününde Üyelerden Eyüp
Sabri BAYDAR ve Nurdane TOPUZ’un KARŞI OYLARI ve OYÇOKLUĞU İLE KESİN OLARAK
karar verildi.
KARŞI OY
Dava,
davacının maliki olduğu Giresun ili, Yağlıdere İlçesi, Kurucalı Mahallesi,
Bozkıranı mevkii, 119 ada, 13 parsel sayılı taşınmazın, davalı idarece
kamulaştırma yoluna gidilmeksizin müdahalesi sonucunda uğranıldığı ileri
sürülen zararın olay tarihinden itibaren işleyecek yasal faiziyle birlikte
tazmini istemiyle açılmıştır.
Giresun
Valiliği İl Afet ve Acil Durum Müdürlüğü’nün 15.11.2012 tarihinde Mahkeme
kayıtlarına giren yazısında “...1-Yağlıdere İlçesi, Günece Mahallesi
(Köyü), Taşyanı mevkiindeki kaya düşmesi olayı mülga Bayındırlık ve İskân
Bakanlığı Afet İşleri Genel Müdürlüğünün teknik elemanlarınca incelenmiş;
11.05.2000 tarih ve 6038 sayılı yazısı ekindeki 15.02.2000 tarihli Jeolojik
Etüt Raporu düzenlenmiştir. Kaya düşmesi olayı 7269 sayılı Kanun gereğince
“Genel Hayata Etkileyici” nitelikte olması nedeniyle 29 konut için nakil
kararı verilmiştir. Bakanlıkça 02.05.2000 tarih ve 5496 sayılı “Genel
Hayata Etkililik Oluru” alınmıştır.
Kaya
düşmesi olayının etkilediği alan için 19.03.2001 tarih ve 2001/2196 sayılı
Bakanlar Kurulu Kararı ile 7269 sayılı Kanunun 2. maddesine göre Afete
Maruz Bölge Kararı alınmıştır.
Nakil
öngörülen 29 aileden 6 aile konut naklini kabul etmiştir. 6 aile için yeni
yerleşim yeri seçilmiştir. Ancak 22 aile nakli kabul etmemiştir.
Kaya
ıslahı için mülga Bayındırlık ve İskân Müdürlüğünce mülga Köy Hizmetleri İl
Müdürlüğünce yapılan ihale ile patlayıcı madde kullanmadan ıslah çalışması
başlatılmış ancak teknik yetersizlikler nedeniyle ıslah işinden
vazgeçilmiştir.
Kaya
düşmesi olayı ile ilgili 22.12.2011 tarih ve 1575 sayılı yazımız ile
konunun Afet Acil Durum Yönetim Başkanlığınca yerinde incelemesiyle görüş
bildirilmesi istenilmiştir. Afet Acil Durum Yönetim Başkanlığının
07.02.2012 tarih ve 1048 sayılı yazısı ile “kaya düşmesi olayının
Valiliğinizce (İl Afet ve Acil Durum Müdürlüğü) değerlendirilmesi
istenilmiştir.
Müdürlüğümüz
teknik elemanlarımızca 03.11.2011 tarihinde inceleme yapılmış, 28.03.2012
tarihli Jeolojik Etüt Raporu düzenlenmiştir. Jeolojik Etüt Raporunda; kaya
bloklarının ana kütleden 2
metre açıldığını, şevin ön kısmında ise kaya
bloklarının düştüğü belirtilerek, kaya ıslahı işinin bir an önce yapılması
gerektiği belirtilmiştir. Ayrıca kaya ıslahı işinin yapılabilmesi için
proje hazırlanmış ve keşif özeti çıkartılarak ödenek istenilmiştir.
Kaya
ıslahı işi için Afet Acil Durum Yönetim Başkanlığınca 15.05.2012 tarih ve
4781 sayılı Revize Program Olurunda 610.000 TL ödenek tahsis edilmiştir.
Yatırım programı doğrultusunda gerekli ihale oluru alınarak kaya ıslah işi
ihale edilmiş, 22.08.2011 tarihli ihale uhdesinde kalan Yurt-Se İnşaat Ltd.
Şti. ile sözleşme yapılmıştır.
22.08.2012
tarihinde kaya ıslahı yapılacak alanın yer teslimi yapılarak yüklenici
tarafından işe başlanılmıştır...” şeklindeki açıklamaya yer verilmiştir.
Öte
yandan, İdarenin yürütmekle yükümlü bulunduğu kamu hizmetine ilişkin olarak
uygulamaya koyduğu plan ve projeye göre meydana getirdiği yol, kanal,
baraj, su yolları, su şebekesi gibi tesislerin kurulması, işletilmesi ve
bakımı sırasında kişilere verdiği zararların tazmini istemiyle açılacak
davaların görüm ve çözümünün, idari eylem ve işlemlerden dolayı kişisel
hakları muhtel olanlar tarafından açılacak tam yargı davaları kapsamında
yargısal denetim yapan idari yargı yerine ait olduğu; idarece herhangi bir
ayni hakka müdahalede bulunulduğu, özel mülkiyete konu taşınmaza
kamulaştırmasız el atıldığı veya plan ve projeye aykırı iş görüldüğü
iddiasıyla açılacak müdahalenin men’i ve meydana gelen zararın tazmini
davalarının ise, mülkiyete tecavüzün önlenmesine ve haksız fiillere ilişkin
özel hukuk hükümlerine göre adli yargı yerinde çözümleneceği, yerleşik
yargısal içtihatlarla kabul edilmiş bulunmaktadır.
Davacı
ile diğer 28 konut sahibi bakımından kaya düşmesi sonrasında davalı idarece
tesis edilen idari işlemler göz önünde bulundurulduğunda, bu işlemlerin
icrası sırasında verilen zararların tazmini istemiyle açılan davanın görüm
ve çözümü, idari eylem ve işlemlerden dolayı kişisel hakları muhtel olanlar
tarafından açılacak tam yargı davaları kapsamında idari yargının görevinde
bulunmaktadır.
Bu
nedenle, davanın idari yargı yerinde çözümlenmesi gerektiği oyu ile karara
katılmıyorum.
KARŞI OY
Dosya
içeriğinden;
Davacı
taşınmazının bulunduğu Giresun- Yağlıdere - Günece köyü taş yanı mevkiinde
kaya düşmesi olayının, 7269 sayılı Umumi Hayata Müessir Afetler Dolayısıyla
Alınacak Tedbirlerle Yapılacak Yardımlara İlişkin Yasa hükümleri uyarınca
“Genel Hayatı etkileyici” nitelikte bulunması nedeniyle, Bayındırlık ve
İskan Bakanlığının 02.05.2000 tarih ve 5496 sayılı kararı ile “Genel Hayata
Etkililik” oluru alındığı,
Kaya
düşmesi olayının etkilediği alan içinde, Bakanlar Kurulunun 19.03.2001
tarih 2001/12196 sayılı “Afete Maruz Bölge” kararı verildiği,
Alınan
kararlar sonrasında, İdarece kaya ıslahı projesi hazırlandığı, jeolojik etüt
raporu düzenlendiği, kaya ıslah işinin ihalesinin yapıldığı, ihaleyi
takiben mahallin yüklenici firmaya teslim edildiği, yüklenici firma
tarafından işe başlanıldığı anlaşılmaktadır.
Yukarıda
belirtilen Bakanlığın Genel Hayata Etkililik oluru, Bakanlar Kurulunun
Afete Maruz Bölge Kararı, ve bu kararlara dayanılarak hazırlanan proje,
jeolojik etüt raporları, işin ihalesi ve yükleniciye teslim faaliyetlerinin
idari tasarruflar niteliğinde olduğu açıktır.
İdarenin
yürütmekle yükümlü bulunduğu kamu hizmetine ilişkin olarak uygulamaya
koyduğu plan ve projeye dayanılarak yapılan işlem ve eylemler sırasında
kişilere verilen zararların tazmini istemiyle açılacak davaların görüm ve
çözümü, tam yargı davası kapsamında yargısal denetim yapan İdari Yargı
yerine aittir.
Uyuşmazlıkta
İdari Yargının görevli kabul edilmesi gerekirken yazılı şekilde Adli
Yargının görevli kabul edilmesine ilişkin sayın çoğunluk görüşüne karşıyım.
|
|
Karşı
Oy
Eyüp Sabri BAYDAR
|
—— • ——
Uyuşmazlık Mahkemesi
Başkanlığından:
2-ESAS NO : 2014/464
KARAR NO: 2014/516
KARAR TR : 05.05.2014
(Hukuk Bölümü)
ÖZET :
Elektrik abonesi olan davacının, elektrik tüketim miktarına göre tahakkuk
ettirilen faturalarda hizmet bedeli karşılığı olmayan “K/K bedeli” adı
altında aboneliklerden kayıp kaçak bedeli alınmasının yasal olmadığı
iddiası ile kayıp/kaçak bedeli adı altında ödenen bedelin faizi ile
birlikte davalıdan tahsili istemiyle açtığı davanın, ADLİ YARGI YERİNDE
çözümlenmesi gerektiği hk.
K A R A R
Davacı :
Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı
Vekilli : Av. M.T.
Davalı :
TEDAŞ Akdeniz Elektrik Müessese Müdürlüğü
Vekili : Av. M.Ç. & Av. F.C. (Adli Yargıda)
O L
AY : Davacı vekili, dava
dilekçesinde özetle; Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı İl Müdürlüğü’ne
bağlı Yetiştirme Yurtları’nın Akdeniz EDAŞ Burdur İşletme Müdürlüğü’nün
238060 ve 269120 nolu elektrik abonesi olduklarını, elektrik tüketim
miktarına göre tahakkuk ettirilen faturalarda hizmet bedeli karşılığı
olmayan “ K/K bedeli” adı altında aboneliklerden kayıp kaçak kullanım
bedeli alınmasının yasal olmadığını belirterek; kayıp/kaçak bedeli adı
altında haksız, hukuksuz olarak ödenmiş olan 1.237,58 TL’nin ödeme
tarihinden itibaren değişken yasal faiz oranı uygulanmak sureti ile
hesaplanacak işlemiş faizi ile birlikte davalıdan tahsili istemiyle adli
yargıda dava açılmıştır.
BURDUR
1. ASLİYE HUKUK MAHKEMESİ (TÜKETİCİ MAHKEMESİ SIFATIYLA): 13.06.2013
gün ve E:2013/104 K:2013/415 sayılı kararında özetle; davacı vekilinin
talebinin, idari işlemlerle ilgili olduğundan uyuşmazlığın idari yargı yerinde
çözümlenmesi gerektiğine işaret edilerek yargı yolu bakımından görevsizlik
kararı vermiş ve verilen bu karar temyiz edilmeksizin kesinleşmiştir.
Davacı
vekili bu kez, aynı istemle idari yargıda dava açmıştır.
ISPARTA
İDARE MAHKEMESİ: 02.09.2013 gün ve E:2013/854 K:2013/860 sayılı kararında
“…dava konusu olayda elektrik kayıp-kaçak bedelinin davalı idarece sadece
abonelerden alınan ve abonelik sözleşmesinin uygulanmasından kaynaklanan
bir bedel olduğu dolayısıyla uyuşmazlığın abonelik sözleşmesinden kaynaklandığı
açık olup, bu tür işlemlere karşı açılan davanın görüm ve çözüm yerinin
adli yargı mercii olduğu hususu Danıştay ve Yargıtay’ın kökleşmiş
içtihatlarında da sabit olduğu…” gerekçesiyle davanın 2277 sayılı İdari
Yargılama Usulü Yasası’nın 15/1-a maddesi hükmü uyarınca görev yönünden
reddine karar vermiş ve verilen kararın Antalya Bölge İdare Mahkemesi’nin
10.01.2014 gün ve E:2013/3206, K:2014/87 sayılı kararı ile onanmasının
ardından görevsizlik kararı kesinleşmiştir.
İNCELEME VE GEREKÇE :
Uyuşmazlık Mahkemesi Hukuk Bölümü’nün, Serdar
ÖZGÜLDÜR’ün Başkanlığında, Üyeler: Eyüp Sabri BAYDAR, Ali ÇOLAK, Sıddık
YILDIZ, Nurdane TOPUZ, Ayhan Akarsu ve Mehmet AKBULUT’un katılımlarıyla
yapılan 05.05.2014 günlü toplantısında:
l-İLK
İNCELEME:2247 sayılı Uyuşmazlık Mahkemesi Kuruluş ve İşleyişi Hakkında
Kanun’un 14. maddesine göre; olumsuz görev uyuşmazlığının bulunduğunun
ileri sürülebilmesi için adli, idari veya askeri yargı mercilerinden en az
ikisinin tarafları, konusu ve sebebi aynı olan davada kendilerini görevsiz
görmeleri ve bu yolda verdikleri kararların kesin veya kesinleşmiş olması
gerekmekte olup, bu uyuşmazlığın giderilmesi istemi ise, hukuk uyuşmazlıklarında
ancak davanın taraflarınca ileri sürülebilmektedir. Aynı Yasanın 27.
maddesinde ise, Uyuşmazlık Mahkemesinin, uyuşmazlık çıkarmaya veya görev
uyuşmazlıklarına ilişkin istemleri önce şekil ve süre açısından
inceleyeceği; yöntemine uymayan veya süresi içinde ileri sürülmemiş
istemleri reddedeceği kuralına yer verilmektedir
Dosya
üzerinde 2247 sayılı Yasanın 27. maddesi uyarınca yapılan incelemeye göre;
Adli ve
idari yargı yerleri arasında anılan Yasanın 14. maddesinde öngörülen
biçimde olumsuz görev uyuşmazlığı doğduğu, idari yargı dosyasının davacı
vekilinin istemi üzerine son görevsizlik kararını veren Mahkemece, adli
yargı dosyası da temin edilmek suretiyle Mahkememize gönderildiği ve usule
ilişkin herhangi bir noksanlık bulunmadığı anlaşıldığından, adli ve idari
yargı yerleri arasında doğan görev uyuşmazlığının esasının incelenmesine oy
birliği ile karar verildi.
II-ESASIN İNCELENMESİ: Raportör-Hakim Filiz BUDAK’ın,
davanın çözümünde adli yargının görevli olduğu yolundaki raporu ile
dosyadaki belgeler okunduktan; ilgili Başsavcılarca görevlendirilen
Yargıtay Cumhuriyet Savcısı Mehmet BAYHAN ile Danıştay Savcısı Mehmet Ali
GÜMÜŞ’ün davada adli yargının görevli olduğu yolundaki sözlü açıklamaları
da dinlendikten sonra GEREĞİ GÖRÜŞÜLÜP DÜŞÜNÜLDÜ:
Dava, elektrik abonesi olan davacının, elektrik tüketim
miktarına göre tahakkuk ettirilen faturalarda hizmet bedeli karşılığı
olmayan “ K/K bedeli” adı altında aboneliklerden kayıp kaçak bedeli
alınmasının yasal olmadığı iddiası ile kayıp/kaçak bedeli adı altında
ödenmiş olan 1.237,58 TL’nin ödeme tarihinden itibaren değişken yasal faiz
oranı uygulanmak sureti ile hesaplanacak işlemiş faizi ile birlikte
davalıdan tahsili istemiyle açılmıştır.
Dosya kapsamında yapılan incelemede; davacı Aile ve
Sosyal Politikalar Bakanlığı İl Müdürlüğü’ne bağlı Yetiştirme Yurtları’nın
Akdeniz EDAŞ Burdur İşletme Müdürlüğü’nün 238060 ve 269120 nolu elektrik
abonesi olduğu, bu aboneliklerden 14.04.2011-15.03.2012 tarihleri arasında
toplam 1237,58 TL kaçak/kayıp bedeli olarak tahsilat yapıldığı, davalı
tarafa tahsil edilen bu miktarın geri ödenmesi için yapılan başvurunun
reddine karar verildiği anlaşılmıştır.
233
sayılı Kamu İktisadi Teşebbüsleri Hakkında Kanun Hükmünde Kararname ile bir
kamu iktisadi kuruluşu olarak kurulan TEK- Türkiye Elektrik Kurumu,
12.8.1993 tarih ve 93/4789 sayılı Bakanlar Kurulu kararıyla, “Türkiye
Elektrik Üretim, İletim Anonim Şirketi (TEAŞ)” ve “Türkiye Elektrik Dağıtım
Anonim Şirketi (TEDAŞ)” ünvanlı iki ayrı iktisadi devlet teşekkülü şeklinde
teşkilatlandırılmış olup, 233 sayılı KHK.’ ye ekli listede Enerji ve Tabii
Kaynaklar Bakanlığı ile ilgilendirilen “Teşekküller” olarak gösterilmiştir.
233
sayılı KHK.’ nin 1. maddesinde, bu KHK.’ nin: iktisadi devlet teşekkülleri
ile kamu iktisadi kuruluşlarının ve bunların müesseselerinin, bağlı
ortaklıklarının kurulmasını, iştiraklerinin teşkilini, özerk bir tarzda ve
ekonominin kurallarına uygun olarak yönetilmelerini ve amaçlarına
ulaşabilmelerini sağlamak için denetlenmelerini düzenlemek amacı taşıdığına
işaret edilmiş; 2. maddesinde, iktisadi devlet teşekkülü “Teşekkül”,
sermayesinin tamamı Devlete ait, iktisadi alanda ticari esaslara göre
faaliyet göstermek üzere kurulan, kamu iktisadi teşebbüsüdür.” şeklinde
tanımlanmış; değişik 15. maddesinde, sermayesinin tamamı Devlete ait
teşebbüslerin, işletmelerini müessese halinde teşkilatlandırabilecekleri ve
müesseselerin, teşebbüs genel müdürünün teklifi, yönetim kurulunun kararı
ile kurulacağı belirtilmiş, 4. maddesinde teşebbüslerin, 16. maddesinde de
müesseselerin, tüzel kişiliğe sahip oldukları ve bu KHK.’ de saklı tutulan
hususlar dışında özel hukuk hükümlerine tabi bulundukları ifade edilmiştir.
Buna
göre, TEDAŞ’ nin, 233 sayılı KHK.’ de işaret edildiği üzere, özerk bir
tarzda ve ekonominin kurallarına uygun olarak faaliyette bulunmak üzere
kurulup işletmelerini müessese olarak teşkilatlandıran, sermayesinin tamamı
Devlete ait, tüzelkişiliğe sahip bir kamu kurumu olduğu kuşkusuzdur. Ancak,
233 sayılı KHK.’ de saklı tutulan hususlar dışında özel hukuk hükümlerine
tabi bulunduğu gözden kaçırılmamalıdır.
Elektrik
dağıtım ve perakende satış sektöründe rekabete dayalı bir ortamın
oluşturulması ve gerekli reformların yapılmasını teminen dağıtım bölgeleri
baz alınarak Kamu mülkiyetindeki elektrik işletmelerinin yeniden yapılandırılması
suretiyle elektrik enerjisi dağıtım hizmetlerinin özelleştirilmesine karar
verilmiş ve TEDAŞ 02.04.2004 tarih ve 2004/22 sayılı Özelleştirme Yüksek
Kurulu Kararı ile özelleştirme kapsam ve programına alınmıştır. Dağıtım bölgeleri
yeniden belirlenerek, Türkiye 21 dağıtım bölgesine ayrılmıştır.
Özelleştirme Yüksek Kurulu Kararı ile özelleştirme kapsam ve
programına alınan TEDAŞ; özelleştirme sürecinde bulunan ve sermayesinin
tamamı T.C. Başbakanlık Özelleştirme İdaresi Başkanlığı’na ait bir
kuruluştur.
Akdeniz Elektrik Dağıtım Anonim Şirketi ( Akdeniz EDAŞ),
Türkiye Elektrik Dağıtım Anonim Şirketi ( TEDAŞ) Özelleştirme Yüksek
Kurulunca özelleştirme kapsamına alınmıştır. Bu doğrultuda Akdeniz Edaş’ın
TEDAŞ’a ait olan %100 oranındaki hissesinin özelleştirilmesi için
12.11.2012 ‘de yapılan ihaleyi Cengiz Kolun Limak Ortak Girişim Grubu
kazanmış ve 28.05.2013 tarihi itibari ile özelleştirme işlemleri
tamamlanarak Akdeniz Edaş Cengiz Holding, Kolin İnşaat ve Limak Holding
Ortaklığı bünyesinde hizmetlerine başlamıştır.
233
sayılı KHK. ‘nin 35. maddesinde, “Teşebbüs, müessese ve bağlı ortaklıklar, işletmelerinde
üretilen mal ve hizmet fiyatlarını tespitte serbesttirler.” denilmiş;
1.7.2004 tarih ve 6083 sayılı Türkiye Ticaret Sicili Gazetesinde yayımlanan
Ana Sözleşmenin 3. maddesinin 1. bendinde Şirketin amacının, “... elektrik
enerjisinin dağıtımı, perakende satışı ve perakende satış hizmeti
faaliyetlerini “kârlılık ve verimlilik” ilkesi çerçevesinde, ticari,
ekonomik ve sosyal gerekçelere uygun biçimde yürütmek…” olduğu
belirtilmiştir.
Elektrik
bedeli, ekonominin kurallarına uygun olarak serbestçe tespit edilen bir
tarifeye ve abonman sözleşmesine göre alınmakta, başka bir deyişle, idare
ile kişi arasında sözleşmeyle alacak- borç ilişkisi doğmakta, ödenecek
miktar TEDAŞ (davanın somutunda özelleştirilen dağıtım şirketi olan Akdeniz
EDAŞ) ile kişi arasında abonman sözleşmesiyle özel hukuk ilişkisi
kurulmasından sonra verilen hizmet karşılığında maliyet-kâr esasına göre
belirlenmektedir.
Ödemenin
hukuksal dayanağı, kamu gücüne değil, tarifeye ve iki taraf arasında yapılan
abonman sözleşmesine dayanmaktadır. Nitekim, ödemelerin yapılmaması
durumunda TEDAŞ (davanın somutunda özelleştirilen dağıtım şirketi olan
Akdeniz EDAŞ) alacağını, 6183 sayılı Amme Alacaklarının Tahsil Usulü
Hakkındaki Kanun hükümlerine göre değil, sözleşme ilişkisine dayalı olarak
özel hukuk hükümlerine göre tahsil etmektedir. Abone ile TEDAŞ( ilgili
dağıtım şirketi) arasında yapılan abonman sözleşmesi, daha çok “tip”
sözleşme görünümünde olup, hizmetten yararlanan kişinin, sözleşmeyi idare
ile birlikte düzenlemesi yerine katılımı söz konusudur. Ancak, bu durum,
idare ile kişi arasında kurulan özel hukuk ilişkisini, idare hukuku
ilişkisine dönüştürmez. Çünkü birçok durumda hizmetin tekel niteliği ve çok
kişiye götürülme zorunluluğu, işin çoğunlukla tip sözleşmelerle ve
hizmetten yararlanacakların katılımı yoluyla gerçekleşebilmesini olanaklı
kılmaktadır.
Belirtilen
durum karşısında, Müessesenin abonesi adına tahakkuk ettirdiği kaçak/ kayıp
bedelinin ödenmesine ilişkin davanın, taraflar arasındaki abonman
sözleşmesine dayanan özel hukuk hükümlerine tabi bir alacak- borç ilişkisinden
doğması nedeniyle, görüm ve çözümünde adli yargı yerleri görevli
bulunmaktadır.
Açıklanan
nedenlerle, Burdur 1. Asliye Hukuk Mahkemesi’nin (Tüketici Mahkemesi
Sıfatıyla) 13.06.2013 gün ve E.2013/104 K:2013/415 sayılı görevsizlik
kararının kaldırılması gerekmiştir.
SONUÇ :
Davanın çözümünde ADLİ YARGININ görevli olduğuna, bu nedenle Burdur 1.
Asliye Hukuk Mahkemesi’nin (Tüketici Mahkemesi Sıfatıyla) 13.06.2013 gün ve
E.2013/104 K:2013/415 sayılı GÖREVSİZLİK KARARININ KALDIRILMASINA,
05.05.2014 gününde OY BİRLİĞİ İLE KESİN OLARAK karar verildi.
—— • ——
Uyuşmazlık Mahkemesi
Başkanlığından:
3-ESAS NO : 2014/468
KARAR NO: 2014/517
KARAR TR : 05.05.2014
(Hukuk Bölümü)
ÖZET :
Davacının oğlunun işitme kaybına bağlı olarak kullanması gereken iki adet
işitme cihazı için tarafına ödenmesi istemiyle yaptığı başvurunun reddine
ilişkin işlemin iptali ve yapılan masrafların tazmini istemiyle açılan
davanın, İDARİ YARGI YERİNDE çözümlenmesi gerektiği hk.
K A R A R
Davacı : Ü.G.Y.
Vekili : Av. Z.E.
Davalı : (İdari Yargıda) Bursa Valiliği
(Adli
yargıda) Milli Eğitim Bakanlığı
Vekili :
Av. S.Ç.
O L A Y : Davacı dava
dilekçesinde özetle; Bursa İli, İznik İlçesi Selçuk İlköğretim Okulunda öğretmen
olarak görev yaptığını; oğlunun ileri derecede işitme kaybı nedeniyle
işitme cihazı takılmasına karar verildiğini; iki işitme cihazı için
4.530,76 TL bedel ödediğini ancak Milli Eğitim Bakanlığınca bu miktarın
sadece 1.600,00 TL’sinin karşılandığını ileri sürerek, eksik ödenen işitme
cihazı bedelinin ödenmesi istemiyle yapmış olduğu başvurunun reddine
ilişkin davalı idarenin 4.5.2009 gün ve 2016 sayılı işleminin iptali ile
fark alacaklarının ödeme tarihinden itibaren faiziyle tarafına ödenmesine karar
verilmesi istemiyle Bursa Valiliğine karşı idari yargı yerinde dava
açmıştır.
BURSA 1. İDARE MAHKEMESİ :
22.9.2010 gün ve E: 2009/621, K: 2010/588 sayı ile, davacının oğlunun
işitme kaybına bağlı olarak kullanması gereken iki adet işitme cihazı için
ödediği miktarın tamamının kurumunca karşılanıp karşılanmayacağına ilişkin
olması nedeniyle davanın görüm ve çözümü, 5510 sayılı Yasanın 106 ve 101.
maddelerinde yer verilen hükümleri uyarınca adli yargı mercilerinin (iş
mahkemesi) görev alanında bulunduğu gerekçesiyle davanın görev yönünden
reddine karar vermiş, bu karar kesinleşmiştir.
Davacı bu kez aynı istemle
Milli Eğitim Bakanlığına karşı adli yargı yerinde dava açmıştır.
İznik Asliye Hukuk Mahkemesi
(İş Mahkemesi Sıfatıyla) : 3.11.2011 gün ve E: 2010/298, K: 2011/351 sayı
ile, davanın kabulü ile eksik ödenen işitme cihazı bedeli olan 2.929,76
TL’nın davacının bu paranın ödenmesi için kuruma yaptığı başvuru tarihi
olan 21.4.2009 tarihinden itibaren işleyecek yasal faizi ile birlikte
davalıdan alınarak davacıya verilmesine karar vermiş, bu karar Milli Eğitim
Bakanlığınca temyiz edilmiştir.
Yargıtay 21. Hukuk Dairesi
: 29.4.2013 gün ve E: 2012/1977, K: 2013/8253 sayı ile, öğretmen olarak
görev yapan, dolayısıyla aktif kamu çalışanı olan davacının, davaya konu
tedavi giderinin, sağlık sigortası açısından 5510 sayılı Sosyal Sigortalar
Kanunu’nun yürürlüğe girdiği 1.10.2008 tarihinden önce, 6.6.2007 tarihinde
başladığı ve böylece sağlık giderinin tahsiline dair uyuşmazlığın çözümünün
idari yargının görev alanına girdiği gözetilerek 6100 sayılı HMK’nın
114/1-b maddesine göre dava şartı olan “yargı yolunun caiz olmaması”
nedeniyle davanın usulden reddine karar verilmesi gerekirken işin esasına
girilerek karar verilmesinin usul ve yasaya aykırı olduğu dolayısıyla bozma
nedeni olduğu gerekçesiyle hükmün bozulmasına karar vermiştir.
İZNİK ASLİYE HUKUK MAHKEMESİ (İŞ MAHKEMESİ SIFATIYLA):
10.10.2013 gün ve E:2013/230, K:2013/237 sayı ile, bozma kararına uyarak, HMK’nın 114/1-b maddesine göre dava şartı olan yargı
yolunun caiz olmaması nedeniyle davanın usulden reddine karar vermiş, bu
karar kesinleşmiştir.
Davacı vekili idari ve
adli yargı yerlerince verilmiş olan görevsizlik kararları nedeniyle
oluştuğunu ileri sürdüğü olumsuz görev uyuşmazlığının giderilmesi istemiyle
başvuruda bulunmuştur.
İNCELEME VE GEREKÇE:
Uyuşmazlık Mahkemesi Hukuk Bölümü’nün, Serdar
ÖZGÜLDÜR’ün Başkanlığında, Üyeler: Eyüp Sabri BAYDAR, Ali ÇOLAK, Sıddık
YILDIZ, Nurdane TOPUZ, Ayhan AKARSU ve Mehmet AKBULUT‘un katılımlarıyla
yapılan 05.05.2014 günlü toplantısında:
I-İLK İNCELEME : Dosya üzerinde 2247 sayılı
Yasa’nın 27. maddesi uyarınca yapılan incelemeye göre; adli ve idari yargı
yerleri arasında anılan Yasanın 14. maddesinde öngörülen biçimde olumsuz
görev uyuşmazlığı doğduğu, adli yargı dosyasının 15. maddede belirtilen
yönteme uygun olarak davacı vekilinin istemi üzerine son görevsizlik
kararını veren Mahkemece; idari yargı dosya örneği ile birlikte Uyuşmazlık
Mahkemesi’ne gönderildiği ve usule ilişkin herhangi bir noksanlık
bulunmadığı anlaşıldığından, görev uyuşmazlığının esasının incelenmesine oy
birliği ile karar verildi.
II-ESASIN İNCELENMESİ: Raportör-Hakim Gülşen AKAR
PEHLİVAN’ın, davanın çözümünde idari yargının görevli olduğu yolundaki
raporu ile dosyadaki belgeler okunduktan; ilgili Başsavcılarca
görevlendirilen Yargıtay Cumhuriyet Savcısı Mehmet BAYHAN ile Danıştay
Savcısı Mehmet Ali GÜMÜŞ’ün davada idari yargının görevli olduğu yolundaki
sözlü açıklamaları da dinlendikten sonra GEREĞİ GÖRÜŞÜLÜP DÜŞÜNÜLDÜ:
Dava,
öğretmen olarak görev yapan davacının oğlunun işitme kaybına bağlı olarak
kullanması gereken iki adet işitme cihazı için ödediği miktarın 4.530,00 TL
olmasına karşın kendisine 1.600,00 TL ödeme yapıldığından bahisle geriye
kalan tutarın ödenmesi istemiyle yaptığı başvurusunun reddine ilişkin
4.5.2009 tarih ve 2016 sayılı işlemin iptali ile ödenmeyen 2.930,76 TL’nın
yasal faiziyle birlikte tazmini istemiyle açılmıştır.
31.5.2006
tarih ve 5510 sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu
506, 1479, 2925, 2926 ve 5434 sayılı Kanunlar kapsamındaki hizmet akdine
göre ücretle çalışanlar (Sosyal Sigortalılar), kendi hesabına çalışanlar
(Bağ-Kur’lular), tarımda kendi adına ve hesabına çalışanlar (Tarım Bağ-Kur’luları),
tarım işlerinde ücretle çalışanlar, (Tarım sigortalıları), devlet memurları
ve diğer kamu görevlilerini (Emekli Sandığı İştirakçileri), geçici
maddelerle korunan haklar dışında, sosyal güvenlik ve sağlık hizmetleri
yönünden yeni bir sisteme tabi tutmuş, beş farklı emeklilik rejimini
aktüeryal olarak hak ve hükümlülükler yönünden tek bir sosyal güvenlik
sistemi altında toplamıştır. 5510 sayılı Kanunun iptali amacıyla açılan
davada Anayasa Mahkemesi, 15.12.2006 tarih ve E: 2006/111, K: 2006/112 sayılı
kararıyla, anılan Kanunun birçok maddesi ile birlikte, bu Kanunun yürürlük
tarihinden önce 5434 sayılı T.C. Emekli Sandığı Kanunu hükümlerine tabi
olarak görev yapmakta olan memurlar ve diğer kamu görevlilerini diğer
sigortalılarla aynı sisteme tabi kılan (başta 4/c maddesi) hükümlerin
iptaline karar vermiş; bu karardan sonra kabul edilen 17.04.2008 tarih ve
5754 sayılı Kanunla 5510 sayılı Kanunda düzenlemeler yapılmış ve anılan
Kanuna eklenen Geçici 1 nci ve Geçici 4 ncü maddelerle, 5754 sayılı Kanunun
yürürlüğe girdiği 1 Ekim 2008 tarihinden önce 5510 sayılı Kanunun 4 ncü
maddesinin birinci fıkrasının (c) bendi kapsamında olanlar (memurlar ile
diğer kamu görevlileri) ile bunların dul ve yetimleri hakkında, bu Kanunla
yürürlükten kaldırılan hükümleri de dahil 5434 sayılı Kanun hükümlerine
göre işlem yapılacağı hüküm altına alınmıştır. 5754 sayılı Kanunun kimi
hükümlerinin iptali istemiyle açılan dava Anayasa Mahkemesi’nin 30.3.2011
tarih ve E: 2008/56, K:2011/58 sayılı kararı ile reddedilmiştir.
5510 sayılı
Kanunun 101 nci maddesinde yer alan “…bu Kanun hükümlerinin uygulanmasıyla
ilgili ortaya çıkan uyuşmazlıklar İş Mahkemelerinde görülür.” bölümünün
iptali istemiyle yapılan itiraz başvurusunda Anayasa Mahkemesi, 22.12.2011
tarih ve E: 2010/65, K: 2011/169 sayılı kararıyla (RG. 25.1.2012, Sayı:
28184) davayı redle sonuçlandırmakla birlikte; söz konusu kararın
Mahkememiz önündeki uyuşmazlığa ışık tutacak şekilde şu gerekçeye
dayandırmıştır: “…5754 sayılı Kanunun yürürlüğe girmesinden önce memur ve
diğer kamu görevlisi olarak çalışmakta olanlar, evvelce olduğu gibi 5434
sayılı Kanun hükümlerine tabi olacaklar ve bunların emeklileri bakımından
da aynı Kanun hükümleri uygulanmaya devam edecek; ancak 5754 sayılı
Kanun’un yürürlüğe girmesinden sonra memur ve diğer kamu görevlileri olarak
çalışmaya başlayanlar ise 5510 sayılı Kanunun 4/c maddesi uyarınca, bu
Kanun hükümlerine tabi sigortalı sayılacak ve haklarında 5434 sayılı Kanun
değil, 5510 sayılı Kanun’un öngördüğü kural ve esaslar uygulanacak; ihtilaf
halinde de adli yargı görevli bulunacaktır. 5754 sayılı Kanunun
yürürlüğüyle birlikte, artık Sosyal Sigortacılık esasına göre faaliyet
gösteren ve yaptığı, tesis ettiği işlem ve muameleler idari işlem sayılamayacak
bir sosyal güvenlik kurumunun varlığından söz etmek gerekli bulunmaktadır.
5754 sayılı Kanun’un yürürlüğe girmesinden önce iştirakçisi sıfatıyla
çalışmakta olan memurlar ve diğer kamu görevlileri ile emekli sıfatıyla
5434 sayılı Kanun’a göre emekli, dul ve yetim aylığı almakta olanlar ve
ayrıca memurlar ve diğer kamu görevlilerinden ileride emekliliğe hak
kazanacaklar yönünden ise Sosyal Güvenlik Kurumu’nun tesis edeceği işlem ve
yapacağı muameleler idari işlem niteliğini korumaya devam edecek, bunlara
ilişkin ihtilaflarda da evvelce olduğu gibi idari yargı görevli olmaya
devam edecektir. Bu bakımdan 5510 sayılı Kanunun yürürlüğünden sonra, prim
esasına dayalı yani sistemin içeriği ve Kanun kapsamındaki iş ve işlemlerin
niteliği göz önünde bulundurulduğunda, itiraz konusu kuralla, yargılamanın
bütünlüğü ve uzman mahkeme olması nedeniyle Kanun hükümlerinin uygulanması
ile ortaya çıkan uyuşmazlıkların çözümünde iş mahkemelerinin
görevlendirilmesinde Anayasa’ya aykırılık görülmemiştir. Ancak, yukarıda
açıklandığı üzere 5754 sayılı Kanun’un yürürlüğe girmesinden önce statüde
bulanan memurlar ve diğer kamu görevlileri ile ilgili sosyal güvenlik
mevzuatının uygulanmasından doğan idari işlem ve idari eylem niteliğindeki
uyuşmazlıklarda idari yargının görevinin devam edeceği açıktır…”
Yukarıda
sözü edilen mevzuat hükümlerinin ve Anayasa Mahkemesi kararının birlikte
değerlendirilmesinden, 5510 sayılı Kanunun yürürlüğe girmesinden önce memur
ve diğer kamu görevlisi olarak çalışmakta olanlar, daha önce olduğu üzere
5434 sayılı Kanun hükümlerine tabi olacakları gibi bunların emeklilikleri
bakımından da aynı Kanun hükümlerinin uygulanmaya devam edileceği; ancak,
bu Kanunun yürürlüğe girmesinden sonra memur ve diğer kamu görevlisi olarak
çalışmaya başlayanların ise 5510 sayılı Kanunun 4/c maddesi uyarınca, bu
Kanun hükümlerine tabi sigortalı sayılacağı ve haklarında 5434 sayılı
Kanunun değil 5510 sayılı Kanunun öngördüğü kural ve esasların uygulanacağı
dolayısıyla ihtilafların da adli yargı yerinde çözümleneceği açıktır.
Kaldı
ki; T.C. Anayasası’nın 158.maddesindeki “…diğer mahkemelerle, Anayasa
Mahkemesi arasındaki görev uyuşmazlıklarında Anayasa Mahkemesi’nin kararı
esas alınır ” hükmü uyarınca Anayasa Mahkemesi kararının bu uyuşmazlığın
çözümünde esas alınacağı tartışmasızdır.
Bu
durumda, 5510 sayılı Kanun'un yürürlüğe girmesinden önce iştirakçi
sıfatıyla çalışmakta olan memurlar ve diğer kamu görevlileri ile emekli
sıfatıyla 5434 sayılı Kanuna göre emekli, dul ve yetim aylığı almakta
olanlar ve ayrıca memurlar ve diğer kamu görevlilerinden ileride emekliliğe
hak kazanacaklar yönünden Sosyal Güvenlik Kurumunca tesis edilen işlem ve
yapacağı muamelelerin “idari işlem” ve “idari eylem” niteliğini korumaya
devam edeceği, dolayısıyla, 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanununun
2/1-a maddesinde belirtilen idari işlemler hakkında yetki, şekil, sebep,
konu ve maksat yönlerinden biri ile hukuka aykırı olduklarından dolayı
iptalleri için menfaatleri ihlal edilenler tarafından açılan iptal davaları
kapsamında bulunan, 5754 sayılı Kanun'un yürürlüğe girdiği tarihten önce
emekli sandığı iştirakçisi olan davacı tarafından açılan davanın, görüm ve
çözümünün idari yargı yerinde görüleceği sonucuna varılmıştır.
Açıklanan nedenlerle, Bursa 1. İdare Mahkemesinin
görevsizlik kararının kaldırılması gerekmiştir.
SONUÇ : Davanın görüm ve çözümünde İDARİ YARGININ görevli
olduğuna, bu nedenle Bursa 1. İdare Mahkemesinin 22.9.2010
gün ve E:2009/621, K:2010/588 sayılı GÖREVSİZLİK KARARININ
KALDIRILMASINA, 05.05.2014 gününde OY BİRLİĞİ İLE KESİN OLARAK karar
verildi.
—— • ——
Uyuşmazlık Mahkemesi
Başkanlığından:
4-ESAS NO : 2014/474
KARAR NO: 2014/518
KARAR TR : 05.05.2014
(Hukuk Bölümü)
ÖZET :
Adli yargı merciinde yapılan duruşma sırasında karşı tarafın sözlü ve
fiziksel saldırısına uğR.an davacı tarafından, meydana gelen olayda 2992
sayılı Adalet Bakanlığı Teşkilat ve Görevleri hakkında kanun hükümleri
gereğince Adalet Teşkilatı’nda istihdam edilecek personelin sayısı ve
eğitimi ile ilgili yükümlülükleri gereği gibi yerine getirmeyen davalı
Adalet Bakanlığı’nın sorumluluğu olduğu gerekçesi ile hizmet kusuruna
dayalı olarak açılan tazminat davasının, İDARİ YARGI YERİNDE
çözümlenmesinin gerektiği hk.
K A R A R
Davacı : T.D.
Davalı : Adalet Bakanlığı
Vekili : Av. A.B.
O L A Y
: Davacı vekili, dava dilekçesinde özetle; Sosyal Güvenlik Kurumu
Başkanlığı Aydın İl Müdürlüğü’nde kurum avukatı olarak görev yaptığını,
10.03.2011 tarihinde Aydın 1. İş Mahkemesi’nin 2010/322 Esas sayılı
dosyasının duruşmasına Sosyal Güvenlik Kurumu Başkanlığı vekili olarak
katıldığını, duruşma sırasında karşı tarafın hakaret ve darbelerine maruz
kaldığını, konu ile ilgili olarak Aydın Cumhuriyet Başsavcılığı’na müracaat
ettiğini ve sanık hakkında yürütülen davanın Aydın 3. Asliye Ceza
Mahkemesi’nin 2011/274 Esas sayılı dosyasında halen derdest olduğunu, duruşma
sırasında ifa ettiği görev nedeni ile can güvenliğinin Adalet Bakanlığı
tarafından teminin sağlanması gerektiğini, ancak olay sırasında bu görevin
gereği gibi yerine getirilmediğini, bu nedenle 23.08.2011 tarihli dilekçe
ile Adalet Bakanlığı’na müracaat ederek olay nedeni ile uğradığı zararın
tazminini talep ettiğini, Adalet Bakanlığı’nın 26.09.2011 tebliğ tarihli
yazı cevabı ile talebinin reddedildiğini, oysa zararın Adalet Bakanlığı’nın
hizmet kusuru nedeni ile meydana geldiğini, duruşma sırasında bulunan
mübaşir H.Ö.’in Tekel’den havuz uygulaması ile gelen 4-C statüsünde bir
çalışan olduğunu, mübaşirlik eğitim ve tecrübesine sahip bir kişi
olmadığını ve bayan da olmasının etkisi ile olayın meydana gelmesine engel
olamadığını, bu nitelikte bir kişinin mübaşir olarak duruşma düzeni ile
görevli kılınmasının başlı başına hizmet kusuru teşkil ettiğini, tecrübeli
ve mübaşirlik eğitimi almış bir kişinin, olayın olmasını engellemek adına
aynı katta 10-15 metre
mesafede bulunan polis yardımını hemen sağlayacağını, meydana gelen olay
nedeni ile manen zarar gördüğünü belirterek; 15000 TL manevi tazminatın
dava tarihinden itibaren işleyecek yasal faizi ile birlikte davalıdan
tahsiline karar verilmesi istemi ile idare yargı yerinde dava açmıştır.
Aydın 1.
İdare Mahkemesi; 07.12.2012 gün ve 2011/2056 Esas, 2012/2191 Karar sayılı
kararında özetle; 1982 Anayasa’sının Başlangıç bölümünde Yargı yetkisinin
Yasama ve Yürütmeden ayrı bir erk olarak düzenlendiğini, Anayasa’nın 138.
maddesinde ise Mahkemelerin bağımsızlığı ilkesinin düzenlendiğini,
belirtilen bu düzenlemelere göre kuvvetler ayrılığı ilkesi gereğince
fonksiyonel bakımdan yasama ve yürütmenin yargıdan ayrı tutulduğunu, bu
nedenle bağımsız bir organ olan yargı organının yargılama faaliyetinin
Anayasa’nın 125.maddesinde düzenlenen idari işlem niteliğinde
değerlendirilmesinin mümkün olmadığını, ayrıca 6100 sayılı HMK’nın 32.
maddesinde hakimin duruşma düzenin sağlanması ile görevli kılındığını, aynı
kanunun 151. maddesinin hakim tarafından, duruşma düzenini bozanlarla
ilgili ne gibi tedbirlerin alınabileceğinin düzenlendiğini, bu nedenlerle
açılan davaya adli yargıda bakılması gerektiğini belirterek; davanın görev
yönünden reddine karar vermiş, verilen karara davacı itiraz etmiştir.
Aydın
Bölge İdare Mahkemesi; 27.03.2013 gün ve 2013/697 Esas, 2013/638 Karar
sayılı kararı ile, mahkemece verilen kararın bozulmasını gerektirecek bir
sebep olmadığını belirterek onanmasına hükmetmiş, davacının karar düzeltme
talebinin de Aydın Bölge İdare Mahkemesi’nin 19.06.2013 gün ve 2013/1371
Esas, 2013/1327 Karar sayılı kararı ile reddedilmesi üzerine verilen karar
05.07.2013 tarihinde kesinleşmiştir.
Davacı
vekili, aynı istemle adli yargı yerinde dava açmıştır.
Aydın 2.
Asliye Hukuk Mahkemesi; 24.01.2014 gün ve 2013/693 Esas, 2014/31 Karar
sayılı kararında özetle; hizmetin gereği gibi işlememesi nedeni ile açılan
tazminat davasının idari yargı yerinde görülmesi gerektiğini belirterek
davanın görev yönünden reddine karar vermiş, verilen karar temyiz
edilmeksizin 26.02.2014 tarihinde kesinleşmiştir.
Davacı vekili adli ve
idari yargı yerlerince verilen görevsizlik kararları nedeniyle oluşan
olumsuz görev uyuşmazlığının giderilmesi istemiyle başvuruda bulunmuştur.
İNCELEME VE GEREKÇE :
Uyuşmazlık Mahkemesi Hukuk Bölümü’nün, Serdar ÖZGÜLDÜR’ün
Başkanlığında, Üyeler: Eyüp Sabri BAYDAR, Ali ÇOLAK, Sıddık YILDIZ, Nurdane
TOPUZ, Ayhan AKARSU ve Mehmet AKBULUT’un katılımlarıyla yapılan 5.5.2014
günlü toplantısında:
Dosya üzerinde 2247 sayılı Yasa’nın 27.maddesi uyarınca
yapılan incelemeye göre; 2918 sayılı Yasa’dan kaynaklanan sorumluluk
davasında adli ve idari yargı yerleri arasında 2247 sayılı Yasa’nın
14.maddesinde öngörülen biçimde olumsuz görev uyuşmazlığı doğduğu, davacı
vekilinin istemi üzerine, idari yargı dosyasının son görevsizlik kararını
veren mahkemece, adli yargı dosyası da temin edilmek suretiyle Uyuşmazlık
Mahkemesi’ne gönderildiği ve usule ilişkin herhangi bir noksanlık
bulunmadığından görev uyuşmazlığının esasının incelenmesine oy birliği ile
karar verildi.
II-ESASIN İNCELENMESİ: Raportör-Hakim Birgül Yiğit’in,
davanın çözümünde idari yargının görevli olduğu yolundaki raporu ile
dosyadaki belgeler okunduktan; ilgili Başsavcılarca görevlendirilen
Yargıtay Cumhuriyet Savcısı Mehmet BAYHAN ile Danıştay Savcısı Mehmet Ali
GÜMÜŞ’ün davada idari yargının görevli olduğu yolundaki sözlü açıklamaları
da dinlendikten sonra GEREĞİ GÖRÜŞÜLÜP DÜŞÜNÜLDÜ:
Dava, 10.03.2011
tarihinde Aydın 1. İş Mahkemesi’nin 2010/322 Esas sayılı dosyasının
duruşmasına Sosyal Güvenlik Kurumu Başkanlığı vekili olarak katılan
davacının, duruşma düzeninin sağlanamaması nedeni ile karşı tarafın
hakaretlerine maruz kaldığı, darp edildiği ve bu şekilde zarara uğradığı
gerekçesi ile 15000,00 TL manevi tazminatın olayda kusuru bulunan davalıdan
tahsili istemi ile açılmıştır.
Dosya kapsamında
yapılan inceleme neticesinde, davacının tazminat talebinin dayanağını,
duruşma sırasında duruşma düzenini sağlamakla görevli bulunan mübaşirin
bayan olması ve mübaşirlik mesleğinin gerektirdiği eğitim ve tecrübeye
sahip olmaması nedeni ile görevini gereği gibi yerine getirememesi sonucu
uğradığı zararın tazmini istemi oluşturmaktadır. Davacı dava dilekçesinde
ilk olarak, mübaşirin görevini gereği gibi yerine getirmediğini ileri
sürmüş ve olay sırasında duruşmada görevli olan mübaşirin suskun kalmak ve
gerekli önlemleri almamak şeklindeki pasif tutumuna dayanmış, 21.12.2011
tarihli replik dilekçesinde ise; dava konusu olayda hem davalı Adalet
Bakanlığı’nın hem de zincirleme şekilde birden çok kişinin kusuru olduğunu,
hizmet kusurunun idarenin hangi personeline ait olduğu hususunun Adalet
Bakanlığı’nın iç sorunu olduğunu, kendisinin hizmetin gereği gibi
işlememesinden sorumlu olduğunu belirtmiştir. Davacının davasında dayandığı
dava sebeplerinin ortak noktası, duruşma sırasında alınması gereken gerekli
güvenlik tedbirlerinin alınmadığı iddiasıdır.
Olaya ilişkin olarak tutulan, Aydın 1. İş Mahkemesi
hakimi Gülay Arıcıoğlu ve katibi Özlem Kavadar imzalı 10.03.2011 tarihli
tutanaktan; Mahkeme hakiminin bilirkişiden dosyanın dönüşünün beklenmesine
karar verdiği sırada, davalı vekilinin davacı tarafından sunulan belgeleri
kabul etmediği yönündeki beyanı üzerine ilk olarak taraflar arasında sözlü
atışma çıktığı, sonrasında ilk darbenin davacı İlhan Aslan’dan gelmek
sureti ile taraflar arasında arbedenin yaşandığı, tarafların birbirini darp
etmelerini müteakip mübaşir tarafından duruşma kapısının açıldığı ve olaya
müdahale edildiği anlaşılmıştır.
2709 sayılı 1982
Anayasası’nın Başlangıç bölümünde; "Kuvvetler
ayrımının. Devlet organları arasında üstünlük sıralaması anlamına gelmeyip,
belli Devlet yetki ve görevlerinin kullanılmasından ibaret ve bununla
sınırlı medeni bir iş bölümü ve işbirliği olduğu ve üstünlüğün ancak
Anayasa ve kanunlarda bulunduğu" belirtilmiştir.
Anayasa’nın
9. maddesinde, “Yargı yetkisi, Türk Milleti adına bağımsız mahkemelerce
kullanılır” denilmiş; “Mahkemelerin bağımsızlığı” başlıklı 138. maddesinde,
“Hakimler, görevlerinde bağımsızdırlar; Anayasaya, kanuna ve hukuka uygun
olarak vicdani kanaatlerine göre hüküm verirler.
Hiçbir
organ, makam, merci veya kişi, yargı yetkisinin kullanılmasında mahkemelere
ve hakimlere emir ve talimat veremez; genelge gönderemez; tavsiye ve
telkinde bulunamaz.
Görülmekte
olan bir dava hakkında Yasama Meclisinde yargı yetkisinin kullanılması ile
ilgili soru sorulamaz, görüşme yapılamaz veya herhangi bir beyanda
bulunulamaz.
Yasama
ve yürütme organları ile idare, mahkeme kararlarına uymak zorundadır; bu
organlar ve idare, mahkeme kararlarını hiçbir suretle değiştiremez ve
bunların yerine getirilmesini geciktiremez.” hükümlerine yer verilmiştir.
Belirtilen
Anayasal düzenlemelere göre, “kuvvetler ayrılığı” ilkesi gereğince
fonksiyonel bakımdan yargı organı yasama ve yürütmeden ayrı tutulmuş olup, bağımsız
bir organ olan yargının yargılama süreci ile ilgili işlemlerinin
Anayasa’nın 125. maddesinde öngörülen “idari işlemler” kapsamına girmediği
ve bu nedenle yargısal işlemler dolayısıyla idari yargı yoluna
başvurulamayacağı açıktır.
Anayasanın 125. maddesinin 4. fıkrasında; “(Değişik cümle: 07/05/2010-5982
S.K./11. md.) Yargı
yetkisi, idarî eylem ve işlemlerin hukuka uygunluğunun denetimi ile sınırlı
olup, hiçbir surette yerindelik denetimi şeklinde kullanılamaz. Yürütme
görevinin kanunlarda gösterilen şekil ve esaslara uygun olarak yerine
getirilmesini kısıtlayacak, idari eylem ve işlem niteliğinde veya takdir
yetkisini kaldıracak biçimde yargı kararı verilemez. “ şeklindeki düzenleme
ile yargı yetkisinin sınırları çizilmiş, aynı maddenin son
fıkrasında; idarenin kendi eylem ve işlemlerinden doğan zararı ödemekle
yükümlü olduğu hükme bağlanmıştır.
Bu noktada üzerinde durulması gereken sorun, duruşma sırasında meydana
gelen olay nedeni ile davacının uğradığı zararın yargısal bir faaliyet
kapsamında mı yoksa idari bir faaliyet kapsamında mı gerçekleştiğidir. Zira
Ankara 1. İdare Mahkemesi görevsizlik kararının gerekçesinde; davacının
iddiasına konu zararın adli bir eylem ve işlemin yürütülmesi kapsamında
meydana geldiği belirtilmiş ve adli yargı faaliyeti nedeni ile meydana
gelen zararın işlemi yapan mercilerin dahil olduğu adli yargıda görülmesi
gerektiğini savunmuştur. Sonuç olarak adli eylem ile ( yargı yetkisinin
kullanılması sırasında yapılan eylemler) , idari eylem arasındaki farkın
ortaya konulması ve dava konusu olayda gerekli güvenlik önlemlerinin
alınmaması şeklinde gerçekleşen pasif ihmalin hangi kapsamda değerlendirilmesi
gerektiği üzerinde durulmalıdır.
Yargı faaliyeti
tanımlarken kullanılan ölçütlerden biri “organik” (veya “şekli”) ölçüttür
ki, bu ölçüte göre bir faaliyetin yargı faaliyeti sayılması için bağımsız
mahkemeler tarafından yerine getirilmesi gerekir. Bu tanımı tamamlamak için
kullanılan “maddi” ölçüte göre ise, mahkemelerin bütün faaliyetleri yargı
faaliyeti değildir; sadece hukuk kurallarının bağımsız mahkemeler
tarafından somut olaylara uygulanması halinde bir yargı faaliyeti vardır.
Bu ölçüte göre, hakimlerin bir davayı veya çekişmesiz yargı işini görmesi
ve hüküm vermesi yargı faaliyetine dahildir. Kalem işlerinin yürütülmesi ve
yazı işleri personelinin yönetimi gibi işler ise yargı faaliyeti kapsamında
dışındadır.[Ezcümle Bkz. Baki
Kuru, Hukuk Muhakemeleri Usulü, Cilt I, 6. Bası (İstanbul: Demir-Demir,
2001), S. 2-3. Naklen, Budak, Ali Cem; Alt Konsey Ve Komisyonunun Yeni
Rekabet Tüzükleri Ve Rekabet Kanunu’nda Yapılan Değişiklikler Işığında
Delillerin Toplanması Ve İspat, Rekabet Kurumu, Perşembe Konferansları Dizisi, 27 Mayıs 2004, s.2]
2992
sayılı, Adalet Bakanlığı Teşkilat ve Görevleri Hakkında Kanun Hükmünde
Kararnamenin Değiştirilerek Kabulü Hakkında Kanun'un 2. maddesinin (a)
bendinde, kanunlarda kurulması öngörülen mahkemeleri açmak ve
teşkilatlandırmak; (h) bendinde, Adalet hizmetleriyle ilgili konularda,
gerekli araştırmalar ve hukuki düzenlemeleri yapmak, görüş bildirmek Adalet
Bakanlığı'nın görevleri arasında sayılmıştır.
2992 sayılı, Adalet Bakanlığı Teşkilat ve Görevleri
Hakkında Kanun Hükmünde Kararnamenin Değiştirilerek Kabulü Hakkında
Kanun'un 20. maddesinde; Eğitim Dairesi Başkanlığının
görevleri şunlardır:
a) Bakanlık merkez ve taşra
teşkilatının eğitim planını hazırlamak, yayınlamak ve uygulanmasını takip
etmek,
b) Bakanlık teşkilatı ile ilgili
hizmet öncesi ve hizmet içi eğitim programlarını düzenlemek ve uygulamak,
c) (Mülga bent: 25/06/1992 - 3825/17 md.)
d) Eğitim kurum ve tesisleriyle (...) ilgili işleri yapmak,
e) Bakanlıkça verilecek benzeri görevleri yapmak.”
şeklindeki düzenleme ile merkez ve taşra teşkilatında görev yapan
personelin eğitilmesi konusunda Adalet Bakanlığı Eğitim Daire Başkanlığının
görevli kılındığı anlaşılmıştır.
2802 sayılı Hakimler ve Savcılar Kanunu’nun Adalet
Komisyonu’nun görevleri başlıklı 114. maddesinde; (Değişik madde:
22/12/2005-5435 S.K./36.mad); “ Adalet
komisyonlarının görevleri şunlardır:
a) Atamaları doğrudan Bakanlıkça
yapılanlar dışındaki adlî ve idarî yargı ile ceza infaz kurumları ve tutukevleri
personelinin;
1) İlk defa Devlet memurluğuna
atanacaklardan merkezî sınavda başarılı olanların ilgili yönetmelik hükümlerine
göre düzenlenecek sözlü ve gerektiğinde uygulamalı sınavlarını yapmak,
hukuk fakültesi ve adalet meslek yüksek okulu mezunlarına öncelik tanımak
kaydıyla başarılı olanların atanmalarını teklif etmek.
2) Aslî Devlet memurluğuna
atanmaları, sicil ve disiplin işlemleri, görevden uzaklaştırılmaları, aylık
ve ödenekleri ile diğer özlük işlemlerini bu Kanun ve 657 sayılı Devlet
Memurları Kanunu ile ilgili mevzuat hükümlerine göre yerine getirmek.
3) Naklen veya hizmet gereği
atamasını, ilgili mahkeme başkanı, hâkim veya Cumhuriyet savcısının
görüşünü alarak, yetki alanı içerisinde yapmak.
4) Geçici olarak görevlendirmesini,
yetki alanı içerisinde altı ayı geçmemek üzere yapmak.
b) Kanunlarla verilen diğer görevleri
yerine getirmek.
İlk defa Devlet memurluğuna atanması
teklif edilen personelin atanmaları Bakanlık onayı ile tamamlanır. Bu
personelin atanması, eğitilmesi ile ilgili usûl ve esaslar yönetmelikte
gösterilir. “ denilmek sureti ile adli personelin naklen veya hizmet gereği
atamasını yapma görevi Adalet Komisyonu’na verilmiştir.
657 sayılı Devlet Memurları
Kanunu’nun 36. maddesinde; “ Yardımcı hizmetler sınıfı, kurumlarda her
türlü yazı ve dosya dağıtmak ve toplamak, müracaat sahiplerini karşılamak
ve yol göstermek; hizmet yerlerini temizleme, aydınlatma ve ısıtma işlerinde
çalışmak veya basit iklim rasatlarını yapmak; ilaçlama yapmak veya
yaptırmak veya tedavi kurumlarında hastaların ve hastanelerin temizliği ve
basit bakımı ile ilgili hizmetleri yapmak veya kurumlarda koruma ve muhafaza hizmetleri gibi ana
hizmetlere yardımcı mahiyetteki görevlerde her kurumun özel bünyesine göre
ve yine bu mahiyette olmak üzere ihdasına lüzum gördüğü yardımcı hizmetleri
ifa ile görevli bulunanlardan 4 üncü maddenin (D) bendinde tanımlananların
dışında kalanları kapsar.” Denilmek sureti ile yardımcı hizmetler
kapsamında çalışacakların görevleri belirilmiştir.
Bu bilgiler ışığında dava dosyası incelendiğinde, olayın meydana
geldiği 10.03.2011 günü 4/C statüsünde Aydın Adliyesi’nde görevli bulunan
Hediye Ölmez’in, Aydın Adli Yargı İlk Derece Mahkemeleri Komisyonu Başkanlığı’nın
08.02.2011 gün ve 2001/60 numaralı kararı ile Aydın 1. İş Mahkemesi’nde
Yardımcı Hizmetler Sınıfında mübaşir olarak görevlendirildiği, duruşma
salonunda ani gelişebilecek olaylara ilişkin tedbiren görevlendirilen başkaca
kimsenin bulunmadığı, duruşma salonunun bulunduğu koridorda ise Aydın
Valiliği İl Emniyet Müdürlüğü kararı ile polis memuru Şenol Saylam’ın
görevlendirildiği, olay mahallinde gerekli güvenliği sağlayacak başkaca
personelin bulunmadığı anlaşılmaktadır.
Tüm bu yasal mevzuat ve tespitler ışığında dava dosyası
değerlendirildiğinde; davaya konu
uyuşmazlıkta davacının tazminat istemini adalet teşkilatının
örgütlenmesindeki aksaklıklara dayandırdığı, idarenin kamu hizmetinin
sunulmasında gerekli örgütlenmeyi yapmak, gerekli araçları temin etmek,
gerekli personeli istihdam etmek ve eğitmek, gerekli denetimleri yapmak,
kamu hizmetinin aksamadan devam etmesi için gerekli önlemleri almakla
yükümlü olduğunu belirterek, bu yükümlülüklerin yerine getirilmesinde
görülen eksiklik nedeni ile olayda hizmet kusurunun varlığını iddia ettiği,
bu itibarla davacının iddialarının Yargı Organlarının Yargısal Faaliyetleri
kapsamında değerlendirilebilecek nitelikte olmadığı, davanın 2992 sayılı,
Adalet Bakanlığı Teşkilat ve Görevleri Hakkında Kanun Hükmünde Kararnamenin
Değiştirilerek Kabulü Hakkında Kanun'un 2. maddesi kapsamında kamu
hizmetinin örgütlenmesi yükümlülüğünün gereği gibi yerine getirilmemesi
nedeni ile ortaya çıkan zararın tazmini kapsamında değerlendirilmesi
gerektiği, sonuç olarak idarenin kamu hizmetinin gereği gibi görülmesi
konusunda üzerine düşen yükümlülüğün gereği gibi yerine getirilmemesi
nedenine dayalı davaya bakma görevinin idari yargıya ait olduğu sonucuna ulaşılmıştır.
Ayrıca her ne kadar davacı tarafından
verilen 31.12.2011 tarihli replik dilekçesinde; 6100 sayılı HMK’nun 151.
Maddesi gereğince duruşma düzenini sağlamakla yükümlü hakimin bu görevini
gereği gibi yerine getirmediği iddia edilmiş ise de;
6100 sayılı Yasa’nın 46. maddesinde “ Hâkimlerin yargılama faaliyetinden dolayı aşağıdaki
sebeplere dayanılarak Devlet aleyhine tazminat davası açılabilir:
a) Kayırma veya taraf tutma yahut
taraflardan birine olan kin veya düşmanlık sebebiyle hukuka aykırı bir hüküm
veya karar verilmiş olması,
b) Sağlanan veya vaat edilen bir
menfaat sebebiyle kanuna aykırı bir hüküm veya karar verilmiş olması
c) Farklı bir anlam yüklenemeyecek
kadar açık ve kesin bir kanun hükmüne aykırı karar veya hüküm verilmiş
olması
ç) Duruşma tutanağında mevcut olmayan
bir sebebe dayanılarak hüküm verilmiş olması
d) Duruşma tutanakları ile hüküm veya
kararların değiştirilmiş yahut tahrif edilmiş veya söylenmeyen bir sözün
hüküm ya da karara etkili olacak şekilde söylenmiş gibi gösterilmiş ve buna
dayanılarak hüküm verilmiş olması
e) Hakkın yerine getirilmesinden
kaçınılmış olması” şeklinde yapılan düzenlemeden, hakimler işlemleri nedeni
ile ancak yargısal faaliyetleri nedeni ile ve yine maddede belirtilen
belirli sebeplerle sınırlı olarak Devlet Aleyhine tazminat davası açılabileceği
anlaşıldığından, Hakimin duruşma düzeninin sağlanması adına
gerçekleştirdiği faaliyetin yargılama faaliyeti kapsamında
değerlendirilmesinin mümkün olmadığı, bu anlamda da davaya idari yargıda
bakılması gerektiği sonucuna ulaşılmıştır. Yeri gelmişken işaret etmek
gerekir ki 2802 sayılı Hakimler ve Savcılar Kanunu’na 9.2.2011 tarih ve
6110 sayılı Kanunla eklenen 93/A maddesiyle, HMK.nun 46.maddesiyle
öngörülen sistem daha kapsamlı bir şekilde düzenlenmiş ve HMK.’na dayanarak
hakimlere yargısal eylemlerinden ötürü tazminat davası açılabilmesi için,
hakim hakkında bir ceza soruşturmasının yapılması yahut mahkumiyet şartı
aranmazken, 2802 sayılı Kanunda yapılan bu değişiklikle rücu davası
açılabilmesi için hakim ve savcılar hakkında görevi kötüye kullanmaktan bir
mahkumiyet şartı öngörülmüştür. 2802 sayılı Kanunun 93/A maddesinin iptali
istemi, Anayasa Mahkemesi’nin 30.3.2012 gün ve E.2012/29, K.2012/49 sayılı
kararıyla reddedilmekle beraber; 21.2.2014 tarih ve 6526 sayılı Kanunla
2802 sayılı Kanunun 93/A maddesi yürürlükten kaldırılmıştır. Böylelikle
HMK.nun 46.maddesi ile öngörülen hukuki koruma, yeniden yegane kural
durumuna gelmiştir.
Açıklanan
nedenlerle davanın görüm ve çözümü idari yargı yerinin görevine girdiğinden
Aydın 1. İdare Mahkemesi’nce verilen
görevsizlik kararının kaldırılması gerekmiştir.
SONUÇ :
Davanın çözümünde İDARİ YARGININ görevli olduğuna, bu nedenle Aydın 1.İdare
Mahkemesi’nin 07.12.2012 gün ve 2011/2056 Esas, 2012/2191 Karar sayılı GÖREVSİZLİK KARARININ
KALDIRILMASINA, 5.5.2014 gününde OYBİRLİĞİ İLE KESİN OLARAK karar verildi.
—— • ——
Uyuşmazlık Mahkemesi
Başkanlığından:
5-ESAS NO : 2014/480
KARAR NO: 2014/524
KARAR TR : 05.05.2014
(Hukuk Bölümü)
ÖZET:
Makine ve Kimya Endüstrisi Kurumu Hurda
İşletmesi Müdürlüğü Kırıkkale Hurda Müdürlüğü’nde teknik şef olarak görev
yapan davacının, bakmakla yükümlü olduğu oğlunun kulağındaki işitme
kaybının giderilmesi amacıyla satın almış olduğu işitme cihazı bedelinin
tamamının ödenmesi istemiyle yaptığı başvurunun reddine ilişkin
Kırıkkale Hurda İşletmesi Müdürlüğü işleminin iptali ile cihaz bedelinin
yasal faiziyle birlikte ödenmesi için açtığı davanın, İDARİ YARGI YERİNDE
çözümlenmesi gerektiği hk.
K A R A R
Davacı : B.K.
Davalı :
Makina ve Kimya Endüstrisi Kurumu Genel Müdürlüğü
Vekilleri
: Av. Z.K. (İdari Yargıda)
Av. Ö.K. (Adli Yargıda)
O L A Y
: Davacı dava dilekçesinde özetle; davalı Makine ve Kimya Endüstrisi Kurumu
Genel Müdürlüğü’ne bağlı Kırıkkale Hurda İşletmesi Müdürlüğü’nde şef
teknisyen olarak görev yaptığını, bakmakla yükümlü olduğu oğlu A.S.K.’ın
kulağındaki işitme kaybının giderilmesi amacıyla satın almış olduğu işitme
cihazı bedelinin tamamının ödenmesi istemiyle yaptığı başvurunun reddine
ilişkin Kırıkkale Hurda İşletmesi Müdürlüğü’nün 13.02.2009 tarih ve B 04 2
MKE 5110011-08/17 sayılı işleminin hukuka aykırı olduğunu ileri sürerek söz
konusu işlemin iptali ile 2.122,00 TL nin ödenmesi gereken tarihten
itibaren yasal faiziyle birlikte ödenmesi istemiyle idari yargı yerinde
dava açmıştır.
Davalı
vekili cevap dilekçesinde özetle; 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu’nun
209. maddesi, 178 sayılı KHK’nin 10. Maddesinin (p) ve (r) bentleri ile
Devlet Memurlarının Tedavi Yardımı ve Cenaze Giderleri Yönetmeliği uyarınca
çıkarılan 2008 yılına ilişkin Tedavi Yardımına İlişkin Uygulama Tebliği’nin
20.4.7 maddesinde belirtilen miktarda ödeme yapıldığı, kaldı ki tedavi
giderlerinin hiçbir sınırlama konmaksızın karşılanmasının da mümkün olmadığı
gerekçesiyle davanın reddine karar verilmesini savunmuştur.
KIRIKKALE
İDARE MAHKEMESİ: 12.11.2009 gün ve E:2009/298 K:2009/642 sayılı kararında
özetle; işitme cihazı bedelinden kaynaklanan uyuşmazlığın, işlem tarihinde
5510 sayılı yasanın yürürlükte olması nedeniyle, iş mahkemesinin görev alanında
bulunduğundan 5510 sayılı yasanın 101.maddesi gereğince davanın görüm ve
çözümünde adli yargı mercilerinden İş Mahkemelerinin görevli olduğunu
belirterek görevsizlik kararı vermiş, verilen karar itiraz edilmeksizin
kesinleşmiştir.
Davacı
aynı istemiyle bu kez adli yargı yerinde dava açmıştır.
KIRIKKALE
İŞ MAHKEMESİ: 30.12.2010 gün ve E:2010/8 K:2010/1066 sayılı kararında,
davanın kısmen kabulü ile 1.500,00 TL cihaz bedelinin 01.12.2008 tarihinden
itibaren işleyecek yasal faizi ile birlikte davalıdan alınarak davacıya
verilmesine, fazlaya ilişkin talebin reddine karar vermiştir.
Kısmen
kabul kararı, davalı vekili tarafından temyiz edilmiştir.
YARGITAY
10. HUKUK DAİRESİ 19.12.2013 gün ve E:2013/12897 K:2013/24968 sayılı BOZMA
İLAMINDA; “…Emekli Sandığı İştirakçileri açısından görevli mahkemenin
belirlenmesinde, tedavinin başladığı tarih esas alınarak; pasif
sigortalılar için tedavisi 15.10.2008 tarihinden önce başlayan sigortalılar
ile bunların hak sahipleri yönünden idari yargının, tedavisi anılan tarihten
sonra başlayanlar yönünden adli yargının (İş Mahkemelerinin) görevli
olduğu; aktif olarak çalışmasına devam edenler yönünden ise, sağlık
sigortası açısından Sosyal Güvenlik Kurumu’na devir tarihlerine göre, Türk
Silahlı Kuvvetlerinde görev yapan asker ve sivil personel ile bunların
bakmakla yükümlü oldukları kişiler yönünden tedavisi 15.01.2010 tarihinden
önce başlayan sigortalılar ile bunların bakmakla yükümlü oldukları kişiler
yönünden idari yargının, tedavisi anılan devir tarihlerinden sonra başlayanlar
yönünden adli yargının (İş Mahkemelerinin) görevli olduğu sonucuna
varılmaktadır.
Somut
olaya gelince; davacının, tedavinin başlayıp, faturanın düzenlendiği
27.11.2008 tarihini de kapsar şekilde memur olarak çalıştığı; buna göre,
uyuşmazlığın çözümünün idari yargının görev alanına girdiği gözetilerek,
davanın, yargı yolu nedeniyle usulden reddine karar verilmesi gerekirken,
işin esasına girilerek yazılı şekilde karar verilmiş olması, usul ve yasaya
aykırı olup, bozma nedenidir…” şeklindeki gerekçe ile kısmen kabul
kararının bozulmasına karar vermiştir.
KIRIKKALE
1. İŞ MAHKEMESİ: 13.02.2014 gün ve E:2014/5 K:2014/61 sayılı kararında
Yargıtay 10. Hukuk Dairesi’nin bozma ilamında gösterilen gerekçelere
dayanarak, yargı yolunun caiz olmaması nedeniyle dava şartı yokluğundan
davanın usulden reddine karar vermiş, verilen bu karar temyiz edilmeksizin
kesinleşmiştir.
Dosya,
davacının talebi üzerine Uyuşmazlık Mahkemesine gönderilmiştir.
İNCELEME VE GEREKÇE :
Uyuşmazlık Mahkemesi Hukuk Bölümü’nün, Serdar
ÖZGÜLDÜR’ün Başkanlığında, Üyeler: Eyüp Sabri BAYDAR, Ali ÇOLAK, Sıddık
YILDIZ, Nurdane TOPUZ, Ayhan Akarsu ve Mehmet AKBULUT’un katılımlarıyla
yapılan 05.05.2014 günlü toplantısında:
l-İLK İNCELEME:
Dosya üzerinde 2247 sayılı Yasa’nın 27. maddesi gereğince yapılan
incelemeye göre, adli ve idari yargı yerleri arasında 2247 sayılı Yasa’nın
14. maddesinde öngörülen biçimde olumsuz görev uyuşmazlığı doğduğu, adli
yargı dosyasının; davacının istemi üzerine son görevsizlik kararını veren
Mahkemece 15. maddede belirtilen hükmün aksine, önceki görevsizlik kararına
ilişkin dava dosyası temin edilmeden gönderildiği görülmekte ise de;
Başkanlıkça idari yargı dosyasının da
ilgili Mahkemesinden getirtildiği ve sonuçta usule ilişkin herhangi bir
noksanlık bulunmadığı anlaşıldığından, adli ve idari yargı yerleri arasında
doğan görev uyuşmazlığının esasının incelenmesine oy birliği ile karar
verildi.
II-ESASIN İNCELENMESİ: Raportör-Hakim Filiz BUDAK’ın,
davanın çözümünde idari yargının görevli olduğu yolundaki raporu ile
dosyadaki belgeler okunduktan; ilgili Başsavcılarca görevlendirilen
Yargıtay Cumhuriyet Savcısı Mehmet BAYHAN ile Danıştay Savcısı Mehmet Ali
GÜMÜŞ’ün davada idari yargının görevli olduğu yolundaki sözlü açıklamaları
da dinlendikten sonra GEREĞİ GÖRÜŞÜLÜP DÜŞÜNÜLDÜ:
Dava, Makine ve Kimya Endüstrisi Kurumu Hurda
İşletmesi Müdürlüğü Kırıkkale Hurda Müdürlüğü’nde teknik şef olarak görev
yapan davacının, bakmakla yükümlü olduğu oğlu Ali Samet Karaaslan’ın
kulağındaki işitme kaybının giderilmesi amacıyla satın almış olduğu işitme
cihazı bedelinin tamamının ödenmesi istemiyle yaptığı başvurunun Kırıkkale Hurda İşletmesi Müdürlüğü’nün 13.02.2009
tarih ve B 04 2 MKE 5110011-08/ 17 sayılı işleminin hukuka aykırı olduğunu
ileri sürerek söz konusu işlemin iptali ile 2.122,00TL nin yasal faiziyle
birlikte ödenmesi istemiyle açılmıştır.
Dosyanın
incelenmesinden; davacının 01.08.1978 tarihinde sigortalı olarak özel bir
şirkette çalışmaya başladığı, 1984 yılından itibaren de davalı kurumda
teknik şef kadrosu ile kamu görevlisi olduğu, bakmakla yükümlü olduğu oğlu
1989 doğumlu Ali Samet Karaaslan’ın kulağında oluşan işitme kaybı nedeniyle
12 yıldır işitme cihazı kullandığı, en son 01.07.2008 tarihinde Kırıkkale Yüksek
İhtisas Hastanesi’ne başvurduklarında düzenlenen raporda “hastanın sol
kulağa dijital işitme cihazı kullanması uygundur” şeklinde karar verildiği;
bunun üzerine davacının işitme cihazı için 2.500 TL ödeme yaptığı;
sonrasında davalı kuruma bedelin tamamının ödenmesi talebi için yaptığı
başvuru neticesinde kurumun davacıya yalnızca 378,00 TL ödeme yaptığı;
bedelin tamamının ödenmesi talebinin 13.02.2009 tarihinde reddedilmesi
üzerine; ret işleminin iptali ile işitme cihazı fatura bedelinin tamamının
idare tarafından faizi ile ödenmesi istemiyle dava açıldığı anlaşılmıştır.
31.5.2006
tarih ve 5510 sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu
506, 1479, 2925, 2926 ve 5434 sayılı Kanunlar kapsamındaki hizmet akdine
göre ücretle çalışanlar (Sosyal Sigortalılar), kendi hesabına çalışanlar
(Bağ-Kur’lular), tarımda kendi adına ve hesabına çalışanlar (Tarım
Bağ-Kur’luları), tarım işlerinde ücretle çalışanlar, (Tarım sigortalıları),
devlet memurları ve diğer kamu görevlilerini (Emekli Sandığı İştirakçileri),
geçici maddelerle korunan haklar dışında, sosyal güvenlik ve sağlık
hizmetleri yönünden yeni bir sisteme tabi tutmuş, beş farklı emeklilik
rejimini aktüeryal olarak hak ve hükümlülükler yönünden tek bir sosyal
güvenlik sistemi altında toplamıştır. 5510 sayılı Kanunun iptali amacıyla
açılan davada Anayasa Mahkemesi, 15.12.2006 tarih ve E: 2006/111, K:
2006/112 sayılı kararıyla, anılan Kanunun birçok maddesi ile birlikte, bu
Kanunun yürürlük tarihinden önce 5434 sayılı T.C. Emekli Sandığı Kanunu hükümlerine
tabi olarak görev yapmakta olan memurlar ve diğer kamu görevlilerini diğer
sigortalılarla aynı sisteme tabi kılan (başta 4/c maddesi) hükümlerin
iptaline karar vermiş; bu karardan sonra kabul edilen 17.04.2008 tarih ve
5754 sayılı Kanunla 5510 sayılı Kanunda düzenlemeler yapılmış ve anılan
Kanuna eklenen Geçici 1 nci ve Geçici 4 ncü maddelerle, 5754 sayılı Kanunun
yürürlüğe girdiği 1 Ekim 2008 tarihinden önce 5510 sayılı Kanunun 4 ncü
maddesinin birinci fıkrasının (c) bendi kapsamında olanlar (memurlar ile
diğer kamu görevlileri) ile bunların dul ve yetimleri hakkında, bu Kanunla
yürürlükten kaldırılan hükümleri de dahil 5434 sayılı Kanun hükümlerine
göre işlem yapılacağı hüküm altına alınmıştır. 5754 sayılı Kanunun kimi
hükümlerinin iptali istemiyle açılan dava Anayasa Mahkemesi’nin 30.3.2011
tarih ve E: 2008/56, K:2011/58 sayılı kararı ile reddedilmiştir.
5510
sayılı Kanunun 101 nci maddesinde yer alan “…bu Kanun hükümlerinin
uygulanmasıyla ilgili ortaya çıkan uyuşmazlıklar İş Mahkemelerinde görülür.”
bölümünün iptali istemiyle yapılan itiraz başvurusunda Anayasa Mahkemesi,
22.12.2011 tarih ve E: 2010/65, K: 2011/169 sayılı kararıyla (RG.
25.1.2012, Sayı: 28184) davayı redle sonuçlandırmakla birlikte; söz konusu
kararın Mahkememiz önündeki uyuşmazlığa ışık tutacak şekilde şu gerekçeye
dayandırmıştır: “…5754 sayılı Kanunun yürürlüğe girmesinden önce memur ve
diğer kamu görevlisi olarak çalışmakta olanlar, evvelce olduğu gibi 5434
sayılı Kanun hükümlerine tabi olacaklar ve bunların emeklileri bakımından
da aynı Kanun hükümleri uygulanmaya devam edecek; ancak 5754 sayılı
Kanun’un yürürlüğe girmesinden sonra memur ve diğer kamu görevlileri olarak
çalışmaya başlayanlar ise 5510 sayılı Kanunun 4/c maddesi uyarınca, bu
Kanun hükümlerine tabi sigortalı sayılacak ve haklarında 5434 sayılı Kanun
değil, 5510 sayılı Kanun’un öngördüğü kural ve esaslar uygulanacak; ihtilaf
halinde de adli yargı görevli bulunacaktır. 5754 sayılı Kanunun
yürürlüğüyle birlikte, artık Sosyal Sigortacılık esasına göre faaliyet
gösteren ve yaptığı, tesis ettiği işlem ve muameleler idari işlem sayılamayacak
bir sosyal güvenlik kurumunun varlığından söz etmek gerekli bulunmaktadır.
5754 sayılı Kanun’un yürürlüğe girmesinden önce iştirakçisi sıfatıyla
çalışmakta olan memurlar ve diğer kamu görevlileri ile emekli sıfatıyla
5434 sayılı Kanun’a göre emekli, dul ve yetim aylığı almakta olanlar ve
ayrıca memurlar ve diğer kamu görevlilerinden ileride emekliliğe hak
kazanacaklar yönünden ise Sosyal Güvenlik Kurumu’nun tesis edeceği işlem ve
yapacağı muameleler idari işlem niteliğini korumaya devam edecek, bunlara
ilişkin ihtilaflarda da evvelce olduğu gibi idari yargı görevli olmaya
devam edecektir… Bu bakımdan 5510 sayılı Kanunun yürürlüğünden sonra, prim
esasına dayalı yani sistemin içeriği ve Kanun kapsamındaki iş ve işlemlerin
niteliği göz önünde bulundurulduğunda, itiraz konusu kuralla, yargılamanın
bütünlüğü ve uzman mahkeme olması nedeniyle Kanun hükümlerinin uygulanması
ile ortaya çıkan uyuşmazlıkların çözümünde iş mahkemelerinin görevlendirilmesinde
Anayasa’ya aykırılık görülmemiştir.
Ancak,
yukarıda açıklandığı üzere 5754 sayılı Kanun’un yürürlüğe girmesinden önce
statüde bulanan memurlar ve diğer kamu görevlileri ile ilgili sosyal
güvenlik mevzuatının uygulanmasından doğan idari işlem ve idari eylem
niteliğindeki uyuşmazlıklarda idari yargının görevinin devam edeceği
açıktır…”
Yukarıda
sözü edilen mevzuat hükümlerinin ve Anayasa Mahkemesi kararının birlikte
değerlendirilmesinden, 5510 sayılı Kanunun yürürlüğe girmesinden önce memur
ve diğer kamu görevlisi olarak çalışmakta olanlar, daha önce olduğu üzere
5434 sayılı Kanun hükümlerine tabi olacakları gibi bunların emeklilikleri
bakımından da aynı Kanun hükümlerinin uygulanmaya devam edileceği; ancak,
bu Kanunun yürürlüğe girmesinden sonra memur ve diğer kamu görevlisi olarak
çalışmaya başlayanların ise 5510 sayılı Kanunun 4/c maddesi uyarınca, bu
Kanun hükümlerine tabi sigortalı sayılacağı ve haklarında 5434 sayılı
Kanunun değil 5510 sayılı Kanunun öngördüğü kural ve esasların uygulanacağı
dolayısıyla ihtilafların da adli yargı yerinde çözümleneceği açıktır.
Kaldı
ki; T.C. Anayasası’nın 158.maddesindeki “…diğer mahkemelerle, Anayasa
Mahkemesi arasındaki görev uyuşmazlıklarında Anayasa Mahkemesi’nin kararı
esas alınır ” hükmü uyarınca Anayasa Mahkemesi kararının bu uyuşmazlığın
çözümünde esas alınacağı tartışmasızdır.
Bu
durumda, 5510 sayılı Yasanın yürürlüğe girmesinden önce iştirakçi sıfatıyla
çalışmakta olan memurlar ve diğer kamu görevlileri ile emekli sıfatıyla
5434 sayılı Kanuna göre emekli, dul ve yetim aylığı almakta olanlar ve
ayrıca memurlar ve diğer kamu görevlilerinden ileride emekliliğe hak
kazanacaklar yönünden Sosyal Güvenlik Kurumunca tesis edilen işlem ve
yapacağı muamelelerin “idari işlem” ve “idari eylem” niteliğini korumaya
devam edeceği, dolayısıyla, 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanununun
2/1-a maddesinde belirtilen idari işlemler hakkında yetki, şekil, sebep,
konu ve maksat yönlerinden biri ile hukuka aykırı olduklarından dolayı
iptalleri için menfaatleri ihlal edilenler tarafından açılan iptal davaları
kapsamında bulunan, 5754 sayılı Kanun’un yürürlüğe girdiği tarihte kamu
görevlisi olan davacı tarafından açılan davanın, görüm ve çözümünün idari
yargı yerinde görüleceği sonucuna varılmıştır.
Açıklanan
nedenlerle, Kırıkkale İdare Mahkemesinin görevsizlik kararının kaldırılması
gerekmiştir.
SONUÇ :
Davanın çözümünde İDARİ YARGININ görevli olduğuna, bu nedenle Kırıkkale
İdare Mahkemesi’nin 12.11.2009 gün ve E:2009/298 K:2009/642 sayılı
GÖREVSİZLİK KARARININ KALDIRILMASINA, 05.05.2014 gününde OYBİRLİĞİ İLE
KESİN OLARAK karar verildi.
—— • ——
Uyuşmazlık Mahkemesi
Başkanlığından:
6-ESAS NO : 2014/483
KARAR NO: 2014/526
KARAR TR : 05.05.2014
(Hukuk Bölümü)
ÖZET :
Türk Telekomünikasyon A.Ş.’de çalışırken 4046 sayılı Yasa’nın 22. maddesi
uyarınca başka kuruma nakledilen davacının, maaş nakil ilmühaberinin iptali
ile, geriye dönük eksik ödemelerinin tamamının yasal faiziyle birlikte
ödenmesi istemiyle açtığı davanın, ADLİ YARGI YERİNDE çözümlenmesi
gerektiği hk.
K A R A R
Davacı :
M.T.
Vekili :
Av. M.R.Ç.
Davalı :
Türk Telekomünikasyon AŞ.
Vekili :
Av. S.D.
O L A Y
: Davacı vekili dava dilekçesinde özetle; davalı Türk Telekomünikasyon
AŞ.nin özelleştirme kapsamında 2005 yılında %55 lik hissesinin satışı ile
kamu kurumu niteliğini kaybedip Özel Tüzel Kişilik sıfatı kazanmış
olduğunu, fakat müvekkilinin de içerisinde olduğu devlet memurluğu
haklarının saklı kalıp, kurum yanında çalışmaya devam eden personelin de
bulunduğunu, Telekom’da bu durumda çalışanlarla kanun gereği ve yapılan
sözleşme gereği kamu memur artış oranında da artışların söz konusu
olacağının belirlendiğini, kamuoyunda memurlara ödenen ve denge tazminatı
olarak bilinen 31/03/2006 tarihli Resmi Gazetede yayımlanarak yürürlüğe
giren 5473 sayılı Değişik Adlar Altında İlave Ödemesi Bulunmayan Memurlara
ve Sözleşmeli Personele Ek Ödeme Yapılması ile Bazı Kanun ve Kanun Hükmünde
Kararnameye eklenen Ek 3. Maddenin 1. Fıkrasında belli kamu görevlilerine
her ay ek ödeme yapılabileceğinin belirtilmiş olduğunu, 399 sayılı kanun
hükmünde kararnamenin Ek 2 sayılı cetvelinde ise T.C. Posta, Telgraf ve
Telefon işletmelerinin de yer aldığının belirlenmiş olduğunu, müvekkilinin
de bu kapsamdaki personellerden olup 4046 sayılı özelleştirme uygulamaları
hakkında kanunun “Kuruluşlardaki personelin Nakli” başlıklı 22. Maddesinin
5. Fıkrası gereği Telekom’da çalışmasına devam ettiğini, ücretlerdeki artış
oranının da memurlara uygulanan ücret artışının esas alındığını, müvekkiline
ve aynı durumdaki arkadaşlarına denge tazminatı ödemesinin ilk aylarda
ödendiğini, fakat daha sonra yapılan ödemelerin mahsup edilerek bu konudaki
ödemelerin ödenmemeye başladığını, müvekkilinin işten çıkarılıp personel
daire başkanlığına bildirildiği tarihte belirtilen ek ödemenin de maaşına
uygulanması gerekip maaşının bu şekilde belirlenmesi gerekirken bu ek
ödemenin maaş nakil belgesinde gösterilmediğini, müvekkilinin bu konuda da
mağdur olduğunu belirterek, fazlaya ilişkin hakları saklı kalmak kaydıyla
03/06/2006 tarihinden 15/09/2007 tarihine kadar ödenmeyen 1.270,00 TL ‘nin
Yüksek Planlama Kurulu Kararları ve enflasyon farkından kaynaklı ücret
alacaklarının ödenmesi gereken aylardan itibaren en yüksek mevduat faizi
ile birlikte tahsiline karar verilmesi istemiyle adli yargı yerinde dava
açmıştır.
Diyarbakır
2. İş Mahkemesi: 16.12.2011 gün, E:2011/663, K:2011/934 sayı ile özetle;
davanın kabulüne karar vermiştir.
İş bu
karara karşı yapılan temyiz başvurusu üzerine Yargıtay 9. Hukuk Dairesi
12.03.2012 gün, E:2012/8567, K:2012/7987 sayılı ilamı ile hükmün esastan
bozulmasına karar vermiştir.
Diyarbakır
2. İş Mahkemesi: 25.06.2012 gün, E:2012/529, K:2012/478 sayı ile özetle;
önceki kararına da ısrar ederek yeniden davanın kabulüne karar vermiştir.
İş bu
karara karşı yapılan temyiz başvurusu üzerine Yargıtay Hukuk Genel Kurulu
26.12.2012 gün, E:2012/9-1552, K:2012/1422 sayılı ilamı ile “...Uyuşmazlık, 5473 sayılı Kanuna
dayalı olarak denge tazminatından kaynaklanan fark ücret alacağının
belirlenmesi yönünden yapılan araştırmanın yeterli olup olmadığı noktasında
toplanmaktadır.
Hukuk Genel Kurulu’nda yapılan görüşmeler sırasında
5473 sayılı Kanuna dayalı olarak denge tazminatından kaynaklanan fark ücret
alacağına ilişkin davalarda adli yargı mahkemelerinin görevli olup olmadığı
hususu ön sorun olarak değerlendirilmiştir.
Uyuşmazlığın çözümünde öncelikle konuya ilişkin
yasal mevzuatın ve davalı Türk Telekomünikasyon AŞ'nin ve bu kuruluşta
çalışan personelin özelleştirme öncesi ve sonrasındaki hukuki statüsünün
açıklığa kavuşturulması zorunludur.
Bilindiği üzere, Türk Telekomünikasyon Anonim
Şirketi, 406 sayılı Telgraf ve Telefon Kanunu'nun, 18.06.1994 günlü Resmi
Gazete'de yayımlanan 4000 sayılı Yasa'yla değiştirilen 1. maddesi
uyarınca,Posta işletmesi Genel Müdürlüğü'nce yürütülen telekomünikasyon
hizmetlerinin sermayesinin tamamı kamu kesimine ait olacak bir anonim
şirket şeklinde yapılandırılması suretiyle kurulmuş ve 233 ile 399 sayılı
Kanun Hükmünde Kararnamelere tabi bir kamu iktisadi kuruluşu statüsü verilmiştir.
29.01.2000 günlü Resmi Gazete'de yayımlanarak
yürürlüğe giren ve Telekom AŞ'nin özelleştirilmesi amacıyla yapısının
yeniden düzenlenmesine yönelik kurallar getiren 4502 sayılı Yasa'nın 1.
maddesi ile, 406 sayılı Yasa'nın 1. maddesine eklenen dokuzuncu fıkrada,
Telekom'un, bu Kanun ve özel hukuk hükümlerine tabi bir anonim şirket olduğu,
Kamu iktisadi Teşebbüslerinin kuruluş, teşkilât ve faaliyetleri ile ilgili
mevzuatın Telekom'a uygulanmayacağı kuralına yer verilmiş; anılan kural,
23.05.2001 günlü Resmi Gazete'de yayımlanarak yürürlüğe giren 4673 sayılı
Yasa'nın 1 maddesi ile değiştirilmiş ve Telekom'un, bu Kanun ve özel hukuk
hükümlerine tabi bir anonim şirket olduğu, bu Kanun hükümleri saklı kalmak
üzere, kamu İktisâdi teşebbüsleri de dahil, sermayesinin yarısından fazlası
kamuya ait olan kamu kurum, kuruluş ve ortaklıklarına uygulanan mevzuatın
Telekom'a uygulanmayacağı belirtilmiştir.
Ayrıca, Türk Telekom AŞ 4502 sayılı Yasa'nın Geçici
3. maddesi ile 233 sayılı KHK'nin ekindeki "B-Kamu İktisadi
Kuruluşları (KİK)" bölümünde yer alan kuruluşlar listesinden
çıkarılmıştır.
4502 ve 4673 sayılı Yasa'lar ile yapısı yeniden
düzenlenen Türk Telekom'da çalışan personelin hukuki statüsü de, 406 sayılı
Yasaya 4502 sayılı Yasa ile eklenen Ek 22. madde ile yeniden düzenlenmiş ve
anılan maddede Türk Telekom'daki kamu payı %50'nin altına düşünceye kadar,
Türk Telekom Yönetim Kurulu üyeliklerine atanacaklar dışında kalan
personelin iş mevzuatı uyarınca istihdam edileceği, iş mevzuatına göre
istihdam edilenlere ilişkin kayıt ve şartların Yönetim Kurulu tarafından
tayin olunacağı kurallarına yer verilmiş, ayrıca bu yasanın geçici 4. maddesinde,
4502 sayılı Yasanın yürürlüğe girdiği tarihte Türk Telekom'da 399 sayılı
Kanun Hükmünde Kararnameye tabi olarak kadrolu veya sözleşmeli personel
statüsünde çalışmakta olanlardan isteyenlerin iş mevzuatına tabi personel
statüsüne geçirileceği, iş mevzuatına tâbi personel statüsüne geçmek
istemeyenlerin mevcut statü, sosyal ve özlük haklarıyla istihdamlarına
devam olunacağı kurala bağlanarak, iş mevzuatına geçmek istemeyenlerin
mevcut statü, sosyal ve özlük hakları korunmuştur.
Hisselerin fiilen devredildiği ve Telekomünikasyon
Hizmetlerinin Yürütülmesine İlişkin İmtiyaz Sözleşmesi'nin imzalandığı
14.11.2005 tarihinden sonra, hisselerinin yüzde elliden fazlası özel hukuk
tüzel kişisine geçen Türk Telekom kamu kuruluşu niteliğini kaybetmiştir.
Ancak, 406 sayılı Yasa'nın Ek 29. maddesinin, 5398
sayılı Kanun'un 14. maddesi ile değişik birinci fıkrasında, özelleştirme
tarihi itibarıyla Türk Telekom'da çalışmakta olan personelin haklarının
korunması amacıyla, hukuki statülerini ve kamu kuramlarına nakil
olanaklarını belirleyen bazı özel düzenlemelere yer verilmiştir. Buna göre
Türk Telekom hisselerinin devri sonucu kamu payının yüzde ellinin altına
düşmesi durumunda; Türk Telekom'da, Ek 22. maddenin (a) bendinin bu Kanunla
yürürlükten kaldırılan hükümleri uyarınca belirlenen aslî ve sürekli
görevlerde çalışmakta olanlar ile 399 sayılı KHK'ye tâbi olarak kadrolu
veya sözleşmeli personel statüsünde çalışanlar ve kapsam dışı personel,
kamu görevlerinden yüz seksen gün aylıksız izinli sayılacaktır. Aynı
maddeye göre, bu personel belirtilen süre içinde Türk Telekom'da çalışmaya
devam edecek malî ve özlük hakları Türk Telekom tarafından karşılanacak,
belirtilen süre içinde nakle tâbi personelden Türk Telekom tarafından
hizmetine ihtiyaç duyulmayanlar tespit edildikleri tarihten, kendi isteği
ile nakil talep edenler ise talep tarihinden itibaren en geç doksan gün
içinde nakil için Türk Telekom tarafından Devlet Personel Başkanlığına
bildirileceklerdir.
Anılan yasal düzenlemeler karşısında Telekom
AŞ.'nin özelleştirilmesi sonucunda, işlevsel görevlerde bulunan ve ikamesi
kısa sürede imkansız personelin isteklerine bağlı olarak makul bir süre
kamu görevlerinden aylıksız izinli sayılarak özel hukuk tüzel kişisinde
çalışmalarına olanak sağlandığı anlaşılmaktadır Buna göre, söz konusu
personelin, aylıksız izinli olarak geçen sürede kamu personeli statüleri
devam etmektedir.
Diğer yandan,imtiyaz Sözleşmesi ile bir kamu
hizmetini yürütmek hakkını elde eden davalı şirkete, devir sonrasında
yetişmiş personel yetersizliği nedeniyle doğabilecek aksaklıkların önüne
geçilebilmesi için, 406 sayılı Yasa hükümleri ile tanınan ayrıcalıkların
sonucu olarak da, bünyesinde belli süre ile çalışmaya devam eden söz konusu
personelin kamu kuramlarına naklen atanmasının sağlanması amacıyla kimi
görevler yüklenmiştir.
Bu görevler kapsamında 406 sayılı Yasa hükümleri
uyarınca davalı şirket tarafından, hak sahibi personelinin Devlet Personel
Başkanlığı'na bildirmesi, bildirim ile beraber personelin nakledileceği
kamu kurumunda yararlanacağı parasal haklara esas olmak üzere memur maaş
nakil ilmühaberi düzenlenmesi, personelin ilişiğinin kesilmesi gibi
işlemler bulunmaktadır.
Sayılan işlemler, idare hukuku alanında hukuki
sonuçlar doğurmakta ve ilgili personelin nakledilecekleri kuramdaki
statülerini, özlük ve parasal haklarını belirlemekte esas alınmaktadır.
Belirtilen nitelikleriyle, söz konusu işlemlerin
kamu personeli hakkında ve idare hukuku alanında tesis edilmiş birer idari
işlem niteliğinde oldukları anlaşılmaktadır.
Öte yandan, davalı şirketin belirtilen statüsü ve
özel yasa hükümleri gereğince bazı kamusal ayrıcalıklara ve yükümlülüklere
sahip olması nedeniyle herhangi bir özel hukuk tüzel kişisinden farklı bir
hukuki statü içinde bulunduğu anlaşılmaktadır. Bu nedenle diğer özel hukuk
tüzel kişilerinden farklı bir ilişkisi bulunan tüzel kişilerin bazı işlemlerinin,
nitelikleri esas alınmak suretiyle de idari işlem niteliğindedir.
O halde, imtiyaz sözleşmesi ile bir kamu hizmetini
yürütmekle görevli ve yetkili kılınması nedeniyle, diğer özel hukuk tüzel
kişilerinden farklı olarak kimi kamusal ayrıcalıklara ve yükümlülüklere
tabi olan, 406 sayılı Yasa hükümleri ile kamu kurumlarına nakil hakkı
bulunan diğer bir ifade ile kapsam dışı nakle tabi personeli ile ilgili
olarak bazı kamusal görevler yüklenen davalı şirketin, belirtilen görevleri
kapsamında tesis ettiği işlemlerin idari işlem niteliğinde olduğu ve bu
işlemlerden kaynaklanan uyuşmazlıkların idari yargının görevinde bulunduğu
kabul edilmelidir.
Somut uyuşmazlıkta özelleştirmeden önce statü
hukuku hükümlerine tabi davacı niteliğindeki personel, özelleştirme sonrası
belirli bir süre içinde davalı ile özel hukuk hükümlerine tabi olarak iş
sözleşmesi kapsamında çalıştırılmakta, nakledildiğinde tekrar statü hukuku
kapsamına girmektedir. Davacının iş sözleşmesi ile çalıştığı dönemde,
davalı şirkete davacının ücreti konusunda “artış oranının, kamudaki memur
maaş artış oranında” olacağı yönünde yükümlülük getirildiği gibi 406 sayılı
Yasa hükümleri uyarınca davalı şirkete, hak sahibi personeli Devlet
Personel Başkanlığına bildirmesi; bildirim ile beraber personelin
nakledileceği kamu kurumunda yararlanacağı parasal haklara esas olmak üzere
memur maaş nakil ilmühaberi düzenlenmesi; personelin ilişiğinin kesilmesi
gibi işlemler yaptırıldığı görülmektedir. Bu işlemlerin idare hukuku
alanında hukuki sonuçlar doğurduğu ve ilgili personelin nakledilecekleri
kurumdaki statülerini, özlük ve parasal haklarını belirlediği, söz konusu
işlemlerin kamu personeli hakkında ve idare hukuku alanında tesis edilmiş
birer idari işlem niteliğinde oldukları açık olup, idari işlemlerle ilgili
uyuşmazlığın ise adli yargı yerinde değil, idari yargı yerinde çözümlenmesi
ve 5473 sayılı Kanundan kaynaklanan ek ödeme alacağının tahsili istemiyle,
anılan idareye karşı açılan davalarda, idari yargı yerinin görevli olduğu
kabul edilmelidir.
Nitekim, Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulu'nun
07.04.2011 gün 2011/55 E. 2011/205 K. sayılı kararında da kamusal görevler
yüklenen davalı şirketin bu görevleri kapsamında, 5473 sayılı Kanun gereği
tesis ettiği işlemlerin idari işlem niteliğinde olduğu ve bu işlemlerden
kaynaklanan uyuşmazlıkların idari yargının görevinde bulunduğuna karar
verilmiştir.
Bu durumda mahkemece; somut uyuşmazlıkta idari
yargı mahkemelerinin görevli olduğunun kabulü ile bu doğrultuda karar
verilmesi gerekirken, yanılgılı değerlendirme ile önceki kararda
direnilmesi usul ve yasaya aykırıdır.’’ demek suretiyle Diyarbakır 2. İş Mahkemesi’nin direnme kararının
bozulmasına karar vermiştir.
Diyarbakır
2. İş Mahkemesi: Yargıtay Hukuk Genel Kurulu'nun bozma ilamına uyduktan
sonra 26.04.2013 gün, E:2013/274, K:2013/282 sayılı kararı ile davanın
görev yönünden reddine karar vermiş ve karar kesinleşmiştir.
Davacı
vekili aynı istemle bu kez idari yargı yerinde dava açmıştır.
Diyarbakır
3. İdare Mahkemesi: 6.6.2013 gün, E:2013/1658, K:2013/442 sayı ile özetle; “...davalı mevkiinde kamu kuruluşu
niteliği taşımayan Türk Telekomünikasyon A.Ş.'nin olması ve davacının iş
akdi imzalamış bir işçi statüsünde olması karşısında, idari yargı yetkisi
kapsamında açılmış bir idari dava bulunduğundan söz etmek olanaksız
olduğundan; uyuşmazlığın, özel hukuk hükümlerine göre görüm ve çözümünde
adli yargı yerinin görevli olduğu sonucuna varılmıştır.” demek
suretiyle davanın görev yönünden reddine karar vermiştir.
İş bu
karara karşı Türk Telekomünikasyon A.Ş. vekilince yapılan itiraz üzerine
Diyarbakır Bölge İdare Mahkemesi 28.10.2013 gün, E:2013/1904, K:2013/1841
sayılı kararı ile hükmün onanmasına karar vermiştir.
Bu
karara karşı yapılan karar düzeltme başvurusu üzerine Diyarbakır Bölge
İdare Mahkemesi 31.1.2014 gün, E:2014/126, K:2014/263 sayılı kararı ile
karar düzeltme talebinin reddine karar vermiş ve karar kesinleşmiştir.
İNCELEME VE GEREKÇE:
Uyuşmazlık Mahkemesi Hukuk Bölümü’nün, Serdar
ÖZGÜLDÜR’ün Başkanlığında, Üyeler: Eyüp Sabri BAYDAR, Ali ÇOLAK, Sıddık
YILDIZ, Nurdane TOPUZ, Ayhan AKARSU ve Mehmet AKBULUT‘un katılımlarıyla
yapılan 05.05.2014 günlü toplantısında:
l-İLK İNCELEME:Dosya üzerinden 2247 sayılı Yasa’nın 27.
maddesi uyarınca yapılan incelemeye göre; adli ve idari yargı yerleri
arasında 2247 sayılı Yasa’nın 14.maddesinde öngörülen biçimde olumsuz görev
uyuşmazlığı doğduğu, idari yargı dosyasının, davacı vekilinin talebi
üzerine, adli yargı dosyası da temin edilmek suretiyle, Uyuşmazlık
Mahkemesi’ne gönderildiği ve usule ilişkin herhangi bir noksanlık
bulunmadığı anlaşıldığından görev uyuşmazlığının esasının incelenmesine oy
birliği ile karar verildi.
II-ESASIN
İNCELENMESİ: Raportör-Hakim Gülşen AKAR PEHLİVAN’ın, davanın çözümünde adli
yargının görevli olduğu yolundaki raporu ile dosyadaki belgeler okunduktan;
ilgili Başsavcılarca görevlendirilen Yargıtay Cumhuriyet Savcısı Mehmet
BAYHAN ile Danıştay Savcısı Mehmet Ali GÜMÜŞ davada adli yargının görevli
olduğu yolundaki sözlü açıklamaları da dinlendikten sonra GEREĞİ GÖRÜŞÜLÜP
DÜŞÜNÜLDÜ:
Dava, davalı kurumda görev yapmakta iken,406 sayılı Yasa'nın
Ek-29. maddesi ile 4046 sayılı Yasa'nın 22.maddesine göre adı Devlet
Personel Başkanlığına bildirilen, sonrasında başka bir kamu kurumu emrine
atanan davacı tarafından, maaş nakil ilmühaberinin yanlış düzenlendiği
iddiasıyla yeniden düzenlenmesi ve bundan kaynaklı olduğu iddia olunan
zararın tazmini istemiyle açılmıştır.
1953 tarih ve 6145
sayılı Yasa ile, Türkiye Cumhuriyeti Posta, Telgraf ve Telefon İşletmesi
kurulmuş; 1924 tarih ve 406 sayılı Telgraf ve Telefon Kanunu’nun 10.6.1994 tarih
ve 4000 sayılı Yasa’yla değiştirilen 1. maddesi ile, posta ve telgraf tesis
ve işletmesine ilişkin hizmetler, Posta İşletmesi Genel Müdürlüğü’nce
(P.İ), telekomünikasyon hizmetleri ise, “Türk Telekomünikasyon Anonim
Şirketi (Şirket)” tarafından yürütülecek şekilde yeniden yapılandırılmıştır.
27.1.2000 tarih ve 4502 sayılı Yasa’nın 1. maddesi
ile, 406 sayılı Yasa’nın 1. maddesine eklenen dokuzuncu fıkrada, “Türk
Telekom, bu Kanun ve özel hukuk hükümlerine tabi bir anonim şirkettir. Kamu
İktisadi Teşebbüslerinin kuruluş, teşkilât ve faaliyetleri ile ilgili
mevzuat Türk Telekom’a uygulanmaz. Sadece, Türkiye Büyük Millet Meclisi
denetimine ilişkin 2.4.1987 tarihli ve 3346 sayılı Kanunun 9 uncu maddesi
hükümleri uygulanır” denilmiş; anılan fıkra hükmü, 12.5.2001 tarih ve 4673
sayılı Yasa’nın 1. maddesi ile değiştirilmiş ve “Türk Telekom, bu Kanun ve
özel hukuk hükümlerine tabi bir anonim şirkettir. Bu Kanun hükümleri saklı
kalmak üzere, kamu iktisadi teşebbüsleri de dahil, sermayesinin yarısından
fazlası kamuya ait olan kamu kurum, kuruluş ve ortaklıklarına uygulanan mevzuat
Türk Telekom’a uygulanmaz. Sermayesinin yarısından fazlası kamuda kaldığı
sürece,Türkiye Büyük Millet Meclisi denetimine ilişkin 2.4.1987 tarihli ve
3346 sayılı Kanunun 9 uncu maddesi hükümleri uygulanır.16.7.1965 tarihli ve
697 sayılı Kanun ile milli güvenlik ve kamu düzeniyle sıkıyönetim ve
seferberlik hallerinde telekomünikasyon hizmetlerinin yürütülmesine ilişkin
özel kanunların hükümleri saklıdır”; Ek 29. maddesinin 3.7.2005 gün ve 5398
sayılı Kanun’un 14. maddesi ile değişik birinci fıkrasında, “Türk Telekom
hisselerinin devri sonucu kamu payının yüzde ellinin altına düşmesi
durumunda; Türk Telekomda ek 22 nci maddenin (a) bendinin bu Kanunla
yürürlükten kaldırılan hükümleri uyarınca belirlenen aslî ve sürekli
görevlerde çalışmakta olanlar ile 22.1.1990 tarihli ve 399 sayılı Kanun
Hükmünde Kararnameye tâbi olarak kadrolu veya sözleşmeli personel
statüsünde çalışanlar ve kapsam dışı personel, kamu görevlerinden yüzseksen
gün aylıksız izinli sayılır…” denilmiştir.
Öte
yandan; 406 sayılı Yasa’nın 4502 sayılı Yasa ile değişik 2. maddesinin (c)
bendinin birinci alt bendinin birinci cümlesinde, “Türk Telekom;
telekomünikasyon şebekeleri üzerinden sunulan ulusal ve uluslararası ses
iletimini ihtiva eden telefon hizmetlerini, 31.12.2003 tarihine kadar bu
Kanun ve görev sözleşmesi çerçevesinde tekel olarak yürütür” denildikten
sonra, anılan (c) bendinin birinci alt bendine 12.5.2001 tarih ve 4673
sayılı Yasa ile eklenen üçüncü cümlede, “Ancak, Türk Telekom’daki kamu payı
%50’nin altına düştüğünde, Türk Telekom’un tüm tekel hakları 31.12.2003
tarihinden önce de olsa ortadan kalkmış olur” denilmiş; 4502 sayılı
Yasa’nın Geçici 3. maddesi ile de Türk Telekomünikasyon A.Ş., 233 sayılı
KHK’nin ekindeki “B-Kamu İktisadi Kuruluşları (KİK)” bölümünde yer alan
kuruluşlar listesinden çıkarılmıştır.
Bu
düzenlemeler birlikte değerlendirildiğinde, telekomünikasyon şebekeleri
üzerinden sunulan ulusal ve uluslararası ses iletimini ihtiva eden telefon
hizmetlerini 31.12.2003 tarihine kadar “tekel” olarak yürütmekle görevli
kılınan ve çoğunluk hisseleri kamuya ait bulunan Türk Telekom’un, tekel
kapsamında kamu hizmeti yürüten, ancak kuruluş yasasındaki son düzenlemeler
ile kendine özgü statüye sahip olan ve sermayesindeki kamu payı %50’nin
altına düşünceye kadar kamu kuruluşu niteliğini taşıyan bir kuruluş olduğu
tartışmasızdır.
Özelleştirme
kapsamında bulunan Türk Telekomünikasyon A.Ş.’deki tamamı Hazineye ait
bulunan hisselerden % 55’i, Bakanlar Kurulu’nun 25.7.2005 tarih ve
2005/9146 sayılı “Türk Telekomünikasyon Anonim Şirketi (Türk Telekom)’nin %
55 Oranındaki Hissesinin Blok Olarak Satışına İlişkin Nihai Devir
İşlemlerine Dair Kararın Yürürlüğe Konulması Hakkında Karar”ı uyarınca,
14.11.2005 tarihli Hisse Satış Sözleşmesi ile (6.550.000.000 USD. bedelle)
Ojer Telekomünikasyon A.Ş.’ne satılmıştır.
Bu
sürece paralel olarak Türk Telekom personelinin durumu incelendiğinde:
Türk
Telekom A.Ş., 4502 sayılı Yasa’nın 29.1.2000 tarih ve 23948 sayılı Resmi
Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe girdiği dikkate alındığında, 29.1.2000
tarihi itibariyle 233 sayılı KHK kapsamı
dışında kalmış ve anılan KHK eki cetvellerden çıkarılmış olması nedeniyle,
Uyuşmazlık Mahkemesi Genel Kurulu’nun
22.1.1996 gün ve E:1995/1, K:1996/1 sayılı ve özelleştirme
kapsamında bulunan kamu iktisadi teşebbüslerinde
sözleşmeli veya kapsam dışı statüde çalışan personelin kurumları ile olan
ilişkilerinden doğan anlaşmazlıkların çözüm yerinin idari yargı olduğu yolundaki
İlke Kararı kapsamı dışında değerlendirilmesi gerekmektedir.
Anılan
4502 sayılı Yasa’nın 13. maddesi ile 406 sayılı Yasa’ya eklenen Ek 22.
maddenin (a) bendinde, “a) Personelin statüsü: Telekomünikasyon
hizmetlerinin gerektirdiği asli ve sürekli görevler telekomünikasyon
alanında sekiz yıl tecrübeye sahip ve en az dört yıllık yüksek öğrenim
görmüş bir genel müdür ile kadro, unvan, derece ve sayıları Yönetim
Kurulunun önerisi ve Bakanlığın teklifi üzerine bu Kanunun yürürlüğe
girdiği tarihten itibaren yüzseksen gün içerisinde Bakanlar Kurulu Kararı
ile belirlenen kadrolarda istihdam edilen personel eliyle yürütülür. Bu
personel hakkında bu Kanunda öngörülen hükümler saklı kalmak üzere 399
sayılı Kanun Hükmünde Kararname hükümleri uygulanır. Bunların dışında kalan
personel iş mevzuatı uyarınca istihdam edilir. İş mevzuatına göre istihdam
edilenlere ilişkin kayıt ve şartlar Yönetim Kurulu tarafından tayin olunur”
hükmüne yer verilmiş; bu bent hükmü, 4673 ve 5189 sayılı Yasalarla yapılan
değişiklikler sonucunda; “a) Personelin statüsü: (Ek ibare: 12.5.2001-4673/6.
md.) Türk Telekomdaki kamu payı %50’nin altına düşünceye kadar, Türk
Telekom Yönetim Kurulu üyeliklerine atanacaklarda Devlet memurluğuna
atanabilme genel şartlarına sahip olma ve en az dört yıllık yüksek öğrenim
görme şartları aranır. (Mülga ikinci ve üçüncü cümle: 16.6.2004-5189/12
md.) Bunların dışında kalan personel iş mevzuatı uyarınca istihdam edilir.
İş mevzuatına göre istihdam edilenlere ilişkin kayıt ve şartlar Yönetim
Kurulu tarafından tayin olunur” hükmünü almış; aynı maddenin (b) bendinin
ikinci paragrafında da iş mevzuatına tabi olan Türk Telekom çalışanlarının
aylık ücretlerinin kendilerini atamaya yetkili olan Yönetim Kurulu
tarafından tespit olunacağı kurala bağlanmıştır.
406
sayılı Yasa’nın anılan Ek 22.maddesi uyarınca,Türk Telekom A.Ş. Genel
Müdürlüğü’ne ait asli ve sürekli kadrolar belirlenerek 4.4.2000 tarih ve
24010 (Mükerrer) sayılı R.G. de yayımlanan 31.3.2000 tarih ve 2000/331
sayılı Bakanlar Kurulu Kararı ekinde yer alan listede: merkez teşkilatı
için 100 ve taşra teşkilatı için 100 (6 Bölge Müdürü, 12 Bölge Müdür
Yardımcısı ve 82 İl Telekom Müdürü) kadro ihdas edilmiş; öte yandan, aynı
Yasa maddesinin verdiği yetkiye dayanılarak hazırlanan “Türk
Telekomünikasyon A.Ş. Kapsam Dışı Personel Yönetmeliği” adı altındaki düzenleme,
Yönetim Kurulunun 31.8.2000 tarih ve 407 sayılı kararıyla kabul edilmek
suretiyle yürürlüğe konulmuştur.
Kanunla,
Kurumda görev yapan personelden asli ve sürekli görev yapacak olanları
kadro unvanı itibariyle belirlemek konusunda Bakanlar Kurulu'na yetki
verildiği açıktır. Bu yetki 4502 sayılı Kanun’un yürürlüğe girdiği
29.1.2000 tarihi ile 5189 sayılı Kanun’un yürürlüğe girdiği 2.7.2004
tarihleri arasında geçerli olmuştur.
Anayasa’nın
128. maddesinde, “Devletin, kamu iktisadî teşebbüsleri ve diğer kamu
tüzelkişilerinin genel idare esaslarına göre yürütmekle yükümlü oldukları
kamu hizmetlerinin gerektirdiği aslî ve sürekli görevler, memurlar ve diğer
kamu görevlileri eliyle görülür” denilmiştir.
406
sayılı Yasa’nın Ek 29. maddesinin 3.7.2005 tarih ve 5398 sayılı Kanun’la
değişik birinci fıkrasında, “Türk Telekom hisselerinin devri sonucu kamu
payının yüzde ellinin altına düşmesi durumunda; Türk Telekomda ek 22 nci
maddenin (a) bendinin bu Kanunla yürürlükten kaldırılan hükümleri uyarınca
belirlenen asli ve sürekli görevlerde çalışmakta olanlar ile 22.1.1990
tarihli ve 399 sayılı Kanun Hükmünde Kararnameye tabi olarak kadrolu veya
sözleşmeli personel statüsünde çalışanlar ve kapsam dışı personel, kamu
görevlerinden yüzseksen gün aylıksız izinli sayılır.Bu personel belirtilen
süre içinde Türk Telekomda çalışmaya devam eder ve hisse devir tarihinden
nakli için Devlet Personel Başkanlığına bildirildikleri tarihe kadarki
aylık ücret, harcırah, sağlık giderleri, cenaze giderleri ve ölüm yardımı
ile diğer mali ve özlük hakları Türk Telekom tarafından karşılanır…”
denilerek, yasa koyucu tarafından Türk Telekom’da 22.1.1990 tarihli ve 399
sayılı Kanun Hükmünde Kararnameye tabi olarak sözleşmeli personel
statüsünde çalışanlar ile kapsam dışı personel, kamu personeli sayılmıştır.
Olayda,
davalının hisse devir (14.11.2005) tarihinde çalışmakta iken, 406 sayılı
Yasa'nın Ek-29. maddesi ile 4046 sayılı Yasa'nın 22. maddesine göre adı
Devlet Personel Başkanlığına bildirilen ve sonrasında başka bir kamu kurumu
emrine atanan davacı tarafından, maaş nakil ilmühaberinin yeniden
düzenlenmesi ve yanlış düzenlenmesi sebebiyle uğranıldığı iddia olunan
zararın tazmini istemiyle dava açılmıştır.
2577
sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu’nun “İdari Dava Türleri ve İdari Yargı
Yetkisinin Sınırı” başlıklı 2. maddesinin değişik 1 numaralı bendinde:
“a) (Değişik: 8.6.2000-4577/5 md.) İdari işlemler
hakkında yetki, şekil, sebep, konu ve maksat yönlerinden biri ile hukuka
aykırı olduklarından dolayı iptalleri için menfaatleri ihlal edilenler
tarafından açılan iptal davaları,
b) İdari
eylem ve işlemlerden dolayı kişisel hakları doğrudan muhtel olanlar
tarafından açılan tam yargı davaları,
c)
(Değişik: 18.12.1999-4492/6 md.) Tahkim yolu öngörülen imtiyaz şartlaşma ve
sözleşmelerinden doğan uyuşmazlıklar hariç, kamu hizmetlerinden birinin
yürütülmesi için yapılan her türlü idari sözleşmelerden dolayı taraflar
arasında çıkan uyuşmazlıklara ilişkin davalar” idari dava türleri olarak
sayılmış olup;kural olarak, idari yargıda ancak Devlete ve kamu tüzel
kişilerine karşı açılan davalara bakılabilir.
Buna
göre, iptali istenilen işlemin tesis edildiği ve davanın açıldığı tarihte
davalı mevkiinde kamu kuruluşu niteliği taşımayan Türk Telekomünikasyon
A.Ş.'nin olması karşısında, idari yargı yetkisi kapsamında açılmış bir
idari dava bulunduğundan söz etmek olanaksız olduğundan, uyuşmazlığın, özel
hukuk hükümlerine göre görüm ve çözümünde adli yargı yerinin görevli olduğu
sonucuna varılmıştır.
Açıklanan nedenlerle, davanın görüm ve çözümünde
adli yargı görevli olduğundan Diyarbakır 2. İş Mahkemesinin görevsizlik
kararının kaldırılmasına karar vermek gerekmiştir.
SONUÇ : Davanın görüm ve çözümünde ADLİ YARGININ görevli
olduğuna, bu nedenle Diyarbakır 2. İş Mahkemesinin 26.04.2013 gün,
E:2013/274, K:2013/282 sayılı GÖREVSİZLİK KARARININ KALDIRILMASINA,
05.05.2014 gününde OY BİRLİĞİ İLE KESİN OLARAK karar verildi.
—— • ——
Uyuşmazlık Mahkemesi
Başkanlığından:
7-ESAS NO : 2014/484
KARAR NO: 2014/527
KARAR TR : 05.05.2014
(Hukuk Bölümü)
ÖZET : Sİgortalı aracın uğradığı hasarı ödeyen sigorta
şirketinin, zararın idarece giderilmesi isteminden ibaret bulunan bir
rücuen tazminat istemiyle açtığı davanın, ADLİ YARGI YERİNDE çözümlenmesi
gerektiği hk.
K A R A R
Davacı :
A. Anonim Türk Sigorta Şirketi
Vekili :
Av. F.G.
Davalı : Edirne Belediye Başkanlığı
Vekili :
Av. A.A.
O L A Y :
Davacı vekili dava dilekçesinde özetle; davacı A. Anonim Türk Sigorta
şirketinde 274029309 1-1 no'lu kasko sigortalısı olan Adem Küçük'e ait 22
DH 669 plakalı aracın, 22.08.2010 tarihinde D.S.İ kavşağından Zübeyde Hanım
caddesi üzeri Cumartesi Pazarı istikametine seyir halindeyken Trakya Birlik
binasının yanından geçerken yaya kaldırım çalışması nedeniyle kökü zayıf
kalan kaldırımdaki ağacın aracının üzerine devrilmesi sonucu maddi hasara
maruz kaldığını, kaza mahallinde tutulan trafik kaza tutanağına göre olay
anında ilgili yolda önlem alınmadığını, gerekli özeni bakım ve denetlemeyi
yapmaması sebebiyle davalı idarenin asli kusurlu bulunduğunu, davalı
idarenin 2918 sayılı kanunun 10. maddesi gereği ve 5126 sayılı Belediyeler
Kanunu'nun 7. ve devamı maddeleri gereği yol üzerindeki ağaçların ve
Belediye'nin görevleri arasında olan park ve bahçelerin bakım
sorumluluğunun ihlali ile kaldırım çalışması yaptıktan sonra ağacın gövde
ve kökünü desteklemeyerek çalışmalarında ihmal gösterdiği için hizmet
kusuru işlediğini, sigortalı araçta davacı şirket tarafından yaptırılan
ekspertiz sonucu fatuR.a göre 5.016,00-TL hasar tespit edildiğini, davacı
şirketin bu hasar bedelini 11.10.2010 tarihinde sigortalılarına ödediğini,
kasko tazminatını ödeyen davacı şirketin TTK’nun 1301. maddesine göre
sigortalının haklarına halef olduğunu, bu nedenle 5.016,00-TL tazminatın
11.10.2010 tarihli 23/R226240 sayılı yazı ile davalı idareden talep edildiğini,
davalının yazıyı 13.12.2010 tarihinde tebellüğ ettiğini, ancak cevap
vermediğini ve ödeme yapmadığını ileri sürerek, bu nedenlerle davanın
kabulü ile davalı Edirne Belediyesi’nin hukuka aykırı eylemi sonucu oluşan
rücuya konu 5.016,00-TL tazminatın başvuru tarihi olan 13.12.2010
tarihinden itibaren işleyecek yasal faiziyle birlikte davalıdan tahsiline
karar verilmesi istemiyle idari yargı yerinde dava açmıştır.
EDİRNE İDARE MAHKEMESİ : 29.7.2011 gün ve E: 2011/401,
K: 2011/817 sayı ile, 2918 sayılı Karayolları Trafik Kanunundan doğan
sorumluluk uyuşmazlıklarının görüm ve çözümünün adli yargının görev alanına
girdiği açık olup, bakılan uyuşmazlığın da davacı şirketin kasko
sigortalısı olan aracın Karayolu üzerinde seyir halinde iken üzerine ağaç
devrilmesi sonucu araçta oluşan ve davacı şirket tarafından sigortalısına
ödenen maddi hasarın olayda kusuru olduğu öne sürülen davalıdan tazminine
ilişkin olduğu anlaşıldığından, bakılan davanın görüm ve çözümünün adli
yargının görev alanına girdiği, mahkemelerinin görevli olmadığı sonucuna
varıldığı gerekçesiyle, davanın görev yönünden reddine karar vermiş, bu
karar kesinleşmiştir.
Davacı vekili bu kez aynı istemle adli yargı yerinde
dava açmıştır.
Edirne 1. Asliye Hukuk Mahkemesi: 17.5.2012 gün ve E:2011/324, K:2012/196 sayı ile, davanın
kabulüne, 5.016,00 TL tazminatın başvuru tarihi olan 13.12.2010 tarihinden
itibaren işleyecek yasal faiziyle birlikte davalıdan tahsiliyle davacı
şirkete ödenmesine karar vermiş, bu karar davalı idare vekilince temyiz
edilmiştir.
Yargıtay 17. Hukuk Dairesi : 19.3.2013 gün ve E:
2012/13619, K: 2013/3687 sayı ile, kamu hizmeti görmekle yükümlü olan
belediyenin, kamu hizmeti sırasında verdiği zararlardan dolayı özel hukuk hükümlerine
tabi olduğu, hizmet kusurundan dolayı açılan davaların 2577 sayılı İYUY.nın
2. maddesi hükmü uyarınca tam yargı davası olarak ikame edilmesi gerektiği,
görev kuralları kamu düzenine ilişkin olup mahkemece kendiliğinden dikkate
alınmasının zorunlu olduğu, mahkemece davalı belediye başkanlığı yönünden
yargı yolu bakımından görevsizlik kararı verilmesi gerektiği gerekçesiyle
hükmün bozulmasına karar vermiştir.
EDİRNE 1. ASLİYE HUKUK MAHKEMESİ: 3.10.2013 gün ve E :
2013/367, K: 2013/451 sayı ile, bozma kararına uyarak, hizmet kusurundan
dolayı açılan davaların 2577 sayılı İYUY.nın 2. maddesi hükmü uyarınca tam
yargı davası olarak ikame edilmesi gerektiği, görev kuralları kamu düzenine
ilişkin olup mahkemece kendiliğinden dikkate alınması zorunlu olduğu
anlaşılmakla davanın yargı yolu farklılığı nedeniyle reddine karar vermek
gerektiği gerekçesiyle davanın yargı yolu farklılığı nedeniyle reddine
karar vermiş, bu karar kesinleşmiştir.
Davacı vekili, idari ve
adli yargı yerlerince verilmiş olan görevsizlik kararları nedeniyle
oluştuğunu ileri sürdüğü olumsuz görev uyuşmazlığının giderilmesi istemiyle
başvuruda bulunmuştur.
İNCELEME VE GEREKÇE:
Uyuşmazlık Mahkemesi Hukuk Bölümü’nün, Serdar
ÖZGÜLDÜR’ün Başkanlığında, Üyeler: Ali ÇOLAK, Bahri AYDOĞAN, Sıddık YILDIZ,
Nurdane TOPUZ, Ayhan AKARSU ve Mehmet AKBULUT’un katılımlarıyla yapılan
5.5.2014 günlü toplantısında:
l-İLK İNCELEME: Dosya üzerinde 2247 sayılı Yasa’nın 27.
maddesi uyarınca yapılan incelemeye göre; adli ve idari yargı yerleri
arasında 2247 sayılı Yasa'nın 14. maddesinde öngörülen biçimde olumsuz
görev uyuşmazlığı doğduğu, idari ve adli yargı dosyalarının 15. maddede
belirtilen yönteme uygun olarak davacının istemi üzerine son görevsizlik
kararını veren mahkemece Uyuşmazlık Mahkemesi'ne gönderildiği ve usule
ilişkin işlemlerde herhangi bir noksanlık bulunmadığı anlaşıldığından görev
uyuşmazlığının esasının incelenmesine oy birliği ile karar verildi.
II-ESASIN
İNCELENMESİ: Raportör-Hakim Gülşen AKAR PEHLİVAN’ın, davanın çözümünde adli
yargının görevli olduğu yolundaki raporu ile dosyadaki belgeler okunduktan;
ilgili Başsavcılarca görevlendirilen Yargıtay Cumhuriyet Savcısı Mehmet
BAYHAN ile Danıştay Savcısı Mehmet Ali GÜMÜŞ davada adli yargının görevli
olduğu yolundaki sözlü açıklamaları da dinlendikten sonra GEREĞİ GÖRÜŞÜLÜP
DÜŞÜNÜLDÜ:
Dava,
sigortalı aracın uğradığı hasarı ödeyen sigorta şirketinin, zararın idarece
giderilmesi isteminden ibaret bulunan bir rücuen tazminat davasıdır.
2918
sayılı Karayolları Trafik Kanununun 1. maddesinde, Kanunun amacının
Karayolları nda can ve mal güvenliği yönünden trafik düzenini sağlayacak ve
trafik güvenliğini ilgilendiren tüm konularda alınacak önlemleri belirlemek
olduğu; “Kapsam” başlıklı 2. maddesinde, bu Kanunun trafikle ilgili
kuralları, şartları, hak ve yükümlülükleri bunların uygulamasını ve
denetlenmesini ilgili kuruluşları ve bunların görev, yetki ve sorumluluk,
çalışma usulleri ile diğer hükümleri kapsadığı ve bu kanunun Karayolları
nda uygulanacağı belirtilmiştir.
Öte
yandan 2918 sayılı Yasanın 19.1.2011 günlü Resmi Gazetede yayımlanarak
yürürlüğe giren 6099 sayılı Yasanın 14. maddesiyle değişik 110. maddesinde
“İşleteni veya sahibi Devlet ve diğer kamu kuruluşları olan araçların
sebebiyet verdiği zararlara ilişkin olanları dahil, bu Kanundan doğan
sorumluluk davaları, adli yargıda görülür. Zarar görenin kamu görevlisi
olması, bu fıkra hükmünün uygulanmasını önlemez. Hemzemin geçitte meydana
gelen tren-trafik kazalarında da bu Kanun hükümleri uygulanır.
Motorlu
araç kazalarından dolayı hukuki sorumluluğa ilişkin davalar, sigortacının
merkez veya şubesinin veya sigorta sözleşmesini yapan acentenin bulunduğu
yer mahkemelerinden birinde açılabileceği gibi kazanın vuku bulduğu yer
mahkemesinde de açılabilir”; Geçici 21. maddesinde de “Bu Kanunun 110 uncu
maddesinin birinci fıkrasının göreve ilişkin hükmü, yürürlüğe girdiği
tarihten önce idari yargıda ve Askeri Yüksek İdare Mahkemesinde açılmış
bulunan davalara uygulanmaz” denilmiştir.
Dosyanın incelenmesinden, dava dosyasında mevcut bilgi
ve belgelerin incelenmesi sonucunda; Şirkete sigortalı vasıtanın geçirdiği
trafik kazası neticesinde hasarlandığı, bahis konusu olay neticesinde
vasıtada maddi hasarın meydana geldiği; tespit edilen hasar bedelinin
sigortalı vasıta sahibine ödendiği, olayın meydana gelişinde davalı
idarenin kusurunun tespit edildiği, meydana gelen hasar nedeniyle
sigortalısına tazminat ödeyen şirketin kusur nispetine göre faiziyle
birlikte davalıdan tahsili istemiyle davanın açılmış olduğu
anlaşılmaktadır.
2918
sayılı Kanunun 110 uncu maddesinin birinci fıkrasının iptali istemiyle
Bursa 3.Asliye Hukuk Mahkemesi ve Batman 2.Asliye Hukuk Mahkemesince
yapılan itiraz başvuruları üzerine konuyu inceleyen Anayasa Mahkemesi, şu
gerekçesi ile anılan kuralı Anayasaya aykırı görmemiş ve iptal istemini oy
birliğiyle reddetmiştir: “… Anayasa Mahkemesi’nin daha önceki kimi
kararlarında da belirtildiği üzere, tarihsel gelişime paralel olarak
Anayasa’da adli ve idari yargı ayırımına gidilmemiş ve idari
uyuşmazlıkların çözümünde idare ve vergi mahkemeleriyle Danıştay yetkili
kılınmıştır. Bu nedenle, genel olarak idare hukuku alanına giren konularda
idari yargı, özel hukuk alanına giren konularda adli yargı görevli
olacaktır. Bu durumda, idari yargının görev alanına giren bir uyuşmazlığın
çözümünde adli yargının görevlendirilmesi konusunda kanun koyucunun mutlak
bir takdir yetkisinin bulunduğunu söylemek olanaklı değildir. Ancak, idari
yargının denetimine bağlı olması gereken idari bir uyuşmazlığın çözümü,
haklı neden ve kamu yararının bulunması halinde kanun koyucu tarafından
adli yargıya bırakılabilir. İtiraz konusu kural, trafik kazasında zarar
görenin asker kişi ya da memur olmasına, aracın askeri hizmete ilişkin
olmasına veya olayın hemzemin geçitte meydana gelmesi durumlarına göre
farklı yargı kollarında görülmekte olan 2918 sayılı Kanun’dan kaynaklanan
tüm sorumluluk davalarının adli yargıda görüleceğini öngörmektedir. İtiraz
konusu düzenlemenin gerekçesinde de ifade edildiği gibi, askeri idari
yargı, idari yargı veya adli yargı kolları arasında uygulamada var olan
yargı yolu belirsizliği giderilerek söz konusu davalarla ilgili olarak
yeknesak bir usul belirlenmektedir. Aynı tür davaların aynı yargı yolunda
çözümlenmesi sağlanarak davaların görülmesi ve çözümlenmesinin
hızlandırıldığı, bu suretle kısa sürede sonuç alınmasının olanaklı
kılındığı ve bunun söz konusu davaların adli yargıda görüleceği yolunda
getirilen düzenlemenin kamu yararına yönelik olduğu anlaşılmaktadır. Öte
yandan, 2918 sayılı Kanun’da tanımlanan Karayolu şeridi üzerindeki araç
trafiğinden kaynaklanan sorumlulukların, özel hukuk alanına girdiği
konusunda bir tartışma bulunmamaktadır. İdare tarafından kamu gücünden
kaynaklanan bir yetkinin kullanılması söz konusu olmadığı gibi, aynı
Karayolu üzerinde aynı seyir çizgisinde hareket eden, bu nedenle aynı tür
risk üreten araçlar arasında özel-kamu ayırımı yapılmasını gerektiren bir
neden de yoktur. Açıklanan nedenlerle, itiraz konusu kural Anayasa’nın
2.,125. ve 155. maddelerine aykırı değildir. İtirazın reddi gerekir…” (Any.
Mah.nin 26.12.2013 tarih ve E.2013/68, K.2013/165 sayılı kararı; R.G.
27.3.2014, Sayı: 28954, s.136-147.)
Anayasa’nın
158 inci maddesinin son fıkrasında “ Diğer mahkemelerle, Anayasa Mahkemesi
arasındaki görev uyuşmazlıklarında, Anayasa Mahkemesi’nin kararı esas
alınır.” denilmektedir. Anayasa Mahkemesi’nin yukarıda gerekçesine yer
verilen kararı, yasa koyucunun idari yargının görevine giren bir konuyu
adli yargının görevine verebileceğine, dolayısıyla 2918 sayılı Kanunun 110
uncu maddesinin birinci fıkrası ile öngörülen, bu Kanun’dan doğan tüm
sorumluluk davalarının adli yargıda görülmesi düzenlemesinin Anayasa’ya
aykırı bulunmadığına dair olup, esas itibariyle görev konusunda verilmiş
bir karardır ve Anayasa’nın 158 inci maddesi uyarınca, başta Mahkememiz
olmak üzere diğer yargı organları bakımından da uyulması zorunlu bir karar
mesabesindedir.
Bu
durumda, 2918 sayılı Yasanın 19.1.2011 tarihinde yürürlüğe giren 110.
maddesi ile Anayasa Mahkemesi’nin işaret edilen kararı gözetildiğinde,
bahsi geçen Kanun maddesinin Karayolları nda, can ve mal güvenliği yönünden
trafik düzeninin sağlanarak trafik güvenliğini ilgilendiren tüm konularda
alınacak önlemleri kapsadığı ve Kanunun, trafikle ilgili kuralları,
şartları, hak ve yükümlülükleri, bunların uygulanmasını ve denetlenmesini, ilgili
kuruluşları ve bunların görev yetki ve sorumlulukları ile, çalışma
usullerini kapsadığı, dolayısıyla oluşan trafik kazası nedeniyle açılacak
sorumluluk davalarının görüm ve çözümünde adli yargının görevli olduğu;
meydana gelen zararın tazmini istemiyle açılan bu davanın da adli yargı
yerinde çözümlenmesi gerektiği sonucuna varılmıştır.
Açıklanan nedenlerle davanın görüm ve çözümünde
adli yargının görevli olduğu dolayısıyla, Edirne 1. Asliye Hukuk
Mahkemesince verilen görevsizlik kararının kaldırılması gerekmiştir.
SONUÇ : Davanın görüm ve çözümünde ADLİ YARGININ görevli
olduğuna, bu nedenle Edirne 1. Asliye Hukuk Mahkemesinin 3.10.2013 gün ve
E:2013/367, K:2013/451 sayılı GÖREVSİZLİK KARARININ KALDIRILMASINA,
05.05.2014 gününde OY BİRLİĞİ İLE KESİN OLARAK karar verildi.
—— • ——
Uyuşmazlık Mahkemesi
Başkanlığından:
8-ESAS NO : 2014/485
KARAR NO: 2014/528
KARAR TR : 05.05.2014
(Hukuk Bölümü)
ÖZET :
Davalı Şirkette çalışırken Kurumun özelleştirilmesi nedeniyle başka kuruma nakledilen
davacının, maaş nakil bildiriminin ilgili mevzuata uygun düzenlenmemesi
nedeniyle uğradığı parasal kaybın giderilmesi istemiyle açtığı davanın,
ADLİ YARGI YERİNDE çözümlenmesi gerektiği hk.
K A R A R
Davacı :
M.O.
Vekili :
Av. M.R.Ç.
Davalı :
Türk Telekomünikasyon A.Ş.
Vekilleri
: Av. S.D., Av. A.A.
O L A Y : Davalı Şirkette görev yapmakta iken, 406
sayılı Yasanın Ek-29. maddesi ile 4046 sayılı Yasanın 22. maddesine göre
adı Devlet Personel Başkanlığına bildirilen davacı 17.1.2011 tarihinde Ulaştırma
Bakanlığı, Karayolları 9. Bölge Müdürlüğü emrine atanmıştır.
Davacı
vekili, müvekkilinin işten çıkarılıp Devlet Personel Başkanlığına
bildirildiği tarihte, ek ödemenin maaş nakil belgesinde gösterilmediğinden bahisle;
fazlaya ilişkin hakları saklı kalmak şartıyla 03.06.2006 tarihinden
15.09.2007 tarihine kadar ödenmeyen 1.270,00 TL Yüksek Planlama Kurulu
Kararları ve enflasyon farkından kaynaklı ücret alacaklarının, ödenmesi
gereken aylardan itibaren en yüksek mevduat faizi ile birlikte tahsiline
karar verilmesi istemiyle 3.6.2011 tarihinde adli yargı yerinde Türk
Telekomünikasyon A.Ş.ne karşı dava açmış; davalı tarafın talebi üzerine
dava Maliye Bakanlığına da ihbar edilmiştir.
Diyarbakır
2. İş Mahkemesi; 16.12.2011 gün, E:2011/661, K:2011/932 sayı ile davanın
kabulüne karar vermiş; bu karara karşı yapılan temyiz başvurusu üzerine
Yargıtay 9. Hukuk Dairesi; 12.03.2012 gün, E:2012/8569, K:2012/7989 sayılı
ilamı ile hükmün esastan bozulmasına karar vermiş; Diyarbakır 2. İş
Mahkemesi; 25.06.2012 gün, E:2012/527, K:2012/476 sayı ile; önceki
kararında direnmiş ve yeniden davanın kabulüne karar vermiştir.
Bu
karara karşı yapılan temyiz başvurusu üzerine Yargıtay Hukuk Genel Kurulu;
26.12.2012 gün ve E:2012/9-1537, K:2012/1407 sayı ile; Uyuşmazlığın, 5473
sayılı Kanuna dayalı olarak denge tazminatından kaynaklanan fark ücret
alacağının belirlenmesi yönünden yapılan araştırmanın yeterli olup olmadığı
noktasında toplandığı; Hukuk Genel Kurulu’nda yapılan görüşmeler sırasında
5473 sayılı Kanuna dayalı olarak denge tazminatından kaynaklanan fark ücret
alacağına ilişkin davalarda adli yargı mahkemelerinin görevli olup olmadığı
hususunun ön sorun olarak değerlendirildiği; uyuşmazlığın çözümünde
öncelikle konuya ilişkin yasal mevzuatın ve davalı Türk Telekomünikasyon
AŞ'nin ve bu kuruluşta çalışan personelin özelleştirme öncesi ve
sonrasındaki hukuki statüsünün açıklığa kavuşturulmasının zorunlu olduğu;
bilindiği üzere, Türk Telekomünikasyon Anonim Şirketinin, 406 sayılı
Telgraf ve Telefon Kanunu'nun, 18.06.1994 günlü Resmi Gazete'de yayımlanan
4000 sayılı Yasa'yla değiştirilen 1. maddesi uyarınca, Posta işletmesi
Genel Müdürlüğü'nce yürütülen telekomünikasyon hizmetlerinin sermayesinin
tamamı kamu kesimine ait olacak bir anonim şirket şeklinde yapılandırılması
suretiyle kurulduğu ve 233 ile 399 sayılı Kanun Hükmünde Kararnamelere tabi
bir kamu iktisadi kuruluşu statüsü verildiği; 29.01.2000 günlü Resmi
Gazete'de yayımlanarak yürürlüğe giren ve Telekom AŞ'nin özelleştirilmesi
amacıyla yapısının yeniden düzenlenmesine yönelik kurallar getiren 4502
sayılı Yasa'nın 1. maddesi ile, 406 sayılı Yasa'nın 1. maddesine eklenen
dokuzuncu fıkrada, Telekom'un, bu Kanun ve özel hukuk hükümlerine tabi bir
anonim şirket olduğu, Kamu iktisadi Teşebbüslerinin kuruluş, teşkilât ve
faaliyetleri ile ilgili mevzuatın Telekom'a uygulanmayacağı kuralına yer
verildiği; anılan kuralın, 23.05.2001 günlü Resmi Gazete'de yayımlanarak
yürürlüğe giren 4673 sayılı Yasa'nın 1 maddesi ile değiştirildiği ve
Telekom'un, bu Kanun ve özel hukuk hükümlerine tabi bir anonim şirket
olduğu, bu Kanun hükümleri saklı kalmak üzere, kamu İktisâdi teşebbüsleri
de dahil, sermayesinin yarısından fazlası kamuya ait olan kamu kurum,
kuruluş ve ortaklıklarına uygulanan mevzuatın Telekom'a uygulanmayacağının
belirtildiği; ayrıca, Türk Telekom AŞ.nin 4502 sayılı Yasa'nın Geçici 3.
maddesi ile 233 sayılı KHK'nin ekindeki "B-Kamu İktisadi Kuruluşları
(KİK)" bölümünde yer alan kuruluşlar listesinden çıkarıldığı; 4502 ve 4673 sayılı Yasa'lar ile yapısı
yeniden düzenlenen Türk Telekom'da çalışan personelin hukuki statüsünün de,
406 sayılı Yasaya 4502 sayılı Yasa ile eklenen Ek 22. madde ile yeniden
düzenlendiği, anılan maddede Türk Telekom'daki kamu payı %50'nin altına
düşünceye kadar, Türk Telekom Yönetim Kurulu üyeliklerine atanacaklar
dışında kalan personelin iş mevzuatı uyarınca istihdam edileceği, iş
mevzuatına göre istihdam edilenlere ilişkin kayıt ve şartların Yönetim
Kurulu tarafından tayin olunacağı kurallarına yer verilmiş olduğu, ayrıca
bu yasanın geçici 4. maddesinde, 4502 sayılı Yasanın yürürlüğe girdiği
tarihte Türk Telekom'da 399 sayılı Kanun Hükmünde Kararnameye tabi olarak
kadrolu veya sözleşmeli personel statüsünde çalışmakta olanlardan
isteyenlerin iş mevzuatına tabi personel statüsüne geçirileceği, iş
mevzuatına tâbi personel statüsüne geçmek istemeyenlerin mevcut statü,
sosyal ve özlük haklarıyla istihdamlarına devam olunacağı kurala
bağlanarak, iş mevzuatına geçmek istemeyenlerin mevcut statü, sosyal ve
özlük haklarının korunmuş olduğu; hisselerin fiilen devredildiği ve
Telekomünikasyon Hizmetlerinin Yürütülmesine İlişkin İmtiyaz Sözleşmesi'nin
imzalandığı 14.11.2005 tarihinden sonra, hisselerinin yüzde elliden fazlası
özel hukuk tüzel kişisine geçen Türk Telekomun kamu kuruluşu niteliğini
kaybettiği; ancak, 406 sayılı Yasa'nın Ek 29. maddesinin, 5398 sayılı
Kanun'un 14. maddesi ile değişik birinci fıkrasında, özelleştirme tarihi
itibarıyla Türk Telekom'da çalışmakta olan personelin haklarının korunması
amacıyla, hukuki statülerini ve kamu kurumlarına nakil olanaklarını
belirleyen bazı özel düzenlemelere yer verildiği, buna göre Türk Telekom
hisselerinin devri sonucu kamu payının yüzde ellinin altına düşmesi
durumunda; Türk Telekom'da, Ek 22. maddenin (a) bendinin bu Kanunla yürürlükten
kaldırılan hükümleri uyarınca belirlenen aslî ve sürekli görevlerde
çalışmakta olanlar ile 399 sayılı KHK'ye tâbi olarak kadrolu veya
sözleşmeli personel statüsünde çalışanlar ve kapsam dışı personelin, kamu
görevlerinden yüz seksen gün aylıksız izinli sayılacağı, aynı maddeye göre,
bu personelin belirtilen süre içinde Türk Telekom'da çalışmaya devam
edeceği, malî ve özlük haklarının Türk Telekom tarafından karşılanacağı,
belirtilen süre içinde nakle tâbi personelden Türk Telekom tarafından hizmetine
ihtiyaç duyulmayanların, tespit edildikleri tarihten, kendi isteği ile
nakil talep edenlerin ise talep tarihinden itibaren en geç doksan gün
içinde nakil için Türk Telekom tarafından Devlet Personel Başkanlığına
bildirilecekleri; anılan yasal düzenlemeler karşısında Telekom AŞ.'nin özelleştirilmesi
sonucunda, işlevsel görevlerde bulunan ve ikamesi kısa sürede imkansız
personelin isteklerine bağlı olarak makul bir süre kamu görevlerinden
aylıksız izinli sayılarak özel hukuk tüzel kişisinde çalışmalarına olanak
sağlandığının anlaşıldığı, buna göre, söz konusu personelin, aylıksız
izinli olarak geçen sürede kamu personeli statülerinin devam ettiği; diğer
yandan,imtiyaz Sözleşmesi ile bir kamu hizmetini yürütmek hakkını elde eden
davalı şirkete, devir sonrasında yetişmiş personel yetersizliği nedeniyle
doğabilecek aksaklıkların önüne geçilebilmesi için, 406 sayılı Yasa
hükümleri ile tanınan ayrıcalıkların sonucu olarak da, bünyesinde belli
süre ile çalışmaya devam eden söz konusu personelin kamu kuramlarına naklen
atanmasının sağlanması amacıyla kimi görevler yüklenmiş olduğu; bu görevler
kapsamında 406 sayılı Yasa hükümleri uyarınca davalı şirket tarafından, hak
sahibi personelinin Devlet Personel Başkanlığı'na bildirmesi, bildirim ile
beraber personelin nakledileceği kamu kurumunda yararlanacağı parasal
haklara esas olmak üzere memur maaş nakil ilmühaberi düzenlenmesi,
personelin ilişiğinin kesilmesi gibi işlemlerin bulunduğu; sayılan
işlemlerin, idare hukuku alanında hukuki sonuçlar doğurduğu ve ilgili personelin
nakledilecekleri kurumdaki statülerini, özlük ve parasal haklarını
belirlemekte esas alındığı; belirtilen nitelikleriyle, söz konusu
işlemlerin kamu personeli hakkında ve idare hukuku alanında tesis edilmiş
birer idari işlem niteliğinde olduklarının anlaşıldığı; öte yandan, davalı
şirketin belirtilen statüsü ve özel yasa hükümleri gereğince bazı kamusal
ayrıcalıklara ve yükümlülüklere sahip olması nedeniyle herhangi bir özel
hukuk tüzel kişisinden farklı bir hukuki statü içinde bulunduğunun
anlaşıldığı, bu nedenle diğer özel hukuk tüzel kişilerinden farklı bir
ilişkisi bulunan tüzel kişilerin bazı işlemlerinin, nitelikleri esas
alınmak suretiyle de idari işlem niteliğinde bulunduğu; o halde, imtiyaz
sözleşmesi ile bir kamu hizmetini yürütmekle görevli ve yetkili kılınması
nedeniyle, diğer özel hukuk tüzel kişilerinden farklı olarak kimi kamusal
ayrıcalıklara ve yükümlülüklere tabi olan, 406 sayılı Yasa hükümleri ile
kamu kurumlarına nakil hakkı bulunan diğer bir ifade ile kapsam dışı nakle
tabi personeli ile ilgili olarak bazı kamusal görevler yüklenen davalı
şirketin, belirtilen görevleri kapsamında tesis ettiği işlemlerin idari
işlem niteliğinde olduğu ve bu işlemlerden kaynaklanan uyuşmazlıkların
idari yargının görevinde bulunduğunun kabul edilmesi gerektiği; somut
uyuşmazlıkta özelleştirmeden önce statü hukuku hükümlerine tabi davacı
niteliğindeki personelin, özelleştirme sonrası belirli bir süre içinde
davalı ile özel hukuk hükümlerine tabi olarak iş sözleşmesi kapsamında
çalıştırıldığı, nakledildiğinde tekrar statü hukuku kapsamına girdiği;
davacının iş sözleşmesi ile çalıştığı dönemde, davalı şirkete davacının
ücreti konusunda “artış oranının, kamudaki memur maaş artış oranında”
olacağı yönünde yükümlülük getirildiği gibi, 406 sayılı Yasa hükümleri
uyarınca davalı şirkete, hak sahibi personeli Devlet Personel Başkanlığına
bildirmesi; bildirim ile beraber personelin nakledileceği kamu kurumunda
yararlanacağı parasal haklara esas olmak üzere memur maaş nakil ilmühaberi
düzenlenmesi; personelin ilişiğinin kesilmesi gibi işlemler yaptırıldığının
görüldüğü; bu işlemlerin idare hukuku alanında hukuki sonuçlar doğurduğu ve
ilgili personelin nakledilecekleri kurumdaki statülerini, özlük ve parasal
haklarını belirlediği, söz konusu işlemlerin kamu personeli hakkında ve
idare hukuku alanında tesis edilmiş birer idari işlem niteliğinde
olduklarının açık olduğu, idari işlemlerle ilgili uyuşmazlığın ise adli
yargı yerinde değil, idari yargı yerinde çözümlenmesi ve 5473 sayılı
Kanundan kaynaklanan ek ödeme alacağının tahsili istemiyle, anılan idareye
karşı açılan davalarda, idari yargı yerinin görevli olduğunun kabul
edilmesi gerektiği; nitekim, Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulu'nun
07.04.2011 gün 2011/55 E. 2011/205 K. sayılı kararında da kamusal görevler
yüklenen davalı şirketin bu görevleri kapsamında, 5473 sayılı Kanun gereği
tesis ettiği işlemlerin idari işlem niteliğinde olduğu ve bu işlemlerden kaynaklanan
uyuşmazlıkların idari yargının görevinde bulunduğuna karar verilmiş olduğu;
bu durumda mahkemece; somut uyuşmazlıkta idari yargı mahkemelerinin görevli
olduğunun kabulü ile bu doğrultuda karar verilmesi gerekirken, yanılgılı
değerlendirme ile önceki kararda direnilmesinin usul ve yasaya aykırı
olduğu gerekçesiyle; Diyarbakır 2. İş Mahkemesi’nin direnme kararının
bozulmasına karar vermiştir.
DİYARBAKIR
2. İŞ MAHKEMESİ; 26.4.2013 gün, E:2013/295, K:2013/302 sayı ile, Yargıtay
Hukuk Genel Kurulu'nun bozma ilamına uymak suretiyle davanın görev yönünden
reddine karar vermiş, bu karar kesinleşmiştir.
Davacı
vekili aynı istemle bu kez idari yargı yerinde dava açmıştır.
DİYARBAKIR
3. İDARE MAHKEMESİ: 5.6.2013 gün ve E:2013/1641, K:2013/437 sayı ile,
telekomünikasyon şebekeleri üzerinden sunulan ulusal ve uluslararası ses
iletimini ihtiva eden telefon hizmetlerini 31.12.2003 tarihine kadar
“tekel” olarak yürütmekle görevli kılınan ve çoğunluk hisseleri kamuya ait
bulunan Türk Telekom’un, tekel kapsamında kamu hizmeti yürüten, ancak
kuruluş yasasındaki son düzenlemeler ile kendine özgü statüye sahip olan ve
sermayesindeki kamu payı %50’nin altına düşünceye kadar kamu kuruluşu
niteliğini taşıyan bir kuruluş olduğu; özelleştirme kapsamında bulunan Türk
Telekomünikasyon A.Ş.’deki tamamı Hâzineye ait bulunan hisselerden %
55’inin, 14.11.2005 tarihli Hisse Satış Sözleşmesi ile Ojer
Telekomünikasyon A.Ş.’ye satıldığı; olayda, davalının hisse devir
(14.11.2005) tarihinde çalışmakta iken 406 sayılı Yasa'nın Ek-29. maddesi
ile 4046 sayılı Yasa'nın 22. maddesine göre adı Devlet Personel
Başkanlığına bildirilen ve sonrasında kamu kurumu emrine atanan davacı
tarafından; 03.6.2006-15.9.2007 tarihleri arası Yüksek Planlama Kurulu
Kararları ve enflasyon farkından kaynaklı ödenmeyen ücret alacağı toplamı
olan 1.270,00-TL'sinin; emsal yargı kararlarına karşın Diyarbakır İş
Mahkemesi'nde açılan davanın görev yönüyle reddedilmesi üzerine bakılmakta
olan davanın açıldığı belirtilerek yasal faiziyle birlikte ödenmesi
istemiyle bakılmakta olan davanın açıldığı; 2577 sayılı İdari Yargılama
Usulü Kanunu’nun “İdari Dava Türleri ve İdari Yargı Yetkisinin Sınırı”
başlıklı 2. maddesinin değişik 1 numaralı bendinde, idari dava türlerinin
olarak sayıldığı, kural olarak, idari yargıda ancak Devlete ve kamu tüzel
kişilerine karşı açılan davalara bakılabileceği; buna göre, iptali
istenilen işlemin tesis edildiği tarihte davalı mevkiinde kamu kuruluşu
niteliği taşımayan Türk Telekomünikasyon A.Ş.'nin olması karşısında, idari
yargı yetkisi kapsamında açılmış bir idari dava bulunduğundan söz etmek
olanaksız olduğundan; uyuşmazlığın, özel hukuk hükümlerine göre görüm ve
çözümünde adli yargı yerinin görevli olduğu sonucuna varıldığı; nitekim,
Uyuşmazlık Mahkemesinin 05.07.2010 tarih ve E:2010/56, K:2010/157 sayılı
kararı ile de, iş mevzuatına tabi kapsamdışı personel olarak çalışmakta
iken kurumun özelleştirilmesi nedeniyle memur olarak ataması yapılan
şahsın, maaş nakil ilmühaberinin 4046 sayılı Yasa'nın 22. maddesine uygun
düzenlenmemesi sonucunda hak kaybına uğradığını ileri sürerek maaş nakil
ilmühaberinin yeniden düzenlenmesi ve maddi zararın faizi ile birlikte
tazmin edilmesi istemiyle açtığı davada, davanın görüm ve çözümünde Adli
Yargı yerinin görevli olduğuna hükmetmiş olduğu gerekçesiyle; davanın 2577
sayılı İdari Yargılama Usulü Kanununun 15/1-a. maddesi hükmü uyarınca görev
yönünden reddine karar vermiş; bu karara karşı yapılan itiraz üzerine
Diyarbakır Bölge İdare Mahkemesi 28.10.2013 gün ve E:2013/1906, K:2013/1842
sayı ile hükmün onanmasına karar vermiş; karar düzeltme istemi Diyarbakır
Bölge İdare Mahkemesinin 31.1.2014 gün ve E:2014/133, K:2014/264 sayılı
kararı ile reddedilmiş ve Mahkeme kararı kesinleşmiştir.
İNCELEME VE GEREKÇE: Uyuşmazlık Mahkemesi
Hukuk Bölümü’nün, Serdar ÖZGÜLDÜR’ün Başkanlığında, Üyeler: Eyüp Sabri
BAYDAR, Ali ÇOLAK, Sıddık YILDIZ, Nurdane TOPUZ, Ayhan AKARSU ve Mehmet
AKBULUT’un katılımlarıyla yapılan 5.5.2014 günlü toplantısında;
l-İLK İNCELEME:Dosya üzerinden 2247 sayılı Yasa’nın 27.
maddesi uyarınca yapılan incelemeye göre; adli ve idari yargı yerleri
arasında 2247 sayılı Yasa’nın 14.maddesinde öngörülen biçimde olumsuz görev
uyuşmazlığı doğduğu, idari yargı dosyasının, davacı vekilinin talebi
üzerine, adli yargı dosyası da temin edilmek suretiyle, Uyuşmazlık
Mahkemesi’ne gönderildiği ve usule ilişkin herhangi bir noksanlık
bulunmadığı anlaşıldığından görev uyuşmazlığının esasının incelenmesine oy
birliği ile karar verildi.
II-ESASIN İNCELENMESİ: Raportör-Hakim Taşkın ÇELİK’in,
davanın çözümünde adli yargının görevli olduğu yolundaki raporu ile
dosyadaki belgeler okunduktan; ilgili Başsavcılarca görevlendirilen
Yargıtay Cumhuriyet Savcısı Mehmet BAYHAN ile Danıştay Savcısı Mehmet Ali
GÜMÜŞ’ün davada adli yargının görevli olduğu yolundaki sözlü açıklamaları
da dinlendikten sonra GEREĞİ GÖRÜŞÜLÜP DÜŞÜNÜLDÜ:
Dava, davalı kurumda görev yapmakta iken,406 sayılı
Yasa'nın Ek-29. maddesi ile 4046 sayılı Yasa'nın 22.maddesine göre adı
Devlet Personel Başkanlığına bildirilen, sonrasında başka bir kamu kurumu
emrine atanan davacı tarafından, maaş nakil ilmühaberinin yanlış
düzenlendiği iddiasıyla yeniden düzenlenmesi ve bundan kaynaklı olduğu
iddia olunan zararın tazmini istemiyle açılmıştır.
1953 tarih ve 6145
sayılı Yasa ile, Türkiye Cumhuriyeti Posta, Telgraf ve Telefon İşletmesi
kurulmuş; 1924 tarih ve 406 sayılı Telgraf ve Telefon Kanunu’nun 10.6.1994
tarih ve 4000 sayılı Yasa’yla değiştirilen 1. maddesi ile, posta ve telgraf
tesis ve işletmesine ilişkin hizmetler, Posta İşletmesi Genel Müdürlüğü’nce
(P.İ), telekomünikasyon hizmetleri ise, “Türk Telekomünikasyon Anonim
Şirketi (Şirket)” tarafından yürütülecek şekilde yeniden yapılandırılmıştır.
27.1.2000 tarih ve 4502 sayılı Yasa’nın 1. maddesi
ile, 406 sayılı Yasa’nın 1. maddesine eklenen dokuzuncu fıkrada, “Türk
Telekom, bu Kanun ve özel hukuk hükümlerine tabi bir anonim şirkettir. Kamu
İktisadi Teşebbüslerinin kuruluş, teşkilât ve faaliyetleri ile ilgili
mevzuat Türk Telekom’a uygulanmaz. Sadece, Türkiye Büyük Millet Meclisi
denetimine ilişkin 2.4.1987 tarihli ve 3346 sayılı Kanunun 9 uncu maddesi
hükümleri uygulanır” denilmiş; anılan fıkra hükmü, 12.5.2001 tarih ve 4673
sayılı Yasa’nın 1. maddesi ile değiştirilmiş ve “Türk Telekom, bu Kanun ve
özel hukuk hükümlerine tabi bir anonim şirkettir. Bu Kanun hükümleri saklı
kalmak üzere, kamu iktisadi teşebbüsleri de dahil, sermayesinin yarısından
fazlası kamuya ait olan kamu kurum, kuruluş ve ortaklıklarına uygulanan mevzuat
Türk Telekom’a uygulanmaz. Sermayesinin yarısından fazlası kamuda kaldığı
sürece, Türkiye Büyük Millet Meclisi denetimine ilişkin 2.4.1987 tarihli ve
3346 sayılı Kanunun 9 uncu maddesi hükümleri uygulanır.16.7.1965 tarihli ve
697 sayılı Kanun ile milli güvenlik ve kamu düzeniyle sıkıyönetim ve
seferberlik hallerinde telekomünikasyon hizmetlerinin yürütülmesine ilişkin
özel kanunların hükümleri saklıdır”; Ek 29. maddesinin 3.7.2005 gün ve 5398
sayılı Kanun’un 14. maddesi ile değişik birinci fıkrasında, “Türk Telekom
hisselerinin devri sonucu kamu payının yüzde ellinin altına düşmesi
durumunda; Türk Telekomda ek 22 nci maddenin (a) bendinin bu Kanunla
yürürlükten kaldırılan hükümleri uyarınca belirlenen aslî ve sürekli görevlerde
çalışmakta olanlar ile 22.1.1990 tarihli ve 399 sayılı Kanun Hükmünde
Kararnameye tâbi olarak kadrolu veya sözleşmeli personel statüsünde
çalışanlar ve kapsam dışı personel, kamu görevlerinden yüzseksen gün
aylıksız izinli sayılır…” denilmiştir.
Öte
yandan; 406 sayılı Yasa’nın 4502 sayılı Yasa ile değişik 2. maddesinin (c)
bendinin birinci alt bendinin birinci cümlesinde, “Türk Telekom;
telekomünikasyon şebekeleri üzerinden sunulan ulusal ve uluslararası ses
iletimini ihtiva eden telefon hizmetlerini, 31.12.2003 tarihine kadar bu
Kanun ve görev sözleşmesi çerçevesinde tekel olarak yürütür” denildikten
sonra, anılan (c) bendinin birinci alt bendine 12.5.2001 tarih ve 4673
sayılı Yasa ile eklenen üçüncü cümlede, “Ancak, Türk Telekom’daki kamu payı
%50’nin altına düştüğünde, Türk Telekom’un tüm tekel hakları 31.12.2003
tarihinden önce de olsa ortadan kalkmış olur” denilmiş; 4502 sayılı
Yasa’nın Geçici 3. maddesi ile de Türk Telekomünikasyon A.Ş., 233 sayılı
KHK’nin ekindeki “B-Kamu İktisadi Kuruluşları (KİK)” bölümünde yer alan
kuruluşlar listesinden çıkarılmıştır.
Bu
düzenlemeler birlikte değerlendirildiğinde, telekomünikasyon şebekeleri
üzerinden sunulan ulusal ve uluslararası ses iletimini ihtiva eden telefon
hizmetlerini 31.12.2003 tarihine kadar “tekel” olarak yürütmekle görevli
kılınan ve çoğunluk hisseleri kamuya ait bulunan Türk Telekom’un, tekel
kapsamında kamu hizmeti yürüten, ancak kuruluş yasasındaki son düzenlemeler
ile kendine özgü statüye sahip olan ve sermayesindeki kamu payı %50’nin altına
düşünceye kadar kamu kuruluşu niteliğini taşıyan bir kuruluş olduğu
tartışmasızdır.
Özelleştirme
kapsamında bulunan Türk Telekomünikasyon A.Ş.’deki tamamı Hazineye ait
bulunan hisselerden % 55’i, Bakanlar Kurulu’nun 25.7.2005 tarih ve
2005/9146 sayılı “Türk Telekomünikasyon Anonim Şirketi (Türk Telekom)’nin %
55 Oranındaki Hissesinin Blok Olarak Satışına İlişkin Nihai Devir
İşlemlerine Dair Kararın Yürürlüğe Konulması Hakkında Karar”ı uyarınca,
14.11.2005 tarihli Hisse Satış Sözleşmesi ile (6.550.000.000 USD. bedelle)
Ojer Telekomünikasyon A.Ş.’ne satılmıştır.
Bu
sürece paralel olarak Türk Telekom personelinin durumu incelendiğinde:
Türk
Telekom A.Ş., 4502 sayılı Yasa’nın 29.1.2000 tarih ve 23948 sayılı Resmi
Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe girdiği dikkate alındığında, 29.1.2000
tarihi itibariyle 233 sayılı KHK kapsamı
dışında kalmış ve anılan KHK eki cetvellerden çıkarılmış olması nedeniyle,
Uyuşmazlık Mahkemesi Genel Kurulu’nun
22.1.1996 gün ve E:1995/1, K:1996/1 sayılı ve özelleştirme
kapsamında bulunan kamu iktisadi teşebbüslerinde
sözleşmeli veya kapsam dışı statüde çalışan personelin kurumları ile olan
ilişkilerinden doğan anlaşmazlıkların çözüm yerinin idari yargı olduğu yolundaki
İlke Kararı kapsamı dışında değerlendirilmesi gerekmektedir.
Anılan
4502 sayılı Yasa’nın 13. maddesi ile 406 sayılı Yasa’ya eklenen Ek 22.
maddenin (a) bendinde, “a) Personelin statüsü: Telekomünikasyon
hizmetlerinin gerektirdiği asli ve sürekli görevler telekomünikasyon
alanında sekiz yıl tecrübeye sahip ve en az dört yıllık yüksek öğrenim
görmüş bir genel müdür ile kadro, unvan, derece ve sayıları Yönetim
Kurulunun önerisi ve Bakanlığın teklifi üzerine bu Kanunun yürürlüğe
girdiği tarihten itibaren yüzseksen gün içerisinde Bakanlar Kurulu Kararı
ile belirlenen kadrolarda istihdam edilen personel eliyle yürütülür. Bu
personel hakkında bu Kanunda öngörülen hükümler saklı kalmak üzere 399
sayılı Kanun Hükmünde Kararname hükümleri uygulanır. Bunların dışında kalan
personel iş mevzuatı uyarınca istihdam edilir. İş mevzuatına göre istihdam
edilenlere ilişkin kayıt ve şartlar Yönetim Kurulu tarafından tayin olunur”
hükmüne yer verilmiş; bu bent hükmü, 4673 ve 5189 sayılı Yasalarla yapılan
değişiklikler sonucunda; “a) Personelin statüsü: (Ek ibare:
12.5.2001-4673/6. md.) Türk Telekomdaki kamu payı %50’nin altına düşünceye
kadar, Türk Telekom Yönetim Kurulu üyeliklerine atanacaklarda Devlet
memurluğuna atanabilme genel şartlarına sahip olma ve en az dört yıllık
yüksek öğrenim görme şartları aranır. (Mülga ikinci ve üçüncü cümle: 16.6.2004-5189/12
md.) Bunların dışında kalan personel iş mevzuatı uyarınca istihdam edilir.
İş mevzuatına göre istihdam edilenlere ilişkin kayıt ve şartlar Yönetim
Kurulu tarafından tayin olunur” hükmünü almış; aynı maddenin (b) bendinin
ikinci paragrafında da iş mevzuatına tabi olan Türk Telekom çalışanlarının
aylık ücretlerinin kendilerini atamaya yetkili olan Yönetim Kurulu
tarafından tespit olunacağı kurala bağlanmıştır.
406
sayılı Yasa’nın anılan Ek 22.maddesi uyarınca, Türk Telekom A.Ş. Genel
Müdürlüğü’ne ait asli ve sürekli kadrolar belirlenerek 4.4.2000 tarih ve
24010 (Mükerrer) sayılı R.G. de yayımlanan 31.3.2000 tarih ve 2000/331
sayılı Bakanlar Kurulu Kararı ekinde yer alan listede: merkez teşkilatı
için 100 ve taşra teşkilatı için 100 (6 Bölge Müdürü, 12 Bölge Müdür
Yardımcısı ve 82 İl Telekom Müdürü) kadro ihdas edilmiş; öte yandan, aynı
Yasa maddesinin verdiği yetkiye dayanılarak hazırlanan “Türk
Telekomünikasyon A.Ş. Kapsam Dışı Personel Yönetmeliği” adı altındaki düzenleme,
Yönetim Kurulunun 31.8.2000 tarih ve 407 sayılı kararıyla kabul edilmek
suretiyle yürürlüğe konulmuştur.
Kanunla,
Kurumda görev yapan personelden asli ve sürekli görev yapacak olanları
kadro unvanı itibariyle belirlemek konusunda Bakanlar Kurulu'na yetki
verildiği açıktır. Bu yetki 4502 sayılı Kanun’un yürürlüğe girdiği
29.1.2000 tarihi ile 5189 sayılı Kanun’un yürürlüğe girdiği 2.7.2004
tarihleri arasında geçerli olmuştur.
Anayasa’nın
128. maddesinde, “Devletin, kamu iktisadî teşebbüsleri ve diğer kamu tüzelkişilerinin
genel idare esaslarına göre yürütmekle yükümlü oldukları kamu hizmetlerinin
gerektirdiği aslî ve sürekli görevler, memurlar ve diğer kamu görevlileri
eliyle görülür” denilmiştir.
406
sayılı Yasa’nın Ek 29. maddesinin 3.7.2005 tarih ve 5398 sayılı Kanun’la
değişik birinci fıkrasında, “Türk Telekom hisselerinin devri sonucu kamu
payının yüzde ellinin altına düşmesi durumunda; Türk Telekomda ek 22 nci
maddenin (a) bendinin bu Kanunla yürürlükten kaldırılan hükümleri uyarınca
belirlenen asli ve sürekli görevlerde çalışmakta olanlar ile 22.1.1990
tarihli ve 399 sayılı Kanun Hükmünde Kararnameye tabi olarak kadrolu veya
sözleşmeli personel statüsünde çalışanlar ve kapsam dışı personel, kamu
görevlerinden yüzseksen gün aylıksız izinli sayılır. Bu personel belirtilen
süre içinde Türk Telekomda çalışmaya devam eder ve hisse devir tarihinden
nakli için Devlet Personel Başkanlığına bildirildikleri tarihe kadarki
aylık ücret, harcırah, sağlık giderleri, cenaze giderleri ve ölüm yardımı
ile diğer mali ve özlük hakları Türk Telekom tarafından karşılanır…”
denilerek, yasa koyucu tarafından Türk Telekom’da 22.1.1990 tarihli ve 399
sayılı Kanun Hükmünde Kararnameye tabi olarak sözleşmeli personel
statüsünde çalışanlar ile kapsam dışı personel, kamu personeli sayılmıştır.
Olayda,
davalının hisse devir (14.11.2005) tarihinde davalı kuruluşta çalışmakta
iken, 406 sayılı Yasa'nın Ek-29. maddesi ile 4046 sayılı Yasa'nın 22.
maddesine göre adı Devlet Personel Başkanlığına bildirilen ve sonrasında
başka bir kamu kurumu emrine atanan davacı tarafından, maaş nakil
ilmühaberinin yeniden düzenlenmesi ve yanlış düzenlenmesi sebebiyle
uğranıldığı iddia olunan zararın tazmini istemiyle 3.6.2011 tarihinde dava
açılmıştır.
2577
sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu’nun “İdari Dava Türleri ve İdari Yargı
Yetkisinin Sınırı” başlıklı 2. maddesinin değişik 1 numaralı bendinde:
“a) (Değişik: 8.6.2000-4577/5 md.) İdari işlemler
hakkında yetki, şekil, sebep, konu ve maksat yönlerinden biri ile hukuka
aykırı olduklarından dolayı iptalleri için menfaatleri ihlal edilenler
tarafından açılan iptal davaları,
b) İdari
eylem ve işlemlerden dolayı kişisel hakları doğrudan muhtel olanlar
tarafından açılan tam yargı davaları,
c)
(Değişik: 18.12.1999-4492/6 md.) Tahkim yolu öngörülen imtiyaz şartlaşma ve
sözleşmelerinden doğan uyuşmazlıklar hariç, kamu hizmetlerinden birinin
yürütülmesi için yapılan her türlü idari sözleşmelerden dolayı taraflar
arasında çıkan uyuşmazlıklara ilişkin davalar” idari dava türleri olarak
sayılmış olup;kural olarak, idari yargıda ancak Devlete ve kamu tüzel
kişilerine karşı açılan davalara bakılabilir.
Buna
göre, iptali istenilen işlemin tesis edildiği ve davanın açıldığı tarihte
davalı mevkiinde kamu kuruluşu niteliği taşımayan Türk Telekomünikasyon
A.Ş.'nin olması karşısında, idari yargı yetkisi kapsamında açılmış bir
idari dava bulunduğundan söz etmek olanaksız olduğundan, uyuşmazlığın, özel
hukuk hükümlerine göre görüm ve çözümünde adli yargı yerinin görevli olduğu
sonucuna varılmıştır.
Açıklanan nedenlerle,
davanın görüm ve çözümünde adli yargı görevli olduğundan Diyarbakır 2. İş
Mahkemesinin görevsizlik kararının kaldırılması gerekmiştir.
SONUÇ :
Davanın çözümünde ADLİ YARGININ görevli olduğuna, bu nedenle Diyarbakır 2. İş
Mahkemesinin 26.4.2013 gün, E:2013/295, K:2013/302 sayılı GÖREVSİZLİK
KARARIN KALDIRILMASINA, 5.5.2014 gününde OY BİRLİĞİ İLE KESİN OLARAK karar
verildi.
—— • ——
Uyuşmazlık Mahkemesi
Başkanlığından:
9-ESAS NO : 2014/488
KARAR NO: 2014/531
KARAR TR : 05.05.2014
(Hukuk Bölümü)
ÖZET :
Davacılar ile serbest şehircilik hizmeti sunan Şirket arasında akdedilen
sözleşmeyle belirlenen planlama ücreti konusunda çıkan uyuşmazlığın
"TMMOB Şehir Plancıları Odası Serbest Şehircilik Hizmetleri, Büro,Tescil,
Mesleki Denetim ve En Az Ücret Yönetmeliği”nin 13. maddesine göre atanacak
Hakem/Hakem Kurulu tarafından çözümlenmesi yönündeki başvurunun reddine
ilişkin davalı Yönetim Kurulu kararının iptali
istemiyle açılan davanın, İDARİ YARGI YERİNDE çözümlenmesi gerektiği
hk.
K A R A R
Davacılar
: 1-M.U.A., 2-A.T.A.
Vekilleri
: Av. H.S., Av. Ö.Ş.
Davalı :
TMMOB Şehir Plancıları Odası
Vekili :
Av. K.C.
O L A Y
: Davacılar vekili dilekçesinde; müvekkillerinin,
Muğla İli, Milas İlçesi, Güllük Belediyesi mücavir alan sınırları içinde ve
Kıyıkışlacık Köyü-Akarca Çiftliği Mevkiinde bulunan tapunun 115 ada 576,
577, 579, 580, 581 ve 606 nolu parsellerinde kayıtlı taşınmazların eşit
ortaklıkta maliki olduğunu; bu bağlamda müvekkilleri ile Serbest Şehircilik
Hizmeti sunan dava dışı Ö. İmar İnşaat Ltd.Şirketi arasında 10.9.2005
tarihli bir sözleşme akdedildiğini; şirket tarafından, mevcutta onaylı
Çevre Düzeni Planına göre “Turizm Tesisleri” 'Tarım" ve “Makilik Fundalık”
kullanım kararları olan taşınmazları kapsayacak şekilde, 1/25000 ölçekli
Çevre Düzeni Plan değişikliği yapılması ile yapılacak Çevre Düzeni Plan
Değişikliğine göre Gözlemsel Jeolojik Etütlerin, 1/1000 ve 1/5000 ölçekli
Halihazır Haritaların yapılmasına müteakip, kullanım kararları “Otel
Alanı”, “Tercihli Kullanım Alanı", “Konut Alanı” ve “Golf Alanı” olan
1/5000 Ölçekli Nazım İmar Planı ile 1/1000 Ölçekli Uygulama İmar Planının
kabul ve onaylanmasından sonra da yapılacak Parselasyon planına göre tapuya
tescil edilecek imar parsellerinin satışı ve organizasyonu taahhüt
edildiğini; görüldüğü üzere, akdedilen sözleşmenin ilk kısmının imar
planlarının yapılmasıyla, ikinci kısmının ise oluşacak imar parsellerinin
müşterek satışı sonucu elde edilecek kârın paylaşımıyla ilgili olduğunu;
anılan sözleşmenin ilk kısmına konu "imar planlarının yapılması"
karşılığında şirkete 3.200.000 USD plan yapım ücretinin ödenmesinin taahhüt
edildiğini; ikinci kısmı olan "imar parsellerinin müşterek satışı
sonucu elde edilecek kârın paylaşımıyla" ilgili olarak ise; imar planı
sonucu oluşacak imar parsellerinin satış bedellerinden imar öncesindeki
değeri itibariyle kararlaştırılan 37.950.000 USD arsa bedelleri ile
3.200.000 USD plan yapım ücretinin mahsubundan kalan net kârın % 25’inin verilmesinin
taahhüt edildiğini; taahhüt edilen işlerin yapılması ve resmi işlemlerin
takibi için şirkete vekaletname verildiğini; her ne kadar verilen
vekaletnameler kullanılarak, şirket tarafından anılan taşınmazları
kapsayacak şekilde hazırlanan 1/25000 Ölçekli Çevre Düzeni Plan değişikliği
Muğla İl Genel Meclisinin 01.05.2006 tarih ve 102 sayılı kararı, 1/5000
Ölçekli Nazım İmar Planı ise Güllük Belediye Meclisinin 08.06.2007 tarih ve
53 sayılı kararı ile kabul edilerek onaylanmış ise de; müvekkillerinden
M.Umur Akarca tarafından şirketin yapımını ve onaylanmasını sağladığı
1/25000 Ölçekli Çevre Düzeni Plan değişikliği ile 1/5000 Ölçekli Nazım İmar
Planının, İmar Kanunu’na, İmar Yönetmeliklerine, şehircilik ilkeleri ile
planlama esaslarına uygun olmadığının, dolayısıyla taraflar arasında
akdedilen sözleşmenin 2,3,4 ve 9.maddesine aykırı olarak yapıldığının
tespit edilmesi üzerine, Şirketin defalarca uyarıldığını, yapılan işin
mevzuata uygun yapılmasının istenmesine rağmen, İmar Mevzuatına açıkça aykırı
ve hatta “geçersiz” işlemlerin yapılmaya devam edilmesi üzerine, verilen
vekaletnamenin iptal edilerek anılan şirketin vekillikten azledildiğini;
Hizmeti sunan şirketin kabul ve onaylanmasını sağladığı Plan Değişikliği
ile Nazım İmar Planının imar mevzuatına ve usule aykırı olduğunun
ispatlaması amacıyla müvekkilleri tarafından yapılan başvuru üzerine;
Güllük Belediye Başkanlığı tarafından 30.09.2009 tarih ve 01/2009-0-01-a
sayılı ‘Değerlendirme Raporu”nda belirtilen gerekçelerle hem 1/5000 Ölçekli
Nazım İmar Planına uygun olarak yapılan 1/1000 Ölçekli Uygulama İmar Planı
teklifinin 12.10.2009 tarih ve 48 sayılı meclis kararı ile reddedildiğini,
hem de ismi geçen şirket tarafından 08.06.2007 tarih ve 53 sayılı Meclis
kararıyla kabul edilerek onaylanması sağlanılan 1/5000 ölçekli nazım imar
planının 10.11.2009 tarih ve 68 nolu Meclis kararıyla geri( iptal)
alındığını; bunun yanında, davalı Odadan, Şirketin yaptığı işlerin İmar
Mevzuatına uygun olup-olmadığına ilişkin rapor istendiğini; davalı Oda
tarafından verilen 26.10.2010 tarihli bilirkişi raporunda da; şirket
tarafından yaptırılan 1/25000 Ölçekli Çevre Düzeni Plan Değişikliği ile
1/5000 Ölçekli Nazım İmar Planının, emredici nitelikteki İmar Mevzuatına,
şehircilik ilkeleri ve planlama esaslarına açıkça aykırı olduğu ve hatta
sonradan yapılan eklemeler nedeniyle yoklukla malul olduğunun
belirtildiğini; bütün bu gerçeklere rağmen Şirket tarafından yükümlülüklerinin
yerine getirildiği ve yapılan imar planlarının şehircilik ilkeleri ve
planlama esasları ile yasa ve usule uygun olduğu iddiasıyla, taraflar
arasında akdedilen sözleşmeyle belirlenen ücretin Serbest Şehircilik
Hizmeti karşılığında ödenmesi gerektiği belirtilerek müvekkillerinden
yaklaşık 40.000.000.TL.nin ödenmesinin talep edildiğini;
Bunun üzerine davalı Odaya 24.01.2011 tarih ve
03/131 kayıt nolu dilekçeyle başvurularak 10.09.2005 tarihli sözleşmeyle
belirlenen planlama ücreti konusunda çıkan uyuşmazlığın "TMMOB Şehir
Plancıları Odası Serbest Şehircilik Hizmetleri, Büro, Tescil, Mesleki
Denetim ve En Az Ücret Yönetmeliği"nin, 13.maddesine göre Oda Yönetim
Kurulunca atanacak Hakem/Hakem Kurulu tarafından çözümlenmesinin
istenildiğini; ancak davalı Oda tarafından tesis edilen dava konusu
19.03.2011 tarih ve 5 sayılı Yönetim Kurulu Kararı ile aynen "10.09.2005
tarihli sözleşmede her iki tarafın da hakemliği kabul ettiğine ilişkin bir
hüküm bulunmadığı, ayrıca söz konusu anlaşmazlığın yargıya taşınmış olduğu”
gerekçesiyle yapılan başvurunun reddine karar verilmiş olduğunu; anılan
kararın yasa ve usule aykırı olduğunu, çünkü; davalı odaya kayıtlı plan ve
müellifi olarak serbest meslek hizmeti icra eden ismi geçen şirketin, talep
edebileceği planlama işinin bedeliyle ilgili sözleşmeyi " TMMOB Şehir
Plancıları Odası Serbest Şehircilik Hizmetleri, Büro, Tescil, Mesleki
Denetim ve En Az Ücret Yönetmeliği"ne uygun olarak hazırlaması,
hazırladığı ücret sözleşmesini üyesi olduğu Şehir Plancılar Odasından
"MESLEKİ DENETİM" yaptırarak onaylatması, geçersiz bir sözleşme
veya mesleki denetimi yaptırılmayan bir sözleşme olması halinde ücretini en
fazla bahse konu Yönetmeliğe göre hazırlanan "TMMOB Şehir Plancıları
Odası Şehircilik Hizmetleri Ücret Tarifesine" göre talep etmesinin
gerektiğini; Yönetmeliğin “Hakem Ataması” başlıklı 13.maddesinde,
"Serbest Şehircilik Büroları arasında veya Serbest Şehircilik Bürosu
ile işveren arasında yapılmakta olan Serbest Şehircilik Hizmetinden dolayı
çıkacak olan uyuşmazlıklar, taraflar arasında çözümlenemediği durumda,
taraflardan birinin isteği üzerine; anlaşmazlık, Odanın atayacağı hakem
tarafından çözümlenir...Bu durumda Serbest Şehircilik Bürosu, Odanın
vereceği karara uymakla yükümlüdür ”hükmünün yer aldığını; bu düzenleme
nedeniyle Serbest Şehircilik Hizmeti konusunda çıkan uyuşmazlığın davalı
odaca belirlenecek Hakem Heyeti tarafından çözümlenmesi gerektiğinin
anlaşıldığını; diğer taraftan, Yönetmelik hükümlerinden, dava konusu
işlemdeki gerekçenin aksine, serbest şehircilik bürosu ile işveren arasında
serbest şehircilik hizmetinden dolayı çıkacak uyuşmazlığın çözümünde
taraflar arasında akdedilen sözleşmenin değil, öncelikle Yönetmelik
hükümlerinin uygulanması gerektiğinin de açık olduğunu; bu bağlamda
Yönetmeliğinin 13.maddesindeki hüküm dikkate alındığında, dava konusu
işlemdeki "10.09.2005 tarihli sözleşmede her iki tarafın da hakemliği
kabul ettiğine ilişkin bir hüküm bulunmadığı, ayrıca söz konusu
anlaşmazlığın yargıya taşınmış olduğu" gerekçesinin hiçbir yasal
dayanağının bulunmadığının anlaşıldığını ifade ederek; müvekkili davacılar
ile serbest şehircilik hizmeti sunan Özgünken İmar İnş.Ltd.Şirketi arasında
akdedilen 10.09.2005 tarihli sözleşmeyle belirlenen planlama ücreti konusunda
çıkan uyuşmazlığın "TMMOB Şehir Plancıları Odası Serbest Şehircilik
Hizmetleri, Büro,Tescil, Mesleki Denetim ve En Az Ücret Yönetmeliği”nin 13.
maddesine göre atanacak Hakem/Hakem Kurulu tarafından çözümlenmesi yönündeki
24.01.2011 tarih ve 03/131 kayıt nolu başvurunun reddine ilişkin 19.03.2011
tarih ve 5 sayılı yönetim kurulu kararının iptaline karar verilmesi
istemiyle idari yargı yerinde dava açmıştır.
ANKARA
9.İDARE MAHKEMESİ;8.6.2012 gün ve E:2011/658, K:2012/803 sayı ile, TMMOB
Şehir Plancıları Odası Serbest Şehircilik Hizmetleri, Büro, Tescil, Mesleki
Denetim ve En Az Ücret Yönetmeliği'nin "Hakem Ataması" başlıklı
13. maddesinde; "Serbest Şehircilik Büroları arasında veya Serbest
Şehircilik Bürosu ile işveren arasında yapılmakta olan Serbest Şehircilik
Hizmetinden dolayı çıkacak olan anlaşmazlıklar, taraflar arasında çözümlenemediği
durumda, taraflardan birinin isteği üzerine; anlaşmazlık, Odanın atayacağı
hakem tarafından çözümlenir. Hakem ücreti, 6.1.1982 tarihli ve 17566 sayılı
Resmi Gazetede yayımlanan TMMOB Bilirkişilik, Ekspertizlik, Hakemlik ve
Teknik Müşavirlik Yönetmeliği'ne göre talep sahibi tarafından Odaya peşin
olarak ödenir. Bu durumda Serbest Şehircilik Bürosu, Odanın vereceği karara
uymakla yükümlüdür.’ hükmünün düzenlendiği; Anayasanın 9. Maddesinde
düzenlenen “yargı yetkisi”nin, Türk milleti adına bağımsız mahkemeler
tarafından kullanıldığı; hak aramak için mahkemeye başvurulması sonucu
mahkemenin hukuki ilişkiye uygulanmak üzere kesin kararını vereceği ve bu
hükmün icrasıyla görevini tamamlayacağı; ancak hakkı ihlal edilen kimsenin,
mahkemeye başvurmanın yanında istisnai olarak tahkim yoluna da
başvurabilmekte olduğu; tahkim sözleşmesinin, taraflar arasındaki
uyuşmazlıkların hakem kararıyla çözülmesi amacını taşıyan milli veya
milletlerarası sözleşmeler olduğu; hakem sözleşmesinin ise, tahkim
sözleşmesinin tarafları ile hakem veya hakemler arasında yapılan, taraflar
arasındaki hukuki ilişkilerin ve hakem yargılamasının esas ve usullerinin
düzenlendiği bir sözleşme olduğu; olayda, davacıların yüklenici Ö. İmar
Limited Şirketi ile imzalamış olduğu,10.09.2005 tarihli özel hukuk
sözleşmesinin geçerli olup olmadığı ile söz konusu sözleşme gereğince
serbest şehircilik hizmeti sunan karşı tarafın hak ettiği ücretle ilgili
taraflar arasında çıkan uyuşmazlığın TMMOB Şehir Plancıları Odası Serbest
Şehircilik Hizmetleri, Büro, Tescil, Mesleki Denetim ve En Az Ücret
Yönetmeliği'nin 13. maddesine göre atanacak Hakem/Hakem Kurulu tarafından
çözümlenmesi istemli 24.01.2011 tarih ve 03/131 kayıt nolu başvurunun
reddinden kaynaklanan uyuşmazlığın çözümünün özel hukuk hükümlerine tabi
olması nedeniyle adli yargı merciilerince çözümlenebileceği, kaldı ki
davacının bu sözleşmeden kaynaklanan uyuşmazlığın çözümü için adli yargı
merciinde açmış olduğu ve halen görülmekte olan bir davanın da bulunduğu,
davacının bu davada tahkim itirazında bulunmasına engel bir durumun
bulunmadığı, sözleşmeden kaynaklanan dava adli yargıda devam etmekte iken
Mahkemelerince anılan sözleşmeden kaynaklanan uyuşmazlığın hakem tarafından
çözümlenmesi gerektiği yönünde verilecek bir kararın adli ve idari yargı
mercileri arasında görev paylaşımına aykırı olabileceği hususları birlikte
değerlendirildiğinde, bakılmakta olan davanın adli yargının görev alanına
girdiği sonuç ve kanaatine varıldığı gerekçesiyle; davanın 2577 sayılı
İdari Yargılama Usulü Yasasının 15/1-a. maddesi hükmü uyarınca görev
yönünden reddine karar vermiş; temyiz edilmesi üzerine bu karar, Danıştay
8.Dairesinin 17.1.2013 gün ve E:2012/7757, K:2013/91 sayılı kararıyla
onanmak suretiyle kesinleşmiştir.
Davacılar
vekili bu defa, aynı istemle adli yargı
yerinde dava açmıştır.
ANKARA
4.ASLİYE HUKUK MAHKEMESİ:7.11.2013 gün ve E:2013/263, K:2013/432 sayı ile,
davanın; Davalı oda başkanlığınca alınan yönetim kurulu kararının iptali
istemine ilişkin olduğu; davacılar ile Ö. İmar Ltd. Şti. Arasında akdedilen
10.09.2005 tarihli sözleşmeyle belirlenen planlama ücreti konusunda çıkan
uyuşmazlığın hakem/hakem kurulu tarafından çözümlenmesi yönündeki
24.01.2011 tarihli ve 03/131 sayılı başvurunun reddine ilişkin 19.03.2011
tarihli ve 5 sayılı yönetim kurulu kararının iptalinin istenilmiş olduğu;
aynı konu ile ilgili Ankara 9. İdare Mahkemesi'nin 2011/658 Esas sayılı
dosyasında iptal davası açıldığı, mahkemece verilen 2012/803 sayılı kararla
davaya bakmakta adli yargının görevli olduğu belirtilerek görevsizlik
kararı verildiğinin anlaşıldığı; davalı Türk Mühendis ve Mimar Odaları
Birliği Şehir Plancıları Odasının 6235 ve 3458 sayılı yasalara göre kurulan
TMMOB'ye bağlı kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşu olduğu, Anayasanın
135. Maddesi uyarınca da kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşlarının
kamu tüzel kişiliğini haiz oldukları, dolayısı ile davalının davacılar
hakkındaki iptali istenen yönetim kurulu kararının idari işlem niteliğinde
olduğu, davalı meslek kuruluşunun kuruluş amaçları ve görevi ile ilgili bir
karar olup özel hukuk ilişkisi çerçevesinde değerlendirilemeyeceği, 2577
sayılı Yasanın 1. ve 2. maddeleri uyarınca davaya bakmakta görevli yargı
mercilerinin idare mahkemeleri olduğunun anlaşıldığı gerekçesiyle; görev
nedeniyle davanın reddine karar vermiş; bu karar temyiz edilmeksizin
kesinleşmiştir.
İNCELEME VE GEREKÇE: Uyuşmazlık Mahkemesi
Hukuk Bölümü’nün, Serdar ÖZGÜLDÜR’ün Başkanlığında, Üyeler: Eyüp Sabri
BAYDAR, Ali ÇOLAK, Sıddık YILDIZ, Nurdane TOPUZ, Ayhan AKARSU ve Mehmet
AKBULUT’un katılımlarıyla yapılan 5.5.2014 günlü toplantısında;
l-İLK İNCELEME:Dosya üzerinde 2247 sayılı Yasa’nın 27.
maddesi gereğince yapılan incelemeye göre, adli ve idari yargı yerleri
arasında 2247 sayılı Yasa’nın 14. maddesinde öngörülen biçimde olumsuz
görev uyuşmazlığı doğduğu, adli yargı dosyasının onaylı örneğinin 15.
maddede belirtilen yönteme uygun olarak davacı vekilinin istemi üzerine son
görevsizlik kararını veren mahkemece, dosya içerisinde, idari yargı
dosyasının onaylı örneği ile birlikte Uyuşmazlık Mahkemesi’ne gönderildiği
ve usule ilişkin herhangi bir noksanlık bulunmadığı anlaşıldığından görev
uyuşmazlığının esasının incelenmesine oy birliği ile karar verildi.
II-ESASIN İNCELENMESİ: Raportör-Hakim Taşkın ÇELİK’in,
davanın çözümünde idari yargının görevli olduğu yolundaki raporu ile
dosyadaki belgeler okunduktan; ilgili Başsavcılarca görevlendirilen
Yargıtay Cumhuriyet Savcısı Mehmet BAYHAN ile Danıştay Savcısı Mehmet Ali
GÜMÜŞ’ün davada idari yargının görevli olduğu yolundaki sözlü açıklamaları
da dinlendikten sonra GEREĞİ GÖRÜŞÜLÜP DÜŞÜNÜLDÜ:
Dava, Davacılar ile serbest şehircilik hizmeti sunan Özgünken İmar
İnş.Ltd.Şirketi arasında akdedilen 10.09.2005 tarihli sözleşmeyle
belirlenen planlama ücreti konusunda çıkan uyuşmazlığın "TMMOB Şehir
Plancıları Odası Serbest Şehircilik Hizmetleri, Büro,Tescil, Mesleki Denetim
ve En Az Ücret Yönetmeliği”nin 13. maddesine göre atanacak Hakem/Hakem
Kurulu tarafından çözümlenmesi yönündeki 24.01.2011 tarih ve 03/131 kayıt
nolu başvurunun reddine ilişkin 19.03.2011 tarih ve 5 sayılı davalı
İdarenin Yönetim Kurulu kararının iptali istemiyle
açılmıştır.
Anayasanın 135. maddesinin birinci fıkrasında,
“Kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşları ve üst kuruluşları; belli bir
mesleğe mensup olanların müşterek ihtiyaçlarını karşılamak, mesleki
faaliyetlerini kolaylaştırmak, mesleğin genel menfaatlere uygun olarak
gelişmesini sağlamak, meslek mensuplarının birbirleri ile ve halk ile olan
ilişkilerinde dürüstlüğü ve güveni hakim kılmak üzere meslek disiplini ve
ahlakını korumak maksadı ile kanunla kurulan ve organları kendi üyeleri
tarafından kanunda gösterilen usullere göre yargı gözetimi altında, gizli
oyla seçilen kamu tüzelkişilikleridir.” Hükmüne yer verilmiştir.
6235 Sayılı Türk Mühendis ve
Mimar Odaları Birliği Kanununun
“Odalar Birliği” başlıklı 1.maddesinde, “(Değişik: 19/4/1983 - KHK 66/1
md.)
Türkiye sınırları içinde
meslek ve sanatlarını icR.a kanunen yetkili olup da mesleki faaliyette
bulunan yüksek mühendis, yüksek mimar, mühendis ve mimarları teşkilatı
içinde toplayan tüzel kişiliğe sahip Türk Mühendis ve Mimar Odaları Birliği
kurulmuştur.
Kamu kurumu niteliğinde
meslek kuruluşu olan Birliğin ve Odaların merkezi Ankara'dadır.” denilmiş;
2. maddesinde, bütün mühendis ve mimarları ihtisas kollarına ayırmanın ve
her kol için bir oda kurulmasına karar vermenin; bu suretle aynı ihtisasa
mensup meslek mensuplarını bir Odanın bünyesinde toplamanın; merkezde idare
heyeti, haysiyet divanı ve murakıplar gibi görevlilere yetecek kadar üyesi
bulunmayan Odanın merkezini, Umumi Heyetin belirleyeceği yerde açmanın; mühendislik ve mimarlık mesleği mensuplarının,
müşterek ihtiyaçlarını karşılamak, mesleki faaliyetlerini kolaylaştırmak,
mesleğin genel menfaatlere uygun olarak gelişmesini sağlamak, meslek
mensuplarının birbirleriyle ve halk ile olan ilişkilerinde
dürüstlüğü ve güveni hakim kılmak üzere meslek disiplinini ve ahlakını
korumak için gerekli gördüğü bütün teşebbüs ve faaliyetlerde bulunmanın;
meslek ve menfaatleriyle ilgili işlerde resmi makamlarla işbirliği yaparak
gerekli yardımlarda ve tekliflerde bulunmak, meslekle ilgili bütün mevzuatı
normları, fenni şartnameleri incelemek ve bunlar hakkındaki görüş ve
düşünceleri ilgililere bildirmenin, Birliğin kuruluş amaçları olarak
sayılmış; Yasanın 13.maddesinde, Birliğin, lüzum görülen yerlerde Umumi
Heyeti karariyle (Türk mühendis ve mimarları odaları) açılabileceği;
14.maddesinde, her ihtisas şubesinin yalnız bir oda açacağı; ihtisas ve
iştigal mevzuları ayrı olan mühendis ve mimarların; ancak ihtısas veya
iştigal mevzularının taallük ettiği odaya kaydolacakları; 19.maddesinde;
Odaların, bu kanunun 2 nci maddesinde belirtilen amaç için Birlik Umumi
Heyetince kararlaştırılan işlerden yalnız odalarını ilgilendiren kısımlar
ile görevli oldukları; Odalar ve organlarının, kuruluş amaçları dışında
faaliyette bulunamayacakları; 20.maddesinde; Odaların idare uzuvlarının a)
Oda Umumi Heyeti; b) Oda İdare Heyeti; c) Oda Haysiyet Divanı olduğu;
22.maddesinde Odaların maksadı teşekkülüne ait kararları almanın; idare
heyeti çalışmalarını incelemek ve direktifler vermek, hesaplarını tetkik ve
bütçesini yapmanın; idare heyeti, haysiyet divanı aza ve yedekleri ile
murakıplarını seçmenin; Birlik Umumi Heyetine gidecek asıl ve yedek
delegeleri seçmenin Oda Umumi Heyetinin vazifeleri olarak sayılarak; Umumi
Heyetin kararlarının bir tutanakla tespit edileceği, tutanağın, Umumi Heyet
Başkanlık Divanı tarafından imzalanacağı ve Türk Mühendis ve Mimar Odaları
Birliğine gönderileceği; aynı Yasanın 23.maddesinde; Oda idare heyetinin,
oda umumi heyetince seçilen beş veya yedi azadan teşekkül edeceği; İdare
Heyetinin kendi aralarından gizli reyle reis, reisvekili, katip ve muhasip
seçeceği belirtilmiş; 24.maddesinde; Umumi Heyetçe alınan kararları tatbik
etmenin ve bu kanunla tanınan hak ve salahiyetleri iyi bir şekilde
kullanmanın ve oda ile Birlik arasındaki irtibat ve işbirliğini sağlamanın
Oda İdare Heyetinin vazifelerinden olduğu ifade edilmiştir.
Öte yandan, 29.05.2002
tarih, 24769 sayıl Resmi Gazetede yayımlanan, ve 3458 sayılı
"Mühendislik ve Mimarlık Hakkında Kanun, 6235 sayılı Türk Mühendis ve
Mimar Odaları Birliği (TMMOB) Kanunu, ile 22.4.1990 tarihli ve 20500 sayılı
Resmî Gazete`de yayımlanan TMMOB Serbest Mühendislik ve Mimarlık Hizmetleri
Asgari Ücret Yönetmeliği ve TMMOB Asgari Ücret ve Çizim Standartları Tespit
Komisyonu ve Kontrol Bürolarının Kurulmasına İlişkin Yönetmelik uyarınca
hazırlanmış olan “TMMOB Şehir Plancıları
Odası Serbest Şehircilik Hizmetleri, Büro Tescil, Mesleki Denetim ve En Az
Ücret Yönetmeliği” nin “Amaç” başlıklı 1.maddesinde “Bu Yönetmelik;
a)
(Değişik:RG-19/1/2005-25705) Serbest Şehircilik Hizmetlerinin ülke,
halk, meslek ve meslektaş yararına, bilimsel ve teknik esaslarla, yasal
standartlara uygun, Oda Yönetmelik ve standartları çerçevesinde yapılmasını
sağlamak,
b) Serbest
Şehircilik Hizmetleri üreten gerçek veya tüzel kişiler ve kuruluşların,
eşit koşullar içerisinde çalışmalarını sağlayıp, haksız rekabeti önlemek;
c) Serbest
Şehircilik Hizmetleri üreten gerçek veya tüzel kişiler ve kuruluşların,
çalışma ve tescil esaslarını düzenlemek,
d)
(Değişik:RG-19/1/2005-25705) Serbest Şehircilik Hizmetleri yapan
gerçek veya tüzel kişiler ve kuruluşların, yeterlik, kapasite, uzmanlaşma
ve mesleki denetim yönlerinden değerlendirilmelerine esas olacak kayıtların
tutulması ve kriterlerin saptanmasını sağlamak, uygulamaları izlemek, denetlemek
ve bunlarla ilgili bedelleri belirlemek,
e)
(Değişik:RG-19/1/2005-25705) Serbest Şehircilik Hizmetleri üreten
gerçek ve tüzel kişiler ve kuruluşlarda ücretli çalışan meslektaşların ve
stajyerlerin haklarını ve sorumluluklarını tanımlamak,
f) (Değişik:RG-19/1/2005-25705) Üretilecek
Serbest Şehircilik Hizmetleri için en az ücretleri ve tavsiye niteliğindeki
ücretleri belirlemek ve mesleki denetimini sağlamak,
amacıyla
hazırlanmıştır.” Hükmüne;
“Kapsam
ve İstisnalar” başlıklı 2.maddesinde
Madde 2
- (Değişik fıkra:RG-29/7/2011-28009) Bu Yönetmelik, Serbest Şehircilik
Hizmetleri üreten yerli veya yabancı, gerçek veya tüzel kişiler ile bu
hizmetleri yaptıran, onaylayan, uygulayan gerçek veya tüzel kişileri
kapsar.
(Değişik
fıkra:RG-19/1/2005-25705) Kamu yararına çalışan dernek ve vakıflar
için yapılan Serbest Şehircilik Hizmetleri, Şehir Plancıları Odası Yönetim
Kurulunun alacağı karar ile Yönetmeliğin En Az Ücret hükümleri dışında
tutulabilir.
Hukuki sorunlar ve serbest rekabet ile eşitlik
ilkelerinin uygulanmasında sorunlar çıkması halinde, bu Yönetmeliğin En Az
Ücret ve Mesleki Denetim Uygulaması ile ilgili hükümleri uygulanmaz.” Hükmü
yer almış; Yönetmeliğin 4.maddesinde, “Serbest
Şehircilik Hizmetinin (SŞH): Şehir ve bölge plancılarının yetkili olduğu
her ölçek ve türdeki, araştırma, fizibilite, etüd, plan, proje, tasarım,
uygulama, kontrollük, danışmanlık ve benzeri işleri ve ilgili kanun ve
Yönetmeliklerle tanımlanmış, tekniğin ve mesleğin genel ilke ve
menfaatlerine uygun olarak yapılan tüm hizmetleri” ifade edeceği
belirtilmiş; aynı Yönetmeliğin, “Hakem
Ataması” başlıklı 13. maddesinde ise; “ Serbest Şehircilik
Büroları arasında veya Serbest Şehircilik Bürosu ile işveren arasında
yapılmakta olan Serbest Şehircilik Hizmetinden dolayı çıkacak olan anlaşmazlıklar,
taraflar arasında çözümlenemediği durumda, taraflardan birinin isteği
üzerine; anlaşmazlık, Odanın atayacağı hakem tarafından çözümlenir. Hakem
ücreti, TMMOB Bilirkişilik, Ekspertizlik, Hakemlik ve Teknik Müşavirlik
Yönetmeliği‘ne göre talep sahibi tarafından Odaya peşin olarak ödenir. Bu durumda
Serbest Şehircilik Bürosu, Odanın vereceği karara uymakla yükümlüdür.”
Hükmüne yer verilmiştir.
Alıntısı yapılan mevzuat hükümlerinde, davalı Türk Mühendis ve Mimar Odaları Birliği (TMMOB)
Şehir Plancıları Odasının, Anayasa'nın 135.Maddesi ile 6235 ve 3458 sayılı
yasalara göre kurulan TMMOB’ye bağlı, kamu kurumu niteliğinde bir meslek
örgütü ve alanına ilişkin tek meslek odası olduğu; bu kapsamda davalı Oda
tarafından çıkarmış çeşitli Yönetmelikler bulunduğu; dava konusu
uyuşmazlığa da konu edilen "TMMOB Şehir Plancıları Odası Serbest
Şehircilik Hizmetleri, Büro Tescil Mesleki Denetim Ve En Az Ücret
Yönetmeliği”nin, serbest şehircilik hizmetlerinin ve bu hizmeti üretenlerin
faaliyetlerinin düzenlenmesi, bu faaliyetlerin en az ücretlerinin
belirlenmesi mesleki denetimin gerçekleştirilmesi gibi hususlarda
düzenlemeler öngörüldüğü anlaşılmaktadır.
Somut olayda; davacılar ile serbest şehircilik hizmeti sunan dava
dışı Şirket arasında imar planı yapım işi nedeniyle sözleşme imzalandığı;
taraflar arasında ücret konusunda çıkan uyuşmazlığın "TMMOB Şehir
Plancıları Odası Serbest Şehircilik Hikmetleri, Büro, Tescil, Mesleki
Denetim ve En Ücret Yönetmeliğinin 13.maddesine göre atanacak Hakem /Hakem
Kurulu tarafından çözümlenmesi yönündeki 24.1.2011 tarih ve 03/131 kayıt
nolu davacı tarafın başvurusunun; davalı Oda tarafından tesis edilen
19.03.2011 tarih ve 5 sayılı Yönetim Kurulu kararı ile "10.09.2005
tarihli sözleşmede her iki tarafın da hakemliği kabul ettiğine ilişkin bir
hüküm bulunmadığı, ayrıca söz konusu anlaşmazlığın yargıya taşınmış olduğu”
gerekçesiyle reddedilmesi üzerine; bu kararın iptali istemiyle bakılan
davanın açıldığı anlaşılmıştır.
Buna göre, davalı Oda’nın, idari yapı içinde, kamu
hizmeti gören bir birim olduğu; kamu kurumu niteliğindeki kuruluş olan
davalıya husumet yöneltilerek, Oda Yönetim Kurulu tarafından alınmış idari
nitelikteki kararının hukuka aykırı olduğu ileri sürülerek, bu işlemin
iptali amaçlandığına göre, talep ve işlemin idari nitelik taşıdığını kabul
etmek gerekmektedir.
Açılan
davada, davacılar ile Şirket arasında imzalanan sözleşme nedeniyle oluşan
hak ve borçlara ilişkin, özel hukuk açısından bir irdeleme yapılmasının
gerekmediği; yukarıda açıklandığı gibi, belirtilen Yönetmelik kapsamında,
idari usuller çerçevesinde idarece değerlendirilmesi gereken davacıların
talebinin reddedilmesiyle oluşan iptal davasının, idari yargının görev
alanı içinde olduğu açıktır.
Açıklanan nedenlerle
Ankara 9.İdare Mahkemesince verilen görevsizlik kararının kaldırılması
gerekmiştir.
SONUÇ :
Davanın çözümünde İDARİ YARGININ görevli olduğuna, bu nedenle Ankara
9.İdare Mahkemesinin 8.6.2012 gün ve E:2011/658, K:2012/803 sayılı
GÖREVSİZLİK KARARININ KALDIRILMASINA, 5.5.2014 gününde Üye Nurdane TOPUZ’un
KARŞI OYU ve OY ÇOKLUĞU İLE KESİN OLARAK karar verildi.
KARŞI OY
Dava,
davacılar ile serbest şehircilik hizmeti sunan Özgünkent İmar
İnş.Ltd.Şirketi arasında akdedilen 10.09.2005 tarihli sözleşmeyle belirlenen
planlama ücreti konusunda çıkan uyuşmazlığın TMMOB Şehir Plancıları Odası
Serbest Şehircilik Hizmetleri, Büro, Tescil, Mesleki Denetim ve En Az Ücret
Yönetmeliği'nin 13'üncü maddesine göre atanacak Hakem/Hakem Kurulu
tarafından çözümlenmesi yönündeki 24.01.2011 tarih ve 03/131 kayıt nolu
başvurunun "10.09.2005 tarihli sözleşmede her iki tarafın da hakemliği
kabul ettiğine ilişkin bir hüküm bulunmadığı, ayrıca söz konusu
anlaşmazlığın yargıya taşınmış olduğu” gerekçesiyle reddine ilişkin 19.03.2011
tarih ve 5 sayılı davalının Yönetim Kurulu kararının iptali istemiyle
açılmıştır.
TMMOB
Şehir Plancıları Odası Serbest Şehircilik Hizmetleri, Büro Tescil, Mesleki
Denetim ve En Az Ücret Yönetmeliği'nin “Hakem Ataması” başlıklı 13'üncü
maddesinde, “Serbest Şehircilik Büroları arasında veya Serbest Şehircilik
Bürosu ile işveren arasında yapılmakta olan Serbest Şehircilik Hizmetinden
dolayı çıkacak olan anlaşmazlıklar, taraflar arasında çözümlenemediği
durumda, taraflardan birinin isteği üzerine; anlaşmazlık, Odanın atayacağı
hakem tarafından çözümlenir. Hakem ücreti, TMMOB Bilirkişilik,
Ekspertizlik, Hakemlik ve Teknik Müşavirlik Yönetmeliği'ne göre talep
sahibi tarafından Odaya peşin olarak ödenir. Bu durumda Serbest Şehircilik
Bürosu, Odanın vereceği karara uymakla yükümlüdür” hükmüne yer verilmiştir.
Olayda,
davacıların Özgünkent İmar İnşaat Limited Şirketi ile imzalamış olduğu
10.09.2005 tarihli özel hukuk sözleşmesi gereğince serbest şehircilik
hizmeti sunan şirkete ödenecek ücretle ilgili olarak taraflar arasında
çıkan uyuşmazlığın TMMOB Şehir Plancıları Odası Serbest Şehircilik
Hizmetleri, Büro Tescil, Mesleki Denetim ve En Az Ücret Yönetmeliği'nin
13'üncü maddesine göre atanacak Hakem/Hakem Kurulu tarafından çözümlenmesi
istemli 24.01.2011 tarih ve 03/131 kayıt nolu başvurunun reddinden
kaynaklanan uyuşmazlığın görüm ve çözümünün, taraflar arasında yapılan
sözleşmenin özel hukuk sözleşmesi olması ve TMMOB Şehir Plancıları Odası
Serbest Şehircilik Hizmetleri, Büro Tescil, Mesleki Denetim ve En Az Ücret
Yönetmeliği'nin “Hakem Ataması” başlıklı 13'üncü maddesine göre, hakem
ücretinin ödenmesi koşuluyla Odanın atayacağı hakem tarafından
anlaşmazlığın çözümlenecek olması karşısında, adli yargının görevinde
bulunduğu sonucuna varılmıştır.
Bu
nedenle, davanın adli yargı yerinde çözümlenmesi gerektiği oyu ile karara
katılmıyorum.
—— • ——
Uyuşmazlık Mahkemesi
Başkanlığından:
10-ESAS NO : 2014/489
KARAR NO: 2014/532
KARAR TR : 05.05.2014
(Hukuk Bölümü)
ÖZET :
3213 sayılı Maden Kanunu’nun 12. maddesi uyarınca verilen idari para
cezasının kaldırılması istemiyle açılan davanın, ADLİ YARGI YERİNDE
çözümlenmesi gerektiği hk.
K A R A R
Davacı :
D.A.G.
Vekili :
Av. S.T.
Davalı :
Kırklareli İl Özel İdare Müdürlüğü
O L A Y
:
Kırklareli İli Lüleburgaz İlçesi Kayabeyli Köyü, tapuda
1953 numaralı parselde kayıtlı tarla vasıflı taşınmazda ruhsatsız olarak
faaliyet gösteren davacı tarafından kaçak olarak 1(a) grubu 1137 m³
kum-çakıl malzemesi alındığı nedeniyle, davacı adına, 3213 sayılı Maden
Kanunu’nun 12. maddesinin beşinci fıkrası uyarınca, 17.11.2012 günlü ve
….7401 sayılı işlem ile 47.037,69 TL idari para cezası verilmiştir.
Davacı
vekili, söz konusu para cezasının iptali istemiyle adli
yargı yerinde itirazda bulunmuştur.
LÜLEBURGAZ
1. SULH CEZA MAHKEMESİ: 6.9.2013 gün ve D.İş:2012/386 sayı ile, 5302 sayılı
İl Özel İdaresi Kanunu’nun 55,56 ve 59. maddeleri uyarınca itirazın idare
mahkemesine yapılacağı anlaşıldığından, Kabahatler Kanunu’nun 3. maddesine
göre aksi bir hüküm olduğundan, yapılan itirazı değerlendirme ve
sonuçlandırma görevinin İdare Mahkemesine ait olduğu gerekçesiyle
görevsizlik kararı vermiş, verilen karar itiraz edilmeden kesinleşmiştir.
Davacı
vekili, bu kez söz konusu para cezasının kaldırılması istemiyle idari yargı
yerinde dava açmıştır.
EDİRNE
İDARE MAHKEMESİ: 11.12.2013 gün ve E:2013/1073, K:2013/1298 sayı ile, 5326
sayılı Kabahatler Kanununun, 3 ve 27. maddeleri uyarınca Maden Kanununda
itiraz mercii hususunda bir hüküm bulunmaması nedeniyle Kabahatler Kanunu
uygulanacağından, dava konusu idari para cezasının görüm ve çözümünün adli
yargı mercilerinin görev alanında bulunduğu gerekçesiyle davanın görev
yönünden reddine karar vermiş, verilen karar kesinleşmiştir.
İNCELEME VE GEREKÇE:
Uyuşmazlık Mahkemesi Hukuk Bölümü’nün, Serdar
ÖZGÜLDÜR’ün Başkanlığında, Üyeler: Eyüp Sabri BAYDAR, Ali ÇOLAK, Sıddık
YILDIZ, Nurdane TOPUZ, Ayhan AKARSU ve Mehmet AKBULUT’un katılımlarıyla
yapılan 5.5.2014 günlü toplantısında:
l-İLK İNCELEME: Dosya üzerinde 2247 sayılı Yasa’nın
27. maddesi uyarınca yapılan incelemeye göre; Uyuşmazlık Mahkemesi Genel
Kurulunun 11.7.1988 günlü, E:1988/1, K:1988/1 sayılı İlke Kararında, “2247
sayılı Uyuşmazlık Mahkemesinin Kuruluş ve İşleyişi Hakkında Kanunun
bütünüyle incelenip değerlendirilmesinden, bu Kanunun uygulanması yönünden
2 nci maddesinin ikinci fıkrasında yer alan, ‘ceza uyuşmazlıkları’
ibaresinden, savcının ya da şahsi davacının talebi ile başlayan yargılaması
sonunda sanığın mahkumiyetine ya da beraatine hükmedilebilecek davalarda, askeri
ve adli ceza mahkemeleri arasında çıkan görev ve hüküm uyuşmazlıklarının
anlaşılması, bunun dışında kalan tüm görev uyuşmazlıklarının ‘hukuk
uyuşmazlığı’ sayılması gerektiği sonucuna varılmaktadır. Uygulanması idari
organlara bırakılan cezalar, adli nitelikte olmadığından, bunlar hakkında
yapılan itirazlar ya da açılan davalar ‘ceza davası’ olarak
nitelendirilemezler. İdari niteliklerinden dolayı bu davalara ilişkin görev
ve hüküm uyuşmazlıklarının Uyuşmazlık Mahkemesinin Hukuk Bölümünde
incelenip çözümlenmesi gerektiği...” açıkça belirtilmiştir. Bu durum göz
önüne alındığında, olay bölümünde yazılı başvuru konusu görev
uyuşmazlığının Hukuk Bölümünde incelenmesi gerektiği kuşkusuzdur.
Adli ve idari yargı yerleri arasında 2247 sayılı
Yasa’nın 14. maddesinde öngörülen biçimde olumsuz görev uyuşmazlığı
doğduğu, idari yargı dosyasının; davacı vekilinin istemi üzerine son
görevsizlik kararını veren Mahkemece 15. maddede belirtilen şekilde önceki
görevsizlik kararına ilişkin dava dosyası da temin edilmek suretiyle
Mahkememize gönderildiği ve sonuçta usule ilişkin işlemlerde herhangi bir
noksanlık bulunmadığı anlaşıl-dığından görev uyuşmazlığının esasının incelenmesine
oy birliği ile karar verildi.
II-ESASIN İNCELENMESİ: Raportör-Hakim Gülten Fatma
BÜYÜKEREN’in, davanın çözümünde adli yargının görevli olduğu yolundaki
raporu ile dosyadaki belgeler okunduktan; ilgili Başsavcılarca
görevlendirilen Yargıtay Cumhuriyet Savcısı Mehmet BAYHAN ile Danıştay
Savcısı Mehmet Ali GÜMÜŞ’ün adli yargının görevli olduğu yolundaki sözlü
açıklamaları da dinlendikten sonra GEREĞİ GÖRÜŞÜLÜP DÜŞÜNÜLDÜ:
Dava, 3213 sayılı Kanun’un 12. maddesinin beşinci
fıkrası uyarınca verilen idari para cezasının kaldırılması istemiyle
açılmıştır.
4/6/1985
gün ve 3213 sayılı Maden Kanunu’nun “Amaç” başlığını taşıyan 1. maddesinde,
“Bu Kanun madenlerin aranması, işletilmesi, üzerinde hak sahibi olunması ve
terk edilmesi ile ilgili esas ve usulleri düzenler” denilmiş; 12.
maddesinin, beşinci fıkrasında; ruhsatı olmadan veya başkasına ait ruhsat
alanı içerisinde üretim yapıldığının tespiti halinde faaliyetler
durdurularak üretilen madene mülki idare tarafından el konulacağı, bu fiili
işleyenlere, bu fıkra kapsamında üretilmiş olup el konulan ve el konulma
imkanı ortadan kalkmış olan tüm madenin ocak başı satış bedelinin üç katı
tutarında idari para cezası uygulanacağı, ruhsat alanında ruhsat grubu
dışında üretim yapıldığının tespiti halinde faaliyetler durdurularak
üretilen madene mülki idare amirliklerince el konulacağı, bu fiili işleyen
kişilere, bu fıkra kapsamında üretilmiş olup el konulan ve el konulma
imkanı ortadan kalkmış olan tüm madenin, ocak başı satış bedelinin iki katı
tutarında idari para cezası uygulanacağı, el konulan madenlerin, mülki
idare amirliklerince satılarak bedelinin il özel idaresi hesabına
aktarılacağı belirtilmiştir.
3213
sayılı Maden Kanunu’nun 2, 3, 7, 9, 10, 12, 13, 14, 16, 17, 27, 29, 30, 31,
32, 47; ek 7, 8; geçici 13, 14, 15, 16, 17, 18, 19. maddelerinde 10.6.2010
gün ve 5995 sayılı Kanun ile değişiklik yapılmış ise de; Maden Kanunu’nda,
idari para cezasına karşı kanun yoluna ilişkin bir düzenlemeye yer
verilmemiştir.
Öte
yandan; 30.3.2005 gün ve 5326 sayılı Kabahatler Kanunu’nun 6.12.2006 gün ve
5560 sayılı Yasa’nın 31. maddesiyle değiştirilen 3. maddesinde, " (1)
Bu Kanunun;
a) İdarî yaptırım kararlarına karşı kanun yoluna
ilişkin hükümleri, diğer kanunlarda aksine hüküm bulunmaması halinde,
b) Diğer genel hükümleri, idarî para cezası veya
mülkiyetin kamuya geçirilmesi yaptırımını gerektiren bütün fiiller
hakkında,
uygulanır"; Kanunun “Başvuru yolu” başlıklı
27. maddesinin 1. fıkrasında ise "idari para cezası ve mülkiyetin
kamuya geçirilmesine ilişkin idari yaptırım kararına karşı, kararın tebliği
veya tefhimi tarihinden itibaren en geç onbeş gün içinde, sulh ceza mahkemesine
başvurulabilir. Bu süre içinde başvurunun yapılmamış olması halinde idari
yaptırım kararı kesinleşir" düzenlemeleri yer almıştır.
Bu düzenlemelere göre; Kabahatler Kanunu’nun, idarî
yaptırım kararlarına karşı kanun yoluna ilişkin hükümlerinin, diğer
kanunlarda aksine hüküm bulunmaması halinde uygulanacağı; diğer kanunlarda
görevli mahkemenin gösterilmesi durumunda ise uygulanmayacağı
anlaşılmaktadır.
Görev
kuralları kamu düzenine ilişkin olduğundan, görev konusunda taraflar için
bir müktesep hak doğmayacağı; bu nedenle, yeni bir yasayla kabul edilen
görev kurallarının, geçmişe de etkili olacağı, bilinen bir genel hukuk
ilkesidir.
Davanın
açıldığı andaki kurallara göre görevli olan mahkeme, yeni bir yasa ile
görevsiz hale gelmiş ise, (davanın açıldığı anda görevli olan ve fakat yeni
yasaya göre görevsiz hale gelen) mahkemenin görevsizlik kararı vermesi
gerekeceği; ancak, yeni yasadaki görev kuralının, değişikliğin yürürlüğe
girmesinden sonra açılacak davalarda uygulanacağına dair intikal
hükümlerinin varlığı halinde, mahkemece görevsizlik kararı verilemeyeceği
açıktır.
Diğer
taraftan, dava görevsiz mahkemede açılmış, bu sırada yapılan bir kanun
değişikliği ile görevsiz mahkeme o dava için görevli hale gelmiş ise,
mahkeme, artık görevsizlik kararı veremeyip (yeni kanuna göre görevli hale
geldiği için) davaya bakmaya devam etmesi gerekir.
İncelenen
uyuşmazlıkta, öngörülen idari para cezasının 3213 sayılı Maden Kanunu
uyarınca verildiği, 5302 sayılı İl Özel İdaresi Kanunu’nun 55. maddesinde
ise, il genel meclisi tarafından alınan ve usulüne uygun olarak
ilân edilen kararlara aykırı davrananlara idarî para cezası verileceğinin
düzenlendiği, 59. maddesinin de, 23.1.2008 gün ve 5728 sayılı
Kanunun 578 maddesiyle yürürlükten kaldırıldığı, olayda Maden Kanunu uyarınca
verilen idari para cezasının 5326 sayılı Kanun’un 16. maddesinde belirtilen
idari yaptırım türlerinden biri olduğu, 3213 sayılı Maden Kanunu’nda idari
para cezasına itiraz konusunda görevli mahkemenin gösterilmediği
anlaşılmıştır. Bu durumda, Kabahatler Kanunu’nun 5560 sayılı Kanun’la
değişik 3. maddesinde belirtildiği üzere, idarî yaptırım kararlarına karşı
kanun yoluna ilişkin hükümlerinin, diğer kanunlarda aksine hüküm
bulunmaması halinde uygulanacağı nedeniyle, görevli mahkemenin belirlenmesinde
5326 sayılı Yasa hükümleri dikkate alınacağından, idari para cezasına karşı
açılan davanın görüm ve çözümünde, anılan Kanunun 27. maddesinin (1)
numaralı bendi uyarınca adli yargı yerinin görevli olduğu sonucuna
varılmıştır.
Açıklanan nedenlerle, Lüleburgaz 1. Sulh Ceza
Mahkemesince verilen görevsizlik kararının kaldırılması gerekmiştir.
SONUÇ : Davanın çözümünde ADLİ YARGININ görevli olduğuna,
bu nedenle Lüleburgaz 1. Sulh Ceza Mahkemesinin 6.9.2013 gün ve
D.İş:2012/386 sayılı GÖREVSİZLİK KARARININ KALDIRILMASINA, 5.5.2014 gününde OYBİRLİĞİ İLE KESİN OLARAK karar
verildi.
—— • ——
Uyuşmazlık Mahkemesi
Başkanlığından:
11-ESAS NO : 2014/491
KARAR NO: 2014/534
KARAR TR : 05.05.2014
(Hukuk Bölümü)
ÖZET : 2918 sayılı
Karayolları Trafik Kanunu’nun 48/5 ve 44/1-b. maddeleri uyarınca verilen
idari para cezasının iptal edilmesi istemiyle açılan davanın ADLİ YARGI YERİNDE çözümlenmesi
gerektiği hk.
K A R A R
Davacı : E.Ö.
Davalı : Eskişehir Valiliği
O L A
Y : Eskişehir Valiliği Emniyet
Müdürlüğü Trafik Denetleme Şube Müdür-lüğü’nün 17.6.2012 gün ve GD-417429
seri-sıra sayılı Trafik İdari Para Cezası Karar Tutanağı ile davacı adına
alkollü araç kullandığı ve sürücü belgesini yanında bulundurmadığından
bahisle, 2918 sayılı Karayolları Trafik Kanunu’nun 48/5 ve 44/1-b.
maddeleri uyarınca toplam olarak 804,00 TL idari para cezası verilmiştir.
Davacı, idari para cezasının iptali istemiyle adli yargı
yerine itirazda bulunmuştur.
ESKİŞEHİR 3. SULH CEZA MAHKEMESİ: 10.1.2013 gün ve
D.İş:2012/1048, D.İş K:2012/1048 sayı ile; dosyaya gelen tüm bilgi ve
belgelerden idari para cezasına karşı yapılan itirazın çözümünün idari
yargı yerine ait olduğu gerekçesiyle görevsizlik kararı vermiş, verilen
karar itiraz edilmeden kesinleşmiştir.
Davacı, bu kez, aynı istemle idari
yargı yerinde dava açmıştır.
ESKİŞEHİR
1. İDARE MAHKEMESİ: 4.11.2013 gün ve E:2013/81, K:2013/907 sayı ile; 2918
sayılı Yasa’da davacıya verilen idari para cezasına karşı başvuru yolu gösteril-mediğinden,
5326 sayılı Kanun’un 3 ve 27. maddeleri uyarınca davanın çözümünün adli
yargı yerine ait olduğu gerekçesiyle davanın görev yönünden reddine karar
vermiş, verilen karar kesinleşmiştir.
İNCELEME VE GEREKÇE:
Uyuşmazlık Mahkemesi Hukuk Bölümü’nün, Serdar
ÖZGÜLDÜR’ün Başkanlığında, Üyeler: Eyüp Sabri BAYDAR, Ali ÇOLAK, Sıddık
YILDIZ, Nurdane TOPUZ, Ayhan AKARSU ve Mehmet AKBULUT’un katılımlarıyla
yapılan 5.5.2014 günlü toplantısında:
l-İLK İNCELEME: Dosya üzerinde 2247 sayılı Yasa’nın
27. maddesi uyarınca yapılan incelemeye göre;
Uyuşmazlık
Mahkemesi Genel Kurulu’nun 11.7.1988 günlü, E:1988/1, K:1988/1 sayılı İlke
Kararında, “2247 sayılı Uyuşmazlık Mahkemesinin Kuruluş ve İşleyişi
Hakkında Kanunun bütünüyle incelenip değerlendirilmesinden, bu Kanunun
uygulanması yönünden 2 nci maddesinin ikinci fıkrasında yer alan, ‘ceza
uyuşmazlıkları’ ibaresinden, savcının ya da şahsi davacının talebi ile
başlayan yargılaması sonunda sanığın mahkumiyetine ya da beraatine hükmedilebilecek
davalarda, askeri ve adli ceza mahkemeleri arasında çıkan görev ve hüküm
uyuşmazlıklarının anlaşılması, bunun dışında kalan tüm görev
uyuşmazlıklarının ‘hukuk uyuşmazlığı’ sayılması gerektiği sonucuna
varılmaktadır. Uygulanması idari organlara bırakılan cezalar, adli nitelikte
olmadığından, bunlar hakkında yapılan itirazlar ya da açılan davalar ‘ceza
davası’ olarak nitelendirilemezler. İdari niteliklerinden dolayı bu
davalara ilişkin görev ve hüküm uyuşmazlıklarının Uyuşmazlık Mahkemesinin
Hukuk Bölümünde incelenip çözümlenmesi gerektiği...” açıkça belirtilmiştir.
Bu durum gözetildiğinde, olay bölümünde yazılı başvuru konusu görev
uyuşmazlığının Hukuk Bölümünde incelenmesi gerektiği kuşkusuzdur.
Adli ve idari yargı yerleri arasında 2247 sayılı
Yasa'nın 14. maddesinde öngörülen biçimde olumsuz görev uyuşmazlığı
doğduğu, idari yargı dosyasının 15. maddede belirtilen yönteme uygun olarak
davacının istemi üzerine son görevsizlik kararını veren mahkemece, adli
yargı dosyası da temin edilmek suretiyle Uyuşmazlık Mahkemesi'ne gönderildiği
ve usule ilişkin işlemlerde herhangi bir noksanlık bulunmadığı
anlaşıldığından görev uyuşmazlığının esasının incelenmesine oy birliği
ile karar verildi.
II-ESASIN İNCELENMESİ: Raportör-Hakim Gülten Fatma
BÜYÜKEREN’in, davanın çözümünde adli yargının görevli olduğu yolundaki
raporu ile dosyadaki belgeler okunduktan; ilgili Başsavcılarca
görevlendirilen Yargıtay Cumhuriyet Savcısı Mehmet BAYHAN ile Danıştay
Savcısı Mehmet Ali GÜMÜŞ’ün adli yargının görevli olduğu yolundaki sözlü
açıklamaları da dinlendikten sonra GEREĞİ GÖRÜŞÜLÜP DÜŞÜNÜLDÜ:
Dava, 2918 sayılı Yasa’nın 48/5 ve 44/1-b. maddeleri
uyarınca verilen idari para ceza-sının kaldırılması istemiyle açılmıştır.
13.10.1983 tarih ve 2918 sayılı Karayolları Trafik
Kanunu’nun 48. maddesinin beşinci fıkrasında(Değişik: 8/1/2003 - 4785/3 md), “Yönetmelik ile belirtilen
miktarların üzerinde alkollü araç kullandığı tespit edilen sürücülerin,
suçun işlendiği tarihten itibaren geriye doğru beş yıl içinde; birinci
defasında sürücü belgeleri altı ay süreyle geri alınır ve haklarında 265
300 000 lira para cezası uygulanır. İkinci defasında sürücü belgeleri iki
yıl süreyle geri alınır ve haklarında 332 600 000 lira para cezası
uygulanır ve bu sürücüler Sağlık Bakanlığınca, esas ve usulleri Sağlık ve
İçişleri Bakanlıklarınca çıkarılacak yönetmelikte gösterilen sürücü
davranışlarını geliştirme eğitimine tabi tutulurlar, eğitimi başarıyla
tamamlayanların belgeleri süresi sonunda iade edilir. Üç veya üçten
fazlasında ise, sürücü belgeleri beş yıl süreyle geri alınır ve altı aydan
aşağı olmamak üzere hafif hapis cezası ile birlikte 532 600 000 lira hafif
para cezası uygulanır. Ayrıca, psiko-teknik değerlendirme ve psikiyatri
uzmanı muayenesine tabi tutulurlar. Bu değerlendirme ve muayene sonrasında
uygun görülenlere, geri alma süresi sonunda sürücü belgeleri iade edilir.
Psiko-teknik değerlendirme ve psikiyatri uzmanı muayenesinin yapılmasına
dair esas ve usuller yönetmelikte gösterilir” denilmekte iken, maddenin
beşinci fıkrası,“Yapılan tespit sonucunda 0.50 promilin üzerinde alkollü
olarak araç kullandığı tespit edilen sürücüler hakkında,fiili bir suç
oluştursa bile,700 Türk Lirası idari para cezası verilir ve sürücü belgesi
altı ay süreyle geri alınır.Hususi otomobil dışındaki araçları alkollü
olarak kullanan sürücüler bakımından promil alt sınırı 0.21 olarak
uygulanır.Alkollü olarak araç kullanma nedeniyle sürücü belgesi geri alınan
kişiye,son ihlalin gerçekleştiği tarihten itibaren geriye doğru beş yıl
içinde;ikinci defasında 877 Türk Lirası idari para cezası verilir ve sürücü
belgeleri iki yıl süreyle,üç veya üçten fazlasında ise,1.407 Türk Lirası
idari para cezası verilir ve sürücü belgeleri her seferinde beşer yıl
süreyle geri alınır.Sürücü belgelerinin herhangi bir nedenle geçici olarak
geri alınmış olması halinde belirtilen süreler, geçici alma süresinin
bitiminde başlar ”şeklinde 24.5.2013 tarihli 6487 sayılı Kanun’un
19.maddesiyle yeniden düzenlenmiş, “Adres değişikliklerinin bildirilmesi ve
sürücü belge-lerinin taşınması zorunluluğu” başlığı altında düzenlenen 44. maddesinde
ise, “Sürücü belgesi sahipleri:
a) İkamet adresi değişikliklerini belgeyi veren
kuruluşa otuz gün içinde bildirmek,
b) Araç kullanırken sürücü belgelerini yanlarını
bulundurmak ve yetkililerin her isteyişinde göstermek,
Zorundadırlar” hükmü yer almıştır.
Uyuşmazlık
Mahkemesi, 2918 sayılı Yasa’nın 116. maddesi kapsamında araç tescil
plakasına göre düzenlenenler dışında trafik zabıtasınca uygulanan idari
para cezalarına karşı açılan davaları; bu uygulamanın idari ceza kapsamında
bulunması; Yasada idari cezalarla ilgili davalarda görevli yargı yerini
açıkça belli eden bir hükme yer verilmemesi; 12.7.2013 tarih ve 6495 sayılı
Kanun’un 20.maddesi ile yapılan değişiklikten önceki hali ile, bu Yasada
gösterilen adli cezalara hükmetmekle görevli mahkemeye işaret eden 112.
maddeye de herhangi bir atıfta bulunulmamış olması karşısında ve göreve
ilişkin genel ilkelere göre idari yargının görev alanında görmüştür.
1.6.2005 tarihinde 5326 sayılı Kabahatler
Kanunu’nun yürürlüğe girmesi üzerine Uyuşmazlık Mahkemesi Hukuk Bölümü’nce,
sözü edilen Kanun’un diğer kanunlarda düzenlenen idari yaptırımlar ile
bunlara karşı yapılacak itirazlara ilişkin görev hükümleri üzerindeki
etkisinin incelenmesi sonucunda: diğer kanunlarda düzenlenen idari yaptırımın,
dayanağı olan yasanın amacı dikkate alınarak; Kabahatler Kanunu’nun 1., 2.,
16. ve 19. maddelerinde belirtilen koşulları taşıması, 27. maddenin (1)
numaralı bendinde belirtilen idari yaptırımlardan olması halinde, idari
para cezaları ve mülkiyetin kamuya geçirilmesine ilişkin olanlarına karşı
1.6.2005 tarihinden sonra yapılacak itirazlarda sulh ceza mahkemelerinin
genel görevli kılındığına ve bu nedenle doğan görev uyuşmazlıklarında adli
yargı yerinin görevli bulunduğuna karar verilmiştir.
Daha sonra,
30.3.2005 tarihli ve 5326 sayılı Kabahatler Kanununun 3 üncü maddesini
değiştiren 6.12.2006 günlü, 5560 sayılı Yasa’nın 31. maddesinde “(1) Bu
Kanunun;
a) İdari yaptırım kararlarına karşı kanun yoluna
ilişkin hükümleri, diğer kanunlarda aksine hüküm bulunmaması halinde,
b) Diğer genel hükümleri, idarî para cezası veya
mülkiyetin kamuya geçirilmesi yaptırımını gerektiren bütün fiiller
hakkında,
uygulanır.” denilmiştir.
19.12.2006
tarihinde yürürlüğe giren bu düzenlemeye göre, Kabahatler Kanunu’nun; idari
yaptırım kararlarına karşı kanun yoluna ilişkin hükümlerinin, diğer
kanunlarda aksine hüküm bulunmaması halinde uygulanacağı; diğer kanunlarda
görevli mahkemenin gösterildiği durumunda ise uygulanmayacağı
anlaşılmaktadır.
Görev
kuralları kamu düzenine ilişkin olduğundan, görev konusunda taraflar için
bir müktesep hak doğmayacağı; bu nedenle, yeni bir yasayla kabul edilen
görev kurallarının, geçmişe de etkili olacağı, bilinen bir genel hukuk
ilkesidir.
Davanın
açıldığı andaki kurallara göre görevli olan mahkeme, yeni bir yasa ile
görevsiz hale gelmiş ise, (davanın açıldığı anda görevli olan ve fakat yeni
yasaya göre görevsiz hale gelen) mahkemenin görevsizlik kararı vermesi
gerekeceği; ancak, yeni yasadaki görev kuralının, değişikliğin yürürlüğe
girmesinden sonra açılacak davalarda uygulanacağına dair intikal
hükümlerinin varlığı halinde, mahkemece görevsizlik kararı verilemeyeceği
açıktır.
Diğer
taraftan, dava görevsiz mahkemede açılmış, bu sırada yapılan bir kanun
değişikliği ile görevsiz mahkeme o dava için görevli hale gelmiş ise,
mahkeme, artık görevsizlik kararı veremeyip (yeni kanuna göre görevli hale
geldiği için) davaya bakmaya devam etmesi gerekir.
İncelenen
uyuşmazlıkta, öngörülen trafik para cezasının 5326 sayılı Kanun’un 16.
maddesinde belirtilen idari yaptırım türlerinden biri olduğu, 2918 sayılı
Karayolları Trafik Kanunu’nda da bu para cezasına itiraz konusunda görevli
mahkemenin gösterilmediği anlaşılmıştır. Bu durumda, Kabahatler Kanunu’nun
5560 sayılı Kanun’la değişik 3. maddesinde belirtildiği üzere, idari
yaptırım kararlarına karşı kanun yoluna ilişkin hükümlerinin, diğer
kanunlarda aksine hüküm bulunmaması halinde uygulanacağı nedeniyle, görevli
mahkemenin belirlenmesinde 5326 sayılı Kanun hükümleri dikkate
alınacağından, idari para cezasına karşı açılan davanın görüm ve çözümünde,
anılan Kanunun 27. maddesinin (1) numaralı bendi uyarınca adli yargı
yerinin görevli olduğu sonucuna varılmıştır.
Açıklanan nedenlerle, Eskişehir 3. Sulh Ceza
Mahkemesince verilen görevsizlik kararının kaldırılması gerekmiştir.
SONUÇ : Davanın çözümünde ADLİ YARGININ görevli olduğuna,
bu nedenle Eskişehir 3. Sulh Ceza Mahkemesinin 10.1.2013 gün ve
D.İş:2012/1048, D.İş K:2012/1048 sayılı GÖREVSİZLİK KARARININ KALDIRILMASINA, 5.5.2014 gününde OYBİRLİĞİ İLE
KESİN OLARAK karar verildi.
—— • ——
Uyuşmazlık Mahkemesi
Başkanlığından:
12-ESAS NO : 2014/497
KARAR NO: 2014/539
KARAR TR : 05.05.2014
(Hukuk Bölümü)
ÖZET : 5607 sayılı
Kaçakçılıkla Mücadele Kanunu
uyarınca, soruşturma konusu eylemin kabahat olduğu değerlendirilerek
verilen idari para cezasının iptali istemiyle açılan davanın, ADLİ YARGI
YERİNDE çözümlenmesi gerektiği hk.
K A R A R
Davacı :
Y.Ü.
Vekili : Av. G.K.Ö.
Davalı : Ambarlı Gümrük Müdürlüğü
O L A Y
: İstanbul Kaçakçılık İstihbarat ve Narkotik Gümrük Muhafaza Müdürlüğü’nce,
B. Gemi Acenteliği A.Ş. unvanlı firmanın yetkilisi C.Y.ile davacı gümrük
müşaviri Y.Ü. hakkında yapılan soruşturma sırasında, firma adına tescilli
Giriş Konteyner Kayıt ve Takip Formları ile geçici ithalat rejimine göre
ithal edilen konteynerlerin süresi içinde yurt dışı edilmedikleri hususunun
saptandığının ihbarı üzerine, davacı ve C.Y.hakkında, “geçici ithalat ve dahilde
işleme rejimi kapsamındaki eşyayı gümrüksüz olarak serbest dolaşıma
soktukları”nın anlaşıldığından bahisle, eylemin kabahat olduğu
değerlendirilerek, Büyükçekmece Cumhuriyet Başsavcılığı Kabahat Bürosunun
10.10.2011 gün ve Kabahat Defteri No:2011/2161, Karar No:2011/2154 sayılı
kararı ile, geçici ithalat dahilinde işleme rejimi kapsamındaki eşyayı
gümrüksüz olarak serbest dolaşıma sokmak suretiyle bahsedilen kabahat
eylemini işledikleri gerekçesiyle davacı ve C.Y.’nun 5607 sayılı
Kaçakçılıkla Mücadele Kanunu’nun 3. maddesinin dokuzuncu fıkrası uyarınca ayrı
ayrı 7.085 TL idari para cezası ile cezalandırılmalarına karar verilmiştir.
Davacı
vekili, idari yaptırım kararının kaldırılması istemiyle adli yargı yerine
başvuruda bulunmuştur.
BÜYÜKÇEKMECE 2. SULH CEZA MAHKEMESİ: 18.7.2013 gün ve
D.İş:2011/1769 sayı ile; 5607 sayılı Kanunda yapılan değişiklik ile
kaçakçılık fiiline ilişkin kabahatlerin 4458 sayılı Gümrük Kanunu’nun 235.
maddesi ile yeniden düzenlendiği ve bu Kanunda başvuru yolunun idare
mahkemesi olarak gösterildiği gerekçesiyle başvurunun görev yönünden
reddine karar vermiş, verilen karar itiraz edilmeden kesinleşmiştir.
Davacı vekili, bu kez aynı istemle
idari yargı yerinde dava açmıştır.
İSTANBUL 9. İDARE MAHKEMESİ; 11.10.2013 gün ve
E:2013/2077, K:2013/1665 sayı ile, 5607 sayılı Kanun uyarınca verilen idari
yaptırım kararına karşı 5326 sayılı Yasa’nın 27/1. maddesi uyarınca sulh
ceza mahkemesine itiraz edilebileceği açıklanarak, açılan davanın görüm ve çözüm görevinin adli yargı yerine ait
olduğu gerekçesiyle davanın görev yönünden reddine karar vermiş,
verilen karar kesinleşmiştir.
İNCELEME VE GEREKÇE:
Uyuşmazlık Mahkemesi Hukuk Bölümü’nün, Serdar
ÖZGÜLDÜR’ün Başkanlığında, Üyeler: Eyüp Sabri BAYDAR, Ali ÇOLAK, Sıddık
YILDIZ, Nurdane TOPUZ, Ayhan AKARSU ve Mehmet AKBULUT’un katılımlarıyla yapılan
5.5.2014 günlü toplantısında:
l-İLK İNCELEME: Dosya üzerinde 2247 sayılı Yasa’nın
27. maddesi uyarınca yapılan incelemeye göre; Uyuşmazlık Mahkemesi Genel
Kurulu’nun 11.7.1988 günlü, E:1988/1, K:1988/1 sayılı İlke Kararında, “2247
sayılı Uyuşmazlık Mahkemesinin Kuruluş ve İşleyişi Hakkında Kanunun
bütünüyle incelenip değerlendirilmesinden, bu Kanunun uygulanması yönünden
2 nci maddesinin ikinci fıkrasında yer alan, ‘ceza uyuşmazlıkları’
ibaresinden, savcının ya da şahsi davacının talebi ile başlayan yargılaması
sonunda sanığın mahkûmiyetine ya da beraatine hükmedilebilecek davalarda,
askeri ve adli ceza mahkemeleri arasında çıkan görev ve hüküm
uyuşmazlıklarının anlaşılması, bunun dışında kalan tüm görev
uyuşmazlıklarının ‘hukuk uyuşmazlığı’ sayılması gerektiği sonucuna
varılmaktadır. Uygulanması idari organlara bırakılan cezalar, adli
nitelikte olmadığından, bunlar hakkında yapılan itirazlar ya da açılan
davalar ‘ceza davası’ olarak nitelendirilemezler. İdari niteliklerinden
dolayı bu davalara ilişkin görev ve hüküm uyuşmazlıklarının Uyuşmazlık
Mahkemesinin Hukuk Bölümünde incelenip çözümlenmesi gerektiği...”açıkça
belirtilmiştir. Bu durum göz önüne alındığında, olay bölümünde yazılı
başvuru konusu görev uyuşmazlığının Hukuk Bölümünde incelenmesi gerektiği
kuşkusuzdur.
Adli ve idari yargı yerleri arasında 2247 sayılı
Yasa'nın 14. maddesinde öngörülen biçimde olumsuz görev uyuşmazlığı
doğduğu, idari yargı dosyasının 15. maddede belirtilen yönteme uygun olarak
davacı vekilinin istemi üzerine son görevsizlik kararını veren mahkemece,
adli yargı dosyası da temin edilmek suretiyle Uyuşmazlık Mahkemesi'ne
gönderildiği ve usule ilişkin işlemlerde herhangi bir noksanlık bulunmadığı
anlaşıldığından görev uyuşmazlığının esasının incelenmesine oy birliği
ile karar verildi.
II-ESASIN İNCELENMESİ: Raportör-Hakim Gülten Fatma
BÜYÜKEREN’in, davanın çözümünde adli yargının görevli olduğu yolundaki
raporu ile dosyadaki belgeler okunduktan; ilgili Başsavcılarca
görevlendirilen Yargıtay Cumhuriyet Savcısı Mehmet BAYHAN ile Danıştay
Savcısı Mehmet Ali GÜMÜŞ’ün adli yargının görevli olduğu yolundaki sözlü
açıklamaları da dinlendikten sonra GEREĞİ GÖRÜŞÜLÜP DÜŞÜNÜLDÜ:
Dava, 5607 sayılı Kaçakçılıkla Mücadele Kanunu’nun 3.
maddesinin dokuzuncu fıkrası uyarınca verilen idari para cezasının
kaldırılması istemiyle açılmıştır.
5607 sayılı Kanun’un “Suçlar ve Kabahatler” başlığı
altında düzenlenen 3. maddesinin dokuzuncu fıkrasında, “Geçici ithalat,
dahilde işleme ve gümrük kontrolü altında işleme rejimi çerçevesinde ülkeye
getirilen eşyayı, gümrük işlemlerini gerçekleştirmeksizin serbest dolaşıma
sokan kişiye, eşyanın gümrüklenmiş değerinin iki katı idari para cezası
verilir”, “Yetkili merciler” başlığı altında düzenlenen 17. maddesinin
birinci fıkrasında, “Bu Kanun hükümlerine göre idari para cezasına karar
vermeye Cumhuriyet savcısı, 14 üncü madde hükümlerine göre mülkiyetin
kamuya geçirilmesine ise Cumhuriyet savcısının talebi üzerine, sulh ceza
mahkemesi yetkilidir. Bu kararlara karşı, 30/3/2005 tarihli ve 5326 sayılı
Kabahatler Kanunu hükümlerine göre kanun yoluna başvurulabilir” denilmekte
iken; Kanunun 3. maddesinin başlığı “Kaçakçılık suçları”, maddenin
dokuzuncu fıkrası ise, “İhracat gerçek-leşmediği halde gerçekleşmiş gibi
göstermek ya da gerçekleştirilen ihracata konu malın cins, miktar, evsaf
veya fiyatını değişik göstererek ilgili kanun hükümlerine göre teşvik,
sübvansiyon veya parasal iadelerden yararlanmak suretiyle haksız çıkar
sağlayan kişi, bir yıldan beş yıla kadar hapis ve on bin güne kadar adli
para cezası ile cezalandırılır. Beyanname ve eki belgelerde gösterilen ile
gerçekte ihraç edilen eşya arasında yüzde onu aşmayan bir fark bulunması
halinde, sadece 27/10/1999 tarihli ve 4458 sayılı Gümrük Kanunu hükümlerine
göre işlem yapılır” şeklinde 28.3.2013 gün ve 6455 sayılı Kanunun 54.
maddesi ile yeniden düzenlenmiş, aynı Kanunun 66. maddesiyle 17. maddesinin
birinci fıkrası yürürlükten kaldırılmış, aynı Kanunun 64. maddesi ile
düzenlenen geçici 8. maddesinin ikinci fıkrasında ise, “Bu Kanunun yayımı
tarihinden önce işlenen bu Kanuna muhalefet kabahatlerinde, lehe hükümlerin
uygulanması usulü 5252 sayılı Kanunun 9 uncu maddesi hükmüne göre yapılır”
hükmü yer almıştır.
4458 sayılı Gümrük Kanunu’nun 235.maddesinde, “ Teminat
alınmış olsa bile, gümrük işlemlerine başlanmadan veya bu işlemler
bitirilip gümrük idaresinin izni alınmadan antrepolardan veya gümrük
idaresince eşya konulmasına izin verilen yerlerden kısmen veya tamamen eşya
çıkarılması halinde,çıkarılan eşyanın ithalat veya ihracat vergilerinin
yanı sıra,bu vergilerin üç katı para cezası alınır ” denilmekte iken,
madde;
“ 1. Serbest dolaşıma
giriş rejimine tabi tutulan eşyaya ilişkin olarak, yapılan beyan ile
muayene ve denetleme veya teslimden sonra kontrol sonucunda;
a) Eşyanın genel
düzenleyici idari işlemlerle ithalinin yasaklanmış olduğunun tespiti
halinde, eşyanın gümrük vergilerinin alınmasının yanı sıra, gümrüklenmiş
değerinin dört katı idari para cezası verilir.
b) (a) bendindeki
eşyanın değersiz, artık veya atık madde olması durumunda, idari para
cezası; dökme halinde gelen eşya için ton başına otuz bin Türk Lirası,
ambalajlı gelmesi halinde kap başına altı yüz Türk Lirası olarak hesaplanır
ve eşya yurtdışı edilir.
c) Eşyanın ithali,
lisansa, şarta, izne, kısıntıya veya belli kuruluşların vereceği uygunluk veya
yeterlilik belgesine tabi olduğu halde uygunluk ve yeterlilik belgesine
tabi değilmiş veya belge alınmış gibi beyan edildiğinin tespit edilmesi
halinde, eşyanın gümrük vergilerinin yanı sıra, eşyanın gümrüklenmiş
değerinin iki katı idari para cezası verilir.
d) (c) bendindeki
eşyanın değersiz, artık veya atık madde olması durumunda, idari para
cezası; dökme halinde gelen eşya için ton başına sekiz bin Türk Lirası,
ambalajlı gelmesi halinde kap başına iki yüz Türk Lirası olarak hesaplanır
ve eşya yurtdışı edilir.
2. İhracat rejimine
tabi tutulan eşyaya ilişkin olarak, yapılan beyan ile muayene ve denetleme
veya kontrol sonucunda;
a) Eşyanın genel
düzenleyici idari işlemlerle ihracının yasaklanmış olduğunun tespiti
halinde, eşyanın gümrüklenmiş değerinin iki katı idari para cezası verilir.
b) Eşyanın ihracı,
lisansa, şarta, izne, kısıntıya veya belli kuruluşların vereceği uygunluk
veya yeterlilik belgesine tabi olduğu halde uygunluk ve yeterlilik
belgesine tabi değilmiş veya belge alınmış gibi beyan edildiğinin tespit
edilmesi halinde, eşyanın gümrüklenmiş değeri kadar idari para cezası
verilir.
3. Yolcuların,
gümrük mevzuatına göre kişisel ve hediyelik eşya kapsamı dışında olup
beyanlarına aykırı olarak üzerlerinde, eşyası arasında veya taşıma
araçlarında çıkan ya da başkasına ait olduğu halde kendi eşyasıymış gibi
gösterdikleri eşyanın gümrük vergileri iki kat olarak alınır ve eşya
sahibine teslim edilir. Gümrük vergileri ödenmediği takdirde, eşya gümrüğe
terk edilmiş sayılır.
4. Birinci fıkranın
(a) ve (c) bentlerinde belirtilen eşyaya el konularak mülkiyetinin kamuya
geçirilmesine karar verilir ve eşya 177 ila 180 inci madde hükümlerine göre
tasfiyeye tabi tutulur.
5. Türkiye Gümrük Bölgesine
getirilen ve transit rejim beyanında bulunulan serbest dolaşımda olmayan
eşyanın, beyan edilenden belirgin bir şekilde farklı cinste eşya olduğunun
tespiti halinde, farklı çıkan eşyanın gümrüklenmiş değerinin iki katı idari
para cezası verilir ” şeklinde 28/3/2013 gün ve 6455
sayılı Kanun’un 12 maddesi ile yeniden düzenlenmek suretiyle, 5607 sayılı
Kanun’da kaçakçılık fiillerine ilişkin kabahatlerle ilgili düzenlemeler
tamamen ortadan kaldırılmış, 4458 sayılı Kanun ile kaçakçılık fiillerine
ilişkin kabahatler yeniden düzenlenmiştir. Bu Kanun’un “ İtirazlar ”
başlığı altında düzenlenen 242.maddesinde ise, “1. Yükümlüler kendilerine tebliğ edilen gümrük vergileri, cezalar ve
idari kararlara karşı tebliğ tarihinden itibaren onbeş gün içinde bir üst makama,
üst makam yoksa aynı makama verecekleri bir dilekçe ile itiraz edebilir.
2. İdareye intikal eden
itirazlar otuz gün içinde karara bağlanarak ilgili kişiye tebliğ edilir.
3. İtiraz dilekçelerinin
süresi içinde yanlış makama verilmesi halinde, itiraz süresinde yapılmış
sayılır ve idarece yetkili makama ulaştırılır.
4. İtirazın reddi kararlarına karşı
işlemin yapıldığı yerdeki idari yargı mercilerine başvurulabilir ” hükmü
yer almıştır.
30.3.2005
gün ve 5326 sayılı Kabahatler Kanunu’nun “Cumhuriyet savcısının karar verme yetkisi ”
başlığını taşıyan 23. maddesinde ise, “(1) Cumhuriyet savcısı, kanunda açıkça hüküm bulunan hallerde bir
kabahat dolayısıyla idarî yaptırım kararı vermeye yetkilidir.
(2) Bir
suç dolayısıyla başlatılan soruşturma kapsamında bir kabahatin işlendiğini
öğrenmesi halinde Cumhuriyet savcısı durumu ilgili kamu kurum ve kuruluşuna
bildirebileceği gibi, kendisi de idarî yaptırım kararı verebilir.
(3) Soruşturma konusu fiilin kabahat oluşturduğunun
anlaşılması halinde Cumhuriyet savcısı bu nedenle idarî yaptırım kararı
verir. Ancak, bunun için ilgili kamu kurum ve kuruluşu tarafından idarî
yaptırım kararı verilmemiş olması gerekir” denilmiş; aynı Kanun’un “Başvuru yolu” başlığı altında düzenlenen
27. maddesinin altıncı fıkrasında, “Soruşturma konusu fiilin suç değil de
kabahat oluşturduğu gerekçesiyle idari yaptırım kararı verilmesi halinde; kovuşturmaya
yer olmadığı kararına itiraz edildiği takdirde, idari yaptırım kararına
karşı başvuru da bu itiraz merciinde incelenir” ;
5252 sayılı “Türk Ceza Kanununun Yürürlük ve Uygulama
Şekli Hakkında Kanun”un, “Lehe olan hükümlerin uygulanmasında usul” başlığı
altında düzenlenen 9. maddesinde de,
“ ….. (3) Lehe olan hüküm, önceki ve sonraki kanunların
ilgili bütün hükümleri olaya uygulanarak, ortaya çıkan sonuçların
birbirleriyle karşılaştırılması suretiyle belirlenir ” hükmü yer almıştır.
Dosyanın incelenmesinden, davacı ile suça konu şirketin
yetkilisi tarafından şirket adına tescilli Giriş Konteyner Kayıt ve Takip
Formları ile geçici ithalat rejimine göre ithal edilen konteynerlerin
süresi içinde yurt dışı edilmedikleri hususunun saptandığının ihbarı
üzerine, geçici ithalat dahilinde işleme rejimi kapsamındaki eşyayı gümrüksüz
olarak serbest dolaşıma sokmak suretiyle gerçekleşen eylemin kabahat olduğu
değerlendirilerek, Büyükçekmece Cumhuriyet Başsavcılığı Kabahat Bürosunun
10.10.2011 gün ve Kabahat Defteri No:2011/2161, Karar No:2011/2154 sayılı
kararı ile, bahsedilen kabahat eylemini işledikleri gerekçesiyle davacı ve
şirket yetkilisi adına 5607 sayılı Kaçakçılıkla Mücadele Kanunu’nun 3.
maddesinin dokuzuncu fıkrası uyarınca ayrı ayrı 7.085 TL idari para cezası
verildiği anlaşılmıştır.
30.3.2005
gün ve 5326 sayılı Kabahatler Kanunu’nun 6.12.2006 gün ve 5560 sayılı
Yasa’nın 31. maddesiyle değiştirilen 3. maddesinde, “ (1) Bu Kanunun;
a) İdarî yaptırım kararlarına karşı kanun yoluna
ilişkin hükümleri, diğer kanunlarda aksine hüküm bulunmaması halinde,
b) Diğer genel hükümleri, idarî para cezası veya
mülkiyetin kamuya geçirilmesi yaptırımını gerektiren bütün fiiller
hakkında,
uygulanır”; Kanunun “Başvuru yolu” başlıklı 27.
maddesinin 1. fıkrasında ise “idari para cezası ve mülkiyetin kamuya
geçirilmesine ilişkin idari yaptırım kararına karşı, kararın tebliği veya
tefhimi tarihinden itibaren en geç onbeş gün içinde, sulh ceza mahkemesine
başvurulabilir. Bu süre içinde başvurunun yapılmamış olması halinde idari
yaptırım kararı kesinleşir” düzenlemeleri yer almıştır.
Bu
düzenlemelere göre; Kabahatler Kanunu’nun, idarî yaptırım kararlarına karşı
kanun yoluna ilişkin hükümlerinin, diğer kanunlarda aksine hüküm
bulunmaması halinde uygula-nacağı; diğer kanunlarda görevli mahkemenin
gösterilmesi durumunda ise uygulanmayacağı anlaşılmaktadır.
Görev
kuralları kamu düzenine ilişkin olduğundan, görev konusunda taraflar için
bir müktesep hak doğmayacağı; bu nedenle, yeni bir yasayla kabul edilen
görev kurallarının, geçmişe de etkili olacağı, bilinen bir genel hukuk
ilkesidir.
Davanın
açıldığı andaki kurallara göre görevli olan mahkeme, yeni bir yasa ile
görevsiz hale gelmiş ise, (davanın açıldığı anda görevli olan ve fakat yeni
yasaya göre görevsiz hale gelen) mahkemenin görevsizlik kararı vermesi
gerekeceği; ancak, yeni yasadaki görev kuralının, değişikliğin yürürlüğe
girmesinden sonra açılacak davalarda uygulanacağına dair intikal
hükümlerinin varlığı halinde, mahkemece görevsizlik kararı verilemeyeceği
açıktır.
Diğer
taraftan, dava görevsiz mahkemede açılmış, bu sırada yapılan bir kanun
değişikliği ile görevsiz mahkeme o dava için görevli hale gelmiş ise, mahkeme,
artık görevsizlik kararı veremeyip (yeni kanuna göre görevli hale geldiği
için) davaya bakmaya devam etmesi gerekir.
İncelenen
uyuşmazlıkta, 5607 sayılı Kanunun olay tarihinde yürürlükte bulunan maddesi
ve yapılan soruşturma sırasında, soruşturma konusunun
kabahat olduğu değerlendirilerek, 5326
sayılı Kanun uyarınca, Cumhuriyet Savcısı tarafından davacıya
verilen idari para cezasının, 5326 sayılı Kanun’un 16. maddesinde
belirtilen idari yaptırım türlerinden biri olduğu ve Kabahatler Kanunu’nun
5560 sayılı Kanun’la değişik 3. maddesinde belirtildiği üzere, idarî
yaptırım kararlarına karşı kanun yoluna ilişkin hükümlerinin, diğer
kanunlarda aksine hüküm bulunmaması halinde uygulanacağı nedeniyle, görevli
mahkemenin belirlenmesinde 5326 sayılı Kanun hükümlerinin dikkate
alınacağı, anılan Kanunun 27. maddesinin (1) numaralı bendi uyarınca ve
aynı maddenin altıncı fıkrasında,
soruşturma konusu fiilin kabahat oluşturduğu gerekçesiyle idari yaptırım
kararı verilmesi halinde; kovuşturmaya yer olmadığı kararına itiraz
edildiği takdirde, idari yaptırım kararına karşı başvurunun da bu itiraz
merciinde inceleneceği açıkça belirtildiğinden, 5607 sayılı Kanun’un
28.3.2013 gün ve 6455 sayılı Kanunun 64. maddesi ile düzenlenen geçici 8.
maddesinin ikinci fıkrasında da, bu Kanunun yayımı tarihinden önce işlenen
bu Kanuna muhalefet kabahatlerinde, lehe hükümlerin uygulanması usulünün
5252 sayılı Kanunun 9. maddesi hükmüne göre yapılacağı belirtildiğinden,
davanın görüm ve çözümünde adli yargı yerinin görevli olduğu sonucuna
varılmıştır.
Açıklanan nedenlerle, Büyükçekmece
2. Sulh Ceza Mahkemesince verilen görevsizlik kararının kaldırılması
gerekmiştir.
SONUÇ : Davanın çözümünde ADLİ YARGININ görevli olduğuna,
bu nedenle Büyükçekmece 2. Sulh Ceza Mahkemesinin
18.7.2013 gün ve D.İş:2011/1769 sayılı GÖREVSİZLİK KARARININ KALDIRILMASINA, 5.5.2014 gününde OYBİRLİĞİ İLE
KESİN OLARAK karar verildi.
—— • ——
Uyuşmazlık Mahkemesi
Başkanlığından:
13-ESAS NO : 2014/498
KARAR NO: 2014/540
KARAR TR : 05.05.2014
(Hukuk Bölümü)
ÖZET : 5607 sayılı Kaçakçılıkla Mücadele Kanunu uyarınca, soruşturma konusu
eylemin kabahat olduğu değerlendirilerek verilen idari para cezasının
iptali istemiyle açılan davanın, ADLİ YARGI YERİNDE çözümlenmesi gerektiği
hk
K A R A R
Davacı :
M.İ.K.
Vekili : Av. O.Y., Av. M.İ.
Davalı : Ambarlı Gümrük Müdürlüğü
O L A Y
: Ambarlı Gümrük Müdürlüğünce, E.İ. Ö.U., davacı M.İ.K., İ.B.ve A.E.’in
yönetim kurulu üyeleri ve birinci derecede imza yetkilileri olduğu
U.Otomotiv Sistemleri A.Ş. adına tescilli 20.11.2006 tarihli 2006/DI-03839
sayılı dahilde işleme izin belgesi kapsamında, anılan şirket adına vergi
muafiyetli ve izin süresi sonuna kadar ihraç koşullu olarak ithali yapılan,
Ambarlı Gümrük Müdürlüğünce tescilli 14.2.2007 tarihli IM 15787 sayılı
serbest dolaşıma giriş beyannamesi ile girişi yapılan gümrüklenmiş değeri
619.761.80 TL olan 535.242
kg. dokunmamış mensucat cinsi eşyanın, Ambarlı
Gümrük Müdürlüğünce tescilli 28.2.2007 tarihli IM 21220 sayılı serbest
dolaşıma giriş beyannamesi ile girişi yapılan gümrüklenmiş değeri 36.992,87
TL olan 27.341 kg.
dokunmamış mensucat cinsi eşyanın, Ambarlı Gümrük Müdürlüğünce tescilli
28.2.2007 tarihli IM 21221 sayılı serbest dolaşıma giriş beyannamesi ile
girişi yapılan gümrüklenmiş değeri 22.782,94 TL olan 16.180 kg. dokunmamış
mensucat cinsi eşyanın süresi içerisinde ihracının yapılmadığından bahisle,
davacı ile yukarıda ismi belirtilen kişiler hakkında yapılan şikayet
üzerine, davacı ile adı geçen kişilerin “dahilde işleme rejimi çerçevesinde
ülkeye getirilen eşyayı gümrük işlemlerini gerçekleştirmeksizin serbest
dolaşıma sokmak” şeklinde gerçekleşen eylemlerinin kabahat olduğu
değerlendirilerek, Büyükçekmece Cumhuriyet Başsavcılığı Kabahat Bürosu’nun
21.3.2013 gün ve Kabahat Defteri No:2012/3550, Karar No:2013/128 sayılı
idari yaptırım kararı ile, davacı ve yukarıda ismi belirtilen kişilerin
5607 sayılı Kaçakçılıkla Mücadele Kanunu’nun 3. maddesinin dokuzuncu
fıkrası ile eylemin üç veya daha fazla kişi tarafından birlikte işlendiği
nedeniyle 4. maddesinin ikinci fıkrası uyarınca ayrı ayrı 2.038.668,83 TL
idari para cezası ile cezalandırılmalarına karar verilmiştir.
Davacı
vekili, idari yaptırım kararının kaldırılması istemiyle adli yargı yerine
başvuruda bulunmuştur.
BÜYÜKÇEKMECE 5. SULH CEZA MAHKEMESİ; 12.7.2013 gün ve
D.İş No:2013/429 sayı ile; 5607 sayılı Kanunda yapılan değişiklik ile
kaçakçılık fiiline ilişkin kabahatlerin 4458 sayılı Gümrük Kanunu’nun 235.
maddesi ile yeniden düzenlendiği ve bu Kanunda başvuru yolunun idare
mahkemesi olarak gösterildiği gerekçesiyle başvurunun görev yönünden
reddine karar vermiş, verilen karar itiraz edilmeden kesinleşmiştir.
Davacı vekili, bu kez aynı istemle
idari yargı yerinde dava açmıştır.
İSTANBUL 1. İDARE MAHKEMESİ; 27.9.2013 gün ve
E:2013/1995, K:2013/1446 sayı ile, savcılık tarafından verilen idari
yaptırım kararının, 5326 sayılı Yasa’nın 23. maddesi uyarınca verildiği, bu
karara karşı 5326 sayılı Kanunun 27. maddesinin altıncı fıkrası uyarınca
sulh ceza mahkemesine itiraz edilebileceği açıklanarak, açılan davanın
görüm ve çözüm görevinin adli yargı
yerine ait olduğu gerekçesiyle davanın görev yönünden reddine karar
vermiş, verilen karar kesinleşmiştir.
İNCELEME VE GEREKÇE:
Uyuşmazlık Mahkemesi Hukuk Bölümü’nün, Serdar ÖZGÜLDÜR’ün
Başkanlığında, Üyeler: Eyüp Sabri BAYDAR, Ali ÇOLAK, Sıddık YILDIZ, Nurdane
TOPUZ, Ayhan AKARSU ve Mehmet AKBULUT’un katılımlarıyla yapılan 5.5.2014
günlü toplantısında:
l-İLK İNCELEME: Dosya üzerinde 2247 sayılı Yasa’nın
27. maddesi uyarınca yapılan incelemeye göre; Uyuşmazlık Mahkemesi Genel
Kurulu’nun 11.7.1988 günlü, E:1988/1, K:1988/1 sayılı İlke Kararında, “2247
sayılı Uyuşmazlık Mahkemesinin Kuruluş ve İşleyişi Hakkında Kanunun
bütünüyle incelenip değerlendirilmesinden, bu Kanunun uygulanması yönünden
2 nci maddesinin ikinci fıkrasında yer alan, ‘ceza uyuşmazlıkları’
ibaresinden, savcının ya da şahsi davacının talebi ile başlayan yargılaması
sonunda sanığın mahkûmiyetine ya da beraatine hükmedilebilecek davalarda,
askeri ve adli ceza mahkemeleri arasında çıkan görev ve hüküm
uyuşmazlıklarının anlaşılması, bunun dışında kalan tüm görev
uyuşmazlıklarının ‘hukuk uyuşmazlığı’ sayılması gerektiği sonucuna
varılmaktadır. Uygulanması idari organlara bırakılan cezalar, adli
nitelikte olmadığından, bunlar hakkında yapılan itirazlar ya da açılan
davalar ‘ceza davası’ olarak nitelendirilemezler. İdari niteliklerinden
dolayı bu davalara ilişkin görev ve hüküm uyuşmazlıklarının Uyuşmazlık
Mahkemesinin Hukuk Bölümünde incelenip çözümlenmesi gerektiği...”açıkça
belirtilmiştir. Bu durum göz önüne alındığında, olay bölümünde yazılı
başvuru konusu görev uyuşmazlığının Hukuk Bölümünde incelenmesi gerektiği
kuşkusuzdur.
Adli ve idari yargı yerleri arasında 2247 sayılı
Yasa'nın 14. maddesinde öngörülen biçimde olumsuz görev uyuşmazlığı
doğduğu, idari yargı dosyasının 15. maddede belirtilen yönteme uygun olarak
davacı vekilinin istemi üzerine son görevsizlik kararını veren mahkemece,
adli yargı dosyası da temin edilmek suretiyle Uyuşmazlık Mahkemesi'ne
gönderildiği ve usule ilişkin işlemlerde herhangi bir noksanlık bulunmadığı
anlaşıldığından görev uyuşmazlığının esasının incelenmesine oy birliği
ile karar verildi.
II-ESASIN İNCELENMESİ: Raportör-Hakim Gülten Fatma
BÜYÜKEREN’in, davanın çözümünde adli yargının görevli olduğu yolundaki
raporu ile dosyadaki belgeler okunduktan; ilgili Başsavcılarca
görevlendirilen Yargıtay Cumhuriyet Savcısı Mehmet BAYHAN ile Danıştay
Savcısı Mehmet Ali GÜMÜŞ’ün adli yargının görevli olduğu yolundaki sözlü
açıklamaları da dinlendikten sonra GEREĞİ GÖRÜŞÜLÜP DÜŞÜNÜLDÜ:
Dava, 5607 sayılı Kaçakçılıkla Mücadele Kanunu’nun 3.
maddesinin dokuzuncu fıkrası ile 4.maddesinin ikinci fıkrası uyarınca
verilen idari para cezasının kaldırılması istemiyle açılmıştır.
5607 sayılı Kanun’un “Suçlar ve Kabahatler” başlığı
altında düzenlenen 3. maddesinin dokuzuncu fıkrasında, “Geçici ithalat,
dahilde işleme ve gümrük kontrolü altında işleme rejimi çerçevesinde ülkeye
getirilen eşyayı, gümrük işlemlerini gerçekleştirmeksizin serbest dolaşıma
sokan kişiye, eşyanın gümrüklenmiş değerinin iki katı idari para cezası
verilir”, “Nitelikli haller” başlığı altında düzenlenen 4. maddesinin
ikinci fıkrasında, “Bu Kanunda tanımlanan suçların, üç veya daha fazla kişi
tarafından birlikte işlenmesi halinde, verilecek ceza yarı oranında
artırılır”,“Yetkili merciler” başlığı altında düzenlenen 17. maddesinin
birinci fıkrasında, “Bu Kanun hükümlerine göre idari para cezasına karar
vermeye Cumhuriyet savcısı, 14 üncü madde hükümlerine göre mülkiyetin
kamuya geçirilmesine ise Cumhuriyet savcısının talebi üzerine, sulh ceza
mahkemesi yetkilidir. Bu kararlara karşı, 30/3/2005 tarihli ve 5326 sayılı
Kabahatler Kanunu hükümlerine göre kanun yoluna başvurulabilir” denilmekte
iken; Kanunun 3. maddesinin başlığı “Kaçakçılık suçları”, maddenin
dokuzuncu fıkrası ise, “İhracat gerçekleşmediği halde gerçekleşmiş gibi
göstermek ya da gerçekleştirilen ihracata konu malın cins, miktar, evsaf
veya fiyatını değişik göstererek ilgili kanun hükümlerine göre teşvik,
sübvansiyon veya parasal iadelerden yararlanmak suretiyle haksız çıkar
sağlayan kişi, bir yıldan beş yıla kadar hapis ve on bin güne kadar adli
para cezası ile cezalandırılır. Beyanname ve eki belgelerde gösterilen ile
gerçekte ihraç edilen eşya arasında yüzde onu aşmayan bir fark bulunması
halinde, sadece 27/10/1999 tarihli ve 4458 sayılı Gümrük Kanunu hükümlerine
göre işlem yapılır” şeklinde 28.3.2013 gün ve 6455 sayılı Kanunun 54.
maddesi ile yeniden düzenlenmiş, aynı Kanunun 66. maddesiyle 17. maddesinin
birinci fıkrası yürürlükten kaldırılmış, aynı Kanunun 64. maddesi ile
düzenlenen geçici 8. maddesinin ikinci fıkrasında ise, “Bu Kanunun yayımı
tarihinden önce işlenen bu Kanuna muhalefet kabahatlerinde, lehe hükümlerin
uygulanması usulü 5252 sayılı Kanunun 9 uncu maddesi hükmüne göre yapılır”
hükmü yer almıştır.
4458 sayılı Gümrük Kanunu’nun 235.maddesinde, “ Teminat
alınmış olsa bile, gümrük işlemlerine başlanmadan veya bu işlemler
bitirilip gümrük idaresinin izni alınmadan antrepolardan veya gümrük
idaresince eşya konulmasına izin verilen yerlerden kısmen veya tamamen eşya
çıkarılması halinde,çıkarılan eşyanın ithalat veya ihracat vergilerinin
yanı sıra,bu vergilerin üç katı para cezası alınır ” denilmekte iken,
madde;
“ 1. Serbest dolaşıma
giriş rejimine tabi tutulan eşyaya ilişkin olarak, yapılan beyan ile
muayene ve denetleme veya teslimden sonra kontrol sonucunda;
a) Eşyanın genel
düzenleyici idari işlemlerle ithalinin yasaklanmış olduğunun tespiti
halinde, eşyanın gümrük vergilerinin alınmasının yanı sıra, gümrüklenmiş
değerinin dört katı idari para cezası verilir.
b) (a) bendindeki
eşyanın değersiz, artık veya atık madde olması durumunda, idari para
cezası; dökme halinde gelen eşya için ton başına otuz bin Türk Lirası,
ambalajlı gelmesi halinde kap başına altı yüz Türk Lirası olarak hesaplanır
ve eşya yurtdışı edilir.
c) Eşyanın ithali,
lisansa, şarta, izne, kısıntıya veya belli kuruluşların vereceği uygunluk
veya yeterlilik belgesine tabi olduğu halde uygunluk ve yeterlilik
belgesine tabi değilmiş veya belge alınmış gibi beyan edildiğinin tespit
edilmesi halinde, eşyanın gümrük vergilerinin yanı sıra, eşyanın
gümrüklenmiş değerinin iki katı idari para cezası verilir.
d) (c) bendindeki
eşyanın değersiz, artık veya atık madde olması durumunda, idari para
cezası; dökme halinde gelen eşya için ton başına sekiz bin Türk Lirası,
ambalajlı gelmesi halinde kap başına iki yüz Türk Lirası olarak hesaplanır
ve eşya yurtdışı edilir.
2. İhracat rejimine
tabi tutulan eşyaya ilişkin olarak, yapılan beyan ile muayene ve denetleme veya
kontrol sonucunda;
a) Eşyanın genel
düzenleyici idari işlemlerle ihracının yasaklanmış olduğunun tespiti
halinde, eşyanın gümrüklenmiş değerinin iki katı idari para cezası verilir.
b) Eşyanın ihracı,
lisansa, şarta, izne, kısıntıya veya belli kuruluşların vereceği uygunluk
veya yeterlilik belgesine tabi olduğu halde uygunluk ve yeterlilik
belgesine tabi değilmiş veya belge alınmış gibi beyan edildiğinin tespit
edilmesi halinde, eşyanın gümrüklenmiş değeri kadar idari para cezası
verilir.
3. Yolcuların,
gümrük mevzuatına göre kişisel ve hediyelik eşya kapsamı dışında olup
beyanlarına aykırı olarak üzerlerinde, eşyası arasında veya taşıma
araçlarında çıkan ya da başkasına ait olduğu halde kendi eşyasıymış gibi
gösterdikleri eşyanın gümrük vergileri iki kat olarak alınır ve eşya
sahibine teslim edilir. Gümrük vergileri ödenmediği takdirde, eşya gümrüğe
terk edilmiş sayılır.
4. Birinci fıkranın
(a) ve (c) bentlerinde belirtilen eşyaya el konularak mülkiyetinin kamuya
geçirilmesine karar verilir ve eşya 177 ila 180 inci madde hükümlerine göre
tasfiyeye tabi tutulur.
5. Türkiye Gümrük
Bölgesine getirilen ve transit rejim beyanında bulunulan serbest dolaşımda
olmayan eşyanın, beyan edilenden belirgin bir şekilde farklı cinste eşya
olduğunun tespiti halinde, farklı çıkan eşyanın gümrüklenmiş değerinin iki
katı idari para cezası verilir ” şeklinde 28/3/2013
gün ve 6455 sayılı Kanun’un 12 maddesi ile yeniden düzenlenmek suretiyle,
5607 sayılı Kanun’da kaçakçılık fiillerine ilişkin kabahatlerle ilgili
düzenlemeler tamamen ortadan kaldırılmış, 4458 sayılı Kanun ile kaçakçılık
fiillerine ilişkin kabahatler yeniden düzenlenmiştir. Bu Kanun’un “
İtirazlar ” başlığı altında düzenlenen 242.maddesinde ise, “1. Yükümlüler kendilerine tebliğ edilen gümrük vergileri, cezalar ve
idari kararlara karşı tebliğ tarihinden itibaren onbeş gün içinde bir üst
makama, üst makam yoksa aynı makama verecekleri bir dilekçe ile itiraz
edebilir.
2. İdareye intikal eden
itirazlar otuz gün içinde karara bağlanarak ilgili kişiye tebliğ edilir.
3. İtiraz dilekçelerinin
süresi içinde yanlış makama verilmesi halinde, itiraz süresinde yapılmış
sayılır ve idarece yetkili makama ulaştırılır.
4. İtirazın reddi kararlarına karşı
işlemin yapıldığı yerdeki idari yargı mercilerine başvurulabilir ” hükmü
yer almıştır.
30.3.2005
gün ve 5326 sayılı Kabahatler Kanunu’nun “Cumhuriyet savcısının karar verme yetkisi ”
başlığını taşıyan 23. maddesinde ise, “(1) Cumhuriyet savcısı, kanunda açıkça hüküm bulunan hallerde bir
kabahat dolayısıyla idarî yaptırım kararı vermeye yetkilidir.
(2) Bir
suç dolayısıyla başlatılan soruşturma kapsamında bir kabahatin işlendiğini
öğrenmesi halinde Cumhuriyet savcısı durumu ilgili kamu kurum ve kuruluşuna
bildirebileceği gibi, kendisi de idarî yaptırım kararı verebilir.
(3) Soruşturma konusu fiilin kabahat oluşturduğunun
anlaşılması halinde Cumhuriyet savcısı bu nedenle idarî yaptırım kararı
verir. Ancak, bunun için ilgili kamu kurum ve kuruluşu tarafından idarî
yaptırım kararı verilmemiş olması gerekir” denilmiş; aynı Kanun’un “Başvuru yolu” başlığı altında düzenlenen
27. maddesinin altıncı fıkrasında, “Soruşturma konusu fiilin suç değil de
kabahat oluşturduğu gerekçesiyle idari yaptırım kararı verilmesi halinde; kovuşturmaya
yer olmadığı kararına itiraz edildiği takdirde, idari yaptırım kararına
karşı başvuru da bu itiraz merciinde incelenir” ;
5252 sayılı “Türk Ceza Kanununun Yürürlük ve Uygulama
Şekli Hakkında Kanun”un, “Lehe olan hükümlerin uygulanmasında usul” başlığı
altında düzenlenen 9. maddesinde de,
“ ….. (3) Lehe olan hüküm, önceki ve sonraki kanunların
ilgili bütün hükümleri olaya uygulanarak, ortaya çıkan sonuçların
birbirleriyle karşılaştırılması suretiyle belirlenir ” hükmü yer almıştır.
Dosyanın incelenmesinden, Ambarlı Gümrük Müdürlüğünce,
davacı ve olay kısmında adı geçen diğer kişilerin yönetim kurulu üyeleri ve
birinci derecede imza yetkilileri olduğu U.Otomotiv Sistemleri A.Ş. adına
tescilli 20.11.2006 tarihli 2006/DI-03839 sayılı dahilde işleme izin
belgesi kapsamında, anılan şirket adına vergi muafiyetli ve izin süresi
sonuna kadar ihraç koşullu olarak ithali yapılan, Ambarlı Gümrük
Müdürlüğünce tescilli 14.2.2007 tarihli IM 15787 sayılı serbest dolaşıma
giriş beyannamesi ile girişi yapılan gümrüklenmiş değeri 619.761.80 TL olan
535.242 kg.
dokunmamış mensucat cinsi eşyanın, Ambarlı Gümrük Müdürlüğünce tescilli
28.2.2007 tarihli IM 21220 sayılı serbest dolaşıma giriş beyannamesi ile
girişi yapılan gümrüklenmiş değeri 36.992,87 TL olan 27.341 kg. dokunmamış
mensucat cinsi eşyanın, Ambarlı Gümrük Müdürlüğünce tescilli 28.2.2007
tarihli IM 21221 sayılı serbest dolaşıma giriş beyannamesi ile girişi
yapılan gümrüklenmiş değeri 22.782,94 TL olan 16.180 kg. dokunmamış
mensucat cinsi eşyanın süresi içerisinde ihracının yapılmadığının ihbarı
üzerine, “dahilde işleme rejimi çerçevesinde ülkeye getirilen eşyayı gümrük
işlemlerini gerçekleştirmeksizin serbest dolaşıma sokmak” şeklinde
gerçekleşen eylemlerin kabahat olduğu değerlendirilerek, Büyükçekmece
Cumhuriyet Başsavcılığı Kabahat Bürosu’nun 21.3.2013 gün ve Kabahat Defteri
No:2012/3550, Karar No:2013/128 sayılı idari yaptırım kararı ile, davacı ve
bahsedilen kişiler adına 5607 sayılı Kaçakçılıkla Mücadele Kanunu’nun 3.
maddesinin dokuzuncu ve 4. maddesinin ikinci fıkrası uyarınca ayrı ayrı
2.038.668,83 TL idari para cezası verildiği anlaşılmıştır.
30.3.2005
gün ve 5326 sayılı Kabahatler Kanunu’nun 6.12.2006 gün ve 5560 sayılı
Yasa’nın 31. maddesiyle değiştirilen 3. maddesinde, “ (1) Bu Kanunun;
a) İdarî yaptırım kararlarına karşı kanun yoluna
ilişkin hükümleri, diğer kanunlarda aksine hüküm bulunmaması halinde,
b) Diğer genel hükümleri, idarî para cezası veya
mülkiyetin kamuya geçirilmesi yaptırımını gerektiren bütün fiiller
hakkında,
uygulanır”; Kanunun “Başvuru yolu” başlıklı 27.
maddesinin 1. fıkrasında ise “idari para cezası ve mülkiyetin kamuya
geçirilmesine ilişkin idari yaptırım kararına karşı, kararın tebliği veya
tefhimi tarihinden itibaren en geç onbeş gün içinde, sulh ceza mahkemesine
başvurulabilir. Bu süre içinde başvurunun yapılmamış olması halinde idari
yaptırım kararı kesinleşir” düzenlemeleri yer almıştır.
Bu
düzenlemelere göre; Kabahatler Kanunu’nun, idarî yaptırım kararlarına karşı
kanun yoluna ilişkin hükümlerinin, diğer kanunlarda aksine hüküm
bulunmaması halinde uygula-nacağı; diğer kanunlarda görevli mahkemenin
gösterilmesi durumunda ise uygulanmayacağı anlaşılmaktadır.
Görev
kuralları kamu düzenine ilişkin olduğundan, görev konusunda taraflar için
bir müktesep hak doğmayacağı; bu nedenle, yeni bir yasayla kabul edilen
görev kurallarının, geçmişe de etkili olacağı, bilinen bir genel hukuk
ilkesidir.
Davanın
açıldığı andaki kurallara göre görevli olan mahkeme, yeni bir yasa ile
görevsiz hale gelmiş ise, (davanın açıldığı anda görevli olan ve fakat yeni
yasaya göre görevsiz hale gelen) mahkemenin görevsizlik kararı vermesi
gerekeceği; ancak, yeni yasadaki görev kuralının, değişikliğin yürürlüğe
girmesinden sonra açılacak davalarda uygulanacağına dair intikal
hükümlerinin varlığı halinde, mahkemece görevsizlik kararı verilemeyeceği
açıktır.
Diğer
taraftan, dava görevsiz mahkemede açılmış, bu sırada yapılan bir kanun
değişikliği ile görevsiz mahkeme o dava için görevli hale gelmiş ise,
mahkeme, artık görevsizlik kararı veremeyip (yeni kanuna göre görevli hale
geldiği için) davaya bakmaya devam etmesi gerekir.
İncelenen
uyuşmazlıkta, 5607 sayılı Kanunun olay tarihinde yürürlükte bulunan maddesi
ve yapılan soruşturma sırasında, soruşturma
konusunun kabahat olduğu değerlendirilerek, 5326
sayılı Kanun uyarınca, Cumhuriyet Savcısı tarafından davacıya
verilen idari para cezasının, 5326 sayılı Kanun’un 16. maddesinde
belirtilen idari yaptırım türlerinden biri olduğu ve Kabahatler Kanunu’nun
5560 sayılı Kanun’la değişik 3. maddesinde belirtildiği üzere, idarî
yaptırım kararlarına karşı kanun yoluna ilişkin hükümlerinin, diğer
kanunlarda aksine hüküm bulunmaması halinde uygulanacağı nedeniyle, görevli
mahkemenin belirlenmesinde 5326 sayılı Kanun hükümlerinin dikkate
alınacağı, anılan Kanunun 27. maddesinin (1) numaralı bendi uyarınca ve
aynı maddenin altıncı fıkrasında,
soruşturma konusu fiilin kabahat oluşturduğu gerekçesiyle idari yaptırım
kararı verilmesi halinde; kovuşturmaya yer olmadığı kararına itiraz
edildiği takdirde, idari yaptırım kararına karşı başvurunun da bu itiraz
merciinde inceleneceği açıkça belirtildiğinden, 5607 sayılı Kanun’un
28.3.2013 gün ve 6455 sayılı Kanunun 64. maddesi ile düzenlenen geçici 8.
maddesinin ikinci fıkrasında da, bu Kanunun yayımı tarihinden önce işlenen
bu Kanuna muhalefet kabahatlerinde, lehe hükümlerin uygulanması usulünün
5252 sayılı Kanunun 9. maddesi hükmüne göre yapılacağı belirtildiğinden,
davanın görüm ve çözümünde adli yargı yerinin görevli olduğu sonucuna
varılmıştır.
Açıklanan nedenlerle, Büyükçekmece
5. Sulh Ceza Mahkemesince verilen görevsizlik kararının kaldırılması
gerekmiştir.
SONUÇ : Davanın çözümünde ADLİ YARGININ görevli olduğuna,
bu nedenle Büyükçekmece 5. Sulh Ceza
Mahkemesinin 12.7.2013 gün ve D.İş No:2013/429 sayılı
GÖREVSİZLİK KARARININ KALDIRILMASINA,
5.5.2014 gününde OYBİRLİĞİ İLE KESİN OLARAK karar verildi.
—— • ——
Uyuşmazlık Mahkemesi
Başkanlığından:
14-ESAS NO : 2014/499
KARAR NO: 2014/541
KARAR TR : 05.05.2014
(Hukuk Bölümü)
ÖZET : 5607 sayılı
Kaçakçılıkla Mücadele Kanunu
uyarınca, soruşturma konusu eylemin kabahat olduğu değerlendirilerek
verilen idari para cezasının iptali istemiyle açılan davanın, ADLİ YARGI
YERİNDE çözümlenmesi gerektiği hk.
K A R A R
Davacı :
M.Ç.
Vekili : Av. E.D.
Davalılar : 1- Büyükçekmece Cumhuriyet Başsavcılığı
2- Başbakanlık Gümrük ve Muh. Md.,
Kaçakçılık İst. ve Narkotik Gümrük Muh. Md.
O L A Y
: Ambarlı Gümrük Müdürlüğünce
yapılan soruşturma sırasında, dahilde işleme izin belgesi kapsamında vergi muafiyetinden
faydalanılarak ülkeye getirilen ve Ç. Tekstil San. ve Tic. Ltd. Şti.
tarafından imal edilen bir kısım tekstil ürünlerinin S.Gümrük Müşavirliği
Ltd. Şti. aracılığıyla E. Tekstil San. Dış Tic. Ltd. Şti. tarafından ihracı
için beyanname verilerek Ambarlı Gümrüğüne teslim edilmiş statüsünde
olmasına rağmen, bahse konu beyannamedeki eşyaların geri alınmak suretiyle
gümrük müdürlüğünün muayenesine sunulamadığının anlaşıldığından bahisle,
imalatçı firma olan Ç. Tekstil San. ve Tic. Ltd. Şti. yetkilisi olan davacı
M.Ç., aracı gümrük firması olan S.Gümrük Müşavirliği Ltd. Şti. yetkilisi
S.E.ve İhracatçı firma E. Tekstil San. Dış Tic. Ltd. Şti. ortağı ve
yetkilisi V.N.K.ile yetkilisi A.K.hakkında yapılan şikayet üzerine, “geçici
ithalat, dahilde işleme ve gümrük kontrolü altında işleme rejimi
çerçevesinde ülkeye getirilen eşyayı, gümrük işlemlerini gerçekleştirmeksin
serbest dolaşıma sokmak” şeklinde gerçekleşen eylemin kabahat olduğu
değerlendirilerek Büyükçekmece Cumhuriyet Başsavcılığı Kabahat Bürosu’nun
24.9.2012 gün ve Kabahat Defteri No:2012/3210, Karar No:2012/2307 sayılı
idari yaptırım kararı ile, davacı ve yukarıda ismi belirtilen kişilerin
5607 sayılı Kaçakçılıkla Mücadele Kanunu’nun 3. maddesinin dokuzuncu
fıkrası ile eylemin üç veya daha fazla kişi tarafından birlikte işlendiği
nedeniyle 4. maddesinin ikinci fıkrası uyarınca ayrı ayrı 901.230,00 TL
idari para cezası ile cezalandırılmalarına karar verilmiştir.
Davacı
vekili, idari yaptırım kararının kaldırılması istemiyle adli yargı yerine
başvuruda bulunmuştur.
BÜYÜKÇEKMECE 3. SULH CEZA MAHKEMESİ; 16.7.2013 gün ve
D.İş No:2012/1045 sayı ile; 5607 sayılı Kanunda yapılan değişiklik ile
kaçakçılık fiiline ilişkin kabahatlerin 4458 sayılı Gümrük Kanunu’nun 235.
maddesi ile yeniden düzenlendiği ve bu Kanunda başvuru yolunun idare
mahkemesi olarak gösterildiği gerekçesiyle başvurunun görev yönünden
reddine karar vermiş, verilen karar itiraz edilmeden kesinleşmiştir.
Davacı vekili, bu kez aynı istemle
idari yargı yerinde dava açmıştır.
İSTANBUL 3. İDARE MAHKEMESİ; 27.9.2013 gün ve
E:2013/1863, K:2013/1395 sayı ile, savcılık tarafından verilen idari
yaptırım kararının, 5326 sayılı Yasa’nın 23. maddesi uyarınca verildiği, bu
karara karşı 5326 sayılı Kanunun 27. maddesinin altıncı fıkrası uyarınca
sulh ceza mahkemesine itiraz edilebileceği açıklanarak, açılan davanın
görüm ve çözüm görevinin adli yargı
yerine ait olduğu gerekçesiyle davanın görev yönünden reddine karar
vermiş, verilen karar kesinleşmiştir.
İNCELEME VE GEREKÇE:
Uyuşmazlık Mahkemesi Hukuk Bölümü’nün, Serdar
ÖZGÜLDÜR’ün Başkanlığında, Üyeler: Eyüp Sabri BAYDAR, Ali ÇOLAK, Sıddık
YILDIZ, Nurdane TOPUZ, Ayhan AKARSU ve Mehmet AKBULUT’un katılımlarıyla
yapılan 5.5.2014 günlü toplantısında:
l-İLK İNCELEME: Dosya üzerinde 2247 sayılı Yasa’nın
27. maddesi uyarınca yapılan incelemeye göre; Uyuşmazlık Mahkemesi Genel
Kurulu’nun 11.7.1988 günlü, E:1988/1, K:1988/1 sayılı İlke Kararında, “2247
sayılı Uyuşmazlık Mahkemesinin Kuruluş ve İşleyişi Hakkında Kanunun
bütünüyle incelenip değerlendirilmesinden, bu Kanunun uygulanması yönünden
2 nci maddesinin ikinci fıkrasında yer alan, ‘ceza uyuşmazlıkları’
ibaresinden, savcının ya da şahsi davacının talebi ile başlayan yargılaması
sonunda sanığın mahkûmiyetine ya da beraatine hükmedilebilecek davalarda,
askeri ve adli ceza mahkemeleri arasında çıkan görev ve hüküm
uyuşmazlıklarının anlaşılması, bunun dışında kalan tüm görev
uyuşmazlıklarının ‘hukuk uyuşmazlığı’ sayılması gerektiği sonucuna
varılmaktadır. Uygulanması idari organlara bırakılan cezalar, adli
nitelikte olmadığından, bunlar hakkında yapılan itirazlar ya da açılan
davalar ‘ceza davası’ olarak nitelendirilemezler. İdari niteliklerinden
dolayı bu davalara ilişkin görev ve hüküm uyuşmazlıklarının Uyuşmazlık
Mahkemesinin Hukuk Bölümünde incelenip çözümlenmesi gerektiği...”açıkça
belirtilmiştir. Bu durum göz önüne alındığında, olay bölümünde yazılı
başvuru konusu görev uyuşmazlığının Hukuk Bölümünde incelenmesi gerektiği
kuşkusuzdur.
Adli ve idari yargı yerleri arasında 2247 sayılı
Yasa'nın 14. maddesinde öngörülen biçimde olumsuz görev uyuşmazlığı
doğduğu, idari yargı dosyasının 15. maddede belirtilen yönteme uygun olarak
davacı vekilinin istemi üzerine son görevsizlik kararını veren mahkemece,
adli yargı dosyası da temin edilmek suretiyle Uyuşmazlık Mahkemesi'ne
gönderildiği ve usule ilişkin işlemlerde herhangi bir noksanlık bulunmadığı
anlaşıldığından görev uyuşmazlığının esasının incelenmesine oy birliği
ile karar verildi.
II-ESASIN İNCELENMESİ: Raportör-Hakim Gülten Fatma
BÜYÜKEREN’in, davanın çözümünde adli yargının görevli olduğu yolundaki
raporu ile dosyadaki belgeler okunduktan; ilgili Başsavcılarca
görevlendirilen Yargıtay Cumhuriyet Savcısı Mehmet BAYHAN ile Danıştay
Savcısı Mehmet Ali GÜMÜŞ’ün adli yargının görevli olduğu yolundaki sözlü
açıklamaları da dinlendikten sonra GEREĞİ GÖRÜŞÜLÜP DÜŞÜNÜLDÜ:
Dava, 5607 sayılı Kaçakçılıkla Mücadele Kanunu’nun 3.
maddesinin dokuzuncu fıkrası ile 4.maddesinin ikinci fıkrası uyarınca
verilen idari para cezasının kaldırılması istemiyle açılmıştır.
5607 sayılı Kanun’un “Suçlar ve Kabahatler” başlığı
altında düzenlenen 3. maddesinin dokuzuncu fıkrasında, “Geçici ithalat,
dahilde işleme ve gümrük kontrolü altında işleme rejimi çerçevesinde ülkeye
getirilen eşyayı, gümrük işlemlerini gerçekleştirmeksizin serbest dolaşıma sokan
kişiye, eşyanın gümrüklenmiş değerinin iki katı idari para cezası verilir”,
“Nitelikli haller” başlığı altında düzenlenen 4. maddesinin ikinci
fıkrasında, “Bu Kanunda tanımlanan suçların, üç veya daha fazla kişi
tarafından birlikte işlenmesi halinde, verilecek ceza yarı oranında
artırılır”,“Yetkili merciler” başlığı altında düzenlenen 17. maddesinin
birinci fıkrasında, “Bu Kanun hükümlerine göre idari para cezasına karar
vermeye Cumhuriyet savcısı, 14 üncü madde hükümlerine göre mülkiyetin
kamuya geçirilmesine ise Cumhuriyet savcısının talebi üzerine, sulh ceza
mahkemesi yetkilidir. Bu kararlara karşı, 30/3/2005 tarihli ve 5326 sayılı
Kabahatler Kanunu hükümlerine göre kanun yoluna başvurulabilir” denilmekte
iken; Kanunun 3. maddesinin başlığı “Kaçakçılık suçları”, maddenin
dokuzuncu fıkrası ise, “İhracat gerçekleşmediği halde gerçekleşmiş gibi
göstermek ya da gerçekleştirilen ihracata konu malın cins, miktar, evsaf
veya fiyatını değişik göstererek ilgili kanun hükümlerine göre teşvik,
sübvansiyon veya parasal iadelerden yararlanmak suretiyle haksız çıkar
sağlayan kişi, bir yıldan beş yıla kadar hapis ve on bin güne kadar adli
para cezası ile cezalandırılır. Beyanname ve eki belgelerde gösterilen ile
gerçekte ihraç edilen eşya arasında yüzde onu aşmayan bir fark bulunması
halinde, sadece 27/10/1999 tarihli ve 4458 sayılı Gümrük Kanunu hükümlerine
göre işlem yapılır” şeklinde 28.3.2013 gün ve 6455 sayılı Kanunun 54.
maddesi ile yeniden düzenlenmiş, aynı Kanunun 66. maddesiyle 17. maddesinin
birinci fıkrası yürürlükten kaldırılmış, aynı Kanunun 64. maddesi ile
düzenlenen geçici 8. maddesinin ikinci fıkrasında ise, “Bu Kanunun yayımı
tarihinden önce işlenen bu Kanuna muhalefet kabahatlerinde, lehe hükümlerin
uygulanması usulü 5252 sayılı Kanunun 9 uncu maddesi hükmüne göre yapılır”
hükmü yer almıştır.
4458 sayılı Gümrük Kanunu’nun 235.maddesinde, “ Teminat
alınmış olsa bile, gümrük işlemlerine başlanmadan veya bu işlemler
bitirilip gümrük idaresinin izni alınmadan antrepolardan veya gümrük
idaresince eşya konulmasına izin verilen yerlerden kısmen veya tamamen eşya
çıkarılması halinde,çıkarılan eşyanın ithalat veya ihracat vergilerinin
yanı sıra,bu vergilerin üç katı para cezası alınır ” denilmekte iken,
madde;
“ 1. Serbest dolaşıma giriş
rejimine tabi tutulan eşyaya ilişkin olarak, yapılan beyan ile muayene ve
denetleme veya teslimden sonra kontrol sonucunda;
a) Eşyanın genel
düzenleyici idari işlemlerle ithalinin yasaklanmış olduğunun tespiti
halinde, eşyanın gümrük vergilerinin alınmasının yanı sıra, gümrüklenmiş
değerinin dört katı idari para cezası verilir.
b) (a) bendindeki
eşyanın değersiz, artık veya atık madde olması durumunda, idari para
cezası; dökme halinde gelen eşya için ton başına otuz bin Türk Lirası,
ambalajlı gelmesi halinde kap başına altı yüz Türk Lirası olarak hesaplanır
ve eşya yurtdışı edilir.
c) Eşyanın ithali,
lisansa, şarta, izne, kısıntıya veya belli kuruluşların vereceği uygunluk
veya yeterlilik belgesine tabi olduğu halde uygunluk ve yeterlilik
belgesine tabi değilmiş veya belge alınmış gibi beyan edildiğinin tespit
edilmesi halinde, eşyanın gümrük vergilerinin yanı sıra, eşyanın
gümrüklenmiş değerinin iki katı idari para cezası verilir.
d) (c) bendindeki
eşyanın değersiz, artık veya atık madde olması durumunda, idari para
cezası; dökme halinde gelen eşya için ton başına sekiz bin Türk Lirası,
ambalajlı gelmesi halinde kap başına iki yüz Türk Lirası olarak hesaplanır
ve eşya yurtdışı edilir.
2. İhracat rejimine
tabi tutulan eşyaya ilişkin olarak, yapılan beyan ile muayene ve denetleme
veya kontrol sonucunda;
a) Eşyanın genel
düzenleyici idari işlemlerle ihracının yasaklanmış olduğunun tespiti
halinde, eşyanın gümrüklenmiş değerinin iki katı idari para cezası verilir.
b) Eşyanın ihracı,
lisansa, şarta, izne, kısıntıya veya belli kuruluşların vereceği uygunluk
veya yeterlilik belgesine tabi olduğu halde uygunluk ve yeterlilik
belgesine tabi değilmiş veya belge alınmış gibi beyan edildiğinin tespit
edilmesi halinde, eşyanın gümrüklenmiş değeri kadar idari para cezası
verilir.
3. Yolcuların,
gümrük mevzuatına göre kişisel ve hediyelik eşya kapsamı dışında olup
beyanlarına aykırı olarak üzerlerinde, eşyası arasında veya taşıma
araçlarında çıkan ya da başkasına ait olduğu halde kendi eşyasıymış gibi
gösterdikleri eşyanın gümrük vergileri iki kat olarak alınır ve eşya
sahibine teslim edilir. Gümrük vergileri ödenmediği takdirde, eşya gümrüğe
terk edilmiş sayılır.
4. Birinci fıkranın
(a) ve (c) bentlerinde belirtilen eşyaya el konularak mülkiyetinin kamuya
geçirilmesine karar verilir ve eşya 177 ila 180 inci madde hükümlerine göre
tasfiyeye tabi tutulur.
5. Türkiye Gümrük
Bölgesine getirilen ve transit rejim beyanında bulunulan serbest dolaşımda
olmayan eşyanın, beyan edilenden belirgin bir şekilde farklı cinste eşya
olduğunun tespiti halinde, farklı çıkan eşyanın gümrüklenmiş değerinin iki
katı idari para cezası verilir ” şeklinde 28/3/2013
gün ve 6455 sayılı Kanun’un 12 maddesi ile yeniden düzenlenmek suretiyle,
5607 sayılı Kanun’da kaçakçılık fiillerine ilişkin kabahatlerle ilgili
düzenlemeler tamamen ortadan kaldırılmış, 4458 sayılı Kanun ile kaçakçılık
fiillerine ilişkin kabahatler yeniden düzenlenmiştir. Bu Kanun’un “
İtirazlar ” başlığı altında düzenlenen 242.maddesinde ise, “1. Yükümlüler kendilerine tebliğ edilen gümrük vergileri, cezalar ve
idari kararlara karşı tebliğ tarihinden itibaren onbeş gün içinde bir üst
makama, üst makam yoksa aynı makama verecekleri bir dilekçe ile itiraz
edebilir.
2. İdareye intikal eden itirazlar
otuz gün içinde karara bağlanarak ilgili kişiye tebliğ edilir.
3. İtiraz dilekçelerinin
süresi içinde yanlış makama verilmesi halinde, itiraz süresinde yapılmış
sayılır ve idarece yetkili makama ulaştırılır.
4. İtirazın reddi kararlarına karşı işlemin
yapıldığı yerdeki idari yargı mercilerine başvurulabilir ” hükmü yer
almıştır.
30.3.2005
gün ve 5326 sayılı Kabahatler Kanunu’nun “Cumhuriyet savcısının karar verme yetkisi ”
başlığını taşıyan 23. maddesinde ise, “(1) Cumhuriyet savcısı, kanunda açıkça hüküm bulunan hallerde bir
kabahat dolayısıyla idarî yaptırım kararı vermeye yetkilidir.
(2) Bir
suç dolayısıyla başlatılan soruşturma kapsamında bir kabahatin işlendiğini
öğrenmesi halinde Cumhuriyet savcısı durumu ilgili kamu kurum ve kuruluşuna
bildirebileceği gibi, kendisi de idarî yaptırım kararı verebilir.
(3) Soruşturma konusu fiilin kabahat oluşturduğunun
anlaşılması halinde Cumhuriyet savcısı bu nedenle idarî yaptırım kararı
verir. Ancak, bunun için ilgili kamu kurum ve kuruluşu tarafından idarî
yaptırım kararı verilmemiş olması gerekir” denilmiş; aynı Kanun’un “Başvuru yolu” başlığı altında düzenlenen
27. maddesinin altıncı fıkrasında, “Soruşturma konusu fiilin suç değil de
kabahat oluşturduğu gerekçesiyle idari yaptırım kararı verilmesi halinde; kovuşturmaya
yer olmadığı kararına itiraz edildiği takdirde, idari yaptırım kararına
karşı başvuru da bu itiraz merciinde incelenir” ;
5252 sayılı “Türk Ceza Kanununun Yürürlük ve Uygulama
Şekli Hakkında Kanun”un, “Lehe olan hükümlerin uygulanmasında usul” başlığı
altında düzenlenen 9. maddesinde de,
“ ….. (3) Lehe olan hüküm, önceki ve sonraki kanunların
ilgili bütün hükümleri olaya uygulanarak, ortaya çıkan sonuçların
birbirleriyle karşılaştırılması suretiyle belirlenir ” hükmü yer almıştır.
Dosyanın incelenmesinden, Ambarlı Gümrük Müdürlüğünce
yapılan soruşturma sırasında, dahilde işleme izin belgesi kapsamında vergi
muafiyetinden faydalanılarak ülkeye getirilen ve Ç. Tekstil San. ve Tic.
Ltd. Şti. tarafından imal edilen bir kısım tekstil ürünlerinin, S.Gümrük
Müşavirliği Ltd. Şti. aracılığıyla E. Tekstil San. Dış Tic. Ltd. Şti.
tarafından ihracı için beyanname verilerek Ambarlı Gümrüğüne teslim edilmiş
statüsünde olmasına rağmen, bahse konu beyannamedeki eşyaların geri alınmak
suretiyle gümrük müdürlüğünün muayenesine sunulamadığının anlaşıldığından
bahisle, imalatçı firma olan Ç. Tekstil San. ve Tic. Ltd. Şti. yetkilisi
olan davacı M.Ç., aracı gümrük firması olan S.Gümrük Müşavirliği Ltd. Şti.
yetkilisi S.E.ve İhracatçı firma E. Tekstil San. Dış Tic. Ltd. Şti. ortağı
ve yetkilisi V.N.K.ile yetkilisi A.K.hakkında yapılan şikayet üzerine,
eylemin kabahat olduğu değerlendirilerek Büyükçekmece Cumhuriyet
Başsavcılığı Kabahat Bürosu’nun 24.9.2012 gün ve Kabahat Defteri
No:2012/3210, Karar No:2012/2307 sayılı idari yaptırım kararı ile, davacı
ve yukarıda ismi belirtilen kişiler adına 5607 sayılı Kaçakçılıkla Mücadele
Kanunu’nun 3. maddesinin dokuzuncu fıkrası ile 4. maddesinin ikinci fıkrası
uyarınca ayrı ayrı 901.230,00 TL idari para cezası verildiği anlaşılmıştır.
30.3.2005
gün ve 5326 sayılı Kabahatler Kanunu’nun 6.12.2006 gün ve 5560 sayılı
Yasa’nın 31. maddesiyle değiştirilen 3. maddesinde, “ (1) Bu Kanunun;
a) İdarî yaptırım kararlarına karşı kanun yoluna
ilişkin hükümleri, diğer kanunlarda aksine hüküm bulunmaması halinde,
b) Diğer genel hükümleri, idarî para cezası veya
mülkiyetin kamuya geçirilmesi yaptırımını gerektiren bütün fiiller
hakkında,
uygulanır”; Kanunun “Başvuru yolu” başlıklı 27.
maddesinin 1. fıkrasında ise “idari para cezası ve mülkiyetin kamuya
geçirilmesine ilişkin idari yaptırım kararına karşı, kararın tebliği veya
tefhimi tarihinden itibaren en geç onbeş gün içinde, sulh ceza mahkemesine
başvurulabilir. Bu süre içinde başvurunun yapılmamış olması halinde idari
yaptırım kararı kesinleşir” düzenlemeleri yer almıştır.
Bu
düzenlemelere göre; Kabahatler Kanunu’nun, idarî yaptırım kararlarına karşı
kanun yoluna ilişkin hükümlerinin, diğer kanunlarda aksine hüküm
bulunmaması halinde uygula-nacağı; diğer kanunlarda görevli mahkemenin
gösterilmesi durumunda ise uygulanmayacağı anlaşılmaktadır.
Görev
kuralları kamu düzenine ilişkin olduğundan, görev konusunda taraflar için
bir müktesep hak doğmayacağı; bu nedenle, yeni bir yasayla kabul edilen
görev kurallarının, geçmişe de etkili olacağı, bilinen bir genel hukuk
ilkesidir.
Davanın
açıldığı andaki kurallara göre görevli olan mahkeme, yeni bir yasa ile
görevsiz hale gelmiş ise, (davanın açıldığı anda görevli olan ve fakat yeni
yasaya göre görevsiz hale gelen) mahkemenin görevsizlik kararı vermesi
gerekeceği; ancak, yeni yasadaki görev kuralının, değişikliğin yürürlüğe
girmesinden sonra açılacak davalarda uygulanacağına dair intikal
hükümlerinin varlığı halinde, mahkemece görevsizlik kararı verilemeyeceği
açıktır.
Diğer
taraftan, dava görevsiz mahkemede açılmış, bu sırada yapılan bir kanun
değişikliği ile görevsiz mahkeme o dava için görevli hale gelmiş ise,
mahkeme, artık görevsizlik kararı veremeyip (yeni kanuna göre görevli hale
geldiği için) davaya bakmaya devam etmesi gerekir.
İncelenen
uyuşmazlıkta, 5607 sayılı Kanunun olay tarihinde yürürlükte bulunan maddesi
ve yapılan soruşturma sırasında, soruşturma konusunun kabahat olduğu
değerlendirilerek, 5326 sayılı Kanun uyarınca, Cumhuriyet Savcısı
tarafından davacıya verilen idari para cezasının, 5326 sayılı Kanun’un 16.
maddesinde belirtilen idari yaptırım türlerinden biri olduğu ve Kabahatler
Kanunu’nun 5560 sayılı Kanun’la değişik 3. maddesinde belirtildiği üzere,
idarî yaptırım kararlarına karşı kanun yoluna ilişkin hükümlerinin, diğer
kanunlarda aksine hüküm bulunmaması halinde uygulanacağı nedeniyle, görevli
mahkemenin belirlenmesinde 5326 sayılı Kanun hükümlerinin dikkate
alınacağı, anılan Kanunun 27. maddesinin (1) numaralı bendi uyarınca ve
aynı maddenin altıncı fıkrasında,
soruşturma konusu fiilin kabahat oluşturduğu gerekçesiyle idari yaptırım
kararı verilmesi halinde; kovuşturmaya yer olmadığı kararına itiraz
edildiği takdirde, idari yaptırım kararına karşı başvurunun da bu itiraz
merciinde inceleneceği açıkça belirtildiğinden, 5607 sayılı Kanun’un
28.3.2013 gün ve 6455 sayılı Kanunun 64. maddesi ile düzenlenen geçici 8.
maddesinin ikinci fıkrasında da, bu Kanunun yayımı tarihinden önce işlenen
bu Kanuna muhalefet kabahatlerinde, lehe hükümlerin uygulanması usulünün
5252 sayılı Kanunun 9. maddesi hükmüne göre yapılacağı belirtildiğinden,
davanın görüm ve çözümünde adli yargı yerinin görevli olduğu sonucuna
varılmıştır.
Açıklanan nedenlerle, Büyükçekmece
3. Sulh Ceza Mahkemesince verilen görevsizlik kararının kaldırılması
gerekmiştir.
SONUÇ : Davanın çözümünde ADLİ YARGININ görevli olduğuna,
bu nedenle Büyükçekmece 3. Sulh Ceza
Mahkemesinin 16.7.2013 gün ve D.İş No:2012/1045 sayılı
GÖREVSİZLİK KARARININ KALDIRILMASINA,
5.5.2014 gününde OYBİRLİĞİ İLE KESİN OLARAK karar verildi.
—— • ——
Uyuşmazlık Mahkemesi
Başkanlığından:
15-ESAS NO : 2014/500
KARAR NO: 2014/542
KARAR TR : 05.05.2014
(Hukuk Bölümü)
ÖZET :
Davalı Şirkette çalışırken Kurumun özelleştirilmesi nedeniyle başka kuruma
nakledilen davacının, maaş nakil bildiriminin ilgili mevzuata uygun
düzenlenmemesi nedeniyle uğradığı parasal kaybın giderilmesi istemiyle
açtığı davanın, ADLİ YARGI YERİNDE çözümlenmesi gerektiği hk.
K A R A R
Davacı : E.T.
Vekili :
Av. C.M.P.
Davalı : Türk Telekomünikasyon A.Ş. İzf. Samsun
Bölge Müdürlüğü
Vekili :
Av. R.Y.
O L A Y : Davalı Şirkette
görev yapmakta iken, 406 sayılı Yasanın Ek-29. maddesi ile 4046 sayılı
Yasanın 22. maddesine göre adı Devlet Personel Başkanlığına bildirilen davacı,
daha sonra 14.10.2008 tarihinde Sinop Orman İşletme Müdürlüğü emrine
atanmıştır.
Davacı
vekili, müvekkilinin 14.10.2008 tarihinden itibaren şirketle ilişiğinin
kesildiğini, ancak kamu kurumlarına naklinin yapılması için Devlet Personel
Başkanlığına bildirim sırasında maaş nakil ilmühaberinin 4046 sayılı
Yasanın 22. Maddesine uygun düzenlenmediğini, maaşının eksik hesaplandığını
belirterek; Yüksek Planlama Kurulunun 2006/T-17 ve 2006/T-32 sayılı
kararları uyarınca 01/01/2006-30/06/2006 arası 40,00 TL ve
01/07/2006-31/12/2006 arası 40,00 TL olmak üzere (40+40 olarak tabir edilen
denge tazminatının) 80,00 TL ve %2,32 enflasyon farkı ve diğer sosyal ve
ekonomik haklarının da hesaplanarak Devlet Personel Başkanlığı'na
bildirildiği tarih itibari ile yeniden tespitine, 01/01/2006 tarihinden
itibaren aylık ödemesi ve maaşa eklenmesi gereken ve davalı tarafından
ödenmeyen denge tazminatı olarak adlandırılan 82,50 TL zammın şimdilik
2.000,00 TL.sinin yasal faizi ile davalıdan alınarak müvekkiline verilmesi
ve fazlaya ilişkin haklarının saklı tutulması istemiyle 21.1.2011 tarihinde
adli yargı yerinde dava açmıştır.
SAMSUN
3.İŞ MAHKEMESİ: 15.7.2013 gün ve E:2011/141, K:2013/755 sayı ile, her ne
kadar davanın esasına girilmiş ve bilirkişi raporu alınmış ise de yargılama
sürerken Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 2012/9-1518 E ve 2012/1388 K. nolu
ilamının çıktığı; bu ilamda aynı zamanda Danıştay İdari Dava Daireleri
Kurulunun kararına da yollama yapıldığı; davaya konu tartışmayla tıpa tıp
örtüşen emsal Yüksek Mahkeme kararlarında da belirtildiği üzere; her ne
kadar Türk Telekom A.Ş. 14/11/2005 tarihinden sonra hisselerinin %50 sinden
fazlası özel hukuk tüzel kişisine geçmiş olup, kamu kuruluşu niteliğini
kaybetmiş ise de davalı şirkete davacının ücreti konusunda artış oranının
ne şekilde olacağı yönünde yükümlülük getirildiği gibi, 406 sayılı yasa
hükümleri uyarınca davalı şirkete hak sahibi personeli Devlet Personel
Başkanlığı'na bildirmesi, bildirim ile beraber nakledeceği kamu kurumunda
yararlanacağı parasal haklara esas olmak üzere memur maaş nakil ilmühaberi
düzenlemesi, personelin ilişiğinin kesilmesi gibi işlemler yaptırıldığının
görüldüğü; bu işlemlerin idare hukuku alanında hukuki sonuçlar doğurduğu ve
ilgili personelin nakledilecekleri kurumdaki statülerini özlük ve parasal
haklarını belirlediği; söz konusu işlemlerin kamu personeli hakkında ve
idare hukuku alanında tesis edilmiş birer idari işlem niteliğinde
oldukları; mahkemelerinde, idari işlemler ile ilgili uyuşmazlığın çözümünde
idari yargının görevli bulunduğu kanaatinin oluştuğu gerekçesiyle; davada
idari yargının görevli olduğu ve mahkemelerinin görev alanı kapsamında
bulunmadığı anlaşılmakla, HMK 114/1-b maddesi gereğince yargı yolunun caiz
olmaması dolayısıyla davanın reddine karar vermiş; temyiz edilmesi üzerine
bu karar, Yargıtay 7. H.D.nin 02/09/2013 tarih, E:2013/22116, K:2013/13398
sayılı ilamıyla onanmış ve anılan karar kesinleşmiştir.
Davacı
vekili bu kez, aynı istemle idari yargı yerinde dava açmıştır.
SAMSUN
1.İDARE MAHKEMESİ: 3.12.2013 gün ve E:2013/1396, K:2013/1143 sayı ile,
telekomünikasyon şebekeleri üzerinden sunulan ulusal ve uluslararası ses
iletimini ihtiva eden telefon hizmetlerine 31/12/2003 tarihine kadar
"tekel" olarak yürütmekle görevli kılınan ve çoğunluk hisselerini
kamuya ait bulunan Türk Telekom'un, tekel kapsamında kamu hizmeti yürüten,
ancak kuruluş yasasındaki son düzenlemeler ile kendine özgü statüye sahip
olan ve sermayesindeki kamu payı %50 'nin altına düşünceye kadar kamu
kuruluşu niteliğini taşıyan bir kuruluş olduğunda tartışma bulunmadığı;
özelleştirme kapsamında bulunan Türk Telekomünikasyan A.Ş'deki tamamı
Hâzineye ait bulunan hisselerden %55'inin Bakanlar Kurulu'nun 25/07/2005
tarih ve 2005/9146 sayılı "Türk Telekominikasyon Anonim Şirketi (Türk
Telekom)'nin %55 Oranındaki Hissesinin Blok Olarak Satışına ilişkin Nihai
Devir İşlemlerine Dair Kararın Yürürlüğe Konulması Hakkında Karar"ı
uyarınca 14/11/2005 tarihli Hisse Satış Sözleşmesi ile (6.550.000.000.USD
bedelle) Ojer Telekomünikasyon'a satılmış olduğu; olayda, davalı idare
bünyesinde hisse devir (14/11/2005) tarihinde çalışmakta iken, kamu payının
%50'nin altına düşmesi nedeniyle 4046 sayılı Kanun'a göre diğer kamu kurum
ve kuruluşlarına naklinin yapılması için Devlet Personel Başkanlığı'na
bildirilen ve Sinop Orman İşletme Müdürlüğüne atanan ve buradaki görevine
başlayan davacı tarafından, maaş nakil ilmühaberinin iptali, nakil
ilmühaberinde gösterilmeyen ödemeler ile ek ödemelere ilişkin eksikliklerin
tespiti, nakil ilmühaberinin yeniden düzenlenmesi ve eksik ödenen
tutarların yasal faizleri ile birlikte tahsili istemiyle görülmekte olan
davanın açıldığı; 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu'nun "İdari
Dava Türleri ve İdari Yargı Yetkisinin Sınırı " başlıklı 2. maddesinin
değişik 1 numaralı bendinde : / a) (Değişik 8.6.2000-4577/5 md) İdari
işlemler hakkında yetki, şekil, sebep, konu ve maksat yönlerinden biri ile
hukuka aykın olduklarından dolayı iptalleri için menfaatleri ihlal
edilenler tarafından açılan iptal davaları, b) İdari Eylem ve işlemlerden
dolayı kişisel hakları doğrudan muhtel olanlar tarafından açılan tam yargı
davaları, c) (Değişik: 18/12/1999-4492/6 md) tahkim yolu öngörülen imtiyaz
şartlaşma ve sözleşmelerden doğan uyuşmazlıklar hariç, kamu hizmetlerinden
birinin yürütülmesi için yapılan her türlü idari sözleşmelerden dolayı taraflar
arasında çıkan uyuşmazlıklara ilişkin davalar"ın idari dava türleri
olarak sayılmış olduğu; kural olarak idari yargıda ancak Devlete ve kamu
tüzel kişilerine karşı açılan davalara bakılabildiği; buna göre, iptali
istenilen işlemin tesis edildiği tarihte davalı mevkiinde kamu kuruluşu
niteliği taşımayan Türk Telekomünikasyon A.Ş'nin olması karşısında, idari
yargı yetkisi kapsamında açılmış bir idari dava bulunduğundan söz etmek
olanaksız olduğundan; uyuşmazlığın, özel hukuk hükümlerine göre görüm ve
çözümünde adli yargı yerinin görevli olduğu sonucuna varıldığı; nitekim
Uyuşmazlık Mahkemesi'nin 05.12.2012 tarihli Resmi Gazete'de yayımlanan
05.12.2012 tarih ve E:2012/269, K:2012/269 sayılı kararı ile 06.12.2010
tarih ve E:2010/236, K:2010/288 sayılı kararının aynı yönde bulunduğu gerekçesiyle;
davanın 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunun 15/1-a maddesi hükmü
uyarınca görev yönünden reddine karar vermiş; bu karar temyiz edilmeyerek
kesinleşmiştir.
İNCELEME VE GEREKÇE: Uyuşmazlık Mahkemesi
Hukuk Bölümü’nün, Serdar ÖZGÜLDÜR’ün Başkanlığında, Üyeler: Eyüp Sabri
BAYDAR, Ali ÇOLAK, Sıddık YILDIZ, Nurdane TOPUZ, Ayhan AKARSU ve Mehmet
AKBULUT’un katılımlarıyla yapılan 5.5.2014 günlü toplantısında;
l-İLK İNCELEME Dosya üzerinde 2247 sayılı Yasa’nın 27.
maddesi gereğince yapılan incelemeye göre, adli ve idari yargı yerleri
arasında 2247 sayılı Yasa’nın 14. maddesinde öngörülen biçimde olumsuz
görev uyuşmazlığı doğduğu, idari yargı dosyasının 15. maddede belirtilen
yönteme uygun olarak davacı vekilinin istemi üzerine son görevsizlik
kararını veren mahkemece, ekinde adli yargı dosyası ile birlikte Uyuşmazlık
Mahkemesi’ne gönderildiği ve usule ilişkin herhangi bir noksanlık
bulunmadığı anlaşıldığından görev uyuşmazlığının esasının incelenmesine oy
birliği ile karar verildi.
II-ESASIN İNCELENMESİ: Raportör-Hakim Taşkın ÇELİK’in,
davanın çözümünde adli yargının görevli olduğu yolundaki raporu ile
dosyadaki belgeler okunduktan; ilgili Başsavcılarca görevlendirilen
Yargıtay Cumhuriyet Savcısı Mehmet BAYHAN ile Danıştay Savcısı Mehmet Ali
GÜMÜŞ’ün davada adli yargının görevli olduğu yolundaki sözlü açıklamaları
da dinlendikten sonra GEREĞİ GÖRÜŞÜLÜP DÜŞÜNÜLDÜ:
Dava,
davalı şirkette görev yapmakta iken, 406 sayılı Yasa'nın Ek-29. maddesi ile
4046 sayılı Yasa'nın 22. maddesine göre adı Devlet Personel Başkanlığına
bildirilen, sonrasında Kamu Kurumu emrine atanan davacı tarafından; maaş
nakil ilmühaberinin eksik ve hatalı olduğundan bahisle iptali, maaş nakil
ilmühaberinde gösterilmeyen ödemeler ile ek ödemelere ilişkin eksikliklerin
tespiti, nakil ilmühaberinin yeniden düzenlenmesi ve eksik ödenen
tutarların yasal faizleri ile birlikte tahsili istemiyle açılmıştır.
1953
tarih ve 6145 sayılı Yasa ile, Türkiye Cumhuriyeti Posta, Telgraf ve Telefon
İşletmesi kurulmuş; 1924 tarih ve 406 sayılı Telgraf ve Telefon Kanunu’nun
10.6.1994 tarih ve 4000 sayılı Yasa’yla değiştirilen 1. maddesi ile, posta
ve telgraf tesis ve işletmesine ilişkin hizmetler, Posta İşletmesi Genel
Müdürlüğü’nce (P.İ), telekomünikasyon hizmetleri ise, “Türk
Telekomünikasyon Anonim Şirketi (Şirket)” tarafından yürütülecek şekilde
yeniden yapılandırılmıştır.
27.1.2000 tarih ve 4502 sayılı Yasa’nın 1. maddesi
ile, 406 sayılı Yasa’nın 1. maddesine eklenen dokuzuncu fıkrada, “Türk Telekom,
bu Kanun ve özel hukuk hükümlerine tabi bir anonim şirkettir. Kamu İktisadi
Teşebbüslerinin kuruluş, teşkilât ve faaliyetleri ile ilgili mevzuat Türk
Telekom’a uygulanmaz. Sadece, Türkiye Büyük Millet Meclisi denetimine
ilişkin 2.4.1987 tarihli ve 3346 sayılı Kanunun 9 uncu maddesi hükümleri
uygulanır” denilmiş; anılan fıkra hükmü, 12.5.2001 tarih ve 4673 sayılı
Yasa’nın 1. maddesi ile değiştirilmiş ve “Türk Telekom, bu Kanun ve özel
hukuk hükümlerine tabi bir anonim şirkettir. Bu Kanun hükümleri saklı
kalmak üzere, kamu iktisadi teşebbüsleri de dahil, sermayesinin yarısından
fazlası kamuya ait olan kamu kurum, kuruluş ve ortaklıklarına uygulanan mevzuat
Türk Telekom’a uygulanmaz. Sermayesinin yarısından fazlası kamuda kaldığı
sürece, Türkiye Büyük Millet Meclisi denetimine ilişkin 2.4.1987 tarihli ve
3346 sayılı Kanunun 9 uncu maddesi hükümleri uygulanır. 16.7.1965 tarihli
ve 697 sayılı Kanun ile milli güvenlik ve kamu düzeniyle sıkıyönetim ve
seferberlik hallerinde telekomünikasyon hizmetlerinin yürütülmesine ilişkin
özel kanunların hükümleri saklıdır”; Ek 29. maddesinin 3.7.2005 gün ve 5398
sayılı Kanun’un 14. maddesi ile değişik birinci fıkrasında, “Türk Telekom
hisselerinin devri sonucu kamu payının yüzde ellinin altına düşmesi
durumunda; Türk Telekomda ek 22 nci maddenin (a) bendinin bu Kanunla
yürürlükten kaldırılan hükümleri uyarınca belirlenen aslî ve sürekli
görevlerde çalışmakta olanlar ile 22.1.1990 tarihli ve 399 sayılı Kanun
Hükmünde Kararnameye tâbi olarak kadrolu veya sözleşmeli personel statüsünde
çalışanlar ve kapsam dışı personel, kamu görevlerinden yüzseksen gün
aylıksız izinli sayılır…” denilmiştir.
Öte
yandan; 406 sayılı Yasa’nın 4502 sayılı Yasa ile değişik 2. maddesinin (c)
bendinin birinci alt bendinin birinci cümlesinde, “Türk Telekom;
telekomünikasyon şebekeleri üzerinden sunulan ulusal ve uluslararası ses
iletimini ihtiva eden telefon hizmetlerini, 31.12.2003 tarihine kadar bu
Kanun ve görev sözleşmesi çerçevesinde tekel olarak yürütür” denildikten
sonra, anılan (c) bendinin birinci alt bendine 12.5.2001 tarih ve 4673
sayılı Yasa ile eklenen üçüncü cümlede, “Ancak, Türk Telekom’daki kamu payı
%50’nin altına düştüğünde, Türk Telekom’un tüm tekel hakları 31.12.2003
tarihinden önce de olsa ortadan kalkmış olur” denilmiş; 4502 sayılı
Yasa’nın Geçici 3. maddesi ile de Türk Telekomünikasyon A.Ş., 233 sayılı
KHK’nin ekindeki “B-Kamu İktisadi Kuruluşları (KİK)” bölümünde yer alan
kuruluşlar listesinden çıkarılmıştır.
Bu
düzenlemeler birlikte değerlendirildiğinde, telekomünikasyon şebekeleri
üzerinden sunulan ulusal ve uluslararası ses iletimini ihtiva eden telefon
hizmetlerini 31.12.2003 tarihine kadar “tekel” olarak yürütmekle görevli
kılınan ve çoğunluk hisseleri kamuya ait bulunan Türk Telekom’un, tekel
kapsamında kamu hizmeti yürüten, ancak kuruluş yasasındaki son düzenlemeler
ile kendine özgü statüye sahip olan ve sermayesindeki kamu payı %50’nin
altına düşünceye kadar kamu kuruluşu niteliğini taşıyan bir kuruluş olduğu
tartışmasızdır.
Özelleştirme
kapsamında bulunan Türk Telekomünikasyon A.Ş.’deki tamamı Hazineye ait
bulunan hisselerden % 55’i, Bakanlar Kurulu’nun 25.7.2005 tarih ve
2005/9146 sayılı “Türk Telekomünikasyon Anonim Şirketi (Türk Telekom)’nin %
55 Oranındaki Hissesinin Blok Olarak Satışına İlişkin Nihai Devir
İşlemlerine Dair Kararın Yürürlüğe Konulması Hakkında Karar”ı uyarınca,
14.11.2005 tarihli Hisse Satış Sözleşmesi ile (6.550.000.000 USD. bedelle)
Ojer Telekomünikasyon A.Ş.’ne satılmıştır.
Bu
sürece paralel olarak Türk Telekom personelinin durumu incelendiğinde:
Türk
Telekom A.Ş., 4502 sayılı Yasa’nın 29.1.2000 tarih ve 23948 sayılı Resmi
Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe girdiği dikkate alındığında, 29.1.2000
tarihi itibariyle 233 sayılı KHK kapsamı
dışında kalmış ve anılan KHK eki cetvellerden çıkarılmış olması nedeniyle,
Uyuşmazlık Mahkemesi Genel Kurulu’nun
22.1.1996 gün ve E:1995/1, K:1996/1 sayılı ve özelleştirme
kapsamında bulunan kamu iktisadi teşebbüslerinde
sözleşmeli veya kapsam dışı statüde çalışan personelin kurumları ile olan
ilişkilerinden doğan anlaşmazlıkların çözüm yerinin idari yargı olduğu yolundaki
İlke Kararı kapsamı dışında değerlendirilmesi gerekmektedir.
Anılan
4502 sayılı Yasa’nın 13. maddesi ile 406 sayılı Yasa’ya eklenen Ek 22.
maddenin (a) bendinde, “a) Personelin statüsü: Telekomünikasyon hizmetlerinin
gerektirdiği asli ve sürekli görevler telekomünikasyon alanında sekiz yıl
tecrübeye sahip ve en az dört yıllık yüksek öğrenim görmüş bir genel müdür
ile kadro, unvan, derece ve sayıları Yönetim Kurulunun önerisi ve
Bakanlığın teklifi üzerine bu Kanunun yürürlüğe girdiği tarihten itibaren
yüzseksen gün içerisinde Bakanlar Kurulu Kararı ile belirlenen kadrolarda
istihdam edilen personel eliyle yürütülür. Bu personel hakkında bu Kanunda
öngörülen hükümler saklı kalmak üzere 399 sayılı Kanun Hükmünde Kararname
hükümleri uygulanır. Bunların dışında kalan personel iş mevzuatı uyarınca
istihdam edilir. İş mevzuatına göre istihdam edilenlere ilişkin kayıt ve
şartlar Yönetim Kurulu tarafından tayin olunur” hükmüne yer verilmiş; bu
bent hükmü, 4673 ve 5189 sayılı Yasalarla yapılan değişiklikler sonucunda;
“a) Personelin statüsü: (Ek ibare: 12.5.2001-4673/6. md.) Türk Telekomdaki
kamu payı %50’nin altına düşünceye kadar, Türk Telekom Yönetim Kurulu
üyeliklerine atanacaklarda Devlet memurluğuna atanabilme genel şartlarına
sahip olma ve en az dört yıllık yüksek öğrenim görme şartları aranır.
(Mülga ikinci ve üçüncü cümle: 16.6.2004-5189/12 md.) Bunların dışında
kalan personel iş mevzuatı uyarınca istihdam edilir. İş mevzuatına göre
istihdam edilenlere ilişkin kayıt ve şartlar Yönetim Kurulu tarafından
tayin olunur” hükmünü almış; aynı maddenin (b) bendinin ikinci paragrafında
da iş mevzuatına tabi olan Türk Telekom çalışanlarının aylık ücretlerinin
kendilerini atamaya yetkili olan Yönetim Kurulu tarafından tespit olunacağı
kurala bağlanmıştır.
406
sayılı Yasa’nın anılan Ek 22. maddesi uyarınca, Türk Telekom A.Ş. Genel
Müdürlüğü’ne ait asli ve sürekli kadrolar belirlenerek 4.4.2000 tarih ve
24010 (Mükerrer) sayılı R.G. de yayımlanan 31.3.2000 tarih ve 2000/331 sayılı
Bakanlar Kurulu Kararı ekinde yer alan listede: merkez teşkilatı için 100
ve taşra teşkilatı için 100 (6 Bölge Müdürü, 12 Bölge Müdür Yardımcısı ve
82 İl Telekom Müdürü) kadro ihdas edilmiş; öte yandan, aynı Yasa maddesinin
verdiği yetkiye dayanılarak hazırlanan “Türk Telekomünikasyon A.Ş. Kapsam
Dışı Personel Yönetmeliği” adı altındaki düzenleme, Yönetim Kurulunun
31.8.2000 tarih ve 407 sayılı kararıyla kabul edilmek suretiyle yürürlüğe
konulmuştur.
Kanunla,
Kurumda görev yapan personelden asli ve sürekli görev yapacak olanları
kadro unvanı itibariyle belirlemek konusunda Bakanlar Kurulu'na yetki
verildiği açıktır. Bu yetki 4502 sayılı Kanun’un yürürlüğe girdiği
29.1.2000 tarihi ile 5189 sayılı Kanun’un yürürlüğe girdiği 2.7.2004
tarihleri arasında geçerli olmuştur.
Anayasa’nın
128. maddesinde, “Devletin, kamu iktisadî teşebbüsleri ve diğer kamu
tüzelkişilerinin genel idare esaslarına göre yürütmekle yükümlü oldukları
kamu hizmetlerinin gerektirdiği aslî ve sürekli görevler, memurlar ve diğer
kamu görevlileri eliyle görülür” denilmiştir.
406
sayılı Yasa’nın Ek 29. maddesinin 3.7.2005 tarih ve 5398 sayılı Kanun’la
değişik birinci fıkrasında, “Türk Telekom hisselerinin devri sonucu kamu
payının yüzde ellinin altına düşmesi durumunda; Türk Telekomda ek 22 nci
maddenin (a) bendinin bu Kanunla yürürlükten kaldırılan hükümleri uyarınca
belirlenen asli ve sürekli görevlerde çalışmakta olanlar ile 22.1.1990
tarihli ve 399 sayılı Kanun Hükmünde Kararnameye tabi olarak kadrolu veya
sözleşmeli personel statüsünde çalışanlar ve kapsam dışı personel, kamu
görevlerinden yüzseksen gün aylıksız izinli sayılır. Bu personel belirtilen
süre içinde Türk Telekomda çalışmaya devam eder ve hisse devir tarihinden
nakli için Devlet Personel Başkanlığına bildirildikleri tarihe kadarki
aylık ücret, harcırah, sağlık giderleri, cenaze giderleri ve ölüm yardımı
ile diğer mali ve özlük hakları Türk Telekom tarafından karşılanır…”
denilerek, yasakoyucu tarafından Türk Telekom’da 22.1.1990 tarihli ve 399
sayılı Kanun Hükmünde Kararnameye tabi olarak sözleşmeli personel
statüsünde çalışanlar ile kapsam dışı personel, kamu personeli sayılmıştır.
Olayda, davalının hisse devir (14.11.2005)
tarihinde davalı kuruluşta çalışmakta iken 406 sayılı Yasa'nın Ek-29.
maddesi ile 4046 sayılı Yasa'nın 22. maddesine göre adı Devlet Personel
Başkanlığına bildirilen ve sonrasında kamu kurumu emrine atanan davacı
tarafından; maaş nakil ilmühaberinin eksik ve hatalı olduğundan bahisle
iptali, maaş nakil ilmühaberinde gösterilmeyen ödemeler ile ek ödemelere ilişkin
eksikliklerin tespiti, nakil ilmühaberinin yeniden düzenlenmesi ve eksik
ödenen tutarların yasal faizleri ile birlikte tahsili istemiyle 21.1.2011
tarihinde dava açılmıştır.
2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu’nun “İdari Dava
Türleri ve İdari Yargı Yetkisinin Sınırı” başlıklı 2. maddesinin değişik 1
numaralı bendinde:
“a) (Değişik : 8.6.2000-4577/5 md.) İdari işlemler
hakkında yetki, şekil, sebep, konu ve maksat yönlerinden biri ile hukuka
aykırı olduklarından dolayı iptalleri için menfaatleri ihlal edilenler
tarafından açılan iptal davaları,
b) İdari
eylem ve işlemlerden dolayı kişisel hakları doğrudan muhtel olanlar
tarafından açılan tam yargı davaları,
c)
(Değişik: 18.12.1999-4492/6 md.) Tahkim yolu öngörülen imtiyaz şartlaşma ve
sözleşmelerinden doğan uyuşmazlıklar hariç, kamu hizmetlerinden birinin
yürütülmesi için yapılan her türlü idari sözleşmelerden dolayı taraflar
arasında çıkan uyuşmazlıklara ilişkin davalar” idari dava türleri olarak
sayılmış olup; kural olarak, idari yargıda ancak Devlete ve kamu tüzel
kişilerine karşı açılan davalara bakılabilir.
Buna
göre, işlemin tesis edildiği ve dava açıldığı tarihte davalı mevkiinde kamu
kuruluşu niteliği taşımayan Türk Telekomünikasyon A.Ş.'nin olması
karşısında, idari yargı yetkisi kapsamında açılmış bir idari dava bulunduğundan
sözetmek olanaksız olduğundan; uyuşmazlığın, özel hukuk hükümlerine göre
görüm ve çözümünde adli yargı yerinin görevli olduğu sonucuna varılmıştır.
Belirtilen nedenlerle
Samsun 3.İş Mahkemesinin görevsizlik kararının kaldırılması gerekmiştir.
SONUÇ :
Davanın çözümünde ADLİ YARGININ görevli olduğuna, bu nedenle Samsun 3. İş
Mahkemesinin 15.7.2013 gün ve E:2011/141, K:2013/755 sayılı GÖREVSİZLİK
KARARIN KALDIRILMASINA, 5.5.2014 gününde OY BİRLİĞİ İLE KESİN OLARAK karar
verildi.
—— • ——
Uyuşmazlık Mahkemesi
Başkanlığından:
16-ESAS NO : 2014/501
KARAR NO: 2014/543
KARAR TR : 05.05.2014
(Hukuk Bölümü)
ÖZET :
Davacının, Emekli Sandığı iştirakçisi iken 2001 yılında ölen polis memuru oğlundan
dolayı kendisine aylık bağlanması yolundaki başvurusunun reddine ilişkin
işlemin iptali istemiyle açtığı davanın, İDARİ YARGI YERİNDE görülmesi
gerektiği hk.
K A R A R
Davacı :
F.K.
Vekilleri
: Av. A.B., Av. N.S.E.
Davalı :
Sosyal Güvenlik Kurumu Başkanlığı
Vekilleri : Av. B.K.
O L A
Y : Davacı vekili, dava
dilekçesinde, müvekkilinin oğlu polis memuru H.K.’ın, Van ilinin Gevaş ilçesinde
görevli iken geçirdiği trafik kazası sonucunda 2001 yılında hayatını
kaybettiğini; ölenin mevcut hizmeti nedeniyle müvekkiline hak sahibi
sıfatıyla aylık bağlanması gerektiğini; bu amaçla müvekkilinin yapmış
olduğu başvuruların idarece reddedildiğini; müvekkiline haksız yere,
01.08.2008 tarihinde çıkan 5510 sayılı Yasanın 5754 Kanunla değişik
34.maddesinin (d) fıkrasının uygulanmakta olduğunu; oysa müvekkilinin
oğlunun, Yasa çıkmadan önce, 2001 yılında vefat ettiğini, bu nedenle 5434
sayılı Yasanın uygulanması gerektiğini; bu Yasanın uygulanması halinde müvekkiline
ölen oğlundan dolayı maaş bağlanabileceğini ifade ederek; Sosyal Sigortalar
Genel Müdürlüğü-Kamu Görevlileri Emeklilik İşlemleri Daire Başkanlığının
686431670 sayılı işleminin iptali istemiyle idari yargı yerinde dava
açmıştır.
ANKARA
9.İDARE MAHKEMESİ:10.2.2011 gün ve E:2009/1154, K:2011/219 sayı ile, dava,
davacının 5510 Sayılı Kanun hükümleri uyarınca aylık bağlanması istemiyle
yaptığı başvurusunun reddine ilişkin işlemin iptali istemiyle açılmış
olduğu; 5510 sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu'nun
geçici 4.maddesinin 1.fıkrasında "Bu Kanunun yürürlüğe girdiği tarih
itibarıyla 8/6/1949 tarihli ve 5434 sayılı Kanuna göre; aylık, tazminat,
harp malûllüğü zammı, diğer ödemeler ve yardımlar ile 8/2/2006 tarihli ve
5454 sayılı Kanunun 1 inci maddesine göre ek ödeme verilmekte olanlara, bu
Kanunla yürürlükten kaldırılan hükümleri de dahil 5434 sayılı Kanunda kendileri
için belirtilmiş olan şartları haiz oldukları müddetçe bunların ödenmesine
devam olunur. Ancak, 5 ilâ 10 yıl arasında fiili hizmet süresi olan
iştirakçilerden dolayı dul ve yetim aylığı almakta olanların, aylık ve
diğer ödemeleri, bu Kanunun 32 nci, 34 üncü ve 37 nci maddelerindeki
şartları haiz oldukları müddetçe devam edilir."hükmüne aynı kanunun
34/d maddesinde de "Hak sahibi eş ve çocuklardan artan hisse bulunması
halinde her türlü kazanç ve irattan elde etmiş olduğu gelirinin asgari
ücretin net tutarından daha az olması ve diğer çocuklarından hak kazanılan
gelir ve aylıklar hariç olmak üzere gelir ve/veya aylık bağlanmamış olması
şartıyla ana ve babaya toplam % 25'i oranında; ana ve babanın 65 yaşın
üstünde olması halinde ise artan hisseye bakılmaksızın yukarıdaki şartlarla
toplam % 25'i,oranında aylık bağlanır."hükmüne yer verilmiş
101.maddesinde ise; "Bu Kanunda aksine hüküm bulunmayan hallerde, bu
Kanun hükümlerinin uygulanmasıyla ilgili ortaya çıkan uyuşmazlıkların İş
Mahkemelerinde görüleceği"nin hükme bağlanmış olduğu; yukarıda yer
alan yasa hükmüne göre; 5434 sayılı Kanun kapsamındaki uyuşmazlıklar idari
yargı yerlerinde görülüp çözümlenmekte iken, 5510 sayılı Kanunun yürürlüğe
girmesinden sonra bu kanundan doğan uyuşmazlıkların İş mahkemelerinde
görüleceğinin hüküm altına alındığı; olayda, dava konusu işlemde 5510
sayılı Kanun'un 34/d maddesi hükmüne göre davacıya aylık bağlanmasının
mümkün olmadığı yönünde cevap verildiğinin görüldüğü; buna göre; dava
konusu işlemin tesis edildiği tarih itibariyle 5510 sayılı Kanunun
yürürlükte olduğu ve uyuşmazlığın 5510 sayılı Kanunun 34/d fıkrasının
uygulanmasından kaynaklandığı anlaşıldığından, iş bu uyuşmazlığın, yukarıda
yer verilen yasa hükümleri uyarınca adli yargıda (İş Mahkemelerinde)
görülüp çözümlenmesi gerektiği sonucuna varıldığı gerekçesiyle; davanın
2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Yasasının 15/1-a. maddesi hükmü uyarınca
görev yönünden reddine karar vermiş, bu karar temyiz edilmeksizin
kesinleşmiştir.
Bu kez
davacı, aynı istemle adli yargı yerinde dava açmıştır.
Ankara
5. İş Mahkemesi; 6.12.2012 gün ve E:2011/330, K:2012/950 sayı ile, davanın
kabulüne karar vermiş, bu kararın davalı vekilleri tarafından temyiz
edilmesi üzerine Yargıtay 10. Hukuk Dairesi: 27.9.2013 gün ve E:2013/6887,
K:2013/17621 sayı ile, 5510 sayılı Kanunun yürürlüğünden önce Emekli
Sandığı iştirakçisi iken 2001 yılında ölen ve 5 yıl 8 ay 14 gün Emekli
Sandığı kapsamında hizmeti bulunan iştirakçinin, hak sahibi davacı
annesine, ölüm aylığı bağlanabilmesi için gerekli şartlar 5510 sayılı Kanun
kapsamında değerlendirilerek ölüm aylığına hak kazanılması durumunda dahi
bağlanacak aylığın 5434 sayılı Kanun hükümlerine göre hesaplanacak olması
karşısında; davanın idari yargı yerinde açılması gerektiği gözetilerek,
“yargı yolu yanlışlığı” nedeniyle dinlenmesi mümkün olmadığından dava
dilekçesinin reddine karar verilmesi gerekirken, işin esasına girilerek,
karar verilmiş olmasının, usul ve yasaya aykırı olup bozma nedeni olduğu
gerekçesiyle; temyiz edilen hükmün bozulmasına karar vermiştir.
ANKARA
5.İŞ MAHKEMESİ:24.12.2013 gün ve E:2013/1799, K:2013/1962 sayı ile, yapılan
yargılama neticesinde Mahkemelerinin 2011/330 Esas,2012/950 Karar ve
06.12.2012 günlü ilamı ile davanın kabulüne karar verilmiş ise de; bu
kararın davalı kurum vekilinin temyizi üzerine Yargıtay 10.Hukuk Dairesinin
2013/6887-17621 Esas-Karar ve 27.09.2013 günlü ilamı ile " ...5434
sayılı Kanun kapsamında 5 yıl 8 ay 14 gün hizmeti bulunan iştirakçi Hamza
Korkmaz’ın 29.06.2001 tarihinde ölmesi üzerine, iştirakçinin fiili hizmet
süresinin 10 yılın altına olması nedeniyle davacı anneye aylık
bağlanamadığı anlaşılmakta olup; davacı, 5510 sayılı Kanunun 32’nci maddesi
nazara alınarak ölüm aylığı bağlanmasına karar verilmesini istemiş,
Mahkemece davanın kabulüne karar verilmiştir.
İş
Mahkemeleri, 5521 sayılı Kanun ile kurulmuş istisnai nitelikte özel
mahkemeler olup, 5510 sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası
Kanunu’nun 106’ncı maddesinde bu Kanun uygulamasından doğan uyuşmazlıkların
yetkili iş mahkemelerinde görüleceği, 5510 sayılı Kanun’un 101’inci
maddesinde de, aksine hüküm bulunmayan hallerde, 5510 sayılı Kanun
hükümlerinin uygulanmasıyla ilgili ortaya çıkan uyuşmazlıkların iş
mahkemelerinde görüleceği düzenlenmiştir. 5510 sayılı Kanun’un geçici
4’üncü maddesinde ise; “Bu Kanunun yürürlüğe girdiği tarih itibarıyla
08.06.1949 tarihli ve 5434 sayılı Kanuna göre; aylık, tazminat, harp
malûllüğü zammı, diğer ödemeler ve yardımlar ile 08.02.2006 tarihli ve 5454
sayılı Kanunun 1’inci maddesine göre ek ödeme verilmekte olanlara, bu Kanunla
yürürlükten kaldırılan hükümleri de dâhil 5434 sayılı Kanunda kendileri
için belirtilmiş olan şartları haiz oldukları müddetçe bunların ödenmesine
devam olunur. Ancak, 5 ilâ 10 yıl arasında fiili hizmet süresi olan
iştirakçilerden dolayı dul ve yetim aylığı almakta olanların, aylık ve
diğer ödemeleri, bu Kanunun 32’nci, 34’üncü ve 37’nci maddelerindeki
şartları haiz oldukları müddetçe devam edilir.
Bu
Kanunun yürürlüğe girdiği tarihten önce iştirakçiliği sona erenlerden
tahsis talebinde bulunacaklar ile bu Kanunun yürürlüğe girdiği tarihten
önce 5434 sayılı Kanun hükümlerine göre tahsis talebinde bulunanlardan
işlemleri devam edenler hakkında, bu Kanunla yürürlükten kaldırılan
hükümleri de dâhil 5434 sayılı Kanun hükümlerine göre işlem yapılır.
5434
sayılı Kanuna göre iştirakçi olup bu Kanunun yürürlüğe girdiği tarihten
sonra bu Kanunun 4’üncü maddesinin birinci fıkrasının (c) bendine tabi
olarak çalışmaya başlayanlardan vazife malûllüğü kapsamına girenler hakkında,
bu Kanunun 47’nci maddesinin birinci fıkrasına göre işlem yapılır.
Bu madde
kapsamına girenlerin aylıklarının bağlanması, artırılması, azaltılması,
kesilmesi, yeniden bağlanması, toptan ödemeleri, ilgi devamı, ihya ve
borçlanmaları, diğer ödemeler ve yardımlar ile emeklilik ikramiyeleri hakkında
bu Kanunla yürürlükten kaldırılan hükümleri de dâhil 5434 sayılı Kanun
hükümlerine göre işlem yapılır ve bu maddenin uygulanmasında mülga 2829
sayılı Kanun hükümleri ayrıca dikkate alınır.
Bu
Kanunun yürürlüğe girdiği tarihten önce ölen, ancak bu Kanunla yürürlükten
kaldırılan ilgili kanun hükümlerine göre ölüm aylığının bağlanabilmesi için
yeterli prim ödeme gün sayısı olmayan sigortalının hak sahiplerinin, prim ödeme
gün sayısı bakımından bu Kanun hükümlerine göre ölüm aylığına hak kazanması
halinde, müracaat tarihini takip eden aybaşından itibaren, bu Kanunla
yürürlükten kaldırılan 5434 sayılı Kanun hükümlerine göre hesaplanacak
aylıkları, bu Kanunun 32’nci, 34’üncü ve 37’nci maddelerine göre ödenir.”
hükmü öngörülmüştür.
Yukarıdaki
açıklamalar ışığında yapılan değerlendirmeye göre; 5510 sayılı Kanunun
yürürlüğünden önce Emekli Sandığı iştirakçisi iken 2001 yılında ölen ve 5
yıl 8 ay 14 gün Emekli Sandığı kapsamında hizmeti bulunan iştirakçinin, hak
sahibi davacı annesine, ölüm aylığı bağlanabilmesi için gerekli şartlar
5510 sayılı Kanun kapsamında değerlendirilerek ölüm aylığına hak
kazanılması durumunda dahi bağlanacak aylığın 5434 sayılı Kanun hükümlerine
göre hesaplanacak olması karşısında; davanın idari yargı yerinde açılması
gerektiği gözetilerek “yargı yolu yanlışlığı” nedeniyle dinlenmesi mümkün
olmadığından dava dilekçesinin reddine karar verilmesi gerekirken, işin
esasına girilerek, yazılı şekilde karar verilmiş olması, usul ve yasaya
aykırı olup bozma nedenidir. " gerekçesi ile bozulmuş olduğu;
Mahkemelerince bozma ilamına uyulmasına karar verilmiş ve bozma ilamının
kesin bozma olması da dikkate alınarak bozma ilamı doğrultusunda; yargı
yolunun caiz olmaması nedeniyle dava dilekçesinin reddine karar vermiş, bu
karar temyiz edilmeksizin kesinleşmiştir.
İNCELEME VE GEREKÇE: Uyuşmazlık Mahkemesi
Hukuk Bölümü’nün, Serdar ÖZGÜLDÜR’ün Başkanlığında, Üyeler: Eyüp Sabri
BAYDAR, Ali ÇOLAK, Sıddık YILDIZ, Nurdane TOPUZ, Ayhan AKARSU ve Mehmet
AKBULUT’un katılımlarıyla yapılan 5.5.2014 günlü toplantısında;
l-İLK İNCELEME:Dosya üzerinde 2247 sayılı Yasa’nın 27.
maddesi uyarınca yapılan incelemeye göre; Adli ve idari yargı yerleri
arasında 2247 sayılı Yasa'nın 14. maddesinde öngörülen biçimde olumsuz
görev uyuşmazlığı doğduğu, idari ve adli yargı dosyalarının 15. maddede
belirtilen yönteme uygun olarak davacı vekilinin istemi üzerine son
görevsizlik kararını veren mahkemece Uyuşmazlık Mahkemesi'ne gönderildiği
ve usule ilişkin işlemlerde herhangi bir noksanlık bulunmadığı
anlaşıldığından görev uyuşmazlığının esasının incelenmesine oy birliği ile
karar verildi.
II-ESASIN İNCELENMESİ: Raportör-Hakim Taşkın ÇELİK’in, davanın
çözümünde idari yargının görevli olduğu yolundaki raporu ile dosyadaki
belgeler okunduktan; ilgili Başsavcılarca görevlendirilen Yargıtay
Cumhuriyet Savcısı Mehmet BAYHAN ile Danıştay Savcısı Mehmet Ali GÜMÜŞ’ün
davada idari yargının görevli olduğu yolundaki sözlü açıklamaları da
dinlendikten sonra GEREĞİ GÖRÜŞÜLÜP DÜŞÜNÜLDÜ:
Dava, davacının Emekli Sandığı iştirakçisi iken
2001 yılında ölen oğlu polis memuru Hamza Korkmaz’dan dolayı kendisine
aylık bağlanması yolundaki başvurusunun reddine ilişkin davalı idare
işleminin iptali istemiyle açılmıştır.
5434
sayılı T.C.Emekli Sandığı Kanununun, 5510 sayılı
kanunun 106. maddesi ile mülga edilen 66. maddesinde, “ Dul ve yetim
aylıkları:
a) Cumhurbaşkanı iken veya ayrıldıktan sonra ölenlerin,
b) İştirakçilerden fiili hizmet müddetleri 10 yıl ve daha
fazla olanlardan ölenlerin,
c) Emekli, adi malüllük veya vazife malüllüğü aylığı
alanlardan (Aylığa müstahak duruma girip te henüz bağlama yapılmamış
olanlar dahil) ölenlerin,
ç) İştirakçilerden 45 inci maddede yazılı vazifeden doğma
sebeplerle ölenlerin veya aynı sebeplerden doğma kaza ve yaralanmaları
üzerine tedavi sırasında veya ameliyat yüzünden ölenlerin;
d) Erlerden 56 ncı maddede yazılı vazifeden doğma sebeplerle
veya aynı sebeplerden doğma kaza ve yaralanmaları üzerine tedavi sırasında
veya ameliyat yüzünden ölenlerin;
e) Erlerden 56 ncı madde gereğince vazife malüllüğü aylığı
alanlardan (Aylığa müstahak duruma girip te henüz bağlama yapılmamış
olanlar dahil) ölenlerin,
f) (Değişik bent: 09/07/1953 - 6122/3 md.) Fiili hizmet
müddetleri 10 yıl ve daha fazla olupta kesenekleri geri verilmemiş durumda
olanlardan 61(...) yaşını doldurmadan ölenlerin,
g) Vazife malüllüğü geçtiğinden dolayı aylığı kesilmiş ve
emeklilik hakkı tanınan bir vazifeye tayin edilmemiş ve fiili hizmet
müddetleri de 10 yılı doldurmuş bulunanlardan ölenlerin,
Ölüm tarihinde bu kanuna göre aylığa müstahak dul ve
yetimlerine bağlanır.” hükmüne; yine aynı Kanunun 5510 sayılı kanunun 106.
maddesi ile mülga edilen Ek 13.maddesinde, “ Fiili hizmet süresi 5 yılı
doldurduktan sonra vefat eden iştirakçilerin, ölüm tarihinde, başkasının
yardımı olmaksızın hayatlarını devam ettiremiyecek derecede malül ve muhtaç
bulunan dul eşleri ile çocuklarına, yazı ile Sandığa müracaatlarını
takibeden ay başından itibaren 15 yıl hizmet süresi üzerinden 68 inci
maddedeki esaslara göre dul ve yetim aylığı bağlanır.
(Ek fıkra: 08/07/1971 -
1425/6 md.) Ancak, ölüm tarihinde 18 yaşını, orta öğrenimde 20 yaşını ve
yüksek öğrenim yapmakta ise 25 yaşını doldurmamış çocuklarda malüllük şartı
aranmaz. Bunların aylıkları, öğrenim durumları da gözönüne alınarak,
yukarıdaki yaşları doldurdukları tarihi takibeden aybaşından itibaren
kesilir. Şu kadar ki, bunlardan aylıklarının kesilmesi gereken tarihlerde
başkasının yardımı olmaksızın hayatlarını devam ettiremeyecek derecede
malül ve muhtaç bulunanların aylıklarının ödenmesine devam olunur.
(Ek fıkra: 07/05/1986 - 3284/19 md.) Yukarıdaki hükümler,
22/06/1956 tarih ve 6741 sayılı Kanunla 53 üncü maddeye eklenen bent
gereğince malüllük aylığı alanlardan ölenlerin dul ve yetimleri hakkında da
uygulanır.” hükmüne yer verilmiştir.
Dava
dosyasının incelenmesinden; davacının oğlu Hamza Korkmaz’ın, Van Emniyet
Müdürlüğünde Polis memuru olarak görev yapmakta iken 29/06/2001 tarihinde
vefat etmesi üzerine, davalı İdarece, ilgilinin anne ve babasından bazı
bilgi ve belgelerin istenildiği, gönderilen kimlik araştırma belgesinde
ilgilinin babası Sabri KORKMAZ'ın Bağ- Kur'dan emekli aylığı aldığını beyan
ettiği ve Kırıkhan Kaymakamlığı İdare Kurulunun 27/12/2001 tarihli ve 383
sayılı kararına göre muhtaç sayılmayacağının bildirilmesi üzerine, annesi
davacı Fidan KORKMAZ'a hitaben yazılan 12/12/2002 tarihli yazı ile yetim
aylığı bağlayamayacağının bildirildiği; davacının davalı İdareye vermiş
olduğu 14/04/2006 tarihli dilekçesi ile oğlunun görevi başında vefat
ettiğini bildirerek aylık bağlanmasını talep etmesi üzerine durumunun mülga
Emekli Sandığı Yönetim Kurulunca 18/05/2006 tarih ve 264 sayılı kararı ile
incelenerek, "Emniyet Genel Müdürlüğü Van Emniyet Müdürlüğünde Polis
Memuru iken 29/06/2001 tarihinde ölen ve annesinin Sandık kayıtlarına
20/04/2006 tarihinde geçen 14/06/2006 tarihli dilekçesi ile oğlunun görevi
başında iken geçirdiği trafik kazası sonucu vefat ettiğinden bahisle vazife
malûllüğü isteğinde bulunmuş ise de, sevk ve idaresindeki özel aracı ile
geçirmiş olduğu trafik kazası sonucu ölümü olayı görevli olmadığı bir
sırada meydana geldiği gibi, ölümünde görevinin neden ve etkisi de
bulunmayan H.K.hakkında 5434 sayılı Yasanın vazife malûllüğü hükümlerinin
uygulanmasına imkan bulunmadığına," şeklinde karar verildiği ve
davacıya hitaben yazılan 05/06/2006 tarihli yazı ile ölenin 5 yıl 8 ay 14
gün hizmetinin aylık bağlamaya yeterli olan 10 yılın altında olması
nedeniyle aylık bağlanamayacağının bildirildiği; daha sonra davacının,
davalı Kuruma vermiş olduğu 24/11/2008 tarihli dilekçe ile, 5510 sayılı
Kanuna göre aylık bağlanmasını talep etmesi üzerine, davacıdan bazı
belgelerin istenildiği; davacının gönderdiği belgelerin incelenmesinden; ölenin
annesi davacının evli olduğu, ölenin babası Sabri KORKMAZ'ın ise
Bağ-Kur'dan emekli aylığının tespit edilmesi üzerine, 5510 sayılı Kanun
uyarınca yetim aylığı bağlanamayacağının 02/03/2009 tarih, …/686434670
sayılı yazı ile bildirildiği; bunun üzerine davacı tarafından, sözkonusu
işlemin iptali istemiyle bakılan davanın açıldığı anlaşılmıştır.
31.5.2006
tarih ve 5510 sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu
506, 1479, 2925, 2926 ve 5434 sayılı Kanunlar kapsamındaki hizmet akdine
göre ücretle çalışanlar (Sosyal Sigortalılar), kendi hesabına çalışanlar
(Bağ-Kur’lular), tarımda kendi adına ve hesabına çalışanlar (Tarım
Bağ-Kur’luları), tarım işlerinde ücretle çalışanlar, (Tarım sigortalıları),
devlet memurları ve diğer kamu görevlilerini (Emekli Sandığı
İştirakçileri), geçici maddelerle korunan haklar dışında, sosyal güvenlik
ve sağlık hizmetleri yönünden yeni bir sisteme tabi tutmuş, beş farklı
emeklilik rejimini aktüeryal olarak hak ve hükümlülükler yönünden tek bir
sosyal güvenlik sistemi altında toplamıştır.
5510
sayılı Kanunun iptali amacıyla açılan davada Anayasa Mahkemesi, 15.12.2006
tarih ve E: 2006/111, K: 2006/112 sayılı kararıyla, anılan Kanunun birçok
maddesi ile birlikte, bu Kanunun yürürlük tarihinden önce 5434 sayılı T.C.
Emekli Sandığı Kanunu hükümlerine tabi olarak görev yapmakta olan memurlar
ve diğer kamu görevlilerini diğer sigortalılarla aynı sisteme tabi kılan
(başta 4/c maddesi) hükümlerin iptaline karar vermiş; bu karardan sonra
kabul edilen 17.04.2008 tarih ve 5754 sayılı Kanunla 5510 sayılı Kanunda
düzenlemeler yapılmış ve anılan Kanuna eklenen Geçici 1 nci ve Geçici 4 ncü
maddelerle, 5754 sayılı Kanunun yürürlüğe girdiği 1 Ekim 2008 tarihinden önce 5510
sayılı Kanunun 4 ncü maddesinin birinci fıkrasının (c) bendi kapsamında
olanlar (memurlar ile diğer kamu görevlileri) ile bunların dul ve yetimleri
hakkında, bu Kanunla yürürlükten kaldırılan hükümleri de dahil 5434 sayılı
Kanun hükümlerine göre işlem yapılacağı hüküm altına alınmıştır. 5754
sayılı Kanunun kimi hükümlerinin iptali istemiyle açılan dava Anayasa
Mahkemesi’nin 30.3.2011 tarih ve E: 2008/56, K:2011/58 sayılı kararı ile
reddedilmiştir.
5510
sayılı Kanunun 101 nci maddesinde yer alan “…bu Kanun hükümlerinin
uygulanmasıyla ilgili ortaya çıkan uyuşmazlıklar İş Mahkemelerinde
görülür.” bölümünün iptali istemiyle yapılan itiraz başvurusunda Anayasa
Mahkemesi, 22.12.2011 tarih ve E: 2010/65, K: 2011/169 sayılı kararıyla
(RG. 25.1.2012, Sayı: 28184) davayı redle sonuçlandırmakla birlikte; söz
konusu kararın Mahkememiz önündeki uyuşmazlığa ışık tutacak şekilde şu
gerekçeye dayandırmıştır: “…5754 sayılı Kanunun yürürlüğe girmesinden önce
memur ve diğer kamu görevlisi olarak çalışmakta olanlar, evvelce olduğu
gibi 5434 sayılı Kanun hükümlerine tabi olacaklar ve bunların emeklileri
bakımından da aynı Kanun hükümleri uygulanmaya devam edecek; ancak 5754
sayılı Kanun’un yürürlüğe girmesinden sonra memur ve diğer kamu görevlileri
olarak çalışmaya başlayanlar ise 5510 sayılı Kanunun 4/c maddesi uyarınca,
bu Kanun hükümlerine tabi sigortalı sayılacak ve haklarında 5434 sayılı
Kanun değil, 5510 sayılı Kanun’un öngördüğü kural ve esaslar uygulanacak;
ihtilaf halinde de adli yargı görevli bulunacaktır. 5754 sayılı Kanunun
yürürlüğüyle birlikte, artık Sosyal Sigortacılık esasına göre faaliyet
gösteren ve yaptığı, tesis ettiği işlem ve muameleler idari işlem sayılamayacak
bir sosyal güvenlik kurumunun varlığından söz etmek gerekli bulunmaktadır.
5754 sayılı Kanun’un yürürlüğe girmesinden önce iştirakçisi sıfatıyla
çalışmakta olan memurlar ve diğer kamu görevlileri ile emekli sıfatıyla
5434 sayılı Kanun’a göre emekli, dul ve yetim aylığı almakta olanlar ve
ayrıca memurlar ve diğer kamu görevlilerinden ileride emekliliğe hak
kazanacaklar yönünden ise Sosyal Güvenlik Kurumu’nun tesis edeceği işlem ve
yapacağı muameleler idari işlem niteliğini korumaya devam edecek, bunlara
ilişkin ihtilaflarda da evvelce olduğu gibi idari yargı görevli olmaya
devam edecektir… Bu bakımdan 5510 sayılı Kanunun yürürlüğünden sonra, prim
esasına dayalı yani sistemin içeriği ve Kanun kapsamındaki iş ve işlemlerin
niteliği göz önünde bulundurulduğunda, itiraz konusu kuralla, yargılamanın
bütünlüğü ve uzman mahkeme olması nedeniyle Kanun hükümlerinin uygulanması
ile ortaya çıkan uyuşmazlıkların çözümünde iş mahkemelerinin
görevlendirilmesinde Anayasa’ya aykırılık görülmemiştir. Ancak, yukarıda
açıklandığı üzere 5754 sayılı Kanun’un yürürlüğe girmesinden önce statüde
bulanan memurlar ve diğer kamu görevlileri ile ilgili sosyal güvenlik
mevzuatının uygulanmasından doğan idari işlem ve idari eylem niteliğindeki
uyuşmazlıklarda idari yargının görevinin devam edeceği açıktır…”
Yukarıda
sözü edilen mevzuat hükümlerinin ve Anayasa Mahkemesi kararının birlikte
değerlendirilmesinden, 5510 sayılı Kanunun yürürlüğe girmesinden önce memur
ve diğer kamu görevlisi olarak çalışmakta olanlar, daha önce olduğu üzere
5434 sayılı Kanun hükümlerine tabi olacakları gibi bunların emeklilikleri
bakımından da aynı Kanun hükümlerinin uygulanmaya devam edileceği; ancak,
bu Kanunun yürürlüğe girmesinden sonra memur ve diğer kamu görevlisi olarak
çalışmaya başlayanların ise 5510 sayılı Kanunun 4/c maddesi uyarınca, bu
Kanun hükümlerine tabi sigortalı sayılacağı ve haklarında 5434 sayılı
Kanunun değil 5510 sayılı Kanunun öngördüğü kural ve esasların uygulanacağı
dolayısıyla ihtilafların da adli yargı yerinde çözümleneceği açıktır.
Kaldı
ki; T.C. Anayasası’nın 158.maddesindeki “…diğer mahkemelerle, Anayasa
Mahkemesi arasındaki görev uyuşmazlıklarında Anayasa Mahkemesi’nin kararı
esas alınır ” hükmü uyarınca Anayasa Mahkemesi kararının bu uyuşmazlığın
çözümünde esas alınacağı tartışmasızdır.
Bu
durumda, 5510 sayılı Kanun'un yürürlüğe girmesinden önce iştirakçi
sıfatıyla çalışmakta olan memurlar ve diğer kamu görevlileri ile emekli
sıfatıyla 5434 sayılı Kanuna göre emekli, dul ve yetim aylığı almakta
olanlar ve ayrıca memurlar ve diğer kamu görevlilerinden ileride emekliliğe
hak kazanacaklar yönünden Sosyal Güvenlik Kurumunca tesis edilen işlem ve
yapacağı muamelelerin “idari işlem” ve “idari eylem” niteliğini korumaya
devam edeceği, dolayısıyla, 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanununun
2/1-a maddesinde belirtilen idari işlemler hakkında yetki, şekil, sebep,
konu ve maksat yönlerinden biri ile hukuka aykırı olduklarından dolayı
iptalleri için menfaatleri ihlal edilenler tarafından açılan iptal davaları
kapsamında bulunan, 5754 sayılı Kanun'un yürürlüğe girdiği tarihten önce
Emekli Sandığı iştirakçisi olan müteveffa polis memurunun annesi davacı
tarafından açılan davanın görüm ve çözümünde, idari yargının görevli olduğu
sonucuna varılmıştır.
Açıklanan nedenlerle,
Ankara 9.İdare Mahkemesinin görevsizlik kararının kaldırılması gerekmiştir.
SONUÇ :
Davanın çözümünde İDARİ YARGININ görevli olduğuna, bu nedenle Ankara 9.İdare
Mahkemesinin 10.2.2011 gün ve E:2009/1154, K:2011/219 sayılı GÖREVSİZLİK
KARARIN KALDIRILMASINA, 5.5.2014 gününde OY BİRLİĞİ İLE KESİN OLARAK karar
verildi.
—— • ——
Uyuşmazlık Mahkemesi
Başkanlığından:
17-ESAS NO : 2014/502
KARAR NO: 2014/544
KARAR TR : 05.05.2014
(Hukuk Bölümü)
ÖZET :
Türk Telekomünikasyon A.Ş.’de çalışırken Kurumun özelleştirilmesi nedeniyle
başka kuruma nakledilen davacının, maaş nakil ilmühaberinin düzeltilmesi ve
alacağının faizi ile birlikte tazmini istemiyle açtığı davanın, ADLİ YARGI
YERİNDE çözümlenmesi gerektiği hk.
K A R A R
Davacı :
H.D.
Vekili :
Av. M.R.Ç.
Davalı :
Türk Telekomünikasyon AŞ.
Vekili :
Av. A.A.
O L A Y
: Davacı vekili dava dilekçesinde özetle; davalı Türk Telekomünikasyon
AŞ.nin özelleştirme kapsamında 2005 yılında %55 lik hissesinin satışı ile
kamu kurumu niteliğini kaybedip Özel Tüzel Kişilik sıfatı kazanmış
olduğunu, fakat müvekkilinin de içerisinde olduğu devlet memurluğu
haklarının saklı kalıp, kurum yanında çalışmaya devam eden personelin de
bulunduğunu, Telekom’da bu durumda çalışanlarla kanun gereği ve yapılan
sözleşme gereği kamu memur artış oranında da artışların söz konusu
olacağının belirlendiğini, kamuoyunda memurlara ödenen ve denge tazminatı
olarak bilinen 31/03/2006 tarihli Resmi Gazetede yayımlanarak yürürlüğe
giren 5473 sayılı Değişik Adlar Altında İlave Ödemesi Bulunmayan Memurlara
ve Sözleşmeli Personele Ek Ödeme Yapılması ile Bazı Kanun ve Kanun Hükmünde
Kararnameye eklenen Ek 3. Maddenin 1. Fıkrasında belli kamu görevlilerine
her ay ek ödeme yapılabileceğinin belirtilmiş olduğunu, 399 sayılı kanun
hükmünde kararnamenin Ek 2 sayılı cetvelinde ise T.C. Posta, Telgraf ve
Telefon işletmelerinin de yer aldığının belirlenmiş olduğunu, müvekkilinin
de bu kapsamdaki personellerden olup 4046 sayılı özelleştirme uygulamaları
hakkında kanunun “Kuruluşlardaki personelin Nakli” başlıklı 22. Maddesinin
5. Fıkrası gereği Telekom’da çalışmasına devam ettiğini, ücretlerdeki artış
oranının da memurlara uygulanan ücret artışının esas alındığını, müvekkiline
ve aynı durumdaki arkadaşlarına denge tazminatı ödemesinin ilk aylarda
ödendiğini, fakat daha sonra yapılan ödemelerin mahsup edilerek bu konudaki
ödemelerin ödenmemeye başladığını, müvekkilinin işten çıkarılıp personel
daire başkanlığına bildirildiği tarihte belirtilen ek ödemenin de maaşına
uygulanması gerekip maaşının bu şekilde belirlenmesi gerekirken bu ek
ödemenin maaş nakil belgesinde gösterilmediğini, müvekkilinin bu konuda da
mağdur olduğunu belirterek, fazlaya ilişkin hakları saklı kalmak kaydıyla
03/06/2006 tarihinden 15/09/2007 tarihine kadar ödenmeyen 1.270,00 TL ‘nin
Yüksek Planlama Kurulu Kararları ve enflasyon farkından kaynaklı ücret
alacaklarının ödenmesi gereken aylardan itibaren en yüksek mevduat faizi
ile birlikte tahsiline karar verilmesi istemiyle adli yargı yerinde dava
açmıştır.
Diyarbakır
2. İş Mahkemesi: 16.12.2011 gün, E:2011/662, K:2011/933 sayı ile özetle;
davanın kabulüne karar vermiştir.
İş bu
karara karşı yapılan temyiz başvurusu üzerine Yargıtay 9. Hukuk Dairesi 12.03.2012
gün, E:2012/8568, K:2012/7988 sayılı ilamı ile hükmün esastan bozulmasına
karar vermiştir.
Diyarbakır
2. İş Mahkemesi: 25.06.2012 gün, E:2012/528, K:2012/477 sayı ile özetle;
önceki kararına direnerek yeniden davanın kabulüne karar vermiştir.
İş bu
karara karşı yapılan temyiz başvurusu üzerine Yargıtay Hukuk Genel Kurulu
26.12.2012 gün, E:2012/9-1538, K:2012/1408 sayılı ilamı ile “...Uyuşmazlık,
5473 sayılı Kanuna dayalı olarak denge tazminatından kaynaklanan fark ücret
alacağının belirlenmesi yönünden yapılan araştırmanın yeterli olup olmadığı
noktasında toplanmaktadır.
Hukuk
Genel Kurulu’nda yapılan görüşmeler sırasında 5473 sayılı Kanuna dayalı
olarak denge tazminatından kaynaklanan fark ücret alacağına ilişkin
davalarda adli yargı mahkemelerinin görevli olup olmadığı hususu ön sorun
olarak değerlendirilmiştir.
Uyuşmazlığın
çözümünde öncelikle konuya ilişkin yasal mevzuatın ve davalı Türk
Telekomünikasyon AŞ'nin ve bu kuruluşta çalışan personelin özelleştirme
öncesi ve sonrasındaki hukuki statüsünün açıklığa kavuşturulması
zorunludur.
Bilindiği
üzere, Türk Telekomünikasyon Anonim Şirketi, 406 sayılı Telgraf ve Telefon
Kanunu'nun, 18.06.1994 günlü Resmi Gazete'de yayımlanan 4000 sayılı
Yasa'yla değiştirilen 1. maddesi uyarınca,Posta işletmesi Genel
Müdürlüğü'nce yürütülen telekomünikasyon hizmetlerinin sermayesinin tamamı
kamu kesimine ait olacak bir anonim şirket şeklinde yapılandırılması
suretiyle kurulmuş ve 233 ile 399 sayılı Kanun Hükmünde Kararnamelere tabi
bir kamu iktisadi kuruluşu statüsü verilmiştir.
29.01.2000
günlü Resmi Gazete'de yayımlanarak yürürlüğe giren ve Telekom AŞ'nin
özelleştirilmesi amacıyla yapısının yeniden düzenlenmesine yönelik kurallar
getiren 4502 sayılı Yasa'nın 1. maddesi ile, 406 sayılı Yasa'nın 1.
maddesine eklenen dokuzuncu fıkrada, Telekom'un, bu Kanun ve özel hukuk
hükümlerine tabi bir anonim şirket olduğu, Kamu iktisadi Teşebbüslerinin
kuruluş, teşkilât ve faaliyetleri ile ilgili mevzuatın Telekom'a
uygulanmayacağı kuralına yer verilmiş; anılan kural, 23.05.2001 günlü Resmi
Gazete'de yayımlanarak yürürlüğe giren 4673 sayılı Yasa'nın 1 maddesi ile
değiştirilmiş ve Telekom'un, bu Kanun ve özel hukuk hükümlerine tabi bir
anonim şirket olduğu, bu Kanun hükümleri saklı kalmak üzere, kamu İktisâdi
teşebbüsleri de dahil, sermayesinin yarısından fazlası kamuya ait olan kamu
kurum, kuruluş ve ortaklıklarına uygulanan mevzuatın Telekom'a
uygulanmayacağı belirtilmiştir.
Ayrıca,
Türk Telekom AŞ 4502 sayılı Yasa'nın Geçici 3. maddesi ile 233 sayılı
KHK'nin ekindeki "B-Kamu İktisadi Kuruluşları (KİK)" bölümünde
yer alan kuruluşlar listesinden çıkarılmıştır.
4502 ve
4673 sayılı Yasa'lar ile yapısı yeniden düzenlenen Türk Telekom'da çalışan
personelin hukuki statüsü de, 406 sayılı Yasaya 4502 sayılı Yasa ile
eklenen Ek 22. madde ile yeniden düzenlenmiş ve anılan maddede Türk
Telekom'daki kamu payı %50'nin altına düşünceye kadar, Türk Telekom Yönetim
Kurulu üyeliklerine atanacaklar dışında kalan personelin iş mevzuatı
uyarınca istihdam edileceği, iş mevzuatına göre istihdam edilenlere ilişkin
kayıt ve şartların Yönetim Kurulu tarafından tayin olunacağı kurallarına
yer verilmiş, ayrıca bu yasanın geçici 4. maddesinde, 4502 sayılı Yasanın
yürürlüğe girdiği tarihte Türk Telekom'da 399 sayılı Kanun Hükmünde
Kararnameye tabi olarak kadrolu veya sözleşmeli personel statüsünde
çalışmakta olanlardan isteyenlerin iş mevzuatına tabi personel statüsüne
geçirileceği, iş mevzuatına tâbi personel statüsüne geçmek istemeyenlerin
mevcut statü, sosyal ve özlük haklarıyla istihdamlarına devam olunacağı kurala
bağlanarak, iş mevzuatına geçmek istemeyenlerin mevcut statü, sosyal ve
özlük hakları korunmuştur.
Hisselerin
fiilen devredildiği ve Telekomünikasyon Hizmetlerinin Yürütülmesine İlişkin
İmtiyaz Sözleşmesi'nin imzalandığı 14.11.2005 tarihinden sonra,
hisselerinin yüzde elliden fazlası özel hukuk tüzel kişisine geçen Türk
Telekom kamu kuruluşu niteliğini kaybetmiştir.
Ancak,
406 sayılı Yasa'nın Ek 29. maddesinin, 5398 sayılı Kanun'un 14. maddesi ile
değişik birinci fıkrasında, özelleştirme tarihi itibarıyla Türk Telekom'da
çalışmakta olan personelin haklarının korunması amacıyla, hukuki
statülerini ve kamu kuramlarına nakil olanaklarını belirleyen bazı özel
düzenlemelere yer verilmiştir. Buna göre Türk Telekom hisselerinin devri
sonucu kamu payının yüzde ellinin altına düşmesi durumunda; Türk
Telekom'da, Ek 22. maddenin (a) bendinin bu Kanunla yürürlükten kaldırılan
hükümleri uyarınca belirlenen aslî ve sürekli görevlerde çalışmakta olanlar
ile 399 sayılı KHK'ye tâbi olarak kadrolu veya sözleşmeli personel
statüsünde çalışanlar ve kapsam dışı personel, kamu görevlerinden yüz
seksen gün aylıksız izinli sayılacaktır. Aynı maddeye göre, bu personel
belirtilen süre içinde Türk Telekom'da çalışmaya devam edecek malî ve özlük
hakları Türk Telekom tarafından karşılanacak, belirtilen süre içinde nakle
tâbi personelden Türk Telekom tarafından hizmetine ihtiyaç duyulmayanlar
tespit edildikleri tarihten, kendi isteği ile nakil talep edenler ise talep
tarihinden itibaren en geç doksan gün içinde nakil için Türk Telekom
tarafından Devlet Personel Başkanlığına bildirileceklerdir.
Anılan
yasal düzenlemeler karşısında Telekom AŞ.'nin özelleştirilmesi sonucunda,
işlevsel görevlerde bulunan ve ikamesi kısa sürede imkansız personelin
isteklerine bağlı olarak makul bir süre kamu görevlerinden aylıksız izinli
sayılarak özel hukuk tüzel kişisinde çalışmalarına olanak sağlandığı
anlaşılmaktadır Buna göre, söz konusu personelin, aylıksız izinli olarak
geçen sürede kamu personeli statüleri devam etmektedir.
Diğer
yandan,imtiyaz Sözleşmesi ile bir kamu hizmetini yürütmek hakkını elde eden
davalı şirkete, devir sonrasında yetişmiş personel yetersizliği nedeniyle
doğabilecek aksaklıkların önüne geçilebilmesi için, 406 sayılı Yasa
hükümleri ile tanınan ayrıcalıkların sonucu olarak da, bünyesinde belli
süre ile çalışmaya devam eden söz konusu personelin kamu kuramlarına naklen
atanmasının sağlanması amacıyla kimi görevler yüklenmiştir.
Bu
görevler kapsamında 406 sayılı Yasa hükümleri uyarınca davalı şirket
tarafından, hak sahibi personelinin Devlet Personel Başkanlığı'na
bildirmesi, bildirim ile beraber personelin nakledileceği kamu kurumunda
yararlanacağı parasal haklara esas olmak üzere memur maaş nakil ilmühaberi
düzenlenmesi, personelin ilişiğinin kesilmesi gibi işlemler bulunmaktadır.
Sayılan
işlemler, idare hukuku alanında hukuki sonuçlar doğurmakta ve ilgili
personelin nakledilecekleri kuramdaki statülerini, özlük ve parasal
haklarını belirlemekte esas alınmaktadır.
Belirtilen
nitelikleriyle, söz konusu işlemlerin kamu personeli hakkında ve idare
hukuku alanında tesis edilmiş birer idari işlem niteliğinde oldukları
anlaşılmaktadır.
Öte
yandan, davalı şirketin belirtilen statüsü ve özel yasa hükümleri gereğince
bazı kamusal ayrıcalıklara ve yükümlülüklere sahip olması nedeniyle
herhangi bir özel hukuk tüzel kişisinden farklı bir hukuki statü içinde
bulunduğu anlaşılmaktadır. Bu nedenle diğer özel hukuk tüzel kişilerinden
farklı bir ilişkisi bulunan tüzel kişilerin bazı işlemlerinin, nitelikleri
esas alınmak suretiyle de idari işlem niteliğindedir.
O halde,
imtiyaz sözleşmesi ile bir kamu hizmetini yürütmekle görevli ve yetkili
kılınması nedeniyle, diğer özel hukuk tüzel kişilerinden farklı olarak kimi
kamusal ayrıcalıklara ve yükümlülüklere tabi olan, 406 sayılı Yasa
hükümleri ile kamu kurumlarına nakil hakkı bulunan diğer bir ifade ile
kapsam dışı nakle tabi personeli ile ilgili olarak bazı kamusal görevler
yüklenen davalı şirketin, belirtilen görevleri kapsamında tesis ettiği
işlemlerin idari işlem niteliğinde olduğu ve bu işlemlerden kaynaklanan
uyuşmazlıkların idari yargının görevinde bulunduğu kabul edilmelidir.
Somut
uyuşmazlıkta özelleştirmeden önce statü hukuku hükümlerine tabi davacı
niteliğindeki personel, özelleştirme sonrası belirli bir süre içinde davalı
ile özel hukuk hükümlerine tabi olarak iş sözleşmesi kapsamında çalıştırılmakta,
nakledildiğinde tekrar statü hukuku kapsamına girmektedir. Davacının iş
sözleşmesi ile çalıştığı dönemde, davalı şirkete davacının ücreti konusunda
“artış oranının, kamudaki memur maaş artış oranında” olacağı yönünde
yükümlülük getirildiği gibi 406 sayılı Yasa hükümleri uyarınca davalı
şirkete, hak sahibi personeli Devlet Personel Başkanlığına bildirmesi;
bildirim ile beraber personelin nakledileceği kamu kurumunda yararlanacağı
parasal haklara esas olmak üzere memur maaş nakil ilmühaberi düzenlenmesi;
personelin ilişiğinin kesilmesi gibi işlemler yaptırıldığı görülmektedir.
Bu işlemlerin idare hukuku alanında hukuki sonuçlar doğurduğu ve ilgili
personelin nakledilecekleri kurumdaki statülerini, özlük ve parasal
haklarını belirlediği, söz konusu işlemlerin kamu personeli hakkında ve
idare hukuku alanında tesis edilmiş birer idari işlem niteliğinde oldukları
açık olup, idari işlemlerle ilgili uyuşmazlığın ise adli yargı yerinde
değil, idari yargı yerinde çözümlenmesi ve 5473 sayılı Kanundan kaynaklanan
ek ödeme alacağının tahsili istemiyle, anılan idareye karşı açılan
davalarda, idari yargı yerinin görevli olduğu kabul edilmelidir.
Nitekim,
Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulu'nun 07.04.2011 gün 2011/55 E. 2011/205
K. sayılı kararında da kamusal görevler yüklenen davalı şirketin bu
görevleri kapsamında, 5473 sayılı Kanun gereği tesis ettiği işlemlerin
idari işlem niteliğinde olduğu ve bu işlemlerden kaynaklanan
uyuşmazlıkların idari yargının görevinde bulunduğuna karar verilmiştir.
Bu
durumda mahkemece; somut uyuşmazlıkta idari yargı mahkemelerinin görevli
olduğunun kabulü ile bu doğrultuda karar verilmesi gerekirken, yanılgılı
değerlendirme ile önceki kararda direnilmesi usul ve yasaya aykırıdır.’’
demek suretiyle Diyarbakır 2. İş Mahkemesi’nin 25.06.2012 gün, E:2012/528,
K:2012/477 sayılı direnme kararının bozulmasına karar vermiştir.
Diyarbakır
2. İş Mahkemesi: Yargıtay Hukuk Genel Kurulu'nun bozma ilamına uyduktan
sonra 26.04.2013 gün, E:2013/305, K:2013/312 sayılı kararı ile özetle;
davanın görüm ve çözümünde idari yargı yerinin görevli olduğundan bahisle,
davanın görev yönünden reddine karar vermiş ve karar kesinleşmiştir.
Davacı
vekili aynı istemle bu kez idari yargı yerinde dava açmıştır.
Diyarbakır
3. İdare Mahkemesi: 06.06.2013 gün, E:2013/1662, K:2013/443 sayı ile
özetle; davanın görüm ve çözümünde adli yargı yerinin görevli olduğundan
bahisle, davanın görev yönünden reddine karar vermiştir.
İş bu
karara karşı yapılan itiraz üzerine Diyarbakır Bölge İdare Mahkemesi
28.10.2013 gün, E:2013/1891, K:2013/1849 sayılı kararı ile hükmün
onanmasına karar vermiştir.
Bu
karara karşı yapılan karar düzeltme başvurusu üzerine Diyarbakır Bölge
İdare Mahkemesi 31.01.2014 gün, E:2014/123, K:2014/262 sayılı kararı ile
karar düzeltme talebinin reddine karar vermiş ve karar kesinleşmiştir.
İNCELEME VE GEREKÇE :
Uyuşmazlık Mahkemesi Hukuk Bölümü’nün, Serdar
ÖZGÜLDÜR’ün Başkanlığında, Üyeler: Eyüp Sabri BAYDAR, Ali ÇOLAK, Sıddık YILDIZ,
Nurdane TOPUZ, Ayhan AKARSU ve Mehmet AKBULUT’un katılımlarıyla yapılan
5.5.2014 günlü toplantısında:
l-İLK İNCELEME: Dosya üzerinden 2247 sayılı Yasa’nın 27.
maddesi uyarınca yapılan incelemeye göre; adli ve idari yargı yerleri
arasında 2247 sayılı Yasa’nın 14.maddesinde öngörülen biçimde olumsuz görev
uyuşmazlığı doğduğu, idari yargı dosyasının, davacı vekilinin talebi
üzerine, adli yargı dosyası da temin edilmek suretiyle, Uyuşmazlık
Mahkemesi’ne gönderildiği ve usule ilişkin herhangi bir noksanlık
bulunmadığı anlaşıldığından görev uyuşmazlığının esasının incelenmesine oy
birliği ile karar verildi.
II-ESASIN İNCELENMESİ: Raportör-Hakim Selim Şamil
KAYNAK’ın, davanın çözümünde adli yargının görevli olduğu yolundaki raporu
ile dosyadaki belgeler okunduktan; ilgili Başsavcılarca görevlendirilen
Yargıtay Cumhuriyet Savcısı Mehmet BAYHAN ile Danıştay Savcısı Mehmet Ali
GÜMÜŞ’ün davada adli yargının görevli olduğu yolundaki sözlü açıklamaları
da dinlendikten sonra GEREĞİ GÖRÜŞÜLÜP DÜŞÜNÜLDÜ:
Dava,davalı kurumda görev yapmakta iken,406 sayılı
Yasa'nın Ek-29. maddesi ile 4046 sayılı Yasa'nın 22.maddesine göre adı
Devlet Personel Başkanlığına bildirilen, sonrasında başka bir kamu kurumu
emrine atanan davacı tarafından, maaş nakil ilmühaberinin yanlış düzenlendiği
iddiasıyla yeniden düzenlenmesi ve bundan kaynaklı olduğu iddia olunan
zararın tazmini istemiyle açılmıştır.
1953 tarih ve 6145
sayılı Yasa ile, Türkiye Cumhuriyeti Posta, Telgraf ve Telefon İşletmesi
kurulmuş; 1924 tarih ve 406 sayılı Telgraf ve Telefon Kanunu’nun 10.6.1994
tarih ve 4000 sayılı Yasa’yla değiştirilen 1. maddesi ile, posta ve telgraf
tesis ve işletmesine ilişkin hizmetler, Posta İşletmesi Genel Müdürlüğü’nce
(P.İ), telekomünikasyon hizmetleri ise, “Türk Telekomünikasyon Anonim
Şirketi (Şirket)” tarafından yürütülecek şekilde yeniden yapılandırılmıştır.
27.1.2000 tarih ve
4502 sayılı Yasa’nın 1. maddesi ile, 406 sayılı Yasa’nın 1. maddesine
eklenen dokuzuncu fıkrada, “Türk Telekom, bu Kanun ve özel hukuk
hükümlerine tabi bir anonim şirkettir. Kamu İktisadi Teşebbüslerinin
kuruluş, teşkilât ve faaliyetleri ile ilgili mevzuat Türk Telekom’a
uygulanmaz. Sadece, Türkiye Büyük Millet Meclisi denetimine ilişkin
2.4.1987 tarihli ve 3346 sayılı Kanunun 9 uncu maddesi hükümleri uygulanır”
denilmiş; anılan fıkra hükmü, 12.5.2001 tarih ve 4673 sayılı Yasa’nın 1.
maddesi ile değiştirilmiş ve “Türk Telekom, bu Kanun ve özel hukuk
hükümlerine tabi bir anonim şirkettir. Bu Kanun hükümleri saklı kalmak
üzere, kamu iktisadi teşebbüsleri de dahil, sermayesinin yarısından fazlası
kamuya ait olan kamu kurum, kuruluş ve ortaklıklarına uygulanan mevzuat
Türk Telekom’a uygulanmaz. Sermayesinin yarısından fazlası kamuda kaldığı
sürece,Türkiye Büyük Millet Meclisi denetimine ilişkin 2.4.1987 tarihli ve
3346 sayılı Kanunun 9 uncu maddesi hükümleri uygulanır.16.7.1965 tarihli ve
697 sayılı Kanun ile milli güvenlik ve kamu düzeniyle sıkıyönetim ve
seferberlik hallerinde telekomünikasyon hizmetlerinin yürütülmesine ilişkin
özel kanunların hükümleri saklıdır”; Ek 29. maddesinin 3.7.2005 gün ve 5398
sayılı Kanun’un 14. maddesi ile değişik birinci fıkrasında, “Türk Telekom
hisselerinin devri sonucu kamu payının yüzde ellinin altına düşmesi
durumunda; Türk Telekomda ek 22 nci maddenin (a) bendinin bu Kanunla
yürürlükten kaldırılan hükümleri uyarınca belirlenen aslî ve sürekli
görevlerde çalışmakta olanlar ile 22.1.1990 tarihli ve 399 sayılı Kanun
Hükmünde Kararnameye tâbi olarak kadrolu veya sözleşmeli personel
statüsünde çalışanlar ve kapsam dışı personel, kamu görevlerinden yüzseksen
gün aylıksız izinli sayılır…” denilmiştir.
Öte
yandan; 406 sayılı Yasa’nın 4502 sayılı Yasa ile değişik 2. maddesinin (c)
bendinin birinci alt bendinin birinci cümlesinde, “Türk Telekom;
telekomünikasyon şebekeleri üzerinden sunulan ulusal ve uluslararası ses
iletimini ihtiva eden telefon hizmetlerini, 31.12.2003 tarihine kadar bu
Kanun ve görev sözleşmesi çerçevesinde tekel olarak yürütür” denildikten
sonra, anılan (c) bendinin birinci alt bendine 12.5.2001 tarih ve 4673
sayılı Yasa ile eklenen üçüncü cümlede, “Ancak, Türk Telekom’daki kamu payı
%50’nin altına düştüğünde, Türk Telekom’un tüm tekel hakları 31.12.2003
tarihinden önce de olsa ortadan kalkmış olur” denilmiş; 4502 sayılı
Yasa’nın Geçici 3. maddesi ile de Türk Telekomünikasyon A.Ş., 233 sayılı
KHK’nin ekindeki “B-Kamu İktisadi Kuruluşları (KİK)” bölümünde yer alan
kuruluşlar listesinden çıkarılmıştır.
Bu
düzenlemeler birlikte değerlendirildiğinde, telekomünikasyon şebekeleri
üzerinden sunulan ulusal ve uluslararası ses iletimini ihtiva eden telefon
hizmetlerini 31.12.2003 tarihine kadar “tekel” olarak yürütmekle görevli
kılınan ve çoğunluk hisseleri kamuya ait bulunan Türk Telekom’un, tekel
kapsamında kamu hizmeti yürüten, ancak kuruluş yasasındaki son düzenlemeler
ile kendine özgü statüye sahip olan ve sermayesindeki kamu payı %50’nin
altına düşünceye kadar kamu kuruluşu niteliğini taşıyan bir kuruluş olduğu
tartışmasızdır.
Özelleştirme
kapsamında bulunan Türk Telekomünikasyon A.Ş.’deki tamamı Hazineye ait
bulunan hisselerden % 55’i, Bakanlar Kurulu’nun 25.7.2005 tarih ve
2005/9146 sayılı “Türk Telekomünikasyon Anonim Şirketi (Türk Telekom)’nin %
55 Oranındaki Hissesinin Blok Olarak Satışına İlişkin Nihai Devir
İşlemlerine Dair Kararın Yürürlüğe Konulması Hakkında Karar”ı uyarınca,
14.11.2005 tarihli Hisse Satış Sözleşmesi ile (6.550.000.000 USD. bedelle)
Ojer Telekomünikasyon A.Ş.’ne satılmıştır.
Bu
sürece paralel olarak Türk Telekom personelinin durumu incelendiğinde:
Türk
Telekom A.Ş., 4502 sayılı Yasa’nın 29.1.2000 tarih ve 23948 sayılı Resmi
Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe girdiği dikkate alındığında, 29.1.2000
tarihi itibariyle 233 sayılı KHK kapsamı
dışında kalmış ve anılan KHK eki cetvellerden çıkarılmış olması nedeniyle,
Uyuşmazlık Mahkemesi Genel Kurulu’nun
22.1.1996 gün ve E:1995/1, K:1996/1 sayılı ve özelleştirme
kapsamında bulunan kamu iktisadi teşebbüslerinde
sözleşmeli veya kapsam dışı statüde çalışan personelin kurumları ile olan
ilişkilerinden doğan anlaşmazlıkların çözüm yerinin idari yargı olduğu yolundaki
İlke Kararı kapsamı dışında değerlendirilmesi gerekmektedir.
Anılan
4502 sayılı Yasa’nın 13. maddesi ile 406 sayılı Yasa’ya eklenen Ek 22.
maddenin (a) bendinde, “a) Personelin statüsü: Telekomünikasyon
hizmetlerinin gerektirdiği asli ve sürekli görevler telekomünikasyon
alanında sekiz yıl tecrübeye sahip ve en az dört yıllık yüksek öğrenim
görmüş bir genel müdür ile kadro, unvan, derece ve sayıları Yönetim
Kurulunun önerisi ve Bakanlığın teklifi üzerine bu Kanunun yürürlüğe
girdiği tarihten itibaren yüzseksen gün içerisinde Bakanlar Kurulu Kararı
ile belirlenen kadrolarda istihdam edilen personel eliyle yürütülür. Bu
personel hakkında bu Kanunda öngörülen hükümler saklı kalmak üzere 399
sayılı Kanun Hükmünde Kararname hükümleri uygulanır. Bunların dışında kalan
personel iş mevzuatı uyarınca istihdam edilir. İş mevzuatına göre istihdam
edilenlere ilişkin kayıt ve şartlar Yönetim Kurulu tarafından tayin olunur”
hükmüne yer verilmiş; bu bent hükmü, 4673 ve 5189 sayılı Yasalarla yapılan
değişiklikler sonucunda; “a) Personelin statüsü: (Ek ibare:
12.5.2001-4673/6. md.) Türk Telekomdaki kamu payı %50’nin altına düşünceye
kadar, Türk Telekom Yönetim Kurulu üyeliklerine atanacaklarda Devlet
memurluğuna atanabilme genel şartlarına sahip olma ve en az dört yıllık
yüksek öğrenim görme şartları aranır. (Mülga ikinci ve üçüncü cümle:
16.6.2004-5189/12 md.) Bunların dışında kalan personel iş mevzuatı uyarınca
istihdam edilir. İş mevzuatına göre istihdam edilenlere ilişkin kayıt ve
şartlar Yönetim Kurulu tarafından tayin olunur” hükmünü almış; aynı
maddenin (b) bendinin ikinci paragrafında da iş mevzuatına tabi olan Türk
Telekom çalışanlarının aylık ücretlerinin kendilerini atamaya yetkili olan
Yönetim Kurulu tarafından tespit olunacağı kurala bağlanmıştır.
406
sayılı Yasa’nın anılan Ek 22.maddesi uyarınca,Türk Telekom A.Ş. Genel
Müdürlüğü’ne ait asli ve sürekli kadrolar belirlenerek 4.4.2000 tarih ve
24010 (Mükerrer) sayılı R.G. de yayımlanan 31.3.2000 tarih ve 2000/331
sayılı Bakanlar Kurulu Kararı ekinde yer alan listede: merkez teşkilatı
için 100 ve taşra teşkilatı için 100 (6 Bölge Müdürü, 12 Bölge Müdür
Yardımcısı ve 82 İl Telekom Müdürü) kadro ihdas edilmiş; öte yandan, aynı
Yasa maddesinin verdiği yetkiye dayanılarak hazırlanan “Türk
Telekomünikasyon A.Ş. Kapsam Dışı Personel Yönetmeliği” adı altındaki düzenleme,
Yönetim Kurulunun 31.8.2000 tarih ve 407 sayılı kararıyla kabul edilmek
suretiyle yürürlüğe konulmuştur.
Kanunla,
Kurumda görev yapan personelden asli ve sürekli görev yapacak olanları
kadro unvanı itibariyle belirlemek konusunda Bakanlar Kurulu'na yetki
verildiği açıktır. Bu yetki 4502 sayılı Kanun’un yürürlüğe girdiği
29.1.2000 tarihi ile 5189 sayılı Kanun’un yürürlüğe girdiği 2.7.2004
tarihleri arasında geçerli olmuştur.
Anayasa’nın
128. maddesinde, “Devletin, kamu iktisadî teşebbüsleri ve diğer kamu
tüzelkişilerinin genel idare esaslarına göre yürütmekle yükümlü oldukları
kamu hizmetlerinin gerektirdiği aslî ve sürekli görevler, memurlar ve diğer
kamu görevlileri eliyle görülür” denilmiştir.
406
sayılı Yasa’nın Ek 29. maddesinin 3.7.2005 tarih ve 5398 sayılı Kanun’la
değişik birinci fıkrasında, “Türk Telekom hisselerinin devri sonucu kamu
payının yüzde ellinin altına düşmesi durumunda; Türk Telekomda ek 22 nci
maddenin (a) bendinin bu Kanunla yürürlükten kaldırılan hükümleri uyarınca
belirlenen asli ve sürekli görevlerde çalışmakta olanlar ile 22.1.1990
tarihli ve 399 sayılı Kanun Hükmünde Kararnameye tabi olarak kadrolu veya
sözleşmeli personel statüsünde çalışanlar ve kapsam dışı personel, kamu
görevlerinden yüzseksen gün aylıksız izinli sayılır.Bu personel belirtilen
süre içinde Türk Telekomda çalışmaya devam eder ve hisse devir tarihinden
nakli için Devlet Personel Başkanlığına bildirildikleri tarihe kadarki
aylık ücret, harcırah, sağlık giderleri, cenaze giderleri ve ölüm yardımı
ile diğer mali ve özlük hakları Türk Telekom tarafından karşılanır…”
denilerek, yasa koyucu tarafından Türk Telekom’da 22.1.1990 tarihli ve 399
sayılı Kanun Hükmünde Kararnameye tabi olarak sözleşmeli personel
statüsünde çalışanlar ile kapsam dışı personel, kamu personeli sayılmıştır.
Olayda,
davalının hisse devir (14.11.2005) tarihinde çalışmakta iken, 406 sayılı
Yasa'nın Ek-29. maddesi ile 4046 sayılı Yasa'nın 22. maddesine göre adı Devlet
Personel Başkanlığına bildirilen ve sonrasında başka bir kamu kurumu emrine
atanan davacı tarafından, maaş nakil ilmühaberinin yeniden düzenlenmesi ve
yanlış düzenlenmesi sebebiyle uğranıldığı iddia olunan zararın tazmini
istemiyle dava açılmıştır.
2577
sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu’nun “İdari Dava Türleri ve İdari Yargı
Yetkisinin Sınırı” başlıklı 2. maddesinin değişik 1 numaralı bendinde:
“a) (Değişik: 8.6.2000-4577/5 md.) İdari işlemler
hakkında yetki, şekil, sebep, konu ve maksat yönlerinden biri ile hukuka
aykırı olduklarından dolayı iptalleri için menfaatleri ihlal edilenler
tarafından açılan iptal davaları,
b) İdari
eylem ve işlemlerden dolayı kişisel hakları doğrudan muhtel olanlar
tarafından açılan tam yargı davaları,
c)
(Değişik: 18.12.1999-4492/6 md.) Tahkim yolu öngörülen imtiyaz şartlaşma ve
sözleşmelerinden doğan uyuşmazlıklar hariç, kamu hizmetlerinden birinin
yürütülmesi için yapılan her türlü idari sözleşmelerden dolayı taraflar
arasında çıkan uyuşmazlıklara ilişkin davalar” idari dava türleri olarak
sayılmış olup;kural olarak, idari yargıda ancak Devlete ve kamu tüzel
kişilerine karşı açılan davalara bakılabilir.
Buna
göre, iptali istenilen işlemin tesis edildiği ve davanın açıldığı tarihte
davalı mevkiinde kamu kuruluşu niteliği taşımayan Türk Telekomünikasyon
A.Ş.'nin olması karşısında, idari yargı yetkisi kapsamında açılmış bir
idari dava bulunduğundan söz etmek olanaksız olduğundan, uyuşmazlığın, özel
hukuk hükümlerine göre görüm ve çözümünde adli yargı yerinin görevli olduğu
sonucuna varılmıştır.
Açıklanan nedenlerle, davanın görüm ve çözümünde
adli yargı görevli olduğundan Diyarbakır 2. İş Mahkemesinin görevsizlik
kararının kaldırılmasına karar vermek gerekmiştir.
SONUÇ :
Davanın çözümünde ADLİ YARGININ görevli olduğuna, bu nedenle Diyarbakır 2.
İş Mahkemesinin 26.04.2013 gün, E:2013/305, K:2013/312 sayılı GÖREVSİZLİK
KARARININ KALDIRILMASINA, 5.5.2014 gününde OY BİRLİĞİ İLE KESİN OLARAK
karar verildi.
—— • ——
Uyuşmazlık Mahkemesi
Başkanlığından:
18-ESAS NO : 2014/504
KARAR NO: 2014/546
KARAR TR : 05.05.2014
(Hukuk Bölümü)
ÖZET :
Davacı tarafından kurumundan aldığı resmi diş sevki uyarınca yaptırmış
olduğu tedavi sonrasında serbest diş hekimine ödediği diş tedavi ücretinin
eksik ödenmesi nedeniyle yapılan başvurunun reddine ilişkin işlemin iptali
ile ödenmeyen diş tedavi bedelinin ödenmesi istemiyle açtığı davanın, İDARİ
YARGI YERİNDE çözümlenmesi gerektiği hk.
K A R A R
Davacı : A.E.
Vekili : Av. A.Ö.
Davalı : Kayseri Valiliği
Vekili :
Av. G.Ş.
O L A Y : Davacı vekili dava
dilekçesinde özetle; davacı tarafından, kurumundan aldığı diş sevki
uyarınca yaptırmış olduğu tedavi sonrasında serbest diş hekimine ödediği
diş tedavi ücreti karşılığında tarafına eksik ödenen 3.215,64 TL’nin
ödenmesi istemiyle yapılan 17.2.2009 günlü başvurunun reddine ilişkin
3.3.2009 gün ve 6454 sayılı işlemin; konuyla ilgili yargı kararlarının da
diş tedavisi nedeniyle serbest diş hekimine ödenen miktarın tamamının
ilgiliye ödenmesi gerektiği yönünde olduğu, ödenmemesinin hukuka aykırı
olduğunu ileri sürülerek iptali ile ödenmeyen diş tedavi bedeli olan
3.215,64 TL’nın idareye başvuru tarihinden itibaren işleyecek yasal faizi
ile birlikte tazmini istemiyle idari yargı yerinde dava açmıştır.
MERSİN 2. İDARE MAHKEMESİ
: 31.12.2010 gün ve E: 2010/2064, K: 2010/1940 sayı ile, görülmekte olan
davanın açıldığı tarihte (13.4.2009) 5510 sayılı Kanunun yürürlükte olması
nedeniyle anılan 5510 sayılı Kanun hükümleri uyarınca bakiye 3.215,64 TL
diş tedavi bedelinin ödenip ödenemeyeceği hususu değerlendirileceğinden, bu
davanın görüm ve çözümünde adli yargı yerinin (İş Mahkemesi) görevli olduğu
ve işin esasının mahkemelerince incelenme olanağının bulunmadığı sonucuna
varıldığı gerekçesiyle davanın görev yönünden reddine karar vermiş, bu
karara davacı vekilince itiraz edilmiştir.
Adana Bölge İdare
Mahkemesi : 5.5.2011 gün ve E: 2011/2501, K: 2011/2313 sayı ile, itirazın
reddine kararın onanmasına karar vermiş, bu karar kesinleşmiştir.
Davacı vekili, bu kez aynı
istemle adli yargı yerinde dava açmıştır.
Kayseri 1. İş Mahkemesi : 28.11.2011 gün ve E:2011/352,
K:2011/545 sayı ile, davanın kabulü ile, 3.215,64 TL alacağın idareye
başvuru tarihinden itibaren yasal faizi ile birlikte davalı tarafından
tahsiline ve davacı tarafa ödenmesine karar vermiş, bu karar davalı idare vekilince
temyiz edilmiştir.
Yargıtay 10. Hukuk Dairesi
: 25.1.2013 gün ve E: 2012/23505, K: 2013/977 sayı ile, davacının,
tedavisinin başladığı 1.9.2005 tarihinde halen memur olarak çalıştığı
gözetildiğinde; uyuşmazlığın çözümünün idari yargının görev alanına girdiği
gözetilerek, davanın, yargı yolu nedeniyle reddine karar verilmesi
gerekirken, işin esasına girilerek yazılı şekilde karar verilmiş olması
usul ve yasaya aykırı olup, bozma nedeni olduğu gerekçesiyle hükmün bozulmasına
karar vermiştir.
KAYSERİ 1. İŞ MAHKEMESİ : 25.6.2013 gün ve E:2013/120,
K:2013/482 sayı ile, bozma kararına uyarak, uyuşmazlığın çözümünün idari
yargı görevi içinde kalması nedeniyle, yargı yolu caiz olmadığından davanın
usul yönünden reddine karar vermiş, bu karar davacı vekilince temyiz
edilmiştir.
Yargıtay 10. Hukuk Dairesi
: 19.12.2013 gün ve E:2013/20448, K:2013/25042 sayı ile, hükmün onanmasına
karar vermiş, bu karar kesinleşmiştir.
Davacı vekili idari ve
adli yargı yerlerince verilmiş olan görevsizlik kararları nedeniyle
oluştuğunu ileri sürdüğü olumsuz görev uyuşmazlığının giderilmesi istemiyle
başvuruda bulunmuştur.
İNCELEME VE GEREKÇE:
Uyuşmazlık Mahkemesi Hukuk Bölümü’nün, Serdar
ÖZGÜLDÜR’ün Başkanlığında, Üyeler: Eyüp Sabri BAYDAR, Ali ÇOLAK, Sıddık
YILDIZ, Nurdane TOPUZ, Ayhan AKARSU ve Mehmet AKBULUT‘un katılımlarıyla
yapılan 05.05.2014 günlü toplantısında:
l-İLK İNCELEME:Dosya üzerinde 2247 sayılı Yasa’nın
27. maddesi uyarınca yapılan incelemeye göre; adli ve idari yargı yerleri
arasında 2247 sayılı Yasa'nın 14. maddesinde öngörülen biçimde olumsuz
görev uyuşmazlığı doğduğu, idari ve adli yargı dosyalarının 15. maddede
belirtilen yönteme uygun olarak davacının istemi üzerine son görevsizlik
kararını veren mahkemece Uyuşmazlık Mahkemesi'ne gönderildiği ve usule ilişkin
işlemlerde herhangi bir noksanlık bulunmadığı anlaşıldığından görev
uyuşmazlığının esasının incelenmesine oy birliği ile karar verildi.
II-ESASIN İNCELENMESİ: Raportör-Hakim Gülşen AKAR
PEHLİVAN’ın, davanın çözümünde idari yargının görevli olduğu yolundaki
raporu ile dosyadaki belgeler okunduktan; ilgili Başsavcılarca
görevlendirilen Yargıtay Cumhuriyet Savcısı Mehmet BAYHAN ile Danıştay
Savcısı Mehmet Ali GÜMÜŞ’ün davada idari yargının görevli olduğu yolundaki
sözlü açıklamaları da dinlendikten sonra GEREĞİ GÖRÜŞÜLÜP DÜŞÜNÜLDÜ:
Dava,
davacı tarafından kurumundan aldığı resmi diş sevki uyarınca yaptırmış
olduğu tedavi sonrasında serbest diş hekimine ödediği diş tedavi ücreti
karşılığında tarafına eksik ödenen 3.215,64 TL’nın ödenmesi sitemiyle
yapılan 17.2.2009 günlü başvurunun reddine ilişkin 3.3.2009 gün ve 6454
sayılı işlemin iptali ile ödenmeyen diş tedavi bedeli olan 3.215,64 TL’nın
idareye başvuru tarihinden itibaren işleyecek yasal faiziyle birlikte
tazmini istemiyle açılmıştır.
Dosyanın
incelenmesinden, davacının Kayseri İli, Sarız Merkez Sağlık Ocağında
memur olarak görev yaptığı, diş rahatsızlığı nedeniyle 90 gün içinde
tedavisinin tamamlanamayacağının belirtilmesi üzerine tedavisini özel diş
hekiminde devam ettirdiği ve yapılan tedavi sonucunda davacının 3.215,64-TL
tedavi ücreti ödediği, ödemiş olduğu diş tedavi ücreti olan bu miktarın
ödenmesi istemiyle davalı idareye başvurduğu, bu başvurusunun 3.3.2009
tarihli ve 6454 sayılı işlemle reddedilmesi üzerine, anılan işlemin iptali
ile diş tedavisi için harcanan bedelin idareye başvuru tarihinden itibaren
işleyecek yasal faiziyle birlikte ödenmesine karar verilmesi istemiyle
bakılan davanın açıldığı anlaşılmaktadır.
31.5.2006
tarih ve 5510 sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu
506, 1479, 2925, 2926 ve 5434 sayılı Kanunlar kapsamındaki hizmet akdine
göre ücretle çalışanlar (Sosyal Sigortalılar), kendi hesabına çalışanlar
(Bağ-Kur’lular), tarımda kendi adına ve hesabına çalışanlar (Tarım
Bağ-Kur’luları), tarım işlerinde ücretle çalışanlar, (Tarım sigortalıları),
devlet memurları ve diğer kamu görevlilerini (Emekli Sandığı
İştirakçileri), geçici maddelerle korunan haklar dışında, sosyal güvenlik
ve sağlık hizmetleri yönünden yeni bir sisteme tabi tutmuş, beş farklı
emeklilik rejimini aktüeryal olarak hak ve hükümlülükler yönünden tek bir
sosyal güvenlik sistemi altında toplamıştır. 5510 sayılı Kanunun iptali
amacıyla açılan davada Anayasa Mahkemesi, 15.12.2006 tarih ve E: 2006/111,
K: 2006/112 sayılı kararıyla, anılan Kanunun birçok maddesi ile birlikte,
bu Kanunun yürürlük tarihinden önce 5434 sayılı T.C. Emekli Sandığı Kanunu
hükümlerine tabi olarak görev yapmakta olan memurlar ve diğer kamu
görevlilerini diğer sigortalılarla aynı sisteme tabi kılan (başta 4/c
maddesi) hükümlerin iptaline karar vermiş; bu karardan sonra kabul edilen
17.04.2008 tarih ve 5754 sayılı Kanunla 5510 sayılı Kanunda düzenlemeler
yapılmış ve anılan Kanuna eklenen Geçici 1 nci ve Geçici 4 ncü maddelerle,
5754 sayılı Kanunun yürürlüğe girdiği 1 Ekim 2008 tarihinden önce 5510
sayılı Kanunun 4 ncü maddesinin birinci fıkrasının (c) bendi kapsamında
olanlar (memurlar ile diğer kamu görevlileri) ile bunların dul ve yetimleri
hakkında, bu Kanunla yürürlükten kaldırılan hükümleri de dahil 5434 sayılı
Kanun hükümlerine göre işlem yapılacağı hüküm altına alınmıştır. 5754
sayılı Kanunun kimi hükümlerinin iptali istemiyle açılan dava Anayasa
Mahkemesi’nin 30.3.2011 tarih ve E: 2008/56, K:2011/58 sayılı kararı ile
reddedilmiştir.
5510 sayılı
Kanunun 101 nci maddesinde yer alan “…bu Kanun hükümlerinin uygulanmasıyla
ilgili ortaya çıkan uyuşmazlıklar İş Mahkemelerinde görülür.” bölümünün
iptali istemiyle yapılan itiraz başvurusunda Anayasa Mahkemesi, 22.12.2011
tarih ve E: 2010/65, K: 2011/169 sayılı kararıyla (RG. 25.1.2012, Sayı:
28184) davayı redle sonuçlandırmakla birlikte; söz konusu kararın
Mahkememiz önündeki uyuşmazlığa ışık tutacak şekilde şu gerekçeye
dayandırmıştır: “…5754 sayılı Kanunun yürürlüğe girmesinden önce memur ve
diğer kamu görevlisi olarak çalışmakta olanlar, evvelce olduğu gibi 5434
sayılı Kanun hükümlerine tabi olacaklar ve bunların emeklileri bakımından
da aynı Kanun hükümleri uygulanmaya devam edecek; ancak 5754 sayılı
Kanun’un yürürlüğe girmesinden sonra memur ve diğer kamu görevlileri olarak
çalışmaya başlayanlar ise 5510 sayılı Kanunun 4/c maddesi uyarınca, bu
Kanun hükümlerine tabi sigortalı sayılacak ve haklarında 5434 sayılı Kanun
değil, 5510 sayılı Kanun’un öngördüğü kural ve esaslar uygulanacak; ihtilaf
halinde de adli yargı görevli bulunacaktır. 5754 sayılı Kanunun
yürürlüğüyle birlikte, artık Sosyal Sigortacılık esasına göre faaliyet
gösteren ve yaptığı, tesis ettiği işlem ve muameleler idari işlem sayılamayacak
bir sosyal güvenlik kurumunun varlığından söz etmek gerekli bulunmaktadır.
5754 sayılı Kanun’un yürürlüğe girmesinden önce iştirakçisi sıfatıyla
çalışmakta olan memurlar ve diğer kamu görevlileri ile emekli sıfatıyla
5434 sayılı Kanun’a göre emekli, dul ve yetim aylığı almakta olanlar ve
ayrıca memurlar ve diğer kamu görevlilerinden ileride emekliliğe hak
kazanacaklar yönünden ise Sosyal Güvenlik Kurumu’nun tesis edeceği işlem ve
yapacağı muameleler idari işlem niteliğini korumaya devam edecek, bunlara
ilişkin ihtilaflarda da evvelce olduğu gibi idari yargı görevli olmaya
devam edecektir. Bu bakımdan 5510 sayılı Kanunun yürürlüğünden sonra, prim
esasına dayalı yani sistemin içeriği ve Kanun kapsamındaki iş ve işlemlerin
niteliği göz önünde bulundurulduğunda, itiraz konusu kuralla, yargılamanın
bütünlüğü ve uzman mahkeme olması nedeniyle Kanun hükümlerinin uygulanması
ile ortaya çıkan uyuşmazlıkların çözümünde iş mahkemelerinin
görevlendirilmesinde Anayasa’ya aykırılık görülmemiştir. Ancak, yukarıda
açıklandığı üzere 5754 sayılı Kanun’un yürürlüğe girmesinden önce statüde
bulanan memurlar ve diğer kamu görevlileri ile ilgili sosyal güvenlik
mevzuatının uygulanmasından doğan idari işlem ve idari eylem niteliğindeki
uyuşmazlıklarda idari yargının görevinin devam edeceği açıktır…”
Yukarıda
sözü edilen mevzuat hükümlerinin ve Anayasa Mahkemesi kararının birlikte
değerlendirilmesinden, 5510 sayılı Kanunun yürürlüğe girmesinden önce memur
ve diğer kamu görevlisi olarak çalışmakta olanlar, daha önce olduğu üzere
5434 sayılı Kanun hükümlerine tabi olacakları gibi bunların emeklilikleri
bakımından da aynı Kanun hükümlerinin uygulanmaya devam edileceği; ancak,
bu Kanunun yürürlüğe girmesinden sonra memur ve diğer kamu görevlisi olarak
çalışmaya başlayanların ise 5510 sayılı Kanunun 4/c maddesi uyarınca, bu
Kanun hükümlerine tabi sigortalı sayılacağı ve haklarında 5434 sayılı
Kanunun değil 5510 sayılı Kanunun öngördüğü kural ve esasların uygulanacağı
dolayısıyla ihtilafların da adli yargı yerinde çözümleneceği açıktır.
Kaldı
ki; T.C. Anayasası’nın 158.maddesindeki “…diğer mahkemelerle, Anayasa
Mahkemesi arasındaki görev uyuşmazlıklarında Anayasa Mahkemesi’nin kararı
esas alınır ” hükmü uyarınca Anayasa Mahkemesi kararının bu uyuşmazlığın
çözümünde esas alınacağı tartışmasızdır.
Bu
durumda, 5510 sayılı Kanun'un yürürlüğe girmesinden önce iştirakçi
sıfatıyla çalışmakta olan memurlar ve diğer kamu görevlileri ile emekli
sıfatıyla 5434 sayılı Kanuna göre emekli, dul ve yetim aylığı almakta
olanlar ve ayrıca memurlar ve diğer kamu görevlilerinden ileride emekliliğe
hak kazanacaklar yönünden Sosyal Güvenlik Kurumunca tesis edilen işlem ve
yapacağı muamelelerin “idari işlem” ve “idari eylem” niteliğini korumaya
devam edeceği, dolayısıyla, 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanununun
2/1-a maddesinde belirtilen idari işlemler hakkında yetki, şekil, sebep,
konu ve maksat yönlerinden biri ile hukuka aykırı olduklarından dolayı
iptalleri için menfaatleri ihlal edilenler tarafından açılan iptal davaları
kapsamında bulunan, 5754 sayılı Kanun'un yürürlüğe girdiği tarihten önce
emekli sandığı iştirakçisi olan davacı tarafından açılan davanın, görüm ve
çözümünün idari yargı yerinde görüleceği sonucuna varılmıştır.
Açıklanan nedenlerle, Mersin 2. İdare Mahkemesinin
görevsizlik kararının kaldırılması gerekmiştir.
SONUÇ : Davanın görüm ve çözümünde İDARİ YARGININ görevli
olduğuna, bu nedenle Mersin 2. İdare Mahkemesinin 31.12.2010
gün ve E: 2010/2064, K: 2010/1940 sayılı GÖREVSİZLİK
KARARININ KALDIRILMASINA, 05.05.2014 gününde OY BİRLİĞİ İLE KESİN OLARAK
karar verildi.
—— • ——
Uyuşmazlık Mahkemesi
Başkanlığından:
19-ESAS NO : 2014/509
KARAR NO: 2014/550
KARAR TR : 05.05.2014
(Hukuk Bölümü)
ÖZET : Emekli Sandığı
emeklisi iken 30.12.1993 tarihinde vefat eden babasından dolayı yetim
aylığı alan davacının, aylığının kesilmesi ve geçmiş
yıllarda ödenen aylıklara ilişkin olarak faiz alacağı çıkartılmasına
ilişkin davalı idare işleminin iptali ile ödemek zorunda
kaldığı aylıkların yasal faiziyle birlikte iadesi istemiyle açılan davanın,
İDARİ YARGI yerinde çözümlenmesi gerektiği hk.
K A R A R
Davacı :
M.F.T.
Vekili :
Av. O.B.Y.
Davalı :
Sosyal Güvenlik Kurumu Başkanlığı
Vekili :
Av. M.U.
O L A
Y : Davacı 30.12.1993 tarihinde
vefat eden babasından dolayı almakta olduğu yetim aylığının, A. Üniversitesi
Kamu Yönetimi hazırlık sınıfına başladığı halde, 1.2.2003 – 31.7.2004
tarihleri arasında borç çıkarılarak 6.057,75 TL’nın tarafından 20.8.2004 –
27.11.2008 tarihleri arasında taksitle ödendikten sonra kendisinden söz konusu
borçdan dolayı 4.668,98 TL faiz talep edilmesine ilişkin işlemin iptali ile
6.10.2003 tarihinden memuriyete başladığı 25.9.2005 tarihine kadar geçen
dönemde üniversite öğrencisi olması sebebiyle geri ödemek zorunda kaldığı
6.057,75 TL ile birlikte alması gereken yetim aylıklarının yasal faiziyle
birlikte tarafına ödenmesi istemiyle idari yargı yerinde dava açmıştır.
ANKARA
8. İDARE MAHKEMESİ : 17.11.2009 gün ve E: 2009/137, K: 2009/1739 sayı ile,
dava konusu işlemin tesis edildiği tarih itibariyle 5510 sayılı Kanunun
yürürlükte olduğu ve söz konusu kanunun 96. maddesinin ve buna ilişkin
yönetmeliğin uygulanması suretiyle davacı adına geriye doğru beş yıl için
borç çıkarma işleminin tesis edildiği anlaşılmakla; 5510 sayılı Kanunun
uygulanmasından doğan işbu uyuşmazlığın, yasa hükümleri uyarınca adli
yargıda (İş Mahkemelerinde) görülüp çözümlenmesi gerektiği sonucuna
varıldığı gerekçesiyle davanın görev yönünden reddine karar vermiş, bu
karar kesinleşmiştir.
Davacı,
bu kez aynı istemle adli yargı yerinde dava açmıştır.
Ankara
14. İş Mahkemesi : 29.7.2011 gün ve E: 2010/431, K: 2011/700 sayı ile,
davacının 6/10/2003–25.9.2005 tarihleri arasında üniversite öğrencisi
olduğundan bu döneme ilişkin kurum işlemlerinin yerinde bulunmadığı ve
iptali, 6/10/2003–25.9.2005 tarihleri arasına ilişkin yetim aylıklarının
yasal faizi ile birlikte davacıya ödenmesi, 6/10/2003–25.9.2005 tarihleri
arasında davacıdan icra tehdidi altında tahsil edilen meblağın davacıya
iadesine, 6/10/2003–25.9.2005 tarihleri arasındaki döneme ilişkin olarak
Kurum’a faiz vs. borcu bulunmadığının tespitine, fazlaya ilişkin talebin
reddine karar vermiş, bu karar davalı idare vekilince temyiz edilmiştir.
Yargıtay
21. Hukuk Dairesi : 31.1.2013 gün ve E: 2011/14540, K: 2013/1665 sayı ile,
5510 sayılı Yasanın yürürlüğe girdiği 1.10.2008 tarihinden önce Emekli
Sandığı iştirakçisi olan babasından dolayı davacıya ölüm aylığı bağlandığı
nedeniyle uyuşmazlığın çözümünün idari yargının görev alanına girdiği
gerekçesiyle hükmü bozmuştur.
ANKARA
14. İŞ MAHKEMESİ : 23.5.2013 gün ve E: 2013/212, K: 2013/276 sayı ile,
bozma kararına uyarak yargı yolunun caiz olmaması nedeniyle usulden reddine
karar vermiş, bu karar davalı idare vekilince vekalet ücreti yönünden
temyiz edilmiştir.
Yargıtay
21. Hukuk Dairesi : 11.2.2014 gün ve E: 2013/17769, K: 2014/1907 sayı ile,
kararın vekalet ücreti yönünden düzeltilerek onanmasına karar vermiş, bu karar kesinleşmiştir.
Davacı vekili, idari ve adli yargı yerlerince
verilmiş olan görevsizlik kararları nedeniyle oluştuğu öne sürülen olumsuz
görev uyuşmazlığının giderilmesi istemiyle başvuruda bulunmuştur.
İNCELEME VE GEREKÇE:
Uyuşmazlık Mahkemesi Hukuk Bölümü’nün, Serdar
ÖZGÜLDÜR’ün Başkanlığında, Üyeler: Eyüp Sabri BAYDAR, Ali ÇOLAK, Sıddık
YILDIZ, Nurdane TOPUZ, Ayhan AKARSU ve Mehmet AKBULUT‘un katılımlarıyla
yapılan 05.05.2014 günlü toplantısında:
l-İLK İNCELEME:Dosya üzerinde 2247 sayılı Yasa’nın
27. maddesi uyarınca yapılan incelemeye göre; adli ve idari yargı yerleri
arasında 2247 sayılı Yasa'nın 14. maddesinde öngörülen biçimde olumsuz
görev uyuşmazlığı doğduğu, idari ve adli yargı dosyalarının 15. maddede
belirtilen yönteme uygun olarak davacının istemi üzerine son görevsizlik
kararını veren mahkemece Uyuşmazlık Mahkemesi'ne gönderildiği ve usule
ilişkin işlemlerde herhangi bir noksanlık bulunmadığı anlaşıldığından görev
uyuşmazlığının esasının incelenmesine oy birliği ile karar verildi.
II-ESASIN İNCELENMESİ: Raportör-Hakim Gülşen AKAR
PEHLİVAN’ın, davanın çözümünde idari yargının görevli olduğu yolundaki
raporu ile dosyadaki belgeler okunduktan; ilgili Başsavcılarca
görevlendirilen Yargıtay Cumhuriyet Savcısı Mehmet BAYHAN ile Danıştay
Savcısı Mehmet Ali GÜMÜŞ’ün davada idari yargının görevli olduğu yolundaki
sözlü açıklamaları da dinlendikten sonra GEREĞİ GÖRÜŞÜLÜP DÜŞÜNÜLDÜ:
Dava,
Emekli Sandığı emeklisi iken 30.12.1993 tarihinde vefat eden babasından
dolayı yetim aylığı alan davacının, aylığının
kesilmesi ve geçmiş yıllarda ödenen aylıklara ilişkin olarak faiz alacağı
çıkartılmasına ilişkin davalı idare işleminin iptali ile
ödemek zorunda kaldığı aylıkların yasal faiziyle birlikte iadesi istemiyle
açılmıştır.
Dosyanın
incelenmesinden, Sosyal Güvenlik Kurumu Başkanlığı, Sosyal Sigortalar Genel
Müdürlüğü, Kamu Görevlileri Emeklilik İşlemleri Daire Başkanlığının
40.781.119.2 sicil nolu dosyasında 30.12.1993
tarihinde vefat eden babasından dolayı yetim aylığı almakta olan davacının,
İstanbul Üniversitesi Adalet Meslek Yüksekokulundan 27/01/2003 tarihinde
mezun olması sonucu 01/02/2003 tarihinden itibaren aylıklarının kesildiği,
5434 sayılı Kanunun 74. maddesinin 1. bendi “ölüm tarihinde orta öğrenim
yapmakta ise 20, değil ise 18 yaşını ve yüksek öğrenim yapmakta ise 25
yaşını doldurmamış erkek çocuklara aylık bağlanır” 7. bendi ise; “Bir
yüksek öğrenimin bitirilmesi üzerine kesilen aylıklar 25 yaşını doldurmadan
ikinci bir yükseköğrenime başlamış olsa da tekrar bağlanmaz” hükmüne amir
olduğu, yönetim kurulunun 07/07/2006 tarih 357 sayılı kararı gereğince “Bir
yüksek öğrenimin bitirilmesinden sonra ikinci bir yüksek öğrenimde geçen
süreler ile doktora veya ikinci defa yapılan master veyahut lisansüstü uzmanlık öğreniminde geçen sürelerde
aylık ödenmez ve yine iki yıllık yüksekokulu bitirdikten sonra meslek
yüksekokulları mezunlarının lisans öğrenimine devamları hakkındaki
yönetmelik hükümleri uyarınca dikey geçiş yapmak suretiyle fakülteye kayıt
yaptıranların yetim aylıklarının (hazırlık sınıfı dahil) 3. sınıftan
itibaren ödenmesi şeklinde karar verildiğinden, yukarıda açıklanan madde gereğince 27/05/2004
tarihli öğrenci belgesine göre A. Üniversitesi İktisat Fakültesine
06/10/2003 tarihinde lisans öğrenimine hazırlık sınıfına kayıt
yaptırmasından dolayı davacının aylıkları İ.Ü. Hukuk Fakültesi Meslek
Yüksekokulundan mezun olduğu 27/01/2003 tarihini takip eden 01/02/2003
tarihinden itibaren kesilmiş olup, hakkı olmayan 01/02/2003-31/07/2007
aylık tutarlar olan 6.057,35 TL’nın adına borç çıkarıldığı, davacının söz
konusu borcu 20.8.2004 – 27.11.2008 tarihleri arasında taksitler halinde
ödediği; yersiz tahsil ettiği aylıklara tahsil tarihleri itibariyle kanuni
faiz uygulayarak davacının borcuna 4.668,95 TL faiz tahakkuk ettirildiği;
davanın ise davacının geri ödemek zorunda kaldığı 6.057,75 TL ile birlikte
alması gereken yetim aylıklarının yasal faiziyle birlikte tarafına ödenmesi
ve kendisine 4.668,98 TL’nin faiz çıkartılarak talep edilmesine ilişkin
işlemin iptali istemiyle açıldığı anlaşılmıştır.
31.5.2006
tarih ve 5510 sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu
506, 1479, 2925, 2926 ve 5434 sayılı Kanunlar kapsamındaki hizmet akdine
göre ücretle çalışanlar (Sosyal Sigortalılar), kendi hesabına çalışanlar
(Bağ-Kur’lular), tarımda kendi adına ve hesabına çalışanlar (Tarım
Bağ-Kur’luları), tarım işlerinde ücretle çalışanlar, (Tarım sigortalıları),
devlet memurları ve diğer kamu görevlilerini (Emekli Sandığı
İştirakçileri), geçici maddelerle korunan haklar dışında, sosyal güvenlik
ve sağlık hizmetleri yönünden yeni bir sisteme tabi tutmuş, beş farklı
emeklilik rejimini aktüeryal olarak hak ve hükümlülükler yönünden tek bir
sosyal güvenlik sistemi altında toplamıştır. 5510 sayılı Kanunun iptali
amacıyla açılan davada Anayasa Mahkemesi, 15.12.2006 tarih ve E: 2006/111,
K: 2006/112 sayılı kararıyla, anılan Kanunun birçok maddesi ile birlikte,
bu Kanunun yürürlük tarihinden önce 5434 sayılı T.C. Emekli Sandığı Kanunu
hükümlerine tabi olarak görev yapmakta olan memurlar ve diğer kamu
görevlilerini diğer sigortalılarla aynı sisteme tabi kılan (başta 4/c
maddesi) hükümlerin iptaline karar vermiş; bu karardan sonra kabul edilen
17.04.2008 tarih ve 5754 sayılı Kanunla 5510 sayılı Kanunda düzenlemeler
yapılmış ve anılan Kanuna eklenen Geçici 1 nci ve Geçici 4 ncü maddelerle,
5754 sayılı Kanunun yürürlüğe girdiği 1 Ekim 2008 tarihinden önce 5510
sayılı Kanunun 4 ncü maddesinin birinci fıkrasının (c) bendi kapsamında olanlar
(memurlar ile diğer kamu görevlileri) ile bunların dul ve yetimleri
hakkında, bu Kanunla yürürlükten kaldırılan hükümleri de dahil 5434 sayılı
Kanun hükümlerine göre işlem yapılacağı hüküm altına alınmıştır. 5754
sayılı Kanunun kimi hükümlerinin iptali istemiyle açılan dava Anayasa
Mahkemesi’nin 30.3.2011 tarih ve E: 2008/56, K:2011/58 sayılı kararı ile
reddedilmiştir.
5510 sayılı
Kanunun 101 nci maddesinde yer alan “…bu Kanun hükümlerinin uygulanmasıyla
ilgili ortaya çıkan uyuşmazlıklar İş Mahkemelerinde görülür.” bölümünün
iptali istemiyle yapılan itiraz başvurusunda Anayasa Mahkemesi, 22.12.2011
tarih ve E: 2010/65, K: 2011/169 sayılı kararıyla (RG. 25.1.2012, Sayı:
28184) davayı redle sonuçlandırmakla birlikte; söz konusu kararın
Mahkememiz önündeki uyuşmazlığa ışık tutacak şekilde şu gerekçeye
dayandırmıştır: “…5754 sayılı Kanunun yürürlüğe girmesinden önce memur ve
diğer kamu görevlisi olarak çalışmakta olanlar, evvelce olduğu gibi 5434
sayılı Kanun hükümlerine tabi olacaklar ve bunların emeklileri bakımından
da aynı Kanun hükümleri uygulanmaya devam edecek; ancak 5754 sayılı
Kanun’un yürürlüğe girmesinden sonra memur ve diğer kamu görevlileri olarak
çalışmaya başlayanlar ise 5510 sayılı Kanunun 4/c maddesi uyarınca, bu
Kanun hükümlerine tabi sigortalı sayılacak ve haklarında 5434 sayılı Kanun
değil, 5510 sayılı Kanun’un öngördüğü kural ve esaslar uygulanacak; ihtilaf
halinde de adli yargı görevli bulunacaktır. 5754 sayılı Kanunun
yürürlüğüyle birlikte, artık Sosyal Sigortacılık esasına göre faaliyet
gösteren ve yaptığı, tesis ettiği işlem ve muameleler idari işlem sayılamayacak
bir sosyal güvenlik kurumunun varlığından söz etmek gerekli bulunmaktadır.
5754 sayılı Kanun’un yürürlüğe girmesinden önce iştirakçisi sıfatıyla
çalışmakta olan memurlar ve diğer kamu görevlileri ile emekli sıfatıyla
5434 sayılı Kanun’a göre emekli, dul ve yetim aylığı almakta olanlar ve
ayrıca memurlar ve diğer kamu görevlilerinden ileride emekliliğe hak
kazanacaklar yönünden ise Sosyal Güvenlik Kurumu’nun tesis edeceği işlem ve
yapacağı muameleler idari işlem niteliğini korumaya devam edecek, bunlara
ilişkin ihtilaflarda da evvelce olduğu gibi idari yargı görevli olmaya
devam edecektir… Bu bakımdan 5510 sayılı Kanunun yürürlüğünden sonra, prim
esasına dayalı yani sistemin içeriği ve Kanun kapsamındaki iş ve işlemlerin
niteliği göz önünde bulundurulduğunda, itiraz konusu kuralla, yargılamanın
bütünlüğü ve uzman mahkeme olması nedeniyle Kanun hükümlerinin uygulanması
ile ortaya çıkan uyuşmazlıkların çözümünde iş mahkemelerinin
görevlendirilmesinde Anayasa’ya aykırılık görülmemiştir. Ancak, yukarıda
açıklandığı üzere 5754 sayılı Kanun’un yürürlüğe girmesinden önce statüde
bulanan memurlar ve diğer kamu görevlileri ile ilgili sosyal güvenlik
mevzuatının uygulanmasından doğan idari işlem ve idari eylem niteliğindeki
uyuşmazlıklarda idari yargının görevinin devam edeceği açıktır…”
Yukarıda sözü
edilen mevzuat hükümlerinin ve Anayasa Mahkemesi kararının birlikte
değerlendirilmesinden, 5510 sayılı Kanunun yürürlüğe girmesinden önce memur
ve diğer kamu görevlisi olarak çalışmakta olanlar, daha önce olduğu üzere
5434 sayılı Kanun hükümlerine tabi olacakları gibi bunların emeklilikleri
bakımından da aynı Kanun hükümlerinin uygulanmaya devam edileceği; ancak,
bu Kanunun yürürlüğe girmesinden sonra memur ve diğer kamu görevlisi olarak
çalışmaya başlayanların ise 5510 sayılı Kanunun 4/c maddesi uyarınca, bu
Kanun hükümlerine tabi sigortalı sayılacağı ve haklarında 5434 sayılı Kanunun
değil 5510 sayılı Kanunun öngördüğü kural ve esasların uygulanacağı
dolayısıyla ihtilafların da adli yargı yerinde çözümleneceği açıktır.
Kaldı ki;
T.C. Anayasası’nın 158.maddesindeki “…diğer mahkemelerle, Anayasa Mahkemesi
arasındaki görev uyuşmazlıklarında Anayasa Mahkemesi’nin kararı esas alınır
” hükmü uyarınca Anayasa Mahkemesi kararının bu uyuşmazlığın çözümünde esas
alınacağı tartışmasızdır.
Bu durumda,
5510 sayılı Yasanın yürürlüğe girmesinden önce iştirakçi sıfatıyla
çalışmakta olan memurlar ve diğer kamu görevlileri ile emekli sıfatıyla 5434
sayılı Kanuna göre emekli, dul ve yetim aylığı almakta olanlar ve ayrıca
memurlar ve diğer kamu görevlilerinden ileride emekliliğe hak kazanacaklar
yönünden Sosyal Güvenlik Kurumunca tesis edilen işlem ve yapacağı muamelelerin
“idari işlem” ve “idari eylem” niteliğini korumaya devam edeceği,
dolayısıyla, 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanununun 2/1-a maddesinde
belirtilen idari işlemler hakkında yetki, şekil, sebep, konu ve maksat
yönlerinden biri ile hukuka aykırı olduklarından dolayı iptalleri için menfaatleri
ihlal edilenler tarafından açılan iptal davaları kapsamında bulunan, 5754
sayılı Yasanın yürürlüğe girdiği tarihten önce Emekli Sandığı iştirakçisi
olan babasının 30.12.1993 tarihinde vefatından dolayı ölüm aylığı bağlanan
davacının, henüz 25 yaşını doldurmaması ve öğrenciliği nedeniyle İstanbul
Üniversitesi Hukuk Fakültesi Adalet Meslek Yüksek Okulundan mezun olduğu
7.1.2003 tarihine kadar ölüm aylığı ödendiği; davacının lisans öğrenimini tamamlayabilmek
için 6.10.2003 tarihinden itibaren A. Üniversitesi İktisat Fakültesi Kamu
Yönetimi Bölümüne kayıt olarak öğrenimine devam ettiği; Kurum tarafından
1.2.2003 - 31.7.2004 tarihleri arasında yetim aylığı kesilerek ödenen
6.057,75 TL’nin 2004 - 2008 yılları arasında taksitler halinde tahsil
edildiği; davacının açmış olduğu bu dava ile geri ödediği aylıkların yasal
faizi ile tahsili ile bu döneme ilişkin davalı Kuruma faiz borcunun
bulunmadığının tespiti ile 2005 yılına kadar ödenmeyen aylıkların tahsiline
karar verilmesi istemiyle açılan davanın, davacıya,
5434 sayılı Yasa hükümlerine göre, iştirakçi babasından dolayı yetim aylığı
bağlanması işleminin 5434 sayılı Yasa uyarınca tesis edilmesi hususu gözetildiğinde,
idari yargı yerinde görüleceği sonucuna varılmıştır.
Açıklanan
nedenlerle, Ankara 8. İdare Mahkemesi’nce verilen görevsizlik kararının
kaldırılması gerekmiştir.
SONUÇ :
Davanın görüm ve çözümünde İDARİ YARGININ görevli olduğuna, bu nedenle
Ankara 8. İdare Mahkemesinin 17.11.2009 gün ve E: 2009/137, K: 2009/1739
sayılı GÖREVSİZLİK KARARININ KALDIRILMASINA, 05.05.2014 gününde OY BİRLİĞİ
İLE KESİN OLARAK karar verildi.
—— • ——
Uyuşmazlık Mahkemesi
Başkanlığından:
20-ESAS NO : 2014/518
KARAR NO: 2014/556
KARAR TR : 05.05.2014
(Hukuk Bölümü)
ÖZET : Türk
Telekomünikasyon A.Ş.’de çalışırken 4046 sayılı Yasa’nın 22. maddesi
uyarınca başka kuruma nakledilen davacının, maaş nakil ilmühaberinin iptali
ile, geriye dönük eksik ödemelerinin tamamının yasal faiziyle birlikte
ödenmesi istemiyle açtığı davanın, ADLİ YARGI YERİNDE çözümlenmesi
gerektiği hk.
K A R A R
Davacı : M.B.
Vekili :
Av. C.M.P.
Davalı : Türk Telekom A.Ş.
Vekili :
Av. R.Y.
O L A Y : İl Telekom
Müdürlüğünde görev yapmakta iken, 406 sayılı Yasanın Ek-29. maddesi ile
4046 sayılı Yasanın 22. maddesine göre adı başka kamu kurum ve
kuruluşlarına atanmak üzere Devlet Personel Başkanlığına bildirilen davacı,
5.11.2010 tarihinde kamu kurumu emrine atanmıştır.
Davacı vekili maaş nakil ilmühaberinin iptali ve
düzeltilmesi ile eksik ödemelerin fazlaya ilişkin hakkı saklı kalmak
kaydıyla şimdilik 2.000,00 TL alacağın geriye dönük olarak yürütülecek
yasal faiziyle birlikte iadesi istemiyle adli yargı yerinde dava açmıştır.
SAMSUN 3. İŞ MAHKEMESİ: 15.7.2013 gün ve E:2011/131,
K:2013/758 sayı ile, Uyuşmazlığın 399 sayılı Kanun
Hükmünde Kararnamenin Ek II. cetvelinde yer alan ve özelleştirme sonucu
hissesi devredilen davalı kurumda TİP 2 sözleşmesi ile nakle tabi olarak
çalışan davacının davalının özelleştirmeden önce tabi olduğu ve
özelleştirme ile bazı hükümleri değişen 406 sayılı Kanunun Ek.29.Maddesi
kapsamındaki düzenleme ve sözleşmedeki hüküm nedeni ile 375 sayılı KHK.’un
Ek 3 maddesi ve 399 sayılı KHK.’un Ek II.cetvelinde yer alan kurumlarda
çalışan sözleşmeli personele yapılan artışlardan yararlanıp
yararlanmayacağı, nakledilirken bu artışların yer aldığı ücreti gösteren
nakil maaş ilmühaberinin buna göre düzenlenmesi gerekip gerekmediği
noktasında toplandığı, görülen davada HMK’nun 114/1-b maddesi gereğince
yargı yolunun caiz olmadığı ve davaya idare mahkemelerince bakılması
gerektiği gerekçesiyle davanın usulden reddine karar vermiş, bu
karar davacı vekilince temyiz edilmiştir.
Yargıtay 7. Hukuk Dairesi
: 2.9.2013 gün ve E: 2013/22124, K: 2013/13406 sayı ile, kararın dayandığı
delillerle kanuni gerektirici sebeplere ve özellikle delillerin takdirinde
bir isabetsizlik görülmemesine göre, yerinde bulunmayan temyiz
itirazlarının reddi ile hükmün onanmasına karar vermiş, bu karar
kesinleşmiştir.
Davacı vekili, bu kez aynı
istemle idari yargı yerinde dava açmıştır.
SAMSUN 1. İDARE MAHKEMESİ: 3.12.2013 gün ve E:2013/1393,
K:2013/1142 sayı ile, 406 sayılı Kanunun değişik 1. maddesinde “Türk
Telekomun, bu kanun ve özel kanun hükümlerine tabi bir anonim şirketi
olduğu, bu kanun hükümleri saklı kalmak üzere kamu iktisadi teşebbüsleri de
dahil, sermayesinin yarısından fazlası kamuya ait olan kamu kurum, kuruluş
ve ortaklıklarına uygulanan mevzuat Türk Telekom’a uygulanmaz” hükmüne yer
verilerek Türk Telekom’a özgü farklı bir statü oluşturduğu, aynı Kanunun
4673 sayılı Yasayla değişik Ek 22. maddesinde de Türk Telekomdaki kamu payı
%50’nin altına düşünceye kadar, Türk Telekom Yönetim Kurulu üyeliklerine
atanacaklarda Devlet memurluğuna atanabilme genel şartlarına sahip olma ve
en az dört yıllık yüksek öğrenim görme şartlarının aranacağı, bunların
dışında kalan personelin iş mevzuatı uyarınca istihdam edileceği ve iş
mevzuatına göre istihdam edilenlere ilişkin kayıt ve şartların Yönetim
Kurulu tarafından tayin olunacağının hükme bağlandığı, ayrıca, Türk Telekomünikasyon
A.Ş.’nin özelleştirme kapsamında iken %55 oranındaki hissesinin blok olarak
satışı suretiyle özelleştirilmesi için 01.07.2005 tarihinde yapılan ihale
sonucunda 2005/9146 sayılı Bakanlar Kurulu Kararı doğrultusunda şirketin
%55 oranındaki hissesi satılarak 14.11.2005 tarihinde Oger firmasına
devredildiği, şirketin kamusal niteliğinin ortadan kalktığı buna göre,
iptali istenilen işlemin tesis edildiği ve davanın açıldığı tarihte davalı
mevkiinde kamu kuruluşu niteliği taşımayan Türk Telekomünikasyon A.Ş.’nin
olması karşısında, idari yargı yetkisi kapsamında açılmış bir idari dava
bulunduğundan söz etmek olanaksız olduğundan; uyuşmazlığın, özel hukuk
hükümlerine göre görüm ve çözümünde adli yargı yerinin görevli olduğu
gerekçesiyle davanın adli yargının görev alanına girdiği sonucuna varıldığından,
davanın görev yönünden reddine karar vermiş, bu karar kesinleşmiştir.
Davacı vekili adli ve idari yargı yerlerince verilmiş
olan görevsizlik kararları nedeniyle oluşan olumsuz görev uyuşmazlığının
giderilmesi istemiyle başvuruda bulunmuştur.
İNCELEME VE GEREKÇE:
Uyuşmazlık Mahkemesi Hukuk Bölümü’nün, Serdar
ÖZGÜLDÜR’ün Başkanlığında, Üyeler: Eyüp Sabri BAYDAR, Ali ÇOLAK, Sıddık
YILDIZ, Nurdane TOPUZ, Ayhan AKARSU ve Mehmet AKBULUT‘un katılımlarıyla yapılan
05.05.2014 günlü toplantısında:
l-İLK İNCELEME: Dosya üzerinde 2247 sayılı Yasa’nın 27.
maddesi uyarınca yapılan incelemeye göre; adli ve idari yargı yerleri
arasında 2247 sayılı Yasa'nın 14. maddesinde öngörülen biçimde olumsuz
görev uyuşmazlığı doğduğu, idari yargı dosyasının 15. maddede belirtilen
yönteme uygun olarak davacının istemi üzerine son görevsizlik kararını
veren mahkemece Uyuşmazlık Mahkemesi'ne gönderildiği ve usule ilişkin
işlemlerde herhangi bir noksanlık bulunmadığı anlaşıldığından görev
uyuşmazlığının esasının incelenmesine oy birliği ile karar verildi.
II-ESASIN
İNCELENMESİ: Raportör-Hakim Gülşen AKAR PEHLİVAN’ın, davanın çözümünde adli
yargının görevli olduğu yolundaki raporu ile dosyadaki belgeler okunduktan;
ilgili Başsavcılarca görevlendirilen Yargıtay Cumhuriyet Savcısı Mehmet
BAYHAN ile Danıştay Savcısı Mehmet Ali GÜMÜŞ davada adli yargının görevli
olduğu yolundaki sözlü açıklamaları da dinlendikten sonra GEREĞİ GÖRÜŞÜLÜP
DÜŞÜNÜLDÜ:
Dava,
davalı şirkette görev yapmakta iken, 406 sayılı Yasa'nın Ek-29. maddesi ile
4046 sayılı Yasa'nın 22. maddesine göre adı Devlet Personel Başkanlığına
bildirilen, sonrasında Kamu Kurumu emrine atanan davacı tarafından; maaş
nakil ilmühaberinin iptali ile, geriye dönük eksik ödemelerin yasal faiziyle
birlikte ödenmesine karar verilmesi istemiyle açılmıştır.
1953 tarih ve 6145 sayılı Yasa ile, Türkiye
Cumhuriyeti Posta, Telgraf ve Telefon İşletmesi kurulmuş; 1924 tarih ve 406
sayılı Telgraf ve Telefon Kanunu’nun 10.6.1994 tarih ve 4000 sayılı Yasa’yla
değiştirilen 1. maddesi ile, posta ve telgraf tesis ve işletmesine ilişkin
hizmetler, Posta İşletmesi Genel Müdürlüğü’nce (P.İ), telekomünikasyon
hizmetleri ise, “Türk Telekomünikasyon Anonim Şirketi (Şirket)” tarafından
yürütülecek şekilde yeniden yapılandırılmıştır.
27.1.2000 tarih ve 4502 sayılı Yasa’nın 1. maddesi
ile, 406 sayılı Yasa’nın 1. maddesine eklenen dokuzuncu fıkrada, “Türk
Telekom, bu Kanun ve özel hukuk hükümlerine tabi bir anonim şirkettir. Kamu
İktisadi Teşebbüslerinin kuruluş, teşkilât ve faaliyetleri ile ilgili
mevzuat Türk Telekom’a uygulanmaz. Sadece, Türkiye Büyük Millet Meclisi
denetimine ilişkin 2.4.1987 tarihli ve 3346 sayılı Kanunun 9 uncu maddesi
hükümleri uygulanır” denilmiş; anılan fıkra hükmü, 12.5.2001 tarih ve 4673
sayılı Yasa’nın 1. maddesi ile değiştirilmiş ve “Türk Telekom, bu Kanun ve
özel hukuk hükümlerine tabi bir anonim şirkettir. Bu Kanun hükümleri saklı
kalmak üzere, kamu iktisadi teşebbüsleri de dahil, sermayesinin yarısından
fazlası kamuya ait olan kamu kurum, kuruluş ve ortaklıklarına uygulanan mevzuat
Türk Telekom’a uygulanmaz. Sermayesinin yarısından fazlası kamuda kaldığı
sürece, Türkiye Büyük Millet Meclisi denetimine ilişkin 2.4.1987 tarihli ve
3346 sayılı Kanunun 9 uncu maddesi hükümleri uygulanır. 16.7.1965 tarihli
ve 697 sayılı Kanun ile milli güvenlik ve kamu düzeniyle sıkıyönetim ve
seferberlik hallerinde telekomünikasyon hizmetlerinin yürütülmesine ilişkin
özel kanunların hükümleri saklıdır”; Ek 29. maddesinin 3.7.2005 gün ve 5398
sayılı Kanun’un 14. maddesi ile değişik birinci fıkrasında, “Türk Telekom
hisselerinin devri sonucu kamu payının yüzde ellinin altına düşmesi
durumunda; Türk Telekomda ek 22 nci maddenin (a) bendinin bu Kanunla
yürürlükten kaldırılan hükümleri uyarınca belirlenen aslî ve sürekli
görevlerde çalışmakta olanlar ile 22.1.1990 tarihli ve 399 sayılı Kanun
Hükmünde Kararnameye tâbi olarak kadrolu veya sözleşmeli personel
statüsünde çalışanlar ve kapsam dışı personel, kamu görevlerinden yüzseksen
gün aylıksız izinli sayılır…” denilmiştir.
Öte
yandan; 406 sayılı Yasa’nın 4502 sayılı Yasa ile değişik 2. maddesinin (c)
bendinin birinci alt bendinin birinci cümlesinde, “Türk Telekom;
telekomünikasyon şebekeleri üzerinden sunulan ulusal ve uluslararası ses
iletimini ihtiva eden telefon hizmetlerini, 31.12.2003 tarihine kadar bu
Kanun ve görev sözleşmesi çerçevesinde tekel olarak yürütür” denildikten
sonra, anılan (c) bendinin birinci alt bendine 12.5.2001 tarih ve 4673
sayılı Yasa ile eklenen üçüncü cümlede, “Ancak, Türk Telekom’daki kamu payı
%50’nin altına düştüğünde, Türk Telekom’un tüm tekel hakları 31.12.2003
tarihinden önce de olsa ortadan kalkmış olur” denilmiş; 4502 sayılı
Yasa’nın Geçici 3. maddesi ile de Türk Telekomünikasyon A.Ş., 233 sayılı
KHK’nin ekindeki “B-Kamu İktisadi Kuruluşları (KİK)” bölümünde yer alan
kuruluşlar listesinden çıkarılmıştır.
Bu
düzenlemeler birlikte değerlendirildiğinde, telekomünikasyon şebekeleri
üzerinden sunulan ulusal ve uluslararası ses iletimini ihtiva eden telefon
hizmetlerini 31.12.2003 tarihine kadar “tekel” olarak yürütmekle görevli
kılınan ve çoğunluk hisseleri kamuya ait bulunan Türk Telekom’un, tekel
kapsamında kamu hizmeti yürüten, ancak kuruluş yasasındaki son düzenlemeler
ile kendine özgü statüye sahip olan ve sermayesindeki kamu payı %50’nin
altına düşünceye kadar kamu kuruluşu niteliğini taşıyan bir kuruluş olduğu
tartışmasızdır.
Özelleştirme
kapsamında bulunan Türk Telekomünikasyon A.Ş.’deki tamamı Hazineye ait
bulunan hisselerden % 55’i, Bakanlar Kurulu’nun 25.7.2005 tarih ve 2005/9146
sayılı “Türk Telekomünikasyon Anonim Şirketi (Türk Telekom)’nin % 55
Oranındaki Hissesinin Blok Olarak Satışına İlişkin Nihai Devir İşlemlerine
Dair Kararın Yürürlüğe Konulması Hakkında Karar”ı uyarınca, 14.11.2005
tarihli Hisse Satış Sözleşmesi ile (6.550.000.000 USD. bedelle) Ojer
Telekomünikasyon A.Ş.’ne satılmıştır.
Bu
sürece paralel olarak Türk Telekom personelinin durumu incelendiğinde:
Türk
Telekom A.Ş. 4502 sayılı Yasa’nın 29.1.2000 tarih ve 23948 sayılı Resmi
Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe girdiği dikkate alındığında, 29.1.2000
tarihi itibariyle 233 sayılı KHK kapsamı
dışında kalmış ve anılan KHK eki cetvellerden çıkarılmış olması nedeniyle,
Uyuşmazlık Mahkemesi Genel Kurulu’nun
22.1.1996 gün ve E:1995/1, K:1996/1 sayılı ve özelleştirme
kapsamında bulunan kamu iktisadi teşebbüslerinde
sözleşmeli veya kapsam dışı statüde çalışan personelin kurumları ile olan
ilişkilerinden doğan anlaşmazlıkların çözüm yerinin idari yargı olduğu yolundaki
İlke Kararı kapsamı dışında değerlendirilmesi gerekmektedir.
Anılan
4502 sayılı Yasa’nın 13. maddesi ile 406 sayılı Yasa’ya eklenen Ek 22.
maddenin (a) bendinde, “a) Personelin statüsü: Telekomünikasyon
hizmetlerinin gerektirdiği asli ve sürekli görevler telekomünikasyon
alanında sekiz yıl tecrübeye sahip ve en az dört yıllık yüksek öğrenim
görmüş bir genel müdür ile kadro, unvan, derece ve sayıları Yönetim
Kurulunun önerisi ve Bakanlığın teklifi üzerine bu Kanunun yürürlüğe
girdiği tarihten itibaren yüzseksen gün içerisinde Bakanlar Kurulu Kararı
ile belirlenen kadrolarda istihdam edilen personel eliyle yürütülür. Bu
personel hakkında bu Kanunda öngörülen hükümler saklı kalmak üzere 399
sayılı Kanun Hükmünde Kararname hükümleri uygulanır. Bunların dışında kalan
personel iş mevzuatı uyarınca istihdam edilir. İş mevzuatına göre istihdam
edilenlere ilişkin kayıt ve şartlar Yönetim Kurulu tarafından tayin olunur”
hükmüne yer verilmiş; bu bent hükmü, 4673 ve 5189 sayılı Yasalarla yapılan
değişiklikler sonucunda; “a) Personelin statüsü: (Ek ibare: 12.5.2001-4673/6.
md.) Türk Telekomdaki kamu payı %50’nin altına düşünceye kadar, Türk
Telekom Yönetim Kurulu üyeliklerine atanacaklarda Devlet memurluğuna
atanabilme genel şartlarına sahip olma ve en az dört yıllık yüksek öğrenim
görme şartları aranır. (Mülga ikinci ve üçüncü cümle: 16.6.2004-5189/12
md.) Bunların dışında kalan personel iş mevzuatı uyarınca istihdam edilir.
İş mevzuatına göre istihdam edilenlere ilişkin kayıt ve şartlar Yönetim
Kurulu tarafından tayin olunur” hükmünü almış; aynı maddenin (b) bendinin ikinci
paragrafında da iş mevzuatına tabi olan Türk Telekom çalışanlarının aylık
ücretlerinin kendilerini atamaya yetkili olan Yönetim Kurulu tarafından
tespit olunacağı kurala bağlanmıştır.
406
sayılı Yasa’nın anılan Ek 22. maddesi uyarınca, Türk Telekom A.Ş. Genel
Müdürlüğü’ne ait asli ve sürekli kadrolar belirlenerek 4.4.2000 tarih ve
24010 (Mükerrer) sayılı R.G. de yayımlanan 31.3.2000 tarih ve 2000/331
sayılı Bakanlar Kurulu Kararı ekinde yer alan listede: merkez teşkilatı
için 100 ve taşra teşkilatı için 100 (6 Bölge Müdürü, 12 Bölge Müdür
Yardımcısı ve 82 İl Telekom Müdürü) kadro ihdas edilmiş; öte yandan, aynı
Yasa maddesinin verdiği yetkiye dayanılarak hazırlanan “Türk
Telekomünikasyon A.Ş. Kapsam Dışı Personel Yönetmeliği” adı altındaki
düzenleme, Yönetim Kurulunun 31.8.2000 tarih ve 407 sayılı kararıyla kabul
edilmek suretiyle yürürlüğe konulmuştur.
Kanunla,
Kurumda görev yapan personelden asli ve sürekli görev yapacak olanları
kadro unvanı itibariyle belirlemek konusunda Bakanlar Kurulu'na yetki verildiği
açıktır. Bu yetki 4502 sayılı Kanun’un yürürlüğe girdiği 29.1.2000 tarihi
ile 5189 sayılı Kanun’un yürürlüğe girdiği 2.7.2004 tarihleri arasında
geçerli olmuştur.
Anayasa’nın
128. maddesinde, “Devletin, kamu iktisadî teşebbüsleri ve diğer kamu tüzelkişilerinin
genel idare esaslarına göre yürütmekle yükümlü oldukları kamu hizmetlerinin
gerektirdiği aslî ve sürekli görevler, memurlar ve diğer kamu görevlileri
eliyle görülür” denilmiştir.
406
sayılı Yasa’nın Ek 29. maddesinin 3.7.2005 tarih ve 5398 sayılı Kanun’la
değişik birinci fıkrasında, “Türk Telekom hisselerinin devri sonucu kamu
payının yüzde ellinin altına düşmesi durumunda; Türk Telekomda ek 22 nci
maddenin (a) bendinin bu Kanunla yürürlükten kaldırılan hükümleri uyarınca
belirlenen asli ve sürekli görevlerde çalışmakta olanlar ile 22.1.1990
tarihli ve 399 sayılı Kanun Hükmünde Kararnameye tabi olarak kadrolu veya
sözleşmeli personel statüsünde çalışanlar ve kapsam dışı personel, kamu
görevlerinden yüzseksen gün aylıksız izinli sayılır. Bu personel belirtilen
süre içinde Türk Telekomda çalışmaya devam eder ve hisse devir tarihinden
nakli için Devlet Personel Başkanlığına bildirildikleri tarihe kadarki
aylık ücret, harcırah, sağlık giderleri, cenaze giderleri ve ölüm yardımı
ile diğer mali ve özlük hakları Türk Telekom tarafından karşılanır…”
denilerek, yasakoyucu tarafından Türk Telekom’da 22.1.1990 tarihli ve 399
sayılı Kanun Hükmünde Kararnameye tabi olarak sözleşmeli personel
statüsünde çalışanlar ile kapsam dışı personel, kamu personeli sayılmıştır.
Olayda, davalının hisse devir (14.11.2005)
tarihinde çalışmakta iken 406 sayılı Yasa'nın Ek-29. maddesi ile 4046
sayılı Yasa'nın 22. maddesine göre adı Devlet Personel Başkanlığına
bildirilen ve sonrasında kamu kurumu emrine atanan davacı tarafından; maaş
nakil ilmühaberinin düzeltilmesi istemiyle dava açılmıştır.
2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu’nun “İdari Dava
Türleri ve İdari Yargı Yetkisinin Sınırı” başlıklı 2. maddesinin değişik 1
numaralı bendinde:
“a) (Değişik : 8.6.2000-4577/5 md.) İdari işlemler
hakkında yetki, şekil, sebep, konu ve maksat yönlerinden biri ile hukuka
aykırı olduklarından dolayı iptalleri için menfaatleri ihlal edilenler
tarafından açılan iptal davaları,
b) İdari
eylem ve işlemlerden dolayı kişisel hakları doğrudan muhtel olanlar
tarafından açılan tam yargı davaları,
c)
(Değişik: 18.12.1999-4492/6 md.) Tahkim yolu öngörülen imtiyaz şartlaşma ve
sözleşmelerinden doğan uyuşmazlıklar hariç, kamu hizmetlerinden birinin
yürütülmesi için yapılan her türlü idari sözleşmelerden dolayı taraflar
arasında çıkan uyuşmazlıklara ilişkin davalar” idari dava türleri olarak
sayılmış olup; kural olarak, idari yargıda ancak Devlete ve kamu tüzel
kişilerine karşı açılan davalara bakılabilir.
Buna
göre, iptal istemi tarihinde davalı mevkiinde kamu kuruluşu niteliği
taşımayan Türk Telekomünikasyon A.Ş.'nin olması karşısında, idari yargı
yetkisi kapsamında açılmış bir idari dava bulunduğundan sözetmek olanaksız
olduğundan; uyuşmazlığın, özel hukuk hükümlerine göre görüm ve çözümünde
adli yargı yerinin görevli olduğu sonucuna varılmıştır.
Belirtilen nedenlerle Samsun 3. İş Mahkemesinin
görevsizlik kararının kaldırılması gerekmiştir.
SONUÇ : Davanın görüm ve çözümünde ADLİ YARGININ görevli
olduğuna, bu nedenle Samsun 3. İş Mahkemesinin 15.7.2013 gün ve E:2011/131,
K:2013/758 sayılı GÖREVSİZLİK KARARININ KALDIRILMASINA, 05.05.2014 gününde
OY BİRLİĞİ İLE KESİN OLARAK karar verildi.
—— • ——
Uyuşmazlık Mahkemesi
Başkanlığından:
21-ESAS NO : 2014/519
KARAR NO: 2014/557
KARAR TR : 05.05.2014
(Hukuk Bölümü)
ÖZET : Sigortalı aracın
uğradığı hasarı ödeyen sigorta şirketinin, zararın idarece giderilmesi
isteminden ibaret bulunan bir rücuen tazminat istemiyle açtığı davanın,
ADLİ YARGI YERİNDE çözümlenmesi gerektiği hk.
K A R A R
Davacı : Ç. Güven Yer Hizmetleri
Turizm Sey.Nak.Taş.İth.İhr. ve Tic.Ltd.Şti.
Vekili :
Av. M.C.K.
Davalılar : Adli Yargıda
1-
Ankara Büyükşehir Belediye Başkanlığı
Vekili :
Av. B.V.
2-
Ankara Su ve Kanalizasyon İdaresi Genel Müdürlüğü
Vekili :
Av. G.B.
İdari Yargıda
Ankara Büyükşehir Belediye Başkanlığı
O L A Y : Davacı vekili
dilekçesinde özetle; müvekkili şirkete ait 06……. plakalı aracın yol
ortasında açık bırakılan ASKİ’ye ait rögar kapağı ve yolun yapım ve
bakımından sorumlu Ankara Büyükşehir Belediyesinin hatalı ve kusurlu
hareketleri nedeni ile 28.3.2005 tarihinde hasarlı trafik kazası yaptığını
belirterek, uğranılan 8.720,00 TL zararın 28.3.2005 tarihinden itibaren
işleyecek reeskont faizi ile davalılardan müştereken ve müteselsilen
tahsili istemiyle adli yargı yerinde dava açmıştır.
Ankara
23. Asliye Hukuk Mahkemesi : 13.9.2006 gün ve E:2005/194, K:2006/138 sayı
ile, davanın kısmen kabulü ile, 3.992,80 TL’nin 28.3.2005 tarihinden
itibaren işleyecek yasal faiziyle davalılardan müştereken ve müteselsilen tahsili
ile davacıya verilmesine, davacının fazlaya ilişkin taleplerinin reddine
karar vermiş, bu karar davalı idareler vekillerince temyiz edilmiştir.
Yargıtay
17. Hukuk Dairesi : 9.4.2007 gün ve E:2007/2156, K:2007/1171 sayı ile, 1)
Aydınlatma bulunmayan yolda taşıt trafiğinin güvenli seyrine engel olacak
şekilde açık rögar kapağı bırakan ve bu hususta sürücüleri gerekli ışıklı
uyarı cihazlarıyla uyarmayan davalı belediyenin %50 oranında kusurlu olduğu
gerekçesiyle sorumlu tutulduğu, davalı Belediye hakkındaki davanın hizmet
kusuruna dayalı olup, yargı yeri yönünden reddi gerekirken yazılı olduğu
şekilde hüküm tesisinde isabet görülmediği, 2) Davalı ASKİ Genel Müdürlüğü
vekilinin Temyiz itirazları yönünde Mahkemece toplanıp değerlendirilen
delillere, özellikle oluşan ve dosya içeriğine uygun olarak düzenlenen
uzman bilirkişi raporunda belirtilen kusur oranının ve tazminata ilişkin
hesaplamanın hükme esas alınmasında bir usulsüzlük bulunmamasına göre
davalı ASKİ vekilinin yerinde görülmeyen tüm temyiz itirazlarının reddi
gerektiği gerekçesiyle (1) nolu bentte açıklanan nedenlerle, davalı
Belediye vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile usul ve kanuna uygun
bulunmayan hükmün davalı Belediye yararına BOZULMASINA, bozma nedenine göre
sair temyiz itirazlarının şimdilik incelenmesine yer olmadığına, (2) nolu
bentte açıklanan nedenlerle davalı ASKİ Genel Müdürlüğü vekilinin yerinde
görülmeyen tüm temyiz itirazlarının reddiyle usul ve kanuna uygun bulunan
hükmün davalı ASKİ Genel Müdürlüğü yönünden ONANMASINA karar vermiştir.
ANKARA
23. ASLİYE HUKUK MAHKEMESİ : 26.9.2007 gün ve E:2007/245, K:2007/332 sayı
ile, davalı ASKİ hakkında kurulan hüküm önceki haliyle kesinleştiğinden bu
davalı hakkında yeniden hüküm kurulmasına yer olmadığına, davalı Ankara
Büyükşehir Belediye Başkanlığı hakkındaki davanın yargı yolu yönünden
reddine karar vermiş, bu karar kesinleşmiştir.
Davacı
vekili, bu kez aynı istemle Ankara Büyükşehir Belediye Başkanlığına karşı
idari yargı yerinde dava açmıştır.
ANKARA 7. İDARE MAHKEMESİ : 14.2.2013 gün ve E:
2012/867, K: 2013/245 sayı ile, 2918 sayılı Karayolları Trafik Kanunu’nun
110. maddesinden sözederek, davacı şirkete ait 06 C 2647 plakalı aracın
seyir halindeyken ASKİ’ye ait rögar kapağı nedeniyle uğradığını öne sürdüğü
3.992,80 TL’nın 28.3.2005 tarihinden itibaren işleyecek faizi ile birlikte
ödenmesi istemiyle açılan davanın, idare mahkemesinin görevine giren iş ve
işlemlerden olmadığı; özel hukuk ilişkisinden doğan ve 2918 sayılı Kanun’un
110. maddesi ile belirlenen sorumluluk davaları niteliğinde olduğu
dolayısıyla adli yargı yerlerince çözüme bağlanması gerektiğinin
anlaşıldığı gerekçesiyle davanın görev yönünden reddine karar vermiş, bu
karara davacı vekilince itiraz edilmiştir.
Ankara Bölge İdare Mahkemesi : 30.12.2013 gün ve E:
2013/8503, K:2013/28500 sayı ile, itirazın reddine, kararın onanmasına
karar vermiş, bu karar kesinleşmiştir.
Davacı vekili adli ve idari yargı yerlerince verilmiş
olan görevsizlik kararları nedeniyle oluştuğunu öne sürdüğü olumsuz görev
uyuşmazlığının giderilmesi istemiyle başvuruda bulunmuştur.
İNCELEME VE GEREKÇE:
Uyuşmazlık Mahkemesi Hukuk Bölümü’nün, Serdar
ÖZGÜLDÜR’ün Başkanlığında, Üyeler: Eyüp Sabri BAYDAR, Ali ÇOLAK, Sıddık
YILDIZ, Nurdane TOPUZ, Ayhan AKARSU ve Mehmet AKBULUT‘un katılımlarıyla
yapılan 05.05.2014 günlü toplantısında:
l-İLK İNCELEME: Dosya üzerinde 2247 sayılı Yasa’nın 27.
maddesi uyarınca yapılan incelemeye göre; adli ve idari yargı yerleri
arasında 2247 sayılı Yasa'nın 14. maddesinde öngörülen biçimde olumsuz
görev uyuşmazlığı doğduğu, idari ve adli yargı dosyalarının 15. maddede
belirtilen yönteme uygun olarak davacının istemi üzerine son görevsizlik
kararını veren mahkemece Uyuşmazlık Mahkemesi'ne gönderildiği ve usule
ilişkin işlemlerde herhangi bir noksanlık bulunmadığı anlaşıldığından görev
uyuşmazlığının esasının incelenmesine oy birliği ile karar verildi.
II-ESASIN
İNCELENMESİ: Raportör-Hakim Gülşen AKAR PEHLİVAN’ın, davanın çözümünde adli
yargının görevli olduğu yolundaki raporu ile dosyadaki belgeler okunduktan;
ilgili Başsavcılarca görevlendirilen Yargıtay Cumhuriyet Savcısı Mehmet
BAYHAN ile Danıştay Savcısı Mehmet Ali GÜMÜŞ davada adli yargının görevli
olduğu yolundaki sözlü açıklamaları da dinlendikten sonra GEREĞİ GÖRÜŞÜLÜP
DÜŞÜNÜLDÜ:
Dava,
davalı idarenin sorumluluk sahasında kalan yolda meydana gelen kaza
nedeniyle oluştuğu öne sürülen maddi zararın tazminine hükmedilmesi
istemiyle açılmıştır.
2918
sayılı Karayolları Trafik Kanununun 1. maddesinde, Kanunun amacının
Karayolları nda can ve mal güvenliği yönünden trafik düzenini sağlayacak ve
trafik güvenliğini ilgilendiren tüm konularda alınacak önlemleri belirlemek
olduğu; “Kapsam” başlıklı 2. maddesinde, bu Kanunun trafikle ilgili
kuralları, şartları, hak ve yükümlülükleri bunların uygulamasını ve
denetlenmesini ilgili kuruluşları ve bunların görev, yetki ve sorumluluk,
çalışma usulleri ile diğer hükümleri kapsadığı ve bu kanunun Karayolları
nda uygulanacağı; 10. maddesinde, yapım ve bakımdan sorumlu olduğu yolları
trafik düzeni ve güvenliğini sağlayacak durumda bulundurmanın, gerekli
görülen kavşaklara ve yerlere trafik ışıklı işaretleri, işaret levhaları
koymak ve yer işaretlemeleri yapmanın Belediye Trafik birimlerinin görev ve
yetkileri arasında olduğu belirtilmiştir.
Öte
yandan 2918 sayılı Yasanın 19.1.2011 günlü Resmi Gazetede yayımlanarak
yürürlüğe giren 6099 sayılı Yasanın 14. maddesiyle değişik 110. maddesinde
“İşleteni veya sahibi Devlet ve diğer kamu kuruluşları olan araçların
sebebiyet verdiği zararlara ilişkin olanları dahil, bu Kanundan doğan
sorumluluk davaları, adli yargıda görülür. Zarar görenin kamu görevlisi
olması, bu fıkra hükmünün uygulanmasını önlemez. Hemzemin geçitte meydana
gelen tren-trafik kazalarında da bu Kanun hükümleri uygulanır.
Motorlu
araç kazalarından dolayı hukuki sorumluluğa ilişkin davalar, sigortacının
merkez veya şubesinin veya sigorta sözleşmesini yapan acentenin bulunduğu
yer mahkemelerinden birinde açılabileceği gibi kazanın vuku bulduğu yer
mahkemesinde de açılabilir”; Geçici 21. maddesinde de “Bu Kanunun 110 uncu
maddesinin birinci fıkrasının göreve ilişkin hükmü, yürürlüğe girdiği
tarihten önce idari yargıda ve Askeri Yüksek İdare Mahkemesinde açılmış
bulunan davalara uygulanmaz” denilmiştir.
Dosyanın
incelenmesinden, davacı şirkete ait 06 C 2647 plakalı aracın seyir halindeyken
ASKİ’ye ait rögar kapağı ve davalı belediyenin hatalı ve kusurlu
hareketleriyle uğradığını öne sürdüğü 3.992,80 TL zararın 28.3.2005
tarihinden itibaren işleyecek faiziyle birlikte tazmini istemiyle davanın
açıldığı anlaşılmıştır.
2918
sayılı Kanunun 110 uncu maddesinin birinci fıkrasının iptali istemiyle
Bursa 3.Asliye Hukuk Mahkemesi ve Batman 2.Asliye Hukuk Mahkemesince
yapılan itiraz başvuruları üzerine konuyu inceleyen Anayasa Mahkemesi, şu
gerekçesi ile anılan kuralı Anayasaya aykırı görmemiş ve iptal istemini oy
birliğiyle reddetmiştir: “… Anayasa Mahkemesi’nin daha önceki kimi
kararlarında da belirtildiği üzere, tarihsel gelişime paralel olarak
Anayasa’da adli ve idari yargı ayırımına gidilmemiş ve idari uyuşmazlıkların
çözümünde idare ve vergi mahkemeleriyle Danıştay yetkili kılınmıştır. Bu
nedenle, genel olarak idare hukuku alanına giren konularda idari yargı,
özel hukuk alanına giren konularda adli yargı görevli olacaktır. Bu
durumda, idari yargının görev alanına giren bir uyuşmazlığın çözümünde adli
yargının görevlendirilmesi konusunda kanun koyucunun mutlak bir takdir
yetkisinin bulunduğunu söylemek olanaklı değildir. Ancak, idari yargının
denetimine bağlı olması gereken idari bir uyuşmazlığın çözümü, haklı neden
ve kamu yararının bulunması halinde kanun koyucu tarafından adli yargıya
bırakılabilir. İtiraz konusu kural, trafik kazasında zarar görenin asker
kişi ya da memur olmasına, aracın askeri hizmete ilişkin olmasına veya
olayın hemzemin geçitte meydana gelmesi durumlarına göre farklı yargı
kollarında görülmekte olan 2918 sayılı Kanun’dan kaynaklanan tüm sorumluluk
davalarının adli yargıda görüleceğini öngörmektedir. İtiraz konusu
düzenlemenin gerekçesinde de ifade edildiği gibi, askeri idari yargı, idari
yargı veya adli yargı kolları arasında uygulamada var olan yargı yolu
belirsizliği giderilerek söz konusu davalarla ilgili olarak yeknesak bir
usul belirlenmektedir. Aynı tür davaların aynı yargı yolunda çözümlenmesi
sağlanarak davaların görülmesi ve çözümlenmesinin hızlandırıldığı, bu
suretle kısa sürede sonuç alınmasının olanaklı kılındığı ve bunun söz
konusu davaların adli yargıda görüleceği yolunda getirilen düzenlemenin
kamu yararına yönelik olduğu anlaşılmaktadır. Öte yandan, 2918 sayılı
Kanun’da tanımlanan Karayolu şeridi üzerindeki araç trafiğinden kaynaklanan
sorumlulukların, özel hukuk alanına girdiği konusunda bir tartışma
bulunmamaktadır. İdare tarafından kamu gücünden kaynaklanan bir yetkinin
kullanılması söz konusu olmadığı gibi, aynı Karayolu üzerinde aynı seyir
çizgisinde hareket eden, bu nedenle aynı tür risk üreten araçlar arasında
özel-kamu ayırımı yapılmasını gerektiren bir neden de yoktur. Açıklanan
nedenlerle, itiraz konusu kural Anayasa’nın 2.,125. ve 155. maddelerine
aykırı değildir. İtirazın reddi gerekir…” (Any. Mah.nin 26.12.2013 tarih ve
E.2013/68, K.2013/165 sayılı kararı; R.G. 27.3.2014, Sayı: 28954,
s.136-147.)
Anayasa’nın
158 inci maddesinin son fıkrasında “ Diğer mahkemelerle, Anayasa Mahkemesi
arasındaki görev uyuşmazlıklarında, Anayasa Mahkemesi’nin kararı esas
alınır.” denilmektedir. Anayasa Mahkemesi’nin yukarıda gerekçesine yer
verilen kararı, yasa koyucunun idari yargının görevine giren bir konuyu
adli yargının görevine verebileceğine, dolayısıyla 2918 sayılı Kanunun 110
uncu maddesinin birinci fıkrası ile öngörülen, bu Kanun’dan doğan tüm
sorumluluk davalarının adli yargıda görülmesi düzenlemesinin Anayasa’ya
aykırı bulunmadığına dair olup, esas itibariyle görev konusunda verilmiş
bir karardır ve Anayasa’nın 158 inci maddesi uyarınca, başta Mahkememiz
olmak üzere diğer yargı organları bakımından da uyulması zorunlu bir karar
mesabesindedir.
Bu durumda, 2918
sayılı Yasanın 19.1.2011 tarihinde yürürlüğe giren 110. maddesi ile Anayasa
Mahkemesi’nin işaret edilen kararı gözetildiğinde, bahsi geçen Kanun
maddesinin Karayolları nda, can ve mal güvenliği yönünden trafik düzeninin
sağlanarak trafik güvenliğini ilgilendiren tüm konularda alınacak önlemleri
kapsadığı ve Kanunun, trafikle ilgili kuralları, şartları, hak ve
yükümlülükleri, bunların uygulanmasını ve denetlenmesini, ilgili kuruluşları
ve bunların görev yetki ve sorumlulukları ile, çalışma usullerini
kapsadığı, dolayısıyla oluşan trafik kazası nedeniyle açılacak sorumluluk
davalarının görüm ve çözümünde adli yargının görevli olduğu; meydana gelen
manevi zararın tazmini istemiyle açılan bu davanın da adli yargı yerinde
çözümlenmesi gerektiği sonucuna varılmıştır.
Açıklanan
nedenlerle, Ankara 23. Asliye Hukuk Mahkemesinin görevsizlik kararının
kaldırılması gerekmiştir.
SONUÇ : Davanın görüm ve çözümünde ADLİ YARGININ görevli
olduğuna, bu nedenle Ankara 23. Asliye Hukuk Mahkemesinin 26.9.2007 gün ve
E:2007/245, K:2007/332 sayılı GÖREVSİZLİK KARARININ KALDIRILMASINA,
05.05.2014 gününde Üyelerden Eyüp Sabri BAYDAR’ın KARŞI OYU ve OYÇOKLUĞU
İLE KESİN OLARAK karar verildi.
KARŞI OY
Somut uyuşmazlıkta,
davalı Belediyenin karayolunun yapım, bakım ve korunmasındaki ihmali sonucu
zarara neden olan kazanın meydana geldiği iddia edilmektedir.
2918 Sayılı KTK'nın
10.md. "Belediyelerin yapım ve bakımından sorumlu olduğu yollan,
trafik düzen ve güvenliğini sağlayacak durumda bulundurmak, karayolu
yapısında ve üzerinde yapılacak çalışmalarda gerekli tedbirleri almakla
görevli" olduğuna işaret edilmiş,
3030 Sayılı Yasa'nın
6.md. "Büyükşehir dahilindeki meydan, bulvar, cadde ve anayolları
yapma, yaptırma, bakım ve onarımını sağlama..." Büyükşehir
Belediyesinin görevleri arasında gösterilmiş,
TC Anayasası'nın
125/son md. "idarenin kendi eylem ve işlemlerinden doğan zararı
ödemekle yükümlü olduğu" kurala bağlanmış,
2577 Sayılı IYUK 2/1-b
md. "idari eylem ve işlemlerden dolayı kişisel haklan ihlal edilenler
tarafından açılan tam yargı davaları, idari dava çeşitleri arasında"
sayılmıştır.
Bu durumda belediye
sınırlan içindeki yolun yapım, bakım ve
onarımının
yapılmadığı nedeniyle
doğan zararın tazmininin amaçlanmış olması karşısında, idarenin görevinde
olan kamu hizmetini yürüttüğü esnada kişilere verdiği zararın ödetilmesine
yönelik bulunan uyuşmazlık konusu davanın, olayda kamu hizmetinin usulüne
ve hukuka uygun olarak yürütülüp yürütülmediğinin, hizmet kusuru veya
idarenin sorumluluğunu gerektiren bir husus olup olmadığının tespitinde
esas alman idare hukuku kurallarına ve 2577 Sayılı İYUK 2/1-b md. sayılan
tam yargı davasında görüm ve çözümünde idari yargı yerleri görevli
bulunmaktadır.
Sayın çoğunluk,
karayolunun yapım, bakım ve korunmasındaki ihmalden doğan zararda Adli
Yargıyı görevli kabul eden görüşünde hukuki dayanak olarak 2918 Sayılı KTK
110/1 md. hükümlerini esas almıştır.
11.01.2011 gün 6099
Sayılı Yasa'nın 14. maddesi ile 2918 Sayılı KTK 110. maddesine eklenen 1
.fıkra ile "işleteni veya sahibi devlet ve diğer kamu kuruluşları olan
araçların sebebiyet verdiği zararlara ilişkin olanları dahil bu kanundan
doğan sorumluluk davaları Adli Yargıda görülür... " hükmü
getirilmiştir.
Sayın çoğunluk
görüşünün aksine eldeki uyuşmazlık anılan yasa hükmü kapsamında
kalmamaktadır.
Çünkü, 2918 Sayılı KTK
85.maddesinde açıkça belirtildiği gibi yasa motorlu araçların
işletilmesinden doğan zararlar nedeniyle işletenin hukuki sorumluluğunu
düzenlemektedir.
Yasa hükmünde geçen bu
kanundan ve Adli Yargıda görülmesi gereken sorumluluk davaları, 2918 Sayılı
Yasa'nın 85.maddesinde düzenlenen motorlu araçların işletilmesi nedeniyle
verilen zararlardan dolayı araç işletenin hukuki sorumluluğuna ilişkin
davalardır.
Yasa değişikliğinden
önce kamu araçlarının işletilmesi nedeniyle verilen zararlardan dolayı kamu
idaresinin sorumluluğunun hangi yargı kolunda görüm ve çözümü konusunda
yasada bir düzenleme bulunmadığından İdari ve Adli Yargı organları arasında
çıkan görev uyuşmazlıklarını sonlandırmak üzere sözü geçen yasa hükmü
getirilmek suretiyle kamu araçlarının verdiği zararlar nedeniyle işletenin
sorumluluğunda 2918 Sayılı Yasa'nın amacına uygun olarak Adli Yargıda görüm
ve çözüm esası benimsenmiştir.
2918 sayılı yasanın
110. maddesinde yapılan yasa değişikliğine ilişkin Hükümet gerekçesi de
getirilen yeni hükmün bu nedenle maddeye eklendiğini teyit etmektedir.
Diğer taraftan, sayın
çoğunluk 2918 sayılı yasanın 110. maddesi hükmünün iptali istemi ile
Anayasa Mahkemesine açılan dava sonucunda verilen yorumlu red kararlarını,
karara dayanak almakta ise de bu görüşe de itibar edilmesi mümkün değildir.
Zira; "T.C.
Anayasasında, Anayasa Mahkemesinin iptal veya iptal talebinin reddi dışında
yorumlu red kararı verebileceğine dair bir işaret yoktur. Tersine T.C.
Anayasasının 153/2 maddesi "Anayasa Mahkemesi bir kanun veya kanun
hükmünde kararnamenin tamamını veya bir hükmünü iptal ederken, kanun koyucu
hareketle yeni bir uygulamaya yol açacak biçimde hüküm tesis edemez."
hükmü böyle bir anlayışın benimsenmemiş olduğunun kanıtı olarak kabul
edilebilir. Gerçi madde iptal kararlarından bahsetmektedir, ama Anayasa
koyucunun amacının Anayasa Mahkemesinin kanun koyucu gibi hareket etmesini
önlemek olduğu açıkça anlaşılmaktadır. Yorumlu red kararlarının ise diğer
mahkemeleri, idare makamlarını, gerçek ve tüzel kişileri bağlaması
itibariyle bir çeşit pozitif kanun koyuculuk anlamına geldiğine şüphe
yoktur. (Türk Anayasa Hukuku Prof. Dr. Ergun Özbudun. Sh. 440 vd.)
Hakkında yorumlu red
kararı verilen bir kanun maddesi yürürlükte kalmaya devam eder. Dolayısıyla
somut olaylara uygulanır. Somut olaylarda o maddenin ne anlama geldiğine,
yani nasıl yorumlanacağına, bundan sonra da Anayasa Mahkemesi değil onu
uygulayacak Mahkemeler karar verir. Anayasa Mahkemesinin yorumlu red kararı
verirken yaptığı yorumunun diğer mahkemeleri bağlaması mümkün değildir. Bir
kanun maddesinin nasıl yorumlanacağına onu uygulayacak olan Adli- İdari ve
Askeri Yargı organları karar verir. Anayasa Mahkemesi Adli, idari ve Askeri
kollarının üst mahkemesi olmadığına göre bu yargı kollarındaki mahkemelere
kendi yorumunu empoze etmesi mümkün değildir. O halde Anayasa Mahkemesinin
verdiği yorumlu red kararlarının kendilerinden beklenen fonksiyonu ifa
edebilmeleri, diğer mahkemelerin Anayasa Mahkemesinin bu yorumlarını
benimsemelerine bağlıdır. Oysa hukukumuzda, Anayasa Mahkemesi kararlarında
yapılan yorumlar diğer mahkemeleri bağlamaz. Zira Anayasa Mahkemesi kararlarının
bağlayıcılığı bu kararların hüküm fıkralarına münhasırdır. (Türk Anayasa
Hukuku Dersleri, Kemal Gözler, sh. 444)
Keza, Sayın çoğunluğun
karan dayandırdığı T.C. Anayasasının 158. madde hükümlerininde uyuşmazlıkta
uygulama yeri bulunmamaktadır. Uyuşmazlık Mahkemesinin görev ve yetkilerini
düzenleyen T.C. Anayasasının 158. maddesi açık hükmünden de anlaşıldığı
üzere Anayasa Mahkemesi ile diğer yargı kollan arasında olumlu veya olumsuz
görev uyuşmazlığının doğması halinde Anayasa Mahkemesi görüşünün üstün
tutulacağına ilişkin düzenlemenin, uyuşmazlıkta Anayasa Mahkemesinin
görevlilik veya görevsizlik kararının bulunmaması, diğer yargı kollan ile
arasında bir görev ihtilafının çıkmaması nedeniyle uygulanması mümkün
değildir.
Açıklanan gerekçelerle
uyuşmazlıkta idari yargı görevli olup, benzer ihtilaflarda da idari
yargının görevli olduğu Yargıtay 4, 11, 17 Hukuk Dairelerinin istikrarlı
kararlarıyla İçtihad edildiği gibi Danıştay kararlarında da uyuşmazlıkta
İdari Yargının görevli olduğu benimsenmiştir. (Danıştay 10. Daire E
2011/11522, K 2012/5347 sayı, E. 2011/10856 ve K. 2013/670 Sayı, vs.)
Somut uyuşmazlıkta
davanın karayolunun yapım, bakım ve korunmasındaki idarenin hizmet kusuruna
dayanmasına,
2918 Sayılı Yasa'nın
110/1 md. motorlu araçların işletilmesinden doğan zararlardan dolayı
işletenini hukuki sorumluluğunun Adli Yargıda görüm ve çözümünü düzenleme
altına almasına,
Somut uyuşmazlığın
anılan yasa hükmü kapsamında bulunmamasına,
Kamu hizmetinin
usulüne ve hukuka uygun olarak yürütülüp yürütülmediğinin hizmet kusuru
veya idarenin sorumluluğunu gerektiren bir husus olup olmadığının
tespitinde, 2577 Sayılı IYUK 2/1-b md. sayılan tam yargı davasında görüm ve
çözümünde İdari Yargının görevli olmasına göre,
Uyuşmazlıkta Adli Yargıyı
görevli kabul eden sayın çoğunluğun görüşüne katılamıyorum.
|
|
Karşı Oy
Eyüp Sabri BAYDAR
|
—— • ——
Uyuşmazlık Mahkemesi
Başkanlığından:
22-ESAS NO : 2014/524
KARAR NO: 2014/562
KARAR TR : 05.05.2014
(Hukuk Bölümü)
ÖZET : 506 sayılı Sosyal Sigortalar Kanunu uyarınca
verilen idari para cezasından kaynaklanan ödeme emrinin iptali istemiyle
açılan davanın, ADLİ YARGI YERİNDE çözümlenmesi gerektiği hk.
K A R A R
Davacı : B.B.
Vekili : Av. R.S.
Davalı : Sosyal Güvenlik Kurumu Başkanlığı
(Denizli Sosyal
Güvenlik İl Müdürlüğü)
Vekilleri
: Av. Z.S.E. (Adli Yargıda)
Av. E.E.D. (İdari Yargıda)
O L A Y : Davacı
vekili dava dilekçesinde özetle; Sosyal Güvenlik Kurumu Denizli İl
Müdürlüğü tarafından davacının prim borcu olduğu gerekçesi ile 2012/26844 esas
sayılı dosyası ile takip yapıldığını, bu prim borcuna bağlı olarak idari
para cezası tahakkuk ettirildiğini ve bu idari para cezası borcuna
dayanarak da 2012/26845-26846-26847 esas sayılı dosyalardan takip yapılarak
ödeme emirlerinin gönderildiğini, söz konusu ödeme emirlerinin 09.10.2012
tarihinde davacıya tebliğ edildiğini, takibe konu prim borçlarının 2004
yılı 3-4-6-7-8 aylarına ilişkin olduğunu, davacının 2003-2004 yıllarında 20
HL 305 plakalı otobüsü işlettiğini, otobüsü Temmuz 2004’te haricen sattığını,
sattığı kişiye aracın noter satışını yapmak üzere vekaletname verdiğini,
davacının, otobüsü çalıştırdığı dönemde dışarıdan sigortalı işçi
çalıştırmadığını, dolayısıyla herhangi bir prim borcunun bulunmadığını,
prim borcunun kurum tarafından re’sen tahakkuk ettirildiğini ve davacıya bu
güne kadar herhangi bir tebligat yapılmadığını, takibe konulan prim borçlarından
davacının bugüne kadar haberi olmadığını belirterek, davacı aleyhine
yapılan bu takiplere öncelikle zamanaşımı yönünden olmak üzere, asıl
alacağa, para cezalarına ve bunlar için hesaplanan faize itiraz edip, söz
konusu takiplerin iptali ile bu hususta karar verilinceye kadar davacının
mağdur olmaması için tedbiren takiplerin durdurulmasına karar verilmesi
istemiyle adli yargı yerinde dava açmıştır.
Denizli 4. İş Mahkemesi: 07.06.2013 gün, E:2012/468,
K:2013/184 sayılı kararı ile özetle; davacı tarafından hem idari para
cezasına dayalı, hem de prim borcuna dayalı ödeme emirlerinin iptali
istenmiş olmakla, 2012/26847 – 26846 – 26845 takip nolu ödeme emirlerine
ilişkin davanın ileride yargı yolu uyuşmazlığını gerektirebilecek nitelikte
olması nedeni ile bu davadan ayrılarak başka bir esasa kaydına, 2012/26844
takip numaralı ödeme emrine konu olan prim borcuna ilişkin olarak davanın
kısmen kabul, kısmen reddine karar vermiştir.
Denizli 4. İş Mahkemesi: E:2012/468 sayılı dosyadan
terfiken oluşan ve konusu 2012/26847 – 26846 – 26845 takip nolu ödeme
emirlerine ilişkin olan davada, 21.06.2013 gün ve E:2013/384,K:2013/248
sayılı kararı ile özetle; davanın,idari yargı yerinde görülmesi
gerektiğinden bahisle, görev yönünden reddine karar vermiştir.
İş bu karara karşı yapılan temyiz başvurusu üzerine
Yargıtay 21. Hukuk Dairesi 04.11.2013 gün ve E:2013/16770, K:2013/19425
karar sayılı ilamı ile hükmün onanmasına karar vermiş ve karar
kesinleşmiştir.
Davacı vekili istemle bu kez idari yargı yerinde dava
açmıştır.
Denizli İdare Mahkemesi: 30.01.2014 gün ve E:2013/1186,
K:2014/108 sayılı kararında özetle; davanın, adli yargı yerinde görülmesi
gerektiğinden bahisle, görev yönünden reddine karar vermiş ve karar
kesinleşmiştir.
İNCELEME VE GEREKÇE :
Uyuşmazlık Mahkemesi Hukuk Bölümü’nün, Serdar
ÖZGÜLDÜR’ün Başkanlığında, Üyeler: Eyüp Sabri BAYDAR, Ali ÇOLAK, Sıddık
YILDIZ, Nurdane TOPUZ, Ayhan AKARSU ve Mehmet AKBULUT’un katılımlarıyla
yapılan 5.5.2014 günlü toplantısında:
l-İLK İNCELEME: Dosya üzerinde 2247 sayılı Yasa’nın
27.maddesi uyarınca yapılan incelemeye göre; adli ve idari yargı yerleri
arasında 2247 sayılı yasa’nın 14. maddesinde öngörülen biçimde olumsuz
görev uyuşmazlığı doğduğu, davacı vekilinin istemi üzerine, idari yargı
dosyasının, son görevsizlik kararını veren mahkemece, adli yargı dosyası da
temin edilmek suretiyle Uyuşmazlık Mahkemesi’ne gönderildiği ve usule
ilişkin herhangi bir noksanlık bulunmadığı anlaşıldığından görev
uyuşmazlığının esasının incelenmesine oy birliği ile karar verildi.
II-ESASIN İNCELENMESİ: Raportör-Hakim Selim Şamil
KAYNAK’ın, davanın çözümünde adli yargının görevli olduğu yolundaki raporu
ile dosyadaki belgeler okunduktan; ilgili Başsavcılarca görevlendirilen
Yargıtay Cumhuriyet Savcısı Mehmet BAYHAN ile Danıştay Savcısı Mehmet Ali
GÜMÜŞ’ün davada adli yargının görevli olduğu yolundaki sözlü açıklamaları
da dinlendikten sonra GEREĞİ GÖRÜŞÜLÜP DÜŞÜNÜLDÜ:
Dava,
506 sayılı Sosyal Sigortalar Kanunu uyarınca verilen idari para
cezalarından kaynaklanan ödeme emirlerinin iptali istemiyle açılmıştır.
506 sayılı Sosyal Sigortalar Kanunu’nun 140.
maddesinin 9.5.2007 gün ve 5655
sayılı Kanun’un 2. maddesi ile değişik 4. fıkrasında, “İdarî para
cezaları ilgiliye tebliğ edilmekle tahakkuk eder ve tebliğ tarihinden
itibaren onbeş gün içinde Kuruma ödenir veya aynı süre içinde Kurumun
ilgili ünitesine itiraz edilebilir. İtiraz takibi durdurur. Kurumca itirazı
reddedilenler, kararın kendilerine tebliğ tarihinden itibaren otuz gün
içinde yetkili idare mahkemesine başvurabilirler. Bu süre içinde başvurunun
yapılmamış olması halinde idarî para cezası kesinleşir. Mahkemeye başvurulması
cezanın takip ve tahsilini durdurmaz. Tebliğ tarihinden itibaren onbeş gün
içinde Kuruma ödenmeyen idarî para cezaları, bu Kanunun 80 inci maddesi
hükmü gereğince hesaplanacak gecikme cezası ve gecikme zammı ile birlikte
tahsil edilir. İdarî para cezalarının, Kuruma itiraz ve yargı yoluna
başvurulmaksızın tebliğ tarihinden itibaren onbeş gün içinde ödenmesi
halinde, bunun dörtte üçü tahsil edilir. Peşin ödeme, idarî para cezalarına
karşı Kuruma itiraz etme veya yargı yoluna başvurma hakkını etkilemez.
Ancak, Kurumca itirazın reddedilmesi veya mahkemece Kurum lehine karar
verilmesi halinde, daha önce tahsil edilmemiş olan dörtte birlik ceza
tutarı, 80 inci madde hükmü de dikkate alınarak tahsil edilir” denilmiş;
80. maddesinin yedinci fıkrasında ise, "Kurum alacaklarının tahsilinde
21.7.1953 tarih ve 6183 sayılı Kanunun uygulanmasından doğacak
uyuşmazlıkların çözümlenmesinde, alacaklı Sigorta Müdürlüğünün bulunduğu
yer İş Mahkemesi yetkilidir" hükmüne yer verilmiştir.
Uyuşmazlık Mahkemesi Hukuk Bölümü,bu düzenlemelere göre, idarî para cezalarının ilgiliye tebliğ edilmekle
tahakkuk edeceği ve tebliğ tarihinden itibaren onbeş gün içinde Kuruma
ödeneceği veya aynı süre içinde Kurumun ilgili ünitesine itiraz
edilebileceği, itirazın takibi durduracağı, Kurumca itirazı reddedilenlerin,
kararın kendilerine tebliğ tarihinden itibaren otuz gün içinde yetkili
idare mahkemesine başvurabilecekleri nedeniyle
tahakkuk aşamasında idare mahkemelerinin görevli oldukları, kurum
alacaklarının tahsilinde ise, 6183 sayılı Yasa hükümleri uygulanmak suretiyle
düzenlenecek ödeme emrine karşı açılacak davalara bakma görevinin,80.
maddenin yedinci fıkrasında açıkça belirtildiği gibi Sigorta Müdürlüğünün
bulunduğu yer iş mahkemesine ait olduğu sonucuna varmıştır.
Ancak,
506 sayılı Kanun’un yukarıda sözü edilen maddeleri 31.5.2006 gün ve 5510 sayılı Sosyal
Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu’nun 106. maddesi ile yürürlükten
kaldırılmıştır.
5510 sayılı Kanun’un 102. maddesinde, “…İdarî para cezaları
ilgiliye tebliğ ile tahakkuk eder. Tebliğ tarihinden itibaren onbeş gün
içinde Kuruma ya da Kurumun ilgili hesaplarına yatırılır veya aynı süre
içinde Kuruma itiraz edilebilir. İtiraz takibi durdurur. Kurumca itirazı
reddedilenler, kararın kendilerine tebliğ tarihinden itibaren otuz gün
içinde yetkili idare mahkemesine başvurabilirler. Bu süre içinde başvurunun
yapılmamış olması halinde, idari para cezası kesinleşir.
İdarî para cezalarının, Kuruma itiraz edilmeden veya yargı
yoluna başvurulmadan önce tebliğ tarihinden itibaren onbeş gün içinde peşin
ödenmesi halinde, bunun dörtte üçü tahsil edilir. Peşin ödeme idari para
cezasına karşı yargı yoluna başvurma hakkını etkilemez. Ancak Kurumca veya
mahkemece Kurum lehine karar verilmesi halinde, daha önce tahsil edilmemiş
olan dörtte birlik ceza tutarı, 89 uncu maddenin ikinci fıkrası hükmü de
dikkate alınarak tahsil edilir.
Mahkemeye başvurulması idari para cezasının takip ve tahsilini
durdurmaz. Tebliğ tarihinden itibaren onbeş gün içinde ödenmeyen idari para
cezaları, 89 uncu madde hükmü gereğince hesaplanacak gecikme cezası ve
gecikme zammı ile birlikte tahsil edilir…” denilmiş; 88. maddesinde ise,
“…Kurumun süresi içinde ödenmeyen prim ve diğer alacaklarının tahsilinde,
6183 sayılı Amme Alacaklarının Tahsil Usûlü Hakkında Kanunun 51 inci, 102
nci ve 106 ncı maddeleri hariç, diğer maddeleri uygulanır. Kurum, 6183
sayılı Kanunun uygulanmasında Maliye Bakanlığı ile diğer kamu kurum ve
kuruluşları ve mercilere verilen yetkileri kullanır.
Kurum, 6183 sayılı Kanun kapsamında takip edilen alacakları
hariç olmak üzere her türlü alacağın teminatını teşkil etmek üzere Yeni
Türk Lirası ve/veya yabancı para birimi üzerinden ticari işletme, taşınır
ve/veya taşınmaz rehni dahil olmak üzere her türlü teminat almaya
yetkilidir.
Kurumun 6183 sayılı Kanun kapsamında takip edilen prim ve
diğer alacakları amme alacağı niteliğinde olup, imtiyazlı alacaktır.
Kurumun taraf olduğu her türlü dava ve icra takiplerinin kısmen veya
tamamen aleyhe neticelenmesi halinde 2004 sayılı İcra ve İflas Kanununda
yazılı tazminat ve cezalar Kurum hakkında uygulanmaz.
Kurumun prim ve diğer alacaklarının tahsilinde, 6183 sayılı
Amme Alacaklarının Tahsil Usûlü Hakkında Kanunun uygulamasından doğacak
uyuşmazlıkların çözümlenmesinde Kurumun alacaklı biriminin bulunduğu yer iş
mahkemesi yetkilidir. Yetkili iş mahkemesine başvurulması alacakların takip
ve tahsilini durdurmaz…” hükmü yer almıştır.
Öte yandan, 5502 sayılı Sosyal Güvenlik Kurumu
Kanunu’nun 37. maddesinin üçüncü fıkrasında, “Süresi içinde ödenmeyen
sosyal sigorta ve genel sağlık sigortası primleri, işsizlik sigortası
primleri, idarî para cezaları, gecikme zamları, katılım payları Kurum
alacağına dönüşür ve bu alacakların tahsilinde, 6183 sayılı Amme
Alacaklarının Tahsil Usulü Hakkında Kanunun 51 inci, 102 nci ve 106 ncı
maddeleri hariç diğer maddeleri uygulanır” denilmiştir.
Görev
kuralları kamu düzenine ilişkin olduğundan, görev konusunda taraflar için
bir müktesep hak doğmayacağı; bu nedenle, yeni bir yasayla kabul edilen
görev kurallarının, geçmişe de etkili olacağı, bilinen bir genel hukuk ilkesidir.
Davanın
açıldığı andaki kurallara göre görevli olan mahkeme, yeni bir yasa ile
görevsiz hale gelmiş ise, (davanın açıldığı anda görevli olan ve fakat yeni
yasaya göre görevsiz hale gelen) mahkemenin görevsizlik kararı vermesi
gerekeceği; ancak, yeni yasadaki görev kuralının, değişikliğin yürürlüğe
girmesinden sonra açılacak davalarda uygulanacağına dair intikal
hükümlerinin varlığı halinde, mahkemece görevsizlik kararı verilemeyeceği
açıktır.
Diğer
taraftan, dava görevsiz mahkemede açılmış, bu sırada yapılan bir kanun
değişikliği ile görevsiz mahkeme o dava için görevli hale gelmiş ise,
mahkeme, artık görevsizlik kararı veremeyip (yeni kanuna göre görevli hale
geldiği için) davaya bakmaya devam etmesi gerekir.
Olayda, Sosyal Güvenlik Kurumu Başkanlığı, Denizli
Sosyal Güvenlik İl Müdürlüğü tarafından; idari para cezasının tahsili
amacıyla 6183 sayılı Kanun ile 5510 sayılı Kanun’un 88. maddesi uyarınca
davacı adına ödeme emrinin düzenlenmesi üzerine, söz konusu ödeme emrinin
iptali istemiyle dava açıldığı anlaşılmıştır.
Bu durumda, söz konusu
ödeme emrine karşı açılan davada, 5510 sayılı Yasa’nın 88. maddesi
gözetildiğinde İş Mahkemesinin görevli olduğu kuşkusuzdur.
Açıklanan nedenlerle,
Denizli 4. İş Mahkemesince verilen görevsizlik kararının kaldırılması
gerekmiştir.
SONUÇ :
Davanın çözümünde ADLİ YARGININ görevli olduğuna, bu nedenle Denizli 4. İş
Mahkemesinin 21.06.2013 gün ve E:2013/384,K:2013/248 sayılı GÖREVSİZLİK
KARARININ KALDIRILMASINA, 5.5.2014 gününde OY BİRLİĞİ İLE KESİN OLARAK
karar verildi.
—— • ——
Uyuşmazlık Mahkemesi
Başkanlığından:
23-ESAS NO : 2014/527
KARAR NO: 2014/565
KARAR TR : 05.05.2014
(Hukuk Bölümü)
ÖZET : Davacıya ait aracın, park halinde iken, yol yapım
çalışmalarında meydana gelen göçükte oluşan çukura düşmesi nedeniyle
meydana gelen maddi zararın tazmini istemiyle açılan davanın, İDARİ
YARGI YERİNDE çözümlenmesi gerektiği hk.
K A R A R
Davacı :
M.S.
Vekili : Av. H.T
Davalı :
İstanbul Beyoğlu Belediye Başkanlığı
Vekili :
Av. E.K.
O L A Y
: Davacı vekili dava dilekçesinde özetle; davacının 07.02.2012 tarihinde
34… plakalı 1999 model Opel Corsa M.aracını ikamet etmekte olduğu,
Örnektepe Mahallesi, KervansaR. Cad. No:. Beyoğlu adresindeki sokak üzerine
park ettiğini, 08.02.2012 günü saat 11.00 sıralarında aracının yanına
gittiğinde, aracı park ettiği asfalt kaldırımın çöktüğünü ve aracın yolun
çökmesi sonucu yuvarlanarak ters döndüğünü, tavan kısmının çöktüğünü, arka
cam haricinde bütün camların kırık olduğunu ve kaportanın tamamının zarar
gördüğünü fark etmesi üzerine aynı gün Haliç Polis Merkezi Amirliği’ne
giderek olayla ilgili ifade verdiğini, olayla ilgili olarak aynı gün
tutanak tutulduğunu, aracın kasko bedelinin 11.650TL olmasına rağmen aracın
3.500 TL’na satılabildiğini, zararın karşılanması konusunda idareye yapılan
başvurunun zımnen reddedildiğini belirterek; belediyenin gerekli güvenlik
tedbirlerini almadan yol yapım çalışmaları sırasında yolun çökmesi ve
idarenin hizmet kusuru neticesinde davacıya ait araçta oluşan 8.150 TL
maddi hasarın olayın meydana geldiği 08.02.2012 tarihinden itibaren
işleyecek yasal faiziyle birlikte davalı idareden tahsili istemiyle idari
yargıda dava açmıştır.
İSTANBUL
2. İDARE MAHKEMESİ: 24.07.2012 gün ve E:2012/1312 K:2012/1338 sayılı
kararında özetle; 2918 sayılı Karayolları Trafik Kanunu’nun 19.01.2011
tarihinde yürürlüğe giren 6099 sayılı Kanunu’nun 14. maddesi ile değişik
110. maddesinde, bu kanundan doğan sorumluluk davalarının adli yargıda
görüleceği hükme bağlandığı gerekçesiyle; 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü
Kanununun 15/1-a maddesi uyarınca, davanın görev yönünden reddine karar
vermiştir.
İdare
Mahkemesince verilen görevsizlik kararına karşı, davacı vekili tarafından
yapılan itiraz sonucu; İstanbul Bölge İdare Mahkemesi’nin 19.12.2012 gün ve
E:2012/18775 K:2012/21826 sayılı kararı ile itirazın reddine karar verilmiş
ve bu karara karşı karar düzeltme talebinde bulunulmadığından görevsizlik
kararı kesinleşmiştir.
Davacı
vekili bu kez, aynı istemle adli yargıda dava açmıştır.
İSTANBUL
13. ASLİYE HUKUK MAHKEMESİ: 11.10.2013 gün ve E:2013/32 K:2013/411 sayılı
kararında “… davalı idarenin yol yapım çalışmaları esnasında gerekli
önlemleri almaması nedeniyle asfalt kaldırımın çökmesi üzerine, çöken
asfalt kaldırım üzerinde bulunan davacının aracının zarar gördüğü, davalı
idarenin hizmet kusuru olduğu ve ihtilafın çözüm yerinin idari yargı
olduğu…” gerekçesiyle davanın görev yeri nedeni ile reddine karar vermiş ve
verilen karar davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir.
YARGITAY
4. HUKUK DAİRESİ: 03.02.2014 gün ve E:2014/607 K:2014/1466 sayılı kararı
ile temyiz itirazlarının reddi ile usul ve yasaya uygun hükmün onanmasına
karar vermiş ve bu kararın ardından görevsizlik kararı kesinleşmiştir.
Davacı
vekilinin talebi üzerine, dosya Mahkememize gönderilmiştir.
İNCELEME VE GEREKÇE :
Uyuşmazlık Mahkemesi Hukuk Bölümü’nün, Serdar
ÖZGÜLDÜR’ün Başkanlığında, Üyeler: Eyüp Sabri BAYDAR, Ali ÇOLAK, Sıddık
YILDIZ, Nurdane TOPUZ, Ayhan Akarsu ve Mehmet AKBULUT’un katılımlarıyla yapılan
05.05.2014 günlü toplantısında:
l-İLK İNCELEME:
2247 sayılı Uyuşmazlık Mahkemesi Kuruluş ve İşleyişi Hakkında Kanun’un 14.
maddesine göre; olumsuz görev uyuşmazlığının bulunduğunun ileri
sürülebilmesi için adli, idari veya askeri yargı mercilerinden en az
ikisinin tarafları,
konusu ve sebebi aynı olan davada kendilerini görevsiz görmeleri ve
bu yolda verdikleri kararların kesin veya kesinleşmiş olması gerekmekte
olup, bu uyuşmazlığın giderilmesi istemi ise, hukuk uyuşmazlıklarında ancak
davanın taraflarınca ileri sürülebilmektedir. Aynı Yasanın 27. maddesinde
ise, Uyuşmazlık Mahkemesinin, uyuşmazlık çıkarmaya veya görev
uyuşmazlıklarına ilişkin istemleri önce şekil ve süre açısından
inceleyeceği; yöntemine uymayan veya süresi içinde ileri sürülmemiş istemleri
reddedeceği kuralına yer verilmektedir.
Dosya üzerinde 2247
sayılı Yasanın 27. maddesi uyarınca yapılan incelemeye göre;
Adli ve
idari yargı yerleri arasında anılan Yasanın 14. maddesinde öngörülen
biçimde olumsuz görev uyuşmazlığı doğduğu, adli yargı dosyasının davacı
vekilinin istemi üzerine son görevsizlik kararını veren Mahkemece idari
yargı dosyası da temin edilmek suretiyle Mahkememize gönderildiği ve usule
ilişkin herhangi bir noksanlık bulunmadığı anlaşıldığından, adli ve idari
yargı yerleri arasında doğan görev uyuşmazlığının esasının incelenmesine oy
birliği ile karar verildi.
II-ESASIN İNCELENMESİ: Raportör-Hakim Filiz BUDAK’ın,
davanın çözümünde idari yargının görevli olduğu yolundaki raporu ile
dosyadaki belgeler okunduktan; ilgili Başsavcılarca görevlendirilen
Yargıtay Cumhuriyet Savcısı Mehmet BAYHAN ile Danıştay Savcısı Mehmet Ali
GÜMÜŞ’ün davada adli yargının görevli olduğu yolundaki sözlü açıklamaları
da dinlendikten sonra GEREĞİ GÖRÜŞÜLÜP DÜŞÜNÜLDÜ:
Dava; davacıya
ait 34 UM 1000 plakalı aracın, 08.02.2012 günü saat 11:00 sıralarında
Beyoğlu Örnektepe Mahallesi, KervansaR. Caddesi No: 12/3 adresinde park
halinde iken, yol yapım çalışmalarında meydana gelen göçükte oluşan çukura
düşmesi nedeniyle meydana gelen maddi zararın tazmini istemiyle açılmıştır.
İdarenin
yürütmekle yükümlü bulunduğu kamu hizmetine ilişkin olarak uygulamaya
koyduğu plan ve projenin hukuka aykırı olduğu nedeniyle iptalleri için
menfaatleri ihlal edilenler tarafından açılacak davalar ile idarenin aynı
plan ve projeye göre meydana getirdiği yol, kanal, baraj, su yolları, su
şebekesi gibi tesislerin kurulması, işletilmesi ve bakımı sırasında
kişilere verdiği zararların tazmini istemiyle idari eylem ve işlemlerden
dolayı kişisel hakları muhtel olanlar tarafından açılacak davaların görüm
ve çözümünün, iptal ve tam yargı davaları kapsamında yargısal denetim yapan
idari yargı yerine ait olduğu; idarece herhangi bir ayni hakka müdahalede
bulunulduğu, özel mülkiyete konu taşınmaza kamulaştırmasız el atıldığı veya
plan ve projeye aykırı iş görüldüğü iddiasıyla açılacak müdahalenin men’i
ve meydana gelen zararın tazmini davalarının ise, mülkiyete tecavüzün
önlenmesine ve haksız fiillere ilişkin özel hukuk hükümlerine göre adli
yargı yerinde çözümleneceği, yerleşik yargısal içtihatlarla kabul edilmiş
bulunmaktadır.
Dava
dosyasında yapılan incelemede; olay günü 08.02.2012 günü Haliç Polis Merkez
Amirliği’nde düzenlenen “Görgü ve Tespit Tutanağı”nda; İmrahor Cad.
KervansaR. Sok. No:14 önünde 34 UM 1000 plakalı aracın park halinde
bulunduğu, asfalt kısmının çökmesi sonucu aracın yaklaşık 5 metrelik
yükseklikten aşağıya tavan kısmı yere gelecek şekilde düşmüş olduğu,
kaporta kısımlarında ezikler olduğu, arka cam haricinde diğer camlarının
kırık vaziyette olduğunun görüldüğü belirtilmiştir.
Olayda,
davalı idare tarafından gerçekleştirilen yol yapım çalışmalarında, davacıya
ait ve park halindeki araca verilen maddi zararın giderilmesi istemiyle,
kamu hizmeti yürüten davalı İdareye karşı dava açıldığı anlaşılmaktadır.
Kamu
hizmetinin, yöntemine ve hukuka uygun olarak yürütülüp yürütülmediğinin;
kamu yararına uygun şekilde işletilip işletilmediğinin; hizmet kusuru ya da
başka bir nedenle idarenin sorumluluğu bulunup bulunmadığının yargısal
denetiminin, 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu’nun 2. maddesinde
“idari dava türleri” arasında sayılan “idari işlem ve eylemlerden dolayı
zarara uğR.anlar tarafından açılacak tam yargı davası” kapsamında, idari
yargı yerlerince yapılacağı açıktır.
Belirtilen
durum karşısında, davanın görüm ve çözümü idari yargı yerinin görevine
girdiğinden, İstanbul 2. İdare Mahkemesi’nin 24.07.2012
gün ve E:2012/1312 K:2012/1338 sayılı görevsizlik kararının
kaldırılması gerekmiştir.
SONUÇ :
Davanın çözümünde İDARİ YARGININ görevli olduğuna, bu nedenle, İstanbul 2.
İdare Mahkemesi’nin 24.07.2012 gün ve E:2012/1312
K:2012/1338 sayılı GÖREVSİZLİK KARARININ KALDIRILMASINA, 05.05.2014
gününde OY BİRLİĞİ İLE KESİN OLARAK karar verildi.
—— • ——
Uyuşmazlık Mahkemesi
Başkanlığından:
24-ESAS NO : 2014/532
KARAR NO: 2014/569
KARAR TR : 05.05.2014
(Hukuk Bölümü)
ÖZET :
2918 sayılı Yasa’nın Ek 2. maddesi üçüncü fıkrası uyarınca verilen idari
para cezasının iptal edilmesi istemiyle açılan davanın ADLİ YARGI YERİNDE çözümlenmesi
gerektiği hk.
K A R A R
Davacı :
T.E.
Davalı : İstanbul Valiliği
O L A Y
: Trafik Denetleme Şube Müdürlüğünce yapılan incelemede 34……. plaka sayılı
aracın yasa dışı taşımacılık yaptığının tespit edildiğinden bahisle, 2918
sayılı Karayolları Trafik Kanunu’nun Ek 2/3. madde ve fıkrası uyarınca,
araç sahibi Turizm Eğitim ve Sağlık Hizmetleri A.Ş. adına 2.10.2012 tarih
ve GO-189621 seri-sıra, sürücü belgesi sahibi davacı adına 2.10.2012 tarih
ve GO-189620 seri-sıra numaralı Trafik İdari Para Cezası Karar Tutanakları düzenlenerek
ayrı ayrı 1.950,00 TL idari para cezası verilmiş ve ayrıca bu tutanaklara
istinaden düzenlenen 2.10.2012 tarih ve 0208860 sayılı Araç Trafikten Men
Tutanağı ile araç 60 gün süre ile trafikten men edilerek muhafaza altına
alınmıştır.
Davacı, adına verilen idari para cezasının iptal
edilmesi istemiyle adli yargı
yerine başvuruda bulunmuştur.
PENDİK 1. SULH CEZA MAHKEMESİ: 7.1.2013 gün ve
D.İş:2012/954 sayıyla; davacının men tutanağına karşı da dava açtığını
belirterek, 5326 sayılı Kabahatler Kanunu’nun 27/8. maddesine göre idari
para cezası yanında idari yargının görev alanına giren kararın da verilmiş
olması nedeniyle, ilgili tüm mevzuat hükümleri uyarınca ve Uyuşmazlık
Mahkemesi’nin benzer kararları da emsal gösterilerek davanın çözümünün idari
yargı yerine ait olduğu gerekçesiyle başvurunun görev yönünden reddine
karar vermiş, verilen karar itiraz edilmeden kesinleşmiştir.
Davacı, bu kez aynı istemle idari yargı yerinde dava
açmıştır.
İSTANBUL 3. İDARE MAHKEMESİ: 30.1.2014 gün ve
E:2013/1079, K:2014/124 sayıyla; 2918 sayılı Kanun’un 112. maddesinde,
sürücü belgelerinin geçici olarak geri alınması hariç olmak üzere bu
Kanundaki suçlarla ilgili davalara Trafik Mahkemelerinde, bunların
bulunmadığı yerlerde ise yetki verilen Sulh Ceza Mahkemelerinde bakılacağının
düzenlenmesi ve 5326 sayılı Kabahatler Kanunu’nun 3. maddesinde yer alan
düzenleme karşısında, davanın çözümünün adli yargı yerine ait olduğu
gerekçesiyle davanın görev yönünden reddine karar vermiş, verilen karar
kesinleşmiştir.
İNCELEME VE GEREKÇE:
Uyuşmazlık Mahkemesi Hukuk Bölümü’nün, Serdar
ÖZGÜLDÜR’ün Başkanlığında, Üyeler: Eyüp Sabri BAYDAR, Ali ÇOLAK, Sıddık
YILDIZ, Nurdane TOPUZ, Ayhan AKARSU ve Mehmet AKBULUT’un katılımlarıyla
yapılan 5.5.2014 günlü toplantısında:
l-İLK İNCELEME: Dosya üzerinde 2247 sayılı Yasa’nın
27. maddesi uyarınca yapılan incelemeye göre;
Uyuşmazlık Mahkemesi Genel Kurulu’nun 11.7.1988
günlü, E:1988/1, K:1988/1 sayılı İlke Kararında, “2247 sayılı Uyuşmazlık
Mahkemesinin Kuruluş ve İşleyişi Hakkında Kanunun bütünüyle incelenip
değerlendirilmesinden, bu Kanunun uygulanması yönünden 2 nci maddesinin
ikinci fıkrasında yer alan, ‘ceza uyuşmazlıkları’ ibaresinden, savcının ya
da şahsi davacının talebi ile başlayan yargılaması sonunda sanığın mahkumiyetine
ya da beraatine hükmedilebilecek davalarda, askeri ve adli ceza mahkemeleri
arasında çıkan görev ve hüküm uyuşmazlıklarının anlaşılması, bunun dışında
kalan tüm görev uyuşmazlıklarının ‘hukuk uyuşmazlığı’ sayılması gerektiği
sonucuna varılmaktadır. Uygulanması idari organlara bırakılan cezalar, adli
nitelikte olmadığından, bunlar hakkında yapılan itirazlar ya da açılan
davalar ‘ceza davası’ olarak nitelendirilemezler. İdari niteliklerinden
dolayı bu davalara ilişkin görev ve hüküm uyuşmazlıklarının Uyuşmazlık
Mahkemesinin Hukuk Bölümünde incelenip çözümlenmesi gerektiği…” açıkça belirtilmiştir.
Bu durum göz önüne alındığında, olay bölümünde yazılı başvuru konusu görev
uyuşmazlığının Hukuk Bölümünde incelenmesi gerektiği kuşkusuzdur.
Adli ve idari yargı yerleri arasında, “davacı adına
verilen idari para cezası” nın iptali istemiyle açılan dava yönünden, 2247
sayılı Yasa'nın 14. maddesinde öngörülen biçimde olumsuz görev uyuşmazlığı
doğduğu, idari yargı dosyasının 15. maddede belirtilen yönteme uygun olarak
davacının istemi üzerine son görevsizlik kararını veren mahkemece, adli
yargı dosyası da temin edilmek suretiyle Uyuşmazlık Mahkemesi'ne
gönderildiği ve usule ilişkin işlemlerde herhangi bir noksanlık bulunmadığı
anlaşıldığından görev uyuşmazlığının esasının incelenmesine oy birliği
ile karar verildi.
II-ESASIN İNCELENMESİ: Raportör-Hakim Gülten Fatma
BÜYÜKEREN’in, davanın çözümünde adli yargının görevli olduğu yolundaki
raporu ile dosyadaki belgeler okunduktan; ilgili Başsavcılarca
görevlendirilen Yargıtay Cumhuriyet Savcısı Mehmet BAYHAN ile Danıştay
Savcısı Mehmet Ali GÜMÜŞ’ün adli yargının görevli olduğu yolundaki sözlü
açıklamaları da dinlendikten sonra GEREĞİ GÖRÜŞÜLÜP DÜŞÜNÜLDÜ:
Dava,
2918 sayılı Kanun’un Ek 2. maddesinin üçüncü fıkrası uyarınca verilen idari
para cezasının kaldırılması istemiyle açılmıştır.
2918
sayılı Karayolları Trafik Kanunu’nun “Araçların tescil edildikleri amacın dışında kullanılması” başlığı
altında düzenlenen Ek 2. maddesi, üçüncü
fıkrasında, “(Ek fıkra:
31/5/2012-6321/3 md.) İlgili belediyeden izin veya ruhsat almaksızın,
belediye sınırları dâhilinde ticari amaçlı yolcu taşıyan kişiye, araç
sahibine, bağlı bulunduğu durak, işyeri ve işletmelerin sorumlularına
birinci fıkrada gösterilen idari para cezası üç kat olarak, fiilin
işlendiği tarihten itibaren bir yıl içinde tekerrürü halinde ise beş kat
olarak uygulanır. Ayrıca, araç her defasında altmış gün süre ile trafikten
men edilir” hükmü yer almıştır.
Uyuşmazlık
Mahkemesi, 2918 sayılı Yasa’nın 116. maddesi kapsamında araç tescil
plakasına göre düzenlenenler dışında trafik zabıtasınca uygulanan idari
para cezalarına karşı açılan davaları; bu uygulamanın idari ceza kapsamında
bulunması; Yasada idari cezalarla ilgili davalarda görevli yargı yerini
açıkça belli eden bir hükme yer verilmemesi; 12.7.2013 tarih ve 6495 sayılı
Kanun’un 20.maddesi ile yapılan değişiklikten önceki hali ile, bu Yasada
gösterilen adli cezalara hükmetmekle görevli mahkemeye işaret eden 112.
maddeye de herhangi bir atıfta bulunulmamış olması karşısında ve göreve
ilişkin genel ilkelere göre idari yargının görev alanında görmüştür.
30.3.2005
gün ve 5326 sayılı Kabahatler Kanunu’nun 6.12.2006 gün ve 5560 sayılı
Yasa’nın 31. maddesiyle değiştirilen 3. maddesinde, " (1) Bu Kanunun;
a) İdarî
yaptırım kararlarına karşı kanun yoluna ilişkin hükümleri, diğer kanunlarda
aksine hüküm bulunmaması halinde,
b) Diğer
genel hükümleri, idarî para cezası veya mülkiyetin kamuya geçirilmesi
yaptırımını gerektiren bütün fiiller hakkında,
uygulanır"; Kanunun “Başvuru yolu” başlıklı 27.
maddesinin 1. fıkrasında ise "idari para cezası ve mülkiyetin kamuya
geçirilmesine ilişkin idari yaptırım kararına karşı, kararın tebliği veya
tefhimi tarihinden itibaren en geç onbeş gün içinde, sulh ceza mahkemesine
başvurulabilir. Bu süre içinde başvurunun yapılmamış olması halinde idari
yaptırım kararı kesinleşir" düzenlemeleri yer almıştır.
Bu düzenlemelere göre; Kabahatler Kanunu’nun, idarî
yaptırım kararlarına karşı kanun yoluna ilişkin hükümlerinin, diğer
kanunlarda aksine hüküm bulunmaması halinde uygulanacağı; diğer Kanunlarda
görevli mahkemenin gösterilmesi durumunda ise uygulanmayacağı
anlaşılmaktadır.
Görev
kuralları kamu düzenine ilişkin olduğundan, görev konusunda taraflar için
bir müktesep hak doğmayacağı; bu nedenle, yeni bir yasayla kabul edilen
görev kurallarının, geçmişe de etkili olacağı, bilinen bir genel hukuk
ilkesidir.
Davanın
açıldığı andaki kurallara göre görevli olan mahkeme, yeni bir yasa ile
görevsiz hale gelmiş ise, (davanın açıldığı anda görevli olan ve fakat yeni
yasaya göre görevsiz hale gelen) mahkemenin görevsizlik kararı vermesi
gerekeceği; ancak, yeni yasadaki görev kuralının, değişikliğin yürürlüğe
girmesinden sonra açılacak davalarda uygulanacağına dair intikal
hükümlerinin varlığı halinde, mahkemece görevsizlik kararı verilemeyeceği
açıktır.
Diğer
taraftan, dava görevsiz mahkemede açılmış, bu sırada yapılan bir kanun
değişikliği ile görevsiz mahkeme o dava için görevli hale gelmiş ise,
mahkeme, artık görevsizlik kararı veremeyip (yeni kanuna göre görevli hale
geldiği için) davaya bakmaya devam etmesi gerekir.
İncelenen
uyuşmazlıkta, öngörülen trafik para cezasının 5326 sayılı Kanun’un 16.
maddesinde belirtilen idari yaptırım türlerinden biri olduğu, 2918 sayılı Karayolları
Trafik Kanunu’nda da bu para cezasına itiraz konusunda görevli mahkemenin
gösterilmediği anlaşılmıştır. Bu durumda, Kabahatler Kanunu’nun 5560 sayılı
Kanun’la değişik 3. maddesinde belirtildiği üzere, idari yaptırım
kararlarına karşı kanun yoluna ilişkin hükümlerinin, diğer kanunlarda
aksine hüküm bulunmaması halinde uygulanacağı nedeniyle, görevli mahkemenin
belirlenmesinde 5326 sayılı Kanun hükümleri dikkate alınacağından, idari
para cezasına karşı açılan davanın görüm ve çözümünde, anılan Kanunun 27.
maddesinin (1) numaralı bendi uyarınca adli yargı yerinin görevli olduğu
sonucuna varılmıştır.
Açıklanan nedenlerle, Pendik 1. Sulh Ceza Mahkemesince
verilen görevsizlik kararının kaldırılması gerekmiştir.
SONUÇ :
Davanın çözümünde ADLİ YARGININ görevli olduğuna, bu nedenle Pendik 1. Sulh Ceza Mahkemesinin 7.1.2013 gün ve
D.İş:2012/954 sayılı GÖREVSİZLİK KARARININ KALDIRILMASINA, 5.5.2014 gününde OYBİRLİĞİ İLE KESİN OLARAK karar
verildi.
—— • ——
Uyuşmazlık Mahkemesi
Başkanlığından:
25-ESAS NO : 2014/535
KARAR NO: 2014/572
KARAR TR : 05.05.2014
(Hukuk Bölümü)
ÖZET : Türkiye İş Kurumu
Tekirdağ İl Müdürlüğü'nün KPSS sonucuna göre yaptığı sıralamada KKK 43.
Bakım Merkezi Komutanlığına işçi alımı için mülakat, sözlü ve uygulamalı
sınava girme hakkı kazanan davacının, sınav tarihi ve adresini bildiren
09.11.2010 tarihli yazının kendisine 11.11.2010 tarihinde postalanmasına
rağmen, eline sınavdan bir gün sonra 30.11.2010 tarihinde ulaşması
nedeniyle sınava giremediğinden bahisle, davalı idarenin hizmet kusuru
bulunduğu iddiasıyla maddi ve manevi tazminatın davalıdan tahsiline karar
verilmesi istemiyle açılan davanın ADLİ YARGI YERİNDE çözümlenmesi
gerektiği hk.
K A R A R
Davacı : S.S.
Vekili : Av. İ.H.
Davalı :
Posta İdare Merkezi / KAYSERİ
Vekili : Av. S.O.
O L A Y
: Davacı vekili dava dilekçesinde özetle; davacının Türkiye İş Kurumu
Tekirdağ İl Müdürlüğünün KPSS sınavını kazanarak 29/11/2010 tarihindeki
"mülakat sözlü ve uygulamalı" sınavını katılma hakkı kazandığını,
sınavı kazandığını bildirir belgeyi, kendisinden istenen evrak ve sınav
yerini bildiren TC KKK 43. Bakım Merkez Komutanlığı-Çorlu/Tekirdağ
09/11/2010 tarih ve 1180-318-10 sayılı bildirimini Posta İdare Merkezine
ilettiğini, 11/11/2010 tarihi itibariyle Çorlu/Tekirdağ P.İ.M.’nin torbaya
eklendiği halde, Kayseri P.İ.M.’nin davacıya 30/11/2010 günü yani sınavdan
bir gün sonra bildirimde bulunduğunu, davalı Posta İdare Merkezinin hizmet
kusuru nedeniyle sınav gününü bildiren belgeyi zamanında ulaştıramadığından
davacının sınav gününü öğrenemediğini ve sınava giremediğini, kazandığı
sınavın branşında tek kişi olduğunu, ancak TC KKK. 43. Bakım Merkez
Komutanlığına işçi olarak girme hakkını kaybettiğini belirterek, fazlaya
ilişkin hakları saklı kalmak şartıyla 30.000,00 TL manevi, 1.000,00 TL
maddi tazminatın dava tarihinden itibaren işleyecek yasal faizi ile
birlikte davalıdan tahsiline karar verilmesi istemiyle idari yargı yerinde
dava açmıştır.
Kayseri
1. İdare Mahkemesi: 13.01.2011 gün ve E:2010/994, K:2011/32 sayılı kararı
ile; özetle davanın görev yönünden reddine karar vermiş ve karar
kesinleşmiştir.
Davacı
vekili aynı istemle bu kez adli yargı yerinde dava açmıştır.
Kayseri
2. Asliye Hukuk Mahkemesi: 27.03.2012 gün ve E:2011/212, K:2012/171 karar
sayılı kararı ile özetle; maddi tazminat talebi bakımından davanın reddine,
manevi tazminat talebi bakımından ise davanın kısmen kabul – kısmen reddine
karar vermiştir.
İş bu
karara karşı yapılan temyiz başvurusu üzerine,Yargıtay 4. Hukuk Dairesi
30.01.2013 gün ve E:2012/18710, K:2013/1340 sayılı ilamı ile özetle; yargı
yolu bakımından görevsizlik kararı verilmesi gerekirken yazılı gerekçe ile
işin esası incelenerek karar verilmiş olmasının doğru olmadığı gerekçesiyle
hükmün bozulmasına karar vermiştir.
Kayseri
2. Asliye Hukuk Mahkemesi: Yargıtay 4. Hukuk Dairesinin bozma ilamına
uyduktan sonra 21.05.2013 gün ve E:2013/174, K:2013/216 sayılı kararı ile
özetle davanın görev yönünden reddine karar vermiş ve karar kesinleşmiştir.
İNCELEME VE GEREKÇE :
Uyuşmazlık Mahkemesi Hukuk Bölümü’nün, Serdar
ÖZGÜLDÜR’ün Başkanlığında, Üyeler: Eyüp Sabri BAYDAR, Ali ÇOLAK, Sıddık
YILDIZ, Nurdane TOPUZ, Ayhan AKARSU ve Mehmet AKBULUT’un katılımlarıyla
yapılan 5.5.2014 günlü toplantısında:
l-İLK İNCELEME: Dosya üzerinden 2247 sayılı Yasa’nın
27. maddesi uyarınca yapılan incelemeye göre; idari ve adli yargı yerleri
arasında 2247 sayılı Yasa’nın 14.maddesinde öngörülen biçimde olumsuz görev
uyuşmazlığı doğduğu,adli yargı dosyasının, davacı vekilinin talebi üzerine,
idari yargı dosyası da temin edilmek suretiyle, Uyuşmazlık Mahkemesi’ne
gönderildiği ve usule ilişkin herhangi bir noksanlık bulunmadığı
anlaşıldığından görev uyuşmazlığının esasının incelenmesine oy birliği ile
karar verildi.
II-ESASIN İNCELENMESİ: Raportör-Hakim Selim Şamil KAYNAK’ın,
davanın çözümünde adli yargının görevli olduğu yolundaki raporu ile
dosyadaki belgeler okunduktan; ilgili Başsavcılarca görevlendirilen
Yargıtay Cumhuriyet Savcısı Mehmet BAYHAN ile Danıştay Savcısı Mehmet Ali
GÜMÜŞ’ün davada adli yargının görevli olduğu yolundaki sözlü açıklamaları
da dinlendikten sonra GEREĞİ GÖRÜŞÜLÜP DÜŞÜNÜLDÜ:
Dava,
Türkiye İş Kurumu Tekirdağ İl Müdürlüğü'nün KPSS sonucuna göre yaptığı
sıralamada KKK 43. Bakım Merkezi Komutanlığına işçi alımı için mülakat,
sözlü ve uygulamalı sınava girme hakkı kazanan davacının, sınav tarihi ve
adresini bildiren 09.11.2010 tarihli yazının kendisine 11.11.2010 tarihinde
postalanmasına rağmen, eline sınavdan bir gün sonra 30.11.2010 tarihinde
ulaşması nedeniyle sınava giremediğinden bahisle, davalı idarenin hizmet
kusuru bulunduğu iddiasıyla 30.000 TL manevi, 1.000 TL maddi tazminatın
yasal faizi ile birlikte davalıdan tahsiline karar verilmesi istemiyle
açılmıştır.
17.07.1953 tarihli Resmi Gazetede yayımlanarak yürürlüğe
giren 6145 sayılı Kanun ile “Türkiye
Cumhuriyeti Posta, Telgraf ve Telefon İşletmesi” kurulmuş; 1924 tarih ve
406 sayılı Telgraf ve Telefon Kanunu’nun 10.6.1994 tarih ve 4000 sayılı
Kanun’la değiştirilen 1. maddesi ile, posta ve telgraf tesis ve işletmesine
ilişkin hizmetler Posta İşletmesi Genel Müdürlüğü’nce (P.İ),
telekomünikasyon hizmetleri ise Türk Telekomünikasyon A.Ş. tarafından yürütülecek
şekilde yeniden yapılandırılmış; 27.1.2000 tarih ve 4502 sayılı Kanun ile
de “Türkiye Cumhuriyeti Posta ve Telgraf Teşkilatı Genel Müdürlüğü” adını
almış olup, 22.2.2000 tarih ve 23972 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan Ana
Statü’nün “Hukuki Bünye” başlıklı 3. maddesinin 1 numaralı bendinde, bu Ana
Statü ile teşkil olunan Türkiye Cumhuriyeti Posta ve Telgraf Teşkilatı
Genel Müdürlüğü’nün, tüzel kişiliğe sahip, faaliyetlerinde özerk ve
sorumluluğu sermayesiyle sınırlı bir Kamu İktisadi Kuruluşu olduğu
belirtilmiş ve aynı maddenin 2 numaralı bendinde de, 233 sayılı KHK ve bu
Ana Statü hükümleri saklı kalmak üzere özel hukuk hükümlerine tabi
bulunduğuna işaret edilmiştir.
Buna
göre, Posta ve Telgraf Teşkilatı, tekel kapsamında kamu hizmeti yürüten,
tüzel kişiliğe sahip bir kamu kuruluşu ise de, 233 sayılı Kamu İktisadi
Teşebbüsleri Hakkında Kanun Hükmünde Kararname ve Ana Statü ile, özerk bir
tarzda ve ekonomik gereklere uygun olarak kârlılık ve verimlilik ilkeleri
doğrultusunda yönetilmesi amacıyla, iktisadi faaliyetleri bakımından özel
hukuk hükümlerine tabi kılındığı açıktır.
Bu
durumda, posta hizmetini yürüten Kuruluş ile bu hizmetten yararlananlar
arasındaki hukuki ilişkinin, Kuruluşun günlük iktisadi faaliyetlerinden
doğan bir özel hukuk ilişkisi niteliğini taşıdığında kuşkuya yer yoktur.
Öte
yandan,2.3.1950 tarih ve 5584 sayılı Posta Kanununun yerini alan 9.5.2013
tarih ve 6475 sayılı Posta
Hizmetleri Kanunu ile Posta ve Telgraf Teşkilatı Anonim Şirketi kurulmuş
olup, Kanun’un ‘’ Kuruluş ‘’ başlıklı 21.maddesinde; ‘’ (1) Bu Kanun
ile kuruluş ve tescile ilişkin hükümleri hariç olmak üzere 6102 sayılı
Kanun ve özel hukuk hükümlerine tabi Posta ve Telgraf Teşkilatı Anonim
Şirketi unvanı altında bir anonim şirket kurulmuştur.
(2)
PTT'nin sermayesinin tamamı Hazineye aittir. Hazine Müsteşarlığının
mülkiyet hakkı ile kâr payı hakkı saklı kalmak üzere ve kamunun pay
sahipliğinden kaynaklanan bütün mali hakları Hazine Müsteşarlığında kalmak
kaydıyla Hazine Müsteşarlığının PTT'deki pay sahipliğine dayanan oy,
yönetim, temsil, denetim gibi hak ve yetkileri Bakanlık tarafından
kullanılır. Bu hak ve yetkilerin kullanımına ilişkin her türlü mali ve hukuki
sorumluluk Bakanlığa aittir.
(3) PTT,
bu Kanun ve 6102 sayılı Kanunun bu Kanuna aykırı olmayan hükümlerine göre
Kalkınma Bakanlığının görüşü ve Hazine Müsteşarlığının bağlı olduğu Bakanın
uygun görüşü alınarak hazırlanan esas sözleşmesinin Genel Kurul tarafından
onaylanmasını müteakip yapılacak tescil ve ilan ile faaliyete geçer. Esas
sözleşmede yapılacak değişikliklerde Kalkınma Bakanlığının görüşü ve Hazine
Müsteşarlığının bağlı olduğu Bakanın uygun görüşü aranır. 6102 sayılı
Kanunun ayni ve nakdî sermayesinin vaz'ına müteallik hükümleri ile 414 üncü
madde hükmü PTT hakkında uygulanmaz.
(4)
16/7/1965 tarihli ve 697 sayılı Ulaştırma ve Haberleşme Hizmetlerinin
Olağanüstü Hallerde ve Savaşta Ne Suretle Yürütüleceğine Dair Kanun ile
millî güvenlik ve kamu düzeni gerekleri ve sıkıyönetim ve seferberlik
hâllerinde posta hizmetlerinin yürütülmesine ilişkin özel kanunların
hükümleri saklıdır. ‘’ hükümleri,
‘’ Faaliyet Konuları ve Nitelikleri ‘’ başlıklı
22.maddesinde; (1) PTT; yurt içinde ve
yurt dışında her türlü taşımacılık hizmetlerini de içerecek şekilde posta,
koli, kargo ve lojistik hizmetleri, pul basımı ve satımı, denetlemeye
ilişkin hükümleri saklı kalmak kaydıyla, 19/10/2005 tarihli ve 5411 sayılı
Bankacılık Kanununa tabi olmaksızın, anılan Kanun kapsamında belirtilen
faaliyet konuları ile ilgili olarak bankalarla yapacağı sözleşmeler
doğrultusunda bankalara destek hizmeti, parasal posta hizmeti, ödeme
hizmeti sunma, adres bilgi kayıt sistemi ve elektronik sertifika hizmet
sağlayıcılığı, elektronik ortam dâhil her türlü tebligat ve telgraf
hizmetine ilişkin faaliyetler ile esas sözleşmesinde belirlenen diğer
faaliyetleri yürütür.
(2) PTT,
2/4/1987 tarihli ve 3346 sayılı Kamu İktisadi Teşebbüsleri ile Fonların
Türkiye Büyük Millet Meclisince Denetlenmesinin Düzenlenmesi Hakkında Kanun
hükümlerine tabidir.
(3)
PTT'nin teşkilatı, sermaye miktarı, hisseleri, hesapları ve kârın
dağıtımına ilişkin esaslar esas sözleşmesinde gösterilir.
(4)
PTT'nin yurt içinde ve yurt dışında şirket kurma veya kurulu bulunan şirketlere
ortak olmasına ilişkin usul ve esaslar Bakanlar Kurulu tarafından
belirlenir.
(5) PTT,
uluslararası birlik ve kuruluşların çalışmalarında, işletmeci olarak posta
sektörünü temsil etmeye ve protokol yapmaya yetkilidir. ‘’ hükümleri yer
almakta olup,
‘’ Sorumluluk, Başvuru Hakkı ve Zamanaşımı
‘’ başlıklı 29.maddesinde de; ‘’ (1) Hizmet akdiyle görev yapan
işçiler hariç diğer PTT çalışanları ve acenteleri,PTT'nin paralarına ve
para hükmündeki evrak ve senetlerine ve diğer mevcutlarına karşı
işledikleri suçlar ile bilanço, tutanak, rapor ve benzeri her türlü belge
ve defterleri üzerinde işledikleri suçlar ve ifa ettikleri görevlerinden
doğan suçlardan dolayı kamu görevlisi gibi cezalandırılır.
(2) PTT
hizmetleri ile ilgili olarak herhangi bir talepte bulunmak ve PTT'nin
sorumlu olduğu hâllerde dava etme hakkı o hizmetten yararlanana aittir.
(3) PTT
hizmetleri ile ilgili olarak talepte bulunma ve dava açma hakkı faaliyet
konusu işlemin tesisi tarihinden itibaren bir yılın sonunda zamanaşımına
uğrar. Bu süre, PTT'ye başvuru ile kesilir ve yapılan inceleme ve araştırmaların
sonucunun ilgililere bildirildiği tarihte kesildiği yerden yeniden başlar.
Bu süre yeni bir başvuru ile tekrar kesilmez.
(4) PTT
anlaşmazlık konusu olmayan posta hizmetine ait evrakı iki yıl saklamak
zorundadır. Ancak mahkemeye, icra dairesine ve kanunla yetkili kılınmış
mercilere başvurulduğunun tebliğ edilmesi hâlinde, anlaşmazlık konusu evrak
ihtilaf sonuçlanıncaya kadar saklanır.
(5)
Mahkemeye, icR.a ve kanunla yetkili kılınmış mercilere başvurulması hâlinde
zamanaşımı süresi hariç genel hükümler uygulanır.‘’ hükümleri yer
almaktadır. Benzer düzenlemeler, olay tarihi itibariyle yürürlükte bulunan
5584 sayılı Posta Kanununun 46 – 55 inci maddelerinde de yer almaktadır.
Belirtilen
yasal düzenlemeler karşısında, olayda bir idari işlem ya da eylemden doğmuş
bir zarar söz konusu olmayıp, posta alıcısının uğradığı zarardan dolayı
Kuruluşun tazmin yükümlülüğünün saptanmasına ilişkin bulunan davanın, özel
hukuk hükümlerine göre görüm ve çözümünde adli yargı yeri görevli
bulunmaktadır.
Açıklanan nedenlerle,
Kayseri 2. Asliye Hukuk Mahkemesi’nce verilen görevsizlik kararının
kaldırılması gerekmiştir.
SONUÇ :
Davanın çözümünde ADLİ YARGININ görevli olduğuna, bu nedenle Kayseri 2.
Asliye Hukuk Mahkemesinin 21.05.2013 gün ve E:2013/174, K:2013/216 sayılı
GÖREVSİZLİK KARARININ KALDIRILMASINA, 5.5.2014 gününde OY BİRLİĞİ İLE KESİN
OLARAK karar verildi.
—— • ——
Uyuşmazlık Mahkemesi
Başkanlığından:
26-ESAS NO : 2014/536
KARAR NO: 2014/573
KARAR TR : 05.05.2014
(Hukuk Bölümü)
ÖZET :
2918 sayılı Yasa’nın Ek 2/3. maddesi uyarınca aracın 60 gün süre ile
trafik-ten men edilmesine ilişkin kararın iptal edilmesi istemiyle açılan
davanın, 2918 ve 5326 sayılı Yasa hükümleri uyarınca İDARİ YARGI YERİNDE
çözümlenmesi gerektiği hk.
K A R A R
Davacı : M.İ.
Davalı : İstanbul Valiliği
O L A Y
: Trafik Denetleme Şube Müdürlüğünce yapılan incelemede 34……. plaka sayılı
aracın yasa dışı taşımacılık yaptığının tespit edildiğinden bahisle, 2918
sayılı Karayolları Trafik Kanunu’nun Ek 2/3. madde ve fıkrası uyarınca,
sürücü belgesi sahibi A.İ. adına 17.7.2012 tarih ve GN-546685 seri-sıra,
araç sahibi davacı adına 17.7.2012 tarih ve GN-546691 seri-sıra numaralı
Trafik İdari Para Cezası Karar Tutanakları düzenlenerek ayrı ayrı 1.950,00
TL idari para cezası verilmiş ve ayrıca bu tutanaklara istinaden düzenlenen
17.7.2012 tarih ve 0180162 sayılı Araç Trafikten Men Tutanağı ile araç 60
gün süre ile trafikten men edilerek muhafaza altına alınmıştır.
Davacı,
GN-546685 seri-sıra numaralı trafik idari para cezası karar tutanağı ile
sürücü belgesi sahibi adına verilen idari para cezası ve aracın 60 gün süre
ile trafikten men edil-mesine ilişkin kararın iptal edilmesi istemiyle idari yargı yerinde dava açmıştır.
İSTANBUL 1. İDARE MAHKEMESİ: 16.10.2012 gün ve
E:2012/1259, K:2012/1586 sayı ile; 2918 sayılı Kanun’un 112. maddesinde,
sürücü belgelerinin geçici olarak geri alınması hariç olmak üzere bu
Kanundaki suçlarla ilgili davalara Trafik Mahkemelerinde, bunların
bulunmadığı yerlerde ise yetki verilen Sulh Ceza Mahkemelerinde
bakılacağının düzenlendiği açıklanarak, davanın çözümünün adli yargı yerine
ait olduğu gerekçesiyle davanın görev yönünden reddine karar vermiş,
verilen karar kesinleşmiştir.
Davacı, bu kez, kendi adına verilen idari para cezası
ile aracın 60 gün süre ile trafikten men edilmesine ilişkin kararın iptal
edilmesi istemiyle adli yargı yerine itirazda bulunmuştur.
BÜYÜKÇEKMECE 1. SULH CEZA MAHKEMESİ:4.12.2013 gün ve
D.İş:2012/2105 sayı ile; 5326 sayılı Kabahatler Kanunu’nun 27/8. maddesine
göre idari para cezası yanında idari yargının görev alanına giren kararın
da verilmiş olması nedeniyle ve Uyuşmazlık Mahkemesi’nin konu ile ilgili
benzer kararları da emsal gösterilerek, davanın çözümünün idari yargı
yerine ait olduğu gerekçesiyle davanın görev yönünden reddine karar vermiş,
karara karşı davacı tarafından yapılan itiraz üzerine Büyükçekmece 5.
Asliye Ceza Mahkemesi, davada adli ve idari yargı yerlerince verilmiş
görevsizlik kararları bulunduğu, bu durumda meydana gelmiş bulunan görev
uyuşmazlığı konusunda Mahkemelerinin karar verme görev ve yetkisi
bulunmadığı gerekçesiyle karar verilmesine yer olmadığına kesin olarak
karar vermiştir.
İNCELEME VE GEREKÇE:
Uyuşmazlık Mahkemesi Hukuk Bölümü’nün, Serdar
ÖZGÜLDÜR’ün Başkanlığında, Üyeler: Eyüp Sabri BAYDAR, Ali ÇOLAK, Sıddık
YILDIZ, Nurdane TOPUZ, Ayhan AKARSU ve Mehmet AKBULUT’un katılımlarıyla
yapılan 5.5.2014 günlü toplantısında:
l-İLK İNCELEME: Dosya üzerinde 2247 sayılı Yasa’nın
27.maddesi uyarınca yapılan incelemeye göre;
Uyuşmazlık
Mahkemesi Genel Kurulu’nun 11.7.1988 günlü, E:1988/1, K:1988/1 sayılı İlke
Kararında, “2247 sayılı Uyuşmazlık Mahkemesinin Kuruluş ve İşleyişi
Hakkında Kanunun bütünüyle incelenip değerlendirilmesinden, bu Kanunun
uygulanması yönünden 2 nci maddesinin ikinci fıkrasında yer alan, ‘ceza
uyuşmazlıkları’ ibaresinden, savcının ya da şahsi davacının talebi ile
başlayan yargılaması sonunda sanığın mahkumiyetine ya da beraatine hükmedilebilecek
davalarda, askeri ve adli ceza mahkemeleri arasında çıkan görev ve hüküm
uyuşmazlıklarının anlaşılması, bunun dışında kalan tüm görev
uyuşmazlıklarının ‘hukuk uyuşmazlığı’ sayılması gerektiği sonucuna
varılmaktadır. Uygulanması idari organlara bırakılan cezalar, adli nitelikte
olmadığından, bunlar hakkında yapılan itirazlar ya da açılan davalar ‘ceza
davası’ olarak nitelendirilemezler. İdari niteliklerinden dolayı bu
davalara ilişkin görev ve hüküm uyuşmazlıklarının Uyuşmazlık Mahkemesinin
Hukuk Bölümünde incelenip çözümlenmesi gerektiği...” açıkça belirtilmiştir.
Bu durum gözetildiğinde, olay bölümünde yazılı başvuru konusu görev
uyuşmazlığının Hukuk Bölümünde incelenmesi gerektiği kuşkusuzdur.
İdari ve adli yargı yerleri arasında 2247 sayılı
Yasa’nın 14. maddesinde öngörülen biçimde “aracın 60 gün süre ile trafikten
men edilmesine ilişkin kararın iptal edilmesi istemiyle açılan dava
yönünden” olumsuz görev uyuşmazlığı doğduğu, adli yargı dosyasının,
davacının istemi üzerine son görevsizlik kararını veren Mahkemece 15. maddede
belirtilen biçimde önceki görevsizlik kararına ilişkin dava dosyası da
temin edilmek suretiyle Mahkememize gönderildiği ve sonuçta usule ilişkin
işlemlerde herhangi bir noksanlık bulunmadığı anlaşıldığından, görev
uyuşmazlığının esasının incelenmesine oy birliği ile karar verildi.
II-ESASIN İNCELENMESİ: Raportör-Hakim Gülten Fatma
BÜYÜKEREN’in, davanın çözümünde idari yargının görevli olduğu yolundaki
raporu ile dosyadaki belgeler okunduktan; ilgili Başsavcılarca
görevlendirilen Yargıtay Cumhuriyet Savcısı Mehmet BAYHAN ile Danıştay
Savcısı Mehmet Ali GÜMÜŞ’ün idari yargının görevli olduğu yolundaki sözlü
açıklamaları da dinlendikten sonra GEREĞİ GÖRÜŞÜLÜP DÜŞÜNÜLDÜ:
Dava,
2918 sayılı Yasa’nın Ek 2. maddesi üçüncü fıkrası uyarınca davacı adına
kayıtlı aracın 60 gün süre ile trafikten men edilmesine ilişkin tutanağın
iptal edilmesi istemiyle
açılmıştır.
Uyuşmazlığın
çözümü için, aynı maddi olaydan kaynaklanan aracın 60 gün süre ile
trafikten men edilmesine ve para cezası verilmesine ilişkin işlemlerin 2918
ve 5326 sayılı Kanunlar uyarınca, ayrı ayrı incelenmesi gerekmektedir.
2918
sayılı Karayolları Trafik Kanunu’nun “Araçların tescil edildikleri amacın dışında kullanılması” başlığı
altında düzenlenen Ek 2. maddesi, üçüncü
fıkrasında, “(Ek fıkra:
31/5/2012-6321/3 md.) İlgili belediyeden izin veya ruhsat almaksızın,
belediye sınırları dâhilinde ticari amaçlı yolcu taşıyan kişiye, araç
sahibine, bağlı bulunduğu durak, işyeri ve işletmelerin sorumlularına
birinci fıkrada gösterilen idari para cezası üç kat olarak, fiilin
işlendiği tarihten itibaren bir yıl içinde tekerrürü halinde ise beş kat
olarak uygulanır. Ayrıca, araç her defasında altmış gün süre ile trafikten
men edilir” hükmü yer almıştır.
Uyuşmazlık
Mahkemesi, 2918 sayılı Yasa’nın 116. maddesi kapsamında araç tescil
plakasına göre düzenlenenler dışında trafik zabıtasınca uygulanan idari
para cezalarına karşı açılan davaları; bu uygulamanın idari ceza kapsamında
bulunması; Yasada idari cezalarla ilgili davalarda görevli yargı yerini
açıkça belli eden bir hükme yer verilmemesi;12.7.2013 tarih ve 6495 sayılı
Kanun’un 20.maddesi ile yapılan değişiklikten önceki hali ile, bu Yasada
gösterilen adli cezalara hükmetmekle görevli mahkemeye işaret eden 112.
maddeye de herhangi bir atıfta bulunulmamış olması karşısında ve göreve
ilişkin genel ilkelere göre idari yargının görev alanında görmüş iken; 5326
sayılı Kabahatler Kanunu’nun yürürlüğe girmesinden sonra; öngörülen trafik
para cezasının 5326 sayılı Kanun’un 16. maddesinde belirtilen idari
yaptırım türlerinden biri olduğu, 2918 sayılı Karayolları Trafik Kanunu’nda
da bu para cezasına itiraz konusunda görevli mahkemenin gösterilmediği
anlaşıldığından, Kabahatler Kanunu’nun 5560 sayılı Kanun’la değişik 3.
maddesinde belirtildiği üzere, idari
yaptırım
kararlarına karşı kanun yoluna ilişkin hükümlerinin, diğer kanunlarda
aksine hüküm bulunmaması halinde uygulanacağı nedeniyle, görevli mahkemenin
belirlenmesinde 5326
sayılı
Kanun hükümleri dikkate alınacağından, idari para cezasına karşı açılan
davaların görüm ve çözümünde, anılan Kanunun 27. maddesinin (1) numaralı
bendi uyarınca adli yargı yerinin görevli olduğu sonucuna varmıştır.
Uyuşmazlığın
esasını oluşturan, aracın 60 gün süre ile trafikten men edilmesine ilişkin
karara gelince:
13.10.1983
tarih ve 2918 sayılı Karayolları Trafik Kanunu’nun “Amaç” başlıklı 1.
maddesinde, ”Bu kanunun amacı, Karayolları nda, can ve mal güvenliği
yönünden trafik düzenini sağlamak ve trafik güvenliğini ilgilendiren tüm
konularda alınacak önlemleri belirlemektir” denilmiş; “Motorlu Araçlara Ait
Şartlar” başlığı altında düzenlenen beşinci kısım ikinci bölümünde yer alan
30.maddesinde araçların teknik şartlara uygunluğu,31.maddesinde araçlarda
bulundurulması zorunlu gereçler,32.maddesinde adres değiştirme ve araçlar
üzerindeki değişiklikleri bildirme, Ek 2. maddesinde araçların tescil
edildikleri amacın dışında kullanılması; altıncı kısım üçüncü bölümde
düzenlenen “Sürücülerin Uyacağı Diğer Kurallar” başlıklı 65.maddesinde
araçların yüklenmesi ile ilgili esaslar, uyulması gereken
kural-lar,uymayanlara verilecek cezalar ve araçların hangi koşullarda
trafikten men edileceklerine ilişkin hususlar ayrıntılı ve idarece tek
yanlı kurallar şeklinde belirlenmiş,79.maddesinde de, trafikten men edilen
araçlar ile ilgili işlemlerin usul ve esaslarının yönetmelikle
belirleneceği düzenlenmiştir.
5326
sayılı Kabahatler Kanunu’nun “Saklı tutulan hükümler” başlığını taşıyan 19.
maddesinde, “(1) Diğer kanunlarda kabahat karşılığında öngörülen belirli
bir süre için;
a) Bir
meslek ve sanatın yerine getirilmemesi,
b)
İşyerinin kapatılması,
c)
Ruhsat veya ehliyetin geri alınması,
d) Kara, deniz veya hava nakil aracının trafikten veya seyrüseferden alıkonulması,
gibi
yaptırımlara ilişkin hükümler, ilgili kanunlarda bu Kanun hükümlerine uygun
değişiklik yapılıncaya kadar saklıdır” denilmiştir.
Kabahatler
Kanunu’nun “Genel kanun niteliği” başlıklı 3 üncü maddesini değiştiren
6.12.2006 günlü, 5560 sayılı Yasa’nın 31. maddesinde," (1) Bu Kanunun;
a) İdari yaptırım kararlarına karşı kanun yoluna ilişkin
hükümleri, diğer kanunlarda aksine hüküm bulunmaması halinde,
b) Diğer genel hükümleri, idari para cezası veya
mülkiyetin kamuya geçirilmesi yaptırımını gerektiren bütün fiiller
hakkında,
uygulanır"
hükmü yer almış olup; bu Kanun’un genel hükümleri arasında yer alan 27.
maddesinin (1) numaralı bendinde, idari para cezası ve mülkiyetin kamuya
geçirilmesine ilişkin idari yaptırım kararına karşı, kararın tebliği veya
tefhimi tarihinden itibaren engeç onbeş gün içinde, sulh ceza mahkemesine
başvurulabileceği öngörülmüştür.
Buna
göre, Kabahatler Kanunu’nun; idari yaptırım kararlarına karşı kanun yoluna
ilişkin hükümlerinin, Kanun’un 19. maddesinde sayılan yaptırımlar saklı
tutulmak kaydıyla, diğer kanunlarda aksine hüküm bulunmaması halinde
uygulanacağı; diğer kanunlarda görevli mahkemenin gösterilmesi durumunda
ise uygulanmayacağı anlaşılmaktadır.
2918
sayılı Kanun’un Adli Kovuşturma ve Cezaların Uygulanması başlıklı Dokuzuncu
Kısım’a dahil 112. maddesinin ilk paragrafında da; sürücü belgelerinin
geçici olarak geri alınması hariç olmak üzere bu Kanundaki hafif para
cezasını veya bu kanundaki hafif hapis cezasını, belgelerin geri alınması
ve iptali veya işyerlerinin kapatılması cezasını gerektiren suçlarla ilgili
davalara trafik mahkemelerinde, bunların bulunmadığı yerlerde yetki verilen
sulh ceza mahkemelerinde bakılacağı ifade edilmiş; böylelikle araçların
belirli bir süre için trafikten men edilmelerine ilişkin uygulamalar,
trafik ve sulh ceza mahkemelerinin görevi dışında tutul- muş iken;12.7.1013
tarihli 6495 sayılı Kanun’un 20.maddesiyle yapılan değişiklik ile, maddenin
birinci fıkrası“ Bu Kanunun 6 ncı maddesinde sayılan görevlilerin ve trafik
tescil kuruluşlarının yetkilendirildiği haller hariç olmak üzere, sürücü
belgelerinin geri alınmasına ve iptaline sulh ceza mahkemeleri karar verir
”denilerek yeniden düzenlenmiştir.
Olayda;
davacının, tescil edildiği amacın dışında kullandığından bahisle aracının
60 gün süre ile trafikten men edilmesine ilişkin işlemlerin ayrıntılı idari
kurallarla düzenlendiği, kesin ve yürütülmesi zorunlu idari bir işlem
olduğu, 2918 sayılı Kanun’un 112. maddesinde, aracın geçici olarak (
belirli bir süre için ) trafikten men edilmesi hususunun sulh ceza
mahkemelerinin görevine dahil edilmediği, aynı şekilde 5326 sayılı Kanun’un
19. maddesinde de, diğer kanunlarda kabahat karşılığında öngörülen belirli
bir süre için kara nakil aracının
trafikten alıkonulmasına ilişkin hükümlerin geçici istisnalar içinde
sayıldığı hususu da dikkate alındığında; aracın altmış gün süre ile
trafikten men edilmesine ilişkin kararın iptali istemiyle açılan davanın çözümünde idari yargı yerinin görevli
olduğu sonucuna varılmıştır.
Açıklanan nedenlerle, İstanbul 1. İdare Mahkemesince
verilen görevsizlik kararının kaldırılması gerekmiştir.
SONUÇ : Davanın çözümünde İDARİ YARGININ görevli olduğuna,
bu nedenle İstanbul 1. İdare Mahkemesinin 16.10.2012 gün ve E:2012/1259,
K:2012/1586 sayılı GÖREVSİZLİK KARARININ KALDIRILMASINA, 5.5.2014 gününde OYBİRLİĞİ İLE KESİN OLARAK karar
verildi.
—— • ——
Uyuşmazlık Mahkemesi
Başkanlığından:
27-ESAS NO : 2014/543
KARAR NO: 2014/578
KARAR TR : 05.05.2014
(Hukuk Bölümü)
ÖZET :
2918 sayılı Yasa’nın Ek 2/3. maddesi uyarınca verilen para cezasının ve
aracın 60 gün süre ile trafikten men edilmesine ilişkin kararın iptal edilmesi
istemiyle açılan davanın, Kabahatler Kanunu’nun 3 ve 27/8. maddesi
hükümleri uyarınca İDARİ YARGI YERİNDE çözümlenmesi gerektiği hk.
K A R A R
Davacı : N.Ö.
Davalı : İstanbul Valiliği
O L A Y
: Trafik Denetleme Şube Müdürlüğünce yapılan incelemede 34……. plaka sayılı
aracın yasa dışı taşımacılık yaptığının tespit edildiğinden bahisle; 2918
sayılı Karayolları Trafik Kanunu’nun Ek 2/3. madde ve fıkrası uyarınca,
sürücü belgesi sahibi Mesut Çubukçuoğlu adına 15.8.2012 tarih ve GL-659165
seri-sıra numaralı, araç sahibi davacı adına 15.8.2012 tarih ve GL-659166
seri-sıra numaralı Trafik İdari Para Cezası Karar Tutanakları düzenlenerek
ayrı ayrı 1.950,00 TL idari para cezası verilmiş ve ayrıca bu tutanaklara
istinaden düzenlenen 15.8.2012 tarih ve 0190553 sayılı Araç Trafikten Men
Tutanağı ile araç 60 gün süre ile trafikten men edilerek muhafaza altına
alınmıştır.
Davacı, GL-659165 seri-sıra numaralı idari para cezası
ile aracın 60 gün süre ile trafikten men edilmesine ilişkin kararın iptal
edilmesi istemiyle idari yargı yerinde dava açmıştır.
İSTANBUL 5. İDARE MAHKEMESİ: 22.10.2012 gün ve
E:2012/1467, K:2012/2426 sayıyla; 2918 sayılı Kanun’un 112. maddesinde,
sürücü belgelerinin geçici olarak geri alınması hariç olmak üzere bu
Kanundaki suçlarla ilgili davalara Trafik Mahkemelerinde, bunların
bulunmadığı yerlerde ise yetki verilen Sulh Ceza Mahkemelerinde
bakılacağının düzenlenmesi karşısında, davanın çözümünün adli yargı yerine
ait olduğu gerekçesiyle davanın görev yönünden reddine karar vermiş,
verilen karar itiraz edilmeden kesinleşmiştir.
Bu kez, davacı, aynı istemle adli yargı yerine itirazda
bulunmuştur.
BÜYÜKÇEKMECE 3. SULH CEZA MAHKEMESİ: 8.5.2013 gün ve
D.İş:2012/1032 sayıyla; 5326 sayılı Kabahatler Kanunu’nun 27/8. maddesine
göre idari para cezası yanında idari yargının görev alanına giren kararın
da verilmiş olması nedeniyle ve Uyuşmazlık Mahkemesi’nin konu ile ilgili
benzer kararları da emsal gösterilerek, davanın çözümünün idari yargı
yerine ait olduğu gerekçesiyle davanın görev yönünden reddine karar vermiş,
verilen karar itiraz edilmeden kesinleşmiştir.
İNCELEME VE GEREKÇE:
Uyuşmazlık Mahkemesi Hukuk Bölümü’nün, Serdar
ÖZGÜLDÜR’ün Başkanlığında, Üyeler: Eyüp Sabri BAYDAR, Ali ÇOLAK, Sıddık YILDIZ,
Nurdane TOPUZ, Ayhan AKARSU ve Mehmet AKBULUT’un katılımlarıyla yapılan
5.5.2014 günlü toplantısında:
l-İLK İNCELEME: Dosya üzerinde 2247 sayılı Yasa’nın
27. maddesi uyarınca yapılan incelemeye göre;
Uyuşmazlık
Mahkemesi Genel Kurulu’nun 11.7.1988 günlü, E:1988/1, K:1988/1 sayılı İlke
Kararında, “2247 sayılı Uyuşmazlık Mahkemesinin Kuruluş ve İşleyişi
Hakkında Kanunun bütünüyle incelenip değerlendirilmesinden, bu Kanunun
uygulanması yönünden 2 nci maddesinin ikinci fıkrasında yer alan, ‘ceza
uyuşmazlıkları’ ibaresinden, savcının ya da şahsi davacının talebi ile
başlayan yargılaması sonunda sanığın mahkumiyetine ya da beraatine hükmedilebilecek
davalarda, askeri ve adli ceza mahkemeleri arasında çıkan görev ve hüküm
uyuşmazlıklarının anlaşılması, bunun dışında kalan tüm görev
uyuşmazlıklarının ‘hukuk uyuşmazlığı’ sayılması gerektiği sonucuna
varılmaktadır. Uygulanması idari organlara bırakılan cezalar, adli
nitelikte olmadığından, bunlar hakkında yapılan itirazlar ya da açılan
davalar ‘ceza davası’ olarak nitelendirilemezler. İdari niteliklerinden
dolayı bu davalara ilişkin görev ve hüküm uyuşmazlıklarının Uyuşmazlık
Mahkemesinin Hukuk Bölümünde incelenip çözümlenmesi gerektiği...” açıkça
belirtilmiştir. Bu durum gözetildiğinde, olay bölümünde yazılı başvuru
konusu görev uyuşmazlığının Hukuk Bölümünde incelenmesi gerektiği
kuşkusuzdur.
İdari ve adli yargı yerleri arasında sürücü belgesi
sahibi adına verilen idari para cezası ile aracın 60 gün süre ile trafikten
men edilmesine ilişkin kararın iptal edilmesi istemiyle açılan dava
yönünden 2247 sayılı Yasa'nın 14. maddesinde öngörülen biçimde olumsuz
görev uyuşmazlığı doğduğu, adli yargı dosyasının 15. maddede belirtilen
yönteme uygun olarak davacının istemi üzerine son görevsizlik kararını
veren mahkemece, idari yargı dosyası da temin edilmek suretiyle Uyuşmazlık
Mahkemesi'ne gönderildiği ve usule ilişkin işlemlerde herhangi bir
noksanlık bulunmadığı anlaşıldığından görev uyuşmazlığının esasının incelenmesine
oy birliği ile karar verildi.
II-ESASIN İNCELENMESİ: Raportör-Hakim Gülten Fatma
BÜYÜKEREN’in, davanın çözümünde idari yargının görevli olduğu yolundaki
raporu ile dosyadaki belgeler okunduktan; ilgili Başsavcılarca
görevlendirilen Yargıtay Cumhuriyet Savcısı Mehmet BAYHAN ile Danıştay
Savcısı Mehmet Ali GÜMÜŞ’ün idari yargının görevli olduğu yolundaki sözlü
açıklamaları da dinlendikten sonra GEREĞİ GÖRÜŞÜLÜP DÜŞÜNÜLDÜ:
Dava,
2918 sayılı Yasa’nın Ek 2. maddesi üçüncü fıkrası uyarınca verilen idari
para cezası ile aracın 60 gün süre ile trafikten men edilmesine ilişkin
tutanağın iptal edilmesi istemiyle
açılmıştır.
2918
sayılı Karayolları Trafik Kanunu’nun “Araçların tescil edildikleri amacın dışında kullanılması” başlığı
altında düzenlenen Ek 2. maddesi, üçüncü
fıkrasında, “(Ek fıkra:
31/5/2012-6321/3 md.) İlgili belediyeden izin veya ruhsat almaksızın,
belediye sınırları dâhilinde ticari amaçlı yolcu taşıyan kişiye, araç
sahibine, bağlı bulunduğu durak, işyeri ve işletmelerin sorumlularına
birinci fıkrada gösterilen idari para cezası üç kat olarak, fiilin işlendiği
tarihten itibaren bir yıl içinde tekerrürü halinde ise beş kat olarak
uygulanır. Ayrıca, araç her defasında altmış gün süre ile trafikten men
edilir” hükmü yer almıştır.
Uyuşmazlık
Mahkemesi, 2918 sayılı Yasa’nın 116. maddesi kapsamında araç tescil
plakasına göre düzenlenenler dışında trafik zabıtasınca uygulanan idari
para cezalarına karşı açılan davaları; bu uygulamanın idari ceza kapsamında
bulunması; Yasada idari cezalarla ilgili davalarda görevli yargı yerini
açıkça belli eden bir hükme yer verilmemesi; 12.7.2013 tarih ve 6495 sayılı
Kanun’un 20.maddesi ile yapılan değişiklikten önceki hali ile, bu Yasada
gösterilen adli cezalara hükmetmekle görevli mahkemeye işaret eden 112.
maddeye de herhangi bir atıfta bulunulmamış olması karşısında ve göreve
ilişkin genel ilkelere göre idari yargının görev alanında görmüş iken; 5326
sayılı Kabahatler Kanunu’nun yürürlüğe girmesinden sonra; öngörülen trafik
para cezasının 5326 sayılı Kanun’un 16. maddesinde belirtilen idari
yaptırım türlerinden biri olduğu, 2918 sayılı Karayolları Trafik Kanunu’nda
da bu para cezasına itiraz konusunda görevli mahkemenin gösterilmediği
anlaşıldığından, Kabahatler Kanunu’nun 5560 sayılı Kanun’la değişik 3.
maddesinde belirtildiği üzere, idari yaptırım kararlarına karşı kanun yoluna
ilişkin hükümlerinin, diğer kanunlarda aksine hüküm bulunmaması halinde
uygulanacağı nedeniyle, görevli mahkemenin belirlenmesinde 5326 sayılı
Kanun hükümleri dikkate alınacağından, idari para cezasına karşı açılan
davanın görüm ve çözümünde, anılan Kanunun 27. maddesinin (1) numaralı
bendi uyarınca adli yargı yerinin görevli olduğu sonucuna varmıştır.
Uyuşmazlığın,
motorlu aracın 60 gün süre ile trafikten men edilmesine ilişkin kısmına
gelince:
5326
sayılı Kabahatler Kanunu’nun “Saklı tutulan hükümler” başlığını taşıyan 19.
maddesinde ise, “(1) Diğer kanunlarda kabahat karşılığında öngörülen
belirli bir süre için;
a) Bir
meslek ve sanatın yerine getirilmemesi,
b)
İşyerinin kapatılması,
c)
Ruhsat veya ehliyetin geri alınması,
d) Kara, deniz veya hava nakil aracının trafikten veya seyrüseferden alıkonulması,
gibi
yaptırımlara ilişkin hükümler, ilgili kanunlarda bu Kanun hükümlerine uygun
değişiklik yapılıncaya kadar saklıdır” denilmiştir.
Uyuşmazlığın
çözümü için, aracın altmış gün süre ile trafikten men edilmesine ilişkin
karar, 2918 ve 5326 sayılı Kanunlar uyarınca incelendiğinde, idari davaya
konu edilebilecek kesin ve yürütülmesi zorunlu idari bir işlem olduğu, 2918
sayılı Kanun’un 112. maddesinde aracın geçici olarak trafikten men edilmesi
hususunun sulh ceza mahkemelerinin görevine dahil edilmediği ve 5326 sayılı
Kanun’un 19. maddesinde, diğer kanunlarda kabahat karşılığında öngörülen
belirli bir süre için kara nakil
aracının trafikten alıkonulmasına ilişkin hükümlerin geçici
istisnalar içinde sayıldığı dikkate alındığında; aracın altmış gün süre ile
trafikten men edilmesine ilişkin davaya bakma görevi idare mahkemesine ait
olmaktadır.
Buna göre, 2918 sayılı
Yasa’nın Ek 2. maddesinin üçüncü fıkrası uyarınca verilen para cezasının
çözüm yerinin adli yargı, aracın 60 gün süre ile trafikten men edilmesine
ilişkin işlemin çözüm yerinin idari yargı olması dikkate alındığında:
30.3.2005
tarihli ve 5326 sayılı Kabahatler Kanunu’nun 3 üncü maddesini değiştiren
6.12.2006 günlü, 5560 sayılı Yasa’nın 31. maddesinde," (1) Bu Kanunun;
a) İdari yaptırım kararlarına karşı kanun yoluna
ilişkin hükümleri, diğer kanunlarda aksine hüküm bulunmaması halinde,
b) Diğer genel hükümleri, idari para cezası veya
mülkiyetin kamuya geçirilmesi yaptırımını gerektiren bütün fiiller
hakkında,
uygulanır"
denilmiştir.
Aynı Kanunun 27. maddesine, 5560 sayılı Kanun ile eklenen sekizinci fıkrada
ise; idari yaptırım kararının verildiği
işlem kapsamında aynı kişi ile ilgili olarak idari yargının görev alanına giren
kararların da verilmiş olması halinde; idari yaptırım kararına ilişkin
hukuka aykırılık iddialarının, bu
işlemin iptali talebiyle birlikte idari yargı merciinde görüleceği kurala
bağlanmış, bu maddenin
gerekçesinde de bu hükümle, Kabahatler Kanunu'ndaki düzenlemelerin ortaya çıkardığı bağlantı sorununa çözüm
getirilmesinin amaçlandığı ifade edilmiştir.
19.12.2006
tarihinde yürürlüğe giren bu düzenlemeye göre, Kabahatler Kanunu’nun; idari
yaptırım kararlarına karşı kanun yoluna ilişkin hükümlerinin, diğer
kanunlarda aksine hüküm bulunmaması halinde uygulanacağı; diğer kanunlarda
görevli mahkemenin gösterilmesi durumunda ise uygulanmayacağı ancak; idari yaptırım kararının verildiği işlem
kapsamında aynı kişi ile ilgili olarak idari yargının görev alanına giren
kararların da verilmiş olması halinde; idari yaptırım kararına ilişkin
hukuka aykırılık iddialarının, bu işlemin iptali talebiyle birlikte idari yargı merciinde
görüleceği anlaşılmaktadır.
Görev
kuralları kamu düzenine ilişkin olduğundan, görev konusunda taraflar için
bir müktesep hak doğmayacağı; bu nedenle, yeni bir yasayla kabul edilen
görev kurallarının, geçmişe de etkili olacağı, bilinen bir genel hukuk
ilkesidir.
Davanın
açıldığı andaki kurallara göre görevli olan mahkeme, yeni bir yasa ile görevsiz
hale gelmiş ise, (davanın açıldığı anda görevli olan ve fakat yeni yasaya
göre görevsiz hale gelen) mahkemenin görevsizlik kararı vermesi gerekeceği;
ancak, yeni yasadaki görev kuralının, değişikliğin yürürlüğe girmesinden
sonra açılacak davalarda uygulanacağına dair intikal hükümlerinin varlığı
halinde, mahkemece görevsizlik kararı verilemeyeceği açıktır.
Diğer
taraftan, dava görevsiz mahkemede açılmış, bu sırada yapılan bir kanun
değişikliği ile görevsiz mahkeme o dava için görevli hale gelmiş ise, mahkeme,
artık görevsizlik kararı veremeyip (yeni kanuna göre görevli hale geldiği
için) davaya bakmaya devam etmesi gerekir.
İncelenen uyuşmazlıkta, öngörülen trafik para
cezasının 5326 sayılı Kanun’un 16. maddesinde belirtilen idari yaptırım
türlerinden biri olduğu, 2918 sayılı Karayolları Trafik Kanunu’nda da bu
para cezasına itiraz konusunda görevli mahkemenin gösterilmediği, ancak; idari para cezasına konu işlem kapsamında aynı kişi ile ilgili olarak
idari yargının görev alanına giren kararın (aracın
geçici olarak trafikten men edilmesi) da verildiği ve birlikte
dava konusu edildikleri anlaşıldığından; idari
para cezasına ilişkin kararın hukuka aykırılığı iddiasının da, idari yargı yerinde görüleceği
kuşkusuzdur.
Bu
durumda, Kabahatler Kanunu’nun 5560 sayılı Kanun’la değişik 3. maddesi ve
aynı Kanunun 27. maddesine 5560 sayılı Kanun’la eklenen sekizinci fıkra
hükmü bir arada değerlendirildiğinde, 2918 sayılı Karayolları Trafik
Kanunu’nun Ek 2. maddesinin üçüncü fıkrası uyarınca verilen para cezasının
ve aracın 60 gün süre ile trafikten men edilmesine ilişkin kararın iptali
istemiyle açılan davanın çözümünde idari
yargı yerinin görevli olduğu sonucuna varılmıştır.
Açıklanan
nedenlerle, İstanbul 5. İdare Mahkemesi’nce verilen görevsizlik kararının
kaldırılması gerekmiştir.
SONUÇ : Davanın çözümünde İDARİ YARGININ görevli
olduğuna, bu nedenle İstanbul 5. İdare Mahkemesinin 22.10.2012 gün ve
E:2012/1467, K:2012/2426 sayılı GÖREVSİZLİK
KARARININ
KALDIRILMASINA, 5.5.2014 gününde OYBİRLİĞİ İLE KESİN OLARAK karar verildi.
—— • ——
Uyuşmazlık Mahkemesi
Başkanlığından:
28-ESAS NO : 2014/544
KARAR NO: 2014/579
KARAR TR : 05.05.2014
(Hukuk Bölümü)
ÖZET :
Davacıların murisinin trafik kazasında hayatını kaybetmesinden dolayı uğranılan
maddi ve manevi zararın yasal faiziyle birlikte tazmini istemiyle açılan
davanın, ADLİ YARGI YERİNDE çözümlenmesi gerektiği hk.
K A R A R
Davacılar
: 1- K.C., 2- Z.E.C.’a velayeten K.C.
Vekilleri
: Av. S.G.
Davalılar
: Adli Yargıda
1-Antalya
B.Yem Gıda Nak. İnş. Tur. San. Ve Tic. Ltd. Şti. 2- K.A., 3- O.A.
Vekilleri : Av. K.K.
4- Y.N.,
5- İ.E., 6-Karayolları 13. Bölge (Antalya) Md.lüğü, 7-Antalya İl Özel
İdaresi
Vekili : Av. C.A.G.
İdari Yargıda
Davalı :
Antalya İl Özel idaresi
Vekili : Av. T.C.C.
O L A Y : Davacılar vekili, dava dilekçesinde
özetle; davacıların murisi Z..ın kendisinin kullandığı motosiklet ile
23.05.2008 tarihinde Antalya İli, Döşemealtı İlçesi, Karataş Köyü sınırları
içerisinde bulunan Antalya B.Yem Gıda Nak. Ltd. Ştd.’ne ait fabrikanın
önünde duvar yapımı için konulan kum yığınına çarpması sonucu meydana gelen
tek taraflı kazada yaşamını yitirdiğini, Z..ın ölümü sonrasında davacıların
maddi ve manevi açıdan olumsuz etkilendiklerini, kazanın davalıların kusuru
neticesinde oluştuğunu belirterek; fazlaya ilişkin hakları saklı kaymak
kaydıyla davacılar için toplam 102.000,00 TL maddi ve manevi zararın, kaza
tarihinden itibaren işleyecek reeskont faiziyle birlikte davalılarda
tazmini istemiyle adli yargıda dava açmış, 21.12.2011 tarihli ıslah
dilekçesi ile tazminat miktarını 66.072, 19 TL arttırmıştır.
ANTALYA 7. ASLİYE HUKUK MAHKEMESİ: 26.06.2012 gün
ve E:2010/406 K:2012/196 sayılı kararında özetle; davanın, hizmet kusuruna
dayanılarak açıldığı gerekçesiyle davanın görev nedeniyle reddine karar
vermiş ve verilen bu karar, Yargıtay 4. Hukuk Dairesi’nin 05.06.2013 gün ve
E.2013/7042 K:2013/10693 sayılı Onama ilamının ardından kesinleşmiştir.
Davacı
bu kez aynı istemle İl Özel İdaresi aleyhine idari yargı yerinde dava
açmıştır.
ANTALYA
1. İDARE MAHKEMESİ: 29.01.2014 gün ve E:2013/979, K:2014/71 sayılı
kararında özetle; uyuşmazlığın tek taraflı ölümlü trafik kazasının meydana
geldiği yolun bakım ve onarım sorumluluğuna ilişkin olması ve 2918 sayılı
Yasa hükümlerinin uygulanması suretiyle çözümlenebilecek mahiyette olması
nedeniyle, 2918 sayılı Yasa hükümlerinin uygulanmasıyla ilgili uyuşmazlığın
görüm ve çözümünde aynı Yasa’nın 110. Maddesi hükmü uyarınca adli yargı
yerleri görevli olduğunu gerekçe göstererek, davanın 2577 sayılı İdari
Yargılama Usulü Yasasının 15/1-a maddesi hükmü uyarınca görev yönünden
reddine karar vermiş ve verilen görevsizlik kararı temyiz edilmeksizin
kesinleşmiştir.
İNCELEME VE GEREKÇE :
Uyuşmazlık Mahkemesi Hukuk Bölümü’nün, Serdar
ÖZGÜLDÜR’ün Başkanlığında, Üyeler: Eyüp Sabri BAYDAR, Ali ÇOLAK, Sıddık
YILDIZ, Nurdane TOPUZ, Ayhan Akarsu ve Mehmet AKBULUT’un katılımlarıyla
yapılan 05.05.2014 günlü toplantısında:
l-İLK
İNCELEME:Dosya üzerinde 2247 sayılı Yasa’nın 27. maddesi uyarınca yapılan
incelemeye göre; Davacı vekili tarafından; 2247 sayılı Yasa’nın 14.
maddesine göre başvuruda bulunulmuş olduğu, adli ve idari yargı yerleri
arasında görev uyuşmazlığın doğduğu, idari
yargı dosyasının mahkemece, ekinde adli yargı dosyası ile birlikte
Uyuşmazlık Mahkemesi’ne gönderildiği ve usule ilişkin herhangi bir
noksanlık bulunmadığı anlaşıldığından görev uyuşmazlığının esasının
incelenmesine oy birliği ile karar verildi.
II-ESASIN İNCELENMESİ: Raportör-Hakim Filiz BUDAK’ın,
davanın çözümünde adli yargının görevli olduğu yolundaki raporu ile
dosyadaki belgeler okunduktan; ilgili Başsavcılarca görevlendirilen
Yargıtay Cumhuriyet Savcısı Mehmet BAYHAN ile Danıştay Savcısı Mehmet Ali
GÜMÜŞ’ün davada adli yargının görevli olduğu yolundaki sözlü açıklamaları
da dinlendikten sonra GEREĞİ GÖRÜŞÜLÜP DÜŞÜNÜLDÜ:
Dava,
davacıların murisinin trafik kazasında hayatını kaybetmesinden dolayı
uğranılan maddi ve manevi zararın yasal faiziyle birlikte tazmini istemiyle
açılmıştır.
5302 sayılı İl Özel İdaresi Kanununun 6. maddesinin
b bendinde, imar, yol, su, kanalizasyon, katı atık, çevre, acil yardım ve
kurtarma, orman köylerinin desteklenmesi, ağaçlandırma, park ve bahçe
tesisine ilişkin hizmetleri belediye sınırları dışında yapmakla il özel
idaresinin görevli ve yetkili olduğu hüküm altına alınmıştır.
2918 sayılı Karayolları Trafik Kanununun 1.
maddesinde, Kanunun amacının Karayolları nda can ve mal güvenliği yönünden
trafik düzenini sağlayacak ve trafik güvenliğini ilgilendiren tüm konularda
alınacak önlemleri belirlemek olduğu; “Kapsam” başlıklı 2. maddesinde, bu
Kanunun trafikle ilgili kuralları, şartları, hak ve yükümlülükleri bunların
uygulamasını ve denetlenmesini ilgili kuruluşları ve bunların görev, yetki
ve sorumluluk, çalışma usulleri ile diğer hükümleri kapsadığı ve bu kanunun
Karayolları nda uygulanacağı; “Tanımlar” başlıklı 3.maddesinde ise, trafik
için kamunun yararlanmasına açık olan arazi şeridi, köprüler ve alanların
Karayolu olduğu; “Tarım Orman ve Köyişleri Bakanlığının görev ve yetkileri”
başlıklı 9.maddesinde, Tarım Orman ve Köyişleri Bakanlığının görev ve
yetkileri arasında köy yollarında trafik ve güvenliğin sağlanması hususunun
da yer aldığı; “Belediye Trafik Birimleri,
görev ve yetkileri” başlıklı 10. maddesinde, yapım ve bakımdan
sorumlu olduğu yolları trafik düzeni ve güvenliğini sağlayacak durumda
bulundurmanın gerekli görülen kavşaklara ve yerlere trafik ışıklı
işaretleri, işaret levhaları koymak ve yer işaretlemeleri yapmanın Belediye
Trafik birimlerinin görev ve yetkileri arasında bulunduğu; “İl ve İlçe
Trafik Komisyonları” başlıklı 12. Maddesinde de komisyonların kuruluşu ile
görev ve yetkileri belirtilmiştir.
Öte yandan 2918 sayılı Yasanın 19.1.2011 günlü
Resmi Gazetede yayımlanarak yürürlüğe giren 6099 sayılı Yasanın 14.
maddesiyle değişik 110. maddesinde “İşleteni veya sahibi Devlet ve diğer
kamu kuruluşları olan araçların sebebiyet verdiği zararlara ilişkin
olanları dahil, bu Kanundan doğan sorumluluk davaları, adli yargıda
görülür. Zarar görenin kamu görevlisi olması, bu fıkra hükmünün
uygulanmasını önlemez. Hemzemin geçitte meydana gelen tren-trafik
kazalarında da bu Kanun hükümleri uygulanır.
Motorlu
araç kazalarından dolayı hukuki sorumluluğa ilişkin davalar, sigortacının merkez
veya şubesinin veya sigorta sözleşmesini yapan acentenin bulunduğu yer
mahkemelerinden birinde açılabileceği gibi kazanın vuku bulduğu yer
mahkemesinde de açılabilir”; Geçici 21. maddesinde de “Bu Kanunun 110 uncu
maddesinin birinci fıkrasının göreve ilişkin hükmü, yürürlüğe girdiği
tarihten önce idari yargıda ve Askeri Yüksek İdare Mahkemesinde açılmış
bulunan davalara uygulanmaz” denilmiştir.
Dosyanın incelenmesinden; davacıların murisi Zeki Can’ın
kullandığı motosiklet ile 23.05.2008 tarihinde Antalya İli, Döşemealtı
İlçesi, Karataş Köyü sınırları içerisinde bulunan Antalya B.Yem Gıda Nak.
Ltd. Ştd.’ne ait fabrikanın önünde duvar yapımı için konulan kum yığınına
çarpması sonucu meydana gelen tek taraflı kazada yaşamını yitirdiği,
meydana gelen kazada davalı idarenin kusurlu olduğu iddiası ile maddi ve
manevi tazminat istemiyle önce adli ve sonrasında idari yargıda dava
açıldığı anlaşılmıştır.
2918
sayılı Kanunun 110 uncu maddesinin birinci fıkrasının iptali istemiyle
Bursa 3.Asliye Hukuk Mahkemesi ve Batman 2.Asliye Hukuk Mahkemesince
yapılan itiraz başvuruları üzerine konuyu inceleyen Anayasa Mahkemesi, şu
gerekçesi ile anılan kuralı Anayasaya aykırı görmemiş ve iptal istemini oy
birliğiyle reddetmiştir: “… Anayasa Mahkemesi’nin daha önceki kimi kararlarında
da belirtildiği üzere, tarihsel gelişime paralel olarak Anayasa’da adli ve
idari yargı ayırımına gidilmemiş ve idari uyuşmazlıkların çözümünde idare
ve vergi mahkemeleriyle Danıştay yetkili kılınmıştır. Bu nedenle, genel
olarak idare hukuku alanına giren konularda idari yargı, özel hukuk alanına
giren konularda adli yargı görevli olacaktır. Bu durumda, idari yargının
görev alanına giren bir uyuşmazlığın çözümünde adli yargının
görevlendirilmesi konusunda kanun koyucunun mutlak bir takdir yetkisinin
bulunduğunu söylemek olanaklı değildir. Ancak, idari yargının denetimine
bağlı olması gereken idari bir uyuşmazlığın çözümü, haklı neden ve kamu
yararının bulunması halinde kanun koyucu tarafından adli yargıya
bırakılabilir. İtiraz konusu kural, trafik kazasında zarar görenin asker
kişi ya da memur olmasına, aracın askeri hizmete ilişkin olmasına veya
olayın hemzemin geçitte meydana gelmesi durumlarına göre farklı yargı
kollarında görülmekte olan 2918 sayılı Kanun’dan kaynaklanan tüm sorumluluk
davalarının adli yargıda görüleceğini öngörmektedir. İtiraz konusu
düzenlemenin gerekçesinde de ifade edildiği gibi, askeri idari yargı, idari
yargı veya adli yargı kolları arasında uygulamada var olan yargı yolu
belirsizliği giderilerek söz konusu davalarla ilgili olarak yeknesak bir
usul belirlenmektedir. Aynı tür davaların aynı yargı yolunda çözümlenmesi
sağlanarak davaların görülmesi ve çözümlenmesinin hızlandırıldığı, bu
suretle kısa sürede sonuç alınmasının olanaklı kılındığı ve bunun söz
konusu davaların adli yargıda görüleceği yolunda getirilen düzenlemenin
kamu yararına yönelik olduğu anlaşılmaktadır. Öte yandan, 2918 sayılı
Kanun’da tanımlanan Karayolu şeridi üzerindeki araç trafiğinden kaynaklanan
sorumlulukların, özel hukuk alanına girdiği konusunda bir tartışma
bulunmamaktadır. İdare tarafından kamu gücünden kaynaklanan bir yetkinin
kullanılması söz konusu olmadığı gibi, aynı Karayolu üzerinde aynı seyir
çizgisinde hareket eden, bu nedenle aynı tür risk üreten araçlar arasında
özel-kamu ayırımı yapılmasını gerektiren bir neden de yoktur. Açıklanan
nedenlerle, itiraz konusu kural Anayasa’nın 2.,125. ve 155. maddelerine
aykırı değildir. İtirazın reddi gerekir…” (Any. Mah.nin 26.12.2013 tarih ve
E.2013/68, K.2013/165 sayılı kararı; R.G. 27.3.2014, Sayı: 28954,
s.136-147.)
Anayasa’nın
158 inci maddesinin son fıkrasında “ Diğer mahkemelerle, Anayasa Mahkemesi
arasındaki görev uyuşmazlıklarında, Anayasa Mahkemesi’nin kararı esas
alınır.” denilmektedir. Anayasa Mahkemesi’nin yukarıda gerekçesine yer
verilen kararı, yasa koyucunun idari yargının görevine giren bir konuyu
adli yargının görevine verebileceğine, dolayısiyle 2918 sayılı Kanunun 110
uncu maddesinin birinci fıkrası ile öngörülen, bu Kanun’dan doğan tüm
sorumluluk davalarının adli yargıda görülmesi düzenlemesinin Anayasa’ya
aykırı bulunmadığına dair olup, esas itibariyle görev konusunda verilmiş
bir karardır ve Anayasa’nın 158 inci maddesi uyarınca, başta Mahkememiz
olmak üzere diğer yargı organları bakımından da uyulması zorunlu bir karar
mesabesindedir.
Bu durumda, 2918
sayılı Yasanın 19.01.2011 tarihinde yürürlüğe giren 110. maddesi ile
Anayasa Mahkemesi’nin işaret edilen kararı gözetildiğinde, bahsi geçen
Kanun maddesinin Karayolları nda, can ve mal güvenliği yönünden trafik
düzeninin sağlanarak trafik güvenliğini ilgilendiren tüm konularda alınacak
önlemleri kapsadığı ve Kanunun, trafikle ilgili kuralları, şartları, hak ve
yükümlülükleri, bunların uygulanmasını ve denetlenmesini, ilgili kuruluşları
ve bunların görev yetki ve sorumlulukları ile, çalışma usullerini
kapsadığı, dolayısıyla oluşan trafik kazası nedeniyle açılacak sorumluluk
davalarının görüm ve çözümünde adli yargının görevli olduğu; meydana gelen
zararın tazmini istemiyle açılan bu davanın da adli yargı yerinde
çözümlenmesi gerektiği sonucuna varılmıştır.
Açıklanan
nedenlerle, Antalya 7. Asliye Hukuk Mahkemesi’nin 26.06.2012 gün ve
E:2010/406, K:2012/196 sayılı İl Özel İdaresi hakkında verilen görevsizlik
kararının kaldırılması gerekmiştir.
SONUÇ :
Davanın çözümünde ADLİ YARGININ görevli olduğuna, bu nedenle Antalya 7.
Asliye Hukuk Mahkemesi’nin 26.06.2012 gün ve E:2010/406, K:2012/196 sayılı
İl Özel İdaresi hakkında verilen GÖREVSİZLİK KARARININ KALDIRILMASINA,
05.05.2014 gününde üye Eyüp Sabri BAYDAR’ın KARŞI OYU ve OYÇOKLUĞU İLE
KESİN OLARAK karar verildi.
KARŞI OY
Somut
uyuşmazlıkta, davalı İl Özel İdaresinin karayolunun yapım, bakım ve
korunmasındaki ihmali sonucu zarara neden olan kazanın meydana geldiği
iddia edilmektedir.
5302
sayılı İl Özel İdaresinin Kanununun İl Özel İdarelerinin görev ve
sorumluluklarına ilişkin 6/B maddesinde "imar , yol, su, kanalizasyon,
katı atık, çevre , acil yardım vs. ilişkin hizmetleri Belediye sınırları
dışında yapmakla" görev ve yetkili olduğu öngörülmüştür.
TC
Anayasası'nın 125/son md. "idarenin kendi eylem ve işlemlerinden doğan
zararı ödemekle yükümlü olduğu" kurala bağlanmış,
2577
Sayılı İYUK 2/1-b md. "idari eylem ve işlemlerden dolayı kişisel
haklan ihlal edilenler tarafından açılan tam yargı davaları, idari dava
çeşitleri arasında" sayılmıştır.
Bu durumda
İl Özel İdaresinin yetki ve sorumluluk sınırları içindeki yolun yapım,
bakım ve onarımının yapılmadığı nedeniyle doğan zararın tazmininin
amaçlanmış olması karşısında, idarenin görevinde olan kamu hizmetini
yürüttüğü esnada kişilere verdiği zararın ödetilmesine yönelik bulunan
uyuşmazlık konusu davanın, olayda kamu hizmetinin usulüne ve hukuka uygun
olarak yürütülüp yürütülmediğinin, hizmet kusuru veya idarenin
sorumluluğunu gerektiren bir husus olup olmadığının tespitinde esas alınan
idare hukuku kurallarına ve 2577 Sayılı İYUK 2/1-b md. sayılan tam yargı
davasında görüm ve çözümünde idari yargı yerleri görevli bulunmaktadır.
Sayın
çoğunluk, karayolunun yapım, bakım ve korunmasındaki ihmalden doğan zararda
Adli Yargıyı görevli kabul eden görüşünde hukuki dayanak olarak 2918 Sayılı
KTK 110/1 md. hükümlerini esas almıştır.
11.01.2011
gün 6099 Sayılı Yasa'nın 14. maddesi ile 2918 Sayılı KTK 110. maddesine
eklenen 1. fıkra ile "işleteni veya sahibi devlet ve diğer kamu
kuruluşları olan araçların sebebiyet verdiği zararlara ilişkin olanları
dahil bu kanundan doğan sorumluluk davaları Adli Yargıda görülür... "
hükmü getirilmiştir.
Sayın
çoğunluk görüşünün aksine eldeki uyuşmazlık anılan yasa hükmü kapsamında
kalmamaktadır.
Çünkü,
2918 Sayılı KTK 85.maddesinde açıkça belirtildiği gibi yasa motorlu
araçların işletilmesinden doğan zararlar nedeniyle işletenin hukuki
sorumluluğunu düzenlemektedir.
Yasa
hükmünde geçen bu kanundan ve Adli Yargıda görülmesi gereken sorumluluk
davaları, 2918 Sayılı Yasa'nın 85.maddesinde düzenlenen motorlu araçların
işletilmesi nedeniyle verilen zararlardan dolayı araç işletenin hukuki
sorumluluğuna ilişkin davalardır.
Yasa
değişikliğinden önce kamu araçlarının işletilmesi nedeniyle verilen
zararlardan dolayı kamu idaresinin sorumluluğunun hangi yargı kolunda görüm
ve çözümü konusunda yasada bir düzenleme bulunmadığından İdari ve Adli
Yargı organlan arasında çıkan görev uyuşmazlıklarını sonlandırmak üzere
sözü geçen yasa hükmü getirilmek suretiyle kamu araçlarının verdiği
zararlar nedeniyle işletenin sorumluluğunda 2918 Sayılı Yasa'nın amacına
uygun olarak Adli Yargıda görüm ve çözüm esası benimsenmiştir.
Nitekim
yasa değişikliğine ilişkin Hükümet gerekçesi de getirilen yeni hükmün bu
nedenle maddeye eklendiğini teyit etmektedir.
Diğer taraftan,
sayın çoğunluk 2918 sayılı yasanın 110. maddesi hükmünün iptali istemi ile
Anayasa Mahkemesine açılan dava sonucunda verilen yorumlu red kararlarını,
karara dayanak almakta ise de bu görüşe de itibar edilmesi mümkün değildir.
Zira;
"T.C. Anayasasında , Anayasa Mahkemesinin iptal veya iptal talebinin
reddi dışında yorumlu red kararı verebileceğine dair bir işaret yoktur.
Tersine T.C. Anayasasının 153/2 maddesi "Anayasa Mahkemesi bir kanun
veya kanun hükmünde kararnamenin tamamını veya bir hükmünü iptal ederken,
kanun koyucu hareketle yeni bir uygulamaya yol açacak biçimde hüküm tesis
edemez." hükmü böyle bir anlayışın benimsenmemiş olduğunun kanıtı
olarak kabul edilebilir. Gerçi madde iptal kararlarından bahsetmektedir,
ama Anayasa koyucunun amacının Anayasa Mahkemesinin kanun koyucu gibi
hareket etmesini önlemek olduğu açıkça anlaşılmaktadır. Yorumlu red
kararlarının ise diğer mahkemeleri, idare makamlarını, gerçek ve tüzel
kişileri bağlaması itibariyle bir çeşit pozitif kanun koyuculuk anlamına
geldiğine şüphe yoktur. (Türk Anayasa Hukuku Prof. Dr. Ergun Ozbudun. Sh.
440 vd.)
Hakkında
yorumlu red kararı verilen bir kanun maddesi yürürlükte kalmaya devam eder.
Dolayısıyla somut olaylara uygulanır. Somut olaylarda o maddenin ne anlama
geldiğine, yani nasıl yorumlanacağına, bundan sonra da Anayasa Mahkemesi
değil onu uygulayacak Mahkemeler karar verir. Anayasa Mahkemesinin yorumlu
red kararı verirken yaptığı yorumunun diğer mahkemeleri bağlaması mümkün
değildir. Bir kanun maddesinin nasıl yorumlanacağına onu uygulayacak olan
Adli- idari ve Askeri Yargı organları karar verir. Anayasa Mahkemesi Adli,
idari ve Askeri kollarının üst mahkemesi olmadığına göre bu yargı
kollarındaki mahkemelere kendi yorumunu empoze etmesi mümkün değildir. O
halde Anayasa Mahkemesinin verdiği yorumlu red kararlarının kendilerinden
beklenen fonksiyonu ifa edebilmeleri, diğer mahkemelerin Anayasa
Mahkemesinin bu yorumlarını benimsemelerine bağlıdır. Oysa hukukumuzda,
Anayasa Mahkemesi kararlarında yapılan yorumlar diğer mahkemeleri bağlamaz.
Zira Anayasa Mahkemesi kararlarının bağlayıcılığı bu kararların hüküm
fıkralarına münhasırdır. (Türk Anayasa Hukuku Dersleri, Kemal Gözler, sh.
444)
Keza,
Sayın çoğunluğun karan dayandırdığı T.C. Anayasasının 158. madde
hükümlerinin de uyuşmazlıkta uygulama yeri bulunmamaktadır. Uyuşmazlık
Mahkemesinin görev ve yetkilerini düzenleyen T.C. Anayasasının 158. maddesi
açık hükmünden de anlaşıldığı üzere Anayasa Mahkemesi ile diğer yargı
kollan arasında olumlu veya olumsuz görev uyuşmazlığının doğması halinde
Anayasa Mahkemesi görüşünün üstün tutulacağına ilişkin düzenlemenin,
uyuşmazlıkta Anayasa Mahkemesinin görevlilik veya görevsizlik kararının
bulunmaması, diğer yargı kollan ile arasında bir görev ihtilafının
çıkmaması nedeniyle uygulanması mümkün değildir.
Açıklanan
gerekçelerle uyuşmazlıkta idari yargı görevli olup, benzer ihtilaflarda da
idari yargının görevli olduğu Yargıtay 4, 11, 17 Hukuk Dairelerinin
istikrarlı kararlarıyla Içtihad edildiği gibi Danıştay kararlarında da uyuşmazlıkta
İdari Yargının görevli olduğu benimsenmiştir. (Danıştay 10. Daire E
2011/11522, K 2012/5347 sayı, E. 2011/10856 ve K. 2013/670 Sayı, vs.)
Somut
uyuşmazlıkta davanın karayolunun yapım, bakım ve korunmasındaki idarenin
hizmet kusuruna dayanmasına,
2918
Sayılı Yasa'nın 110/1 md. motorlu araçların işletilmesinden doğan
zararlardan dolayı işletenini hukuki sorumluluğunun Adli Yargıda görüm ve
çözümünü düzenleme altına almasına,
Somut
uyuşmazlığın anılan yasa hükmü kapsamında bulunmamasına,
Kamu
hizmetinin usulüne ve hukuka uygun olarak yürütülüp yürütülmediğinin hizmet
kusuru veya idarenin sorumluluğunu gerektiren bir husus olup olmadığının
tespitinde, 2577 Sayılı İYUK 2/1-b md. sayılan tam yargı davasında görüm ve
çözümünde İdari Yargının görevli olmasına göre,
Uyuşmazlıkta
Adli Yargıyı görevli kabul eden sayın çoğunluğun görüşüne katılamıyorum.
—— • ——
Uyuşmazlık Mahkemesi
Başkanlığından:
29-ESAS NO : 2014/550
KARAR NO: 2014/583
KARAR TR : 05.05.2014
(Hukuk Bölümü)
ÖZET : Türk
Telekomünikasyon A.Ş.’de çalışırken Kurumun özelleştirilmesi nedeniyle
başka kuruma nakledilen davacının, maaş nakil ilmühaberinin düzeltilmesi ve
alacağının faizi ile birlikte tazmini istemiyle açtığı davanın, ADLİ YARGI
YERİNDE çözümlenmesi gerektiği hk.
K A R A R
Davacı :
R.P.
Davalı :
Türk Telekomünikasyon AŞ.
Vekili :
Av. A.A.
O L A Y
: Davacı 26.05.2011 havale tarihli dava dilekçesinde özetle; davacının
Diyarbakır İI Telekom Müdürlüğünde kapsam dışı güvenlik ve koruma memuru
olarak görev yapmakta iken, 4046 sayılı Yasanın 22. maddesi uyarınca adının
Devlet Personel Başkanlığına bildirildiğini ve 01.02.2006 tarihinde
Diyarbakır M.T.A. Bölge Müdürlüğüne ataması yapılarak, 16.07.2006 tarihinde
göreve başladığını, nakil sırasında düzenlenen maaş nakil ilmühaberinde yapılması
gereken ek ödemelerin ilave edilmediği, maaş nakil ilmühaberinin 4046
sayılı Yasanın 22. maddesi ve 406 sayılı Yasanın ek 29 ve 9. maddelerine
uygun düzenlenmediğinin tespiti üzerine eksikliklerin giderilmesi için
davalı idareye başvurduğunu, ancak başvuruya yanıt verilmediğini
belirterek, ilgili Kanun ve Kanun Hükmünde Kararnameler dahilinde
01.07.2006-31.12.2006 tarihleri arası 82.5 TL artış yapılmasına, 01.01.2006
tarihinden dava tarihine kadar söz konusu parasal haklarının, 01.01.2006
tarihinde ilk altı ay için belirlenen maaşının % 2.32 enflasyon artışının,
2006 yılı 15 Temmuzda Devlet memurlarına ödenen % 2.5 oranındaki artışının,
2006 Temmuz ayına ait tarafına ödenmeyen bir maaş tutarındaki bir adet
ikramiyenin, 01.01.2006 tarihinden itibaren tarafına ödenmeyen parasal
haklarının geriye dönük hesaplanarak maaşına 1.1.2006-30.6.2006 tarihleri
arası 950 ek gösterge rakamının, 1.7.2006 tarihinden itibaren ise 1850
gösterge rakamının memur aylıklarına uygulana kat sayı ile çarpımı sonucu
bulunacak rakam tutarda her ay ek ödeme yapılarak maaşına yansıtılarak yeni
bir maaş ,ilmühaberinin yeni kurumuna gönderilmesi konusunda karar
verilmesi istemiyle adli yargı yerinde dava açmıştır.
Diyarbakır
1. İş Mahkemesi: 07.03.2012 gün, E:2011/576, K:2012/237 sayı ile özetle;
davanın kısmen kabul-kısmen reddine karar vermiştir.
İş bu karara karşı yapılan temyiz
başvurusu üzerine Yargıtay 22. Hukuk Dairesi 28.01.2013 gün ve
E:2012/7585,K:2013/967 sayılı ilamı ile özetle “...HMK’nun 114/1-b maddesi
uyarınca “yargı yolunun caiz olmaması” nedeniyle aynı yasanın 115/2.
maddesi uyarınca usulden reddine karar verilmesi gerekirken, yazılı şekilde
esasa girilerek davanın reddine karar verilmesi hatalıdır” demek suretiyle
hükmün bozulmasına karar vermiştir.
Diyarbakır 1. İş Mahkemesi: Yargıtay
Bozma ilamına uyarak yapılan yargılama neticesinde, 02.05.2013 gün,
E:2013/215, K:2013/324 sayı ile özetle, davanın görev yönünden reddine
karar vermiş ve karar kesinleşmiştir.
Diyarbakır
1. İdare Mahkemesi: 05.07.2013 gün, E:2013/1818, K:2013/818 sayı ile
özetle;davanın görüm ve çözümünde adli yargı yerinin görevli olduğundan
bahisle, davanın görev yönünden reddine karar vermiştir.
İş bu
karara karşı yapılan itiraz üzerine Diyarbakır Bölge İdare Mahkemesi
28.10.2013 gün, E:2013/1888, K:2013/1848 sayılı kararı ile hükmün
onanmasına karar vermiştir.
Bu
karara karşı yapılan karar düzeltme başvurusu üzerine Diyarbakır Bölge
İdare Mahkemesi 22.01.2014 gün, E:2014/109, K:2014/125 sayılı kararı ile
karar düzeltme talebinin reddine karar vermiş ve karar kesinleşmiştir.
İNCELEME VE GEREKÇE :
Uyuşmazlık Mahkemesi Hukuk Bölümü’nün, Serdar
ÖZGÜLDÜR’ün Başkanlığında, Üyeler: Eyüp Sabri BAYDAR, Ali ÇOLAK, Sıddık
YILDIZ, Nurdane TOPUZ, Ayhan AKARSU ve Mehmet AKBULUT’un katılımlarıyla
yapılan 5.5.2014 günlü toplantısında:
l-İLK İNCELEME: Dosya üzerinden 2247 sayılı Yasa’nın 27.
maddesi uyarınca yapılan incelemeye göre; adli ve idari yargı yerleri
arasında 2247 sayılı Yasa’nın 14.maddesinde öngörülen biçimde olumsuz görev
uyuşmazlığı doğduğu, idari yargı dosyasının, davacı vekilinin talebi
üzerine, adli yargı dosyası da temin edilmek suretiyle, Uyuşmazlık
Mahkemesi’ne gönderildiği ve usule ilişkin herhangi bir noksanlık
bulunmadığı anlaşıldığından görev uyuşmazlığının esasının incelenmesine oy
birliği ile karar verildi.
II-ESASIN İNCELENMESİ: Raportör-Hakim Selim Şamil
KAYNAK’ın, davanın çözümünde adli yargının görevli olduğu yolundaki raporu
ile dosyadaki belgeler okunduktan; ilgili Başsavcılarca görevlendirilen
Yargıtay Cumhuriyet Savcısı Mehmet BAYHAN ile Danıştay Savcısı Mehmet Ali
GÜMÜŞ’ün davada adli yargının görevli olduğu yolundaki sözlü açıklamaları
da dinlendikten sonra GEREĞİ GÖRÜŞÜLÜP DÜŞÜNÜLDÜ:
Dava, davalı kurumda görev yapmakta iken,406 sayılı
Yasa'nın Ek-29. maddesi ile 4046 sayılı Yasa'nın 22.maddesine göre adı
Devlet Personel Başkanlığına bildirilen, sonrasında başka bir kamu kurumu
emrine atanan davacı tarafından, maaş nakil ilmühaberinin yanlış
düzenlendiği iddiasıyla yeniden düzenlenmesi ve bundan kaynaklı olduğu
iddia olunan zararın tazmini istemiyle açılmıştır.
1953 tarih ve 6145
sayılı Yasa ile, Türkiye Cumhuriyeti Posta, Telgraf ve Telefon İşletmesi
kurulmuş; 1924 tarih ve 406 sayılı Telgraf ve Telefon Kanunu’nun 10.6.1994
tarih ve 4000 sayılı Yasa’yla değiştirilen 1. maddesi ile, posta ve telgraf
tesis ve işletmesine ilişkin hizmetler, Posta İşletmesi Genel Müdürlüğü’nce
(P.İ), telekomünikasyon hizmetleri ise, “Türk Telekomünikasyon Anonim
Şirketi (Şirket)” tarafından yürütülecek şekilde yeniden yapılandırılmıştır.
27.1.2000 tarih ve 4502 sayılı Yasa’nın 1. maddesi
ile, 406 sayılı Yasa’nın 1. maddesine eklenen dokuzuncu fıkrada, “Türk
Telekom, bu Kanun ve özel hukuk hükümlerine tabi bir anonim şirkettir. Kamu
İktisadi Teşebbüslerinin kuruluş, teşkilât ve faaliyetleri ile ilgili
mevzuat Türk Telekom’a uygulanmaz. Sadece, Türkiye Büyük Millet Meclisi
denetimine ilişkin 2.4.1987 tarihli ve 3346 sayılı Kanunun 9 uncu maddesi
hükümleri uygulanır” denilmiş; anılan fıkra hükmü, 12.5.2001 tarih ve 4673
sayılı Yasa’nın 1. maddesi ile değiştirilmiş ve “Türk Telekom, bu Kanun ve
özel hukuk hükümlerine tabi bir anonim şirkettir. Bu Kanun hükümleri saklı
kalmak üzere, kamu iktisadi teşebbüsleri de dahil, sermayesinin yarısından
fazlası kamuya ait olan kamu kurum, kuruluş ve ortaklıklarına uygulanan mevzuat
Türk Telekom’a uygulanmaz. Sermayesinin yarısından fazlası kamuda kaldığı
sürece, Türkiye Büyük Millet Meclisi denetimine ilişkin 2.4.1987 tarihli ve
3346 sayılı Kanunun 9 uncu maddesi hükümleri uygulanır.16.7.1965 tarihli ve
697 sayılı Kanun ile milli güvenlik ve kamu düzeniyle sıkıyönetim ve
seferberlik hallerinde telekomünikasyon hizmetlerinin yürütülmesine ilişkin
özel kanunların hükümleri saklıdır”; Ek 29. maddesinin 3.7.2005 gün ve 5398
sayılı Kanun’un 14. maddesi ile değişik birinci fıkrasında, “Türk Telekom
hisselerinin devri sonucu kamu payının yüzde ellinin altına düşmesi
durumunda; Türk Telekomda ek 22 nci maddenin (a) bendinin bu Kanunla
yürürlükten kaldırılan hükümleri uyarınca belirlenen aslî ve sürekli
görevlerde çalışmakta olanlar ile 22.1.1990 tarihli ve 399 sayılı Kanun
Hükmünde Kararnameye tâbi olarak kadrolu veya sözleşmeli personel
statüsünde çalışanlar ve kapsam dışı personel, kamu görevlerinden yüzseksen
gün aylıksız izinli sayılır…” denilmiştir.
Öte
yandan; 406 sayılı Yasa’nın 4502 sayılı Yasa ile değişik 2. maddesinin (c)
bendinin birinci alt bendinin birinci cümlesinde, “Türk Telekom;
telekomünikasyon şebekeleri üzerinden sunulan ulusal ve uluslararası ses
iletimini ihtiva eden telefon hizmetlerini, 31.12.2003 tarihine kadar bu
Kanun ve görev sözleşmesi çerçevesinde tekel olarak yürütür” denildikten
sonra, anılan (c) bendinin birinci alt bendine 12.5.2001 tarih ve 4673
sayılı Yasa ile eklenen üçüncü cümlede, “Ancak, Türk Telekom’daki kamu payı
%50’nin altına düştüğünde, Türk Telekom’un tüm tekel hakları 31.12.2003
tarihinden önce de olsa ortadan kalkmış olur” denilmiş; 4502 sayılı
Yasa’nın Geçici 3. maddesi ile de Türk Telekomünikasyon A.Ş., 233 sayılı
KHK’nin ekindeki “B-Kamu İktisadi Kuruluşları (KİK)” bölümünde yer alan
kuruluşlar listesinden çıkarılmıştır.
Bu
düzenlemeler birlikte değerlendirildiğinde, telekomünikasyon şebekeleri
üzerinden sunulan ulusal ve uluslararası ses iletimini ihtiva eden telefon
hizmetlerini 31.12.2003 tarihine kadar “tekel” olarak yürütmekle görevli
kılınan ve çoğunluk hisseleri kamuya ait bulunan Türk Telekom’un, tekel
kapsamında kamu hizmeti yürüten, ancak kuruluş yasasındaki son düzenlemeler
ile kendine özgü statüye sahip olan ve sermayesindeki kamu payı %50’nin
altına düşünceye kadar kamu kuruluşu niteliğini taşıyan bir kuruluş olduğu
tartışmasızdır.
Özelleştirme
kapsamında bulunan Türk Telekomünikasyon A.Ş.’deki tamamı Hazineye ait
bulunan hisselerden % 55’i, Bakanlar Kurulu’nun 25.7.2005 tarih ve
2005/9146 sayılı “Türk Telekomünikasyon Anonim Şirketi (Türk Telekom)’nin %
55 Oranındaki Hissesinin Blok Olarak Satışına İlişkin Nihai Devir
İşlemlerine Dair Kararın Yürürlüğe Konulması Hakkında Karar”ı uyarınca,
14.11.2005 tarihli Hisse Satış Sözleşmesi ile (6.550.000.000 USD. bedelle)
Ojer Telekomünikasyon A.Ş.’ne satılmıştır.
Bu
sürece paralel olarak Türk Telekom personelinin durumu incelendiğinde:
Türk
Telekom A.Ş., 4502 sayılı Yasa’nın 29.1.2000 tarih ve 23948 sayılı Resmi
Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe girdiği dikkate alındığında, 29.1.2000
tarihi itibariyle 233 sayılı KHK kapsamı
dışında kalmış ve anılan KHK eki cetvellerden çıkarılmış olması nedeniyle,
Uyuşmazlık Mahkemesi Genel Kurulu’nun
22.1.1996 gün ve E:1995/1, K:1996/1 sayılı ve özelleştirme
kapsamında bulunan kamu iktisadi teşebbüslerinde
sözleşmeli veya kapsam dışı statüde çalışan personelin kurumları ile olan
ilişkilerinden doğan anlaşmazlıkların çözüm yerinin idari yargı olduğu yolundaki
İlke Kararı kapsamı dışında değerlendirilmesi gerekmektedir.
Anılan
4502 sayılı Yasa’nın 13. maddesi ile 406 sayılı Yasa’ya eklenen Ek 22.
maddenin (a) bendinde, “a) Personelin statüsü: Telekomünikasyon
hizmetlerinin gerektirdiği asli ve sürekli görevler telekomünikasyon
alanında sekiz yıl tecrübeye sahip ve en az dört yıllık yüksek öğrenim
görmüş bir genel müdür ile kadro, unvan, derece ve sayıları Yönetim
Kurulunun önerisi ve Bakanlığın teklifi üzerine bu Kanunun yürürlüğe
girdiği tarihten itibaren yüzseksen gün içerisinde Bakanlar Kurulu Kararı
ile belirlenen kadrolarda istihdam edilen personel eliyle yürütülür. Bu
personel hakkında bu Kanunda öngörülen hükümler saklı kalmak üzere 399
sayılı Kanun Hükmünde Kararname hükümleri uygulanır. Bunların dışında kalan
personel iş mevzuatı uyarınca istihdam edilir. İş mevzuatına göre istihdam
edilenlere ilişkin kayıt ve şartlar Yönetim Kurulu tarafından tayin olunur”
hükmüne yer verilmiş; bu bent hükmü, 4673 ve 5189 sayılı Yasalarla yapılan
değişiklikler sonucunda; “a) Personelin statüsü: (Ek ibare:
12.5.2001-4673/6. md.) Türk Telekomdaki kamu payı %50’nin altına düşünceye
kadar, Türk Telekom Yönetim Kurulu üyeliklerine atanacaklarda Devlet
memurluğuna atanabilme genel şartlarına sahip olma ve en az dört yıllık
yüksek öğrenim görme şartları aranır. (Mülga ikinci ve üçüncü cümle:
16.6.2004-5189/12 md.) Bunların dışında kalan personel iş mevzuatı uyarınca
istihdam edilir. İş mevzuatına göre istihdam edilenlere ilişkin kayıt ve
şartlar Yönetim Kurulu tarafından tayin olunur” hükmünü almış; aynı
maddenin (b) bendinin ikinci paragrafında da iş mevzuatına tabi olan Türk
Telekom çalışanlarının aylık ücretlerinin kendilerini atamaya yetkili olan
Yönetim Kurulu tarafından tespit olunacağı kurala bağlanmıştır.
406
sayılı Yasa’nın anılan Ek 22.maddesi uyarınca, Türk Telekom A.Ş. Genel
Müdürlüğü’ne ait asli ve sürekli kadrolar belirlenerek 4.4.2000 tarih ve
24010 (Mükerrer) sayılı R.G. de yayımlanan 31.3.2000 tarih ve 2000/331
sayılı Bakanlar Kurulu Kararı ekinde yer alan listede: merkez teşkilatı
için 100 ve taşra teşkilatı için 100 (6 Bölge Müdürü, 12 Bölge Müdür
Yardımcısı ve 82 İl Telekom Müdürü) kadro ihdas edilmiş; öte yandan, aynı
Yasa maddesinin verdiği yetkiye dayanılarak hazırlanan “Türk
Telekomünikasyon A.Ş. Kapsam Dışı Personel Yönetmeliği” adı altındaki düzenleme,
Yönetim Kurulunun 31.8.2000 tarih ve 407 sayılı kararıyla kabul edilmek
suretiyle yürürlüğe konulmuştur.
Kanunla,
Kurumda görev yapan personelden asli ve sürekli görev yapacak olanları
kadro unvanı itibariyle belirlemek konusunda Bakanlar Kurulu'na yetki
verildiği açıktır. Bu yetki 4502 sayılı Kanun’un yürürlüğe girdiği
29.1.2000 tarihi ile 5189 sayılı Kanun’un yürürlüğe girdiği 2.7.2004
tarihleri arasında geçerli olmuştur.
Anayasa’nın
128. maddesinde, “Devletin, kamu iktisadî teşebbüsleri ve diğer kamu
tüzelkişilerinin genel idare esaslarına göre yürütmekle yükümlü oldukları
kamu hizmetlerinin gerektirdiği aslî ve sürekli görevler, memurlar ve diğer
kamu görevlileri eliyle görülür” denilmiştir.
406
sayılı Yasa’nın Ek 29. maddesinin 3.7.2005 tarih ve 5398 sayılı Kanun’la
değişik birinci fıkrasında, “Türk Telekom hisselerinin devri sonucu kamu
payının yüzde ellinin altına düşmesi durumunda; Türk Telekomda ek 22 nci
maddenin (a) bendinin bu Kanunla yürürlükten kaldırılan hükümleri uyarınca
belirlenen asli ve sürekli görevlerde çalışmakta olanlar ile 22.1.1990
tarihli ve 399 sayılı Kanun Hükmünde Kararnameye tabi olarak kadrolu veya
sözleşmeli personel statüsünde çalışanlar ve kapsam dışı personel, kamu
görevlerinden yüzseksen gün aylıksız izinli sayılır. Bu personel belirtilen
süre içinde Türk Telekomda çalışmaya devam eder ve hisse devir tarihinden
nakli için Devlet Personel Başkanlığına bildirildikleri tarihe kadarki
aylık ücret, harcırah, sağlık giderleri, cenaze giderleri ve ölüm yardımı
ile diğer mali ve özlük hakları Türk Telekom tarafından karşılanır…”
denilerek, yasa koyucu tarafından Türk Telekom’da 22.1.1990 tarihli ve 399
sayılı Kanun Hükmünde Kararnameye tabi olarak sözleşmeli personel
statüsünde çalışanlar ile kapsam dışı personel, kamu personeli sayılmıştır.
Olayda,
davalının hisse devir (14.11.2005) tarihinde çalışmakta iken, 406 sayılı
Yasa'nın Ek-29. maddesi ile 4046 sayılı Yasa'nın 22. maddesine göre adı
Devlet Personel Başkanlığına bildirilen ve sonrasında başka bir kamu kurumu
emrine atanan davacı tarafından, maaş nakil ilmühaberinin yeniden
düzenlenmesi ve yanlış düzenlenmesi sebebiyle uğranıldığı iddia olunan
zararın tazmini istemiyle dava açılmıştır.
2577
sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu’nun “İdari Dava Türleri ve İdari Yargı
Yetkisinin Sınırı” başlıklı 2. maddesinin değişik 1 numaralı bendinde:
“a) (Değişik: 8.6.2000-4577/5 md.) İdari işlemler
hakkında yetki, şekil, sebep, konu ve maksat yönlerinden biri ile hukuka
aykırı olduklarından dolayı iptalleri için menfaatleri ihlal edilenler
tarafından açılan iptal davaları,
b) İdari
eylem ve işlemlerden dolayı kişisel hakları doğrudan muhtel olanlar
tarafından açılan tam yargı davaları,
c)
(Değişik: 18.12.1999-4492/6 md.) Tahkim yolu öngörülen imtiyaz şartlaşma ve
sözleşmelerinden doğan uyuşmazlıklar hariç, kamu hizmetlerinden birinin
yürütülmesi için yapılan her türlü idari sözleşmelerden dolayı taraflar
arasında çıkan uyuşmazlıklara ilişkin davalar” idari dava türleri olarak
sayılmış olup; kural olarak, idari yargıda ancak Devlete ve kamu tüzel
kişilerine karşı açılan davalara bakılabilir.
Buna
göre, iptali istenilen işlemin tesis edildiği ve davanın açıldığı tarihte
davalı mevkiinde kamu kuruluşu niteliği taşımayan Türk Telekomünikasyon
A.Ş.'nin olması karşısında, idari yargı yetkisi kapsamında açılmış bir
idari dava bulunduğundan söz etmek olanaksız olduğundan, uyuşmazlığın, özel
hukuk hükümlerine göre görüm ve çözümünde adli yargı yerinin görevli olduğu
sonucuna varılmıştır.
Açıklanan nedenlerle, davanın görüm ve çözümünde
adli yargı görevli olduğundan Diyarbakır 1. İş Mahkemesinin görevsizlik
kararının kaldırılmasına karar vermek gerekmiştir.
SONUÇ :
Davanın çözümünde ADLİ YARGININ görevli olduğuna, bu nedenle Diyarbakır 1.
İş Mahkemesinin 02.05.2013 gün, E:2013/215,
K:2013/324 sayılı GÖREVSİZLİK KARARININ KALDIRILMASINA,
5.5.2014 gününde OY BİRLİĞİ İLE KESİN OLARAK karar verildi.
—— • ——
Uyuşmazlık Mahkemesi
Başkanlığından:
30-ESAS NO : 2014/552
KARAR NO: 2014/585
KARAR TR : 05.05.2014
(Hukuk Bölümü)
ÖZET : Davacının
mülkiyetinde bulunan taşınmazlar üzerine, davalı idarece konulan haciz
işlemlerinin iptali istemiyle açılan davanın ADLİ YARGI YERİNDE
çözümlenmesi gerektiği hk
K A R A R
Davacı : M.B.
Vekili : Av. H.D.
Davalı :
Mersin Vergi Dairesi Başkanlığı UR. Vergi Dairesi Müdürlüğü / MERSİN
Vekili : Av. S.Ö. (Adli Yargı)
O L A Y
: Davacı vekili dava dilekçesinde özetle;
Davacının,
Mersin İli, Erdemli İlçesi, Kumkuyu Merkez Mah. 169 ada 11, 23, 39 parsel
sayılı taşınmazları, A.G. Taahhüt Turizm Sanayi ve Ticaret A.Ş’den 27.01.2009
tarih ve 00738 nolu taşınmaz satış vaadi sözleşmesi ile satın aldığını,
satış vaadi sözleşmesini 28.01.2009 tarihinde tapuya şerh edip, bu arada
maliki tapu devrini vermesi için ihtar ettiğini, A.G. Taahhüt Turizm Sanayi
ve Ticaret A.Ş.nin tapuda ferağı vermemesi üzerine davacının, Erdemli
2.Asliye Hukuk Mahkemesi’ne bu hususta dava açtığını, mahkemenin 10.06.2009
tarih, E:2009/85,K:2009/243 sayılı kararı ile cebri tescile karar
verdiğini, kararın tescil aşamasında, yargılama süresi ve kararın kesinleşme
süreci boyunca, dosya borçlusu eski malikin bilcümle borçlarından tapu
kaydına hacizler konulduğunu, davalı haciz alacaklısı Mersin UR. Vergi
Dairesi Müdürlüğü’nün 6107 takip sayılı, 25.02.2009 tarih ve 3353 yevmiye
nolu ve aynı kurumun 6112 takip sayılı ve 25.02.2009 tarih ve 3362 yevmiye
nolu hacizlerinin bulunduğunu öğrendiğini, bunun üzerine davacının,
taşınmazların akit tablosuna ‘’dava hakkı saklı tutulmak kaydıyla’’ şerhi
koyarak, taşınmazları hacizli olarak adına tescil ettirmek zorunda kaldığını,
taşınmazlara konulan hacizlerin, davacının satış vaadini tapuya şerh
ettirmesinden sonra olduğunu belirterek, davalı haciz alacaklısı Mersin UR.
Vergi Dairesi Müdürlüğü’nün 6107 takip sayılı, 25.02.2009 tarih ve 3353
yevmiye nolu ve aynı kurumun 6112 takip sayılı ve 25.02.2009 tarih ve 3362
yevmiye nolu hacizlerinin kaldırılmasına karar verilmesi istemiyle idari
yargı yerinde dava açmıştır.
Mersin
1. İdare Mahkemesi: 31.03.2011 gün ve E:2011/304, K:2011/321 sayılı kararı
ile özetle; ‘’… davacının mülkiyetinde bulunan Mersin İli, Erdemli İlçesi,
Kumkuyu Merkez Mah. 169 ada 11, 23, 39 parsel sayılı taşınmazlar üzerine
davalı idarece konulan 25.02.2009 günlü ve günlü, 6107 ve 6612 takip nolu
haciz işlemlerinin iptali istemiyle iş bu davanın açıldığı görülmekte olup,
mahkememizin 09.03.2011 günlü ara kararıyla davalı idareden gelen cevabi
yazıda uyuşmazlığa konu haciz işlemlerinin 2007, 2008 ve 2009 yıllarına ait
muhtelif vergi borçlarından kaynaklandığı ve 6183 sayılı Amme Alacaklarının
Tahsili Usulü Hakkında Kanun uyarınca tesis edildiği belirtilmiş olup,
böylelikle bakılan davanın konusunun, vergi borcundan dolayı 6183 sayılı
Yasanın uygulanmasına ilişkin olduğu ve yukarıda anılan mevzuat hükümleri
uyarınca da, davanın görüm ve çözümünün özel görevli yargı mercii olan
Vergi Mahkemelerinin görevinde bulunduğu sonucuna varılmıştır.’’ demek
suretiyle davanın görev yönünden reddine karar vermiş ve karar
kesinleşmiştir.
Mersin
1. Vergi Mahkemesi: 29.09.2011 gün ve E:2011/773,K:2011/3416 sayılı kararı
ile özetle; ‘’ … taşınmaz mülkiyetinin intikal şekli ve zamanı ile önceki
malikin borcu nedeniyle tapu kaydına konulmuş olan haciz şerhinin,
taşınmazın yeni maliki olan davacıya etkisinin değerlendirilmesi, taşınmaz
mülkiyeti ile ilgili uyuşmazlıkları çözümlemekle görevli adli yargı
mahkemelerinin görev alanına girmektedir.’’ demek suretiyle davanın görev
yönünden reddine karar vermiş ve karar kesinleşmiştir.
Davacı
vekili aynı istemle bu kez adli yargı yerinde dava açmıştır.
Mersin 1.
İcra Hukuk Mahkemesi: 21.02.2012 gün ve E:2011/1050, K:2012/96 karar sayılı
kararı ile özetle; “...davacının dava konusu taşınmazları Erdemli 2.
Noterliğinin 27.01.2009 tarih ve 738 yevmiye numaralı düzenleme şeklinde
taşınmaz mal satış vaadi sözleşmesi ile satın aldığı ve satış vaadi
sözleşmesinin tapuya 28.01.2009 tarihinde tescil edildiği, taşınmazın
Erdemli 2. Asliye Hukuk Mahkemesinin 2009/85 Esas - 243 karar sayılı karan
ile 10.06.2009 tarihinde davacı adına tesciline karar verildiği,davalı
idarenin haczinin gayrimenkul satış vaadi sözleşmesinin tapuya tescilinden
sonra fakat mahkemenin tescil kararından önce olduğu, gayrimenkul satış
vaadi sözleşmesinin mahkeme kararı ile davacı adına tescili ile satış vaadi
sözleşmesinin yapıldığı tarihten itibaren mülkiyetin davacıya geçtiği,
mahkeme kararından sonra yapılan tescilin inşai değil, ihzari olduğu,
davalı idarenin haciz koyduğu tarih itibariyle taşınmazın mülkiyetinin
davacıya geçmiş olduğu anlaşıldığından davanın kabulüne ve taşınmaz üzerine
konulan haczin kaldırılmasına karar vermek gerekmiştir.” demek suretiyle
davanın kabulüne karar vermiştir.
İş bu
karara karşı yapılan temyiz başvurusu üzerine, Yargıtay 12. Hukuk Dairesi
27.11.2012 gün ve E:2012/15440, K:2012/35296 sayılı ilamı ile özetle;
“...3. kişinin başvurusu Mersin UR. Vergi Dairesi'nce gayrimenkul üzerine
konulan hacizlerin kaldırılmasına yönelik şikayet niteliğindedir. Bir başka
anlatımla 3. kişinin gayrimenkulü üzerine icra dairelerince konulmuş bir
haciz mevcut değildir. Bu durumda hacizle ilgili şikayetleri inceleme
görevi vergi mahkemelerine ait olup, şikayetin yargı yolu nedeniyle reddine
karar verilmesi gerekirken, bu hususun gözardı edilerek, işin esasının
incelenmesi ve yazılı şekilde hüküm kurulması isabetsizdir.” demek
suretiyle hükmün bozulmasına karar vermiş, işbu karara karşı yapılan karar
düzeltme talebi üzerine Yargıtay 12. Hukuk Dairesi 26.04.2013 gün ve
E:2013/8327, K:2013/15882 sayılı ilamı ile karar düzeltme isteminin reddine
karar vermiş ve karar kesinleşmiştir.
Mersin
1. İcra Hukuk Mahkemesi: Yargıtay bozma ilamına uyarak yapılan yargılama
neticesinde, 11.07.2013 gün ve E:2013/303, K:2013/371 sayılı kararı ile
özetle; “...Erdemli Kumkuyu Merkez köyü 169 ada, 11, 39 ve 23 nolu
gayrimenkul üzerine Mersin UR. Vergi Dairesi'nce konulan hacizlerin
kaldırılmasına yönelik şikayet, icra dairelerince konulmuş bir hacizden
kaynaklı olmadığından, bu hacizle ilgili şikayetleri inceleme görevi vergi
mahkemelerine ait olduğundan, şikayetin yargı yolu nedeniyle reddine ve
mahkememizin görevsizliğine karar vermek gerekmiştir.” demek suretiyle
davanın görev yönünden reddine karar vermiştir.
İş bu
karara karşı yapılan temyiz başvurusu üzerine Yargıtay 12. Hukuk Dairesi
26.11.2013 gün ve E:2013/29405, K:2013/37584 sayılı ilamı ile hükmün onanmasına
karar vermiş ve karar kesinleşmiştir.
İNCELEME VE GEREKÇE :
Uyuşmazlık Mahkemesi Hukuk Bölümü’nün, Serdar
ÖZGÜLDÜR’ün Başkanlığında, Üyeler: Eyüp Sabri BAYDAR, Ali ÇOLAK, Sıddık
YILDIZ, Nurdane TOPUZ, Ayhan AKARSU ve Mehmet AKBULUT’un katılımlarıyla
yapılan 5.5.2014 günlü toplantısında:
l-İLK İNCELEME: Dosya üzerinden 2247 sayılı
Yasa’nın 27. maddesi uyarınca yapılan incelemeye göre; idari ve adli yargı
yerleri arasında 2247 sayılı Yasa’nın 14.maddesinde öngörülen biçimde
olumsuz görev uyuşmazlığı doğduğu, adli yargı dosyasının, davacı vekilinin
talebi üzerine, idari yargı dosyası da temin edilmek suretiyle, Uyuşmazlık
Mahkemesi’ne gönderildiği ve usule ilişkin herhangi bir noksanlık
bulunmadığı anlaşıldığından görev uyuşmazlığının esasının incelenmesine oy
birliği ile karar verildi.
II-ESASIN İNCELENMESİ: Raportör-Hakim Selim Şamil
KAYNAK’ın, davanın çözümünde adli yargının görevli olduğu yolundaki raporu
ile dosyadaki belgeler okunduktan; ilgili Başsavcılarca görevlendirilen
Yargıtay Cumhuriyet Savcısı Mehmet BAYHAN ile Danıştay Savcısı Mehmet Ali
GÜMÜŞ’ün davada adli yargının görevli olduğu yolundaki sözlü açıklamaları
da dinlendikten sonra GEREĞİ GÖRÜŞÜLÜP DÜŞÜNÜLDÜ:
Dava,
davacının mülkiyetinde bulunan Mersin ili, Erdemli ilçesi, Kumkuyu Merkez
mahallesi, 169 ada, 11, 23 ve 39 parsel sayılı taşınmazlar üzerine davalı
idarece konulan 25.02.2009 günlü, 6107 ve 6612 takip nolu haciz işlemlerinin
iptali istemiyle açılmıştır.
Dosya
kapsamında yapılan incelemede; Davacının, Mersin İli, Erdemli İlçesi, Kumkuyu
Merkez Mah. 169 ada 11, 23, 39 parsel sayılı taşınmazları, A.G. Taahhüt
Turizm Sanayi ve Ticaret A.Ş’den 27.01.2009 tarih ve 00738 nolu taşınmaz
satış vaadi sözleşmesi ile satın aldığı ve söz konusu sözleşmeyi 28.01.2009
tarihinde tapuya şerh ettirdiği,davacının taşınmazları satın aldığı A.G.
Taahhüt Turizm Sanayi ve Ticaret A.Ş.nin tapuda ferağı vermemesi üzerine
davacının, Erdemli 2.Asliye Hukuk Mahkemesi’ne bu hususta dava
açtığı,mahkemenin 10.06.2009 tarih, E:2009/85,K:2009/243 sayılı kararı ile davanın
kabulüne karar verilerek taşınmazların davacı adına cebri tescile karar
verdiği, bu aşamadan sonra davacının, taşınmazları edindiği A.G. Taahhüt
Turizm Sanayi ve Ticaret A.Ş.nin vergi borçlarından dolayı, taşınmazlar
üzerinde davalı haciz alacaklısı Mersin UR. Vergi Dairesi Müdürlüğü’nün
6107 takip sayılı, 25.02.2009 tarih ve 3353 yevmiye nolu ve 6112 takip
sayılı ve 25.02.2009 tarih ve 3362 yevmiye nolu hacizlerinin bulunduğunu
öğrendiği ve taşınmazları haciz şerhli bir şekilde adına tescil ettirdiği,
davacı tarafından bu haciz şerhlerinin kaldırılması istemiyle görülmekte
olan davanın açıldığı anlaşılmıştır.
Davaya
konu olayda, dava dışı A.G. Taahhüt Turizm Sanayi ve Ticaret A.Ş.nin davalı
kuruma olan vergi borcu nedeniyle taşınmazlara haciz konulmuş olmakla,
konuyla ilgili yasal düzenlemeye bakıldığında;
6183
sayılı Amme Alacaklarının Tahsili Usulü Hakkında Kanun’un 1.maddesinde;
‘’Devlete, vilayet hususi idarelerine ve belediyelere ait vergi, resim,
harç, ceza tahkik ve takiplerine ait muhakeme masrafı, vergi cezası, para
cezası gibi asli, gecikme zammı, faiz gibi fer'i amme alacakları ve aynı
idarelerin akitten, haksız fiil ve haksız iktisaptan doğanlar dışında kalan
ve amme hizmetleri tatbikatından mütevellit olan diğer alacakları ile;
bunların takip masrafları hakkında bu kanun hükümleri tatbik olunur.’’
hükmü yer almakta olup,
‘’ Haciz
‘’ başlıklı 62.maddesinde; ‘’ Borçlunun, mal bildiriminde gösterilen veya
tahsil dairesince tespit edilen borçlu veya üçüncü şahıslar elindeki menkul
malları ile gayrimenkullerinden, alacak ve haklarından amme alacağına
yetecek miktarı tahsil dairesince haczolunur.’’ hükmü,
‘’ Gayrimenkul Malların, Gemilerin Haczi ‘’
başlıklı 88.maddesinde; ‘’ Her türlü
gayrimenkul malların, gemilerin haczi sicillerine işlenmek üzere haciz
keyfiyetinin tapuya veya gemi sicillerinin tutulduğu daireye tebliğ
edilmesi suretiyle yapılır. Tahsil dairelerince düzenlenen haciz
bildirileri, alacaklı tahsil dairelerince ya da alacaklı amme idaresi
vasıtasıyla, posta yerine elektronik ortamda tebliğ edilebilir ve bu
tebligatlara elektronik ortamda cevap verilebilir. Elektronik ortamda
yapılacak tebliğe ve cevapların elektronik ortamda verilebilmesine ilişkin
usul ve esasları belirlemeye Maliye Bakanlığı yetkilidir.
Gayrimenkul
haczi, bunların hasılat ve menfaatlerine de şamildir. Ancak borçlunun
başkaca bir geliri yoksa kendisinin ve ailesinin geçimleri için kafi
miktarda mahsulden veya satıldıkça bedelinden münasip miktarı borçluya
bırakılır.
Alacaklı
tahsil dairesi, haczedilen gayrimenkul ve gemilerin idaresi ve işletilmesi,
menfaat ve hasılatın toplanması için gereken tedbirleri alır.’’ hükmü yer
almaktadır.
Uyuşmazlığa
konu olay, davacının taşınmazları edinmesinden sonra ve tescil aşamasında
taşımazlara davalı kurum tarafından haciz konulduğunu öğrenmesi üzerine bu
hacizlerin kaldırılması istemine ilişkin olup,
4721
sayılı Türk Medeni Kanunu’nun ‘’Şerhler‘’ başlığı altında yer alan
1010.maddesinde tapu kütüğüne şerh verilebilen tasarruf yetkisini kısıtlayan
haller sayılmış olmakla, ilgili maddede; ‘’ Aşağıdaki sebeplere dayanan
tasarruf yetkisi kısıtlamaları, tapu kütüğüne şerh verilebilir:
1.
Çekişmeli hakların korunmasına ilişkin mahkeme kararları,
2.
Haciz, iflas kararı veya konkordato ile verilen süre,
3. Aile
yurdu kurulması, artmirasçı atanması gibi şerh verilmesi kanunen öngörülen
işlemler.
Tasarruf
yetkisi kısıtlamaları, şerh verilmekle taşınmaz üzerinde sonradan kazanılan
hakların sahiplerine karşı ileri sürülebilir. ‘’ hükümleri yer almakta,
böylelikle davacının taşınmazlar üzerindeki tasarruf yetkisinin bu maddede
belirtildiği üzere taşınmazların tapu kaydına konulan haciz şerhi ile
kısıtlandığı anlaşılmış bulunmaktadır.
2576
sayılı Bölge İdare Mahkemeleri, İdare Mahkemeleri ve Vergi Mahkemeleri’nin
Kuruluş ve Görevleri Hakkındaki Kanun’un 6.maddesinde;
‘’ Vergi
Mahkemeleri; a) Genel Bütçeye, il özel idareleri, belediye ve köylere ait,
vergi, resim ve harçlar ile benzeri mali yükümler ve bunların zam ve
cezaları ile tarifelere ilişkin davaları,
b) (a)
bendindeki konularda 6183 sayılı Amme Alacaklarının Tahsili Usulü
Hakkındaki Kanunun uygulanmasına ilişkin davaları,
c) Diğer
kanunla verilen işleri çözümler ‘’ hükmü yer almaktadır.
Olayda
ise, dava konusu edilen husus 6183 sayılı Kanuna göre tesis edilen haciz
işleminin unsurlarındaki bir hukuka aykırılık iddiası olmayıp, davacının,
edindiği taşınmaz malının tapu kaydında yer alan sınırlamanın kaldırılması
isteği, dolayısıyla mülkiyet hakkının muhafazasına yönelik olup, hacze konu
borcun borçlusu dava dışı A.G. Taahhüt Turizm Sanayi ve Ticaret A.Ş.,
alacaklısı ise Vergi Dairesi olduğundan, burada davacı üçüncü kişi
konumunda olmakta ve davayı da malik sıfatına dayanarak açmış
bulunmaktadır.
Belirtilen
yasal düzenlemeler ve kabuller ışığında; olayda taşınmaz mülkiyetinin
intikalinden sonraki aşamada tespit edilen, önceki malikin borcu nedeniyle
tapu kaydına konulmuş olan haciz şerhinin, taşınmazın yeni maliki olan
davacıya karşı etkisinin ve bu haczin kaldırılması hususunun
değerlendirilmesi, taşınmaz mülkiyeti ile ilgili uyuşmazlıkları çözmekle
görevli adli yargı mahkemelerinin görev alanına girmektedir.
Açıklanan nedenlerle,
davanın görüm ve çözümünde adli yargı yeri görevli olmakla, Mersin 1.İcra
Hukuk Mahkemesince verilen görevsizlik kararının kaldırılması gerekmiştir.
SONUÇ :
Davanın çözümünde ADLİ YARGININ görevli olduğuna, bu nedenle Mersin 1. İcra
Hukuk Mahkemesinin 11.07.2013 gün ve E:2013/303, K:2013/371 sayılı
GÖREVSİZLİK KARARININ KALDIRILMASINA, 5.5.2014 gününde Üye Eyüp Sabri BAYDAR’ın
KARŞIOYU ve OYÇOKLUĞU İLE KESİN OLARAK karar verildi.
KARŞI OY
Somut
uyuşmazlıkta;
Davacının
27.01.2009 tarihli gayrimenkul satış vaadi sözleşmesi ile satın aldığı,
28.01.2009 tarihinde satış vaadi sözleşmesini tapu siciline şerh verdirerek
şahsi hakkını kuvvetlendirdiği taşınmazın, tapuda kayıt maliki tarafından
ferağının verilmemesi üzerine açılan Ferağa İcbar davasının yargılaması
sırasında, tapu kayıt malikinin borcu nedeniyle Mersin Uray Vergi Dairesi
Müdürlüğünün 25.02.2009 günlü yazısı ile konulan haczin kaldırılması
istenmektedir.
Uyuşmazlık,
davada İdari Yargı ( Vergi Mahkemesi) nın mı, yoksa Adli Yargı (İcra
Mahkemesi) nın mı görevli olduğu noktasında toplanmaktadır.
İcra
Mahkemeleri, İ.İ.K. 4 maddesi gereğince İcra Müdürlüğü işlemlerine karşı
yapılan itiraz ve şikayetleri inceleme ile görevlidir.
Davacının
talebi Vergi Dairesi Müdürlüğünce vergi alacağının tahsili amacıyla 6183
sayılı Yasa hükümlerine göre konulan haczin kaldırılmasına yönelik şikayet
niteliğindedir.
Davacının
taşınmazına İcra Dairelerince konulmuş bir haciz mevcut değildir.
Vergi
Dairesi Müdürlüğünce konulan haciz, İdari İşlem niteliğinde olup bu hacze
ilişkin şikayetin incelenmesi 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanununa
göre Vergi Mahkemelerine aittir.
Davacı
başvurusunun incelenmesi İdari Yargıya ait bulunduğundan, uyuşmazlıkta
İdari Yargının görevli kabul edilmesi gerekirken yazılı şekilde Adli
Yargının görevli kabul edilmesine ilişkin sayın çoğunluk görüşüne karşıyım.
|
|
Karşı Oy
Eyüp Sabri BAYDAR
|
—— • ——
Uyuşmazlık Mahkemesi
Başkanlığından:
31-ESAS NO : 2014/556
KARAR NO: 2014/588
KARAR TR : 05.05.2014
(Hukuk Bölümü)
ÖZET : 2918
sayılı Yasadan kaynaklanan sorumluluk davasının ADLİ YARGI YERİNDE
çözümlenmesi gerektiği hk.
K A R A R
Davacı :
H.G.
Vekili :
Av. E.G.
Davalı :
Kahramanmaraş Belediye Başkanlığı
Vekili : Av. A.B.
(Adli Yargıda)
O L A
Y : Davacı vekili dava dilekçesinde
özetle; 27.02.2013 tarihinde, davacının, 34…. plakalı aracı ile
Kahramanmaraş İli, Süleymanpaşa Bulvarı üzerinde MİT kavşağı istikametine
doğru seyir halinde iken,Ermiş Caddesi ile kesişen kavşağa gelindiği
sırada, rögar kapağının çevresinden çıkan asfalt moloz parçalarının
üzerinden geçmesi sonucu maddi hasarlı trafik kazası meydana geldiğini,
meydana gelen kazada idarenin bakım ve onarımda gerekli tedbir ve önlemi
almayarak hizmet kusurunun bulunduğunu belirterek, idarenin hizmet kusuruna
dayalı olarak uğranıldığı ileri sürülen 1.225,16 TL maddi tazminatın
davalıdan tahsili istemiyle idari yargı yerinde dava açmıştır.
Gaziantep
2. İdare Mahkemesi: 10.05.2013 gün, E:2013/724, K:2013/578 sayı ile özetle;
davanın adli yargı yerinde görülmesi gerektiğinden bahisle, görev yönünden
reddine karar vermiş ve karar kesinleşmiştir.
Davacı
vekili aynı istemle bu kez adli yargı yerinde dava açmıştır.
Kahramanmaraş
4. Asliye Hukuk Mahkemesi: 24.12.2013 gün ve E:2013/170, K:2013/342 sayı
ile özetle; davanın idari yargı yerinde görülmesi gerektiğinden bahisle,
görev yönünden reddine karar vermiş ve karar kesinleşmiştir.
İNCELEME VE GEREKÇE :
Uyuşmazlık Mahkemesi Hukuk Bölümü’nün, Serdar
ÖZGÜLDÜR’ün Başkanlığında, Üyeler: Eyüp Sabri BAYDAR, Ali ÇOLAK, Sıddık
YILDIZ, Nurdane TOPUZ, Ayhan AKARSU ve Mehmet AKBULUT’un katılımlarıyla
yapılan 5.5.2014 günlü toplantısında:
l-İLK İNCELEME: Dosya üzerinde 2247 sayılı Yasa’nın
27.maddesi uyarınca yapılan incelemeye göre; 2918 sayılı Yasa’dan
kaynaklanan sorumluluk davasında idari ve adli yargı yerleri arasında 2247
sayılı Yasa’nın 14.maddesinde öngörülen biçimde olumsuz görev uyuşmazlığı
doğduğu, davacı vekilinin istemi üzerine, adli yargı dosyasının son
görevsizlik kararını veren mahkemece, idari yargı dosyası da temin edilmek
suretiyle Uyuşmazlık Mahkemesi’ne gönderildiği ve usule ilişkin herhangi
bir noksanlık bulunmadığından görev uyuşmazlığının esasının incelenmesine
oy birliği ile karar verildi.
II-ESASIN İNCELENMESİ: Raportör-Hakim Selim Şamil
KAYNAK’ın, davanın çözümünde adli yargının görevli olduğu yolundaki raporu
ile dosyadaki belgeler okunduktan; ilgili Başsavcılarca görevlendirilen
Yargıtay Cumhuriyet Savcısı Mehmet BAYHAN ile Danıştay Savcısı Mehmet Ali
GÜMÜŞ’ün davada adli yargının görevli olduğu yolundaki sözlü açıklamaları
da dinlendikten sonra GEREĞİ GÖRÜŞÜLÜP DÜŞÜNÜLDÜ:
Dava,
davacıya ait 34 TC 1980 plakalı aracın kaza yapması sonucu meydana geldiği
iddia olunan 1.225,16 TL tazminatın yasal faizi ile birlikte davalıdan
tahsili istemiyle açılmıştır.
2918
sayılı Karayolları Trafik Kanununun 1.maddesinde, Kanunun amacının
Karayolları nda can ve mal güvenliği yönünden trafik düzenini sağlayacak ve
trafik güvenliğini ilgilendiren tüm konularda alınacak önlemleri belirlemek
olduğu; “Kapsam” başlıklı 2. maddesinde, bu Kanunun trafikle ilgili
kuralları, şartları, hak ve yükümlülükleri bunların uygulamasını ve
denetlenmesini ilgili kuruluşları ve bunların görev, yetki ve sorumluluk,
çalışma usulleri ile diğer hükümleri kapsadığı ve bu kanunun Karayolları
nda uygulanacağı; 10. maddesinde, yapım ve bakımdan sorumlu olduğu yolları
trafik düzeni ve güvenliğini sağlayacak durumda bulundurmanın gerekli görülen
kavşaklara ve yerlere trafik ışıklı işaretleri, işaret levhaları koymak ve
yer işaretlemeleri yapmanın Belediye Trafik birimlerinin görev ve yetkileri
arasında olduğu belirtilmiştir.
Öte
yandan 2918 sayılı Yasanın 19.01.2011 günlü Resmi Gazetede yayımlanarak
yürürlüğe giren 6099 sayılı Yasanın 14. maddesiyle değişik 110. maddesinde
“İşleteni veya sahibi Devlet ve diğer kamu kuruluşları olan araçların
sebebiyet verdiği zararlara ilişkin olanları dahil, bu Kanundan doğan
sorumluluk davaları, adli yargıda görülür. Zarar görenin kamu görevlisi
olması, bu fıkra hükmünün uygulanmasını önlemez. Hemzemin geçitte meydana
gelen tren-trafik kazalarında da bu Kanun hükümleri uygulanır.
Motorlu
araç kazalarından dolayı hukuki sorumluluğa ilişkin davalar, sigortacının
merkez veya şubesinin veya sigorta sözleşmesini yapan acentenin bulunduğu
yer mahkemelerinden birinde açılabileceği gibi kazanın vuku bulduğu yer
mahkemesinde de açılabilir”; Geçici 21. maddesinde de “Bu Kanunun 110 uncu
maddesinin birinci fıkrasının göreve ilişkin hükmü, yürürlüğe girdiği
tarihten önce idari yargıda ve Askeri Yüksek İdare Mahkemesinde açılmış
bulunan davalara uygulanmaz” denilmiştir.
2918
sayılı Kanunun 110 uncu maddesinin birinci fıkrasının iptali istemiyle
Bursa 3. Asliye Hukuk Mahkemesi ve Batman 2.Asliye Hukuk Mahkemesince
yapılan itiraz başvuruları üzerine konuyu inceleyen Anayasa Mahkemesi, şu
gerekçesi ile anılan kuralı Anayasaya aykırı görmemiş ve iptal istemini oy
birliğiyle reddetmiştir: “… Anayasa Mahkemesi’nin daha önceki kimi kararlarında
da belirtildiği üzere, tarihsel gelişime paralel olarak Anayasa’da adli ve
idari yargı ayrımına gidilmemiş ve idari uyuşmazlıkların çözümünde idare ve
vergi mahkemeleriyle Danıştay yetkili kılınmıştır. Bu nedenle, genel olarak
idare hukuku alanına giren konularda idari yargı, özel hukuk alanına giren
konularda adli yargı görevli olacaktır. Bu durumda, idari yargının görev
alanına giren bir uyuşmazlığın çözümünde adli yargının görevlendirilmesi
konusunda kanun koyucunun mutlak bir takdir yetkisinin bulunduğunu söylemek
olanaklı değildir. Ancak, idari yargının denetimine bağlı olması gereken
idari bir uyuşmazlığın çözümü, haklı neden ve kamu yararının bulunması
halinde kanun koyucu tarafından adli yargıya bırakılabilir. İtiraz konusu
kural, trafik kazasında zarar görenin asker kişi ya da memur olmasına,
aracın askeri hizmete ilişkin olmasına veya olayın hemzemin geçitte meydana
gelmesi durumlarına göre farklı yargı kollarında görülmekte olan 2918
sayılı Kanun’dan kaynaklanan tüm sorumluluk davalarının adli yargıda
görüleceğini öngörmektedir. İtiraz konusu düzenlemenin gerekçesinde de
ifade edildiği gibi, askeri idari yargı, idari yargı veya adli yargı
kolları arasında uygulamada var olan yargı yolu belirsizliği giderilerek
söz konusu davalarla ilgili olarak yeknesak bir usul belirlenmektedir. Aynı
tür davaların aynı yargı yolunda çözümlenmesi sağlanarak davaların
görülmesi ve çözümlenmesinin hızlandırıldığı, bu suretle kısa sürede sonuç
alınmasının olanaklı kılındığı ve bunun söz konusu davaların adli yargıda
görüleceği yolunda getirilen düzenlemenin kamu yararına yönelik olduğu
anlaşılmaktadır. Öte yandan, 2918 sayılı Kanun’da tanımlanan Karayolu
şeridi üzerindeki araç trafiğinden kaynaklanan sorumlulukların, özel hukuk
alanına girdiği konusunda bir tartışma bulunmamaktadır. İdare tarafından
kamu gücünden kaynaklanan bir yetkinin kullanılması söz konusu olmadığı
gibi, aynı Karayolu üzerinde aynı seyir çizgisinde hareket eden, bu nedenle
aynı tür risk üreten araçlar arasında özel-kamu ayırımı yapılmasını
gerektiren bir neden de yoktur. Açıklanan nedenlerle, itiraz konusu kural
Anayasa’nın 2.,125. ve 155. maddelerine aykırı değildir. İtirazın reddi
gerekir…” (Any. Mah.nin 26.12.2013 tarih ve E.2013/68, K.2013/165 sayılı
kararı; R.G. 27.3.2014, Sayı: 28954, s.136-147.)
Anayasa’nın
158 inci maddesinin son fıkrasında “ Diğer mahkemelerle, Anayasa Mahkemesi
arasındaki görev uyuşmazlıklarında, Anayasa Mahkemesi’nin kararı esas
alınır.” denilmektedir. Anayasa Mahkemesi’nin yukarıda gerekçesine yer
verilen kararı, yasa koyucunun idari yargının görevine giren bir konuyu
adli yargının görevine verebileceğine, dolayısıyla 2918 sayılı Kanunun 110
uncu maddesinin birinci fıkrası ile öngörülen, bu Kanun’dan doğan tüm
sorumluluk davalarının adli yargıda görülmesi düzenlemesinin Anayasa’ya
aykırı bulunmadığına dair olup, esas itibariyle görev konusunda verilmiş
bir karardır ve Anayasa’nın 158 inci maddesi uyarınca, başta Mahkememiz
olmak üzere diğer yargı organları bakımından da uyulması zorunlu bir karar
mesabesindedir.
Bu durumda, 2918
sayılı Yasanın 19.01.2011 tarihinde yürürlüğe giren 110. maddesi ile
Anayasa Mahkemesi’nin işaret edilen kararı gözetildiğinde, bahsi geçen
Kanun maddesinin Karayolları nda, can ve mal güvenliği yönünden trafik
düzeninin sağlanarak trafik güvenliğini ilgilendiren tüm konularda alınacak
önlemleri kapsadığı ve Kanunun, trafikle ilgili kuralları, şartları, hak ve
yükümlülükleri, bunların uygulanmasını ve denetlenmesini, ilgili kuruluşları
ve bunların görev yetki ve sorumlulukları ile, çalışma usullerini
kapsadığı, dolayısıyla meydana gelen zararın tazmini istemiyle açılan bu
davanın da adli yargı yerinde çözümlenmesi gerektiği sonucuna varılmıştır.
Açıklanan nedenlerle davanın görüm ve çözümü adli
yargı yerinin görevine girdiğinden Kahramanmaraş 4. Asliye Hukuk
Mahkemesi’nce verilen görevsizlik kararının kaldırılması gerekmiştir.
SONUÇ :
Davanın çözümünde ADLİ YARGININ görevli olduğuna, bu nedenle Kahramanmaraş
4. Asliye Hukuk Mahkemesinin 24.12.2013 gün ve E:2013/170, K:2013/342
sayılı GÖREVSİZLİK KARARININ KALDIRILMASINA, 5.5.2014 gününde Üye Eyüp
Sabri BAYDAR’IN KARŞI OYU ve OY ÇOKLUĞU İLE KESİN OLARAK karar verildi.
KARŞI OY
Somut
uyuşmazlıkta, davalı Belediyenin karayolunun yapım, bakım ve korunmasındaki
ihmali sonucu zarara neden olan kazanın meydana geldiği iddia edilmektedir.
2918
Sayılı KTK'nın 10.md. "Belediyelerin yapım ve bakımından sorumlu
olduğu yollan, trafik düzen ve güvenliğini sağlayacak durumda bulundurmak, karayolu
yapısında ve üzerinde yapılacak çalışmalarda gerekli tedbirleri almakla
görevli" olduğuna işaret edilmiş,
TC
Anayasası'nın 125/son md. "idarenin kendi eylem ve işlemlerinden doğan
zararı ödemekle yükümlü olduğu" kurala bağlanmış,
2577
Sayılı IYUK 2/1-b md. "idari eylem ve işlemlerden dolayı kişisel
haklan ihlal edilenler tarafından açılan tam yargı davaları, idari dava
çeşitleri arasında" sayılmıştır.
Bu
durumda belediye sınırlan içindeki yolun yapım, bakım ve onarımının
yapılmadığı nedeniyle doğan zararın tazmininin amaçlanmış olması
karşısında, idarenin görevinde olan kamu hizmetini yürüttüğü esnada
kişilere verdiği zararın ödetilmesine yönelik bulunan uyuşmazlık konusu
davanın, olayda kamu hizmetinin usulüne ve hukuka uygun olarak yürütülüp
yürütülmediğinin, hizmet kusuru veya idarenin sorumluluğunu gerektiren bir
husus olup olmadığının tespitinde esas alman idare hukuku kurallarına ve
2577 Sayılı İYUK 2/1-b md. sayılan tam yargı davasında görüm ve çözümünde
idari yargı yerleri görevli bulunmaktadır.
Sayın
çoğunluk, karayolunun yapım, bakım ve korunmasındaki ihmalden doğan zararda
Adli Yargıyı görevli kabul eden görüşünde hukuki dayanak olarak 2918 Sayılı
KTK 110/1 md. hükümlerini esas almıştır.
11.01.2011
gün 6099 Sayılı Yasa'nın 14. maddesi ile 2918 Sayılı KTK 110. maddesine
eklenen 1 .fıkra ile "işleteni veya sahibi devlet ve diğer kamu
kuruluşları olan araçların sebebiyet verdiği zararlara ilişkin olanları
dahil bu kanundan doğan sorumluluk davaları Adli Yargıda görülür... "
hükmü getirilmiştir.
Sayın
çoğunluk görüşünün aksine eldeki uyuşmazlık anılan yasa hükmü kapsamında
kalmamaktadır.
Çünkü,
2918 Sayılı KTK 85.maddesinde açıkça belirtildiği gibi yasa motorlu
araçların işletilmesinden doğan zararlar nedeniyle işletenin hukuki
sorumluluğunu düzenlemektedir.
Yasa
hükmünde geçen bu kanundan ve Adli Yargıda görülmesi gereken sorumluluk
davaları, 2918 Sayılı Yasa'nın 85.maddesinde düzenlenen motorlu araçların
işletilmesi nedeniyle verilen zararlardan dolayı araç işletenin hukuki
sorumluluğuna ilişkin davalardır.
Yasa
değişikliğinden önce kamu araçlarının işletilmesi nedeniyle verilen
zararlardan dolayı kamu idaresinin sorumluluğunun hangi yargı kolunda görüm
ve çözümü konusunda yasada bir düzenleme bulunmadığından İdari ve Adli
Yargı organları arasında çıkan görev uyuşmazlıklarını sonlandırmak üzere
sözü geçen yasa hükmü getirilmek suretiyle kamu araçlarının verdiği
zararlar nedeniyle işletenin sorumluluğunda 2918 Sayılı Yasa'nın amacına
uygun olarak Adli Yargıda görüm ve çözüm esası benimsenmiştir.
2918
sayılı yasanın 110. maddesinde yapılan yasa değişikliğine ilişkin Hükümet
gerekçesi de getirilen yeni hükmün bu nedenle maddeye eklendiğini teyit
etmektedir.
Diğer
taraftan, sayın çoğunluk 2918 sayılı yasanın 110. maddesi hükmünün iptali
istemi ile Anayasa Mahkemesine açılan dava sonucunda verilen yorumlu red
kararlarını, karara dayanak almakta ise de bu görüşe de itibar edilmesi
mümkün değildir.
Zira;
"T.C. Anayasasında, Anayasa Mahkemesinin iptal veya iptal talebinin
reddi dışında yorumlu red kararı verebileceğine dair bir işaret yoktur.
Tersine T.C. Anayasasının 153/2 maddesi "Anayasa Mahkemesi bir kanun
veya kanun hükmünde kararnamenin tamamını veya bir hükmünü iptal ederken,
kanun koyucu hareketle yeni bir uygulamaya yol açacak biçimde hüküm tesis
edemez." hükmü böyle bir anlayışın benimsenmemiş olduğunun kanıtı
olarak kabul edilebilir. Gerçi madde iptal kararlarından bahsetmektedir,
ama Anayasa koyucunun amacının Anayasa Mahkemesinin kanun koyucu gibi
hareket etmesini önlemek olduğu açıkça anlaşılmaktadır. Yorumlu red
kararlarının ise diğer mahkemeleri, idare makamlarım, gerçek ve tüzel
kişileri bağlaması itibariyle bir çeşit pozitif kanun koyuculuk anlamına
geldiğine şüphe yoktur. (Türk Anayasa Hukuku Prof. Dr. Ergun Ozbudun. Sh.
440 vd.)
Hakkında
yorumlu red kararı verilen bir kanun maddesi yürürlükte kalmaya devam eder.
Dolayısıyla somut olaylara uygulanır. Somut olaylarda o maddenin ne anlama
geldiğine, yani nasıl yorumlanacağına, bundan sonra da Anayasa Mahkemesi
değil onu uygulayacak Mahkemeler karar verir. Anayasa Mahkemesinin yorumlu
red kararı verirken yaptığı yorumunun diğer mahkemeleri bağlaması mümkün
değildir. Bir kanun maddesinin nasıl yorumlanacağına onu uygulayacak olan
Adli- idari ve Askeri Yargı organları karar verir. Anayasa Mahkemesi Adli,
idari ve Askeri kollarının üst mahkemesi olmadığına göre bu yargı
kollarındaki mahkemelere kendi yorumunu empoze etmesi mümkün değildir. O
halde Anayasa Mahkemesinin verdiği yorumlu red kararlarının kendilerinden
beklenen fonksiyonu ifa edebilmeleri, diğer mahkemelerin Anayasa
Mahkemesinin bu yorumlarını benimsemelerine bağlıdır. Oysa hukukumuzda,
Anayasa Mahkemesi kararlarında yapılan yorumlar diğer mahkemeleri bağlamaz.
Zira Anayasa Mahkemesi kararlarının bağlayıcılığı bu kararların hüküm
fıkralarına münhasırdır. (Türk Anayasa Hukuku Dersleri, Kemal Gözler, sh.
444)
Keza,
Sayın çoğunluğun karan dayandırdığı T.C. Anayasasının 158. madde
hükümlerinin de uyuşmazlıkta uygulama yeri bulunmamaktadır. Uyuşmazlık
Mahkemesinin görev ve yetkilerini düzenleyen T.C. Anayasasının 158. maddesi
açık hükmünden de anlaşıldığı üzere Anayasa Mahkemesi ile diğer yargı
kollan arasında olumlu veya olumsuz görev uyuşmazlığının doğması halinde
Anayasa Mahkemesi görüşünün üstün tutulacağına ilişkin düzenlemenin,
uyuşmazlıkta Anayasa Mahkemesinin görevlilik veya görevsizlik kararının
bulunmaması, diğer yargı kolları ile arasında bir görev ihtilafının
çıkmaması nedeniyle uygulanması mümkün değildir.
Açıklanan
gerekçelerle uyuşmazlıkta idari yargı görevli olup, benzer ihtilaflarda da
idari yargının görevli olduğu Yargıtay 4, 11, 17 Hukuk Dairelerinin
istikrarlı kararlarıyla İçtihad edildiği gibi Danıştay kararlarında da uyuşmazlıkta
İdari Yargının görevli olduğu benimsenmiştir. (Danıştay 10. Daire E
2011/11522, K 2012/5347 sayı, E. 2011/10856 ve K. 2013/670 Sayı, vs.)
Somut
uyuşmazlıkta davanın karayolunun yapım, bakım ve korunmasındaki idarenin
hizmet kusuruna dayanmasına,
2918
Sayılı Yasa'nın 110/1 md. motorlu araçların işletilmesinden doğan
zararlardan dolayı işletenini hukuki sorumluluğunun Adli Yargıda görüm ve
çözümünü düzenleme altına alınmasına,
Somut
uyuşmazlığın anılan yasa hükmü kapsamında bulunmamasına,
Kamu
hizmetinin usulüne ve hukuka uygun olarak yürütülüp yürütülmediğinin hizmet
kusuru veya idarenin sorumluluğunu gerektiren bir husus olup olmadığının
tespitinde, 2577 Sayılı IYUK 2/1-b md. sayılan tam yargı davasında görüm ve
çözümünde İdari Yargının görevli olmasına göre,
Uyuşmazlıkta
Adli Yargıyı görevli kabul eden sayın çoğunluğun görüşüne katılamıyorum.
—— • ——
Uyuşmazlık Mahkemesi
Başkanlığından:
32-ESAS NO : 2014/557
KARAR NO: 2014/589
KARAR TR : 05.05.2014
(Hukuk Bölümü)
ÖZET :
4703 sayılı Ürünlere İlişkin Teknik Mevzuatın Hazırlanması ve Uygulanmasına
Dair Kanun uyarınca verilen idari para cezasının iptali istemiyle açılan
davanın, ADLİ YARGI YERİNDE çözümlenmesinin gerektiği hk.
K A R A R
Davacı :
M.Optik San. ve Dış.Tic. A.Ş.
Vekilleri : Av. Ü.Y., Av. C.Ç.
Davalılar : 1- İstanbul Valiliği
2-
İstanbul Valiliği İl Sağlık Müdürlüğü
O L A
Y : M.Optik San. ve Dış.Tic. A.Ş.
unvanlı firmanın üretim, ithalat ve dağıtımını yaptığı “gözlük cam ve
çerçevelerinin” CE işaretinin, seri/lot bilgisinin ve etiket bilgilerinin
olmadığı yönünde yapılan bildirim nedeniyle İstanbul Valiliği İl Sağlık
Müdürlüğü tarafından söz konusu firmada 22.8.2011 tarihinde yapılan denetim
sonucunda, ürün üzerinde CE işareti olmasına rağmen R-B gözlük
çerçevelerinin “uygunluk beyanının” sunulamaması nedeniyle davacı firmadan
tespit edilen uygunsuzlukların giderilmesi ve eksik belgelerin tamamlanması
istenmiş, ancak İstanbul Valiliği tarafından 28.2.2012, 12.3.2012,
11.9.2012 ve 27.9.2012 tarihlerinde yapılan denetimler sonucunda, R-B
M.gözlük çerçevelerinin imalatçısı Luxottica Group İtalyan firmasından
temin edilmediğinin tespit edildiği, bu nedenle firmanın uygunluk beyanını
sunamadığının anlaşıldığından bahisle, Türkiye İlaç ve Tıbbi Cihaz Kurumu
Denetim Hizmetleri Daire Başkanlığının 26.11.2012 gün ve İY 1436 sayılı
işlemi ile 4703 sayılı Ürünlere İlişkin Teknik Mevzuatın Hazırlanması ve
Uygulanmasına Dair Kanun’un 5. maddesinin birinci fıkrasına aykırılık
nedeniyle aynı Kanunun 12. maddesi uyarınca davacı adına 2.717 TL idari
para cezası verilmiş, İstanbul Valiliği İl Sağlık Müdürlüğü’nün 27.12.2012
gün ve ……/302491 sayılı işlemi ile tebliğ edilmiştir.
Davacı
vekili, idari para cezasının iptali istemiyle adli yargı yerinde itirazda
bulunmuştur.
İSTANBUL 26. SULH CEZA MAHKEMESİ: 2.1.2014 gün ve D.İş No:2013/63 sayı ile, söz
konusu idari ceza tutanağında, idari para cezası ile birlikte piyasaya arz
edilmiş uygunsuz ürünlerin toplatılarak mümkün ise teknik düzenlemeye uygun
hale getirilmesi, bu mümkün değil ise imha edilmesine ilişkin bir karar da
verildiği ve itiraza konu edildiği belirtilerek, 5326 sayılı Kanun’un 27/8
maddesi gereğince mevzuata uygun olmayan ürünlerin imhası ya da mevzuata
uygun hale getirilmesine ilişkin karar içeriğinin incelemesinin
mahkemelerine ait olmadığı, davanın çözümünün idari yargı yerine ait olduğu
gerekçesiyle görevsizlik kararı vermiş, verilen karar itiraz edilmeden kesinleşmiştir.
Davacı
vekili, bu kez, aynı istemle idari yargı yerinde dava açmıştır.
İSTANBUL 6. İDARE MAHKEMESİ: 28.1.2014 gün ve E:2014/208, K:2014/114 sayı ile,
4703 sayılı Kanun’da bu Kanun uyarınca verilen idari para cezalarına karşı
itiraz konusunda görevli mahkeme gösterilmediğinden 5326 sayılı Kanun
uyarınca davanın çözümünün adli yargı yerine ait olduğu gerekçesiyle
davanın görev yönünden reddine karar vermiş, verilen karar kesinleşmiştir.
İNCELEME VE GEREKÇE:
Uyuşmazlık Mahkemesi Hukuk Bölümü’nün, Serdar
ÖZGÜLDÜR’ün Başkanlığında, Üyeler: Eyüp Sabri BAYDAR, Ali ÇOLAK, Sıddık
YILDIZ, Nurdane TOPUZ, Ayhan AKARSU ve Mehmet AKBULUT’un katılımlarıyla
yapılan 5.5.2014 günlü toplantısında:
l-İLK İNCELEME: Dosya üzerinde 2247 sayılı Yasa’nın
27. maddesi uyarınca yapılan incelemeye göre:
Uyuşmazlık Mahkemesi Genel Kurulu’nun 11.7.1988
günlü, E:1988/1, K:1988/1 sayılı İlke Kararında, “2247 sayılı Uyuşmazlık Mahkemesinin
Kuruluş ve İşleyişi Hakkında Kanunun bütünüyle incelenip
değerlendirilmesinden, bu Kanunun uygulanması yönünden 2 nci maddesinin
ikinci fıkrasında yer alan, ‘ceza uyuşmazlıkları’ ibaresinden, savcının ya
da şahsi davacının talebi ile başlayan yargılaması sonunda sanığın
mahkumiyetine ya da beraatine hükmedilebilecek davalarda, askeri ve adli
ceza mahkemeleri arasında çıkan görev ve hüküm uyuşmazlıklarının
anlaşılması, bunun dışında kalan tüm görev uyuşmazlıklarının ‘hukuk
uyuşmazlığı’ sayılması gerektiği sonucuna varılmaktadır. Uygulanması idari
organlara bırakılan cezalar, adli nitelikte olmadığından, bunlar hakkında
yapılan itirazlar ya da açılan davalar ‘ceza davası’ olarak
nitelendirilemezler. İdari niteliklerinden dolayı bu davalara ilişkin görev
ve hüküm uyuşmazlıklarının Uyuşmazlık Mahkemesinin Hukuk Bölümünde
incelenip çözümlenmesi gerektiği…” açıkça belirtilmiştir. Bu durum göz
önüne alındığında, olay bölümünde yazılı başvuru konusu görev
uyuşmazlığının Hukuk Bölümünde incelenmesi gerektiği kuşkusuzdur.
Adli ve idari yargı yerleri arasında 2247 sayılı
Yasa'nın 14. maddesinde öngörülen biçimde olumsuz görev uyuşmazlığı
doğduğu, idari yargı dosyasının 15. maddede belirtilen yönteme uygun olarak
davacı vekilinin istemi üzerine son görevsizlik kararını veren mahkemece,
adli yargı dosyası da temin edilmek suretiyle Uyuşmazlık Mahkemesi'ne
gönderildiği ve usule ilişkin işlemlerde herhangi bir noksanlık bulunmadığı
anlaşıldığından görev uyuşmazlığının esasının incelenmesine oy birliği ile
karar verildi.
II-ESASIN İNCELENMESİ: Raportör-Hakim Gülten Fatma
BÜYÜKEREN’in, davanın çözümünde adli yargının görevli olduğu yolundaki
raporu ile dosyadaki belgeler okunduktan; ilgili Başsavcılarca
görevlendirilen Yargıtay Cumhuriyet Savcısı Mehmet BAYHAN ile Danıştay
Savcısı Mehmet Ali GÜMÜŞ’ün adli yargının görevli olduğu yolundaki sözlü
açıklamaları da dinlendikten sonra GEREĞİ GÖRÜŞÜLÜP DÜŞÜNÜLDÜ:
Dava,
4703 sayılı Kanun’un 12. maddesine göre verilen idari para cezasının
kaldırılması istemiyle açılmıştır.
29.6.2001
gün ve 4703 sayılı Ürünlere İlişkin Teknik Mevzuatın Hazırlanması ve
Uygulanmasına Dair Kanun’un 5. maddesinin birinci fıkrasında, “Piyasaya arz
edilecek yeni ürünlerin ilgili teknik düzenlemeye uygun olması zorunludur.
Bu hüküm, kullanılmış olmakla birlikte değişiklik yapılarak piyasaya tekrar
arz edilmesi hedeflenen ürünler ile Avrupa Birliği üyesi ülkeler dışındaki
ülkelerden ithal edilen eski ve kullanılmış ürünlere de uygulanır” denilmiş,
12. maddesinin birinci fıkrasında “Bu Kanunun; ..… (a) 5 inci maddesinin
birinci fıkrasına aykırı hareket eden üreticiler hakkında ikibin Türk
Lirasından beşbin Türk Lirasına kadar…… idari para cezası uygulanır”
denilerek idari para cezaları düzenlenmiş; 13. maddesinde, bu idarî para
cezalarına karşı, tebliğ tarihinden itibaren otuz gün içinde yetkili idare
mahkemesine itiraz edilebileceği öngörülmüşken, 23.1.2008 gün ve 5728
sayılı Kanun’un 496. maddesi ile 13. madde, ”Bu Kanunda yer alan idarî para
cezaları, yetkili kuruluşlar tarafından verilir” şeklinde değiştirilmiş;
5728 sayılı Kanun, 8.2.2008 tarihinde yürürlüğe girmiştir.
4703 sayılı Ürünlere İlişkin
Teknik Mevzuatın Hazırlanması ve Uygulanmasına Dair Kanun’da idari para cezasına
karşı kanun yoluna ilişkin bir düzenleme yer almamaktadır.
Öte yandan;
30.3.2005 gün ve 5326 sayılı Kabahatler Kanunu’nun 6.12.2006 gün ve 5560
sayılı Yasa’nın 31. maddesiyle değiştirilen 3. maddesinde, “ (1) Bu
Kanunun;
a) İdarî yaptırım kararlarına karşı kanun yoluna
ilişkin hükümleri, diğer kanunlarda aksine hüküm bulunmaması halinde,
b) Diğer genel hükümleri, idarî para cezası veya
mülkiyetin kamuya geçirilmesi yaptırımını gerektiren bütün fiiller
hakkında,
uygulanır”; Kanunun “Başvuru yolu” başlıklı 27.
maddesinin 1. fıkrasında ise “İdari para cezası ve mülkiyetin kamuya
geçirilmesine ilişkin idari yaptırım kararına karşı, kararın tebliği veya
tefhimi tarihinden itibaren en geç onbeş gün içinde, sulh ceza mahkemesine
başvurulabilir. Bu süre içinde başvurunun yapılmamış olması halinde idari
yaptırım kararı kesinleşir” düzenlemeleri yer almıştır.
Bu düzenlemelere göre; Kabahatler Kanunu’nun, idarî
yaptırım kararlarına karşı kanun yoluna ilişkin hükümlerinin, diğer
kanunlarda aksine hüküm bulunmaması halinde uygulanacağı; diğer kanunlarda görevli
mahkemenin gösterilmesi durumunda ise uygulanmayacağı anlaşılmaktadır.
Görev
kuralları kamu düzenine ilişkin olduğundan, görev konusunda taraflar için
bir müktesep hak doğmayacağı; bu nedenle, yeni bir yasayla kabul edilen
görev kurallarının, geçmişe de etkili olacağı, bilinen bir genel hukuk
ilkesidir.
Davanın
açıldığı andaki kurallara göre görevli olan mahkeme, yeni bir yasa ile
görevsiz hale gelmiş ise, (davanın açıldığı anda görevli olan ve fakat yeni
yasaya göre görevsiz hale gelen) mahkemenin görevsizlik kararı vermesi
gerekeceği; ancak, yeni yasadaki görev kuralının, değişikliğin yürürlüğe
girmesinden sonra açılacak davalarda uygulanacağına dair intikal
hükümlerinin varlığı halinde, mahkemece görevsizlik kararı verilemeyeceği
açıktır.
Diğer taraftan,
dava görevsiz mahkemede açılmış, bu sırada yapılan bir kanun değişikliği
ile görevsiz mahkeme o dava için görevli hale gelmiş ise, mahkeme, artık
görevsizlik kararı veremeyip (yeni kanuna göre görevli hale geldiği için)
davaya bakmaya devam etmesi gerekir.
İncelenen
uyuşmazlıkta, öngörülen idari para cezasının, 5326 sayılı Kanun’un 16.
maddesinde belirtilen idari yaptırım türlerinden biri olduğu, 4703 sayılı
Ürünlere İlişkin Teknik Mevzuatın Hazırlanması ve Uygulanmasına Dair
Kanun’da idari para cezasına itiraz konusunda görevli mahkemenin
gösterilmediği anlaşılmıştır. Bu durumda, Kabahatler Kanunu’nun 3.
maddesinde belirtildiği üzere, idari yaptırım kararlarına karşı kanun
yoluna ilişkin hükümlerinin, diğer kanunlarda aksine hüküm bulunmaması
halinde uygulanacak olması nedeniyle, görevli mahkemenin belirlenmesinde
5326 sayılı Yasa hükümleri dikkate alınacağından, idari para cezasına karşı
açılan davanın görüm ve çözümünde, anılan Kanunun 27. maddesinin (1)
numaralı bendi uyarınca adli yargı yerinin görevli olduğu sonucuna
varılmıştır.
Açıklanan nedenlerle, İstanbul 26. Sulh Ceza
Mahkemesi’nce verilen görevsizlik kararının kaldırılması gerekmiştir.
SONUÇ : Davanın çözümünde ADLİ YARGININ görevli olduğuna,
bu nedenle İstanbul 26. Sulh Ceza Mahkemesinin 2.1.2014 gün ve D.İş
No:2013/63 sayılı GÖREVSİZLİK KARARININ KALDIRILMASINA, 5.5.2014 gününde OYBİRLİĞİ İLE KESİN OLARAK karar
verildi.
—— • ——
Uyuşmazlık Mahkemesi
Başkanlığından:
33-ESAS NO : 2014/560
KARAR NO: 2014/592
KARAR TR : 05.05.2014
(Hukuk Bölümü)
ÖZET :
Ankara Büyükşehir Belediyesi Sosyal Hizmetler Dairesi Başkanlığı Gençlik ve
Çocuk Şube Müdürlüğü bünyesinde faaliyet gösteren Gençler Bilgi Erişim
Merkezi ile Gençlik Merkezi’nde usta öğretici olarak ve ek olarak da müdür
yardımcısı olarak çalışmakta iken iş akdinin askerlik nedeniyle feshedilen
davacının, çalışma süreci boyunca işçilik haklarının tam olarak ödenmediği
iddiası ile eksik ödenen alacaklarının faiziyle birlikte ödenmesi istemiyle
açtığı davanın, ADLİ YARGI YERİNDE çözümlenmesi gerektiği hk.
K A R A R
Davacı :
H.Ş.
Vekilleri
: Av. T.T.
Davalı :
Ankara Büyükşehir Belediye Başkanlığı
Vekili :
Av. İ.E.K. & Av. Ö.E.
O L A Y : Davacı vekili dava dilekçesinde; davacının
17.08.2007 tarihinden itibaren Ankara Büyükşehir Belediyesi Sosyal Hizmetler
Daire Başkanlığı Gençlik ve Çocuk Şube Müdürlüğü bünyesinde faaliyet
gösteren Gençler Bilgi Erişim Merkezi ile Gençlik Merkezinde “taahhütname”
imzalamak suretiyle rehber ve usta öğretici olarak çalıştığını, ek olarak
müdür yardımcısı olarak da görevlendirildiğini, çalışma süresi içerisinde
işçilik alacaklarının davacıya tam olarak ödenmediğini beyanla; 200,00 TL
fazla mesai, 300,00 TL hafta tatili, 200,00 TL kıdem tazminatını, 12.000,00
TL eksik ödenen ücret, 300,00 TL ücretli izin alacağı ile 4.000,00 TL ilave
tediye ücretinin yasal faizleriyle birlikte davalıdan tahsili istemiyle
adli yargıda dava açmıştır.
ANKARA 5. İŞ MAHKEMESİ: 17.04.2013 gün ve E:2012/1167
K:2013/326 sayılı kararında özetle; Ankara 9. İdare Mahkemesi ve bu
Mahkemenin kararını onayan Danıştay 12. Dairesinin kararları hep birlikte
gözetildiğinde; davacının 657 Sayılı Yasaya tabi olarak statü hukukuna göre
çalıştığı gerekçesiyle HMK 114/1-b maddesi gereğince yargı yolunun caiz
olmaması nedeniyle davanın HMK 115/2 maddesi gereğince usulden reddine
karar vermiştir.
Davacı
vekilinin temyiz başvurusu üzerine; Yargıtay 22. Hukuk Dairesi, 01.07.2013
gün E:2013/14758 K:2013/16102 karar sayılı ilamı ile hükmün onanmasına
karar vermiş, onama kararına karşı yapılan karar düzeltme isteminin de
Yargıtay 22. Hukuk Dairesi 24.09.2013 gün ve E:2013/25743, K:2013/19691
sayılı ilamı ile reddedilmesinin ardından görevsizlik kararı
kesinleşmiştir.
Davacı
vekili bu kez; müvekkilinin Ankara Büyükşehir Belediyesi'nde istihdam
edilmesinin "statü hukukuna tabi olduğu" yolunda Ankara 5. İş
Mahkemesi'nin hukuki nitelemesinin Mahkemelerince de uygun görülmesi
halinde, müvekkilinin davalı belediyede ne surette ve hangi statüde
istihdam edildiği takdir ve tespitine ve bu belirlemeye göre talep etmekte
haklı olduğu ve ödenmeyen alacaklarının neler ve ne miktarda olduğunun tam
olarak tespiti ile fazlasını isteme hakları saklı tutularak; toplam
72.400,000 TL alacağın, kanuni faizi ile birlikte davalıdan alınarak
davacıya verilmesi; ödettirilecek alacaklarına, ihtarname ile davalı
belediyeye başvuru tarihleri olan 06.12.2012 tarihinden itibaren faiz
yürütülmesi istemiyle idari yargı yerinde dava açmıştır.
ANKARA
14. İDARE MAHKEMESİ :26.11.2013 gün ve E:2013/1509 K:2013/1667 sayılı
kararında “…davacının; 657 sayılı Devlet Memurları Kanununda tanımlanan
şekliyle, memur, sözleşmeli personel, geçici personel ve işçi kapsamında
bulunmadığı; idareye verdiği bir taahhütnameye istinaden, idareyle arasında
bir hizmet ilişkisi kurulduğu; taahhütnamede, ek ders ücretinin hesaplanmasında
657 sayılı 176. maddesinden esinlenmiş olunmasının, davacının kamu
personeli statüsünde değerlendirilmesi için yeterli olamayacağı gibi,
taahhütnameyi de idari sözleşme haline getirmeyeceği; dolayısıyla,
taahhütnameyle kurulan ilişkinin, daha ziyade Türk Borçlar Kanununda
tanımını bulan hizmet sözleşmesi niteliğinde olduğunun kabulünde zorunluluk
bulunduğu; buna göre; davacının statüsü dikkate alındığında ve iş
mevzuatından kaynaklanan talepleri gözetildiğinde; uyuşmazlığın, özel hukuk
hükümlerine göre görüm ve çözümünde adli yargı yerinin görevli olduğu
sonucuna varılmış olduğu; nitekim; Uyuşmazlık Mahkemesi Hukuk Bölümünün
30.09.2013 tarih ve E:2013/851, K.2013/ 1277 sayılı kararının da bu yönde
bulunduğu…” şeklindeki gerekçe ile 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü
Kanunu’nun 15/1-a maddesi uyarınca davanın görev yönünden reddine karar
verilmiş, verilen karar temyiz edilmeksizin kesinleşmiştir.
İNCELEME VE GEREKÇE :
Uyuşmazlık Mahkemesi Hukuk Bölümü’nün, Serdar
ÖZGÜLDÜR’ün Başkanlığında, Üyeler: Eyüp Sabri BAYDAR, Ali ÇOLAK, Sıddık
YILDIZ, Nurdane TOPUZ, Ayhan Akarsu ve Mehmet AKBULUT’un katılımlarıyla
yapılan 05.05.2014 günlü toplantısında:
l-İLK İNCELEME:Dosya üzerinde 2247 sayılı Yasa’nın 27.
maddesi uyarınca yapılan incelemeye göre; adli ve idari yargı yerleri
arasında anılan Yasa’nın 14. maddesinde öngörülen biçimde olumsuz görev
uyuşmazlığı doğduğu, dava dosyalarının 15.maddede belirtilen yönteme uygun
olarak davacının istemi üzerine son görevsizlik kararını veren mahkemece
Uyuşmazlık Mahkemesi’ne gönderildiği ve usule ilişkin herhangi bir
noksanlık bulunmadığı anlaşıldığından adli ve idari yargı yerleri arasında
doğan görev uyuşmazlığının esasının incelenmesine oy birliği ile karar
verildi.
II-ESASIN İNCELENMESİ: Raportör-Hakim Filiz BUDAK’ın,
davanın çözümünde adli yargının görevli olduğu yolundaki raporu ile
dosyadaki belgeler okunduktan; ilgili Başsavcılarca görevlendirilen
Yargıtay Cumhuriyet Savcısı Mehmet BAYHAN ile Danıştay Savcısı Mehmet Ali
GÜMÜŞ’ün davada adli yargının görevli olduğu yolundaki sözlü açıklamaları
da dinlendikten sonra GEREĞİ GÖRÜŞÜLÜP DÜŞÜNÜLDÜ:
Dava, 17.08.2007 tarihinden itibaren 01011200627440
sigorta sicil numarası ile her yılın 15 Aralık tarihinden, izleyen yılın 14
Aralık gününde sona eren “ taahhütname “ başlıklı evraklara imzası alınmak
suretiyle, Ankara Büyükşehir Belediyesi Sosyal Hizmetler Dairesi Başkanlığı
Gençlik ve Çocuk Şube Müdürlüğü bünyesinde faaliyet gösteren Gençler Bilgi
Erişim Merkezi ile Gençlik Merkezi’nde usta öğretici olarak ve ek olarak da
müdür yardımcısı olarak çalışmakta iken iş akdinin askerlik nedeniyle
feshedilen davacının, çalışma süreci boyunca işçilik haklarının tam olarak
ödenmediği iddiası ile eksik ödenen alacaklarının faiziyle birlikte
ödenmesi istemiyle açılmıştır.
506
Sayılı Sosyal Sigortalar Kanunu’nun 2. Maddesinde “Bir hizmet akdine
dayanarak bir veya birkaç işveren tarafından çalıştırılanlar bu kanuna göre
sigortalı sayılırlar…” denilmiş, aynı Yasanın “Uyuşmazlıkların Çözüm Yeri”
Başlıklı 134. maddesinde, “Bu kanunun uygulanmasından doğan uyuşmazlıklar,
yetkili iş mahkemelerinde veya bu davalara bakmakla görevli mahkemelerde
görülür” hükmüne yer verilmiş; 506 sayılı yasa hükümleri 01.10.2008 tarihinde
yürürlüğe giren 5510 sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası
Kanununun 106. maddesi ile yürürlükten kaldırılmıştır. 5510 sayılı Kanunun
3.maddesinde; kısa ve/veya uzun vadeli sigorta kolları bakımından adına
prim ödenmesi gereken veya kendi adına prim ödemesi gereken kişi sigortalı
olarak tanımlanmış; 79.madde ile başlayan Dördüncü Kısmında, primlere
ilişkin hükümlere yer verilmiş; 101. maddesinde “Bu kanunda aksine hüküm
bulunmayan hallerde, bu kanun hükümlerinin uygulanmasıyla ilgili ortaya
çıkan uyuşmazlıklar İş Mahkemelerinde görülür” denilmiştir.
Öte
yandan, 4857 sayılı İş Kanununun 1.maddesinde, Kanunun amacının, işverenler
ile bir iş sözleşmesine dayanarak çalıştırılan işçilerin çalışma şartları
ve çalışma ortamına ilişkin hak ve sorumluluklarını düzenlemek olduğu
belirtilmiş; aynı zamanda, bakılan davanın da konusunu oluşturan “İş
Sözleşmesi, Türleri ve Feshi” hususuna Kanunun 8.maddesi ve devamında;
kıdem tazminatı, ücretli izin, bildirim süresinden kaynaklanan yükümlülük
ve haklara ilişkin hususlara ise, Kanunun değişik maddelerinde yer
verilmiştir.
Diğer
taraftan; 5521 sayılı İş Mahkemeleri Kanununun 1. maddesinde, “İş Kanununa
göre işçi sayılan kimselerle (o kanunun değiştirilen ikinci maddesinin Ç, D
ve E fıkralarında istisna edilen işlerde çalışanlar hariç) işveren veya
işveren vekilleri arasında iş akdinden veya iş Kanununa dayanan her türlü
hak iddialarından doğan hukuk uyuşmazlıklarının çözülmesi ile görevli
olarak lüzum görülen yerlerde iş mahkemeleri kurulur.
Bu
mahkemeler:
A)
(Mülga: 18/10/2012-6356/81 md.)
B) İşçi Sigortaları
Kurumu ile sigortalılar veya yerine kaim olan hak sahipleri arasındaki
uyuşmazlıklardan doğan itiraz ve davalara da bakarlar.
İş
mahkemesi kurulmamış olan yerlerdeki bu davalara o yerde görevlendirilecek
mahkeme tarafından, temsilci üyeler alınmaksızın, bu kanundaki esas ve
usullere göre bakılır.
Fiili ve
hukuki imkansızlıklar dolayısıyla iş mahkemesinin toplu olarak görevini
yapamadığı hallerde de yukarıdaki fıkra hükmü uygulanır.
(Ek
fıkra: 2/7/2012-6352/39 md.) Birden fazla iş mahkemesi bulunan yerlerde,
sosyal güvenlik hukukundan kaynaklanan davaların görüleceği iş mahkemeleri,
Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu tarafından belirlenebilir.” denilmiştir.
Dosyanın
incelenmesinden; davacının, davalı idareye verdiği ve tek taraflı olarak
imzaladığı bir taahhütnameye istinaden, Ankara Büyükşehir Belediyesi Kültür
ve Sosyal Hizmetler Dairesi Başkanlığı bünyesinde düzenlenen El Becerileri
ve Meslek Edindirme Kurslarında rehber ve usta eğitici sıfatıyla çalıştığı
anlaşılmıştır.
Somut
durum dikkate alındığında, davacının; 657 sayılı Devlet Memurları Kanununda
tanımlanan şekliyle, memur, sözleşmeli personel, geçici personel ve işçi
kapsamında bulunmadığı; idareye verdiği bir taahhütnameye istinaden,
idareyle arasında bir hizmet ilişkisi kurulduğu; taahhütnamede, ek ders
ücretinin hesaplanmasında 657 sayılı Kanununun 176. maddesinden esinlenmiş
olunmasının, davacının kamu personeli statüsünde değerlendirilmesi için
yeterli olamayacağı gibi, taahhütnameyi de idari sözleşme haline
getirmeyeceği; dolayısıyla, taahhütnameyle kurulan ilişkinin, daha ziyade
Türk Borçlar Kanununda tanımını bulan hizmet sözleşmesi niteliğinde
olduğunun kabulünde zorunluluk bulunmaktadır.
Buna
göre; davacının statüsü dikkate alındığında ve iş mevzuatından kaynaklanan
talepleri gözetildiğinde; uyuşmazlığın, özel hukuk hükümlerine göre görüm
ve çözümünde adli yargı yerinin görevli olduğu sonucuna varılmıştır
Açıklanan
nedenlerle, Ankara 5. İş Mahkemesi’nin 17.04.2013 gün ve E:2012/1167
K:2013/326 sayılı görevsizlik kararının kaldırılması gerekmiştir.
SONUÇ :
Davanın çözümünde ADLİ YARGININ görevli olduğuna, bu nedenle Ankara 5. İş
Mahkemesi’nin 17.04.2013 gün ve E:2012/1167 K:2013/326 sayılı GÖREVSİZLİK
KARARININ KALDIRILMASINA, 05.05.2014 OYBİRLİĞİ İLE KESİN OLARAK karar
verildi.
—— • ——
Uyuşmazlık Mahkemesi
Başkanlığından:
34-ESAS NO : 2014/561
KARAR NO: 2014/593
KARAR TR : 05.05.2014
(Hukuk Bölümü)
ÖZET :
Türk Telekomünikasyon A.Ş.’de çalışırken Kurumun özelleştirilmesi nedeniyle
başka kuruma nakledilen davacının, maaş nakil ilmühaberinin düzeltilmesi ve
alacağının faizi ile birlikte tazmini istemiyle açtığı davanın, ADLİ YARGI
YERİNDE çözümlenmesi gerektiği hk.
K A R A R
Davacı : M.B.
Vekili : Av. M.R.Ç.
Davalı : Türk Telekomünikasyon AŞ.
Vekili : Av. A.A.
İhbar
Olunan
(Adli Yargıda)
: Maliye Bakanlığı
Vekilİ : Av. E.E.
O L A
Y : Davacı vekili dava dilekçesinde
özetle; davalı Türk Telekomünikasyon AŞ.nin özelleştirme kapsamında 2005
yılında %55 lik hissesinin satışı ile kamu kurumu niteliğini kaybedip Özel
Tüzel Kişilik sıfatı kazanmış olduğunu, fakat müvekkilinin de içerisinde
olduğu devlet memurluğu haklarının saklı kalıp, kurum yanında çalışmaya
devam eden personelin de bulunduğunu, Telekom’da bu durumda çalışanlarla
kanun gereği ve yapılan sözleşme gereği kamu memur artış oranında da
artışların söz konusu olacağının belirlendiğini, kamuoyunda memurlara
ödenen ve denge tazminatı olarak bilinen 31/03/2006 tarihli Resmi Gazetede
yayımlanarak yürürlüğe giren 5473 sayılı Değişik Adlar Altında İlave
Ödemesi Bulunmayan Memurlara ve Sözleşmeli Personele Ek Ödeme Yapılması ile
Bazı Kanun ve Kanun Hükmünde Kararnameye eklenen Ek 3. Maddenin 1.
Fıkrasında belli kamu görevlilerine her ay ek ödeme yapılabileceğinin
belirtilmiş olduğunu, 399 sayılı kanun hükmünde kararnamenin Ek 2 sayılı cetvelinde
ise T.C. Posta, Telgraf ve Telefon işletmelerinin de yer aldığının
belirlenmiş olduğunu, müvekkilinin de bu kapsamdaki personellerden olup
4046 sayılı özelleştirme uygulamaları hakkında kanunun “Kuruluşlardaki
personelin Nakli” başlıklı 22. Maddesinin 5. Fıkrası gereği Telekom’da
çalışmasına devam ettiğini, ücretlerdeki artış oranının da memurlara uygulanan
ücret artışının esas alındığını, müvekkiline ve aynı durumdaki
arkadaşlarına denge tazminatı ödemesinin ilk aylarda ödendiğini, fakat daha
sonra yapılan ödemelerin mahsup edilerek bu konudaki ödemelerin ödenmemeye
başladığını, müvekkilinin işten çıkarılıp personel daire başkanlığına
bildirildiği tarihte belirtilen ek ödemenin de maaşına uygulanması gerekip
maaşının bu şekilde belirlenmesi gerekirken bu ek ödemenin maaş nakil
belgesinde gösterilmediğini, müvekkilinin bu konuda da mağdur olduğunu
belirterek; fazlaya ilişkin hakları saklı kalmak kaydıyla 03/06/2006
tarihinden 15/09/2007 tarihine kadar ödenmeyen 1.270,00 TL‘nin Yüksek
Planlama Kurulu Kararları ve enflasyon farkından kaynaklı ücret
alacaklarının ödenmesi gereken aylardan itibaren en yüksek mevduat faizi
ile birlikte tahsiline karar verilmesi istemiyle adli yargı yerinde dava
açmıştır.
DİYARBAKIR
2. İŞ MAHKEMESİ: 16.12.2011 gün ve E:2011/652 K:2011/923 sayı ile, davanın
kabulüne karar verilmiş, bu karara karşı yapılan temyiz başvurusu üzerine;
Yargıtay 9. Hukuk Dairesi 12.03.2012 gün ve E:2012/8551 K:2012/7971 sayılı
ilamı ile hükmün esastan bozulmasına karar vermiştir.
DİYARBAKIR
2. İŞ MAHKEMESİ: 25.06.2012 gün ve E:2012/518 K:2012/467 sayılı kararı ile,
önceki kararında direnerek yeniden davanın kabulüne karar vermiştir.
Direnme
kararına karşı davalı vekilinin yaptığı temyiz başvurusu üzerine; YARGITAY
HUKUK GENEL KURULU 26.12.2012 gün ve E:2012/9-1543 K:2012/1413 sayılı ilamı
ile “...Uyuşmazlık, 5473 sayılı Kanuna dayalı olarak denge tazminatından
kaynaklanan fark ücret alacağının belirlenmesi yönünden yapılan
araştırmanın yeterli olup olmadığı noktasında toplanmaktadır.
Hukuk
Genel Kurulu’nda yapılan görüşmeler sırasında 5473 sayılı Kanuna dayalı
olarak denge tazminatından kaynaklanan fark ücret alacağına ilişkin
davalarda adli yargı mahkemelerinin görevli olup olmadığı hususu ön sorun
olarak değerlendirilmiştir.
Uyuşmazlığın
çözümünde öncelikle konuya ilişkin yasal mevzuatın ve davalı Türk
Telekomünikasyon AŞ'nin ve bu kuruluşta çalışan personelin özelleştirme
öncesi ve sonrasındaki hukuki statüsünün açıklığa kavuşturulması
zorunludur.
Bilindiği
üzere, Türk Telekomünikasyon Anonim Şirketi, 406 sayılı Telgraf ve Telefon
Kanunu'nun, 18.06.1994 günlü Resmi Gazete'de yayımlanan 4000 sayılı
Yasa'yla değiştirilen 1. maddesi uyarınca, Posta işletmesi Genel
Müdürlüğü'nce yürütülen telekomünikasyon hizmetlerinin sermayesinin tamamı
kamu kesimine ait olacak bir anonim şirket şeklinde yapılandırılması
suretiyle kurulmuş ve 233 ile 399 sayılı Kanun Hükmünde Kararnamelere tabi
bir kamu iktisadi kuruluşu statüsü verilmiştir.
29.01.2000
günlü Resmi Gazete'de yayımlanarak yürürlüğe giren ve Telekom AŞ'nin
özelleştirilmesi amacıyla yapısının yeniden düzenlenmesine yönelik kurallar
getiren 4502 sayılı Yasa'nın 1. maddesi ile, 406 sayılı Yasa'nın 1.
maddesine eklenen dokuzuncu fıkrada, Telekom'un, bu Kanun ve özel hukuk
hükümlerine tabi bir anonim şirket olduğu, Kamu iktisadi Teşebbüslerinin
kuruluş, teşkilât ve faaliyetleri ile ilgili mevzuatın Telekom'a
uygulanmayacağı kuralına yer verilmiş; anılan kural, 23.05.2001 günlü Resmi
Gazete'de yayımlanarak yürürlüğe giren 4673 sayılı Yasa'nın 1 maddesi ile
değiştirilmiş ve Telekom'un, bu Kanun ve özel hukuk hükümlerine tabi bir
anonim şirket olduğu, bu Kanun hükümleri saklı kalmak üzere, kamu İktisâdi
teşebbüsleri de dahil, sermayesinin yarısından fazlası kamuya ait olan kamu
kurum, kuruluş ve ortaklıklarına uygulanan mevzuatın Telekom'a
uygulanmayacağı belirtilmiştir.
Ayrıca,
Türk Telekom AŞ 4502 sayılı Yasa'nın Geçici 3. maddesi ile 233 sayılı
KHK'nin ekindeki "B-Kamu İktisadi Kuruluşları (KİK)" bölümünde
yer alan kuruluşlar listesinden çıkarılmıştır.
4502 ve
4673 sayılı Yasa'lar ile yapısı yeniden düzenlenen Türk Telekom'da çalışan
personelin hukuki statüsü de, 406 sayılı Yasaya 4502 sayılı Yasa ile
eklenen Ek 22. madde ile yeniden düzenlenmiş ve anılan maddede Türk
Telekom'daki kamu payı %50'nin altına düşünceye kadar, Türk Telekom Yönetim
Kurulu üyeliklerine atanacaklar dışında kalan personelin iş mevzuatı
uyarınca istihdam edileceği, iş mevzuatına göre istihdam edilenlere ilişkin
kayıt ve şartların Yönetim Kurulu tarafından tayin olunacağı kurallarına
yer verilmiş, ayrıca bu yasanın geçici 4. maddesinde, 4502 sayılı Yasanın
yürürlüğe girdiği tarihte Türk Telekom'da 399 sayılı Kanun Hükmünde
Kararnameye tabi olarak kadrolu veya sözleşmeli personel statüsünde
çalışmakta olanlardan isteyenlerin iş mevzuatına tabi personel statüsüne
geçirileceği, iş mevzuatına tâbi personel statüsüne geçmek istemeyenlerin
mevcut statü, sosyal ve özlük haklarıyla istihdamlarına devam olunacağı
kurala bağlanarak, iş mevzuatına geçmek istemeyenlerin mevcut statü, sosyal
ve özlük hakları korunmuştur.
Hisselerin
fiilen devredildiği ve Telekomünikasyon Hizmetlerinin Yürütülmesine İlişkin
İmtiyaz Sözleşmesi'nin imzalandığı 14.11.2005 tarihinden sonra,
hisselerinin yüzde elliden fazlası özel hukuk tüzel kişisine geçen Türk
Telekom kamu kuruluşu niteliğini kaybetmiştir.
Ancak,
406 sayılı Yasa'nın Ek 29. maddesinin, 5398 sayılı Kanun'un 14. maddesi ile
değişik birinci fıkrasında, özelleştirme tarihi itibarıyla Türk Telekom'da
çalışmakta olan personelin haklarının korunması amacıyla, hukuki statülerini
ve kamu kuramlarına nakil olanaklarını belirleyen bazı özel düzenlemelere
yer verilmiştir. Buna göre Türk Telekom hisselerinin devri sonucu kamu
payının yüzde ellinin altına düşmesi durumunda; Türk Telekom'da, Ek 22.
maddenin (a) bendinin bu Kanunla yürürlükten kaldırılan hükümleri uyarınca
belirlenen aslî ve sürekli görevlerde çalışmakta olanlar ile 399 sayılı
KHK'ye tâbi olarak kadrolu veya sözleşmeli personel statüsünde çalışanlar
ve kapsam dışı personel, kamu görevlerinden yüz seksen gün aylıksız izinli
sayılacaktır. Aynı maddeye göre, bu personel belirtilen süre içinde Türk
Telekom'da çalışmaya devam edecek malî ve özlük hakları Türk Telekom
tarafından karşılanacak, belirtilen süre içinde nakle tâbi personelden Türk
Telekom tarafından hizmetine ihtiyaç duyulmayanlar tespit edildikleri
tarihten, kendi isteği ile nakil talep edenler ise talep tarihinden
itibaren en geç doksan gün içinde nakil için Türk Telekom tarafından Devlet
Personel Başkanlığına bildirileceklerdir.
Anılan
yasal düzenlemeler karşısında Telekom AŞ.'nin özelleştirilmesi sonucunda,
işlevsel görevlerde bulunan ve ikamesi kısa sürede imkansız personelin
isteklerine bağlı olarak makul bir süre kamu görevlerinden aylıksız izinli
sayılarak özel hukuk tüzel kişisinde çalışmalarına olanak sağlandığı
anlaşılmaktadır Buna göre, söz konusu personelin, aylıksız izinli olarak
geçen sürede kamu personeli statüleri devam etmektedir.
Diğer
yandan, İmtiyaz Sözleşmesi ile bir kamu hizmetini yürütmek hakkını elde
eden davalı şirkete, devir sonrasında yetişmiş personel yetersizliği
nedeniyle doğabilecek aksaklıkların önüne geçilebilmesi için, 406 sayılı
Yasa hükümleri ile tanınan ayrıcalıkların sonucu olarak da, bünyesinde
belli süre ile çalışmaya devam eden söz konusu personelin kamu kuramlarına
naklen atanmasının sağlanması amacıyla kimi görevler yüklenmiştir.
Bu
görevler kapsamında 406 sayılı Yasa hükümleri uyarınca davalı şirket
tarafından, hak sahibi personelinin Devlet Personel Başkanlığı'na
bildirmesi, bildirim ile beraber personelin nakledileceği kamu kurumunda
yararlanacağı parasal haklara esas olmak üzere memur maaş nakil ilmühaberi
düzenlenmesi, personelin ilişiğinin kesilmesi gibi işlemler bulunmaktadır.
Sayılan
işlemler, idare hukuku alanında hukuki sonuçlar doğurmakta ve ilgili
personelin nakledilecekleri kuramdaki statülerini, özlük ve parasal
haklarını belirlemekte esas alınmaktadır.
Belirtilen
nitelikleriyle, söz konusu işlemlerin kamu personeli hakkında ve idare
hukuku alanında tesis edilmiş birer idari işlem niteliğinde oldukları
anlaşılmaktadır.
Öte
yandan, davalı şirketin belirtilen statüsü ve özel yasa hükümleri gereğince
bazı kamusal ayrıcalıklara ve yükümlülüklere sahip olması nedeniyle
herhangi bir özel hukuk tüzel kişisinden farklı bir hukuki statü içinde
bulunduğu anlaşılmaktadır. Bu nedenle diğer özel hukuk tüzel kişilerinden
farklı bir ilişkisi bulunan tüzel kişilerin bazı işlemlerinin, nitelikleri
esas alınmak suretiyle de idari işlem niteliğindedir.
O halde,
imtiyaz sözleşmesi ile bir kamu hizmetini yürütmekle görevli ve yetkili
kılınması nedeniyle, diğer özel hukuk tüzel kişilerinden farklı olarak kimi
kamusal ayrıcalıklara ve yükümlülüklere tabi olan, 406 sayılı Yasa
hükümleri ile kamu kurumlarına nakil hakkı bulunan diğer bir ifade ile
kapsam dışı nakle tabi personeli ile ilgili olarak bazı kamusal görevler
yüklenen davalı şirketin, belirtilen görevleri kapsamında tesis ettiği
işlemlerin idari işlem niteliğinde olduğu ve bu işlemlerden kaynaklanan
uyuşmazlıkların idari yargının görevinde bulunduğu kabul edilmelidir.
Somut
uyuşmazlıkta özelleştirmeden önce statü hukuku hükümlerine tabi davacı
niteliğindeki personel, özelleştirme sonrası belirli bir süre içinde davalı
ile özel hukuk hükümlerine tabi olarak iş sözleşmesi kapsamında çalıştırılmakta,
nakledildiğinde tekrar statü hukuku kapsamına girmektedir. Davacının iş
sözleşmesi ile çalıştığı dönemde, davalı şirkete davacının ücreti konusunda
“artış oranının, kamudaki memur maaş artış oranında” olacağı yönünde
yükümlülük getirildiği gibi 406 sayılı Yasa hükümleri uyarınca davalı şirkete,
hak sahibi personeli Devlet Personel Başkanlığına bildirmesi; bildirim ile
beraber personelin nakledileceği kamu kurumunda yararlanacağı parasal
haklara esas olmak üzere memur maaş nakil ilmühaberi düzenlenmesi;
personelin ilişiğinin kesilmesi gibi işlemler yaptırıldığı görülmektedir.
Bu işlemlerin idare hukuku alanında hukuki sonuçlar doğurduğu ve ilgili
personelin nakledilecekleri kurumdaki statülerini, özlük ve parasal
haklarını belirlediği, söz konusu işlemlerin kamu personeli hakkında ve idare
hukuku alanında tesis edilmiş birer idari işlem niteliğinde oldukları açık
olup, idari işlemlerle ilgili uyuşmazlığın ise adli yargı yerinde değil,
idari yargı yerinde çözümlenmesi ve 5473 sayılı Kanundan kaynaklanan ek
ödeme alacağının tahsili istemiyle, anılan idareye karşı açılan davalarda,
idari yargı yerinin görevli olduğu kabul edilmelidir.
Nitekim,
Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulu'nun 07.04.2011 gün 2011/55 E. 2011/205
K. sayılı kararında da kamusal görevler yüklenen davalı şirketin bu görevleri
kapsamında, 5473 sayılı Kanun gereği tesis ettiği işlemlerin idari işlem
niteliğinde olduğu ve bu işlemlerden kaynaklanan uyuşmazlıkların idari
yargının görevinde bulunduğuna karar verilmiştir.
Bu
durumda mahkemece; somut uyuşmazlıkta idari yargı mahkemelerinin görevli
olduğunun kabulü ile bu doğrultuda karar verilmesi gerekirken, yanılgılı
değerlendirme ile önceki kararda direnilmesi usul ve yasaya aykırıdır.’’
gerekçesiyle Diyarbakır 2. İş Mahkemesi’nin direnme kararının bozulmasına
karar vermiştir.
DİYARBAKIR
2. İŞ MAHKEMESİ: Yargıtay Hukuk Genel Kurulu'nun bozma ilamına uyduktan
sonra 26.04.2013 gün ve E:2013/261 K:2013/275 sayılı kararı ile davanın
görev yönünden reddine karar vermiş ve karar kesinleşmiştir.
Davacı
vekili aynı istemle bu kez idari yargı yerinde dava açmıştır.
DİYARBAKIR
2. İDARE MAHKEMESİ: 14.06.2013 gün ve E:2013/1753 K:2013/739 sayı ile
özetle; davalı mevkiinde kamu kuruluşu niteliği taşımayan Türk
Telekomünikasyon A.Ş.'nin olması ve davacının iş akdi imzalamış bir işçi statüsünde
olması karşısında, idari yargı yetkisi kapsamında açılmış bir idari dava
bulunduğundan söz etmek olanaksız olduğundan; uyuşmazlığın, özel hukuk
hükümlerine göre görüm ve çözümünde adli yargı yerinin görevli olduğu
gerekçesiyle davanın görev yönünden reddine karar vermiştir.
İdare
Mahkemesince verilen görevsizlik kararına karşı davalı vekilinin itirazı
üzerine; Diyarbakır Bölge İdare Mahkemesi 02.10.2013 gün ve E:2013/1696
K:2013/1651 sayılı kararı ile hükmün onanmasına karar vermiş ve karar
kesinleşmiştir.
Bu
karara karşı yapılan karar düzeltme başvurusu üzerine de Diyarbakır Bölge
İdare Mahkemesi 31.01.2014 gün ve E:2014/10 K:2014/256 sayılı kararı ile
karar düzeltme talebinin reddine karar vermiş ve karar kesinleşmiştir.
İNCELEME VE GEREKÇE :
Uyuşmazlık Mahkemesi Hukuk Bölümü’nün, Serdar
ÖZGÜLDÜR’ün Başkanlığında, Üyeler: Eyüp Sabri BAYDAR, Ali ÇOLAK, Sıddık
YILDIZ, Nurdane TOPUZ, Ayhan Akarsu ve Mehmet AKBULUT’un katılımlarıyla
yapılan 05.05.2014 günlü toplantısında:
l-İLK
İNCELEME:Dosya üzerinde 2247 sayılı Yasa’nın 27. maddesi gereğince yapılan
incelemeye göre; adli ve idari yargı yerleri arasında 2247 sayılı Yasa’nın
14. maddesinde öngörülen biçimde, olumsuz görev uyuşmazlığı doğduğu, idari
yargı dosyasının 15. maddede belirtilen yönteme uygun olarak davacı
vekilinin istemi üzerine son görevsizlik kararını veren mahkemece, ekinde
adli yargı dosyası ile birlikte Uyuşmazlık Mahkemesi’ne gönderildiği ve
usule ilişkin herhangi bir noksanlık bulunmadığı anlaşıldığından görev
uyuşmazlığının esasının incelenmesine oy birliği ile karar verildi.
II-ESASIN İNCELENMESİ: Raportör-Hakim Filiz BUDAK’ın,
davanın çözümünde adli yargının görevli olduğu yolundaki raporu ile
dosyadaki belgeler okunduktan; ilgili Başsavcılarca görevlendirilen
Yargıtay Cumhuriyet Savcısı Mehmet BAYHAN ile Danıştay Savcısı Mehmet Ali
GÜMÜŞ’ün davada adli yargının görevli olduğu yolundaki sözlü açıklamaları
da dinlendikten sonra GEREĞİ GÖRÜŞÜLÜP DÜŞÜNÜLDÜ:
Dava, davalı kurumda görev yapmakta iken, 406 sayılı
Yasa'nın Ek-29. maddesi ile 4046 sayılı Yasa'nın 22.maddesine göre adı
Devlet Personel Başkanlığına bildirilen, sonrasında başka bir kamu kurumu
emrine atanan davacı tarafından, maaş nakil ilmühaberinin yanlış
düzenlenmesi nedeniyle oluşan zararın tazmini istemiyle açılmıştır.
1953 tarih ve 6145
sayılı Yasa ile, Türkiye Cumhuriyeti Posta, Telgraf ve Telefon İşletmesi
kurulmuş; 1924 tarih ve 406 sayılı Telgraf ve Telefon Kanunu’nun 10.6.1994
tarih ve 4000 sayılı Yasa’yla değiştirilen 1. maddesi ile, posta ve telgraf
tesis ve işletmesine ilişkin hizmetler, Posta İşletmesi Genel Müdürlüğü’nce
(P.İ), telekomünikasyon hizmetleri ise, “Türk Telekomünikasyon Anonim
Şirketi (Şirket)” tarafından yürütülecek şekilde yeniden yapılandırılmıştır.
27.1.2000 tarih ve 4502 sayılı Yasa’nın 1. maddesi ile,
406 sayılı Yasa’nın 1. maddesine eklenen dokuzuncu fıkrada, “Türk Telekom,
bu Kanun ve özel hukuk hükümlerine tabi bir anonim şirkettir. Kamu İktisadi
Teşebbüslerinin kuruluş, teşkilât ve faaliyetleri ile ilgili mevzuat Türk
Telekom’a uygulanmaz. Sadece, Türkiye Büyük Millet Meclisi denetimine
ilişkin 2.4.1987 tarihli ve 3346 sayılı Kanunun 9 uncu maddesi hükümleri
uygulanır” denilmiş; anılan fıkra hükmü, 12.5.2001 tarih ve 4673 sayılı
Yasa’nın 1. maddesi ile değiştirilmiş ve “Türk Telekom, bu Kanun ve özel
hukuk hükümlerine tabi bir anonim şirkettir. Bu Kanun hükümleri saklı
kalmak üzere, kamu iktisadi teşebbüsleri de dahil, sermayesinin yarısından
fazlası kamuya ait olan kamu kurum, kuruluş ve ortaklıklarına uygulanan mevzuat
Türk Telekom’a uygulanmaz. Sermayesinin yarısından fazlası kamuda kaldığı
sürece,Türkiye Büyük Millet Meclisi denetimine ilişkin 2.4.1987 tarihli ve
3346 sayılı Kanunun 9 uncu maddesi hükümleri uygulanır. 16.7.1965 tarihli
ve 697 sayılı Kanun ile milli güvenlik ve kamu düzeniyle sıkıyönetim ve
seferberlik hallerinde telekomünikasyon hizmetlerinin yürütülmesine ilişkin
özel kanunların hükümleri saklıdır”; Ek 29. maddesinin 3.7.2005 gün ve 5398
sayılı Kanun’un 14. maddesi ile değişik birinci fıkrasında, “Türk Telekom
hisselerinin devri sonucu kamu payının yüzde ellinin altına düşmesi
durumunda; Türk Telekomda ek 22 nci maddenin (a) bendinin bu Kanunla
yürürlükten kaldırılan hükümleri uyarınca belirlenen aslî ve sürekli
görevlerde çalışmakta olanlar ile 22.1.1990 tarihli ve 399 sayılı Kanun
Hükmünde Kararnameye tâbi olarak kadrolu veya sözleşmeli personel
statüsünde çalışanlar ve kapsam dışı personel, kamu görevlerinden yüzseksen
gün aylıksız izinli sayılır…” denilmiştir.
Öte yandan;
406 sayılı Yasa’nın 4502 sayılı Yasa ile değişik 2. maddesinin (c) bendinin
birinci alt bendinin birinci cümlesinde, “Türk Telekom; telekomünikasyon
şebekeleri üzerinden sunulan ulusal ve uluslararası ses iletimini ihtiva
eden telefon hizmetlerini, 31.12.2003 tarihine kadar bu Kanun ve görev
sözleşmesi çerçevesinde tekel olarak yürütür” denildikten sonra, anılan (c)
bendinin birinci alt bendine 12.5.2001 tarih ve 4673 sayılı Yasa ile
eklenen üçüncü cümlede, “Ancak, Türk Telekom’daki kamu payı %50’nin altına
düştüğünde, Türk Telekom’un tüm tekel hakları 31.12.2003 tarihinden önce de
olsa ortadan kalkmış olur” denilmiş; 4502 sayılı Yasa’nın Geçici 3. maddesi
ile de Türk Telekomünikasyon A.Ş., 233 sayılı KHK’nin ekindeki “B-Kamu
İktisadi Kuruluşları (KİK)” bölümünde yer alan kuruluşlar listesinden
çıkarılmıştır.
Bu
düzenlemeler birlikte değerlendirildiğinde, telekomünikasyon şebekeleri
üzerinden sunulan ulusal ve uluslararası ses iletimini ihtiva eden telefon
hizmetlerini 31.12.2003 tarihine kadar “tekel” olarak yürütmekle görevli
kılınan ve çoğunluk hisseleri kamuya ait bulunan Türk Telekom’un, tekel
kapsamında kamu hizmeti yürüten, ancak kuruluş yasasındaki son düzenlemeler
ile kendine özgü statüye sahip olan ve sermayesindeki kamu payı %50’nin
altına düşünceye kadar kamu kuruluşu niteliğini taşıyan bir kuruluş olduğu
tartışmasızdır.
Özelleştirme
kapsamında bulunan Türk Telekomünikasyon A.Ş.’deki tamamı Hazineye ait
bulunan hisselerden % 55’i, Bakanlar Kurulu’nun 25.7.2005 tarih ve
2005/9146 sayılı “Türk Telekomünikasyon Anonim Şirketi (Türk Telekom)’nin %
55 Oranındaki Hissesinin Blok Olarak Satışına İlişkin Nihai Devir
İşlemlerine Dair Kararın Yürürlüğe Konulması Hakkında Karar”ı uyarınca,
14.11.2005 tarihli Hisse Satış Sözleşmesi ile (6.550.000.000 USD. bedelle)
Ojer Telekomünikasyon A.Ş.’ne satılmıştır.
Bu
sürece paralel olarak Türk Telekom personelinin durumu incelendiğinde:
Türk
Telekom A.Ş., 4502 sayılı Yasa’nın 29.1.2000 tarih ve 23948 sayılı Resmi
Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe girdiği dikkate alındığında, 29.1.2000
tarihi itibariyle 233 sayılı KHK kapsamı
dışında kalmış ve anılan KHK eki cetvellerden çıkarılmış olması nedeniyle,
Uyuşmazlık Mahkemesi Genel Kurulu’nun
22.1.1996 gün ve E:1995/1, K:1996/1 sayılı ve özelleştirme
kapsamında bulunan kamu iktisadi teşebbüslerinde
sözleşmeli veya kapsam dışı statüde çalışan personelin kurumları ile olan
ilişkilerinden doğan anlaşmazlıkların çözüm yerinin idari yargı olduğu yolundaki
İlke Kararı kapsamı dışında değerlendirilmesi gerekmektedir.
Anılan
4502 sayılı Yasa’nın 13. maddesi ile 406 sayılı Yasa’ya eklenen Ek 22.
maddenin (a) bendinde, “a) Personelin statüsü: Telekomünikasyon
hizmetlerinin gerektirdiği asli ve sürekli görevler telekomünikasyon
alanında sekiz yıl tecrübeye sahip ve en az dört yıllık yüksek öğrenim
görmüş bir genel müdür ile kadro, unvan, derece ve sayıları Yönetim
Kurulunun önerisi ve Bakanlığın teklifi üzerine bu Kanunun yürürlüğe
girdiği tarihten itibaren yüzseksen gün içerisinde Bakanlar Kurulu Kararı
ile belirlenen kadrolarda istihdam edilen personel eliyle yürütülür. Bu
personel hakkında bu Kanunda öngörülen hükümler saklı kalmak üzere 399
sayılı Kanun Hükmünde Kararname hükümleri uygulanır. Bunların dışında kalan
personel iş mevzuatı uyarınca istihdam edilir. İş mevzuatına göre istihdam
edilenlere ilişkin kayıt ve şartlar Yönetim Kurulu tarafından tayin olunur”
hükmüne yer verilmiş; bu bent hükmü, 4673 ve 5189 sayılı Yasalarla yapılan
değişiklikler sonucunda; “a) Personelin statüsü: (Ek ibare:
12.5.2001-4673/6. md.) Türk Telekomdaki kamu payı %50’nin altına düşünceye
kadar, Türk Telekom Yönetim Kurulu üyeliklerine atanacaklarda Devlet
memurluğuna atanabilme genel şartlarına sahip olma ve en az dört yıllık
yüksek öğrenim görme şartları aranır. (Mülga ikinci ve üçüncü cümle: 16.6.2004-5189/12
md.) Bunların dışında kalan personel iş mevzuatı uyarınca istihdam edilir.
İş mevzuatına göre istihdam edilenlere ilişkin kayıt ve şartlar Yönetim
Kurulu tarafından tayin olunur” hükmünü almış; aynı maddenin (b) bendinin
ikinci paragrafında da iş mevzuatına tabi olan Türk Telekom çalışanlarının
aylık ücretlerinin kendilerini atamaya yetkili olan Yönetim Kurulu
tarafından tespit olunacağı kurala bağlanmıştır.
406
sayılı Yasa’nın anılan Ek 22.maddesi uyarınca,Türk Telekom A.Ş. Genel
Müdürlüğü’ne ait asli ve sürekli kadrolar belirlenerek 4.4.2000 tarih ve
24010 (Mükerrer) sayılı R.G. de yayımlanan 31.3.2000 tarih ve 2000/331
sayılı Bakanlar Kurulu Kararı ekinde yer alan listede: merkez teşkilatı
için 100 ve taşra teşkilatı için 100 (6 Bölge Müdürü, 12 Bölge Müdür
Yardımcısı ve 82 İl Telekom Müdürü) kadro ihdas edilmiş; öte yandan, aynı
Yasa maddesinin verdiği yetkiye dayanılarak hazırlanan “Türk
Telekomünikasyon A.Ş. Kapsam Dışı Personel Yönetmeliği” adı altındaki düzenleme,
Yönetim Kurulunun 31.8.2000 tarih ve 407 sayılı kararıyla kabul edilmek
suretiyle yürürlüğe konulmuştur.
Kanunla,
Kurumda görev yapan personelden asli ve sürekli görev yapacak olanları
kadro unvanı itibariyle belirlemek konusunda Bakanlar Kurulu'na yetki
verildiği açıktır. Bu yetki 4502 sayılı Kanun’un yürürlüğe girdiği
29.1.2000 tarihi ile 5189 sayılı Kanun’un yürürlüğe girdiği 2.7.2004
tarihleri arasında geçerli olmuştur.
Anayasa’nın
128. maddesinde, “Devletin, kamu iktisadî teşebbüsleri ve diğer kamu
tüzelkişilerinin genel idare esaslarına göre yürütmekle yükümlü oldukları
kamu hizmetlerinin gerektirdiği aslî ve sürekli görevler, memurlar ve diğer
kamu görevlileri eliyle görülür” denilmiştir.
406
sayılı Yasa’nın Ek 29. maddesinin 3.7.2005 tarih ve 5398 sayılı Kanun’la
değişik birinci fıkrasında, “Türk Telekom hisselerinin devri sonucu kamu
payının yüzde ellinin altına düşmesi durumunda; Türk Telekomda ek 22 nci
maddenin (a) bendinin bu Kanunla yürürlükten kaldırılan hükümleri uyarınca
belirlenen asli ve sürekli görevlerde çalışmakta olanlar ile 22.1.1990
tarihli ve 399 sayılı Kanun Hükmünde Kararnameye tabi olarak kadrolu veya
sözleşmeli personel statüsünde çalışanlar ve kapsam dışı personel, kamu
görevlerinden yüzseksen gün aylıksız izinli sayılır.Bu personel belirtilen
süre içinde Türk Telekomda çalışmaya devam eder ve hisse devir tarihinden
nakli için Devlet Personel Başkanlığına bildirildikleri tarihe kadarki
aylık ücret, harcırah, sağlık giderleri, cenaze giderleri ve ölüm yardımı
ile diğer mali ve özlük hakları Türk Telekom tarafından karşılanır…”
denilerek, yasa koyucu tarafından Türk Telekom’da 22.1.1990 tarihli ve 399
sayılı Kanun Hükmünde Kararnameye tabi olarak sözleşmeli personel
statüsünde çalışanlar ile kapsam dışı personel, kamu personeli sayılmıştır.
Olayda,
davalının hisse devir (14.11.2005) tarihinde memur olarak görev yapmakta
iken, 406 sayılı Yasa'nın Ek-29. maddesi ile 4046 sayılı Yasa'nın 22.
maddesine göre diğer kamu kurum ve kuruluşlarına naklinin yapılması için
adı Devlet Personel Başkanlığına bildirilmesi nedeniyle yeni görevine
başlayan davacı tarafından, maaş nakil ilmühaberinin yanlış düzenlenmesi
nedeniyle uğranıldığı iddia olunan zararın tazmini istemiyle dava
açılmıştır. 2577 sayılı İdari
Yargılama Usulü Kanunu’nun “İdari Dava Türleri ve İdari Yargı Yetkisinin
Sınırı” başlıklı 2. maddesinin değişik 1 numaralı bendinde:
“a) (Değişik: 8.6.2000-4577/5 md.) İdari işlemler
hakkında yetki, şekil, sebep, konu ve maksat yönlerinden biri ile hukuka
aykırı olduklarından dolayı iptalleri için menfaatleri ihlal edilenler
tarafından açılan iptal davaları,
b) İdari
eylem ve işlemlerden dolayı kişisel hakları doğrudan muhtel olanlar
tarafından açılan tam yargı davaları,
c)
(Değişik: 18.12.1999-4492/6 md.) Tahkim yolu öngörülen imtiyaz şartlaşma ve
sözleşmelerinden doğan uyuşmazlıklar hariç, kamu hizmetlerinden birinin
yürütülmesi için yapılan her türlü idari sözleşmelerden dolayı taraflar
arasında çıkan uyuşmazlıklara ilişkin davalar” idari dava türleri olarak
sayılmış olup; kural olarak, idari yargıda ancak Devlete ve kamu tüzel
kişilerine karşı açılan davalara bakılabilir.
Buna
göre, iptali istenilen işlemin tesis edildiği ve davanın açıldığı tarihte
davalı mevkiinde kamu kuruluşu niteliği taşımayan Türk Telekomünikasyon
A.Ş.'nin olması karşısında, idari yargı yetkisi kapsamında açılmış bir
idari dava bulunduğundan söz etmek olanaksız olduğundan, uyuşmazlığın, özel
hukuk hükümlerine göre görüm ve çözümünde adli yargı yerinin görevli olduğu
sonucuna varılmıştır.
Açıklanan
nedenlerle, davanın görüm ve çözümünde adli yargı görevli olduğundan
Diyarbakır 2. İş Mahkemesinin 26.04.2013 gün ve E:2013/261 K:2013/275
sayılı görevsizlik kararının kaldırılması gerekmiştir.
SONUÇ :
Davanın çözümünde ADLİ YARGININ görevli olduğuna, bu nedenle, Diyarbakır 2.
İş Mahkemesinin 26.04.2013 gün ve E:2013/261 K:2013/275 sayılı GÖREVSİZLİK
KARARININ KALDIRILMASINA, 05.05.2014 gününde OY BİRLİĞİ İLE KESİN OLARAK
karar verildi.
—— • ——
Uyuşmazlık Mahkemesi
Başkanlığından:
35-ESAS NO : 2014/562
KARAR NO: 2014/594
KARAR TR : 05.05.2014
(Hukuk Bölümü)
ÖZET :
Türk Telekomünikasyon A.Ş.’de çalışırken Kurumun özelleştirilmesi nedeniyle
başka kuruma nakledilen davacının, maaş nakil ilmühaberinin düzeltilmesi ve
alacağının faizi ile birlikte tazmini istemiyle açtığı davanın, ADLİ YARGI
YERİNDE çözümlenmesi gerektiği hk.
K A R A R
Davacı :
H.Ç.
Vekili :
Av. M.R.Ç.
Davalı :
Türk Telekomünikasyon AŞ.
Vekili :
Av. A.A.
O L A Y
: Davacı vekili dava dilekçesinde özetle; davalı Türk Telekomünikasyon
AŞ.nin özelleştirme kapsamında 2005 yılında %55 lik hissesinin satışı ile
kamu kurumu niteliğini kaybedip Özel Tüzel Kişilik sıfatı kazanmış
olduğunu, fakat müvekkilinin de içerisinde olduğu devlet memurluğu
haklarının saklı kalıp, kurum yanında çalışmaya devam eden personelin de
bulunduğunu, Telekom’da bu durumda çalışanlarla kanun gereği ve yapılan
sözleşme gereği kamu memur artış oranında da artışların söz konusu
olacağının belirlendiğini, kamuoyunda memurlara ödenen ve denge tazminatı
olarak bilinen 31/03/2006 tarihli Resmi Gazetede yayımlanarak yürürlüğe
giren 5473 sayılı Değişik Adlar Altında İlave Ödemesi Bulunmayan Memurlara
ve Sözleşmeli Personele Ek Ödeme Yapılması ile Bazı Kanun ve Kanun Hükmünde
Kararnameye eklenen Ek 3. Maddenin 1. Fıkrasında belli kamu görevlilerine
her ay ek ödeme yapılabileceğinin belirtilmiş olduğunu, 399 sayılı kanun
hükmünde kararnamenin Ek 2 sayılı cetvelinde ise T.C. Posta, Telgraf ve
Telefon işletmelerinin de yer aldığının belirlenmiş olduğunu, müvekkilinin
de bu kapsamdaki personellerden olup 4046 sayılı özelleştirme uygulamaları
hakkında kanunun “Kuruluşlardaki personelin Nakli” başlıklı 22. Maddesinin
5. Fıkrası gereği Telekom’da çalışmasına devam ettiğini, ücretlerdeki artış
oranının da memurlara uygulanan ücret artışının esas alındığını,
müvekkiline ve aynı durumdaki arkadaşlarına denge tazminatı ödemesinin ilk
aylarda ödendiğini, fakat daha sonra yapılan ödemelerin mahsup edilerek bu
konudaki ödemelerin ödenmemeye başladığını, müvekkilinin işten çıkarılıp
personel daire başkanlığına bildirildiği tarihte belirtilen ek ödemenin de
maaşına uygulanması gerekip maaşının bu şekilde belirlenmesi gerekirken bu
ek ödemenin maaş nakil belgesinde gösterilmediğini, müvekkilinin bu konuda
da mağdur olduğunu belirterek, fazlaya ilişkin hakları saklı kalmak
kaydıyla 03/06/2006 tarihinden 15/09/2007 tarihine kadar ödenmeyen 1.270,00
TL ‘nin Yüksek Planlama Kurulu Kararları ve enflasyon farkından kaynaklı
ücret alacaklarının ödenmesi gereken aylardan itibaren en yüksek mevduat
faizi ile birlikte tahsiline karar verilmesi istemiyle adli yargı yerinde
dava açmıştır.
Diyarbakır
2. İş Mahkemesi: 16.12.2011 gün, E:2011/644, K:2011/915 sayı ile özetle;
davanın kabulüne karar vermiştir.
İş bu
karara karşı yapılan temyiz başvurusu üzerine Yargıtay 9. Hukuk Dairesi
12.03.2012 gün, E:2012/8543, K:2012/7963 sayılı ilamı ile hükmün esastan
bozulmasına karar vermiştir.
Diyarbakır
2. İş Mahkemesi: 25.06.2012 gün, E:2012/510, K:2012/459 sayı ile özetle;
önceki kararına direnerek yeniden davanın kabulüne karar vermiştir.
İş bu
karara karşı yapılan temyiz başvurusu üzerine Yargıtay Hukuk Genel Kurulu
26.12.2012 gün, E:2012/9-1529, K:2012/1399 sayılı ilamı ile “...Uyuşmazlık,
5473 sayılı Kanuna dayalı olarak denge tazminatından kaynaklanan fark ücret
alacağının belirlenmesi yönünden yapılan araştırmanın yeterli olup olmadığı
noktasında toplanmaktadır.
Hukuk
Genel Kurulu’nda yapılan görüşmeler sırasında 5473 sayılı Kanuna dayalı
olarak denge tazminatından kaynaklanan fark ücret alacağına ilişkin
davalarda adli yargı mahkemelerinin görevli olup olmadığı hususu ön sorun
olarak değerlendirilmiştir.
Uyuşmazlığın
çözümünde öncelikle konuya ilişkin yasal mevzuatın ve davalı Türk
Telekomünikasyon AŞ'nin ve bu kuruluşta çalışan personelin özelleştirme
öncesi ve sonrasındaki hukuki statüsünün açıklığa kavuşturulması
zorunludur.
Bilindiği
üzere, Türk Telekomünikasyon Anonim Şirketi, 406 sayılı Telgraf ve Telefon
Kanunu'nun, 18.06.1994 günlü Resmi Gazete'de yayımlanan 4000 sayılı
Yasa'yla değiştirilen 1. maddesi uyarınca,Posta işletmesi Genel
Müdürlüğü'nce yürütülen telekomünikasyon hizmetlerinin sermayesinin tamamı
kamu kesimine ait olacak bir anonim şirket şeklinde yapılandırılması
suretiyle kurulmuş ve 233 ile 399 sayılı Kanun Hükmünde Kararnamelere tabi
bir kamu iktisadi kuruluşu statüsü verilmiştir.
29.01.2000
günlü Resmi Gazete'de yayımlanarak yürürlüğe giren ve Telekom AŞ'nin
özelleştirilmesi amacıyla yapısının yeniden düzenlenmesine yönelik kurallar
getiren 4502 sayılı Yasa'nın 1. maddesi ile, 406 sayılı Yasa'nın 1.
maddesine eklenen dokuzuncu fıkrada, Telekom'un, bu Kanun ve özel hukuk
hükümlerine tabi bir anonim şirket olduğu, Kamu iktisadi Teşebbüslerinin
kuruluş, teşkilât ve faaliyetleri ile ilgili mevzuatın Telekom'a
uygulanmayacağı kuralına yer verilmiş; anılan kural, 23.05.2001 günlü Resmi
Gazete'de yayımlanarak yürürlüğe giren 4673 sayılı Yasa'nın 1 maddesi ile
değiştirilmiş ve Telekom'un, bu Kanun ve özel hukuk hükümlerine tabi bir
anonim şirket olduğu, bu Kanun hükümleri saklı kalmak üzere, kamu İktisâdi
teşebbüsleri de dahil, sermayesinin yarısından fazlası kamuya ait olan kamu
kurum, kuruluş ve ortaklıklarına uygulanan mevzuatın Telekom'a
uygulanmayacağı belirtilmiştir.
Ayrıca,
Türk Telekom AŞ 4502 sayılı Yasa'nın Geçici 3. maddesi ile 233 sayılı
KHK'nin ekindeki "B-Kamu İktisadi Kuruluşları (KİK)" bölümünde
yer alan kuruluşlar listesinden çıkarılmıştır.
4502 ve
4673 sayılı Yasa'lar ile yapısı yeniden düzenlenen Türk Telekom'da çalışan
personelin hukuki statüsü de, 406 sayılı Yasaya 4502 sayılı Yasa ile
eklenen Ek 22. madde ile yeniden düzenlenmiş ve anılan maddede Türk
Telekom'daki kamu payı %50'nin altına düşünceye kadar, Türk Telekom Yönetim
Kurulu üyeliklerine atanacaklar dışında kalan personelin iş mevzuatı
uyarınca istihdam edileceği, iş mevzuatına göre istihdam edilenlere ilişkin
kayıt ve şartların Yönetim Kurulu tarafından tayin olunacağı kurallarına
yer verilmiş, ayrıca bu yasanın geçici 4. maddesinde, 4502 sayılı Yasanın
yürürlüğe girdiği tarihte Türk Telekom'da 399 sayılı Kanun Hükmünde
Kararnameye tabi olarak kadrolu veya sözleşmeli personel statüsünde
çalışmakta olanlardan isteyenlerin iş mevzuatına tabi personel statüsüne
geçirileceği, iş mevzuatına tâbi personel statüsüne geçmek istemeyenlerin
mevcut statü, sosyal ve özlük haklarıyla istihdamlarına devam olunacağı
kurala bağlanarak, iş mevzuatına geçmek istemeyenlerin mevcut statü, sosyal
ve özlük hakları korunmuştur.
Hisselerin
fiilen devredildiği ve Telekomünikasyon Hizmetlerinin Yürütülmesine İlişkin
İmtiyaz Sözleşmesi'nin imzalandığı 14.11.2005 tarihinden sonra,
hisselerinin yüzde elliden fazlası özel hukuk tüzel kişisine geçen Türk
Telekom kamu kuruluşu niteliğini kaybetmiştir.
Ancak,
406 sayılı Yasa'nın Ek 29. maddesinin, 5398 sayılı Kanun'un 14. maddesi ile
değişik birinci fıkrasında, özelleştirme tarihi itibarıyla Türk Telekom'da
çalışmakta olan personelin haklarının korunması amacıyla, hukuki
statülerini ve kamu kuramlarına nakil olanaklarını belirleyen bazı özel
düzenlemelere yer verilmiştir. Buna göre Türk Telekom hisselerinin devri
sonucu kamu payının yüzde ellinin altına düşmesi durumunda; Türk
Telekom'da, Ek 22. maddenin (a) bendinin bu Kanunla yürürlükten kaldırılan
hükümleri uyarınca belirlenen aslî ve sürekli görevlerde çalışmakta olanlar
ile 399 sayılı KHK'ye tâbi olarak kadrolu veya sözleşmeli personel
statüsünde çalışanlar ve kapsam dışı personel, kamu görevlerinden yüz
seksen gün aylıksız izinli sayılacaktır. Aynı maddeye göre, bu personel
belirtilen süre içinde Türk Telekom'da çalışmaya devam edecek malî ve özlük
hakları Türk Telekom tarafından karşılanacak, belirtilen süre içinde nakle
tâbi personelden Türk Telekom tarafından hizmetine ihtiyaç duyulmayanlar
tespit edildikleri tarihten, kendi isteği ile nakil talep edenler ise talep
tarihinden itibaren en geç doksan gün içinde nakil için Türk Telekom
tarafından Devlet Personel Başkanlığına bildirileceklerdir.
Anılan
yasal düzenlemeler karşısında Telekom AŞ.'nin özelleştirilmesi sonucunda,
işlevsel görevlerde bulunan ve ikamesi kısa sürede imkansız personelin
isteklerine bağlı olarak makul bir süre kamu görevlerinden aylıksız izinli
sayılarak özel hukuk tüzel kişisinde çalışmalarına olanak sağlandığı
anlaşılmaktadır Buna göre, söz konusu personelin, aylıksız izinli olarak
geçen sürede kamu personeli statüleri devam etmektedir.
Diğer
yandan,imtiyaz Sözleşmesi ile bir kamu hizmetini yürütmek hakkını elde eden
davalı şirkete, devir sonrasında yetişmiş personel yetersizliği nedeniyle
doğabilecek aksaklıkların önüne geçilebilmesi için, 406 sayılı Yasa hükümleri
ile tanınan ayrıcalıkların sonucu olarak da, bünyesinde belli süre ile
çalışmaya devam eden söz konusu personelin kamu kuramlarına naklen
atanmasının sağlanması amacıyla kimi görevler yüklenmiştir.
Bu
görevler kapsamında 406 sayılı Yasa hükümleri uyarınca davalı şirket
tarafından, hak sahibi personelinin Devlet Personel Başkanlığı'na
bildirmesi, bildirim ile beraber personelin nakledileceği kamu kurumunda
yararlanacağı parasal haklara esas olmak üzere memur maaş nakil ilmühaberi
düzenlenmesi, personelin ilişiğinin kesilmesi gibi işlemler bulunmaktadır.
Sayılan
işlemler, idare hukuku alanında hukuki sonuçlar doğurmakta ve ilgili
personelin nakledilecekleri kuramdaki statülerini, özlük ve parasal
haklarını belirlemekte esas alınmaktadır.
Belirtilen
nitelikleriyle, söz konusu işlemlerin kamu personeli hakkında ve idare
hukuku alanında tesis edilmiş birer idari işlem niteliğinde oldukları
anlaşılmaktadır.
Öte
yandan, davalı şirketin belirtilen statüsü ve özel yasa hükümleri gereğince
bazı kamusal ayrıcalıklara ve yükümlülüklere sahip olması nedeniyle
herhangi bir özel hukuk tüzel kişisinden farklı bir hukuki statü içinde
bulunduğu anlaşılmaktadır. Bu nedenle diğer özel hukuk tüzel kişilerinden
farklı bir ilişkisi bulunan tüzel kişilerin bazı işlemlerinin, nitelikleri
esas alınmak suretiyle de idari işlem niteliğindedir.
O halde,
imtiyaz sözleşmesi ile bir kamu hizmetini yürütmekle görevli ve yetkili
kılınması nedeniyle, diğer özel hukuk tüzel kişilerinden farklı olarak kimi
kamusal ayrıcalıklara ve yükümlülüklere tabi olan, 406 sayılı Yasa
hükümleri ile kamu kurumlarına nakil hakkı bulunan diğer bir ifade ile
kapsam dışı nakle tabi personeli ile ilgili olarak bazı kamusal görevler
yüklenen davalı şirketin, belirtilen görevleri kapsamında tesis ettiği
işlemlerin idari işlem niteliğinde olduğu ve bu işlemlerden kaynaklanan
uyuşmazlıkların idari yargının görevinde bulunduğu kabul edilmelidir.
Somut
uyuşmazlıkta özelleştirmeden önce statü hukuku hükümlerine tabi davacı
niteliğindeki personel, özelleştirme sonrası belirli bir süre içinde davalı
ile özel hukuk hükümlerine tabi olarak iş sözleşmesi kapsamında çalıştırılmakta,
nakledildiğinde tekrar statü hukuku kapsamına girmektedir. Davacının iş
sözleşmesi ile çalıştığı dönemde, davalı şirkete davacının ücreti konusunda
“artış oranının, kamudaki memur maaş artış oranında” olacağı yönünde
yükümlülük getirildiği gibi 406 sayılı Yasa hükümleri uyarınca davalı
şirkete, hak sahibi personeli Devlet Personel Başkanlığına bildirmesi;
bildirim ile beraber personelin nakledileceği kamu kurumunda yararlanacağı
parasal haklara esas olmak üzere memur maaş nakil ilmühaberi düzenlenmesi;
personelin ilişiğinin kesilmesi gibi işlemler yaptırıldığı görülmektedir.
Bu işlemlerin idare hukuku alanında hukuki sonuçlar doğurduğu ve ilgili personelin
nakledilecekleri kurumdaki statülerini, özlük ve parasal haklarını
belirlediği, söz konusu işlemlerin kamu personeli hakkında ve idare hukuku
alanında tesis edilmiş birer idari işlem niteliğinde oldukları açık olup,
idari işlemlerle ilgili uyuşmazlığın ise adli yargı yerinde değil, idari
yargı yerinde çözümlenmesi ve 5473 sayılı Kanundan kaynaklanan ek ödeme
alacağının tahsili istemiyle, anılan idareye karşı açılan davalarda, idari
yargı yerinin görevli olduğu kabul edilmelidir.
Nitekim,
Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulu'nun 07.04.2011 gün 2011/55 E. 2011/205
K. sayılı kararında da kamusal görevler yüklenen davalı şirketin bu
görevleri kapsamında, 5473 sayılı Kanun gereği tesis ettiği işlemlerin
idari işlem niteliğinde olduğu ve bu işlemlerden kaynaklanan
uyuşmazlıkların idari yargının görevinde bulunduğuna karar verilmiştir.
Bu
durumda mahkemece; somut uyuşmazlıkta idari yargı mahkemelerinin görevli
olduğunun kabulü ile bu doğrultuda karar verilmesi gerekirken, yanılgılı
değerlendirme ile önceki kararda direnilmesi usul ve yasaya aykırıdır.’’
demek suretiyle Diyarbakır 2. İş Mahkemesi’nin 25.06.2012 gün, E:2012/510,
K:2012/459 sayılı direnme kararının bozulmasına karar vermiştir.
Diyarbakır
2. İş Mahkemesi: Yargıtay Hukuk Genel Kurulu'nun bozma ilamına uyduktan
sonra 26.04.2013 gün, E:2013/278, K:2013/286 sayılı kararı ile özetle;
davanın görüm ve çözümünde idari yargı yerinin görevli olduğundan bahisle,
davanın görev yönünden reddine karar vermiş ve karar kesinleşmiştir.
Davacı
vekili aynı istemle bu kez idari yargı yerinde dava açmıştır.
Diyarbakır
2. İdare Mahkemesi: 06.06.2013 gün, E:2013/1752, K:2013/722 sayı ile
özetle; davanın görüm ve çözümünde adli yargı yerinin görevli olduğundan
bahisle, davanın görev yönünden reddine karar vermiştir.
İş bu
karara karşı yapılan itiraz üzerine Diyarbakır Bölge İdare Mahkemesi
02.10.2013 gün, E:2013/1708, K:2013/1657 sayılı kararı ile hükmün
onanmasına karar vermiştir.
Bu
karara karşı yapılan karar düzeltme başvurusu üzerine Diyarbakır Bölge
İdare Mahkemesi 31.01.2014 gün, E:2014/23, K:2014/257 sayılı kararı ile
karar düzeltme talebinin reddine karar vermiş ve karar kesinleşmiştir.
İNCELEME VE GEREKÇE :
Uyuşmazlık Mahkemesi Hukuk Bölümü’nün, Serdar
ÖZGÜLDÜR’ün Başkanlığında, Üyeler: Eyüp Sabri BAYDAR, Ali ÇOLAK, Sıddık
YILDIZ, Nurdane TOPUZ, Ayhan AKARSU ve Mehmet AKBULUT’un katılımlarıyla
yapılan 5.5.2014 günlü toplantısında:
l-İLK İNCELEME: Dosya üzerinden 2247 sayılı Yasa’nın 27.
maddesi uyarınca yapılan incelemeye göre; adli ve idari yargı yerleri
arasında 2247 sayılı Yasa’nın 14.maddesinde öngörülen biçimde olumsuz görev
uyuşmazlığı doğduğu,idari yargı dosyasının, davacı vekilinin talebi
üzerine, adli yargı dosyası da temin edilmek suretiyle, Uyuşmazlık
Mahkemesi’ne gönderildiği ve usule ilişkin herhangi bir noksanlık
bulunmadığı anlaşıldığından görev uyuşmazlığının esasının incelenmesine oy
birliği ile karar verildi.
II-ESASIN İNCELENMESİ: Raportör-Hakim Selim Şamil
KAYNAK’ın, davanın çözümünde adli yargının görevli olduğu yolundaki raporu ile
dosyadaki belgeler okunduktan; ilgili Başsavcılarca görevlendirilen
Yargıtay Cumhuriyet Savcısı Mehmet BAYHAN ile Danıştay Savcısı Mehmet Ali
GÜMÜŞ’ün davada adli yargının görevli olduğu yolundaki sözlü açıklamaları
da dinlendikten sonra GEREĞİ GÖRÜŞÜLÜP DÜŞÜNÜLDÜ:
Dava,davalı kurumda görev yapmakta iken,406 sayılı
Yasa'nın Ek-29. maddesi ile 4046 sayılı Yasa'nın 22.maddesine göre adı
Devlet Personel Başkanlığına bildirilen, sonrasında başka bir kamu kurumu
emrine atanan davacı tarafından, maaş nakil ilmühaberinin yanlış
düzenlendiği iddiasıyla yeniden düzenlenmesi ve bundan kaynaklı olduğu
iddia olunan zararın tazmini istemiyle açılmıştır.
1953 tarih ve 6145
sayılı Yasa ile, Türkiye Cumhuriyeti Posta, Telgraf ve Telefon İşletmesi
kurulmuş; 1924 tarih ve 406 sayılı Telgraf ve Telefon Kanunu’nun 10.6.1994
tarih ve 4000 sayılı Yasa’yla değiştirilen 1. maddesi ile, posta ve telgraf
tesis ve işletmesine ilişkin hizmetler, Posta İşletmesi Genel Müdürlüğü’nce
(P.İ), telekomünikasyon hizmetleri ise, “Türk Telekomünikasyon Anonim
Şirketi (Şirket)” tarafından yürütülecek şekilde yeniden yapılandırılmıştır.
27.1.2000 tarih ve 4502 sayılı Yasa’nın 1. maddesi
ile, 406 sayılı Yasa’nın 1. maddesine eklenen dokuzuncu fıkrada, “Türk
Telekom, bu Kanun ve özel hukuk hükümlerine tabi bir anonim şirkettir. Kamu
İktisadi Teşebbüslerinin kuruluş, teşkilât ve faaliyetleri ile ilgili
mevzuat Türk Telekom’a uygulanmaz. Sadece, Türkiye Büyük Millet Meclisi
denetimine ilişkin 2.4.1987 tarihli ve 3346 sayılı Kanunun 9 uncu maddesi
hükümleri uygulanır” denilmiş; anılan fıkra hükmü, 12.5.2001 tarih ve 4673
sayılı Yasa’nın 1. maddesi ile değiştirilmiş ve “Türk Telekom, bu Kanun ve
özel hukuk hükümlerine tabi bir anonim şirkettir. Bu Kanun hükümleri saklı
kalmak üzere, kamu iktisadi teşebbüsleri de dahil, sermayesinin yarısından
fazlası kamuya ait olan kamu kurum, kuruluş ve ortaklıklarına uygulanan mevzuat
Türk Telekom’a uygulanmaz. Sermayesinin yarısından fazlası kamuda kaldığı
sürece,Türkiye Büyük Millet Meclisi denetimine ilişkin 2.4.1987 tarihli ve
3346 sayılı Kanunun 9 uncu maddesi hükümleri uygulanır.16.7.1965 tarihli ve
697 sayılı Kanun ile milli güvenlik ve kamu düzeniyle sıkıyönetim ve
seferberlik hallerinde telekomünikasyon hizmetlerinin yürütülmesine ilişkin
özel kanunların hükümleri saklıdır”; Ek 29. maddesinin 3.7.2005 gün ve 5398
sayılı Kanun’un 14. maddesi ile değişik birinci fıkrasında, “Türk Telekom
hisselerinin devri sonucu kamu payının yüzde ellinin altına düşmesi
durumunda; Türk Telekomda ek 22 nci maddenin (a) bendinin bu Kanunla
yürürlükten kaldırılan hükümleri uyarınca belirlenen aslî ve sürekli
görevlerde çalışmakta olanlar ile 22.1.1990 tarihli ve 399 sayılı Kanun
Hükmünde Kararnameye tâbi olarak kadrolu veya sözleşmeli personel
statüsünde çalışanlar ve kapsam dışı personel, kamu görevlerinden yüzseksen
gün aylıksız izinli sayılır…” denilmiştir.
Öte
yandan; 406 sayılı Yasa’nın 4502 sayılı Yasa ile değişik 2. maddesinin (c)
bendinin birinci alt bendinin birinci cümlesinde, “Türk Telekom;
telekomünikasyon şebekeleri üzerinden sunulan ulusal ve uluslararası ses
iletimini ihtiva eden telefon hizmetlerini, 31.12.2003 tarihine kadar bu
Kanun ve görev sözleşmesi çerçevesinde tekel olarak yürütür” denildikten
sonra, anılan (c) bendinin birinci alt bendine 12.5.2001 tarih ve 4673
sayılı Yasa ile eklenen üçüncü cümlede, “Ancak, Türk Telekom’daki kamu payı
%50’nin altına düştüğünde, Türk Telekom’un tüm tekel hakları 31.12.2003
tarihinden önce de olsa ortadan kalkmış olur” denilmiş; 4502 sayılı
Yasa’nın Geçici 3. maddesi ile de Türk Telekomünikasyon A.Ş., 233 sayılı
KHK’nin ekindeki “B-Kamu İktisadi Kuruluşları (KİK)” bölümünde yer alan
kuruluşlar listesinden çıkarılmıştır.
Bu
düzenlemeler birlikte değerlendirildiğinde, telekomünikasyon şebekeleri
üzerinden sunulan ulusal ve uluslararası ses iletimini ihtiva eden telefon
hizmetlerini 31.12.2003 tarihine kadar “tekel” olarak yürütmekle görevli
kılınan ve çoğunluk hisseleri kamuya ait bulunan Türk Telekom’un, tekel
kapsamında kamu hizmeti yürüten, ancak kuruluş yasasındaki son düzenlemeler
ile kendine özgü statüye sahip olan ve sermayesindeki kamu payı %50’nin
altına düşünceye kadar kamu kuruluşu niteliğini taşıyan bir kuruluş olduğu
tartışmasızdır.
Özelleştirme
kapsamında bulunan Türk Telekomünikasyon A.Ş.’deki tamamı Hazineye ait bulunan
hisselerden % 55’i, Bakanlar Kurulu’nun 25.7.2005 tarih ve 2005/9146 sayılı
“Türk Telekomünikasyon Anonim Şirketi (Türk Telekom)’nin % 55 Oranındaki
Hissesinin Blok Olarak Satışına İlişkin Nihai Devir İşlemlerine Dair
Kararın Yürürlüğe Konulması Hakkında Karar”ı uyarınca, 14.11.2005 tarihli
Hisse Satış Sözleşmesi ile (6.550.000.000 USD. bedelle) Ojer
Telekomünikasyon A.Ş.’ne satılmıştır.
Bu
sürece paralel olarak Türk Telekom personelinin durumu incelendiğinde:
Türk
Telekom A.Ş., 4502 sayılı Yasa’nın 29.1.2000 tarih ve 23948 sayılı Resmi
Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe girdiği dikkate alındığında, 29.1.2000
tarihi itibariyle 233 sayılı KHK kapsamı
dışında kalmış ve anılan KHK eki cetvellerden çıkarılmış olması nedeniyle,
Uyuşmazlık Mahkemesi Genel Kurulu’nun
22.1.1996 gün ve E:1995/1, K:1996/1 sayılı ve özelleştirme
kapsamında bulunan kamu iktisadi teşebbüslerinde
sözleşmeli veya kapsam dışı statüde çalışan personelin kurumları ile olan
ilişkilerinden doğan anlaşmazlıkların çözüm yerinin idari yargı olduğu yolundaki
İlke Kararı kapsamı dışında değerlendirilmesi gerekmektedir.
Anılan
4502 sayılı Yasa’nın 13. maddesi ile 406 sayılı Yasa’ya eklenen Ek 22.
maddenin (a) bendinde, “a) Personelin statüsü: Telekomünikasyon
hizmetlerinin gerektirdiği asli ve sürekli görevler telekomünikasyon
alanında sekiz yıl tecrübeye sahip ve en az dört yıllık yüksek öğrenim
görmüş bir genel müdür ile kadro, unvan, derece ve sayıları Yönetim
Kurulunun önerisi ve Bakanlığın teklifi üzerine bu Kanunun yürürlüğe
girdiği tarihten itibaren yüzseksen gün içerisinde Bakanlar Kurulu Kararı
ile belirlenen kadrolarda istihdam edilen personel eliyle yürütülür. Bu
personel hakkında bu Kanunda öngörülen hükümler saklı kalmak üzere 399
sayılı Kanun Hükmünde Kararname hükümleri uygulanır. Bunların dışında kalan
personel iş mevzuatı uyarınca istihdam edilir. İş mevzuatına göre istihdam
edilenlere ilişkin kayıt ve şartlar Yönetim Kurulu tarafından tayin olunur”
hükmüne yer verilmiş; bu bent hükmü, 4673 ve 5189 sayılı Yasalarla yapılan
değişiklikler sonucunda; “a) Personelin statüsü: (Ek ibare:
12.5.2001-4673/6. md.) Türk Telekomdaki kamu payı %50’nin altına düşünceye
kadar, Türk Telekom Yönetim Kurulu üyeliklerine atanacaklarda Devlet
memurluğuna atanabilme genel şartlarına sahip olma ve en az dört yıllık
yüksek öğrenim görme şartları aranır. (Mülga ikinci ve üçüncü cümle:
16.6.2004-5189/12 md.) Bunların dışında kalan personel iş mevzuatı uyarınca
istihdam edilir. İş mevzuatına göre istihdam edilenlere ilişkin kayıt ve
şartlar Yönetim Kurulu tarafından tayin olunur” hükmünü almış; aynı
maddenin (b) bendinin ikinci paragrafında da iş mevzuatına tabi olan Türk
Telekom çalışanlarının aylık ücretlerinin kendilerini atamaya yetkili olan
Yönetim Kurulu tarafından tespit olunacağı kurala bağlanmıştır.
406 sayılı
Yasa’nın anılan Ek 22.maddesi uyarınca,Türk Telekom A.Ş. Genel Müdürlüğü’ne
ait asli ve sürekli kadrolar belirlenerek 4.4.2000 tarih ve 24010
(Mükerrer) sayılı R.G. de yayımlanan 31.3.2000 tarih ve 2000/331 sayılı
Bakanlar Kurulu Kararı ekinde yer alan listede: merkez teşkilatı için 100
ve taşra teşkilatı için 100 (6 Bölge Müdürü, 12 Bölge Müdür Yardımcısı ve
82 İl Telekom Müdürü) kadro ihdas edilmiş; öte yandan, aynı Yasa maddesinin
verdiği yetkiye dayanılarak hazırlanan “Türk Telekomünikasyon A.Ş. Kapsam
Dışı Personel Yönetmeliği” adı altındaki düzenleme, Yönetim Kurulunun
31.8.2000 tarih ve 407 sayılı kararıyla kabul edilmek suretiyle yürürlüğe
konulmuştur.
Kanunla,
Kurumda görev yapan personelden asli ve sürekli görev yapacak olanları
kadro unvanı itibariyle belirlemek konusunda Bakanlar Kurulu'na yetki
verildiği açıktır. Bu yetki 4502 sayılı Kanun’un yürürlüğe girdiği
29.1.2000 tarihi ile 5189 sayılı Kanun’un yürürlüğe girdiği 2.7.2004
tarihleri arasında geçerli olmuştur.
Anayasa’nın
128. maddesinde, “Devletin, kamu iktisadî teşebbüsleri ve diğer kamu
tüzelkişilerinin genel idare esaslarına göre yürütmekle yükümlü oldukları
kamu hizmetlerinin gerektirdiği aslî ve sürekli görevler, memurlar ve diğer
kamu görevlileri eliyle görülür” denilmiştir.
406
sayılı Yasa’nın Ek 29. maddesinin 3.7.2005 tarih ve 5398 sayılı Kanun’la
değişik birinci fıkrasında, “Türk Telekom hisselerinin devri sonucu kamu
payının yüzde ellinin altına düşmesi durumunda; Türk Telekomda ek 22 nci
maddenin (a) bendinin bu Kanunla yürürlükten kaldırılan hükümleri uyarınca
belirlenen asli ve sürekli görevlerde çalışmakta olanlar ile 22.1.1990
tarihli ve 399 sayılı Kanun Hükmünde Kararnameye tabi olarak kadrolu veya
sözleşmeli personel statüsünde çalışanlar ve kapsam dışı personel, kamu görevlerinden
yüzseksen gün aylıksız izinli sayılır.Bu personel belirtilen süre içinde
Türk Telekomda çalışmaya devam eder ve hisse devir tarihinden nakli için
Devlet Personel Başkanlığına bildirildikleri tarihe kadarki aylık ücret,
harcırah, sağlık giderleri, cenaze giderleri ve ölüm yardımı ile diğer mali
ve özlük hakları Türk Telekom tarafından karşılanır…” denilerek, yasa
koyucu tarafından Türk Telekom’da 22.1.1990 tarihli ve 399 sayılı Kanun
Hükmünde Kararnameye tabi olarak sözleşmeli personel statüsünde çalışanlar
ile kapsam dışı personel, kamu personeli sayılmıştır. Olayda, davalının hisse devir
(14.11.2005) tarihinde çalışmakta iken, 406 sayılı Yasa'nın Ek-29. maddesi
ile 4046 sayılı Yasa'nın 22. maddesine göre adı Devlet Personel
Başkanlığına bildirilen ve sonrasında başka bir kamu kurumu emrine atanan
davacı tarafından, maaş nakil ilmühaberinin yeniden düzenlenmesi ve yanlış
düzenlenmesi sebebiyle uğranıldığı iddia olunan zararın tazmini istemiyle
dava açılmıştır. 2577 sayılı
İdari Yargılama Usulü Kanunu’nun “İdari Dava Türleri ve İdari Yargı
Yetkisinin Sınırı” başlıklı 2. maddesinin değişik 1 numaralı bendinde:
“a) (Değişik: 8.6.2000-4577/5 md.) İdari işlemler
hakkında yetki, şekil, sebep, konu ve maksat yönlerinden biri ile hukuka
aykırı olduklarından dolayı iptalleri için menfaatleri ihlal edilenler
tarafından açılan iptal davaları,
b) İdari
eylem ve işlemlerden dolayı kişisel hakları doğrudan muhtel olanlar
tarafından açılan tam yargı davaları,
c)
(Değişik: 18.12.1999-4492/6 md.) Tahkim yolu öngörülen imtiyaz şartlaşma ve
sözleşmelerinden doğan uyuşmazlıklar hariç, kamu hizmetlerinden birinin
yürütülmesi için yapılan her türlü idari sözleşmelerden dolayı taraflar
arasında çıkan uyuşmazlıklara ilişkin davalar” idari dava türleri olarak sayılmış
olup;kural olarak, idari yargıda ancak Devlete ve kamu tüzel kişilerine
karşı açılan davalara bakılabilir.
Buna
göre, iptali istenilen işlemin tesis edildiği ve davanın açıldığı tarihte
davalı mevkiinde kamu kuruluşu niteliği taşımayan Türk Telekomünikasyon
A.Ş.'nin olması karşısında, idari yargı yetkisi kapsamında açılmış bir
idari dava bulunduğundan söz etmek olanaksız olduğundan, uyuşmazlığın, özel
hukuk hükümlerine göre görüm ve çözümünde adli yargı yerinin görevli olduğu
sonucuna varılmıştır.
Açıklanan nedenlerle, davanın görüm ve çözümünde
adli yargı görevli olduğundan Diyarbakır 2. İş Mahkemesinin görevsizlik
kararının kaldırılmasına karar vermek gerekmiştir.
SONUÇ :
Davanın çözümünde ADLİ YARGININ görevli olduğuna, bu nedenle Diyarbakır 2. İş
Mahkemesinin 26.04.2013 gün, E:2013/278, K:2013/286 sayılı GÖREVSİZLİK
KARARININ KALDIRILMASINA, 5.5.2014 gününde OY BİRLİĞİ İLE KESİN OLARAK
karar verildi.
—— • ——
Uyuşmazlık Mahkemesi
Başkanlığından:
36-ESAS NO : 2014/565
KARAR NO: 2014/596
KARAR TR : 05.05.2014
(Hukuk Bölümü)
ÖZET :
Davalı Şirkette çalışırken Kurumun özelleştirilmesi nedeniyle başka kuruma
nakledilen davacının, maaş nakil bildiriminin ilgili mevzuata uygun
düzenlenmemesi nedeniyle uğradığı parasal kaybın giderilmesi istemiyle
açtığı davanın, ADLİ YARGI YERİNDE çözümlenmesi gerektiği hk.
K A R A R
Davacı :
Y.K.
Vekili :
Av. M.R.Ç.
Davalı :
Türk Telekomünikasyon A.Ş.
Vekilleri
: Av.S.D., Av.A.A.
O L A Y : Davalı Şirkette görev yapmakta iken, 406
sayılı Yasanın Ek-29.maddesi ile 4046 sayılı Yasanın 22. maddesine göre adı
Devlet Personel Başkanlığına bildirilen davacı 21.6.2007 tarihinde
Ulaştırma Bakanlığı, Diyarbakır Ulaştırma Bölge Müdürlüğü emrine
atanmıştır.
Davacı
vekili, müvekkilinin işten çıkarılıp Devlet Personel Başkanlığına bildirildiği
tarihte, ek ödemenin maaş nakil belgesinde gösterilmediğinden bahisle;
fazlaya ilişkin hakları saklı kalmak şartıyla 03.06.2006 tarihinden
15.09.2007 tarihine kadar ödenmeyen 1.270,00 TL Yüksek Planlama Kurulu
Kararları ve enflasyon farkından kaynaklı ücret alacaklarının, ödenmesi
gereken aylardan itibaren en yüksek mevduat faizi ile birlikte tahsiline
karar verilmesi istemiyle 3.6.2011 tarihinde adli yargı yerinde Türk
Telekomünikasyon A.Ş.ne karşı dava açmış; davalı tarafın talebi üzerine dava
Maliye Bakanlığına da ihbar edilmiştir.
Diyarbakır
2. İş Mahkemesi; 16.12.2011 gün, E:2011/642, K:2011/913 sayı ile davanın
kabulüne karar vermiş; bu karara karşı yapılan temyiz başvurusu üzerine
Yargıtay 9. Hukuk Dairesi; 12.03.2012 gün, E:2012/8541, K:2012/7961 sayılı
ilamı ile hükmün esastan bozulmasına karar vermiş; Diyarbakır 2. İş
Mahkemesi; 25.06.2012 gün, E:2012/508, K:2012/457 sayı ile; önceki
kararında direnmiş ve yeniden davanın kabulüne karar vermiştir.
Bu
karara karşı yapılan temyiz başvurusu üzerine Yargıtay Hukuk Genel Kurulu;
26.12.2012 gün ve E:2012/9-1519, K:2012/1389 sayı ile; Uyuşmazlığın, 5473
sayılı Kanuna dayalı olarak denge tazminatından kaynaklanan fark ücret
alacağının belirlenmesi yönünden yapılan araştırmanın yeterli olup olmadığı
noktasında toplandığı; Hukuk Genel Kurulu’nda yapılan görüşmeler sırasında
5473 sayılı Kanuna dayalı olarak denge tazminatından kaynaklanan fark ücret
alacağına ilişkin davalarda adli yargı mahkemelerinin görevli olup olmadığı
hususunun ön sorun olarak değerlendirildiği; uyuşmazlığın çözümünde
öncelikle konuya ilişkin yasal mevzuatın ve davalı Türk Telekomünikasyon
AŞ'nin ve bu kuruluşta çalışan personelin özelleştirme öncesi ve
sonrasındaki hukuki statüsünün açıklığa kavuşturulmasının zorunlu olduğu;
bilindiği üzere, Türk Telekomünikasyon Anonim Şirketinin, 406 sayılı
Telgraf ve Telefon Kanunu'nun, 18.06.1994 günlü Resmi Gazete'de yayımlanan
4000 sayılı Yasa'yla değiştirilen 1. maddesi uyarınca, Posta işletmesi
Genel Müdürlüğü'nce yürütülen telekomünikasyon hizmetlerinin sermayesinin
tamamı kamu kesimine ait olacak bir anonim şirket şeklinde yapılandırılması
suretiyle kurulduğu ve 233 ile 399 sayılı Kanun Hükmünde Kararnamelere tabi
bir kamu iktisadi kuruluşu statüsü verildiği; 29.01.2000 günlü Resmi Gazete'de
yayımlanarak yürürlüğe giren ve Telekom AŞ'nin özelleştirilmesi amacıyla
yapısının yeniden düzenlenmesine yönelik kurallar getiren 4502 sayılı
Yasa'nın 1. maddesi ile, 406 sayılı Yasa'nın 1. maddesine eklenen dokuzuncu
fıkrada, Telekom'un, bu Kanun ve özel hukuk hükümlerine tabi bir anonim
şirket olduğu, Kamu iktisadi Teşebbüslerinin kuruluş, teşkilât ve
faaliyetleri ile ilgili mevzuatın Telekom'a uygulanmayacağı kuralına yer
verildiği; anılan kuralın, 23.05.2001 günlü Resmi Gazete'de yayımlanarak yürürlüğe
giren 4673 sayılı Yasa'nın 1 maddesi ile değiştirildiği ve Telekom'un, bu
Kanun ve özel hukuk hükümlerine tabi bir anonim şirket olduğu, bu Kanun
hükümleri saklı kalmak üzere, kamu İktisâdi teşebbüsleri de dahil,
sermayesinin yarısından fazlası kamuya ait olan kamu kurum, kuruluş ve
ortaklıklarına uygulanan mevzuatın Telekom'a uygulanmayacağının
belirtildiği; ayrıca, Türk Telekom AŞ.nin 4502 sayılı Yasa'nın Geçici 3.
maddesi ile 233 sayılı KHK'nin ekindeki "B-Kamu İktisadi Kuruluşları
(KİK)" bölümünde yer alan kuruluşlar listesinden çıkarıldığı; 4502 ve 4673 sayılı Yasa'lar ile yapısı
yeniden düzenlenen Türk Telekom'da çalışan personelin hukuki statüsünün de,
406 sayılı Yasaya 4502 sayılı Yasa ile eklenen Ek 22. madde ile yeniden
düzenlendiği, anılan maddede Türk Telekom'daki kamu payı %50'nin altına
düşünceye kadar, Türk Telekom Yönetim Kurulu üyeliklerine atanacaklar
dışında kalan personelin iş mevzuatı uyarınca istihdam edileceği, iş
mevzuatına göre istihdam edilenlere ilişkin kayıt ve şartların Yönetim
Kurulu tarafından tayin olunacağı kurallarına yer verilmiş olduğu, ayrıca
bu yasanın geçici 4. maddesinde, 4502 sayılı Yasanın yürürlüğe girdiği
tarihte Türk Telekom'da 399 sayılı Kanun Hükmünde Kararnameye tabi olarak
kadrolu veya sözleşmeli personel statüsünde çalışmakta olanlardan
isteyenlerin iş mevzuatına tabi personel statüsüne geçirileceği, iş
mevzuatına tâbi personel statüsüne geçmek istemeyenlerin mevcut statü,
sosyal ve özlük haklarıyla istihdamlarına devam olunacağı kurala
bağlanarak, iş mevzuatına geçmek istemeyenlerin mevcut statü, sosyal ve
özlük haklarının korunmuş olduğu; hisselerin fiilen devredildiği ve
Telekomünikasyon Hizmetlerinin Yürütülmesine İlişkin İmtiyaz Sözleşmesi'nin
imzalandığı 14.11.2005 tarihinden sonra, hisselerinin yüzde elliden fazlası
özel hukuk tüzel kişisine geçen Türk Telekomun kamu kuruluşu niteliğini
kaybettiği; ancak, 406 sayılı Yasa'nın Ek 29. maddesinin, 5398 sayılı
Kanun'un 14. maddesi ile değişik birinci fıkrasında, özelleştirme tarihi
itibarıyla Türk Telekom'da çalışmakta olan personelin haklarının korunması
amacıyla, hukuki statülerini ve kamu kurumlarına nakil olanaklarını
belirleyen bazı özel düzenlemelere yer verildiği, buna göre Türk Telekom
hisselerinin devri sonucu kamu payının yüzde ellinin altına düşmesi
durumunda; Türk Telekom'da, Ek 22. maddenin (a) bendinin bu Kanunla
yürürlükten kaldırılan hükümleri uyarınca belirlenen aslî ve sürekli
görevlerde çalışmakta olanlar ile 399 sayılı KHK'ye tâbi olarak kadrolu
veya sözleşmeli personel statüsünde çalışanlar ve kapsam dışı personelin,
kamu görevlerinden yüz seksen gün aylıksız izinli sayılacağı, aynı maddeye
göre, bu personelin belirtilen süre içinde Türk Telekom'da çalışmaya devam
edeceği, malî ve özlük haklarının Türk Telekom tarafından karşılanacağı, belirtilen
süre içinde nakle tâbi personelden Türk Telekom tarafından hizmetine
ihtiyaç duyulmayanların, tespit edildikleri tarihten, kendi isteği ile
nakil talep edenlerin ise talep tarihinden itibaren en geç doksan gün
içinde nakil için Türk Telekom tarafından Devlet Personel Başkanlığına
bildirilecekleri; anılan yasal düzenlemeler karşısında Telekom AŞ.'nin özelleştirilmesi
sonucunda, işlevsel görevlerde bulunan ve ikamesi kısa sürede imkansız
personelin isteklerine bağlı olarak makul bir süre kamu görevlerinden
aylıksız izinli sayılarak özel hukuk tüzel kişisinde çalışmalarına olanak
sağlandığının anlaşıldığı, buna göre, söz konusu personelin, aylıksız
izinli olarak geçen sürede kamu personeli statülerinin devam ettiği; diğer
yandan,imtiyaz Sözleşmesi ile bir kamu hizmetini yürütmek hakkını elde eden
davalı şirkete, devir sonrasında yetişmiş personel yetersizliği nedeniyle
doğabilecek aksaklıkların önüne geçilebilmesi için, 406 sayılı Yasa
hükümleri ile tanınan ayrıcalıkların sonucu olarak da, bünyesinde belli
süre ile çalışmaya devam eden söz konusu personelin kamu kuramlarına naklen
atanmasının sağlanması amacıyla kimi görevler yüklenmiş olduğu; bu görevler
kapsamında 406 sayılı Yasa hükümleri uyarınca davalı şirket tarafından, hak
sahibi personelinin Devlet Personel Başkanlığı'na bildirmesi, bildirim ile
beraber personelin nakledileceği kamu kurumunda yararlanacağı parasal
haklara esas olmak üzere memur maaş nakil ilmühaberi düzenlenmesi,
personelin ilişiğinin kesilmesi gibi işlemlerin bulunduğu; sayılan
işlemlerin, idare hukuku alanında hukuki sonuçlar doğurduğu ve ilgili
personelin nakledilecekleri kurumdaki statülerini, özlük ve parasal
haklarını belirlemekte esas alındığı; belirtilen nitelikleriyle, söz konusu
işlemlerin kamu personeli hakkında ve idare hukuku alanında tesis edilmiş
birer idari işlem niteliğinde olduklarının anlaşıldığı; öte yandan, davalı
şirketin belirtilen statüsü ve özel yasa hükümleri gereğince bazı kamusal
ayrıcalıklara ve yükümlülüklere sahip olması nedeniyle herhangi bir özel hukuk
tüzel kişisinden farklı bir hukuki statü içinde bulunduğunun anlaşıldığı,
bu nedenle diğer özel hukuk tüzel kişilerinden farklı bir ilişkisi bulunan
tüzel kişilerin bazı işlemlerinin, nitelikleri esas alınmak suretiyle de
idari işlem niteliğinde bulunduğu; o halde, imtiyaz sözleşmesi ile bir kamu
hizmetini yürütmekle görevli ve yetkili kılınması nedeniyle, diğer özel
hukuk tüzel kişilerinden farklı olarak kimi kamusal ayrıcalıklara ve
yükümlülüklere tabi olan, 406 sayılı Yasa hükümleri ile kamu kurumlarına
nakil hakkı bulunan diğer bir ifade ile kapsam dışı nakle tabi personeli
ile ilgili olarak bazı kamusal görevler yüklenen davalı şirketin,
belirtilen görevleri kapsamında tesis ettiği işlemlerin idari işlem
niteliğinde olduğu ve bu işlemlerden kaynaklanan uyuşmazlıkların idari
yargının görevinde bulunduğunun kabul edilmesi gerektiği; somut
uyuşmazlıkta özelleştirmeden önce statü hukuku hükümlerine tabi davacı
niteliğindeki personelin, özelleştirme sonrası belirli bir süre içinde
davalı ile özel hukuk hükümlerine tabi olarak iş sözleşmesi kapsamında
çalıştırıldığı, nakledildiğinde tekrar statü hukuku kapsamına girdiği;
davacının iş sözleşmesi ile çalıştığı dönemde, davalı şirkete davacının
ücreti konusunda “artış oranının, kamudaki memur maaş artış oranında”
olacağı yönünde yükümlülük getirildiği gibi, 406 sayılı Yasa hükümleri
uyarınca davalı şirkete, hak sahibi personeli Devlet Personel Başkanlığına
bildirmesi; bildirim ile beraber personelin nakledileceği kamu kurumunda
yararlanacağı parasal haklara esas olmak üzere memur maaş nakil ilmühaberi
düzenlenmesi; personelin ilişiğinin kesilmesi gibi işlemler yaptırıldığının
görüldüğü; bu işlemlerin idare hukuku alanında hukuki sonuçlar doğurduğu ve
ilgili personelin nakledilecekleri kurumdaki statülerini, özlük ve parasal
haklarını belirlediği, söz konusu işlemlerin kamu personeli hakkında ve
idare hukuku alanında tesis edilmiş birer idari işlem niteliğinde
olduklarının açık olduğu, idari işlemlerle ilgili uyuşmazlığın ise adli
yargı yerinde değil, idari yargı yerinde çözümlenmesi ve 5473 sayılı
Kanundan kaynaklanan ek ödeme alacağının tahsili istemiyle, anılan idareye
karşı açılan davalarda, idari yargı yerinin görevli olduğunun kabul
edilmesi gerektiği; nitekim, Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulu'nun
07.04.2011 gün 2011/55 E. 2011/205 K. sayılı kararında da kamusal görevler
yüklenen davalı şirketin bu görevleri kapsamında, 5473 sayılı Kanun gereği
tesis ettiği işlemlerin idari işlem niteliğinde olduğu ve bu işlemlerden kaynaklanan
uyuşmazlıkların idari yargının görevinde bulunduğuna karar verilmiş olduğu;
bu durumda mahkemece; somut uyuşmazlıkta idari yargı mahkemelerinin görevli
olduğunun kabulü ile bu doğrultuda karar verilmesi gerekirken, yanılgılı
değerlendirme ile önceki kararda direnilmesinin usul ve yasaya aykırı
olduğu gerekçesiyle; Diyarbakır 2. İş Mahkemesi’nin direnme kararının
bozulmasına karar vermiştir.
DİYARBAKIR
2. İŞ MAHKEMESİ; 26.4.2013 gün, E:2013/300, K:2013/307 sayı ile, Yargıtay
Hukuk Genel Kurulu'nun bozma ilamına uymak suretiyle davanın görev yönünden
reddine karar vermiş, bu karar kesinleşmiştir.
Davacı
vekili aynı istemle bu kez idari yargı yerinde dava açmıştır.
DİYARBAKIR
2. İDARE MAHKEMESİ: 14.6.2013 gün ve E:2013/1740, K:2013/738 sayı ile,
telekomünikasyon şebekeleri üzerinden sunulan ulusal ve uluslararası ses
iletimini ihtiva eden telefon hizmetlerini 31.12.2003 tarihine kadar
“tekel” olarak yürütmekle görevli kılınan ve çoğunluk hisseleri kamuya ait
bulunan Türk Telekom’un, tekel kapsamında kamu hizmeti yürüten, ancak
kuruluş yasasındaki son düzenlemeler ile kendine özgü statüye sahip olan ve
sermayesindeki kamu payı %50’nin altına düşünceye kadar kamu kuruluşu
niteliğini taşıyan bir kuruluş olduğu; özelleştirme kapsamında bulunan Türk
Telekomünikasyon A.Ş.’deki tamamı Hâzineye ait bulunan hisselerden %
55’inin, 14.11.2005 tarihli Hisse Satış Sözleşmesi ile Ojer
Telekomünikasyon A.Ş.’ye satıldığı; dava dosyasının incelenmesinden; davacı
ile davalı kurum arasında, davalı kurum özel hukuk tüzel kişiliği
kazandıktan sonra iş akdi sözleşmesi imzalandığı, maaşına eklenmeyerek
03.6.2006-15.9.2007 tarihleri arası Yüksek Planlama Kurulu Kararları ve
enflasyon farkından kaynaklı zararın tazmini istemiyle Diyarbakır 2. İş
Mahkemesi'nin E.2013/300 esasına kayden açılan davanın 24.04.2013 tarih,
Karar No:2013/307 sayılı karar ile idari yargının görevli olduğu
gerekçesiyle görev yönünden reddedilmesi üzerine bakılan davanın
açıldığının anlaşıldığı; incelenen uyuşmazlıkta, uyuşmazlığın kaynaklandığı
dönem ve İş Mahkemesinde alacak davasının yapıldığı dönemde davalı
mevkiinde kamu kuruluşu niteliği taşımayan Türk Telekomünikasyon A.Ş.'nin
olması ve davacının iş akdi imzalamış bir işçi statüsünde olması karşısında,
idari yargı yetkisi kapsamında açılmış bir idari dava bulunduğundan söz
etmek olanaksız olduğundan; uyuşmazlığın, özel hukuk hükümlerine göre görüm
ve çözümünde adli yargı yerinin görevli olduğu sonucuna varıldığı gerekçesiyle;
davanın 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanununun 15/1-a. maddesi hükmü
uyarınca görev yönünden reddine karar vermiş; bu karara karşı yapılan
itiraz üzerine Diyarbakır Bölge İdare Mahkemesi 2.10.2013 gün ve
E:2013/1702, K:2013/1653 sayı ile hükmün onanmasına karar vermiş; karar
düzeltme istemi Diyarbakır Bölge İdare Mahkemesinin 31.1.2014 gün ve
E:2014/32, K:2014/259 sayılı kararı ile reddedilmiş ve Mahkeme kararı
kesinleşmiştir.
İNCELEME VE GEREKÇE: Uyuşmazlık Mahkemesi
Hukuk Bölümü’nün, Serdar ÖZGÜLDÜR’ün Başkanlığında, Üyeler: Eyüp Sabri
BAYDAR, Ali ÇOLAK, Sıddık YILDIZ, Nurdane TOPUZ, Ayhan AKARSU ve Mehmet AKBULUT’un
katılımlarıyla yapılan 5.5.2014 günlü toplantısında;
l-İLK İNCELEME: Dosya üzerinden 2247 sayılı Yasa’nın 27.
maddesi uyarınca yapılan incelemeye göre; adli ve idari yargı yerleri
arasında 2247 sayılı Yasa’nın 14.maddesinde öngörülen biçimde olumsuz görev
uyuşmazlığı doğduğu, idari yargı dosyasının, davacı vekilinin talebi
üzerine, adli yargı dosyası da temin edilmek suretiyle, Uyuşmazlık
Mahkemesi’ne gönderildiği ve usule ilişkin herhangi bir noksanlık
bulunmadığı anlaşıldığından görev uyuşmazlığının esasının incelenmesine oy
birliği ile karar verildi.
II-ESASIN İNCELENMESİ: Raportör-Hakim Taşkın ÇELİK’in,
davanın çözümünde adli yargının görevli olduğu yolundaki raporu ile
dosyadaki belgeler okunduktan; ilgili Başsavcılarca görevlendirilen Yargıtay
Cumhuriyet Savcısı Mehmet BAYHAN ile Danıştay Savcısı Mehmet Ali GÜMÜŞ’ün
davada adli yargının görevli olduğu yolundaki sözlü açıklamaları da
dinlendikten sonra GEREĞİ GÖRÜŞÜLÜP DÜŞÜNÜLDÜ:
Dava, davalı kurumda görev yapmakta iken,406 sayılı
Yasa'nın Ek-29. maddesi ile 4046 sayılı Yasa'nın 22.maddesine göre adı
Devlet Personel Başkanlığına bildirilen, sonrasında başka bir kamu kurumu
emrine atanan davacı tarafından, maaş nakil ilmühaberinin yanlış
düzenlendiği iddiasıyla yeniden düzenlenmesi ve bundan kaynaklı olduğu
iddia olunan zararın tazmini istemiyle açılmıştır.
1953 tarih ve 6145
sayılı Yasa ile, Türkiye Cumhuriyeti Posta, Telgraf ve Telefon İşletmesi
kurulmuş; 1924 tarih ve 406 sayılı Telgraf ve Telefon Kanunu’nun 10.6.1994
tarih ve 4000 sayılı Yasa’yla değiştirilen 1. maddesi ile, posta ve telgraf
tesis ve işletmesine ilişkin hizmetler, Posta İşletmesi Genel Müdürlüğü’nce
(P.İ), telekomünikasyon hizmetleri ise, “Türk Telekomünikasyon Anonim
Şirketi (Şirket)” tarafından yürütülecek şekilde yeniden yapılandırılmıştır.
27.1.2000 tarih ve 4502 sayılı Yasa’nın 1. maddesi
ile, 406 sayılı Yasa’nın 1. maddesine eklenen dokuzuncu fıkrada, “Türk
Telekom, bu Kanun ve özel hukuk hükümlerine tabi bir anonim şirkettir. Kamu
İktisadi Teşebbüslerinin kuruluş, teşkilât ve faaliyetleri ile ilgili
mevzuat Türk Telekom’a uygulanmaz. Sadece, Türkiye Büyük Millet Meclisi
denetimine ilişkin 2.4.1987 tarihli ve 3346 sayılı Kanunun 9 uncu maddesi
hükümleri uygulanır” denilmiş; anılan fıkra hükmü, 12.5.2001 tarih ve 4673
sayılı Yasa’nın 1. maddesi ile değiştirilmiş ve “Türk Telekom, bu Kanun ve
özel hukuk hükümlerine tabi bir anonim şirkettir. Bu Kanun hükümleri saklı
kalmak üzere, kamu iktisadi teşebbüsleri de dahil, sermayesinin yarısından
fazlası kamuya ait olan kamu kurum, kuruluş ve ortaklıklarına uygulanan mevzuat
Türk Telekom’a uygulanmaz. Sermayesinin yarısından fazlası kamuda kaldığı
sürece, Türkiye Büyük Millet Meclisi denetimine ilişkin 2.4.1987 tarihli ve
3346 sayılı Kanunun 9 uncu maddesi hükümleri uygulanır.16.7.1965 tarihli ve
697 sayılı Kanun ile milli güvenlik ve kamu düzeniyle sıkıyönetim ve
seferberlik hallerinde telekomünikasyon hizmetlerinin yürütülmesine ilişkin
özel kanunların hükümleri saklıdır”; Ek 29. maddesinin 3.7.2005 gün ve 5398
sayılı Kanun’un 14. maddesi ile değişik birinci fıkrasında, “Türk Telekom
hisselerinin devri sonucu kamu payının yüzde ellinin altına düşmesi
durumunda; Türk Telekomda ek 22 nci maddenin (a) bendinin bu Kanunla
yürürlükten kaldırılan hükümleri uyarınca belirlenen aslî ve sürekli
görevlerde çalışmakta olanlar ile 22.1.1990 tarihli ve 399 sayılı Kanun
Hükmünde Kararnameye tâbi olarak kadrolu veya sözleşmeli personel
statüsünde çalışanlar ve kapsam dışı personel, kamu görevlerinden yüzseksen
gün aylıksız izinli sayılır…” denilmiştir.
Öte
yandan; 406 sayılı Yasa’nın 4502 sayılı Yasa ile değişik 2. maddesinin (c)
bendinin birinci alt bendinin birinci cümlesinde, “Türk Telekom;
telekomünikasyon şebekeleri üzerinden sunulan ulusal ve uluslararası ses
iletimini ihtiva eden telefon hizmetlerini, 31.12.2003 tarihine kadar bu
Kanun ve görev sözleşmesi çerçevesinde tekel olarak yürütür” denildikten
sonra, anılan (c) bendinin birinci alt bendine 12.5.2001 tarih ve 4673
sayılı Yasa ile eklenen üçüncü cümlede, “Ancak, Türk Telekom’daki kamu payı
%50’nin altına düştüğünde, Türk Telekom’un tüm tekel hakları 31.12.2003
tarihinden önce de olsa ortadan kalkmış olur” denilmiş; 4502 sayılı
Yasa’nın Geçici 3. maddesi ile de Türk Telekomünikasyon A.Ş., 233 sayılı
KHK’nin ekindeki “B-Kamu İktisadi Kuruluşları (KİK)” bölümünde yer alan
kuruluşlar listesinden çıkarılmıştır.
Bu
düzenlemeler birlikte değerlendirildiğinde, telekomünikasyon şebekeleri
üzerinden sunulan ulusal ve uluslararası ses iletimini ihtiva eden telefon
hizmetlerini 31.12.2003 tarihine kadar “tekel” olarak yürütmekle görevli
kılınan ve çoğunluk hisseleri kamuya ait bulunan Türk Telekom’un, tekel
kapsamında kamu hizmeti yürüten, ancak kuruluş yasasındaki son düzenlemeler
ile kendine özgü statüye sahip olan ve sermayesindeki kamu payı %50’nin altına
düşünceye kadar kamu kuruluşu niteliğini taşıyan bir kuruluş olduğu
tartışmasızdır.
Özelleştirme
kapsamında bulunan Türk Telekomünikasyon A.Ş.’deki tamamı Hazineye ait
bulunan hisselerden % 55’i, Bakanlar Kurulu’nun 25.7.2005 tarih ve
2005/9146 sayılı “Türk Telekomünikasyon Anonim Şirketi (Türk Telekom)’nin %
55 Oranındaki Hissesinin Blok Olarak Satışına İlişkin Nihai Devir
İşlemlerine Dair Kararın Yürürlüğe Konulması Hakkında Karar”ı uyarınca,
14.11.2005 tarihli Hisse Satış Sözleşmesi ile (6.550.000.000 USD. bedelle)
Ojer Telekomünikasyon A.Ş.’ne satılmıştır.
Bu
sürece paralel olarak Türk Telekom personelinin durumu incelendiğinde:
Türk
Telekom A.Ş., 4502 sayılı Yasa’nın 29.1.2000 tarih ve 23948 sayılı Resmi
Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe girdiği dikkate alındığında, 29.1.2000
tarihi itibariyle 233 sayılı KHK kapsamı
dışında kalmış ve anılan KHK eki cetvellerden çıkarılmış olması nedeniyle,
Uyuşmazlık Mahkemesi Genel Kurulu’nun
22.1.1996 gün ve E:1995/1, K:1996/1 sayılı ve özelleştirme
kapsamında bulunan kamu iktisadi teşebbüslerinde
sözleşmeli veya kapsam dışı statüde çalışan personelin kurumları ile olan
ilişkilerinden doğan anlaşmazlıkların çözüm yerinin idari yargı olduğu yolundaki
İlke Kararı kapsamı dışında değerlendirilmesi gerekmektedir.
Anılan
4502 sayılı Yasa’nın 13. maddesi ile 406 sayılı Yasa’ya eklenen Ek 22.
maddenin (a) bendinde, “a) Personelin statüsü: Telekomünikasyon
hizmetlerinin gerektirdiği asli ve sürekli görevler telekomünikasyon
alanında sekiz yıl tecrübeye sahip ve en az dört yıllık yüksek öğrenim
görmüş bir genel müdür ile kadro, unvan, derece ve sayıları Yönetim
Kurulunun önerisi ve Bakanlığın teklifi üzerine bu Kanunun yürürlüğe
girdiği tarihten itibaren yüzseksen gün içerisinde Bakanlar Kurulu Kararı
ile belirlenen kadrolarda istihdam edilen personel eliyle yürütülür. Bu
personel hakkında bu Kanunda öngörülen hükümler saklı kalmak üzere 399
sayılı Kanun Hükmünde Kararname hükümleri uygulanır. Bunların dışında kalan
personel iş mevzuatı uyarınca istihdam edilir. İş mevzuatına göre istihdam
edilenlere ilişkin kayıt ve şartlar Yönetim Kurulu tarafından tayin olunur”
hükmüne yer verilmiş; bu bent hükmü, 4673 ve 5189 sayılı Yasalarla yapılan
değişiklikler sonucunda; “a) Personelin statüsü: (Ek ibare:
12.5.2001-4673/6. md.) Türk Telekomdaki kamu payı %50’nin altına düşünceye
kadar, Türk Telekom Yönetim Kurulu üyeliklerine atanacaklarda Devlet
memurluğuna atanabilme genel şartlarına sahip olma ve en az dört yıllık
yüksek öğrenim görme şartları aranır. (Mülga ikinci ve üçüncü cümle:
16.6.2004-5189/12 md.) Bunların dışında kalan personel iş mevzuatı uyarınca
istihdam edilir. İş mevzuatına göre istihdam edilenlere ilişkin kayıt ve
şartlar Yönetim Kurulu tarafından tayin olunur” hükmünü almış; aynı
maddenin (b) bendinin ikinci paragrafında da iş mevzuatına tabi olan Türk
Telekom çalışanlarının aylık ücretlerinin kendilerini atamaya yetkili olan
Yönetim Kurulu tarafından tespit olunacağı kurala bağlanmıştır.
406
sayılı Yasa’nın anılan Ek 22.maddesi uyarınca, Türk Telekom A.Ş. Genel
Müdürlüğü’ne ait asli ve sürekli kadrolar belirlenerek 4.4.2000 tarih ve
24010 (Mükerrer) sayılı R.G. de yayımlanan 31.3.2000 tarih ve 2000/331
sayılı Bakanlar Kurulu Kararı ekinde yer alan listede: merkez teşkilatı
için 100 ve taşra teşkilatı için 100 (6 Bölge Müdürü, 12 Bölge Müdür
Yardımcısı ve 82 İl Telekom Müdürü) kadro ihdas edilmiş; öte yandan, aynı
Yasa maddesinin verdiği yetkiye dayanılarak hazırlanan “Türk
Telekomünikasyon A.Ş. Kapsam Dışı Personel Yönetmeliği” adı altındaki düzenleme,
Yönetim Kurulunun 31.8.2000 tarih ve 407 sayılı kararıyla kabul edilmek
suretiyle yürürlüğe konulmuştur.
Kanunla,
Kurumda görev yapan personelden asli ve sürekli görev yapacak olanları
kadro unvanı itibariyle belirlemek konusunda Bakanlar Kurulu'na yetki
verildiği açıktır. Bu yetki 4502 sayılı Kanun’un yürürlüğe girdiği
29.1.2000 tarihi ile 5189 sayılı Kanun’un yürürlüğe girdiği 2.7.2004
tarihleri arasında geçerli olmuştur.
Anayasa’nın
128. maddesinde, “Devletin, kamu iktisadî teşebbüsleri ve diğer kamu tüzelkişilerinin
genel idare esaslarına göre yürütmekle yükümlü oldukları kamu hizmetlerinin
gerektirdiği aslî ve sürekli görevler, memurlar ve diğer kamu görevlileri
eliyle görülür” denilmiştir.
406
sayılı Yasa’nın Ek 29. maddesinin 3.7.2005 tarih ve 5398 sayılı Kanun’la
değişik birinci fıkrasında, “Türk Telekom hisselerinin devri sonucu kamu
payının yüzde ellinin altına düşmesi durumunda; Türk Telekomda ek 22 nci
maddenin (a) bendinin bu Kanunla yürürlükten kaldırılan hükümleri uyarınca
belirlenen asli ve sürekli görevlerde çalışmakta olanlar ile 22.1.1990
tarihli ve 399 sayılı Kanun Hükmünde Kararnameye tabi olarak kadrolu veya
sözleşmeli personel statüsünde çalışanlar ve kapsam dışı personel, kamu
görevlerinden yüzseksen gün aylıksız izinli sayılır. Bu personel belirtilen
süre içinde Türk Telekomda çalışmaya devam eder ve hisse devir tarihinden
nakli için Devlet Personel Başkanlığına bildirildikleri tarihe kadarki
aylık ücret, harcırah, sağlık giderleri, cenaze giderleri ve ölüm yardımı
ile diğer mali ve özlük hakları Türk Telekom tarafından karşılanır…”
denilerek, yasa koyucu tarafından Türk Telekom’da 22.1.1990 tarihli ve 399
sayılı Kanun Hükmünde Kararnameye tabi olarak sözleşmeli personel
statüsünde çalışanlar ile kapsam dışı personel, kamu personeli sayılmıştır. Olayda, davalının hisse devir
(14.11.2005) tarihinde davalı kuruluşta çalışmakta iken, 406 sayılı
Yasa'nın Ek-29. maddesi ile 4046 sayılı Yasa'nın 22. maddesine göre adı
Devlet Personel Başkanlığına bildirilen ve sonrasında başka bir kamu kurumu
emrine atanan davacı tarafından, maaş nakil ilmühaberinin yeniden
düzenlenmesi ve yanlış düzenlenmesi sebebiyle uğranıldığı iddia olunan
zararın tazmini istemiyle 3.6.2011 tarihinde dava açılmıştır. 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü
Kanunu’nun “İdari Dava Türleri ve İdari Yargı Yetkisinin Sınırı” başlıklı
2. maddesinin değişik 1 numaralı bendinde:
“a) (Değişik: 8.6.2000-4577/5 md.) İdari işlemler
hakkında yetki, şekil, sebep, konu ve maksat yönlerinden biri ile hukuka
aykırı olduklarından dolayı iptalleri için menfaatleri ihlal edilenler
tarafından açılan iptal davaları,
b) İdari
eylem ve işlemlerden dolayı kişisel hakları doğrudan muhtel olanlar
tarafından açılan tam yargı davaları,
c)
(Değişik: 18.12.1999-4492/6 md.) Tahkim yolu öngörülen imtiyaz şartlaşma ve
sözleşmelerinden doğan uyuşmazlıklar hariç, kamu hizmetlerinden birinin
yürütülmesi için yapılan her türlü idari sözleşmelerden dolayı taraflar
arasında çıkan uyuşmazlıklara ilişkin davalar” idari dava türleri olarak
sayılmış olup;kural olarak, idari yargıda ancak Devlete ve kamu tüzel
kişilerine karşı açılan davalara bakılabilir.
Buna
göre, iptali istenilen işlemin tesis edildiği ve davanın açıldığı tarihte
davalı mevkiinde kamu kuruluşu niteliği taşımayan Türk Telekomünikasyon
A.Ş.'nin olması karşısında, idari yargı yetkisi kapsamında açılmış bir
idari dava bulunduğundan söz etmek olanaksız olduğundan, uyuşmazlığın, özel
hukuk hükümlerine göre görüm ve çözümünde adli yargı yerinin görevli olduğu
sonucuna varılmıştır.
Açıklanan nedenlerle,
davanın görüm ve çözümünde adli yargı görevli olduğundan Diyarbakır 2. İş
Mahkemesinin görevsizlik kararının kaldırılması gerekmiştir.
SONUÇ :
Davanın çözümünde ADLİ YARGININ görevli olduğuna, bu nedenle Diyarbakır 2.
İş Mahkemesinin 26.4.2013 gün, E:2013/300, K:2013/307 sayılı GÖREVSİZLİK
KARARIN KALDIRILMASINA, 5.5.2014 gününde OY BİRLİĞİ İLE KESİN OLARAK karar
verildi.
—— • ——
Uyuşmazlık Mahkemesi
Başkanlığından:
37-ESAS NO : 2014/567
KARAR NO: 2014/598
KARAR TR : 05.05.2014
(Hukuk Bölümü)
ÖZET :
Uzm.J.III.Kad.Çvş. olan davacıların murisinin Afşin İlçe J.K.lığı emrinde
görev yaptığı sırada, 30.07.2011 tarihinde Kahramanmaraş, Afşin İlçe
J.K.lığına ait J.Trafik Timinin Ekinözü Gaziler köyünde meydana gelen
ölümlü trafik kazasına müdahale etmesinden sonra birliğe dönerken, terör
örgütü mensuplarınca yapılan silahlı saldırı sonucu şehit olması üzerine,
müteveffanın eşi ve çocuğu tarafından meydana geldiği belirtilen maddi ve
manevi zararın tazmini istemiyle açılan davanın ASKERİ İDARİ YARGI YERİNDE
çözümlenmesi gerektiği hk.
K A R A R
Davacılar
: 1- Z.Y., (Kendi adına Asaleten), 2- B.Y. (Velayeten)
Vekilleri
: Av. S.N.A. & Av. D.K. & Av. H.V.A.
Davalı :
İçişleri Bakanlığı
Vekili :
Av. V.D. (Adli Yargıda)
O L A
Y : Davacılar vekili dava
dilekçesinde özetle; davacılardan Z.Y.’ın eşi, B.Y.’ın ise babası olan
Uzman Jandarma Çavuş A.Y.’ın Afşin İlçe Jandarma Komutanlığı’nda
(Afşin/Kahramanmaraş) görev yaparken 30/07/2011 tarihinde jandarma trafik
timi olarak Ekinözü-Gaziler köyünde meydana gelen ölümlü trafik kazasına
müdahale ettikten sonra birliğine dönerken saat 17:00 sıralarında terör
örgütü mensupları tarafından yapılan silahlı saldırıda yaralandığını,
kaldırıldığı hastanede kurtarılamayarak şehit olduğunu, davacıların bu olay
sebebiyle madden ve manen büyük zarara uğradıklarını, zararlarının tazmini
hususunda davalı idarenin sorumlu olduğunu ileri sürerek, fazlaya dair
haklar saklı kalmak kaydıyla şimdilik davacılardan Z.Y.için 70.000,00 TL,
maddi, 5.000,00 TL manevi, davacı B.Y. için ise 20.000,00 TL maddi ve
5.000,00 TL manevi olmak üzere toplam 100.000,00 TL tazminatın olay
tarihinden itibaren işleyecek yasal faizi ile birlikte davalıdan tahsiline
karar verilmesi istemiyle adli yargı yerinde dava açmıştır.
Ankara
14. Asliye Hukuk Mahkemesi: 12.09.2012 gün, E:2011/521, K:2012/367 sayı ile
özetle; ‘’… Davacıların, idarenin sorumluluğuna dayanarak zarar tazmini
istemiyle İçişleri Bakanlığı aleyhine açmış oldukları eldeki davada,
davanın idare hukukuna hakim olan idarenin mali sorumluluğu ilkesi üzerine
kurulu olduğu kuşkusuzdur. T.C Anayasasının 125/son fıkrasında yer alan
“İdare, kendi eylem ve işlemlerinden doğan zararı ödemekle yükümlüdür”
şeklinde hüküm uyarınca, idarenin Anayasa ve yasalardan aldığı yetkilerle ve
kamusal yöntemlerle yaptığı hizmetlerden, bu hizmetlerin kurulması ve
işletilmesinden doğan bireysel zararlarla idare ajanlarının verdiği
zararlar, hatta üçüncü kişilerin bu hizmetle ilgili eylemlerinin doğurduğu
zararların idarece giderilmesi kabul edilmektedir. Böylece, idarenin
sorumluluğu kusurlu davranış nedenini aşarak kusursuz sorumluluk hallerini
de kapsayan bir genişlik kazanırken diğer yandan zarar verici eylemi
yapanla idare arasında bir ilişkinin bulunmadığı bazı hallerde dahi
idarenin sorumlu tutulması kabul edilmektedir. 2577 sayılı İdari Yargılama
Usulü Kanununda ve 1602 sayılı Askeri Yüksek İdare Mahkemesi Kanununda
“İdari eylem ve işlemlerden dolayı kişisel hakları muhlel olanlar
tarafından açılan tam yargı davaları” idari dava türleri arasında
gösterilmiştir. Hal böyle olunca, davacıların yakını olan asker kişinin
görevli olduğu hizmet nedeniyle şehit olması nedeniyle davacıların ancak
askeri idari yargıda açılacak tam yargı davası yoluyla idarenin tazmin
sorumluluğuna ilişkin esaslar çerçevesinde talepte bulunabilecekleri her
türlü duraksamadan uzaktır. ‘’ demek suretiyle davanın,askeri idari yargı
yerinde görülmesi gerektiğinden bahisle, görev yönünden reddine karar
vermiştir.
İş bu
karara karşı yapılan temyiz başvurusu üzerine Yargıtay 4. Hukuk Dairesi
15.05.2013 gün ve E:2013/5042, K:2013/8828 sayı ile özetle hükmün
onanmasına karar vermiş ve karar kesinleşmiştir.
Davacı
vekili aynı istemle bu kez askeri yüksek idare mahkemesinde dava açmıştır.
AYİM 2.
Dairesi: 11.09.2013 gün ve E:2013/1155, K:2013/1025 sayı ile özetle;
‘’…davacıların yakınının jandarma trafik timinde görevli olduğu ve
(Kahramanmaraş/Afşin İlçesi) Ekinözü-Gaziler Köyünde meydana gelen ölümlü
trafik kazasına müdahale ederek birliğine dönüşü sırasında terör örgütü
mensupları tarafından yapılan silahlı saldırı sonucu şehit olduğu, böylece
davacıların yakınlarının şehit olması ile sonuçlanan eylemin, müteveffanın
jandarmanın “adli görevi” olarak tanımlanan “işlenmiş suçlarla ilgili
olarak kanunlarda belirtilen işlemleri yapma ve bunlara ilişkin adli
hizmetleri yerine getirme” görevi sırasında meydana geldiği, bir başka
ifadeyle davacıların yakınlarının şehit olmasıyla neticelenen olayın,
Jandarmanın “askeri görevleri"; olarak tanımlanan, Askeri kanun ve
nizamların gereği görevlerle Genelkurmay Başkanlığınca verilen görevlerin
yerine getirilmesi sebebiyle değil, işlenmiş suçlarla ilgili olarak
kanunlarda belirtilen işlemlerin yapılması ve bunlara ilişkin adli
hizmetlerin yerine getirilmesi esnasında, yani adli görevin ifası esnasında
meydana geldiği, anlaşılmıştır.
Bu
itibarla, zararın bir askeri hizmetin ifası sırasında meydana gelmediği,
dolayısıyla da dava konusu eylemin askeri hizmete ilişkin bulunma şartının
gerçekleşmediği anlaşılmakla, iş bu davanın çözümünün Mahkememizin görevi
dışında kaldığı ve davanın görüm ve çözüm yerinin Adli Yargı yeri olduğu
sonucuna varılmıştır. ‘’ demek suretiyle, davanın adli yargı yerinde
görülmesi gerektiğini belirterek, görev yönünden reddine karar vermiştir.
İş bu
karara karşı yapılan karar düzeltme istemi üzerine AYİM 2. Daire Başkanlığı
12.02.2014 gün ve E:2014/264, K:2014/162 sayı ile karar düzeltme isteminin
reddine karar vermiş ve karar kesinleşmiştir.
İNCELEME VE GEREKÇE :
Uyuşmazlık Mahkemesi Hukuk Bölümü’nün, Serdar
ÖZGÜLDÜR’ün Başkanlığında, Üyeler: Eyüp Sabri BAYDAR, Ali ÇOLAK, Sıddık
YILDIZ, Nurdane TOPUZ, Ayhan AKARSU ve Mehmet AKBULUT’un katılımlarıyla
yapılan 5.5.2014 günlü toplantısında:
l-İLK İNCELEME: Dosya üzerinden 2247 sayılı
Yasa’nın 27. maddesi uyarınca yapılan incelemeye göre; adli ve askeri idari
yargı yerleri arasında 2247 sayılı Yasa’nın 14.maddesinde öngörülen biçimde
olumsuz görev uyuşmazlığı doğduğu,askeri idari yargı dosyasının, davacı
vekilinin talebi üzerine, adli yargı dosyası da temin edilmek suretiyle,
Uyuşmazlık Mahkemesi’ne gönderildiği ve usule ilişkin herhangi bir
noksanlık bulunmadığı anlaşıldığından görev uyuşmazlığının esasının
incelenmesine oy birliği ile karar verildi.
II-ESASIN İNCELENMESİ: Raportör-Hakim Selim Şamil
KAYNAK’ın, davanın çözümünde askeri idari yargı yerinin görevli olduğu
yolundaki raporu ile dosyadaki belgeler okunduktan; ilgili Başsavcılarca
görevlendirilen Yargıtay Cumhuriyet Savcısı Mehmet BAYHAN ile AYİM Savcısı
Nihat POLAT’ın davada askeri idari yargının görevli olduğu yolundaki sözlü
ve yazılı açıklamaları da dinlendikten sonra GEREĞİ GÖRÜŞÜLÜP DÜŞÜNÜLDÜ:
Dava,
Uzm.J.III.Kad.Çvş. A.Y.’ın, Afşin İlçe J.K.lığı emrinde görev yaptığı
sırada, 30.07.2011 tarihinde Kahramanmaraş, Afşin İlçe J.K.lığına ait
J.Trafik Timinin Ekinözü Gaziler köyünde meydana gelen ölümlü trafik
kazasına müdahale etmesinden sonra birliğe dönerken, saat 17.00 sularında
terör örgütü mensuplarınca yapılan silahlı saldırı sonucu şehit olması
üzerine, müteveffanın eşi ve çocuğu tarafından meydana geldiği belirtilen maddi
ve manevi zararın tazmini istemiyle açılmıştır.
6100
sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 3. maddesinde, her türlü idari eylem
ve işlemler ile idarenin sorumlu olduğu diğer sebeplerin yol açtığı vücut
bütünlüğünün kısmen veya tamamen yitirilmesine yahut kişinin ölümüne bağlı
maddi ve manevi zararların tazminine ilişkin davalara asliye hukuk
mahkemelerinin bakacağı hükmüne, geçici 1. maddesinde ise, bu Kanunun yargı
yolu ve göreve ilişkin hükümlerinin, Kanunun yürürlüğe girmesinden önceki
tarihte açılmış olan davalarda uygulanmayacağı hükmüne yer verilmiş, bu
Kanunun 3. maddesinin (1) numaralı fıkrasının birinci
cümlesinin iptali amacıyla açılan davada, Anayasa Mahkemesi, 16.2.2012
tarih ve E:2011/35, K:2012/23 sayılı kararıyla: dava konusu kuralla, sadece
kişinin vücut bütünlüğüne verilen maddi zararlar ile buna bağlı manevi
zararların ve ölüm nedeniyle oluşan maddi ve manevi zararların tazmini
konusunun kapsama alındığı ve bu tazminat davalarına bakma görevinin asliye
hukuk mahkemelerine verildiği; buna göre, aynı idari eylem ve işlemler ile
idarenin sorumlu olduğu diğer sebeplerden kaynaklanan zararların kapsama
alınmadığı; sorumluluk sebebi aynı olsa da bu zararların tazmini
davalarının idari yargıda görülmeye devam edeceği; bu durumda, idarenin
aynı yapı içinde aldığı kararın bir bölümünün idari yargıda bir bölümünün
adli yargıda görülmesinin yargılamanın bütünlüğünü bozacağı ayrıca iki ayrı
yargı kolunda görülen davalarda, idarenin sorumluluğu, bu sorumluluğun
kapsamı, idarenin tazmin yükümlülüğü konularında farklı sonuçlara
ulaşabileceği; esasen idare hukukunda var olan hizmet kusuru ve kusursuz
sorumluluk kavramlarının, kişilerin gördüğü zararların tazmininde
kullanılan ve kişilerin idare karşısında korunma kapsamını genişleten
kavramlar olduğu; idare hukukunda, idarenin hiçbir kusuru olmasa da sosyal
risk, terör eylemleri, fedakarlığın denkleştirilmesi gibi kusursuz
sorumluluğa ilişkin kavramlara dayanılarak kişilerin uğradığı zararların
tazmin edilmesinin mümkün olduğu, özel hukuk alanındaki kusursuz sorumluluk
hallerinin ise, belirli konular için düzenlendiği ve sınırlı olduğu;
idarenin idare hukuku esaslarına dayanarak tesis ettiği tartışmasız bulunan
eylem ve işlemler ile idarenin sorumlu olduğu diğer sebeplerden kaynaklanan
zararlara ilişkin davaların idari yargı yerlerinde görülmesi gerektiği; bu
nedenle, yukarıda belirtildiği gibi, aynı idari eylem, işlem veya
sorumluluk sebebinden kaynaklanan zararların tazminine ilişkin davaların
farklı yargı yerlerinde görülmesinde kamu yararı ve haklı neden olduğunun
söylenemeyeceği gerekçesiyle iptaline karar vermiştir.
Anayasa’nın
157. maddesinde,Askeri Yüksek İdare Mahkemesi’nin, askeri olmayan
makamlarca tesis edilmiş olsa bile, asker kişileri ilgilendiren ve askeri
hizmete ilişkin idari işlem ve eylemlerden doğan uyuşmazlıkların yargı
denetimini yapan ilk ve son derece mahkemesi olduğu; ancak, askerlik
yükümlülüğünden doğan uyuşmazlıklarda ilgilinin asker kişi olması şartının
aranmayacağı belirtilmiş; 1602 sayılı Askeri Yüksek İdare Mahkemesi
Kanunu’nun 25.12.1981 tarih ve 2568 sayılı Yasa ile değişik 20. maddesinin
birinci fıkrasında, “Askeri Yüksek İdare Mahkemesi Türk Milleti adına;
askeri olmayan makamlarca tesis edilmiş olsa bile, asker kişileri
ilgilendiren ve askeri hizmete ilişkin idari işlem ve eylemlerden doğan
uyuşmazlıkların ilk ve son derece mahkemesi olarak yargı denetimini ve
diğer kanunlarda gösterilen, görevleri yapar. Ancak, askerlik
yükümlülüğünden doğan uyuşmazlıklarda; ilgilinin asker kişi olması şartı
aranmaz” denilmiştir.
Buna
göre, Askeri Yüksek İdare Mahkemesi’nin bir davaya bakabilmesi için dava
konusu idari işlem veya eylemin “asker kişiyi ilgilendirmesi” ve “askeri
hizmete ilişkin bulunması” koşullarının birlikte gerçekleşmesi gerekmektedir.
1602
sayılı Yasa’nın değişik 20. maddesinde, Türk Silahlı Kuvvetlerinde görevli
bulunan veya hizmetten ayrılmış olan subay, askeri memur, astsubay, askeri
öğrenci, uzman çavuş, uzman jandarma çavuş, erbaş ve erler ile sivil
memurlar asker kişi sayılmaktadır.
Davacının
1602 sayılı Yasa’nın 20. maddesinde sayılan asker kişilerden olduğu ve bu
nedenle dava konusu eylemin asker kişiyi ilgilendirdiği tartışmasızdır.
Olayda,
eylemden dolayı zarar görenin asker kişi olduğunda tartışma yok ise de,
tazminatın konusunu oluşturan zararın jandarmanın eyleminden doğması
nedeniyle, yürütülen hizmetin niteliğinin incelenmesi gerekmektedir.
2803
sayılı Jandarma Teşkilat, Görev ve Yetkileri Kanunu’nun, 3. maddesinde,
jandarma “silahlı askeri bir güvenlik ve kolluk kuvveti” olarak tanımlanmış,
7. maddesinde, görevleri: a)Mülki, b)Adli, c)Askeri ve d)Diğer görevler
başlıkları altında tasnif edilmiştir.
Buna
göre; Jandarmanın sorumluluk alanlarında genel olarak görevleri şunlardır.
a)
Mülki görevleri;
Emniyet
ve asayiş ile kamu düzenini sağlamak, korumak ve kollamak, kaçakçılığı men,
takip ve tahkik etmek, suç işlenmesini önlemek için gerekli tedbirleri
almak ve uygulamak, ceza infaz kurumlan ve tutukevlerinin dış korunmalarını
yapmak.
b) Adli görevleri;
İşlenmiş
suçlarla ilgili olarak kanunlarda belirtilen işlemleri yapmak ve bunlara
ilişkin adli hizmetleri yerine getirmek.
c)
Askeri
görevleri;
Askeri
kanun ve nizamların gereği görevlerle Genelkurmay Başkanlığınca verilen
görevleri yapmak.
d) Diğer görevleri;
Yukarıda
belirtilen görevler dışında kalan ve diğer kanun ve nizam hükümlerinin
icrası ile bunlara dayalı emir ve kararlarla Jandarmaya verilen görevleri
yapmak şeklinde düzenleme içermektedir.
Olayda,
Davacıların kanuni yakını olan Uzm.J.III.Kad.Çvş. A.Y.’ın, adli görevlerden
sayılan trafik kazasına müdahale sonrasında, görev dönüşü teröristlerce
açılan ateş sonucu şehit olduğu anlaşılmaktadır. Uzm. J. Çvş. statüsündeki
davacının, mülki ve adli görevleri yerine getirdiği sırada, icap etmesine
bağlı olarak, terörle mücadele görevlerini de ifa etmesi gerekeceği
açıktır. Dolayısıyla, her ne kadar müteveffanın olay günü
görevlendirilmesinin nedeni meydana gelen bir trafik kazası ile ilgili
tahkikatı yürütmek olup, bu da 2803 sayılı Jandarma Teşkilat Görev ve Yetkileri
Kanununun 7/c maddesinde belirtilen ''askeri görev''lerden olmayıp, aynı
Kanun’un 7/b maddelerinde belirtilen ''adli görevler'' kapsamında olsa da,
meydana gelen şehitlik durumunun konusunu oluşturan olayda davacı
başlangıçta adli bir görev ile görevlendirilmiş olsa bile, zarar doğurucu
vefat olayı bu görev esnasında ve bu görevle ilgili olarak değil, bu
görevin dönüşünde maruz kalınan terör saldırısı sonucu meydana gelmiş
olduğundan, bu aşamadan sonra davacının görevinin, askeri kanun ve
nizamların gereği olan görevler kapsamında Kanun’un 7.maddesinin b bendinde
belirtilen ‘’ askeri ‘’ görevi olarak değerlendirilmesi, dolayısıyla söz
konusu eylemin askeri hizmete ilişkin olduğunun kabulü gerekmektedir.
Davada,
müteveffanın askerlik görevini yaparken şehit olduğu, bu olay neticesinde
meydana geldiği belirtilen maddi ve manevi zararın tazmini istemiyle
görülmekte olan davanın açıldığı anlaşılmakla, maddi ve manevi tazminata
konu olayın askeri bir görevin yürütülmesi sırasında doğması ve sonucunda
asker kişinin şehit olmuş olması karşısında olayda eylemin “askeri hizmete
ilişkin bulunması” ve “asker kişiyi ilgilendirmesi” koşullarının birlikte
gerçekleştiği anlaşılmıştır.
Belirtilen
durumlara göre ve olayda Anayasa’nın 157. ve 1602 sayılı Yasa’nın 20.
maddelerinde öngörülen, idari eylemin asker kişiyi ilgilendirmesi ve askeri
hizmete ilişkin bulunması koşulları birlikte gerçekleştiğinden, davanın
görüm ve çözümü Askeri Yüksek İdare Mahkemesi’nin görevine girmektedir.
Açıklanan nedenlerle davanın görüm ve çözümü askeri
idari yargı yerinin görevine girdiğinden Askeri Yüksek İdare Mahkemesi 2.
Dairesince verilen görevsizlik kararının kaldırılması gerekmiştir.
SONUÇ :
Davanın çözümünde ASKERİ İDARİ YARGI YERİNİN görevli olduğuna, bu nedenle
Askeri Yüksek İdare Mahkemesi 2. Dairesinin 11.09.2013 gün ve E:2013/1155,
K:2013/1025 sayılı GÖREVSİZLİK KARARININ KALDIRILMASINA, 5.5.2014 gününde
OY BİRLİĞİ İLE KESİN OLARAK karar verildi.
—— • ——
Uyuşmazlık Mahkemesi
Başkanlığından:
38-ESAS NO : 2014/570
KARAR NO: 2014/599
KARAR TR : 05.05.2014
(Hukuk Bölümü)
ÖZET :
Türk Telekomünikasyon A.Ş.’de çalışırken 4046 sayılı Yasa’nın 22. maddesi
uyarınca başka kuruma nakledilen davacının, maaş nakil ilmühaberinin iptali
ile, geriye dönük eksik ödemelerinin tamamının yasal faiziyle birlikte
ödenmesi istemiyle açtığı davanın, ADLİ YARGI YERİNDE çözümlenmesi
gerektiği hk.
K A R A R
Davacı :
M.G.
Vekili :
Av. M.R.Ç.
Davalı :
Türk Telekomünikasyon AŞ.
Vekili :
Av. S.D.
O L A Y
: Davacı vekili dava dilekçesinde özetle; davalı Türk Telekomünikasyon
AŞ.nin özelleştirme kapsamında 2005 yılında %55 lik hissesinin satışı ile
kamu kurumu niteliğini kaybedip Özel Tüzel Kişilik sıfatı kazanmış
olduğunu, fakat müvekkilinin de içerisinde olduğu devlet memurluğu
haklarının saklı kalıp, kurum yanında çalışmaya devam eden personelin de bulunduğunu,
Telekom’da bu durumda çalışanlarla kanun gereği ve yapılan sözleşme gereği
kamu memur artış oranında da artışların söz konusu olacağının
belirlendiğini, kamuoyunda memurlara ödenen ve denge tazminatı olarak
bilinen 31/03/2006 tarihli Resmi Gazetede yayımlanarak yürürlüğe giren 5473
sayılı Değişik Adlar Altında İlave Ödemesi Bulunmayan Memurlara ve
Sözleşmeli Personele Ek Ödeme Yapılması ile Bazı Kanun ve Kanun Hükmünde
Kararnameye eklenen Ek 3. Maddenin 1. Fıkrasında belli kamu görevlilerine her
ay ek ödeme yapılabileceğinin belirtilmiş olduğunu, 399 sayılı kanun
hükmünde kararnamenin Ek 2 sayılı cetvelinde ise T.C. Posta, Telgraf ve
Telefon işletmelerinin de yer aldığının belirlenmiş olduğunu, müvekkilinin
de bu kapsamdaki personellerden olup 4046 sayılı özelleştirme uygulamaları
hakkında kanunun “Kuruluşlardaki personelin Nakli” başlıklı 22. Maddesinin
5. Fıkrası gereği Telekom’da çalışmasına devam ettiğini, ücretlerdeki artış
oranının da memurlara uygulanan ücret artışının esas alındığını, müvekkiline
ve aynı durumdaki arkadaşlarına denge tazminatı ödemesinin ilk aylarda
ödendiğini, fakat daha sonra yapılan ödemelerin mahsup edilerek bu konudaki
ödemelerin ödenmemeye başladığını, müvekkilinin işten çıkarılıp personel
daire başkanlığına bildirildiği tarihte belirtilen ek ödemenin de maaşına
uygulanması gerekip maaşının bu şekilde belirlenmesi gerekirken bu ek
ödemenin maaş nakil belgesinde gösterilmediğini, müvekkilinin bu konuda da
mağdur olduğunu belirterek, fazlaya ilişkin hakları saklı kalmak kaydıyla
03/06/2006 tarihinden 15/09/2007 tarihine kadar ödenmeyen 1.270,00 TL ‘nin
Yüksek Planlama Kurulu Kararları ve enflasyon farkından kaynaklı ücret
alacaklarının ödenmesi gereken aylardan itibaren en yüksek mevduat faizi
ile birlikte tahsiline karar verilmesi istemiyle adli yargı yerinde dava
açmıştır.
Diyarbakır
2. İş Mahkemesi: 16.12.2011 gün, E:2011/649, K:2011/920 sayı ile özetle;
davanın kabulüne karar vermiştir.
İş bu
karara karşı yapılan temyiz başvurusu üzerine Yargıtay 9. Hukuk Dairesi
12.03.2012 gün, E:2012/8548, K:2012/7968 sayılı ilamı ile hükmün esastan
bozulmasına karar vermiştir.
Diyarbakır
2. İş Mahkemesi: 25.06.2012 gün, E:2012/515, K:2012/464 sayı ile özetle;
önceki kararına da ısrar ederek yeniden davanın kabulüne karar vermiştir.
İş bu
karara karşı yapılan temyiz başvurusu üzerine Yargıtay Hukuk Genel Kurulu
26.12.2012 gün, E:2012/9-1539, K:2012/1409 sayılı ilamı ile “...Uyuşmazlık, 5473 sayılı Kanuna
dayalı olarak denge tazminatından kaynaklanan fark ücret alacağının
belirlenmesi yönünden yapılan araştırmanın yeterli olup olmadığı noktasında
toplanmaktadır.
Hukuk Genel Kurulu’nda yapılan görüşmeler sırasında
5473 sayılı Kanuna dayalı olarak denge tazminatından kaynaklanan fark ücret
alacağına ilişkin davalarda adli yargı mahkemelerinin görevli olup olmadığı
hususu ön sorun olarak değerlendirilmiştir.
Uyuşmazlığın çözümünde öncelikle konuya ilişkin
yasal mevzuatın ve davalı Türk Telekomünikasyon AŞ'nin ve bu kuruluşta
çalışan personelin özelleştirme öncesi ve sonrasındaki hukuki statüsünün
açıklığa kavuşturulması zorunludur.
Bilindiği üzere, Türk Telekomünikasyon Anonim
Şirketi, 406 sayılı Telgraf ve Telefon Kanunu'nun, 18.06.1994 günlü Resmi
Gazete'de yayımlanan 4000 sayılı Yasa'yla değiştirilen 1. maddesi
uyarınca,Posta işletmesi Genel Müdürlüğü'nce yürütülen telekomünikasyon
hizmetlerinin sermayesinin tamamı kamu kesimine ait olacak bir anonim
şirket şeklinde yapılandırılması suretiyle kurulmuş ve 233 ile 399 sayılı
Kanun Hükmünde Kararnamelere tabi bir kamu iktisadi kuruluşu statüsü
verilmiştir.
29.01.2000 günlü Resmi Gazete'de yayımlanarak
yürürlüğe giren ve Telekom AŞ'nin özelleştirilmesi amacıyla yapısının
yeniden düzenlenmesine yönelik kurallar getiren 4502 sayılı Yasa'nın 1.
maddesi ile, 406 sayılı Yasa'nın 1. maddesine eklenen dokuzuncu fıkrada,
Telekom'un, bu Kanun ve özel hukuk hükümlerine tabi bir anonim şirket olduğu,
Kamu iktisadi Teşebbüslerinin kuruluş, teşkilât ve faaliyetleri ile ilgili
mevzuatın Telekom'a uygulanmayacağı kuralına yer verilmiş; anılan kural,
23.05.2001 günlü Resmi Gazete'de yayımlanarak yürürlüğe giren 4673 sayılı
Yasa'nın 1 maddesi ile değiştirilmiş ve Telekom'un, bu Kanun ve özel hukuk
hükümlerine tabi bir anonim şirket olduğu, bu Kanun hükümleri saklı kalmak
üzere, kamu İktisâdi teşebbüsleri de dahil, sermayesinin yarısından fazlası
kamuya ait olan kamu kurum, kuruluş ve ortaklıklarına uygulanan mevzuatın
Telekom'a uygulanmayacağı belirtilmiştir.
Ayrıca, Türk Telekom AŞ 4502 sayılı Yasa'nın Geçici
3. maddesi ile 233 sayılı KHK'nin ekindeki "B-Kamu İktisadi
Kuruluşları (KİK)" bölümünde yer alan kuruluşlar listesinden
çıkarılmıştır.
4502 ve 4673 sayılı Yasa'lar ile yapısı yeniden
düzenlenen Türk Telekom'da çalışan personelin hukuki statüsü de, 406 sayılı
Yasaya 4502 sayılı Yasa ile eklenen Ek 22. madde ile yeniden düzenlenmiş ve
anılan maddede Türk Telekom'daki kamu payı %50'nin altına düşünceye kadar,
Türk Telekom Yönetim Kurulu üyeliklerine atanacaklar dışında kalan
personelin iş mevzuatı uyarınca istihdam edileceği, iş mevzuatına göre
istihdam edilenlere ilişkin kayıt ve şartların Yönetim Kurulu tarafından
tayin olunacağı kurallarına yer verilmiş, ayrıca bu yasanın geçici 4. maddesinde,
4502 sayılı Yasanın yürürlüğe girdiği tarihte Türk Telekom'da 399 sayılı
Kanun Hükmünde Kararnameye tabi olarak kadrolu veya sözleşmeli personel
statüsünde çalışmakta olanlardan isteyenlerin iş mevzuatına tabi personel
statüsüne geçirileceği, iş mevzuatına tâbi personel statüsüne geçmek
istemeyenlerin mevcut statü, sosyal ve özlük haklarıyla istihdamlarına
devam olunacağı kurala bağlanarak, iş mevzuatına geçmek istemeyenlerin
mevcut statü, sosyal ve özlük hakları korunmuştur.
Hisselerin fiilen devredildiği ve Telekomünikasyon
Hizmetlerinin Yürütülmesine İlişkin İmtiyaz Sözleşmesi'nin imzalandığı 14.11.2005
tarihinden sonra, hisselerinin yüzde elliden fazlası özel hukuk tüzel
kişisine geçen Türk Telekom kamu kuruluşu niteliğini kaybetmiştir.
Ancak, 406 sayılı Yasa'nın Ek 29. maddesinin, 5398
sayılı Kanun'un 14. maddesi ile değişik birinci fıkrasında, özelleştirme
tarihi itibarıyla Türk Telekom'da çalışmakta olan personelin haklarının
korunması amacıyla, hukuki statülerini ve kamu kuramlarına nakil
olanaklarını belirleyen bazı özel düzenlemelere yer verilmiştir. Buna göre
Türk Telekom hisselerinin devri sonucu kamu payının yüzde ellinin altına
düşmesi durumunda; Türk Telekom'da, Ek 22. maddenin (a) bendinin bu Kanunla
yürürlükten kaldırılan hükümleri uyarınca belirlenen aslî ve sürekli
görevlerde çalışmakta olanlar ile 399 sayılı KHK'ye tâbi olarak kadrolu
veya sözleşmeli personel statüsünde çalışanlar ve kapsam dışı personel,
kamu görevlerinden yüz seksen gün aylıksız izinli sayılacaktır. Aynı
maddeye göre, bu personel belirtilen süre içinde Türk Telekom'da çalışmaya
devam edecek malî ve özlük hakları Türk Telekom tarafından karşılanacak,
belirtilen süre içinde nakle tâbi personelden Türk Telekom tarafından
hizmetine ihtiyaç duyulmayanlar tespit edildikleri tarihten, kendi isteği
ile nakil talep edenler ise talep tarihinden itibaren en geç doksan gün içinde
nakil için Türk Telekom tarafından Devlet Personel Başkanlığına
bildirileceklerdir.
Anılan yasal düzenlemeler karşısında Telekom
AŞ.'nin özelleştirilmesi sonucunda, işlevsel görevlerde bulunan ve ikamesi
kısa sürede imkansız personelin isteklerine bağlı olarak makul bir süre
kamu görevlerinden aylıksız izinli sayılarak özel hukuk tüzel kişisinde
çalışmalarına olanak sağlandığı anlaşılmaktadır Buna göre, söz konusu
personelin, aylıksız izinli olarak geçen sürede kamu personeli statüleri
devam etmektedir.
Diğer yandan,imtiyaz Sözleşmesi ile bir kamu
hizmetini yürütmek hakkını elde eden davalı şirkete, devir sonrasında
yetişmiş personel yetersizliği nedeniyle doğabilecek aksaklıkların önüne
geçilebilmesi için, 406 sayılı Yasa hükümleri ile tanınan ayrıcalıkların
sonucu olarak da, bünyesinde belli süre ile çalışmaya devam eden söz konusu
personelin kamu kuramlarına naklen atanmasının sağlanması amacıyla kimi
görevler yüklenmiştir.
Bu görevler kapsamında 406 sayılı Yasa hükümleri
uyarınca davalı şirket tarafından, hak sahibi personelinin Devlet Personel
Başkanlığı'na bildirmesi, bildirim ile beraber personelin nakledileceği
kamu kurumunda yararlanacağı parasal haklara esas olmak üzere memur maaş
nakil ilmühaberi düzenlenmesi, personelin ilişiğinin kesilmesi gibi
işlemler bulunmaktadır.
Sayılan işlemler, idare hukuku alanında hukuki
sonuçlar doğurmakta ve ilgili personelin nakledilecekleri kuramdaki
statülerini, özlük ve parasal haklarını belirlemekte esas alınmaktadır.
Belirtilen nitelikleriyle, söz konusu işlemlerin
kamu personeli hakkında ve idare hukuku alanında tesis edilmiş birer idari
işlem niteliğinde oldukları anlaşılmaktadır.
Öte yandan, davalı şirketin belirtilen statüsü ve
özel yasa hükümleri gereğince bazı kamusal ayrıcalıklara ve yükümlülüklere
sahip olması nedeniyle herhangi bir özel hukuk tüzel kişisinden farklı bir
hukuki statü içinde bulunduğu anlaşılmaktadır. Bu nedenle diğer özel hukuk
tüzel kişilerinden farklı bir ilişkisi bulunan tüzel kişilerin bazı işlemlerinin,
nitelikleri esas alınmak suretiyle de idari işlem niteliğindedir.
O halde, imtiyaz sözleşmesi ile bir kamu hizmetini
yürütmekle görevli ve yetkili kılınması nedeniyle, diğer özel hukuk tüzel
kişilerinden farklı olarak kimi kamusal ayrıcalıklara ve yükümlülüklere
tabi olan, 406 sayılı Yasa hükümleri ile kamu kurumlarına nakil hakkı
bulunan diğer bir ifade ile kapsam dışı nakle tabi personeli ile ilgili
olarak bazı kamusal görevler yüklenen davalı şirketin, belirtilen görevleri
kapsamında tesis ettiği işlemlerin idari işlem niteliğinde olduğu ve bu
işlemlerden kaynaklanan uyuşmazlıkların idari yargının görevinde bulunduğu
kabul edilmelidir.
Somut uyuşmazlıkta özelleştirmeden önce statü
hukuku hükümlerine tabi davacı niteliğindeki personel, özelleştirme sonrası
belirli bir süre içinde davalı ile özel hukuk hükümlerine tabi olarak iş
sözleşmesi kapsamında çalıştırılmakta, nakledildiğinde tekrar statü hukuku
kapsamına girmektedir. Davacının iş sözleşmesi ile çalıştığı dönemde,
davalı şirkete davacının ücreti konusunda “artış oranının, kamudaki memur
maaş artış oranında” olacağı yönünde yükümlülük getirildiği gibi 406 sayılı
Yasa hükümleri uyarınca davalı şirkete, hak sahibi personeli Devlet
Personel Başkanlığına bildirmesi; bildirim ile beraber personelin
nakledileceği kamu kurumunda yararlanacağı parasal haklara esas olmak üzere
memur maaş nakil ilmühaberi düzenlenmesi; personelin ilişiğinin kesilmesi
gibi işlemler yaptırıldığı görülmektedir. Bu işlemlerin idare hukuku
alanında hukuki sonuçlar doğurduğu ve ilgili personelin nakledilecekleri kurumdaki
statülerini, özlük ve parasal haklarını belirlediği, söz konusu işlemlerin
kamu personeli hakkında ve idare hukuku alanında tesis edilmiş birer idari
işlem niteliğinde oldukları açık olup, idari işlemlerle ilgili uyuşmazlığın
ise adli yargı yerinde değil, idari yargı yerinde çözümlenmesi ve 5473
sayılı Kanundan kaynaklanan ek ödeme alacağının tahsili istemiyle, anılan
idareye karşı açılan davalarda, idari yargı yerinin görevli olduğu kabul
edilmelidir.
Nitekim, Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulu'nun
07.04.2011 gün 2011/55 E. 2011/205 K. sayılı kararında da kamusal görevler
yüklenen davalı şirketin bu görevleri kapsamında, 5473 sayılı Kanun gereği
tesis ettiği işlemlerin idari işlem niteliğinde olduğu ve bu işlemlerden
kaynaklanan uyuşmazlıkların idari yargının görevinde bulunduğuna karar
verilmiştir.
Bu durumda mahkemece; somut uyuşmazlıkta idari
yargı mahkemelerinin görevli olduğunun kabulü ile bu doğrultuda karar
verilmesi gerekirken, yanılgılı değerlendirme ile önceki kararda
direnilmesi usul ve yasaya aykırıdır.’’ demek suretiyle Diyarbakır 2. İş Mahkemesi’nin direnme kararının
bozulmasına karar vermiştir.
Diyarbakır
2. İş Mahkemesi: Yargıtay Hukuk Genel Kurulu'nun bozma ilamına uyduktan
sonra 26.04.2013 gün, E:2013/260, K:2013/274 sayılı kararı ile davanın
görev yönünden reddine karar vermiş ve karar kesinleşmiştir.
Davacı
vekili aynı istemle bu kez idari yargı yerinde dava açmıştır.
Diyarbakır
2. İdare Mahkemesi: 06.06.2013 gün, E:2013/1742, K:2013/723 sayı ile
özetle; “...davalı mevkiinde kamu
kuruluşu niteliği taşımayan Türk Telekomünikasyon A.Ş.'nin olması ve
davacının iş akdi imzalamış bir işçi statüsünde olması karşısında, idari
yargı yetkisi kapsamında açılmış bir idari dava bulunduğundan söz etmek
olanaksız olduğundan; uyuşmazlığın, özel hukuk hükümlerine göre görüm ve
çözümünde adli yargı yerinin görevli olduğu sonucuna varılmıştır.”
demek suretiyle davanın görev yönünden reddine karar vermiştir.
İş bu
karara karşı Türk Telekomünikasyon A.Ş. vekilince yapılan itiraz üzerine
Diyarbakır Bölge İdare Mahkemesi 2.10.2013 gün, E:2013/1699, K:2013/1652
sayılı kararı ile hükmün onanmasına karar vermiştir.
Bu
karara karşı yapılan karar düzeltme başvurusu üzerine Diyarbakır Bölge
İdare Mahkemesi 31.01.2014 gün, E:2014/30, K:2014/258 sayılı kararı ile
karar düzeltme talebinin reddine karar vermiş ve karar kesinleşmiştir.
İNCELEME VE GEREKÇE:
Uyuşmazlık Mahkemesi Hukuk Bölümü’nün, Serdar
ÖZGÜLDÜR’ün Başkanlığında, Üyeler: Eyüp Sabri BAYDAR, Ali ÇOLAK, Sıddık
YILDIZ, Nurdane TOPUZ, Ayhan AKARSU ve Mehmet AKBULUT‘un katılımlarıyla
yapılan 05.05.2014 günlü toplantısında:
l-İLK İNCELEME: Dosya üzerinden 2247 sayılı Yasa’nın 27.
maddesi uyarınca yapılan incelemeye göre; adli ve idari yargı yerleri
arasında 2247 sayılı Yasa’nın 14.maddesinde öngörülen biçimde olumsuz görev
uyuşmazlığı doğduğu, idari yargı dosyasının, davacı vekilinin talebi
üzerine, adli yargı dosyası da temin edilmek suretiyle, Uyuşmazlık
Mahkemesi’ne gönderildiği ve usule ilişkin herhangi bir noksanlık
bulunmadığı anlaşıldığından görev uyuşmazlığının esasının incelenmesine oy
birliği ile karar verildi.
II-ESASIN
İNCELENMESİ: Raportör-Hakim Gülşen AKAR PEHLİVAN’ın, davanın çözümünde adli
yargının görevli olduğu yolundaki raporu ile dosyadaki belgeler okunduktan;
ilgili Başsavcılarca görevlendirilen Yargıtay Cumhuriyet Savcısı Mehmet
BAYHAN ile Danıştay Savcısı Mehmet Ali GÜMÜŞ’ün davada adli yargının
görevli olduğu yolundaki sözlü açıklamaları da dinlendikten sonra GEREĞİ
GÖRÜŞÜLÜP DÜŞÜNÜLDÜ:
Dava, davalı kurumda görev yapmakta iken,406 sayılı
Yasa'nın Ek-29. maddesi ile 4046 sayılı Yasa'nın 22.maddesine göre adı
Devlet Personel Başkanlığına bildirilen, sonrasında başka bir kamu kurumu
emrine atanan davacı tarafından, maaş nakil ilmühaberinin yanlış
düzenlendiği iddiasıyla yeniden düzenlenmesi ve bundan kaynaklı olduğu
iddia olunan zararın tazmini istemiyle açılmıştır.
1953 tarih ve 6145
sayılı Yasa ile, Türkiye Cumhuriyeti Posta, Telgraf ve Telefon İşletmesi
kurulmuş; 1924 tarih ve 406 sayılı Telgraf ve Telefon Kanunu’nun 10.6.1994
tarih ve 4000 sayılı Yasa’yla değiştirilen 1. maddesi ile, posta ve telgraf
tesis ve işletmesine ilişkin hizmetler, Posta İşletmesi Genel Müdürlüğü’nce
(P.İ), telekomünikasyon hizmetleri ise, “Türk Telekomünikasyon Anonim
Şirketi (Şirket)” tarafından yürütülecek şekilde yeniden yapılandırılmıştır.
27.1.2000 tarih ve 4502 sayılı Yasa’nın 1. maddesi
ile, 406 sayılı Yasa’nın 1. maddesine eklenen dokuzuncu fıkrada, “Türk
Telekom, bu Kanun ve özel hukuk hükümlerine tabi bir anonim şirkettir. Kamu
İktisadi Teşebbüslerinin kuruluş, teşkilât ve faaliyetleri ile ilgili
mevzuat Türk Telekom’a uygulanmaz. Sadece, Türkiye Büyük Millet Meclisi
denetimine ilişkin 2.4.1987 tarihli ve 3346 sayılı Kanunun 9 uncu maddesi
hükümleri uygulanır” denilmiş; anılan fıkra hükmü, 12.5.2001 tarih ve 4673
sayılı Yasa’nın 1. maddesi ile değiştirilmiş ve “Türk Telekom, bu Kanun ve
özel hukuk hükümlerine tabi bir anonim şirkettir. Bu Kanun hükümleri saklı
kalmak üzere, kamu iktisadi teşebbüsleri de dahil, sermayesinin yarısından
fazlası kamuya ait olan kamu kurum, kuruluş ve ortaklıklarına uygulanan mevzuat
Türk Telekom’a uygulanmaz. Sermayesinin yarısından fazlası kamuda kaldığı
sürece,Türkiye Büyük Millet Meclisi denetimine ilişkin 2.4.1987 tarihli ve
3346 sayılı Kanunun 9 uncu maddesi hükümleri uygulanır.16.7.1965 tarihli ve
697 sayılı Kanun ile milli güvenlik ve kamu düzeniyle sıkıyönetim ve
seferberlik hallerinde telekomünikasyon hizmetlerinin yürütülmesine ilişkin
özel kanunların hükümleri saklıdır”; Ek 29. maddesinin 3.7.2005 gün ve 5398
sayılı Kanun’un 14. maddesi ile değişik birinci fıkrasında, “Türk Telekom
hisselerinin devri sonucu kamu payının yüzde ellinin altına düşmesi
durumunda; Türk Telekomda ek 22 nci maddenin (a) bendinin bu Kanunla
yürürlükten kaldırılan hükümleri uyarınca belirlenen aslî ve sürekli
görevlerde çalışmakta olanlar ile 22.1.1990 tarihli ve 399 sayılı Kanun
Hükmünde Kararnameye tâbi olarak kadrolu veya sözleşmeli personel
statüsünde çalışanlar ve kapsam dışı personel, kamu görevlerinden yüzseksen
gün aylıksız izinli sayılır…” denilmiştir.
Öte
yandan; 406 sayılı Yasa’nın 4502 sayılı Yasa ile değişik 2. maddesinin (c)
bendinin birinci alt bendinin birinci cümlesinde, “Türk Telekom;
telekomünikasyon şebekeleri üzerinden sunulan ulusal ve uluslararası ses
iletimini ihtiva eden telefon hizmetlerini, 31.12.2003 tarihine kadar bu
Kanun ve görev sözleşmesi çerçevesinde tekel olarak yürütür” denildikten
sonra, anılan (c) bendinin birinci alt bendine 12.5.2001 tarih ve 4673
sayılı Yasa ile eklenen üçüncü cümlede, “Ancak, Türk Telekom’daki kamu payı
%50’nin altına düştüğünde, Türk Telekom’un tüm tekel hakları 31.12.2003
tarihinden önce de olsa ortadan kalkmış olur” denilmiş; 4502 sayılı
Yasa’nın Geçici 3. maddesi ile de Türk Telekomünikasyon A.Ş., 233 sayılı
KHK’nin ekindeki “B-Kamu İktisadi Kuruluşları (KİK)” bölümünde yer alan
kuruluşlar listesinden çıkarılmıştır.
Bu
düzenlemeler birlikte değerlendirildiğinde, telekomünikasyon şebekeleri
üzerinden sunulan ulusal ve uluslararası ses iletimini ihtiva eden telefon
hizmetlerini 31.12.2003 tarihine kadar “tekel” olarak yürütmekle görevli
kılınan ve çoğunluk hisseleri kamuya ait bulunan Türk Telekom’un, tekel
kapsamında kamu hizmeti yürüten, ancak kuruluş yasasındaki son düzenlemeler
ile kendine özgü statüye sahip olan ve sermayesindeki kamu payı %50’nin
altına düşünceye kadar kamu kuruluşu niteliğini taşıyan bir kuruluş olduğu
tartışmasızdır.
Özelleştirme
kapsamında bulunan Türk Telekomünikasyon A.Ş.’deki tamamı Hazineye ait
bulunan hisselerden % 55’i, Bakanlar Kurulu’nun 25.7.2005 tarih ve
2005/9146 sayılı “Türk Telekomünikasyon Anonim Şirketi (Türk Telekom)’nin %
55 Oranındaki Hissesinin Blok Olarak Satışına İlişkin Nihai Devir
İşlemlerine Dair Kararın Yürürlüğe Konulması Hakkında Karar”ı uyarınca,
14.11.2005 tarihli Hisse Satış Sözleşmesi ile (6.550.000.000 USD. bedelle)
Ojer Telekomünikasyon A.Ş.’ne satılmıştır.
Bu
sürece paralel olarak Türk Telekom personelinin durumu incelendiğinde:
Türk
Telekom A.Ş., 4502 sayılı Yasa’nın 29.1.2000 tarih ve 23948 sayılı Resmi
Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe girdiği dikkate alındığında, 29.1.2000
tarihi itibariyle 233 sayılı KHK kapsamı
dışında kalmış ve anılan KHK eki cetvellerden çıkarılmış olması nedeniyle,
Uyuşmazlık Mahkemesi Genel Kurulu’nun
22.1.1996 gün ve E:1995/1, K:1996/1 sayılı ve özelleştirme
kapsamında bulunan kamu iktisadi teşebbüslerinde
sözleşmeli veya kapsam dışı statüde çalışan personelin kurumları ile olan
ilişkilerinden doğan anlaşmazlıkların çözüm yerinin idari yargı olduğu yolundaki
İlke Kararı kapsamı dışında değerlendirilmesi gerekmektedir.
Anılan
4502 sayılı Yasa’nın 13. maddesi ile 406 sayılı Yasa’ya eklenen Ek 22.
maddenin (a) bendinde, “a) Personelin statüsü: Telekomünikasyon
hizmetlerinin gerektirdiği asli ve sürekli görevler telekomünikasyon alanında
sekiz yıl tecrübeye sahip ve en az dört yıllık yüksek öğrenim görmüş bir
genel müdür ile kadro, unvan, derece ve sayıları Yönetim Kurulunun önerisi
ve Bakanlığın teklifi üzerine bu Kanunun yürürlüğe girdiği tarihten
itibaren yüzseksen gün içerisinde Bakanlar Kurulu Kararı ile belirlenen
kadrolarda istihdam edilen personel eliyle yürütülür. Bu personel hakkında
bu Kanunda öngörülen hükümler saklı kalmak üzere 399 sayılı Kanun Hükmünde
Kararname hükümleri uygulanır. Bunların dışında kalan personel iş mevzuatı
uyarınca istihdam edilir. İş mevzuatına göre istihdam edilenlere ilişkin
kayıt ve şartlar Yönetim Kurulu tarafından tayin olunur” hükmüne yer
verilmiş; bu bent hükmü, 4673 ve 5189 sayılı Yasalarla yapılan
değişiklikler sonucunda; “a) Personelin statüsü: (Ek ibare:
12.5.2001-4673/6. md.) Türk Telekomdaki kamu payı %50’nin altına düşünceye
kadar, Türk Telekom Yönetim Kurulu üyeliklerine atanacaklarda Devlet
memurluğuna atanabilme genel şartlarına sahip olma ve en az dört yıllık
yüksek öğrenim görme şartları aranır. (Mülga ikinci ve üçüncü cümle:
16.6.2004-5189/12 md.) Bunların dışında kalan personel iş mevzuatı uyarınca
istihdam edilir. İş mevzuatına göre istihdam edilenlere ilişkin kayıt ve
şartlar Yönetim Kurulu tarafından tayin olunur” hükmünü almış; aynı
maddenin (b) bendinin ikinci paragrafında da iş mevzuatına tabi olan Türk
Telekom çalışanlarının aylık ücretlerinin kendilerini atamaya yetkili olan
Yönetim Kurulu tarafından tespit olunacağı kurala bağlanmıştır.
406
sayılı Yasa’nın anılan Ek 22.maddesi uyarınca,Türk Telekom A.Ş. Genel
Müdürlüğü’ne ait asli ve sürekli kadrolar belirlenerek 4.4.2000 tarih ve
24010 (Mükerrer) sayılı R.G. de yayımlanan 31.3.2000 tarih ve 2000/331
sayılı Bakanlar Kurulu Kararı ekinde yer alan listede: merkez teşkilatı için
100 ve taşra teşkilatı için 100 (6 Bölge Müdürü, 12 Bölge Müdür Yardımcısı
ve 82 İl Telekom Müdürü) kadro ihdas edilmiş; öte yandan, aynı Yasa
maddesinin verdiği yetkiye dayanılarak hazırlanan “Türk Telekomünikasyon
A.Ş. Kapsam Dışı Personel Yönetmeliği” adı altındaki düzenleme, Yönetim
Kurulunun 31.8.2000 tarih ve 407 sayılı kararıyla kabul edilmek suretiyle
yürürlüğe konulmuştur.
Kanunla,
Kurumda görev yapan personelden asli ve sürekli görev yapacak olanları
kadro unvanı itibariyle belirlemek konusunda Bakanlar Kurulu'na yetki
verildiği açıktır. Bu yetki 4502 sayılı Kanun’un yürürlüğe girdiği
29.1.2000 tarihi ile 5189 sayılı Kanun’un yürürlüğe girdiği 2.7.2004
tarihleri arasında geçerli olmuştur.
Anayasa’nın
128. maddesinde, “Devletin, kamu iktisadî teşebbüsleri ve diğer kamu
tüzelkişilerinin genel idare esaslarına göre yürütmekle yükümlü oldukları
kamu hizmetlerinin gerektirdiği aslî ve sürekli görevler, memurlar ve diğer
kamu görevlileri eliyle görülür” denilmiştir.
406
sayılı Yasa’nın Ek 29. maddesinin 3.7.2005 tarih ve 5398 sayılı Kanun’la
değişik birinci fıkrasında, “Türk Telekom hisselerinin devri sonucu kamu
payının yüzde ellinin altına düşmesi durumunda; Türk Telekomda ek 22 nci
maddenin (a) bendinin bu Kanunla yürürlükten kaldırılan hükümleri uyarınca
belirlenen asli ve sürekli görevlerde çalışmakta olanlar ile 22.1.1990
tarihli ve 399 sayılı Kanun Hükmünde Kararnameye tabi olarak kadrolu veya
sözleşmeli personel statüsünde çalışanlar ve kapsam dışı personel, kamu
görevlerinden yüzseksen gün aylıksız izinli sayılır.Bu personel belirtilen
süre içinde Türk Telekomda çalışmaya devam eder ve hisse devir tarihinden
nakli için Devlet Personel Başkanlığına bildirildikleri tarihe kadarki
aylık ücret, harcırah, sağlık giderleri, cenaze giderleri ve ölüm yardımı
ile diğer mali ve özlük hakları Türk Telekom tarafından karşılanır…”
denilerek, yasa koyucu tarafından Türk Telekom’da 22.1.1990 tarihli ve 399
sayılı Kanun Hükmünde Kararnameye tabi olarak sözleşmeli personel
statüsünde çalışanlar ile kapsam dışı personel, kamu personeli
sayılmıştır. Olayda, davalının
hisse devir (14.11.2005) tarihinde çalışmakta iken, 406 sayılı Yasa'nın
Ek-29. maddesi ile 4046 sayılı Yasa'nın 22. maddesine göre adı Devlet
Personel Başkanlığına bildirilen ve sonrasında başka bir kamu kurumu emrine
atanan davacı tarafından, maaş nakil ilmühaberinin yeniden düzenlenmesi ve
yanlış düzenlenmesi sebebiyle uğranıldığı iddia olunan zararın tazmini
istemiyle dava açılmıştır.
2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu’nun “İdari Dava Türleri ve
İdari Yargı Yetkisinin Sınırı” başlıklı 2. maddesinin değişik 1 numaralı
bendinde:
“a) (Değişik: 8.6.2000-4577/5 md.) İdari işlemler
hakkında yetki, şekil, sebep, konu ve maksat yönlerinden biri ile hukuka
aykırı olduklarından dolayı iptalleri için menfaatleri ihlal edilenler
tarafından açılan iptal davaları,
b) İdari
eylem ve işlemlerden dolayı kişisel hakları doğrudan muhtel olanlar
tarafından açılan tam yargı davaları,
c)
(Değişik: 18.12.1999-4492/6 md.) Tahkim yolu öngörülen imtiyaz şartlaşma ve
sözleşmelerinden doğan uyuşmazlıklar hariç, kamu hizmetlerinden birinin
yürütülmesi için yapılan her türlü idari sözleşmelerden dolayı taraflar
arasında çıkan uyuşmazlıklara ilişkin davalar” idari dava türleri olarak
sayılmış olup;kural olarak, idari yargıda ancak Devlete ve kamu tüzel
kişilerine karşı açılan davalara bakılabilir.
Buna
göre, iptali istenilen işlemin tesis edildiği ve davanın açıldığı tarihte
davalı mevkiinde kamu kuruluşu niteliği taşımayan Türk Telekomünikasyon
A.Ş.'nin olması karşısında, idari yargı yetkisi kapsamında açılmış bir
idari dava bulunduğundan söz etmek olanaksız olduğundan, uyuşmazlığın, özel
hukuk hükümlerine göre görüm ve çözümünde adli yargı yerinin görevli olduğu
sonucuna varılmıştır.
Açıklanan nedenlerle, davanın görüm ve çözümünde
adli yargı görevli olduğundan Diyarbakır 2. İş Mahkemesinin görevsizlik
kararının kaldırılmasına karar vermek gerekmiştir.
SONUÇ : Davanın görüm ve çözümünde ADLİ YARGININ görevli
olduğuna, bu nedenle Diyarbakır 2. İş Mahkemesinin 26.04.2013 gün,
E:2013/260, K:2013/274 sayılı GÖREVSİZLİK KARARININ KALDIRILMASINA,
05.05.2014 gününde OY BİRLİĞİ İLE KESİN OLARAK karar verildi.
—— • ——
Uyuşmazlık Mahkemesi
Başkanlığından:
39-ESAS NO : 2014/577
KARAR NO: 2014/606
KARAR TR : 05.05.2014
(Hukuk Bölümü)
ÖZET : Sigortalı aracın uğradığı hasarı ödeyen sigorta
şirketinin zararının idarece giderilmesi istemiyle açtığı rücuen tazminat
davasının, ADLİ YARGI YERİNDE çözümlenmesi gerektiği hk.
K A R A R
Davacı : A. Sigorta
A.Ş.
Vekili : Av.
Y.G.B.
Davalı :
Karayolları Genel Müdürlüğü Ankara
Vekilleri : Av.
U.N.Ş. & Av. S.P. (Adli Yargıda)
İhbar Olunan : E.Yol Yapım Tic. Ltd. Şti.
O L A Y : Davacı
şirket vekili, dava dilekçesinde özetle; davacı şirket tarafından kasko
sigortalı 25…….. plakalı aracın, 03.08.2010 tarihinde davalı kurumun 12.
Bölge Müdürlüğü sorumluluğunda bulunan Ilıca – Erzurum Karayolunda seyir
halinde iken, davalı idare tarafından yolda gerekli güvenlik tedbirlerinin
alınmaması ve yol çalışması nedeniyle kaza yaparak maddi hasara uğradığını,
söz konusu hasar nedeniyle sigortalıya 7.239,47 TL tazminat ödendiğini,
davalı idareye zararın tazmini için yapılan başvuruya cevap verilmediğini;
bu kazanın oluşumunda davalı idarenin asli kusurlu olarak kazaya sebebiyet
verdiği gerekçesiyle 5.429,60 TL zararın, hasar ödeme tarihinden itibaren
işleyecek yasal faiziyle davalıdan tahsili istemiyle adli yargıda dava
açılmıştır.
ERZURUM 1. SULH HUKUK MAHKEMESİ: 10.05.2012 gün
E:2011/880 K:2012/500 sayılı kararında özetle; davacı şirket tarafından
sigortalı olan araç sürücüsü meydana gelen kazada meskûn mahal içinde olan
yoldaki gece vaktindeki seyrini, yola gereken dikkatini vermeden ve mahal
şartlarına uygun olmayan hızlı sürdürmesi sonucu, geldiği yolun orta ayrıcısındaki
çalışma nedeniyle sol şeridine trafik işaretlerinin konulduğu kesimde,
alınan tedbirlerden işaret levhasına çarpmakla direksiyon hâkimiyetini
kaybederek aracın sol kısmıyla orta ayırıcıya çarparak olayda dikkatsiz,
tedbirsiz ve kurallara aykırı hareketleri sebebiyle %100 oranında asli
kusurlu olduğunu, davalı Karayolları Genel Müdürlüğünün ise kusursuz olduğu
anlaşılmakla sübut bulmayan davanın reddine karar vermiştir.
YARGITAY 17. HUKUK DAİRESİ: 25.03.2013 gün ve E:2012/15616
K:2013/4100 sayılı kararında “… Kamu hizmeti görmekle yükümlü olan davalı
Karayolları Genel Müdürlüğü, kamu hizmeti sırasında verdikleri iddia olunan
zararlardan dolayı özel hukuk hükümlerine tabi değildir. Olay idari karar
ve eylemlerden doğan zararlar niteliğinde bulunduğundan, zararın ödetilmesi
istekleri 11.02.1959 günlü ve 17/15 sayılı Yargıtay İçtihadı Birleştirme
Kararının 2. bendi hükmünce tam yargı davasının konusunu oluşturur. Bu
davaların ise 2577 sayılı İdari Yarılama Usulü Kanunu’nun 2. maddesi hükmü
uyarınca, idare aleyhine idari yargı yerinde tam yargı davası olarak
açılması gerekmektedir. Görev kuralları kamu düzenine ilişkin olup,
mahkeme’ce resen dikkate alınması zorunludur.
Somut olayda, yol yapım çalışmaları sırasında trafik işaret
levhalarını yönetmeliklere uygun biçimde düzenlemeyen ve gerekli önlemleri
almayan Karayolları Genel Müdürlüğü aleyhine hizmet kurusuna dayanılarak
dava açıldığından, mahkemece, adli yargının yargı yolu bakımından
görevsizlik bulunması nedeniyle dava dilekçesinin reddine karar verilmesi…”
gerekçesiyle hükmün bozulmasına karar vermiştir.
ERZURUM 1. SULH HUKUK MAHKEMESİ: 14.08.2013 gün
E:2013/915 K:2013/918 sayılı kararında özetle; Yargıtay 17. Hukuk
Dairesinin E:2012/15616 K:2013/4100 sayılı bozma ilamına uyarak idari
yargının görevli olduğu gerekçesiyle dava dilekçesinin reddine karar
vermiştir.
Davacı vekili bu kez aynı istemle idari yargı yerinde
dava açmıştır.
ERZURUM
1. İDARE MAHKEMESİ: 20.09.2013 gün ve E:2013/1098 K:2013/910 sayılı
kararında “… 2918 sayılı Yasanın 19.01.2011 tarihinde yürürlüğe giren 110.
maddesi ile Anayasa Mahkemesinin benzer bir konuda İdare Mahkemesi’nin
davaya bakmakla görevli bulunmadığı yolundaki kararları gözetildiğinde,
bahsi geçen Kanun maddesinin Karayolları nda, can ve mal güvenliği yönünden
trafik düzeninin sağlanarak trafik güvenliğini ilgilendiren tüm konularda
alınacak önlemleri kapsadığı ve Kanunun, trafikle ilgili kuralları,
şartları, hak ve yükümlülükleri, bunların uygulanmasını ve denetlenmesini,
ilgili kuruluşları ve bunların görev yetki ve sorumlulukları ile çalışma
usullerini kapsadığı, dolayısıyla oluşan trafik kazası nedeniyle açılacak
sorumluluk davalarının görüm ve çözümünde adli yargının görevli olduğu…”
gerekçesiyle 2577 sayılı Yasa’nın 14/3-a ve 15/1-a fıkrası uyarınca görev
yönünden reddine karar vermiştir.
Görevsizlik
kararına karşı davacı ve davalı vekilleri tarafından yapılan itirazlar
üzerine; Erzurum Bölge İdare Mahkemesi 13.12.2013 gün ve E:2013/707
K:2013/671 sayılı ilamı ile hükmün onanmasına karar vermiş, onama kararına
karşı yapılan karar düzeltme isteminin de Erzurum Bölge İdare Mahkemesinin
06.03.2014 gün E:2014/242 K:2014/211 sayılı kararı ile reddedilmesinin
ardından görevsizlik kararı kesinleşmiştir.
Davacı vekili adli ve idari yargı yerlerince verilen
görevsizlik kararları nedeniyle oluşan olumsuz görev uyuşmazlığının
giderilmesi istemiyle mahkememize başvuruda bulunmuştur.
İNCELEME VE GEREKÇE :
Uyuşmazlık Mahkemesi Hukuk Bölümü’nün, Serdar
ÖZGÜLDÜR’ün Başkanlığında, Üyeler: Ali ÇOLAK, Bahri AYDOĞAN, Sıddık YILDIZ,
Nurdane TOPUZ, Ayhan Akarsu ve Mehmet AKBULUT’un katılımlarıyla yapılan
05.05.2014 günlü toplantısında:
l-İLK İNCELEME:Dosya üzerinde 2247 sayılı Yasa’nın 27.
maddesi uyarınca yapılan incelemeye göre; adli ve idari yargı yerleri
arasında anılan Yasa’nın 14. maddesinde öngörülen biçimde olumsuz görev
uyuşmazlığı doğduğu, dava dosyalarının 15.maddede belirtilen yönteme uygun
olarak davacının istemi üzerine son görevsizlik kararını veren mahkemece
Uyuşmazlık Mahkemesi’ne gönderildiği ve usule ilişkin herhangi bir
noksanlık bulunmadığı anlaşıldığından adli ve idari yargı yerleri arasında
doğan görev uyuşmazlığının esasının incelenmesine oy birliği ile karar
verildi.
II-ESASIN İNCELENMESİ: Raportör-Hakim Filiz BUDAK’ın,
davanın çözümünde adli yargının görevli olduğu yolundaki raporu ile
dosyadaki belgeler okunduktan; ilgili Başsavcılarca görevlendirilen
Yargıtay Cumhuriyet Savcısı Mehmet BAYHAN ile Danıştay Savcısı Mehmet Ali
GÜMÜŞ’ün davada adli yargının görevli olduğu yolundaki sözlü açıklamaları
da dinlendikten sonra GEREĞİ GÖRÜŞÜLÜP DÜŞÜNÜLDÜ:
Dava,
sigortalı aracın uğradığı hasarı ödeyen sigorta şirketinin, zararın idarece
giderilmesi isteminden ibaret bulunan bir rücuen tazminat davasıdır.
2918
sayılı Karayolları Trafik Kanununun 1. maddesinde, Kanunun amacının
Karayolları nda can ve mal güvenliği yönünden trafik düzenini sağlayacak ve
trafik güvenliğini ilgilendiren tüm konularda alınacak önlemleri belirlemek
olduğu; “Kapsam” başlıklı 2. maddesinde, bu Kanunun trafikle ilgili kuralları,
şartları, hak ve yükümlülükleri bunların uygulamasını ve denetlenmesini
ilgili kuruluşları ve bunların görev, yetki ve sorumluluk, çalışma usulleri
ile diğer hükümleri kapsadığı ve bu kanunun Karayolları nda uygulanacağı;
10. maddesinde, yapım ve bakımdan sorumlu olduğu yolları trafik düzeni ve
güvenliğini sağlayacak durumda bulundurmanın, gerekli görülen kavşaklara ve
yerlere trafik ışıklı işaretleri, işaret levhaları koymak ve yer
işaretlemeleri yapmanın Belediye Trafik birimlerinin görev ve yetkileri
arasında olduğu belirtilmiştir.
Öte
yandan 2918 sayılı Yasanın 19.1.2011 günlü Resmi Gazetede yayımlanarak
yürürlüğe giren 6099 sayılı Yasanın 14. maddesiyle değişik 110. maddesinde
“İşleteni veya sahibi Devlet ve diğer kamu kuruluşları olan araçların
sebebiyet verdiği zararlara ilişkin olanları dahil, bu Kanundan doğan
sorumluluk davaları, adli yargıda görülür. Zarar görenin kamu görevlisi
olması, bu fıkra hükmünün uygulanmasını önlemez. Hemzemin geçitte meydana
gelen tren-trafik kazalarında da bu Kanun hükümleri uygulanır.
Motorlu
araç kazalarından dolayı hukuki sorumluluğa ilişkin davalar, sigortacının
merkez veya şubesinin veya sigorta sözleşmesini yapan acentenin bulunduğu
yer mahkemelerinden birinde açılabileceği gibi kazanın vuku bulduğu yer mahkemesinde
de açılabilir”; Geçici 21. maddesinde de “Bu Kanunun 110 uncu maddesinin
birinci fıkrasının göreve ilişkin hükmü, yürürlüğe girdiği tarihten önce
idari yargıda ve Askeri Yüksek İdare Mahkemesinde açılmış bulunan davalara
uygulanmaz” denilmiştir.
Dava dosyasında mevcut bilgi ve belgelerin incelenmesi
sonucunda; şirkete sigortalı vasıtanın 03.08.2010 tarihinde yol şartlarının
yetersiz ve düzensiz olması nedeniyle kaza yaparak hasara uğradığı,
sigortalısına tazminat ödeyen şirketin kusur nispetine göre 5.429,60TL
rücuen tazminatın ödeme tarihinden itibaren işleyecek faiziyle birlikte
davalıdan tahsili istemiyle davanın açılmış olduğu anlaşılmaktadır.
2918
sayılı Kanunun 110 uncu maddesinin birinci fıkrasının iptali istemiyle
Bursa 3.Asliye Hukuk Mahkemesi ve Batman 2.Asliye Hukuk Mahkemesince
yapılan itiraz başvuruları üzerine konuyu inceleyen Anayasa Mahkemesi, şu
gerekçesi ile anılan kuralı Anayasaya aykırı görmemiş ve iptal istemini oy
birliğiyle reddetmiştir: “… Anayasa Mahkemesi’nin daha önceki kimi
kararlarında da belirtildiği üzere, tarihsel gelişime paralel olarak
Anayasa’da adli ve idari yargı ayırımına gidilmemiş ve idari
uyuşmazlıkların çözümünde idare ve vergi mahkemeleriyle Danıştay yetkili
kılınmıştır. Bu nedenle, genel olarak idare hukuku alanına giren konularda
idari yargı, özel hukuk alanına giren konularda adli yargı görevli
olacaktır. Bu durumda, idari yargının görev alanına giren bir uyuşmazlığın
çözümünde adli yargının görevlendirilmesi konusunda kanun koyucunun mutlak
bir takdir yetkisinin bulunduğunu söylemek olanaklı değildir. Ancak, idari
yargının denetimine bağlı olması gereken idari bir uyuşmazlığın çözümü,
haklı neden ve kamu yararının bulunması halinde kanun koyucu tarafından
adli yargıya bırakılabilir. İtiraz konusu kural, trafik kazasında zarar
görenin asker kişi ya da memur olmasına, aracın askeri hizmete ilişkin
olmasına veya olayın hemzemin geçitte meydana gelmesi durumlarına göre
farklı yargı kollarında görülmekte olan 2918 sayılı Kanun’dan kaynaklanan
tüm sorumluluk davalarının adli yargıda görüleceğini öngörmektedir. İtiraz
konusu düzenlemenin gerekçesinde de ifade edildiği gibi, askeri idari
yargı, idari yargı veya adli yargı kolları arasında uygulamada var olan
yargı yolu belirsizliği giderilerek söz konusu davalarla ilgili olarak
yeknesak bir usul belirlenmektedir. Aynı tür davaların aynı yargı yolunda
çözümlenmesi sağlanarak davaların görülmesi ve çözümlenmesinin
hızlandırıldığı, bu suretle kısa sürede sonuç alınmasının olanaklı
kılındığı ve bunun söz konusu davaların adli yargıda görüleceği yolunda
getirilen düzenlemenin kamu yararına yönelik olduğu anlaşılmaktadır. Öte
yandan, 2918 sayılı Kanun’da tanımlanan Karayolu şeridi üzerindeki araç
trafiğinden kaynaklanan sorumlulukların, özel hukuk alanına girdiği
konusunda bir tartışma bulunmamaktadır. İdare tarafından kamu gücünden
kaynaklanan bir yetkinin kullanılması söz konusu olmadığı gibi, aynı
Karayolu üzerinde aynı seyir çizgisinde hareket eden, bu nedenle aynı tür
risk üreten araçlar arasında özel-kamu ayırımı yapılmasını gerektiren bir
neden de yoktur. Açıklanan nedenlerle, itiraz konusu kural Anayasa’nın
2.,125. ve 155. maddelerine aykırı değildir. İtirazın reddi gerekir…” (Any.
Mah.nin 26.12.2013 tarih ve E.2013/68, K.2013/165 sayılı kararı; R.G.
27.3.2014, Sayı: 28954, s.136-147.)
Anayasa’nın
158 inci maddesinin son fıkrasında “ Diğer mahkemelerle, Anayasa Mahkemesi
arasındaki görev uyuşmazlıklarında, Anayasa Mahkemesi’nin kararı esas
alınır.” denilmektedir. Anayasa Mahkemesi’nin yukarıda gerekçesine yer
verilen kararı, yasa koyucunun idari yargının görevine giren bir konuyu
adli yargının görevine verebileceğine, dolayısiyle 2918 sayılı Kanunun 110
uncu maddesinin birinci fıkrası ile öngörülen, bu Kanun’dan doğan tüm
sorumluluk davalarının adli yargıda görülmesi düzenlemesinin Anayasa’ya
aykırı bulunmadığına dair olup, esas itibariyle görev konusunda verilmiş
bir karardır ve Anayasa’nın 158 inci maddesi uyarınca, başta Mahkememiz
olmak üzere diğer yargı organları bakımından da uyulması zorunlu bir karar
mesabesindedir.
Bu durumda, 2918
sayılı Yasanın 19.01.2011 tarihinde yürürlüğe giren 110. maddesi ile
Anayasa Mahkemesi’nin işaret edilen kararı gözetildiğinde, bahsi geçen
Kanun maddesinin Karayolları nda, can ve mal güvenliği yönünden trafik
düzeninin sağlanarak trafik güvenliğini ilgilendiren tüm konularda alınacak
önlemleri kapsadığı ve Kanunun, trafikle ilgili kuralları, şartları, hak ve
yükümlülükleri, bunların uygulanmasını ve denetlenmesini, ilgili kuruluşları
ve bunların görev yetki ve sorumlulukları ile, çalışma usullerini
kapsadığı, dolayısıyla oluşan trafik kazası nedeniyle açılacak sorumluluk
davalarının görüm ve çözümünde adli yargının görevli olduğu; meydana gelen
zararın tazmini istemiyle açılan bu davanın da adli yargı yerinde
çözümlenmesi gerektiği sonucuna varılmıştır.
Açıklanan nedenlerle,
Erzurum 1. Sulh Hukuk Mahkemesinin 14.08.2013 gün E:2013/915 K:2013/918
sayılı görevsizlik kararının kaldırılması gerekmiştir.
SONUÇ :
Davanın çözümünde ADLİ YARGININ görevli olduğuna, bu nedenle Erzurum 1.
Sulh Hukuk Mahkemesinin 14.08.2013 gün E:2013/915 K:2013/918 sayılı
GÖREVSİZLİK KARARIN KALDIRILMASINA, 01.04.2014 gününde OY BİRLİĞİ İLE KESİN
OLARAK karar verildi.
—— • ——
Uyuşmazlık Mahkemesi
Başkanlığından:
40-ESAS NO : 2014/587
KARAR NO: 2014/614
KARAR TR : 05.05.2014
(Hukuk Bölümü)
ÖZET :
Türk Telekomünikasyon A.Ş.’de çalışırken Kurumun özelleştirilmesi nedeniyle
başka kuruma nakledilen davacının, maaş nakil ilmühaberinin düzeltilmesi ve
alacağının faizi ile birlikte tazmini istemiyle açtığı davanın, ADLİ YARGI
YERİNDE çözümlenmesi gerektiği hk.
K A R A R
Davacı : R.D.
Vekili : Av. Y.İ.
Davalı : Türk Telekomünikasyon A.Ş.
Vekili :
Av. M.K. (Adli Yargıda)
O L A
Y : Davacı vekili dava dilekçesinde
özetle; Artvin İl Telekom Müdürlüğünde sözleşmeli olarak çalışmakta iken,
Kurumun özelleştirme kapsamına alınması nedeniyle Kültür ve Turizm
Bakanlığı Artvin İl Kültür ve Turizm Müdürlüğüne teknisyen olarak atanan
davacının, maaş nakil ilmühaberinin 4046 sayılı yasanın 22.nci maddesine
uygun olarak düzenlenmemesi nedeniyle hak kaybına uğradığını belirterek,
ödenmeyen ücretlerinin yasal faiziyle birlikte tazmini yolunda Artvin İI
Telekom Müdürlüğü'ne yaptığı 27.10.2010 günlü başvurusunun zımnen reddine
ilişkin işlemin iptaline karar verilmesi istemiyle idari yargı yerinde dava
açmıştır.
Rize
İdare Mahkemesi: 13.01.2011 gün ve E:2011/7, K:2011/11 sayılı kararı ile
özetle; davanın adli yargı yerinde çözümlenmesi gerektiğinden bahisle,
görev yönünden reddine karar vermiş ve karar kesinleşmiştir.
Davacı
vekili aynı istemle bu kez adli yargı yerinde dava açmıştır.
Ankara
1. İş Mahkemesi: 24.05.2012 gün ve E:2011/333,K:2012/519 sayılı kararı ile özetle;
“...5473 sayılı yasada öngörülen ek ödemelerin kamu kurum ve kuruluşlarda
çalışan personelin ücretine yapılan genel bir artış niteliğinde olmayıp,
davalı Türk Telekom’un yer almadığı ve yasada tahdidi olarak belirtilen
kurum ve unvandaki personelin mali haklarının yönetilmesine ilişkin
olduğundan davacının ve davalının tabi olduğu 406 sayılı yasanın 29/3 maddesi
ve 4046 sayılı yasanın 22 maddesi uyarınca davacının ve aynı konumdaki Türk
Telekom personelinin Yüksek Planlama Kurulunun 5473 sayılı yasa
kapsamındaki ek ödemeden yararlanma hakkı bulunmayan personel için öngördüğü
ek ödemeden yararlanma hakkının bulunmadığından açılan davanın reddine
karar vermek gerekmiştir.” demek suretiyle davanın reddine karar vermiştir.
İş bu
karara karşı yapılan temyiz başvurusu üzerine Yargıtay 22. Hukuk Dairesi
07.03.2013 gün ve E:2012/15733, K:2013/4794 sayılı ilamı ile özetle;
“...uyuşmazlığın çözüm yeri idari yargı olduğundan,dava şartı yokluğu
nedeniyle davanın usulden reddine karar verilmesi gerekirken, işin esasına
girilerek yazılı şekilde karar verilmiş olması hatalı olup, bozmayı
gerektirmiştir.” demek suretiyle hükmün bozulmasına karar vermiştir.
Ankara
1. İş Mahkemesi: Yargıtay bozma ilamına uyduktan sonra 31.10.2013 gün ve
E:2013/802, K:2013/818 sayı ile özetle; davanın idari yargı yerinde
çözümlenmesi gerektiğini belirterek davanın görev yönünden reddine karar
vermiş ve karar kesinleşmiştir.
İNCELEME VE GEREKÇE :
Uyuşmazlık Mahkemesi Hukuk Bölümü’nün, Serdar
ÖZGÜLDÜR’ün Başkanlığında, Üyeler: Eyüp Sabri BAYDAR, Ali ÇOLAK, Sıddık
YILDIZ, Nurdane TOPUZ, Ayhan AKARSU ve Mehmet AKBULUT’un katılımlarıyla
yapılan 5.5.2014 günlü toplantısında:
l-İLK İNCELEME: Dosya üzerinde 2247 sayılı Yasa’nın
27.maddesi uyarınca yapılan incelemeye göre; idari ve adli yargı yerleri
arasında 2247 sayılı yasa’nın 14.maddesinde öngörülen biçimde olumsuz görev
uyuşmazlığı doğduğu, adli yargı dosyasının, son görevsizlik kararını veren
mahkemece, idari yargı dosyası da temin edilmek suretiyle Uyuşmazlık
Mahkemesi’ne gönderildiği ve usule ilişkin herhangi bir noksanlık
bulunmadığı anlaşıldığından görev uyuşmazlığının esasının incelenmesine oy
birliği ile karar verildi.
II-ESASIN İNCELENMESİ: Raportör-Hakim Selim Şamil
KAYNAK’ın, davanın çözümünde adli yargının görevli olduğu yolundaki raporu
ile dosyadaki belgeler okunduktan; ilgili Başsavcılarca görevlendirilen
Yargıtay Cumhuriyet Savcısı Mehmet BAYHAN ile Danıştay Savcısı Mehmet Ali
GÜMÜŞ’ün davada adli yargının görevli olduğu yolundaki sözlü açıklamaları
da dinlendikten sonra GEREĞİ GÖRÜŞÜLÜP DÜŞÜNÜLDÜ:
Dava, davalı Türk Telekomünikasyon A.Ş. de görev
yapmakta iken, 406 sayılı Yasa'nın Ek-29. maddesi ile 4046 sayılı Yasa'nın
22. maddesine göre adı Devlet Personel Başkanlığına bildirilmesi nedeniyle
yeni görevine başlayan davacının, maaş nakil ilmühaberinin düzeltilmesi ve
ücretine yansıtılmayan ek ödemelerin ve denge tazminatını alacağının
davalıdan tahsiline ilişkindir.
1953 tarih ve 6145
sayılı Yasa ile, Türkiye Cumhuriyeti Posta, Telgraf ve Telefon İşletmesi
kurulmuş; 1924 tarih ve 406 sayılı Telgraf ve Telefon Kanunu’nun 10.6.1994
tarih ve 4000 sayılı Yasa’yla değiştirilen 1. maddesi ile, posta ve telgraf
tesis ve işletmesine ilişkin hizmetler, Posta İşletmesi Genel Müdürlüğü’nce
(P.İ), telekomünikasyon hizmetleri ise, “Türk Telekomünikasyon Anonim
Şirketi (Şirket)” tarafından yürütülecek şekilde yeniden yapılandırılmıştır. 27.1.2000 tarih ve 4502 sayılı
Yasa’nın 1. maddesi ile, 406 sayılı Yasa’nın 1. maddesine eklenen dokuzuncu
fıkrada, “Türk Telekom, bu Kanun ve özel hukuk hükümlerine tabi bir anonim
şirkettir. Kamu İktisadi Teşebbüslerinin kuruluş, teşkilât ve faaliyetleri
ile ilgili mevzuat Türk Telekom’a uygulanmaz. Sadece, Türkiye Büyük Millet
Meclisi denetimine ilişkin 2.4.1987 tarihli ve 3346 sayılı Kanunun 9 uncu
maddesi hükümleri uygulanır” denilmiş; anılan fıkra hükmü, 12.5.2001 tarih
ve 4673 sayılı Yasa’nın 1. maddesi ile değiştirilmiş ve “Türk Telekom, bu
Kanun ve özel hukuk hükümlerine tabi bir anonim şirkettir. Bu Kanun
hükümleri saklı kalmak üzere, kamu iktisadi teşebbüsleri de dahil,
sermayesinin yarısından fazlası kamuya ait olan kamu kurum, kuruluş ve
ortaklıklarına uygulanan mevzuat Türk Telekom’a uygulanmaz. Sermayesinin
yarısından fazlası kamuda kaldığı sürece, Türkiye Büyük Millet Meclisi
denetimine ilişkin 2.4.1987 tarihli ve 3346 sayılı Kanunun 9 uncu maddesi
hükümleri uygulanır.16.7.1965 tarihli ve 697 sayılı Kanun ile milli
güvenlik ve kamu düzeniyle sıkıyönetim ve seferberlik hallerinde
telekomünikasyon hizmetlerinin yürütülmesine ilişkin özel kanunların hükümleri
saklıdır”; Ek 29. maddesinin 3.7.2005 gün ve 5398 sayılı Kanun’un 14.
maddesi ile değişik birinci fıkrasında, “Türk Telekom hisselerinin devri
sonucu kamu payının yüzde ellinin altına düşmesi durumunda; Türk Telekomda
ek 22 nci maddenin (a) bendinin bu Kanunla yürürlükten kaldırılan hükümleri
uyarınca belirlenen aslî ve sürekli görevlerde çalışmakta olanlar ile
22.1.1990 tarihli ve 399 sayılı Kanun Hükmünde Kararnameye tâbi olarak
kadrolu veya sözleşmeli personel statüsünde çalışanlar ve kapsam dışı
personel, kamu görevlerinden yüzseksen gün aylıksız izinli sayılır…”
denilmiştir.
Öte
yandan; 406 sayılı Yasa’nın 4502 sayılı Yasa ile değişik 2. maddesinin (c)
bendinin birinci alt bendinin birinci cümlesinde, “Türk Telekom;
telekomünikasyon şebekeleri üzerinden sunulan ulusal ve uluslararası ses
iletimini ihtiva eden telefon hizmetlerini, 31.12.2003 tarihine kadar bu
Kanun ve görev sözleşmesi çerçevesinde tekel olarak yürütür” denildikten
sonra, anılan (c) bendinin birinci alt bendine 12.5.2001 tarih ve 4673
sayılı Yasa ile eklenen üçüncü cümlede, “Ancak, Türk Telekom’daki kamu payı
%50’nin altına düştüğünde, Türk Telekom’un tüm tekel hakları 31.12.2003
tarihinden önce de olsa ortadan kalkmış olur” denilmiş; 4502 sayılı
Yasa’nın Geçici 3. maddesi ile de Türk Telekomünikasyon A.Ş., 233 sayılı
KHK’nin ekindeki “B-Kamu İktisadi Kuruluşları (KİK)” bölümünde yer alan
kuruluşlar listesinden çıkarılmıştır.
Bu
düzenlemeler birlikte değerlendirildiğinde, telekomünikasyon şebekeleri
üzerinden sunulan ulusal ve uluslararası ses iletimini ihtiva eden telefon
hizmetlerini 31.12.2003 tarihine kadar “tekel” olarak yürütmekle görevli
kılınan ve çoğunluk hisseleri kamuya ait bulunan Türk Telekom’un, tekel
kapsamında kamu hizmeti yürüten, ancak kuruluş yasasındaki son düzenlemeler
ile kendine özgü statüye sahip olan ve sermayesindeki kamu payı %50’nin
altına düşünceye kadar kamu kuruluşu niteliğini taşıyan bir kuruluş olduğu
tartışmasızdır.
Özelleştirme
kapsamında bulunan Türk Telekomünikasyon A.Ş.’deki tamamı Hazineye ait bulunan
hisselerden % 55’i, Bakanlar Kurulu’nun 25.7.2005 tarih ve 2005/9146 sayılı
“Türk Telekomünikasyon Anonim Şirketi (Türk Telekom)’nin % 55 Oranındaki
Hissesinin Blok Olarak Satışına İlişkin Nihai Devir İşlemlerine Dair
Kararın Yürürlüğe Konulması Hakkında Karar”ı uyarınca, 14.11.2005 tarihli
Hisse Satış Sözleşmesi ile (6.550.000.000 USD. bedelle) Ojer
Telekomünikasyon A.Ş.’ne satılmıştır.
Bu
sürece paralel olarak Türk Telekom personelinin durumu incelendiğinde:
Türk
Telekom A.Ş., 4502 sayılı Yasa’nın 29.1.2000 tarih ve 23948 sayılı Resmi
Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe girdiği dikkate alındığında, 29.1.2000
tarihi itibariyle 233 sayılı KHK kapsamı
dışında kalmış ve anılan KHK eki cetvellerden çıkarılmış olması nedeniyle,
Uyuşmazlık Mahkemesi Genel Kurulu’nun
22.1.1996 gün ve E:1995/1, K:1996/1 sayılı ve özelleştirme
kapsamında bulunan kamu iktisadi teşebbüslerinde
sözleşmeli veya kapsam dışı statüde çalışan personelin kurumları ile olan
ilişkilerinden doğan anlaşmazlıkların çözüm yerinin idari yargı olduğu yolundaki
İlke Kararı kapsamı dışında değerlendirilmesi gerekmektedir.
Anılan
4502 sayılı Yasa’nın 13. maddesi ile 406 sayılı Yasa’ya eklenen Ek 22.
maddenin (a) bendinde, “a) Personelin statüsü: Telekomünikasyon
hizmetlerinin gerektirdiği asli ve sürekli görevler telekomünikasyon
alanında sekiz yıl tecrübeye sahip ve en az dört yıllık yüksek öğrenim
görmüş bir genel müdür ile kadro, unvan, derece ve sayıları Yönetim
Kurulunun önerisi ve Bakanlığın teklifi üzerine bu Kanunun yürürlüğe
girdiği tarihten itibaren yüzseksen gün içerisinde Bakanlar Kurulu Kararı
ile belirlenen kadrolarda istihdam edilen personel eliyle yürütülür. Bu
personel hakkında bu Kanunda öngörülen hükümler saklı kalmak üzere 399
sayılı Kanun Hükmünde Kararname hükümleri uygulanır. Bunların dışında kalan
personel iş mevzuatı uyarınca istihdam edilir. İş mevzuatına göre istihdam
edilenlere ilişkin kayıt ve şartlar Yönetim Kurulu tarafından tayin olunur”
hükmüne yer verilmiş; bu bent hükmü, 4673 ve 5189 sayılı Yasalarla yapılan
değişiklikler sonucunda; “a) Personelin statüsü: (Ek ibare:
12.5.2001-4673/6. md.) Türk Telekomdaki kamu payı %50’nin altına düşünceye
kadar, Türk Telekom Yönetim Kurulu üyeliklerine atanacaklarda Devlet
memurluğuna atanabilme genel şartlarına sahip olma ve en az dört yıllık
yüksek öğrenim görme şartları aranır. (Mülga ikinci ve üçüncü cümle:
16.6.2004-5189/12 md.) Bunların dışında kalan personel iş mevzuatı uyarınca
istihdam edilir. İş mevzuatına göre istihdam edilenlere ilişkin kayıt ve
şartlar Yönetim Kurulu tarafından tayin olunur” hükmünü almış; aynı
maddenin (b) bendinin ikinci paragrafında da iş mevzuatına tabi olan Türk
Telekom çalışanlarının aylık ücretlerinin kendilerini atamaya yetkili olan
Yönetim Kurulu tarafından tespit olunacağı kurala bağlanmıştır.
406
sayılı Yasa’nın anılan Ek 22.maddesi uyarınca, Türk Telekom A.Ş. Genel
Müdürlüğü’ne ait asli ve sürekli kadrolar belirlenerek 4.4.2000 tarih ve
24010 (Mükerrer) sayılı R.G. de yayımlanan 31.3.2000 tarih ve 2000/331
sayılı Bakanlar Kurulu Kararı ekinde yer alan listede: merkez teşkilatı
için 100 ve taşra teşkilatı için 100 (6 Bölge Müdürü, 12 Bölge Müdür
Yardımcısı ve 82 İl Telekom Müdürü) kadro ihdas edilmiş; öte yandan, aynı
Yasa maddesinin verdiği yetkiye dayanılarak hazırlanan “Türk
Telekomünikasyon A.Ş. Kapsam Dışı Personel Yönetmeliği” adı altındaki düzenleme,
Yönetim Kurulunun 31.8.2000 tarih ve 407 sayılı kararıyla kabul edilmek
suretiyle yürürlüğe konulmuştur.
Kanunla,
Kurumda görev yapan personelden asli ve sürekli görev yapacak olanları
kadro unvanı itibariyle belirlemek konusunda Bakanlar Kurulu'na yetki
verildiği açıktır. Bu yetki 4502 sayılı Kanun’un yürürlüğe girdiği
29.1.2000 tarihi ile 5189 sayılı Kanun’un yürürlüğe girdiği 2.7.2004
tarihleri arasında geçerli olmuştur.
Anayasa’nın
128. maddesinde, “Devletin, kamu iktisadî teşebbüsleri ve diğer kamu
tüzelkişilerinin genel idare esaslarına göre yürütmekle yükümlü oldukları
kamu hizmetlerinin gerektirdiği aslî ve sürekli görevler, memurlar ve diğer
kamu görevlileri eliyle görülür” denilmiştir.
406
sayılı Yasa’nın Ek 29. maddesinin 3.7.2005 tarih ve 5398 sayılı Kanun’la
değişik birinci fıkrasında, “Türk Telekom hisselerinin devri sonucu kamu
payının yüzde ellinin altına düşmesi durumunda; Türk Telekomda ek 22 nci
maddenin (a) bendinin bu Kanunla yürürlükten kaldırılan hükümleri uyarınca
belirlenen asli ve sürekli görevlerde çalışmakta olanlar ile 22.1.1990
tarihli ve 399 sayılı Kanun Hükmünde Kararnameye tabi olarak kadrolu veya
sözleşmeli personel statüsünde çalışanlar ve kapsam dışı personel, kamu
görevlerinden yüzseksen gün aylıksız izinli sayılır. Bu personel belirtilen
süre içinde Türk Telekomda çalışmaya devam eder ve hisse devir tarihinden
nakli için Devlet Personel Başkanlığına bildirildikleri tarihe kadarki
aylık ücret, harcırah, sağlık giderleri, cenaze giderleri ve ölüm yardımı
ile diğer mali ve özlük hakları Türk Telekom tarafından karşılanır…”
denilerek, yasa koyucu tarafından Türk Telekom’da 22.1.1990 tarihli ve 399
sayılı Kanun Hükmünde Kararnameye tabi olarak sözleşmeli personel statüsünde
çalışanlar ile kapsam dışı personel, kamu personeli sayılmıştır. Olayda, davalının hisse devir
(14.11.2005) tarihinde çalışmakta iken, 406 sayılı Yasa'nın Ek-29. maddesi
ile 4046 sayılı Yasa'nın 22. maddesine göre adı Devlet Personel Başkanlığına
bildirilen ve sonrasında başka bir kamu kurumu emrine atanan davacı
tarafından, maaş nakil ilmühaberinin yeniden düzenlenmesi ve yanlış
düzenlenmesi sebebiyle uğranıldığı iddia olunan zararın tazmini istemiyle
dava açılmıştır. 2577 sayılı
İdari Yargılama Usulü Kanunu’nun “İdari Dava Türleri ve İdari Yargı
Yetkisinin Sınırı” başlıklı 2. maddesinin değişik 1 numaralı bendinde:
“a) (Değişik: 8.6.2000-4577/5 md.) İdari işlemler
hakkında yetki, şekil, sebep, konu ve maksat yönlerinden biri ile hukuka
aykırı olduklarından dolayı iptalleri için menfaatleri ihlal edilenler
tarafından açılan iptal davaları,
b) İdari
eylem ve işlemlerden dolayı kişisel hakları doğrudan muhtel olanlar
tarafından açılan tam yargı davaları,
c)
(Değişik: 18.12.1999-4492/6 md.) Tahkim yolu öngörülen imtiyaz şartlaşma ve
sözleşmelerinden doğan uyuşmazlıklar hariç, kamu hizmetlerinden birinin
yürütülmesi için yapılan her türlü idari sözleşmelerden dolayı taraflar
arasında çıkan uyuşmazlıklara ilişkin davalar” idari dava türleri olarak
sayılmış olup; kural olarak, idari yargıda ancak Devlete ve kamu tüzel
kişilerine karşı açılan davalara bakılabilir.
Buna
göre, iptali istenilen işlemin tesis edildiği ve davanın açıldığı tarihte
davalı mevkiinde kamu kuruluşu niteliği taşımayan Türk Telekomünikasyon
A.Ş.'nin olması karşısında, idari yargı yetkisi kapsamında açılmış bir
idari dava bulunduğundan söz etmek olanaksız olduğundan, uyuşmazlığın, özel
hukuk hükümlerine göre görüm ve çözümünde adli yargı yerinin görevli olduğu
sonucuna varılmıştır.
Açıklanan nedenlerle, davanın görüm ve çözümünde
adli yargı görevli olduğundan, Ankara 1. İş Mahkemesince verilen
görevsizlik kararının kaldırılmasına karar vermek gerekmiştir.
SONUÇ :
Davanın çözümünde ADLİ YARGININ görevli olduğuna, bu nedenle Ankara 1. İş
Mahkemesinin 31.10.2013 gün ve E:2013/802, K:2013/818 sayılı GÖREVSİZLİK
KARARININ KALDIRILMASINA, 5.5.2014 gününde OY BİRLİĞİ İLE KESİN OLARAK
karar verildi.
—— • ——
V- 2247 SAYILI KANUN’UN 19.
MADDESİ GEREĞİNCE VERİLEN (BAŞVURU – İLK DERECE MAHKEME) KARARLAR
Uyuşmazlık Mahkemesi
Başkanlığından:
1-ESAS NO : 2014/78
KARAR NO: 2014/503
KARAR TR : 05.05.2014
(Hukuk Bölümü)
ÖZET :
Davacıların sosyal ve kişilik haklarının zedelendiği, mahremiyet ve özel hayatının
ihlal edildiği ileri sürülerek, manevi tazminat istemiyle açılan davanın,
ADLİ YARGI YERİNDE çözümlenmesi gerektiği hk.
K A R A R
Davacılar
: Kendi adlarına asaleten: a) Y.K., b) B.K.
Adlarına
velayeten hareket eden: 1) G.K., 2) M.K.
Vekili : Av. H.K.
Davalı : İzmir
Büyükşehir Belediye Başkanlığı
Vekilİ : Av. T..(Ö.
O L A
Y : Davacılar vekili dava
dilekçesinde özetle; 06/07/2010 tarihinde müvekkillerine halen oturdukları
evin anahtarının teslim töreninde sözkonusu fotoğrafların çekildiğini, müvekkillerinin
daha önce İzmir İli, Kadifekale semtinde oturduğunu, ancak kamulaştırma
sonucu evlerinin davalı belediye tarafından yıkılınca kendilerine TOKİ
tarafından yapılan adresteki evlerin verildiğini, bu evlere taşınan ilk
ailelerden birinin müvekkillerinin olduğunu, bu vesile ile anahtar teslim
töreninde müvekkillerinin ailece fotoğraflarının çekildiğini, ancak bu
fotoğrafın reklam amacıyla asılacağına dair müvekkillerine bir bilgi
verilmediğini ve izin de alınmadığını, 14/12/2011 tarihinde Büyükşehir
Belediyesi bilbordu üzerinde ailece çekilmiş fotoğraflarını gördüklerini,
davalı tarafın müvekkillerinden izin almadan müvekkillerine ait resimlerini
kullanarak reklam yaptığını ve müvekkilinin üzerinden haksız kazanç
sağlayarak müvekkilinin reklam objesi olarak kullanıldığını, davalı tarafın
yaptığı bu gayri hukuki haksız fiil teşkil eden eylemden dolayı
müvekkillerinin mahremiyet ve özel hayatının ihlal edildiğini,
bilgilendirme unsuruna uyulmadığını ve müvekkillerinin izinsiz olarak
reklam objesi olarak kullanıldığını, bu olayın müvekkillerinin üzerinde
uyandırdığı elem ve ızdırabın derecesinin tarif edilemez manevi çöküntü
yarattığını belirterek, müvekkillerine yönelik davalı tarafın haksız fiil
teşkil eden bu eyleminden dolayı müvekkillerinin kişilik haklarının
zedelenmesi sonucu uğradığı acı ve ızdırabın telafisi için tüm davacılar
adına toplam 8.000,00-TL manevi tazminatın dava tarihinden geçerli olmak
kaydıyla yasal faiziyle beraber davalıdan alınmasına karar verilmesi
istemiyle adli yargı yerinde dava açmıştır.
İZMİR
13. ASLİYE HUKUK MAHKEMESİ: 31.5.2012 gün ve E:2012/186 K:2012/220 sayı
ile, Büyükşehir Belediyesinin sermayesinin tamamı devlete ait,tüzel
kişiliğe sahip, faaliyetlerinde özerk ve sorumluluğu sermayesi ile sınırlı
bir “kamu iktisadi kuruluşu’’ olduğu uyuşmazlık mahkemesi kararları ve 233
sayılı KHK. hükümlerinde belirtildiği, bu durumda idarenin işlem ve
eyleminden kaynaklanan tüm davalarının görüleceği yargı yolunun, idari
yargı yolu olduğu, bu nedenle davanın yetkili ve görevli idare
mahkemelerinde açılması gerektiği, 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü
Kanunun 2/1-b maddesinde yer alan” İdari eylem ve işlemlerden dolayı
kişisel hakları doğrudan muhtel olanlar tarafından açılan tam yargı
davaları” kapsamında idari yargı yerince çözümleneceği"
belirtildiğinden, mahkemelerinde açılan davanın da aynı doğrultuda olması
nedeni ile, mahkemelerinin görevsiz olduğu, idari yargının görevli olduğu
sonucuna varıldığı gerekçesiyle, HMK. 114/b.maddesi gereğince, yargı yolu
dava şartlarından olup, HMK. 115. maddesi gereğince, dava şartlarının
mevcut olup olmadığı, davanın her aşamasında araştırılıp, bu yönde karar
verilebileceğinden, dava dilekçesinin HMK. 114,115. maddeleri gereğince
yargı yolu bakımından görevsizlik nedeni ile usulden reddine karar vermiş,
bu karar kesinleşmiştir.
Davacılar
vekili bu kez aynı istemle idari yargı yerinde dava açmıştır.
İZMİR 3.
İDARE MAHKEMESİ : 2.12.2013 gün ve E : 2012/1888 sayı ile, davacıların
kişilik haklarının bir parçası olan fotoğraflarının izinsiz olarak reklam
ve afişlerde kullanılması eylemleri idarilik karakteri taşımadığından
haksız fiil niteliğinde olup, dava konusu istemlerin Türk Medeni Kanunu ve
Türk Borçlar Kanunu'nu hükümleri çerçevesinde değerlendirilmesi gerektiği,
bu durumda; haksız fiil niteliğindeki eylemlerden kaynaklanan uyuşmazlığın
görüm ve çözümü görevinin asliye hukuk mahkemesine ait olduğu, idare
mahkemesinin görevsiz olduğu sonucuna varıldığı gerekçesiyle, 2247 sayılı
Kanunun 19.maddesi uyarınca görevli yargı yerinin belirlenmesi için Uyuşmazlık
Mahkemesi'ne gönderilmesine, bilgi edinmeleri bakımından iş bu karar
örneğinin taraflara gönderilmesine, davanın Uyuşmazlık Mahkemesi'nin karar
vermesine değin ertelenmesine karar vermiştir.
İNCELEME VE GEREKÇE:
Uyuşmazlık Mahkemesi Hukuk Bölümü’nün, Serdar
ÖZGÜLDÜR’ün Başkanlığında, Üyeler: Eyüp Sabri BAYDAR, Ali ÇOLAK, Sıddık
YILDIZ, Nurdane TOPUZ, Ayhan AKARSU ve Mehmet AKBULUT‘un katılımlarıyla
yapılan 05.05.2014 günlü toplantısında:
l-İLK İNCELEME: Dosya üzerinde 2247 sayılı Yasa’nın 27.
maddesi uyarınca yapılan incelemeye göre; İdare Mahkemesince, 2247 sayılı
Yasa’nın 19. maddesine göre başvuruda bulunulmuş olduğu, adli ve idari
yargı yerleri arasında davalı Belediye Başkanlığı aleyhine açılan davalarda
idari yargı dosyasının Mahkemece, ekinde adli yargı dosyası ile birlikte
Uyuşmazlık Mahkemesi’ne gönderildiği ve usule ilişkin herhangi bir
noksanlık bulunmadığı anlaşıldığından görev uyuşmazlığının esasının
incelenmesine oy birliği ile karar verildi.
II-ESASIN
İNCELENMESİ: Raportör-Hakim Gülşen AKAR PEHLİVAN’ın, davanın çözümünde adli
yargının görevli olduğu yolundaki raporu ile dosyadaki belgeler okunduktan;
ilgili Başsavcılarca görevlendirilen Yargıtay Cumhuriyet Savcısı Mehmet
BAYHAN ile Danıştay Savcısı Mehmet Ali GÜMÜŞ davada adli yargının görevli
olduğu yolundaki sözlü açıklamaları da dinlendikten sonra GEREĞİ GÖRÜŞÜLÜP
DÜŞÜNÜLDÜ:
Dava,
davacıların izni olmadan davalı Belediye tarafından yapılan reklam ve
ilanlar nedeniyle davacıların sosyal ve kişilik haklarının zedelendiği,
mahremiyet ve özel hayatının ihlal edildiği ileri sürülerek 8.000,00-TL
manevi tazminatın dava tarihinden itibaren işleyecek yasal faizi ile
birlikte tazminine karar verilmesi istemiyle açılmıştır.
4721 sayılı
Türk Medeni Kanununun 24. maddesinde, “Hukuka aykırı olarak kişilik hakkına
saldırılan kimse, hakimden, saldırıda bulunanlara karşı korunmasını
isteyebilir.
Kişilik
hakkı zedelenen kimsenin rızası, daha üstün nitelikte özel veya kamusal
yarar ya da kanunun verdiği yetkinin kullanılması sebeplerinden biriyle
haklı kılınmadıkça, kişilik haklarına yapılan her saldırı hukuka
aykırıdır.” hükmüne, 25. maddesinde ise, “ Davacı, hakimden saldırı
tehlikesinin önlenmesini, sürmekte olan saldırıya son verilmesini, sona
ermiş olsa bile etkileri devam eden saldırının hukuka aykırılığının
tespitini isteyebilir.
Davacı
bunlarla birlikte, düzeltmenin veya kararın üçüncü kişilere bildirilmesi ya
da yayımlanması isteminde de bulunabilir.
Davacının,
maddi ve manevi tazminat istemleri ile hukuka aykırı saldırı dolayısıyla
elde edilmiş olan kazancın vekaletsiz iş görme hükümlerine göre kendisine
verilmesine ilişkin istemde bulunma hakkı saklıdır.
Manevi
tazminat istemi, karşı tarafça kabul edilmiş olmadıkça devredilemez;
mirasbırakan tarafından ileri sürülmüş olmadıkça mirasçılara geçmez.
Davacı,
kişilik haklarının korunması için kendi yerleşim yeri veya davalının
yerleşim yeri mahkemesinde dava açabilir.” hükmüne yer verilmiş;
6098
sayılı Türk Borçlar Kanununun 58. maddesinde; “Kişilik hakkının
zedelenmesinden zarar gören, uğradığı manevi zarara karşılık manevi
tazminat adı altında bir miktar para ödenmesini isteyebilir.
Hakim,
bu tazminatın ödenmesi yerine, diğer bir giderim biçimi kararlaştırabilir
veya bu tazminata ekleyebilir; özellikle saldırıyı kınayan bir karar
verebilir ve bu kararın yayımlanmasına hükmedebilir.” denilmiştir.
Dosyanın
incelenmesinden, davacıların daha önce İzmir – Kadifekale semtinde
oturdukları, ancak kentsel dönüşüm sonucu evlerinin davalı belediyece
yıkılıp, kendilerine TOKİ tarafından evler verildiği; bu evlere taşınan ilk
ailelerden biri oldukları; bu vesile ile anahtar teslim töreninde ailece
fotoğraflarının çekildiği ancak bu fotoğrafların Büyükşehir Belediyesi
reklam panolarında teşhir edildiği nedeniyle davacıların mahremiyet ve özel
hayatının ihlal edildiği bu nedenle toplam 8.000,00 TL manevi tazminatın
dava tarihinden itibaren geçerli olmak kaydıyla yasal faiziyle davalıdan
tahsili istemiyle dava açıldığı anlaşılmıştır.
2577
sayılı İdari Yargılama Usulü Kanununun 2. maddesinin 1. fıkrasının b
bendinde, tam yargı davaları idari eylem ve işlemlerden dolayı kişisel
hakları doğrudan muhtel olanlar tarafından açılan davalar olarak
tanımlanmıştır.
Bu tanım
uyarınca tam yargı davası açılabilmesi için her şeyden önce ortada,
idarenin idari nitelikte bir işleminin veya eyleminin bulunması
gerekmektedir.
Olayda
ise, davacıların izni olmadan Belediye tarafından yapılan reklam ve ilan
nedeniyle davacıların sosyal ve kişilik haklarının zedelenerek, mahremiyet
ve özel hayatın ihlal edildiği gözetildiğinde, idarenin bir kamu hukukuna,
yasa, tüzük, yönetmelik gibi bir kural işlem veya bir idari işleme
dayanmadan haksız fiil niteliğinde eylemde bulunmasının özel hukuk
hükümleri uyarınca çözümlenmesi gereken uyuşmazlıklar olduğu kuşkusuzdur.
Bu
durumda, idari nitelikteki işlem ve eylemden kişisel hakları doğrudan
muhtel olanlar tarafından açılan ve idarenin Kamu Hukuku kurallarına göre
olan sorumluluğunu gündeme getirerek doğan zararın tazminine yada hakkın
geri verilmesine mahkum edilmesi isteklerini konu edinen idari bir dava
olarak nitelendirilemeyecek olan bu davanın adli yargı yerinde görülmesi
gerekmektedir.
Açıklanan nedenlerle, İzmir 3. İdare Mahkemesinin
başvurusunun kabulü ile, İzmir 13. Asliye Hukuk Mahkemesinin görevsizlik
kararının kaldırılması gerekmiştir.
SONUÇ : Davanın görüm ve çözümünde ADLİ YARGININ görevli
olduğuna, bu nedenle İzmir 3. İdare Mahkemesinin başvurusunun kabulü ile,
İzmir 13. Asliye Hukuk Mahkemesi’nin 31.5.2012 gün ve E:2012/186 K:2012/220
sayılı GÖREVSİZLİK KARARININ KALDIRILMASINA, 05.05.2014 gününde OY BİRLİĞİ
İLE KESİN OLARAK karar verildi.
—— • ——
Uyuşmazlık Mahkemesi
Başkanlığından:
2-ESAS NO : 2014/123
KARAR NO: 2014/504
KARAR TR : 05.05.2014
(Hukuk Bölümü)
ÖZET : Türk Telekomünikasyon A.Ş.’de çalışırken Kurumun
özelleştirilmesi nedeniyle başka kuruma nakledilen davacının, maaş nakil
ilmühaberinin düzeltilmesi ve alacağının faizi ile birlikte tazmini
istemiyle açtığı davanın, ADLİ YARGI YERİNDE çözümlenmesi gerektiği hk.
K A R A R
Davacı : A.Z.
Vekili : Av. B.Y.
Davalı : Türk Telekomünikasyon A.Ş.
Vekili : Av. M.K. (Adli Yargıda)
O L A
Y : Davacı vekili, dava dilekçesinde
özetle; davalı kurumdan geçiş yapan davacının maaş nakil ilmühaberinin 4046
sayılı Yasa’nın 22. Maddesi ve 406 sayılı Yasa’nın ek 29 maddesine uygun
düzenlenmemesi nedeniyle yeniden tespiti ile maaşına esas net ücretine söz
konusu tespit doğrultusunda zamların eklenerek davalı kurumda çalıştığı
sürelerde hak ettiği ancak kendisine ödenmeyen, yıllar itibariyle değişen
ek ödeme ve denge tazminatlarının ve buna bağlı olarak değişen maaş
tutarına uygulanan ikramiye tutarları farkının fazlaya ilişkin hakları
saklı kalmak kaydı ile şimdilik 1.000,00TL nin alacağın ödenmesi gereken
tarihlerden itibaren işleyecek en yüksek banka mevduat faizi ile birlikte
davalı kurumdan tahsili istemiyle adli yargıda dava açmıştır.
ANKARA
18. İŞ MAHKEMESİ: 20.09.2011 gün
ve E:2011/358 K:2011/560 sayılı kararında “… 375 sayılı KHK ‘ye 5473 sayılı
yasanın 1. maddesine eklenen EK-3 maddesi ile ek ödeme yapılabilecek kamu
ve kuruluşlarını saydığı, buna göre 399 sayılı kanun hükmünde kararnameye
ekli cetvelde gösterilen kadrolar dışında 657 sayılı yasanın aylık
memurlara en yüksek Devlet Memuru aylığının ek gösterge dahil % 200’ ünü geçmemek üzere
her ay ek ödeme yapılabileceğinin öngörüldüğü, 375 sayılı KHK(ye eklenen
Ek-3 madde kamu görevlilerine uygulanan genel nitelikteki bir uygulama
olmayıp, ek ödemeden yararlanmayanlara ek ödeme yapılmasını içerdiği,
Yüksek Planlama Kurulunun da 40+40 TL zammı Ek-3. madde çerçevesinde
belirlendiği, davacının ise işçilikte bulunduğu dönemdeki ücretinin( ilave
tediye, ikramiye dahil, sosyal haklarıyla) belirlendiğinden ek ödemeden
faydalandırılmasının mümkün olmadığı, ayrıca Ek-3. maddeye göre
uygulamadaki uyuşmazlıkları çözmeye yetkili olan Maliye Bakanlığı’da
08/05/2006 tarih ve 8021 sayılı yazısı ile ödemenin geçiş ücretine
ilavesinin mümkün olmadığı yönünde görüş bildirdiği, ayrıca davacının
Kapsam Dışı Personel Yönetmeliğinin 15. maddesine aykırı bir ödeme
yapıldığına dair bir itirazının olmadığı, çok uzun bir süre alınan
ödemeleri ihtirazi kayıtsız aldığı, davacının statüsünü düzenleyen yönetmeliğin
85. ve 15. maddelerine göre davacıya yapılan ödemelerde bir eksiklik
bulunmadığı…” gerekçe gösterilmek suretiyle davanın reddine karar
verilmiştir.
Davanın
reddine ilişkin karar davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir.
YARGITAY
9. HUKUK DAİRESİ: 20.02.2012 gün
ve E:2011/50708 K:2012/4754 sayılı BOZMA İLAMINDA özetle; mahkemece yapılan
araştırmanın hüküm vermeye yeterli olmadığı; davacı ile ilgili davalı
işyerinde tüm bordrolar, ücret ve mali haklarına ilişkin işverence alınan
işletmesel kararlar getirtilerek, davacının kapsamdışı nakle tabi olarak
çalıştığı dönemde 406 sayılı Kanunun Ek.29 ve sözleşmenin 7. maddeleri
uyarınca aynı statüde kamuda çalışan 399 sayılı KHK’nun ek II. Cetveline
tabi çalışanlara uygulanan artışlardan yararlandırılıp yararlandırılmadığı,
artış yapılıp yapılmadığı, yapılan artışın tebliğlerle getirilen artışların
altında kalıp kalmadığı, tebliğlere göre yapılacak artışları kapsayacak
şekilde maaş nakil ilmühaberinin düzenlenip düzenlenmediği, davacının fark
alacağı olup olmadığı konusunda uzman bilirkişiden rapor alınarak sonucuna
göre karar verilmesi gerektiği belirtilerek, hükmün bozulmasına karar
vermiştir.
Mahkemece
bozma ilamına uyularak yargılamaya devam edilmiştir.
ANKARA
18. İŞ MAHKEMESİ: 30.05.2013 gün
ve E:2012/293 K:2013/324 sayılı kararında özetle; Yargıtay Hukuk Genel
Kurulu’nun 26.12.2013 gün E:2012/9-1518 K:2012/1388 sayılı kararı ile bu
tür uyuşmazlıklarda idari yargının görevli olduğu belirtilmiş olmakla,
davanın idari yargıda görülmesi gerektiği sonucuna varılarak görevsizlik
kararı verilmiştir. Görevsizlik
kararı tarafların vekillerine 30.05.2013 günü tefhim edilmiştir. Kararın,
5521 sayılı Yasa’nın Geçici 1. Maddesi gereğince halen yürürlükte olan 5521
sayılı Yasa’nın 8.maddesi gereğince tefhimden itibaren 8 günlük yasal
sürede taraflarca temyiz edilmediğinden kesinleştiği anlaşılmıştır.
Davacı
vekili bunun üzerine; davalı kurumdan geçiş yapan davacının maaş nakil
ilmühaberinin 4046 sayılı Yasa’nın 22. maddesi ve 406 sayılı Yasa’nın Ek
29. maddesine uygun düzenlenmemesi nedeniyle maaş nakil ilmühaberinin iptal
edilerek, Ankara 18. İş Mahkemesi yargılamasında yapılan teknik bilirkişi
incelemesi çerçevesinde maaşına esas net ücretine söz konusu tespit
doğrultusunda zamların eklenerek kendisine ödenmeyen, yıllar itibariyle değişen
ek ödeme ve denge tazminatlarının ve buna bağlı olarak değişen maaş
tutarına uygulanan ikramiye tutarları farkının faiziyle birlikte davalı
kurumdan tahsili istemiyle 08.07.2013 tarihinde idari yargıda dava
açmıştır.
ANKARA
18. İDARE MAHKEMESİ : 10.12.2013
gün ve E:2013/94 sayı ile vermiş olduğu gönderme kararında özetle;
uyuşmazlıkta, davalı mevkiinde kamu kuruluşu niteliği taşımayan Türk
Telekomünikasyon Genel Müdürlüğü’nün olması karşısında, idari yargı yetkisi
kapsamında açılmış bir idari dava bulunduğundan söz edilemeyeceğinden;
uyuşmazlığın çözümünde, özel hukuk hükümlerine göre adli yargının görevli
olduğunu gerekçe göstererek, 2247 sayılı Uyuşmazlık Mahkemesinin Kuruluş ve
İşleyişi Hakkında Kanun’un 19. Maddesi hükümleri uyarınca görevli yargı
merciinin belirlenmesi için dosyanın Uyuşmazlık mahkemesine gönderilmesine,
Uyuşmazlık Mahkemesi’nce karar verilinceye kadar davanın ertelenmesine
karar vererek dosya Mahkememize gönderilmiştir.
İNCELEME VE GEREKÇE :
Uyuşmazlık Mahkemesi Hukuk Bölümü’nün, Serdar ÖZGÜLDÜR’ün
Başkanlığında, Üyeler: Eyüp Sabri BAYDAR, Ali ÇOLAK, Sıddık YILDIZ, Nurdane
TOPUZ, Ayhan Akarsu ve Mehmet AKBULUT’un katılımlarıyla yapılan 05.05.2014
günlü toplantısında:
l-İLK
İNCELEME:Dosya üzerinde 2247 sayılı Yasa’nın 27. maddesi uyarınca yapılan
incelemeye göre, İdare Mahkemesi’nce anılan Yasa’nın 19. maddesinde
öngörülen usul ve yönteme uygun biçimde başvuruda bulunulduğu
anlaşılmaktadır. Usule ilişkin herhangi bir noksanlık görülmediğinden
esasının incelenmesine oy birliği ile karar verildi.
II-ESASIN İNCELENMESİ: Raportör-Hakim Filiz BUDAK’ın,
davanın çözümünde adli yargının görevli olduğu yolundaki raporu ile
dosyadaki belgeler okunduktan; ilgili Başsavcılarca görevlendirilen
Yargıtay Cumhuriyet Savcısı Mehmet BAYHAN ile Danıştay Savcısı Mehmet Ali
GÜMÜŞ’ün davada adli yargının görevli olduğu yolundaki sözlü açıklamaları
da dinlendikten sonra GEREĞİ GÖRÜŞÜLÜP DÜŞÜNÜLDÜ:
Dava,
davalı şirkette görev yapmakta iken, 406 sayılı Yasa'nın Ek-29. maddesi ile
4046 sayılı Yasa'nın 22. maddesine göre adı Devlet Personel Başkanlığına
bildirilmesi nedeniyle yeni görevine başlayan davacının, maaş nakil
ilmühaberinin düzeltilmesi ve ücretine yansıtılmayan ek ödemelerin ve denge
tazminatını alacağının davalıdan tahsiline ilişkindir.
1953 tarih ve 6145 sayılı Yasa ile, Türkiye
Cumhuriyeti Posta, Telgraf ve Telefon İşletmesi kurulmuş; 1924 tarih ve 406
sayılı Telgraf ve Telefon Kanunu’nun 10.6.1994 tarih ve 4000 sayılı
Yasa’yla değiştirilen 1. maddesi ile, posta ve telgraf tesis ve işletmesine
ilişkin hizmetler, Posta İşletmesi Genel Müdürlüğü’nce (P.İ),
telekomünikasyon hizmetleri ise, “Türk Telekomünikasyon Anonim Şirketi
(Şirket)” tarafından yürütülecek şekilde yeniden yapılandırılmıştır. 27.1.2000 tarih ve 4502 sayılı
Yasa’nın 1. maddesi ile, 406 sayılı Yasa’nın 1. maddesine eklenen dokuzuncu
fıkrada, “Türk Telekom, bu Kanun ve özel hukuk hükümlerine tabi bir anonim
şirkettir. Kamu İktisadi Teşebbüslerinin kuruluş, teşkilât ve faaliyetleri
ile ilgili mevzuat Türk Telekom’a uygulanmaz. Sadece, Türkiye Büyük Millet
Meclisi denetimine ilişkin 2.4.1987 tarihli ve 3346 sayılı Kanunun 9 uncu
maddesi hükümleri uygulanır” denilmiş; anılan fıkra hükmü, 12.5.2001 tarih
ve 4673 sayılı Yasa’nın 1. maddesi ile değiştirilmiş ve “Türk Telekom, bu
Kanun ve özel hukuk hükümlerine tabi bir anonim şirkettir. Bu Kanun
hükümleri saklı kalmak üzere, kamu iktisadi teşebbüsleri de dahil,
sermayesinin yarısından fazlası kamuya ait olan kamu kurum, kuruluş ve
ortaklıklarına uygulanan mevzuat Türk Telekom’a uygulanmaz. Sermayesinin
yarısından fazlası kamuda kaldığı sürece, Türkiye Büyük Millet Meclisi
denetimine ilişkin 2.4.1987 tarihli ve 3346 sayılı Kanunun 9 uncu maddesi
hükümleri uygulanır. 16.7.1965 tarihli ve 697 sayılı Kanun ile milli
güvenlik ve kamu düzeniyle sıkıyönetim ve seferberlik hallerinde telekomünikasyon
hizmetlerinin yürütülmesine ilişkin özel kanunların hükümleri saklıdır”; Ek
29. maddesinin 3.7.2005 gün ve 5398 sayılı Kanun’un 14. maddesi ile değişik
birinci fıkrasında, “Türk Telekom hisselerinin devri sonucu kamu payının
yüzde ellinin altına düşmesi durumunda; Türk Telekomda ek 22 nci maddenin
(a) bendinin bu Kanunla yürürlükten kaldırılan hükümleri uyarınca
belirlenen aslî ve sürekli görevlerde çalışmakta olanlar ile 22.1.1990
tarihli ve 399 sayılı Kanun Hükmünde Kararnameye tâbi olarak kadrolu veya
sözleşmeli personel statüsünde çalışanlar ve kapsam dışı personel, kamu
görevlerinden yüzseksen gün aylıksız izinli sayılır…” denilmiştir.
Öte
yandan; 406 sayılı Yasa’nın 4502 sayılı Yasa ile değişik 2. maddesinin (c)
bendinin birinci alt bendinin birinci cümlesinde, “Türk Telekom;
telekomünikasyon şebekeleri üzerinden sunulan ulusal ve uluslararası ses
iletimini ihtiva eden telefon hizmetlerini, 31.12.2003 tarihine kadar bu
Kanun ve görev sözleşmesi çerçevesinde tekel olarak yürütür” denildikten
sonra, anılan (c) bendinin birinci alt bendine 12.5.2001 tarih ve 4673
sayılı Yasa ile eklenen üçüncü cümlede, “Ancak, Türk Telekom’daki kamu payı
%50’nin altına düştüğünde, Türk Telekom’un tüm tekel hakları 31.12.2003 tarihinden
önce de olsa ortadan kalkmış olur” denilmiş; 4502 sayılı Yasa’nın Geçici 3.
maddesi ile de Türk Telekomünikasyon A.Ş., 233 sayılı KHK’nin ekindeki
“B-Kamu İktisadi Kuruluşları (KİK)” bölümünde yer alan kuruluşlar
listesinden çıkarılmıştır.
Bu
düzenlemeler birlikte değerlendirildiğinde, telekomünikasyon şebekeleri
üzerinden sunulan ulusal ve uluslararası ses iletimini ihtiva eden telefon
hizmetlerini 31.12.2003 tarihine kadar “tekel” olarak yürütmekle görevli
kılınan ve çoğunluk hisseleri kamuya ait bulunan Türk Telekom’un, tekel
kapsamında kamu hizmeti yürüten, ancak kuruluş yasasındaki son düzenlemeler
ile kendine özgü statüye sahip olan ve sermayesindeki kamu payı %50’nin
altına düşünceye kadar kamu kuruluşu niteliğini taşıyan bir kuruluş olduğu
tartışmasızdır.
Özelleştirme
kapsamında bulunan Türk Telekomünikasyon A.Ş.’deki tamamı Hazineye ait
bulunan hisselerden % 55’i, Bakanlar Kurulu’nun 25.7.2005 tarih ve
2005/9146 sayılı “Türk Telekomünikasyon Anonim Şirketi (Türk Telekom)’nin %
55 Oranındaki Hissesinin Blok Olarak Satışına İlişkin Nihai Devir
İşlemlerine Dair Kararın Yürürlüğe Konulması Hakkında Karar”ı uyarınca,
14.11.2005 tarihli Hisse Satış Sözleşmesi ile (6.550.000.000 USD. bedelle)
Ojer Telekomünikasyon A.Ş.’ne satılmıştır.
Bu
sürece paralel olarak Türk Telekom personelinin durumu incelendiğinde:
Türk
Telekom A.Ş., 4502 sayılı Yasa’nın 29.1.2000 tarih ve 23948 sayılı Resmi
Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe girdiği dikkate alındığında, 29.1.2000
tarihi itibariyle 233 sayılı KHK kapsamı
dışında kalmış ve anılan KHK eki cetvellerden çıkarılmış olması nedeniyle,
Uyuşmazlık Mahkemesi Genel Kurulu’nun
22.1.1996 gün ve E:1995/1, K:1996/1 sayılı ve özelleştirme
kapsamında bulunan kamu iktisadi teşebbüslerinde
sözleşmeli veya kapsam dışı statüde çalışan personelin kurumları ile olan
ilişkilerinden doğan anlaşmazlıkların çözüm yerinin idari yargı olduğu yolundaki
İlke Kararı kapsamı dışında değerlendirilmesi gerekmektedir.
Anılan
4502 sayılı Yasa’nın 13. maddesi ile 406 sayılı Yasa’ya eklenen Ek 22. maddenin
(a) bendinde, “a) Personelin statüsü: Telekomünikasyon hizmetlerinin
gerektirdiği asli ve sürekli görevler telekomünikasyon alanında sekiz yıl
tecrübeye sahip ve en az dört yıllık yüksek öğrenim görmüş bir genel müdür
ile kadro, unvan, derece ve sayıları Yönetim Kurulunun önerisi ve
Bakanlığın teklifi üzerine bu Kanunun yürürlüğe girdiği tarihten itibaren
yüzseksen gün içerisinde Bakanlar Kurulu Kararı ile belirlenen kadrolarda
istihdam edilen personel eliyle yürütülür. Bu personel hakkında bu Kanunda
öngörülen hükümler saklı kalmak üzere 399 sayılı Kanun Hükmünde Kararname
hükümleri uygulanır. Bunların dışında kalan personel iş mevzuatı uyarınca
istihdam edilir. İş mevzuatına göre istihdam edilenlere ilişkin kayıt ve
şartlar Yönetim Kurulu tarafından tayin olunur” hükmüne yer verilmiş; bu
bent hükmü, 4673 ve 5189 sayılı Yasalarla yapılan değişiklikler sonucunda;
“a) Personelin statüsü: (Ek ibare: 12.5.2001-4673/6. md.) Türk Telekom daki
kamu payı %50’nin altına düşünceye kadar, Türk Telekom Yönetim Kurulu
üyeliklerine atanacaklarda Devlet memurluğuna atanabilme genel şartlarına
sahip olma ve en az dört yıllık yüksek öğrenim görme şartları aranır.
(Mülga ikinci ve üçüncü cümle: 16.6.2004-5189/12 md.) Bunların dışında
kalan personel iş mevzuatı uyarınca istihdam edilir. İş mevzuatına göre
istihdam edilenlere ilişkin kayıt ve şartlar Yönetim Kurulu tarafından
tayin olunur” hükmünü almış; aynı maddenin (b) bendinin ikinci paragrafında
da iş mevzuatına tabi olan Türk Telekom çalışanlarının aylık ücretlerinin
kendilerini atamaya yetkili olan Yönetim Kurulu tarafından tespit olunacağı
kurala bağlanmıştır.
406
sayılı Yasa’nın anılan Ek 22. maddesi uyarınca, Türk Telekom A.Ş. Genel
Müdürlüğü’ne ait asli ve sürekli kadrolar belirlenerek 4.4.2000 tarih ve
24010 (Mükerrer) sayılı R.G. de yayımlanan 31.3.2000 tarih ve 2000/331
sayılı Bakanlar Kurulu Kararı ekinde yer alan listede: merkez teşkilatı
için 100 ve taşra teşkilatı için 100 (6 Bölge Müdürü, 12 Bölge Müdür
Yardımcısı ve 82 İl Telekom Müdürü) kadro ihdas edilmiş; öte yandan, aynı
Yasa maddesinin verdiği yetkiye dayanılarak hazırlanan “Türk
Telekomünikasyon A.Ş. Kapsam Dışı Personel Yönetmeliği” adı altındaki
düzenleme, Yönetim Kurulunun 31.8.2000 tarih ve 407 sayılı kararıyla kabul
edilmek suretiyle yürürlüğe konulmuştur.
Kanunla,
Kurumda görev yapan personelden asli ve sürekli görev yapacak olanları
kadro unvanı itibariyle belirlemek konusunda Bakanlar Kurulu'na yetki
verildiği açıktır. Bu yetki 4502 sayılı Kanun’un yürürlüğe girdiği
29.1.2000 tarihi ile 5189 sayılı Kanun’un yürürlüğe girdiği 2.7.2004
tarihleri arasında geçerli olmuştur.
Anayasa’nın
128. maddesinde, “Devletin, kamu iktisadî teşebbüsleri ve diğer kamu
tüzelkişilerinin genel idare esaslarına göre yürütmekle yükümlü oldukları
kamu hizmetlerinin gerektirdiği aslî ve sürekli görevler, memurlar ve diğer
kamu görevlileri eliyle görülür” denilmiştir.
406
sayılı Yasa’nın Ek 29. maddesinin 3.7.2005 tarih ve 5398 sayılı Kanun’la
değişik birinci fıkrasında, “Türk Telekom hisselerinin devri sonucu kamu
payının yüzde ellinin altına düşmesi durumunda; Türk Telekomda ek 22 nci
maddenin (a) bendinin bu Kanunla yürürlükten kaldırılan hükümleri uyarınca
belirlenen asli ve sürekli görevlerde çalışmakta olanlar ile 22.1.1990
tarihli ve 399 sayılı Kanun Hükmünde Kararnameye tabi olarak kadrolu veya
sözleşmeli personel statüsünde çalışanlar ve kapsam dışı personel, kamu
görevlerinden yüzseksen gün aylıksız izinli sayılır. Bu personel belirtilen
süre içinde Türk Telekomda çalışmaya devam eder ve hisse devir tarihinden
nakli için Devlet Personel Başkanlığına bildirildikleri tarihe kadarki
aylık ücret, harcırah, sağlık giderleri, cenaze giderleri ve ölüm yardımı
ile diğer mali ve özlük hakları Türk Telekom tarafından karşılanır…”
denilerek, yasakoyucu tarafından Türk Telekom’da 22.1.1990 tarihli ve 399
sayılı Kanun Hükmünde Kararnameye tabi olarak sözleşmeli personel
statüsünde çalışanlar ile kapsam dışı personel, kamu personeli sayılmıştır.
Olayda,
davalının hisse devir (14.11.2005) tarihinde kapsam dışı personel olarak
görev yapmakta iken, 406 sayılı Yasa'nın Ek-29. maddesi ile 4046 sayılı
Yasa'nın 22. maddesine göre diğer kamu kurum ve kuruluşlarına naklinin
yapılması için adı Devlet Personel Başkanlığına bildirilmesi nedeniyle yeni
görevine başlayan davacı tarafından, 5473 sayılı Yasa uyarınca hak edilen
ek ödemelerin ödenmesi ve maaş ilmühaberinin davacının maaşına eklenmeyen
ödemenin maaş nakil ilmühaberine eklenmesi, maaş nakil ilmühaberinin
yeniden düzenlenmesi ve ödenmeyen ek ödemelerin ödenmesine karar verilmesi
istemiyle dava açılmıştır.
2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu’nun “İdari Dava
Türleri ve İdari Yargı Yetkisinin Sınırı” başlıklı 2. maddesinin değişik 1
numaralı bendinde:
“a) (Değişik : 8.6.2000-4577/5 md.) İdari işlemler
hakkında yetki, şekil, sebep, konu ve maksat yönlerinden biri ile hukuka
aykırı olduklarından dolayı iptalleri için menfaatleri ihlal edilenler
tarafından açılan iptal davaları,
b) İdari
eylem ve işlemlerden dolayı kişisel hakları doğrudan muhtel olanlar
tarafından açılan tam yargı davaları,
c)
(Değişik: 18.12.1999-4492/6 md.) Tahkim yolu öngörülen imtiyaz şartlaşma ve
sözleşmelerinden doğan uyuşmazlıklar hariç, kamu hizmetlerinden birinin
yürütülmesi için yapılan her türlü idari sözleşmelerden dolayı taraflar
arasında çıkan uyuşmazlıklara ilişkin davalar” idari dava türleri olarak
sayılmış olup; kural olarak, idari yargıda ancak Devlete ve kamu tüzel
kişilerine karşı açılan davalara bakılabilir.
Buna
göre, iptali istenilen işlemin tesis edildiği ve dava açıldığı tarihte
davalı mevkiinde kamu kuruluşu niteliği taşımayan Türk Telekomünikasyon
A.Ş.'nin olması karşısında, idari yargı yetkisi kapsamında açılmış bir
idari dava bulunduğundan söz etmek olanaksız olduğundan; uyuşmazlığın, özel
hukuk hükümlerine göre görüm ve çözümünde adli yargı yerinin görevli olduğu
sonucuna varılmıştır.
Açıklanan
nedenlerle Ankara 18. İdare Mahkemesi’nin başvurusunun kabulü ile Ankara
18. İş Mahkemesi’nin 30.05.2013 gün ve E:2012/293, K:2013/324 sayılı
görevsizlik kararının kaldırılması gerekmiştir.
SONUÇ :
Davanın çözümünde ADLİ YARGININ görevli olduğuna, bu nedenle, Ankara 18.
İdare Mahkemesinin BAŞVURUSUNUN KABULÜ ile, Ankara 18. İş Mahkemesi’nin
30.05.2013 gün ve E:2012/293, K:2013/324 sayılı GÖREVSİZLİK KARARININ
KALDIRILMASINA, 05.05.2014 gününde OY BİRLİĞİ İLE KESİN OLARAK karar
verildi.
—— • ——
Uyuşmazlık Mahkemesi
Başkanlığından:
3-ESAS NO : 2014/299
KARAR NO: 2014/509
KARAR TR : 05.05.2014
(Hukuk Bölümü)
ÖZET :
İcra ve İflas Kanunu’nun 67. maddesine göre açılan itirazın iptali davasının,
ADLİ YARGI YERİNDE çözümlenmesi gerektiği hk.
K A R A R
Davacı :
İ.D.
Vekili : Av. G.B.
Davalı : Tatvan
Belediye Başkanlığı
Vekili : Av. D.D.
O L A
Y : Davacı vekili, dava dilekçesinde
özetle; davacının, davalı Tatvan Belediye Başkanlığı’nda yıllarca
çalıştıktan sonra emekli olduğunu, ancak memuriyeti sırasında ödenmeyen
tasarruf teşvik ve bunlara ait nemaların ödenmesi istemiyle Tatvan İcra
Müdürlüğü’nün 2011/398 Esas sayılı dosyası nedeniyle icra takibi
yapıldığını, bu takibe davalı tarafından itiraz edilmesi üzerine iş bu
itirazın iptali davasını açma gereğinin doğduğunu belirterek; Tatvan İcra
Müdürlüğü’nün 2011/398 Esas sayılı dosyasına yapılan itirazın iptaline,
takibin devamı ile davalının itirazının haksız olması nedeniyle alacağının
%40’ından az olmamak üzere icra inkar tazminatı ödemesine mahkum edilmesi
istemiyle adli yargı yerinde dava açmıştır.
TATVAN
SULH HUKUK MAHKEMESİ: 26.11.2012 gün ve E:2011/302 K:2012/204 sayılı
kararıyla “…dava konusu olayda, meydana geldiği ileri sürülen zararın
ödetilmesi isteminin bir idari işlem ile reddedildiği anlaşıldığından ve
2577 sayılı İYUK md.2/1-b maddesi gereğince idari eylem ve işlemlerden
dolayı kişisel hakları doğrudan zarara uğR.anlar tarafından, ilgili idareye
karşı açılması gerekir ve bu davalar idari yargının görev alanına girer…”
gerekçesiyle görevsizlik kararı vermiş ve verilen bu karar temyiz
edilmeksizin kesinleşmiştir.
Davacı
vekili, bu kez itirazın iptali ile tasarruf kesintisi ve nema alacağının
davacının emeklilik tarihinden itibaren aksi halde ödeme emrinin tebliği
tarihinden itibaren işleyecek faizi ile birlikte, ödeme tarihindeki nema
oranı üzerinden hesap edilerek davalı idareden tahsili istemiyle idari
yargı yerinde dava açmıştır.
VAN 1. İDARE
MAHKEMESİ : 22.5.2013 gün ve E : 2013/685, K : 2013/482 sayı ile, “… Tatvan İcra Müdürlüğünün 2011/398 sayılı dosyası ile
tasarruf teşvik ve bunlara ait nemaların ödenmesine dair göndermiş olduğu
ödeme emrine karşı idarece icra işlemine yapılan itiraz işleminin iptali
ile ödenmeyen nema alacaklarının yasal faizi ile tazmini istemiyle
bakılmakta olan davanın açıldığı, icra işlemlerinden kaynaklanan
uyuşmazlığın adli yargı mercilerinin görev alanına girdiği, nema
alacaklarının ödenmesi istemiyle idareye başvuru yapılıp yapılmadığının
dilekçe içeriğinden anlaşılamadığı, idareye bu yönde bir başvuru var ise
başvurunun reddine ilişkin işlemin iptali ile birlikte ödenmeyen nema
alacaklarının ödenmesi istemiyle dava açma süresi içerisinde dava açılması
veya ödenmeyen nema alacaklarının ödenmesi istemiyle dava açılması
gerekirken görev alanımıza girmeyen icra ödeme emri işlemine karşı yapılan
itirazın reddi işleminin iptali ile görev alanımızda bulunan ödenmeyen nema
alacaklarının ödenmesi istemiyle açılan dava dilekçesinin yukarıda anılan
yasal düzenlemeye uygun olmadığı sonucuna varılmıştır...” gerekçesiyle, dava dilekçesinin 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu'nun
15.maddesinin 1. fıkrası (d) bendi gereğince bu kararın tebliğ tarihini
izleyen günden itibaren (30) gün içinde bizzat veya bir avukat vasıtasıyla
3.maddeye uygun şekilde düzenlenerek yeniden dava açılmak üzere reddine
karar vermiştir.
Davacı vekili bu kez davalı idarenin,
açıkça hukuka, usul ve Kanuna aykırı olan Tatvan İcra Müdürlüğünün 2011/398
Esas sayılı dosyasına yapılmış olan 11.7.2011 tarihli itiraz (ret)
işleminin iptaline, davacıdan kesilen tasarruf teşvik kesintisi ve nema
alacağının hesaplanmasına, hesaplanacak bedele davacının emeklilik
tarihinden itibaren yasal faizin işletilmesine aksi kanaat halinde Tatvan
İcra Müdürlüğünce davalıya gönderilen ödeme emrinin tebliği tarihinden
işleyecek yasal faiziyle hesaplanmasına ve hesaplanan toplam alacağın
davalı idareden tahsil edilerek davacıya ödenmesine karar verilmesi
istemiyle dilekçesini yenilemiştir.
VAN 1.
İDARE MAHKEMESİ : 26.7.2013 gün ve E:2013/1312, K:2013/865 sayılı
kararında; “…Tatvan İcra Müdürlüğünün 2011/398 sayılı dosyası ile tasarruf
teşvik ve bunlara ait nemaların ödenmesine dair göndermiş olduğu ödeme
emrine karşı idarece icra işlemine yapılan itiraz işleminin iptali ile
ödenmeyen nema alacaklarının yasal faizi ile tazmini istemiyle bakılmakta
olan davanın açıldığı, icra işlemlerinden kaynaklanan uyuşmazlığın adli
yargı mercilerinin görev alanına girdiği hususu da gözetildiği, bu işleme
karşı ayrı bir dava açılması gerektiği, yine nema alacaklarının ödenmesi
istemiyle idareye başvuru yapılıp yapılmadığının dilekçe içeriğinden
anlaşılamadığı, idareye bu yönde bir başvuru var ise başvurunun reddine
ilişkin işlemin iptali ile birlikte ödenmeyen nema alacaklarının ödenmesi
istemiyle dava açma süresi içerisinde ayrı bir dava açılması veya ödenmeyen
nema alacaklarının ödenmesi istemiyle dava açılması gerekirken birlikte
açılan dava dilekçesinin yukarıda anılan yasal düzenlemeye uygun olmadığı
sonucuna varılmıştır…” gerekçesiyle dava dilekçesinin 2577 sayılı İdari
Yargılama Usulü Kanununun 15. maddesinin 1. bendi (d) fıkrası gereğince bu
kararın tebliğ tarihini izleyen günden itibaren 30 gün içinde 3. ve 5.
maddeye uygun şekilde düzenlenerek yeniden dava açılmak üzere reddine karar
vermiştir.
Davacı
vekili yine aynı şekilde, itirazın iptali ile tasarruf kesintisi ve nema
alacağının davacının emeklilik tarihinden itibaren aksi halde ödeme emrinin
tebliği tarihinden itibaren işleyecek faizi ile birlikte, ödeme tarihindeki
nema oranı üzerinden hesap edilerek davalı idareden tahsili istemiyle idari
yargı yerinde dava açmıştır.
VAN 1.
İDARE MAHKEMESİ: 23.12.2013 gün ve E: 2013/1968 sayılı gönderme kararında
“…Davacı İ.D. vekili Av. G.B.tarafından, Tatvan İcra Müdürlüğünün 2011/398
sayılı dosyası ile tasarruf teşvik ve bunlara ait nemaların ödenmesine dair
göndermiş olduğu ödeme emrine karşı idarece yapılan itiraz işleminin iptali
ile ödenmeyen nema alacaklarının yasal faizi ile tazmini istemiyle Tatvan
Belediye Başkanlığı’na karşı açılan davada işin gereği düşünüldü.
2247
sayılı Uyuşmazlık Mahkemesi’nin Kuruluş ve işleyişi Hakkında Kanun’un yargı
mercilerinin “Uyuşmazlık Mahkemesine Başvurmaları” başlıklı 19. maddesinde,
"Adli, idari, askeri yargı mercilerinden birisinin kesin veya
kesinleşmiş görevsizlik kararı üzerine kendisine gelen bir davayı
incelemeye başlayan veya incelemekte olan bir yargı mercii davada
görevsizlik kararı veren merciin görevli olduğu kanısına varırsa, gerekçeli
bir karar ile görevli merciin belirtilmesi için Uyuşmazlık Mahkemesine
başvurur ve elindeki işin incelenmesini Uyuşmazlık Mahkemesinin karar
vermesine değin erteler.
Yargı
merciince, önceki görevsizlik kararma ilişkin dava dosyası da temin
edilerek, gerekçeli başvuru kararı ile birlikte dava dosyaları Uyuşmazlık
Mahkemesine gönderilir" hükmüne yer verilmiştir.
2576
sayılı Kanunun İdare Mahkemelerinin Görevleri başlıklı 5. maddesinin 1.
fıkrasında, İdare Mahkemelerinin, Vergi Mahkemelerinin görevine giren
davalar ile ilk derece Danıştay'da çözümlenecek olanlar dışındaki iptal
davaları ile tam yargı davalarını, tahkim yolu öngörülen imtiyaz şartlaşma
ve sözleşmelerinden doğan uyuşmazlıklar hariç, kamu hizmetlerinin birinin
yürütülmesi için yapılan idari sözleşmelerden dolayı taraflar arasında
çıkan uyuşmazlıklara ilişkin davalar ve diğer kanunlarla verilen işleri
çözümleyeceği hükme bağlanmıştır.
2577
sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu’nun 14. maddesinin 3/a bendinde; dava
dilekçelerinin görev ve yetki yönünden ilk incelemeye tabi tutulacağı; aynı
Kanununun 15 nci maddesinin 1 /a bendinde ise; adli ve askeri yargının
görevli olduğu konularda açılan davaların görev yönünden reddine karar
verileceği belirtilmiştir.
Öte
yandan, 2004 sayılı İcra ve İflas Kanununun 4. Maddesinde; "icra ve
iflas dairelerinin muamelelerine karşı yapılan şikayetlerle itirazların
incelenmesi icra mahkemesi hakimi yahut kanun gereğince bu görev kendisine
verilmiş olan hakim tarafından yapılır. İş durumunun gerekli kıldığı
yerlerde Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulunun olumlu görüşü ile Adalet
Bakanlığınca icra mahkemesinin birden fazla dairesi kurulabilir. Bu durumda
icra mahkemesi daireleri numaralandırılır. İcra mahkemesinin birden fazla
dairesi bulunan yerlerde iş dağılımı ve buna ilişkin esaslar, Hakimler ve
Savcılar Yüksek Kurulunca belirlenir. Her icra mahkemesi hakimi, kendisine
Adli Yargı Adalet Komisyonu Başkanlığınca dönüşümlü olarak bağlanan icra ve
iflas dairelerinin muamelelerine yönelik şikayetleri ve itirazları inceler,
bu dairelerin gözetim ve denetimlerini yapar, idari işlerine bakar. İcra
yetkisini haiz sulh mahkemelerinin muamelelerine karşı vuku bulacak şikayet
ve itirazların tetkik mercii o mahkemenin hakimidir." Hükmüne yer verilmiş,
aynı Kanunun alacak takiplerinde ödeme emrine itirazın hükmünün
düzenlendiği 66. maddesinde, müddeti içinde yapılan itirazın takibi
durduracağı, 67. maddesinde ise; takip talebine itiraz edilen alacaklının,
itirazın tebliği tarihinden itibaren bir sene içinde mahkemeye başvurarak,
genel hükümler dairesinde alacağının varlığını ispat suretiyle itirazın
iptalini dava edebileceği kurala bağlanmıştır.
Dava
dilekçesinin incelenmesinden, davacının 4.250,00 TL tutarındaki nema
alacağının davalı Tatvan Belediyesinden tahsili için Tatvan İcra Dairesi
tarafından ödeme emri düzenlendiği, bu ödeme emrine davalı idarece itiraz
edilmesi üzerine takibin durduğu, davacının itirazın iptali için Tatvan
Sulh Hukuk Mahkemesinde dava açtığı, anılan davada verilen görevsizlik
kararı üzerine bu defa Mahkememizde bakılmakta olan davanın açıldığı
anlaşılmaktadır.
Olayda,
2004 sayılı İcra ve İflas Kanununun yukarıda yer verilen hükümlerinin
birlikte değerlendirilmesinden, İcra ve iflas dairelerinin muamelelerine
kargı yapılan şikayetlerle itirazlara ilişkin incelemenin icra mahkemesi
hakimi yahut kanun gereğince bu görev kendisine verilmiş olan hakim
tarafından yapılacağı, icra mahkemesi bulunmayan yerlerde ise bu
itirazların icra yetkisini haiz sulh mahkemeleri tarafından inceleneceği
anlaşılmakta olup, uyuşmazlığın çözümünde adli yargı merciilerinin görevli
olduğu sonucuna varılmıştır…” şeklindeki gerekçe ile, 2247 sayılı Uyuşmazlık
Mahkemesinin Kuruluş ve İşleyişi Hakkında Kanun’un 19. Maddesi hükümleri
uyarınca görevli yargı merciinin belirlenmesi için dosyanın Uyuşmazlık Mahkemesi’ne
gönderilmesine, Uyuşmazlık Mahkemesi’nce karar verilinceye kadar davanın
ertelenmesine karar vererek dosya Mahkememize gönderilmiştir.
İNCELEME VE GEREKÇE:
Uyuşmazlık Mahkemesi Hukuk Bölümü’nün, Serdar
ÖZGÜLDÜR’ün Başkanlığında, Üyeler: Eyüp Sabri BAYDAR, Ali ÇOLAK, Sıddık
YILDIZ, Nurdane TOPUZ, Ayhan AKARSU ve Mehmet AKBULUT‘un katılımlarıyla
yapılan 05.05.2014 günlü toplantısında:
l-İLK İNCELEME: Dosya üzerinde 2247 sayılı Yasa’nın 27.
maddesi uyarınca yapılan incelemeye göre; İdare Mahkemesince, 2247 sayılı
Yasa’nın 19. maddesine göre başvuruda bulunulmuş olduğu, adli ve idari
yargı yerleri arasında davalı Tatvan Belediyesi aleyhine açılan davalarda,
icra takibine yapılan itirazın iptali yönünden
görev uyuşmazlığın doğduğu, idari yargı dosyasının Mahkemece, ekinde
adli yargı dosyası ile birlikte Uyuşmazlık Mahkemesi’ne gönderildiği ve
usule ilişkin herhangi bir noksanlık bulunmadığı anlaşıldığından görev
uyuşmazlığının esasının incelenmesine oy birliği ile karar verildi.
II-ESASIN
İNCELENMESİ: Raportör-Hakim Gülşen AKAR PEHLİVAN’ın, davanın çözümünde adli
yargının görevli olduğu yolundaki raporu ile dosyadaki belgeler okunduktan;
ilgili Başsavcılarca görevlendirilen Yargıtay Cumhuriyet Savcısı Mehmet
BAYHAN ile Danıştay Savcısı Mehmet Ali GÜMÜŞ davada adli yargının görevli
olduğu yolundaki sözlü açıklamaları da dinlendikten sonra GEREĞİ GÖRÜŞÜLÜP
DÜŞÜNÜLDÜ:
Dava, adli yargıda icra takibine yapılan itirazın iptali
istemiyle açılmış, görevsizlik kararının ardından, idari yargıda icra
takibine yapılan itirazın iptali ile birlikte alacak talebinde
bulunulmuştur.
2004
sayılı İcra ve İflas Kanunu’nun “İlamsız takip” başlıklı Üçüncü Bap, 42-49.
maddelerinde takip yöntemleri gösterilmiş; değişik 58. maddesinde, takip talebinin
icra memuruna yazı ile veya sözlü olarak yapılacağına işaret edilmiş;
değişik 60. maddesine göre, takip talebi üzerine icra dairesince düzenlenen
ödeme emrinin değişik 61. maddede öngörülen şekilde takip borçlusuna tebliğ
edileceği ve 62-65. maddelerde itiraza ilişkin hükümlere yer verilmiş olup,
değişik 66. maddede, süresi içinde yapılan itirazın takibi durduracağı
kurala bağlanmıştır.
İtiraz
nedeniyle takibin durması üzerine alacaklıya, itirazın iptali için Yasada
iki yola başvurma olanağı tanınmış olup, bunlardan birincisi, 67. maddeye
göre mahkemeye başvurmak, ikincisi ise 68, ek 68/a ve ek 68/b maddelerine
göre icra hakiminden itirazın kaldırılmasını istemektir.
İncelenen
uyuşmazlıkta alacaklı konumundaki davacı tarafından, değişik 67. maddeye
göre mahkemeye başvurmak suretiyle itirazın iptali davası açılmıştır.
Söz
konusu 67. Madde (Değişik: 18/2/1965 - 538/37 md.), “(Değişik birinci
fıkra: 17/7/2003-4949/15 md.) Takip talebine itiraz edilen alacaklı,
itirazın tebliği tarihinden itibaren bir sene içinde mahkemeye başvurarak,
genel hükümler dairesinde alacağının varlığını ispat suretiyle itirazın
iptalini dava edebilir.
(Değişik:
9/11/1988 - 3494/1 md.) Bu davada borçlunun itirazının haksızlığına karar
verilirse borçlu; takibinde haksız ve kötü niyetli görülürse alacaklı;
diğer tarafın talebi üzerine iki tarafın durumuna, davanın ve hükmolunan
şeyin tahammülüne göre, red veya hükmolunan meblağın yüzde kırkından aşağı
olmamak üzere, uygun bir tazminatla mahkum edilir.
İtiraz
eden veli, vasi veya mirasçı ise, borçlu hakkında tazminat hükmolunması
kötü niyetin sübutuna bağlıdır.
(Mülga dördüncü fıkra:
17/7/2003-4949/103 md.)
Birinci
fıkrada yazılı itirazın iptali süresini geçiren alacaklının umumi hükümler
dairesinde alacağını dava etmek hakkı saklıdır” hükümlerini taşımaktadır.
Anılan
Yasanın değişik 1. maddesinin birinci fıkrasında, “Her asliye mahkemesinin
yargı çevresinde yeteri kadar icra dairesi bulunur” denilmekte olup,
yukarıda hükmü yazılı 67. maddede sözü edilen “mahkeme” ile, icra dairesinin
bulunduğu yargı çevresi bakımından bağlı olduğu asliye mahkemesinin
anlaşılması ve takip hukukuna özgü bulunan itirazın iptali davasının asliye
mahkemesinde görülmesi gerektiği açıktır.
Öte
yandan, 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu’nun “İdari Dava Türleri ve
İdari Yargı Yetkisinin Sınırı” başlıklı 2. maddesinde, idari dava türleri:
a)İdari işlemler hakkında yetki, şekil, sebep, konu ve maksat yönlerinden
biri ile hukuka aykırı olduklarından dolayı iptalleri için menfaatleri
ihlal edilenler tarafından açılan iptal davaları, b)İdari eylem ve
işlemlerden dolayı kişisel hakları doğrudan muhtel olanlar tarafından
açılan tam yargı davaları, c)Tahkim yolu öngörülen imtiyaz şartlaşma ve
sözleşmelerinden doğan uyuşmazlıklar hariç, kamu hizmetlerinden birinin
yürütülmesi için yapılan her türlü idari sözleşmelerden dolayı taraflar
arasında çıkan uyuşmazlıklara ilişkin davalar olarak sayılmıştır.
Olayda,
davacının 4.250,00 TL tutarındaki nema alacağının davalı Tatvan
Belediyesi’nden tahsili için Tatvan İcra Dairesi’nde ilamsız takip
başlattığı, davalı belediyenin takibe yaptığı itiraz sonucu takibin
durdurulmasına karar verilmesi üzerine; icra işlemine yapılan itirazın
iptali için önce adli yargıda, yapılan itirazın görevsizlik nedeniyle
reddedilmesinin ardından idari yargıya başvurulduğu anlaşılmaktadır.
Bu
duruma göre, İcra ve İflas Kanunu’nun değişik 67. maddesine göre açılan
itirazın iptali davasının görüm ve çözümünde adli yargı yerinin görevli
olduğu sonucuna varılmıştır.
Açıklanan nedenlerle, Van 1. İdare Mahkemesi’nin
başvurusunun “itirazın iptali” kısmına ilişkin bölümünün kabulü ile, Tatvan
Sulh Hukuk Mahkemesinin 26.11.2012 gün ve E:2011/302 K:2012/204 sayılı
görevsizlik kararının kaldırılması gerekmiştir.
SONUÇ : Davanın görüm ve çözümünde ADLİ YARGININ görevli
olduğuna, Van 1. İdare Mahkemesi’nin başvurusunun “itirazın iptali” kısmına
ilişkin bölümünün kabulü ile, Tatvan Sulh Hukuk Mahkemesi’nin 26.11.2012
gün ve E:2011/302 K:2012/204 sayılı GÖREVSİZLİK KARARININ KALDIRILMASINA,
05.05.2014 gününde Üyelerden Eyüp Sabri BAYDAR’ın KARŞI OYU ve OYÇOKLUĞU
İLE KESİN OLARAK karar verildi.
KARŞI OY
Somut
uyuşmazlıkta;
Adli
Yargıda açılan davanın İ.İ.K. 67 vd. maddelerinde öngörülen İtirazın İptali
davası olduğu konusunda bir uyuşmazlık bulunmamaktadır.
Davacı,
Adli Yargının “Yargı Yolu yönünden dava dilekçesinin reddi” kararı üzerine
yine İtirazın İptali ve alacağın tahsili istemi ile İdari Yargıda dava
açmış,
Van 1.
İdare Mahkemesinin 22.05.2013 gün 2013/685 esas, 2013/482 karar sayılı
kararı ile İtirazın İptali davasının Adli Yargının görev alanına girdiği,
dava dilekçesinin 2577 sayılı yasanın 15/1-d maddesi gereğince usulüne
uygun olarak düzenlenerek dava açılması için dava red edilmiş,
Davacı
tarafından karar doğrultusunda yenilenen dilekçe ile yeniden İdari Yargıda
dava açılmış,
Van 1.
İdare Mahkemesinin 26.07.2013 gün 2013/1312-865 sayılı dosyasında verilen
karar ile de, Mahkemenin 22.05.2013 günlü kararındaki gerekçelerle dava red
edilmiş,
Bu kez de
davacı vekilince İdari Yargının red kararları doğrultusunda dilekçe yeniden
düzenlenerek Van 1. İdare Mahkemesinin 2013/1968 esas sayılı dosyasında
dava açılmıştır.
Van 1.
İdare Mahkemesinin 22.05.2013 gün 2013/685-482 sayılı kararı üzerine,
davalı belediyenin icra dosyasındaki takibe itirazı, davacı vekilince İdari
İşlem olarak kabul edilmek suretiyle İdari İşlemin İptali ve ödenmeyen nema
alacağının yasal faizi ile tahsili istenmiş olup, Van 1. İdari Mahkemesinin
2013/1368 esas sayılı dosyasındaki dava 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü
Kanunun 2/1-b maddesinde öngörülen İdari Dava niteliğindedir.
Van 1.
İdari Mahkemesinin 2013/1368 esas sayılı dosyasındaki davanın, İ.İ.K. 67
vd. maddesinde öngörülen İtirazın İptali Davası olarak kabulü mümkün
değildir.
Van 1.
İdare Mahkemesinin 2013/1368 esas sayılı dosyasında, İdari İşlemin iptali
ve tam yargı istemli davanın, İdari Dava niteliğinde bulunması nedeniyle
davanın görüm ve çözümünde İdari Yargının görevli olduğuna karar verilmesi
gerekirken, yazılı şekilde İdari Yargıdaki davayı İtirazın İptali davası
olarak kabul etmek suretiyle uyuşmazlıkta Adli Yargıyı görevli kabul eden
sayın çoğunluk görüşüne karşıyım.
—— • ——
Uyuşmazlık Mahkemesi
Başkanlığından:
4-ESAS NO : 2014/462
KARAR NO: 2014/514
KARAR TR : 05.05.2014
(Hukuk Bölümü)
ÖZET : Davalı İdarenin, 2007 yılından itibaren
Van-Gevaş-Bitlis Karayolu genişletme çalışmalarında, davacıya ait
taşınmazdan, dolgu malzemesi aldığı, ayrıca hafriyat da dökerek yapısını
bozmak suretiyle taşınmazı kullanılamaz hale getirdiğinden bahisle, oluşan
zararın davalı idareden tahsili istemiyle açılan davanın, ADLİ YARGI YERİNDE
çözümlenmesi gerektiği hk.
K A R A R
Davacı : E.S.
Vekili : Av. M.S.Ş.
Davalı : Karayolları Genel Müdürlüğü
Vekili : Av. A.Y.
O L A Y
: Davacı vekili, müvekkiline ait bulunan Van İli Gevaş İlçesi Kuşluk
Köyünde bulunan 149 ada 4 parsel numaralı taşınmazın, müvekkilinin bilgisi
ve izni dışında 2007 yılından beri Karayolu genişletilmesi için davalı
kurum tarafından haksız olarak el atmaya uğradığını; davalı Kurumun, 2007
yılında yapımına başladığı Van-Gevaş-Bitlis Karayolunun genişletme
çalışmalarında müvekkilinin arazisinden faydalandığını, söz konusu yolun
genişletilmesi çalışmaları nedeniyle yapmış olduğu dolgu için, taşınmazından
dolgu malzemesi aldığını ve taşınmazın yapısını bozmak suretiyle
kullanılamaz hale getirdiğini; davalı Kurumun, müvekkilinin taşınmazının
tamamını bozduğunu, haksız olarak bozduktan sonra da ödeme yapmamış
olduğunu; anılan taşınmazın yola yakın, göl manzaralı ve son derece değerli
olduğunu; parsellenmeye ve yazlık yapmaya veya içerisinde işletme kurmaya
son derece müsait iken, idarenin haksız fiili nedeniyle kullanılamaz hale
geldiğini; taşınmazdan bu şekliyle hiçbir şekilde tasarrufta bulunma
imkanının kalmadığını; dolaysıyla müvekkilinin haksız olarak zarara
uğratılmış olduğunu; belirtilen nedenlerle müvekkilinin mağduriyetinin
giderilmesi için taşınmazın kamulaştırılıp bedelinin ödenmesinin
gerektiğini; ayrıca davalı Kurumun, haksız olarak el attığı ve yapısını
bozduğu süre boyunca müvekkilinin taşınmazından hiçbir şekilde faydalanamadığını,
taşınmazın gelirinden yoksun kaldığını; bu nedenle, taşınmaza haksız olarak
el atıldığı tarihten (2007 yılı) Mahkemenin karar vereceği tarihe kadarki
süre zarfında, müvekkilinin araziden hiçbir şekilde faydalanamadığı gibi,
tasarruf hakkının da kısıtlandığını; dolayısıyla yapılacak keşifte
belirlenecek miktarın ödenmesinin gerektiğini; bu nedenlerden dolayı
kamulaştırma kanunu ve diğer ilgili mevzuata göre müvekkilinin ecrimisil
hakkının doğduğunu ifade ederek; fazlaya ilişkin dava ve talep haklarının
saklı kalması koşulu ile, müvekkiline ait taşınmaz ile ilgili olarak,
davalının haksız olarak el atmış olduğu süre ile taşınmazın
kamulaştırılacağı süre arasında müvekkilinin taşınmazdan yararlanamaması
nedeniyle şimdilik 500,00 TL ecrimisil bedelinin ve taşınmazın hukuka
aykırı olarak el atılması nedeniyle kamulaştırmasız el atmadan kaynaklanan
ve bilirkişilerce belirlenecek bedelden şimdilik 500,00 TL olmak üzere
toplam 1.000,00 TL'nin taşınmaza el atma tarihinden itibaren işleyecek en
yüksek faizi ile birlikte davalıdan tahsiline karar verilmesi istemiyle
adli yargı yerinde dava açmıştır.
GEVAŞ
ASLİYE HUKUK MAHKEMESİ: 17.9.2013 gün ve E:2011/156, K:2013/163 sayı ile,
dava dilekçesini özetledikten sonra aynen; “(…) Davalı kuruma yazılan
müzekkereye verilen cevapta; dava konusu taşınmaza yol genişletme sebebiyle
idarelerince el atılmadığını, yol yapım işinin yüklenici şirkette olduğunu,
yüklenici şirket ile sözleşme imza edildiğini ve işin tamamlandığını,
taşınmazın yol kapsamı dışında olduğundan taşınmaz malikine herhangi bir
ödeme yapılmadığı bildirilmiştir.
Dava
konusu taşınmaza ait tapu kaydı, kadastro tutanağı ve çaplı krokisi
dosyamız arasına alınmıştır. Belediye Başkanlığından aldırılan müzekkere
cevabı ile; dava konusu taşınmazın mevzi imar planı sınırı dışında
olduğunu, belediyenin yol, su ve elektrik gibi tüm hizmetlerinden
yararlanmadığı bildirilmiştir.
Mahallinde
05/10/2012 tarihinde fen bilirkişisi, mülk bilirkişisi ve 2 kişilik ziraat
mühendisi bilirkişi heyeti ile keşif icra edilmiş, fen bilirkişisi
05/02/2013 tarihli krokili raporu ile; Karayolları genel müdürlüğü
tarafından kamulaştırılan 149 ada 4 nolu parselden A harfiyle gösterilen 832 m2'lik alanın
Hafriyat alınan alan olduğu, B harfiyle gösterilen 1921,36 m2'lik
alanın ise hafriyat (asfalt ve kaya parçalarının) döküldüğü yer olduğunu
tesbit ettiğini bildirmiştir.
Teknik
bilirkişiler 05/02/2013 tarihli raporlarında; dava konusu taşınmazda
kamulaştırma bedelinin 217.567,00 TL olduğu, Ecrimisil değer kaybının
26.813,80 TL olduğunu, buna göre davacıya ödenmesi gereken toplam bedelin
243.813,80-TL olduğunu bildirmişlerdir.
Teknik
bilirkişiler 15/05/2013 havale tarihli ek raporlarında dava konusu taşınmaz
için ecrimisil değer kaybının ve kamulaştırma bedelini tekrar hesaplayarak
söz konusu taşınmaz için kamulaştırma bedeli ve ecrimisil değer kaybının
toplam 47.888,31 TL olarak hesaplamışlardır.
Keşifte
yeminli dinlenen davacı tanığı OSMAN AKMEŞE beyanında; davacının
taşınmazının yakınındaki Karayolu yapılırken eski Karayolundan çıkan
hafriyatın davacının taşınmazına döküldüğünü ve ayrıca davacının taşınmazından
kazılarak toprak alındığını, ancak kendisinin bu işlemin ne zaman
yapıldığını net olarak hatırlamadığını, fakat yaz aylarında olduğunu, yılı
tam olarak hatırlamadığını, fakat hafriyatın döküleli ve toprağın alınalı
yaklaşık 4-5 sene olduğunu beyan etmiştir.
Keşifte
yeminli dinlenen davacı tanığı OSMAN ANAHTAR beyanında; davacının
taşınmazının yakınındaki Karayolu yapılırken eski Karayolundan çıkan
hafriyatın davacının taşınmazına döküldüğünü ve ayrıca davacının
taşınmazından kazılarak toprak alındığını, ancak kendisinin bu işlemin ne
zaman yapıldığım net olarak hatırlamadığını, fakat yaz aylarında olduğunu,
yılı tam olarak hatırlamadığını, fakat hafriyatın döküleli ve toprağın
alınalı yaklaşık 4-5 sene olduğunu beyan etmiştir.
İdarenin
yürütmekle yükümlü olduğu kamu hizmetine ilişkin olarak uygulamaya koyduğu
plan ve projenin hukuka aykırı olduğu nedeniyle iptalleri için menfaati
ihlal edilenler tarafından açılacak davalar ile idarenin aynı plan ve
projeye göre meydana getirdiği yol, kanal, baraj, su yollan, su şebekesi
gibi tesislerin kurulması, işletilmesi ve bakımı sırasında kişilere verdiği
zararların tazmini istemiyle idari eylem ve işlemlerden dolayı kişisel
hakları muhtel olanlar tarafından açılacak davaların görüm ve çözümünün,
iptal ve tam yargı davaları kapsamında yargısal denetim yapan idari yargı
yerine ait olduğu...(Uyuşmazlık Mahkemesi-Hukuk Bölümü, 21/05/2012 tarihli,
2011/264 esas, 2012/105 karar sayılı kararı).
Tüm
dosya kapsamı birlikte değerlendirildiğinde; davalı idare tarafından bir
plan ve proje kapsamında yapıldığı anlaşılan yol genişletme çalışmaları
sırasında davacıya ait taşınmazda dolgu malzemesi aldığı anlaşılmakla davacının
bu genişletme çalışmaları sırasında davalı idarenin taşınmazına
oluşturduğunu iddia ettiği zararın tazmini için açılan davaya bakma
görevinin idari yargı yerine ait olduğu değerlendirilerek aşağıdaki şekilde
hüküm kurulmuştur.
HÜKÜM:
Gerekçesi yukarıda açıklandığı üzere;
Davanın
Adli Yargı yolunun caiz olmaması nedeniyle USÛLDEN REDDİNE,
İdari
Yargı Yolunun görevli olduğunun TESPİTİNE (…)” karar vermiş; bu karar
temyiz edilmeksizin kesinleşmiştir.
Davacı
vekili bu kez, davanın safahatına yer verdikten sonra; fazlaya ilişkin hak
ve talepleri saklı kalmak üzere, kamulaştırmasız el atma nedeni ile oluşan
zarar bedeli miktarından şimdilik 1000 TL'nin artırım yapmak hakları saklı
kalmak üzere, el atma tarihinden itibaren işleyecek yasal faiziyle birlikte
davalıdan tahsiline karar verilmesi istemiyle idari yargı yerinde dava
açmıştır.
VAN
2.İDARE MAHKEMESİ:3.3.2014 gün ve E:2013/1991 sayı ile, dosyanın
incelenmesinden, davacıya ait Van İli, Gevaş İlçesi, Kuşluk Köyü, 149 ada 4
nolu parselde bulunan taşınmaza, 2007 yılında davalı idarece gerçekleştirilen
yol yapım çalışmaları esnasında, taşınmazdan toprak alınmak ve hafriyat
dökülmek suretiyle kamulaştırmasız el atıldığından bahisle Gevaş Asliye
Hukuk Mahkemesi'nin 2011/156 esasına kayden tazminat davası açıldığı,
anılan Mahkemece, davanın idari yargıda görülmesi gerektiğinden bahisle
davanın reddine yönelik olarak verilen 17.09.2013 gün ve 2013/163 sayılı
kararın kesinleşmesinin ardından da aynı olay nedeniyle 1.000,00 TL tazminata
hükmedilmesi istemiyle Mahkemelerinde bu davanın açıldığının anlaşıldığı;
idarenin yürütmekle yükümlü bulunduğu kamu hizmetine ilişkin olarak
uygulamaya koyduğu plan ve projeye göre meydana getirdiği yol, kanal,
baraj, su yolları, su şebekesi gibi tesislerin kurulması, işletilmesi ve
bakımı sırasında kişilere verdiği zararların tazmini istemiyle açılacak
davaların görüm ve çözümünün, idari eylem ve işlemlerden dolayı kişisel
hakları muhtel olanlar tarafından açılacak tam yargı davaları kapsamında
yargısal denetim yapan idari yargı yerine ait olduğu; idarece herhangi bir
ayni hakka müdahalede bulunulduğu; özel mülkiyete konu taşınmaza
kamulaştırmasız el atıldığı veya plan ve projeye aykırı iş görüldüğü
iddiasıyla açılacak müdahalenin men'i ve meydana gelen zararın tazmini
davalarının ise, mülkiyete tecavüzün önlenmesine ve haksız fiillere ilişkin
özel hukuk hükümlerine göre adli yargı yerince çözümleneceğinin, yerleşik
yargısal içtihatlarla kabul edildiği; nitekim, yukarıda belirtilen genel
kabul doğrultusundaki Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kurulu’nun 11.2.1959
günlü, E: 1958/17, K: 1959/15 sayılı kararının, III. Bölümünde,
“İstimlaksiz el atma halinde amme teşekkülü İstimlak Kanununa uygun hareket
etmeden ferdin malını elinden almış olması sebebiyle kanunsuz bir harekette
bulunmuş durumdadır. Ve bu bakımdan dava Medeni Kanun hükümlerine giren
mülkiyete tecavüzün önlenmesi veya haksız fiil neticesinde meydana gelen
zararın tazmini davasıdır. Ve bu bakımdan adliye mahkemesinin vazifesi
içindedir. Bundan başka, bir amme teşekkülü tarafından bir tesisin
yaptırılması sırasında Devlet malı olmayan yerlerden toprak alınması veya
böyle yerlere toprak veya moloz yığılması neticesinde meydana gelen
zararların tazmini davası da başkasının malına amme teşekkülünün dilediği
gibi el atma hakkı bulunmadığı ve plan ve projelere ve şartnamelere
başkasının malına ihtiyaca göre el atılabilmesini gerektirecek esaslar
konulamayacağı cihetle, haksız fiilden doğan bir tazminat davası sayılır.
Yapılan işlerin plan veya projeye aykırı olarak yapılması hali de idari
karara aykırı bir hareket bulunması itibariyle yine idari kararın tatbiki
olan bir fiil sayılamaz ve bu bakımdan bu iddia ile açılmış bir dava haksız
fiilden doğan bir davadan ibaret olacaktır. Bu bentte anılan davalar, içtihadı
birleştirme kararının dışında kaldıklarından kararın bunlara şümulü yoktur”
denilmekte olduğu; bu sebeple, yol yapımı sırasında mülkiyeti davacıya ait
ve idarenin proje kapsamında kamulaştırdığı alanın dışında kalan taşınmaza
hafriyat dolduran ve yol yapımında kullanılmak üzere taşınmazdan toprak
alan kamu idaresinin fiili nedeniyle meydana gelen zararın tazmini
istemiyle açılan davanın haksız fiilden doğan bir tazminat davası
sayılacağı ve özel hukuk hükümlerine göre adli yargı yerinde çözümleneceği;
davanın adli yargının görev alanına girdiği sonucuna varıldığından, 2247
sayılı Uyuşmazlık Mahkemesinin Kuruluş ve İşleyişi Hakkında Kanunun 19.
maddesi uyarınca görevli yargı yerinin belirlenmesi için dosyanın
Uyuşmazlık Mahkemesi’ne gönderilmesine ve dosya incelemesinin bu konuda
Uyuşmazlık Mahkemesi’nce karar verilinceye kadar ertelenmesine karar
vermiştir.
İNCELEME VE GEREKÇE : Uyuşmazlık Mahkemesi
Hukuk Bölümü’nün, Serdar ÖZGÜLDÜR’ün Başkanlığında, Üyeler: Eyüp Sabri
BAYDAR, Ali ÇOLAK, Sıddık YILDIZ, Nurdane TOPUZ, Ayhan AKARSU ve Mehmet
AKBULUT’un katılımlarıyla yapılan 5.5.2014 günlü toplantısında;
l-İLK İNCELEME: Dosya üzerinde 2247 sayılı Yasa’nın
27. maddesi uyarınca yapılan incelemeye göre; İdare Mahkemesince, 2247
sayılı Yasa’nın 19. maddesine göre başvuruda bulunulmuş olduğu, Yasa’nın
14. maddesine göre olumsuz görev uyuşmazlığı bulunduğunun ileri
sürülebilmesi için davanın “tarafları, konusu ve sebebinin aynı” olması
koşulunun öngörülmüş bulunması karşısında, adli ve idari yargı yerleri arasında
her iki yargı yerinde ortak talep olan “davacının taşınmazında
kamulaştırmasız el atma nedeni ile oluştuğu iddia edilen zarar bedeli
miktarından şimdilik 1000 TL'nin tazmini” istemi yönünden
görev uyuşmazlığının doğduğu; idari yargı dosyasının Mahkemece,
ekinde adli yargı dosyası ile birlikte Uyuşmazlık Mahkemesi’ne gönderildiği
ve usule ilişkin herhangi bir noksanlık bulunmadığı anlaşıldığından görev
uyuşmazlığının esasının incelenmesine oybirliği ile karar verildi.
II-ESASIN İNCELENMESİ: Raportör-Hakim Taşkın ÇELİK’in,
davanın çözümünde idari yargının
görevli olduğu yolundaki raporu ile dosyadaki belgeler okunduktan; ilgili
Başsavcılarca görevlendirilen Yargıtay Cumhuriyet Savcısı Mehmet BAYHAN’ın
davada idari yargının, Danıştay Savcısı Mehmet Ali GÜMÜŞ’ün ise adli
yargının görevli olduğu yolundaki sözlü açıklamaları da dinlendikten sonra
GEREĞİ GÖRÜŞÜLÜP DÜŞÜNÜLDÜ:
Dava,
davacıya ait Van İli, Gevaş İlçesi Kuşluk Köyü, 149 ada, 4 parsel sayılı
taşınmazdan, davalı İdarenin 2007 yılından itibaren Van-Gevaş-Bitlis
Karayolu genişletme çalışmalarında dolgu malzemesi aldığı, ayrıca hafriyat
da dökerek yapısını bozmak suretiyle taşınmazı kullanılamaz hale
getirdiğinden bahisle; fazlaya ilişkin hak ve talepleri saklı kalmak
kaydıyla, kamulaştırmasız el atma nedeni ile oluşan zarar bedeli
miktarından şimdilik 1000 TL'nin, el atma tarihinden itibaren işleyecek
yasal faiziyle birlikte tahsili istemiyle açılmıştır.
13.07.2010 tarih 6001 sayılı Karayolları Genel
Müdürlüğü’nün Teşkilat ve Görevleri Hakkındaki Kanun’un, “Amaç ve Kapsam”
başlıklı 1. maddesinde; “Bu Kanunun amacı;
Karayolları ağının kalkınma planları, ulaştırma ana planı, stratejik plan
ve programlar çerçevesinde ilgili diğer kurum ve kuruluşlarla işbirliği
içinde ulusal düzeyde geliştirilerek yaygınlaştırılmasını; Karayolları ve
Karayolları yla ilgili altyapı, diğer yatırımlar ve hizmetlerin, ekonomik
ve sosyal gelişmenin gereklerine uygun, diğer ulaşım sistemleri ile uyumlu,
güvenli ve çevreye duyarlı bir şekilde yapılması ve/veya yaptırılması ve
Karayolları Genel Müdürlüğünün çalışma usul ve esasları ile teşkilat ve
görevlerine ilişkin hükümleri düzenlemektir.” hükmüne; “Görev ve Yetkiler”
başlıklı 4. Maddesinde; “…c) Görev alanına giren Karayolu ağlarının yapımı,
bakımı, onarımı ve diğer hususlar hakkında teknik nitelik ve şartları
tespit etmek veya ettirmek ve gerekli şartnameleri hazırlamak(…)
g) Karayolları nın yapım, bakım ve onarımı
ile emniyetle işlemesi için gerekli olan garaj ve atölyeleri, makine ve malzeme
ambarları ile depolarını, servis ve akaryakıt tesislerini,
laboratuvarlarını, deneme istasyonlarını, dinlenme yerlerini, bakım ve
trafik emniyetini sağlamaya yönelik bina ve lojmanları, alıcı-verici telsiz
istasyonları ile gerekli haberleşme şebekelerini, Genel Müdürlüğün
görevlerini daha verimli şekilde yerine getirmesine yönelik eğitim tesisleri
ile sosyal tesisleri ve diğer bütün yan tesisleri hazırlayacağı ve
hazırlatacağı plan ve projelere göre yapmak, yaptırmak, donatmak, işletmek
veya işlettirmek, bakım ve onarımını yapmak veya yaptırmak, kiralamak(…)”
hükümlerine yer verilmiştir.
İdarenin
yürütmekle yükümlü bulunduğu kamu hizmetine ilişkin olarak uygulamaya
koyduğu plan ve projeye göre meydana getirdiği yol, kanal, baraj, su
yolları, su şebekesi gibi tesislerin kurulması, işletilmesi ve bakımı
sırasında kişilere verdiği zararların tazmini istemiyle açılacak davaların
görüm ve çözümünün, idari eylem ve işlemlerden dolayı kişisel hakları
muhtel olanlar tarafından açılacak tam yargı davaları kapsamında yargısal
denetim yapan idari yargı yerine ait olduğu; idarece herhangi bir ayni
hakka müdahalede bulunulduğu; özel mülkiyete konu taşınmaza kamulaştırmasız
el atıldığı veya plan ve projeye aykırı iş görüldüğü iddiasıyla açılacak
müdahalenin men'i ve meydana gelen zararın tazmini davalarının ise,
mülkiyete tecavüzün önlenmesine ve haksız fiillere ilişkin özel hukuk
hükümlerine göre adli yargı yerince çözümleneceği, yerleşik yargısal
içtihatlarla kabul edilmiş bulunmaktadır.
Nitekim
yukarıda belirtilen genel kabul doğrultusundaki Yargıtay İçtihadı
Birleştirme Kurulu’nun 11.2.1959 günlü, E:1958/17, K:1959/15 sayılı
kararının, III. Bölümünde, “İstimlâksiz el atma halinde amme teşekkülü
İstimlâk Kanununa uygun hareket etmeden ferdin malını elinden almış olması
sebebiyle kanunsuz bir harekette bulunmuş durumdadır. Ve bu bakımdan dava
Medeni Kanun hükümlerine giren mülkiyete tecavüzün önlenmesi veya haksız
fiil neticesinde meydana gelen zararın tazmini davasıdır. Ve bu bakımdan
adliye mahkemesinin vazifesi içindedir.
Bundan
başka, bir amme teşekkülü tarafından bir tesisin yaptırılması sırasında
Devlet malı olmayan yerlerden toprak alınması veya böyle yerlere toprak
veya moloz yığılması neticesinde meydana gelen zararların tazmini davası da
başkasının malına amme teşekkülünün dilediği gibi el atma hakkı bulunmadığı
ve plan ve projelere ve şartnamelere başkasının malına ihtiyaca göre el
atılabilmesini gerektirecek esaslar konulamayacağı cihetle, haksız fiilden
doğan bir tazminat davası sayılır.
Yapılan
işlerin plan veya projeye aykırı olarak yapılması hali de idari karara
aykırı bir hareket bulunması itibariyle yine idari kararın tatbiki olan bir
fiil sayılamaz ve bu bakımdan bu iddia ile açılmış bir dava haksız fiilden
doğan bir davadan ibaret olacaktır.
Bu bentte
anılan davalar, içtihadı birleştirme kararının dışında kaldıklarından
kararın bunlara şümulü yoktur” denilmektedir.
Dava
dosyasında bulunan ve Gevaş Asliye Hukuk Mahkemesine sunulan 5.2.2013 kayıt
tarihli Teknik Bilirkişi Raporunda aynen, “Van ili, Gevaş ilçesi, Kuşluk
köyü deşt mevkiinde kain, yüzölçümü 14.118,56m2 olan, Ada no. 149 ve 4 nolu
parsel Karayolları Genel Müdürlüğü tarafından yatırım programı çerçevesinde
2006E040610DPT numarası ile yer alan 300-33 KGK Yol Kontrol ve kesim
numaralı Van Gevaş Tatvan Devlet Yolu (Gevaş Tünel arası) acil eylem planı
kapsamında taşınmazın bir kısmında hafriyat alındığı ve bir kısmına ise
eski yol malzemesi dökülerek taşınmaz kullanılmaz hal aldığı, parselin
dışında kalan alanın ATIL HALE DÜŞTÜĞÜ VE TARIMSAL VASFINI TAMAMEN
YİTİRDİĞİ, bu nedenle 2007 yılında fiilen el atılmış olup, 05.10.2012
tarihinde mahkemece resen çağrılarak davalı parselde Mahkeme heyeti ve
taraflarla birlikte keşif yapıldı.
Fen
Bilirkişisi pafta verileri ile taşınmazın çaplı krokisi ve dava dosyasında
bulunan belgeler okunarak bu bilgi ve belgeler ışığında, dava konusu
taşınmaz ve komşu arazilerde yaptığımız incelemeler sonucu Teknik Bilirkişi
olarak elde etiğimiz bilgi ve bulguların değerlendirilmesi yapılmış ve
yapılan incelemeler dikkatte esas alınarak, objektif değer ve bilimsel
verilere dayalı hazırladığımız ve kanaatimizi içeren Teknik Bilirkişi
Raporumuz Yüksek Mahkeme’nin Takdirine arz olunur.
Amaç ve
Kapsamı: Davalı 149 ada 4 nolu parselin Tapu yüzölçümü 14118,56m2 olup, bu
alanın Fen bilirkişi raporunda açıklandığı gibi ve krokisinde belirtildiği
şekli ile A harfi ile gösterilen 832m2’lık alanda 3-5 metre yüksekliğinde
yol yapı malzemesi için toprak alındığı bu yerin derin bir çukur haline
geldiği B harfi ile gösterilen 11365,36m2’lik(bu alanın miktarı daha sonra
1921,21m2 olarak düzeltilmiştir) alanda ise Karayolu Bölge Müdürlüğü
tarafında yol çalışması esnasında eski asfalt malzemesi çıkartılarak
taşınmaza bırakıldığı ve çıkartılan malzeme taşınmazın tarımsal yapısını
bozacak nitelik ve özellikte olan asfalt parçaları olduğu, bu nedenle
taşınmazın tamamını doldurarak yol seviyesine getirildiği görüldü.
Taşınmazın geri kalan kısmı(tapu alanı 14188,56m2- (toprak alınan alan
832m2+ yol asfalt malzemesi dökülen alan 11365,36m2 )= 1921,20m2 ise atıl
duruma düştüğü taşınmazın tarımsal yapısının tamamen bozulduğu küçük
parçalara dönüştüğü parselin bütünlüğünün %80-85 oranında yol dolgu malzemesi
ve yol yapı malzemesi olan toprak, çakıl, asfalt parçaları vb. malzemeler
doldurularak bütünsel yapısı bozulduğu gibi geri girilemez hal aldığı
parselden geri kalan parçanın atıl duruma düştüğü ve parselin %13-15 olduğu
bu nedenle taşınmaz geri getirilemez hal aldığı için parsellin tamamı
kamulaştırmaya esas tutulmuştur
Aynı
zamanda davalı taşınmaz hafriyat dökülmeden önce yolun alt kısmında ve
kotasının yolla göre çok düşük olduğu (yol taşınmazdan yüksek kotta olduğu)
için hafriyat dökülerek yol seviyesine getirildiği görüldü. Çünkü yol
çalışması esnasında Karayolları tarafından işgal edilen kısım dolgu
malzemesi doldurularak yapıldığı ve bu dolgu malzemesinin ve yol emniyetini
sağlamak için yapıldığı düşünülmektedir. Hafriyatın dökülmesi (eski yola
ait asfalt kalıntıları) taşınmazın tarımsal vasfını yitirmiş arz-talep
edilemeyeceğini göstermektedir.
Bu
nedenle yol dolgu malzemesi alınan ve hafriyat dökülen alanın tarımsal
arazi olarak getirisi olmadığı, ıslah edilmesinin zor olduğu ayrıca geri
kalan alanın küçük parça haline gelmesi tarımsal yapısı ve niteliğini
yitirdiği için 149/4 nolu parselin tamamının kamulaştırmaya esas
tutulmasına tamamen kanaat getirilmiştir. Bu kısmının kamulaştırması ise
İdarenin lehine olacağı kurulumuzun kanaatidir, hafriyat dökülen alan,
tarımsal vasfını yitirdiği, bu bölünmüş kısım Karayolları nca işgal
alanının sınır hattında ve yol emniyet sahasında kaldığı Fen Bilirkişi
raporunda belirtilen A harfi ile belirtilen 832.m2 ile B harfi ile
belirtilen 11365.36m2’si ve arta kalan 1921,20m2’ Kamulaştırması
Kurulumuzca uygundur(…)” denilmiştir.
Karayolu
yapımı sırasında mülkiyeti davacıya ait taşınmazdan, davalı idare
tarafından, plan ve proje kapsamı haricinde, dolgu malzemesi alındığı,
ayrıca hafriyat da dökülmek suretiyle taşınmazın yapısının bozulduğu
iddiasıyla, meydana gelen zararın tazmini söz konusu olduğundan, davanın haksız
fiilden doğan bir tazminat davası sayılacağı kuşkusuzdur.
Belirtilen
duruma ve davanın niteliğine göre, idarenin ayni bir hakka müdahalesinin
hukuka uygunluğunun yargısal denetimi işin esasını teşkil etmekte olup,
açılan dava ile bir idari tasarrufun iptalinin ya da böyle bir tasarruf
nedeniyle uğranılan zararın tazmininin istenilmemiş bulunması karşısında,
haksız fiilden doğan zararların tazmini davasının, özel hukuk hükümlerine
göre görüm ve çözümünde adli yargı yeri görevli bulunmaktadır.
Açıklanan
nedenlerle, Van 2. İdare Mahkemesince yapılan başvurunun kabulü ile Gevaş
Asliye Hukuk Mahkemesince verilen görevsizlik kararının kaldırılması
gerekmiştir.
SONUÇ :
Davanın çözümünde ADLİ YARGININ görevli olduğuna, bu nedenle Van 2.İdare
Mahkemesinin BAŞVURUSUNUN KABULÜ İLE, Gevaş Asliye Hukuk Mahkemesinin
17.9.2013 gün ve E:2011/156, K:2013/163 sayılı GÖREVSİZLİK KARARININ
KALDIRILMASINA, 5.5.2014 gününde OY BİRLİĞİ İLE KESİN OLARAK karar verildi.
—— • ——
Uyuşmazlık Mahkemesi
Başkanlığından:
5-ESAS NO : 2014/463
KARAR NO: 2014/515
KARAR TR : 05.05.2014
(Hukuk Bölümü)
ÖZET :
Davalı Şirkette çalışırken Kurumun özelleştirilmesi nedeniyle başka kuruma
nakledilen davacının, maaş nakil bildiriminin ilgili mevzuata uygun düzenlenmemesi
nedeniyle uğradığı parasal kaybın giderilmesi istemiyle açtığı davanın,
ADLİ YARGI YERİNDE çözümlenmesi gerektiği hk.
K A R A R
Davacı : F.A.
Vekili :
Av. B.Y.
Davalı : Türk Telekomünikasyon A.Ş.
Vekilleri
: Av. M.A.P.
O L A Y : Davalı Şirkette
görev yapmakta iken, 406 sayılı Yasanın Ek-29. maddesi ile 4046 sayılı
Yasanın 22. maddesine göre adı Devlet Personel Başkanlığına bildirilen
davacı 20.4.2009 tarihinde Sağlık Bakanlığı emrine atanmıştır.
Davacı vekili, davalı kurumdan geçiş yapan müvekkilinin
maaş nakil ilmühaberinin 4046 sayılı yasanın 22. Maddesi ve 406 sayılı
yasanın Ek 29. Maddesine uygun düzenlenmemesi nedeniyle yeniden tespiti ile
maaşına esas net ücretine söz konusu tespit doğrultusunda zamların
eklenerek davalı kurumda çalıştığı 20.4.2009 tarihine kadar hak ettiği,
ancak kendisine ödenmeyen, yıllar itibari ile değişen ek ödeme ve denge
tazminatlarının ve buna bağlı olarak değişen maaş tutarına uygulanan
ikramiye tutarları farkının fazlaya ilişkin tüm hakları saklı kaydıyla şimdilik
700,00 TL alacağın(bu miktar daha sonra 4.539,61TL olarak ıslah edilmiştir)
ödenmesi gereken tarihlerden itibaren işleyecek en yüksek banka mevduat
faizi ilavesi ile birlikte ödenmesi istemiyle 14.2.2011 tarihinde adli
yargı yerinde dava açmıştır.
ANKARA
2.İŞ MAHKEMESİ: 22.3.2013 gün ve E:2011/302, K:2013/323 sayı ile,
uyuşmazlığın, 399 sayılı KHK'nin ek Il.cetvelinde yer alan ve özelleştirme
sonucu hissesi devredilen davalı kurumda TİP 2 sözleşmesi ile nakle tabi
olarak çalışan davacının davalının özelleştirmeden önce tabi olduğu ve
özelleştirme ile bazı hükümleri değişen 406 sayılı KHK'nin 3.maddesi ve 399
sayılı KHK'nin ek ikinci cetvelinde yer alan kurumlarda çalışan sözleşmeli
personele yapılan artışlardan yararlanıp yararlanamayacağı, nakledilirken
bu artışların yer aldığı ücreti gösteren nakil maaş ilmühaberinin buna göre
düzenlenmesi gerekip gerekmediği hususundan kaynaklanmakta olduğu; Yargıtay
9.Hukuk Dairesinin, daha önceki tarihlerde nakle tabi işçilerle davalı Türk
Telekomünikasyon A.Ş arasındaki uyuşmazlıklarda esasa yönelik kararlar
vermiş ise de, Danıştay İdari Dava Dairelerinin 07/04/2011 gün ve
2011/55-205 sayılı kararından sonra uyuşmazlığın Adli Yargı yerinde
görüleceğine dair görüşünü değiştirmiş bulunduğu, 01/10/2012 gün ve
2012/27071 -32336 E ve K nolu kararında da görüleceği üzere, uyuşmazlığın
idari Yargı yerinde görülmesi gerektiğini kabul ettiği, ayrıca Yargıtay
Hukuk Genel Kurulunun 26/12/2012 gün ve 2012/9-1518 E, 2012/1388 K nolu
kararı da nazara alındığında, HMK'nun 114/1-b maddesi gereğince "yargı
yolunun caiz olmaması" nedeniyle aynı yasanın 115/2 maddesi uyarınca
davanın usulden reddi gerektiği sonucuna varıldığı gerekçesiyle; davanın
usulden reddine karar vermiş, bu karar temyiz edilmeksizin kesinleşmiştir.
Davacı vekili bu kez, müvekkilinin maaş
nakil ilmühaberinin 4046 sayılı yasanın 22. Maddesi ve 406 sayılı yasanın
Ek 29. Maddesine uygun düzenlenmemesi nedeniyle maaş nakil bildiriminin
iptal edilerek yeniden tespiti ile iş mahkemesi yargılamasındaki bilirkişi
incelemesi çerçevesinde maaşına esas net ücretine söz konusu tespit doğrultusunda
zamların eklenerek kendisine ödenmeyen, yıllar itibari ile değişen ek ödeme
ve denge tazminatlarının ve buna bağlı olarak değişen maaş tutarına
uygulanan ikramiye tutarları farkının fazlaya ilişkin tüm hakları saklı
kalmak kaydıyla ödenmesi gereken tarihlerden itibaren işleyecek faizi
ilavesi ile birlikte ödenmesi istemiyle idari yargı yerinde dava açmıştır.
ANKARA
3.İDARE MAHKEMESİ: 21.1.2014 gün ve E:2013/694 sayı ile, 2577 sayılı İdari
Yargılama Usulü Kanununun 2. maddesinde, idari dava türlerinin; “idari
işlemler hakkında yetki, şekil, sebep, konu ve maksat yönlerinden biri ile
hukuka aykırı olduklarından dolayı iptalleri için menfaatleri ihlal
edilenler tarafından açılan iptal davaları, idari eylem ve işlemlerden
dolayı kişisel hakları doğrudan muhtel olanlar tarafından açılan tam yargı
davaları ve tahkim yolu öngörülen imtiyaz şartlaşma ve sözleşmelerinden
doğan uyuşmazlıklar hariç, kamu hizmetlerinden birinin yürütülmesi için
yapılan her türlü idari sözleşmelerden dolayı taraflar arasında çıkan
uyuşmazlıklara ilişkin davalar” olarak tanımlandığı, aynı Yasanın 15/1-a
maddesinde, idari yargının görev alanına girmeyip adli veya askeri yargının
görev alanına giren davaların reddedileceğinin hükme bağlandığı; 406 sayılı
Kanunun değişik 1. maddesinin 7. fıkrasında; “Türk Telekom, bu kanun ve
özel kanun hükümlerine tabi bir anonim şirkettir. Bu kanun hükümleri saklı
kalmak üzere kamu iktisadi teşebbüsleri de dahil, sermayesinin yarısından fazlası
kamuya ait olan kamu kurum, kuruluş ve ortaklıklarına uygulanan mevzuat
Türk Telekom’a uygulanmaz” hükmüne yer verilerek Türk Telekom’a özgü farklı
bir statü oluşturulduğu; aynı Kanunun 4673 sayılı Yasayla değişik Ek 22.
maddesinde de; Türk Telekomdaki kamu payı % 50'nin altına düşünceye kadar,
Türk Telekom Yönetim Kurulu üyeliklerine atanacaklarda Devlet memurluğuna
atanabilme genel şartlarına sahip olma ve en az dört yıllık yüksek öğrenim
görme şartlarının aranacağı, bunların dışında kalan personelin iş mevzuatı
uyarınca istihdam edileceği ve iş mevzuatına göre istihdam edilenlere
ilişkin kayıt ve şartların Yönetim Kurulu tarafından tayin olunacağının
hükme bağlandığı; ayrıca, Türk Telekomünikasyon A.Ş.’nin özelleştirme
kapsamında iken %55 oranındaki hissesinin blok olarak satışı suretiyle
özelleştirilmesi için 01.07.2005 tarihinde yapılan ihale sonucunda
2005/9146 sayılı Bakanlar Kurulu Kararı doğrultusunda şirketin %55
oranındaki hissesinin satılarak 14.11.2005 tarihinde Oger firmasına
devredildiği, şirketin kamusal niteliğinin ortadan kalktığının da
anlaşıldığı; buna göre, iptali istenilen işlemin tesis edildiği ve davanın
açıldığı tarihte davalı mevkiinde kamu kuruluşu niteliği taşımayan Türk
Telekomünikasyon A.Ş.'nin olması karşısında, idari yargı yetkisi kapsamında
açılmış bir idari dava bulunduğundan söz etmek olanaksız olduğundan;
uyuşmazlığın, özel hukuk hükümlerine göre görüm ve çözümünde adli yargı
yerinin görevli olduğu sonucuna varıldığı gerekçesiyle; davanın adli
yargının görev alanına girdiği sonucuna varıldığından, 2247 sayılı
Uyuşmazlık Mahkemesinin Kuruluş ve İşleyişi Hakkında Kanunun 19. maddesi
uyarınca görevli yargı yerinin belirlenmesi için dosyanın Ankara 2. İş
Mahkemesinin dosyası ile birlikte Uyuşmazlık Mahkemesi'ne gönderilmesine,
dosya incelemesinin Uyuşmazlık Mahkemesince karar verilinceye kadar
ertelenmesine karar vermiştir.
İNCELEME VE GEREKÇE : Uyuşmazlık Mahkemesi
Hukuk Bölümü’nün, Serdar ÖZGÜLDÜR’ün Başkanlığında, Üyeler: Eyüp Sabri BAYDAR,
Ali ÇOLAK, Sıddık YILDIZ, Nurdane TOPUZ, Ayhan AKARSU ve Mehmet AKBULUT’un
katılımlarıyla yapılan 5.5.2014 günlü toplantısında;
l-İLK
İNCELEME:Dosya üzerinde 2247 sayılı Yasa’nın 27. maddesi uyarınca yapılan
incelemeye göre; İdare Mahkemesince, 2247 sayılı Yasa’nın 19. maddesine
göre başvuruda bulunulmuş olduğu, idari yargı dosyasının Mahkemece, ekinde
adli yargı dosyası ile birlikte Uyuşmazlık Mahkemesi’ne gönderildiği ve
usule ilişkin herhangi bir noksanlık bulunmadığı anlaşıldığından görev
uyuşmazlığının esasının incelenmesine oybirliği ile karar verildi.
II-ESASIN İNCELENMESİ: Raportör-Hakim Taşkın ÇELİK’in,
davanın çözümünde adli yargının görevli olduğu yolundaki raporu ile
dosyadaki belgeler okunduktan; ilgili Başsavcılarca görevlendirilen Yargıtay
Cumhuriyet Savcısı Mehmet BAYHAN ile Danıştay Savcısı Mehmet Ali GÜMÜŞ’ün
davada adli yargının görevli olduğu yolundaki sözlü açıklamaları da
dinlendikten sonra GEREĞİ GÖRÜŞÜLÜP DÜŞÜNÜLDÜ:
Dava,
davalı şirkette görev yapmakta iken, 406 sayılı Yasa'nın Ek-29. maddesi ile
4046 sayılı Yasa'nın 22. maddesine göre adı Devlet Personel Başkanlığına
bildirilen, sonrasında Kamu Kurumu emrine atanan davacı tarafından; maaş
nakil bildiriminin ilgili mevzuata uygun düzenlenmemesi nedeniyle iptali ve
bu yüzden yeni kurumunda eksik ödenen ek ödeme ve denge tazminatları ile
ikramiye tutarları farkının faiziyle birlikte tazmini istemiyle açılmıştır.
1953
tarih ve 6145 sayılı Yasa ile, Türkiye Cumhuriyeti Posta, Telgraf ve
Telefon İşletmesi kurulmuş; 1924 tarih ve 406 sayılı Telgraf ve Telefon
Kanunu’nun 10.6.1994 tarih ve 4000 sayılı Yasa’yla değiştirilen 1. maddesi
ile, posta ve telgraf tesis ve işletmesine ilişkin hizmetler, Posta
İşletmesi Genel Müdürlüğü’nce (P.İ), telekomünikasyon hizmetleri ise, “Türk
Telekomünikasyon Anonim Şirketi (Şirket)” tarafından yürütülecek şekilde
yeniden yapılandırılmıştır.
27.1.2000 tarih ve 4502 sayılı Yasa’nın 1. maddesi
ile, 406 sayılı Yasa’nın 1. maddesine eklenen dokuzuncu fıkrada, “Türk Telekom,
bu Kanun ve özel hukuk hükümlerine tabi bir anonim şirkettir. Kamu İktisadi
Teşebbüslerinin kuruluş, teşkilât ve faaliyetleri ile ilgili mevzuat Türk
Telekom’a uygulanmaz. Sadece, Türkiye Büyük Millet Meclisi denetimine
ilişkin 2.4.1987 tarihli ve 3346 sayılı Kanunun 9 uncu maddesi hükümleri
uygulanır” denilmiş; anılan fıkra hükmü, 12.5.2001 tarih ve 4673 sayılı
Yasa’nın 1. maddesi ile değiştirilmiş ve “Türk Telekom, bu Kanun ve özel
hukuk hükümlerine tabi bir anonim şirkettir. Bu Kanun hükümleri saklı
kalmak üzere, kamu iktisadi teşebbüsleri de dahil, sermayesinin yarısından
fazlası kamuya ait olan kamu kurum, kuruluş ve ortaklıklarına uygulanan mevzuat
Türk Telekom’a uygulanmaz. Sermayesinin yarısından fazlası kamuda kaldığı
sürece, Türkiye Büyük Millet Meclisi denetimine ilişkin 2.4.1987 tarihli ve
3346 sayılı Kanunun 9 uncu maddesi hükümleri uygulanır. 16.7.1965 tarihli
ve 697 sayılı Kanun ile milli güvenlik ve kamu düzeniyle sıkıyönetim ve
seferberlik hallerinde telekomünikasyon hizmetlerinin yürütülmesine ilişkin
özel kanunların hükümleri saklıdır”; Ek 29. maddesinin 3.7.2005 gün ve 5398
sayılı Kanun’un 14. maddesi ile değişik birinci fıkrasında, “Türk Telekom
hisselerinin devri sonucu kamu payının yüzde ellinin altına düşmesi
durumunda; Türk Telekomda ek 22 nci maddenin (a) bendinin bu Kanunla
yürürlükten kaldırılan hükümleri uyarınca belirlenen aslî ve sürekli
görevlerde çalışmakta olanlar ile 22.1.1990 tarihli ve 399 sayılı Kanun
Hükmünde Kararnameye tâbi olarak kadrolu veya sözleşmeli personel
statüsünde çalışanlar ve kapsam dışı personel, kamu görevlerinden yüzseksen
gün aylıksız izinli sayılır…” denilmiştir.
Öte
yandan; 406 sayılı Yasa’nın 4502 sayılı Yasa ile değişik 2. maddesinin (c)
bendinin birinci alt bendinin birinci cümlesinde, “Türk Telekom;
telekomünikasyon şebekeleri üzerinden sunulan ulusal ve uluslararası ses
iletimini ihtiva eden telefon hizmetlerini, 31.12.2003 tarihine kadar bu
Kanun ve görev sözleşmesi çerçevesinde tekel olarak yürütür” denildikten
sonra, anılan (c) bendinin birinci alt bendine 12.5.2001 tarih ve 4673
sayılı Yasa ile eklenen üçüncü cümlede, “Ancak, Türk Telekom’daki kamu payı
%50’nin altına düştüğünde, Türk Telekom’un tüm tekel hakları 31.12.2003
tarihinden önce de olsa ortadan kalkmış olur” denilmiş; 4502 sayılı
Yasa’nın Geçici 3. maddesi ile de Türk Telekomünikasyon A.Ş., 233 sayılı
KHK’nin ekindeki “B-Kamu İktisadi Kuruluşları (KİK)” bölümünde yer alan
kuruluşlar listesinden çıkarılmıştır.
Bu
düzenlemeler birlikte değerlendirildiğinde, telekomünikasyon şebekeleri
üzerinden sunulan ulusal ve uluslararası ses iletimini ihtiva eden telefon
hizmetlerini 31.12.2003 tarihine kadar “tekel” olarak yürütmekle görevli
kılınan ve çoğunluk hisseleri kamuya ait bulunan Türk Telekom’un, tekel
kapsamında kamu hizmeti yürüten, ancak kuruluş yasasındaki son düzenlemeler
ile kendine özgü statüye sahip olan ve sermayesindeki kamu payı %50’nin
altına düşünceye kadar kamu kuruluşu niteliğini taşıyan bir kuruluş olduğu
tartışmasızdır.
Özelleştirme
kapsamında bulunan Türk Telekomünikasyon A.Ş.’deki tamamı Hazineye ait
bulunan hisselerden % 55’i, Bakanlar Kurulu’nun 25.7.2005 tarih ve
2005/9146 sayılı “Türk Telekomünikasyon Anonim Şirketi (Türk Telekom)’nin %
55 Oranındaki Hissesinin Blok Olarak Satışına İlişkin Nihai Devir
İşlemlerine Dair Kararın Yürürlüğe Konulması Hakkında Karar”ı uyarınca,
14.11.2005 tarihli Hisse Satış Sözleşmesi ile (6.550.000.000 USD. bedelle)
Ojer Telekomünikasyon A.Ş.’ne satılmıştır.
Bu
sürece paralel olarak Türk Telekom personelinin durumu incelendiğinde:
Türk
Telekom A.Ş., 4502 sayılı Yasa’nın 29.1.2000 tarih ve 23948 sayılı Resmi
Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe girdiği dikkate alındığında, 29.1.2000
tarihi itibariyle 233 sayılı KHK kapsamı
dışında kalmış ve anılan KHK eki cetvellerden çıkarılmış olması nedeniyle,
Uyuşmazlık Mahkemesi Genel Kurulu’nun
22.1.1996 gün ve E:1995/1, K:1996/1 sayılı ve özelleştirme
kapsamında bulunan kamu iktisadi teşebbüslerinde
sözleşmeli veya kapsam dışı statüde çalışan personelin kurumları ile olan
ilişkilerinden doğan anlaşmazlıkların çözüm yerinin idari yargı olduğu yolundaki
İlke Kararı kapsamı dışında değerlendirilmesi gerekmektedir.
Anılan
4502 sayılı Yasa’nın 13. maddesi ile 406 sayılı Yasa’ya eklenen Ek 22.
maddenin (a) bendinde, “a) Personelin statüsü: Telekomünikasyon
hizmetlerinin gerektirdiği asli ve sürekli görevler telekomünikasyon
alanında sekiz yıl tecrübeye sahip ve en az dört yıllık yüksek öğrenim
görmüş bir genel müdür ile kadro, unvan, derece ve sayıları Yönetim
Kurulunun önerisi ve Bakanlığın teklifi üzerine bu Kanunun yürürlüğe
girdiği tarihten itibaren yüzseksen gün içerisinde Bakanlar Kurulu Kararı
ile belirlenen kadrolarda istihdam edilen personel eliyle yürütülür. Bu
personel hakkında bu Kanunda öngörülen hükümler saklı kalmak üzere 399
sayılı Kanun Hükmünde Kararname hükümleri uygulanır. Bunların dışında kalan
personel iş mevzuatı uyarınca istihdam edilir. İş mevzuatına göre istihdam
edilenlere ilişkin kayıt ve şartlar Yönetim Kurulu tarafından tayin olunur”
hükmüne yer verilmiş; bu bent hükmü, 4673 ve 5189 sayılı Yasalarla yapılan
değişiklikler sonucunda; “a) Personelin statüsü: (Ek ibare:
12.5.2001-4673/6. md.) Türk Telekomdaki kamu payı %50’nin altına düşünceye
kadar, Türk Telekom Yönetim Kurulu üyeliklerine atanacaklarda Devlet
memurluğuna atanabilme genel şartlarına sahip olma ve en az dört yıllık
yüksek öğrenim görme şartları aranır. (Mülga ikinci ve üçüncü cümle:
16.6.2004-5189/12 md.) Bunların dışında kalan personel iş mevzuatı uyarınca
istihdam edilir. İş mevzuatına göre istihdam edilenlere ilişkin kayıt ve
şartlar Yönetim Kurulu tarafından tayin olunur” hükmünü almış; aynı
maddenin (b) bendinin ikinci paragrafında da iş mevzuatına tabi olan Türk
Telekom çalışanlarının aylık ücretlerinin kendilerini atamaya yetkili olan
Yönetim Kurulu tarafından tespit olunacağı kurala bağlanmıştır.
406
sayılı Yasa’nın anılan Ek 22. maddesi uyarınca, Türk Telekom A.Ş. Genel
Müdürlüğü’ne ait asli ve sürekli kadrolar belirlenerek 4.4.2000 tarih ve
24010 (Mükerrer) sayılı R.G. de yayımlanan 31.3.2000 tarih ve 2000/331 sayılı
Bakanlar Kurulu Kararı ekinde yer alan listede: merkez teşkilatı için 100
ve taşra teşkilatı için 100 (6 Bölge Müdürü, 12 Bölge Müdür Yardımcısı ve
82 İl Telekom Müdürü) kadro ihdas edilmiş; öte yandan, aynı Yasa maddesinin
verdiği yetkiye dayanılarak hazırlanan “Türk Telekomünikasyon A.Ş. Kapsam
Dışı Personel Yönetmeliği” adı altındaki düzenleme, Yönetim Kurulunun
31.8.2000 tarih ve 407 sayılı kararıyla kabul edilmek suretiyle yürürlüğe
konulmuştur.
Kanunla,
Kurumda görev yapan personelden asli ve sürekli görev yapacak olanları
kadro unvanı itibariyle belirlemek konusunda Bakanlar Kurulu'na yetki
verildiği açıktır. Bu yetki 4502 sayılı Kanun’un yürürlüğe girdiği
29.1.2000 tarihi ile 5189 sayılı Kanun’un yürürlüğe girdiği 2.7.2004
tarihleri arasında geçerli olmuştur.
Anayasa’nın
128. maddesinde, “Devletin, kamu iktisadî teşebbüsleri ve diğer kamu
tüzelkişilerinin genel idare esaslarına göre yürütmekle yükümlü oldukları
kamu hizmetlerinin gerektirdiği aslî ve sürekli görevler, memurlar ve diğer
kamu görevlileri eliyle görülür” denilmiştir.
406
sayılı Yasa’nın Ek 29. maddesinin 3.7.2005 tarih ve 5398 sayılı Kanun’la
değişik birinci fıkrasında, “Türk Telekom hisselerinin devri sonucu kamu
payının yüzde ellinin altına düşmesi durumunda; Türk Telekomda ek 22 nci
maddenin (a) bendinin bu Kanunla yürürlükten kaldırılan hükümleri uyarınca
belirlenen asli ve sürekli görevlerde çalışmakta olanlar ile 22.1.1990
tarihli ve 399 sayılı Kanun Hükmünde Kararnameye tabi olarak kadrolu veya
sözleşmeli personel statüsünde çalışanlar ve kapsam dışı personel, kamu
görevlerinden yüzseksen gün aylıksız izinli sayılır. Bu personel belirtilen
süre içinde Türk Telekomda çalışmaya devam eder ve hisse devir tarihinden
nakli için Devlet Personel Başkanlığına bildirildikleri tarihe kadarki
aylık ücret, harcırah, sağlık giderleri, cenaze giderleri ve ölüm yardımı
ile diğer mali ve özlük hakları Türk Telekom tarafından karşılanır…”
denilerek, yasakoyucu tarafından Türk Telekom’da 22.1.1990 tarihli ve 399
sayılı Kanun Hükmünde Kararnameye tabi olarak sözleşmeli personel
statüsünde çalışanlar ile kapsam dışı personel, kamu personeli sayılmıştır.
Olayda, davalının hisse devir (14.11.2005)
tarihinde davalı kuruluşta çalışmakta iken 406 sayılı Yasa'nın Ek-29.
maddesi ile 4046 sayılı Yasa'nın 22. maddesine göre adı Devlet Personel
Başkanlığına bildirilen ve sonrasında kamu kurumu emrine atanan davacının
vekili tarafından; müvekkilinin maaş nakil bildiriminin ilgili mevzuata
uygun düzenlenmemesi nedeniyle iptali ve bu yüzden yeni kurumunda eksik
ödenen ek ödeme ve denge tazminatları ile ikramiye tutarları farkının
faiziyle birlikte tazmini istemiyle 14.2.2011 tarihinde dava açılmıştır.
2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu’nun “İdari Dava
Türleri ve İdari Yargı Yetkisinin Sınırı” başlıklı 2. maddesinin değişik 1
numaralı bendinde:
“a) (Değişik : 8.6.2000-4577/5 md.) İdari işlemler
hakkında yetki, şekil, sebep, konu ve maksat yönlerinden biri ile hukuka
aykırı olduklarından dolayı iptalleri için menfaatleri ihlal edilenler
tarafından açılan iptal davaları,
b) İdari
eylem ve işlemlerden dolayı kişisel hakları doğrudan muhtel olanlar
tarafından açılan tam yargı davaları,
c)
(Değişik: 18.12.1999-4492/6 md.) Tahkim yolu öngörülen imtiyaz şartlaşma ve
sözleşmelerinden doğan uyuşmazlıklar hariç, kamu hizmetlerinden birinin
yürütülmesi için yapılan her türlü idari sözleşmelerden dolayı taraflar
arasında çıkan uyuşmazlıklara ilişkin davalar” idari dava türleri olarak
sayılmış olup; kural olarak, idari yargıda ancak Devlete ve kamu tüzel
kişilerine karşı açılan davalara bakılabilir.
Buna
göre, iptali istenilen işlemin tesis edildiği ve dava açıldığı tarihte
davalı mevkiinde kamu kuruluşu niteliği taşımayan Türk Telekomünikasyon
A.Ş.'nin olması karşısında, idari yargı yetkisi kapsamında açılmış bir
idari dava bulunduğundan söz etmek olanaksız olduğundan; uyuşmazlığın, özel
hukuk hükümlerine göre görüm ve çözümünde adli yargı yerinin görevli olduğu
sonucuna varılmıştır.
Belirtilen nedenlerle Ankara 3.İdare Mahkemesinin
başvurusunun kabulü ile Ankara 2.İş Mahkemesinin görevsizlik kararının
kaldırılması gerekmiştir.
SONUÇ :
Davanın çözümünde ADLİ YARGININ görevli olduğuna, bu nedenle Ankara 3.İdare
Mahkemesinin BAŞVURUSUNUN KABULÜ ile, Ankara 2.İş Mahkemesinin 22.3.2013 gün
ve E:2011/302, K:2013/323 sayılı GÖREVSİZLİK KARARININ KALDIRILMASINA,
5.5.2014 gününde OY BİRLİĞİ İLE KESİN OLARAK karar verildi.
—— • ——
Uyuşmazlık Mahkemesi
Başkanlığından:
6-ESAS NO : 2014/475
KARAR NO: 2014/519
KARAR TR : 05.05.2014
(Hukuk Bölümü)
ÖZET : Davacıya ait yapının, kullanılmadığı, tehlike
arzettiği gerekçesiyle idarece, 3194 sayılı Kanunun 39.maddesi uyarınca
yıktırılmasından dolayı uğranılan zararın tazmini istemiyle açılan davanın
İDARİ YARGI YERİNDE çözümlenmesi gerektiği hk.
K A R A R
Davacı : B.S.
Vekili : Av. F.B.
Davalı : Ankara Büyükşehir Belediye Başkanlığı
Vekili : Av. U.E.
O L A Y :
1-Davalı idarece oluşturulan Tespit Komisyonu tarafından düzenlenen
26.12.2012 tarihli Raporda; Çiğdem Mahallesi Muhtarının 17.12.2012 tarih ve
25428 sayılı dilekçesinde, Çankaya İlçesi 1586 sokak No:20/A kapı nolu
yapının camlarının olmadığı ve içerisine geceleri tinerci ve balicilerin
girdiği ve tehlike arz ettiğinin belirtildiği; Kentsel Dönüşümler Şb.
Müd.lüğü’nün 17.12.2012 gün ve 17497 sayılı yazısında, anılan yapının kapı,
cam ve duvarlarının yıkılmış olduğu hususlarının tespit edildiği
belirtilerek söz konusu yapı ile ilgili yasal işlemlerin tamamlanmasının
talep edildiği; Başkanlık Makamının 26.08.2010 tarih ve 6526 sayılı
Olurları ile görevlendirilen komisyonlarınca; Çankaya İlçesi Çiğdem
Mahallesi 1586 sokak No:20/A kapı numaralı gecekondunun ekli fotoğrafından
anlaşılacağı üzere, kullanılamaz durumda olduğu, taşınmazın pencerelerinin
bulunmadığı, duvarından yer yer çatlakların olduğu, yapının iç tarafındaki
tavanında çökmelerin meydana geldiği, yapının terk edilmiş olduğu
hususlarının tespit edilmiş olduğu; söz konusu yapının, bulunduğu durum
itibarı ile; 5216 sayılı Büyükşehir Belediyesi Kanunun 7/z maddesi ve 3194
sayılı İmar Kanununun 39.maddesinde tanımlanan yıkılacak derecedeki
tehlikeli yapılar kısmına girdiğinin tespit edildiği; şehircilik ve estetik
açısından da kötü durumda olan yapının mahzurlarının giderilmesi ve
bunların zuhuruna meydan verilmemesinin sahiplerine tebliğ edilmesi; 5216
sayılı Büyükşehir Belediyesi Kanununun 7/z ve 3194 sayılı imar Kanununun
39. maddelerine uygun olacağı hususlarına yer verilmiş; Ankara Büyükşehir
Belediye Encümeni; 3.1.2013 gün ve Karar No:18, Kayıt No:21 sayı ile,
Encümence yapılan görüşmede; Çankaya İlçesi Çiğdem Mahallesi 1586. Sokak
No:20/A kapı nolu yapının camlarının olmadığı ve içerisine geceleri tinerci
ve balicilerin girdiği ve tehlike arz ettiği belirtilmiş olduğundan, 3194
sayılı Kanunun 39. maddesinin Belediyelerine vermiş olduğu yetki çerçevesinde
Çiğdem Mahallesi 1586. Sokak No.20/A kapı nolu yapının kaldırılmasına,
gereği için evrakın Emlak ve İstimlak Dairesi Başkanlığına gönderilmesine
karar vermiş; bu karar, yapının sahibine ulaşılamadığından bahisle,
11.1.2013 tarihinde ilanen tebliğ edilmiş; davalı idarenin yazılarına göre
anılan yapının yıkımı, 6.2.2013 tarihinde gerçekleştirilmiştir.
2-
Davacı vekili dava dilekçesinde; müvekkiline ait Çiğdem Mahallesi
1586.Sok., No: 20/A’da yer alan gecekondunun kaim olduğu arsanın,
imarlaştırma çalışmaları sonucunda yol olarak belirlendiğini, arsanın yakın
yere kaydırılmış olduğunu; ancak davalının, Ocak 2013 tarihinde müvekkiline
ait gecekonduyu harabe ve güvenlik açısından tehlike arz ettiği gerekçesi
ile kısmi olarak yıktığını; oysa, aynı sırada başka gecekondular da
bulunduğunu, bunlarla ilgili olarak idarece herhangi bir işlem
yapılmadığını; davalının, müvekkilinin taşınmaz üzerindeki tasarruf
haklarını kullanmasına engel olduğunu, herhangi bir bedel ödemeden
gecekonduyu yıktığını, bu durumun Anayasa ve Avrupa İnsan Hakları
Sözleşmesi’ne aykırı olduğunu; müvekkilinin taşınmazını uzun süre kiR.a
vererek kira geliri elde ettiğini; taşınmazların bulunduğu bölgenin sürekli
gelişme gösteren, şehre yakınlığı, ayrıcalıklı yaşam standartlarına sahip,
ormanlık arazinin içinde olması nedeni ile yapılaşma ve verimlilik
açısından değeri artan, kıymetli bir konumda bulunduğunu ifade ederek;
fazlaya ilişkin hakları saklı kalmak kaydı ile, taşınmaz bedeli için
şimdilik 1.000 TL.nin, kamu alacaklarına uygulanan en yüksek faiziyle
birlikte tahsili istemiyle adli yargı yerinde dava açmıştır.
ANKARA
24.ASLİYE HUKUK MAHKEMESİ:19.9.2013 gün ve E:2013/232, K:2013/598 sayı ile,
Ankara Büyükşehir Belediye Başkanlığı'ndan getirtilen işlem dosyasına göre
dava konusu taşınmazla ilgili olarak Ankara Büyükşehir Belediyesi
Encümeninin 03.01.2013 tarih, 18 sayılı encümen kararı ile binanın tinerci
ve balicilerin girmekte olduğu ve tehlike arz ettiği bu nedenle 3194 sayılı
Kanunun 39.maddesi gereğince yapının kaldırılmasına karar verildiğinin
anlaşıldığı; yapılan işlemin belediye encümen kararına dayalı olduğu; 3194
sayılı İmar Kanununun 39.maddesi gereğince belediye encümen kararı
gereğince işlem tesis edildiği ve idari işleme dayalı olarak hakları ihlal
edilen vatandaşların açacakları davanın inceleme yeri idari yargı yerleri
olduğu gerekçesiyle; yargı yolu bakımından mahkemelerinin görevsizliğine
karar vermiş; bu karar temyiz edilmeksizin kesinleşmiştir.
Davacı
vekili bu kez aynı istemle idari yargı yerinde dava açmıştır.
ANKARA
5.İDARE MAHKEMESİ; 5.12.2013 gün ve E:2013/1824 sayı ile, Belediyelerin
3194 sayılı İmar Kanununun 8. maddesi ve 18. maddesinin verdiği yetki ile
arazi ve arsalar üzerinde imar planlarının hazırlanması ve yürürlüğe
konulması, arazi ve arsa düzenlemesi gibi faaliyetleri kapsamında
yaptıkları imar planlarından kaynaklanan işlemlerin tek yanlı ve kamu
gücüne dayanan irade açıklamaları ile tesis edilen genel ve düzenleyici
işlemler olduğu bu yönü ile de idari eylem ve işlemlerden kaynaklanan
uyuşmazlıkların idari yargı yerlerinde çözümlenmesi gerektiğinin
tartışmasız olduğu; buna karşılık, Belediyece, Kamulaştırma Kanunu’nda
öngörülen usul ve yöntemlere uygun idari nitelikte uygulama işlemleri
yapılmaksızın, taşınmazlara fiilen el atılarak imar planındaki amaca uygun
olarak kullanılmasının ise, kamulaştırmasız el atma niteliği taşıdığını;
dosyanın incelenmesinden; dava konusu taşınmazın imar planında yol olarak
belirlendiği, davalı idare tarafından kamulaştırma işlemi yapılmadan anılan
taşınmaz üzerindeki gecekondunun yıkıldığı, bu yıkımdan dolayı oluştuğu
iddia olunan zararlara karşılık 1.000,00 TL tazminatın el atma tarihinden
itibaren işletilecek yasal faiziyle birlikte ödenmesine karar verilmesi
istemiyle bakılan davanın açıldığının görüldüğü; idarenin yürütmekle
yükümlü bulunduğu kamu hizmetine ilişkin olarak uygulamaya koyduğu plan ve
projeye göre meydana getirdiği yol, kanal, baraj, suyolları, su şebekesi
gibi tesislerin kurulması, işletilmesi ve bakımı sırasında kişilere verdiği
zararların tazmini istemiyle açılacak davaların görüm ve çözümünün, idari
eylem ve işlemlerden dolayı kişisel hakları muhtel olanlar tarafından
açılacak tam yargı davaları kapsamında yargısal denetim yapan idari yargı
yerine ait olduğu; idarece herhangi bir ayni hakka müdahalede bulunulduğu,
özel mülkiyete konu taşınmaza kamulaştırmasız el atıldığı veya plan ve
projeye aykırı iş görüldüğü iddiasıyla açılacak müdahalenin men’i ve meydana
gelen zararın tazmini davalarının ise, mülkiyete tecavüzün önlenmesine ve
haksız fiillere ilişkin özel hukuk hükümlerine göre adli yargı yerinde
çözümleneceğinin, yerleşik yargısal içtihatlarla kabul edilmiş bulunduğu;
nitekim, yukarıda belirtilen genel kabul doğrultusundaki Yargıtay İçtihadı
Birleştirme Kumlunun 11.2.1959 günlü E: 1958/17, K: 1959/15 sayılı
kararının III. bölümünde, “İstimlaksiz el atma halinde amme teşekkülü
İstimlak Kanununa uygun hareket etmeden ferdin malını elinden almış olması
sebebiyle kanunsuz bir harekette bulunmuş durumdadır. Ve bu bakımdan dava
Medeni Kanun hükümlerine giren mülkiyete tecavüzün önlenmesi veya haksız
fiil neticesinde meydana gelen zararın tazmini davasıdır. Ve bu bakımdan
adliye mahkemesinin vazifesi içindedir.” görüşüne yer verilmiş olduğu; bu
durumda, idarenin dava konusu taşınmaza kamulaştırmasız el atmasından doğan
zararın tazminine yönelik bulunan davanın haksız fiillere ilişkin özel
hukuk hükümlerine göre görüm ve çözümünün, adli yargı yerinin görevine
girdiği; nitekim; Uyuşmazlık Mahkemesi Hukuk Bölümünün 24.12.2012 tarih ve
E:2012/231 K:2012/ 284 sayılı kararının da bu yönde bulunduğu gerekçesiyle;
2247 sayılı Uyuşmazlık Mahkemesinin Kuruluş ve İşleyişi Hakkında Kanunun
19. maddesi uyarınca görevli yargı yerinin belirlenmesi için dosyanın
Uyuşmazlık Mahkemesine gönderilmesine ve işin incelemesinin bu konuda
Uyuşmazlık Mahkemesi'nce karar verilinceye kadar ertelenmesine karar
vermiştir.
İNCELEME VE GEREKÇE: Uyuşmazlık Mahkemesi
Hukuk Bölümü’nün, Serdar ÖZGÜLDÜR’ün Başkanlığında, Üyeler: Eyüp Sabri BAYDAR,
Ali ÇOLAK, Sıddık YILDIZ, Nurdane TOPUZ, Ayhan AKARSU ve Mehmet AKBULUT’un
katılımlarıyla yapılan 5.5.2014 günlü toplantısında;
l-İLK
İNCELEME: Dosya üzerinde 2247 sayılı Yasa’nın 27. maddesi uyarınca yapılan
incelemeye göre; İdare Mahkemesince, 2247 sayılı Yasa’nın 19. maddesine
göre başvuruda bulunulmuş olduğu, idari yargı dosyasının Mahkemece, ekinde
adli yargı dosyası ile birlikte Uyuşmazlık Mahkemesi’ne gönderildiği ve
usule ilişkin herhangi bir noksanlık bulunmadığı anlaşıldığından görev uyuşmazlığının
esasının incelenmesine oybirliği ile karar verildi.
II-ESASIN İNCELENMESİ: Raportör-Hakim Taşkın ÇELİK’in,
davanın çözümünde idari yargının görevli olduğu yolundaki raporu ile
dosyadaki belgeler okunduktan; ilgili Başsavcılarca görevlendirilen Yargıtay
Cumhuriyet Savcısı Mehmet BAYHAN ile Danıştay Savcısı Mehmet Ali GÜMÜŞ’ün
davada idari yargının görevli olduğu yolundaki sözlü açıklamaları da
dinlendikten sonra GEREĞİ GÖRÜŞÜLÜP DÜŞÜNÜLDÜ:
Dava,
davacıya ait yapının, kullanılmadığı, tehlike arzettiği gerekçesiyle
idarece, 3194 sayılı Kanunun 39.maddesi uyarınca yıktırılması nedeniyle
uğranılan zarara karşılık şimdilik 1.000 TL.nin faiziyle birlikte tazmini
istemiyle açılmıştır.
5216 sayılı Büyükşehir Belediyesi Kanunun
7.maddesinin birinci fıkrasının (z) bendinde, afet riski taşıyan veya can
ve mal güvenliği açısından tehlike oluşturan binaları tahliye etme ve yıkım
konusunda ilçe belediyelerinin talepleri hâlinde her türlü desteği
sağlamanın, Büyükşehir belediyesinin görev, yetki ve sorumlulukları
arasında sayıldığı görülmüş; 3194 sayılı İmar Kanununun “Yıkılacak derecede tehlikeli yapılar”
başlıklı 39.maddesinde, “Bir kısmı veya tamamının yıkılacak derecede
tehlikeli olduğu belediye veya valilik tarafından tespit edilen yapıların
sahiplerine tehlike derecesine göre bunun izalesi için belediye veya
valilikçe on gün içinde tebligat yapılır. Yapı sahibinin bulunmaması
halinde binanın içindekilere tebligat yapılır. Onlar da bulunmazsa tebligat
varakası tebliğ yerine kaim olmak üzere tehlikeli yapıya asılır ve keyfiyet
muhtarla birlikte bir zabıtla tespit edilir.
Tebligatı müteakip süresi içinde yapı sahibi
tarafından tamir edilerek veya yıktırılarak tehlike ortadan kaldırılmazsa
bu işler belediye veya valilikçe yapılır ve masrafı % 20 fazlası ile yapı sahibinden
tahsil edilir.
Alakalının fakruhali tevsik olunursa masraf
belediye veya valilikçe bütçesinden karşılanır. Tehlike durumu o yapı ve
civarının boşaltılmasını icabettiriyorsa mahkeme kararına lüzum kalmaksızın
zabıta marifetiyle derhal tahliye ettirilir.” hükmüne yer verilmiştir.
3194 sayılı Yasanın
yukarıda hükmü yazılı 39. maddesinde belirtilen sakıncaların, 5216 sayılı
Yasa kapsamında idarece giderilmesi için idareye kamu gücünü kullanma
yetkisini tanımakta olup; bu yolda tesis edilen işlemin, idari davaya konu
edilebilecek kesin ve yürütülmesi zorunlu idari bir işlem olduğu
tartışmasızdır.
Dava dosyasının
incelenmesinden, davacıya ait olduğu iddia edilen Çankaya İlçesi, Çiğdem
Mahallesi 1586. Sokak No:20/A kapı nolu yapının camlarının olmadığı ve
içerisine geceleri tinerci ve balicilerin girdiği ve tehlike arz ettiği
yolundaki yakınmalar ve düzenlenen tespit raporuna istinaden, davalı
İdarece alınan Encümen Kararıyla yapının, 3194 sayılı Kanunun 39. maddesi
uyarınca yıkıldığı; davacı vekili tarafından, davalının, müvekkilinin
taşınmaz üzerindeki tasarruf haklarını kullanmasına engel olduğu, herhangi
bir bedel ödemeden gecekonduyu yıktığı, bu durumdan dolayı zarara uğradığı
ifade edilerek; fazlaya ilişkin hakları saklı kalmak kaydı ile, taşınmaz bedeli
için şimdilik 1.000 TL.nin, faiziyle birlikte tahsili istemiyle dava
açıldığı anlaşılmıştır.
Anayasa’nın
125. maddesinin son fıkrasında, idarenin kendi eylem ve işlemlerinden doğan
zararı ödemekle yükümlü olduğu kurala bağlanmış; 2577 sayılı İdari Yargılama
Usulü Kanunu’nun 2/1-b maddesinde, idari eylem ve işlemlerden dolayı
hakları ihlal edilenler tarafından açılan tam yargı davaları, idari dava
türleri arasında sayılmıştır.
Bu
durumda, kamu hizmeti yürüten Belediyenin bu hizmeti yürüttüğü sırada verdiği
zararın tazmini istemiyle açılan dava, olayda kamu hizmetinin yöntemine ve
hukuka uygun olarak yürütülüp yürütülmediğinin, bu hizmetin yürütülmesinde
hizmet kusuru veya başka nedenle idarenin sorumluluğu bulunup
bulunmadığının saptanmasını gerektirmektedir. Bu hususların saptanması ise
idare hukuku ilkelerine göre yapılabileceğinden, 2577 sayılı Yasa’nın 2/1-b
maddesi kapsamında bulunan tam yargı davasının görüm ve çözümünde idari
yargı yeri görevli bulunmaktadır.
Belirtilen nedenlerle Ankara 5.İdare Mahkemesinin
başvurusunun reddi gerekmiştir.
SONUÇ :
Davanın çözümünde İDARİ YARGININ görevli olduğuna, bu nedenle Ankara
5.İdare Mahkemesinin BAŞVURUSUNUN REDDİNE, 5.5.2014 gününde OY BİRLİĞİ İLE
KESİN OLARAK karar verildi.
—— • ——
Uyuşmazlık Mahkemesi Başkanlığından:
7-ESAS NO : 2014/476
KARAR NO: 2014/520
KARAR TR : 05.05.2014
(Hukuk Bölümü)
ÖZET :
Davalı Şirkette çalışırken Kurumun özelleştirilmesi nedeniyle başka kuruma
nakledilen davacının, maaş nakil bildiriminin ilgili mevzuata uygun düzenlenmemesi
nedeniyle uğradığı parasal kaybın giderilmesi istemiyle açtığı davanın,
ADLİ YARGI YERİNDE çözümlenmesi gerektiği hk.
K A R A R
Davacı : M.A.A.
Vekili : Av. H.B.H.
Davalı : Türk Telekomünikasyon A.Ş.
Vekili :
Av. A.T.
O L A Y : Davalı Şirkette
görev yapmakta iken, 406 sayılı Yasanın Ek-29. maddesi ile 4046 sayılı
Yasanın 22. maddesine göre adı Devlet Personel Başkanlığına bildirilen
davacı, 9.8.2010 tarihinde Afyonkarahisar Valiliği, Yazı İşleri Müdürlüğü
emrine atanmıştır.
Davacı
vekili, müvekkilinin maaş nakil bildiriminde 40+40-TL. denge tazminatı ve
devamında verilen ek ödemelerin gösterilmemesi sebebiyle yeniden
düzenlenmesi ve uğradığı hak kaybının tazmini istemiyle 2.5.2011 tarihinde
adli yargı yerinde dava açmıştır.
AFYONKARAHİSAR
İŞ MAHKEMESİ:12.2.2013 gün ve E:2011/541, K:2013/98 sayı ile, davanın
özetine yer verdikten sonra; Yargıtay 9.Hukuk Dairesi'nin 2011/52885 Esas
2012/20230 Karar nolu bozma ilamında; “Taraflar arasındaki uyuşmazlık 399
sayılı Kanun Hükmünde Kararnamenin Ek II. cetvelinde yer alan ve
özelleştirme sonucu hissesi devredilen davalı kurumda TİP 2 sözleşmesi ile
nakle tabi olarak çalışan davacının davalının özelleştirmeden önce tabi
olduğu ve özelleştirme ile bazı hükümleri değişen 406 sayılı Kanunun Ek.
29. Maddesi kapsamındaki düzenleme ve sözleşmedeki hüküm nedeni ile 375
sayılı KHK.’un Ek 3 maddesi ve 399 sayılı KHK. ’un Ek II. cetvelinde yer
alan kuyumlarda çalışan sözleşmeli personele yapılan artışlardan yararlanıp
yararlanmayacağı, nakledilirken bu artışların yer aldığı ücreti gösteren
nakil maaş ilmühaberinin buna göre düzenlenmesi gerekip gerekmediği
noktasında toplanmaktadır.
406
sayılı Kanunun 29. Maddesinin 3. Fıkrasının birinci cümlesine göre; “399
sayılı Kanun Hükmünde Kararnameye tâbi olarak sözleşmeli personel ve kapsam
dışı personel statüsünde çalışanlar hakkında, 4046 sayılı Kanunun 22 nci
maddesinin dördüncü ve beşinci fıkrası hükümlerinin uygulanmasında, Devlet
Personel Başkanlığı'na bildirildikleri tarihteki ünvanları esas alınarak
Yönetim Kurulu'nca 15.04.2004 tarihi itibarıyla bu ünvana göre belirlenmiş
olan ücret ve diğer mali haklarına bu tarihten Devlet Personel
Başkanlığı'na bildirildikleri tarihteki kadro ve pozisyonlarına ilişkin
olarak bildirim tarihine kadar geçen süre içinde kamu görevlilerine
yapılacak artış oran ve/veya miktarları uygulanmak suretiyle bulunacak
tutar dikkate alınır. Kapsam dışı personelden Devlet Personel Başkanlığı'na
bildirilenlerin 15.04.2004 tarihi itibarıyla unvanlarına göre ücretinin
belirlenmemiş olması durumunda, benzer görevlerde bulunanlar dikkate
alınarak bu tarih için ücret ve diğer mali hakları tespit etmeye Yönetim
Kurulu yetkilidir ”.
Davalı
ile nakle tabi kapsamdışı personel arasından imzalanan TIP 2 sözleşmenin
7.maddesindeki kurallara göre; “Nakil hakkını saklı tutan çalışanın
ikramiye, yardım vs gibi mali ve özlük hakları için iş mevzuatına tabi kapsam
dışı personel esaslarında yer alan hükümler uygulanır(2.f). Ancak ücretlerde
yapılacak artış oranı, kamudaki memur maaş artış oranında olacaktır(3.f)
Diğer
taraftan özelleştirme uygulamaları nedeni ile nakilleri düzenleyen 4046
sayılı Özelleştirme Kanunu'nun 22/5 maddesi; özelleştirme nedeniyle kamu
kurum ve kuruluşlarına nakledilen sözleşmeli ve iş kanunlarına tabi personelin
Devlet Personel Başkanlığı'na bildirildikleri tarihteki kadro ve
pozisyonlarına göre almakta oldukları ücret yanında, bildirim tarihi
itibarı ile almakta oldukları ikramiye, ek ödeme gibi vs ek ödemelerin de
sabit bir değer olarak bildirileceği hükmünü içermektedir.
Gerek
yasal düzenleme ve gerekse sözleşmedeki hükümler dikkate alındığında,
davalı kurumda özelleştirme öncesi kapsam dışı olarak çalışan ve 399 sayılı
KHK hükümlerine tabi olarak ücreti belirlenen davacının özelleştirme
sonrası çalıştıktan sonra nakledildiği tarihe kadar kamuda aynı statüde
çalışanlar için getirilen özlük haklarından yararlandırılarak, nakil
edildiklerinde haklarının korunması amaçlanmıştır. Kısaca davacı kapsamdışı
olarak kamuda çalışmış gibi sayılmaktadır.
Dairemizce
yukarda belirtilen kapsamda bulunan nakle tabi işçilerle davalı Türk
Telekomünikasyon A.Ş. arasındaki uyuşmazlıklarda daha önce esasa yönelik
kararlar vermiştir. Ancak Danıştay idari Dava Daireleri’nin 07.04.2011 gün
ve 2011/55-205 sayılı kararından sonra uyuşmazlığın adli yargı yerinde görüleceği
konusunda yeniden değerlendirme yapılması gerekmiştir. Anılan karara göre
“yasal düzenleme ile Türk Telekom A.Ş'.'nin özelleştirilmesi sonucunda,
işlevsel görevlerde bulunan ve ikamesi kısa sürede imkansız personelin
isteklerine bağlı olarak makul bir süre kamu görevlerinden aylıksız izinli
sayılarak özel hukuk tüzel kişisinde çalışmalarına olanak sağlandığı söz
konusu personelin, aylıksız izinli olarak geçen sürede kamu personeli
statülerinin devam ettiği, İmtiyaz sözleşmesi ile bir kamu hizmetini yürütmek
hakkını elde eden davalı şirkete, devir sonrasında yetişmiş personel
yetersizliği nedeniyle doğabilecek aksaklıkların önüne geçilebilmesi için
406 sayılı Yasa hükümleri ile tanınan ayrıcalıkların sonucu olarak da,
bünyesinde belli süre daha çalışmaya devam eden söz konusu personelin kamu
kurumlarına naklen atanmasının sağlanması amacıyla kimi görevler
yüklendiği, 406 sayılı Yasa hükümleri uyarınca davalı şirket tarafından,
hak sahibi personelinin Devlet Personel Başkanlığına bildirmesi, bildirim ile
beraber personelin nakledileceği kamu kurumunda yararlanacağı parasal
haklara esas olmak üzere memur maaş nakil ilmühaberi düzenlenmesi,
personelin ilişiğinin kesilmesi gibi işlemler bulunduğu, bu işlemlerin
idare hukuku alanında hukuki sonuçlar doğurduğu ve ilgili personelin
nakledilecekleri kurumdaki statülerini, özlük ve parasal haklarını
belirlediği, söz konusu işlemlerin kamu personeli hakkında ve idare hukuku
alanında tesis edilmiş birer idari işlem niteliğinde oldukları, davalı
şirketin, Telekomünikasyon Kurumu ile Türk Telekom arasında imzalanan
“Telekomünikasyon Hizmetlerinin Yürütülmesine ilişkin imtiyaz Sözleşmesi”
ile belli bir kamu hizmetini yürütmek görev ve yetkisi ile donatıldığı, bu
görev ve yetkiler dahilinde bazı kamusal ayrıcalıkları ve yükümlülükleri
bulunduğu, belirtilen statüsü ve özel yasa hükümleri gereğince bazı kamusal
ayrıcalıklara ve yükümlülüklere sahip olması nedeniyle davalı şirketin,
herhangi bir özel hukuk tüzel kişisinden farklı bir hukuki statü içinde
bulunduğu, bu durumda, imtiyaz sözleşmesi ile bir kamu hizmetini yürütmekle
görevli ve yetkili kılınması nedeniyle, diğer özel hukuk tüzel kişilerinden
farklı olarak kimi kamusal ayrıcalıklara ve yükümlülüklere tabi olan, 406
sayılı Yasa hükümleri ile, kamu kurumlarına nakil hakkı bulunan personeli
ile ilgili olarak bazı kamusal görevler yüklenen davalı şirketin,
belirtilen görevleri kapsamında tesis ettiği işlemlerin idari işlem
niteliğinde olduğu ve bu işlemlerden kaynaklanan uyuşmazlıkların idari
yargının görevinde bulunduğu” kabul edilmiştir.
Danıştay
idari Dava Dairelerinin gerekçeleri Dairemizce benimsenmiştir. Gerçekten
özelleştirmeden önce statü hukuku hükümlerine tabi davacı niteliğindeki
personel, özelleştirme sonrası belirli bir süreliğine davalı ile özel hukuk
hükümlerine tabi olarak iş sözleşmesi kapsamında çalıştırılmakta,
nakledildiğinde tekrar statü hukuku kapsamına girmektedir. Davacının iş
sözleşmesi ile çalıştığı dönemde, davalı şirkete davacının ücreti konusunda
“artış oranının, kamudaki memur maaş artış oranında” olacağı yönünde
yükümlülük getirildiği gibi 406 sayılı Yasa hükümleri uyarınca davalı
şirkete, hak sahibi personeli Devlet Personel Başkanlığına bildirmesi,
bildirim ile beraber personelin nakledileceği kamu kurumunda yararlanacağı
parasal haklara esas olmak üzere memur maaş nakil ilmühaberi düzenlenmesi,
personelin ilişiğinin kesilmesi gibi işlemler yaptırıldığı görülmektedir.
Bu işlemler idare hukuku alanında hukuki sonuçlar doğurduğu ve ilgili
personelin nakledilecekleri kurumdaki statülerini, özlük ve parasal
haklarını belirlediği, söz konusu işlemlerin kamu personeli hakkında ve
idare hukuku alanında tesis edilmiş birer idari işlem niteliğinde oldukları
açıktır, idari işlemlerle ilgili uyuşmazlığın ise adli yargı yerinde değil,
idari yargı yerinde çözümlenmesi gerekir,” belirlemesi yapılmış olduğu;
karar içeriğinde belirtildiği üzere; nakle tabi işçilerle, davalı şirket
arasındaki uyuşmazlıklarda daha önce adli yargı yerel mahkemeleri ile
temyiz mercii olan Yargıtay Daireleri tarafından davanın esasına yönelik
kararlar verildiği gibi,(örneğin; Yargıtay 9.Hukuk Dairesi; 2011/50707 E
2012/4753 K sayılı kararı) İdari yargı mahkemeleri ile temyiz mercileri
tarafından da esasa yönelik kararlar (örneğin; Danıştay 5. Dairesi'nin
2010/88-4718 sayılı kararı)verilmiş olduğu; adli yargı mercileri-idari
yargı mercileri arasında çıkartılan olumlu-olumsuz görev uyuşmazlıkları
sonrasında konuya ilişkin alınan Uyuşmazlık Mahkemesi kararları da
bulunduğu; Danıştay İdari Dava Daireleri'nin 07.04.2011 gün, 2011 /55-205
sayılı kararı, yukarıya aktarılan güncel Yargıtay ilamı ve dosya kapsamı
birlikte değerlendirildiğinde; dava konusu idari işlem niteliğindeki
uyuşmazlığın adli yargı yerinde değil, idari yargı yerinde çözümlenmesi
gerektiği kanaatinin mahkemelerinde de hasıl olduğu gerekçesiyle;
H.M.K.'nun 114/1-b maddesi uyarınca yargı yolunun caiz olmaması nedeni ile
H.M.K.'nun 115/2. Maddesi gereğince davanın usulden reddine karar vermiş;
temyiz edilmesi üzerine Yargıtay 22 H.D.nin 19.11.2013 gün ve E:2013/28241,
K:2013/25274 sayılı kararıyla onanan Mahkeme kararı kesinleşmiştir.
Bu kez,
davacı 01.01.2006 tarihinden itibaren, Bakanlar Kurulunun 2006/10971 Sayılı
kararına ve Başbakanlık Devlet Personel Başkanlığının Resmi Gazetedeki
2006/3 sayılı tebliğine göre, Devlet Memurlarının 2006 yılının ilk altı
ayından itibaren ve daha sonra uygulanacak Ek ödemenin maaş nakil
ilmühaberine yansıtılması gerektiği, geçmiş döneme ait 01.01.2006’dan
Devlet Personel Başkanlığına bildirildiği 03.06.2010 tarihe kadar ve bu
tarihten 09.08.2010 tarihine kadar ödenmeyen ek ödemelerin ödenmesi, maaş
nakil ilmühaberinin yeniden düzenlenerek çalıştığı kuruma gönderilmesi
istemiyle idari yargı yerinde dava açmıştır.
AFYONKARAHİSAR
İDARE MAHKEMESİ:10.2.2014 gün ve E:2014/60 sayı ile, Türk Telekomünikasyon
A.Ş.’nin özelleştirme kapsamında iken %55 oranındaki hissesinin blok olarak
satışı suretiyle özelleştirilmesi için 01.07.2005 tarihinde yapılan ihale
sonucunda 2005/9146 sayılı Bakanlar Kurulu Kararı doğrultusunda şirketin
%55 oranındaki hissesinin satılarak 14.11.2005 tarihinde Oger firmasına
devredildiği, şirketin kamusal niteliğinin ortadan kalktığının anlaşıldığı;
dava dosyasının incelenmesinden, davacının kapsamdışı personel olarak
çalışmış olduğu Türk Telekomünikasyon A.Ş.'nin personel nakli sırasında ek
ödemelerin maaş nakil ilmühaberine yansıtamadığından bahisle 01/01/2006
tarihinden bu yana mahrum bırakıldığı ek ödemenin geriye dönük farkının
işletilecek yasal faiziyle birlikte tazmini ile bundan sonraki zamların da
ilave edilerek yeniden maaş nakil ilmühaberi düzenlenerek çalıştığı kuruma
gönderilmesine karar verilmesi istemiyle bakılan davanın açıldığının
anlaşıldığı; davacının, davasını ilk defa açtığı tarihte Türk
Telekomünikasyon A.Ş’nin tamamen özel hukuk tüzel kişisi olması ve özel hukuk
tüzel kişilerin işlemlerine karşı idari yargıda dava açılmasına hukuken
imkan bulunmaması karşısında, davacının personel nakli sırasında ek
ödemelerin maaş nakil ilmühaberine yansıtılmadığından bahisle 01/01/2006
tarihinden bu yana mahrum bırakıldığı ek ödemenin geriye dönük farkının
işletilecek yasal faiziyle birlikte tazmini ile bundan sonraki zamların da
ilave edilerek yeniden maaş nakil ilmühaberi düzenlenerek çalıştığı kuruma
gönderilmesine karar verilmesi isteminden doğan uyuşmazlığın görüm ve çözümünün
adli yargıya ait bulunduğu; nitekim, benzer bir olayda Uyuşmazlık Mahkemesi'nce
verilen 05/07/2010 tarihli, E:2010/56, K:2010/157 sayılı kararda, idari
yargıda ancak Devlete ve kamu tüzel kişilerine karşı açılan davalara
bakılabileceği, idare aleyhine dava açılmayıp, işlemin tesis edildiği
tarihte davalı mevkiinde kamu kuruluşu niteliği taşımayan Türk
Telekomünikasyon A.Ş’nin bulunması durumunda, ortada idari yargı yetkisi
kapsamında açılmış bir dava bulunduğundan söz etmenin olanaksız olduğu,
dolayısıyla davanın adli yargı yerinde çözümlenmesi gerektiğinin
belirtilmiş olduğu; yine Uyuşmazlık Mahkemesi'nin 2013 yılı içerisinde
verdiği çok sayıda kararın da aynı yönde olduğu; dava dilekçesine ekli
yargı kararları incelendiğinde ise, davanın ilk defa 03/05/2011 tarihinde
Afyonkarahisar İş Mahkemesi'nde açıldığı, Mahkemece yapılan değerlendirme
sonucunda 12/02/2013 tarih ve E:2011/541, K:2013/98 sayılı karar ile
uyuşmazlığın çözümünün idari yargının görev alanında kaldığı gerekçesiyle
davanın usulden reddine karar verildiği ve anılan kararın temyizi üzerine
Yargıtay 22. Hukuk Dairesi'nin 19/11/2013 tarih ve E:2013/28241,
K:2013/25274 sayılı kararıyla onanarak kesinleşmesi üzerine bakılan davanın
açıldığının anlaşıldığı; bu durumda, Mahkemelerinin uyuşmazlığa bakmakla
görevli olmaması ve görevli yargı yerinin adli yargı mahkemeleri olması
yanında Afyonkarahisar İş Mahkemesi'nin 12/02/2013 tarih ve E:2011/541,
K:2013/98 sayılı görevsizlik kararının kesinleşmesi üzerine uyuşmazlığa
karşı Mahkemelerinde dava açıldığı anlaşıldığından, hangi Mahkemenin
görevli olduğunun belirtilmesi için 2247 sayılı Kanun'un 19. maddesi
uyarınca Uyuşmazlık Mahkemesi'ne başvurulmasına, Afyonkarahisar İş
Mahkemesi'nin E:2011/541 sayılı dosyası temin edilerek anılan dosyanın ve
dava dosyasının gerekçeli kararlarıyla birlikte Uyuşmazlık Mahkemesi'ne
gönderilmesine, uyuşmazlığın incelenmesinin Uyuşmazlık Mahkemesi'nin
kararın kadar ertelenmesine karar vermiştir.
İNCELEME VE GEREKÇE : Uyuşmazlık Mahkemesi
Hukuk Bölümü’nün, Serdar ÖZGÜLDÜR’ün Başkanlığında, Üyeler: Eyüp Sabri
BAYDAR, Ali ÇOLAK, Sıddık YILDIZ, Nurdane TOPUZ, Ayhan AKARSU ve Mehmet
AKBULUT’un katılımlarıyla yapılan 5.5.2014 günlü toplantısında;
l-İLK
İNCELEME: Dosya üzerinde 2247 sayılı Yasa’nın 27. maddesi uyarınca yapılan
incelemeye göre; İdare Mahkemesince, 2247 sayılı Yasa’nın 19. maddesine
göre başvuruda bulunulmuş olduğu, idari yargı dosyasının Mahkemece, ekinde
adli yargı dosyası ile birlikte Uyuşmazlık Mahkemesi’ne gönderildiği ve
usule ilişkin herhangi bir noksanlık bulunmadığı anlaşıldığından görev
uyuşmazlığının esasının incelenmesine oybirliği ile karar verildi.
II-ESASIN İNCELENMESİ: Raportör-Hakim Taşkın ÇELİK’in,
davanın çözümünde adli yargının görevli olduğu yolundaki raporu ile
dosyadaki belgeler okunduktan; ilgili Başsavcılarca görevlendirilen
Yargıtay Cumhuriyet Savcısı Mehmet BAYHAN ile Danıştay Savcısı Mehmet Ali
GÜMÜŞ’ün davada adli yargının görevli olduğu yolundaki sözlü açıklamaları
da dinlendikten sonra GEREĞİ GÖRÜŞÜLÜP DÜŞÜNÜLDÜ:
Dava,
davalı şirkette görev yapmakta iken, 406 sayılı Yasa'nın Ek-29. maddesi ile
4046 sayılı Yasa'nın 22. maddesine göre adı Devlet Personel Başkanlığına
bildirilen, sonrasında Kamu Kurumu emrine atanan davacı tarafından; maaş
nakil bildiriminin ilgili mevzuata uygun düzenlenmediğinden bahisle, yoksun
kaldığı bir kısım parasal haklarının faiziyle birlikte ödenmesine karar
verilmesi istemiyle açılmıştır.
1953
tarih ve 6145 sayılı Yasa ile, Türkiye Cumhuriyeti Posta, Telgraf ve
Telefon İşletmesi kurulmuş; 1924 tarih ve 406 sayılı Telgraf ve Telefon
Kanunu’nun 10.6.1994 tarih ve 4000 sayılı Yasa’yla değiştirilen 1. maddesi
ile, posta ve telgraf tesis ve işletmesine ilişkin hizmetler, Posta
İşletmesi Genel Müdürlüğü’nce (P.İ), telekomünikasyon hizmetleri ise, “Türk
Telekomünikasyon Anonim Şirketi (Şirket)” tarafından yürütülecek şekilde
yeniden yapılandırılmıştır.
27.1.2000 tarih ve 4502 sayılı Yasa’nın 1. maddesi
ile, 406 sayılı Yasa’nın 1. maddesine eklenen dokuzuncu fıkrada, “Türk
Telekom, bu Kanun ve özel hukuk hükümlerine tabi bir anonim şirkettir. Kamu
İktisadi Teşebbüslerinin kuruluş, teşkilât ve faaliyetleri ile ilgili
mevzuat Türk Telekom’a uygulanmaz. Sadece, Türkiye Büyük Millet Meclisi
denetimine ilişkin 2.4.1987 tarihli ve 3346 sayılı Kanunun 9 uncu maddesi
hükümleri uygulanır” denilmiş; anılan fıkra hükmü, 12.5.2001 tarih ve 4673
sayılı Yasa’nın 1. maddesi ile değiştirilmiş ve “Türk Telekom, bu Kanun ve
özel hukuk hükümlerine tabi bir anonim şirkettir. Bu Kanun hükümleri saklı
kalmak üzere, kamu iktisadi teşebbüsleri de dahil, sermayesinin yarısından
fazlası kamuya ait olan kamu kurum, kuruluş ve ortaklıklarına uygulanan mevzuat
Türk Telekom’a uygulanmaz. Sermayesinin yarısından fazlası kamuda kaldığı
sürece, Türkiye Büyük Millet Meclisi denetimine ilişkin 2.4.1987 tarihli ve
3346 sayılı Kanunun 9 uncu maddesi hükümleri uygulanır. 16.7.1965 tarihli
ve 697 sayılı Kanun ile milli güvenlik ve kamu düzeniyle sıkıyönetim ve
seferberlik hallerinde telekomünikasyon hizmetlerinin yürütülmesine ilişkin
özel kanunların hükümleri saklıdır”; Ek 29. maddesinin 3.7.2005 gün ve 5398
sayılı Kanun’un 14. maddesi ile değişik birinci fıkrasında, “Türk Telekom
hisselerinin devri sonucu kamu payının yüzde ellinin altına düşmesi
durumunda; Türk Telekomda ek 22 nci maddenin (a) bendinin bu Kanunla
yürürlükten kaldırılan hükümleri uyarınca belirlenen aslî ve sürekli
görevlerde çalışmakta olanlar ile 22.1.1990 tarihli ve 399 sayılı Kanun
Hükmünde Kararnameye tâbi olarak kadrolu veya sözleşmeli personel
statüsünde çalışanlar ve kapsam dışı personel, kamu görevlerinden yüzseksen
gün aylıksız izinli sayılır…” denilmiştir.
Öte
yandan; 406 sayılı Yasa’nın 4502 sayılı Yasa ile değişik 2. maddesinin (c)
bendinin birinci alt bendinin birinci cümlesinde, “Türk Telekom;
telekomünikasyon şebekeleri üzerinden sunulan ulusal ve uluslararası ses
iletimini ihtiva eden telefon hizmetlerini, 31.12.2003 tarihine kadar bu
Kanun ve görev sözleşmesi çerçevesinde tekel olarak yürütür” denildikten
sonra, anılan (c) bendinin birinci alt bendine 12.5.2001 tarih ve 4673 sayılı
Yasa ile eklenen üçüncü cümlede, “Ancak, Türk Telekom’daki kamu payı
%50’nin altına düştüğünde, Türk Telekom’un tüm tekel hakları 31.12.2003
tarihinden önce de olsa ortadan kalkmış olur” denilmiş; 4502 sayılı
Yasa’nın Geçici 3. maddesi ile de Türk Telekomünikasyon A.Ş., 233 sayılı
KHK’nin ekindeki “B-Kamu İktisadi Kuruluşları (KİK)” bölümünde yer alan
kuruluşlar listesinden çıkarılmıştır.
Bu
düzenlemeler birlikte değerlendirildiğinde, telekomünikasyon şebekeleri
üzerinden sunulan ulusal ve uluslararası ses iletimini ihtiva eden telefon
hizmetlerini 31.12.2003 tarihine kadar “tekel” olarak yürütmekle görevli
kılınan ve çoğunluk hisseleri kamuya ait bulunan Türk Telekom’un, tekel
kapsamında kamu hizmeti yürüten, ancak kuruluş yasasındaki son düzenlemeler
ile kendine özgü statüye sahip olan ve sermayesindeki kamu payı %50’nin
altına düşünceye kadar kamu kuruluşu niteliğini taşıyan bir kuruluş olduğu
tartışmasızdır.
Özelleştirme
kapsamında bulunan Türk Telekomünikasyon A.Ş.’deki tamamı Hazineye ait
bulunan hisselerden % 55’i, Bakanlar Kurulu’nun 25.7.2005 tarih ve
2005/9146 sayılı “Türk Telekomünikasyon Anonim Şirketi (Türk Telekom)’nin %
55 Oranındaki Hissesinin Blok Olarak Satışına İlişkin Nihai Devir
İşlemlerine Dair Kararın Yürürlüğe Konulması Hakkında Karar”ı uyarınca,
14.11.2005 tarihli Hisse Satış Sözleşmesi ile (6.550.000.000 USD. bedelle)
Ojer Telekomünikasyon A.Ş.’ne satılmıştır.
Bu
sürece paralel olarak Türk Telekom personelinin durumu incelendiğinde:
Türk
Telekom A.Ş., 4502 sayılı Yasa’nın 29.1.2000 tarih ve 23948 sayılı Resmi
Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe girdiği dikkate alındığında, 29.1.2000
tarihi itibariyle 233 sayılı KHK kapsamı
dışında kalmış ve anılan KHK eki cetvellerden çıkarılmış olması nedeniyle,
Uyuşmazlık Mahkemesi Genel Kurulu’nun
22.1.1996 gün ve E:1995/1, K:1996/1 sayılı ve özelleştirme
kapsamında bulunan kamu iktisadi teşebbüslerinde
sözleşmeli veya kapsam dışı statüde çalışan personelin kurumları ile olan
ilişkilerinden doğan anlaşmazlıkların çözüm yerinin idari yargı olduğu yolundaki
İlke Kararı kapsamı dışında değerlendirilmesi gerekmektedir.
Anılan
4502 sayılı Yasa’nın 13. maddesi ile 406 sayılı Yasa’ya eklenen Ek 22.
maddenin (a) bendinde, “a) Personelin statüsü: Telekomünikasyon
hizmetlerinin gerektirdiği asli ve sürekli görevler telekomünikasyon
alanında sekiz yıl tecrübeye sahip ve en az dört yıllık yüksek öğrenim
görmüş bir genel müdür ile kadro, unvan, derece ve sayıları Yönetim
Kurulunun önerisi ve Bakanlığın teklifi üzerine bu Kanunun yürürlüğe
girdiği tarihten itibaren yüzseksen gün içerisinde Bakanlar Kurulu Kararı
ile belirlenen kadrolarda istihdam edilen personel eliyle yürütülür. Bu
personel hakkında bu Kanunda öngörülen hükümler saklı kalmak üzere 399
sayılı Kanun Hükmünde Kararname hükümleri uygulanır. Bunların dışında kalan
personel iş mevzuatı uyarınca istihdam edilir. İş mevzuatına göre istihdam
edilenlere ilişkin kayıt ve şartlar Yönetim Kurulu tarafından tayin olunur”
hükmüne yer verilmiş; bu bent hükmü, 4673 ve 5189 sayılı Yasalarla yapılan
değişiklikler sonucunda; “a) Personelin statüsü: (Ek ibare:
12.5.2001-4673/6. md.) Türk Telekomdaki kamu payı %50’nin altına düşünceye
kadar, Türk Telekom Yönetim Kurulu üyeliklerine atanacaklarda Devlet
memurluğuna atanabilme genel şartlarına sahip olma ve en az dört yıllık
yüksek öğrenim görme şartları aranır. (Mülga ikinci ve üçüncü cümle:
16.6.2004-5189/12 md.) Bunların dışında kalan personel iş mevzuatı uyarınca
istihdam edilir. İş mevzuatına göre istihdam edilenlere ilişkin kayıt ve
şartlar Yönetim Kurulu tarafından tayin olunur” hükmünü almış; aynı
maddenin (b) bendinin ikinci paragrafında da iş mevzuatına tabi olan Türk
Telekom çalışanlarının aylık ücretlerinin kendilerini atamaya yetkili olan
Yönetim Kurulu tarafından tespit olunacağı kurala bağlanmıştır.
406
sayılı Yasa’nın anılan Ek 22. maddesi uyarınca, Türk Telekom A.Ş. Genel
Müdürlüğü’ne ait asli ve sürekli kadrolar belirlenerek 4.4.2000 tarih ve
24010 (Mükerrer) sayılı R.G. de yayımlanan 31.3.2000 tarih ve 2000/331
sayılı Bakanlar Kurulu Kararı ekinde yer alan listede: merkez teşkilatı
için 100 ve taşra teşkilatı için 100 (6 Bölge Müdürü, 12 Bölge Müdür
Yardımcısı ve 82 İl Telekom Müdürü) kadro ihdas edilmiş; öte yandan, aynı
Yasa maddesinin verdiği yetkiye dayanılarak hazırlanan “Türk
Telekomünikasyon A.Ş. Kapsam Dışı Personel Yönetmeliği” adı altındaki
düzenleme, Yönetim Kurulunun 31.8.2000 tarih ve 407 sayılı kararıyla kabul
edilmek suretiyle yürürlüğe konulmuştur.
Kanunla,
Kurumda görev yapan personelden asli ve sürekli görev yapacak olanları
kadro unvanı itibariyle belirlemek konusunda Bakanlar Kurulu'na yetki
verildiği açıktır. Bu yetki 4502 sayılı Kanun’un yürürlüğe girdiği
29.1.2000 tarihi ile 5189 sayılı Kanun’un yürürlüğe girdiği 2.7.2004
tarihleri arasında geçerli olmuştur.
Anayasa’nın
128. maddesinde, “Devletin, kamu iktisadî teşebbüsleri ve diğer kamu
tüzelkişilerinin genel idare esaslarına göre yürütmekle yükümlü oldukları
kamu hizmetlerinin gerektirdiği aslî ve sürekli görevler, memurlar ve diğer
kamu görevlileri eliyle görülür” denilmiştir.
406
sayılı Yasa’nın Ek 29. maddesinin 3.7.2005 tarih ve 5398 sayılı Kanun’la
değişik birinci fıkrasında, “Türk Telekom hisselerinin devri sonucu kamu
payının yüzde ellinin altına düşmesi durumunda; Türk Telekomda ek 22 nci
maddenin (a) bendinin bu Kanunla yürürlükten kaldırılan hükümleri uyarınca
belirlenen asli ve sürekli görevlerde çalışmakta olanlar ile 22.1.1990
tarihli ve 399 sayılı Kanun Hükmünde Kararnameye tabi olarak kadrolu veya
sözleşmeli personel statüsünde çalışanlar ve kapsam dışı personel, kamu
görevlerinden yüzseksen gün aylıksız izinli sayılır. Bu personel belirtilen
süre içinde Türk Telekomda çalışmaya devam eder ve hisse devir tarihinden
nakli için Devlet Personel Başkanlığına bildirildikleri tarihe kadarki
aylık ücret, harcırah, sağlık giderleri, cenaze giderleri ve ölüm yardımı
ile diğer mali ve özlük hakları Türk Telekom tarafından karşılanır…”
denilerek, yasakoyucu tarafından Türk Telekom’da 22.1.1990 tarihli ve 399
sayılı Kanun Hükmünde Kararnameye tabi olarak sözleşmeli personel
statüsünde çalışanlar ile kapsam dışı personel, kamu personeli sayılmıştır.
Olayda, davalının hisse devir (14.11.2005)
tarihinde davalı kuruluşta çalışmakta iken 406 sayılı Yasa'nın Ek-29.
maddesi ile 4046 sayılı Yasa'nın 22. maddesine göre adı Devlet Personel
Başkanlığına bildirilen ve sonrasında kamu kurumu emrine atanan davacı
tarafından; maaş nakil bildiriminin ilgili mevzuata uygun
düzenlenmediğinden bahisle, yoksun kaldığı bir kısım parasal haklarının
faiziyle birlikte ödenmesine karar verilmesi istemiyle 2.5.2011 tarihinde
dava açılmıştır.
2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu’nun “İdari Dava
Türleri ve İdari Yargı Yetkisinin Sınırı” başlıklı 2. maddesinin değişik 1
numaralı bendinde:
“a) (Değişik : 8.6.2000-4577/5 md.) İdari işlemler hakkında
yetki, şekil, sebep, konu ve maksat yönlerinden biri ile hukuka aykırı
olduklarından dolayı iptalleri için menfaatleri ihlal edilenler tarafından
açılan iptal davaları,
b) İdari
eylem ve işlemlerden dolayı kişisel hakları doğrudan muhtel olanlar tarafından
açılan tam yargı davaları,
c)
(Değişik: 18.12.1999-4492/6 md.) Tahkim yolu öngörülen imtiyaz şartlaşma ve
sözleşmelerinden doğan uyuşmazlıklar hariç, kamu hizmetlerinden birinin
yürütülmesi için yapılan her türlü idari sözleşmelerden dolayı taraflar
arasında çıkan uyuşmazlıklara ilişkin davalar” idari dava türleri olarak
sayılmış olup; kural olarak, idari yargıda ancak Devlete ve kamu tüzel
kişilerine karşı açılan davalara bakılabilir.
Buna
göre, işlemin tesis edildiği ve dava açıldığı tarihte davalı mevkiinde kamu
kuruluşu niteliği taşımayan Türk Telekomünikasyon A.Ş.'nin olması
karşısında, idari yargı yetkisi kapsamında açılmış bir idari dava bulunduğundan
sözetmek olanaksız olduğundan; uyuşmazlığın, özel hukuk hükümlerine göre
görüm ve çözümünde adli yargı yerinin görevli olduğu sonucuna varılmıştır.
Belirtilen nedenlerle Afyonkarahisar İdare
Mahkemesinin başvurusunun kabulü ile Afyonkarahisar İş Mahkemesinin
görevsizlik kararının kaldırılması gerekmiştir.
SONUÇ : Davanın
çözümünde ADLİ YARGININ görevli olduğuna, bu nedenle Afyonkarahisar İdare
Mahkemesinin BAŞVURUSUNUN KABULÜ ile, Afyonkarahisar İş Mahkemesinin
12.2.2013 gün ve E:2011/541, K:2013/98 sayılı GÖREVSİZLİK KARARININ
KALDIRILMASINA, 5.5.2014 gününde OY BİRLİĞİ İLE KESİN OLARAK karar verildi.
—— • ——
Uyuşmazlık Mahkemesi
Başkanlığından:
8-ESAS NO : 2014/478
KARAR NO: 2014/522
KARAR TR : 05.05.2014
(Hukuk Bölümü)
ÖZET : Türk Telekomünikasyon A.Ş.’de çalışırken Kurumun
özelleştirilmesi nedeniyle başka kuruma nakledilen davacının, maaş nakil
ilmühaberinin düzeltilmesi ve alacağının faizi ile birlikte tazmini
istemiyle açtığı davanın, ADLİ YARGI YERİNDE çözümlenmesi gerektiği hk.
K A R A R
Davacı : L.K.
Vekili : Av. B.Y.
Davalı : Türk Telekomünikasyon A.Ş.
Vekili : Av. C.S. (Adli Yargıda)
O L A
Y : Davacı vekili, dava dilekçesinde
özetle; davalı kurumdan geçiş yapan davacının maaş nakil ilmühaberinin 4046
sayılı Yasa’nın 22. Maddesi ve 406 sayılı Yasa’nın ek 29 maddesine uygun
düzenlenmemesi nedeniyle yeniden tespiti ile maaşına esas net ücretine söz
konusu tespit doğrultusunda zamların eklenerek davalı kurumda çalıştığı
sürelerde hak ettiği ancak kendisine ödenmeyen, yıllar itibariyle değişen
ek ödeme ve denge tazminatlarının ve buna bağlı olarak değişen maaş
tutarına uygulanan ikramiye tutarları farkının fazlaya ilişkin hakları
saklı kalmak kaydı ile şimdilik 700,00TL nin alacağın ödenmesi gereken
tarihlerden itibaren işleyecek en yüksek banka mevduat faizi ile birlikte
davalı kurumdan tahsili istemiyle adli yargıda dava açmıştır.
ANKARA
16. İŞ MAHKEMESİ: 07.05.2013 gün
ve E:2011/911 K:2013/308 sayılı kararında özetle; davacının kapsam dışı
personel olarak kamuda çalıştığı, Yargıtay ve Danıştay kararlarında
açıklandığı üzere; 406 sayılı Yasa hükümleri ile kamu kurumlarına nakil
hakkı bulunan personel ile ilgili olarak bazı kamusal görevler yüklenen
davalı şirketin belirtilen görevleri kapsamında tesis ettiği işlemlerin
idari işlem niteliğinde olduğu ve bu işlemlerden kaynaklanan
uyuşmazlıkların idari yargının görev alanına girdiği açıklanarak dava
dilekçesinin görevsizlik nedeniyle reddine karar vermiştir.
Davanın
usulden reddine ilişkin karar davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir.
YARGITAY
22. HUKUK DAİRESİ: 08.07.2013
gün ve E:2013/18924 K:2013/16918 sayılı ilamıyla verilen karar onanmıştır.
Davacı
vekili bu kez, aynı istemle idari yargıda dava açmıştır.
ANKARA
13. İDARE MAHKEMESİ : 27.02.2014
gün ve E:2014/93 sayı ile vermiş olduğu gönderme kararında özetle;
uyuşmazlıkta, davalı mevkiinde kamu kuruluşu niteliği taşımayan Türk
Telekomünikasyon Genel Müdürlüğü’nün olması karşısında, idari yargı yetkisi
kapsamında açılmış bir idari dava bulunduğundan söz edilemeyeceğinden;
uyuşmazlığın çözümünde, özel hukuk hükümlerine göre adli yargının görevli
olduğunu gerekçe göstererek, 2247 sayılı Uyuşmazlık Mahkemesinin Kuruluş ve
İşleyişi Hakkında Kanun’un 19. Maddesi hükümleri uyarınca görevli yargı
merciinin belirlenmesi için dosyanın Uyuşmazlık mahkemesine gönderilmesine,
Uyuşmazlık Mahkemesi’nce karar verilinceye kadar davanın ertelenmesine
karar vererek dosya Mahkememize gönderilmiştir.
İNCELEME VE GEREKÇE :
Uyuşmazlık Mahkemesi Hukuk Bölümü’nün, Serdar
ÖZGÜLDÜR’ün Başkanlığında, Üyeler: Eyüp Sabri BAYDAR, Ali ÇOLAK, Sıddık
YILDIZ, Nurdane TOPUZ, Ayhan Akarsu ve Mehmet AKBULUT’un katılımlarıyla
yapılan 05.05.2014 günlü toplantısında:
l-İLK
İNCELEME:Dosya üzerinde 2247 sayılı Yasa’nın 27. maddesi uyarınca yapılan
incelemeye göre, İdare Mahkemesi’nce anılan Yasa’nın 19. maddesinde
öngörülen usul ve yönteme uygun biçimde başvuruda bulunulduğu
anlaşılmaktadır. Usule ilişkin herhangi bir noksanlık görülmediğinden
esasının incelenmesine oy birliği ile karar verildi.
II-ESASIN İNCELENMESİ: Raportör-Hakim Filiz BUDAK’ın,
davanın çözümünde adli yargının görevli olduğu yolundaki raporu ile
dosyadaki belgeler okunduktan; ilgili Başsavcılarca görevlendirilen
Yargıtay Cumhuriyet Savcısı Mehmet BAYHAN ile Danıştay Savcısı Mehmet Ali
GÜMÜŞ’ün davada adli yargının görevli olduğu yolundaki sözlü açıklamaları
da dinlendikten sonra GEREĞİ GÖRÜŞÜLÜP DÜŞÜNÜLDÜ:
Dava,
davalı şirkette görev yapmakta iken, 406 sayılı Yasa'nın Ek-29. maddesi ile
4046 sayılı Yasa'nın 22. maddesine göre adı Devlet Personel Başkanlığına
bildirilmesi nedeniyle yeni görevine başlayan davacının, maaş nakil ilmühaberinin
yeniden düzenlenmesi ve ödenmeyen ikramiyelerin tahsili isteğine
ilişkindir.
1953
tarih ve 6145 sayılı Yasa ile, Türkiye Cumhuriyeti Posta, Telgraf ve
Telefon İşletmesi kurulmuş; 1924 tarih ve 406 sayılı Telgraf ve Telefon Kanunu’nun
10.6.1994 tarih ve 4000 sayılı Yasa’yla değiştirilen 1. maddesi ile, posta
ve telgraf tesis ve işletmesine ilişkin hizmetler, Posta İşletmesi Genel
Müdürlüğü’nce (P.İ), telekomünikasyon hizmetleri ise, “Türk
Telekomünikasyon Anonim Şirketi (Şirket)” tarafından yürütülecek şekilde
yeniden yapılandırılmıştır.
27.1.2000 tarih ve 4502 sayılı Yasa’nın 1. maddesi ile, 406 sayılı
Yasa’nın 1. maddesine eklenen dokuzuncu fıkrada, “Türk Telekom, bu Kanun ve
özel hukuk hükümlerine tabi bir anonim şirkettir. Kamu İktisadi Teşebbüslerinin
kuruluş, teşkilât ve faaliyetleri ile ilgili mevzuat Türk Telekom’a
uygulanmaz. Sadece, Türkiye Büyük Millet Meclisi denetimine ilişkin
2.4.1987 tarihli ve 3346 sayılı Kanunun 9 uncu maddesi hükümleri uygulanır”
denilmiş; anılan fıkra hükmü, 12.5.2001 tarih ve 4673 sayılı Yasa’nın 1.
maddesi ile değiştirilmiş ve “Türk Telekom, bu Kanun ve özel hukuk
hükümlerine tabi bir anonim şirkettir. Bu Kanun hükümleri saklı kalmak
üzere, kamu iktisadi teşebbüsleri de dahil, sermayesinin yarısından fazlası
kamuya ait olan kamu kurum, kuruluş ve ortaklıklarına uygulanan mevzuat
Türk Telekom’a uygulanmaz. Sermayesinin yarısından fazlası kamuda kaldığı
sürece, Türkiye Büyük Millet Meclisi denetimine ilişkin 2.4.1987 tarihli ve
3346 sayılı Kanunun 9 uncu maddesi hükümleri uygulanır. 16.7.1965 tarihli
ve 697 sayılı Kanun ile milli güvenlik ve kamu düzeniyle sıkıyönetim ve
seferberlik hallerinde telekomünikasyon hizmetlerinin yürütülmesine ilişkin
özel kanunların hükümleri saklıdır”; Ek 29. maddesinin 3.7.2005 gün ve 5398
sayılı Kanun’un 14. maddesi ile değişik birinci fıkrasında, “Türk Telekom
hisselerinin devri sonucu kamu payının yüzde ellinin altına düşmesi
durumunda; Türk Telekomda ek 22 nci maddenin (a) bendinin bu Kanunla yürürlükten
kaldırılan hükümleri uyarınca belirlenen aslî ve sürekli görevlerde
çalışmakta olanlar ile 22.1.1990 tarihli ve 399 sayılı Kanun Hükmünde
Kararnameye tâbi olarak kadrolu veya sözleşmeli personel statüsünde
çalışanlar ve kapsam dışı personel, kamu görevlerinden yüzseksen gün
aylıksız izinli sayılır…” denilmiştir.
Öte
yandan; 406 sayılı Yasa’nın 4502 sayılı Yasa ile değişik 2. maddesinin (c)
bendinin birinci alt bendinin birinci cümlesinde, “Türk Telekom;
telekomünikasyon şebekeleri üzerinden sunulan ulusal ve uluslararası ses
iletimini ihtiva eden telefon hizmetlerini, 31.12.2003 tarihine kadar bu
Kanun ve görev sözleşmesi çerçevesinde tekel olarak yürütür” denildikten
sonra, anılan (c) bendinin birinci alt bendine 12.5.2001 tarih ve 4673
sayılı Yasa ile eklenen üçüncü cümlede, “Ancak, Türk Telekom’daki kamu payı
%50’nin altına düştüğünde, Türk Telekom’un tüm tekel hakları 31.12.2003
tarihinden önce de olsa ortadan kalkmış olur” denilmiş; 4502 sayılı
Yasa’nın Geçici 3. maddesi ile de Türk Telekomünikasyon A.Ş., 233 sayılı
KHK’nin ekindeki “B-Kamu İktisadi Kuruluşları (KİK)” bölümünde yer alan
kuruluşlar listesinden çıkarılmıştır.
Bu
düzenlemeler birlikte değerlendirildiğinde, telekomünikasyon şebekeleri
üzerinden sunulan ulusal ve uluslararası ses iletimini ihtiva eden telefon
hizmetlerini 31.12.2003 tarihine kadar “tekel” olarak yürütmekle görevli
kılınan ve çoğunluk hisseleri kamuya ait bulunan Türk Telekom’un, tekel
kapsamında kamu hizmeti yürüten, ancak kuruluş yasasındaki son düzenlemeler
ile kendine özgü statüye sahip olan ve sermayesindeki kamu payı %50’nin
altına düşünceye kadar kamu kuruluşu niteliğini taşıyan bir kuruluş olduğu
tartışmasızdır.
Özelleştirme
kapsamında bulunan Türk Telekomünikasyon A.Ş.’deki tamamı Hazineye ait
bulunan hisselerden % 55’i, Bakanlar Kurulu’nun 25.7.2005 tarih ve
2005/9146 sayılı “Türk Telekomünikasyon Anonim Şirketi (Türk Telekom)’nin %
55 Oranındaki Hissesinin Blok Olarak Satışına İlişkin Nihai Devir
İşlemlerine Dair Kararın Yürürlüğe Konulması Hakkında Karar”ı uyarınca,
14.11.2005 tarihli Hisse Satış Sözleşmesi ile (6.550.000.000 USD. bedelle)
Ojer Telekomünikasyon A.Ş.’ne satılmıştır.
Bu
sürece paralel olarak Türk Telekom personelinin durumu incelendiğinde:
Türk
Telekom A.Ş., 4502 sayılı Yasa’nın 29.1.2000 tarih ve 23948 sayılı Resmi
Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe girdiği dikkate alındığında, 29.1.2000
tarihi itibariyle 233 sayılı KHK kapsamı
dışında kalmış ve anılan KHK eki cetvellerden çıkarılmış olması nedeniyle,
Uyuşmazlık Mahkemesi Genel Kurulu’nun
22.1.1996 gün ve E:1995/1, K:1996/1 sayılı ve özelleştirme
kapsamında bulunan kamu iktisadi teşebbüslerinde
sözleşmeli veya kapsam dışı statüde çalışan personelin kurumları ile olan
ilişkilerinden doğan anlaşmazlıkların çözüm yerinin idari yargı olduğu yolundaki
İlke Kararı kapsamı dışında değerlendirilmesi gerekmektedir.
Anılan
4502 sayılı Yasa’nın 13. maddesi ile 406 sayılı Yasa’ya eklenen Ek 22.
maddenin (a) bendinde, “a) Personelin statüsü: Telekomünikasyon
hizmetlerinin gerektirdiği asli ve sürekli görevler telekomünikasyon
alanında sekiz yıl tecrübeye sahip ve en az dört yıllık yüksek öğrenim
görmüş bir genel müdür ile kadro, unvan, derece ve sayıları Yönetim
Kurulunun önerisi ve Bakanlığın teklifi üzerine bu Kanunun yürürlüğe
girdiği tarihten itibaren yüzseksen gün içerisinde Bakanlar Kurulu Kararı
ile belirlenen kadrolarda istihdam edilen personel eliyle yürütülür. Bu
personel hakkında bu Kanunda öngörülen hükümler saklı kalmak üzere 399
sayılı Kanun Hükmünde Kararname hükümleri uygulanır. Bunların dışında kalan
personel iş mevzuatı uyarınca istihdam edilir. İş mevzuatına göre istihdam
edilenlere ilişkin kayıt ve şartlar Yönetim Kurulu tarafından tayin olunur”
hükmüne yer verilmiş; bu bent hükmü, 4673 ve 5189 sayılı Yasalarla yapılan
değişiklikler sonucunda; “a) Personelin statüsü: (Ek ibare:
12.5.2001-4673/6. md.) Türk Telekom daki kamu payı %50’nin altına düşünceye
kadar, Türk Telekom Yönetim Kurulu üyeliklerine atanacaklarda Devlet
memurluğuna atanabilme genel şartlarına sahip olma ve en az dört yıllık
yüksek öğrenim görme şartları aranır. (Mülga ikinci ve üçüncü cümle:
16.6.2004-5189/12 md.) Bunların dışında kalan personel iş mevzuatı uyarınca
istihdam edilir. İş mevzuatına göre istihdam edilenlere ilişkin kayıt ve
şartlar Yönetim Kurulu tarafından tayin olunur” hükmünü almış; aynı
maddenin (b) bendinin ikinci paragrafında da iş mevzuatına tabi olan Türk
Telekom çalışanlarının aylık ücretlerinin kendilerini atamaya yetkili olan
Yönetim Kurulu tarafından tespit olunacağı kurala bağlanmıştır.
406
sayılı Yasa’nın anılan Ek 22. maddesi uyarınca, Türk Telekom A.Ş. Genel
Müdürlüğü’ne ait asli ve sürekli kadrolar belirlenerek 4.4.2000 tarih ve
24010 (Mükerrer) sayılı R.G. de yayımlanan 31.3.2000 tarih ve 2000/331
sayılı Bakanlar Kurulu Kararı ekinde yer alan listede: merkez teşkilatı
için 100 ve taşra teşkilatı için 100 (6 Bölge Müdürü, 12 Bölge Müdür
Yardımcısı ve 82 İl Telekom Müdürü) kadro ihdas edilmiş; öte yandan, aynı
Yasa maddesinin verdiği yetkiye dayanılarak hazırlanan “Türk
Telekomünikasyon A.Ş. Kapsam Dışı Personel Yönetmeliği” adı altındaki
düzenleme, Yönetim Kurulunun 31.8.2000 tarih ve 407 sayılı kararıyla kabul
edilmek suretiyle yürürlüğe konulmuştur.
Kanunla,
Kurumda görev yapan personelden asli ve sürekli görev yapacak olanları
kadro unvanı itibariyle belirlemek konusunda Bakanlar Kurulu'na yetki
verildiği açıktır. Bu yetki 4502 sayılı Kanun’un yürürlüğe girdiği
29.1.2000 tarihi ile 5189 sayılı Kanun’un yürürlüğe girdiği 2.7.2004
tarihleri arasında geçerli olmuştur.
Anayasa’nın
128. maddesinde, “Devletin, kamu iktisadî teşebbüsleri ve diğer kamu
tüzelkişilerinin genel idare esaslarına göre yürütmekle yükümlü oldukları
kamu hizmetlerinin gerektirdiği aslî ve sürekli görevler, memurlar ve diğer
kamu görevlileri eliyle görülür” denilmiştir.
406
sayılı Yasa’nın Ek 29. maddesinin 3.7.2005 tarih ve 5398 sayılı Kanun’la
değişik birinci fıkrasında, “Türk Telekom hisselerinin devri sonucu kamu
payının yüzde ellinin altına düşmesi durumunda; Türk Telekomda ek 22 nci
maddenin (a) bendinin bu Kanunla yürürlükten kaldırılan hükümleri uyarınca
belirlenen asli ve sürekli görevlerde çalışmakta olanlar ile 22.1.1990
tarihli ve 399 sayılı Kanun Hükmünde Kararnameye tabi olarak kadrolu veya
sözleşmeli personel statüsünde çalışanlar ve kapsam dışı personel, kamu
görevlerinden yüzseksen gün aylıksız izinli sayılır. Bu personel belirtilen
süre içinde Türk Telekomda çalışmaya devam eder ve hisse devir tarihinden
nakli için Devlet Personel Başkanlığına bildirildikleri tarihe kadarki
aylık ücret, harcırah, sağlık giderleri, cenaze giderleri ve ölüm yardımı
ile diğer mali ve özlük hakları Türk Telekom tarafından karşılanır…”
denilerek, yasakoyucu tarafından Türk Telekom’da 22.1.1990 tarihli ve 399
sayılı Kanun Hükmünde Kararnameye tabi olarak sözleşmeli personel
statüsünde çalışanlar ile kapsam dışı personel, kamu personeli sayılmıştır.
Olayda,
davalının hisse devir (14.11.2005) tarihinde kapsam dışı personel olarak
görev yapmakta iken, 406 sayılı Yasa'nın Ek-29. maddesi ile 4046 sayılı
Yasa'nın 22. maddesine göre diğer kamu kurum ve kuruluşlarına naklinin
yapılması için adı Devlet Personel Başkanlığına bildirilmesi nedeniyle yeni
görevine başlayan davacı tarafından, 5473 sayılı Yasa uyarınca hak edilen
ek ödemelerin ödenmesi ve maaş ilmühaberinin davacının maaşına eklenmeyen
ödemenin maaş nakil ilmühaberine eklenmesi, maaş nakil ilmühaberinin
yeniden düzenlenmesi istemiyle dava açılmıştır.
2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu’nun “İdari Dava
Türleri ve İdari Yargı Yetkisinin Sınırı” başlıklı 2. maddesinin değişik 1
numaralı bendinde:
“a) (Değişik : 8.6.2000-4577/5 md.) İdari işlemler
hakkında yetki, şekil, sebep, konu ve maksat yönlerinden biri ile hukuka
aykırı olduklarından dolayı iptalleri için menfaatleri ihlal edilenler
tarafından açılan iptal davaları,
b) İdari
eylem ve işlemlerden dolayı kişisel hakları doğrudan muhtel olanlar
tarafından açılan tam yargı davaları,
c)
(Değişik: 18.12.1999-4492/6 md.) Tahkim yolu öngörülen imtiyaz şartlaşma ve
sözleşmelerinden doğan uyuşmazlıklar hariç, kamu hizmetlerinden birinin
yürütülmesi için yapılan her türlü idari sözleşmelerden dolayı taraflar
arasında çıkan uyuşmazlıklara ilişkin davalar” idari dava türleri olarak
sayılmış olup; kural olarak, idari yargıda ancak Devlete ve kamu tüzel
kişilerine karşı açılan davalara bakılabilir.
Buna
göre, iptali istenilen işlemin tesis edildiği ve dava açıldığı tarihte
davalı mevkiinde kamu kuruluşu niteliği taşımayan Türk Telekomünikasyon
A.Ş.'nin olması karşısında, idari yargı yetkisi kapsamında açılmış bir
idari dava bulunduğundan söz etmek olanaksız olduğundan; uyuşmazlığın, özel
hukuk hükümlerine göre görüm ve çözümünde adli yargı yerinin görevli olduğu
sonucuna varılmıştır.
Açıklanan
nedenlerle Ankara 13. İdare Mahkemesi’nin başvurusunun kabulü ile Ankara
16. İş Mahkemesi’nin 07.05.2013 gün ve E:2011/911 K:2013/308 sayılı
görevsizlik kararının kaldırılması gerekmiştir.
SONUÇ :
Davanın çözümünde ADLİ YARGININ görevli olduğuna, bu nedenle, Ankara 13.
İdare Mahkemesinin BAŞVURUSUNUN KABULÜ ile, Ankara 16. İş Mahkemesi’nin
07.05.2013 gün ve E:2011/911 K:2013/308 sayılı GÖREVSİZLİK KARARININ
KALDIRILMASINA, 05.05.2014 gününde OY BİRLİĞİ İLE KESİN OLARAK karar
verildi.
—— • ——
Uyuşmazlık Mahkemesi
Başkanlığından:
9-ESAS NO : 2014/490
KARAR NO: 2014/533
KARAR TR : 05.05.2014
(Hukuk Bölümü)
ÖZET :
Türk Telekomünikasyon A.Ş.’de çalışırken Kurumun özelleştirilmesi nedeniyle
başka kuruma nakledilen davacının, maaş nakil ilmühaberinin düzeltilmesi ve
alacağının faizi ile birlikte tazmini istemiyle açtığı davanın, ADLİ YARGI
YERİNDE çözümlenmesi gerektiği hk.
K A R A R
Davacı : R.T.
Vekili : Av.
N.B.D.
Davalı : Türk Telekomünikasyon A.Ş.
Vekili : Av. M.H.B. (Adli Yargıda)
O L A
Y : Davacı vekili, dava dilekçesinde
özetle; davacının Türk Telekomünikasyon A.Ş.’de teknisyen ünvanı ile
çalışmakta iken, 16.09.2010 tarihinde davalı tarafından yapılan tek taraflı
iş akdi feshi neticesinde, 406 sayılı Yasa’nın Ek 29. ve devamı hükümleri
ile 4046 sayılı Yasa’nın 22. maddesi hükümlerine dayanılarak başka kurum ve
kuruluşlarına atanmak üzere Devlet Personel Başkanlığı’na bildirimi
yapıldığı halde bildirimin yapıldığı tarih itibariyle, bildirme esas
ücretine dair düzenlenen nakil bildirim cetvelinde yer alan ücret
hesaplanmasında esaslı hata yapıldığını belirterek; davacının maaş nakil
ilmühaberinin, denge tazminatının, enflasyon farkının ve aldığı ikramiyenin
yansıtılmaması nedeniyle hukuka aykırı düzenlendiğinin tespitine, maaş
nakil ilmühaberinin düzeltilmesine ve ücretine yansıtılmayan ek
ödemelerinden denge tazminatı alacağından fazlaya dair haklarını saklı tutarak
2,000TL nin dava tarihinden itibaren işleyecek yasal faiziyle birlikte
davalıdan tahsili istemiyle adli yargıda dava açmıştır.
ANKARA
1. İŞ MAHKEMESİ: 15.05.2012 gün ve E:2011/266 K:2012/480 sayılı kararında
“…davacının başka Kuruma nakli sonucu Davalı Şirketle olan ilişiği
kesildiği, davacının ücretlerinde bir noksanlık bulunmadığını ve 5473
sayılı Yasa’da öngörülen 40,00TL ve 80,00TL lik ek ödemelerin, Kamu Kurum
ve Kuruluşlarında çalışan personelin ücretine yapılan genel bir artış
niteliğinde olmayıp Türk Telekom’un yer almadığı ve Yasa’da tahdidi olarak
belirtilen Kurum ve ünvanlarındaki personelin mali haklarının yönetilmesine
ilişkin olduğundan davacının ve davalının tabi olduğu 406 sayılı Yasa’nın
29/3 maddesi ve 4046 sayılı Yasa’nın 22. Maddesi uyarınca davacının ve aynı
konumdaki Türk Telekom personelinin, Yüksek Planlama Kurulunun 5473 sayılı
Yasa kapsamındaki( ilave tediye, ikramiye gibi) ek ödemeden yararlanma
hakkı bulunmadığından…” gerekçesiyle davanın reddine karar vermiş ve
verilen karar davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir.
YARGITAY
9. HUKUK DAİRESİ: 01.10.2012 gün ve E:2012/27073 K:2012/32338 sayılı BOZMA
İLAMINDA özetle; davacı hakkında
yapılan işlemlerin idare hukuk alanında hukuki sonuçlar doğurduğu ve ilgili
personelin nakledilecekleri kurumdaki statülerini, özlük ve parasal
haklarını belirlediği, söz konusu işlemlerin kamu personeli hakkında ve
idare hukuk alanında tesis edilmiş idari işlem niteliğinde olduğu
gerekçesiyle davanın HMK.nun 114/1-b maddesi uyarınca “yargı yolunun caiz
olmaması “ nedeniyle aynı yasanın 115/2 maddesi uyarınca usulden reddinin
gerektiğini belirtmiştir.
ANKARA
1. İŞ MAHKEMESİ: 25.12.2012 gün ve E:2012/1295 K.2012/1379 sayılı kararı
ile Yargıtay 9. Hukuk Dairesinin bozma ilamına uyarak davanın usulden
reddine karar vermiş ve verilen karar temyiz edilmeksizin kesinleşmiştir.
Davacı
vekili bu kez, aynı gerekçelerle davacının maaş nakil ilmühaberinin, yeni
atandığı kuruma eksik bildirimine ilişkin davalı işleminin iptali ile
mahrum kalının tutarların yasal faizi ile birlikte davacıya ödenmesi
istemiyle idari yargıda dava açmıştır.
ANKARA
15. İDARE MAHKEMESİ : 11.12.2013 gün ve E:2013/132 sayı ile vermiş olduğu
gönderme kararında özetle; uyuşmazlıkta, davalı mevkiinde kamu kuruluşu
niteliği taşımayan Türk Telekomünikasyon Genel Müdürlüğü’nün olması
karşısında, idari yargı yetkisi kapsamında açılmış bir idari dava
bulunduğundan söz edilemeyeceğinden; uyuşmazlığın çözümünde, özel hukuk
hükümlerine göre adli yargının görevli olduğunu gerekçe göstererek, 2247 sayılı
Uyuşmazlık Mahkemesinin Kuruluş ve İşleyişi Hakkında Kanun’un 19. Maddesi
hükümleri uyarınca görevli yargı merciinin belirlenmesi için dosyanın
Uyuşmazlık mahkemesine gönderilmesine, Uyuşmazlık Mahkemesi’nce karar
verilinceye kadar davanın ertelenmesine karar vererek dosya Mahkememize
gönderilmiştir.
İNCELEME VE GEREKÇE :
Uyuşmazlık Mahkemesi Hukuk Bölümü’nün, Serdar
ÖZGÜLDÜR’ün Başkanlığında, Üyeler: Eyüp Sabri BAYDAR, Ali ÇOLAK, Sıddık YILDIZ,
Nurdane TOPUZ, Ayhan Akarsu ve Mehmet AKBULUT’un katılımlarıyla yapılan
05.05.2014 günlü toplantısında:
l-İLK
İNCELEME:Dosya üzerinde 2247 sayılı Yasa’nın 27. maddesi uyarınca yapılan
incelemeye göre, İdare Mahkemesi’nce anılan Yasa’nın 19. maddesinde
öngörülen usul ve yönteme uygun biçimde başvuruda bulunulduğu
anlaşılmaktadır. Usule ilişkin herhangi bir noksanlık görülmediğinden
esasının incelenmesine oy birliği ile karar verildi.
II-ESASIN İNCELENMESİ: Raportör-Hakim Filiz BUDAK’ın,
davanın çözümünde adli yargının görevli olduğu yolundaki raporu ile
dosyadaki belgeler okunduktan; ilgili Başsavcılarca görevlendirilen
Yargıtay Cumhuriyet Savcısı Mehmet BAYHAN ile Danıştay Savcısı Mehmet Ali
GÜMÜŞ’ün davada adli yargının görevli olduğu yolundaki sözlü açıklamaları
da dinlendikten sonra GEREĞİ GÖRÜŞÜLÜP DÜŞÜNÜLDÜ:
Dava,
davalı şirkette görev yapmakta iken, 406 sayılı Yasa'nın Ek-29. maddesi ile
4046 sayılı Yasa'nın 22. maddesine göre adı Devlet Personel Başkanlığına
bildirilmesi nedeniyle yeni görevine başlayan davacının, maaş nakil
ilmühaberinin yeniden düzenlenmesi ve ödenmeyen ikramiyelerin tahsili
isteğine ilişkindir.
1953 tarih ve 6145 sayılı Yasa ile, Türkiye
Cumhuriyeti Posta, Telgraf ve Telefon İşletmesi kurulmuş; 1924 tarih ve 406
sayılı Telgraf ve Telefon Kanunu’nun 10.6.1994 tarih ve 4000 sayılı
Yasa’yla değiştirilen 1. maddesi ile, posta ve telgraf tesis ve işletmesine
ilişkin hizmetler, Posta İşletmesi Genel Müdürlüğü’nce (P.İ),
telekomünikasyon hizmetleri ise, “Türk Telekomünikasyon Anonim Şirketi
(Şirket)” tarafından yürütülecek şekilde yeniden yapılandırılmıştır. 27.1.2000 tarih ve 4502 sayılı
Yasa’nın 1. maddesi ile, 406 sayılı Yasa’nın 1. maddesine eklenen dokuzuncu
fıkrada, “Türk Telekom, bu Kanun ve özel hukuk hükümlerine tabi bir anonim
şirkettir. Kamu İktisadi Teşebbüslerinin kuruluş, teşkilât ve faaliyetleri
ile ilgili mevzuat Türk Telekom’a uygulanmaz. Sadece, Türkiye Büyük Millet
Meclisi denetimine ilişkin 2.4.1987 tarihli ve 3346 sayılı Kanunun 9 uncu
maddesi hükümleri uygulanır” denilmiş; anılan fıkra hükmü, 12.5.2001 tarih
ve 4673 sayılı Yasa’nın 1. maddesi ile değiştirilmiş ve “Türk Telekom, bu
Kanun ve özel hukuk hükümlerine tabi bir anonim şirkettir. Bu Kanun
hükümleri saklı kalmak üzere, kamu iktisadi teşebbüsleri de dahil,
sermayesinin yarısından fazlası kamuya ait olan kamu kurum, kuruluş ve
ortaklıklarına uygulanan mevzuat Türk Telekom’a uygulanmaz. Sermayesinin
yarısından fazlası kamuda kaldığı sürece, Türkiye Büyük Millet Meclisi
denetimine ilişkin 2.4.1987 tarihli ve 3346 sayılı Kanunun 9 uncu maddesi
hükümleri uygulanır. 16.7.1965 tarihli ve 697 sayılı Kanun ile milli
güvenlik ve kamu düzeniyle sıkıyönetim ve seferberlik hallerinde telekomünikasyon
hizmetlerinin yürütülmesine ilişkin özel kanunların hükümleri saklıdır”; Ek
29. maddesinin 3.7.2005 gün ve 5398 sayılı Kanun’un 14. maddesi ile değişik
birinci fıkrasında, “Türk Telekom hisselerinin devri sonucu kamu payının
yüzde ellinin altına düşmesi durumunda; Türk Telekomda ek 22 nci maddenin
(a) bendinin bu Kanunla yürürlükten kaldırılan hükümleri uyarınca
belirlenen aslî ve sürekli görevlerde çalışmakta olanlar ile 22.1.1990
tarihli ve 399 sayılı Kanun Hükmünde Kararnameye tâbi olarak kadrolu veya
sözleşmeli personel statüsünde çalışanlar ve kapsam dışı personel, kamu
görevlerinden yüzseksen gün aylıksız izinli sayılır…” denilmiştir.
Öte
yandan; 406 sayılı Yasa’nın 4502 sayılı Yasa ile değişik 2. maddesinin (c)
bendinin birinci alt bendinin birinci cümlesinde, “Türk Telekom;
telekomünikasyon şebekeleri üzerinden sunulan ulusal ve uluslararası ses
iletimini ihtiva eden telefon hizmetlerini, 31.12.2003 tarihine kadar bu
Kanun ve görev sözleşmesi çerçevesinde tekel olarak yürütür” denildikten
sonra, anılan (c) bendinin birinci alt bendine 12.5.2001 tarih ve 4673
sayılı Yasa ile eklenen üçüncü cümlede, “Ancak, Türk Telekom’daki kamu payı
%50’nin altına düştüğünde, Türk Telekom’un tüm tekel hakları 31.12.2003
tarihinden önce de olsa ortadan kalkmış olur” denilmiş; 4502 sayılı
Yasa’nın Geçici 3. maddesi ile de Türk Telekomünikasyon A.Ş., 233 sayılı
KHK’nin ekindeki “B-Kamu İktisadi Kuruluşları (KİK)” bölümünde yer alan
kuruluşlar listesinden çıkarılmıştır.
Bu
düzenlemeler birlikte değerlendirildiğinde, telekomünikasyon şebekeleri
üzerinden sunulan ulusal ve uluslararası ses iletimini ihtiva eden telefon
hizmetlerini 31.12.2003 tarihine kadar “tekel” olarak yürütmekle görevli
kılınan ve çoğunluk hisseleri kamuya ait bulunan Türk Telekom’un, tekel
kapsamında kamu hizmeti yürüten, ancak kuruluş yasasındaki son düzenlemeler
ile kendine özgü statüye sahip olan ve sermayesindeki kamu payı %50’nin
altına düşünceye kadar kamu kuruluşu niteliğini taşıyan bir kuruluş olduğu
tartışmasızdır.
Özelleştirme
kapsamında bulunan Türk Telekomünikasyon A.Ş.’deki tamamı Hazineye ait
bulunan hisselerden % 55’i, Bakanlar Kurulu’nun 25.7.2005 tarih ve
2005/9146 sayılı “Türk Telekomünikasyon Anonim Şirketi (Türk Telekom)’nin %
55 Oranındaki Hissesinin Blok Olarak Satışına İlişkin Nihai Devir
İşlemlerine Dair Kararın Yürürlüğe Konulması Hakkında Karar”ı uyarınca,
14.11.2005 tarihli Hisse Satış Sözleşmesi ile (6.550.000.000 USD. bedelle)
Ojer Telekomünikasyon A.Ş.’ne satılmıştır.
Bu
sürece paralel olarak Türk Telekom personelinin durumu incelendiğinde:
Türk
Telekom A.Ş., 4502 sayılı Yasa’nın 29.1.2000 tarih ve 23948 sayılı Resmi
Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe girdiği dikkate alındığında, 29.1.2000
tarihi itibariyle 233 sayılı KHK kapsamı
dışında kalmış ve anılan KHK eki cetvellerden çıkarılmış olması nedeniyle,
Uyuşmazlık Mahkemesi Genel Kurulu’nun
22.1.1996 gün ve E:1995/1, K:1996/1 sayılı ve özelleştirme
kapsamında bulunan kamu iktisadi teşebbüslerinde
sözleşmeli veya kapsam dışı statüde çalışan personelin kurumları ile olan
ilişkilerinden doğan anlaşmazlıkların çözüm yerinin idari yargı olduğu yolundaki
İlke Kararı kapsamı dışında değerlendirilmesi gerekmektedir.
Anılan
4502 sayılı Yasa’nın 13. maddesi ile 406 sayılı Yasa’ya eklenen Ek 22.
maddenin (a) bendinde, “a) Personelin statüsü: Telekomünikasyon
hizmetlerinin gerektirdiği asli ve sürekli görevler telekomünikasyon
alanında sekiz yıl tecrübeye sahip ve en az dört yıllık yüksek öğrenim
görmüş bir genel müdür ile kadro, unvan, derece ve sayıları Yönetim
Kurulunun önerisi ve Bakanlığın teklifi üzerine bu Kanunun yürürlüğe
girdiği tarihten itibaren yüzseksen gün içerisinde Bakanlar Kurulu Kararı
ile belirlenen kadrolarda istihdam edilen personel eliyle yürütülür. Bu
personel hakkında bu Kanunda öngörülen hükümler saklı kalmak üzere 399
sayılı Kanun Hükmünde Kararname hükümleri uygulanır. Bunların dışında kalan
personel iş mevzuatı uyarınca istihdam edilir. İş mevzuatına göre istihdam
edilenlere ilişkin kayıt ve şartlar Yönetim Kurulu tarafından tayin olunur”
hükmüne yer verilmiş; bu bent hükmü, 4673 ve 5189 sayılı Yasalarla yapılan
değişiklikler sonucunda; “a) Personelin statüsü: (Ek ibare:
12.5.2001-4673/6. md.) Türk Telekom daki kamu payı %50’nin altına düşünceye
kadar, Türk Telekom Yönetim Kurulu üyeliklerine atanacaklarda Devlet
memurluğuna atanabilme genel şartlarına sahip olma ve en az dört yıllık yüksek
öğrenim görme şartları aranır. (Mülga ikinci ve üçüncü cümle:
16.6.2004-5189/12 md.) Bunların dışında kalan personel iş mevzuatı uyarınca
istihdam edilir. İş mevzuatına göre istihdam edilenlere ilişkin kayıt ve
şartlar Yönetim Kurulu tarafından tayin olunur” hükmünü almış; aynı
maddenin (b) bendinin ikinci paragrafında da iş mevzuatına tabi olan Türk
Telekom çalışanlarının aylık ücretlerinin kendilerini atamaya yetkili olan
Yönetim Kurulu tarafından tespit olunacağı kurala bağlanmıştır.
406
sayılı Yasa’nın anılan Ek 22. maddesi uyarınca, Türk Telekom A.Ş. Genel
Müdürlüğü’ne ait asli ve sürekli kadrolar belirlenerek 4.4.2000 tarih ve
24010 (Mükerrer) sayılı R.G. de yayımlanan 31.3.2000 tarih ve 2000/331
sayılı Bakanlar Kurulu Kararı ekinde yer alan listede: merkez teşkilatı
için 100 ve taşra teşkilatı için 100 (6 Bölge Müdürü, 12 Bölge Müdür
Yardımcısı ve 82 İl Telekom Müdürü) kadro ihdas edilmiş; öte yandan, aynı
Yasa maddesinin verdiği yetkiye dayanılarak hazırlanan “Türk
Telekomünikasyon A.Ş. Kapsam Dışı Personel Yönetmeliği” adı altındaki
düzenleme, Yönetim Kurulunun 31.8.2000 tarih ve 407 sayılı kararıyla kabul
edilmek suretiyle yürürlüğe konulmuştur.
Kanunla,
Kurumda görev yapan personelden asli ve sürekli görev yapacak olanları
kadro unvanı itibariyle belirlemek konusunda Bakanlar Kurulu'na yetki
verildiği açıktır. Bu yetki 4502 sayılı Kanun’un yürürlüğe girdiği
29.1.2000 tarihi ile 5189 sayılı Kanun’un yürürlüğe girdiği 2.7.2004
tarihleri arasında geçerli olmuştur.
Anayasa’nın
128. maddesinde, “Devletin, kamu iktisadî teşebbüsleri ve diğer kamu
tüzelkişilerinin genel idare esaslarına göre yürütmekle yükümlü oldukları
kamu hizmetlerinin gerektirdiği aslî ve sürekli görevler, memurlar ve diğer
kamu görevlileri eliyle görülür” denilmiştir.
406
sayılı Yasa’nın Ek 29. maddesinin 3.7.2005 tarih ve 5398 sayılı Kanun’la
değişik birinci fıkrasında, “Türk Telekom hisselerinin devri sonucu kamu
payının yüzde ellinin altına düşmesi durumunda; Türk Telekomda ek 22 nci
maddenin (a) bendinin bu Kanunla yürürlükten kaldırılan hükümleri uyarınca
belirlenen asli ve sürekli görevlerde çalışmakta olanlar ile 22.1.1990
tarihli ve 399 sayılı Kanun Hükmünde Kararnameye tabi olarak kadrolu veya
sözleşmeli personel statüsünde çalışanlar ve kapsam dışı personel, kamu
görevlerinden yüzseksen gün aylıksız izinli sayılır. Bu personel belirtilen
süre içinde Türk Telekomda çalışmaya devam eder ve hisse devir tarihinden
nakli için Devlet Personel Başkanlığına bildirildikleri tarihe kadarki
aylık ücret, harcırah, sağlık giderleri, cenaze giderleri ve ölüm yardımı
ile diğer mali ve özlük hakları Türk Telekom tarafından karşılanır…”
denilerek, yasakoyucu tarafından Türk Telekom’da 22.1.1990 tarihli ve 399
sayılı Kanun Hükmünde Kararnameye tabi olarak sözleşmeli personel
statüsünde çalışanlar ile kapsam dışı personel, kamu personeli sayılmıştır.
Olayda,
davalının hisse devir (14.11.2005) tarihinde davalı kurumda görev yapmakta
iken, 406 sayılı Yasa'nın Ek-29. maddesi ile 4046 sayılı Yasa'nın 22.
maddesine göre diğer kamu kurum ve kuruluşlarına naklinin yapılması için
adı Devlet Personel Başkanlığına bildirilmesi nedeniyle yeni görevine
başlayan davacı tarafından, 5473 sayılı Yasa uyarınca hak edilen ek
ödemelerin ödenmesi ve maaş ilmühaberinin davacının maaşına eklenmeyen
ödemenin maaş nakil ilmühaberine eklenmesi, maaş nakil ilmühaberinin
yeniden düzenlenmesi istemiyle dava açılmıştır.
2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu’nun “İdari Dava
Türleri ve İdari Yargı Yetkisinin Sınırı” başlıklı 2. maddesinin değişik 1
numaralı bendinde:
“a) (Değişik : 8.6.2000-4577/5 md.) İdari işlemler
hakkında yetki, şekil, sebep, konu ve maksat yönlerinden biri ile hukuka
aykırı olduklarından dolayı iptalleri için menfaatleri ihlal edilenler
tarafından açılan iptal davaları,
b) İdari
eylem ve işlemlerden dolayı kişisel hakları doğrudan muhtel olanlar
tarafından açılan tam yargı davaları,
c)
(Değişik: 18.12.1999-4492/6 md.) Tahkim yolu öngörülen imtiyaz şartlaşma ve
sözleşmelerinden doğan uyuşmazlıklar hariç, kamu hizmetlerinden birinin
yürütülmesi için yapılan her türlü idari sözleşmelerden dolayı taraflar
arasında çıkan uyuşmazlıklara ilişkin davalar” idari dava türleri olarak
sayılmış olup; kural olarak, idari yargıda ancak Devlete ve kamu tüzel
kişilerine karşı açılan davalara bakılabilir.
Buna
göre, iptali istenilen işlemin tesis edildiği ve dava açıldığı tarihte
davalı mevkiinde kamu kuruluşu niteliği taşımayan Türk Telekomünikasyon
A.Ş.'nin olması karşısında, idari yargı yetkisi kapsamında açılmış bir
idari dava bulunduğundan söz etmek olanaksız olduğundan; uyuşmazlığın, özel
hukuk hükümlerine göre görüm ve çözümünde adli yargı yerinin görevli olduğu
sonucuna varılmıştır.
Açıklanan
nedenlerle Ankara 15. İdare Mahkemesi’nin başvurusunun kabulü ile Ankara 1.
İş Mahkemesince verilen 25.12.2012 gün ve E:2012/1295 K:2012/1379 sayılı
görevsizlik kararının kaldırılması gerekmiştir.
SONUÇ :
Davanın çözümünde ADLİ YARGININ görevli olduğuna, bu nedenle, Ankara 15.
İdare Mahkemesinin BAŞVURUSUNUN KABULÜ ile, Ankara 1. İş Mahkemesi’nin
25.12.2012 gün ve E:2012/1295 K:2012/1379 sayılı GÖREVSİZLİK KARARININ
KALDIRILMASINA, 05.05.2014 gününde OY BİRLİĞİ İLE KESİN OLARAK karar
verildi.
—— • ——
Uyuşmazlık Mahkemesi
Başkanlığından:
10-ESAS NO : 2014/495
KARAR NO: 2014/537
KARAR TR : 05.05.2014
(Hukuk Bölümü)
ÖZET :
Türk Telekomünikasyon A.Ş.’de çalışırken Kurumun özelleştirilmesi nedeniyle
başka kuruma nakledilen davacının, maaş nakil ilmuhaberinin düzeltilmesi
istemiyle açtığı davanın, ADLİ YARGI YERİNDE çözümlenmesi gerektiği hk.
K A R A R
Davacı : İ.T.
Vekili : Av.
N.S.
Davalı : Türk
Telekomünikasyon A.Ş.
Vekili : Av.
U.Ö.
İhbar Olunan : Maliye Bakanlığı (Adli Yargıda)
Vekili : Av.S.D.
O L A Y : Davacı
vekili dava dilekçesinde özetle; müvekkilinin Konya İl Telekom Müdürlüğü’nde
sözleşmeli personel statüsünde Teknisyen ünvanı ile görev yapmakta iken 406
sayılı yasanın Ek 29.maddesi ve 4046 sayılı yasanın 22.maddesine göre
27.09.2010 tarihinde adının Devlet Personel Başkanlığı’na bildirildiğini ve
27.12.2010 tarihinde Konya Kültür ve Turizm Müdürlüğü’nde göreve
başladığını, nakil sırasında düzenlenen maaş nakil ilmuhaberinin müvekkil
tarafından tetkiki sırasında yapılması gereken ek ödemelerin maaş nakil
ilmuhaberine eklenmediğinin fark edildiğini, müvekkilin davalı idareye
25.02.2011 tarihinde başvurduğunu, başvurusuna yanıt verilmediğini, müvekkilin
davalı kurumda çalıştığı süre içinde denge tazminatı ve ek ödemelerden
mahrum bırakıldığı 1.200,00 TL’nin fazlaya ilişkin hakları saklı kalmak
kaydıyla faiziyle birlikte tahsili ile bu denge tazminatları ve ek ödemeler
dikkate alınmadan tanzim edilen yer değiştirme suretiyle atamalarda aylık
bildirim cetvelinin Devlet Personel Başkanlığı’na bildirildiği tarih
itibarıyla yeniden tespiti ile atandığı kuruma gönderilmesi istemi ile adli
yargı yerinde dava açmıştır.
Konya 2. İş Mahkemesi: 04.12.2013 gün ve 2011/618 Esas, 2013/816 Karar sayılı
kararında; uyuşmazlığın, davalı tarafça dosyaya sunulan Yargıtay Hukuk
Genel Kurulu’nun 26.12.2012 gün ve 2012/9-1518 Esas ve 2012/1388 Karar
sayılı kararı ile aynı nitelikteki uyuşmazlığın çözümünün Danıştay İdari
Dava Daireleri Kurulu’nun 07.04.2011 tarih ve 2011/55 Esas, 2011/205 Karar
sayılı kararında da açıklandığı şekilde idari yargının görevi kapsamında
bulunduğunun bildirildiğini, yargı yolunun caiz olmaması sebebiyle davanın
usulden reddine, yargılama giderlerinin davacı üzerinde bırakılmasına karar
vermiş, karar davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir.
Yargıtay
22. Hukuk Dairesi; 27.01.2014 gün ve 2014/1109 Esas, 2014/916 Karar sayılı
kararı ile temyiz olunan kararın hüküm kısmının 2.,3. ve 4.bendlerinin
çıkartılarak yerine; “6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanununun
331/2.maddesi gereği yargılama giderlerinin görevli mahkemece
değerlendirilmesine, davaya görevli mahkemede devam edilmemesi durumunda,
mahkemece talep üzerine dosya üzerinden durumun tespiti ile yargılama
giderlerinin hüküm altına alınmasına” bendinin eklenmesine, hükmün bu
şekilde düzeltilerek onanmasına karar vermiş; bu şekilde karar, 1086 sayılı
Yasa’nın Geçici 2. ve 6100 sayılı Yasa’nın Geçici 3.maddesi gereğince halen
yürürlükte olan 1086 sayılı Yasa’nın 440.maddesi gereğince 27.01.2014
tarihinde kesinleşmiştir.
Davacı
vekili bu kez aynı istemle; idari yargı yerinde dava açmıştır.
Konya
2.İdare Mahkemesi: 27.02.2014 gün ve 2014/185 Esas sayılı ara kararı ile
özetle; uyuşmazlığın, görüm ve çözümünde adli yargı yerinin görevli
olduğunu, nitekim Uyuşmazlık Mahkemesi’nce benzer nitelikteki uyuşmazlıklarda
verilen E:2009/272, K:2010/129 ve E:2012/60, K:2012/124 sayılı kararlarının
da bu yönde olduğunu belirterek, mahkemelerinin görevsizliğine, mahkemelerinin görevine girmeyen ve adli yargı yerince
de görevsizlik kararı verilen bu davada, görevli yargı yerinin belirlenmesi
için dosyanın 2247 sayılı Kanun'un 19. maddesi uyarınca Uyuşmazlık
Mahkemesi’ne gönderilmesine karar vermiştir.
İNCELEME VE GEREKÇE :
Uyuşmazlık Mahkemesi Hukuk Bölümü’nün, Serdar
ÖZGÜLDÜR’ün Başkanlığında, Üyeler: Eyüp Sabri BAYDAR, Ali ÇOLAK, Sıddık
YILDIZ, Nurdane TOPUZ, Ayhan AKARSU ve Mehmet AKBULUT’un katılımlarıyla
yapılan 5.5.2014 günlü toplantısında:
l-İLK İNCELEME: Dosya üzerinden 2247 sayılı Yasa’nın 27.
maddesi uyarınca yapılan incelemeye göre; idari ve adli yargı yerleri
arasında 2247 sayılı Yasa’nın 19.maddesinde öngörülen biçimde görev uyuşmazlığı
doğduğu, idari yargı dosyasının, son görevsizlik kararını veren mahkemece,
adli yargı dosyası da temin edilmek suretiyle Uyuşmazlık Mahkemesi’ne
gönderildiği ve usule ilişkin herhangi bir noksanlık bulunmadığı
anlaşıldığından görev uyuşmazlığının esasının incelenmesine oy birliği ile
karar verildi.
Diğer
davalı Maliye Bakanlığı’nın, davacı vekilinin idari yargıda açtığı davada
hasım olarak gösterilmemesi ve yargılama sonrasında da davaya dahil
edildiğine dair dosyasında bir bilgi ve belge olmaması nedenleri ile; bu
davalı yönünden oluşan bir görev uyuşmazlığı bulunmadığından, mahkememizce
değerlendirme yapılmamıştır.
II-ESASIN İNCELENMESİ: Raportör-Hakim Birgül Yiğit’in,
davanın çözümünde adli yargının görevli olduğu yolundaki raporu ile
dosyadaki belgeler okunduktan; ilgili Başsavcılarca görevlendirilen
Yargıtay Cumhuriyet Savcısı Mehmet BAYHAN ile Danıştay Savcısı Mehmet Ali
GÜMÜŞ’ün davada adli yargının görevli olduğu yolundaki sözlü açıklamaları
da dinlendikten sonra GEREĞİ GÖRÜŞÜLÜP DÜŞÜNÜLDÜ:
Dava, Türk Telekom A.Ş.'nde teknisyen statüsünde
çalışmakta iken kurumun özelleştirilmesi nedeni ile başka kuruma atanan
davacının, hatalı düzenlenen maaş nakil ilmuhaberinin ek ücretler yer
verilmek sureti ile yeniden düzenlenmesi ile yanlış düzenlenen maaş nakil
ilmuhaberi nedeni ile davacının uğradığı zararın davalıdan tahsiline karar
verilmesi istemiyle açılmıştır.
1953 tarih ve 6145 sayılı Yasa ile, Türkiye Cumhuriyeti
Posta, Telgraf ve Telefon İşletmesi kurulmuş; 1924 tarih ve 406 sayılı
Telgraf ve Telefon Kanunu’nun 10.6.1994 tarih ve 4000 sayılı Yasa’yla
değiştirilen 1. maddesi ile, posta ve telgraf tesis ve işletmesine ilişkin
hizmetler, Posta İşletmesi Genel Müdürlüğü’nce (P.İ), telekomünikasyon
hizmetleri ise, “Türk Telekomünikasyon Anonim Şirketi (Şirket)” tarafından
yürütülecek şekilde yeniden yapılandırılmıştır.
27.1.2000 tarih ve 4502 sayılı Yasa’nın 1. maddesi ile,
406 sayılı Yasa’nın 1. maddesine eklenen dokuzuncu fıkrada, “Türk Telekom,
bu Kanun ve özel hukuk hükümlerine tabi bir anonim şirkettir. Kamu İktisadi
Teşebbüslerinin kuruluş, teşkilât ve faaliyetleri ile ilgili mevzuat Türk
Telekom’a uygulanmaz. Sadece, Türkiye Büyük Millet Meclisi denetimine
ilişkin 2.4.1987 tarihli ve 3346 sayılı Kanunun 9 uncu maddesi hükümleri
uygulanır” denilmiş; anılan fıkra hükmü, 12.5.2001 tarih ve 4673 sayılı
Yasa’nın 1. maddesi ile değiştirilmiş ve “Türk Telekom, bu Kanun ve özel
hukuk hükümlerine tabi bir anonim şirkettir. Bu Kanun hükümleri saklı
kalmak üzere, kamu iktisadi teşebbüsleri de dahil, sermayesinin yarısından
fazlası kamuya ait olan kamu kurum, kuruluş ve ortaklıklarına uygulanan mevzuat
Türk Telekom’a uygulanmaz. Sermayesinin yarısından fazlası kamuda kaldığı
sürece, Türkiye Büyük Millet Meclisi denetimine ilişkin 2.4.1987 tarihli ve
3346 sayılı Kanunun 9 uncu maddesi hükümleri uygulanır. 16.7.1965 tarihli
ve 697 sayılı Kanun ile milli güvenlik ve kamu düzeniyle sıkıyönetim ve
seferberlik hallerinde telekomünikasyon hizmetlerinin yürütülmesine ilişkin
özel kanunların hükümleri saklıdır”; Ek 29. maddesinin 3.7.2005 gün ve 5398
sayılı Kanun’un 14. maddesi ile değişik birinci fıkrasında, “Türk Telekom
hisselerinin devri sonucu kamu payının yüzde ellinin altına düşmesi
durumunda; Türk Telekomda ek 22 nci maddenin (a) bendinin bu Kanunla
yürürlükten kaldırılan hükümleri uyarınca belirlenen aslî ve sürekli
görevlerde çalışmakta olanlar ile 22.1.1990 tarihli ve 399 sayılı Kanun
Hükmünde Kararnameye tâbi olarak kadrolu veya sözleşmeli personel
statüsünde çalışanlar ve kapsam dışı personel, kamu görevlerinden yüzseksen
gün aylıksız izinli sayılır…” denilmiştir.
Öte
yandan; 406 sayılı Yasa’nın 4502 sayılı Yasa ile değişik 2. maddesinin (c)
bendinin birinci alt bendinin birinci cümlesinde, “Türk Telekom;
telekomünikasyon şebekeleri üzerinden sunulan ulusal ve uluslararası ses
iletimini ihtiva eden telefon hizmetlerini, 31.12.2003 tarihine kadar bu
Kanun ve görev sözleşmesi çerçevesinde tekel olarak yürütür” denildikten
sonra, anılan (c) bendinin birinci alt bendine 12.5.2001 tarih ve 4673
sayılı Yasa ile eklenen üçüncü cümlede, “Ancak, Türk Telekom’daki kamu payı
%50’nin altına düştüğünde, Türk Telekom’un tüm tekel hakları 31.12.2003
tarihinden önce de olsa ortadan kalkmış olur” denilmiş; 4502 sayılı
Yasa’nın Geçici 3. maddesi ile de Türk Telekomünikasyon A.Ş., 233 sayılı
KHK’nin ekindeki “B-Kamu İktisadi Kuruluşları (KİK)” bölümünde yer alan
kuruluşlar listesinden çıkarılmıştır.
Bu düzenlemeler
birlikte değerlendirildiğinde,
telekomünikasyon şebekeleri üzerinden sunulan ulusal ve uluslararası ses
iletimini ihtiva eden telefon hizmetlerini 31.12.2003 tarihine kadar
“tekel” olarak yürütmekle görevli kılınan ve çoğunluk hisseleri kamuya ait
bulunan Türk Telekom’un, tekel kapsamında kamu hizmeti yürüten, ancak
kuruluş yasasındaki son düzenlemeler ile kendine özgü statüye sahip olan ve
sermayesindeki kamu payı %50’nin altına düşünceye kadar kamu kuruluşu
niteliğini taşıyan bir kuruluş olduğu tartışmasızdır.
Özelleştirme
kapsamında bulunan Türk Telekomünikasyon A.Ş.’deki tamamı Hazineye ait
bulunan hisselerden % 55’i, Bakanlar Kurulu’nun 25.7.2005 tarih ve
2005/9146 sayılı “Türk Telekomünikasyon Anonim Şirketi (Türk Telekom)’nin %
55 Oranındaki Hissesinin Blok Olarak Satışına İlişkin Nihai Devir
İşlemlerine Dair Kararın Yürürlüğe Konulması Hakkında Karar”ı uyarınca, 14.11.2005
tarihli Hisse Satış Sözleşmesi ile (6.550.000.000 USD. bedelle) Ojer
Telekomünikasyon A.Ş.’ne satılmıştır.
Bu sürece paralel
olarak Türk Telekom personelinin durumu incelendiğinde:
Türk
Telekom A.Ş., 4502 sayılı Yasa’nın 29.1.2000 tarih ve 23948 sayılı Resmi
Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe girdiği dikkate alındığında, 29.1.2000
tarihi itibariyle 233 sayılı KHK kapsamı
dışında kalmış ve anılan KHK eki cetvellerden çıkarılmış olması nedeniyle,
Uyuşmazlık Mahkemesi Genel Kurulu’nun
22.1.1996 gün ve E:1995/1, K:1996/1 sayılı ve özelleştirme
kapsamında bulunan kamu iktisadi teşebbüslerinde
sözleşmeli veya kapsam dışı statüde çalışan personelin kurumları ile olan
ilişkilerinden doğan anlaşmazlıkların çözüm yerinin idari yargı olduğu yolundaki
İlke Kararı kapsamı dışında değerlendirilmesi gerekmektedir.
Anılan
4502 sayılı Yasa’nın 13. maddesi ile 406 sayılı Yasa’ya eklenen Ek 22.
maddenin (a) bendinde, “a) Personelin statüsü: Telekomünikasyon hizmetlerinin
gerektirdiği asli ve sürekli görevler telekomünikasyon alanında sekiz yıl
tecrübeye sahip ve en az dört yıllık yüksek öğrenim görmüş bir genel müdür
ile kadro, unvan, derece ve sayıları Yönetim Kurulunun önerisi ve
Bakanlığın teklifi üzerine bu Kanunun yürürlüğe girdiği tarihten itibaren
yüzseksen gün içerisinde Bakanlar Kurulu Kararı ile belirlenen kadrolarda
istihdam edilen personel eliyle yürütülür. Bu personel hakkında bu Kanunda
öngörülen hükümler saklı kalmak üzere 399 sayılı Kanun Hükmünde Kararname
hükümleri uygulanır. Bunların dışında kalan personel iş mevzuatı uyarınca
istihdam edilir. İş mevzuatına göre istihdam edilenlere ilişkin kayıt ve
şartlar Yönetim Kurulu tarafından tayin olunur” hükmüne yer verilmiş; bu
bent hükmü, 4673 ve 5189 sayılı Yasalarla yapılan değişiklikler sonucunda;
“a) Personelin statüsü: (Ek ibare: 12.5.2001-4673/6. md.) Türk Telekomdaki
kamu payı %50’nin altına düşünceye kadar, Türk Telekom Yönetim Kurulu
üyeliklerine atanacaklarda Devlet memurluğuna atanabilme genel şartlarına
sahip olma ve en az dört yıllık yüksek öğrenim görme şartları aranır.
(Mülga ikinci ve üçüncü cümle: 16.6.2004-5189/12 md.) Bunların dışında
kalan personel iş mevzuatı uyarınca istihdam edilir. İş mevzuatına göre
istihdam edilenlere ilişkin kayıt ve şartlar Yönetim Kurulu tarafından
tayin olunur” hükmünü almış; aynı maddenin (b) bendinin ikinci paragrafında
da iş mevzuatına tabi olan Türk Telekom çalışanlarının aylık ücretlerinin
kendilerini atamaya yetkili olan Yönetim Kurulu tarafından tespit olunacağı
kurala bağlanmıştır.
406
sayılı Yasa’nın anılan Ek 22.maddesi uyarınca, Türk Telekom A.Ş. Genel
Müdürlüğü’ne ait asli ve sürekli kadrolar belirlenerek 4.4.2000 tarih ve
24010 (Mükerrer) sayılı R.G. de yayımlanan 31.3.2000 tarih ve 2000/331 sayılı
Bakanlar Kurulu Kararı ekinde yer alan listede: merkez teşkilatı için 100
ve taşra teşkilatı için 100 (6 Bölge Müdürü, 12 Bölge Müdür Yardımcısı ve
82 İl Telekom Müdürü) kadro ihdas edilmiş; öte yandan, aynı Yasa maddesinin
verdiği yetkiye dayanılarak hazırlanan “Türk Telekomünikasyon A.Ş. Kapsam
Dışı Personel Yönetmeliği” adı altındaki düzenleme, Yönetim Kurulunun
31.8.2000 tarih ve 407 sayılı kararıyla kabul edilmek suretiyle yürürlüğe
konulmuştur.
Kanunla,
Kurumda görev yapan personelden asli ve sürekli görev yapacak olanları
kadro unvanı itibariyle belirlemek konusunda Bakanlar Kurulu'na yetki
verildiği açıktır. Bu yetki 4502 sayılı Kanun’un yürürlüğe girdiği
29.1.2000 tarihi ile 5189 sayılı Kanun’un yürürlüğe girdiği 2.7.2004
tarihleri arasında geçerli olmuştur.
Anayasa’nın
128. maddesinde, “Devletin, kamu iktisadî teşebbüsleri ve diğer kamu
tüzelkişilerinin genel idare esaslarına göre yürütmekle yükümlü oldukları
kamu hizmetlerinin gerektirdiği aslî ve sürekli görevler, memurlar ve diğer
kamu görevlileri eliyle görülür” denilmiştir.
406
sayılı Yasa’nın Ek 29. maddesinin 3.7.2005 tarih ve 5398 sayılı Kanun’la
değişik birinci fıkrasında, “Türk Telekom hisselerinin devri sonucu kamu
payının yüzde ellinin altına düşmesi durumunda; Türk Telekomda ek 22 nci
maddenin (a) bendinin bu Kanunla yürürlükten kaldırılan hükümleri uyarınca
belirlenen asli ve sürekli görevlerde çalışmakta olanlar ile 22.1.1990
tarihli ve 399 sayılı Kanun Hükmünde Kararnameye tabi olarak kadrolu veya
sözleşmeli personel statüsünde çalışanlar ve kapsam dışı personel, kamu
görevlerinden yüzseksen gün aylıksız izinli sayılır. Bu personel belirtilen
süre içinde Türk Telekomda çalışmaya devam eder ve hisse devir tarihinden
nakli için Devlet Personel Başkanlığına bildirildikleri tarihe kadarki
aylık ücret, harcırah, sağlık giderleri, cenaze giderleri ve ölüm yardımı
ile diğer mali ve özlük hakları Türk Telekom tarafından karşılanır…”
denilerek, yasakoyucu tarafından Türk Telekom’da 22.1.1990 tarihli ve 399
sayılı Kanun Hükmünde Kararnameye tabi olarak sözleşmeli personel
statüsünde çalışanlar ile kapsam dışı personel, kamu personeli
sayılmıştır. Olayda, davalının
hisse devir (14.11.2005) tarihinde davalı nezdinde şef teknisyen statüsünde
çalışmakta iken, 406 sayılı Yasa'nın Ek-29. maddesi ile 4046 sayılı
Yasa'nın 22. maddesine göre adı Devlet Personel Başkanlığı’na bildirilen ve
sonrasında başka bir kamu kurumun emrine atanan davacı tarafından, maaş
nakil ilmühaberinin dava konusu artış ve zamlar dikkate alınarak yeniden
tespiti ile almaktan mahrum kaldığı ek ödenekler nedeni ile uğradığı
zararın tazmini istemiyle; Konya 2.İş Mahkemesi’ne dava açtığı, Konya 2. İş
Mahkemesi’nin 04.12.2013 gün ve 2011/618 Esas 2013/816 Karar sayılı kararı
ile davanın görev yönünden reddine karar verdiği, davacı vekilinin temyiz
talebinde bulunduğu, temyiz edilen kararın Yargıtay 22.Hukuk Dairesi’nin
27.01.2014 gün ve 2014/1109 Esas, 2014/916 Karar sayılı kararı ile
düzeltilerek onandığı ve bu şekilde kararın kesinleştiği, davacı vekilinin
aynı taleple Konya 2.İdare Mahkemesi’ne dava açtığı, Konya 2.İdare Mahkemesi’nin
27.02.2014 gün ve 2014/185 Esas sayılı ara kararı ile 2247 sayılı kanunun
19. Maddesi koşullarına uygun olarak dosyanın Uyuşmazlık Mahkemesi’ne
gönderilmesine karar verdiği anlaşılmaktadır.
Mahkememizce
yapılan değerlendirme neticesinde;
2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu’nun “İdari Dava
Türleri ve İdari Yargı Yetkisinin Sınırı” başlıklı 2. maddesinin değişik 1
numaralı bendinde:
“a) (Değişik : 8.6.2000-4577/5 md.) İdari işlemler
hakkında yetki, şekil, sebep, konu ve maksat yönlerinden biri ile hukuka
aykırı olduklarından dolayı iptalleri için menfaatleri ihlal edilenler
tarafından açılan iptal davaları,
b) İdari
eylem ve işlemlerden dolayı kişisel hakları doğrudan muhtel olanlar
tarafından açılan tam yargı davaları,
c)
(Değişik: 18.12.1999-4492/6 md.) Tahkim yolu öngörülen imtiyaz şartlaşma ve
sözleşmelerinden doğan uyuşmazlıklar hariç, kamu hizmetlerinden birinin
yürütülmesi için yapılan her türlü idari sözleşmelerden dolayı taraflar
arasında çıkan uyuşmazlıklara ilişkin davalar” idari dava türleri olarak
sayılmış olup; kural olarak, idari yargıda ancak Devlete ve kamu tüzel
kişilerine karşı açılan davalara bakılabilir.
Buna
göre, iptali istenilen işlemin
tesis edildiği ve davanın açıldığı tarihte davalı mevkiinde kamu
kuruluşu niteliği taşımayan Türk Telekomünikasyon A.Ş.'nin olması
karşısında, idari yargı yetkisi kapsamında açılmış bir idari dava
bulunduğundan söz etmek olanaksız olduğundan, uyuşmazlığın, özel hukuk
hükümlerine göre görüm ve çözümünde adli yargı yerinin görevli olduğu
sonucuna varılmıştır.
Belirtilen
nedenlerle, Konya 2.İdare Mahkemesi’nin başvurusunun kabulü ile Konya 2.İş
Mahkemesi’nin görevsizlik kararının kaldırılmasına karar verilmesi
gerekmiştir.
SONUÇ :
Davanın çözümünde ADLİ YARGININ görevli olduğuna, bu nedenle Konya 2.İdare
Mahkemesi’nin BAŞVURUSUNUN KABULÜ ile, Konya 2.İş Mahkemesi’nin 04.12.2013 gün ve 2011/618 Esas,
2013/816 Karar sayılı GÖREVSİZLİK KARARININ KALDIRILMASINA, 5.5.2014
gününde OY BİRLİĞİ İLE KESİN OLARAK karar verildi.
—— • ——
Uyuşmazlık Mahkemesi
Başkanlığından:
11-ESAS NO : 2014/496
KARAR NO: 2014/538
KARAR TR : 05.05.2014
(Hukuk Bölümü)
ÖZET :
Türk Telekomünikasyon A.Ş.’de çalışırken Kurumun özelleştirilmesi nedeniyle
başka kuruma nakledilen davacının, maaş nakil ilmuhaberinin düzeltilmesi
istemiyle açtığı davanın, ADLİ YARGI YERİNDE çözümlenmesi gerektiği hk.
K A R A R
Davacı : R.B.
Vekilleri : Av. N.B.D. & Av. Ö.A. & Av. K.Ç.L.
Davalı : Türk Telekomünikasyon A.Ş.
Vekili :
Av. M.H.B.
O L A Y : Davacı vekili dava dilekçesinde özetle;
müvekkilinin davalı şirkette teknisyen statüsünde çalışmakta iken davalı
şirketin özelleştirilmesi üzerine, 406 sayılı Yasanın Ek:29. ve devamı
hükümleri ile 4046 Sayılı Yasanın 22.maddesi hükümlerine dayanılarak başka
kurum ve kuruluşlarına atanmak üzere adının Devlet Personel Başkanlığına
bildiriminin yapıldığını belirterek; bildirimin yapıldığı tarih itibariyle,
bildirime esas ücretine dair düzenlenen nakil bildirim cetvelinde yer alan
ücret hesaplamasında esaslı hata yapıldığını belirterek; müvekkilinin maaş
nakil ilmuhaberinin denge tazminatının enflasyon farkının ve aldığı
ikramiyenin yansıtılmaması nedeniyle hukuka aykırı düzenlediğinin
tespitine, maaş nakil ilmuhaberinin düzeltilmesine ve ücretine yansıtılmayan
ek ödemelerinden denge tazminatını alacağından fazlaya dair hakları saklı
kalmak kaydıyla 2.000 TL’nin dava tarihinden itibaren işleyecek yasal
faiziyle birlikte davalıdan tahsiline karar verilmesi istemiyle adli yargı
yerinde dava açmıştır.
Ankara
1.İş Mahkemesi; 15.05.2012 gün ve 2011/278 Esas, 2012/491 Karar sayılı
kararı ile özetle; 406 sayılı Yasanın 29/3 maddesi ve 4046 sayılı Yasanın
22.maddesi uyarınca davacının ve aynı konumdaki Türk Telekom personelinin,
Yüksek Planlama Kurulunun 5473 sayılı Yasa kapsamındaki (ilave tediye,
ikramiye gibi) ek ödemeden yararlanma hakkı bulunmayan personel için
öngörülen ödemeden yararlanma hakkı bulunmadığını belirterek, açılan
davanın esas yönünden reddine karar vermiş olup, karar davacı vekili
tarafından temyiz edilmiştir.
Yargıtay
9.Hukuk Dairesi; 01.10.2012 gün ve 2012/27084 Esas, 2012/32349 Karar sayılı
kararı ile özetle; mahkemece davanın HMK.nun 114/1-b maddesi uyarınca
“yargı yolunun caiz olmaması” nedeniyle aynı yasanın 115/2.maddesi uyarınca
usulden reddine karar verilmesi gerekirken, esasa girilerek davanın reddine
karar verilmesinin hatalı olduğu gerekçesi ile mahkeme kararının
bozulmasına hükmetmiştir.
Ankara
1. İş Mahkemesi: 25.12.2012 gün ve 2012/1306 Esas, 2012/1390 Karar sayılı
kararı ile özetle; Yargıtay bozma ilamına uyularak, HMK 114/1-b maddesi
uyarınca, aynı yasanın 115/2 maddesi uyarınca açılan davanın usulden
reddine karar vermiştir.
Mahkemenin
karar örneğine şerh edildiği üzere karar; taraflarca temyiz edilmeksizin
03.01.2013 tarihinde kesinleşmiştir.
Davacı
vekili bu kez; davacının, 11.01.2011 tarih ve 262 sayılı maaş nakil
ilmuhaberinin iptali ile mahrum kalınan parasal haklarının yasal faizi ile
birlikte müvekkile ödenmesi talebiyle idari yargı yerinde dava açmıştır.
Ankara
15.İdare Mahkemesi: 11.12.2013 gün ve 2013/131 Esas sayılı kararı ile
özetle; uyuşmazlıkta, davalı mevkiinde kamu kuruluşu niteliği taşımayan
Türk Telekomünikasyon A.Ş.’nin olması karşısında, idari yargı yetkisi
kapsamında açılmış bir idari dava bulunduğundan söz etmenin olanaksız
olduğunu, bu nedenle davanın adli yargı mercilerinde görülmesi gerektiğini,
nitekim benzer bir davada Uyuşmazlık Mahkemesi’nin 03.10.2011 tarih ve
E:2011/124, K:2011/193 sayılı kararı ve 05.07.2010 tarih ve E:2010/56,
K:2010/157 sayılı kararları ile davanın çözümünde adli yargının görevli
olduğuna karar verildiğini belirterek, mahkemelerinin görevsizliğine, mahkemelerinin görevine girmeyen ve adli yargı yerince
de görevsizlik kararı verilen bu davada, görevli yargı yerinin belirlenmesi
için dosyanın 2247 sayılı Kanun'un 19. maddesi uyarınca Uyuşmazlık
Mahkemesi’ne gönderilmesine karar vermiştir.
İNCELEME VE GEREKÇE :
Uyuşmazlık Mahkemesi Hukuk Bölümü’nün, Serdar
ÖZGÜLDÜR’ün Başkanlığında, Üyeler: Eyüp Sabri BAYDAR, Ali ÇOLAK, Sıddık
YILDIZ, Nurdane TOPUZ, Ayhan AKARSU ve Mehmet AKBULUT’un katılımlarıyla
yapılan 5.5.2014 günlü toplantısında:
l-İLK
İNCELEME: Dosya üzerinden 2247 sayılı Yasa’nın 27. maddesi uyarınca yapılan
incelemeye göre; idari ve adli yargı yerleri arasında 2247 sayılı Yasa’nın
19.maddesinde öngörülen biçimde görev uyuşmazlığı doğduğu, idari yargı
dosyasının, son görevsizlik kararını veren mahkemece, adli yargı dosyası da
temin edilmek suretiyle Uyuşmazlık Mahkemesi’ne gönderildiği ve usule
ilişkin herhangi bir noksanlık bulunmadığı anlaşıldığından görev
uyuşmazlığının esasının incelenmesine oy birliği ile karar verildi.
II-ESASIN İNCELENMESİ: Raportör-Hakim Birgül Yiğit’in,
davanın çözümünde adli yargının görevli olduğu yolundaki raporu ile
dosyadaki belgeler okunduktan; ilgili Başsavcılarca görevlendirilen
Yargıtay Cumhuriyet Savcısı Mehmet BAYHAN ile Danıştay Savcısı Mehmet Ali
GÜMÜŞ’ün davada adli yargının görevli olduğu yolundaki sözlü açıklamaları
da dinlendikten sonra GEREĞİ GÖRÜŞÜLÜP DÜŞÜNÜLDÜ:
Dava, Türk Telekom A.Ş.'nde teknisyen statüsünde
çalışmakta iken kurumun özelleştirilmesi nedeni ile başka kuruma atanan
davacının, hatalı düzenlenen maaş nakil ilmuhaberinin ek ücretler yer
verilmek sureti ile yeniden düzenlenmesi ile yanlış düzenlenen maaş nakil
ilmuhaberi nedeni ile davacının uğradığı zararın davalıdan tahsiline karar
verilmesi istemiyle açılmıştır.
1953 tarih ve 6145 sayılı Yasa ile, Türkiye Cumhuriyeti
Posta, Telgraf ve Telefon İşletmesi kurulmuş; 1924 tarih ve 406 sayılı
Telgraf ve Telefon Kanunu’nun 10.6.1994 tarih ve 4000 sayılı Yasa’yla
değiştirilen 1. maddesi ile, posta ve telgraf tesis ve işletmesine ilişkin
hizmetler, Posta İşletmesi Genel Müdürlüğü’nce (P.İ), telekomünikasyon
hizmetleri ise, “Türk Telekomünikasyon Anonim Şirketi (Şirket)” tarafından
yürütülecek şekilde yeniden yapılandırılmıştır.
27.1.2000 tarih ve 4502 sayılı Yasa’nın 1. maddesi
ile, 406 sayılı Yasa’nın 1. maddesine eklenen dokuzuncu fıkrada, “Türk
Telekom, bu Kanun ve özel hukuk hükümlerine tabi bir anonim şirkettir. Kamu
İktisadi Teşebbüslerinin kuruluş, teşkilât ve faaliyetleri ile ilgili
mevzuat Türk Telekom’a uygulanmaz. Sadece, Türkiye Büyük Millet Meclisi
denetimine ilişkin 2.4.1987 tarihli ve 3346 sayılı Kanunun 9 uncu maddesi
hükümleri uygulanır” denilmiş; anılan fıkra hükmü, 12.5.2001 tarih ve 4673
sayılı Yasa’nın 1. maddesi ile değiştirilmiş ve “Türk Telekom, bu Kanun ve
özel hukuk hükümlerine tabi bir anonim şirkettir. Bu Kanun hükümleri saklı
kalmak üzere, kamu iktisadi teşebbüsleri de dahil, sermayesinin yarısından
fazlası kamuya ait olan kamu kurum, kuruluş ve ortaklıklarına uygulanan mevzuat
Türk Telekom’a uygulanmaz. Sermayesinin yarısından fazlası kamuda kaldığı
sürece, Türkiye Büyük Millet Meclisi denetimine ilişkin 2.4.1987 tarihli ve
3346 sayılı Kanunun 9 uncu maddesi hükümleri uygulanır. 16.7.1965 tarihli
ve 697 sayılı Kanun ile milli güvenlik ve kamu düzeniyle sıkıyönetim ve
seferberlik hallerinde telekomünikasyon hizmetlerinin yürütülmesine ilişkin
özel kanunların hükümleri saklıdır”; Ek 29. maddesinin 3.7.2005 gün ve 5398
sayılı Kanun’un 14. maddesi ile değişik birinci fıkrasında, “Türk Telekom
hisselerinin devri sonucu kamu payının yüzde ellinin altına düşmesi
durumunda; Türk Telekomda ek 22 nci maddenin (a) bendinin bu Kanunla
yürürlükten kaldırılan hükümleri uyarınca belirlenen aslî ve sürekli
görevlerde çalışmakta olanlar ile 22.1.1990 tarihli ve 399 sayılı Kanun
Hükmünde Kararnameye tâbi olarak kadrolu veya sözleşmeli personel
statüsünde çalışanlar ve kapsam dışı personel, kamu görevlerinden yüzseksen
gün aylıksız izinli sayılır…” denilmiştir.
Öte
yandan; 406 sayılı Yasa’nın 4502 sayılı Yasa ile değişik 2. maddesinin (c)
bendinin birinci alt bendinin birinci cümlesinde, “Türk Telekom;
telekomünikasyon şebekeleri üzerinden sunulan ulusal ve uluslararası ses
iletimini ihtiva eden telefon hizmetlerini, 31.12.2003 tarihine kadar bu
Kanun ve görev sözleşmesi çerçevesinde tekel olarak yürütür” denildikten
sonra, anılan (c) bendinin birinci alt bendine 12.5.2001 tarih ve 4673
sayılı Yasa ile eklenen üçüncü cümlede, “Ancak, Türk Telekom’daki kamu payı
%50’nin altına düştüğünde, Türk Telekom’un tüm tekel hakları 31.12.2003
tarihinden önce de olsa ortadan kalkmış olur” denilmiş; 4502 sayılı
Yasa’nın Geçici 3. maddesi ile de Türk Telekomünikasyon A.Ş., 233 sayılı
KHK’nin ekindeki “B-Kamu İktisadi Kuruluşları (KİK)” bölümünde yer alan
kuruluşlar listesinden çıkarılmıştır.
Bu düzenlemeler
birlikte değerlendirildiğinde,
telekomünikasyon şebekeleri üzerinden sunulan ulusal ve uluslararası ses
iletimini ihtiva eden telefon hizmetlerini 31.12.2003 tarihine kadar
“tekel” olarak yürütmekle görevli kılınan ve çoğunluk hisseleri kamuya ait
bulunan Türk Telekom’un, tekel kapsamında kamu hizmeti yürüten, ancak
kuruluş yasasındaki son düzenlemeler ile kendine özgü statüye sahip olan ve
sermayesindeki kamu payı %50’nin altına düşünceye kadar kamu kuruluşu
niteliğini taşıyan bir kuruluş olduğu tartışmasızdır.
Özelleştirme
kapsamında bulunan Türk Telekomünikasyon A.Ş.’deki tamamı Hazineye ait
bulunan hisselerden % 55’i, Bakanlar Kurulu’nun 25.7.2005 tarih ve
2005/9146 sayılı “Türk Telekomünikasyon Anonim Şirketi (Türk Telekom)’nin %
55 Oranındaki Hissesinin Blok Olarak Satışına İlişkin Nihai Devir
İşlemlerine Dair Kararın Yürürlüğe Konulması Hakkında Karar”ı uyarınca, 14.11.2005
tarihli Hisse Satış Sözleşmesi ile (6.550.000.000 USD. bedelle) Ojer
Telekomünikasyon A.Ş.’ne satılmıştır.
Bu sürece paralel
olarak Türk Telekom personelinin durumu incelendiğinde:
Türk
Telekom A.Ş., 4502 sayılı Yasa’nın 29.1.2000 tarih ve 23948 sayılı Resmi
Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe girdiği dikkate alındığında, 29.1.2000
tarihi itibariyle 233 sayılı KHK kapsamı
dışında kalmış ve anılan KHK eki cetvellerden çıkarılmış olması nedeniyle,
Uyuşmazlık Mahkemesi Genel Kurulu’nun
22.1.1996 gün ve E:1995/1, K:1996/1 sayılı ve özelleştirme
kapsamında bulunan kamu iktisadi teşebbüslerinde
sözleşmeli veya kapsam dışı statüde çalışan personelin kurumları ile olan
ilişkilerinden doğan anlaşmazlıkların çözüm yerinin idari yargı olduğu yolundaki
İlke Kararı kapsamı dışında değerlendirilmesi gerekmektedir.
Anılan
4502 sayılı Yasa’nın 13. maddesi ile 406 sayılı Yasa’ya eklenen Ek 22.
maddenin (a) bendinde, “a) Personelin statüsü: Telekomünikasyon
hizmetlerinin gerektirdiği asli ve sürekli görevler telekomünikasyon
alanında sekiz yıl tecrübeye sahip ve en az dört yıllık yüksek öğrenim
görmüş bir genel müdür ile kadro, unvan, derece ve sayıları Yönetim
Kurulunun önerisi ve Bakanlığın teklifi üzerine bu Kanunun yürürlüğe
girdiği tarihten itibaren yüzseksen gün içerisinde Bakanlar Kurulu Kararı
ile belirlenen kadrolarda istihdam edilen personel eliyle yürütülür. Bu
personel hakkında bu Kanunda öngörülen hükümler saklı kalmak üzere 399
sayılı Kanun Hükmünde Kararname hükümleri uygulanır. Bunların dışında kalan
personel iş mevzuatı uyarınca istihdam edilir. İş mevzuatına göre istihdam
edilenlere ilişkin kayıt ve şartlar Yönetim Kurulu tarafından tayin olunur”
hükmüne yer verilmiş; bu bent hükmü, 4673 ve 5189 sayılı Yasalarla yapılan
değişiklikler sonucunda; “a) Personelin statüsü: (Ek ibare:
12.5.2001-4673/6. md.) Türk Telekomdaki kamu payı %50’nin altına düşünceye
kadar, Türk Telekom Yönetim Kurulu üyeliklerine atanacaklarda Devlet
memurluğuna atanabilme genel şartlarına sahip olma ve en az dört yıllık
yüksek öğrenim görme şartları aranır. (Mülga ikinci ve üçüncü cümle:
16.6.2004-5189/12 md.) Bunların dışında kalan personel iş mevzuatı uyarınca
istihdam edilir. İş mevzuatına göre istihdam edilenlere ilişkin kayıt ve
şartlar Yönetim Kurulu tarafından tayin olunur” hükmünü almış; aynı maddenin
(b) bendinin ikinci paragrafında da iş mevzuatına tabi olan Türk Telekom
çalışanlarının aylık ücretlerinin kendilerini atamaya yetkili olan Yönetim
Kurulu tarafından tespit olunacağı kurala bağlanmıştır.
406
sayılı Yasa’nın anılan Ek 22.maddesi uyarınca, Türk Telekom A.Ş. Genel
Müdürlüğü’ne ait asli ve sürekli kadrolar belirlenerek 4.4.2000 tarih ve
24010 (Mükerrer) sayılı R.G. de yayımlanan 31.3.2000 tarih ve 2000/331
sayılı Bakanlar Kurulu Kararı ekinde yer alan listede: merkez teşkilatı
için 100 ve taşra teşkilatı için 100 (6 Bölge Müdürü, 12 Bölge Müdür
Yardımcısı ve 82 İl Telekom Müdürü) kadro ihdas edilmiş; öte yandan, aynı
Yasa maddesinin verdiği yetkiye dayanılarak hazırlanan “Türk
Telekomünikasyon A.Ş. Kapsam Dışı Personel Yönetmeliği” adı altındaki düzenleme,
Yönetim Kurulunun 31.8.2000 tarih ve 407 sayılı kararıyla kabul edilmek
suretiyle yürürlüğe konulmuştur.
Kanunla,
Kurumda görev yapan personelden asli ve sürekli görev yapacak olanları
kadro unvanı itibariyle belirlemek konusunda Bakanlar Kurulu'na yetki
verildiği açıktır. Bu yetki 4502 sayılı Kanun’un yürürlüğe girdiği
29.1.2000 tarihi ile 5189 sayılı Kanun’un yürürlüğe girdiği 2.7.2004
tarihleri arasında geçerli olmuştur.
Anayasa’nın
128. maddesinde, “Devletin, kamu iktisadî teşebbüsleri ve diğer kamu
tüzelkişilerinin genel idare esaslarına göre yürütmekle yükümlü oldukları
kamu hizmetlerinin gerektirdiği aslî ve sürekli görevler, memurlar ve diğer
kamu görevlileri eliyle görülür” denilmiştir.
406
sayılı Yasa’nın Ek 29. maddesinin 3.7.2005 tarih ve 5398 sayılı Kanun’la
değişik birinci fıkrasında, “Türk Telekom hisselerinin devri sonucu kamu
payının yüzde ellinin altına düşmesi durumunda; Türk Telekomda ek 22 nci
maddenin (a) bendinin bu Kanunla yürürlükten kaldırılan hükümleri uyarınca
belirlenen asli ve sürekli görevlerde çalışmakta olanlar ile 22.1.1990
tarihli ve 399 sayılı Kanun Hükmünde Kararnameye tabi olarak kadrolu veya
sözleşmeli personel statüsünde çalışanlar ve kapsam dışı personel, kamu
görevlerinden yüzseksen gün aylıksız izinli sayılır. Bu personel belirtilen
süre içinde Türk Telekomda çalışmaya devam eder ve hisse devir tarihinden
nakli için Devlet Personel Başkanlığına bildirildikleri tarihe kadarki
aylık ücret, harcırah, sağlık giderleri, cenaze giderleri ve ölüm yardımı
ile diğer mali ve özlük hakları Türk Telekom tarafından karşılanır…”
denilerek, yasakoyucu tarafından Türk Telekom’da 22.1.1990 tarihli ve 399
sayılı Kanun Hükmünde Kararnameye tabi olarak sözleşmeli personel
statüsünde çalışanlar ile kapsam dışı personel, kamu personeli
sayılmıştır. Olayda, davalının
hisse devir (14.11.2005) tarihinde davalı nezdinde teknisyen statüsünde
çalışmakta iken, 406 sayılı Yasa'nın Ek-29. maddesi ile 4046 sayılı
Yasa'nın 22. maddesine göre adı Devlet Personel Başkanlığı’na bildirilen ve
sonrasında başka bir kamu kurumun emrine atanan davacı tarafından, maaş
nakil ilmühaberinin dava konusu artış ve zamlar dikkate alınarak yeniden
tespiti ile almaktan mahrum kaldığı ek ödenekler nedeni ile uğradığı
zararın tazmini istemiyle; Ankara 1.İş Mahkemesi’ne dava açtığı, Ankara 1.
İş Mahkemesi’nin 15.05.2012 gün ve 2011/278 Esas, 2012/491 Karar sayılı
kararı ile davanın esas yönünden reddine karar verdiği, kararın davacı
vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine Yargıtay 9.Hukuk Dairesi’nin 01.10.2012
gün ve 2012/27084 Esas, 2012/32349 Karar sayılı kararı ile davanın usulden
reddine karar verilmesi gerekirken, esasa girilerek davanın reddine karar
verilmesinin hatalı olduğundan bahisle bozma kararı verdiği, bozma kararı
üzerine Ankara 1.İş Mahkemesi’nin 25.12.2012 gün ve 2012/1306 Esas,
2012/1390 Karar sayılı kararı ile davanın usulden reddine karar verdiği ve
kararın temyiz edilmeksizin kesinleştiği; bunun üzerine davacının aynı
istemle Ankara 15.İdare Mahkemesi’ne dava açtığı, Ankara 15. İdare Mahkemesi’nin
11.12.2013 gün ve 2013/131 Esas sayılı ara kararı ile 2247 sayılı kanunun
19. Maddesi koşullarına uygun olarak dosyanın Uyuşmazlık Mahkemesi’ne gönderilmesine
karar verdiği anlaşılmaktadır.
Mahkememizce yapılan değerlendirme neticesinde;
2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu’nun “İdari Dava
Türleri ve İdari Yargı Yetkisinin Sınırı” başlıklı 2. maddesinin değişik 1
numaralı bendinde:
“a) (Değişik : 8.6.2000-4577/5 md.) İdari işlemler hakkında
yetki, şekil, sebep, konu ve maksat yönlerinden biri ile hukuka aykırı
olduklarından dolayı iptalleri için menfaatleri ihlal edilenler tarafından
açılan iptal davaları,
b) İdari
eylem ve işlemlerden dolayı kişisel hakları doğrudan muhtel olanlar tarafından
açılan tam yargı davaları,
c)
(Değişik: 18.12.1999-4492/6 md.) Tahkim yolu öngörülen imtiyaz şartlaşma ve
sözleşmelerinden doğan uyuşmazlıklar hariç, kamu hizmetlerinden birinin
yürütülmesi için yapılan her türlü idari sözleşmelerden dolayı taraflar
arasında çıkan uyuşmazlıklara ilişkin davalar” idari dava türleri olarak
sayılmış olup; kural olarak, idari yargıda ancak Devlete ve kamu tüzel
kişilerine karşı açılan davalara bakılabilir.
Buna
göre, iptali istenilen işlemin
tesis edildiği ve davanın açıldığı tarihte davalı mevkiinde kamu
kuruluşu niteliği taşımayan Türk Telekomünikasyon A.Ş.'nin olması
karşısında, idari yargı yetkisi kapsamında açılmış bir idari dava
bulunduğundan söz etmek olanaksız olduğundan, uyuşmazlığın, özel hukuk
hükümlerine göre görüm ve çözümünde adli yargı yerinin görevli olduğu
sonucuna varılmıştır.
Belirtilen
nedenlerle, Ankara 15. İdare Mahkemesi’nin başvurusunun kabulü ile Ankara
1.İş Mahkemesi’nin görevsizlik kararının kaldırılmasına karar verilmesi
gerekmiştir.
SONUÇ : Davanın
çözümünde ADLİ YARGININ görevli olduğuna, bu nedenle Ankara 15.İdare Mahkemesi’nin
BAŞVURUSUNUN KABULÜ ile, Ankara 1.İş Mahkemesi’nin 25.12.2012 gün ve
2012/1306 Esas, 2012/1390 Karar sayılı GÖREVSİZLİK KARARININ
KALDIRILMASINA, 5.5.2014 gününde OY BİRLİĞİ İLE KESİN OLARAK karar verildi.
—— • ——
Uyuşmazlık Mahkemesi
Başkanlığından:
12-ESAS NO : 2014/503
KARAR NO: 2014/545
KARAR TR : 05.05.2014
(Hukuk Bölümü)
ÖZET :
Türk Telekomünikasyon A.Ş.’de çalışırken 4046 sayılı Yasa’nın 22. maddesi uyarınca
başka kuruma nakledilen davacının, maaş nakil ilmühaberinin iptali ile,
geriye dönük eksik ödemelerin yasal faiziyle birlikte ödenmesi istemiyle
açtığı davanın, ADLİ YARGI YERİNDE çözümlenmesi gerektiği hk.
K A R A R
Davacı : A.İ.
Vekili :
Av. E.Y.
Davalı : Türk Telekom A.Ş.
Vekili :
Av. K.S.
O L A Y : İl Telekom
Müdürlüğünde görev yapmakta iken, 406 sayılı Yasanın Ek-29. maddesi ile
4046 sayılı Yasanın 22. maddesine göre adı Devlet Personel Başkanlığına
bildirilen davacı kamu kurumu emrine atanmıştır.
Davacı vekili maaş nakil ilmühaberinin iptali ve
düzeltilmesi ile eksik ödemelerin fazlaya ilişkin hakkı saklı kalmak
kaydıyla şimdilik 500,00 TL alacağın geriye dönük olarak yürütülecek yasal
faiziyle birlikte iadesi istemiyle adli yargı yerinde dava açmıştır.
ANKARA 2. İŞ MAHKEMESİ: 26.3.2013 gün ve E:2011/161,
K:2013/334 sayı ile, Uyuşmazlığın 399 sayılı Kanun
Hükmünde Kararnamenin Ek II. cetvelinde yer alan ve özelleştirme sonucu
hissesi devredilen davalı kurumda TİP 2 sözleşmesi ile nakle tabi olarak
çalışan davacının davalının özelleştirmeden önce tabi olduğu ve
özelleştirme ile bazı hükümleri değişen 406 sayılı Kanunun Ek.29.Maddesi
kapsamındaki düzenleme ve sözleşmedeki hüküm nedeni ile 375 sayılı KHK.’un
Ek 3 maddesi ve 399 sayılı KHK.’un Ek II.cetvelinde yer alan kurumlarda
çalışan sözleşmeli personele yapılan artışlardan yararlanıp
yararlanmayacağı, nakledilirken bu artışların yer aldığı ücreti gösteren
nakil maaş ilmühaberinin buna göre düzenlenmesi gerekip gerekmediği
noktasında toplandığı, davanın devamı sırasında YGHK’nin 26.12.2012 gün ve
2012/9-1518-1388 E-K sayılı içtihadı birleştirme kararı verildiği, görülen
davada HMK’nun 114/1-b maddesi gereğince yargı yolunun caiz olmadığı ve
davaya idare mahkemelerince bakılması gerektiği gerekçesiyle davanın
usulden reddine karar vermiş, bu karar kesinleşmiştir.
Davacı vekili bu kez aynı
istemle idari yargı yerinde dava açmıştır.
ANKARA 15. İDARE MAHKEMESİ: 15.8.2013 gün ve E:2013/975
sayı ile, 406 sayılı Kanunun değişik 1. maddesinin 9. fıkrasında “Türk
Telekomun, bu kanun ve özel kanun hükümlerine tabi bir anonim şirketi
olduğu, bu kanun hükümleri saklı kalmak üzere kamu iktisadi teşebbüsleri de
dahil, sermayesinin yarısından fazlası kamuya ait olan kamu kurum, kuruluş
ve ortaklıklarına uygulanan mevzuat Türk Telekom’a uygulanmaz” hükmüne yer
verilerek Türk Telekom’a özgü farklı bir statü oluşturduğu, aynı Kanunun
4673 sayılı Yasayla değişik Ek 22. maddesinde de Türk Telekomdaki kamu payı
%50’nin altına düşünceye kadar, Türk Telekom Yönetim Kurulu üyeliklerine
atanacaklarda Devlet memurluğuna atanabilme genel şartlarına sahip olma ve
en az dört yıllık yüksek öğrenim görme şartlarının aranacağı, bunların
dışında kalan personelin iş mevzuatı uyarınca istihdam edileceği ve iş
mevzuatına göre istihdam edilenlere ilişkin kayıt ve şartların Yönetim
Kurulu tarafından tayin olunacağının hükme bağlandığı, ayrıca, Türk
Telekomünikasyon A.Ş.’nin özelleştirme kapsamında iken %55 oranındaki
hissesinin blok olarak satışı suretiyle özelleştirilmesi için 01.07.2005
tarihinde yapılan ihale sonucunda 2005/9146 sayılı Bakanlar Kurulu Kararı
doğrultusunda şirketin %55 oranındaki hissesi satılarak 14.11.2005
tarihinde Oger firmasına devredildiği, şirketin kamusal niteliğinin ortadan
kalktığı buna göre, iptali istenilen işlemin tesis edildiği ve davanın
açıldığı tarihte davalı mevkiinde kamu kuruluşu niteliği taşımayan Türk
Telekomünikasyon A.Ş.’nin olması karşısında, idari yargı yetkisi kapsamında
açılmış bir idari dava bulunduğundan söz etmek olanaksız olduğundan; uyuşmazlığın,
özel hukuk hükümlerine göre görüm ve çözümünde adli yargı yerinin görevli
olduğu gerekçesiyle davanın adli yargının görev alanına girdiği sonucuna
varıldığından, 2247 sayılı Uyuşmazlık Mahkemesinin Kuruluş ve İşleyişi
Hakkında Kanunun 19. maddesi uyarınca görevli yargı yerinin belirlenmesi
için dosyanın Uyuşmazlık Mahkemesi’ne gönderilmesine, dosya incelemesinin
Uyuşmazlık Mahkemesince karar verilinceye kadar ertelenmesine, karar
vermiştir.
İNCELEME VE GEREKÇE:
Uyuşmazlık Mahkemesi Hukuk Bölümü’nün, Serdar
ÖZGÜLDÜR’ün Başkanlığında, Üyeler: Eyüp Sabri BAYDAR, Ali ÇOLAK, Sıddık
YILDIZ, Nurdane TOPUZ, Ayhan AKARSU ve Mehmet AKBULUT‘un katılımlarıyla
yapılan 05.05.2014 günlü toplantısında:
l-İLK İNCELEME: Dosya üzerinde 2247 sayılı Yasa’nın 27.
maddesi uyarınca yapılan incelemeye göre; İdare Mahkemesince, 2247 sayılı
Yasa’nın 19. maddesine göre başvuruda bulunulmuş olduğu, idari yargı
dosyasının Mahkemece, ekinde adli yargı dosyası ile birlikte Uyuşmazlık
Mahkemesi’ne gönderildiği ve usule ilişkin herhangi bir noksanlık
bulunmadığı anlaşıldığından görev uyuşmazlığının esasının incelenmesine oy
birliği ile karar verildi.
II-ESASIN İNCELENMESİ: Raportör-Hakim Gülşen AKAR
PEHLİVAN’ın, davanın çözümünde adli yargının görevli olduğu yolundaki
raporu ile dosyadaki belgeler okunduktan; ilgili Başsavcılarca
görevlendirilen Yargıtay Cumhuriyet Savcısı Mehmet BAYHAN ile Danıştay
Savcısı Mehmet Ali GÜMÜŞ davada adli yargının görevli olduğu yolundaki
sözlü açıklamaları da dinlendikten sonra GEREĞİ GÖRÜŞÜLÜP DÜŞÜNÜLDÜ:
Dava,
davalı şirkette görev yapmakta iken, 406 sayılı Yasa'nın Ek-29. maddesi ile
4046 sayılı Yasa'nın 22. maddesine göre adı Devlet Personel Başkanlığına
bildirilen, sonrasında Kamu Kurumu emrine atanan davacı tarafından; maaş
nakil ilmühaberinin iptali ile, geriye dönük eksik ödemelerinin yasal
faiziyle birlikte ödenmesine karar verilmesi istemiyle açılmıştır.
1953 tarih ve 6145 sayılı Yasa ile, Türkiye
Cumhuriyeti Posta, Telgraf ve Telefon İşletmesi kurulmuş; 1924 tarih ve 406
sayılı Telgraf ve Telefon Kanunu’nun 10.6.1994 tarih ve 4000 sayılı
Yasa’yla değiştirilen 1. maddesi ile, posta ve telgraf tesis ve işletmesine
ilişkin hizmetler, Posta İşletmesi Genel Müdürlüğü’nce (P.İ),
telekomünikasyon hizmetleri ise, “Türk Telekomünikasyon Anonim Şirketi
(Şirket)” tarafından yürütülecek şekilde yeniden yapılandırılmıştır.
27.1.2000 tarih ve 4502 sayılı Yasa’nın 1. maddesi
ile, 406 sayılı Yasa’nın 1. maddesine eklenen dokuzuncu fıkrada, “Türk
Telekom, bu Kanun ve özel hukuk hükümlerine tabi bir anonim şirkettir. Kamu
İktisadi Teşebbüslerinin kuruluş, teşkilât ve faaliyetleri ile ilgili
mevzuat Türk Telekom’a uygulanmaz. Sadece, Türkiye Büyük Millet Meclisi
denetimine ilişkin 2.4.1987 tarihli ve 3346 sayılı Kanunun 9 uncu maddesi
hükümleri uygulanır” denilmiş; anılan fıkra hükmü, 12.5.2001 tarih ve 4673
sayılı Yasa’nın 1. maddesi ile değiştirilmiş ve “Türk Telekom, bu Kanun ve
özel hukuk hükümlerine tabi bir anonim şirkettir. Bu Kanun hükümleri saklı
kalmak üzere, kamu iktisadi teşebbüsleri de dahil, sermayesinin yarısından
fazlası kamuya ait olan kamu kurum, kuruluş ve ortaklıklarına uygulanan mevzuat
Türk Telekom’a uygulanmaz. Sermayesinin yarısından fazlası kamuda kaldığı
sürece, Türkiye Büyük Millet Meclisi denetimine ilişkin 2.4.1987 tarihli ve
3346 sayılı Kanunun 9 uncu maddesi hükümleri uygulanır. 16.7.1965 tarihli
ve 697 sayılı Kanun ile milli güvenlik ve kamu düzeniyle sıkıyönetim ve
seferberlik hallerinde telekomünikasyon hizmetlerinin yürütülmesine ilişkin
özel kanunların hükümleri saklıdır”; Ek 29. maddesinin 3.7.2005 gün ve 5398
sayılı Kanun’un 14. maddesi ile değişik birinci fıkrasında, “Türk Telekom
hisselerinin devri sonucu kamu payının yüzde ellinin altına düşmesi
durumunda; Türk Telekomda ek 22 nci maddenin (a) bendinin bu Kanunla
yürürlükten kaldırılan hükümleri uyarınca belirlenen aslî ve sürekli
görevlerde çalışmakta olanlar ile 22.1.1990 tarihli ve 399 sayılı Kanun
Hükmünde Kararnameye tâbi olarak kadrolu veya sözleşmeli personel
statüsünde çalışanlar ve kapsam dışı personel, kamu görevlerinden yüzseksen
gün aylıksız izinli sayılır…” denilmiştir.
Öte
yandan; 406 sayılı Yasa’nın 4502 sayılı Yasa ile değişik 2. maddesinin (c)
bendinin birinci alt bendinin birinci cümlesinde, “Türk Telekom;
telekomünikasyon şebekeleri üzerinden sunulan ulusal ve uluslararası ses
iletimini ihtiva eden telefon hizmetlerini, 31.12.2003 tarihine kadar bu
Kanun ve görev sözleşmesi çerçevesinde tekel olarak yürütür” denildikten
sonra, anılan (c) bendinin birinci alt bendine 12.5.2001 tarih ve 4673
sayılı Yasa ile eklenen üçüncü cümlede, “Ancak, Türk Telekom’daki kamu payı
%50’nin altına düştüğünde, Türk Telekom’un tüm tekel hakları 31.12.2003
tarihinden önce de olsa ortadan kalkmış olur” denilmiş; 4502 sayılı
Yasa’nın Geçici 3. maddesi ile de Türk Telekomünikasyon A.Ş., 233 sayılı
KHK’nin ekindeki “B-Kamu İktisadi Kuruluşları (KİK)” bölümünde yer alan
kuruluşlar listesinden çıkarılmıştır.
Bu
düzenlemeler birlikte değerlendirildiğinde, telekomünikasyon şebekeleri
üzerinden sunulan ulusal ve uluslararası ses iletimini ihtiva eden telefon
hizmetlerini 31.12.2003 tarihine kadar “tekel” olarak yürütmekle görevli
kılınan ve çoğunluk hisseleri kamuya ait bulunan Türk Telekom’un, tekel
kapsamında kamu hizmeti yürüten, ancak kuruluş yasasındaki son düzenlemeler
ile kendine özgü statüye sahip olan ve sermayesindeki kamu payı %50’nin
altına düşünceye kadar kamu kuruluşu niteliğini taşıyan bir kuruluş olduğu
tartışmasızdır.
Özelleştirme
kapsamında bulunan Türk Telekomünikasyon A.Ş.’deki tamamı Hazineye ait
bulunan hisselerden % 55’i, Bakanlar Kurulu’nun 25.7.2005 tarih ve
2005/9146 sayılı “Türk Telekomünikasyon Anonim Şirketi (Türk Telekom)’nin %
55 Oranındaki Hissesinin Blok Olarak Satışına İlişkin Nihai Devir
İşlemlerine Dair Kararın Yürürlüğe Konulması Hakkında Karar”ı uyarınca,
14.11.2005 tarihli Hisse Satış Sözleşmesi ile (6.550.000.000 USD. bedelle)
Ojer Telekomünikasyon A.Ş.’ne satılmıştır.
Bu
sürece paralel olarak Türk Telekom personelinin durumu incelendiğinde:
Türk
Telekom A.Ş., 4502 sayılı Yasa’nın 29.1.2000 tarih ve 23948 sayılı Resmi
Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe girdiği dikkate alındığında, 29.1.2000
tarihi itibariyle 233 sayılı KHK kapsamı
dışında kalmış ve anılan KHK eki cetvellerden çıkarılmış olması nedeniyle,
Uyuşmazlık Mahkemesi Genel Kurulu’nun
22.1.1996 gün ve E:1995/1, K:1996/1 sayılı ve özelleştirme
kapsamında bulunan kamu iktisadi teşebbüslerinde
sözleşmeli veya kapsam dışı statüde çalışan personelin kurumları ile olan
ilişkilerinden doğan anlaşmazlıkların çözüm yerinin idari yargı olduğu yolundaki
İlke Kararı kapsamı dışında değerlendirilmesi gerekmektedir.
Anılan
4502 sayılı Yasa’nın 13. maddesi ile 406 sayılı Yasa’ya eklenen Ek 22.
maddenin (a) bendinde, “a) Personelin statüsü: Telekomünikasyon
hizmetlerinin gerektirdiği asli ve sürekli görevler telekomünikasyon
alanında sekiz yıl tecrübeye sahip ve en az dört yıllık yüksek öğrenim
görmüş bir genel müdür ile kadro, unvan, derece ve sayıları Yönetim
Kurulunun önerisi ve Bakanlığın teklifi üzerine bu Kanunun yürürlüğe girdiği
tarihten itibaren yüzseksen gün içerisinde Bakanlar Kurulu Kararı ile
belirlenen kadrolarda istihdam edilen personel eliyle yürütülür. Bu
personel hakkında bu Kanunda öngörülen hükümler saklı kalmak üzere 399
sayılı Kanun Hükmünde Kararname hükümleri uygulanır. Bunların dışında kalan
personel iş mevzuatı uyarınca istihdam edilir. İş mevzuatına göre istihdam
edilenlere ilişkin kayıt ve şartlar Yönetim Kurulu tarafından tayin olunur”
hükmüne yer verilmiş; bu bent hükmü, 4673 ve 5189 sayılı Yasalarla yapılan
değişiklikler sonucunda; “a) Personelin statüsü: (Ek ibare:
12.5.2001-4673/6. md.) Türk Telekomdaki kamu payı %50’nin altına düşünceye
kadar, Türk Telekom Yönetim Kurulu üyeliklerine atanacaklarda Devlet
memurluğuna atanabilme genel şartlarına sahip olma ve en az dört yıllık
yüksek öğrenim görme şartları aranır. (Mülga ikinci ve üçüncü cümle:
16.6.2004-5189/12 md.) Bunların dışında kalan personel iş mevzuatı uyarınca
istihdam edilir. İş mevzuatına göre istihdam edilenlere ilişkin kayıt ve
şartlar Yönetim Kurulu tarafından tayin olunur” hükmünü almış; aynı
maddenin (b) bendinin ikinci paragrafında da iş mevzuatına tabi olan Türk
Telekom çalışanlarının aylık ücretlerinin kendilerini atamaya yetkili olan
Yönetim Kurulu tarafından tespit olunacağı kurala bağlanmıştır.
406
sayılı Yasa’nın anılan Ek 22. maddesi uyarınca, Türk Telekom A.Ş. Genel
Müdürlüğü’ne ait asli ve sürekli kadrolar belirlenerek 4.4.2000 tarih ve
24010 (Mükerrer) sayılı R.G. de yayımlanan 31.3.2000 tarih ve 2000/331
sayılı Bakanlar Kurulu Kararı ekinde yer alan listede: merkez teşkilatı
için 100 ve taşra teşkilatı için 100 (6 Bölge Müdürü, 12 Bölge Müdür
Yardımcısı ve 82 İl Telekom Müdürü) kadro ihdas edilmiş; öte yandan, aynı
Yasa maddesinin verdiği yetkiye dayanılarak hazırlanan “Türk Telekomünikasyon
A.Ş. Kapsam Dışı Personel Yönetmeliği” adı altındaki düzenleme, Yönetim
Kurulunun 31.8.2000 tarih ve 407 sayılı kararıyla kabul edilmek suretiyle
yürürlüğe konulmuştur.
Kanunla,
Kurumda görev yapan personelden asli ve sürekli görev yapacak olanları kadro
unvanı itibariyle belirlemek konusunda Bakanlar Kurulu'na yetki verildiği
açıktır. Bu yetki 4502 sayılı Kanun’un yürürlüğe girdiği 29.1.2000 tarihi
ile 5189 sayılı Kanun’un yürürlüğe girdiği 2.7.2004 tarihleri arasında
geçerli olmuştur.
Anayasa’nın
128. maddesinde, “Devletin, kamu iktisadî teşebbüsleri ve diğer kamu
tüzelkişilerinin genel idare esaslarına göre yürütmekle yükümlü oldukları
kamu hizmetlerinin gerektirdiği aslî ve sürekli görevler, memurlar ve diğer
kamu görevlileri eliyle görülür” denilmiştir.
406
sayılı Yasa’nın Ek 29. maddesinin 3.7.2005 tarih ve 5398 sayılı Kanun’la
değişik birinci fıkrasında, “Türk Telekom hisselerinin devri sonucu kamu
payının yüzde ellinin altına düşmesi durumunda; Türk Telekomda ek 22 nci
maddenin (a) bendinin bu Kanunla yürürlükten kaldırılan hükümleri uyarınca
belirlenen asli ve sürekli görevlerde çalışmakta olanlar ile 22.1.1990
tarihli ve 399 sayılı Kanun Hükmünde Kararnameye tabi olarak kadrolu veya
sözleşmeli personel statüsünde çalışanlar ve kapsam dışı personel, kamu
görevlerinden yüzseksen gün aylıksız izinli sayılır. Bu personel belirtilen
süre içinde Türk Telekomda çalışmaya devam eder ve hisse devir tarihinden
nakli için Devlet Personel Başkanlığına bildirildikleri tarihe kadarki
aylık ücret, harcırah, sağlık giderleri, cenaze giderleri ve ölüm yardımı
ile diğer mali ve özlük hakları Türk Telekom tarafından karşılanır…”
denilerek, yasakoyucu tarafından Türk Telekom’da 22.1.1990 tarihli ve 399
sayılı Kanun Hükmünde Kararnameye tabi olarak sözleşmeli personel
statüsünde çalışanlar ile kapsam dışı personel, kamu personeli sayılmıştır.
Olayda, davalının hisse devir (14.11.2005)
tarihinde çalışmakta iken 406 sayılı Yasa'nın Ek-29. maddesi ile 4046
sayılı Yasa'nın 22. maddesine göre adı Devlet Personel Başkanlığına
bildirilen ve sonrasında kamu kurumu emrine atanan davacı tarafından; maaş
nakil ilmühaberinin düzeltilmesi istemiyle dava açılmıştır.
2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu’nun “İdari Dava
Türleri ve İdari Yargı Yetkisinin Sınırı” başlıklı 2. maddesinin değişik 1
numaralı bendinde:
“a) (Değişik : 8.6.2000-4577/5 md.) İdari işlemler
hakkında yetki, şekil, sebep, konu ve maksat yönlerinden biri ile hukuka
aykırı olduklarından dolayı iptalleri için menfaatleri ihlal edilenler
tarafından açılan iptal davaları,
b) İdari
eylem ve işlemlerden dolayı kişisel hakları doğrudan muhtel olanlar
tarafından açılan tam yargı davaları,
c)
(Değişik: 18.12.1999-4492/6 md.) Tahkim yolu öngörülen imtiyaz şartlaşma ve
sözleşmelerinden doğan uyuşmazlıklar hariç, kamu hizmetlerinden birinin
yürütülmesi için yapılan her türlü idari sözleşmelerden dolayı taraflar
arasında çıkan uyuşmazlıklara ilişkin davalar” idari dava türleri olarak
sayılmış olup; kural olarak, idari yargıda ancak Devlete ve kamu tüzel
kişilerine karşı açılan davalara bakılabilir.
Buna
göre, iptal istemi tarihinde davalı mevkiinde kamu kuruluşu niteliği
taşımayan Türk Telekomünikasyon A.Ş.'nin olması karşısında, idari yargı
yetkisi kapsamında açılmış bir idari dava bulunduğundan sözetmek olanaksız
olduğundan; uyuşmazlığın, özel hukuk hükümlerine göre görüm ve çözümünde
adli yargı yerinin görevli olduğu sonucuna varılmıştır.
Belirtilen nedenlerle Ankara 15. İdare Mahkemesinin
başvurusunun kabulü ile Ankara 2. İş Mahkemesinin görevsizlik kararının
kaldırılması gerekmiştir.
SONUÇ : Davanın görüm ve çözümünde ADLİ YARGININ görevli
olduğuna, bu nedenle Ankara 15. İdare Mahkemesinin başvurusunun kabulü ile
Ankara 2. İş Mahkemesi’nin 26.3.2013 gün ve E:2011/161, K:2013/334 sayılı
GÖREVSİZLİK KARARININ KALDIRILMASINA, 05.05.2014 gününde OY BİRLİĞİ İLE
KESİN OLARAK karar verildi.
—— • ——
Uyuşmazlık Mahkemesi
Başkanlığından:
13-ESAS NO : 2014/505
KARAR NO: 2014/547
KARAR TR : 05.05.2014
(Hukuk Bölümü)
ÖZET : Türk Telekomünikasyon A.Ş.’de çalışırken Kurumun
özelleştirilmesi nedeniyle başka kuruma nakledilen davacının, maaş nakil
ilmühaberinin düzeltilmesi ve alacağının faizi ile birlikte tazmini
istemiyle açtığı davanın, ADLİ YARGI YERİNDE çözümlenmesi gerektiği hk.
K A R A R
Davacı :
O.E.
Vekilleri
: Av. B.Y.& Av. A.Ö.Ö.
Davalı :
Türk Telekomünikasyon AŞ.
Vekili :
Av. C.S. (Adli Yargıda)
O L A Y
: Davacı vekili dava dilekçesinde özetle; davacının, davalı Türk
Telekomünikasyon AŞ.de kapsam dışı personel olarak çalışmakta iken,davalı
Türk Telekomünikasyon AŞ.nin 14.11.2005 tarihinde özelleştirilmesi sonucu
kamuya nakil hakkını saklı tutmak kaydı ile 2.tip iş sözleşmesi
imzaladığını, sonrasında 406 sayılı yasanın ek 29.maddesi uyarınca başka
bir kamu kurumuna nakil olduğu, 24.04.2009 tarihine kadar aylık ücretinin davalı
şirketçe ödendiğini, sonrasında maaş artışı ve ek ödemelerin lehine
uygulanmadığının tespit edildiğini belirterek, maaş nakil belgesinin 4046
sayılı yasanın 22.maddesi ve 406 sayılı yasanın ek 29.maddesine uygun
düzenlenmediğinden bahisle yeniden tespiti ile, maaşına esas net ücretine
söz konusu ek ödeme ve denge tazminatlarının ve buna bağlı olarak değişen
maaş tutarına uygulanan ikramiye tutarları farkının fazlaya ilişkin hakları
saklı kalmak kaydıyla şimdilik 700,00 TL alacağın faizi ile birlikte davalıdan
tahsiline karar verilmesi istemiyle adli yargı yerinde dava açmıştır.
Ankara
16. İş Mahkemesi: 07.05.2013 gün, E:2011/909, K:2013/306 sayı ile özetle;
davanın, idari yargı yerinde görülmesi gerektiğinden bahisle, görev
yönünden reddine karar vermiştir.
İş bu
karara karşı yapılan temyiz başvurusu üzerine Yargıtay 22. Hukuk Dairesi
08.07.2013 gün, E:2013/18926, K:2013/16920 sayılı ilamı ile hükmün
onanmasına karar vermiş ve karar kesinleşmiştir.
Davacı
vekili aynı istemle bu kez idari yargı yerinde dava açmıştır.
Ankara
15. İdare Mahkemesi: 30.01.2014 gün, E:2014/97 sayı ile özetle; davanın,
adli yargı yerinde görülmesi gerektiğini belirterek, 2247 sayılı Kanunun
19.maddesi uyarınca görevli yargı yerinin belirlenmesi için dosyanın
Uyuşmazlık Mahkemesine gönderilmesine karar vermiştir.
İNCELEME VE GEREKÇE :
Uyuşmazlık Mahkemesi Hukuk Bölümü’nün, Serdar
ÖZGÜLDÜR’ün Başkanlığında, Üyeler: Eyüp Sabri BAYDAR, Ali ÇOLAK, Sıddık
YILDIZ, Nurdane TOPUZ, Ayhan AKARSU ve Mehmet AKBULUT’un katılımlarıyla
yapılan 5.5.2014 günlü toplantısında:
l-İLK İNCELEME: Dosya üzerinde 2247 sayılı Yasa’nın
27.maddesi uyarınca yapılan incelemeye göre; adli ve idari yargı yerleri
arasında 2247 sayılı yasa’nın 19.maddesinde öngörülen biçimde görev
uyuşmazlığı doğduğu, idari yargı dosyasının, adli yargı dosyası da temin
edilmek suretiyle, son görevsizlik kararını veren mahkemece,Uyuşmazlık
Mahkemesi’ne gönderildiği ve usule ilişkin herhangi bir noksanlık
bulunmadığı anlaşıldığından görev uyuşmazlığının esasının incelenmesine oy
birliği ile karar verildi.
II-ESASIN İNCELENMESİ: Raportör-Hakim Selim Şamil
KAYNAK’ın, davanın çözümünde adli yargının görevli olduğu yolundaki raporu
ile dosyadaki belgeler okunduktan; ilgili Başsavcılarca görevlendirilen
Yargıtay Cumhuriyet Savcısı Mehmet BAYHAN ile Danıştay Savcısı Mehmet Ali
GÜMÜŞ’ün davada adli yargının görevli olduğu yolundaki sözlü açıklamaları
da dinlendikten sonra GEREĞİ GÖRÜŞÜLÜP DÜŞÜNÜLDÜ:
Dava,davalı kurumda görev yapmakta iken,406 sayılı
Yasa'nın Ek-29. maddesi ile 4046 sayılı Yasa'nın 22.maddesine göre adı
Devlet Personel Başkanlığına bildirilen, sonrasında başka bir kamu kurumu
emrine atanan davacı tarafından, maaş nakil ilmühaberinin yanlış
düzenlendiği iddiasıyla yeniden düzenlenmesi ve bundan kaynaklı olduğu
iddia olunan zararın tazmini istemiyle açılmıştır.
1953 tarih ve 6145
sayılı Yasa ile, Türkiye Cumhuriyeti Posta, Telgraf ve Telefon İşletmesi
kurulmuş; 1924 tarih ve 406 sayılı Telgraf ve Telefon Kanunu’nun 10.6.1994 tarih
ve 4000 sayılı Yasa’yla değiştirilen 1. maddesi ile, posta ve telgraf tesis
ve işletmesine ilişkin hizmetler, Posta İşletmesi Genel Müdürlüğü’nce
(P.İ), telekomünikasyon hizmetleri ise, “Türk Telekomünikasyon Anonim
Şirketi (Şirket)” tarafından yürütülecek şekilde yeniden yapılandırılmıştır.
27.1.2000 tarih ve
4502 sayılı Yasa’nın 1. maddesi ile, 406 sayılı Yasa’nın 1. maddesine
eklenen dokuzuncu fıkrada, “Türk Telekom, bu Kanun ve özel hukuk
hükümlerine tabi bir anonim şirkettir. Kamu İktisadi Teşebbüslerinin
kuruluş, teşkilât ve faaliyetleri ile ilgili mevzuat Türk Telekom’a
uygulanmaz. Sadece, Türkiye Büyük Millet Meclisi denetimine ilişkin
2.4.1987 tarihli ve 3346 sayılı Kanunun 9 uncu maddesi hükümleri uygulanır”
denilmiş; anılan fıkra hükmü, 12.5.2001 tarih ve 4673 sayılı Yasa’nın 1.
maddesi ile değiştirilmiş ve “Türk Telekom, bu Kanun ve özel hukuk
hükümlerine tabi bir anonim şirkettir. Bu Kanun hükümleri saklı kalmak
üzere, kamu iktisadi teşebbüsleri de dahil, sermayesinin yarısından fazlası
kamuya ait olan kamu kurum, kuruluş ve ortaklıklarına uygulanan mevzuat
Türk Telekom’a uygulanmaz. Sermayesinin yarısından fazlası kamuda kaldığı
sürece, Türkiye Büyük Millet Meclisi denetimine ilişkin 2.4.1987 tarihli ve
3346 sayılı Kanunun 9 uncu maddesi hükümleri uygulanır.16.7.1965 tarihli ve
697 sayılı Kanun ile milli güvenlik ve kamu düzeniyle sıkıyönetim ve
seferberlik hallerinde telekomünikasyon hizmetlerinin yürütülmesine ilişkin
özel kanunların hükümleri saklıdır”; Ek 29. maddesinin 3.7.2005 gün ve 5398
sayılı Kanun’un 14. maddesi ile değişik birinci fıkrasında, “Türk Telekom
hisselerinin devri sonucu kamu payının yüzde ellinin altına düşmesi
durumunda; Türk Telekomda ek 22 nci maddenin (a) bendinin bu Kanunla
yürürlükten kaldırılan hükümleri uyarınca belirlenen aslî ve sürekli
görevlerde çalışmakta olanlar ile 22.1.1990 tarihli ve 399 sayılı Kanun
Hükmünde Kararnameye tâbi olarak kadrolu veya sözleşmeli personel
statüsünde çalışanlar ve kapsam dışı personel, kamu görevlerinden yüzseksen
gün aylıksız izinli sayılır…” denilmiştir.
Öte
yandan; 406 sayılı Yasa’nın 4502 sayılı Yasa ile değişik 2. maddesinin (c)
bendinin birinci alt bendinin birinci cümlesinde, “Türk Telekom;
telekomünikasyon şebekeleri üzerinden sunulan ulusal ve uluslararası ses iletimini
ihtiva eden telefon hizmetlerini, 31.12.2003 tarihine kadar bu Kanun ve
görev sözleşmesi çerçevesinde tekel olarak yürütür” denildikten sonra,
anılan (c) bendinin birinci alt bendine 12.5.2001 tarih ve 4673 sayılı Yasa
ile eklenen üçüncü cümlede, “Ancak, Türk Telekom’daki kamu payı %50’nin
altına düştüğünde, Türk Telekom’un tüm tekel hakları 31.12.2003 tarihinden
önce de olsa ortadan kalkmış olur” denilmiş; 4502 sayılı Yasa’nın Geçici 3.
maddesi ile de Türk Telekomünikasyon A.Ş., 233 sayılı KHK’nin ekindeki
“B-Kamu İktisadi Kuruluşları (KİK)” bölümünde yer alan kuruluşlar
listesinden çıkarılmıştır.
Bu
düzenlemeler birlikte değerlendirildiğinde, telekomünikasyon şebekeleri
üzerinden sunulan ulusal ve uluslararası ses iletimini ihtiva eden telefon
hizmetlerini 31.12.2003 tarihine kadar “tekel” olarak yürütmekle görevli
kılınan ve çoğunluk hisseleri kamuya ait bulunan Türk Telekom’un, tekel
kapsamında kamu hizmeti yürüten, ancak kuruluş yasasındaki son düzenlemeler
ile kendine özgü statüye sahip olan ve sermayesindeki kamu payı %50’nin
altına düşünceye kadar kamu kuruluşu niteliğini taşıyan bir kuruluş olduğu
tartışmasızdır.
Özelleştirme
kapsamında bulunan Türk Telekomünikasyon A.Ş.’deki tamamı Hazineye ait
bulunan hisselerden % 55’i, Bakanlar Kurulu’nun 25.7.2005 tarih ve
2005/9146 sayılı “Türk Telekomünikasyon Anonim Şirketi (Türk Telekom)’nin %
55 Oranındaki Hissesinin Blok Olarak Satışına İlişkin Nihai Devir
İşlemlerine Dair Kararın Yürürlüğe Konulması Hakkında Karar”ı uyarınca,
14.11.2005 tarihli Hisse Satış Sözleşmesi ile (6.550.000.000 USD. bedelle)
Ojer Telekomünikasyon A.Ş.’ne satılmıştır.
Bu
sürece paralel olarak Türk Telekom personelinin durumu incelendiğinde:
Türk
Telekom A.Ş., 4502 sayılı Yasa’nın 29.1.2000 tarih ve 23948 sayılı Resmi
Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe girdiği dikkate alındığında, 29.1.2000
tarihi itibariyle 233 sayılı KHK kapsamı
dışında kalmış ve anılan KHK eki cetvellerden çıkarılmış olması nedeniyle,
Uyuşmazlık Mahkemesi Genel Kurulu’nun
22.1.1996 gün ve E:1995/1, K:1996/1 sayılı ve özelleştirme
kapsamında bulunan kamu iktisadi teşebbüslerinde
sözleşmeli veya kapsam dışı statüde çalışan personelin kurumları ile olan
ilişkilerinden doğan anlaşmazlıkların çözüm yerinin idari yargı olduğu yolundaki
İlke Kararı kapsamı dışında değerlendirilmesi gerekmektedir.
Anılan
4502 sayılı Yasa’nın 13. maddesi ile 406 sayılı Yasa’ya eklenen Ek 22.
maddenin (a) bendinde, “a) Personelin statüsü: Telekomünikasyon
hizmetlerinin gerektirdiği asli ve sürekli görevler telekomünikasyon
alanında sekiz yıl tecrübeye sahip ve en az dört yıllık yüksek öğrenim
görmüş bir genel müdür ile kadro, unvan, derece ve sayıları Yönetim
Kurulunun önerisi ve Bakanlığın teklifi üzerine bu Kanunun yürürlüğe
girdiği tarihten itibaren yüzseksen gün içerisinde Bakanlar Kurulu Kararı
ile belirlenen kadrolarda istihdam edilen personel eliyle yürütülür. Bu
personel hakkında bu Kanunda öngörülen hükümler saklı kalmak üzere 399
sayılı Kanun Hükmünde Kararname hükümleri uygulanır. Bunların dışında kalan
personel iş mevzuatı uyarınca istihdam edilir. İş mevzuatına göre istihdam
edilenlere ilişkin kayıt ve şartlar Yönetim Kurulu tarafından tayin olunur”
hükmüne yer verilmiş; bu bent hükmü, 4673 ve 5189 sayılı Yasalarla yapılan
değişiklikler sonucunda; “a) Personelin statüsü: (Ek ibare:
12.5.2001-4673/6. md.) Türk Telekomdaki kamu payı %50’nin altına düşünceye
kadar, Türk Telekom Yönetim Kurulu üyeliklerine atanacaklarda Devlet
memurluğuna atanabilme genel şartlarına sahip olma ve en az dört yıllık
yüksek öğrenim görme şartları aranır. (Mülga ikinci ve üçüncü cümle:
16.6.2004-5189/12 md.) Bunların dışında kalan personel iş mevzuatı uyarınca
istihdam edilir. İş mevzuatına göre istihdam edilenlere ilişkin kayıt ve
şartlar Yönetim Kurulu tarafından tayin olunur” hükmünü almış; aynı maddenin
(b) bendinin ikinci paragrafında da iş mevzuatına tabi olan Türk Telekom
çalışanlarının aylık ücretlerinin kendilerini atamaya yetkili olan Yönetim
Kurulu tarafından tespit olunacağı kurala bağlanmıştır.
406
sayılı Yasa’nın anılan Ek 22.maddesi uyarınca, Türk Telekom A.Ş. Genel
Müdürlüğü’ne ait asli ve sürekli kadrolar belirlenerek 4.4.2000 tarih ve
24010 (Mükerrer) sayılı R.G. de yayımlanan 31.3.2000 tarih ve 2000/331
sayılı Bakanlar Kurulu Kararı ekinde yer alan listede: merkez teşkilatı
için 100 ve taşra teşkilatı için 100 (6 Bölge Müdürü, 12 Bölge Müdür
Yardımcısı ve 82 İl Telekom Müdürü) kadro ihdas edilmiş; öte yandan, aynı
Yasa maddesinin verdiği yetkiye dayanılarak hazırlanan “Türk
Telekomünikasyon A.Ş. Kapsam Dışı Personel Yönetmeliği” adı altındaki düzenleme,
Yönetim Kurulunun 31.8.2000 tarih ve 407 sayılı kararıyla kabul edilmek
suretiyle yürürlüğe konulmuştur.
Kanunla,
Kurumda görev yapan personelden asli ve sürekli görev yapacak olanları
kadro unvanı itibariyle belirlemek konusunda Bakanlar Kurulu'na yetki
verildiği açıktır. Bu yetki 4502 sayılı Kanun’un yürürlüğe girdiği
29.1.2000 tarihi ile 5189 sayılı Kanun’un yürürlüğe girdiği 2.7.2004
tarihleri arasında geçerli olmuştur.
Anayasa’nın
128. maddesinde, “Devletin, kamu iktisadî teşebbüsleri ve diğer kamu
tüzelkişilerinin genel idare esaslarına göre yürütmekle yükümlü oldukları
kamu hizmetlerinin gerektirdiği aslî ve sürekli görevler, memurlar ve diğer
kamu görevlileri eliyle görülür” denilmiştir.
406
sayılı Yasa’nın Ek 29. maddesinin 3.7.2005 tarih ve 5398 sayılı Kanun’la
değişik birinci fıkrasında, “Türk Telekom hisselerinin devri sonucu kamu
payının yüzde ellinin altına düşmesi durumunda; Türk Telekomda ek 22 nci
maddenin (a) bendinin bu Kanunla yürürlükten kaldırılan hükümleri uyarınca belirlenen
asli ve sürekli görevlerde çalışmakta olanlar ile 22.1.1990 tarihli ve 399
sayılı Kanun Hükmünde Kararnameye tabi olarak kadrolu veya sözleşmeli
personel statüsünde çalışanlar ve kapsam dışı personel, kamu görevlerinden
yüzseksen gün aylıksız izinli sayılır. Bu personel belirtilen süre içinde
Türk Telekomda çalışmaya devam eder ve hisse devir tarihinden nakli için
Devlet Personel Başkanlığına bildirildikleri tarihe kadarki aylık ücret,
harcırah, sağlık giderleri, cenaze giderleri ve ölüm yardımı ile diğer mali
ve özlük hakları Türk Telekom tarafından karşılanır…” denilerek, yasa
koyucu tarafından Türk Telekom’da 22.1.1990 tarihli ve 399 sayılı Kanun
Hükmünde Kararnameye tabi olarak sözleşmeli personel statüsünde çalışanlar
ile kapsam dışı personel, kamu personeli sayılmıştır.
Olayda,
davalının hisse devir (14.11.2005) tarihinde çalışmakta iken, 406 sayılı
Yasa'nın Ek-29. maddesi ile 4046 sayılı Yasa'nın 22. maddesine göre adı
Devlet Personel Başkanlığına bildirilen ve sonrasında başka bir kamu kurumu
emrine atanan davacı tarafından, maaş nakil ilmühaberinin yeniden
düzenlenmesi ve yanlış düzenlenmesi sebebiyle uğranıldığı iddia olunan
zararın tazmini istemiyle dava açılmıştır.
2577
sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu’nun “İdari Dava Türleri ve İdari Yargı
Yetkisinin Sınırı” başlıklı 2. maddesinin değişik 1 numaralı bendinde:
“a) (Değişik: 8.6.2000-4577/5 md.) İdari işlemler
hakkında yetki, şekil, sebep, konu ve maksat yönlerinden biri ile hukuka
aykırı olduklarından dolayı iptalleri için menfaatleri ihlal edilenler
tarafından açılan iptal davaları,
b) İdari
eylem ve işlemlerden dolayı kişisel hakları doğrudan muhtel olanlar
tarafından açılan tam yargı davaları,
c)
(Değişik: 18.12.1999-4492/6 md.) Tahkim yolu öngörülen imtiyaz şartlaşma ve
sözleşmelerinden doğan uyuşmazlıklar hariç, kamu hizmetlerinden birinin
yürütülmesi için yapılan her türlü idari sözleşmelerden dolayı taraflar
arasında çıkan uyuşmazlıklara ilişkin davalar” idari dava türleri olarak
sayılmış olup; kural olarak, idari yargıda ancak Devlete ve kamu tüzel
kişilerine karşı açılan davalara bakılabilir.
Buna
göre, iptali istenilen işlemin tesis edildiği ve davanın açıldığı tarihte
davalı mevkiinde kamu kuruluşu niteliği taşımayan Türk Telekomünikasyon
A.Ş.'nin olması karşısında, idari yargı yetkisi kapsamında açılmış bir
idari dava bulunduğundan söz etmek olanaksız olduğundan, uyuşmazlığın, özel
hukuk hükümlerine göre görüm ve çözümünde adli yargı yerinin görevli olduğu
sonucuna varılmıştır.
Açıklanan nedenlerle, davanın görüm ve çözümünde adli
yargı görevli olduğundan Ankara 15. İdare Mahkemesince yapılan başvurunun
kabulü ile, Ankara 16. İş Mahkemesinin görevsizlik kararının kaldırılmasına
karar vermek gerekmiştir.
SONUÇ : Davanın
çözümünde ADLİ YARGININ görevli olduğuna, bu nedenle Ankara 15. İdare
Mahkemesince yapılan BAŞVURUNUN KABULÜ ile, Ankara 16. İş Mahkemesinin
07.05.2013 gün, E:2011/909, K:2013/306 sayılı GÖREVSİZLİK KARARININ
KALDIRILMASINA, 5.5.2014 gününde OY BİRLİĞİ İLE KESİN OLARAK karar verildi.
—— • ——
Uyuşmazlık Mahkemesi
Başkanlığından:
14-ESAS NO : 2014/507
KARAR NO: 2014/548
KARAR TR : 05.05.2014
(Hukuk Bölümü)
ÖZET: 10'uncu Tanker
Üs Komutanlığı İstihdam Destek Grup Komutanlığı Bakım Tabur Komutanlığı’nda
Teknik Hizmetler Sınıfında Elektrik Teknikeri unvanıyla görev yapan davacının, ek özel hizmet
tazminatı ödenmesi yolundaki başvurusunun reddine ilişkin işlemin iptali
ile ödenmeyen ek özel hizmet tazminatının yasal faiziyle birlikte tazmini
istemiyle açtığı davanın, GENEL İDARİ YARGI YERİNDE çözümlenmesi gerektiği
hk.
K A R A R
Davacı : A.D.
Davalı :
Milli Savunma Bakanlığı
Vekili : Av.G.M.
( İdari Yargıda)
O L A Y : Davacı
dava dilekçesinde özetle; 20 Aralık 2002 tarihinden itibaren 10’uncu Tanker
Üs Komutanlığı Destek Grup Komutanlığı İstihdam Bakım Tabur Komutanlığı’nda
657 sayılı Devlet Memurları Kanunu’na tabi teknik hizmetler sınıfında
elektrik teknikeri olarak görev yaptığını; görev yerinin kapsam olarak
10’uncu Tanker Üs Komutanlığı içerisindeki birlikler ile bağlısı olan 210
Taşınabilir Radar Mevzi Komutanlığı ve Yumurtalık Dolum Tesis Hizmet
Muhafız Takım Komutanlığı olduğunu, daha önce ek özel hizmet tazminatı
ödendiği halde 2008 yılı Ekim ayından itibaren bu
tazminatın kesildiğini, bunun sebebinin bildirilmesi ve mağduriyetinin
giderilmesi için 05.04.2010 tarihinde dilekçe ile başvuru yaptığını, ancak
07.04.2010 tarihli cevabi yazı ile taleplerinin reddedildiğini belirterek,
10’uncu Tanker Üs Komutanlığının 07 Nisan 2010 gün ve PER:1360-5548-10
sayılı yazısına istinaden Ek Özel Hizmet Tazminatı ödenmemesi işleminin
iptali, 2008 yılı 4'üncü dönemden bu yana ödenmeyen Ek Özel Hizmet
Tazminatının yasal faiziyle birlikte tarafına ödenmesi istemiyle Askeri Yüksek İdare
Mahkemesinde dava açmıştır.
ASKERİ YÜKSEK İDARE MAHKEMESİ İKİNCİ DAİRESİ: 22.09.2010 gün ve E:2010/646, K:2010/978 sayılı kararında “…
Anayasanın, Askeri Yüksek idare Mahkemesinin görevleri, üyelerinin seçimi
ve özlük hakları, kuruluşu, işleyişi ile yargılama usullerine ilişkin 157 nci
maddesinde "Askeri Yüksek İdare Mahkemesi, askeri olmayan makamlarca
tesis edilmiş olsa bile, asker kişileri ilgilendiren ve askeri hizmete
ilişkin idari işlem ve eylemlerden doğan uyuşmazlıkların yargı denetimi
yapan ilk ve son derece mahkemesidir. Ancak askerlik yükümlülüğünden doğan
uyuşmazlıklarda ilgilinin asker kişi olması şartı aranmaz" hükmü
bulunmaktadır.
Askeri Yüksek idare
Mahkemesinin görevlerini belirleyen, 1602 sayılı Askeri Yüksek idare
Mahkemesi Kanununun 2508 sayılı Kanunla değişik 20 nci maddesinde,
"Askeri Yüksek İdare Mahkemesi Türk Milleti adına askeri olmayan
makamlarca tesis edilmiş olsa' bile, asker kişileri ilgilendiren ve askeri
hizmete ilişkin idari işlem ve eylemlerden doğan uyuşmazlıkların ilk ve son
derece mahkemesi olarak yargı denetimini ve diğer kanunlarda gösterilen
görevleri yapar. Ancak, askerlik yükümlülüğünden doğan uyuşmazlıklarda,
ilgilinin asker kişi olması şartı aranmaz. Bu kanunun uygulanmasında asker
kişiden maksat, Türk Silahlı Kuvvetlerinde görevli bulunan veya hizmetten
ayrılmış olan subay, askeri memur, astsubay, askeri öğrenci, uzman çavuş,
uzman jandarma çavuş, erbaş ve erler ile sivil memurlardır" hükmü,
aynı kanunun idari davalar ve yargı yetkisinin sınırı başlığı taşıyan 21
nci maddesinde de, 20 nci madde de belirtilen kişileri ilgilendiren ve
askeri hizmete ilişkin idari işlemi ve eylemden dolayı açılacak iptal ve
tam yargı davalarının doğrudan doğruya ve kesin olarak Askeri Yüksek idare
Mahkemesinde çözümlenip karar bağlanacağı hükmünün yer almaktadır.
Anayasanın ve 1602
sayılı Kanunun bu hükümleri karşısında bir davaya Askeri Yüksek idare
Mahkemesinde bakılabilmesi için;
1. İdari işlemin bir
asker kişi göz önünde tutularak tesis edilmesi veya idari eylemin bir asker
kişiye yönelmiş olması, yahut uyuşmazlığın askerlik yükümlülüğünden doğmuş
olması,
2. Dava konusu idari
işlem ve eylemin askeri hizmete ilişkin bulunması şartlarının birlikte
gerçekleşmiş olmasının gerekir.
10.’uncu Tanker Üs
K.lığı İs.Bk.Tb.K.lığında teknik hizmetler sınıfında elektrojen teknisyeni
sivil memur olarak görev yapmakta olan davacının asker şahıs olduğu
hususunda herhangi bir tereddüt bulunmadığı, burada dava konusu işlemin
askeri hizmete ilişkin olup olmadığıdır.
Kuruluş Kanunu
gerekçesinde de belirtildiği üzere, asker kişinin statü bakımından farklı
konumu, askeri hizmetin kendine özgü kurallarla yürütülmesi ve bu nedenle
asker kişiyi ilgilendiren, askeri hizmete ilişkin idari işlemlerin hukuka
uygunluk denetiminin, söz konusu statü farklılığını ve askerlik mesleğinin
değişik yapı ve koşullarını bilen, bu koşulların içinde yaşayan uzman bir
kuruluş tarafından yapılmasının amaçlandığı, Anayasada ve Mahkemenin
kuruluş kanununda asker kişileri ilgilendiren ve askeri makamlarca tesis
edilen tüm işlemler değil de yalnızca askeri hizmete ilişkin olanlardan söz
edilmesinin anlamlı olduğu, konuya bu açıdan yaklaşıldığında, Devlet
Memurları Kanununda statüleri belirlenmiş olan personel hakkında Türk
Silahlı Kuvvetlerinde görevli olsalar bile askeri hizmete ilişkin işlem
tesisinin istisnai ve oldukça sınırlı sayıda olduğu sonucuna varılacağı;
çünkü, Türk Silahlı Kuvvetleri mensuplarının statülerini belirleyen 926
sayılı Kanunun kapsamını belirleyen 1. maddesinde bu kanunun subaylar,
astsubaylar, Harp Okulları, Fakülteler, Yüksek Okullar ve Astsubay
Okullarında öğrenim yapan öğrenciler hakkında uygulanacağını, TSK'nde
görevli sivil kişilerin KENDİ ÖZEL KANUNLARINA TABİ OLDUKLARINI açıklıkla
belirtmektedir.
Türk Silahlı
Kuvvetlerinin, askeri hizmetin ve askerlerin tanımını yapan, hizmetin
yürütülme koşullarını tüm mesleklerden farklı bir konumda düzenleyen,
askerlere özgü disiplin ve hiyerarşi esaslarını saptayan 211 Sayılı Türk
Silahlı Kuvvetleri iç Hizmet Kanununun 1, 2 ve 3 ncü maddelerinin de keza
sivil memurları kapsam dışı bıraktığı, bu nedenledir ki, sivil memurlar
hakkındaki idari işlemlerin istisna olarak "askeri hizmete
ilişkinlik" vasfı taşırlar.
Keza, 657 sayılı
Devlet Memurları Kanunu'nun TSK'nde görevli memurlara uygulanmayacak
maddeleri belirleyen 232 nci maddesi bu kapsamda yalnızca çalışma saatleri
hakkındaki 99 ncu, günlük çalışma saatlerinin tespiti hakkındaki 100 üncü,
günün 24 saatinde devamlılık gösteren hizmette çalışma saat ve usulünün
tespiti hakkındaki 101 nci, fazla çalışma ücreti hakkındaki 178 nci ve
görevden uzaklaştırmaya yetkilileri belirleyen 318 nci maddelerini saydığı,
davaya konu uyuşmazlığa ilişkin herhangi bir ayrık hüküm içermemektedir.
Öğretide ve
Uyuşmazlık Mahkemesi ile AYİM içtihatlarında genel kabul gören görüşe göre;
idari işlemin görevli yargı yerinin tespiti yönünden "askeri hizmete
ilişkin" olup olmadığının saptanabilmesi için işlemin konusuna
bakılmasının gerektiği, eğer idari işlem askeri gereklere, askeri usul ve
yönteme ve askeri hizmete göre tesis edilmiş ise, bu işlemin askeri hizmete
ilişkin bulunduğu, daha açık bir ifadeyle, askeri hizmete ilişkin idari
işlemlerin; idarece bir asker kişinin askeri yeterlik ve yetenekleri, tutum
ve davranışları, askeri geçmişi, asker kişi olmaktan kaynaklanan hak ve
ödevleri, askerlik hizmetinin amacı, askeri görev yerlerinin özellikleri,
askeri kural gerek ve gelenekler göz önünde tutularak değerlendirilmesi
sonucunda tesis edilen işlemlerdir.
Bu kapsamda bir
işlem Askeri makamlarca asker şahıslar hakkında tesis edilmiş olsa bile, bu
işlemin Askeri makamlar dışındaki bir başka kamu kurum ya da kuruluşunca
kendi personeli hakkında tesis edilmiş olan işlemden nitelik yönünden
herhangi bir farkı bulunmuyorsa, bu işlem Askeri hizmete ilişkin bir işlem
olmayıp, bu işleme ilişkin davaların görüm ve çözüm yerinin de AYİM değil
genel idari yargı yeri olmasının gerektiği, başka bir anlatımla bir idari
işlemin askeri hizmete ilişkin olabilmesi ve yargısal denetiminin AYİM'de
yapılabilmesi için, işlemin yargısal denetiminde askerlik mesleğinin
gereklerini yakından bilmenin önem taşımasının gerektiği, açılan iptal
davasında, asker kişi hakkında tesis edilen işlemden doğan dava ve onun
çözümüyle varılacak sonuç ile, aynı durumdaki sivil kişi hakkında aynı
işlemden doğan dava ve onun çözümüyle varılacak sonucun farklı olmaması
halinde davanın çözüm yerinin AYİM değil Genel İdari Yargıdır…” şeklindeki
gerekçe ile davanın görev yönünden reddine karar vermiş, bu karar
kesinleşmiştir.
Davacı aynı istemle bu kez genel idari yargı yerinde
dava açmıştır.
ADANA 1. İDARE MAHKEMESİ;
09.09.2011 gün ve E:2010/1635 K:2011/1415 sayılı kararında “… 1602 sayılı
Yasa'ya göre asker kişi sayılan sivil memura özel hizmet tazminatının
ödenmemesi işleminden; bir başka deyişle, asker kişinin özlük haklarından
doğan davada "askeri hizmete ilişkin bulunma" koşulunun da
gerçekleşmiş bulunması karşısında, uyuşmazlığa konu edilen davanın görüm ve
çözümünde Askeri Yüksek İdare Mahkemesi'nin görevli olduğu kanaat ve
sonucuna varıldığı…” gerekçesiyle; 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü
Kanununun 15/1-a maddesi uyarınca davanın görev yönünden reddine karar vermiştir.
Bu karar davacı tarafından
temyiz edilmiştir.
DANIŞTAY 2. DAİRESİ: 24.04.2013 gün ve E:2011/ 11874 K:2013/2500 sayı
ile, görülmekte olan davada Askeri Yüksek
idare Mahkemesi'nin görevli olduğu sonucuna ulaşan İdare Mahkemesi'nce,
2247 sayılı Yasa'nın 19. maddesi uyarınca, görevli mahkemenin belirlenmesi
için Uyuşmazlık Mahkemesine başvurulması gerekirken, davanın görev yönünden
reddi yolunda karar verilmesinde, 2247 sayılı Uyuşmazlık Mahkemesinin
Kuruluş ve İşleyişi Hakkında Kanun'a uyarlık bulunmadığı gerekçesiyle;
davacının temyiz isteminin kabulü ile Adana 1. idare Mahkemesi'nce verilen
09.09.2011 gün ve E:2010/1635 K:2011/1415 sayılı kararın, 2577 sayılı İdari
Yargılama Usulü Kanunu'nun 49. maddesinin 1/c fıkrası uyarınca bozulmasına,
görevli yargı merciinin belirlenmesi için Uyuşmazlık Mahkemesine
gönderilmek üzere dosyanın anılan Mahkemeye gönderilmesine karar vermiştir.
ADANA 1. İDARE MAHKEMESİ: 22.01.2014
gün ve E:2013/1384 sayılı gönderme kararında “…Davacının 1602 sayılı
Yasanın 20. maddesinde sayılan asker kişilerden olduğu ve bu nedenle dava
konusu işlemin asker kişiyi ilgilendirdiğinin tartışmasızdır.
Dava konusu işlemin askeri hizmete
ilişkin olup olmadığına gelince; 926 sayılı Türk Silahlı Kuvvetleri Personel
Kanunu'nun "Kapsam" başlıklı 1. maddesinin ikinci fıkrasına göre
sivil memurlar kendi özel kanununa tabi bulunmakta olup; uyuşmazlığın 657
sayılı Devlet Memurları Kanunu'nun zam ve tazminatlara ilişkin 152.
maddesinin “ÖZEL HİZMET TAZMİNATI” başlıklı II/A. bendinin davacıya
uygulanmasına ilişkin işlemden doğmuş bulunmaktadır.
657 sayılı Yasa'nın 152. maddesinin
ll. bendine göre "tazminatlar": görevin önem, sorumluluk ve
niteliği, görev yerinin özelliği, hizmet süresi, kadro ünvan ve derecesi ve
eğitim seviyesi gibi hususlar göz önüne alınarak bu Kanunda belirtilen
Devlet memuru aylığının (ek gösterge dahil) brüt tutarı esas alınarak
maddede belirtilen oranlarda ödenen parasal haklardan olup; aynı Yasa maddesinin
"Ortak Hükümler" başlıklı III. bendinin değişik üçüncü fıkrasında,
"Bu zam ve tazminatlara hak kazanmada ve bunların ödenmesinde
aylıklara ilişkin hükümler uygulanır..." denildiğinden, bu parasal
hakların 1602 sayılı Yasa'nın değişik 22. maddesinde Birinci Dairenin
görevleri arasında sayılan "aylık" kavramının kapsamına
girdiğinin kabulü gerekmektedir.
Bu durumda, 1602 sayılı Yasa'ya göre
asker kişi sayılan sivil memura özel hizmet tazminatının ödenmemesi
işleminden; bir başka deyişle, asker kişinin özlük haklarından doğan davada
"askeri hizmete ilişkin bulunma" koşulunun da gerçekleşmiş
bulunması karşısında, uyuşmazlığa konu edilen davanın görüm ve çözümünde
Askeri Yüksek İdare Mahkemesi'nin görevli olduğu kanaat ve sonucuna
varıldığı…” gerekçesiyle; görevli mahkemenin belirlenmesi için 2247 sayılı
Uyuşmazlık Mahkemesinin Kuruluş ve İşleyişi Hakkında Kanunun 19. maddesi
uyarınca dava dosyasının Uyuşmazlık Mahkemesine gönderilmesine, Uyuşmazlık
Mahkemesince bir karar verilinceye kadar yargılamanın ertelenmesine karar
vermiştir.
İNCELEME VE GEREKÇE :
Uyuşmazlık Mahkemesi Hukuk Bölümü’nün, Serdar
ÖZGÜLDÜR’ün Başkanlığında, Üyeler: Eyüp Sabri BAYDAR, Ali ÇOLAK, Sıddık
YILDIZ, Nurdane TOPUZ, Ayhan Akarsu ve Mehmet AKBULUT’un katılımlarıyla
yapılan 05.05.2014 günlü toplantısında:
l-İLK
İNCELEME:Dosya üzerinde 2247 sayılı Yasa’nın 27. maddesi uyarınca yapılan
incelemeye göre; İdare Mahkemesince, idari yargı dosyası ile birlikte
Askeri Yüksek İdare Mahkemesinin dosyası da gönderilmek suretiyle 2247
sayılı Yasa’nın 19. maddesinde öngörülen şekilde başvurulduğu ve usule
ilişkin herhangi bir noksanlık bulunmadığı anlaşıldığından, adli ve idari
yargı yerleri arasında doğan görev uyuşmazlığının esasının incelenmesine oy
birliği ile karar verildi.
II-ESASIN İNCELENMESİ: Raportör-Hakim Filiz BUDAK’ın,
davanın çözümünde genel idari yargı yerinin görevli olduğu yolundaki raporu
ile dosyadaki belgeler okunduktan; ilgili Başsavcılarca görevlendirilen
Danıştay Savcısı Mehmet Ali GÜMÜŞ’ün davada genel idari yargı yerinin
görevli olduğu yolundaki sözlü, AYİM Savcısı Nihat POLAT davada genel idari
yargı yerinin görevli olduğu yolundaki sözlü ve yazılı açıklamaları da
dinlendikten sonra GEREĞİ GÖRÜŞÜLÜP DÜŞÜNÜLDÜ:
Dava, 10'uncu Tanker
Üs Komutanlığı İstihdam Destek Grup Komutanlığı Bakım Tabur Komutanlığı’nda
Teknik Hizmetler Sınıfında Elektrik Teknikeri unvanıyla görev yapan davacının, ek özel hizmet
tazminatı ödenmesi yolundaki başvurusunun reddine ilişkin işlemin iptali
ile ödenmeyen ek özel hizmet tazminatının yasal faiziyle birlikte tazmini
istemiyle açılmıştır.
Anayasa’nın
157. maddesinde, Askeri Yüksek İdare Mahkemesi’nin, askeri olmayan
makamlarca tesis edilmiş olsa bile, asker kişileri ilgilendiren ve askeri
hizmete ilişkin idari işlem ve eylemlerden doğan uyuşmazlıkların yargı
denetimini yapan ilk ve son derece mahkemesi olduğu; ancak, askerlik
yükümlülüğünden doğan uyuşmazlıklarda ilgilinin asker kişi olması şartının
aranmayacağı belirtilmiş;
1602
sayılı Askeri Yüksek İdare Mahkemesi Kanunu’nun 25.12.1981 tarih ve 2568
sayılı Yasa ile değişik 20. maddesinin birinci fıkrasında, “Askeri Yüksek
İdare Mahkemesi Türk Milleti adına; askeri olmayan makamlarca tesis edilmiş
olsa bile, asker kişileri ilgilendiren ve askeri hizmete ilişkin idari
işlem ve eylemlerden doğan uyuşmazlıkların ilk ve son derece mahkemesi
olarak yargı denetimini ve diğer kanunlarda gösterilen, görevleri yapar.
Ancak, askerlik yükümlülüğünden doğan uyuşmazlıklarda; ilgilinin asker kişi
olması şartı aranmaz” denilmiştir.
Buna
göre, Askeri Yüksek İdare Mahkemesi’nin bir davaya bakabilmesi için dava
konusu idari işlem veya eylemin “asker kişiyi ilgilendirmesi” ve “askeri
hizmete ilişkin bulunması” koşullarının birlikte gerçekleşmesi gerekmektedir.
1602
sayılı Yasa’nın değişik 20. maddesinde, Türk Silahlı Kuvvetlerinde görevli
bulunan veya hizmetten ayrılmış olan subay, askeri memur, astsubay, askeri
öğrenci, uzman çavuş, uzman jandarma çavuş, erbaş ve erler ile sivil
memurlar asker kişi sayılmaktadır.
Davacının
1602 sayılı Yasa’nın 20. maddesinde sayılan asker kişilerden olduğu ve bu
nedenle dava konusu işlemin asker kişiyi ilgilendirdiği tartışmasızdır.
Dava
konusu işlemin askeri hizmete ilişkin olup olmadığına gelince:
İdari işlemin, görevli yargı yerinin tespiti yönünden
“askeri hizmete ilişkin” olup olmadığının saptanabilmesi için işlemin
konusuna bakılması gerekmektedir. Eğer idari işlem askeri gereklere, askeri
usul ve yönteme ve askeri hizmete göre tesis edilmiş ise, bu işlemin askeri
hizmete ilişkin olduğu kabul edilmelidir. Daha açık bir ifadeyle, askeri
hizmete ilişkin idari işlemler; idarenin bir asker kişinin askeri yeterlik
ve yeteneklerinin, tutum ve davranışlarının, askeri geçmişinin, asker kişi
olmaktan kaynaklanan hak ve ödevlerinin; askerlik hizmetinin amacı, askeri
görev yerlerinin özellikleri, askeri kural ve gerekler göz önünde tutularak
değerlendirilmesi sonucunda tesis edilen işlemlerdir. İşlem, askeri olmayan
bir makam tarafından tesis edilmiş olsa bile durum değişmemekte menfaati
ihlal edilen asker kişinin açtığı davanın Askeri Yüksek İdare Mahkemesi’nde
görülmesi gerekmektedir.
657 sayılı Devlet Memurları Kanununun 152 nci
maddesinde;
“…
II. Tazminatlar:
A - ÖZEL HİZMET TAZMİNATI:
…
c) Teknik Hizmetler sınıfına dahil kadrolarda görev
yapanlardan…
Teknik Hizmetler Sınıfına dahil kadrolarda bulunan
personelden açık çalışma mahallerinde fiilen çalışanlara, bulundukları
kadrolar esas alınmak suretiyle, çalışılan her gün için belirlenecek
oranlarda ve üçer aylık dönemler itibariyle toplam 60 puanı aşmayacak
şekilde, dönem sonlarında ödenmek üzere ek özel hizmet tazminatı
verilebilir.
…”
III -Ortak Hükümler:
Bu zam ve tazminatların hangi işi yapanlara ve hangi
görevlerde bulunanlara ödeneceği, miktarları, ödeme usul ve esasları ilgili
kurumların yazılı isteği ve Devlet Personel Başkanlığının görüşü üzerine
Maliye Bakanlığınca bütün kurumları kapsayacak şekilde ve 154 'üncü madde
uyarınca katsayının Bakanlar Kurulunca değiştirilmesi durumu hariç yılda
bir defa olmak üzere hazırlanır ve Bakanlar Kurulu Kararı ile yürürlüğe konulur..."
hükmüne yer verilmiştir.
657 sayılı Devlet Memurları Kanununun 152 nci maddesine
göre "Devlet Memurlarına Ödenecek Zam ve Tazminatlara ilişkin
Karar"ın Bakanlar Kurulu'nca 17.04.2006 tarihinde 2006/10344 sayılı
kararla kararlaştırılarak 05.05.2006 gün ve 26159 sayılı Resmi Gazetede
yayımlanarak yürürlüğe girdiği ve bahse konu Bakanlar Kurulu Kararına ekli
II sayılı cetvelin E(Teknik Hizmetler) bölümünün 6 ncı maddesinin:"
Teknik Hizmetler Sınıfına ait kadrolarda bulunan personelden; büro, atölye,
ısı santralı, laboratuar, tesis (sosyal tesisler dahil), işletme, fabrika
ve hizmet binaları dışında olmak şartıyla arazi, şantiye, inşaat, baraj,
park, bahçe, maden, açık alanlarda kurulu tarım ve hayvancılık uygulama
birimleri ve yol gibi açık çalışma mahallerinde fiilen çalışanlara
(belirtilen mahallerde yapılan kontrollük hizmetleri dahil), çalışılan her
gün için aşağıda gösterilen oranlarda ayrıca özel hizmet tazminatı ödenir.
Faal durumdaki hizmet binalarının tadilat, bakım ve onarımı işleri açık
çalışma mahalli kapsamında değerlendirilmez.
a) 1/a, b ve c sıralarında sayılanlara...............
3,0
b) 1/d sırası ile 2 nci sırada sayılanlara.......... 2,0
c) 3 ve 4 üncü sıralarda sayılanlara................ 1,2
Bu ek özel hizmet tazminatının ödenmesinde ilgililerin
kadroları esas alınır.
Tazminatın kimlere ödeneceği; iş programları ve çalışma
mahallerinin özellikleri dikkate alınarak, üçer aylık dönemler itibarıyla
ilgili birim amirlerince belirlenir. Ödemeler görevin filen yerine getirilmesinden
sonra üçer aylık dönem sonlarında yapılır. Ancak, bu şekilde ödenecek ek
özel hizmet tazminat toplamı üçer aylık dönemler itibarıyla,
a) 1/a, b ve c sıralarında sayılanlara............... 60
b) 1/d sırası ile 2 nci sırada sayılanlara........... 40
c) 3 ve 4 üncü sıralarda sayılanlara................. 24
oranlarını aşamaz."
şeklinde düzenlenmiş olduğu anlaşılmıştır.
Devlet Memurları Kanunu Genel Tebliği (Seri No: 160)'nın
C-II Sayılı Cetvele İlişkin Açıklamalar Başlıklı 6 ncı maddesinde; "II
sayılı Cetvelin (E) Teknik Hizmetler Bölümünün 6 ncı sırasında, Teknik
Hizmetler Sınıfına ait kadrolarda bulunan personelden; büro, atölye, ısı
santralı, laboratuar, tesis (sosyal tesisler dahil), işletme, fabrika ve
hizmet binaları dışında olmak şartıyla arazi, şantiye, inşaat, baraj, park,
bahçe, maden, açık alanlarda kurulu tarım ve hayvancılık uygulama birimleri
ve yol gibi açık çalışma mahallerinde fiilen çalışanlara (belirtilen
mahallerde yapılan kontrollük hizmetleri dahil), çalışılan her gün için %3,
%2 ve %1,2 oranlarında ek özel hizmet tazminatı ödeneceği; bu şekilde
ödenecek ek özel hizmet tazminatı toplamının üçer aylık dönemler itibarıyla
%60, %40 ve %24 oranlarını aşamayacağı, bu ilave tazminatın kimlere
ödeneceğinin ise iş programları ve çalışma mahallerinin özellikleri dikkate
alınarak, üçer aylık dönemler halinde, ilgili birim amirlerince
belirleneceği ve ödemelerin görevin fiilen yerine getirilmesinden sonra
üçer aylık dönem sonlarında yapılacağı hükme bağlanmıştır.
Uyuşmazlığa ilişkin mevzuat hükümleri ile somut olay ile
birlikte irdelendiğinde, dava konusu olayda, davacının 10'uncu Tanker Üs Komutanlığı Destek Grup Komutanlığı İstihkam
Bakım Tabur Komutanlığında 657 sayılı Devlet Memurları Kanununa tabi Teknik
Hizmetler Sınıfında Elektrik Teknikeri unvanı ile görev yaptığı; büronun/hizmet
binasının dışında, açık çalışma mahallerinde fiilen çalışması nedeniyle, 657 sayılı Devlet Memurları Kanununun 152. maddesine göre
Devlet memurlarına ödenecek Zam ve Tazminatlara ilişkin Bakanlar Kurulunca
17.04.2006 tarihinde 2006/10344 sayılı kararla, kararlaştırılıp 05.05.2006
gün ve 26159 sayılı Resmi Gazetede yayınlanarak yürürlüğe giren Bakanlar
Kurulu kararına Ekli ll sayılı cetvelin 6 ncı maddesi kapsamında kendisine
ek özel hizmet tazminatı ödenmesi istemiyle yaptığı başvuru üzerine davalı
idarece işlem tesis edilirken ve devamında açılan davanın yargısal denetimi
sırasında askeri kural ve gerekler yönünden bir değerlendirme yapılması
gerekmeyeceği gözetildiğinde dava konusu işlemin askeri hizmete ilişkin
bulunduğundan söz etmek olanaksızdır.
Belirtilen
duruma göre ve olayda Anayasa’nın 157. ve 1602 sayılı Yasanın 20.
maddelerinde öngörülen “asker kişiyi ilgilendirme” ve “askeri hizmete
ilişkin bulunma” koşulları birlikte gerçekleşmediğinden, davanın görüm ve
çözümünde genel idari yargı yeri görevli bulunmaktadır.
Açıklanan
nedenlerle, Adana 1. İdare Mahkemesinin 22.01.2014 gün ve E:2013/1384 sayılı başvurusunun reddi gerekmiştir.
SONUÇ :
Davanın çözümünde GENEL İDARİ YARGININ görevli olduğuna, bu nedenle Adana
1. İdare Mahkemesinin 22.01.2014 gün ve E:2013/1384 sayılı BAŞVURUSUNUN REDDİNE, 05.05.2014 gününde OYBİRLİĞİ
İLE KESİN OLARAK karar verildi.
—— • ——
Uyuşmazlık Mahkemesi
Başkanlığından:
15-ESAS NO : 2014/511
KARAR NO: 2014/551
KARAR TR : 05.05.2014
(Hukuk Bölümü)
ÖZET : Tazminat istemiyle
gerçek kişi aleyhine açılan davanın, özel hukuk hükümleri çerçevesinde
görüm ve çözümünde ADLİ YARGI YERİNİN görevli olduğu hk.
K A R A R
Davacı : Dr. A.U.
Davalı : Av. D.A.Ö.
Vekili : Av. G.Ö.
O L A Y
: Davacı dava dilekçesinde,
"Sosyal Sigortalar Kurumu Başkanlığı Vekili" sıfatı ile davalı
Av. D.A.Ö.’ın, 17.04.2003 tarihinde kendisine karşı Adana Nöbetçi Asliye
Hukuk Mahkemesi'nde bir tazminat davası açmış olduğunu; davalının,
yetkisini kanunlardan almadan, yetkisiz temsil ile açtığı bu dava ile,
kendisini maddi ve manevi "zarara" uğrattığını; bir kamu gücüne
sahip olarak Avukatın bu davayı açtığını, Mahkemenin de davayı usulsüz
olarak halen sürdürdüğünü; davalı Avukatın yetkisini hukuki bir kurumdan
almadığını, çünkü; adıgeçenin Sosyal Sigortalar Kurumu Başkanlığı Vekili
olarak davayı açtığını, bu Kurumun 616 Sayılı K.H.K ile kurulduğunu,
yetkileri ve örgütlenmesinin bu K.H.K. ile belirlendiğini; 616 Sayılı
K.H.K.nın Anayasa Mahkemesi'nin 31.10.2000 Gün ve 2000/65 Esas, 2000/38
Karar sayılı kararı ile iptal edildiğini, hükmün 10.11.2001 tarihinde
yürürlüğe girdiğini, bu arada yeni bir yasal düzenleme yapılmadığını,
fiilen varlığını sürdüren kurumun hukuksal olarak boşlukta kaldığını; iptal
kararlarının geriye yürümeyeceğini; Anayasa Mahkemesinin, (1 yıl) yasal
düzenleme için Yasama Organına olanak tanıdığını; hükmün, yeni bir yasal
düzenleme yapılmadan 10.11.2001 tarihinde yürürlüğe girdiğini ve S.S.K.
Başkanlığı Kurumunun hukuken yetkisiz hale geldiğini; bu hukuksal durumun;
4958 Sayılı Sosyal Sigortalar Kurumu Kanununun 6.8.2003 tarihinde 25191
Sayılı Resmi Gazetede yayınlanması ile sona ermiş olduğunu; özetle, Sosyal
Sigortalar Kurumu Başkanlığının, 10.Kasım.2001 ile 6.Ağustos.2003 tarihleri
arasında hukuki olarak yetkisiz olduğunu; vekili olan Av.D.A.Ö.’ın da
yetkisiz olduğunu; davalı Avukatın, yetkisiz bir temsil ile kendisine (Dr.
A.U.'a) bu hukuksal boşluk içerisinde 17.04.2003 Tarihinde haksız bir hukuk
davası açarak kendisini maddi ve manevi zarara uğrattığını; bu davayı
açarken de Dr.A.U.için aynı konuda 2002/423 Esas Sayılı bir ceza davasının
devam ettiğini gözetmediğini; C.M.K.nun 365.maddesine göre bu davada
zararların tazmini istenebilecek iken, bunun yapılmadığını, ayrı bir hukuk
davasını, dava açma süresini de geçirerek açmasının da avukatın yetkisiz
temsilci olması dışında bir adalet aR.ışı iyi niyetinde olmadığının
göstergesi olduğunu; bu davanın, Av. D.A.Ö.'a karşı bir şahsi dava
olduğunu; adıgeçenin, açtığı davayı kurumun isteği ile açtığını ve sorumlu
olamayacağını ile süremeyeceğini, konum olarak K.H.K.nın iptali sonucu
hukuki fiil ehliyeti olmayan bir kurumun mümessili olarak kendisine verilen
temsilci görevinin de hukuki dayanağının olmadığını bileceğini; avukatın
"hukuka uygunluk ölçüsüne bağlı kalmak zorunda olduğunu, kanunlara
uygun çalışması gerektiğini, kendisine icazet verilmiş olsa dahi, bu
icazetin hukuka aykırılığını bilmesine rağmen, hukuka aykırılığı
temsilcisine bildirmemiş olduğunu; dava konusunda temsilcisine hukuki
olarak uyarıda da bulunmadığından mesleğini savsakladığını ifade ederek;
davalının, kendisini açıkça ve toplumda küçük düşürücü bir şekilde yıllar
süren bir ağır elem ve manevi çöküntüye uğratarak zarara" neden
olduğundan bahisle; maddi tazminat hakkı saklı kalmak suretiyle 10.000 TL
manevi tazminata hükmedilmesi istemiyle 11.4.2013 tarihinde adli yargı
yerinde dava açmıştır.
ADANA
4.ASLİYE HUKUK MAHKEMESİ:18.9.2013 gün ve E:2013/229, K:2013/693 sayı ile,
davacı tarafça, SSK vekili sıfatı ile davalının kendisine yönelik olarak
17/04/2003 tarihinde Adana nöbetçi asliye hukuk mahkemesinde tazminat
davası açtığı, davayı açan kişinin yetkisini kanunlardan almadan yetkisiz
temsil ile kendisine maddi ve manevi zarar verdiği, mahkemenin davayı usulsüz
olarak sürdürdüğü iddiası ile manevi tazminat talebinde bulunulduğu; davalı
vekilince Adana 2. asliye hukuk 2003/453 E. sayılı dosya ile açılan
tazminat davasının, 13/08/1993 tarihinden bu yana SGK da (önceki adı ile
SSK) avukat olarak görev yapan davalı tarafından görevi kapsamında
açıldığından İYUK 2/b maddesine göre davanın idare mahkemesinde görülmesi
gerektiği savunmasında bulunulmuş olduğu; husumet itirazı ile esas yönünden
de iddiaların reddedilmiş olduğu; tarafların dilekçe ve ekleri niteliğindeki
delillerinin değerlendirildiği, çekişmenin niteliği, tarafların sıfatı
gözetildiğinde savunma gibi, SGK (SSK) avukatı olarak görev yapan davalının
kurumunca verilen yetki ve görev kapsamında davacıya yönelik davayı açması
karşısında, davacının bundan dolayı maddi ve manevi zarar görme iddiasını
ve talebini, davalının görevli olduğu kuruma yönelik olarak idari yargıda
dava açma yolu ile öne sürme hakkı ve imkanı bulunduğundan, mahkemelerinin
çekişmede görevli olmadığı, davanın idari yargı yerinde görülmesi
gerektiğinden bahisle dava dilekçesinin reddine karar vermiş, bu karar
temyiz edilmeksizin kesinleşmiştir.
Davacı
bu defa, davalı Avukatın kendisine karşı 17.04.2003 tarihindeki temsil
yetkisinin hukuken geçersizliğinin tespiti ve açtığı Adana 2. Asliye Hukuk
Mahkemesinin 2003/453 Esas nolu davasındaki şahsi hakaret ve suçlamalar
nedeni ile 10,00 TL maddi zarar saklı olmak üzere manevi tazminat istemiyle
idari yargı yerinde dava açmıştır.
ADANA
1.İDARE MAHKEMESİ:9.1.2014 gün ve E:2013/2080 sayı ile, 2576 sayılı Bölge
İdare Mahkemeleri, İdare Mahkemeleri ve Vergi Mahkemelerinin Kuruluşu ve
Görevleri Hakkında Kanun’un “İdare Mahkemelerinin Görevleri” başlıklı
değişik 5. maddesinde; “1- İdare Mahkemeleri, Vergi Mahkemelerinin görevine
giren davalarla ilk derecede Danıştay’da çözümlenecek olanlar dışındaki, a)
İptal davalarını, b) Tam yargı davalarını, c) Tahkim yolu öngörülen imtiyaz
şartlaşma ve sözleşmelerinden doğan uyuşmazlıklar hariç, kamu
hizmetlerinden birinin yürütülmesi için yapılan idari sözleşmelerinden
dolayı taraflar arasında çıkan uyuşmazlıklara ilişkin davaları, d) Diğer
kanunlarla verilen işleri çözümler. 2-Özel Kanunlarda Danıştay’ın görevli
olduğu belirtilen ve İdari Yargılama Usulü Kanunu ile İdare Mahkemelerinin
görevli kılınmış bulunduğu davaları çözümler.” hükmüne yer verildiği; 2577
sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu’nun “İdari Dava Türleri ve İdari Yargı
Yetkisinin Sınırı” başlıklı 2. maddesinin 1. fıkrasında idari dava
türlerinin; idari işlemler hakkında yetki, şekil, sebep, konu ve maksat
yönlerinden biri ile hukuka aykırı olduklarından dolayı iptalleri için
menfaatleri ihlal edilenler tarafından açılan iptal davaları, idari eylem
ve işlemlerden dolayı kişisel hakları muhtel olanlar tarafından açılan tam
yargı davaları, tahkim yolu öngörülen imtiyaz şartlaşma ve sözleşmelerinden
doğan uyuşmazlıklar hariç, kamu hizmetlerinden birinin yürütülmesi için
yapılan her türlü idari sözleşmelerden dolayı taraflar arasında çıkan
uyuşmazlıklara ilişkin davalar olarak sayıldığı; dosyanın incelenmesinden,
davalının Adana 2. Asliye Hukuk Mahkemesinde açtığı E:2003/453 sayılı
davadaki yaptığı suçlamalar nedeniyle 10,00 TL manevi tazminat istemiyle
Adana 2. Asliye Hukuk Mahkemesi'nde açılan davada, anılan Mahkeme'nin
18.09.2013 tarih ve E:2013/229, K:2013/693 sayılı kararı ile davanın görüm
ve çözümünde idari yargı yerinin görevli olduğundan bahisle görevsizlik
kararı verildiği, adli yargı yerince verilen görevsizlik kararı üzerine
Mahkemelerinde bakılmakta olan dayanın açıldığının anlaşıldığı; bu durumda,
davalının Adana 2. Asliye Hukuk Mahkemesinde açtığı E:2003/453 sayılı
davadaki yaptığı suçlamalar nedeniyle 10,00 TL manevi zararın tazmini
istemiyle açılan davanın adli yargı yerinde çözümlenmesi gerektiği sonucuna
ulaşılmış olduğu gerekçesiyle; 2247 Sayılı Uyuşmazlık Mahkemesi’nin Kuruluş
ve işleyişi Hakkında Kanun’un 19. maddesi uyarınca görevli yargı yerinin
belirlenmesi için dava dosyasının Uyuşmazlık Mahkemesi'ne gönderilmesine,
görev konusunda Uyuşmazlık Mahkemesi'nce bir karar verilmesine kadar
yargılamanın ertelenmesine karar vermiştir.
İNCELEME VE GEREKÇE : Uyuşmazlık Mahkemesi
Hukuk Bölümü’nün, Serdar ÖZGÜLDÜR’ün Başkanlığında, Üyeler: Eyüp Sabri
BAYDAR, Ali ÇOLAK, Sıddık YILDIZ, Nurdane TOPUZ, Ayhan AKARSU ve Mehmet
AKBULUT’un katılımlarıyla yapılan 5.5.2014 günlü toplantısında;
l-İLK
İNCELEME: Dosya üzerinde 2247 sayılı Yasa’nın 27. maddesi uyarınca yapılan
incelemeye göre; İdare Mahkemesince, 2247 sayılı Yasa’nın 19. maddesine
göre başvuruda bulunulmuş olduğu, idari yargı dosyasının Mahkemece, ekinde
adli yargı dosyası ile birlikte Uyuşmazlık Mahkemesi’ne gönderildiği ve
usule ilişkin herhangi bir noksanlık bulunmadığı anlaşıldığından görev
uyuşmazlığının esasının incelenmesine oybirliği ile karar verildi.
II-ESASIN İNCELENMESİ: Raportör-Hakim Taşkın ÇELİK’in,
davanın çözümünde adli yargının görevli olduğu yolundaki raporu ile
dosyadaki belgeler okunduktan; ilgili Başsavcılarca görevlendirilen
Yargıtay Cumhuriyet Savcısı Mehmet BAYHAN ile Danıştay Savcısı Mehmet Ali
GÜMÜŞ’ün davada adli yargının görevli olduğu yolundaki sözlü açıklamaları
da dinlendikten sonra GEREĞİ GÖRÜŞÜLÜP DÜŞÜNÜLDÜ:
Dava, Davacı tarafından, davalı Avukatın, "Sosyal
Sigortalar Kurumu Başkanlığı Vekili" sıfatı ile 17.04.2003 tarihinde
kendisine karşı, yetkisiz temsil ile Asliye Hukuk Mahkemesi'nde açtığı ve
sürdürdüğü tazminat davasından dolayı uğramış olduğu zarara karşılık, maddi
zararı saklı kalmak kaydı ile, 10.000 TL manevi tazminatın tahsili istemiyle
açılmıştır.
2577 sayılı İdari
Yargılama Usulü Kanunu’nun “İdari dava türleri ve idari yargı yetkisinin
sınırı” başlığını taşıyan 2. maddesinin birinci fıkrasında, “1. (Değişik: 10/6/1994 - 4001/1 md.) İdari
dava türleri şunlardır:
a) (İptal: Ana.Mah.nin 21/9/1995 tarih ve
E:1995/27, K:1995/47 sayılı kararı ile; Yeniden Düzenleme: 8/6/2000 -
4577/5 md.) İdarî işlemler hakkında yetki, şekil, sebep, konu ve
maksat yönlerinden biri ile hukuka aykırı olduklarından dolayı iptalleri
için menfaatleri ihlâl edilenler tarafından açılan iptal davaları,
b) İdari
eylem ve işlemlerden dolayı kişisel hakları doğrudan muhtel olanlar
tarafından açılan tam yargı davaları,
c) (Değişik: 18/12/1999-4492/6 md.)
Tahkim yolu öngörülen imtiyaz şartlaşma ve sözleşmelerinden doğan
uyuşmazlıklar hariç, kamu hizmetlerinden birinin yürütülmesi için yapılan
her türlü idari sözleşmelerden dolayı taraflar arasında çıkan
uyuşmazlıklara ilişkin davalar” hükmüne yer verilmiştir.
İdari
davalardan olan iptal ve tam yargı davalarında davalı daima idaredir. Bir
başka deyişle, idari yargı yerinde açılan bir iptal ya da tam yargı
davasına bakılabilmesi için, diğer dava koşullarının yanı sıra, davanın
idare aleyhine açılmış olması gerekmekte; idari yargı yerinde gerçek
kişiler aleyhine dava açılabilmesine hukuken olanak bulunmamaktadır.
Bu
durumda, davanın, ortada idarece kamu gücüne dayalı olarak ve idari usul ve
esaslara göre re'sen ve tek yanlı biçimde tesis edilmiş bir işlem veya
eyleminden dolayı hak ve menfaati ihlâl edilenler tarafından idare aleyhine
açılmış 2577 sayılı Yasa'nın 2. maddesinde belirtilen davalardan biri
olmayıp; davacı tarafından, manevi tazminat istemiyle gerçek kişi aleyhine
açılan dava olması karşısında, idari yargının görevine giren bir dava
bulunduğundan söz etmek olanaksızdır.
Buna
göre, davacının, tazminat istemiyle gerçek kişi aleyhine açtığı davanın,
özel hukuk hükümleri çerçevesinde görüm ve çözümünde adli yargı yeri
görevlidir.
Açıklanan nedenlerle, Adana 1.İdare Mahkemesinin
başvurusunun kabulü ile Adana 4.Asliye Hukuk Mahkemesince verilen
görevsizlik kararının kaldırılması gerekmiştir.
SONUÇ :
Davanın çözümünde ADLİ YARGININ görevli olduğuna, bu nedenle Adana 1.İdare
Mahkemesinin BAŞVURUSUNUN KABULÜ ile, Adana 4.Asliye Hukuk Mahkemesinin
18.9.2013 gün ve E:2013/229, K:2013/693 sayılı GÖREVSİZLİK KARARININ
KALDIRILMASINA, 5.5.2014 gününde OY BİRLİĞİ İLE KESİN OLARAK karar verildi.
—— • ——
Uyuşmazlık Mahkemesi
Başkanlığından:
16-ESAS NO : 2014/513
KARAR NO: 2014/552
KARAR TR : 05.05.2014
(Hukuk Bölümü)
ÖZET : 2918 sayılı Yasadan kaynaklanan sorumluluk davasının
ADLİ YARGI YERİNDE çözümlenmesi gerektiği hk
K A R A R
Davacı :
E. Sigorta A.Ş.
Vekili :
Av. M.U.Y.
Davalı :
Karayolları Genel Müdürlüğü
Vekili :
Av. M.A. (Adli Yargıda)
O L A
Y : Davacı vekili dava dilekçesinde
özetle;davacı şirket tarafından sigortası yapılan 63…. plakalı aracın
05.11.2011 tarihinde Siverek İlçesinden Şanlıurfa istikametine seyir
halinde iken yolda bulunan çukura düşmesi sonucu aracın pert olduğunu,
tazminat miktarının 22.000 TL olarak belirlendiğini, sovtaj değeri olan
15.187 TL düşüldüğünde geri kalan 6.813 TL’nin 09.01.2012 tarihinde
sigortalıya ödediğini, söz konusu olayın davalı idarenin bakımı ve
onarımındaki kusurundan kaynaklandığını belirterek, ödenen zarar bedelinin
davalının kusuruna tekabül eden 3.406,50 TL’sinin ödeme tarihi olan
09.01.2012 tarihinden itibaren yasal faizi ile birlikte davalıdan tahsiline
karar verilmesi istemiyle adli yargı yerinde dava açmıştır.
Şanlıurfa
2. Asliye Hukuk Mahkemesi: 12.02.2013 gün, E:2012/262, K:2013/63 sayı ile
özetle davanın görev yönünden reddine karar vermiştir.
Bu
karara karşı yapılan temyiz başvurusu üzerine; Yargıtay 17. Hukuk Dairesi
23.10.2013 gün, E:2013/13551, K:2013/14174 sayı ile hükmün onanmasına karar
vermiş ve karar kesinleşmiştir.
Davacı
vekili aynı istemle bu kez idari yargı yerinde dava açmıştır.
Şanlıurfa
İdare Mahkemesi: 07.02.2014 gün ve E:2014/147 sayı ile özetle; davanın
görüm ve çözümünün Adli Yargı’nın görevine girdiğini belirterek, görevli
merciinin belirlenmesi için, 2247 sayılı Kanunun 19.maddesi uyarınca
dosyanın Uyuşmazlık Mahkemesine gönderilmesine karar vermiştir.
İNCELEME VE GEREKÇE :
Uyuşmazlık Mahkemesi Hukuk Bölümü’nün, Serdar
ÖZGÜLDÜR’ün Başkanlığında, Üyeler: Ali ÇOLAK, Bahri AYDOĞAN, Sıddık YILDIZ,
Nurdane TOPUZ, Ayhan AKARSU ve Mehmet AKBULUT’un katılımlarıyla yapılan
5.5.2014 günlü toplantısında:
l-İLK İNCELEME: Dosya üzerinde 2247 sayılı Yasa’nın
27.maddesi uyarınca yapılan incelemeye göre; 2918 sayılı Kanun’dan
kaynaklanan sorumluluk davasında adli ve idari yargı yerleri arasında 2247
sayılı Kanunun 19.maddesinde öngörülen biçimde görev uyuşmazlığı doğduğu,
idari yargı dosyasının son görevsizlik kararını veren mahkemece, adli yargı
dosyası da temin edilmek suretiyle Uyuşmazlık Mahkemesi’ne gönderildiği ve
usule ilişkin herhangi bir noksanlık bulunmadığı anlaşıldığından görev
uyuşmazlığının esasının incelenmesine oy birliği ile karar verildi.
II-ESASIN İNCELENMESİ: Raportör-Hakim Selim Şamil
KAYNAK’ın, davanın çözümünde adli yargının görevli olduğu yolundaki raporu
ile dosyadaki belgeler okunduktan; ilgili Başsavcılarca görevlendirilen
Yargıtay Cumhuriyet Savcısı Mehmet BAYHAN ile Danıştay Savcısı Mehmet Ali
GÜMÜŞ’ün davada adli yargının görevli olduğu yolundaki sözlü açıklamaları
da dinlendikten sonra GEREĞİ GÖRÜŞÜLÜP DÜŞÜNÜLDÜ:
Dava,
davacı şirket tarafından sigortalı olan 63 LL 539 plakalı aracın,
05.11.2011 tarihinde Siverek ilçesinden Şanlıurfa istikametine doğru seyir
halinde iken yolda bulunan çukura düşmesi sonucu meydana gelen
kazada,davacı tarafından sigortalıya ödenen meblağın, davalı idarenin
kusuruna karşılık gelen 3.406,50 TL sinin ödeme tarihinden itibaren
işleyecek olan yasal faizi ile birlikte davalıdan tahsili istemiyle
açılmıştır.
2918
sayılı Karayolları Trafik Kanununun 1.maddesinde, Kanunun amacının
Karayolları nda can ve mal güvenliği yönünden trafik düzenini sağlayacak ve
trafik güvenliğini ilgilendiren tüm konularda alınacak önlemleri belirlemek
olduğu; “Kapsam” başlıklı 2. maddesinde, bu Kanunun trafikle ilgili
kuralları, şartları, hak ve yükümlülükleri bunların uygulamasını ve
denetlenmesini ilgili kuruluşları ve bunların görev, yetki ve sorumluluk,
çalışma usulleri ile diğer hükümleri kapsadığı ve bu kanunun Karayolları
nda uygulanacağı; 10. maddesinde, yapım ve bakımdan sorumlu olduğu yolları
trafik düzeni ve güvenliğini sağlayacak durumda bulundurmanın gerekli
görülen kavşaklara ve yerlere trafik ışıklı işaretleri, işaret levhaları
koymak ve yer işaretlemeleri yapmanın Belediye Trafik birimlerinin görev ve
yetkileri arasında olduğu belirtilmiştir.
Öte
yandan 2918 sayılı Yasanın 19.01.2011 günlü Resmi Gazetede yayımlanarak
yürürlüğe giren 6099 sayılı Yasanın 14. maddesiyle değişik 110. maddesinde
“İşleteni veya sahibi Devlet ve diğer kamu kuruluşları olan araçların
sebebiyet verdiği zararlara ilişkin olanları dahil, bu Kanundan doğan
sorumluluk davaları, adli yargıda görülür. Zarar görenin kamu görevlisi
olması, bu fıkra hükmünün uygulanmasını önlemez. Hemzemin geçitte meydana
gelen tren-trafik kazalarında da bu Kanun hükümleri uygulanır.
Motorlu
araç kazalarından dolayı hukuki sorumluluğa ilişkin davalar, sigortacının
merkez veya şubesinin veya sigorta sözleşmesini yapan acentenin bulunduğu
yer mahkemelerinden birinde açılabileceği gibi kazanın vuku bulduğu yer
mahkemesinde de açılabilir”; Geçici 21. maddesinde de “Bu Kanunun 110 uncu
maddesinin birinci fıkrasının göreve ilişkin hükmü, yürürlüğe girdiği
tarihten önce idari yargıda ve Askeri Yüksek İdare Mahkemesinde açılmış
bulunan davalara uygulanmaz” denilmiştir.
2918
sayılı Kanunun 110 uncu maddesinin birinci fıkrasının iptali istemiyle
Bursa 3. Asliye Hukuk Mahkemesi ve Batman 2.Asliye Hukuk Mahkemesince
yapılan itiraz başvuruları üzerine konuyu inceleyen Anayasa Mahkemesi, şu
gerekçesi ile anılan kuralı Anayasaya aykırı görmemiş ve iptal istemini oy
birliğiyle reddetmiştir: “… Anayasa Mahkemesi’nin daha önceki kimi
kararlarında da belirtildiği üzere, tarihsel gelişime paralel olarak
Anayasa’da adli ve idari yargı ayrımına gidilmemiş ve idari uyuşmazlıkların
çözümünde idare ve vergi mahkemeleriyle Danıştay yetkili kılınmıştır. Bu
nedenle, genel olarak idare hukuku alanına giren konularda idari yargı,
özel hukuk alanına giren konularda adli yargı görevli olacaktır. Bu
durumda, idari yargının görev alanına giren bir uyuşmazlığın çözümünde adli
yargının görevlendirilmesi konusunda kanun koyucunun mutlak bir takdir
yetkisinin bulunduğunu söylemek olanaklı değildir. Ancak, idari yargının
denetimine bağlı olması gereken idari bir uyuşmazlığın çözümü, haklı neden
ve kamu yararının bulunması halinde kanun koyucu tarafından adli yargıya
bırakılabilir. İtiraz konusu kural, trafik kazasında zarar görenin asker
kişi ya da memur olmasına, aracın askeri hizmete ilişkin olmasına veya
olayın hemzemin geçitte meydana gelmesi durumlarına göre farklı yargı
kollarında görülmekte olan 2918 sayılı Kanun’dan kaynaklanan tüm sorumluluk
davalarının adli yargıda görüleceğini öngörmektedir. İtiraz konusu
düzenlemenin gerekçesinde de ifade edildiği gibi, askeri idari yargı, idari
yargı veya adli yargı kolları arasında uygulamada var olan yargı yolu
belirsizliği giderilerek söz konusu davalarla ilgili olarak yeknesak bir
usul belirlenmektedir. Aynı tür davaların aynı yargı yolunda çözümlenmesi
sağlanarak davaların görülmesi ve çözümlenmesinin hızlandırıldığı, bu
suretle kısa sürede sonuç alınmasının olanaklı kılındığı ve bunun söz
konusu davaların adli yargıda görüleceği yolunda getirilen düzenlemenin
kamu yararına yönelik olduğu anlaşılmaktadır. Öte yandan, 2918 sayılı
Kanun’da tanımlanan Karayolu şeridi üzerindeki araç trafiğinden kaynaklanan
sorumlulukların, özel hukuk alanına girdiği konusunda bir tartışma
bulunmamaktadır. İdare tarafından kamu gücünden kaynaklanan bir yetkinin
kullanılması söz konusu olmadığı gibi, aynı Karayolu üzerinde aynı seyir
çizgisinde hareket eden, bu nedenle aynı tür risk üreten araçlar arasında
özel-kamu ayırımı yapılmasını gerektiren bir neden de yoktur. Açıklanan
nedenlerle, itiraz konusu kural Anayasa’nın 2.,125. ve 155. maddelerine
aykırı değildir. İtirazın reddi gerekir…” (Any. Mah.nin 26.12.2013 tarih ve
E.2013/68, K.2013/165 sayılı kararı; R.G. 27.3.2014, Sayı: 28954,
s.136-147.)
Anayasa’nın
158 inci maddesinin son fıkrasında “ Diğer mahkemelerle, Anayasa Mahkemesi
arasındaki görev uyuşmazlıklarında, Anayasa Mahkemesi’nin kararı esas
alınır.” denilmektedir. Anayasa Mahkemesi’nin yukarıda gerekçesine yer
verilen kararı, yasa koyucunun idari yargının görevine giren bir konuyu
adli yargının görevine verebileceğine, dolayısıyla 2918 sayılı Kanunun 110
uncu maddesinin birinci fıkrası ile öngörülen, bu Kanun’dan doğan tüm
sorumluluk davalarının adli yargıda görülmesi düzenlemesinin Anayasa’ya
aykırı bulunmadığına dair olup, esas itibariyle görev konusunda verilmiş
bir karardır ve Anayasa’nın 158 inci maddesi uyarınca, başta Mahkememiz olmak
üzere diğer yargı organları bakımından da uyulması zorunlu bir karar
mesabesindedir.
Bu durumda, 2918
sayılı Yasanın 19.01.2011 tarihinde yürürlüğe giren 110. maddesi ile
Anayasa Mahkemesi’nin işaret edilen kararı gözetildiğinde, bahsi geçen
Kanun maddesinin Karayolları nda, can ve mal güvenliği yönünden trafik
düzeninin sağlanarak trafik güvenliğini ilgilendiren tüm konularda alınacak
önlemleri kapsadığı ve Kanunun, trafikle ilgili kuralları, şartları, hak ve
yükümlülükleri, bunların uygulanmasını ve denetlenmesini, ilgili kuruluşları
ve bunların görev yetki ve sorumlulukları ile, çalışma usullerini
kapsadığı, dolayısıyla meydana gelen zararın tazmini istemiyle açılan bu
davanın da adli yargı yerinde çözümlenmesi gerektiği sonucuna varılmıştır.
Açıklanan nedenlerle
davanın görüm ve çözümü adli yargı yerinin görevine girdiğinden, Şanlıurfa
İdare Mahkemesince yapılan başvurunun kabulü ile, Şanlıurfa 2. Asliye Hukuk
Mahkemesi’nce verilen görevsizlik kararının kaldırılması gerekmiştir.
SONUÇ :
Davanın çözümünde ADLİ YARGININ görevli olduğuna, bu nedenle Şanlıurfa
İdare Mahkemesince yapılan BAŞVURUNUN KABULÜ ile, Şanlıurfa 2. Asliye Hukuk
Mahkemesinin 12.02.2013 gün, E:2012/262, K:2013/63 sayılı GÖREVSİZLİK
KARARININ KALDIRILMASINA, 5.5.2014 gününde OY BİRLİĞİ İLE KESİN OLARAK
karar verildi.
—— • ——
Uyuşmazlık Mahkemesi
Başkanlığından:
17-ESAS NO : 2014/514
KARAR NO: 2014/553
KARAR TR : 05.05.2014
(Hukuk Bölümü)
ÖZET :
Türk Telekomünikasyon A.Ş.’de çalışırken Kurumun özelleştirilmesi nedeniyle
başka kuruma nakledilen davacının, maaş nakil ilmühaberinin düzeltilmesi ve
alacağının faizi ile birlikte tazmini istemiyle açtığı davanın, ADLİ YARGI
YERİNDE çözümlenmesi gerektiği hk.
K A R A R
Davacı :
O.A.
Vekilleri
: Av. B.Y. & Av. A.Ö.Ö.
Davalı :
Türk Telekomünikasyon AŞ.
Vekili :
Av. M.E. (Adli Yargıda)
O L A Y
: Davacı vekili dava dilekçesinde özetle; davacının, davalı Türk
Telekomünikasyon AŞ.de kapsam dışı personel olarak çalışmakta iken,davalı
Türk Telekomünikasyon AŞ.nin 14.11.2005 tarihinde özelleştirilmesi sonucu
kamuya nakil hakkını saklı tutmak kaydı ile 2.tip iş sözleşmesi
imzaladığını, sonrasında 406 sayılı yasanın ek 29.maddesi uyarınca başka
bir kamu kurumuna nakil olduğu, 21.05.2010 tarihine kadar aylık ücretinin
davalı şirketçe ödendiğini, sonrasında maaş artışı ve ek ödemelerin lehine
uygulanmadığının tespit edildiğini belirterek, maaş nakil belgesinin 4046
sayılı yasanın 22.maddesi ve 406 sayılı yasanın ek 29.maddesine uygun
düzenlenmediğinden bahisle yeniden tespiti ile, maaşına esas net ücretine
söz konusu ek ödeme ve denge tazminatlarının ve buna bağlı olarak değişen
maaş tutarına uygulanan ikramiye tutarları farkının fazlaya ilişkin hakları
saklı kalmak kaydıyla şimdilik 1.000,00 TL alacağın faizi ile birlikte
davalıdan tahsiline karar verilmesi istemiyle adli yargı yerinde dava
açmıştır.
Ankara
6. İş Mahkemesi: 10.04.2013 gün, E:2011/140, K:2013/400 sayı ile özetle;
davanın, idari yargı yerinde görülmesi gerektiğinden bahisle, görev
yönünden reddine karar vermiş ve karar kesinleşmiştir.
Davacı
vekili aynı istemle bu kez idari yargı yerinde dava açmıştır.
Ankara
4. İdare Mahkemesi: 20.03.2014 gün, E:2013/802 sayı ile özetle; davanın
adli yargının görev alanına girdiğinden bahisle 2247 sayılı Kanunun
19.maddesi uyarınca görevli yargı yerinin belirlenmesi için dosyanın Uyuşmazlık
Mahkemesine gönderilmesine karar vermiştir.
İNCELEME VE GEREKÇE :
Uyuşmazlık Mahkemesi Hukuk Bölümü’nün, Serdar
ÖZGÜLDÜR’ün Başkanlığında, Üyeler: Eyüp Sabri BAYDAR, Ali ÇOLAK, Sıddık YILDIZ,
Nurdane TOPUZ, Ayhan AKARSU ve Mehmet AKBULUT’un katılımlarıyla yapılan
5.5.2014 günlü toplantısında:
l-İLK İNCELEME: Dosya üzerinde 2247 sayılı Yasa’nın
27.maddesi uyarınca yapılan incelemeye göre; adli ve idari yargı yerleri arasında
2247 sayılı yasa’nın 19.maddesinde öngörülen biçimde görev uyuşmazlığı
doğduğu, idari yargı dosyasının, adli yargı dosyası da temin edilmek
suretiyle, son görevsizlik kararını veren mahkemece, Uyuşmazlık
Mahkemesi’ne gönderildiği ve usule ilişkin herhangi bir noksanlık
bulunmadığı anlaşıldığından görev uyuşmazlığının esasının incelenmesine oy
birliği ile karar verildi.
II-ESASIN İNCELENMESİ: Raportör-Hakim Selim Şamil
KAYNAK’ın, davanın çözümünde adli yargının görevli olduğu yolundaki raporu
ile dosyadaki belgeler okunduktan; ilgili Başsavcılarca görevlendirilen
Yargıtay Cumhuriyet Savcısı Mehmet BAYHAN ile Danıştay Savcısı Mehmet Ali
GÜMÜŞ’ün davada adli yargının görevli olduğu yolundaki sözlü açıklamaları
da dinlendikten sonra GEREĞİ GÖRÜŞÜLÜP DÜŞÜNÜLDÜ:
Dava,davalı kurumda görev yapmakta iken,406 sayılı
Yasa'nın Ek-29. maddesi ile 4046 sayılı Yasa'nın 22.maddesine göre adı
Devlet Personel Başkanlığına bildirilen, sonrasında başka bir kamu kurumu
emrine atanan davacı tarafından, maaş nakil ilmühaberinin yanlış
düzenlendiği iddiasıyla yeniden düzenlenmesi ve bundan kaynaklı olduğu
iddia olunan zararın tazmini istemiyle açılmıştır.
1953 tarih ve 6145
sayılı Yasa ile, Türkiye Cumhuriyeti Posta, Telgraf ve Telefon İşletmesi
kurulmuş; 1924 tarih ve 406 sayılı Telgraf ve Telefon Kanunu’nun 10.6.1994
tarih ve 4000 sayılı Yasa’yla değiştirilen 1. maddesi ile, posta ve telgraf
tesis ve işletmesine ilişkin hizmetler, Posta İşletmesi Genel Müdürlüğü’nce
(P.İ), telekomünikasyon hizmetleri ise, “Türk Telekomünikasyon Anonim
Şirketi (Şirket)” tarafından yürütülecek şekilde yeniden yapılandırılmıştır.
27.1.2000 tarih ve 4502 sayılı Yasa’nın 1. maddesi
ile, 406 sayılı Yasa’nın 1. maddesine eklenen dokuzuncu fıkrada, “Türk
Telekom, bu Kanun ve özel hukuk hükümlerine tabi bir anonim şirkettir. Kamu
İktisadi Teşebbüslerinin kuruluş, teşkilât ve faaliyetleri ile ilgili
mevzuat Türk Telekom’a uygulanmaz. Sadece, Türkiye Büyük Millet Meclisi
denetimine ilişkin 2.4.1987 tarihli ve 3346 sayılı Kanunun 9 uncu maddesi
hükümleri uygulanır” denilmiş; anılan fıkra hükmü, 12.5.2001 tarih ve 4673
sayılı Yasa’nın 1. maddesi ile değiştirilmiş ve “Türk Telekom, bu Kanun ve
özel hukuk hükümlerine tabi bir anonim şirkettir. Bu Kanun hükümleri saklı
kalmak üzere, kamu iktisadi teşebbüsleri de dahil, sermayesinin yarısından
fazlası kamuya ait olan kamu kurum, kuruluş ve ortaklıklarına uygulanan mevzuat
Türk Telekom’a uygulanmaz. Sermayesinin yarısından fazlası kamuda kaldığı
sürece, Türkiye Büyük Millet Meclisi denetimine ilişkin 2.4.1987 tarihli ve
3346 sayılı Kanunun 9 uncu maddesi hükümleri uygulanır.16.7.1965 tarihli ve
697 sayılı Kanun ile milli güvenlik ve kamu düzeniyle sıkıyönetim ve
seferberlik hallerinde telekomünikasyon hizmetlerinin yürütülmesine ilişkin
özel kanunların hükümleri saklıdır”; Ek 29. maddesinin 3.7.2005 gün ve 5398
sayılı Kanun’un 14. maddesi ile değişik birinci fıkrasında, “Türk Telekom
hisselerinin devri sonucu kamu payının yüzde ellinin altına düşmesi
durumunda; Türk Telekomda ek 22 nci maddenin (a) bendinin bu Kanunla
yürürlükten kaldırılan hükümleri uyarınca belirlenen aslî ve sürekli
görevlerde çalışmakta olanlar ile 22.1.1990 tarihli ve 399 sayılı Kanun
Hükmünde Kararnameye tâbi olarak kadrolu veya sözleşmeli personel
statüsünde çalışanlar ve kapsam dışı personel, kamu görevlerinden yüzseksen
gün aylıksız izinli sayılır…” denilmiştir.
Öte
yandan; 406 sayılı Yasa’nın 4502 sayılı Yasa ile değişik 2. maddesinin (c)
bendinin birinci alt bendinin birinci cümlesinde, “Türk Telekom;
telekomünikasyon şebekeleri üzerinden sunulan ulusal ve uluslararası ses
iletimini ihtiva eden telefon hizmetlerini, 31.12.2003 tarihine kadar bu
Kanun ve görev sözleşmesi çerçevesinde tekel olarak yürütür” denildikten
sonra, anılan (c) bendinin birinci alt bendine 12.5.2001 tarih ve 4673 sayılı
Yasa ile eklenen üçüncü cümlede, “Ancak, Türk Telekom’daki kamu payı
%50’nin altına düştüğünde, Türk Telekom’un tüm tekel hakları 31.12.2003
tarihinden önce de olsa ortadan kalkmış olur” denilmiş; 4502 sayılı
Yasa’nın Geçici 3. maddesi ile de Türk Telekomünikasyon A.Ş., 233 sayılı
KHK’nin ekindeki “B-Kamu İktisadi Kuruluşları (KİK)” bölümünde yer alan
kuruluşlar listesinden çıkarılmıştır.
Bu
düzenlemeler birlikte değerlendirildiğinde, telekomünikasyon şebekeleri
üzerinden sunulan ulusal ve uluslararası ses iletimini ihtiva eden telefon
hizmetlerini 31.12.2003 tarihine kadar “tekel” olarak yürütmekle görevli
kılınan ve çoğunluk hisseleri kamuya ait bulunan Türk Telekom’un, tekel
kapsamında kamu hizmeti yürüten, ancak kuruluş yasasındaki son düzenlemeler
ile kendine özgü statüye sahip olan ve sermayesindeki kamu payı %50’nin
altına düşünceye kadar kamu kuruluşu niteliğini taşıyan bir kuruluş olduğu
tartışmasızdır.
Özelleştirme
kapsamında bulunan Türk Telekomünikasyon A.Ş.’deki tamamı Hazineye ait
bulunan hisselerden % 55’i, Bakanlar Kurulu’nun 25.7.2005 tarih ve
2005/9146 sayılı “Türk Telekomünikasyon Anonim Şirketi (Türk Telekom)’nin %
55 Oranındaki Hissesinin Blok Olarak Satışına İlişkin Nihai Devir
İşlemlerine Dair Kararın Yürürlüğe Konulması Hakkında Karar”ı uyarınca,
14.11.2005 tarihli Hisse Satış Sözleşmesi ile (6.550.000.000 USD. bedelle)
Ojer Telekomünikasyon A.Ş.’ne satılmıştır.
Bu
sürece paralel olarak Türk Telekom personelinin durumu incelendiğinde:
Türk
Telekom A.Ş., 4502 sayılı Yasa’nın 29.1.2000 tarih ve 23948 sayılı Resmi
Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe girdiği dikkate alındığında, 29.1.2000
tarihi itibariyle 233 sayılı KHK kapsamı
dışında kalmış ve anılan KHK eki cetvellerden çıkarılmış olması nedeniyle,
Uyuşmazlık Mahkemesi Genel Kurulu’nun
22.1.1996 gün ve E:1995/1, K:1996/1 sayılı ve özelleştirme
kapsamında bulunan kamu iktisadi teşebbüslerinde
sözleşmeli veya kapsam dışı statüde çalışan personelin kurumları ile olan
ilişkilerinden doğan anlaşmazlıkların çözüm yerinin idari yargı olduğu yolundaki
İlke Kararı kapsamı dışında değerlendirilmesi gerekmektedir.
Anılan
4502 sayılı Yasa’nın 13. maddesi ile 406 sayılı Yasa’ya eklenen Ek 22.
maddenin (a) bendinde, “a) Personelin statüsü: Telekomünikasyon
hizmetlerinin gerektirdiği asli ve sürekli görevler telekomünikasyon
alanında sekiz yıl tecrübeye sahip ve en az dört yıllık yüksek öğrenim
görmüş bir genel müdür ile kadro, unvan, derece ve sayıları Yönetim
Kurulunun önerisi ve Bakanlığın teklifi üzerine bu Kanunun yürürlüğe
girdiği tarihten itibaren yüzseksen gün içerisinde Bakanlar Kurulu Kararı
ile belirlenen kadrolarda istihdam edilen personel eliyle yürütülür. Bu
personel hakkında bu Kanunda öngörülen hükümler saklı kalmak üzere 399
sayılı Kanun Hükmünde Kararname hükümleri uygulanır. Bunların dışında kalan
personel iş mevzuatı uyarınca istihdam edilir. İş mevzuatına göre istihdam
edilenlere ilişkin kayıt ve şartlar Yönetim Kurulu tarafından tayin olunur”
hükmüne yer verilmiş; bu bent hükmü, 4673 ve 5189 sayılı Yasalarla yapılan
değişiklikler sonucunda; “a) Personelin statüsü: (Ek ibare:
12.5.2001-4673/6. md.) Türk Telekomdaki kamu payı %50’nin altına düşünceye
kadar, Türk Telekom Yönetim Kurulu üyeliklerine atanacaklarda Devlet
memurluğuna atanabilme genel şartlarına sahip olma ve en az dört yıllık
yüksek öğrenim görme şartları aranır. (Mülga ikinci ve üçüncü cümle:
16.6.2004-5189/12 md.) Bunların dışında kalan personel iş mevzuatı uyarınca
istihdam edilir. İş mevzuatına göre istihdam edilenlere ilişkin kayıt ve
şartlar Yönetim Kurulu tarafından tayin olunur” hükmünü almış; aynı
maddenin (b) bendinin ikinci paragrafında da iş mevzuatına tabi olan Türk
Telekom çalışanlarının aylık ücretlerinin kendilerini atamaya yetkili olan
Yönetim Kurulu tarafından tespit olunacağı kurala bağlanmıştır.
406
sayılı Yasa’nın anılan Ek 22.maddesi uyarınca, Türk Telekom A.Ş. Genel
Müdürlüğü’ne ait asli ve sürekli kadrolar belirlenerek 4.4.2000 tarih ve
24010 (Mükerrer) sayılı R.G. de yayımlanan 31.3.2000 tarih ve 2000/331
sayılı Bakanlar Kurulu Kararı ekinde yer alan listede: merkez teşkilatı
için 100 ve taşra teşkilatı için 100 (6 Bölge Müdürü, 12 Bölge Müdür
Yardımcısı ve 82 İl Telekom Müdürü) kadro ihdas edilmiş; öte yandan, aynı
Yasa maddesinin verdiği yetkiye dayanılarak hazırlanan “Türk
Telekomünikasyon A.Ş. Kapsam Dışı Personel Yönetmeliği” adı altındaki düzenleme,
Yönetim Kurulunun 31.8.2000 tarih ve 407 sayılı kararıyla kabul edilmek
suretiyle yürürlüğe konulmuştur.
Kanunla,
Kurumda görev yapan personelden asli ve sürekli görev yapacak olanları
kadro unvanı itibariyle belirlemek konusunda Bakanlar Kurulu'na yetki
verildiği açıktır. Bu yetki 4502 sayılı Kanun’un yürürlüğe girdiği
29.1.2000 tarihi ile 5189 sayılı Kanun’un yürürlüğe girdiği 2.7.2004
tarihleri arasında geçerli olmuştur.
Anayasa’nın
128. maddesinde, “Devletin, kamu iktisadî teşebbüsleri ve diğer kamu
tüzelkişilerinin genel idare esaslarına göre yürütmekle yükümlü oldukları
kamu hizmetlerinin gerektirdiği aslî ve sürekli görevler, memurlar ve diğer
kamu görevlileri eliyle görülür” denilmiştir.
406 sayılı
Yasa’nın Ek 29. maddesinin 3.7.2005 tarih ve 5398 sayılı Kanun’la değişik
birinci fıkrasında, “Türk Telekom hisselerinin devri sonucu kamu payının
yüzde ellinin altına düşmesi durumunda; Türk Telekomda ek 22 nci maddenin
(a) bendinin bu Kanunla yürürlükten kaldırılan hükümleri uyarınca
belirlenen asli ve sürekli görevlerde çalışmakta olanlar ile 22.1.1990
tarihli ve 399 sayılı Kanun Hükmünde Kararnameye tabi olarak kadrolu veya
sözleşmeli personel statüsünde çalışanlar ve kapsam dışı personel, kamu
görevlerinden yüzseksen gün aylıksız izinli sayılır. Bu personel belirtilen
süre içinde Türk Telekomda çalışmaya devam eder ve hisse devir tarihinden
nakli için Devlet Personel Başkanlığına bildirildikleri tarihe kadarki
aylık ücret, harcırah, sağlık giderleri, cenaze giderleri ve ölüm yardımı
ile diğer mali ve özlük hakları Türk Telekom tarafından karşılanır…”
denilerek, yasa koyucu tarafından Türk Telekom’da 22.1.1990 tarihli ve 399
sayılı Kanun Hükmünde Kararnameye tabi olarak sözleşmeli personel statüsünde
çalışanlar ile kapsam dışı personel, kamu personeli sayılmıştır.
Olayda, davalının hisse devir (14.11.2005)
tarihinde çalışmakta iken, 406 sayılı Yasa'nın Ek-29. maddesi ile 4046
sayılı Yasa'nın 22. maddesine göre adı Devlet Personel Başkanlığına
bildirilen ve sonrasında başka bir kamu kurumu emrine atanan davacı
tarafından, maaş nakil ilmühaberinin yeniden düzenlenmesi ve yanlış
düzenlenmesi sebebiyle uğranıldığı iddia olunan zararın tazmini istemiyle
dava açılmıştır.
2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu’nun “İdari
Dava Türleri ve İdari Yargı Yetkisinin Sınırı” başlıklı 2. maddesinin
değişik 1 numaralı bendinde:
“a) (Değişik: 8.6.2000-4577/5 md.) İdari işlemler
hakkında yetki, şekil, sebep, konu ve maksat yönlerinden biri ile hukuka
aykırı olduklarından dolayı iptalleri için menfaatleri ihlal edilenler
tarafından açılan iptal davaları,
b) İdari
eylem ve işlemlerden dolayı kişisel hakları doğrudan muhtel olanlar
tarafından açılan tam yargı davaları,
c)
(Değişik: 18.12.1999-4492/6 md.) Tahkim yolu öngörülen imtiyaz şartlaşma ve
sözleşmelerinden doğan uyuşmazlıklar hariç, kamu hizmetlerinden birinin
yürütülmesi için yapılan her türlü idari sözleşmelerden dolayı taraflar
arasında çıkan uyuşmazlıklara ilişkin davalar” idari dava türleri olarak
sayılmış olup; kural olarak, idari yargıda ancak Devlete ve kamu tüzel
kişilerine karşı açılan davalara bakılabilir.
Buna
göre, iptali istenilen işlemin tesis edildiği ve davanın açıldığı tarihte
davalı mevkiinde kamu kuruluşu niteliği taşımayan Türk Telekomünikasyon
A.Ş.'nin olması karşısında, idari yargı yetkisi kapsamında açılmış bir
idari dava bulunduğundan söz etmek olanaksız olduğundan, uyuşmazlığın, özel
hukuk hükümlerine göre görüm ve çözümünde adli yargı yerinin görevli olduğu
sonucuna varılmıştır.
Açıklanan nedenlerle, davanın görüm ve çözümünde
adli yargı görevli olduğundan Ankara 4. İdare Mahkemesince yapılan
başvurunun kabulü ile, Ankara 6. İş Mahkemesinin görevsizlik kararının
kaldırılmasına karar vermek gerekmiştir.
SONUÇ :
Davanın çözümünde ADLİ YARGININ görevli olduğuna, bu nedenle Ankara 4.
İdare Mahkemesince yapılan BAŞVURUNUN KABULÜ ile, Ankara 6. İş Mahkemesinin
10.04.2013 gün, E:2011/140, K:2013/400 sayılı GÖREVSİZLİK KARARININ
KALDIRILMASINA, 5.5.2014 gününde OY BİRLİĞİ İLE KESİN OLARAK karar verildi.
—— • ——
Uyuşmazlık Mahkemesi
Başkanlığından:
18-ESAS NO : 2014/515
KARAR NO: 2014/554
KARAR TR : 05.05.2014
(Hukuk Bölümü)
ÖZET :
Türk Telekomünikasyon A.Ş.’de çalışırken Kurumun özelleştirilmesi nedeniyle
başka kuruma nakledilen davacının, maaş nakil ilmühaberinin düzeltilmesi ve
alacağının faizi ile birlikte tazmini istemiyle açtığı davanın, ADLİ YARGI
YERİNDE çözümlenmesi gerektiği hk.
K A R A R
Davacı : A.K.K.
Vekili : Av. B.Y.
Davalı : Türk Telekomünikasyon A.Ş.
Vekilleri
: Av. M.E. ( Adli Yargıda)
O L A
Y : Davacı vekili, dava dilekçesinde
özetle; davalı kurumdan geçiş yapan davacının maaş nakil ilmühaberinin 4046
sayılı Yasa’nın 22. Maddesi ve 406 sayılı Yasa’nın ek 29 maddesine uygun
düzenlenmemesi nedeniyle yeniden tespiti ile maaşına esas net ücretine söz
konusu tespit doğrultusunda zamların eklenerek davalı kurumda çalıştığı
sürelerde hak ettiği ancak kendisine ödenmeyen, yıllar itibariyle değişen
ek ödeme ve denge tazminatlarının ve buna bağlı olarak değişen maaş
tutarına uygulanan ikramiye tutarları farkının fazlaya ilişkin hakları
saklı kalmak kaydı ile şimdilik 1.000,00 TL alacağın ödenmesi gereken
tarihlerden itibaren işleyecek en yüksek faizi ile birlikte davalı kurumdan
tahsili istemiyle adli yargıda dava açmıştır.
ANKARA
6. İŞ MAHKEMESİ: 10.04.2013 gün
E:2011/146 K:2013/406 sayılı kararında “… YHGK’nun 26.12.2013 gün
E:2012/9-1518 K:2012/1388 sayılı içtihadı birleştirme kararı verilmiş olup,
verilen kararın içeriğinin mahkememizdeki dava ile aynı içerikte olduğu,
HGK kararlarının bağlayıcı özelliği nedeni ile mahkememizdeki davanın HMK
114/1-b maddesi gereğince yargı yolunun caiz olmadığı, davaya İdare
Mahkemesince bakılması gerektiği, Danıştay İdari Dava Kurulu Dairelerinin
saptamasına göre de; 5473 S.Y. gereği test edilen işlemlerin idari işlem
niteliğinde olduğu belirlenmesi sonucu Yüksek Yargı Mahkemeleri adarsındaki
çelişki giderilmiş ve davaya idari mahkemesinde bakılacağı sabit olmuştur…”
şeklindeki gerekçe ile HMK 114/1-b maddesi gereğince yargı yolunun caiz
olmaması nedeni ile HMK 115/2 maddesi gereğince davanın usulden reddine
dair verilen karar temyiz edilmeksizin kesinleşmiştir
Davacı
vekili bu kez, aynı istemle idari yargıda dava açmıştır.
ANKARA 4.
İDARE MAHKEMESİ : 20.03.2014 gün E:2013/803 sayı ile vermiş olduğu gönderme
kararında özetle; uyuşmazlıkta, davalı mevkiinde kamu kuruluşu niteliği
taşımayan Türk Telekomünikasyon Genel Müdürlüğü’nün olması karşısında,
idari yargı yetkisi kapsamında açılmış bir idari dava bulunduğundan söz
edilemeyeceğinden; uyuşmazlığın çözümünde, özel hukuk hükümlerine göre adli
yargının görevli olduğunu gerekçe göstererek, 2247 sayılı Uyuşmazlık
Mahkemesinin Kuruluş ve İşleyişi Hakkında Kanun’un 19. Maddesi hükümleri uyarınca
görevli yargı merciinin belirlenmesi için dosyanın Uyuşmazlık mahkemesine
gönderilmesine, Uyuşmazlık Mahkemesi’nce karar verilinceye kadar davanın
ertelenmesine karar vererek dosya Mahkememize gönderilmiştir.
İNCELEME VE GEREKÇE :
Uyuşmazlık Mahkemesi Hukuk Bölümü’nün, Serdar
ÖZGÜLDÜR’ün Başkanlığında, Üyeler: Eyüp Sabri BAYDAR, Ali ÇOLAK, Sıddık
YILDIZ, Nurdane TOPUZ, Ayhan Akarsu ve Mehmet AKBULUT’un katılımlarıyla
yapılan 05.05.2014 günlü toplantısında:
l-İLK
İNCELEME:Dosya üzerinde 2247 sayılı Yasa’nın 27. maddesi uyarınca yapılan
incelemeye göre, İdare Mahkemesi’nce anılan Yasa’nın 19. maddesinde
öngörülen usul ve yönteme uygun biçimde başvuruda bulunulduğu
anlaşılmaktadır. Usule ilişkin herhangi bir noksanlık görülmediğinden
esasının incelenmesine oy birliği ile karar verildi.
II-ESASIN İNCELENMESİ: Raportör-Hakim Filiz BUDAK’ın,
davanın çözümünde adli yargının görevli olduğu yolundaki raporu ile
dosyadaki belgeler okunduktan; ilgili Başsavcılarca görevlendirilen
Yargıtay Cumhuriyet Savcısı Mehmet BAYHAN ile Danıştay Savcısı Mehmet Ali
GÜMÜŞ’ün davada adli yargının görevli olduğu yolundaki sözlü açıklamaları
da dinlendikten sonra GEREĞİ GÖRÜŞÜLÜP DÜŞÜNÜLDÜ:
Dava,
davalı şirkette görev yapmakta iken, 406 sayılı Yasa'nın Ek-29. maddesi ile
4046 sayılı Yasa'nın 22. maddesine göre adı Devlet Personel Başkanlığına
bildirilmesi nedeniyle yeni görevine başlayan davacının, maaş nakil
ilmühaberinin düzeltilmesi ve ücretine yansıtılmayan ek ödemelerin ve denge
tazminatını alacağının davalıdan tahsiline ilişkindir.
1953 tarih ve 6145 sayılı Yasa ile, Türkiye
Cumhuriyeti Posta, Telgraf ve Telefon İşletmesi kurulmuş; 1924 tarih ve 406
sayılı Telgraf ve Telefon Kanunu’nun 10.6.1994 tarih ve 4000 sayılı
Yasa’yla değiştirilen 1. maddesi ile, posta ve telgraf tesis ve işletmesine
ilişkin hizmetler, Posta İşletmesi Genel Müdürlüğü’nce (P.İ),
telekomünikasyon hizmetleri ise, “Türk Telekomünikasyon Anonim Şirketi
(Şirket)” tarafından yürütülecek şekilde yeniden yapılandırılmıştır.
27.1.2000 tarih ve 4502 sayılı Yasa’nın 1. maddesi
ile, 406 sayılı Yasa’nın 1. maddesine eklenen dokuzuncu fıkrada, “Türk
Telekom, bu Kanun ve özel hukuk hükümlerine tabi bir anonim şirkettir. Kamu
İktisadi Teşebbüslerinin kuruluş, teşkilât ve faaliyetleri ile ilgili
mevzuat Türk Telekom’a uygulanmaz. Sadece, Türkiye Büyük Millet Meclisi
denetimine ilişkin 2.4.1987 tarihli ve 3346 sayılı Kanunun 9 uncu maddesi
hükümleri uygulanır” denilmiş; anılan fıkra hükmü, 12.5.2001 tarih ve 4673
sayılı Yasa’nın 1. maddesi ile değiştirilmiş ve “Türk Telekom, bu Kanun ve
özel hukuk hükümlerine tabi bir anonim şirkettir. Bu Kanun hükümleri saklı
kalmak üzere, kamu iktisadi teşebbüsleri de dahil, sermayesinin yarısından
fazlası kamuya ait olan kamu kurum, kuruluş ve ortaklıklarına uygulanan mevzuat
Türk Telekom’a uygulanmaz. Sermayesinin yarısından fazlası kamuda kaldığı
sürece, Türkiye Büyük Millet Meclisi denetimine ilişkin 2.4.1987 tarihli ve
3346 sayılı Kanunun 9 uncu maddesi hükümleri uygulanır. 16.7.1965 tarihli
ve 697 sayılı Kanun ile milli güvenlik ve kamu düzeniyle sıkıyönetim ve
seferberlik hallerinde telekomünikasyon hizmetlerinin yürütülmesine ilişkin
özel kanunların hükümleri saklıdır”; Ek 29. maddesinin 3.7.2005 gün ve 5398
sayılı Kanun’un 14. maddesi ile değişik birinci fıkrasında, “Türk Telekom hisselerinin
devri sonucu kamu payının yüzde ellinin altına düşmesi durumunda; Türk
Telekomda ek 22 nci maddenin (a) bendinin bu Kanunla yürürlükten kaldırılan
hükümleri uyarınca belirlenen aslî ve sürekli görevlerde çalışmakta olanlar
ile 22.1.1990 tarihli ve 399 sayılı Kanun Hükmünde Kararnameye tâbi olarak
kadrolu veya sözleşmeli personel statüsünde çalışanlar ve kapsam dışı
personel, kamu görevlerinden yüzseksen gün aylıksız izinli sayılır…”
denilmiştir.
Öte yandan;
406 sayılı Yasa’nın 4502 sayılı Yasa ile değişik 2. maddesinin (c) bendinin
birinci alt bendinin birinci cümlesinde, “Türk Telekom; telekomünikasyon
şebekeleri üzerinden sunulan ulusal ve uluslararası ses iletimini ihtiva
eden telefon hizmetlerini, 31.12.2003 tarihine kadar bu Kanun ve görev
sözleşmesi çerçevesinde tekel olarak yürütür” denildikten sonra, anılan (c)
bendinin birinci alt bendine 12.5.2001 tarih ve 4673 sayılı Yasa ile
eklenen üçüncü cümlede, “Ancak, Türk Telekom’daki kamu payı %50’nin altına
düştüğünde, Türk Telekom’un tüm tekel hakları 31.12.2003 tarihinden önce de
olsa ortadan kalkmış olur” denilmiş; 4502 sayılı Yasa’nın Geçici 3. maddesi
ile de Türk Telekomünikasyon A.Ş., 233 sayılı KHK’nin ekindeki “B-Kamu
İktisadi Kuruluşları (KİK)” bölümünde yer alan kuruluşlar listesinden
çıkarılmıştır.
Bu
düzenlemeler birlikte değerlendirildiğinde, telekomünikasyon şebekeleri
üzerinden sunulan ulusal ve uluslararası ses iletimini ihtiva eden telefon
hizmetlerini 31.12.2003 tarihine kadar “tekel” olarak yürütmekle görevli
kılınan ve çoğunluk hisseleri kamuya ait bulunan Türk Telekom’un, tekel
kapsamında kamu hizmeti yürüten, ancak kuruluş yasasındaki son düzenlemeler
ile kendine özgü statüye sahip olan ve sermayesindeki kamu payı %50’nin
altına düşünceye kadar kamu kuruluşu niteliğini taşıyan bir kuruluş olduğu
tartışmasızdır.
Özelleştirme
kapsamında bulunan Türk Telekomünikasyon A.Ş.’deki tamamı Hazineye ait
bulunan hisselerden % 55’i, Bakanlar Kurulu’nun 25.7.2005 tarih ve
2005/9146 sayılı “Türk Telekomünikasyon Anonim Şirketi (Türk Telekom)’nin %
55 Oranındaki Hissesinin Blok Olarak Satışına İlişkin Nihai Devir
İşlemlerine Dair Kararın Yürürlüğe Konulması Hakkında Karar”ı uyarınca,
14.11.2005 tarihli Hisse Satış Sözleşmesi ile (6.550.000.000 USD. bedelle)
Ojer Telekomünikasyon A.Ş.’ne satılmıştır.
Bu
sürece paralel olarak Türk Telekom personelinin durumu incelendiğinde:
Türk
Telekom A.Ş., 4502 sayılı Yasa’nın 29.1.2000 tarih ve 23948 sayılı Resmi
Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe girdiği dikkate alındığında, 29.1.2000
tarihi itibariyle 233 sayılı KHK kapsamı
dışında kalmış ve anılan KHK eki cetvellerden çıkarılmış olması nedeniyle,
Uyuşmazlık Mahkemesi Genel Kurulu’nun
22.1.1996 gün ve E:1995/1, K:1996/1 sayılı ve özelleştirme
kapsamında bulunan kamu iktisadi teşebbüslerinde
sözleşmeli veya kapsam dışı statüde çalışan personelin kurumları ile olan
ilişkilerinden doğan anlaşmazlıkların çözüm yerinin idari yargı olduğu yolundaki
İlke Kararı kapsamı dışında değerlendirilmesi gerekmektedir.
Anılan
4502 sayılı Yasa’nın 13. maddesi ile 406 sayılı Yasa’ya eklenen Ek 22.
maddenin (a) bendinde, “a) Personelin statüsü: Telekomünikasyon
hizmetlerinin gerektirdiği asli ve sürekli görevler telekomünikasyon
alanında sekiz yıl tecrübeye sahip ve en az dört yıllık yüksek öğrenim
görmüş bir genel müdür ile kadro, unvan, derece ve sayıları Yönetim
Kurulunun önerisi ve Bakanlığın teklifi üzerine bu Kanunun yürürlüğe
girdiği tarihten itibaren yüzseksen gün içerisinde Bakanlar Kurulu Kararı
ile belirlenen kadrolarda istihdam edilen personel eliyle yürütülür. Bu
personel hakkında bu Kanunda öngörülen hükümler saklı kalmak üzere 399
sayılı Kanun Hükmünde Kararname hükümleri uygulanır. Bunların dışında kalan
personel iş mevzuatı uyarınca istihdam edilir. İş mevzuatına göre istihdam
edilenlere ilişkin kayıt ve şartlar Yönetim Kurulu tarafından tayin olunur”
hükmüne yer verilmiş; bu bent hükmü, 4673 ve 5189 sayılı Yasalarla yapılan
değişiklikler sonucunda; “a) Personelin statüsü: (Ek ibare:
12.5.2001-4673/6. md.) Türk Telekom daki kamu payı %50’nin altına düşünceye
kadar, Türk Telekom Yönetim Kurulu üyeliklerine atanacaklarda Devlet
memurluğuna atanabilme genel şartlarına sahip olma ve en az dört yıllık
yüksek öğrenim görme şartları aranır. (Mülga ikinci ve üçüncü cümle: 16.6.2004-5189/12
md.) Bunların dışında kalan personel iş mevzuatı uyarınca istihdam edilir.
İş mevzuatına göre istihdam edilenlere ilişkin kayıt ve şartlar Yönetim
Kurulu tarafından tayin olunur” hükmünü almış; aynı maddenin (b) bendinin
ikinci paragrafında da iş mevzuatına tabi olan Türk Telekom çalışanlarının
aylık ücretlerinin kendilerini atamaya yetkili olan Yönetim Kurulu
tarafından tespit olunacağı kurala bağlanmıştır.
406
sayılı Yasa’nın anılan Ek 22. maddesi uyarınca, Türk Telekom A.Ş. Genel
Müdürlüğü’ne ait asli ve sürekli kadrolar belirlenerek 4.4.2000 tarih ve
24010 (Mükerrer) sayılı R.G. de yayımlanan 31.3.2000 tarih ve 2000/331
sayılı Bakanlar Kurulu Kararı ekinde yer alan listede: merkez teşkilatı
için 100 ve taşra teşkilatı için 100 (6 Bölge Müdürü, 12 Bölge Müdür
Yardımcısı ve 82 İl Telekom Müdürü) kadro ihdas edilmiş; öte yandan, aynı
Yasa maddesinin verdiği yetkiye dayanılarak hazırlanan “Türk
Telekomünikasyon A.Ş. Kapsam Dışı Personel Yönetmeliği” adı altındaki
düzenleme, Yönetim Kurulunun 31.8.2000 tarih ve 407 sayılı kararıyla kabul
edilmek suretiyle yürürlüğe konulmuştur.
Kanunla,
Kurumda görev yapan personelden asli ve sürekli görev yapacak olanları
kadro unvanı itibariyle belirlemek konusunda Bakanlar Kurulu'na yetki
verildiği açıktır. Bu yetki 4502 sayılı Kanun’un yürürlüğe girdiği
29.1.2000 tarihi ile 5189 sayılı Kanun’un yürürlüğe girdiği 2.7.2004
tarihleri arasında geçerli olmuştur.
Anayasa’nın
128. maddesinde, “Devletin, kamu iktisadî teşebbüsleri ve diğer kamu
tüzelkişilerinin genel idare esaslarına göre yürütmekle yükümlü oldukları
kamu hizmetlerinin gerektirdiği aslî ve sürekli görevler, memurlar ve diğer
kamu görevlileri eliyle görülür” denilmiştir.
406
sayılı Yasa’nın Ek 29. maddesinin 3.7.2005 tarih ve 5398 sayılı Kanun’la
değişik birinci fıkrasında, “Türk Telekom hisselerinin devri sonucu kamu
payının yüzde ellinin altına düşmesi durumunda; Türk Telekomda ek 22 nci
maddenin (a) bendinin bu Kanunla yürürlükten kaldırılan hükümleri uyarınca
belirlenen asli ve sürekli görevlerde çalışmakta olanlar ile 22.1.1990
tarihli ve 399 sayılı Kanun Hükmünde Kararnameye tabi olarak kadrolu veya
sözleşmeli personel statüsünde çalışanlar ve kapsam dışı personel, kamu
görevlerinden yüzseksen gün aylıksız izinli sayılır. Bu personel belirtilen
süre içinde Türk Telekomda çalışmaya devam eder ve hisse devir tarihinden
nakli için Devlet Personel Başkanlığına bildirildikleri tarihe kadarki
aylık ücret, harcırah, sağlık giderleri, cenaze giderleri ve ölüm yardımı
ile diğer mali ve özlük hakları Türk Telekom tarafından karşılanır…”
denilerek, yasakoyucu tarafından Türk Telekom’da 22.1.1990 tarihli ve 399
sayılı Kanun Hükmünde Kararnameye tabi olarak sözleşmeli personel
statüsünde çalışanlar ile kapsam dışı personel, kamu personeli sayılmıştır.
Olayda,
davalının hisse devir (14.11.2005) tarihinde kapsam dışı personel olarak
görev yapmakta iken, 406 sayılı Yasa'nın Ek-29. maddesi ile 4046 sayılı
Yasa'nın 22. maddesine göre diğer kamu kurum ve kuruluşlarına naklinin
yapılması için adı Devlet Personel Başkanlığına bildirilmesi nedeniyle yeni
görevine başlayan davacı tarafından, 5473 sayılı Yasa uyarınca hak edilen
ek ödemelerin ödenmesi ve maaş ilmühaberinin davacının maaşına eklenmeyen
ödemenin maaş nakil ilmühaberine eklenmesi, maaş nakil ilmühaberinin
yeniden düzenlenmesi ve ödenmeyen ek ödemelerin ödenmesine karar verilmesi
istemiyle dava açılmıştır.
2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu’nun “İdari Dava
Türleri ve İdari Yargı Yetkisinin Sınırı” başlıklı 2. maddesinin değişik 1
numaralı bendinde:
“a) (Değişik : 8.6.2000-4577/5 md.) İdari işlemler
hakkında yetki, şekil, sebep, konu ve maksat yönlerinden biri ile hukuka
aykırı olduklarından dolayı iptalleri için menfaatleri ihlal edilenler
tarafından açılan iptal davaları,
b) İdari
eylem ve işlemlerden dolayı kişisel hakları doğrudan muhtel olanlar
tarafından açılan tam yargı davaları,
c)
(Değişik: 18.12.1999-4492/6 md.) Tahkim yolu öngörülen imtiyaz şartlaşma ve
sözleşmelerinden doğan uyuşmazlıklar hariç, kamu hizmetlerinden birinin
yürütülmesi için yapılan her türlü idari sözleşmelerden dolayı taraflar
arasında çıkan uyuşmazlıklara ilişkin davalar” idari dava türleri olarak
sayılmış olup; kural olarak, idari yargıda ancak Devlete ve kamu tüzel
kişilerine karşı açılan davalara bakılabilir.
Buna
göre, iptali istenilen işlemin tesis edildiği ve dava açıldığı tarihte
davalı mevkiinde kamu kuruluşu niteliği taşımayan Türk Telekomünikasyon
A.Ş.'nin olması karşısında, idari yargı yetkisi kapsamında açılmış bir
idari dava bulunduğundan söz etmek olanaksız olduğundan; uyuşmazlığın, özel
hukuk hükümlerine göre görüm ve çözümünde adli yargı yerinin görevli olduğu sonucuna varılmıştır.
Açıklanan
nedenlerle Ankara 4. İdare Mahkemesi’nin başvurusunun kabulü ile Ankara 6.
İş Mahkemesinin 10.04.2013 gün E:2011/146 K:2013/406 sayılı görevsizlik
kararının kaldırılması gerekmiştir.
SONUÇ :
Davanın çözümünde ADLİ YARGININ görevli olduğuna, bu nedenle, Ankara 4.
İdare Mahkemesinin BAŞVURUSUNUN KABULÜ ile, Ankara 6. İş Mahkemesi’nin
10.04.2013 gün E:2011/146 K:2013/406 sayılı GÖREVSİZLİK KARARININ
KALDIRILMASINA, 05.05.2014 gününde OY BİRLİĞİ İLE KESİN OLARAK karar
verildi.
—— • ——
Uyuşmazlık Mahkemesi
Başkanlığından:
19-ESAS NO : 2014/516
KARAR NO: 2014/555
KARAR TR : 05.05.2014
(Hukuk Bölümü)
ÖZET : Trafik
kazası nedeniyle murislerini kaybeden davacıların destekten yoksun
kaldıkları iddiası ile açtıkları maddi tazminat istemi ile açılan davanın,
ADLİ YARGI YERİNDE çözümlenmesi gerektiği hk.
K A R A R
Davacılar
: 1- S.G., 2- T.G.
Vekilleri
: Av. T.E. & Av. G.E.
Davalılar
: 1- T.C. Devlet Demiryolları Genel Müdürlüğü
Vekili : Av. A.Z.
2- H.A.
Vekili : Av. A.Ö.
Birleşen
Dosya Konya Ereğli Sulh Hukuk Mahkemesi’nin 01.03.2005 gün ve E:2004/1115
K:2005/207 sayılı dosyası
Davacılar
: 1- S.G., 2- T.G.
Vekilleri
: Av. T.E. & Av. G.E.
Davalı : Ereğli Belediye Başkanlığı
Vekili :
Av. M.Ş. (Adli Yargıda)
O L A Y :
Davacılar vekili, dava dilekçesinde özetle; 22.08.2001 tarihinde, davalı
H.A.’ın sevk ve idaresindeki 33….. plakalı özel otomobil ile beraberinde davacıların
murisi olan H.G. olduğu halde, Ereğli şehir merkezinde Devlet Hastanesi
Caddesi üzerinde seyir halinde iken, kontrolsüz hemzemin geçitten geçmek
isterken, makinist H.Ö. sevk ve idaresi altında olan ve davalı TCDD tüzel
kişiliğine ait 61125 sefer sayılı yolcu treni ile çarpışması sonucu,
otomobil içinde bulunan davacıların murisi olan Hüseyin G.’ün yaşamını
yitirdiğini; kazanın meydana geldiği tren yolu üzerinde kontrollü-
bariyerli hemzemin geçit düzenlemesi yapılmadan, gerek tren trafiğine gerekse
motorlu araç trafiğine geçiş sağlanması sebebi ile kazanın meydana
gelmesinde TCDD tüzel kişiliğinin kusuru bulunduğunu belirterek; fazlaya
ilişkin haklarını saklı tutarak davacılar için destekten yoksun kalma
tazminatı olarak toplam 1.500.000.000 TL’nin haksız fiil tarihi olan
22.08.2001 tarihinden itibaren işleyecek en yüksek yasal faizi ile birlikte
davalılardan müştereken ve müteselsilen tahsili istemiyle adli yargıda dava
açmıştır.
Davacılar vekili, 25.10.2004 tarihli dava dilekçesi
ile de; aynı konuda Ereğli Belediye Başkanlığı’na karşı yine fazlaya
ilişkin haklarını saklı tutarak davacılar için destekten yoksun kalma
tazminatı olarak toplam 1.500.000.000 TL’nin davalı Ereğli Belediyesi’nden
faiziyle birlikte tahsili ile Konya/Ereğli 1. Asliye Hukuk Mahkemesi’nin
2004/388 Esas sayılı dava dosyası ile birleştirilmesini talep etmiştir.
KONYA EREĞLİ SULH HUKUK MAHKEMESİ: 01.03.2005 gün
ve E:2004/1115 K:2005/207 sayılı kararı ile dava dosyasının Ereğli 1.
Asliye Hukuk Mahkemesi’nin 2004/388 sayılı dosyası ile birleştirilmesine
karar vermiştir.
Davacılar vekili, 06.06.2007 tarihli ıslah
dilekçesi ile davacı S.G.için 18.266 YTL ve T.G. için 3.494 YTL tazminatı
ödenmesi için davasını ıslah etmiştir.
EREĞLİ/KONYA 1. ASLİYE HUKUK MAHKEMESİ: 21.07.2008
gün ve E:2004/388 K:2008/240 sayılı kararı ile “… 1.Davanın ve birleşen
davanın kısmen kabulüne, davacı S. tarafından açılan davada, davacının
talep ettiği 16.029,28 YTL maddi tazminatın olay tarihi 22.08.2001
tarihinden paranın tahsil tarihine kadar işleyecek yasal faiziyle birlikte
davalılar TCDD, Hakkı (%25 hatır indirimi yapılmıştır) ve Belediye’den
müştereken ve müteselsilen alınarak davacıya verilmesine, fazlaya ilişkin
talebin reddine,
2. Davacı Tuğba tarafından açılan davada, davacının
talep ettiği 3.494 YTL maddi tazminatın olay tarihi 22.08.2001 tarihinden
paranın tahsil tarihine kadar işleyecek yasal faiziyle birlikte davalılar
TCDD, Hakkı (%25 hatır indirimi yapılmıştır) Belediye’den müştereken ve
müteselsilin alınarak davacıya verilmesine, fazlaya ilişkin hakların saklı
tutulmasına…” karar verilmiştir.
Kısmen kabul kararı, davalılar vekilleri tarafından
temyiz edilmiştir.
YARGITAY 4. HUKUK DAİRESİ: 22.12.2009 gün ve E.
2009/2307 K:2009/14589 sayılı BOZMA İLAMINDA özetle; davalı Hakkı Andaç
yönünden; olayın 22.08.2001 tarihinde meydana geldiği, ıslah dilekçesinin
06.06.2007 tarihinde verildiği anlaşıldığına göre, ıslah dilekçesinin 5
yıllık ceza zamanaşımı süresi dolduktan sonra verildiğinden, ıslah edilen
bölümün zamanaşımı nedeniyle reddedilmesi gerektiği; davalı TCDD Genel
Müdürlüğü yönünden, TCDD idaresinin hemzemin geçitlerde düzenleme yapmak
gibi bir sorumluğu bulunmadığından davalılardan TCDD hakkındaki davanın
reddine karar verilmesi, diğer davalı Ereğli Belediye Başkanlığı yönünden
yargı yolu bakımından mahkemenin görevsizliği nedeniyle dava dilekçesinin
reddine karar verilmesi gerektiği belirtilerek yerel mahkeme hükmünün
bozulmasına karar verilmiş ve karar düzeltme istemi de 07.04.2010 gün ve
E:2010/3153 K:2010/4050 sayılı karar ile reddedilmiştir.
EREĞLİ /KONYA 1. ASLİYE HUKUK MAHKEMESİ: 07.04.2011
gün ve E.2010/229 K.2011/164 sayılı kararı ile, TCDD Genel Müdürlüğü
aleyhine açılan davanın pasif husumet yokluğu yönünden reddine, iş bu
dosyada ve birleşen dosyada dava dilekçeleri ile talep edilen davacılardan
S.G.için 1.000,00 ‘ar TL olmak üzere toplam 2.000,00 TL ve T.G. için
500,00’ar TL olmak üzere 1.000,00 TL den toplam 3.000,00TL ‘nin olay tarihi
olan 22.08.2001 tarihinden itibaren yasal faiz işletilmek suretiyle,
davalılardan H.A. ve Ereğli Belediye Başkanlığından müştereken ve
müteselsilen alınarak davacılara verilmesine, 06.06.2007 harçlanma tarihli
ıslah dilekçesi ile bakiye talepler zamanaşımına uğradığından bu taleplerin
davalılardan Hakkı Andaç yönünden zamanaşımı nedeniyle reddine karar vermiş
ve verilen karar davacılar vekili ile davalı Belediye Başkanlığı vekili
tarafından temyiz edilmiştir.
YARGITAY 4. HUKUK DAİRESİ: 30.11.2011 gün ve
E:2011/13351 K:2011/12761 sayılı BOZMA İLAMINDA özetle; mahkemece bozma
ilamına uyulduğu halde, davalı Ereğli Belediye Başkanlığı hakkında
görevsizlik kararı verilmemesinin usul ve yasaya aykırı olduğunu belirterek
davalı Ereğli Belediye Başkanlığı yönünden kararın bozulmasına karar vermiş
ve karar düzeltme istemi de 07.05.2012 gün ve E:2012/4154 K:2012/7980
sayılı karar ile reddedilmiştir.
EREĞLİ/KONYA 1. ASLİYE HUKUK MAHKEMESİ: 16.11.2012
gün ve E:2012/280 K:2012/489 sayılı kararı ile “…dava dilekçesinin davalı
belediye yönünden yargı yolu nedeniyle reddine, davalı TCDD ve H.A.
yönünden daha önce karar verildiği ve Yargıtay tarafından bozma konusu
yapılmadığından bu taraflar hakkında karar verilmesine yer olmadığına, …”
karar verilmiş ve verilen bu karar davacılar vekili tarafından temyiz
edilmiştir.
YARGITAY 17. HUKUK DAİRESİ: 18.11.2013 gün ve
E:2013/11798 K:2013/15974 sayılı kararı ile davacılar vekilinin temyiz
itirazlarının reddiyle usul ve kanuna uygun bulunan hükmün ONANMASINA karar
vermiş ve verilen bu onama ilamının ardından görevsizlik kararı
kesinleşmiştir.
Davacılar vekili, bu kez Ereğli Belediye Başkanlığı
aleyhine idari yargıda dava açmıştır.
KONYA 2.
İDARE MAHKEMESİ: 27.02.2014 gün ve E:2014/168 sayılı gönderme kararında
özetle; ; uyuşmazlığın ölümlü trafik kazasının meydana geldiği yolun bakım
ve onarım sorumluluğuna ilişkin olması ve 2918 sayılı Yasa hükümlerinin
uygulanması suretiyle çözümlenebilecek mahiyette olması nedeniyle, 2918
sayılı yasa hükümlerinin uygulanmasıyla ilgili uyuşmazlığın görüm ve
çözümünde aynı Yasa’nın 110. Maddesi hükmü uyarınca adli yargı yerleri görevli
olduğunu gerekçe göstererek, 2247 sayılı Uyuşmazlık Mahkemesinin Kuruluş ve
İşleyişi Hakkında Kanun’un 19. Maddesi hükümleri uyarınca görevli yargı
merciinin belirlenmesi için dosyanın Uyuşmazlık mahkemesine gönderilmesine,
Uyuşmazlık Mahkemesi’nce karar verilinceye kadar davanın ertelenmesine
karar vererek dosya Mahkememize gönderilmiştir.
İNCELEME VE GEREKÇE :
Uyuşmazlık Mahkemesi Hukuk Bölümü’nün, Serdar
ÖZGÜLDÜR’ün Başkanlığında, Üyeler: Eyüp Sabri BAYDAR, Ali ÇOLAK, Sıddık
YILDIZ, Nurdane TOPUZ, Ayhan Akarsu ve Mehmet AKBULUT’un katılımlarıyla
yapılan 05.05.2014 günlü toplantısında:
l-İLK
İNCELEME:Dosya üzerinde 2247 sayılı Yasa’nın 27. maddesi uyarınca yapılan
incelemeye göre, İdare Mahkemesi’nce anılan Yasa’nın 19. maddesinde
öngörülen usul ve yönteme uygun biçimde başvuruda bulunulduğu
anlaşılmaktadır. Usule ilişkin herhangi bir noksanlık görülmediğinden
esasının incelenmesine oy birliği ile karar verildi.
II-ESASIN İNCELENMESİ: Raportör-Hakim Filiz BUDAK’ın,
davanın çözümünde adli yargının görevli olduğu yolundaki raporu ile
dosyadaki belgeler okunduktan; ilgili Başsavcılarca görevlendirilen
Yargıtay Cumhuriyet Savcısı Mehmet BAYHAN ile Danıştay Savcısı Mehmet Ali
GÜMÜŞ’ün davada adli yargının görevli olduğu yolundaki sözlü açıklamaları
da dinlendikten sonra GEREĞİ GÖRÜŞÜLÜP DÜŞÜNÜLDÜ:
Dava,
trafik kazası nedeniyle murislerini kaybeden davacıların destekten yoksun
kaldıkları iddiası ile açtıkları maddi tazminat davasına ilişkindir.
2918 sayılı
Karayolları Trafik Kanununun 1. maddesinde, Kanunun amacının Karayolları
nda can ve mal güvenliği yönünden trafik düzenini sağlayacak ve trafik
güvenliğini ilgilendiren tüm konularda alınacak önlemleri belirlemek
olduğu; “Kapsam” başlıklı 2. maddesinde, bu Kanunun trafikle ilgili
kuralları, şartları, hak ve yükümlülükleri bunların uygulamasını ve
denetlenmesini ilgili kuruluşları ve bunların görev, yetki ve sorumluluk,
çalışma usulleri ile diğer hükümleri kapsadığı ve bu kanunun Karayolları
nda uygulanacağı; 10. maddesinde, yapım ve bakımdan sorumlu olduğu yolları
trafik düzeni ve güvenliğini sağlayacak durumda bulundurmanın gerekli
görülen kavşaklara ve yerlere trafik ışıklı işaretleri, işaret levhaları
koymak ve yer işaretlemeleri yapmanın Belediye Trafik birimlerinin görev ve
yetkileri arasında olduğu belirtilmiştir.
Öte
yandan 2918 sayılı Yasanın 19.1.2011 günlü Resmi Gazetede yayımlanarak
yürürlüğe giren 6099 sayılı Yasanın 14. maddesiyle değişik 110. maddesinde
“İşleteni veya sahibi Devlet ve diğer kamu kuruluşları olan araçların
sebebiyet verdiği zararlara ilişkin olanları dahil, bu Kanundan doğan
sorumluluk davaları, adli yargıda görülür. Zarar görenin kamu görevlisi
olması, bu fıkra hükmünün uygulanmasını önlemez. Hemzemin geçitte meydana
gelen tren-trafik kazalarında da bu Kanun hükümleri uygulanır.
Motorlu
araç kazalarından dolayı hukuki sorumluluğa ilişkin davalar, sigortacının
merkez veya şubesinin veya sigorta sözleşmesini yapan acentenin bulunduğu
yer mahkemelerinden birinde açılabileceği gibi kazanın vuku bulduğu yer
mahkemesinde de açılabilir”; Geçici 21. maddesinde de “Bu Kanunun 110 uncu
maddesinin birinci fıkrasının göreve ilişkin hükmü, yürürlüğe girdiği
tarihten önce idari yargıda ve Askeri Yüksek İdare Mahkemesinde açılmış
bulunan davalara uygulanmaz” denilmiştir.
Dosyanın incelenmesinden; davaya neden olan kazanın
22.08.2001 tarihinde, Hakkı Andaç’ın sevk ve idaresindeki 33 AC 843 plakalı özel
otomobil ile beraberinde davacıların murisi Hüseyin Güngör olduğu, Ereğli
şehir merkezinde Devlet Hastanesi Caddesi üzerinde seyir halinde iken,
kontrolsüz hemzemin geçitten geçmek isterken, TCDD tüzel kişiliğine ait
61125 sefer sayılı yolcu treni ile çarpışması sonucu, otomobil içinde
bulunan davacıların murisi olan Hüseyin Güngör’ün yaşamını yitirdiği;
kazanın meydana geldiği tren yolu üzerinde kontrollü- bariyerli hemzemin
geçit düzenlemesi yapılmadan, gerek tren trafiğine gerekse motorlu araç
trafiğine geçiş sağlanması sebebi ile kazanın meydana gelmesinde davalı
idarenin kusurlu olduğu açıklanarak maddi tazminat istemiyle önce adli yargıda
ve sonrasında da idari yargıda Ereğli Belediyesi hakkında dava açıldığı
anlaşılmaktadır.
2918
sayılı Kanunun 110 uncu maddesinin birinci fıkrasının iptali istemiyle
Bursa 3.Asliye Hukuk Mahkemesi ve Batman 2.Asliye Hukuk Mahkemesince
yapılan itiraz başvuruları üzerine konuyu inceleyen Anayasa Mahkemesi, şu
gerekçesi ile anılan kuralı Anayasaya aykırı görmemiş ve iptal istemini oy
birliğiyle reddetmiştir: “… Anayasa Mahkemesi’nin daha önceki kimi
kararlarında da belirtildiği üzere, tarihsel gelişime paralel olarak
Anayasa’da adli ve idari yargı ayırımına gidilmemiş ve idari
uyuşmazlıkların çözümünde idare ve vergi mahkemeleriyle Danıştay yetkili
kılınmıştır. Bu nedenle, genel olarak idare hukuku alanına giren konularda
idari yargı, özel hukuk alanına giren konularda adli yargı görevli
olacaktır. Bu durumda, idari yargının görev alanına giren bir uyuşmazlığın
çözümünde adli yargının görevlendirilmesi konusunda kanun koyucunun mutlak
bir takdir yetkisinin bulunduğunu söylemek olanaklı değildir. Ancak, idari
yargının denetimine bağlı olması gereken idari bir uyuşmazlığın çözümü,
haklı neden ve kamu yararının bulunması halinde kanun koyucu tarafından
adli yargıya bırakılabilir. İtiraz konusu kural, trafik kazasında zarar
görenin asker kişi ya da memur olmasına, aracın askeri hizmete ilişkin
olmasına veya olayın hemzemin geçitte meydana gelmesi durumlarına göre
farklı yargı kollarında görülmekte olan 2918 sayılı Kanun’dan kaynaklanan
tüm sorumluluk davalarının adli yargıda görüleceğini öngörmektedir. İtiraz
konusu düzenlemenin gerekçesinde de ifade edildiği gibi, askeri idari
yargı, idari yargı veya adli yargı kolları arasında uygulamada var olan
yargı yolu belirsizliği giderilerek söz konusu davalarla ilgili olarak yeknesak
bir usul belirlenmektedir. Aynı tür davaların aynı yargı yolunda
çözümlenmesi sağlanarak davaların görülmesi ve çözümlenmesinin
hızlandırıldığı, bu suretle kısa sürede sonuç alınmasının olanaklı
kılındığı ve bunun söz konusu davaların adli yargıda görüleceği yolunda
getirilen düzenlemenin kamu yararına yönelik olduğu anlaşılmaktadır. Öte
yandan, 2918 sayılı Kanun’da tanımlanan Karayolu şeridi üzerindeki araç
trafiğinden kaynaklanan sorumlulukların, özel hukuk alanına girdiği
konusunda bir tartışma bulunmamaktadır. İdare tarafından kamu gücünden
kaynaklanan bir yetkinin kullanılması söz konusu olmadığı gibi, aynı
Karayolu üzerinde aynı seyir çizgisinde hareket eden, bu nedenle aynı tür
risk üreten araçlar arasında özel-kamu ayırımı yapılmasını gerektiren bir
neden de yoktur. Açıklanan nedenlerle, itiraz konusu kural Anayasa’nın
2.,125. ve 155. maddelerine aykırı değildir. İtirazın reddi gerekir…” (Any.
Mah.nin 26.12.2013 tarih ve E.2013/68, K.2013/165 sayılı kararı; R.G.
27.3.2014, Sayı: 28954, s.136-147.)
Anayasa’nın
158 inci maddesinin son fıkrasında “ Diğer mahkemelerle, Anayasa Mahkemesi
arasındaki görev uyuşmazlıklarında, Anayasa Mahkemesi’nin kararı esas
alınır.” denilmektedir. Anayasa Mahkemesi’nin yukarıda gerekçesine yer
verilen kararı, yasa koyucunun idari yargının görevine giren bir konuyu
adli yargının görevine verebileceğine, dolayısiyle 2918 sayılı Kanunun 110
uncu maddesinin birinci fıkrası ile öngörülen, bu Kanun’dan doğan tüm
sorumluluk davalarının adli yargıda görülmesi düzenlemesinin Anayasa’ya
aykırı bulunmadığına dair olup, esas itibariyle görev konusunda verilmiş
bir karardır ve Anayasa’nın 158 inci maddesi uyarınca, başta Mahkememiz
olmak üzere diğer yargı organları bakımından da uyulması zorunlu bir karar
mesabesindedir.
Bu durumda, 2918
sayılı Yasanın 19.1.2011 tarihinde yürürlüğe giren 110. maddesi ile Anayasa
Mahkemesi’nin işaret edilen kararı gözetildiğinde, bahsi geçen Kanun
maddesinin Karayolları nda, can ve mal güvenliği yönünden trafik düzeninin
sağlanarak trafik güvenliğini ilgilendiren tüm konularda alınacak önlemleri
kapsadığı ve Kanunun, trafikle ilgili kuralları, şartları, hak ve
yükümlülükleri, bunların uygulanmasını ve denetlenmesini, ilgili kuruluşları
ve bunların görev yetki ve sorumlulukları ile, çalışma usullerini
kapsadığı, dolayısıyla oluşan trafik kazası nedeniyle açılacak sorumluluk
davalarının görüm ve çözümünde adli yargının görevli olduğu; meydana gelen
zararın tazmini istemiyle açılan bu davanın da adli yargı yerinde
çözümlenmesi gerektiği sonucuna varılmıştır.
Açıklanan
nedenlerle, Konya 2. İdare Mahkemesi’nin başvurusunun kabulü ile,
Ereğli/Konya 1. Asliye Hukuk Mahkemesi’nin 16.11.2012 gün ve E:2012/280,
K:2012/489 sayılı görevsizlik kararının kaldırılması gerekmiştir.
SONUÇ :
Davanın çözümünde ADLİ YARGININ görevli olduğuna, bu nedenle Konya 2. İdare
Mahkemesi’nin BAŞVURUSUNUN KABULÜ ile, Ereğli/Konya 1. Asliye Hukuk
Mahkemesi’nin 16.11.2012 gün ve E:2012/280, K:2012/489 sayılı GÖREVSİZLİK
KARARININ KALDIRILMASINA, 05.05.2014 gününde OY BİRLİĞİ İLE KESİN OLARAK
karar verildi.
—— • ——
Uyuşmazlık Mahkemesi
Başkanlığından:
20-ESAS NO : 2014/521
KARAR NO: 2014/559
KARAR TR : 05.05.2014
(Hukuk Bölümü)
ÖZET :
Davalı Şirkette çalışırken Kurumun özelleştirilmesi nedeniyle başka kuruma
nakledilen davacının, maaş nakil bildiriminin ilgili mevzuata uygun
düzenlenmemesi nedeniyle uğradığı parasal kaybın giderilmesi istemiyle
açtığı davanın, ADLİ YARGI YERİNDE çözümlenmesi gerektiği hk.
K A R A R
Davacı : A.A.Y.
Vekilleri
: Av. N.B.D. - Av. Ö.A. - Av K.Ç.L.
Davalı : Türk Telekomünikasyon A.Ş.
Vekili :
Av. M.H.B.
O L A Y : Davalı Şirkette
görev yapmakta iken, 406 sayılı Yasanın Ek-29. maddesi ile 4046 sayılı
Yasanın 22. maddesine göre adı Devlet Personel Başkanlığına bildirilen
davacı 23.2.2011 tarihinde Başbakanlık Gençlik ve Spor Genel Müdürlüğü
emrine atanmıştır.
Davacı vekili, müvekkilinin maaş nakil ilmühaberinin,
denge tazminatının, enflasyon farkının ve aldığı ikramiyenin yansıtılmaması
nedeniyle hukuka aykırı düzenlendiğinin tespitine, maaş nakil ilmühaberinin
düzeltilmesine ve ücretine yansıtılmayan ek ödemelerinden denge tazminatı
alacağından, fazlaya dair hakları saklı kalmak kaydıyla, 2.000 TL.sinin
tahsili istemiyle 18.3.2011 tarihinde adli yargı yerinde dava açmıştır.
Ankara 1.İş Mahkemesi; 15.5.2012 gün ve E:2011/269,
K:2012/482 sayı ile, uyuşmazlığın esasını inceleyerek davanın reddine karar
vermiş; temyiz edilmesi üzerine bu karar Yargıtay 9.Hukuk Dairesinin
1.10.2012 gün ve E:2012/27075, K:2012/32340 sayılı kararıyla; uyuşmazlığın
idari yargı yerinde çözümleneceği gerekçesiyle bozulmuştur.
ANKARA
1.İŞ MAHKEMESİ; 25.12.2012 gün ve E:2012/1297, K:2012/1381 sayı ile,
tarafların iddia ve savunmaları, dosyaya alınan belge içerikleri ve
bilirkişi raporu göz önüne alındığında, Davacının, Davalı Şirkette 4046
Sayılı Yasanın 22. maddesi uyarınca nakle tabi sözleşmeli personel olarak
çalışmakta iken davalı Telekom'un özelleştirilmesinden sonra sözleşme
bağıtlayıp İş Yasasına tabi işçi statüsünde çalışmasını devam ettirdiği,
bilahare İş Sözleşmesinin feshi üzerine 406 Sayılı Yasanın Ek. 29. Maddesi
ve 4046 Sayılı Yasanın 22. Maddesi yarınca Kamu Kurum Kuruluşlarında
istihdam edilmek üzere Devlet Personel başkanlığına yapılan bildirimi
müteakip, başka Kuruma nakli sonucu Davalı Şirketle olan ilişiğinin
kesildiği, Davacının ücretlerinde bir noksanlık bulunmadığı ve 5473 Sayılı
Yasada öngörülen (40,00 TL. ve 80,00 TL lik ek ödemelerin, Kamu Kurum ve
Kuruluşlarında çalışan personelin ücretine yapılan genel bir artış
niteliğinde olmayıp Türk Telekom'un yer almadığı ve Yasada tahdidi olarak
belirtilen Kurum ve unvanlarındaki personelin mali haklarının yönetilmesine
ilişkin olduğundan Davacının ve Davalının tabi olduğu 406 Sayılı Yasanın
29/3 maddesi ve 4046 Sayılı Yasanın 22. Maddesi uyarınca Davacının ve aynı
konumdaki Türk Telekom personelinin, Yüksek Planlama Kurulunun 5473 Sayılı
Yasa kapsamındaki (ilave tediye, ikramiye gibi) ek ödemeden yararlanma
hakkı bulunmayan personel için öngörülen ödemeden yararlanma hakkı
bulunmadığından açılan davanın reddine dair verilen 15.05.2012 tarih ve
2011/269 esas 2012/482 sayılı kararın davacı vekili tarafından temyiz
edilmiş olduğu; Yargıtay 9. Hukuk Dairesinin 01.10.2012 tarih ve 2012/27075
esas 2012/32340 karar sayılı ilamı ile özetle "Mahkemece davanın
HMK.nun 114/1-b maddesi uyarınca "yargı yolunun caiz olmaması"
nedeniyle aynı yasanın 115/2. maddesi uyarınca usulden reddine karar
verilmesi gerekirken, yazılı şekilde esasa girilerek davanın reddine karar
verilmesi hatalıdır." gerekçesiyle kararın bozularak iade edildiğinin
anlaşıldığı; bu kez mahkemelerinin yukarıda yazılı esasına kaydı yapılarak
Yargıtay bozma ilamına uyularak yargılamaya devam olunduğu; tarafların
iddia ve savunmaları, dosyaya alınan belge içerikleri ve Yargıtay bozma ilamı
göz önüne alındığında; 406 sayılı Yasa hükümleri uyarınca davalı şirkete,
hak sahibi personeli Devlet Personel Başkanlığına bildirmesi, bildirim ile
beraber personelin nakledileceği kamu kurumunda yararlanacağı parasal
haklara esas olmak üzere memur maaş nakil ilmühaberi düzenlenmesi,
personelin ilişiğinin kesilmesi gibi işlemler yaptırıldığının görüldüğü; bu
işlemlerin, idare hukuku alanında hukuki sonuçlar doğurduğu ve ilgili
personelin nakledilecekleri kurumdaki statülerini, özlük ve parasal haklarını
belirlediği, söz konusu işlemlerin kamu personeli hakkında ve idare hukuku
alanında tesis edilmiş birer idari işlem niteliğinde oldukları; idari
işlemlerle ilgili uyuşmazlığın çözüm yerinin ise adli yargı yeri değil,
idari yargı yeri olduğu gerekçesiyle; Yargıtay bozma ilamı gereği HMK.
115/2 maddesi uyarınca davanın usulden reddine karar vermiş; bu karar
temyiz edilmeksizin kesinleşmiştir.
Davacı vekili bu kez, müvekkilinin maaş
nakil ilmühaberinin, yeni atandığı kuruma eksik bildirimine (denge
tazminatı, enflasyon farkı ve aldığı ikramiyenin yansıtılmaması nedeniyle)
ilişkin davalı idarenin 23.02.2011 tarih ve 001342 sayılı işleminin iptali
ile mahrum kalınan tutarların ödenmesi istemiyle idari yargı yerinde dava
açmıştır.
ANKARA
4.İDARE MAHKEMESİ: 20.3.2014 gün ve E:2013/138 sayı ile, telekomünikasyon
şebekeleri üzerinden sunulan ulusal ve uluslararası ses iletimini ihtiva
eden telefon hizmetlerini 31.12.2003 tarihine kadar “tekel” olarak
yürütmekle görevli kılınan ve çoğunluk hisseleri kamuya ait bulunan Türk
Telekom’un, tekel kapsamında kamu hizmeti yürüten, ancak kuruluş
yasasındaki son düzenlemeler ile kendine özgü statüye sahip olan ve
sermayesindeki kamu payı %50’nin altına düşünceye kadar kamu kuruluşu
niteliğini taşıyan bir kuruluş olduğu; özelleştirme kapsamında bulunan Türk
Telekomünikasyon A.Ş.’deki tamamı Hâzineye ait bulunan hisselerden %
55’inin, Bakanlar Kurulu’nun 25.7.2005 tarih ve 2005/9146 sayılı “Türk
Telekomünikasyon Anonim Şirketi (Türk Telekom)’nin % 55 Oranındaki
Hissesinin Blok Olarak Satışına İlişkin Nihai Devir İşlemlerine Dair
Kararın Yürürlüğe Konulması Hakkında Karar”ı uyarınca, 14.11.2005 tarihli
Hisse Satış Sözleşmesi ile (6.550.000.000 USD. bedelle) Ojer Telekomünikasyon
A.Ş.’ne satıldığı; dava dosyasının incelenmesinden; Türk Telekom A.Ş.'nin
hisse devri (14.11.2005) tarihinde görev yapmakta iken 406 sayılı Kanunun
Ek 29. maddesi ile 4046 sayılı Kanun'un 22. maddesine göre diğer kamu kurum
ve kuruluşlarına naklinin yapılması için adı Devlet Personel Başkanlığına
bildirilen ve bir başka kuruma naklen ataması yapılan davacı tarafından,
maaş nakil ilmühaberinin yeni kurumuna bildirimine ilişkin işlemin iptali
ile yoksun kaldığı parasal hakların yasal faiziyle birlikte ödenmesine
karar verilmesi istemiyle bakılan davanın açıldığının anlaşıldığı; 2577
sayılı Kanun'un 2. maddesinde idari dava türleri sayılmış olup, kural
olarak, idari yargıda ancak Devlete ve kamu tüzel kişilerine karşı açılan
davalara bakılmakta olduğu; buna göre; iptali istenilen işlemin tesis
edildiği tarihte davalı mevkiinde kamu kuruluşu niteliği taşımayan Türk
Telekomünikasyon A.Ş.'nin olması karşısında, idari yargı yetkisi kapsamında
açılmış bir idari dava bulunduğundan söz edilemeyeceğinden, uyuşmazlığın
özel hukuk hükümlerine göre görüm ve çözümünde adlı yargı yerinin görevli
olduğu sonucuna varıldığı; nitekim; Uyuşmazlık Mahkemesi'nin 24.12.2012
günlü, E:2012/494, K:2012/416 sayılı kararıyla, Mahkemelerinin 30.05.2012
tarih ve E:2011/424 sayılı dosyasında verilen "görevlilik"
kararının kaldırılmasına karar verilmiş olduğu, aksi yöndeki yorumun aynı
uyuşmazlığın esasının iki farklı yargı yerince denetlenmesi sorununu
gündeme getireceği gerekçesiyle; Mahkemelerinin görevsizliğine, 2247 sayılı
Uyuşmazlık Mahkemesinin Kuruluş ve İşleyişi Hakkında Kanunun 19. maddesi
uyarınca görevli yargı yerinin belirlenmesi için dosyanın Uyuşmazlık
Mahkemesine gönderilmesine ve işin incelemesinin bu konuda Uyuşmazlık
Mahkemesi'nce karar verilinceye kadar ertelenmesine karar vermiştir.
İNCELEME VE GEREKÇE : Uyuşmazlık Mahkemesi Hukuk
Bölümü’nün, Serdar ÖZGÜLDÜR’ün Başkanlığında, Üyeler: Eyüp Sabri BAYDAR,
Ali ÇOLAK, Sıddık YILDIZ, Nurdane TOPUZ, Ayhan AKARSU ve Mehmet AKBULUT’un
katılımlarıyla yapılan 5.5.2014 günlü toplantısında;
l-İLK
İNCELEME:Dosya üzerinde 2247 sayılı Yasa’nın 27. maddesi uyarınca yapılan
incelemeye göre; İdare Mahkemesince, 2247 sayılı Yasa’nın 19. maddesine
göre başvuruda bulunulmuş olduğu, idari yargı dosyasının Mahkemece, ekinde
adli yargı dosyası ile birlikte Uyuşmazlık Mahkemesi’ne gönderildiği ve
usule ilişkin herhangi bir noksanlık bulunmadığı anlaşıldığından görev
uyuşmazlığının esasının incelenmesine oybirliği ile karar verildi.
II-ESASIN İNCELENMESİ: Raportör-Hakim Taşkın ÇELİK’in,
davanın çözümünde adli yargının görevli olduğu yolundaki raporu ile dosyadaki
belgeler okunduktan; ilgili Başsavcılarca görevlendirilen Yargıtay
Cumhuriyet Savcısı Mehmet BAYHAN ile Danıştay Savcısı Mehmet Ali GÜMÜŞ’ün
davada adli yargının görevli olduğu yolundaki sözlü açıklamaları da
dinlendikten sonra GEREĞİ GÖRÜŞÜLÜP DÜŞÜNÜLDÜ:
Dava, davalı şirkette görev yapmakta iken,
406 sayılı Yasa'nın Ek-29. maddesi ile 4046 sayılı Yasa'nın 22. maddesine
göre adı Devlet Personel Başkanlığına bildirilen, sonrasında Kamu Kurumu
emrine atanan davacı tarafından; maaş nakil bildiriminin ilgili mevzuata
uygun düzenlenmemesi nedeniyle iptali ve bu yüzden mahrum kaldığı parasal
tutarların ödenmesi istemiyle açılmıştır.
1953
tarih ve 6145 sayılı Yasa ile, Türkiye Cumhuriyeti Posta, Telgraf ve
Telefon İşletmesi kurulmuş; 1924 tarih ve 406 sayılı Telgraf ve Telefon
Kanunu’nun 10.6.1994 tarih ve 4000 sayılı Yasa’yla değiştirilen 1. maddesi
ile, posta ve telgraf tesis ve işletmesine ilişkin hizmetler, Posta
İşletmesi Genel Müdürlüğü’nce (P.İ), telekomünikasyon hizmetleri ise, “Türk
Telekomünikasyon Anonim Şirketi (Şirket)” tarafından yürütülecek şekilde
yeniden yapılandırılmıştır.
27.1.2000 tarih ve 4502 sayılı Yasa’nın 1. maddesi
ile, 406 sayılı Yasa’nın 1. maddesine eklenen dokuzuncu fıkrada, “Türk
Telekom, bu Kanun ve özel hukuk hükümlerine tabi bir anonim şirkettir. Kamu
İktisadi Teşebbüslerinin kuruluş, teşkilât ve faaliyetleri ile ilgili
mevzuat Türk Telekom’a uygulanmaz. Sadece, Türkiye Büyük Millet Meclisi
denetimine ilişkin 2.4.1987 tarihli ve 3346 sayılı Kanunun 9 uncu maddesi
hükümleri uygulanır” denilmiş; anılan fıkra hükmü, 12.5.2001 tarih ve 4673
sayılı Yasa’nın 1. maddesi ile değiştirilmiş ve “Türk Telekom, bu Kanun ve
özel hukuk hükümlerine tabi bir anonim şirkettir. Bu Kanun hükümleri saklı
kalmak üzere, kamu iktisadi teşebbüsleri de dahil, sermayesinin yarısından
fazlası kamuya ait olan kamu kurum, kuruluş ve ortaklıklarına uygulanan mevzuat
Türk Telekom’a uygulanmaz. Sermayesinin yarısından fazlası kamuda kaldığı
sürece, Türkiye Büyük Millet Meclisi denetimine ilişkin 2.4.1987 tarihli ve
3346 sayılı Kanunun 9 uncu maddesi hükümleri uygulanır. 16.7.1965 tarihli
ve 697 sayılı Kanun ile milli güvenlik ve kamu düzeniyle sıkıyönetim ve
seferberlik hallerinde telekomünikasyon hizmetlerinin yürütülmesine ilişkin
özel kanunların hükümleri saklıdır”; Ek 29. maddesinin 3.7.2005 gün ve 5398
sayılı Kanun’un 14. maddesi ile değişik birinci fıkrasında, “Türk Telekom
hisselerinin devri sonucu kamu payının yüzde ellinin altına düşmesi
durumunda; Türk Telekomda ek 22 nci maddenin (a) bendinin bu Kanunla
yürürlükten kaldırılan hükümleri uyarınca belirlenen aslî ve sürekli
görevlerde çalışmakta olanlar ile 22.1.1990 tarihli ve 399 sayılı Kanun
Hükmünde Kararnameye tâbi olarak kadrolu veya sözleşmeli personel
statüsünde çalışanlar ve kapsam dışı personel, kamu görevlerinden yüzseksen
gün aylıksız izinli sayılır…” denilmiştir.
Öte
yandan; 406 sayılı Yasa’nın 4502 sayılı Yasa ile değişik 2. maddesinin (c)
bendinin birinci alt bendinin birinci cümlesinde, “Türk Telekom; telekomünikasyon
şebekeleri üzerinden sunulan ulusal ve uluslararası ses iletimini ihtiva
eden telefon hizmetlerini, 31.12.2003 tarihine kadar bu Kanun ve görev
sözleşmesi çerçevesinde tekel olarak yürütür” denildikten sonra, anılan (c)
bendinin birinci alt bendine 12.5.2001 tarih ve 4673 sayılı Yasa ile
eklenen üçüncü cümlede, “Ancak, Türk Telekom’daki kamu payı %50’nin altına
düştüğünde, Türk Telekom’un tüm tekel hakları 31.12.2003 tarihinden önce de
olsa ortadan kalkmış olur” denilmiş; 4502 sayılı Yasa’nın Geçici 3. maddesi
ile de Türk Telekomünikasyon A.Ş., 233 sayılı KHK’nin ekindeki “B-Kamu
İktisadi Kuruluşları (KİK)” bölümünde yer alan kuruluşlar listesinden
çıkarılmıştır.
Bu
düzenlemeler birlikte değerlendirildiğinde, telekomünikasyon şebekeleri
üzerinden sunulan ulusal ve uluslararası ses iletimini ihtiva eden telefon
hizmetlerini 31.12.2003 tarihine kadar “tekel” olarak yürütmekle görevli
kılınan ve çoğunluk hisseleri kamuya ait bulunan Türk Telekom’un, tekel
kapsamında kamu hizmeti yürüten, ancak kuruluş yasasındaki son düzenlemeler
ile kendine özgü statüye sahip olan ve sermayesindeki kamu payı %50’nin
altına düşünceye kadar kamu kuruluşu niteliğini taşıyan bir kuruluş olduğu
tartışmasızdır.
Özelleştirme
kapsamında bulunan Türk Telekomünikasyon A.Ş.’deki tamamı Hazineye ait
bulunan hisselerden % 55’i, Bakanlar Kurulu’nun 25.7.2005 tarih ve
2005/9146 sayılı “Türk Telekomünikasyon Anonim Şirketi (Türk Telekom)’nin %
55 Oranındaki Hissesinin Blok Olarak Satışına İlişkin Nihai Devir
İşlemlerine Dair Kararın Yürürlüğe Konulması Hakkında Karar”ı uyarınca,
14.11.2005 tarihli Hisse Satış Sözleşmesi ile (6.550.000.000 USD. bedelle)
Ojer Telekomünikasyon A.Ş.’ne satılmıştır.
Bu
sürece paralel olarak Türk Telekom personelinin durumu incelendiğinde:
Türk
Telekom A.Ş., 4502 sayılı Yasa’nın 29.1.2000 tarih ve 23948 sayılı Resmi
Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe girdiği dikkate alındığında, 29.1.2000
tarihi itibariyle 233 sayılı KHK kapsamı
dışında kalmış ve anılan KHK eki cetvellerden çıkarılmış olması nedeniyle,
Uyuşmazlık Mahkemesi Genel Kurulu’nun
22.1.1996 gün ve E:1995/1, K:1996/1 sayılı ve özelleştirme
kapsamında bulunan kamu iktisadi teşebbüslerinde
sözleşmeli veya kapsam dışı statüde çalışan personelin kurumları ile olan
ilişkilerinden doğan anlaşmazlıkların çözüm yerinin idari yargı olduğu yolundaki
İlke Kararı kapsamı dışında değerlendirilmesi gerekmektedir.
Anılan
4502 sayılı Yasa’nın 13. maddesi ile 406 sayılı Yasa’ya eklenen Ek 22.
maddenin (a) bendinde, “a) Personelin statüsü: Telekomünikasyon hizmetlerinin
gerektirdiği asli ve sürekli görevler telekomünikasyon alanında sekiz yıl
tecrübeye sahip ve en az dört yıllık yüksek öğrenim görmüş bir genel müdür
ile kadro, unvan, derece ve sayıları Yönetim Kurulunun önerisi ve
Bakanlığın teklifi üzerine bu Kanunun yürürlüğe girdiği tarihten itibaren
yüzseksen gün içerisinde Bakanlar Kurulu Kararı ile belirlenen kadrolarda
istihdam edilen personel eliyle yürütülür. Bu personel hakkında bu Kanunda
öngörülen hükümler saklı kalmak üzere 399 sayılı Kanun Hükmünde Kararname
hükümleri uygulanır. Bunların dışında kalan personel iş mevzuatı uyarınca
istihdam edilir. İş mevzuatına göre istihdam edilenlere ilişkin kayıt ve
şartlar Yönetim Kurulu tarafından tayin olunur” hükmüne yer verilmiş; bu
bent hükmü, 4673 ve 5189 sayılı Yasalarla yapılan değişiklikler sonucunda;
“a) Personelin statüsü: (Ek ibare: 12.5.2001-4673/6. md.) Türk Telekomdaki
kamu payı %50’nin altına düşünceye kadar, Türk Telekom Yönetim Kurulu
üyeliklerine atanacaklarda Devlet memurluğuna atanabilme genel şartlarına
sahip olma ve en az dört yıllık yüksek öğrenim görme şartları aranır.
(Mülga ikinci ve üçüncü cümle: 16.6.2004-5189/12 md.) Bunların dışında
kalan personel iş mevzuatı uyarınca istihdam edilir. İş mevzuatına göre
istihdam edilenlere ilişkin kayıt ve şartlar Yönetim Kurulu tarafından
tayin olunur” hükmünü almış; aynı maddenin (b) bendinin ikinci paragrafında
da iş mevzuatına tabi olan Türk Telekom çalışanlarının aylık ücretlerinin
kendilerini atamaya yetkili olan Yönetim Kurulu tarafından tespit olunacağı
kurala bağlanmıştır.
406
sayılı Yasa’nın anılan Ek 22. maddesi uyarınca, Türk Telekom A.Ş. Genel
Müdürlüğü’ne ait asli ve sürekli kadrolar belirlenerek 4.4.2000 tarih ve
24010 (Mükerrer) sayılı R.G. de yayımlanan 31.3.2000 tarih ve 2000/331
sayılı Bakanlar Kurulu Kararı ekinde yer alan listede: merkez teşkilatı
için 100 ve taşra teşkilatı için 100 (6 Bölge Müdürü, 12 Bölge Müdür
Yardımcısı ve 82 İl Telekom Müdürü) kadro ihdas edilmiş; öte yandan, aynı
Yasa maddesinin verdiği yetkiye dayanılarak hazırlanan “Türk
Telekomünikasyon A.Ş. Kapsam Dışı Personel Yönetmeliği” adı altındaki
düzenleme, Yönetim Kurulunun 31.8.2000 tarih ve 407 sayılı kararıyla kabul
edilmek suretiyle yürürlüğe konulmuştur.
Kanunla,
Kurumda görev yapan personelden asli ve sürekli görev yapacak olanları
kadro unvanı itibariyle belirlemek konusunda Bakanlar Kurulu'na yetki
verildiği açıktır. Bu yetki 4502 sayılı Kanun’un yürürlüğe girdiği
29.1.2000 tarihi ile 5189 sayılı Kanun’un yürürlüğe girdiği 2.7.2004
tarihleri arasında geçerli olmuştur.
Anayasa’nın
128. maddesinde, “Devletin, kamu iktisadî teşebbüsleri ve diğer kamu
tüzelkişilerinin genel idare esaslarına göre yürütmekle yükümlü oldukları
kamu hizmetlerinin gerektirdiği aslî ve sürekli görevler, memurlar ve diğer
kamu görevlileri eliyle görülür” denilmiştir.
406
sayılı Yasa’nın Ek 29. maddesinin 3.7.2005 tarih ve 5398 sayılı Kanun’la
değişik birinci fıkrasında, “Türk Telekom hisselerinin devri sonucu kamu
payının yüzde ellinin altına düşmesi durumunda; Türk Telekomda ek 22 nci
maddenin (a) bendinin bu Kanunla yürürlükten kaldırılan hükümleri uyarınca
belirlenen asli ve sürekli görevlerde çalışmakta olanlar ile 22.1.1990
tarihli ve 399 sayılı Kanun Hükmünde Kararnameye tabi olarak kadrolu veya
sözleşmeli personel statüsünde çalışanlar ve kapsam dışı personel, kamu
görevlerinden yüzseksen gün aylıksız izinli sayılır. Bu personel belirtilen
süre içinde Türk Telekomda çalışmaya devam eder ve hisse devir tarihinden
nakli için Devlet Personel Başkanlığına bildirildikleri tarihe kadarki aylık
ücret, harcırah, sağlık giderleri, cenaze giderleri ve ölüm yardımı ile
diğer mali ve özlük hakları Türk Telekom tarafından karşılanır…” denilerek,
yasakoyucu tarafından Türk Telekom’da 22.1.1990 tarihli ve 399 sayılı Kanun
Hükmünde Kararnameye tabi olarak sözleşmeli personel statüsünde çalışanlar
ile kapsam dışı personel, kamu personeli sayılmıştır.
Olayda, davalının hisse devir (14.11.2005)
tarihinde davalı kuruluşta çalışmakta iken 406 sayılı Yasa'nın Ek-29.
maddesi ile 4046 sayılı Yasa'nın 22. maddesine göre adı Devlet Personel
Başkanlığına bildirilen ve sonrasında kamu kurumu emrine atanan davacının
vekili tarafından; müvekkilinin maaş nakil bildiriminin ilgili mevzuata
uygun düzenlenmemesi nedeniyle iptali ve bu yüzden mahrum kaldığı parasal
ödemelerin tazmini istemiyle 18.3.2011 tarihinde dava açılmıştır.
2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu’nun “İdari Dava
Türleri ve İdari Yargı Yetkisinin Sınırı” başlıklı 2. maddesinin değişik 1
numaralı bendinde:
“a) (Değişik : 8.6.2000-4577/5 md.) İdari işlemler
hakkında yetki, şekil, sebep, konu ve maksat yönlerinden biri ile hukuka
aykırı olduklarından dolayı iptalleri için menfaatleri ihlal edilenler
tarafından açılan iptal davaları,
b) İdari
eylem ve işlemlerden dolayı kişisel hakları doğrudan muhtel olanlar
tarafından açılan tam yargı davaları,
c)
(Değişik: 18.12.1999-4492/6 md.) Tahkim yolu öngörülen imtiyaz şartlaşma ve
sözleşmelerinden doğan uyuşmazlıklar hariç, kamu hizmetlerinden birinin
yürütülmesi için yapılan her türlü idari sözleşmelerden dolayı taraflar
arasında çıkan uyuşmazlıklara ilişkin davalar” idari dava türleri olarak
sayılmış olup; kural olarak, idari yargıda ancak Devlete ve kamu tüzel
kişilerine karşı açılan davalara bakılabilir.
Buna
göre, iptali istenilen işlemin tesis edildiği ve dava açıldığı tarihte
davalı mevkiinde kamu kuruluşu niteliği taşımayan Türk Telekomünikasyon
A.Ş.'nin olması karşısında, idari yargı yetkisi kapsamında açılmış bir
idari dava bulunduğundan söz etmek olanaksız olduğundan; uyuşmazlığın, özel
hukuk hükümlerine göre görüm ve çözümünde adli yargı yerinin görevli olduğu
sonucuna varılmıştır.
Belirtilen nedenlerle Ankara 4.İdare Mahkemesinin
başvurusunun kabulü ile Ankara 1.İş Mahkemesinin görevsizlik kararının
kaldırılması gerekmiştir.
SONUÇ :
Davanın çözümünde ADLİ YARGININ görevli olduğuna, bu nedenle Ankara 4.İdare
Mahkemesinin BAŞVURUSUNUN KABULÜ ile, Ankara 1.İş Mahkemesinin 25.12.2012
gün ve E:2012/1297, K:2012/1381 sayılı GÖREVSİZLİK KARARININ
KALDIRILMASINA, 5.5.2014 gününde OY BİRLİĞİ İLE KESİN OLARAK karar verildi.
—— • ——
Uyuşmazlık Mahkemesi
Başkanlığından:
21-ESAS NO : 2014/522
KARAR NO: 2014/560
KARAR TR : 05.05.2014
(Hukuk Bölümü)
ÖZET : Ankara Büyükşehir Belediyesi Eğitim ve Kültür Dairesi
Başkanlığı tarafından düzenlenen BELMEK kurslarında, imzaladığı
taahhütnameye istinaden Usta Eğiticisi olarak geçici görevli statüde
çalışmakta iken emeklilik nedeniyle iş akdi feshedilen davacının, eksik
yapıldığını iddia ettiği kıdem tazminatı, eksik ödenen ücret, ücretli izin
alacağı ve ilave tediye alacağının ödenmesi istemiyle açtığı davanın, ADLİ
YARGI YERİNDE çözümlenmesi gerektiği hk.
K A R A R
Davacı :
F.E.
Vekilleri
: Av. T.T., Av. B.K., Av. H.B.,
Av. B.E.
Davalı :
Ankara Büyükşehir Belediye Başkanlığı
Vekili : Av. Ö.E.
O L A Y : Davacı vekili dava dilekçesinde; müvekkilinin,
Milli Eğitim Bakanlığı tarafından düzenlenen meslek edindirme kurslarında
01.11.1987 tarihinde usta eğitici olarak göreve başladığını, bu görevinin
kurs dönem sonu olan 18.05.1994 tarihinde sona erdiğini; 01.11.1994
tarihinden itibaren de, Ankara Büyükşehir Belediyesi Eğitim ve Kültür
Dairesi Başkanlığı tarafından Eylül ayı başından Haziran Ayı Sonuna dek
süre için düzenlediği BELMEK kurslarında Usta Eğiticisi olarak görev
aldığını; kurumca kendisine yaşlılık aylığı bağlanması mümkün olduğundan
tahsis talebinde bulunduğunu; işten ayrılma belgesini Belediyeden alarak
SGK.na verdiğini; 26.07.2012 tarihi itibarıyla emeklilik nedeniyle iş
akdini feshettiğini ve kurumca kendisine 2205813865 tahsis numarası ile
yaşlılık aylığı bağlandığını; davalı belediyede işe başlamasından itibaren
müvekkiline "taahhütname" başlıklı evrak imzalatıldığını; bu
belgede, Devlet Memurları Kanununun 176. maddesinde düzenlenen ders ücreti
karşılığı çalışacağı, çalışacağı süre boyunca ücret ödeneceği, verdiği
aylık ders ücretinin 7,5’a bölünerek bulunacak gün sayısının sigortalı
primine esas gün sayılacağı kayıtlarının bulunduğunu; imzalatılan bu
evrakın (4) nolu Maddesinde, çalıştığı sürece aylık ücretinin 657 Sayılı
Devlet Memurları Kanununun 'Ders Görevi" Madde 176 gereğince Ek ders
ücreti olarak hesaplanacağını; (6.) Maddesinde ise Normal çalışma saatleri
dışında veya tatil günlerinde yapacağı çalışmalar karşılığında herhangi bir
ücret ödenmeyeceği yolunda kayıtlar bulunduğunu; SSK web sitesindeki
ücretleri ile kıyaslama yapıldığında ücret ödemelerinin eksik
kuruşlandırıldığının görüldüğünü; bütün aylar aylık ücretlerinin eksik
ödenmiş olduğunu; çalışmalarının, önceleri haftanın 5 günü, devlet
memurlarının çalışma saatlerine uyumlu olarak 08,30-17,00 saatleri
olduğunu, son dört yılda ise haftanın 6 günü aynı saatler arası
çalıştığını; temmuz ve ağustos aylarında da müvekkilinin kesintisiz olarak
çalıştığını ancak hafta tatili günleri için herhangi bir ödeme
yapılmadığını; prim bildirimlerinin de 2008 yılı sonuna dek, günlük 7.5
ders saatine göre ayda 20-27 gibi gün olarak bildirildiğini; 1475 sayılı İş
Kanunu ve 3945 sayılı kanunun 7. maddesi uyarınca, çalışanlara hafta tatili
günlerinde çalışılmadan ücret ödenmesi öngörüldüğü gibi çalışılmayan Resmi
ve Dini tatil günlerinde de çalışmadığı halde ücret ödenmesi zorunluluğu
bulunduğu halde, müvekkiline bu günler için herhangi bir ödeme
yapılmadığını; bu biçimde, çalışma dönemi boyunca ücret ödemelerinin eksik
yapıldığını; sürekli yenilenen iş sözleşmeleri ile fiili çalışması 14 tam
yılı aştığı halde, kendisine kullandırılması gereken yıllık ücretli izin
haklarının da (son iki yıl hariç) kullandırılmadığını; 6772 sayılı Devlet ve
Ona Bağlı Müesseselerde Çalışan İşçilere İlave Tediye Yapılması Hakkındaki
Kanun'un 1. maddesi uyarınca, belirtilen işyerlerinde çalışan işçilere
ücret sistemleri ne olursa olsun her yıl için birer aylık ücret tutarında
ilave tediye ücreti ödeneceğinin belirtildiğini; aynı yasanın 3. maddesinde
de bu işyerlerinde çalışan "işçilere mezkur maddeler gereğince yapılan
tediyelerden ayrı olarak her yıl için bir aylık istihkakları"
tutarında ödeme de yapılacağının hükme bağlandığını; böylece, bu
işyerlerinde çalışan işçilere yılda iki aylık ücretleri tutarında
"ilave tediye" yapılması emredici düzenlemesine rağmen davacı ve
işyerinde çalışan diğer usta öğreticilere bu ödemelerin yapılmadığını; 1475
Sayılı İş Kanunu'nun 14. Maddesi (5.) bendinin (4) nolu fıkrasında kıdem
tazminatı ödeneceği hususuna yer verildiğini; hizmet akdi bu hizmetlerinin
birleştirilmesi suretiyle sona eren davacının kıdem tazminatının iki ayrı
kamu kurumunda geçen hizmetlerinin birleştirilmesi suretiyle ortaya çıkacak
süre esas alınarak hesaplanıp ödettirilmesi gerektiğini ifade ederek;
müvekkilinin talepte haklı olduğu alacak miktarının tespiti ile; fazlaya
ilişkin ve başkaca talep hakları saklı tutularak; 100,00 TL kıdem
tazminatı, 25.000,00 TL. eksik ödenen ücret, 100,00 TL ücretli izin alacağı,
6.800,00TL ilave tediye alacağı olmak üzere Toplam 32.000,00 TL alacağın,
kıdem tazminatı, eksik ödenen ücret alacağının en yüksek banka mevduat,
ücretli izin alacağı, ilave tediye alacağının adi kanuni faizi ile birlikte
tahsili; hüküm altına alınacak alacaklarına kıdem tazminatına akdin feshi,
eksik ödenen ücret alacağı, ilave tediye ve ücretli izin alacağına dava
tarihinden itibaren faiz yürütülmesi istemiyle adli yargı yerinde dava
açmıştır.
ANKARA
4. İŞ MAHKEMESİ: 01.03.2013 gün ve E:2012/1016, K:2013/292 sayı ile özetle;
“…4857 sayılı İş Kanunu’nun 1.maddesinin 2. fıkrası ve 4. maddesinde
belirtilen ayrık durumlar dışında kalan bütün işyerlerinde, işverenler ile
işveren vekillerine ve çalışma şekline bakılmaksızın işçilere bu Kanun’un
uygulanacağı belirtilmiştir.(…)
Uyuşmazlığın
normatif dayanağını oluşturan; 657 sayılı yasanın 89. maddesindeki
düzenlemeye göre; “ Her derecedeki eğitim ve öğretim kurumlan ile
Üniversite ve Akademi (Askeri Akademiler dahil), okul, kurs veya yaygın
eğitim yapan kurumlarda ve benzeri kuruluşlarda öğretmen veya öğretim üyesi
bulunmaması halinde öğretmenlere, öğretim üyelerine veya diğer memurlara
veyahut açıktan atanacaklara ücret ile ek ders görevi verilebilir.
Ücretle
okutulacak ders saatlerinin sayısı, ders görevi alacakların nitelikleri ve
diğer hususlar ilgili Bakanlığın teklifi ve Bakanlar Kurulunun kararı ile
tespit olunur.”
Anılan
yasanın 176. maddesinde; “ Bu Kanunun 89 uncu maddesine göre kendilerine ders
görevi verilenlere, ders saati başına gündüz öğretimi için 140, örgün ve
yaygın eğitim kurumlarında yarıyıl ve yaz tatillerinde, cumartesi ve pazar
günleri ile saat 18.00'den sonra başlayan öğretim faaliyetleri için 150
gösterge rakamının bu Kanuna göre belirlenen aylık katsayısı ile
çarpımından oluşan miktar üzerinden ek ders ücreti ödenir.
Bu
ücretler, özel eğitime muhtaç öğrencilerin eğitim ve öğretim gördüğü
kurumlarda görevli öğretmen ve yöneticiler ile bu öğrencilere yönelik
olarak açılan özel sınıf öğretmenlerine ve cezaevlerinde görevli
öğretmenlere % 25 fazlasıyla ödenir.
Bu madde
kapsamında ücretle ders vermek üzere yükseköğretim kurumlarından
görevlendirilen öğretim elemanlarına 2914 sayılı Kanun hükümlerine göre ek
ders ücreti ödenir.
Konferans
ücreti her yıl bütçe kanunlarında gösterilir.” hükmünü içermektedir.
5216
sayılı Büyükşehir Belediyesi Kanunun Büyükşehir Belediyesinin Görev, Yetki
Ve Sorumluluklarını düzenleyen 7/ v) maddesinde “…meslek ve beceri
kazandırma kursları açmak, işletmek veya işlettirmek, bu hizmetleri
yürütürken üniversiteler, yüksek okullar, meslek liseleri, kamu kuruluşları
ve sivil toplum örgütleri ile işbirliği yapmak.” Düzenlemesi yer
almaktadır.(…)
Netice
itibarıyla yukarıda belirtilen 657 sayılı yasanın 89 ve 176 maddeleri ve
Yargıtay’ın usta öğreticiler konusunda verdiği ilkesel kararlar bir
değerlendirmeye tabi tutulduğunda davacının statü hukukuna tabi olduğu, uyuşmazlığın
çözüm yerinin idari yargı olduğu sonuç ve kanaati ile yargı yolun caiz
olmaması nedeniyle davanın reddine karar vermek gerekmiştir.” demek
suretiyle davanın görev yönünden reddine karar vermiştir.
İş bu
karara yapılan temyiz başvurusu üzerine Yargıtay 22. Hukuk Dairesi,
27.05.2013 gün ve E:2013/10940, K:2013/12403 karar sayılı ilamı ile hükmün onanmasına
karar vermiştir.
Bu
karara karşı yapılan karar düzeltme istemine ilişkin Yargıtay 22. Hukuk
Dairesi 01.10.2013 gün ve E:2013/23237, K:2013/20508 sayılı ilamı ile karar
düzeltme isteminin reddine karar vermiş ve karar kesinleşmiştir.
Davacı
vekili bu kez; müvekkilinin Ankara Büyükşehir Belediyesi'nde istihdam
edilmesinin "statü hukukuna tabi olduğu" yolunda Ankara 4. İş
Mahkemesi'nin hukuki nitelemesinin Mahkemelerince de uygun görülmesi
halinde, müvekkilinin davalı belediyede ne surette ve hangi statüde
istihdam edildiği takdir ve tespitine ve bu belirlemeye göre talep etmekte
haklı olduğu ve ödenmeyen alacaklarının neler ve ne miktarda olduğunun tam
olarak tespiti ile fazlasını isteme hakları saklı tutularak; toplam
110.226,06 TL alacağın, kanuni faizi ile birlikte davalıdan alınarak
müvekkiline verilmesi; ödettirilecek alacaklarına, ihtarname ile davalı
belediyeye başvuru tarihleri olan 2012 tarihinden itibaren faiz yürütülmesi
istemiyle idari yargı yerinde dava açmıştır.
ANKARA
7.İDARE MAHKEMESİ; 21.2.2014 gün ve E:2013/1103 sayı ile, 506 Sayılı Sosyal
Sigortalar Kanunu’nun 2. maddesinde “Bir hizmet akdine dayanarak bir veya
birkaç işveren tarafından çalıştırılanlar bu kanuna göre sigortalı
sayılırlar...” denilmiş, aynı Yasanın “Uyuşmazlıkların Çözüm Yeri” Başlıklı
134. maddesinde, “Bu kanunun uygulanmasından doğan uyuşmazlıklar, yetkili
iş mahkemelerinde veya bu davalara bakmakla görevli mahkemelerde görülür”
hükmüne yer verilmiş; 506 sayılı yasa hükümlerinin 01.10.2008 tarihinde
yürürlüğe giren 5510 sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası
Kanununun 106. maddesi ile yürürlükten kaldırılmış olduğu; 5510 sayılı
Kanunun 3.maddesinde; kısa ve/veya uzun vadeli sigorta kolları bakımından
adına prim ödenmesi gereken veya kendi adına prim ödemesi gereken kişinin
sigortalı olarak tanımlandığı; 79.madde ile başlayan Dördüncü Kısmında,
primlere ilişkin hükümlere yer verildiği; 101. maddesinde “Bu kanunda
aksine hüküm bulunmayan hallerde, bu kanun hükümlerinin uygulanmasıyla
ilgili ortaya çıkan uyuşmazlıkların İş Mahkemelerinde görüleceği hükmünün
yer aldığı; öte yandan, 4857 sayılı İş Kanununun 1.maddesinde, Kanunun
amacının, işverenler ile bir iş sözleşmesine dayanarak çalıştırılan
işçilerin çalışma şartları ve çalışma ortamına ilişkin hak ve sorumluluklarını
düzenlemek olduğu belirtilmiş; aynı zamanda, bakılan davanın da konusunu
oluşturan “İş Sözleşmesi, Türleri ve Feshi” hususuna Kanunun 8.maddesi ve
devamında, kıdem tazminatı, ücretli izin, bildirim süresinden kaynaklanan
yükümlülük ve haklara ilişkin hususlara ise Kanunun değişik maddelerinde
yer verilmiş olduğu; diğer taraftan; 5521 sayılı İş Mahkemeleri Kanununun
1. maddesinde, “İş Kanununa göre işçi sayılan kimselerle (o kanunun
değiştirilen ikinci maddesinin Ç, D ve E fıkralarında istisna edilen
işlerde çalışanlar hariç) işveren veya işveren vekilleri arasında iş
akdinden veya iş Kanununa dayanan her türlü hak iddialarından doğan hukuk
uyuşmazlıklarının çözülmesi ile görevli olarak lüzum görülen yerlerde iş
mahkemeleri kurulur.
Bu
mahkemeler:
A)(Mülga:
18/10/2012-6356/81 md.)
B)işçi
Sigortaları Kurumu ile sigortalılar veya yerine kaim olan hak sahipleri
arasındaki uyuşmazlıklardan doğan itiraz ve davalara da bakarlar.
İş
mahkemesi kurulmamış olan yerlerdeki bu davalara o yerde görevlendirilecek
mahkeme tarafından, temsilci üyeler alınmaksızın, bu kanundaki esas ve
usullere göre bakılır.
Fiili ve
hukuki imkansızlıklar dolayısiyle iş mahkemesinin toplu olarak görevini
yapamadığı hallerde de yukarki fıkra hükmü uygulanır.
(Ek
fıkra: 2/7/2012-6352/39 md.) Birden fazla iş mahkemesi bulunan yerlerde,
sosyal güvenlik hukukundan kaynaklanan davaların görüleceği iş mahkemeleri,
Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu tarafından belirlenebilir.” hükmünün yer
aldığı; dosyanın incelenmesinden; davacının, davalı idareye verdiği ve tek
taraflı olarak imzaladığı bir taahütnameye istinaden, Ankara Büyükşehir
Belediyesi Eğitim ve Kültür Dairesi Başkanlığı bünyesinde düzenlenen Meslek
Edindirme Kurslarında usta eğitici sıfatıyla çalıştığı; 26.07.2012 tarihi
itibariyle emeklilik nedeniyle iş akdini feshetmesinin ardından kıdem
tazminatı, ücret, eksik ödenen ücret, ücretli izin ve ilave tediye
alacaklarına ilişkin, toplam 110.226,06 TL tazminatın davalı idareye
başvuru tarihinden itibaren faiziyle birlikte ödenmesine karar verilmesi
istemiyle bakılmakta olan davanın açıldığının anlaşıldığı; olayda;
davacının; 657 sayılı Devlet Memurları Kanununda tanımlanan şekliyle,
memur, sözleşmeli personel, geçici personel ve işçi kapsamında bulunmadığı;
idareye verdiği bir taahhütnameye istinaden, idareyle arasında bir hizmet
ilişkisi kurulduğu; taahhütnamede, ek ders ücretinin hesaplanmasında 657
sayılı Kanununun 176. maddesinden esinlenmiş olunmasının, davacının kamu
personeli statüsünde değerlendirilmesi için yeterli olamayacağı gibi,
taahhütnameyi de idari sözleşme haline getirmeyeceği; dolayısıyla,
taahhütnameyle kurulan ilişkinin, daha ziyade Türk Borçlar Kanununda
tanımını bulan hizmet sözleşmesi niteliğinde olduğunun kabulünde zorunluluk
bulunduğu; buna göre; davacının statüsü dikkate alındığında ve iş mevzuatından
kaynaklanan talepleri gözetildiğinde; uyuşmazlığın, özel hukuk hükümlerine
göre görüm ve çözümünde adli yargı yerinin görevli olduğu sonucuna varılmış
olduğu; nitekim; Uyuşmazlık Mahkemesi Hukuk Bölümünün 30.09.2013 tarih ve
E:2013/851, K.2013/ 1277 sayılı kararının da bu yönde bulunduğu
gerekçesiyle; Mahkemelerinin görevsizliğine, 2247 sayılı Uyuşmazlık
Mahkemesinin Kuruluş ve İşleyişi Hakkında Kanunun 19.maddesi uyarınca
görevli yargı yerinin belirlenmesi için iş bu dosya ile birlikte Ankara 4.
İş Mahkemesinin E:2012/1016 esas sayısına kayıtlı dava dosyasının
mahkemesinden istenerek teminin ardından dosyaların Uyuşmazlık Mahkemesine
gönderilmesine ve dosya incelemesinin bu konuda Uyuşmazlık Mahkemesince
karar verilinceye kadar ertelenmesine karar vermiştir.
İNCELEME VE GEREKÇE : Uyuşmazlık Mahkemesi
Hukuk Bölümü’nün, Serdar ÖZGÜLDÜR’ün Başkanlığında, Üyeler: Eyüp Sabri
BAYDAR, Ali ÇOLAK, Sıddık YILDIZ, Nurdane TOPUZ, Ayhan AKARSU ve Mehmet
AKBULUT’un katılımlarıyla yapılan 5.5.2014 günlü toplantısında;
l-İLK
İNCELEME:Dosya üzerinde 2247 sayılı Yasa’nın 27.maddesi uyarınca yapılan
incelemeye göre; adli ve idari yargı yerleri arasında 2247 sayılı yasa’nın
19.maddesinde öngörülen biçimde görev uyuşmazlığı doğduğu, idari yargı
dosyasının, son görevsizlik kararını veren mahkemece, adli yargı dosyası da
temin edilmek suretiyle Uyuşmazlık Mahkemesi’ne gönderildiği ve usule
ilişkin herhangi bir noksanlık bulunmadığı anlaşıldığından görev
uyuşmazlığının esasının incelenmesine oybirliği ile karar verildi.
II-ESASIN İNCELENMESİ: Raportör-Hakim Taşkın ÇELİK’in,
davanın çözümünde adli yargının görevli olduğu yolundaki raporu ile
dosyadaki belgeler okunduktan; ilgili Başsavcılarca görevlendirilen
Yargıtay Cumhuriyet Savcısı Mehmet BAYHAN ile Danıştay Savcısı Mehmet Ali
GÜMÜŞ’ün davada adli yargının görevli olduğu yolundaki sözlü açıklamaları
da dinlendikten sonra GEREĞİ GÖRÜŞÜLÜP DÜŞÜNÜLDÜ:
Dava, Milli Eğitim Bakanlığı tarafından düzenlenen
meslek edindirme kurslarında 01.11.1987 tarihinde usta eğitici olarak
göreve başlayan ve bu görevini 18.05.1994 tarihine kadar sürdüren; daha
sonra 01.11.1994 tarihinden itibaren de Ankara Büyükşehir Belediyesi Eğitim
ve Kültür Dairesi Başkanlığı tarafından düzenlenen BELMEK kurslarında,
imzaladığı taahhütnameye istinaden Usta Öğretici olarak çalışmakta iken
emeklilik nedeniyle iş akdi feshedilen davacının, eksik yapıldığını iddia
ettiği kıdem tazminatı, eksik ödenen ücret, ücretli izin alacağı ve ilave
tediye alacağının faiziyle birlikte ödenmesi istemiyle açılmıştır.
506
Sayılı Sosyal Sigortalar Kanunu’nun 2. Maddesinde “Bir hizmet akdine
dayanarak bir veya birkaç işveren tarafından çalıştırılanlar bu kanuna göre
sigortalı sayılırlar…” denilmiş, aynı Yasanın “Uyuşmazlıkların Çözüm Yeri”
Başlıklı 134. maddesinde, “Bu kanunun uygulanmasından doğan uyuşmazlıklar,
yetkili iş mahkemelerinde veya bu davalara bakmakla görevli mahkemelerde
görülür” hükmüne yer verilmiş; 506 sayılı yasa hükümleri 01.10.2008 tarihinde
yürürlüğe giren 5510 sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası
Kanununun 106. maddesi ile yürürlükten kaldırılmıştır. 5510 sayılı Kanunun
3.maddesinde; kısa ve/veya uzun vadeli sigorta kolları bakımından adına
prim ödenmesi gereken veya kendi adına prim ödemesi gereken kişi sigortalı
olarak tanımlanmış; 79.madde ile başlayan Dördüncü Kısmında, primlere
ilişkin hükümlere yer verilmiş; 101. maddesinde “Bu kanunda aksine hüküm
bulunmayan hallerde, bu kanun hükümlerinin uygulanmasıyla ilgili ortaya
çıkan uyuşmazlıklar İş Mahkemelerinde görülür” denilmiştir.
Öte
yandan, 4857 sayılı İş Kanununun 1.maddesinde, Kanunun amacının, işverenler
ile bir iş sözleşmesine dayanarak çalıştırılan işçilerin çalışma şartları
ve çalışma ortamına ilişkin hak ve sorumluluklarını düzenlemek olduğu
belirtilmiş; aynı zamanda, bakılan davanın da konusunu oluşturan “İş
Sözleşmesi, Türleri ve Feshi” hususuna Kanunun 8.maddesi ve devamında;
kıdem tazminatı, ücretli izin, bildirim süresinden kaynaklanan yükümlülük
ve haklara ilişkin hususlara ise, Kanunun değişik maddelerinde yer
verilmiştir.
Diğer
taraftan;5521 sayılı İş Mahkemeleri Kanununun 1. maddesinde, “İş Kanununa
göre işçi sayılan kimselerle (o kanunun değiştirilen ikinci maddesinin Ç, D
ve E fıkralarında istisna edilen işlerde çalışanlar hariç) işveren veya
işveren vekilleri arasında iş akdinden veya iş Kanununa dayanan her türlü
hak iddialarından doğan hukuk uyuşmazlıklarının çözülmesi ile görevli
olarak lüzum görülen yerlerde iş mahkemeleri kurulur.
Bu
mahkemeler:
A)
(Mülga: 18/10/2012-6356/81 md.)
B) İşçi
Sigortaları Kurumu ile sigortalılar veya yerine kaim olan hak sahipleri
arasındaki uyuşmazlıklardan doğan itiraz ve davalara da bakarlar.
İş
mahkemesi kurulmamış olan yerlerdeki bu davalara o yerde görevlendirilecek mahkeme
tarafından, temsilci üyeler alınmaksızın, bu kanundaki esas ve usullere
göre bakılır.
Fiili ve
hukuki imkansızlıklar dolayısıyla iş mahkemesinin toplu olarak görevini
yapamadığı hallerde de yukarıdaki fıkra hükmü uygulanır.
(Ek
fıkra: 2/7/2012-6352/39 md.) Birden fazla iş mahkemesi bulunan yerlerde,
sosyal güvenlik hukukundan kaynaklanan davaların görüleceği iş mahkemeleri,
Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu tarafından belirlenebilir.” denilmiştir.
Dosyanın
incelenmesinden; davacının, davalı idareye verdiği ve tek taraflı olarak
imzaladığı bir taahhütnameye istinaden, Ankara Büyükşehir Belediyesi Eğitim
ve Kültür Dairesi Başkanlığı bünyesinde düzenlenen Meslek Edindirme
Kurslarında usta eğitici sıfatıyla çalıştığı anlaşılmıştır.
Somut
durum dikkate alındığında, davacının; 657 sayılı Devlet Memurları Kanununda
tanımlanan şekliyle, memur, sözleşmeli personel, geçici personel ve işçi
kapsamında bulunmadığı; idareye verdiği bir taahhütnameye istinaden,
idareyle arasında bir hizmet ilişkisi kurulduğu; taahhütnamede, ek ders
ücretinin hesaplanmasında 657 sayılı Kanununun 176. maddesinden esinlenmiş
olunmasının, davacının kamu personeli statüsünde değerlendirilmesi için
yeterli olamayacağı gibi, taahhütnameyi de idari sözleşme haline
getirmeyeceği; dolayısıyla, taahhütnameyle kurulan ilişkinin, daha ziyade
Türk Borçlar Kanununda tanımını bulan hizmet sözleşmesi niteliğinde
olduğunun kabulünde zorunluluk bulunmaktadır.
Buna
göre; davacının statüsü dikkate alındığında ve iş mevzuatından kaynaklanan
talepleri gözetildiğinde; uyuşmazlığın, özel hukuk hükümlerine göre görüm
ve çözümünde adli yargı yerinin görevli olduğu sonucuna varılmıştır
Açıklanan nedenlerle, Ankara 7. İdare Mahkemesince
yapılan başvurunun kabulü ile, Ankara 4. İş Mahkemesince verilen
görevsizlik kararının kaldırılması gerekmiştir.
SONUÇ :
Davanın çözümünde ADLİ YARGININ görevli olduğuna, bu nedenle Ankara 7.İdare
Mahkemesinin BAŞVURUSUNUN KABULÜ ile, Ankara 4.İş Mahkemesinin 01.03.2013
gün ve E:2012/1016, K:2013/292 sayılı GÖREVSİZLİK KARARININ KALDIRILMASINA,
5.5.2014 gününde OY BİRLİĞİ İLE KESİN OLARAK karar verildi.
—— • ——
Uyuşmazlık Mahkemesi
Başkanlığından:
22-ESAS NO : 2014/526
KARAR NO: 2014/564
KARAR TR : 05.05.2014
(Hukuk Bölümü)
ÖZET : Davacıların murisinin trafik kazasında hayatını kaybetmesinden
dolayı uğranılan maddi ve manevi zararın yasal faiziyle birlikte tazmini
istemiyle açılan davanın, ADLİ YARGI YERİNDE çözümlenmesi gerektiği hk.
K A R A R
Davacılar
: C.Y. Mirasçıları; 1- H.Y., 2- A.Y., 3- F.Y., 4- Z.Y., 5- M.Y., 6- İ.Y.,
7- S.Y.,
8- İ.Y., 9- R.Y., 10- M.Y, 11- İ.Y., 12- N.Y., 13-
H.Y., 14- H.K.
Vekilleri
: Av. İ.A.
Davalılar
: Şanlıurfa Valiliği Merkez İlçe Köylere Hiz. Götürme Birliği Bşk.lığı
(Adli Yargıda)
Vekili : Av. O.D.
Şanlıurfa
İl Özel İdare Müdürlüğü ( İdari Yargıda)
Vekili : Av. O.D. & R.A.
O L A Y : Davacılar vekili, dava dilekçesinde
özetle; davacıların murisi Casim Yayla’nın 63….. plakalı araç ile
18/08/2011 tarihinde saat 22:30 sıralarında Şanlıurfa, Merkez Kısas Beldesi
Apalı Köyü istikametine doğru giderken, yol üzerinde bulunan su kanalına
gelindiğinde yolun yıkılmış ve daralmış olması, yolda tümsek ve çukurların
bulunması, yolun kenarlarının meydana gelen yıkılma ve çökme nedeniyle
mıcır ve çakıllı olması, yol uyarı ve trafik levhalarının olmaması
nedeniyle meydana gelen kazada yaşamını yitirdiğini, C.Y.’nın ölümü
sonrasında davacıların maddi ve manevi açıdan olumsuz etkilendiklerini,
kazanın davalı idarenin kusuru neticesinde oluştuğunu belirterek; fazlaya
ilişkin hakları saklı kaymak kaydıyla davacılar için toplam 63.000,00 TL
maddi ve manevi zararın, kaza tarihinden itibaren işleyecek yasal faiziyle
birlikte davalı idareden tazmini istemiyle adli yargıda dava açmıştır.
ŞANLIURFA 2. ASLİYE HUKUK MAHKEMESİ: 20.09.2012 gün
ve E:2012/168 K:2012/548 sayılı kararında özetle; davanın, hizmet kusuruna
dayanılarak açıldığı gerekçesiyle davanın görev nedeniyle reddine dair
verilen karar temyiz edilmeksizin kesinleşmiştir.
Davacı
bu kez, toplam 122.000,00 TL tazminat istemiyle idari yargı yerinde dava
açmıştır.
ŞANLIURFA
İDARE MAHKEMESİ: 12.02.2014 gün ve E:2013/18 sayılı gönderme kararında
özetle; uyuşmazlığın ölümlü trafik kazasının meydana geldiği yolun bakım ve
onarım sorumluluğuna ilişkin olması ve 2918 sayılı Yasa hükümlerinin
uygulanması suretiyle çözümlenebilecek mahiyette olması nedeniyle, 2918
sayılı Yasa hükümlerinin uygulanmasıyla ilgili uyuşmazlığın görüm ve
çözümünde aynı Yasa’nın 110. Maddesi hükmü uyarınca adli yargı yerleri
görevli olduğunu gerekçe göstererek, 2247 sayılı Uyuşmazlık Mahkemesinin
Kuruluş ve İşleyişi Hakkında Kanun’un 19. Maddesi hükümleri uyarınca
görevli yargı merciinin belirlenmesi için dosyanın Uyuşmazlık mahkemesine
gönderilmesine, Uyuşmazlık Mahkemesi’nce karar verilinceye kadar davanın
ertelenmesine karar vererek dosya Mahkememize gönderilmiştir.
İNCELEME VE GEREKÇE :
Uyuşmazlık Mahkemesi Hukuk Bölümü’nün, Serdar
ÖZGÜLDÜR’ün Başkanlığında, Üyeler: Eyüp Sabri BAYDAR, Ali ÇOLAK, Sıddık
YILDIZ, Nurdane TOPUZ, Ayhan Akarsu ve Mehmet AKBULUT’un katılımlarıyla
yapılan 05.05.2014 günlü toplantısında:
l-İLK
İNCELEME:Dosya üzerinde 2247 sayılı Yasa’nın 27. maddesi uyarınca yapılan
incelemeye göre, İdare Mahkemesi’nce anılan Yasa’nın 19. maddesinde
öngörülen usul ve yönteme uygun biçimde başvuruda bulunulduğu
anlaşılmaktadır. Usule ilişkin herhangi bir noksanlık görülmediğinden
esasının incelenmesine oy birliği ile karar verildi.
II-ESASIN İNCELENMESİ: Raportör-Hakim Filiz BUDAK’ın,
davanın çözümünde adli yargının görevli olduğu yolundaki raporu ile dosyadaki
belgeler okunduktan; ilgili Başsavcılarca görevlendirilen Yargıtay
Cumhuriyet Savcısı Mehmet BAYHAN ile Danıştay Savcısı Mehmet Ali GÜMÜŞ’ün
davada adli yargının görevli olduğu yolundaki sözlü açıklamaları da
dinlendikten sonra GEREĞİ GÖRÜŞÜLÜP DÜŞÜNÜLDÜ:
Dava,
davacıların murisinin trafik kazasında hayatını kaybetmesinden dolayı
uğranılan maddi ve manevi zararın yasal faiziyle birlikte tazmini istemiyle
açılmıştır.
5302 sayılı İl Özel İdaresi Kanununun 6. maddesinin
b bendinde, imar, yol, su, kanalizasyon, katı atık, çevre, acil yardım ve
kurtarma, orman köylerinin desteklenmesi, ağaçlandırma, park ve bahçe
tesisine ilişkin hizmetleri belediye sınırları dışında yapmakla il özel
idaresinin görevli ve yetkili olduğu hüküm altına alınmıştır.
2918 sayılı Karayolları Trafik Kanununun 1.
maddesinde, Kanunun amacının Karayolları nda can ve mal güvenliği yönünden
trafik düzenini sağlayacak ve trafik güvenliğini ilgilendiren tüm konularda
alınacak önlemleri belirlemek olduğu; “Kapsam” başlıklı 2. maddesinde, bu
Kanunun trafikle ilgili kuralları, şartları, hak ve yükümlülükleri bunların
uygulamasını ve denetlenmesini ilgili kuruluşları ve bunların görev, yetki
ve sorumluluk, çalışma usulleri ile diğer hükümleri kapsadığı ve bu kanunun
Karayolları nda uygulanacağı; “Tanımlar” başlıklı 3.maddesinde ise, trafik
için kamunun yararlanmasına açık olan arazi şeridi, köprüler ve alanların
Karayolu olduğu; “Tarım Orman ve Köyişleri Bakanlığının görev ve yetkileri”
başlıklı 9.maddesinde, Tarım Orman ve Köyişleri Bakanlığının görev ve
yetkileri arasında köy yollarında trafik ve güvenliğin sağlanması hususunun
da yer aldığı; “Belediye Trafik Birimleri,
görev ve yetkileri” başlıklı 10. maddesinde, yapım ve bakımdan
sorumlu olduğu yolları trafik düzeni ve güvenliğini sağlayacak durumda
bulundurmanın gerekli görülen kavşaklara ve yerlere trafik ışıklı
işaretleri, işaret levhaları koymak ve yer işaretlemeleri yapmanın Belediye
Trafik birimlerinin görev ve yetkileri arasında bulunduğu; “İl ve İlçe
Trafik Komisyonları” başlıklı 12. Maddesinde de komisyonların kuruluşu ile
görev ve yetkileri belirtilmiştir.
Öte yandan 2918 sayılı Yasanın 19.1.2011 günlü
Resmi Gazetede yayımlanarak yürürlüğe giren 6099 sayılı Yasanın 14.
maddesiyle değişik 110. maddesinde “İşleteni veya sahibi Devlet ve diğer
kamu kuruluşları olan araçların sebebiyet verdiği zararlara ilişkin
olanları dahil, bu Kanundan doğan sorumluluk davaları, adli yargıda
görülür. Zarar görenin kamu görevlisi olması, bu fıkra hükmünün
uygulanmasını önlemez. Hemzemin geçitte meydana gelen tren-trafik
kazalarında da bu Kanun hükümleri uygulanır.
Motorlu
araç kazalarından dolayı hukuki sorumluluğa ilişkin davalar, sigortacının
merkez veya şubesinin veya sigorta sözleşmesini yapan acentenin bulunduğu
yer mahkemelerinden birinde açılabileceği gibi kazanın vuku bulduğu yer
mahkemesinde de açılabilir”; Geçici 21. maddesinde de “Bu Kanunun 110 uncu
maddesinin birinci fıkrasının göreve ilişkin hükmü, yürürlüğe girdiği
tarihten önce idari yargıda ve Askeri Yüksek İdare Mahkemesinde açılmış bulunan
davalara uygulanmaz” denilmiştir.
Dosyanın incelenmesinden; davacıların murisi Casim
Yayla’nın sevk ve idaresindeki 63 PC 200 plakalı aracın 18.08.2011
tarihinde Şanlıurfa Merkez Kısas Beldesi Apalı Köyü istikametine doğru
giderken yolda meydana gelen yıkılma ve çökme nedeniyle aracın yol üzerinde
bulunan su kanalına düşmesi sonucu vefat ettiği, meydana gelen kazada
davalı idarenin kusurlu olduğu iddiası ile maddi ve manevi tazminat
istemiyle önce adli ve sonrasında idari yargıda dava açıldığı anlaşılmıştır.
2918
sayılı Kanunun 110 uncu maddesinin birinci fıkrasının iptali istemiyle
Bursa 3.Asliye Hukuk Mahkemesi ve Batman 2.Asliye Hukuk Mahkemesince
yapılan itiraz başvuruları üzerine konuyu inceleyen Anayasa Mahkemesi, şu
gerekçesi ile anılan kuralı Anayasaya aykırı görmemiş ve iptal istemini oy
birliğiyle reddetmiştir: “… Anayasa Mahkemesi’nin daha önceki kimi
kararlarında da belirtildiği üzere, tarihsel gelişime paralel olarak
Anayasa’da adli ve idari yargı ayırımına gidilmemiş ve idari uyuşmazlıkların
çözümünde idare ve vergi mahkemeleriyle Danıştay yetkili kılınmıştır. Bu
nedenle, genel olarak idare hukuku alanına giren konularda idari yargı,
özel hukuk alanına giren konularda adli yargı görevli olacaktır. Bu
durumda, idari yargının görev alanına giren bir uyuşmazlığın çözümünde adli
yargının görevlendirilmesi konusunda kanun koyucunun mutlak bir takdir
yetkisinin bulunduğunu söylemek olanaklı değildir. Ancak, idari yargının
denetimine bağlı olması gereken idari bir uyuşmazlığın çözümü, haklı neden
ve kamu yararının bulunması halinde kanun koyucu tarafından adli yargıya
bırakılabilir. İtiraz konusu kural, trafik kazasında zarar görenin asker
kişi ya da memur olmasına, aracın askeri hizmete ilişkin olmasına veya
olayın hemzemin geçitte meydana gelmesi durumlarına göre farklı yargı
kollarında görülmekte olan 2918 sayılı Kanun’dan kaynaklanan tüm sorumluluk
davalarının adli yargıda görüleceğini öngörmektedir. İtiraz konusu
düzenlemenin gerekçesinde de ifade edildiği gibi, askeri idari yargı, idari
yargı veya adli yargı kolları arasında uygulamada var olan yargı yolu
belirsizliği giderilerek söz konusu davalarla ilgili olarak yeknesak bir
usul belirlenmektedir. Aynı tür davaların aynı yargı yolunda çözümlenmesi
sağlanarak davaların görülmesi ve çözümlenmesinin hızlandırıldığı, bu
suretle kısa sürede sonuç alınmasının olanaklı kılındığı ve bunun söz
konusu davaların adli yargıda görüleceği yolunda getirilen düzenlemenin
kamu yararına yönelik olduğu anlaşılmaktadır. Öte yandan, 2918 sayılı
Kanun’da tanımlanan Karayolu şeridi üzerindeki araç trafiğinden kaynaklanan
sorumlulukların, özel hukuk alanına girdiği konusunda bir tartışma
bulunmamaktadır. İdare tarafından kamu gücünden kaynaklanan bir yetkinin
kullanılması söz konusu olmadığı gibi, aynı Karayolu üzerinde aynı seyir
çizgisinde hareket eden, bu nedenle aynı tür risk üreten araçlar arasında
özel-kamu ayırımı yapılmasını gerektiren bir neden de yoktur. Açıklanan
nedenlerle, itiraz konusu kural Anayasa’nın 2.,125. ve 155. maddelerine
aykırı değildir. İtirazın reddi gerekir…” (Any. Mah.nin 26.12.2013 tarih ve
E.2013/68, K.2013/165 sayılı kararı; R.G. 27.3.2014, Sayı: 28954,
s.136-147.)
Anayasa’nın
158 inci maddesinin son fıkrasında “ Diğer mahkemelerle, Anayasa Mahkemesi
arasındaki görev uyuşmazlıklarında, Anayasa Mahkemesi’nin kararı esas
alınır.” denilmektedir. Anayasa Mahkemesi’nin yukarıda gerekçesine yer
verilen kararı, yasa koyucunun idari yargının görevine giren bir konuyu
adli yargının görevine verebileceğine, dolayısiyle 2918 sayılı Kanunun 110
uncu maddesinin birinci fıkrası ile öngörülen, bu Kanun’dan doğan tüm
sorumluluk davalarının adli yargıda görülmesi düzenlemesinin Anayasa’ya
aykırı bulunmadığına dair olup, esas itibariyle görev konusunda verilmiş
bir karardır ve Anayasa’nın 158 inci maddesi uyarınca, başta Mahkememiz
olmak üzere diğer yargı organları bakımından da uyulması zorunlu bir karar
mesabesindedir.
Bu durumda, 2918
sayılı Yasanın 19.01.2011 tarihinde yürürlüğe giren 110. maddesi ile
Anayasa Mahkemesi’nin işaret edilen kararı gözetildiğinde, bahsi geçen
Kanun maddesinin Karayolları nda, can ve mal güvenliği yönünden trafik
düzeninin sağlanarak trafik güvenliğini ilgilendiren tüm konularda alınacak
önlemleri kapsadığı ve Kanunun, trafikle ilgili kuralları, şartları, hak ve
yükümlülükleri, bunların uygulanmasını ve denetlenmesini, ilgili kuruluşları
ve bunların görev yetki ve sorumlulukları ile, çalışma usullerini
kapsadığı, dolayısıyla oluşan trafik kazası nedeniyle açılacak sorumluluk
davalarının görüm ve çözümünde adli yargının görevli olduğu; meydana gelen
zararın tazmini istemiyle açılan bu davanın da adli yargı yerinde
çözümlenmesi gerektiği sonucuna varılmıştır.
Açıklanan
nedenlerle, Şanlıurfa İdare Mahkemesi’nin başvurusunun kabulü, Şanlıurfa 2.
Asliye Hukuk Mahkemesi’nin 20.09.2012 gün ve E:2012/168, K:2012/548 sayılı
görevsizlik kararının kaldırılması gerekmiştir.
SONUÇ :
Davanın çözümünde ADLİ YARGININ görevli olduğuna, bu nedenle Şanlıurfa
İdare İdare Mahkemesi’nin BAŞVURUSUNUN KABULÜ ile, Şanlıurfa 2. Asliye
Hukuk Mahkemesi’nin 20.09.2012 gün ve E:2012/168, K:2012/548 sayılı
GÖREVSİZLİK KARARININ KALDIRILMASINA, 05.05.2014 gününde üye Eyüp Sabri
BAYDAR’ın KARŞI OYU ve OYÇOKLUĞU İLE KESİN OLARAK karar verildi.
KARŞI OY
Somut
uyuşmazlıkta, davalı İl Özel İdaresinin karayolunun yapım, bakım ve
korunmasındaki ihmali sonucu zarara neden olan kazanın meydana geldiği
iddia edilmektedir.
5302
sayılı İl Özel İdaresinin Kanununun İl Özel İdarelerinin görev ve
sorumluluklarına ilişkin 6/B maddesinde "imar , yol, su, kanalizasyon,
katı atık, çevre , acil yardım vs. ilişkin hizmetleri Belediye sınırları
dışında yapmakla" görev ve yetkili olduğu öngörülmüştür.
TC
Anayasası'nın 125/son md. "idarenin kendi eylem ve işlemlerinden doğan
zararı ödemekle yükümlü olduğu" kurala bağlanmış,
2577
Sayılı İYUK 2/1-b md. "idari eylem ve işlemlerden dolayı kişisel
haklan ihlal edilenler tarafından açılan tam yargı davaları, idari dava
çeşitleri arasında" sayılmıştır.
Bu
durumda İl Özel İdaresinin yetki ve sorumluluk sınırlan içindeki yolun
yapım, bakım ve onarımının yapılmadığı nedeniyle doğan zararın tazmininin
amaçlanmış olması karşısında, idarenin görevinde olan kamu hizmetini
yürüttüğü esnada kişilere verdiği zararın ödetilmesine yönelik bulunan
uyuşmazlık konusu davanın, olayda kamu hizmetinin usulüne ve hukuka uygun
olarak yürütülüp yürütülmediğinin, hizmet kusuru veya idarenin
sorumluluğunu gerektiren bir husus olup olmadığının tespitinde esas alman
idare hukuku kurallarına ve 2577 Sayılı İYUK 2/1 -b md. sayılan tam yargı
davasında görüm ve çözümünde idari yargı yerleri görevli bulunmaktadır.
Sayın
çoğunluk, karayolunun yapım, bakım ve korunmasındaki ihmalden doğan zararda
Adli Yargıyı görevli kabul eden görüşünde hukuki dayanak olarak 2918 Sayılı
KTK 110/1 md. hükümlerini esas almıştır.
11.01.2011
gün 6099 Sayılı Yasa'nın 14. maddesi ile 2918 Sayılı KTK 110. maddesine
eklenen 1 .fıkra ile "işleteni veya sahibi devlet ve diğer kamu
kuruluşları olan araçların sebebiyet verdiği zararlara ilişkin olanları
dahil bu kanundan doğan sorumluluk davaları Adli Yargıda görülür..."
hükmü getirilmiştir.
Sayın
çoğunluk görüşünün aksine eldeki uyuşmazlık anılan yasa hükmü kapsamında
kalmamaktadır.
Çünkü,
2918 Sayılı KTK 85.maddesinde açıkça belirtildiği gibi yasa motorlu
araçların işletilmesinden doğan zararlar nedeniyle işletenin hukuki
sorumluluğunu düzenlemektedir.
Yasa
hükmünde geçen bu kanundan ve Adli Yargıda görülmesi gereken sorumluluk
davaları, 2918 Sayılı Yasa'nın 85.maddesinde düzenlenen motorlu araçların
işletilmesi nedeniyle verilen zararlardan dolayı araç işletenin hukuki
sorumluluğuna ilişkin davalardır.
Yasa
değişikliğinden önce kamu araçlarının işletilmesi nedeniyle verilen
zararlardan dolayı kamu idaresinin sorumluluğunun hangi yargı kolunda görüm
ve çözümü konusunda yasada bir düzenleme bulunmadığından İdari ve Adli
Yargı organları arasında çıkan görev uyuşmazlıklarını sonlandırmak üzere
sözü geçen yasa hükmü getirilmek suretiyle kamu araçlarının verdiği
zararlar nedeniyle işletenin sorumluluğunda 2918 Sayılı Yasa'nın amacına
uygun olarak Adli Yargıda görüm ve çözüm esası benimsenmiştir.
Nitekim
yasa değişikliğine ilişkin Hükümet gerekçesi de getirilen yeni hükmün bu
nedenle maddeye eklendiğini teyit etmektedir.
Diğer
taraftan, sayın çoğunluk 2918 sayılı yasanın 110. maddesi hükmünün iptali
istemi ile Anayasa Mahkemesine açılan dava sonucunda verilen yorumlu red
kararlarını, karara dayanak almakta ise de bu görüşe de itibar edilmesi
mümkün değildir.
Zira;
"T.C. Anayasasında , Anayasa Mahkemesinin iptal veya iptal talebinin
reddi dışında yorumlu red kararı verebileceğine dair bir işaret yoktur.
Tersine T.C. Anayasasının 153/2 maddesi "Anayasa Mahkemesi bir kanun
veya kanun hükmünde kararnamenin tamamını veya bir hükmünü iptal ederken,
kanun koyucu hareketle yeni bir uygulamaya yol açacak biçimde hüküm tesis
edemez." hükmü böyle bir anlayışın benimsenmemiş olduğunun kanıtı
olarak kabul edilebilir. Gerçi madde iptal kararlarından bahsetmektedir,
ama Anayasa koyucunun amacının Anayasa Mahkemesinin kanun koyucu gibi
hareket etmesini önlemek olduğu açıkça anlaşılmaktadır. Yorumlu red
kararlarının ise diğer mahkemeleri, idare makamlarım, gerçek ve tüzel
kişileri bağlaması itibariyle bir çeşit pozitif kanun koyuculuk anlamına
geldiğine şüphe yoktur. (Türk Anayasa Hukuku Prof. Dr. Ergun Ozbudun. Sh.
440 vd.)
Hakkında
yorumlu red kararı verilen bir kanun maddesi yürürlükte kalmaya devam eder.
Dolayısıyla somut olaylara uygulanır. Somut olaylarda o maddenin ne anlama
geldiğine, yani nasıl yorumlanacağına, bundan sonra da Anayasa Mahkemesi
değil onu uygulayacak Mahkemeler karar verir. Anayasa Mahkemesinin yorumlu
red kararı verirken yaptığı yorumunun diğer mahkemeleri bağlaması mümkün
değildir. Bir kanun maddesinin nasıl yorumlanacağına onu uygulayacak olan
Adli- idari ve Askeri Yargı organları karar verir. Anayasa Mahkemesi Adli,
idari ve Askeri kollarının üst mahkemesi olmadığına göre bu yargı
kollarındaki mahkemelere kendi yorumunu empoze etmesi mümkün değildir. O
halde Anayasa Mahkemesinin verdiği yorumlu red kararlarının kendilerinden
beklenen fonksiyonu ifa edebilmeleri, diğer mahkemelerin Anayasa
Mahkemesinin bu yorumlarını benimsemelerine bağlıdır. Oysa hukukumuzda,
Anayasa Mahkemesi kararlarında yapılan yorumlar diğer mahkemeleri bağlamaz.
Zira Anayasa Mahkemesi kararlarının bağlayıcılığı bu kararların hüküm fıkralarına
münhasırdır. (Türk Anayasa Hukuku Dersleri, Kemal Gözler, sh. 444)
Keza,
Sayın çoğunluğun karan dayandırdığı T.C. Anayasasının 158. madde
hükümlerinin de uyuşmazlıkta uygulama yeri bulunmamaktadır. Uyuşmazlık
Mahkemesinin görev ve yetkilerini düzenleyen T.C. Anayasasının 158. maddesi
açık hükmünden de anlaşıldığı üzere Anayasa Mahkemesi ile diğer yargı
kollan arasında olumlu veya olumsuz görev uyuşmazlığının doğması halinde
Anayasa Mahkemesi görüşünün üstün tutulacağına ilişkin düzenlemenin, uyuşmazlıkta
Anayasa Mahkemesinin görevlilik veya görevsizlik kararının bulunmaması,
diğer yargı kollan ile arasında bir görev ihtilafının çıkmaması nedeniyle
uygulanması mümkün değildir.
Açıklanan
gerekçelerle uyuşmazlıkta idari yargı görevli olup, benzer ihtilaflarda da
idari yargının görevli olduğu Yargıtay 4, 11, 17 Hukuk Dairelerinin
istikrarlı kararlarıyla Içtihad edildiği gibi Danıştay kararlarında da uyuşmazlıkta
İdari Yargının görevli olduğu benimsenmiştir. (Danıştay 10. Daire E
2011/11522, K 2012/5347 sayı, E. 2011/10856 ve K. 2013/670 Sayı, vs.)
Somut
uyuşmazlıkta davanın karayolunun yapım, bakım ve korunmasındaki idarenin
hizmet kusuruna dayanmasına,
2918
Sayılı Yasa'nın 110/1 md. motorlu araçların işletilmesinden doğan
zararlardan dolayı işletenini hukuki sorumluluğunun Adli Yargıda görüm ve
çözümünü düzenleme altına almasına,
Somut
uyuşmazlığın anılan yasa hükmü kapsamında bulunmamasına,
Kamu
hizmetinin usulüne ve hukuka uygun olarak yürütülüp yürütülmediğinin hizmet
kusuru veya idarenin sorumluluğunu gerektiren bir husus olup olmadığının
tespitinde, 2577 Sayılı IYUK 2/1-b md. sayılan tam yargı davasında görüm ve
çözümünde İdari Yargının görevli olmasına göre,
Uyuşmazlıkta
Adli Yargıyı görevli kabul eden sayın çoğunluğun görüşüne katılmıyorum.
—— • ——
Uyuşmazlık Mahkemesi
Başkanlığından:
23-ESAS NO : 2014/529
KARAR NO: 2014/567
KARAR TR : 05.05.2014
(Hukuk Bölümü)
ÖZET : 2918 sayılı Yasadan kaynaklanan sorumluluk davasının
ADLİ YARGI YERİNDE çözümlenmesi gerektiği hk.
K A R A R
Davacı :
A. Anonim Türk Sigorta Şirketi
Vekilleri
: Av. H.L.P. & Av. D.P.
Davalı :
Karayolları Genel Müdürlüğü
Vekilleri :
Av. İ.K.A. (İdari Yargıda)
Av. S.T.
(Adli Yargıda)
O L A
Y : Davacı vekili dava dilekçesinde
özetle; davacı şirket tarafından sigortası yapılan 34…… plakalı aracın
05.09.2011 tarihinde Yozgat İlinden, Şefaatli İlçesi istikametine seyir
halinde iken dönemece girdiği esnada, davalı kurumun sorumluluğundaki 66-50
yolunda, yoldaki gevşek malzeme nedeniyle araç sürücüsünün direksiyon
hakimiyetini kaybetmesi sonucu aracın yoldan çıkarak takla atması sonucu
maddi hasarlı trafik kazası meydana geldiğini, söz konusu kaza nedeniyle
araçta meydana gelen hasar nedeniyle yapılan inceleme sonucunda araçtaki
hasar bedelinin 23.000,00 TL olarak belirlendiğini, sovtaj değeri olan
7.309,00 TL düşüldüğünde geri kalan 15.691,00 TL’nin sigortalıya ödediğini,
söz konusu olayın davalı idarenin bakımı ve onarımındaki kusurundan
kaynaklandığını belirterek, ödenen zarar bedelinin davalının kusuruna
tekabül eden 7.845,00 TL’sinin ödeme tarihi olan 03.08.2012 tarihinden
itibaren yasal faizi ile birlikte davalıdan tahsiline karar verilmesi
istemiyle idari yargı yerinde dava açmıştır.
Yozgat
İdare Mahkemesi: 28.11.2012 gün, E:2012/1020, K:2012/1240 sayı ile özetle;
davanın, adli yargı yerinde görülmesi gerektiğinden bahisle, görev yönünden
reddine karar vermiştir.
İş bu
karara karşı yapılan itiraz başvurusu üzerine Kayseri Bölge İdare Mahkemesi
03.04.2013 gün,E:2013/364, K:2013/351 sayı ile hükmün onanmasına karar
vermiş, bu karara karşı süresi içerisinde yapılan karar düzeltme talebi
üzerine Kayseri Bölge İdare Mahkemesi 12.07.2013 gün ve E:2013/838,
K:2013/844 sayılı ilamı ile karar düzeltme isteminin reddine karar vermiş
ve karar kesinleşmiştir.
Davacı
vekili aynı istemle bu kez adli yargı yerinde dava açmıştır.
Yozgat
2. Asliye Hukuk Mahkemesi: 27.03.2014 gün ve E:2013/662 sayı ile özetle;
davanın idari yargı yerinde görülmesi gerektiğini belirterek, görevli
merciinin belirlenmesi için, 2247 sayılı Kanunun 19.maddesi uyarınca
dosyanın Uyuşmazlık Mahkemesine gönderilmesine karar vermiştir.
İNCELEME VE GEREKÇE :
Uyuşmazlık Mahkemesi Hukuk Bölümü’nün, Serdar
ÖZGÜLDÜR’ün Başkanlığında, Üyeler: Eyüp Sabri BAYDAR, Ali ÇOLAK, Sıddık
YILDIZ, Nurdane TOPUZ, Ayhan AKARSU ve Mehmet AKBULUT’un katılımlarıyla
yapılan 5.5.2014 günlü toplantısında:
l-İLK İNCELEME: Dosya üzerinde 2247 sayılı Yasa’nın 27.maddesi
uyarınca yapılan incelemeye göre; 2918 sayılı Kanun’dan kaynaklanan
sorumluluk davasında idari ve adli yargı yerleri arasında 2247 sayılı
Kanunun 19.maddesinde öngörülen biçimde görev uyuşmazlığı doğduğu, adli
yargı dosyasının son görevsizlik kararını veren mahkemece, idari yargı
dosyası da temin edilmek suretiyle Uyuşmazlık Mahkemesi’ne gönderildiği ve
usule ilişkin herhangi bir noksanlık bulunmadığı anlaşıldığından görev
uyuşmazlığının esasının incelenmesine oy birliği ile karar verildi.
II-ESASIN İNCELENMESİ: Raportör-Hakim Selim Şamil
KAYNAK’ın, davanın çözümünde adli yargının görevli olduğu yolundaki raporu
ile dosyadaki belgeler okunduktan; ilgili Başsavcılarca görevlendirilen
Yargıtay Cumhuriyet Savcısı Mehmet BAYHAN ile Danıştay Savcısı Mehmet Ali
GÜMÜŞ’ün davada adli yargının görevli olduğu yolundaki sözlü açıklamaları
da dinlendikten sonra GEREĞİ GÖRÜŞÜLÜP DÜŞÜNÜLDÜ:
Dava,
davacı şirket tarafından sigortalı olan 34 DM 0119 plakalı aracın,
05.09.2011 tarihinde Yozgat İlinden, Şefaatli İlçesi istikametine seyir
halinde iken, davalı kurumun sorumluluğundaki 66-50 yolunda, yoldaki gevşek
malzeme nedeniyle araç sürücüsünün direksiyon hakimiyetini kaybetmesi
sonucu meydana gelen kazada, davacı tarafından sigortalıya ödenen meblağın,
davalı idarenin kusuruna karşılık gelen 7.845,00 TL sinin ödeme tarihinden
itibaren işleyecek olan yasal faizi ile birlikte davalıdan tahsili
istemiyle açılmıştır.
2918
sayılı Karayolları Trafik Kanununun 1.maddesinde, Kanunun amacının
Karayolları nda can ve mal güvenliği yönünden trafik düzenini sağlayacak ve
trafik güvenliğini ilgilendiren tüm konularda alınacak önlemleri belirlemek
olduğu; “Kapsam” başlıklı 2. maddesinde, bu Kanunun trafikle ilgili
kuralları, şartları, hak ve yükümlülükleri bunların uygulamasını ve denetlenmesini
ilgili kuruluşları ve bunların görev, yetki ve sorumluluk, çalışma usulleri
ile diğer hükümleri kapsadığı ve bu kanunun Karayolları nda uygulanacağı;
10. maddesinde, yapım ve bakımdan sorumlu olduğu yolları trafik düzeni ve
güvenliğini sağlayacak durumda bulundurmanın gerekli görülen kavşaklara ve
yerlere trafik ışıklı işaretleri, işaret levhaları koymak ve yer
işaretlemeleri yapmanın Belediye Trafik birimlerinin görev ve yetkileri
arasında olduğu belirtilmiştir.
Öte
yandan 2918 sayılı Yasanın 19.01.2011 günlü Resmi Gazetede yayımlanarak
yürürlüğe giren 6099 sayılı Yasanın 14. maddesiyle değişik 110. maddesinde
“İşleteni veya sahibi Devlet ve diğer kamu kuruluşları olan araçların
sebebiyet verdiği zararlara ilişkin olanları dahil, bu Kanundan doğan
sorumluluk davaları, adli yargıda görülür. Zarar görenin kamu görevlisi
olması, bu fıkra hükmünün uygulanmasını önlemez. Hemzemin geçitte meydana
gelen tren-trafik kazalarında da bu Kanun hükümleri uygulanır.
Motorlu
araç kazalarından dolayı hukuki sorumluluğa ilişkin davalar, sigortacının
merkez veya şubesinin veya sigorta sözleşmesini yapan acentenin bulunduğu
yer mahkemelerinden birinde açılabileceği gibi kazanın vuku bulduğu yer
mahkemesinde de açılabilir”; Geçici 21. maddesinde de “Bu Kanunun 110 uncu
maddesinin birinci fıkrasının göreve ilişkin hükmü, yürürlüğe girdiği
tarihten önce idari yargıda ve Askeri Yüksek İdare Mahkemesinde açılmış
bulunan davalara uygulanmaz” denilmiştir.
2918
sayılı Kanunun 110 uncu maddesinin birinci fıkrasının iptali istemiyle
Bursa 3. Asliye Hukuk Mahkemesi ve Batman 2.Asliye Hukuk Mahkemesince
yapılan itiraz başvuruları üzerine konuyu inceleyen Anayasa Mahkemesi, şu
gerekçesi ile anılan kuralı Anayasaya aykırı görmemiş ve iptal istemini oy
birliğiyle reddetmiştir: “… Anayasa Mahkemesi’nin daha önceki kimi
kararlarında da belirtildiği üzere, tarihsel gelişime paralel olarak
Anayasa’da adli ve idari yargı ayrımına gidilmemiş ve idari uyuşmazlıkların
çözümünde idare ve vergi mahkemeleriyle Danıştay yetkili kılınmıştır. Bu
nedenle, genel olarak idare hukuku alanına giren konularda idari yargı,
özel hukuk alanına giren konularda adli yargı görevli olacaktır. Bu
durumda, idari yargının görev alanına giren bir uyuşmazlığın çözümünde adli
yargının görevlendirilmesi konusunda kanun koyucunun mutlak bir takdir
yetkisinin bulunduğunu söylemek olanaklı değildir. Ancak, idari yargının
denetimine bağlı olması gereken idari bir uyuşmazlığın çözümü, haklı neden
ve kamu yararının bulunması halinde kanun koyucu tarafından adli yargıya bırakılabilir.
İtiraz konusu kural, trafik kazasında zarar görenin asker kişi ya da memur
olmasına, aracın askeri hizmete ilişkin olmasına veya olayın hemzemin
geçitte meydana gelmesi durumlarına göre farklı yargı kollarında görülmekte
olan 2918 sayılı Kanun’dan kaynaklanan tüm sorumluluk davalarının adli
yargıda görüleceğini öngörmektedir. İtiraz konusu düzenlemenin gerekçesinde
de ifade edildiği gibi, askeri idari yargı, idari yargı veya adli yargı
kolları arasında uygulamada var olan yargı yolu belirsizliği giderilerek
söz konusu davalarla ilgili olarak yeknesak bir usul belirlenmektedir. Aynı
tür davaların aynı yargı yolunda çözümlenmesi sağlanarak davaların
görülmesi ve çözümlenmesinin hızlandırıldığı, bu suretle kısa sürede sonuç
alınmasının olanaklı kılındığı ve bunun söz konusu davaların adli yargıda
görüleceği yolunda getirilen düzenlemenin kamu yararına yönelik olduğu
anlaşılmaktadır. Öte yandan, 2918 sayılı Kanun’da tanımlanan Karayolu
şeridi üzerindeki araç trafiğinden kaynaklanan sorumlulukların, özel hukuk
alanına girdiği konusunda bir tartışma bulunmamaktadır. İdare tarafından
kamu gücünden kaynaklanan bir yetkinin kullanılması söz konusu olmadığı
gibi, aynı Karayolu üzerinde aynı seyir çizgisinde hareket eden, bu nedenle
aynı tür risk üreten araçlar arasında özel-kamu ayırımı yapılmasını
gerektiren bir neden de yoktur. Açıklanan nedenlerle, itiraz konusu kural
Anayasa’nın 2.,125. ve 155. maddelerine aykırı değildir. İtirazın reddi
gerekir…” (Any. Mah.nin 26.12.2013 tarih ve E.2013/68, K.2013/165 sayılı
kararı; R.G. 27.3.2014, Sayı: 28954, s.136-147.)
Anayasa’nın
158 inci maddesinin son fıkrasında “ Diğer mahkemelerle, Anayasa Mahkemesi
arasındaki görev uyuşmazlıklarında, Anayasa Mahkemesi’nin kararı esas
alınır.” denilmektedir. Anayasa Mahkemesi’nin yukarıda gerekçesine yer
verilen kararı, yasa koyucunun idari yargının görevine giren bir konuyu
adli yargının görevine verebileceğine, dolayısıyla 2918 sayılı Kanunun 110
uncu maddesinin birinci fıkrası ile öngörülen, bu Kanun’dan doğan tüm
sorumluluk davalarının adli yargıda görülmesi düzenlemesinin Anayasa’ya
aykırı bulunmadığına dair olup, esas itibariyle görev konusunda verilmiş
bir karardır ve Anayasa’nın 158 inci maddesi uyarınca, başta Mahkememiz
olmak üzere diğer yargı organları bakımından da uyulması zorunlu bir karar
mesabesindedir.
Bu durumda, 2918
sayılı Yasanın 19.01.2011 tarihinde yürürlüğe giren 110. maddesi ile
Anayasa Mahkemesi’nin işaret edilen kararı gözetildiğinde, bahsi geçen
Kanun maddesinin Karayolları nda, can ve mal güvenliği yönünden trafik
düzeninin sağlanarak trafik güvenliğini ilgilendiren tüm konularda alınacak
önlemleri kapsadığı ve Kanunun, trafikle ilgili kuralları, şartları, hak ve
yükümlülükleri, bunların uygulanmasını ve denetlenmesini, ilgili kuruluşları
ve bunların görev yetki ve sorumlulukları ile, çalışma usullerini
kapsadığı, dolayısıyla meydana gelen zararın tazmini istemiyle açılan bu
davanın da adli yargı yerinde çözümlenmesi gerektiği sonucuna varılmıştır.
Açıklanan nedenlerle davanın görüm ve çözümü adli
yargı yerinin görevine girdiğinden Yozgat 2. Asliye Hukuk Mahkemesi’nce
yapılan başvurunun reddine karar verilmesi gerekmiştir.
SONUÇ :
Davanın çözümünde ADLİ YARGININ görevli olduğuna, bu nedenle Yozgat 2.
Asliye Hukuk Mahkemesince yapılan BAŞVURUNUN REDDİNE, 5.5.2014 gününde Üye
Eyüp Sabri BAYDAR’IN KARŞI OYU ve OY ÇOKLUĞU İLE KESİN OLARAK karar
verildi.
KARŞI OY
Somut
uyuşmazlıkta, davalı Karayolları Genel Müdürlüğünün karayolunun yapım,
bakım ve korunmasındaki ihmali sonucu zarara neden olan kazanın meydana geldiği
iddia edilmektedir.
2918
Sayılı Yasanın KTK'nın 7.md. "Karayolları Genel Müdürlüğünün Yapım ve
Bakımından sorumlu olduğu Karayollarında can ve mal güvenliği yönünden
gerekli düzenleme ve işaretlemeleri yaparak önlemleri alma ve aldırmanın"
idarenin görev ve yetkileri arasında bulunduğuna işaret edilmiş,
6001
Sayılı Karayolları Genel Müdürlüğünün teşkilat ve görevleri hakkındaki
kanunun 4.md. "Hazırlayacağı programlar uyarınca karayollarını yapmak,
yaptırmak, emniyetle kullanılmalarını sağlayacak şekilde sürekli bakım
altında bulundurmak, bakımını yaptırmak, onarımını yaptırmak, işletmek ve
işlettirme" Genel Müdürlüğün görev ve yetkileri arasında gösterilmiş,
TC
Anayasası'nın 125/son md. "idarenin kendi eylem ve işlemlerinden doğan
zararı ödemekle yükümlü olduğu" kurala bağlanmış,
2577
Sayılı IYUK 2/1-b md. "idari eylem ve işlemlerden dolayı kişisel
haklan ihlal edilenler tarafından açılan tam yargı davaları, idari dava
çeşitleri arasında" sayılmıştır.
Bu durumda
Karayolları Genel Müdürlüğünün sorumluluk alanındaki yolun yapım, bakım ve
onanmmm yapılmadığı nedeniyle doğan zararın tazmininin amaçlanmış olması
karşısında, idarenin görevinde olan kamu hizmetini yürüttüğü esnada
kişilere verdiği zararın ödetilmesine yönelik bulunan uyuşmazlık konusu
davanın, olayda kamu hizmetinin usulüne ve hukuka uygun olarak yürütülüp
yürütülmediğinin, hizmet kusuru veya idarenin sorumluluğunu gerektiren bir
husus olup olmadığının tespitinde esas alman idare hukuku kurallarına ve
2577 Sayılı İYUK 2/1-b md. sayılan tam yargı davasında görüm ve çözümünde
idari yargı yerleri görevli bulunmaktadır.
Sayın
çoğunluk, karayolunun yapım, bakım ve korunmasındaki ihmalden doğan zararda
Adli Yargıyı görevli kabul eden görüşünde hukuki dayanak olarak 2918 Sayılı
KTK 110/1 md. hükümlerini esas almıştır.
11.01.2011
gün 6099 Sayılı Yasa'nın 14. maddesi ile 2918 Sayılı KTK 110. maddesine
eklenen 1.fıkra ile "işleteni veya sahibi devlet ve diğer kamu
kuruluşları olan araçların sebebiyet verdiği zararlara ilişkin olanları
dahil bu kanundan doğan sorumluluk davaları Adli Yargıda görülür..."
hükmü getirilmiştir.
Sayın
çoğunluk görüşünün aksine eldeki uyuşmazlık anılan yasa hükmü kapsamında
kalmamaktadır.
Çünkü,
2918 Sayılı KTK 85.maddesinde açıkça belirtildiği gibi yasa motorlu
araçların işletilmesinden doğan zararlar nedeniyle işletenin hukuki
sorumluluğunu düzenlemektedir.
Yasa
hükmünde geçen bu kanundan ve Adli Yargıda görülmesi gereken sorumluluk
davaları, 2918 Sayılı Yasa'nın 85.maddesinde düzenlenen motorlu araçların
işletilmesi nedeniyle verilen zararlardan dolayı araç işletenin hukuki
sorumluluğuna ilişkin davalardır.
Yasa
değişikliğinden önce kamu araçlanmn işletilmesi nedeniyle verilen
zararlardan dolayı kamu idaresinin sorumluluğunun hangi yargı kolunda görüm
ve çözümü konusunda yasada bir düzenleme bulunmadığından İdari ve Adli
Yargı organlan arasında çıkan görev uyuşmazlıklannı sonlandırmak üzere sözü
geçen yasa hükmü getirilmek suretiyle kamu araçlanmn verdiği zararlar
nedeniyle işletenin sorumluluğunda 2918 Sayılı Yasa'nm amacına uygun olarak
Adli Yargıda görüm ve çözüm esası benimsenmiştir.
2918
sayılı yasanın 110. maddesinde yapılan yasa değişikliğine ilişkin Hükümet
gerekçesi de getirilen yeni hükmün bu nedenle maddeye eklendiğini teyit
etmektedir.
Diğer
taraftan, sayın çoğunluk 2918 sayılı yasanın 110. maddesi hükmünün iptali
istemi ile Anayasa Mahkemesine açılan dava sonucunda verilen yorumlu red
kararlarını, karara dayanak almakta ise de bu görüşe de itibar edilmesi
mümkün değildir.
Zira;
"T.C. Anayasasında , Anayasa Mahkemesinin iptal veya iptal talebinin
reddi dışında yorumlu red kararı verebileceğine dair bir işaret yoktur.
Tersine T.C. Anayasasının 153/2 maddesi "Anayasa Mahkemesi bir kanun
veya kanun hükmünde kararnamenin tamamını veya bir hükmünü iptal ederken,
kanun koyucu hareketle yeni bir uygulamaya yol açacak biçimde hüküm tesis
edemez." hükmü böyle bir anlayışın benimsenmemiş olduğunun kanıtı
olarak kabul edilebilir. Gerçi madde iptal kararlarından bahsetmektedir,
ama Anayasa koyucunun amacının Anayasa Mahkemesinin kanun koyucu gibi
hareket etmesini önlemek olduğu açıkça anlaşılmaktadır. Yorumlu red
kararlarının ise diğer mahkemeleri, idare makamlarım, gerçek ve tüzel
kişileri bağlaması itibariyle bir çeşit pozitif kanun koyuculuk anlamına
geldiğine şüphe yoktur. (Türk Anayasa Hukuku Prof. Dr. Ergun Özbudun. Sh.
440 vd.)
Hakkında
yorumlu red kararı verilen bir kanun maddesi yürürlükte kalmaya devam eder.
Dolayısıyla somut olaylara uygulanır. Somut olaylarda o maddenin ne anlama
geldiğine, yani nasıl yorumlanacağına, bundan sonra da Anayasa Mahkemesi
değil onu uygulayacak Mahkemeler karar verir. Anayasa Mahkemesinin yorumlu
red kararı verirken yaptığı yorumunun diğer mahkemeleri bağlaması mümkün
değildir. Bir kanun maddesinin nasıl yorumlanacağına onu uygulayacak olan
Adli- idari ve Askeri Yargı organları karar verir. Anayasa Mahkemesi Adli,
idari ve Askeri kollarının üst mahkemesi olmadığına göre bu yargı
kollarındaki mahkemelere kendi yorumunu empoze etmesi mümkün değildir. O halde
Anayasa Mahkemesinin verdiği yorumlu red kararlarının kendilerinden
beklenen fonksiyonu ifa edebilmeleri, diğer mahkemelerin Anayasa
Mahkemesinin bu yorumlarını benimsemelerine bağlıdır. Oysa hukukumuzda,
Anayasa Mahkemesi kararlarında yapılan yorumlar diğer mahkemeleri bağlamaz.
Zira Anayasa Mahkemesi kararlarının bağlayıcılığı bu kararların hüküm
fıkralarına münhasırdır. (Türk Anayasa Hukuku Dersleri, Kemal Gözler, sh.
444)
Keza,
Sayın çoğunluğun karan dayandırdığı T.C. Anayasasının 158. madde hükümlerininde
uyuşmazlıkta uygulama yeri bulunmamaktadır. Uyuşmazlık Mahkemesinin görev
ve yetkilerini düzenleyen T.C. Anayasasının 158. maddesi açık hükmünden de
anlaşıldığı üzere Anayasa Mahkemesi ile diğer yargı kollan arasında olumlu
veya olumsuz görev uyuşmazlığının doğması halinde Anayasa Mahkemesi
görüşünün üstün tutulacağına ilişkin düzenlemenin, uyuşmazlıkta Anayasa
Mahkemesinin görevlilik veya görevsizlik karannın bulunmaması, diğer yargı
kollan ile arasında bir görev ihtilafının çıkmaması nedeniyle uygulanması
mümkün değildir.
Açıklanan
gerekçelerle uyuşmazlıkta idari yargı görevli olup, benzer ihtilaflarda da
idari yargının görevli olduğu Yargıtay 4, 11, 17 Hukuk Dairelerinin
istikrarlı kararlanyla Içtihad edildiği gibi Danıştay kararlarında da uyuşmazlıkta
İdari Yargının görevli olduğu benimsenmiştir. (Danıştay 10. Daire E
2011/11522, K 2012/5347 sayı, E. 2011/10856 ve K. 2013/670 Sayı, vs.)
Somut
uyuşmazlıkta davanın karayolunun yapım, bakım ve korunmasındaki idarenin
hizmet kusuruna dayanmasına,
2918
Sayılı Yasa'nın 110/1 md. motorlu araçların işletilmesinden doğan
zararlardan dolayı işletenini hukuki sorumluluğunun Adli Yargıda görüm ve
çözümünü düzenleme altına almasına, Somut uyuşmazlığın anılan yasa hükmü
kapsamında bulunmamasına,
Kamu
hizmetinin usulüne ve hukuka uygun olarak yürütülüp yürütülmediğinin hizmet
kusuru veya idarenin sorumluluğunu gerektiren bir husus olup olmadığının
tespitinde, 2577 Sayılı İYUK 2/1-b md. sayılan tam yargı davasında görüm ve
çözümünde İdari Yargının görevli olmasına göre,
Uyuşmazlıkta
Adli Yargıyı görevli kabul eden sayın çoğunluğun görüşüne katılamıyorum.
—— • ——
Uyuşmazlık Mahkemesi
Başkanlığından:
24-ESAS NO : 2014/533
KARAR NO: 2014/570
KARAR TR : 05.05.2014
(Hukuk Bölümü)
ÖZET :
Sivil memur olan davacının, ek özel hizmet tazminatı verilmesi istemiyle
yaptığı başvurunun reddine ilişkin işlemin iptali istemiyle açılan davanın,
GENEL İDARİ YARGI YERİNDE çözümlenmesi gerektiği hk.
K A R A R
Davacı : A.G.
Davalı :
Milli Savunma Bakanlığı
Vekili :
Av. B.K.M.
O L A Y :
Davacı dava dilekçesinde özetle; 1989 yılı Haziran ayından itibaren 10'uncu
Tanker Üs Komutanlığı Destek Grup Komutanlığı İstihkâm Bakım Tabur
Komutanlığı’nda 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu’na tabi teknik hizmetler
sınıfında sıhhi tesisat teknisyeni olarak görev yaptığını, 657 sayılı
Devlet Memurları Kanunu ve aynı Kanun’un ek geçici 9'uncu maddesi kapsamına
giren kurumların aylık alanlara, 2006 yılında ne miktarda zam ve tazminat
verileceği 17/4/2006 tarihli ve 2006/10344 sayılı Bakanlar Kurulu Kararı
ile yürürlüğe konulan "Devlet Memurlarına Ödenecek Zam ve Tazminatlara
İlişkin Karar" ve eki cetveller 5/5/2006 tarihli ve 26159 sayılı Resmi
Gazete’de yayımlanmış söz konusu Kararın uygulanması konusunda ortaya
çıkması muhtemel tereddütlerin giderilmesi ve uygulama birliğinin
sağlanması amacıyla 11 Mayıs 2006 tarihinde Zam Tazminatlara İlişkin 160
seri nolu Devlet Memurları Kanunu Genel Tebliği yayınlandığı, kendisinin
gerek alınan kararlar gerekse yayınlanan tebliğ uyarınca ek özel hizmet
tazminatı alma koşullarını taşımasına rağmen 2008 yılının Ekim ayından
itibaren kendisine bu ödemenin yapılmadığını, ilgili konuda davalıya
yapılan müracaata verilen cevapta, personele önceden verilen ek özel hizmet
tazminatına ilişkin ödemenin durdurulduğu cevabının verildiğini, yapılan
işlemin hukuka aykırı olduğunu ve iptaline karar verilmesi gerektiğini
belirterek Askeri Yüksek İdare Mahkemesi’nde dava açmıştır.
Davalı idare savunmasında özetle; 657 sayılı
DMK’nın 152. maddesinde özel hizmet tazminatının verileceği kişilerin
belirtildiğini, bu maddenin uygulanmasın ilişkin 17.04.2006 gün ve
2006/10344 sayılı Bakanlar Kurulu kararından sonra çıkartılan 03.01.2008
gün ve 2008/10355 sayılı Bakanlar Kurulu kararı ile yeniden düzenlendiğini,
davacının çalıştığı hizmet sınıfının adı geçen özel hizmet tazminatı
öngörülen kapsamda olmadığını, nitekim bu konuya ilişkin olarak Aksaz Bakım
ve Onarım ve İstihkam Komutanlığı’nda görev yapan teknik hizmetler sınıfına
mensup çalışanlara yapılan özel hizmet ödemesinin Sayıştay Denetimi
sırasında uygun görülmediğini ve bu nedenle 4960.550.000 TL zimmet tespit
edildiğini, nitekim AYİM’nin benzer kararlarında da söz konusu özel hizmet
tazminatının ödenmesi için yoğun bir dışarıda çalışma yükümlülüğünün aranması
gerektiğinin belirtildiğini, bu koşulları taşımayan davacı bakımından
davanın reddine karar verilmesi gerektiğini belirtmiştir.
Askeri Yüksek İdare
Mahkemesi İkinci Dairesi: 13.10.2010 gün ve Gensek No:2010/1809,
E:2010/647, K:2010/1116 sayılı kararında özetle; davanın çözümünde ne
davacının 1602 sayılı Kanunun 20 nci maddesi uyarınca asker kişi
sayılmasının ne de görev ve hizmet yerinin TSK kadrolarında yer almasın en
ufak bir etki ve önemi olmadığını, Kamu'da 657 sayılı Kanun kapsamında
görev yapan ve davacıyla aynı dönemde olan teknik personelin ek özel hizmet
tazminatı hangi esas usul ve mülahazalara göre takdir ve tespit edilmiş
ise, davacı ve davaya konu ettiği uyuşmazlık da aynı esas, usul ve
mülahazalara göre takdir ve tespit edilmesi gerektiğini, bir diğer deyişle
uyuşmazlıkla ilgili uygulanacak kuralın öngörülmesinde askeri hizmetin
gerekliliklerinin gözetilmediğini, tüm bu sebeplerle davacının 1602 sayılı
Kanunun 20 nci maddesi kapsamında asker kişi olduğunu ancak dava konusu ek
özel hizmet tazminatı ödenmemesi işleminin askeri hizmete ilişkin
olmadığını, dolayısıyla davanın görev ve çözüm yönünden AYİM'de değil Genel
İdari Yargı Yeri'nde görülmesinin uygun olduğunu belirterek; davanın görev
yönünden reddine karar vermiş, 1602 sayılı Yasa’nın 21. maddesi gereğince
verilen karar kesinleşmiştir.
Davacı aynı istemle bu kez genel idari yargı yerinde
dava açmıştır.
Adana 1. İdare Mahkemesi; 09.10.2011 gün ve
2010/1754 Esas, 2011/1533 Karar sayılı kararında özetle; 926 sayılı Türk Silâhlı
Kuvvetleri Personel Kanunu'nun "Kapsam" başlıklı 1. maddesinin
ikinci fıkrasına göre sivil memurlar kendi özel kanununa tabi bulunmakta
olup; uyuşmazlık 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu'nun zam ve tazminatlara
ilişkin 152. maddesinin "ÖZEL HİZMET TAZMİNATI" başlıklı II/ A.
bendinin davacıya uygulanmasına ilişkin işlemden doğmuş bulunduğunu,657
sayılı Yasa'nın 152. maddesinin II. bendine göre "tazminatlar" :
görevin önem, sorumluluk ve niteliği, görev yerinin özelliği, hizmet süresi,
kadro unvan ve derecesi ve eğitim seviyesi gibi hususlar göz önüne alınarak
bu Kanunda belirtilen Devlet memuru aylığının (ek gösterge dahil) brüt
tutarı esas alınarak maddede belirtilen oranlarda ödenen parasal haklardan
olup; aynı Yasa maddesinin "Ortak Hükümler" başlıklı III. bendinin
değişik üçüncü fıkrasında, "Bu zam ve tazminatlara hak kazanmada ve
bunların ödenmesinde aylıklara ilişkin hükümler uygulanır..."
denildiğinden, bu parasal hakların 1602 sayılı Yasa'nın değişik 22.
maddesinde Birinci Dairenin görevleri arasında sayılan "aylık"
kavramının kapsamına girdiğinin kabulü gerektiğini, Bu durumda, 1602 sayılı
Yasa'ya göre asker kişi sayılan sivil memura özel hizmet tazminatının
ödenmemesi işleminden; bir başka deyişle, asker kişinin özlük haklarından doğan
davada "askeri hizmete ilişkin bulunma" koşulunun da gerçekleşmiş
bulunması karşısında, uyuşmazlığa konu edilen davanın görüm ve çözümünde
Askeri Yüksek İdare Mahkemesi'nin görevli olduğu kanaat ve sonucuna
varıldığını belirterek, davanın görev yönünden reddine karar vermiş, kararı
davacı vekili temyiz etmiştir.
Danıştay 2. Dairesi; 24.04.2013 gün ve 2011/11875
Esas, 2013/2501 Karar sayılı kararında özetle; dava dosyasının incelenmesinden, davacının 2006/10344 sayılı
Bakanlar Kurulu Kararı gereğince kendisine ödenen ek özel hizmet
tazminatının ödemesinin durdurulmasına ilişkin işlemin iptali ile 2008
yılının 4. döneminden itibaren ödenmeyen ek özel hizmet tazminatlarının
yasal faizi ile birlikte tazminine karar verilmesi istemiyle Askeri Yüksek
İdare Mahkemesi nezdinde açtığı; davanın, Askeri Yüksek idare Mahkemesi ikinci Daire Başkanlığı'nın 13.10.2010
günlü, E:2010/647, K:2010/1116 sayılı kararıyla; davacının 1602
sayılı Kanun'un 20. maddesi kapsamında asker kişi olduğu, ancak dava konusu
ek özel hizmet tazminatının ödenmemesi işleminin askeri hizmete ilişkin
olmadığı, dolayısıyla davanın Askeri Yüksek İdare Mahkemesi'nde değil,
genel idari yargı yerinde görülmesinin uygun olduğu gerekçesiyle görev yönünden reddi üzerine
idare Mahkemesi'nde açtığı; iş bu davada da, İdare Mahkemesi'nce,
uyuşmazlığın çözümünde Askeri Yüksek İdare Mahkemesi'nin görevli olduğu
gerekçesiyle davanın görev yönünden
reddine karar verildiği; bu durumda, görülmekte olan davada Askeri
Yüksek İdare Mahkemesi'nin görevli olduğu sonucuna ulaşan İdare
Mahkemesi'nce, yukarıda sözü edilen 2247 sayılı Yasa'nın 19. maddesi
uyarınca, görevli mahkemenin belirlenmesi için Uyuşmazlık Mahkemesine başvurulması gerekirken, davanın görev
yönünden reddi yolunda karar verilmesinde, 2247 sayılı Uyuşmazlık Mahkemesinin
Kuruluş ve İşleyişi Hakkında Kanun'a uyarlık bulunmadığı gerekçesi ile
kararın bozulmasına hükmetmiştir.
Adana 1. İdare Mahkemesi; 22.01.2014 gün ve
2013/1383 Esas sayılı kararında özetle; 926 sayılı Türk Silâhlı Kuvvetleri
Personel Kanunu'nun "Kapsam" başlıklı 1. maddesinin ikinci
fıkrasına göre sivil memurlar kendi özel kanununa tabi bulunmakta olup;
uyuşmazlık 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu'nun zam ve tazminatlara
ilişkin 152. maddesinin "ÖZEL HİZMET TAZMİNATI" başlıklı II/ A.
bendinin davacıya uygulanmasına ilişkin işlemden doğmuş bulunduğunu, 657
sayılı Yasa'nın 152. maddesinin II. bendine göre "tazminatlar" :
görevin önem, sorumluluk ve niteliği, görev yerinin özelliği, hizmet
süresi, kadro unvan ve derecesi ve eğitim seviyesi gibi hususlar göz önüne
alınarak bu Kanunda belirtilen Devlet memuru aylığının (ek gösterge dahil)
brüt tutarı esas alınarak maddede belirtilen oranlarda ödenen parasal
haklardan olup; aynı Yasa maddesinin "Ortak Hükümler" başlıklı
III. bendinin değişik üçüncü fıkrasında, "Bu zam ve tazminatlara hak
kazanmada ve bunların ödenmesinde aylıklara ilişkin hükümler
uygulanır..." denildiğinden, bu parasal hakların 1602 sayılı Yasa'nın
değişik 22. maddesinde Birinci Dairenin görevleri arasında sayılan
"aylık" kavramının kapsamına girdiğinin kabulü gerektiğini, Bu
durumda, 1602 sayılı Yasa'ya göre asker kişi sayılan sivil memura özel
hizmet tazminatının ödenmemesi işleminden; bir başka deyişle, asker kişinin
özlük haklarından doğan davada "askeri hizmete ilişkin bulunma"
koşulunun da gerçekleşmiş bulunması karşısında, uyuşmazlığa konu edilen
davanın görüm ve çözümünde Askeri Yüksek İdare Mahkemesi'nin görevli olduğu
kanaat ve sonucuna varıldığını belirterek; görevli yargı yerinin
belirlenmesi istemi ile 2247 sayılı Kanun’un 19. maddesi gereğince dosyanın
mahkememize gönderilmesine karar vermiştir.
İNCELEME VE GEREKÇE :
Uyuşmazlık
Mahkemesi Hukuk Bölümü’nün, Serdar ÖZGÜLDÜR’ün Başkanlığında, Üyeler: Eyüp
Sabri BAYDAR, Ali ÇOLAK, Sıddık YILDIZ, Nurdane TOPUZ, Ayhan AKARSU ve
Mehmet AKBULUT’un katılımlarıyla yapılan 5.5.2014 günlü toplantısında:
Dosya üzerinde 2247 sayılı Yasa’nın 27. maddesi uyarınca
yapılan incelemeye göre; İdare Mahkemesi’nce, idari yargı dosyası ile
birlikte Askeri Yüksek İdare Mahkemesi’nin dosyası da temin edilmek sureti
ile 2247 sayılı Yasa’nın 19. maddesinde öngörülen şekilde başvurulduğu ve
usule ilişkin herhangi bir noksanlık bulunmadığı anlaşıldığından, askeri
idari ve idari yargı yerleri arasında doğan görev uyuşmazlığının esasının
incelenmesine oy birliği ile karar verildi.
II-ESASIN İNCELENMESİ: Raportör-Hakim Birgül Yiğit’in,
davanın çözümünde genel idari yargının görevli olduğu yolundaki raporu ile
dosyadaki belgeler okunduktan; ilgili Başsavcılarca görevlendirilen
Danıştay Savcısı Mehmet Ali GÜMÜŞ ile Askeri Yüksek İdare Mahkemesi Savcısı
Nihat POLAT’ın davada genel idari yargının görevli olduğu yolundaki yazılı
ve sözlü açıklamaları da dinlendikten sonra GEREĞİ GÖRÜŞÜLÜP DÜŞÜNÜLDÜ:
Dava,
10'uncu Tanker Üs Komutanlığı Destek Grup Komutanlığı İstihkâm Bakım Tabur
Komutanlığı’nda 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu’na tabi teknik hizmetler
sınıfında sıhhi tesisat teknisyeni olarak görev yapan davacının, ek özel
hizmet tazminatı ödenmesi yolundaki başvurusunun reddine ilişkin işlemin
iptali ile ödenmeyen ek özel hizmet tazminatının hak ediş tarihi itibariye
yasal faiziyle birlikte tazmini istemiyle açılmıştır.
Anayasa’nın
157. maddesinde, Askeri Yüksek İdare Mahkemesi’nin, askeri olmayan
makamlarca tesis edilmiş olsa bile, asker kişileri ilgilendiren ve askeri hizmete
ilişkin idari işlem ve eylemlerden doğan uyuşmazlıkların yargı denetimini
yapan ilk ve son derece mahkemesi olduğu; ancak, askerlik yükümlülüğünden
doğan uyuşmazlıklarda ilgilinin asker kişi olması şartının aranmayacağı
belirtilmiş;
1602
sayılı Askeri Yüksek İdare Mahkemesi Kanunu’nun 25.12.1981 tarih ve 2568
sayılı Yasa ile değişik 20. maddesinin birinci fıkrasında, “Askeri Yüksek
İdare Mahkemesi Türk Milleti adına; askeri olmayan makamlarca tesis edilmiş
olsa bile, asker kişileri ilgilendiren ve askeri hizmete ilişkin idari
işlem ve eylemlerden doğan uyuşmazlıkların ilk ve son derece mahkemesi
olarak yargı denetimini ve diğer kanunlarda gösterilen, görevleri yapar.
Ancak, askerlik yükümlülüğünden doğan uyuşmazlıklarda; ilgilinin asker kişi
olması şartı aranmaz” denilmiştir.
Buna
göre, Askeri Yüksek İdare Mahkemesi’nin bir davaya bakabilmesi için dava
konusu idari işlem veya eylemin “asker kişiyi ilgilendirmesi” ve “askeri
hizmete ilişkin bulunması” koşullarının birlikte gerçekleşmesi gerekmektedir.
1602
sayılı Yasa’nın değişik 20. maddesinde, Türk Silahlı Kuvvetlerinde görevli
bulunan veya hizmetten ayrılmış olan subay, askeri memur, astsubay, askeri
öğrenci, uzman çavuş, uzman jandarma çavuş, erbaş ve erler ile sivil
memurlar asker kişi sayılmaktadır.
Davacının
1602 sayılı Yasa’nın 20. maddesinde sayılan asker kişilerden olduğu ve bu
nedenle dava konusu işlemin asker kişiyi ilgilendirdiği tartışmasızdır.
Dava
konusu işlemin askeri hizmete ilişkin olup olmadığına gelince:
İdari işlemin, görevli yargı yerinin tespiti yönünden
“askeri hizmete ilişkin” olup olmadığının saptanabilmesi için işlemin
konusuna bakılması gerekmektedir. Eğer idari işlem askeri gereklere, askeri
usul ve yönteme ve askeri hizmete göre tesis edilmiş ise, bu işlemin askeri
hizmete ilişkin olduğu kabul edilmelidir. Daha açık bir ifadeyle, askeri
hizmete ilişkin idari işlemler; idarenin bir asker kişinin askeri yeterlik
ve yeteneklerinin, tutum ve davranışlarının, askeri geçmişinin, asker kişi
olmaktan kaynaklanan hak ve ödevlerinin; askerlik hizmetinin amacı, askeri
görev yerlerinin özellikleri, askeri kural ve gerekler göz önünde tutularak
değerlendirilmesi sonucunda tesis edilen işlemlerdir. İşlem, askeri olmayan
bir makam tarafından tesis edilmiş olsa bile durum değişmemekte menfaati
ihlal edilen asker kişinin açtığı davanın Askeri Yüksek İdare Mahkemesi’nde
görülmesi gerekmektedir.
657 sayılı Devlet Memurları Kanunu’nun 152 nci maddesi;
“…
II. Tazminatlar:
A - ÖZEL HİZMET TAZMİNATI:
…
c) Teknik Hizmetler sınıfına dahil kadrolarda görev
yapanlardan…
Teknik Hizmetler Sınıfına dahil kadrolarda bulunan
personelden açık çalışma mahallerinde fiilen çalışanlara, bulundukları
kadrolar esas alınmak suretiyle, çalı için belirlenecek oranlarda ve üçer
aylık dönemler itibariyle toplam 60 puanı aşmayacak şekilde, dönem
sonlarında ödenmek üzere ek özel hizmet tazminatı verilebilir.
…”
III -Ortak Hükümler:
Bu zam ve tazminatların hangi işi yapanlara ve hangi
görevlerde bulunanlara ödeneceği, miktarları, ödeme usul ve esasları ilgili
kurumların yazılı isteği ve Devlet Personel Başkanlığının görüşü üzerine
Maliye Bakanlığınca bütün kurumları kapsayacak şekilde ve 154 'üncü madde
uyarınca katsayının Bakanlar Kurulunca değiştirilmesi durumu hariç yılda
bir defa olmak üzere hazırlanır ve Bakanlar Kurulu Kararı ile yürürlüğe
konulur..." hükmüne amirdir.
657 sayılı Devlet Memurları Kanununun 152 nci maddesine
göre "Devlet Memurlarına Ödenecek Zam ve Tazminatlara ilişkin
Karar"ın Bakanlar Kurulu'nca 17.04.2006 tarihinde 2006/10344 sayılı
kararla kararlaştırılarak 05.05.2006 gün ve 26159 sayılı Resmi Gazetede
yayımlanarak yürürlüğe girdiği ve bahse konu Bakanlar Kurulu Kararına ekli
II sayılı cetvelin E(Teknik Hizmetler) bölümünün 6 ncı maddesinin:"
Teknik Hizmetler Sınıfına ait kadrolarda bulunan personelden; büro, atölye,
ısı santralı, laboratuar, tesis (sosyal tesisler dahil), işletme, fabrika
ve hizmet binaları dışında olmak şartıyla arazi, şantiye, inşaat, baraj,
park, bahçe, maden, açık alanlarda kurulu tarım ve hayvancılık uygulama
birimleri ve yol gibi açık çalışma mahallerinde fiilen çalışanlara
(belirtilen mahallerde yapılan kontrollük hizmetleri dahil), çalışılan her
gün için aşağıda gösterilen oranlarda ayrıca özel hizmet tazminatı ödenir.
Faal durumdaki hizmet binalarının tadilat, bakım ve onarımı işleri açık
çalışma mahalli kapsamında değerlendirilmez.
a) 1/a, b ve c sıralarında sayılanlara...............
3,0
b) 1/d sırası ile 2 nci sırada sayılanlara.......... 2,0
c) 3 ve 4 üncü sıralarda sayılanlara................ 1,2
Bu ek özel hizmet tazminatının ödenmesinde ilgililerin
kadroları esas alınır.
Tazminatın kimlere ödeneceği; iş programları ve çalışma
mahallerinin özellikleri dikkate alınarak, üçer aylık dönemler itibarıyla
ilgili birim amirlerince belirlenir. Ödemeler görevin filen yerine
getirilmesinden sonra üçer aylık dönem sonlarında yapılır. Ancak, bu
şekilde ödenecek ek özel hizmet tazminat toplamı üçer aylık dönemler
itibarıyla,
a) 1/a, b ve c sıralarında sayılanlara............... 60
b) 1/d sırası ile 2 nci sırada sayılanlara........... 40
c) 3 ve 4 üncü sıralarda sayılanlara................. 24
oranlarını aşamaz."
şeklinde düzenlenmiş olduğu anlaşılmıştır.
Devlet Memurları Kanunu Genel Tebliği (Seri No: 160)'nın
C-II Sayılı Cetvele İlişkin Açıklamalar Başlıklı 6 ncı maddesinde; "II
sayılı Cetvelin (E) Teknik Hizmetler Bölümünün 6 ncı sırasında, Teknik
Hizmetler Sınıfına ait kadrolarda bulunan personelden; büro, atölye, ısı
santralı, laboratuar, tesis (sosyal tesisler dahil), işletme, fabrika ve
hizmet binaları dışında olmak şartıyla arazi, şantiye, inşaat, baraj, park,
bahçe, maden, açık alanlarda kurulu tarım ve hayvancılık uygulama birimleri
ve yol gibi açık çalışma mahallerinde fiilen çalışanlara (belirtilen mahallerde
yapılan kontrollük hizmetleri dahil), çalışılan her gün için %3, %2 ve %1,2
oranlarında ek özel hizmet tazminatı ödeneceği; bu şekilde ödenecek ek özel
hizmet tazminatı toplamının üçer aylık dönemler itibarıyla %60, %40 ve %24
oranlarını aşamayacağı, bu ilave tazminatın kimlere ödeneceğinin ise iş
programları ve çalışma mahallerinin özellikleri dikkate alınarak, üçer
aylık dönemler halinde, ilgili birim amirlerince belirleneceği ve
ödemelerin görevin fiilen yerine getirilmesinden sonra üçer aylık dönem
sonlarında yapılacağı hükme bağlanmıştır.
Uyuşmazlığa ilişkin mevzuat hükümleri ile somut olay ile
birlikte irdelendiğinde, dava konusu olayda, davacının 10'uncu Tanker Üs
Komutanlığı Destek Grup Komutanlığı İstihkâm Bakım Tabur Komutanlığında 657
sayılı Devlet Memurları Kanununa tabi teknik hizmetler sınıfında sıhhi
tesisat teknisyeni olarak görev yaptığı, 06.04.2010 tarihli dilekçe ile 657
sayılı Yasa'nın 152’nci maddesine göre Devlet memurlarına ödenecek zam ve
tazminatları belirleyen 2006/10344 sayılı Bakanlar Kurulu Kararı sayılı
cetvelinin E (Teknik Hizmetler) bölümünün 6’ncı maddesine kendisine ek özel
hizmet tazminatı ödenmesi istemiyle yaptığı başvurunun reddedilmesi üzerine
dava açıldığı; bu durum dikkate alındığında davalı idarece işlem tesis
edilirken ve devamında açılan davanın yargısal denetimi sırasında askeri
kural ve gerekler yönünden bir değerlendirme yapılması gerekmeyeceği
kanaatine ulaşılmakla dava konusu işlemin askeri hizmete ilişkin
bulunduğundan söz etmek olanaksızdır.
Belirtilen
duruma göre ve olayda Anayasa’nın 157. ve 1602 sayılı Yasanın 20.
maddelerinde öngörülen “asker kişiyi ilgilendirme” ve “askeri hizmete
ilişkin bulunma” koşulları birlikte gerçekleşmediğinden, davanın görüm ve
çözümünde genel idari yargı yeri görevli bulunmaktadır.
Açıklanan
nedenlerle, Adana 1. İdare Mahkemesi’nin başvurusunun reddi gerekmiştir.
SONUÇ :
Davanın çözümünde GENEL İDARİ YARGININ görevli olduğuna, bu nedenle Adana 1.İdare Mahkemesi’nin BAŞVURUSUNUN REDDİNE, 5.5.2014 gününde OY BİRLİĞİ
İLE KESİN OLARAK karar verildi.
—— • ——
Uyuşmazlık Mahkemesi
Başkanlığından:
25-ESAS NO : 2014/534
KARAR NO: 2014/571
KARAR TR : 05.05.2014
(Hukuk Bölümü)
ÖZET : 4857 sayılı İş Kanunu uyarınca verilen idari para
cezasına karşı açılan davanın, ADLİ YARGI YERİNDE
çözümlenmesi gerektiği hk.
K A R A R
Davacı :
A.A.
Vekili : Av. M.E.
Davalı :
Türkiye İş Kurumu Genel Müdürlüğü
Vekili : Av. E.T.P.
O L A Y
: Türkiye İş Kurumu Genel Müdürlüğü Afyonkarahisar Çalışma ve İş Kurumu İl
Müdürlüğü’nün 10.7.2013 gün ve 82522397-858-3943 sayılı işlemi ile, işyeri ile ilgili olarak şikayetleri incelemek üzere
talep edilen bilgi ve belgeleri göndermediği, bilgi ve belgelerin
gönderilmemesi nedeniyle şikayetle ilgili olarak yapılan davete icabet
etmediğinden bahisle, davacı adına 4857 sayılı İş Kanunu’nun 92.maddesine aykırılık
nedeniyle aynı Kanun’un 107/a maddesi uyarınca 11.721 TL idari para cezası
verilmiştir.
Davacı
vekili, idari para cezasına karşı adli yargı yerinde itirazda bulunmuştur.
AFYONKARAHİSAR 1. SULH CEZA MAHKEMESİ: 6.8.2013 gün ve
D.İş:2013/576 sayı ile, 5510 sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık
Sigortası Kanunu uyarınca verilen idari para cezalarına karşı idare
mahkemesine itiraz edilebileceği gerekçesiyle görevsizlik kararı vermiş,
davalı tarafından yapılan itiraz Afyonkarahisar 2. Asliye Ceza
Mahkemesi’nce kesin olarak reddedilmiştir.
Davacı vekili, bu kez aynı istemle idari yargı yerinde
dava açmıştır.
AFYONKARAHİSAR İDARE MAHKEMESİ: 20.2.2014 gün ve
E:2013/539 sayı ile, 4857 sayılı Kanun ile 5326 sayılı Kabahatler
Kanunu’nun ilgili hükümleri uyarınca davanın çözümünün adli yargı yerine
ait olduğu gerekçesiyle 2247 sayılı Uyuşmazlık Mahkemesinin Kuruluş ve
İşleyişi Hakkında Kanun’un 19. maddesi uyarınca görevli yargı yerinin
belirtilmesi için Uyuşmazlık Mahkemesi'ne başvurulmasına ve işin
incelenmesinin Uyuşmazlık Mahkemesi’nin karar vermesine değin ertelenmesine
karar vermiştir.
İNCELEME VE GEREKÇE:
Uyuşmazlık Mahkemesi Hukuk Bölümü’nün, Serdar
ÖZGÜLDÜR’ün Başkanlığında, Üyeler: Eyüp Sabri BAYDAR, Ali ÇOLAK, Sıddık
YILDIZ, Nurdane TOPUZ, Ayhan AKARSU ve Mehmet AKBULUT’un katılımlarıyla
yapılan 5.5.2014 günlü toplantısında:
l-İLK İNCELEME: Dosya üzerinde 2247 sayılı Yasa’nın
27. maddesi uyarınca yapılan incelemeye göre;
Uyuşmazlık Mahkemesi Genel Kurulunun 11.7.1988
günlü, E:1988/1, K:1988/1 sayılı İlke Kararında, “2247 sayılı Uyuşmazlık
Mahkemesinin Kuruluş ve İşleyişi Hakkında Kanunun bütünüyle incelenip
değerlendirilmesinden, bu Kanunun uygulanması yönünden 2 nci maddesinin
ikinci fıkrasında yer alan, ‘ceza uyuşmazlıkları’ ibaresinden, savcının ya
da şahsi davacının talebi ile başlayan yargılaması sonunda sanığın
mahkumiyetine ya da beraatine hükmedilebilecek davalarda, askeri ve adli
ceza mahkemeleri arasında çıkan görev ve hüküm uyuşmazlıklarının
anlaşılması, bunun dışında kalan tüm görev uyuşmazlıklarının ‘hukuk
uyuşmazlığı’ sayılması gerektiği sonucuna varılmaktadır. Uygulanması idari
organlara bırakılan cezalar, adli nitelikte olmadığından, bunlar hakkında
yapılan itirazlar ya da açılan davalar ‘ceza davası’ olarak
nitelendirilemezler. İdari niteliklerinden dolayı bu davalara ilişkin görev
ve hüküm uyuşmazlıklarının Uyuşmazlık Mahkemesinin Hukuk Bölümünde
incelenip çözümlenmesi gerektiği…” açıkça belirtilmiştir. Bu durum göz
önüne alındığında, olay bölümünde yazılı başvuru konusu görev
uyuşmazlığının Hukuk Bölümünde incelenmesi gerektiği kuşkusuzdur.
İdari yargı yerince, 2247 sayılı Yasa’nın 19. maddesine
göre başvuruda bulunulmuş olduğu, idari yargı dosyasının, Mahkemece ekinde
adli yargı dosyası da temin edilmek suretiyle Uyuşmazlık Mahkemesi’ne
gönderildiği ve usule ilişkin işlemlerde herhangi bir noksanlık bulunmadığı
anlaşıldığından görev uyuşmazlığının esasının incelenmesine oy birliği ile
karar verildi.
II-ESASIN İNCELENMESİ: Raportör-Hakim Gülten Fatma
BÜYÜKEREN’in, davanın çözümünde adli yargının görevli olduğu yolundaki
raporu ile dosyadaki belgeler okunduktan; ilgili Başsavcılarca
görevlendirilen Yargıtay Cumhuriyet Savcısı Mehmet BAYHAN ile Danıştay
Savcısı Mehmet Ali GÜMÜŞ’ün adli yargının görevli olduğu yolundaki sözlü
açıklamaları da dinlendikten sonra GEREĞİ GÖRÜŞÜLÜP DÜŞÜNÜLDÜ:
Dava,
4857 sayılı Kanun’un 92.maddesine aykırılık nedeniyle aynı Kanun’un 107/a maddesi
uyarınca verilen idari para cezasının
kaldırılması istemiyle açılmıştır.
4857
sayılı İş Kanunu’nun, “Yetkili
makam ve memurlar” başlığı altında düzenlenen 92. maddesinde, “91
inci madde hükmünün uygulanması için iş hayatının izlenmesi, denetlenmesi
ve teftişiyle ödevli olan iş müfettişleri, işyerlerini ve eklentilerini,
işin yürütülmesi tarzını ve ilgili belgeleri, araç ve gereçleri, cihaz ve
makineleri, ham ve işlenmiş maddelerle, iş için gerekli olan malzemeyi 93
üncü maddede yazılı esaslara uyarak gerektiği zamanlarda ve işçilerin
yaşamına, sağlığına, güvenliğine, eğitimine, dinlenmesine veya oturup
yatmasına ilişkin tesis ve tertipleri her zaman görmek, araştırmak ve
incelemek ve bu Kanunla suç sayılan eylemlere rastladığı zaman bu hususta
Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı tarafından çıkarılacak İş Teftişi
Tüzüğünde açıklanan şekillerde bu halleri önlemek yetkisine sahiptirler.
(Değişik ikinci fıkra: 13/2/2011-6111/78 md.) Teftiş, denetleme ve incelemeler sırasında
işverenler, işçiler ve bu işle ilgili görülen başka kişiler izleme,
denetleme ve teftişle görevli iş müfettişleri ve işçi şikayetlerini
inceleyen bölge müdürlüğü memurları tarafından çağrıldıkları zaman gelmek,
ifade ve bilgi vermek, gerekli olan belge ve delilleri getirip göstermek ve
vermek; iş müfettişlerinin birinci fıkrada yazılı görevlerini yapmaları
için kendilerine her çeşit kolaylığı göstermek, bu yoldaki isteklerini
geciktirmeksizin yerine getirmekle yükümlüdürler”, 107.maddesinde, “Bu
Kanunun;
a) 92
nci maddesinin ikinci fıkrasındaki yükümlülüklerini yerine getirmeyen,
b) 96
ncı maddesindeki yasaklara uymayan,
işveren
veya işveren vekiline sekiz bin Türk Lirası idarî para cezası verilir.
İş
müfettişlerinin bu Kanundan veya diğer kanunlardan doğan her çeşit teftiş
denetleme yetki ve görevleri gereğince görevlerinin yerine getirilmesi sırasında,
görevlerini yapma ve sonuçlandırmaya engel olan kimselere, fiil suç
oluşturmadığı takdirde, sekiz bin Türk Lirası idarî para cezası verilir”
denilmiş, 108. maddesinin ikinci fıkrasında, bu cezalara karşı tebliğ
tarihinden itibaren en geç yedi gün içinde yetkili idare mahkemesine itiraz
edilebileceği öngörülmüşken, 8.2.2008 gün ve 26781 sayılı Resmi Gazete’de
yayımlanan 23.1.2008 gün ve 5728 sayılı Kanun’un 578. maddesinin öö bendi
ile, 22.5.2003 tarihli ve 4857 sayılı Kanun’un 108 inci maddesinin ikinci
fıkrası yürürlükten kaldırılmış; anılan madde 15.5.2008 tarihli 5763 sayılı
Kanun’un 10. maddesiyle, “Bu Kanunda öngörülen idari para cezaları, 101 ve
106 ncı maddelerdeki idari para cezaları hariç, gerekçesi belirtilmek
suretiyle Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı Bölge Müdürünce verilir. 101
ve 106 ıncı maddeler kapsamındaki idari para cezaları ise doğrudan Türkiye
İş Kurumu İl Müdürü tarafından verilir ve genel esaslara göre tahsil
edilir. 106 ncı maddeye göre verilecek idari para cezası için, 4904 sayılı
Kanunun 20 nci maddesinin (h) bendindeki tutar esas alınır” şeklinde
değiştirilmiş; madde hükmü 26.5.2008 tarihinde yürürlüğe girmiş; son olarak
maddenin ikinci cümlesi, 25.2.2011 tarihinde yürürlüğe giren 6111 sayılı
Kanun’un 79. maddesiyle “101 inci ve 106 ncı maddeler kapsamındaki idari
para cezaları ise doğrudan Türkiye İş Kurumu il müdürü tarafından; birden
fazla ilde işyerleri bulunan işverenlere uygulanacak idari para cezası ise
işyerlerinin merkezinin bulunduğu yerdeki Türkiye İş Kurumu il müdürünce
verilir ve genel esaslara göre tahsil edilir” şeklinde değiştirilmiştir.
4857
sayılı İş Kanunu’nda idari para cezasına karşı kanun yoluna ilişkin bir
düzenleme yer almamaktadır.
Öte
yandan; 30.3.2005 gün ve 5326 sayılı Kabahatler Kanunu’nun 6.12.2006 gün ve
5560 sayılı Yasa’nın 31. maddesiyle değiştirilen 3. maddesinde, “ (1) Bu
Kanunun;
a) İdarî yaptırım kararlarına karşı kanun yoluna
ilişkin hükümleri, diğer kanunlarda aksine hüküm bulunmaması halinde,
b) Diğer genel hükümleri, idarî para cezası veya
mülkiyetin kamuya geçirilmesi yaptırımını gerektiren bütün fiiller
hakkında,
uygulanır”; Kanunun “Başvuru yolu” başlıklı 27. maddesinin 1. fıkrasında
ise, “İdari para cezası ve mülkiyetin kamuya geçirilmesine ilişkin idari
yaptırım kararına karşı, kararın tebliği veya tefhimi tarihinden itibaren
en geç onbeş gün içinde, sulh ceza mahkemesine başvurulabilir. Bu süre
içinde başvurunun yapılmamış olması halinde idari yaptırım kararı
kesinleşir” düzenlemeleri yer almıştır.
Bu düzenlemelere göre; Kabahatler Kanunu’nun, idarî
yaptırım kararlarına karşı kanun yoluna ilişkin hükümlerinin, diğer
kanunlarda aksine hüküm bulunmaması halinde uygulanacağı; diğer kanunlarda
görevli mahkemenin gösterilmesi durumunda ise uygulanmayacağı
anlaşılmaktadır.
Görev kuralları kamu düzenine ilişkin olduğundan,
görev konusunda taraflar için bir müktesep hak doğmayacağı; bu nedenle,
yeni bir yasayla kabul edilen görev kurallarının, geçmişe de etkili
olacağı, bilinen bir genel hukuk ilkesidir.
Davanın
açıldığı andaki kurallara göre görevli olan mahkeme, yeni bir yasa ile
görevsiz hale gelmiş ise, (davanın açıldığı anda görevli olan ve fakat yeni
yasaya göre görevsiz hale gelen) mahkemenin görevsizlik kararı vermesi
gerekeceği; ancak, yeni yasadaki görev kuralının, değişikliğin yürürlüğe
girmesinden sonra açılacak davalarda uygulanacağına dair intikal
hükümlerinin varlığı halinde, mahkemece görevsizlik kararı verilemeyeceği
açıktır.
Diğer taraftan, dava görevsiz mahkemede açılmış, bu
sırada yapılan bir kanun değişikliği ile görevsiz mahkeme o dava için
görevli hale gelmiş ise, mahkeme, artık görevsizlik kararı veremeyip (yeni
kanuna göre görevli hale geldiği için) davaya bakmaya devam etmesi gerekir.
İncelenen uyuşmazlıkta, öngörülen idari para
cezasının 4857 sayılı İş Kanunu uyarınca verildiği ve 5326 sayılı Kanun’un
16. maddesinde belirtilen idari yaptırım türlerinden biri olduğu, 4857
sayılı İş Kanunu’nda da idari para cezasına itiraz konusunda görevli
mahke-menin gösterilmediği anlaşılmıştır. Bu durumda, Kabahatler Kanunu’nun
3. maddesinde belirtildiği üzere, idari yaptırım kararlarına karşı kanun
yoluna ilişkin hükümlerinin, diğer kanunlarda aksine hüküm bulunmaması
halinde uygulanacak olması nedeniyle, görevli mahkemenin belirlenmesinde
5326 sayılı Yasa hükümleri dikkate alınacağından, idari para cezasına karşı
açılan davanın görüm ve çözümünde, anılan Kanunun 27. maddesinin (1)
numaralı bendi uyarınca adli yargı yerinin
görevli olduğu sonucuna varılmıştır.
Açıklanan nedenlerle, Afyonkarahisar İdare Mahkemesince
yapılan başvurunun kabulü ile, Afyonkarahisar 1. Sulh Ceza Mahkemesince
verilen görevsizlik kararının kaldırılması gerekmiştir.
SONUÇ : Davanın çözümünde
ADLİ YARGININ görevli olduğuna, bu nedenle Afyonkarahisar İdare Mahkemesince
yapılan BAŞVURUNUN KABULÜ ile, Afyonkarahisar 1. Sulh Ceza Mahkemesi’nin
6.8.2013 gün ve D.İş:2013/576 sayılı
GÖREVSİZLİK KARARININ
KALDIRILMASINA, 5.5.2014 gününde OY BİRLİĞİ İLE KESİN OLARAK karar verildi.
—— • ——
Uyuşmazlık Mahkemesi
Başkanlığından:
26-ESAS NO : 2014/537
KARAR NO: 2014/574
KARAR TR : 05.05.2014
(Hukuk Bölümü)
ÖZET :
2918 sayılı Yasa’nın Ek 2/3. maddesi uyarınca verilen para cezasının ve
aracın 60 gün süre ile trafikten men edilmesine ilişkin kararın iptal
edilmesi istemiyle açılan davanın, Kabahatler Kanunu’nun 3 ve 27/8. maddesi
hükümleri uyarınca İDARİ YARGI YERİNDE çözümlenmesi gerektiği hk.
K A R A R
Davacı : H.B.
Davalı : İstanbul Valiliği
O L A Y
: Trafik Denetleme Şube Müdürlüğünce yapılan incelemede 34…… plaka sayılı
aracın yasa dışı taşımacılık yaptığının tespit edildiğinden bahisle, 2918
sayılı Karayolları Trafik Kanunu’nun Ek 2/3. madde ve fıkrası uyarınca
davacı adına 29.10.2012 tarih ve GO-016240 seri-sıra numaralı Trafik İdari
Para Cezası Karar Tutanağı düzenlenerek 1.950,00 TL idari para cezası
verilmiş ve ayrıca bu tutanağa istinaden düzenlenen 29.10.2012 tarih ve
0219966 sayılı Araç Trafikten Men Tutanağı ile araç 60 gün süre ile
trafikten men edilerek muhafaza altına alınmıştır.
Davacı, idari para cezası ile aracın 60 gün süre ile
trafikten men edilmesine ilişkin kararın iptal edilmesi istemiyle idari
yargı yerinde dava açmıştır.
İSTANBUL 10. İDARE MAHKEMESİ: 1.11.2012 gün ve
E:2012/1991, K:2012/1948 sayıyla; 2918 sayılı Kanun’un 112. maddesinde,
sürücü belgelerinin geçici olarak geri alınması hariç olmak üzere bu
Kanundaki suçlarla ilgili davalara Trafik Mahkemelerinde, bunların
bulunmadığı yerlerde ise yetki verilen Sulh Ceza Mahkemelerinde
bakılacağının düzenlenmesi karşısında, davanın çözümünün adli yargı yerine
ait olduğu gerekçesiyle davanın görev yönünden reddine karar vermiş,
verilen karar itiraz edilmeden kesinleşmiştir.
Bu kez, davacı aynı istemle adli yargı yerine itirazda
bulunmuştur.
İSTANBUL A. 10.SULH CEZA MAHKEMESİ:27.2.2013 gün ve
D.İş:2012/801, K:2012/801 sayıyla; 5326 sayılı Kabahatler Kanunu’nun 27/8.
maddesine göre idari para cezası yanında idari yargının görev alanına giren
kararın da verilmiş olması nedeniyle ve Uyuşmazlık Mahkemesi’nin konu ile
ilgili benzer kararları da emsal gösterilerek, davanın çözümünün idari yargı
yerine ait olduğu gerekçesiyle davanın görev yönünden reddine ve dosyanın
görev uyuşmazlığının çözümlenmesi için Uyuşmazlık Mahkemesine
gönderilmesine de karar vermiş, verilen karar itiraz edilmeden
kesinleşmiştir.
İNCELEME VE GEREKÇE:
Uyuşmazlık Mahkemesi Hukuk Bölümü’nün, Serdar
ÖZGÜLDÜR’ün Başkanlığında, Üyeler: Eyüp Sabri BAYDAR, Ali ÇOLAK, Sıddık
YILDIZ, Nurdane TOPUZ, Ayhan AKARSU ve Mehmet AKBULUT’un katılımlarıyla
yapılan 5.5.2014 günlü toplantısında:
l-İLK İNCELEME: Dosya üzerinde 2247 sayılı Yasa’nın
27. maddesi uyarınca yapılan incelemeye göre;
Uyuşmazlık
Mahkemesi Genel Kurulu’nun 11.7.1988 günlü, E:1988/1, K:1988/1 sayılı İlke
Kararında, “2247 sayılı Uyuşmazlık Mahkemesinin Kuruluş ve İşleyişi Hakkında
Kanunun bütünüyle incelenip değerlendirilmesinden, bu Kanunun uygulanması
yönünden 2 nci maddesinin ikinci fıkrasında yer alan, ‘ceza uyuşmazlıkları’
ibaresinden, savcının ya da şahsi davacının talebi ile başlayan yargılaması
sonunda sanığın mahkumiyetine ya da beraatine hükmedilebilecek davalarda,
askeri ve adli ceza mahkemeleri arasında çıkan görev ve hüküm
uyuşmazlıklarının anlaşılması, bunun dışında kalan tüm görev
uyuşmazlıklarının ‘hukuk uyuşmazlığı’ sayılması gerektiği sonucuna
varılmaktadır. Uygulanması idari organlara bırakılan cezalar, adli
nitelikte olmadığından, bunlar hakkında yapılan itirazlar ya da açılan
davalar ‘ceza davası’ olarak nitelendirilemezler. İdari niteliklerinden
dolayı bu davalara ilişkin görev ve hüküm uyuşmazlıklarının Uyuşmazlık
Mahkemesinin Hukuk Bölümünde incelenip çözümlenmesi gerektiği...” açıkça
belirtilmiştir. Bu durum gözetildiğinde, olay bölümünde yazılı başvuru
konusu görev uyuşmazlığının Hukuk Bölümünde incelenmesi gerektiği
kuşkusuzdur.
Olay
kısmında belirtildiği üzere tarafları, konusu ve sebebi aynı olan davada;
idari yargı yerince adli yargı yerinin görevli olduğu gerekçesiyle verilmiş
ve kesinleşmiş bir görevsizlik kararı bulunmakta olup, bunun üzerine kendine
gelen davayı inceleyen adli yargı yerinin sahip olduğu seçenekler ile
verdiği karar bakımından bir değerlendirme yapılması gerekmektedir.
1- 2247
sayılı Yasanın 14. maddesinde yer alan, “Olumsuz görev uyuşmazlığının
bulunduğunun ileri sürülebilmesi için adli, idari veya askeri yargı
mercilerinden en az ikisinin tarafları konusu ve sebebi aynı olan davada
kendilerini görevsiz görmeleri ve bu yolda verdikleri kararların kesin veya
kesinleşmiş olması gerekir.
Bu
uyuşmazlığın giderilmesi istemi, ancak davanın taraflarınca ve ceza
davalarında ise ayrıca ilgili makamlarca ileri sürülebilir.” hükmüne göre,
idare mahkemesinin kesinleşmiş görevsizlik kararı üzerine adli yargı
yerince de görevsizlik kararı verilmesi ve bu kararın kesinleşmesi halinde,
olumsuz görev uyuşmazlığı doğmuş olacak; hukuk alanında doğmuş bulunan bu
uyuşmazlığın giderilmesi istemi ise, ancak davanın taraflarınca ileri
sürülebilecektir.
2- 2247
sayılı Yasanın 19. maddesindeki “Adli, idari, askeri yargı mercilerinden
birisinin kesin veya kesinleşmiş görevsizlik kararı üzerine kendine gelen bir
davayı incelemeye başlayan veya incelemekte olan bir yargı mercii davada
görevsizlik kararı veren merciin görevli olduğu kanısına varırsa, gerekçeli
bir karar ile görevli merciin belirtilmesi için Uyuşmazlık Mahkemesine
başvurur ve elindeki işin incelenmesini Uyuşmazlık Mahkemesinin karar vermesine
değin erteler ” hükmüne göre ise, adli yargı yeri, davaya bakma görevinin
daha önce görevsizlik kararı veren idari yargı yerine ait olduğunu belirten
gerekçeli bir karar ile doğrudan Uyuşmazlık Mahkemesine başvurma olanağına
sahiptir. Şu kadar ki, başvuru kararının, görev konusunda Uyuşmazlık
Mahkemesince karar verilmesine değin işin incelenmesinin ertelenmesi
hususunu da ihtiva etmesi gerekir.
Yasakoyucu,
14. maddeye göre hukuk alanında olumsuz görev uyuşmazlığı doğması halinde
her iki yargı merciince işten el çekilmiş olduğundan başvurma iradesini
davanın taraflarına bırakmış iken, bu yönteme nazaran daha kısa zamanda
çözüme ulaşılmasını amaçladığı 19. madde ile, daha önce görevsizlik kararı
veren yargı merciinden sonra davayı inceleyen yargı merciine, işten el
çekmeden doğrudan Uyuşmazlık Mahkemesine başvurma olanağını tanımıştır.
Olayda,
adli yargı yerince, görevsizlik kararı verilmekle birlikte, bununla
yetinilmemiş, görevli merciin belirtilmesi için dava dosyasının re’sen
Uyuşmazlık Mahkemesine gönderilmesine de karar verilmiştir.
Bu haliyle, her ne kadar 2247 sayılı Yasada öngörülen
yönteme uymamakta ise de, davanın taraflarınca başvuruda bulunulmadığı
gözetilerek, Sulh Ceza Mahkemesince re’sen yapılan başvurunun 2247 sayılı
Yasanın 19. maddesi kapsamında olduğunun kabulü ile Uyuşmazlık Mahkemesinin
önüne gelmiş bulunan görev uyuşmazlığının çözüme kavuşturulması, gerek dava
ekonomisine gerek Uyuşmazlık Mahkemesinin kuruluş amacına uygun olacağından
görev uyuşmazlığının esasının incelenmesine oy birliği ile karar verildi.
II-ESASIN İNCELENMESİ: Raportör-Hakim Gülten Fatma
BÜYÜKEREN’in, davanın çözümünde idari yargının görevli olduğu yolundaki raporu
ile dosyadaki belgeler okunduktan; ilgili Başsavcılarca görevlendirilen
Yargıtay Cumhuriyet Savcısı Mehmet BAYHAN ile Danıştay Savcısı Mehmet Ali
GÜMÜŞ’ün idari yargının görevli olduğu yolundaki sözlü açıklamaları da
dinlendikten sonra GEREĞİ GÖRÜŞÜLÜP DÜŞÜNÜLDÜ:
Dava,
2918 sayılı Yasa’nın Ek 2. maddesi üçüncü fıkrası uyarınca verilen idari
para cezası ile aracın 60 gün süre ile trafikten men edilmesine ilişkin
tutanağın iptal edilmesi istemiyle
açılmıştır.
2918
sayılı Karayolları Trafik Kanunu’nun “Araçların tescil edildikleri amacın dışında kullanılması” başlığı
altında düzenlenen Ek 2. maddesi, üçüncü
fıkrasında, “(Ek fıkra:
31/5/2012-6321/3 md.) İlgili belediyeden izin veya ruhsat almaksızın,
belediye sınırları dâhilinde ticari amaçlı yolcu taşıyan kişiye, araç
sahibine, bağlı bulunduğu durak, işyeri ve işletmelerin sorumlularına
birinci fıkrada gösterilen idari para cezası üç kat olarak, fiilin
işlendiği tarihten itibaren bir yıl içinde tekerrürü halinde ise beş kat
olarak uygulanır. Ayrıca, araç her defasında altmış gün süre ile trafikten
men edilir” hükmü yer almıştır.
Uyuşmazlık
Mahkemesi, 2918 sayılı Yasa’nın 116. maddesi kapsamında araç tescil
plakasına göre düzenlenenler dışında trafik zabıtasınca uygulanan idari
para cezalarına karşı açılan davaları; bu uygulamanın idari ceza kapsamında
bulunması; Yasada idari cezalarla ilgili davalarda görevli yargı yerini
açıkça belli eden bir hükme yer verilmemesi; 12.7.2013 tarih ve 6495 sayılı
Kanun’un 20.maddesi ile yapılan değişiklikten önceki hali ile, bu Yasada
gösterilen adli cezalara hükmetmekle görevli mahkemeye işaret eden 112.
maddeye de herhangi bir atıfta bulunulmamış olması karşısında ve göreve
ilişkin genel ilkelere göre idari yargının görev alanında görmüş iken; 5326
sayılı Kabahatler Kanunu’nun yürürlüğe girmesinden sonra; öngörülen trafik
para cezasının 5326 sayılı Kanun’un 16. maddesinde belirtilen idari
yaptırım türlerinden biri olduğu, 2918 sayılı Karayolları Trafik Kanunu’nda
da bu para cezasına itiraz konusunda görevli mahkemenin gösterilmediği
anlaşıldığından, Kabahatler Kanunu’nun 5560 sayılı Kanun’la değişik 3.
maddesinde belirtildiği üzere, idari yaptırım kararlarına karşı kanun
yoluna ilişkin hükümlerinin, diğer kanunlarda aksine hüküm bulunmaması
halinde uygulanacağı nedeniyle, görevli mahkemenin belirlenmesinde 5326
sayılı Kanun hükümleri dikkate alınacağından, idari para cezasına karşı
açılan davanın görüm ve çözümünde, anılan Kanunun 27. maddesinin (1)
numaralı bendi uyarınca adli yargı yerinin görevli olduğu sonucuna varmıştır.
Uyuşmazlığın,
motorlu aracın 60 gün süre ile trafikten men edilmesine ilişkin kısmına
gelince:
5326
sayılı Kabahatler Kanunu’nun “Saklı tutulan hükümler” başlığını taşıyan 19.
maddesinde ise, “(1) Diğer kanunlarda kabahat karşılığında öngörülen
belirli bir süre için;
a) Bir
meslek ve sanatın yerine getirilmemesi,
b)
İşyerinin kapatılması,
c)
Ruhsat veya ehliyetin geri alınması,
d) Kara, deniz veya hava nakil aracının trafikten veya seyrüseferden alıkonulması,
gibi
yaptırımlara ilişkin hükümler, ilgili kanunlarda bu Kanun hükümlerine uygun
değişiklik yapılıncaya kadar saklıdır” denilmiştir.
Uyuşmazlığın
çözümü için, aracın altmış gün süre ile trafikten men edilmesine ilişkin
karar, 2918 ve 5326 sayılı Kanunlar uyarınca incelendiğinde, idari davaya
konu edilebilecek kesin ve yürütülmesi zorunlu idari bir işlem olduğu, 2918
sayılı Kanun’un 112. maddesinde aracın geçici olarak trafikten men edilmesi
hususunun sulh ceza mahkemelerinin görevine dahil edilmediği ve 5326 sayılı
Kanun’un 19. maddesinde, diğer kanunlarda kabahat karşılığında öngörülen
belirli bir süre için kara nakil
aracının trafikten alıkonulmasına ilişkin hükümlerin geçici
istisnalar içinde sayıldığı dikkate alındığında; aracın altmış gün süre ile
trafikten men edilmesine ilişkin davaya bakma görevi idare mahkemesine ait
olmaktadır.
Buna göre, 2918 sayılı
Yasa’nın Ek 2. maddesinin üçüncü fıkrası uyarınca verilen para cezasının
çözüm yerinin adli yargı, aracın 60 gün süre ile trafikten men edilmesine
ilişkin işlemin çözüm yerinin idari yargı olması dikkate alındığında:
30.3.2005
tarihli ve 5326 sayılı Kabahatler Kanunu’nun 3 üncü maddesini değiştiren
6.12.2006 günlü, 5560 sayılı Yasa’nın 31. maddesinde," (1) Bu Kanunun;
a) İdari yaptırım kararlarına karşı kanun yoluna ilişkin
hükümleri, diğer kanunlarda aksine hüküm bulunmaması halinde,
b) Diğer genel hükümleri, idari para cezası veya
mülkiyetin kamuya geçirilmesi yaptırımını gerektiren bütün fiiller
hakkında,
uygulanır"
denilmiştir.
Aynı Kanunun 27. maddesine, 5560 sayılı Kanun ile eklenen sekizinci fıkrada
ise; idari yaptırım kararının verildiği
işlem kapsamında aynı kişi ile ilgili olarak idari yargının görev alanına
giren kararların da verilmiş olması halinde; idari yaptırım kararına
ilişkin hukuka aykırılık iddialarının, bu işlemin iptali talebiyle birlikte idari yargı merciinde
görüleceği kurala bağlanmış, bu maddenin
gerekçesinde de bu hükümle, Kabahatler Kanunu'ndaki düzenlemelerin ortaya çıkardığı bağlantı sorununa çözüm
getirilmesinin amaçlandığı ifade edilmiştir.
19.12.2006
tarihinde yürürlüğe giren bu düzenlemeye göre, Kabahatler Kanunu’nun; idari
yaptırım kararlarına karşı kanun yoluna ilişkin hükümlerinin, diğer
kanunlarda aksine hüküm bulunmaması halinde uygulanacağı; diğer kanunlarda
görevli mahkemenin gösterilmesi durumunda ise uygulanmayacağı ancak; idari yaptırım kararının verildiği işlem
kapsamında aynı kişi ile ilgili olarak idari yargının görev alanına giren
kararların da verilmiş olması halinde; idari yaptırım kararına ilişkin
hukuka aykırılık iddialarının, bu işlemin iptali talebiyle birlikte idari yargı merciinde
görüleceği anlaşılmaktadır.
Görev
kuralları kamu düzenine ilişkin olduğundan, görev konusunda taraflar için
bir müktesep hak doğmayacağı; bu nedenle, yeni bir yasayla kabul edilen
görev kurallarının, geçmişe de etkili olacağı, bilinen bir genel hukuk
ilkesidir.
Davanın
açıldığı andaki kurallara göre görevli olan mahkeme, yeni bir yasa ile
görevsiz hale gelmiş ise, (davanın açıldığı anda görevli olan ve fakat yeni
yasaya göre görevsiz hale gelen) mahkemenin görevsizlik kararı vermesi
gerekeceği; ancak, yeni yasadaki görev kuralının, değişikliğin yürürlüğe
girmesinden sonra açılacak davalarda uygulanacağına dair intikal
hükümlerinin varlığı halinde, mahkemece görevsizlik kararı verilemeyeceği açıktır.
Diğer
taraftan, dava görevsiz mahkemede açılmış, bu sırada yapılan bir kanun
değişikliği ile görevsiz mahkeme o dava için görevli hale gelmiş ise,
mahkeme, artık görevsizlik kararı veremeyip (yeni kanuna göre görevli hale
geldiği için) davaya bakmaya devam etmesi gerekir.
İncelenen uyuşmazlıkta, öngörülen trafik para
cezasının 5326 sayılı Kanun’un 16. maddesinde belirtilen idari yaptırım
türlerinden biri olduğu, 2918 sayılı Karayolları Trafik Kanunu’nda da bu
para cezasına itiraz konusunda görevli mahkemenin gösterilmediği, ancak; idari para cezasına konu işlem kapsamında aynı kişi ile ilgili olarak
idari yargının görev alanına giren kararın (aracın
geçici olarak trafikten men edilmesi) da verildiği ve birlikte
dava konusu edildikleri anlaşıldığından; idari
para cezasına ilişkin kararın hukuka aykırılığı iddiasının da, idari yargı yerinde görüleceği
kuşkusuzdur.
Bu
durumda, Kabahatler Kanunu’nun 5560 sayılı Kanun’la değişik 3. maddesi ve
aynı Kanunun 27. maddesine 5560 sayılı Kanun’la eklenen sekizinci fıkra
hükmü bir arada değerlendirildiğinde, 2918 sayılı Karayolları Trafik
Kanunu’nun Ek 2. maddesinin üçüncü fıkrası uyarınca verilen para cezasının
ve aracın 60 gün süre ile trafikten men edilmesine ilişkin kararın iptali
istemiyle açılan davanın çözümünde idari
yargı yerinin görevli olduğu sonucuna varılmıştır.
Açıklanan
nedenlerle, İstanbul A. 10. Sulh Ceza Mahkemesi’nce yapılan başvurunun
19.madde kapsamında kabulü ile, İstanbul 10. İdare Mahkemesi’nce verilen
görevsizlik kararının kaldırılması gerekmiştir.
SONUÇ : Davanın çözümünde İDARİ YARGININ görevli
olduğuna, bu nedenle İstanbul A. 10. Sulh Ceza Mahkemesinin 19. madde
kapsamında görülen BAŞVURUSUNUN KABULÜ ile, İstanbul 10. İdare Mahkemesinin
1.11.2012 gün ve E:2012/1991, K:2012/1948 sayılı
GÖREVSİZLİK KARARININ
KALDIRILMASINA, 5.5.2014 gününde OYBİRLİĞİ İLE KESİN OLARAK karar verildi.
—— • ——
Uyuşmazlık Mahkemesi
Başkanlığından:
27-ESAS NO : 2014/540
KARAR NO: 2014/576
KARAR TR : 05.05.2014
(Hukuk Bölümü)
ÖZET : Trafik kazası sonucu
uğranılan maddi ve manevi zararların, kazanın oluşumunda sorumlu olduğundan
bahisle, idarece tazmin edilmesi istemiyle açılan davanın ADLİ YARGI
YERİNDE görülmesi gerektiği hk.
K A R A R
Davacılar
: 1- Ş.Ç., 2- H.Ç., 3- M.N.Ç., 4- E.Ç., 5- N.Ç.T.
Vekili :
Av. N.Ş.
Davalı : Karayolları Genel Müdürlüğü
Vekili :
Av. N.F.Ç.
O L A Y : Davacılar vekili dava dilekçesinde;
23.09.2004 günü müvekkili Ş.Ç.’nin sevk ve idaresindeki 06……. plakalı araç
ile Y.K.’ın sevk ve idaresindeki, 45…….. plakalı kamyonun kavşağa girer
girmez çarpışması sebebiyle iki taraflı trafik kazası meydana geldiğini;
müvekkilinin ağır yaralandığını, psikolojik açıdan yıprandığını, depresyon
tedavisi gördüğünü, sürekli olarak iş göremez hale geldiğini ifade ederek;
kaza sebebiyle müvekkili Ş.Ç.'ye 5.000,00 TL maddi tazminattan geçici iş
göremezlik nedeniyle 1.000,00 TL maddi tazminatın, sürekli iş göremezlik ve
ekonomik geleceğinin sarsılması nedeniyle 3.000,00 TL maddi tazminatın olay
tarihinden itibaren işletilecek yasal faiziyle birlikte davalı tarafından
ödenmesine, tedavi giderleri ve her türlü masraflar adına 1.000,00 TL maddi
tazminatın olay tarihinden itibaren işletilecek yasal faiziyle birlikte
davalı tarafından ödenmesine, müvekkillerinden Ş.Ç. için 25.000,00 TL
manevi tazminatın diğer davacılar için ise 10.000,000 TL olmak üzere toplam
65.000, 00.-TL manevi tazminatın olay tarihinden itibaren işletilecek yasal
faiziyle birlikte ödenmesine karar verilmesi istemiyle 3.10.2012 tarihinde
adli yargı yerinde dava açmıştır.
ŞANLIURFA
2.ASLİYE HUKUK MAHKEMESİ:16.10.2012 gün ve E:2012/523, K:2012/600 sayı ile,
davanın, trafik kazası nedeniyle maddi ve manevi tazminat istemine ilişkin
olduğu; davacıların, dava dilekçesinde Karayolları Genel Müdürlüğü’nü
kazanın meydana geldiği kavşaktaki sinyalizasyonun bakım ve onarımından
sorumlu bulunduğunu, kazanın oluşumunda Karayolları Genel Müdürlüğünün 8/8
kusurlu, her iki araç sürücüsünün kusursuz olduğunu ileri sürerek davalı
gösterdiklerini; iddianın ileri sürülüş biçimine göre, davalı Karayolları
Genel Müdürlüğü yönünden hizmet kusuruna dayanıldığı sonucuna varıldığı;
hizmet kusurundan doğan uyuşmazlıkların görüm ve çözümünde adli yargı yeri
görevli olmayıp, idari yargı yerinin görevli bulunduğu gerekçesiyle;
davanın yargı yolu bakımından mahkemelerinin görevsizliği nedeniyle dava
dilekçesinin reddine karar vermiş, bu karar vermiş, bu karar temyiz
edilmeksizin kesinleşmiştir.
Davacılar vekili bu kez, fazlaya dair tazminat hakları
saklı kalmak kaydıyla; kaza sebebiyle müvekkili Ş.Ç.’nin uğradığı cismani
zarar miktarı olan 70.509,59 TL.nin kaza tarihi olan 23.09.2004 tarihinden
itibaren işletilecek yasal faiziyle birlikte davalı tarafından ödenmesine;
kaza sebebiyle ve hastane tedavi sürecinde çekilen elem, keder, ızdırap
sebebiyle müvekkillerinden Şeyhmüslüm Çiftçi için 25.000 TL manevi
tazminatın, diğer 4 davacı müvekkili için ise 10.000 TL' den toplam 40.000
TL manevi tazminatın (toplamda 65.000 TL manevi tazminat) olay tarihinden
itibaren işletilecek yasal faiziyle birlikte davalı tarafından ödenmesine
karar verilmesi istemiyle İdari yargı yerinde dava açmıştır.
ŞANLIURFA
İDARE MAHKEMESİ:19.2.2014 gün ve E:2013/66 sayı ile, 2576 sayılı Bölge
İdare Mahkemeleri, İdare Mahkemeleri ve Vergi Mahkemeleri'nin Kuruluş ve
Görevleri Hakkındaki Kanun'un İdare Mahkemesinin Görevleri başlıklı 5.
maddesinde; "idare Mahkemelerinin, Vergi Mahkemelerinin görevine giren
davalar ile Danıştay da çözümlenecek olanlar dışındaki iptal davaları ile
tam yargı davalarını, tahkim yolu öngörülen imtiyaz şartlaşma ve sözleşmelerinden
doğan uyuşmazlıklar hariç, kamu hizmetlerinin birinin yürütülmesi için
yapılan idari sözleşmelerden dolayı taraflar arasında çıkan uyuşmazlıklara
ilişkin davalar ve kanunlarla verilen diğer işleri çözümleyeceği" hükmünün
yer aldığı; 6001 sayılı Karayolları Genel Müdürlüğü Teşkilat ve Görevleri
Hakkında Kanun'un "Tanımlar" başlıklı 2. maddesinin (i) bendinde,
Karayolunun, trafik akışına imkân sağlamak üzere kamunun yararlanmasına
açık olan arazi şeritleri, köprüler, tüneller, her türlü sanat yapıları,
koruma yapıları ve diğer alanları ifade ettiği hüküm altına alınmış olup,
"Görev ve Yetki" başlıklı 4. maddesinin (b) bendinde ise,
hazırlayacağı programlar uyarınca Karayolları nı yapmak, yaptırmak,
emniyetle kullanılmalarını sağlayacak şekilde sürekli bakım altında
bulundurmak, bakımını yaptırmak, onarmak, onarımım yaptırtmak, işletmek ve
işlettirmenin Karayolları Genel Müdürlüğünün görev ve yetkileri arasında
sayıldığı; 2918 sayılı Karayolları Trafik Kanunu'nun "Karayolları
Genel Müdürlüğünün Görev ve Yetkileri" başlıklı 7. maddesinin (a)
fıkrasında, yapım ve bakımdan sorumlu olduğu Karayolları nda can ve mal
güvenliği yönünden gerekli düzenleme ve işaretlemeleri yaparak önlemleri
almak ve aldırmanın Karayolları Genel Müdürlüğünün bu kanunla ilgili görev
ve yetkileri arasında sayılmış olduğu; 11.01.2011 gün ve 6099 sayılı
Kanun'un 14. maddesi ile değişik 2918 sayılı Karayolları Trafik Kanunu'nun
"Görevli ve Yetkili Mahkeme" başlıklı 110. maddesinde, işleteni
veya sahibi Devlet ve diğer kamu kuruluşları olan araçların sebebiyet
verdiği zararlara ilişkin olanları dâhil, bu Kanundan doğan sorumluluk
davalarının adli yargıda görüleceği, zarar görenin kamu görevlisi olmasının
bu fıkra hükmünün uygulanmasını önlemeyeceği, hemzemin geçitte meydana
gelen tren-trafik kazalarında da bu Kanun hükümlerinin uygulanacağı,
motorlu araç kazalarından dolayı hukuki sorumluluğa ilişkin davaların
sigortacının merkez veya şubesinin veya sigorta sözleşmesini yapan
acentenin bulunduğu yer mahkemelerinden birinde açılabileceği gibi kazanın
vuku bulduğu yer mahkemesinde de açılabileceğinin hüküm altına alındığı;
anılan Kanun'un 11.01.2011 gün ve 6099 sayılı Kanun'un 15. maddesi ile
değişik Geçici 21.maddesinde ise; "Bu Kanunun 110 uncu maddesinin
birinci fıkrasının göreve ilişkin hükmü, yürürlüğe girdiği tarihten önce
idari yargıda ve Askeri Yüksek İdare Mahkemesinde açılmış bulunan davalara
uygulanmaz." hükmüne yer verildiği; dava dilekçesi ve eklerinin
incelenmesinden, Şanlıurfa ili, Merkez İlçesi İpekyolu Caddesi üzeri Cengiz
Topel Kavşağı'nda 23.09.2004 günü saat 10:30 sıralarında 06……. plakalı araç
sürücü davacı M.Ç.'nin sevk ve idaresindeki aracın Y.K. sevk ve
idaresindeki 45……. plakalı araç ile çarpışması sonucu meydana gelen
yaralamalı ve maddi hasarlı trafik kazasının kavşaktaki ışıklı
sinyalizasyon sisteminin arızalı olmasından kaynaklandığı gerekçesiyle
davacılar tarafından Karayolları Genel Müdürlüğüne karşı Şanlıurfa 2.
Asliye Hukuk Mahkemesi'nde açılan tazminat davasının Mahkemenin 16.10.2012
tarih ve E:2012/523, K2012/600 sayılı kararıyla davaya bakmakla idari
yargının görevli olduğu gerekçesiyle görev yönünden reddedildiği,
tarafların kararı temyiz etmemesi üzerine 10.12.2012 tarihinde
kesinleştiği, 26.12.2012 tarihinde Mahkemelerinde davanın açıldığının
anlaşıldığı; olayda, davacıların tazminat talebinin dayanağı olan trafik
kazasının kavşaktaki ışıklı sinyalizasyon sisteminden kaynaklandığı açık
olup 2918 sayılı Kanun'un 6099 sayılı Kanun ile değişik 110. maddesinin
19.01.2011 tarihinde yürürlüğe girdiği gözetildiğinde, göreve ilişkin
hükmün bu tarihten sonra (26.12.2012 tarihinde) idari yargı yerinde açılmış
bulunan iş bu davaya da uygulanacağının açık olduğu; bu durumda,
uyuşmazlığın 2918 sayılı Kanun ile davalı idareye yüklenen sorumluluktan
kaynaklandığı anlaşıldığından, anılan Kanun hükmü gereğince davanın görüm
ve çözümünün Adli Yargı'nın görevine girdiği sonucuna varıldığı
gerekçesiyle; 2247 sayılı Uyuşmazlık Mahkemesinin Kuruluş ve İşleyişi
Hakkında Kanunun 19. maddesi uyarınca görevli yargı yerinin belirlenmesi
için dosyanın Uyuşmazlık Mahkemesine gönderilmesine, dosya incelemesinin bu
konuda Uyuşmazlık Mahkemesince karar verilinceye kadar ertelenmesine karar
vermiştir.
İNCELEME VE GEREKÇE : Uyuşmazlık Mahkemesi
Hukuk Bölümü’nün, Serdar ÖZGÜLDÜR’ün Başkanlığında, Üyeler: Eyüp Sabri
BAYDAR, Ali ÇOLAK, Sıddık YILDIZ, Nurdane TOPUZ, Ayhan AKARSU ve Mehmet
AKBULUT’un katılımlarıyla yapılan 5.5.2014 günlü toplantısında;
l-İLK
İNCELEME:Dosya üzerinde 2247 sayılı Yasa’nın 27. maddesi uyarınca yapılan
incelemeye göre; İdare mahkemesince, 2247 sayılı Yasa’nın 19. maddesinde
öngörülen durumun aksine, önceki görevsizlik kararına ilişkin adli yargı
dava dosyası temin edilmeden Uyuşmazlık Mahkemesine başvurulduğu görülmekte
ise de; UYAP üzerinden adli yargı kararının kesinleşme durumunun tespit
edildiği, görev uyuşmazlığının çözümünü sağlayacak bilgi belgelerin ise
idari yargı dosyası içerisinde bulunduğu ve sonuçta usule ilişkin herhangi
bir noksanlık bulunmadığı anlaşıldığından, adli ve idari yargı yerleri
arasında doğan görev uyuşmazlığının esasının incelenmesine oybirliği ile
karar verildi.
II-ESASIN İNCELENMESİ: Raportör-Hakim Taşkın ÇELİK’in,
davanın çözümünde adli yargının görevli olduğu yolundaki raporu ile
dosyadaki belgeler okunduktan; ilgili Başsavcılarca görevlendirilen Yargıtay
Cumhuriyet Savcısı Mehmet BAYHAN ile Danıştay Savcısı Mehmet Ali GÜMÜŞ’ün
davada adli yargının görevli olduğu yolundaki sözlü açıklamaları da
dinlendikten sonra GEREĞİ GÖRÜŞÜLÜP DÜŞÜNÜLDÜ:
Dava,
trafik kazası sonucu uğranılan maddi ve manevi zararların, kazanın
oluşumunda sorumlu olduğundan bahisle, idarece tazmin edilmesi isteminden
ibarettir.
2918
sayılı Karayolları Trafik Kanununun 1. maddesinde, Kanunun amacının
Karayolları nda can ve mal güvenliği yönünden trafik düzenini sağlayacak ve
trafik güvenliğini ilgilendiren tüm konularda alınacak önlemleri belirlemek
olduğu; “Kapsam” başlıklı 2. maddesinde, bu Kanunun trafikle ilgili
kuralları, şartları, hak ve yükümlülükleri bunların uygulamasını ve
denetlenmesini ilgili kuruluşları ve bunların görev, yetki ve sorumluluk,
çalışma usulleri ile diğer hükümleri kapsadığı ve bu kanunun Karayolları
nda uygulanacağı belirtilmiş; aynı Kanunun, “Karayolları Genel Müdürlüğünün
görev ve yetkileri” başlıklı 7. maddesinde; “ Karayolları Genel Müdürlüğünün bu Kanunla ilgili görev ve
yetkileri şunlardır:
a) Yapım ve bakımdan sorumlu olduğu Karayolları nda can ve mal
güvenliği yönünden gerekli düzenleme ve işaretlemeleri yaparak önlemleri
almak ve aldırmak,
b) Tüm Karayolları ndaki işaretleme standartlarını tespit etmek,
yayınlamak ve kontrol etmek,
c) (Mülga: 17/10/1996 - 4199/47 md.)
d) Trafik ve araç tekniğine ait görüş bildirmek, Karayolu
güvenliğini ilgilendiren konulardaki projeleri incelemek ve onaylamak,
e) Yapım ve bakımından sorumlu olduğu Karayolları nda, İçişleri
Bakanlığının uygun görüşü alınmak suretiyle, yönetmelikte belirlenen hız
sınırlarının üstünde veya altında hız sınırları belirlemek ve işaretlemek,
f) Trafik kazalarının oluş nedenlerine göre verileri hazırlamak ve
Karayolları nda, gerekli önleyici teknik tedbirleri almak veya aldırmak, (1)
g) Yapım ve bakımından sorumlu olduğu Karayolları nda trafik
güvenliğini ilgilendiren kavşak, durak yeri, aydınlatma, yol dışı park
yerleri ve benzeri tesisleri yapmak, yaptırmak veya diğer kuruluşlarca
hazırlanan projeleri tetkik ve uygun olanları tasdik etmek,
h) Yetkili birimlerce veya trafik zabıtasınca tespit edilen trafik
kaza analizi sonucu, altyapı ve yolun fiziki yapısı ile işaretlemeye dayalı
kaza sebepleri göz önünde bulundurularak önerilen gerekli önlemleri almak veya aldırmak,
i) (Mülga: 3/5/2006 – 5495/4 md.)
j) (Değişik: 17/10/1996 - 4199/5 md.) Trafik
zabıtasının görev ve yetkileri saklı kalmak üzere Bu Kanunun
13,14,16,17,18,47/a ve 65 inci maddeleri hükümlerine aykırı hareket edenler
hakkında suç veya ceza tutanağı düzenlemek; 47 nci maddenin (b), (c) ve (d)
bentlerinde belirtilen kural ihlallerinin tespiti halinde, durumu bir
tutanakla belirlemek ve gerekli işlemin yapılması için en yakın trafik
kuruluşuna teslim etmek,
k) Bu Kanunla ve bu Kanuna göre çıkarılmış olan yönetmeliklerle
verilen diğer görevleri yapmaktır.
(Son fıkra Mülga : 28/3/1985 - 3176/16 md.)” hükmüne yer
verilmiştir.
Öte
yandan 2918 sayılı Yasanın 19.1.2011 günlü Resmi Gazetede yayımlanarak
yürürlüğe giren 6099 sayılı Yasanın 14. maddesiyle değişik 110. maddesinde
“İşleteni veya sahibi Devlet ve diğer kamu kuruluşları olan araçların
sebebiyet verdiği zararlara ilişkin olanları dahil, bu Kanundan doğan
sorumluluk davaları, adli yargıda görülür. Zarar görenin kamu görevlisi
olması, bu fıkra hükmünün uygulanmasını önlemez. Hemzemin geçitte meydana
gelen tren-trafik kazalarında da bu Kanun hükümleri uygulanır.
Motorlu
araç kazalarından dolayı hukuki sorumluluğa ilişkin davalar, sigortacının
merkez veya şubesinin veya sigorta sözleşmesini yapan acentenin bulunduğu
yer mahkemelerinden birinde açılabileceği gibi kazanın vuku bulduğu yer
mahkemesinde de açılabilir”; Geçici 21. maddesinde de “Bu Kanunun 110 uncu
maddesinin birinci fıkrasının göreve ilişkin hükmü, yürürlüğe girdiği
tarihten önce idari yargıda ve Askeri Yüksek İdare Mahkemesinde açılmış
bulunan davalara uygulanmaz” denilmiştir.
Dosyanın incelenmesinden, Şanlıurfa ili, Merkez İlçesi
İpekyolu Caddesi üzeri Cengiz Topel Kavşağı'nda 23.09.2004 günü saat 10:30
sıralarında, davacılardan Ş.Ç.'nin sevk ve idaresindeki 06…….. plakalı
aracın, Y.K.’ın sevk ve idaresindeki 45……. plakalı araç ile çarpışması
sonucu yaralamalı ve maddi hasarlı trafik kazası meydana geldiği; kazanın,
kavşaktaki ışıklı sinyalizasyon sisteminin arızalı olmasından
kaynaklandığının iddia edildiği; olayın meydana gelişinde davalı
Karayolları Genel Müdürlüğünün kusuru bulunduğundan bahisle, oluşan maddi
ve manevi zararların tazmininin istenildiği anlaşılmaktadır.
2918
sayılı Kanunun 110 uncu maddesinin birinci fıkrasının iptali istemiyle
Bursa 3.Asliye Hukuk Mahkemesi ve Batman 2.Asliye Hukuk Mahkemesince
yapılan itiraz başvuruları üzerine konuyu inceleyen Anayasa Mahkemesi, şu
gerekçesi ile anılan kuralı Anayasaya aykırı görmemiş ve iptal istemini oy
birliğiyle reddetmiştir: “… Anayasa Mahkemesi’nin daha önceki kimi
kararlarında da belirtildiği üzere, tarihsel gelişime paralel olarak
Anayasa’da adli ve idari yargı ayırımına gidilmemiş ve idari uyuşmazlıkların
çözümünde idare ve vergi mahkemeleriyle Danıştay yetkili kılınmıştır. Bu
nedenle, genel olarak idare hukuku alanına giren konularda idari yargı,
özel hukuk alanına giren konularda adli yargı görevli olacaktır. Bu
durumda, idari yargının görev alanına giren bir uyuşmazlığın çözümünde adli
yargının görevlendirilmesi konusunda kanun koyucunun mutlak bir takdir
yetkisinin bulunduğunu söylemek olanaklı değildir. Ancak, idari yargının
denetimine bağlı olması gereken idari bir uyuşmazlığın çözümü, haklı neden
ve kamu yararının bulunması halinde kanun koyucu tarafından adli yargıya
bırakılabilir. İtiraz konusu kural, trafik kazasında zarar görenin asker
kişi ya da memur olmasına, aracın askeri hizmete ilişkin olmasına veya
olayın hemzemin geçitte meydana gelmesi durumlarına göre farklı yargı
kollarında görülmekte olan 2918 sayılı Kanun’dan kaynaklanan tüm sorumluluk
davalarının adli yargıda görüleceğini öngörmektedir. İtiraz konusu
düzenlemenin gerekçesinde de ifade edildiği gibi, askeri idari yargı, idari
yargı veya adli yargı kolları arasında uygulamada var olan yargı yolu
belirsizliği giderilerek söz konusu davalarla ilgili olarak yeknesak bir
usul belirlenmektedir. Aynı tür davaların aynı yargı yolunda çözümlenmesi
sağlanarak davaların görülmesi ve çözümlenmesinin hızlandırıldığı, bu
suretle kısa sürede sonuç alınmasının olanaklı kılındığı ve bunun söz
konusu davaların adli yargıda görüleceği yolunda getirilen düzenlemenin
kamu yararına yönelik olduğu anlaşılmaktadır. Öte yandan, 2918 sayılı
Kanun’da tanımlanan Karayolu şeridi üzerindeki araç trafiğinden kaynaklanan
sorumlulukların, özel hukuk alanına girdiği konusunda bir tartışma
bulunmamaktadır. İdare tarafından kamu gücünden kaynaklanan bir yetkinin
kullanılması söz konusu olmadığı gibi, aynı Karayolu üzerinde aynı seyir
çizgisinde hareket eden, bu nedenle aynı tür risk üreten araçlar arasında
özel-kamu ayırımı yapılmasını gerektiren bir neden de yoktur. Açıklanan
nedenlerle, itiraz konusu kural Anayasa’nın 2.,125. ve 155. maddelerine
aykırı değildir. İtirazın reddi gerekir…” (Any. Mah.nin 26.12.2013 tarih ve
E.2013/68, K.2013/165 sayılı kararı; R.G. 27.3.2014, Sayı: 28954,
s.136-147.)
Anayasa’nın
158 inci maddesinin son fıkrasında “ Diğer mahkemelerle, Anayasa Mahkemesi
arasındaki görev uyuşmazlıklarında, Anayasa Mahkemesi’nin kararı esas
alınır.” denilmektedir. Anayasa Mahkemesi’nin yukarıda gerekçesine yer
verilen kararı, yasa koyucunun idari yargının görevine giren bir konuyu
adli yargının görevine verebileceğine, dolayısıyla 2918 sayılı Kanunun 110
uncu maddesinin birinci fıkrası ile öngörülen, bu Kanun’dan doğan tüm
sorumluluk davalarının adli yargıda görülmesi düzenlemesinin Anayasa’ya
aykırı bulunmadığına dair olup, esas itibariyle görev konusunda verilmiş
bir karardır ve Anayasa’nın 158 inci maddesi uyarınca, başta Mahkememiz
olmak üzere diğer yargı organları bakımından da uyulması zorunlu bir karar
mesabesindedir.
Bu durumda, 2918
sayılı Yasanın 19.1.2011 tarihinde yürürlüğe giren 110. maddesi ile Anayasa
Mahkemesi’nin işaret edilen kararı gözetildiğinde, bahsi geçen Kanun
maddesinin Karayolları nda, can ve mal güvenliği yönünden trafik düzeninin
sağlanarak trafik güvenliğini ilgilendiren tüm konularda alınacak önlemleri
kapsadığı ve Kanunun, trafikle ilgili kuralları, şartları, hak ve
yükümlülükleri, bunların uygulanmasını ve denetlenmesini, ilgili kuruluşları
ve bunların görev yetki ve sorumlulukları ile, çalışma usullerini
kapsadığı, dolayısıyla oluşan trafik kazası nedeniyle açılacak sorumluluk
davalarının görüm ve çözümünde adli yargının görevli olduğu; meydana gelen
zararın tazmini istemiyle açılan bu davanın da adli yargı yerinde
çözümlenmesi gerektiği sonucuna varılmıştır.
Açıklanan nedenlerle, Şanlıurfa İdare Mahkemesinin
başvurusunun kabulü ile, Şanlıurfa 2. Asliye Hukuk Mahkemesince verilen
görevsizlik kararının kaldırılması gerekmiştir.
SONUÇ :
Davanın çözümünde ADLİ YARGININ görevli olduğuna, bu nedenle Şanlıurfa
İdare Mahkemesinin BAŞVURUSUNUN KABULÜ ile, Şanlıurfa 2. Asliye Hukuk Mahkemesinin
16.10.2012 gün ve E:2012/523, K:2012/600 sayılı GÖREVSİZLİK KARARININ
KALDIRILMASINA, 5.5.2014 gününde Üye Eyüp Sabri BAYDAR’ın KARŞI OYU ve OY
ÇOKLUĞU İLE KESİN OLARAK karar verildi.
KARŞI OY
Somut
uyuşmazlıkta, davalı Karayolları Genel Müdürlüğünün karayolunun yapım,
bakım ve korunmasındaki ihmali sonucu zarara neden olan kazanın meydana
geldiği iddia edilmektedir.
2918
Sayılı Yasanın KTK'nın 7.md. "Karayolları Genel Müdürlüğünün Yapım ve
Bakımından sorumlu olduğu Karayollarında can ve mal güvenliği yönünden
gerekli düzenleme ve işaretlemeleri yaparak önlemleri alma ve aldırmanın"
İdarenin görev ve yetkileri arasında bulunduğuna işaret edilmiş,
6001
Sayılı Karayolları Genel Müdürlüğünün teşkilat ve görevleri hakkındaki
kanunun 4.md. "Hazırlayacağı programlar uyarınca karayollarını yapmak,
yaptırmak, emniyetle kullanılmalarını sağlayacak şekilde sürekli bakım
altında bulundurmak, bakımını yaptırmak, onarımını yaptırmak, işletmek ve
işlettirme" Genel Müdürlüğün görev ve yetkileri arasında gösterilmiş,
TC
Anayasası'nın 125/son md. "idarenin kendi eylem ve işlemlerinden doğan
zararı ödemekle yükümlü olduğu" kurala bağlanmış,
2577
Sayılı IYUK 2/1-b md. "idari eylem ve işlemlerden dolayı kişisel
haklan ihlal edilenler tarafından açılan tam yargı davaları, idari dava
çeşitleri arasında" sayılmıştır.
Bu
durumda Karayolları Genel Müdürlüğünün sorumluluk alanındaki yolun yapım,
bakım ve onanmının yapılmadığı nedeniyle doğan zararın tazmininin
amaçlanmış olması karşısında, idarenin görevinde olan kamu hizmetini
yürüttüğü esnada kişilere verdiği zarann ödetilmesine yönelik bulunan
uyuşmazlık konusu davanın, olayda kamu hizmetinin usulüne ve hukuka uygun
olarak yürütülüp yürütülmediğinin, hizmet kusuru veya idarenin
sorumluluğunu gerektiren bir husus olup olmadığının tespitinde esas alınan
idare hukuku kurallarına ve 2577 Sayılı IYUK 2/1 -b md. sayılan tam yargı
davasında görüm ve çözümünde idari yargı yerleri görevli bulunmaktadır.
Sayın
çoğunluk, karayolunun yapım, bakım ve korunmasındaki ihmalden doğan zararda
Adli Yargıyı görevli kabul eden görüşünde hukuki dayanak olarak 2918 Sayılı
KTK 110/1 md. hükümlerini esas almıştır.
11.01.2011
gün 6099 Sayılı Yasa'nın 14. maddesi ile 2918 Sayılı KTK 110. maddesine
eklenen 1.fıkra ile "işleteni veya sahibi devlet ve diğer kamu
kuruluşları olan araçların sebebiyet verdiği zararlara ilişkin olanları
dahil bu kanundan doğan sorumluluk davaları Adli Yargıda görülür... "
hükmü getirilmiştir.
Sayın
çoğunluk görüşünün aksine eldeki uyuşmazlık anılan yasa hükmü kapsamında
kalmamaktadır.
Çünkü,
2918 Sayılı KTK 85.maddesinde açıkça belirtildiği gibi yasa motorlu
araçların işletilmesinden doğan zararlar nedeniyle işletenin hukuki
sorumluluğunu düzenlemektedir.
Yasa
hükmünde geçen bu kanundan ve Adli Yargıda görülmesi gereken sorumluluk
davaları, 2918 Sayılı Yasa'nın 85.maddesinde düzenlenen motorlu araçların
işletilmesi nedeniyle verilen zararlardan dolayı araç işletenin hukuki
sorumluluğuna ilişkin davalardır.
Yasa
değişikliğinden önce kamu araçlarının işletilmesi nedeniyle verilen
zararlardan dolayı kamu idaresinin sorumluluğunun hangi yargı kolunda görüm
ve çözümü konusunda yasada bir düzenleme bulunmadığından İdari ve Adli
Yargı organları arasında çıkan görev uyuşmazlıklarını sonlandırmak üzere
sözü geçen yasa hükmü getirilmek suretiyle kamu araçlarının verdiği
zararlar nedeniyle işletenin sorumluluğunda 2918 Sayılı Yasa'nın amacına
uygun olarak Adli Yargıda görüm ve çözüm esası benimsenmiştir.
2918
sayılı yasanın 110. maddesinde yapılan yasa değişikliğine ilişkin Hükümet
gerekçesi de getirilen yeni hükmün bu nedenle maddeye eklendiğini teyit
etmektedir.
Diğer
taraftan, sayın çoğunluk 2918 sayılı yasanın 110. maddesi hükmünün iptali
istemi ile Anayasa Mahkemesine açılan dava sonucunda verilen yorumlu red
kararlarını, karara dayanak almakta ise de bu görüşe de itibar edilmesi
mümkün değildir.
Zira;
"T.C. Anayasasında, Anayasa Mahkemesinin iptal veya iptal talebinin
reddi dışında yorumlu red kararı verebileceğine dair bir işaret yoktur.
Tersine T.C. Anayasasının 153/2 maddesi "Anayasa Mahkemesi bir kanun
veya kanun hükmünde kararnamenin tamamını veya bir hükmünü iptal ederken,
kanun koyucu hareketle yeni bir uygulamaya yol açacak biçimde hüküm tesis
edemez." hükmü böyle bir anlayışın benimsenmemiş olduğunun kanıtı
olarak kabul edilebilir. Gerçi madde iptal kararlarından bahsetmektedir,
ama Anayasa koyucunun amacının Anayasa Mahkemesinin kanun koyucu gibi
hareket etmesini önlemek olduğu açıkça anlaşılmaktadır. Yorumlu red
kararlarının ise diğer mahkemeleri, idare makamlarını, gerçek ve tüzel
kişileri bağlaması itibariyle bir çeşit pozitif kanun koyuculuk anlamına
geldiğine şüphe yoktur. (Türk Anayasa Hukuku Prof. Dr. Ergun Ozbudun. Sh.
440 vd.)
Hakkında
yorumlu red kararı verilen bir kanun maddesi yürürlükte kalmaya devam eder.
Dolayısıyla somut olaylara uygulanır. Somut olaylarda o maddenin ne anlama
geldiğine, yani nasıl yorumlanacağına, bundan sonra da Anayasa Mahkemesi
değil onu uygulayacak Mahkemeler karar verir. Anayasa Mahkemesinin yorumlu
red kararı verirken yaptığı yorumunun diğer mahkemeleri bağlaması mümkün
değildir. Bir kanun maddesinin nasıl yorumlanacağına onu uygulayacak olan
Adli- idari ve Askeri Yargı organları karar verir. Anayasa Mahkemesi Adli,
İdari ve Askeri kollarının üst mahkemesi olmadığına göre bu yargı
kollarındaki mahkemelere kendi yorumunu empoze etmesi mümkün değildir. O
halde Anayasa Mahkemesinin verdiği yorumlu red kararlarının kendilerinden
beklenen fonksiyonu ifa edebilmeleri, diğer mahkemelerin Anayasa
Mahkemesinin bu yorumlarını benimsemelerine bağlıdır. Oysa hukukumuzda,
Anayasa Mahkemesi kararlarında yapılan yorumlar diğer mahkemeleri bağlamaz.
Zira Anayasa Mahkemesi kararlarının bağlayıcılığı bu kararların hüküm
fıkralarına münhasırdır. (Türk Anayasa Hukuku Dersleri, Kemal Gözler, sh.
444)
Keza,
Sayın çoğunluğun karan dayandırdığı T.C. Anayasasının 158. madde
hükümlerininde uyuşmazlıkta uygulama yeri bulunmamaktadır. Uyuşmazlık
Mahkemesinin görev ve yetkilerini düzenleyen T.C. Anayasasının 158. maddesi
açık hükmünden de anlaşıldığı üzere Anayasa Mahkemesi ile diğer yargı
kollan arasında olumlu veya olumsuz görev uyuşmazlığının doğması halinde
Anayasa Mahkemesi görüşünün üstün tutulacağına ilişkin düzenlemenin,
uyuşmazlıkta Anayasa Mahkemesinin görevlilik veya görevsizlik karannın
bulunmaması, diğer yargı kollan ile arasında bir görev ihtilafının
çıkmaması nedeniyle uygulanması mümkün değildir.
Açıklanan
gerekçelerle uyuşmazlıkta idari yargı görevli olup, benzer ihtilaflarda da
idari yargının görevli olduğu Yargıtay 4, 11, 17 Hukuk Dairelerinin
istikrarlı kararlanyla Içtihad edildiği gibi Danıştay kararlarında da uyuşmazlıkta
idari Yargının görevli olduğu benimsenmiştir. (Danıştay 10. Daire E
2011/11522, K 2012/5347 sayı, E. 2011/10856 ve K. 2013/670 Sayı, vs.)
Somut
uyuşmazlıkta davanın karayolunun yapım, bakım ve korunmasındaki idarenin
hizmet kusuruna dayanmasına,
2918
Sayılı Yasa'nın 110/1 md. motorlu araçların işletilmesinden doğan
zararlardan dolayı işletenini hukuki sorumluluğunun Adli Yargıda görüm ve
çözümünü düzenleme altına almasına, Somut uyuşmazlığın anılan yasa hükmü
kapsamında bulunmamasına,
Kamu
hizmetinin usulüne ve hukuka uygun olarak yürütülüp yürütülmediğinin hizmet
kusuru veya idarenin sorumluluğunu gerektiren bir husus olup olmadığının
tespitinde, 2577 Sayılı İYUK 2/1-b md. sayılan tam yargı davasında görüm ve
çözümünde İdari Yargının görevli olmasına göre,
Uyuşmazlıkta
Adli Yargıyı görevli kabul eden sayın çoğunluğun görüşüne katılamıyorum.
—— • ——
Uyuşmazlık Mahkemesi
Başkanlığından:
28-ESAS NO : 2014/546
KARAR NO: 2014/580
KARAR TR : 05.05.2014
(Hukuk Bölümü)
ÖZET :
Türk Telekomünikasyon A.Ş.’de çalışırken Kurumun özelleştirilmesi nedeniyle
başka kuruma nakledilen davacının, maaş nakil ilmühaberinin düzeltilmesi ve
alacağının faizi ile birlikte tazmini istemiyle açtığı davanın, ADLİ YARGI
YERİNDE çözümlenmesi gerektiği hk.
K A R A R
Davacı : A.A.E.
Vekili : Av. S.Ö.
Davalı : Türk Telekomünikasyon A.Ş.
Vekili :
Av. M.E. (Adli Yargıda)
Av. İ.Ş.
(İdari Yargıda)
O L A
Y : Davacı vekili, dava dilekçesinde
özetle; davacının Türk Telekomünikasyon A.Ş.’de nakle tabi personel olarak
çalışmakta iken; özelleştirme nedeniyle 24.11.1994 tarih ve 4046 sayılı
Özelleştirme Uygulamalarının Düzenlenmesine ilişkin Kanunun 22. Maddesi ve
406 sayılı Telgraf ve Telefon Kanununun Ek 29. Maddeleri gereğince Devlet
Personel Başkanlığı’na bildirilerek akabinde kamuya atanarak 31.12.2009
tarihinde Karşıyaka İlçe Milli Eğitim Müdürlüğünde göreve başladığı halde
alması gereken ücret ve ek ödemeleri alamadığını belirterek, davacının
adının Devlet Personel Başkanlığı’na bildirim tarihi olan 31.08.2009 tarihi
itibariyle davalı kurumdan alması gerekli olan ancak alamadığı ücret ve
ücrete eklenmesi gereken farklar ile ayrıca 112 günlük ikramiye tutarının
sabit bir değer olarak eklenecek şekilde maaş nakil ilmühaberinin yeniden
düzenlenmesi ve bu şekli ile Devlet Personel Başkanlığı’na bildirilmesi ile
31.12.2009 tarihinden itibaren eksik ücret alması nedeniyle uğramış olduğu
alacak haklarından fazlaya ilişkin hakları saklı kalmak üzere şimdilik 1000
TL’nin 31.12.2009 tarihinden itibaren bankaların mevduata uyguladığı en
yüksek faiz ile davalıdan tahsili istemiyle adli yargıda dava açmıştır.
ANKARA
10. İŞ MAHKEMESİ: 26.03.2013 gün
ve E:2012/1294 K:2013/370 sayılı kararında “… Yargıtay 9. Hukuk Dairesinin
01.10.2012 tarihli 2012/27088 Esas ve 2012/32353 Kararında özetle;
Özelleştirmeden önce statü hukuk hükümlerine tabi davacı niteliğindeki
personel, özelleştirme sonrası belirli bir üreliğine davalı ile özel hukuk
hükümlerine tabi olarak iş sözleşmesi kapsamında çalıştırılmakta,
nakledildiğinde tekrar statü hukuku kapsamına girmektedir. Davacının iş
sözleşmesi ile çalıştığı dönemde davalı şirkete davacının ücreti konusunda
“artış oranının, kamudaki memur maaş artış oranında” olacağı yönünde
yükümlülük getirildiği gibi 406 sayılı Yasa Hükümleri uyarınca davacı
şirket, hak sahibi personeli Devlet Personel Başkanlığına bildirilmesi,
bildirim ile beraber personelin nakledileceği kamu kurumundan yararlanacağı
parasal haklara esas olmak üzere memur maaş nakil ilmühaberi düzenlenmesi,
personelin ilişiğinin kesilmesi gibi işlemler yaptırıldığı görülmektedir.
Bu işlemler idari hukuku alanında hukuki sonuçlar doğurduğu ve ilgili
personelin nakledilecekleri kurumdaki statülerine, özlük ve parasal
haklarını belirlediği, söz konusu işlemlerin kamu personeli hakkında ve
uyuşmazlığın ise adli yargı yerinde değil, idari yargı yerinde çözümlenmesi
gerekmiştir…” şeklindeki gerekçe ile, HMK 114/1-b maddesi gereğince yargı
yolunun caiz olmaması nedeni ile HMK 115/2 maddesi gereğince davanın
usulden reddine dair verilen karar temyiz edilmeksizin kesinleşmiştir.
Davacı
vekili bu kez, aynı istemle idari yargıda dava açmıştır.
ANKARA 16.
İDARE MAHKEMESİ: 27.05.2013 gün E:2013/784, K:2013/1018 sayılı kararında
özetle; “… 2577 Sayılı Yasanın “Kamu Görevlileri ile İlgili Davalarda
Yetki” başlıklı 33/3. maddesinde; kamu görevlilerinin görevle ilişkisinin
kesilmesi sonucunu doğurmayan disiplin cezaları ile ilerleme, yükselme,
sicil, intibak ve diğer özlük ve parasal hakları ve mahalli idarelerin
organları ile bu organların üyelerinin geçici bir tedbir olarak görevden
uzaklaştırılmalarıyla ilgili davalarda yetkili mahkemenin ilgilinin görevli
bulunduğu yer idare mahkemesi olduğu hükmüne yer verilmiştir. Kamu
görevlisinin parasal haklarına ilişkin olan uyuşmazlığın görüm ve çözümü
yetki kuralı karşısında ilgilinin görev yaptığı İzmir İdare Mahkemesine
girmektedir…” şeklindeki gerekçe ile, 2577 sayılı Yasanın 15/1-a maddesi
uyarınca davanın yetki yönünden reddine, dosyanın yetkili İzmir İdare
Mahkemesi’ne gönderilmesine dair verilen karar temyiz edilmeksizin
kesinleşmiştir.
İZMİR 5.
İDARE MAHKEMESİ: 24.07.2013 gün E:2013/277, K:2013/9 sayılı kararında
özetle; Ankara 10. İş Mahkemesi’nin E:2012/1294 sayılı dosyasında açılan
davada verilen 23.03.2013 gün ve K:2013/370 sayılı kararda, uyuşmazlık
konusu, olayda dava dilekçesinin “Konu” ve “Netice ve Talep” kısımlarında
isteme yer verilmiş ve zararın davalı idareden tazmini talep edilmiş ise de
“…kamuda çalışmaya başladığı tarih olan 31.12.2009 tarihinden itibaren
eksik ücret alması nedeniyle uğramış olduğu alacak hakkının…” ibaresi
kapsamında davacının atandığı kuruma yönelik iptal ve tazmin talebinde
bulunup bulunmadığı hususunda duraksamaya düşülmüş olması nedeniyle, 2577
sayılı Kanun’un 3. maddesi hükmüne uygun bulunmayan dava dilekçesinin aynı
Kanun’un 15. maddesinin 1. fıkrasının (d) bendi uyarınca bu kararın
bildirim tarihinden itibaren otuz gün içinde belirtilen noksanların
tamamlanarak yeniden dava açılmak üzere reddine, sözü edilen Kanunun 15.
maddesinin 3. fıkrası uyarınca yeni dilekçe düzenlenerek dava açılmasına
karar verilmiştir.
Bunun
üzerine, davacı vekili yeni bir dilekçe düzenleyerek yeniden idari yargıya
başvurmuştur.
İZMİR 5.
İDARE MAHKEMESİ :12.03.2014 gün ve E:2013/620 sayı ile vermiş olduğu
gönderme kararında özetle; uyuşmazlıkta, davalı mevkiinde kamu kuruluşu
niteliği taşımayan Türk Telekomünikasyon Genel Müdürlüğü’nün olması karşısında,
idari yargı yetkisi kapsamında açılmış bir idari dava bulunduğundan söz
edilemeyeceğinden; uyuşmazlığın çözümünde, özel hukuk hükümlerine göre adli
yargının görevli olduğunu gerekçe göstererek, 2247 sayılı Uyuşmazlık
Mahkemesinin Kuruluş ve İşleyişi Hakkında Kanun’un 15. Maddesi hükümleri
uyarınca görevli yargı merciinin belirlenmesi için dosyanın Uyuşmazlık
mahkemesine gönderilmesine, Uyuşmazlık Mahkemesi’nce karar verilinceye
kadar davanın ertelenmesine karar vererek dosya Mahkememize gönderilmiştir.
İNCELEME VE GEREKÇE :
Uyuşmazlık Mahkemesi Hukuk Bölümü’nün, Serdar
ÖZGÜLDÜR’ün Başkanlığında, Üyeler: Eyüp Sabri BAYDAR, Ali ÇOLAK, Sıddık
YILDIZ, Nurdane TOPUZ, Ayhan Akarsu ve Mehmet AKBULUT’un katılımlarıyla
yapılan 05.05.2014 günlü toplantısında:
l-İLK
İNCELEME:Dosya üzerinde 2247 sayılı Yasa’nın 27. maddesi uyarınca yapılan
incelemeye göre, İdare Mahkemesi’nce anılan Yasa’nın 19. maddesinde
öngörülen usul ve yönteme uygun biçimde başvuruda bulunulduğu
anlaşılmaktadır. Usule ilişkin herhangi bir noksanlık görülmediğinden
esasının incelenmesine oy birliği ile karar verildi.
II-ESASIN İNCELENMESİ: Raportör-Hakim Filiz BUDAK’ın,
davanın çözümünde adli yargının görevli olduğu yolundaki raporu ile
dosyadaki belgeler okunduktan; ilgili Başsavcılarca görevlendirilen
Yargıtay Cumhuriyet Savcısı Mehmet BAYHAN ile Danıştay Savcısı Mehmet Ali
GÜMÜŞ’ün davada adli yargının görevli olduğu yolundaki sözlü açıklamaları
da dinlendikten sonra GEREĞİ GÖRÜŞÜLÜP DÜŞÜNÜLDÜ:
Dava,
davalı şirkette görev yapmakta iken, 406 sayılı Yasa'nın Ek-29. maddesi ile
4046 sayılı Yasa'nın 22. maddesine göre adı Devlet Personel Başkanlığına
bildirilmesi nedeniyle yeni görevine başlayan davacının, maaş nakil
ilmühaberinin yeniden düzenlenmesi ve ödenmeyen ikramiyelerin tahsili
isteğine ilişkindir.
1953 tarih ve 6145 sayılı Yasa ile, Türkiye
Cumhuriyeti Posta, Telgraf ve Telefon İşletmesi kurulmuş; 1924 tarih ve 406
sayılı Telgraf ve Telefon Kanunu’nun 10.6.1994 tarih ve 4000 sayılı
Yasa’yla değiştirilen 1. maddesi ile, posta ve telgraf tesis ve işletmesine
ilişkin hizmetler, Posta İşletmesi Genel Müdürlüğü’nce (P.İ),
telekomünikasyon hizmetleri ise, “Türk Telekomünikasyon Anonim Şirketi
(Şirket)” tarafından yürütülecek şekilde yeniden yapılandırılmıştır.
27.1.2000 tarih ve 4502 sayılı Yasa’nın 1. maddesi
ile, 406 sayılı Yasa’nın 1. maddesine eklenen dokuzuncu fıkrada, “Türk
Telekom, bu Kanun ve özel hukuk hükümlerine tabi bir anonim şirkettir. Kamu
İktisadi Teşebbüslerinin kuruluş, teşkilât ve faaliyetleri ile ilgili
mevzuat Türk Telekom’a uygulanmaz. Sadece, Türkiye Büyük Millet Meclisi
denetimine ilişkin 2.4.1987 tarihli ve 3346 sayılı Kanunun 9 uncu maddesi
hükümleri uygulanır” denilmiş; anılan fıkra hükmü, 12.5.2001 tarih ve 4673
sayılı Yasa’nın 1. maddesi ile değiştirilmiş ve “Türk Telekom, bu Kanun ve
özel hukuk hükümlerine tabi bir anonim şirkettir. Bu Kanun hükümleri saklı
kalmak üzere, kamu iktisadi teşebbüsleri de dahil, sermayesinin yarısından
fazlası kamuya ait olan kamu kurum, kuruluş ve ortaklıklarına uygulanan mevzuat
Türk Telekom’a uygulanmaz. Sermayesinin yarısından fazlası kamuda kaldığı
sürece, Türkiye Büyük Millet Meclisi denetimine ilişkin 2.4.1987 tarihli ve
3346 sayılı Kanunun 9 uncu maddesi hükümleri uygulanır. 16.7.1965 tarihli
ve 697 sayılı Kanun ile milli güvenlik ve kamu düzeniyle sıkıyönetim ve
seferberlik hallerinde telekomünikasyon hizmetlerinin yürütülmesine ilişkin
özel kanunların hükümleri saklıdır”; Ek 29. maddesinin 3.7.2005 gün ve 5398
sayılı Kanun’un 14. maddesi ile değişik birinci fıkrasında, “Türk Telekom
hisselerinin devri sonucu kamu payının yüzde ellinin altına düşmesi
durumunda; Türk Telekomda ek 22 nci maddenin (a) bendinin bu Kanunla
yürürlükten kaldırılan hükümleri uyarınca belirlenen aslî ve sürekli
görevlerde çalışmakta olanlar ile 22.1.1990 tarihli ve 399 sayılı Kanun
Hükmünde Kararnameye tâbi olarak kadrolu veya sözleşmeli personel
statüsünde çalışanlar ve kapsam dışı personel, kamu görevlerinden yüzseksen
gün aylıksız izinli sayılır…” denilmiştir.
Öte
yandan; 406 sayılı Yasa’nın 4502 sayılı Yasa ile değişik 2. maddesinin (c)
bendinin birinci alt bendinin birinci cümlesinde, “Türk Telekom;
telekomünikasyon şebekeleri üzerinden sunulan ulusal ve uluslararası ses
iletimini ihtiva eden telefon hizmetlerini, 31.12.2003 tarihine kadar bu
Kanun ve görev sözleşmesi çerçevesinde tekel olarak yürütür” denildikten
sonra, anılan (c) bendinin birinci alt bendine 12.5.2001 tarih ve 4673
sayılı Yasa ile eklenen üçüncü cümlede, “Ancak, Türk Telekom’daki kamu payı
%50’nin altına düştüğünde, Türk Telekom’un tüm tekel hakları 31.12.2003
tarihinden önce de olsa ortadan kalkmış olur” denilmiş; 4502 sayılı
Yasa’nın Geçici 3. maddesi ile de Türk Telekomünikasyon A.Ş., 233 sayılı
KHK’nin ekindeki “B-Kamu İktisadi Kuruluşları (KİK)” bölümünde yer alan
kuruluşlar listesinden çıkarılmıştır.
Bu
düzenlemeler birlikte değerlendirildiğinde, telekomünikasyon şebekeleri
üzerinden sunulan ulusal ve uluslararası ses iletimini ihtiva eden telefon
hizmetlerini 31.12.2003 tarihine kadar “tekel” olarak yürütmekle görevli
kılınan ve çoğunluk hisseleri kamuya ait bulunan Türk Telekom’un, tekel
kapsamında kamu hizmeti yürüten, ancak kuruluş yasasındaki son düzenlemeler
ile kendine özgü statüye sahip olan ve sermayesindeki kamu payı %50’nin
altına düşünceye kadar kamu kuruluşu niteliğini taşıyan bir kuruluş olduğu
tartışmasızdır.
Özelleştirme
kapsamında bulunan Türk Telekomünikasyon A.Ş.’deki tamamı Hazineye ait
bulunan hisselerden % 55’i, Bakanlar Kurulu’nun 25.7.2005 tarih ve
2005/9146 sayılı “Türk Telekomünikasyon Anonim Şirketi (Türk Telekom)’nin %
55 Oranındaki Hissesinin Blok Olarak Satışına İlişkin Nihai Devir
İşlemlerine Dair Kararın Yürürlüğe Konulması Hakkında Karar”ı uyarınca,
14.11.2005 tarihli Hisse Satış Sözleşmesi ile (6.550.000.000 USD. bedelle)
Ojer Telekomünikasyon A.Ş.’ne satılmıştır.
Bu
sürece paralel olarak Türk Telekom personelinin durumu incelendiğinde:
Türk
Telekom A.Ş., 4502 sayılı Yasa’nın 29.1.2000 tarih ve 23948 sayılı Resmi
Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe girdiği dikkate alındığında, 29.1.2000
tarihi itibariyle 233 sayılı KHK kapsamı
dışında kalmış ve anılan KHK eki cetvellerden çıkarılmış olması nedeniyle,
Uyuşmazlık Mahkemesi Genel Kurulu’nun
22.1.1996 gün ve E:1995/1, K:1996/1 sayılı ve özelleştirme
kapsamında bulunan kamu iktisadi teşebbüslerinde
sözleşmeli veya kapsam dışı statüde çalışan personelin kurumları ile olan
ilişkilerinden doğan anlaşmazlıkların çözüm yerinin idari yargı olduğu yolundaki
İlke Kararı kapsamı dışında değerlendirilmesi gerekmektedir.
Anılan
4502 sayılı Yasa’nın 13. maddesi ile 406 sayılı Yasa’ya eklenen Ek 22.
maddenin (a) bendinde, “a) Personelin statüsü: Telekomünikasyon
hizmetlerinin gerektirdiği asli ve sürekli görevler telekomünikasyon
alanında sekiz yıl tecrübeye sahip ve en az dört yıllık yüksek öğrenim
görmüş bir genel müdür ile kadro, unvan, derece ve sayıları Yönetim
Kurulunun önerisi ve Bakanlığın teklifi üzerine bu Kanunun yürürlüğe
girdiği tarihten itibaren yüzseksen gün içerisinde Bakanlar Kurulu Kararı
ile belirlenen kadrolarda istihdam edilen personel eliyle yürütülür. Bu
personel hakkında bu Kanunda öngörülen hükümler saklı kalmak üzere 399
sayılı Kanun Hükmünde Kararname hükümleri uygulanır. Bunların dışında kalan
personel iş mevzuatı uyarınca istihdam edilir. İş mevzuatına göre istihdam
edilenlere ilişkin kayıt ve şartlar Yönetim Kurulu tarafından tayin olunur”
hükmüne yer verilmiş; bu bent hükmü, 4673 ve 5189 sayılı Yasalarla yapılan
değişiklikler sonucunda; “a) Personelin statüsü: (Ek ibare:
12.5.2001-4673/6. md.) Türk Telekom daki kamu payı %50’nin altına düşünceye
kadar, Türk Telekom Yönetim Kurulu üyeliklerine atanacaklarda Devlet
memurluğuna atanabilme genel şartlarına sahip olma ve en az dört yıllık
yüksek öğrenim görme şartları aranır. (Mülga ikinci ve üçüncü cümle:
16.6.2004-5189/12 md.) Bunların dışında kalan personel iş mevzuatı uyarınca
istihdam edilir. İş mevzuatına göre istihdam edilenlere ilişkin kayıt ve
şartlar Yönetim Kurulu tarafından tayin olunur” hükmünü almış; aynı
maddenin (b) bendinin ikinci paragrafında da iş mevzuatına tabi olan Türk
Telekom çalışanlarının aylık ücretlerinin kendilerini atamaya yetkili olan
Yönetim Kurulu tarafından tespit olunacağı kurala bağlanmıştır.
406
sayılı Yasa’nın anılan Ek 22. maddesi uyarınca, Türk Telekom A.Ş. Genel Müdürlüğü’ne
ait asli ve sürekli kadrolar belirlenerek 4.4.2000 tarih ve 24010
(Mükerrer) sayılı R.G. de yayımlanan 31.3.2000 tarih ve 2000/331 sayılı
Bakanlar Kurulu Kararı ekinde yer alan listede: merkez teşkilatı için 100
ve taşra teşkilatı için 100 (6 Bölge Müdürü, 12 Bölge Müdür Yardımcısı ve
82 İl Telekom Müdürü) kadro ihdas edilmiş; öte yandan, aynı Yasa maddesinin
verdiği yetkiye dayanılarak hazırlanan “Türk Telekomünikasyon A.Ş. Kapsam
Dışı Personel Yönetmeliği” adı altındaki düzenleme, Yönetim Kurulunun
31.8.2000 tarih ve 407 sayılı kararıyla kabul edilmek suretiyle yürürlüğe
konulmuştur.
Kanunla,
Kurumda görev yapan personelden asli ve sürekli görev yapacak olanları
kadro unvanı itibariyle belirlemek konusunda Bakanlar Kurulu'na yetki
verildiği açıktır. Bu yetki 4502 sayılı Kanun’un yürürlüğe girdiği
29.1.2000 tarihi ile 5189 sayılı Kanun’un yürürlüğe girdiği 2.7.2004
tarihleri arasında geçerli olmuştur.
Anayasa’nın
128. maddesinde, “Devletin, kamu iktisadî teşebbüsleri ve diğer kamu
tüzelkişilerinin genel idare esaslarına göre yürütmekle yükümlü oldukları
kamu hizmetlerinin gerektirdiği aslî ve sürekli görevler, memurlar ve diğer
kamu görevlileri eliyle görülür” denilmiştir.
406
sayılı Yasa’nın Ek 29. maddesinin 3.7.2005 tarih ve 5398 sayılı Kanun’la
değişik birinci fıkrasında, “Türk Telekom hisselerinin devri sonucu kamu
payının yüzde ellinin altına düşmesi durumunda; Türk Telekomda ek 22 nci
maddenin (a) bendinin bu Kanunla yürürlükten kaldırılan hükümleri uyarınca
belirlenen asli ve sürekli görevlerde çalışmakta olanlar ile 22.1.1990
tarihli ve 399 sayılı Kanun Hükmünde Kararnameye tabi olarak kadrolu veya
sözleşmeli personel statüsünde çalışanlar ve kapsam dışı personel, kamu
görevlerinden yüzseksen gün aylıksız izinli sayılır. Bu personel belirtilen
süre içinde Türk Telekomda çalışmaya devam eder ve hisse devir tarihinden
nakli için Devlet Personel Başkanlığına bildirildikleri tarihe kadarki
aylık ücret, harcırah, sağlık giderleri, cenaze giderleri ve ölüm yardımı
ile diğer mali ve özlük hakları Türk Telekom tarafından karşılanır…”
denilerek, yasakoyucu tarafından Türk Telekom’da 22.1.1990 tarihli ve 399
sayılı Kanun Hükmünde Kararnameye tabi olarak sözleşmeli personel
statüsünde çalışanlar ile kapsam dışı personel, kamu personeli sayılmıştır.
Olayda,
davalının hisse devir (14.11.2005) tarihinde nakle tabi personel olarak
görev yapmakta iken, 406 sayılı Yasa'nın Ek-29. maddesi ile 4046 sayılı
Yasa'nın 22. maddesine göre diğer kamu kurum ve kuruluşlarına naklinin
yapılması için adı Devlet Personel Başkanlığına bildirilmesi nedeniyle yeni
görevine başlayan davacı tarafından, 5473 sayılı Yasa uyarınca hak edilen
ek ödemelerin ödenmesi ve maaş ilmühaberinin davacının maaşına eklenmeyen
ödemenin maaş nakil ilmühaberine eklenmesi, maaş nakil ilmühaberinin
yeniden düzenlenmesi istemiyle dava açılmıştır.
2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu’nun “İdari Dava
Türleri ve İdari Yargı Yetkisinin Sınırı” başlıklı 2. maddesinin değişik 1
numaralı bendinde:
“a) (Değişik : 8.6.2000-4577/5 md.) İdari işlemler hakkında
yetki, şekil, sebep, konu ve maksat yönlerinden biri ile hukuka aykırı
olduklarından dolayı iptalleri için menfaatleri ihlal edilenler tarafından
açılan iptal davaları,
b) İdari
eylem ve işlemlerden dolayı kişisel hakları doğrudan muhtel olanlar tarafından
açılan tam yargı davaları,
c)
(Değişik: 18.12.1999-4492/6 md.) Tahkim yolu öngörülen imtiyaz şartlaşma ve
sözleşmelerinden doğan uyuşmazlıklar hariç, kamu hizmetlerinden birinin
yürütülmesi için yapılan her türlü idari sözleşmelerden dolayı taraflar arasında
çıkan uyuşmazlıklara ilişkin davalar” idari dava türleri olarak sayılmış
olup; kural olarak, idari yargıda ancak Devlete ve kamu tüzel kişilerine
karşı açılan davalara bakılabilir.
Buna
göre, iptali istenilen işlemin tesis edildiği ve dava açıldığı tarihte
davalı mevkiinde kamu kuruluşu niteliği taşımayan Türk Telekomünikasyon
A.Ş.'nin olması karşısında, idari yargı yetkisi kapsamında açılmış bir
idari dava bulunduğundan söz etmek olanaksız olduğundan; uyuşmazlığın, özel
hukuk hükümlerine göre görüm ve çözümünde adli yargı yerinin görevli olduğu
sonucuna varılmıştır.
Açıklanan
nedenlerle İzmir 5. İdare Mahkemesi’nin başvurusunun kabulü ile Ankara 10.
İş Mahkemesi’nin 26.03.2013 gün ve E:2012/1294 K:2013/370 sayılı
görevsizlik kararının kaldırılması gerekmiştir.
SONUÇ :
Davanın çözümünde ADLİ YARGININ görevli olduğuna, bu nedenle, İzmir 5.
İdare Mahkemesinin BAŞVURUSUNUN KABULÜ ile, Ankara 10. İş Mahkemesi’nin
26.03.2013 gün ve E:2012/1294 K:2013/370 sayılı GÖREVSİZLİK KARARININ
KALDIRILMASINA, 05.05.2014 gününde OY BİRLİĞİ İLE KESİN OLARAK karar
verildi.
—— • ——
Uyuşmazlık Mahkemesi
Başkanlığından:
29-ESAS NO : 2014/548
KARAR NO: 2014/581
KARAR TR : 05.05.2014
(Hukuk Bölümü)
ÖZET : Türk Telekomünikasyon A.Ş.’de çalışırken 4046
sayılı Yasa’nın 22. maddesi uyarınca başka kuruma nakledilen davacının,
maaş nakil ilmühaberinin iptali ile, geriye dönük eksik ödemelerin yasal
faiziyle birlikte ödenmesi istemiyle açtığı davanın, ADLİ YARGI YERİNDE
çözümlenmesi gerektiği hk.
K A R A R
Davacı : İ.A.
Vekili :
Av. T.A.K.
Davalı : Türk Telekom A.Ş.
Vekili :
Av. İ.K.C.
O L A Y : İl Telekom
Müdürlüğünde görev yapmakta iken, 406 sayılı Yasanın Ek-29. maddesi ile
4046 sayılı Yasanın 22. maddesine göre adı Devlet Personel Başkanlığına
bildirilen davacı 20.12.2010 tarihinde kamu kurumu emrine atanmıştır.
Davacı vekili maaş nakil ilmühaberinin iptali ve
düzeltilmesi ile eksik ödemelerin fazlaya ilişkin hakkı saklı kalmak
kaydıyla şimdilik 500,00 TL alacağın geriye dönük olarak yürütülecek yasal
faiziyle birlikte iadesi istemiyle adli yargı yerinde dava açmıştır.
İZMİR 3. İŞ MAHKEMESİ: 20.2.2013 gün ve E:2011/325,
K:2013/85 sayı ile, Uyuşmazlığın 399 sayılı Kanun
Hükmünde Kararnamenin Ek II. cetvelinde yer alan ve özelleştirme sonucu
hissesi devredilen davalı kurumda TİP 2 sözleşmesi ile nakle tabi olarak
çalışan davacının davalının özelleştirmeden önce tabi olduğu ve
özelleştirme ile bazı hükümleri değişen 406 sayılı Kanunun Ek.29.Maddesi
kapsamındaki düzenleme ve sözleşmedeki hüküm nedeni ile 375 sayılı KHK.’un
Ek 3 maddesi ve 399 sayılı KHK.’un Ek II.cetvelinde yer alan kurumlarda
çalışan sözleşmeli personele yapılan artışlardan yararlanıp
yararlanmayacağı, nakledilirken bu artışların yer aldığı ücreti gösteren
nakil maaş ilmühaberinin buna göre düzenlenmesi gerekip gerekmediği
noktasında toplandığı, görülen davada HMK’nun 114/1-b maddesi gereğince
yargı yolunun caiz olmadığı ve davaya idare mahkemelerince bakılması
gerektiği gerekçesiyle davanın usulden reddine karar vermiş, bu
karar davalı vekilince temyiz edilmiştir.
Yargıtay 22. Hukuk Dairesi
: 22.4.2013 gün ve E: 2013/8013, K: 2013/8483 sayı ile, kararın dayandığı
delillerle kanuni gerektirici sebeplere ve özellikle delillerin takdirinde
bir isabetsizlik görülmemesine göre, yerinde bulunmayan temyiz
itirazlarının reddi ile hükmün onanmasına karar vermiş, bu karar
kesinleşmiştir.
Davacı vekili, bu kez aynı
istemle idari yargı yerinde dava açmıştır.
İZMİR 3. İDARE MAHKEMESİ: 27.2.2014 gün ve E:2014/243
sayı ile, 406 sayılı Kanunun değişik 1. maddesinin 9. fıkrasında “Türk
Telekomun, bu kanun ve özel kanun hükümlerine tabi bir anonim şirketi
olduğu, bu kanun hükümleri saklı kalmak üzere kamu iktisadi teşebbüsleri de
dahil, sermayesinin yarısından fazlası kamuya ait olan kamu kurum, kuruluş
ve ortaklıklarına uygulanan mevzuat Türk Telekom’a uygulanmaz” hükmüne yer
verilerek Türk Telekom’a özgü farklı bir statü oluşturduğu, aynı Kanunun
4673 sayılı Yasayla değişik Ek 22. maddesinde de Türk Telekomdaki kamu payı
%50’nin altına düşünceye kadar, Türk Telekom Yönetim Kurulu üyeliklerine
atanacaklarda Devlet memurluğuna atanabilme genel şartlarına sahip olma ve
en az dört yıllık yüksek öğrenim görme şartlarının aranacağı, bunların
dışında kalan personelin iş mevzuatı uyarınca istihdam edileceği ve iş
mevzuatına göre istihdam edilenlere ilişkin kayıt ve şartların Yönetim
Kurulu tarafından tayin olunacağının hükme bağlandığı, ayrıca, Türk
Telekomünikasyon A.Ş.’nin özelleştirme kapsamında iken %55 oranındaki
hissesinin blok olarak satışı suretiyle özelleştirilmesi için 01.07.2005 tarihinde
yapılan ihale sonucunda 2005/9146 sayılı Bakanlar Kurulu Kararı
doğrultusunda şirketin %55 oranındaki hissesi satılarak 14.11.2005
tarihinde Oger firmasına devredildiği, şirketin kamusal niteliğinin ortadan
kalktığı buna göre, iptali istenilen işlemin tesis edildiği ve davanın
açıldığı tarihte davalı mevkiinde kamu kuruluşu niteliği taşımayan Türk
Telekomünikasyon A.Ş.’nin olması karşısında, idari yargı yetkisi kapsamında
açılmış bir idari dava bulunduğundan söz etmek olanaksız olduğundan; uyuşmazlığın,
özel hukuk hükümlerine göre görüm ve çözümünde adli yargı yerinin görevli
olduğu gerekçesiyle davanın adli yargının görev alanına girdiği sonucuna
varıldığından, 2247 sayılı Uyuşmazlık Mahkemesinin Kuruluş ve İşleyişi
Hakkında Kanunun 19. maddesi uyarınca görevli yargı yerinin belirlenmesi
için dosyanın Uyuşmazlık Mahkemesi’ne gönderilmesine, dosya incelemesinin
Uyuşmazlık Mahkemesince karar verilinceye kadar ertelenmesine, karar
vermiştir.
İNCELEME VE GEREKÇE:
Uyuşmazlık Mahkemesi Hukuk Bölümü’nün, Serdar
ÖZGÜLDÜR’ün Başkanlığında, Üyeler: Eyüp Sabri BAYDAR, Ali ÇOLAK, Sıddık
YILDIZ, Nurdane TOPUZ, Ayhan AKARSU ve Mehmet AKBULUT‘un katılımlarıyla
yapılan 05.05.2014 günlü toplantısında:
l-İLK İNCELEME: Dosya üzerinde 2247 sayılı Yasa’nın 27.
maddesi uyarınca yapılan incelemeye göre; İdare Mahkemesince, 2247 sayılı
Yasa’nın 19. maddesine göre başvuruda bulunulmuş olduğu, idari yargı
dosyasının Mahkemece, ekinde adli yargı dosyası ile birlikte Uyuşmazlık
Mahkemesi’ne gönderildiği ve usule ilişkin herhangi bir noksanlık
bulunmadığı anlaşıldığından görev uyuşmazlığının esasının incelenmesine oy
birliği ile karar verildi.
II-ESASIN İNCELENMESİ: Raportör-Hakim Gülşen AKAR
PEHLİVAN’ın, davanın çözümünde adli yargının görevli olduğu yolundaki
raporu ile dosyadaki belgeler okunduktan; ilgili Başsavcılarca
görevlendirilen Yargıtay Cumhuriyet Savcısı Mehmet BAYHAN ile Danıştay
Savcısı Mehmet Ali GÜMÜŞ davada adli yargının görevli olduğu yolundaki
sözlü açıklamaları da dinlendikten sonra GEREĞİ GÖRÜŞÜLÜP DÜŞÜNÜLDÜ:
Dava,
davalı şirkette görev yapmakta iken, 406 sayılı Yasa'nın Ek-29. maddesi ile
4046 sayılı Yasa'nın 22. maddesine göre adı Devlet Personel Başkanlığına
bildirilen, sonrasında kamu kurumu emrine atanan davacı tarafından; maaş
nakil ilmühaberinin iptali ile, geriye dönük eksik ödemelerinin yasal
faiziyle birlikte ödenmesine karar verilmesi istemiyle açılmıştır.
1953 tarih ve 6145 sayılı Yasa ile, Türkiye
Cumhuriyeti Posta, Telgraf ve Telefon İşletmesi kurulmuş; 1924 tarih ve 406
sayılı Telgraf ve Telefon Kanunu’nun 10.6.1994 tarih ve 4000 sayılı
Yasa’yla değiştirilen 1. maddesi ile, posta ve telgraf tesis ve işletmesine
ilişkin hizmetler, Posta İşletmesi Genel Müdürlüğü’nce (P.İ),
telekomünikasyon hizmetleri ise, “Türk Telekomünikasyon Anonim Şirketi (Şirket)”
tarafından yürütülecek şekilde yeniden yapılandırılmıştır.
27.1.2000 tarih ve 4502 sayılı Yasa’nın 1. maddesi
ile, 406 sayılı Yasa’nın 1. maddesine eklenen dokuzuncu fıkrada, “Türk Telekom,
bu Kanun ve özel hukuk hükümlerine tabi bir anonim şirkettir. Kamu İktisadi
Teşebbüslerinin kuruluş, teşkilât ve faaliyetleri ile ilgili mevzuat Türk
Telekom’a uygulanmaz. Sadece, Türkiye Büyük Millet Meclisi denetimine
ilişkin 2.4.1987 tarihli ve 3346 sayılı Kanunun 9 uncu maddesi hükümleri
uygulanır” denilmiş; anılan fıkra hükmü, 12.5.2001 tarih ve 4673 sayılı
Yasa’nın 1. maddesi ile değiştirilmiş ve “Türk Telekom, bu Kanun ve özel
hukuk hükümlerine tabi bir anonim şirkettir. Bu Kanun hükümleri saklı
kalmak üzere, kamu iktisadi teşebbüsleri de dahil, sermayesinin yarısından
fazlası kamuya ait olan kamu kurum, kuruluş ve ortaklıklarına uygulanan mevzuat
Türk Telekom’a uygulanmaz. Sermayesinin yarısından fazlası kamuda kaldığı
sürece, Türkiye Büyük Millet Meclisi denetimine ilişkin 2.4.1987 tarihli ve
3346 sayılı Kanunun 9 uncu maddesi hükümleri uygulanır. 16.7.1965 tarihli
ve 697 sayılı Kanun ile milli güvenlik ve kamu düzeniyle sıkıyönetim ve
seferberlik hallerinde telekomünikasyon hizmetlerinin yürütülmesine ilişkin
özel kanunların hükümleri saklıdır”; Ek 29. maddesinin 3.7.2005 gün ve 5398
sayılı Kanun’un 14. maddesi ile değişik birinci fıkrasında, “Türk Telekom
hisselerinin devri sonucu kamu payının yüzde ellinin altına düşmesi
durumunda; Türk Telekomda ek 22 nci maddenin (a) bendinin bu Kanunla
yürürlükten kaldırılan hükümleri uyarınca belirlenen aslî ve sürekli
görevlerde çalışmakta olanlar ile 22.1.1990 tarihli ve 399 sayılı Kanun
Hükmünde Kararnameye tâbi olarak kadrolu veya sözleşmeli personel
statüsünde çalışanlar ve kapsam dışı personel, kamu görevlerinden yüzseksen
gün aylıksız izinli sayılır…” denilmiştir.
Öte
yandan; 406 sayılı Yasa’nın 4502 sayılı Yasa ile değişik 2. maddesinin (c)
bendinin birinci alt bendinin birinci cümlesinde, “Türk Telekom;
telekomünikasyon şebekeleri üzerinden sunulan ulusal ve uluslararası ses
iletimini ihtiva eden telefon hizmetlerini, 31.12.2003 tarihine kadar bu
Kanun ve görev sözleşmesi çerçevesinde tekel olarak yürütür” denildikten
sonra, anılan (c) bendinin birinci alt bendine 12.5.2001 tarih ve 4673
sayılı Yasa ile eklenen üçüncü cümlede, “Ancak, Türk Telekom’daki kamu payı
%50’nin altına düştüğünde, Türk Telekom’un tüm tekel hakları 31.12.2003
tarihinden önce de olsa ortadan kalkmış olur” denilmiş; 4502 sayılı
Yasa’nın Geçici 3. maddesi ile de Türk Telekomünikasyon A.Ş., 233 sayılı
KHK’nin ekindeki “B-Kamu İktisadi Kuruluşları (KİK)” bölümünde yer alan
kuruluşlar listesinden çıkarılmıştır.
Bu
düzenlemeler birlikte değerlendirildiğinde, telekomünikasyon şebekeleri
üzerinden sunulan ulusal ve uluslararası ses iletimini ihtiva eden telefon
hizmetlerini 31.12.2003 tarihine kadar “tekel” olarak yürütmekle görevli
kılınan ve çoğunluk hisseleri kamuya ait bulunan Türk Telekom’un, tekel
kapsamında kamu hizmeti yürüten, ancak kuruluş yasasındaki son düzenlemeler
ile kendine özgü statüye sahip olan ve sermayesindeki kamu payı %50’nin
altına düşünceye kadar kamu kuruluşu niteliğini taşıyan bir kuruluş olduğu
tartışmasızdır.
Özelleştirme
kapsamında bulunan Türk Telekomünikasyon A.Ş.’deki tamamı Hazineye ait
bulunan hisselerden % 55’i, Bakanlar Kurulu’nun 25.7.2005 tarih ve
2005/9146 sayılı “Türk Telekomünikasyon Anonim Şirketi (Türk Telekom)’nin %
55 Oranındaki Hissesinin Blok Olarak Satışına İlişkin Nihai Devir
İşlemlerine Dair Kararın Yürürlüğe Konulması Hakkında Karar”ı uyarınca,
14.11.2005 tarihli Hisse Satış Sözleşmesi ile (6.550.000.000 USD. bedelle)
Ojer Telekomünikasyon A.Ş.’ne satılmıştır.
Bu
sürece paralel olarak Türk Telekom personelinin durumu incelendiğinde:
Türk
Telekom A.Ş., 4502 sayılı Yasa’nın 29.1.2000 tarih ve 23948 sayılı Resmi
Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe girdiği dikkate alındığında, 29.1.2000
tarihi itibariyle 233 sayılı KHK kapsamı
dışında kalmış ve anılan KHK eki cetvellerden çıkarılmış olması nedeniyle,
Uyuşmazlık Mahkemesi Genel Kurulu’nun
22.1.1996 gün ve E:1995/1, K:1996/1 sayılı ve özelleştirme
kapsamında bulunan kamu iktisadi teşebbüslerinde
sözleşmeli veya kapsam dışı statüde çalışan personelin kurumları ile olan
ilişkilerinden doğan anlaşmazlıkların çözüm yerinin idari yargı olduğu yolundaki
İlke Kararı kapsamı dışında değerlendirilmesi gerekmektedir.
Anılan
4502 sayılı Yasa’nın 13. maddesi ile 406 sayılı Yasa’ya eklenen Ek 22.
maddenin (a) bendinde, “a) Personelin statüsü: Telekomünikasyon
hizmetlerinin gerektirdiği asli ve sürekli görevler telekomünikasyon
alanında sekiz yıl tecrübeye sahip ve en az dört yıllık yüksek öğrenim
görmüş bir genel müdür ile kadro, unvan, derece ve sayıları Yönetim
Kurulunun önerisi ve Bakanlığın teklifi üzerine bu Kanunun yürürlüğe
girdiği tarihten itibaren yüzseksen gün içerisinde Bakanlar Kurulu Kararı
ile belirlenen kadrolarda istihdam edilen personel eliyle yürütülür. Bu
personel hakkında bu Kanunda öngörülen hükümler saklı kalmak üzere 399
sayılı Kanun Hükmünde Kararname hükümleri uygulanır. Bunların dışında kalan
personel iş mevzuatı uyarınca istihdam edilir. İş mevzuatına göre istihdam
edilenlere ilişkin kayıt ve şartlar Yönetim Kurulu tarafından tayin olunur”
hükmüne yer verilmiş; bu bent hükmü, 4673 ve 5189 sayılı Yasalarla yapılan
değişiklikler sonucunda; “a) Personelin statüsü: (Ek ibare:
12.5.2001-4673/6. md.) Türk Telekomdaki kamu payı %50’nin altına düşünceye
kadar, Türk Telekom Yönetim Kurulu üyeliklerine atanacaklarda Devlet
memurluğuna atanabilme genel şartlarına sahip olma ve en az dört yıllık
yüksek öğrenim görme şartları aranır. (Mülga ikinci ve üçüncü cümle:
16.6.2004-5189/12 md.) Bunların dışında kalan personel iş mevzuatı uyarınca
istihdam edilir. İş mevzuatına göre istihdam edilenlere ilişkin kayıt ve
şartlar Yönetim Kurulu tarafından tayin olunur” hükmünü almış; aynı
maddenin (b) bendinin ikinci paragrafında da iş mevzuatına tabi olan Türk
Telekom çalışanlarının aylık ücretlerinin kendilerini atamaya yetkili olan
Yönetim Kurulu tarafından tespit olunacağı kurala bağlanmıştır.
406
sayılı Yasa’nın anılan Ek 22. maddesi uyarınca, Türk Telekom A.Ş. Genel
Müdürlüğü’ne ait asli ve sürekli kadrolar belirlenerek 4.4.2000 tarih ve
24010 (Mükerrer) sayılı R.G. de yayımlanan 31.3.2000 tarih ve 2000/331 sayılı
Bakanlar Kurulu Kararı ekinde yer alan listede: merkez teşkilatı için 100
ve taşra teşkilatı için 100 (6 Bölge Müdürü, 12 Bölge Müdür Yardımcısı ve
82 İl Telekom Müdürü) kadro ihdas edilmiş; öte yandan, aynı Yasa maddesinin
verdiği yetkiye dayanılarak hazırlanan “Türk Telekomünikasyon A.Ş. Kapsam
Dışı Personel Yönetmeliği” adı altındaki düzenleme, Yönetim Kurulunun
31.8.2000 tarih ve 407 sayılı kararıyla kabul edilmek suretiyle yürürlüğe
konulmuştur.
Kanunla,
Kurumda görev yapan personelden asli ve sürekli görev yapacak olanları
kadro unvanı itibariyle belirlemek konusunda Bakanlar Kurulu'na yetki
verildiği açıktır. Bu yetki 4502 sayılı Kanun’un yürürlüğe girdiği
29.1.2000 tarihi ile 5189 sayılı Kanun’un yürürlüğe girdiği 2.7.2004
tarihleri arasında geçerli olmuştur.
Anayasa’nın
128. maddesinde, “Devletin, kamu iktisadî teşebbüsleri ve diğer kamu
tüzelkişilerinin genel idare esaslarına göre yürütmekle yükümlü oldukları
kamu hizmetlerinin gerektirdiği aslî ve sürekli görevler, memurlar ve diğer
kamu görevlileri eliyle görülür” denilmiştir.
406
sayılı Yasa’nın Ek 29. maddesinin 3.7.2005 tarih ve 5398 sayılı Kanun’la
değişik birinci fıkrasında, “Türk Telekom hisselerinin devri sonucu kamu
payının yüzde ellinin altına düşmesi durumunda; Türk Telekomda ek 22 nci
maddenin (a) bendinin bu Kanunla yürürlükten kaldırılan hükümleri uyarınca
belirlenen asli ve sürekli görevlerde çalışmakta olanlar ile 22.1.1990
tarihli ve 399 sayılı Kanun Hükmünde Kararnameye tabi olarak kadrolu veya
sözleşmeli personel statüsünde çalışanlar ve kapsam dışı personel, kamu
görevlerinden yüzseksen gün aylıksız izinli sayılır. Bu personel belirtilen
süre içinde Türk Telekomda çalışmaya devam eder ve hisse devir tarihinden
nakli için Devlet Personel Başkanlığına bildirildikleri tarihe kadarki
aylık ücret, harcırah, sağlık giderleri, cenaze giderleri ve ölüm yardımı
ile diğer mali ve özlük hakları Türk Telekom tarafından karşılanır…”
denilerek, yasakoyucu tarafından Türk Telekom’da 22.1.1990 tarihli ve 399
sayılı Kanun Hükmünde Kararnameye tabi olarak sözleşmeli personel
statüsünde çalışanlar ile kapsam dışı personel, kamu personeli sayılmıştır.
Olayda, davalının hisse devir (14.11.2005)
tarihinde çalışmakta iken 406 sayılı Yasa'nın Ek-29. maddesi ile 4046
sayılı Yasa'nın 22. maddesine göre adı Devlet Personel Başkanlığına
bildirilen ve sonrasında kamu kurumu emrine atanan davacı tarafından; maaş
nakil ilmühaberinin düzeltilmesi istemiyle dava açılmıştır.
2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu’nun “İdari Dava
Türleri ve İdari Yargı Yetkisinin Sınırı” başlıklı 2. maddesinin değişik 1
numaralı bendinde:
“a) (Değişik : 8.6.2000-4577/5 md.) İdari işlemler
hakkında yetki, şekil, sebep, konu ve maksat yönlerinden biri ile hukuka
aykırı olduklarından dolayı iptalleri için menfaatleri ihlal edilenler
tarafından açılan iptal davaları,
b) İdari
eylem ve işlemlerden dolayı kişisel hakları doğrudan muhtel olanlar
tarafından açılan tam yargı davaları,
c)
(Değişik: 18.12.1999-4492/6 md.) Tahkim yolu öngörülen imtiyaz şartlaşma ve
sözleşmelerinden doğan uyuşmazlıklar hariç, kamu hizmetlerinden birinin
yürütülmesi için yapılan her türlü idari sözleşmelerden dolayı taraflar
arasında çıkan uyuşmazlıklara ilişkin davalar” idari dava türleri olarak
sayılmış olup; kural olarak, idari yargıda ancak Devlete ve kamu tüzel
kişilerine karşı açılan davalara bakılabilir.
Buna
göre, iptal istemi tarihinde davalı mevkiinde kamu kuruluşu niteliği
taşımayan Türk Telekomünikasyon A.Ş.'nin olması karşısında, idari yargı
yetkisi kapsamında açılmış bir idari dava bulunduğundan sözetmek olanaksız
olduğundan; uyuşmazlığın, özel hukuk hükümlerine göre görüm ve çözümünde
adli yargı yerinin görevli olduğu sonucuna varılmıştır.
Belirtilen nedenlerle İzmir 3. İdare Mahkemesinin
başvurusunun kabulü ile İzmir 3. İş Mahkemesinin görevsizlik kararının
kaldırılması gerekmiştir.
SONUÇ : Davanın görüm ve çözümünde ADLİ YARGININ görevli
olduğuna, bu nedenle İzmir 3. İdare Mahkemesinin başvurusunun kabulü ile
İzmir 3. İş Mahkemesi’nin 20.2.2013 gün ve E:2011/325, K:2013/85 sayılı GÖREVSİZLİK
KARARININ KALDIRILMASINA, 05.05.2014 gününde OY BİRLİĞİ İLE KESİN OLARAK
karar verildi.
—— • ——
Uyuşmazlık Mahkemesi
Başkanlığından:
30-ESAS NO : 2014/549
KARAR NO: 2014/582
KARAR TR : 05.05.2014
(Hukuk Bölümü)
ÖZET : Sigortalı aracın uğradığı hasarı ödeyen sigorta
şirketinin, zararın idarece giderilmesi isteminden ibaret bulunan bir
rücuen tazminat istemiyle açtığı davanın, ADLİ YARGI YERİNDE çözümlenmesi
gerektiği hk.
K A R A R
Davacı :
A. Anonim Türk Sigorta A.Ş.
Vekili :
Av. B.O.
Davalı : Erzurum Büyükşehir Belediye Başkanlığı
Vekili :
Av. F.U.
O L A Y : Davacı vekili dava
dilekçesinde özetle; davacı şirket bünyesinde kasko sigortalı olan 25…….
plakalı aracın 4.7.2012 tarihinde maddi hasarlı trafik kazası yaptığını,
kazanın oluşmasında, yolun bakım, onarım ve sorumluluğunu yüklenen davalı
kurumun, gerekli işaret ve önleyici levha gibi tedbirleri almadığından
dolayı 8-8 kusurlu olduğunu, kaza sonrası müvekkili şirketin sigortalı
aracın hasarı için 4.592,00 TL ödediğini ileri sürerek, hasar için ödenen
4.592,00 TL’nın ödeme tarihinden itibaren davalı kurumdan tahsiline karar
verilmesi istemiyle adli yargı yerinde dava açmıştır.
ERZURUM 1. ASLİYE HUKUK MAHKEMESİ: 17.12.2013 gün ve
E:2013/524, K:2013/1016 sayı ile, her türlü idari eylem ve işlemler ile
idarenin sorumlu olduğu diğer sebeplerin yol açtığı zararların tazminine
ilişkin davalarla ilgili uyuşmazlıklara bakma görevinin 2577 sayılı İ.Y.U.
Yasasının 2. maddesi uyarınca İdare Mahkemelerine ait olduğu gerekçesiyle
Mahkemelerinin görevli olmadığı anlaşıldığından HMK. 114/1- c maddesi ile
115/2 maddeleri uyarınca davanın usulden reddine karar vermiş, bu karar
kesinleşmiştir.
Davacı vekili bu kez aynı istemle idari yargı yerinde
dava açmıştır.
ERZURUM 1. İDARE MAHKEMESİ : 6.3.2014 gün ve E:2014/3
sayı ile, dava konusu uyuşmazlığın 2918 sayılı Karayolları Trafik
Kanunu’nun uygulanmasına ilişkin bir tazminat davası olduğu, anılan Kanunun
110. maddesi uyarınca davanın görüm ve çözümünde adli yargı mercilerinin
görevli olduğu gerekçesiyle adli yargının görev alanına giren davanın 2577
sayılı Yasa’nın 14/3-a ve 15/1-a maddeleri uyarınca görev yönünden reddi
gerektiğinden, 2247 sayılı Uyuşmazlık Mahkemesi’nin Kuruluş ve İşleyişi
Hakkında Kanunun 19. maddesi uyarınca görevli yargı yerinin belirlenmesi
için dosyanın Uyuşmazlık Mahkemesine gönderilmesine ve dosya incelemesinin
bu konuda Uyuşmazlık Mahkemesince karar verilinceye kadar ertelenmesine
karar vermiştir.
İNCELEME VE GEREKÇE:
Uyuşmazlık Mahkemesi Hukuk Bölümü’nün, Serdar
ÖZGÜLDÜR’ün Başkanlığında, Üyeler: Eyüp Sabri BAYDAR, Ali ÇOLAK, Sıddık
YILDIZ, Nurdane TOPUZ, Ayhan AKARSU ve Mehmet AKBULUT‘un katılımlarıyla
yapılan 05.05.2014 günlü toplantısında:
l-İLK İNCELEME: Dosya üzerinde 2247 sayılı Yasa’nın 27.
maddesi uyarınca yapılan incelemeye göre; İdare Mahkemesince, 2247 sayılı
Yasa’nın 19. maddesine göre başvuruda bulunulmuş olduğu, idari yargı
dosyasının Mahkemece, ekinde adli yargı dosyası ile birlikte Uyuşmazlık
Mahkemesi’ne gönderildiği ve usule ilişkin herhangi bir noksanlık
bulunmadığı anlaşıldığından görev uyuşmazlığının esasının incelenmesine oy
birliği ile karar verildi.
II-ESASIN
İNCELENMESİ: Raportör-Hakim Gülşen AKAR PEHLİVAN’ın, davanın çözümünde adli
yargının görevli olduğu yolundaki raporu ile dosyadaki belgeler okunduktan;
ilgili Başsavcılarca görevlendirilen Yargıtay Cumhuriyet Savcısı Mehmet
BAYHAN ile Danıştay Savcısı Mehmet Ali GÜMÜŞ davada adli yargının görevli
olduğu yolundaki sözlü açıklamaları da dinlendikten sonra GEREĞİ GÖRÜŞÜLÜP
DÜŞÜNÜLDÜ:
Dava,
sigortalı aracın uğradığı hasarı ödeyen sigorta şirketinin, zararın idarece
giderilmesi isteminden ibaret bulunan bir rücuen tazminat davasıdır.
2918
sayılı Karayolları Trafik Kanununun 1. maddesinde, Kanunun amacının
Karayolları nda can ve mal güvenliği yönünden trafik düzenini sağlayacak ve
trafik güvenliğini ilgilendiren tüm konularda alınacak önlemleri belirlemek
olduğu; “Kapsam” başlıklı 2. maddesinde, bu Kanunun trafikle ilgili
kuralları, şartları, hak ve yükümlülükleri bunların uygulamasını ve
denetlenmesini ilgili kuruluşları ve bunların görev, yetki ve sorumluluk,
çalışma usulleri ile diğer hükümleri kapsadığı ve bu kanunun Karayolları
nda uygulanacağı belirtilmiştir.
Öte
yandan 2918 sayılı Yasanın 19.1.2011 günlü Resmi Gazetede yayımlanarak
yürürlüğe giren 6099 sayılı Yasanın 14. maddesiyle değişik 110. maddesinde
“İşleteni veya sahibi Devlet ve diğer kamu kuruluşları olan araçların
sebebiyet verdiği zararlara ilişkin olanları dahil, bu Kanundan doğan
sorumluluk davaları, adli yargıda görülür. Zarar görenin kamu görevlisi
olması, bu fıkra hükmünün uygulanmasını önlemez. Hemzemin geçitte meydana
gelen tren-trafik kazalarında da bu Kanun hükümleri uygulanır.
Motorlu
araç kazalarından dolayı hukuki sorumluluğa ilişkin davalar, sigortacının
merkez veya şubesinin veya sigorta sözleşmesini yapan acentenin bulunduğu
yer mahkemelerinden birinde açılabileceği gibi kazanın vuku bulduğu yer
mahkemesinde de açılabilir”; Geçici 21. maddesinde de “Bu Kanunun 110 uncu
maddesinin birinci fıkrasının göreve ilişkin hükmü, yürürlüğe girdiği
tarihten önce idari yargıda ve Askeri Yüksek İdare Mahkemesinde açılmış
bulunan davalara uygulanmaz” denilmiştir.
Dosyanın incelenmesinden, dava dosyasında mevcut bilgi
ve belgelerin incelenmesi sonucunda; Şirkete sigortalı vasıtanın geçirdiği
trafik kazası neticesinde hasarlandığı, bahis konusu olay neticesinde
vasıtada maddi hasarın meydana geldiği; tespit edilen hasar bedelinin
sigortalı vasıta sahibine ödendiği, olayın meydana gelişinde davalı
idarenin yol kusurunun tespit edildiği, meydana gelen hasar nedeniyle
sigortalısına tazminat ödeyen şirketin kusur nispetine göre davalıdan
tahsili istemiyle davanın açılmış olduğu anlaşılmaktadır.
2918
sayılı Kanunun 110 uncu maddesinin birinci fıkrasının iptali istemiyle
Bursa 3.Asliye Hukuk Mahkemesi ve Batman 2.Asliye Hukuk Mahkemesince
yapılan itiraz başvuruları üzerine konuyu inceleyen Anayasa Mahkemesi, şu
gerekçesi ile anılan kuralı Anayasaya aykırı görmemiş ve iptal istemini oy
birliğiyle reddetmiştir: “… Anayasa Mahkemesi’nin daha önceki kimi
kararlarında da belirtildiği üzere, tarihsel gelişime paralel olarak
Anayasa’da adli ve idari yargı ayırımına gidilmemiş ve idari
uyuşmazlıkların çözümünde idare ve vergi mahkemeleriyle Danıştay yetkili
kılınmıştır. Bu nedenle, genel olarak idare hukuku alanına giren konularda
idari yargı, özel hukuk alanına giren konularda adli yargı görevli
olacaktır. Bu durumda, idari yargının görev alanına giren bir uyuşmazlığın
çözümünde adli yargının görevlendirilmesi konusunda kanun koyucunun mutlak
bir takdir yetkisinin bulunduğunu söylemek olanaklı değildir. Ancak, idari
yargının denetimine bağlı olması gereken idari bir uyuşmazlığın çözümü,
haklı neden ve kamu yararının bulunması halinde kanun koyucu tarafından
adli yargıya bırakılabilir. İtiraz konusu kural, trafik kazasında zarar
görenin asker kişi ya da memur olmasına, aracın askeri hizmete ilişkin
olmasına veya olayın hemzemin geçitte meydana gelmesi durumlarına göre
farklı yargı kollarında görülmekte olan 2918 sayılı Kanun’dan kaynaklanan
tüm sorumluluk davalarının adli yargıda görüleceğini öngörmektedir. İtiraz
konusu düzenlemenin gerekçesinde de ifade edildiği gibi, askeri idari
yargı, idari yargı veya adli yargı kolları arasında uygulamada var olan
yargı yolu belirsizliği giderilerek söz konusu davalarla ilgili olarak
yeknesak bir usul belirlenmektedir. Aynı tür davaların aynı yargı yolunda
çözümlenmesi sağlanarak davaların görülmesi ve çözümlenmesinin
hızlandırıldığı, bu suretle kısa sürede sonuç alınmasının olanaklı kılındığı
ve bunun söz konusu davaların adli yargıda görüleceği yolunda getirilen
düzenlemenin kamu yararına yönelik olduğu anlaşılmaktadır. Öte yandan, 2918
sayılı Kanun’da tanımlanan Karayolu şeridi üzerindeki araç trafiğinden
kaynaklanan sorumlulukların, özel hukuk alanına girdiği konusunda bir
tartışma bulunmamaktadır. İdare tarafından kamu gücünden kaynaklanan bir
yetkinin kullanılması söz konusu olmadığı gibi, aynı Karayolu üzerinde aynı
seyir çizgisinde hareket eden, bu nedenle aynı tür risk üreten araçlar
arasında özel-kamu ayırımı yapılmasını gerektiren bir neden de yoktur.
Açıklanan nedenlerle, itiraz konusu kural Anayasa’nın 2.,125. ve 155.
maddelerine aykırı değildir. İtirazın reddi gerekir…” (Any. Mah.nin
26.12.2013 tarih ve E.2013/68, K.2013/165 sayılı kararı; R.G. 27.3.2014,
Sayı: 28954, s.136-147.)
Anayasa’nın
158 inci maddesinin son fıkrasında “ Diğer mahkemelerle, Anayasa Mahkemesi
arasındaki görev uyuşmazlıklarında, Anayasa Mahkemesi’nin kararı esas
alınır.” denilmektedir. Anayasa Mahkemesi’nin yukarıda gerekçesine yer
verilen kararı, yasa koyucunun idari yargının görevine giren bir konuyu
adli yargının görevine verebileceğine, dolayısıyla 2918 sayılı Kanunun 110
uncu maddesinin birinci fıkrası ile öngörülen, bu Kanun’dan doğan tüm
sorumluluk davalarının adli yargıda görülmesi düzenlemesinin Anayasa’ya
aykırı bulunmadığına dair olup, esas itibariyle görev konusunda verilmiş
bir karardır ve Anayasa’nın 158 inci maddesi uyarınca, başta Mahkememiz
olmak üzere diğer yargı organları bakımından da uyulması zorunlu bir karar
mesabesindedir.
Bu
durumda, 2918 sayılı Yasanın 19.1.2011 tarihinde yürürlüğe giren 110.
maddesi ile Anayasa Mahkemesi’nin işaret edilen kararı gözetildiğinde,
bahsi geçen Kanun maddesinin Karayolları nda, can ve mal güvenliği yönünden
trafik düzeninin sağlanarak trafik güvenliğini ilgilendiren tüm konularda
alınacak önlemleri kapsadığı ve Kanunun, trafikle ilgili kuralları,
şartları, hak ve yükümlülükleri, bunların uygulanmasını ve denetlenmesini,
ilgili kuruluşları ve bunların görev yetki ve sorumlulukları ile, çalışma
usullerini kapsadığı, dolayısıyla oluşan trafik kazası nedeniyle açılacak
sorumluluk davalarının görüm ve çözümünde adli yargının görevli olduğu;
meydana gelen zararın tazmini istemiyle açılan bu davanın da adli yargı
yerinde çözümlenmesi gerektiği sonucuna varılmıştır.
Açıklanan nedenlerle davanın görüm ve çözümünde
adli yargının görevli olduğu dolayısıyla, Erzurum 1. İdare Mahkemesinin
başvurusunun kabulü ile Erzurum 1. Asliye Hukuk Mahkemesince verilen
görevsizlik kararının kaldırılması gerekmiştir
.
SONUÇ : Davanın görüm ve çözümünde ADLİ YARGININ görevli
olduğuna, bu nedenle Erzurum 1. İdare Mahkemesinin başvurusunun kabulü ile
Erzurum 1. Asliye Hukuk Mahkemesi’nin 17.12.2013 gün ve E:2013/524,
K:2013/1016 sayılı GÖREVSİZLİK KARARININ KALDIRILMASINA, 05.05.2014 gününde
Üyelerden Eyüp Sabri BAYDAR’ın KARŞI OYU ve OYÇOKLUĞU İLE KESİN OLARAK
karar verildi.
KARŞI OY
Somut uyuşmazlıkta, davalı Belediyenin
karayolunun yapım, bakım ve korunmasındaki ihmali sonucu zarara neden olan
kazanın meydana geldiği iddia edilmektedir.
2918
Sayılı KTK'nın 10.md. "Belediyelerin yapım ve bakımından sorumlu
olduğu yollan, trafik düzen ve güvenliğini sağlayacak durumda bulundurmak,
karayolu yapısında ve üzerinde yapılacak çalışmalarda gerekli tedbirleri
almakla görevli" olduğuna işaret edilmiş,
3030
Sayılı Yasa'nın 6.md. "Büyükşehir dahilindeki meydan, bulvar, cadde ve
anayolları yapma, yaptırma, bakım ve onanınım sağlama..." Büyükşehir
Belediyesinin görevleri arasında gösterilmiş, TC Anayasası'nın 125/son md.
"idarenin kendi eylem ve işlemlerinden doğan zararı ödemekle yükümlü
olduğu" kurala bağlanmış,
2577
Sayılı IYUK 2/1-b md. "idari eylem ve işlemlerden dolayı kişisel
haklan ihlal edilenler tarafından açılan tam yargı davaları, idari dava
çeşitleri arasında" sayılmıştır.
Bu
durumda belediye sınırları içindeki yolun yapım, bakım ve onarımının
yapılmadığı nedeniyle doğan zararın tazmininin amaçlanmış olması karşısında,
idarenin görevinde olan kamu hizmetini yürüttüğü esnada kişilere verdiği
zararın ödetilmesine yönelik bulunan uyuşmazlık konusu davanın, olayda kamu
hizmetinin usulüne ve hukuka uygun olarak yürütülüp yürütülmediğinin,
hizmet kusuru veya idarenin sorumluluğunu gerektiren bir husus olup
olmadığının tespitinde esas alman idare hukuku kurallarına ve 2577 Sayılı
IYUK 2/1-b md. sayılan tam yargı davasında görüm ve çözümünde idari yargı
yerleri görevli bulunmaktadır.
Sayın
çoğunluk, karayolunun yapım, bakım ve korunmasındaki ihmalden doğan zararda
Adli Yargıyı görevli kabul eden görüşünde hukuki dayanak olarak 2918 Sayılı
KTK 110/1 md. hükümlerini esas almıştır.
11.01.2001
gün 6099 Sayılı Yasa'nın 14. maddesi ile 2918 Sayılı KTK 110. maddesine
eklenen 1 .fıkra ile "işleteni veya sahibi devlet ve diğer kamu
kuruluşları olan araçların sebebiyet verdiği zararlara ilişkin olanları
dahil bu kanundan doğan sorumluluk davaları Adli Yargıda görülür... "
hükmü getirilmiştir.
Sayın
çoğunluk görüşünün aksine eldeki uyuşmazlık anılan yasa hükmü kapsamında
kalmamaktadır.
Çünkü,
2918 Sayılı KTK 85.maddesinde açıkça belirtildiği gibi yasa motorlu
araçların işletilmesinden doğan zararlar nedeniyle işletenin hukuki
sorumluluğunu düzenlemektedir.
Yasa
hükmünde geçen bu kanundan ve Adli Yargıda görülmesi gereken sorumluluk
davaları, 2918 Sayılı Yasa'nın 85.maddesinde düzenlenen motorlu araçların
işletilmesi nedeniyle verilen zararlardan dolayı araç işletenin hukuki
sorumluluğuna ilişkin davalardır.
Yasa
değişikliğinden önce kamu araçlarının işletilmesi nedeniyle verilen
zararlardan dolayı kamu idaresinin sorumluluğunun hangi yargı kolunda görüm
ve çözümü konusunda yasada bir düzenleme bulunmadığından İdari ve Adli
Yargı organları arasında çıkan görev uyuşmazlıklarını sonlandırmak üzere
sözü geçen yasa hükmü getirilmek suretiyle kamu araçlarının verdiği
zararlar nedeniyle işletenin sorumluluğunda 2918 Sayılı Yasa'nın amacına
uygun olarak Adli Yargıda görüm ve çözüm esası benimsenmiştir.
2918
sayılı yasanın 110. maddesinde yapılan yasa değişikliğine ilişkin Hükümet
gerekçesi de getirilen yeni hükmün bu nedenle maddeye eklendiğini teyit
etmektedir.
Diğer
taraftan, sayın çoğunluk 2918 sayılı yasanın 110. maddesi hükmünün iptali
istemi ile Anayasa Mahkemesine açılan dava sonucunda verilen yorumlu red
kararlarım, karara dayanak almakta ise de bu görüşe de itibar edilmesi
mümkün değildir.
Zira;
"T.C. Anayasasında, Anayasa Mahkemesinin iptal veya iptal talebinin
reddi dışında yorumlu red karan verebileceğine dair bir işaret yoktur.
Tersine T.C. Anayasasının 153/2 maddesi "Anayasa Mahkemesi bir kanun
veya kanun hükmünde kararnamenin tamamını veya bir hükmünü iptal ederken,
kanun koyucu hareketle yeni bir uygulamaya yol açacak biçimde hüküm tesis
edemez." hükmü böyle bir anlayışın benimsenmemiş olduğunun kanıtı
olarak kabul edilebilir. Gerçi madde iptal kararlarından bahsetmektedir,
ama Anayasa koyucunun amacının Anayasa Mahkemesinin kanun koyucu gibi
hareket etmesini önlemek olduğu açıkça anlaşılmaktadır. Yorumlu red
kararlarının ise diğer mahkemeleri, idare makamlarını, gerçek ve tüzel
kişileri bağlaması itibariyle bir çeşit pozitif kanun koyuculuk anlamına
geldiğine şüphe yoktur. (Türk Anayasa Hukuku Prof. Dr. Ergun Ozbudun. Sh.
440 vd.)
Hakkında
yorumlu red kararı verilen bir kanun maddesi yürürlükte kalmaya devam eder.
Dolayısıyla somut olaylara uygulanır. Somut olaylarda o maddenin ne anlama
geldiğine, yani nasıl yorumlanacağına, bundan sonra da Anayasa Mahkemesi
değil onu uygulayacak Mahkemeler karar verir. Anayasa Mahkemesinin yorumlu
red kararı verirken yaptığı yorumunun diğer mahkemeleri bağlaması mümkün
değildir. Bir kanun maddesinin nasıl yorumlanacağına onu uygulayacak olan
Adli- idari ve Askeri Yargı organları karar verir. Anayasa Mahkemesi Adli,
idari ve Askeri kollarının üst mahkemesi olmadığına göre bu yargı
kollarındaki mahkemelere kendi yorumunu empoze etmesi mümkün değildir. O
halde Anayasa Mahkemesinin verdiği yorumlu red kararlarının kendilerinden
beklenen fonksiyonu ifa edebilmeleri, diğer mahkemelerin Anayasa
Mahkemesinin bu yorumlarını benimsemelerine bağlıdır. Oysa hukukumuzda,
Anayasa Mahkemesi kararlarında yapılan yorumlar diğer mahkemeleri bağlamaz.
Zira Anayasa Mahkemesi kararlarının bağlayıcılığı bu kararların hüküm
fıkralarına münhasırdır. (Türk Anayasa Hukuku Dersleri, Kemal Gözler, sh.
444)
Keza,
Sayın çoğunluğun karan dayandırdığı T.C. Anayasasının 158. madde
hükümlerinin de uyuşmazlıkta uygulama yeri bulunmamaktadır. Uyuşmazlık
Mahkemesinin görev ve yetkilerini düzenleyen T.C. Anayasasının 158. maddesi
açık hükmünden de anlaşıldığı üzere Anayasa Mahkemesi ile diğer yargı
kollan arasında olumlu veya olumsuz görev uyuşmazlığının doğması halinde
Anayasa Mahkemesi görüşünün üstün tutulacağına ilişkin düzenlemenin,
uyuşmazlıkta Anayasa Mahkemesinin görevlilik veya görevsizlik kararının
bulunmaması, diğer yargı kollan ile arasında bir görev ihtilafının
çıkmaması nedeniyle uygulanması mümkün değildir.
Açıklanan
gerekçelerle uyuşmazlıkta idari yargı görevli olup, benzer ihtilaflarda da
idari yargının görevli olduğu Yargıtay 4, 11, 17 Hukuk Dairelerinin
istikrarlı kararlarıyla Içtihad edildiği gibi Danıştay kararlarında da uyuşmazlıkta
İdari Yargının görevli olduğu benimsenmiştir. (Danıştay 10. Daire E
2011/11522, K 2012/5347 sayı, E. 2011/10856 ve K. 2013/670 Sayı, vs.)
Somut
uyuşmazlıkta davanın karayolunun yapım, bakım ve korunmasındaki idarenin
hizmet kusuruna dayanmasına,
2918
Sayılı Yasa'nın 110/1 md. motorlu araçların işletilmesinden doğan
zararlardan dolayı işletenini hukuki sorumluluğunun Adli Yargıda görüm ve
çözümünü düzenleme altına almasına,
Somut
uyuşmazlığın anılan yasa hükmü kapsamında bulunmamasına,
Kamu
hizmetinin usulüne ve hukuka uygun olarak yürütülüp yürütülmediğinin hizmet
kusuru veya idarenin sorumluluğunu gerektiren bir husus olup olmadığının
tespitinde, 2577 Sayılı IYUK 2/1-b md. sayılan tam yargı davasında görüm ve
çözümünde İdari Yargının görevli olmasına göre,
Uyuşmazlıkta
Adli Yargıyı görevli kabul eden sayın çoğunluğun görüşüne katılmıyorum.
—— • ——
Uyuşmazlık Mahkemesi
Başkanlığından:
31-ESAS NO : 2014/551
KARAR NO: 2014/584
KARAR TR : 05.05.2014
(Hukuk Bölümü)
ÖZET :
5607 sayılı Kaçakçılıkla Mücadele Kanunu
uyarınca, eylemin kabahat olduğu değerlendirilerek Cumhuriyet savcısı
tarafından verilen idari para cezasının iptali istemiyle açılan davanın,
ADLİ YARGI YERİNDE çözümlenmesi gerektiği hk.
K A R A R
Davacı :
Ş.G.
Davalılar : 1- Büyükçekmece Cumhuriyet
Başsavcılığı
2- Ambarlı Gümrük Müdürlüğü
O L A Y
: İstanbul Kaçakçılık İstihbarat ve Narkotik Gümrük Muhafaza Müdürlüğü’nce,
F. Tekstil Ltd. Şti. unvanlı şirket ile ilgili olarak G.A.K., M.R.Y., K.Ş.,
A.K., H.T., M.A., İ.T. ve davacı Ş.G. hakkında 5607 sayılı Kaçakçılıkla
Mücadele Kanunu uyarınca yapılan soruşturma sırasında, F. Tekstil Ltd. Şti.
adına tescilli 06.05.2010/AN005992, 06.05.2010/AN005980 tarih ve sayılı
Antrepo beyannamesinde, NYKU342334-5 nolu konteynerde 6.594 kg TGHU338054-0
nolu konteynerde 2.772
kg olmak üzere toplam 9.366 kg tekstil
eşyası beyan edildiği, ancak gümrük idaresi tarafından yapılan incelemede
beyanname muhteviyatı eşyaların 9.366 kg olması gerekirken 3.360 kg olduğunun
tespit edildiği, böylece eşyanın beyan edilenden 6.006 kg eksik
olduğunun ihbarı üzerine, bu kişilerin kaçakçılık suçunu işlediklerinden
bahisle bu suçtan cezalandırılmaları istemiyle kamu davası açılmış, ayrıca
Büyükçekmece Cumhuriyet Başsavcılığı Kabahat Bürosu’nun, 30.12.2010 gün ve
Kabahat Defteri No:2010/1966, Karar No:2010/2489 sayılı kararı ile, serbest
dolaşımda bulunmayan Ambarlı Gümrük Müdürlüğüne tescilli Antrepo
Beyannamesi muhteviyatı eşyaları gümrük işlemine tabi tutmaksızın
Türkiye’ye ithal ettiklerinden bahisle, eylemin kabahat olduğu
değerlendirilerek, davacı ve isimleri yukarıda belirtilen kişiler adına
5607 sayılı Kaçakçılıkla Mücadele Kanunu’nun 3.maddesinin sekizinci ve
4.maddesinin ikinci fıkrası uyarınca ayrı ayrı 1.333.687,92 TL idari para
cezası verilmiştir.
Davacı,
idari yaptırım kararının kaldırılması istemiyle adli yargı yerinde itirazda
bulunmuştur.
BÜYÜKÇEKMECE 1.SULH CEZA MAHKEMESİ;
10.6.2013
gün ve D. İş No:2011/300 sayı ile; 5607 sayılı
Kanunda yapılan değişiklik ile kaçakçılık fiiline ilişkin kabahatlerin 4458
sayılı Gümrük Kanunu ile yeniden düzenlendiği ve bu Kanunda başvuru yolunun
idare mahkemesi olarak gösterildiği gerekçesiyle başvurunun görev yönünden
reddine karar vermiş, verilen karar itiraz edilmeden kesinleşmiştir.
Davacı, bu kez aynı istemle idari yargı
yerinde dava açmıştır.
İSTANBUL 5. İDARE MAHKEMESİ; 26.3.2014 gün ve E:2013/2383
sayı ile, savcılık tarafından verilen idari yaptırım kararına karşı 5326
sayılı Kanun uyarınca sulh ceza mahkemesine itiraz edilebileceği
açıklanarak, 2247 sayılı Uyuşmazlık Mahkemesinin Kuruluş ve İşleyişi
Hakkında Kanun’un 19. maddesi uyarınca görevli yargı yerinin belirtilmesi
için Uyuşmazlık Mahkemesi'ne başvurulmasına karar vermiştir.
İNCELEME VE GEREKÇE:
Uyuşmazlık Mahkemesi Hukuk Bölümü’nün, Serdar
ÖZGÜLDÜR’ün Başkanlığında, Üyeler: Eyüp Sabri BAYDAR, Ali ÇOLAK, Sıddık
YILDIZ, Nurdane TOPUZ, Ayhan AKARSU ve Mehmet AKBULUT’un katılımlarıyla
yapılan 5.5.2014 günlü toplantısında:
l-İLK İNCELEME: Dosya üzerinde 2247 sayılı Yasa’nın
27. maddesi uyarınca yapılan incelemeye göre; Uyuşmazlık Mahkemesi Genel
Kurulu’nun 11.7.1988 günlü, E:1988/1, K:1988/1 sayılı İlke Kararında, “2247
sayılı Uyuşmazlık Mahkemesinin Kuruluş ve İşleyişi Hakkında Kanunun
bütünüyle incelenip değerlendirilmesinden, bu Kanunun uygulanması yönünden
2 nci maddesinin ikinci fıkrasında yer alan, ‘ceza uyuşmazlıkları’ ibaresinden,
savcının ya da şahsi davacının talebi ile başlayan yargılaması sonunda
sanığın mahkûmiyetine ya da beraatine hükmedilebilecek davalarda, askeri ve
adli ceza mahkemeleri arasında çıkan görev ve hüküm uyuşmazlıklarının
anlaşılması, bunun dışında kalan tüm görev uyuşmazlıklarının ‘hukuk
uyuşmazlığı’ sayılması gerektiği sonucuna varılmaktadır. Uygulanması idari
organlara bırakılan cezalar, adli nitelikte olmadığından, bunlar hakkında
yapılan itirazlar ya da açılan davalar ‘ceza davası’ olarak nitelendirilemezler.
İdari niteliklerinden dolayı bu davalara ilişkin görev ve hüküm uyuşmazlıklarının
Uyuşmazlık Mahkemesinin Hukuk Bölümünde incelenip çözümlenmesi
gerektiği...”açıkça belirtilmiştir. Bu durum göz önüne alındığında, olay
bölümünde yazılı başvuru konusu görev uyuşmazlığının Hukuk Bölümünde
incelenmesi gerektiği kuşkusuzdur.
İdari yargı yerince, 2247 sayılı Yasa’nın 19. maddesine
göre başvuruda bulunulmuş olduğu, idari yargı dosyasının, Mahkemece ekinde
adli yargı dosyası da temin edilmek suretiyle Uyuşmazlık Mahkemesi’ne
gönderildiği ve usule ilişkin işlemlerde herhangi bir noksanlık bulunmadığı
anlaşıldığından görev uyuşmazlığının esasının incelenmesine oy birliği
ile karar verildi.
II-ESASIN İNCELENMESİ: Raportör-Hakim Gülten Fatma
BÜYÜKEREN’in, davanın çözümünde adli yargının görevli olduğu yolundaki
raporu ile dosyadaki belgeler okunduktan; ilgili Başsavcılarca
görevlendirilen Yargıtay Cumhuriyet Savcısı Mehmet BAYHAN ile Danıştay
Savcısı Mehmet Ali GÜMÜŞ’ün adli yargının görevli olduğu yolundaki sözlü açıklamaları
da dinlendikten sonra GEREĞİ GÖRÜŞÜLÜP DÜŞÜNÜLDÜ:
Dava, 5607 sayılı Kaçakçılıkla Mücadele Kanunu’nun 3.
maddesinin sekizinci ve 4.maddesinin ikinci fıkrası uyarınca verilen idari
para cezasının kaldırılması istemiyle açıl-mıştır.
5607 sayılı Kanun’un “Suçlar ve Kabahatler” başlığı
altında düzenlenen 3. maddesinin sekizinci fıkrasında, “Antrepo veya geçici
depolama yerlerindeki serbest dolaşımda bulunmayan eşyayı, gümrük
idaresinin izni olmadan kısmen veya tamamen çıkaran veya değiştiren kişiye,
eşyanın gümrüklenmiş değerinin iki katı idari para cezası verilir ”,
4.maddesinin ikinci fıkrasında, “Bu Kanunda tanımlanan suçların ve
kabahatlerin, üç veya daha fazla kişi tarafından birlikte işlenmesi
halinde, verilecek ceza yarı oranında artırılır”, “Yetkili merciler”
başlığı altında düzenlenen 17. maddesinin birinci fıkrasında, “Bu Kanun
hükümlerine göre idari para cezasına karar vermeye Cumhuriyet savcısı, 14
üncü madde hükümlerine göre mülkiyetin kamuya geçirilmesine ise Cumhuriyet
savcısının talebi üzerine, sulh ceza mahkemesi yetkilidir. Bu kararlara
karşı, 30/3/2005 tarihli ve 5326 sayılı Kabahatler Kanunu hükümlerine göre
kanun yoluna başvurulabilir” denilmekte iken; Kanunun 3. maddesinin başlığı
“Kaçakçılık suçları”, maddenin sekizinci fıkrası ise, “ İhracı kanun gereği
yasak olan eşyayı ülkeden çıkaran kişi fiil daha ağır cezayı gerektiren
başka bir suç oluşturmadığı takdirde altı aydan iki yıla kadar hapis ve beş
bin güne kadar adlî para cezası ile cezalandırılır” şeklinde 28.3.2013 gün
ve 6455 sayılı Kanunun 54. maddesi ile yeniden düzenlenmiş, 4.maddesinin
ikinci fıkrasında yer alan “ve kabahatlerin” ibareleri, aynı Kanu-nun 55.
maddesiyle madde metninden çıkarılmış, aynı Kanunun 66. maddesiyle 17.
maddesinin birinci fıkrası yürürlükten kaldırılmış, aynı Kanunun 64.
maddesi ile düzenlenen geçici 8. maddesinin ikinci fıkrasında ise, “Bu
Kanunun yayımı tarihinden önce işlenen bu Kanuna muhalefet kabahatlerinde,
lehe hükümlerin uygulanması usulü 5252 sayılı Kanunun 9 uncu maddesi
hükmüne göre yapılır” hükmü yer almıştır.
4458 sayılı Gümrük Kanunu’nun 235.maddesinde, “ Teminat
alınmış olsa bile, gümrük işlemlerine başlanmadan veya bu işlemler
bitirilip gümrük idaresinin izni alınmadan antrepolardan veya gümrük
idaresince eşya konulmasına izin verilen yerlerden kısmen veya tamamen eşya
çıkarılması halinde,çıkarılan eşyanın ithalat veya ihracat vergilerinin
yanı sıra,bu vergilerin üç katı para cezası alınır ” denilmekte iken,
madde;
“ 1. Serbest dolaşıma
giriş rejimine tabi tutulan eşyaya ilişkin olarak, yapılan beyan ile
muayene ve denetleme veya teslimden sonra kontrol sonucunda;
a) Eşyanın genel
düzenleyici idari işlemlerle ithalinin yasaklanmış olduğunun tespiti
halinde, eşyanın gümrük vergilerinin alınmasının yanı sıra, gümrüklenmiş
değerinin dört katı idari para cezası verilir.
b) (a) bendindeki
eşyanın değersiz, artık veya atık madde olması durumunda, idari para
cezası; dökme halinde gelen eşya için ton başına otuz bin Türk Lirası,
ambalajlı gelmesi halinde kap başına altı yüz Türk Lirası olarak hesaplanır
ve eşya yurtdışı edilir.
c) Eşyanın ithali,
lisansa, şarta, izne, kısıntıya veya belli kuruluşların vereceği uygunluk
veya yeterlilik belgesine tabi olduğu halde uygunluk ve yeterlilik
belgesine tabi değilmiş veya belge alınmış gibi beyan edildiğinin tespit
edilmesi halinde, eşyanın gümrük vergilerinin yanı sıra, eşyanın
gümrüklenmiş değerinin iki katı idari para cezası verilir.
d) (c) bendindeki
eşyanın değersiz, artık veya atık madde olması durumunda, idari para
cezası; dökme halinde gelen eşya için ton başına sekiz bin Türk Lirası,
ambalajlı gelmesi halinde kap başına iki yüz Türk Lirası olarak hesaplanır
ve eşya yurtdışı edilir.
2. İhracat rejimine
tabi tutulan eşyaya ilişkin olarak, yapılan beyan ile muayene ve denetleme
veya kontrol sonucunda;
a) Eşyanın genel
düzenleyici idari işlemlerle ihracının yasaklanmış olduğunun tespiti
halinde, eşyanın gümrüklenmiş değerinin iki katı idari para cezası verilir.
b) Eşyanın ihracı,
lisansa, şarta, izne, kısıntıya veya belli kuruluşların vereceği uygunluk
veya yeterlilik belgesine tabi olduğu halde uygunluk ve yeterlilik
belgesine tabi değilmiş veya belge alınmış gibi beyan edildiğinin tespit
edilmesi halinde, eşyanın gümrüklenmiş değeri kadar idari para cezası
verilir.
3. Yolcuların, gümrük
mevzuatına göre kişisel ve hediyelik eşya kapsamı dışında olup beyanlarına
aykırı olarak üzerlerinde, eşyası arasında veya taşıma araçlarında çıkan ya
da başkasına ait olduğu halde kendi eşyasıymış gibi gösterdikleri eşyanın
gümrük vergileri iki kat olarak alınır ve eşya sahibine teslim edilir.
Gümrük vergileri ödenmediği takdirde, eşya gümrüğe terk edilmiş sayılır.
4. Birinci fıkranın
(a) ve (c) bentlerinde belirtilen eşyaya el konularak mülkiyetinin kamuya
geçirilmesine karar verilir ve eşya 177 ila 180 inci madde hükümlerine göre
tasfiyeye tabi tutulur.
5. Türkiye Gümrük
Bölgesine getirilen ve transit rejim beyanında bulunulan serbest dolaşımda
olmayan eşyanın, beyan edilenden belirgin bir şekilde farklı cinste eşya
olduğunun tespiti halinde, farklı çıkan eşyanın gümrüklenmiş değerinin iki
katı idari para cezası verilir ” şeklinde 28/3/2013
gün ve 6455 sayılı Kanun’un 12 maddesi ile yeniden düzenlenmek suretiyle,
5607 sayılı Kanun’da kaçakçılık fiillerine ilişkin kabahatlerle ilgili düzenlemeler
tamamen ortadan kaldırılmış, 4458 sayılı Kanun ile kaçakçılık fiillerine
ilişkin kabahatler yeniden düzenlenmiştir. Bu Kanun’un “ İtirazlar ”
başlığı altında düzenlenen 242.maddesinde ise, “1. Yükümlüler kendilerine tebliğ edilen gümrük vergileri, cezalar ve
idari kararlara karşı tebliğ tarihinden itibaren onbeş gün içinde bir üst
makama, üst makam yoksa aynı makama verecekleri bir dilekçe ile itiraz
edebilir.
2. İdareye intikal eden
itirazlar otuz gün içinde karara bağlanarak ilgili kişiye tebliğ edilir.
3. İtiraz dilekçelerinin
süresi içinde yanlış makama verilmesi halinde, itiraz süresinde yapılmış
sayılır ve idarece yetkili makama ulaştırılır.
4. İtirazın reddi kararlarına karşı
işlemin yapıldığı yerdeki idari yargı mercilerine başvurulabilir ” hükmü
yer almıştır.
30.3.2005
gün ve 5326 sayılı Kabahatler Kanunu’nun “Cumhuriyet savcısının karar verme yetkisi ”
başlığını taşıyan 23. maddesinde ise, “(1) Cumhuriyet savcısı, kanunda açıkça hüküm bulunan hallerde bir
kabahat dolayısıyla idarî yaptırım kararı vermeye yetkilidir.
(2) Bir
suç dolayısıyla başlatılan soruşturma kapsamında bir kabahatin işlendiğini
öğrenmesi halinde Cumhuriyet savcısı durumu ilgili kamu kurum ve kuruluşuna
bildirebileceği gibi, kendisi de idarî yaptırım kararı verebilir.
(3) Soruşturma konusu fiilin kabahat oluşturduğunun
anlaşılması halinde Cumhuriyet savcısı bu nedenle idarî yaptırım kararı
verir. Ancak, bunun için ilgili kamu kurum ve kuruluşu tarafından idarî
yaptırım kararı verilmemiş olması gerekir” denilmiş; aynı Kanun’un “Başvuru yolu” başlığı altında düzenlenen
27. maddesinin altıncı fıkrasında, “Soruşturma konusu fiilin suç değil de
kabahat oluşturduğu gerekçesiyle idari yaptırım kararı verilmesi halinde; kovuşturmaya
yer olmadığı kararına itiraz edildiği takdirde, idari yaptırım kararına
karşı başvuru da bu itiraz merciinde incelenir” ;
5252 sayılı “Türk Ceza Kanununun Yürürlük ve Uygulama
Şekli Hakkında Kanun”un, “Lehe olan hükümlerin uygulanmasında usul” başlığı
altında düzenlenen 9. maddesinde ise,
“ ….. (3) Lehe olan hüküm, önceki ve sonraki kanunların
ilgili bütün hükümleri olaya uygulanarak, ortaya çıkan sonuçların
birbirleriyle karşılaştırılması suretiyle belirlenir ” hükmü yer almıştır.
Dosyanın
incelenmesinden, İstanbul Kaçakçılık İstihbarat ve Narkotik Gümrük Muhafaza
Müdürlüğü’nce, F. Tekstil Ltd. Şti. unvanlı şirket ile ilgili olarak
aralarında davacı Ş.G.’nün de bulunduğu kişiler hakkında, 5607 sayılı
Kaçakçılıkla Mücadele Kanunu uyarınca yapılan soruşturma sırasında, şirket
adına tescilli antrepo beyannamesinde 9.366 kg tekstil
eşyası beyan edildiği halde gümrük idaresi tarafından yapılan incelemede
beyanname muhteviyatı eşyaların 9.366 kg olması gerekirken 3.360 kg olduğunun
tespit edilmesi üzerine yapılan ihbar sonucunda, Büyükçekmece Cumhuriyet Başsavcılığınca
bu kişiler ile davacı Ş.G.’nün kaçakçılık suçunu işlediklerinden bahisle
cezalandırılmaları istemiyle kamu davası açılmış, ayrıca Büyükçekmece
Cumhuriyet Başsavcılığı Kabahat Bürosu’nun, 30.12.2010 gün ve Kabahat
Defteri No:2010/1966, Karar No:2010/2489 sayılı kararı ile, serbest
dolaşımda bulunmayan Ambarlı Gümrük Müdürlüğüne tescilli Antrepo
Beyannamesi muhteviyatı eşyaları gümrük işlemine tabi tutmaksızın
Türkiye’ye ithal ettiklerinden bahisle, eylemin kabahat olduğu
değerlendirilerek, 5607 sayılı Kaçakçılıkla Mücadele Kanunu’nun
3.maddesinin sekizinci ve 4.maddesinin ikinci fıkrası uyarınca ayrı ayrı
1.333.687,92 TL idari para cezası ile cezalandırılmalarına karar verildiği
anlaşılmıştır.
30.3.2005
gün ve 5326 sayılı Kabahatler Kanunu’nun 6.12.2006 gün ve 5560 sayılı
Yasa’nın 31. maddesiyle değiştirilen 3. maddesinde, “ (1) Bu Kanunun;
a) İdarî yaptırım kararlarına karşı kanun yoluna
ilişkin hükümleri, diğer kanunlarda aksine hüküm bulunmaması halinde,
b) Diğer genel hükümleri, idarî para cezası veya
mülkiyetin kamuya geçirilmesi yaptırımını gerektiren bütün fiiller
hakkında,
uygulanır”; Kanunun “Başvuru yolu” başlıklı 27.
maddesinin 1. fıkrasında ise “idari para cezası ve mülkiyetin kamuya
geçirilmesine ilişkin idari yaptırım kararına karşı, kararın tebliği veya
tefhimi tarihinden itibaren en geç onbeş gün içinde, sulh ceza mahkemesine
başvurulabilir. Bu süre içinde başvurunun yapılmamış olması halinde idari
yaptırım kararı kesinleşir” düzenlemeleri yer almıştır.
Bu
düzenlemelere göre; Kabahatler Kanunu’nun, idarî yaptırım kararlarına karşı
kanun yoluna ilişkin hükümlerinin, diğer kanunlarda aksine hüküm
bulunmaması halinde uygula-nacağı; diğer kanunlarda görevli mahkemenin
gösterilmesi durumunda ise uygulanmayacağı anlaşılmaktadır.
Görev
kuralları kamu düzenine ilişkin olduğundan, görev konusunda taraflar için
bir müktesep hak doğmayacağı; bu nedenle, yeni bir yasayla kabul edilen
görev kurallarının, geçmişe de etkili olacağı, bilinen bir genel hukuk
ilkesidir.
Davanın
açıldığı andaki kurallara göre görevli olan mahkeme, yeni bir yasa ile
görevsiz hale gelmiş ise, (davanın açıldığı anda görevli olan ve fakat yeni
yasaya göre görevsiz hale gelen) mahkemenin görevsizlik kararı vermesi
gerekeceği; ancak, yeni yasadaki görev kuralının, değişikliğin yürürlüğe
girmesinden sonra açılacak davalarda uygulanacağına dair intikal
hükümlerinin varlığı halinde, mahkemece görevsizlik kararı verilemeyeceği
açıktır.
Diğer
taraftan, dava görevsiz mahkemede açılmış, bu sırada yapılan bir kanun
değişikliği ile görevsiz mahkeme o dava için görevli hale gelmiş ise,
mahkeme, artık görevsizlik kararı veremeyip (yeni kanuna göre görevli hale
geldiği için) davaya bakmaya devam etmesi gerekir.
İncelenen uyuşmazlıkta, 5607 sayılı Kanunun olay
tarihinde yürürlükte bulunan maddesi ve yapılan soruşturma sırasında
soruşturma konusunun suç olmayıp, kabahat olduğu değerlendirilerek, 5326
sayılı Kanun uyarınca Cumhuriyet Savcısı tarafından davacıya verilen idari
para cezasının, 5326 sayılı Kanun’un 16. maddesinde belirtilen idari
yaptırım türlerinden biri olduğu ve Kabahatler Kanunu’nun 5560 sayılı
Kanun’la değişik 3. maddesinde belirtildiği üzere, idarî yaptırım
kararlarına karşı kanun yoluna ilişkin hükümlerinin, diğer kanunlarda
aksine hüküm bulunmaması halinde uygulanacağı nedeniyle, görevli mahkemenin
belirlenmesinde 5326 sayılı Kanun hükümlerinin dikkate alınacağı, anılan
Kanunun 27. maddesinin (1) numaralı bendi uyarınca ve aynı maddenin altıncı fıkrasında, soruşturma konusu
fiilin suç değil de kabahat oluşturduğu gerekçesiyle idari yaptırım kararı
verilmesi halinde; kovuşturmaya yer olmadığı kararına itiraz edildiği
takdirde, idari yaptırım kararına karşı başvurunun da bu itiraz merciinde
inceleneceği açıkça belirtildiğinden, 5607 sayılı Kanun’un 28.3.2013
gün ve 6455 sayılı Kanunun 64. maddesi ile düzenlenen geçici 8. maddesinin
ikinci fıkrasında da, bu Kanunun yayımı tarihinden önce işlenen bu Kanuna
muhalefet kabahatlerinde, lehe hükümlerin uygulanması usulünün 5252 sayılı
Kanunun 9 uncu maddesi hükmüne göre yapılacağı düzenlendiğinden, davanın
görüm ve çözümünde adli yargı yerinin görevli olduğu sonucuna varılmıştır.
Açıklanan nedenlerle, İstanbul 5.İdare Mahkemesi’nce
yapılan başvurunun kabulü ile, Büyükçekmece 1. Sulh
Ceza Mahkemesi’nce verilen görevsizlik kararının kaldırılması gerekmiştir.
SONUÇ :
Davanın çözümünde ADLİ YARGININ görevli olduğuna, bu nedenle İstanbul
5.İdare Mahkemesi’nce yapılan BAŞVURUNUN KABULÜ ile, Büyükçekmece 1. Sulh Ceza Mahkemenin 10.6.2013 gün ve D. İş No:2011/300 sayılı GÖREVSİZLİK KARARININ KALDIRILMASINA, 5.5.2014 gününde OYBİRLİĞİ İLE
KESİN OLARAK karar verildi.
—— • ——
Uyuşmazlık Mahkemesi
Başkanlığından:
32-ESAS NO : 2014/554
KARAR NO: 2014/586
KARAR TR : 05.05.2014
(Hukuk Bölümü)
ÖZET :
Davalı Şirkette çalışırken Kurumun özelleştirilmesi nedeniyle başka kuruma
nakledilen davacının, maaş nakil bildiriminin ilgili mevzuata uygun
düzenlenmemesi nedeniyle uğradığı parasal kaybın giderilmesi istemiyle
açtığı davanın, ADLİ YARGI YERİNDE çözümlenmesi gerektiği hk.
K A R A R
Davacı : Ş.A.
Vekili :
Av. S.Ö.
Davalı : Türk Telekomünikasyon A.Ş. Genel
Müdürlüğü
Vekili :
Av. M.E.
O L A Y : Davalı Şirkette
görev yapmakta iken, 406 sayılı Yasanın Ek-29. maddesi ile 4046 sayılı Yasanın
22. maddesine göre adı Devlet Personel Başkanlığına bildirilen davacı,
29.11.2010 tarihinde İzmir Valiliği, İl Yazı İşleri Müdürlüğü emrine
atanmıştır.
Davacı
vekili, müvekkilinin Devlet Personel Başkanlığı'na bildirim tarih olan 31.8.2010
tarihi itibariyle davalı kurumdan alması gerekli olan ancak alamadığı ücret
ve ücrete eklenmesi gereken farkların, ayrıca 112 günlük ikramiye tutarının
sabit bir değer olarak eklenecek şekilde maaş nakil ilmühaberinin yeniden
düzenlenmesi ve düzenlenen yeni maaş nakil ilmühaberinin düzenlenmiş
haliyle Devlet Personel Başkanlığı'na bildirilmesi gerektiğinin tespiti;
maaş nakil ilmühaberinin eksik ve hatalı düzenlenmesi nedeniyle, kamuda
çalışmaya başladığı tarih olan 29.11.2010 tarihinden itibaren eksik ücret
alması nedeniyle uğramış olduğu alacak haklarından, fazlaya ilişkin hakları
saklı kalmak üzere, şimdilik 1.000TL'nin kamuya başladığı tarih olan
29.11.2010 tarihinden itibaren bankaların mevduata uyguladığı en yüksek
faiz ile tahsili istemiyle 31.12.2012 tarihinde adli yargı yerinde dava
açmıştır.
ANKARA
6.İŞ MAHKEMESİ: 12.9.2013 gün ve E:2013/133, K:2013/905 sayı ile, dava ve
cevap dilekçelerindeki istemlere yer verdikten sonra; davanın KHK gereğince
yapılan nakilden dolayı eksik ödenen ücretlerin tahsiline yönelik olduğu;
dosyada mevcut emsal Yargıtay kararında; Ankara 1.İş Mahkemesinden verilen
bir kabul kararına karşı Yargıtay 9.Hukuk Dairesinin 01.10.2012 tarih E,
2012/27071 E, 2012/32336 K,sayılı ilamında "özetle özelleştirmeden
önce statü hukuku hükümlerine tabi davacı niteliğindeki personel,
özelleştirme sonrası belirli bir süreliğine davalı ile özel hukuk
hükümlerine tabi olarak iş sözleşmesi kapsamında çalıştırılmakta,
nakledildiğinde tekrar statü hukuku kapsamına girmektedir. Davacının iş
sözleşmesi ile çalıştığı dönemde, davalı şirkete davacının ücreti konusunda
"artış oranının, kamudaki memur maaş artış oranında" olacağı
yönünde yükümlülük getirildiği gibi 406 sayılı Yasa hükümleri uyarınca
davalı şirket, hak sahibi personeli Devlet Personel Başkanlığına
bildirmesi, bildirim ile beraber personelin nakledileceği kamu kurumunda
yararlanacağı parasal haklara esas olmak üzere memur maaş nakil ilmühaberi
düzenlenmesi, personelin ilişiğinin kesilmesi gibi işlemler yaptırıldığı
görülmektedir. Bu işlemlerin idare hukuku alanında hukuki sonuçlar
doğurduğu ve ilgili personelin nakledilecekleri kurumdaki statülerini,
özlük ve parasal haklarını belirlediği, söz konusu işlemlerin kamu
personeli hakkında ve uyuşmazlığın ise adli yargı yerinde değil, idari
yargı yerinde çözümlenmesi gerekir. Mahkemece davanın HMK.nun 114/1-b
maddesi uyarınca "yargı yolunun caiz olmaması" nedeniyle aynı
yasanın 115/2.maddesi uyarınca usulden reddine karar verilmesi gerekirken
yazılı şekilde esasa girilerek davanın reddine karar verilmesi hatalıdır
gerekçesiyle" bozulmuş olduğu; tüm dosya kapsamı, bilirkişi raporu ve
emsal Yargıtay kararı dikkate alınarak davanın HMK.nun 114/1-b maddesi
uyarınca 115/2 maddesi uyarınca usulden reddine karar vermenin
gerektiğinden bahisle; yargı yolu idari yargı mercii olması nedeniyle HMK
114/1-b maddesi uyarınca ve aynı yasanın 115/2 Maddesi uyarınca davanın
usulden reddine karar vermiş; bu karar temyiz edilmeksizin kesinleşmiştir.
Davacı
vekili bu kez, müvekkilinin maaş nakil ilmühaberinin yanlış
düzenlenmesinden doğan zararın tazmini olarak; DPB’na bildirim tarihindeki
net ücreti 2052.79 TL/ 30 X 112/ 12: 638 TL aylık ikramiye tutarı
29/11/2010 tarihinden itibaren (Göreve başlama tarihi) ise toplam
17.882.nin tahsili istemiyle idari yargı yerinde dava açmıştır.
İZMİR
1.İDARE MAHKEMESİ: 13.3.2014 gün ve E:2014/439 sayı ile, telekomünikasyon
şebekeleri üzerinden sunulan ulusal ve uluslararası ses iletimini ihtiva
eden telefon hizmetlerini 31.12.2003 tarihine kadar “tekel” olarak
yürütmekle görevli kılınan ve çoğunluk hisseleri kamuya ait bulunan Türk
Telekom’un, tekel kapsamında kamu hizmeti yürüten, ancak kuruluş
yasasındaki son düzenlemeler ile kendine özgü statüye sahip olan ve
sermayesindeki kamu payı %50’nin altına düşünceye kadar kamu kuruluşu
niteliğini taşıyan bir kuruluş olduğu; Türk Telekomünikasyon A.Ş.’deki
tamamı Hâzineye ait bulunan hisselerden % 55 ’inin, Bakanlar Kurulu’nun
25.7.2005 tarih ve 2005/9146 sayılı “Türk Telekomünikasyon Anonim Şirketi
(Türk Telekom)’nin% 55 Oranındaki Hissesinin Blok Olarak Satışına İlişkin
Nihai Devir İşlemlerine Dair Kararın Yürürlüğe Konulması Hakkında Karar’ı
uyarınca, 14.11.2005 tarihli Hisse Satış Sözleşmesi ile (6.550.000.000 USD.
bedelle) Ojer Telekomünikasyon A.Ş.’ne satıldığı; olayda, davalının hisse
devir (14.11.2005) tarihinde bu kuruluşta çalışmakta iken 406 sayılı
Yasa'nın Ek-29. maddesi ile 4046 sayılı Yasa'nın 22.maddesi uyarınca
29/11/2010 tarihinde İzmir Valiliği İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü emrine
atanan davacının, ikramiye tutarı yansıtılmayarak maaş nakil bildiriminin
yanlış düzenlenmesi nedeniyle doğan zararlarının yasal faiziyle birlikte
tazminine karar verilmesinin istenildiği, ancak aynı istemle davacı
tarafından aynı kuruma karşı açılan davanın, Ankara 6. İş Mahkemesinin 12/09/2013
tarih ve E:2013/133, K2013/905 sayılı kararıyla davanın görev yönünden ret
edildiğinin anlaşıldığı; 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu’nun
“İdari Dava Türleri ve İdari Yargı Yetkisinin Sının” başlıklı 2. maddesinin
değişik 1 numaralı bendinde: / “a) (Değişik : 8.6.2000-4577/5 md.) İdari
işlemler hakkında yetki, şekil, sebep, konu ve maksat yönlerinden biri ile
hukuka aykırı olduklarından dolayı iptalleri için menfaatleri ihlal
edilenler tarafından açılan iptal davaları, / İdari eylem ve işlemlerden
dolayı kişisel hakları doğrudan muhtel olanlar tarafından açılan tam yargı
davaları, / (Değişik: 18.12.1999-4492/6 md.) Tahkim yolu öngörülen imtiyaz
şartlaşma ve sözleşmelerinden doğan uyuşmazlıklar hariç, kamu
hizmetlerinden birinin yürütülmesi için yapılan her türlü idari
sözleşmelerden dolayı taraflar arasında çıkan uyuşmazlıklara ilişkin
davalar”ın idari dava türleri olarak sayıldığı; kural olarak, idari yargıda
ancak Devlete ve kamu tüzel kişilerine karşı açılan davalara
bakılabileceği; buna göre, iptali istenilen işlemin tesis edildiği tarihte
davalı mevkiinde kamu kuruluşu niteliği taşımayan Türk Telekomünikasyon
A.Ş.'nin olması karşısında, idari yargı yetkisi kapsamında açılmış bir
idari dava bulunduğundan sözetmek olanaksız olduğundan; uyuşmazlığın, özel
hukuk hükümlerine göre görüm ve çözümünde adli yargı yerinin görevli olduğu
sonucuna varıldığı gerekçesiyle; Mahkemelerinin bu davaya bakmakla görevli
olmadığına, önceden adli yargı yerince verilmiş görevsizlik kararı olması
nedeniyle, 2247 sayılı Uyuşmazlık Mahkemesinin Kuruluş ve işleyişi Hakkında
Kanunun 19. maddesi uyarınca görevli yargı merciinin belirtilmesi için
Uyuşmazlık Mahkemesine başvurulmasına karar vermiştir.
İNCELEME VE GEREKÇE : Uyuşmazlık Mahkemesi
Hukuk Bölümü’nün, Serdar ÖZGÜLDÜR’ün Başkanlığında, Üyeler: Eyüp Sabri
BAYDAR, Ali ÇOLAK, Sıddık YILDIZ, Nurdane TOPUZ, Ayhan AKARSU ve Mehmet
AKBULUT’un katılımlarıyla yapılan 5.5.2014 günlü toplantısında;
l-İLK
İNCELEME:Dosya üzerinde 2247 sayılı Yasa’nın 27. maddesi uyarınca yapılan
incelemeye göre; İdare Mahkemesince, 2247 sayılı Yasa’nın 19. maddesine
göre başvuruda bulunulmuş olduğu, idari yargı dosyasının Mahkemece, ekinde
adli yargı dosyası ile birlikte Uyuşmazlık Mahkemesi’ne gönderildiği ve
usule ilişkin herhangi bir noksanlık bulunmadığı anlaşıldığından görev
uyuşmazlığının esasının incelenmesine oybirliği ile karar verildi.
II-ESASIN İNCELENMESİ: Raportör-Hakim Taşkın ÇELİK’in,
davanın çözümünde adli yargının görevli olduğu yolundaki raporu ile
dosyadaki belgeler okunduktan; ilgili Başsavcılarca görevlendirilen
Yargıtay Cumhuriyet Savcısı Mehmet BAYHAN ile Danıştay Savcısı Mehmet Ali
GÜMÜŞ’ün davada adli yargının görevli olduğu yolundaki sözlü açıklamaları
da dinlendikten sonra GEREĞİ GÖRÜŞÜLÜP DÜŞÜNÜLDÜ:
Dava,
davalı şirkette görev yapmakta iken, 406 sayılı Yasa'nın Ek-29. maddesi ile
4046 sayılı Yasa'nın 22. maddesine göre adı Devlet Personel Başkanlığına
bildirilen, sonrasında Kamu Kurumu emrine atanan davacı tarafından; maaş
nakil bildiriminin ilgili mevzuata uygun düzenlenmediğinden bahisle, yoksun
kaldığı bir kısım parasal haklarının faiziyle birlikte ödenmesine karar
verilmesi istemiyle açılmıştır.
1953
tarih ve 6145 sayılı Yasa ile, Türkiye Cumhuriyeti Posta, Telgraf ve
Telefon İşletmesi kurulmuş; 1924 tarih ve 406 sayılı Telgraf ve Telefon
Kanunu’nun 10.6.1994 tarih ve 4000 sayılı Yasa’yla değiştirilen 1. maddesi
ile, posta ve telgraf tesis ve işletmesine ilişkin hizmetler, Posta
İşletmesi Genel Müdürlüğü’nce (P.İ), telekomünikasyon hizmetleri ise, “Türk
Telekomünikasyon Anonim Şirketi (Şirket)” tarafından yürütülecek şekilde
yeniden yapılandırılmıştır.
27.1.2000 tarih ve 4502 sayılı Yasa’nın 1. maddesi
ile, 406 sayılı Yasa’nın 1. maddesine eklenen dokuzuncu fıkrada, “Türk
Telekom, bu Kanun ve özel hukuk hükümlerine tabi bir anonim şirkettir. Kamu
İktisadi Teşebbüslerinin kuruluş, teşkilât ve faaliyetleri ile ilgili
mevzuat Türk Telekom’a uygulanmaz. Sadece, Türkiye Büyük Millet Meclisi
denetimine ilişkin 2.4.1987 tarihli ve 3346 sayılı Kanunun 9 uncu maddesi
hükümleri uygulanır” denilmiş; anılan fıkra hükmü, 12.5.2001 tarih ve 4673
sayılı Yasa’nın 1. maddesi ile değiştirilmiş ve “Türk Telekom, bu Kanun ve
özel hukuk hükümlerine tabi bir anonim şirkettir. Bu Kanun hükümleri saklı
kalmak üzere, kamu iktisadi teşebbüsleri de dahil, sermayesinin yarısından
fazlası kamuya ait olan kamu kurum, kuruluş ve ortaklıklarına uygulanan mevzuat
Türk Telekom’a uygulanmaz. Sermayesinin yarısından fazlası kamuda kaldığı
sürece, Türkiye Büyük Millet Meclisi denetimine ilişkin 2.4.1987 tarihli ve
3346 sayılı Kanunun 9 uncu maddesi hükümleri uygulanır. 16.7.1965 tarihli
ve 697 sayılı Kanun ile milli güvenlik ve kamu düzeniyle sıkıyönetim ve
seferberlik hallerinde telekomünikasyon hizmetlerinin yürütülmesine ilişkin
özel kanunların hükümleri saklıdır”; Ek 29. maddesinin 3.7.2005 gün ve 5398
sayılı Kanun’un 14. maddesi ile değişik birinci fıkrasında, “Türk Telekom
hisselerinin devri sonucu kamu payının yüzde ellinin altına düşmesi
durumunda; Türk Telekomda ek 22 nci maddenin (a) bendinin bu Kanunla
yürürlükten kaldırılan hükümleri uyarınca belirlenen aslî ve sürekli
görevlerde çalışmakta olanlar ile 22.1.1990 tarihli ve 399 sayılı Kanun
Hükmünde Kararnameye tâbi olarak kadrolu veya sözleşmeli personel
statüsünde çalışanlar ve kapsam dışı personel, kamu görevlerinden yüzseksen
gün aylıksız izinli sayılır…” denilmiştir.
Öte
yandan; 406 sayılı Yasa’nın 4502 sayılı Yasa ile değişik 2. maddesinin (c)
bendinin birinci alt bendinin birinci cümlesinde, “Türk Telekom;
telekomünikasyon şebekeleri üzerinden sunulan ulusal ve uluslararası ses
iletimini ihtiva eden telefon hizmetlerini, 31.12.2003 tarihine kadar bu
Kanun ve görev sözleşmesi çerçevesinde tekel olarak yürütür” denildikten
sonra, anılan (c) bendinin birinci alt bendine 12.5.2001 tarih ve 4673 sayılı
Yasa ile eklenen üçüncü cümlede, “Ancak, Türk Telekom’daki kamu payı
%50’nin altına düştüğünde, Türk Telekom’un tüm tekel hakları 31.12.2003
tarihinden önce de olsa ortadan kalkmış olur” denilmiş; 4502 sayılı
Yasa’nın Geçici 3. maddesi ile de Türk Telekomünikasyon A.Ş., 233 sayılı
KHK’nin ekindeki “B-Kamu İktisadi Kuruluşları (KİK)” bölümünde yer alan
kuruluşlar listesinden çıkarılmıştır.
Bu
düzenlemeler birlikte değerlendirildiğinde, telekomünikasyon şebekeleri
üzerinden sunulan ulusal ve uluslararası ses iletimini ihtiva eden telefon
hizmetlerini 31.12.2003 tarihine kadar “tekel” olarak yürütmekle görevli
kılınan ve çoğunluk hisseleri kamuya ait bulunan Türk Telekom’un, tekel
kapsamında kamu hizmeti yürüten, ancak kuruluş yasasındaki son düzenlemeler
ile kendine özgü statüye sahip olan ve sermayesindeki kamu payı %50’nin
altına düşünceye kadar kamu kuruluşu niteliğini taşıyan bir kuruluş olduğu
tartışmasızdır.
Özelleştirme
kapsamında bulunan Türk Telekomünikasyon A.Ş.’deki tamamı Hazineye ait
bulunan hisselerden % 55’i, Bakanlar Kurulu’nun 25.7.2005 tarih ve
2005/9146 sayılı “Türk Telekomünikasyon Anonim Şirketi (Türk Telekom)’nin %
55 Oranındaki Hissesinin Blok Olarak Satışına İlişkin Nihai Devir
İşlemlerine Dair Kararın Yürürlüğe Konulması Hakkında Karar”ı uyarınca,
14.11.2005 tarihli Hisse Satış Sözleşmesi ile (6.550.000.000 USD. bedelle)
Ojer Telekomünikasyon A.Ş.’ne satılmıştır.
Bu
sürece paralel olarak Türk Telekom personelinin durumu incelendiğinde:
Türk
Telekom A.Ş., 4502 sayılı Yasa’nın 29.1.2000 tarih ve 23948 sayılı Resmi
Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe girdiği dikkate alındığında, 29.1.2000
tarihi itibariyle 233 sayılı KHK kapsamı
dışında kalmış ve anılan KHK eki cetvellerden çıkarılmış olması nedeniyle,
Uyuşmazlık Mahkemesi Genel Kurulu’nun
22.1.1996 gün ve E:1995/1, K:1996/1 sayılı ve özelleştirme
kapsamında bulunan kamu iktisadi teşebbüslerinde
sözleşmeli veya kapsam dışı statüde çalışan personelin kurumları ile olan
ilişkilerinden doğan anlaşmazlıkların çözüm yerinin idari yargı olduğu yolundaki
İlke Kararı kapsamı dışında değerlendirilmesi gerekmektedir.
Anılan
4502 sayılı Yasa’nın 13. maddesi ile 406 sayılı Yasa’ya eklenen Ek 22.
maddenin (a) bendinde, “a) Personelin statüsü: Telekomünikasyon
hizmetlerinin gerektirdiği asli ve sürekli görevler telekomünikasyon
alanında sekiz yıl tecrübeye sahip ve en az dört yıllık yüksek öğrenim
görmüş bir genel müdür ile kadro, unvan, derece ve sayıları Yönetim
Kurulunun önerisi ve Bakanlığın teklifi üzerine bu Kanunun yürürlüğe
girdiği tarihten itibaren yüzseksen gün içerisinde Bakanlar Kurulu Kararı
ile belirlenen kadrolarda istihdam edilen personel eliyle yürütülür. Bu
personel hakkında bu Kanunda öngörülen hükümler saklı kalmak üzere 399
sayılı Kanun Hükmünde Kararname hükümleri uygulanır. Bunların dışında kalan
personel iş mevzuatı uyarınca istihdam edilir. İş mevzuatına göre istihdam
edilenlere ilişkin kayıt ve şartlar Yönetim Kurulu tarafından tayin olunur”
hükmüne yer verilmiş; bu bent hükmü, 4673 ve 5189 sayılı Yasalarla yapılan
değişiklikler sonucunda; “a) Personelin statüsü: (Ek ibare:
12.5.2001-4673/6. md.) Türk Telekomdaki kamu payı %50’nin altına düşünceye
kadar, Türk Telekom Yönetim Kurulu üyeliklerine atanacaklarda Devlet
memurluğuna atanabilme genel şartlarına sahip olma ve en az dört yıllık
yüksek öğrenim görme şartları aranır. (Mülga ikinci ve üçüncü cümle:
16.6.2004-5189/12 md.) Bunların dışında kalan personel iş mevzuatı uyarınca
istihdam edilir. İş mevzuatına göre istihdam edilenlere ilişkin kayıt ve
şartlar Yönetim Kurulu tarafından tayin olunur” hükmünü almış; aynı
maddenin (b) bendinin ikinci paragrafında da iş mevzuatına tabi olan Türk
Telekom çalışanlarının aylık ücretlerinin kendilerini atamaya yetkili olan
Yönetim Kurulu tarafından tespit olunacağı kurala bağlanmıştır.
406
sayılı Yasa’nın anılan Ek 22. maddesi uyarınca, Türk Telekom A.Ş. Genel
Müdürlüğü’ne ait asli ve sürekli kadrolar belirlenerek 4.4.2000 tarih ve
24010 (Mükerrer) sayılı R.G. de yayımlanan 31.3.2000 tarih ve 2000/331
sayılı Bakanlar Kurulu Kararı ekinde yer alan listede: merkez teşkilatı
için 100 ve taşra teşkilatı için 100 (6 Bölge Müdürü, 12 Bölge Müdür
Yardımcısı ve 82 İl Telekom Müdürü) kadro ihdas edilmiş; öte yandan, aynı
Yasa maddesinin verdiği yetkiye dayanılarak hazırlanan “Türk
Telekomünikasyon A.Ş. Kapsam Dışı Personel Yönetmeliği” adı altındaki
düzenleme, Yönetim Kurulunun 31.8.2000 tarih ve 407 sayılı kararıyla kabul
edilmek suretiyle yürürlüğe konulmuştur.
Kanunla,
Kurumda görev yapan personelden asli ve sürekli görev yapacak olanları
kadro unvanı itibariyle belirlemek konusunda Bakanlar Kurulu'na yetki
verildiği açıktır. Bu yetki 4502 sayılı Kanun’un yürürlüğe girdiği
29.1.2000 tarihi ile 5189 sayılı Kanun’un yürürlüğe girdiği 2.7.2004
tarihleri arasında geçerli olmuştur.
Anayasa’nın
128. maddesinde, “Devletin, kamu iktisadî teşebbüsleri ve diğer kamu
tüzelkişilerinin genel idare esaslarına göre yürütmekle yükümlü oldukları
kamu hizmetlerinin gerektirdiği aslî ve sürekli görevler, memurlar ve diğer
kamu görevlileri eliyle görülür” denilmiştir.
406
sayılı Yasa’nın Ek 29. maddesinin 3.7.2005 tarih ve 5398 sayılı Kanun’la
değişik birinci fıkrasında, “Türk Telekom hisselerinin devri sonucu kamu
payının yüzde ellinin altına düşmesi durumunda; Türk Telekomda ek 22 nci
maddenin (a) bendinin bu Kanunla yürürlükten kaldırılan hükümleri uyarınca
belirlenen asli ve sürekli görevlerde çalışmakta olanlar ile 22.1.1990
tarihli ve 399 sayılı Kanun Hükmünde Kararnameye tabi olarak kadrolu veya
sözleşmeli personel statüsünde çalışanlar ve kapsam dışı personel, kamu
görevlerinden yüzseksen gün aylıksız izinli sayılır. Bu personel belirtilen
süre içinde Türk Telekomda çalışmaya devam eder ve hisse devir tarihinden
nakli için Devlet Personel Başkanlığına bildirildikleri tarihe kadarki
aylık ücret, harcırah, sağlık giderleri, cenaze giderleri ve ölüm yardımı
ile diğer mali ve özlük hakları Türk Telekom tarafından karşılanır…”
denilerek, yasakoyucu tarafından Türk Telekom’da 22.1.1990 tarihli ve 399
sayılı Kanun Hükmünde Kararnameye tabi olarak sözleşmeli personel
statüsünde çalışanlar ile kapsam dışı personel, kamu personeli sayılmıştır.
Olayda, davalının hisse devir (14.11.2005)
tarihinde davalı kuruluşta çalışmakta iken 406 sayılı Yasa'nın Ek-29.
maddesi ile 4046 sayılı Yasa'nın 22. maddesine göre adı Devlet Personel
Başkanlığına bildirilen ve sonrasında kamu kurumu emrine atanan davacı
tarafından; maaş nakil bildiriminin ilgili mevzuata uygun
düzenlenmediğinden bahisle, yoksun kaldığı bir kısım parasal haklarının
faiziyle birlikte ödenmesine karar verilmesi istemiyle 31.12.2012 tarihinde
dava açılmıştır.
2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu’nun “İdari Dava
Türleri ve İdari Yargı Yetkisinin Sınırı” başlıklı 2. maddesinin değişik 1
numaralı bendinde:
“a) (Değişik : 8.6.2000-4577/5 md.) İdari işlemler hakkında
yetki, şekil, sebep, konu ve maksat yönlerinden biri ile hukuka aykırı
olduklarından dolayı iptalleri için menfaatleri ihlal edilenler tarafından
açılan iptal davaları,
b) İdari
eylem ve işlemlerden dolayı kişisel hakları doğrudan muhtel olanlar tarafından
açılan tam yargı davaları,
c)
(Değişik: 18.12.1999-4492/6 md.) Tahkim yolu öngörülen imtiyaz şartlaşma ve
sözleşmelerinden doğan uyuşmazlıklar hariç, kamu hizmetlerinden birinin
yürütülmesi için yapılan her türlü idari sözleşmelerden dolayı taraflar
arasında çıkan uyuşmazlıklara ilişkin davalar” idari dava türleri olarak
sayılmış olup; kural olarak, idari yargıda ancak Devlete ve kamu tüzel
kişilerine karşı açılan davalara bakılabilir.
Buna
göre, işlemin tesis edildiği ve dava açıldığı tarihte davalı mevkiinde kamu
kuruluşu niteliği taşımayan Türk Telekomünikasyon A.Ş.'nin olması
karşısında, idari yargı yetkisi kapsamında açılmış bir idari dava bulunduğundan
sözetmek olanaksız olduğundan; uyuşmazlığın, özel hukuk hükümlerine göre
görüm ve çözümünde adli yargı yerinin görevli olduğu sonucuna varılmıştır.
Belirtilen nedenlerle İzmir 1.İdare Mahkemesinin
başvurusunun kabulü ile Ankara 6.İş Mahkemesinin görevsizlik kararının
kaldırılması gerekmiştir.
SONUÇ :
Davanın çözümünde ADLİ YARGININ görevli olduğuna, bu nedenle İzmir 1.İdare
Mahkemesinin BAŞVURUSUNUN KABULÜ ile, Ankara 6.İş Mahkemesinin 12.9.2013
gün ve E:2013/133, K:2013/905 sayılı GÖREVSİZLİK KARARININ KALDIRILMASINA,
5.5.2014 gününde OY BİRLİĞİ İLE KESİN OLARAK karar verildi.
—— • ——
Uyuşmazlık Mahkemesi
Başkanlığından:
33-ESAS NO : 2014/555
KARAR NO: 2014/587
KARAR TR : 05.05.2014
(Hukuk Bölümü)
ÖZET :
Herhangi bir idari karara dayanmaksızın davacıların taşınmazlarına el
atarak, antrepo olarak kullanılan binalarını yıktıklarından bahisle, uğranıldığı
ileri sürülen maddi zararın yasal faiziyle birlikte tazmini istemiyle,
Belediye Başkanlığı ile Belediye Başkanının şahsına karşı açılan davanın
ADLİ YARGI YERİNDE çözümlenmesi gerektiği hk..
K A R A R
Davacı : 1- H.J.B.B., 2- C.L.B.
Vekilleri : Av. B.B.- Av. M.Ü.
Davalılar : 1-İskenderun Belediye Başkanlığı
Vekilleri
: Av. D.A., Av. E.H.
2-Dr. Y.C.
Vekili :
Av. A.A.
O L A Y :
Davacılar vekili dava dilekçesinde; müvekkillerinin maliki olduğu Hatay
ili, İskenderun ilçesi Akçay mevkiinde bulunan, 396 parsel sayılı 24.295 m2 yüzölçümlü
taşınmazın içerisinde inşa edilmiş 70 metre boyunda 25 metre eninde ve 7 metre yüksekliğinde
betonarme bir antrepo ve antreponun ön tarafında yüksek tonajlı kamyon ve
tır vasıtalarının tahmil, tahliye işlerini yapabilmek için betonarme bir
rampa yapılmış olduğunu; müvekkillerinin, hissedarı ve yetkili mesul
müdürlüklerini yaptıkları bir Şirketler Grubunun İskenderun Limanına gelen
malları ile İskenderun’dan gemilere yüklenecek değişik malları bu antrepoda
muhafaza ettiklerini; davalı İskenderun Belediyesinin, müvekkillerine haber
vermeden ve Belediye Encümeninden herhangi bir yasal karar alınmadan keyfi
bir şekilde hafriyat makinalarını müvekkillerinin taşınmazına gönderdiğini
ve antrepo binasını tamamen yıktırdığını; yıktığı binanın bir kısım
enkazını da temin ettiği vasıtalarla dışarıya taşıttığını, ayrıca hariçten
temin ettiği onlarca kamyon dolgu malzemesini 396 Parsel sayılı gayrimenkul
içine taşıtarak döktürdüğünü, taşınmazın tamamını fiilen işgal etmiş
olduğunu; antrepo binasını tamamen yıkan İskenderun Belediye Başkanlığı ile
Belediyeyi temsile yetkili olan ve şahsi emir ve talimatı ile bu haksız
yıkımı yaptıran diğer davalı Belediye Başkanı Dr. Y.H.C.’in bu haksız
fiilden doğan zararları birlikte müştereken ve müteselsilen tazmin etmekle
yükümlü olduklarını; yıkılan antrepo binasını yeniden inşa edip eski haline
getirmek için, gerekli olan zorunlu masrafların İskenderun 3 Asliye Hukuk
Mahkemesinin 2010/60 İş sayılı tespit dosyası ile yaptırmış oldukları
tespit sonucunda belirlendiğini ifade ederek; davalıların, müvekkillerine
ait gayrimenkul içerisinde bulunan antrepo binasını yıkmaları nedeni ile
sebebiyet verdikleri maddi zararlardan fazlaya dair hakları saklı kalmak
koşuluyla 1.009.000 TL’lik zararın, haksız fiilin vuku bulduğu 01/04/2010
tarihinden itibaren işleyecek faizi ile birlikte davalılardan müştereken ve
müteselsilen tahsiline karar verilmesi istemiyle adli yargı yerinde dava
açmıştır.
İSKENDERUN
2. ASLİYE HUKUK MAHKEMESİ: 06.11.2012 gün ve E:2010/210, K:2012/285 sayı
ile; yapılan yargılama ve tüm dosya kapsamı birlikte değerlendirildiğinde
davacının, davalı Belediye Başkanı ve davalı Belediye tarafından kendi
taşınmazı üzerinde bulunan antreponun her hangi bir yasal karar alınmadan
keyfi bir şekilde hafriyat makinalarının gönderilmesi suretiyle tamamen
yıktırıldığını iddia ederek bu haksız fiilden kaynaklı tazminat talebinde
bulunmuş olduğu anlaşılmış ise de, dava dilekçesi içeriğinden de açıkça
anlaşıldığı üzere, davalı belediye tarafından davacının kendisine ait
olduğunu iddia ettiği taşınmaz üzerinde idari bir eylem yaparak antrepo
binasını yıktırdığı iddiasının söz konusu olduğu anlaşıldığından, bu
antreponun davalı belediye tarafından yıkılması fiilinin idari eylem
niteliğinde olduğu ve idari Yargılama Usulü Kanununun 2/B maddesi gereğince
görevli Yargı yerinin İdare Mahkemeleri olduğu gerekçesiyle; görevsizlik
kararı vermiş, bu karar temyiz edilmeksizin kesinleşmiştir.
Dosyasının
kesinleşmesinin ardından davacı vekilinin talebi üzerine, adli yargı
dosyası idari yargı yerine gönderilmiştir.
Hatay
İdare Mahkemesi:31.05.2012 gün ve E:2013/1005 sayı ile, fiili yol
iddiasından kaynaklanan davanın görüm ve çözüm yerinin adli yargı
mahkemeleri olduğu, diğer taraftan da davanın bir kısmının özel kişiler
tarafından başka bir özel kişiye karşı açıldığı, bu yönüyle de idari
yargıda gerçek kişiye karşı dava açılmasının mümkün olmadığı da göz önüne
alındığında bakılan davada yine adli yargının görevli olduğu gerekçe
gösterilerek, 2247 sayılı Uyuşmazlık Mahkemesinin Kuruluş ve İşleyişi
Hakkında Kanun’un 19. Maddesi hükümleri uyarınca görevli yargı merciinin
belirlenmesi için dosyayı Uyuşmazlık Mahkemesine gönderilmiştir.
Uyuşmazlık
Mahkemesi Hukuk Bölümü; 11.11.2013 gün ve E:2013/1375, K:2013/1577 sayı ile;
İskenderun 2. Asliye Hukuk Mahkemesince verilen görev yönünden red
kararının, davacının istemi üzerine Hatay İdare Mahkemesine gönderildiği,
ancak bu mahkemece usulü yönden bir karar (dilekçe reddi) verilmeyip,
davada adli yargının görevli olduğu değerlendirilmesiyle 2247 sayılı
kanunun 19. maddesi uyarınca görevli yargı yerinin belirlenmesi için Uyuşmazlık
Mahkemesine başvurulduğu; 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunun 3. ve
9. maddeleri uyarınca idari yargı yerlerinde bizzat dava açma, davacıların
uymak zorunda olduğu emredici bir hüküm olduğu gibi, 492 sayılı Harçlar
Kanunun ilgili hükümleri ve tarifeleri gereğince böyle bir davanın harca
tabi olduğu; ilgili mevzuatında gerekli değişiklik yapılmadığı sürece bu
yasal yükümlülüklerin ihmali ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin bu konuda
verdiği kararın doğrudan uygulanması suretiyle benzer bütün davaların bu
şekilde sonuçlandırılmasının mümkün görülmediği; bu durumda ortada idare
mahkemesine hitaben yazılmış dilekçe ile açılmış bir dava bulunmadığından
2247 sayılı Yasanın 19. maddesinde öngörülen koşulların gerçekleşmediği
gerekçesiyle; Hatay İdare Mahkemesinin başvurusunun, aynı Yasa’nın 27.
maddesi uyarınca reddine karar vermiştir.
Hatay
İdare Mahkemesi: 8.1.2014 gün ve E: 2013/1005, K:2014/2 sayı ile, idari
yargılama usul hukukunda bir idari yargı merciince bir idari davaya
bakılabilmesi için anılan idari yargı merciine (olayda Mahkemelerine)
hitaben yazılmış bir dava dilekçesinin bulunmasının gerektiği; yoksa,
olayda olduğu gibi adli yargı mahkemesince dosyanın idare mahkemesine
gönderilmesi ve dosyanın bu şekilde görülmesi gibi bir usulun idari yargıda
bulunmadığı; bu sebepten ötürü davacının işbu kararın tebliği üzerine 30
gün içinde Mahkemelerine hitaben yazılı bir dava dilekçesini Mahkemelerine veya
Mahkemelerine sunulmak üzere 2577 sayılı Yasada sayılan yetkili mercilere
vermesinin gerektiği; diğer yandan, davacılar tarafından, işbu kararın
tebliğini izleyen 30 gün içinde Mahkemelerine vereceği dilekçede Yasanın 3.
maddesinde belirtilen tüm hususlara riayet edilmesinin gerektiği; bu
durumda, davacılar tarafından, 2577 sayılı Yasanın 3. maddesine uygun
olarak ve özellikle Mahkemelerine hitaben yazılmış olan bir dava dilekçesi
ile yeniden dava açılmak üzere işbu davadaki dilekçenin reddinin gerektiğinden
bahisle; dava dilekçesinin 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu'nun
15.maddesinin 1. fıkrası (d) bendi gereğince bu kararın tebliğ tarihini
izleyen günden itibaren (30) gün içinde anılan Yasanın 3.maddesine ve
yukarıda belirtilen hususlara uygun şekilde (Mahkemelerine hitaben
yazılacak şekilde) düzenlenecek yeni dilekçe ile yeniden dava açılmak üzere
reddine, aynı Yasanın 15. maddesinin 3. fıkrası uyarınca yeni dilekçe
düzenlenerek açılacak davada ayrıca harç alınmamasına, dava yenilenmediği
takdirde artan yargılama giderinin davacıya iadesine, aynı Yasanın 15.
maddenin 5. fıkrası uyarınca yenilenen dilekçelerde aynı yanlışlıklar
yapıldığı takdirde davanın reddedileceği hususunun davacıya bildirilmesine
karar vermiştir.
Davacıların
vekili, bu kez aynı istemle idari yargı yerinde dava açmıştır.
HATAY
İDARE MAHKEMESİ: 13.3.2014 gün ve E:2014/249 sayı ile, bakılan davada;
davacılar tarafından açılan işbu davanın "fiili yol"
niteliğindeki bir eylemden kaynaklandığının açık olduğu; Uyuşmazlık
Mahkemesi ve Danıştay içtihatlarında fiili yolun; idarenin herhangi bir
idari işleme dayalı olmaksızın kişilerin mülkiyet başta olmak üzere temel
haklarına idare hukuku kuralları içerisinde değerlendirilemeyecek ölçüde el
atılması veya müdahalede bulunulması olarak tanımlanmakta olduğu; fiili yol
iddiasından kaynaklanan tazminat davalarına adli yargının bakacağının hükme
bağlandığı; bakılan davada da; davacıların tazminat istemlerini fiili yol
iddiasına dayandırdıkları gibi, asliye hukuk mahkemesindeki dosyada davalı
idarece yapılan savunmada, tazminata konu eylemin arkasında herhangi bir
idari kararın bulunmadığının belirtilmiş olmasının da bu iddiayı
desteklediği; o halde fiili yol iddiasından kaynaklanan işbu davanın görüm
ve çözüm yerinin adli yargı mahkemeleri olduğu; diğer taraftan davacılar
tarafından, İskenderun Belediye Başkanı olan Yusuf Hamit Civelek'in de
davalı olarak gösterildiği, başka bir deyişle davanın bir kısmının özel
kişiler tarafından başka bir özel kişiye karşı açılan dava niteliğinde
olduğu, bu yönüyle de bakıldığında idari yargıda gerçek/özel bir kişiye
karşı dava açılmasının mümkün olmadığı da göz önüne alındığında, bakılan
davada yine adli yargının görevli olduğu sonucuna varılmakta olduğu
gerekçesiyle; adli yargının görev alanına giren davada Mahkemelerinin
görevli olmadığına, 2247 sayılı Uyuşmazlık Mahkemesinin Kuruluş ve İşleyişi
Hakkında Kanunun 19.maddesi uyarınca görevli yargı yerinin belirlenmesi
için dosyanın Uyuşmazlık Mahkemesine gönderilmesine ve dosya incelemesinin
bu konuda Uyuşmazlık Mahkemesince karar verilinceye kadar ertelenmesine
karar vermiştir.
İNCELEME VE GEREKÇE : Uyuşmazlık Mahkemesi
Hukuk Bölümü’nün, Serdar ÖZGÜLDÜR’ün Başkanlığında, Üyeler: Eyüp Sabri
BAYDAR, Ali ÇOLAK, Sıddık YILDIZ, Nurdane TOPUZ, Ayhan AKARSU ve Mehmet AKBULUT’un
katılımlarıyla yapılan 5.5.2014 günlü toplantısında;
l-İLK
İNCELEME:Dosya üzerinde 2247 sayılı Yasa’nın 27. maddesi uyarınca yapılan
incelemeye göre; İdare Mahkemesince, 2247 sayılı Yasa’nın 19. maddesine
göre başvuruda bulunulmuş olduğu, idari yargı dosyasının Mahkemece, ekinde
adli yargı dosyası ile birlikte Uyuşmazlık Mahkemesi’ne gönderildiği ve
usule ilişkin herhangi bir noksanlık bulunmadığı anlaşıldığından görev
uyuşmazlığının esasının incelenmesine oybirliği ile karar verildi.
II-ESASIN İNCELENMESİ: Raportör-Hakim Taşkın ÇELİK’in,
davanın çözümünde adli yargının görevli olduğu yolundaki raporu ile
dosyadaki belgeler okunduktan; ilgili Başsavcılarca görevlendirilen
Yargıtay Cumhuriyet Savcısı Mehmet BAYHAN ile Danıştay Savcısı Mehmet Ali GÜMÜŞ’ün
davada adli yargının görevli olduğu yolundaki sözlü açıklamaları da
dinlendikten sonra GEREĞİ GÖRÜŞÜLÜP DÜŞÜNÜLDÜ:
Dava,
herhangi bir idari karara dayanmaksızın davacıların taşınmazlarına el
atarak, taşınmaz üzerinde bulunan ve antrepo olarak kullanılan binalarını
yıktıklarından bahisle, uğranıldığı ileri sürülen maddi zararın yasal
faiziyle birlikte tazmini istemiyle, İskenderun Belediye Başkanlığı ile
Belediye Başkanı Dr. Y.C.’e karşı açılmıştır.
Öncelikle davanın, İskenderun Belediye Başkanı Dr. Yusuf
Civelek’e ilişkin kısmı irdelendiğinde;
2577 sayı İdari Yargılama Usulü Kanunu'nun " İdari
Dava Türleri ve İdari Yargı Yetkisinin Sınırı" başlıklı 2. maddesinde,
idari dava türleri: a) İdari işlemler hakkında yetki, şekil, sebep, konu ve
maksat yönlerinden biri ile hukuka aykırı olduklarından dolayı iptalleri
için menfaatleri ihlal edilenler tarafından açılan iptal davaları, b) İdari
eylem ve işlemlerden dolayı kişisel hakları doğrudan muhtel olanlar
tarafından açılan tam yargı davaları, c) Tahkim yolu öngörülen imtiyaz
şartlaşma ve sözleşmelerinden doğan uyuşmazlıklar hariç, kamu
hizmetlerinden birinin yürütülmesi için yapılan her türlü idari
sözleşmelerden dolayı taraflar arasında çıkan uyuşmazlıklara ilişkin
davalar olarak sayılmıştır.
İdari davalardan olan iptal ve tam yargı davalarında
davalı daima idaredir. Bir başka deyişle, idari yargı yerinde açılan bir
iptal ya da tam yargı davasına bakılabilmesi için, diğer dava koşullarının
yanı sıra, davanın idare aleyhine açılmış olması gerekmekte; idari yargı
yerinde, kamu görevlisi de olsa, gerçek kişiler aleyhine dava
açılabilmesine hukuken olanak bulunmamaktadır.
Belirtilen duruma göre, idari görevden tamamen
ayrılabilen saltkişisel kusur iddiasına dayanılarak doğrudan doğruya kamu
görevlisi aleyhine açılan tazminat davasının, özel hukuk hükümleri
çerçevesinde değerlendirilerek görüm ve çözümünde adli yargı yerinin
görevli olduğu açıktır.
Davanın, İskenderun Belediye Başkanlığına ilişkin
kısmına gelince:
İdare,
kamu hizmetlerinin yürütülmesi sırasında kişilere verdiği zararları
tazminle sorumlu olup, tazmini istenilen zararın idari eylem ve işlerden
doğması halinde bu zararlar idari yargıda açılacak tam yargı davası ile
istenebilir.
İdari
usul ve esaslar dışında idarece yapılan eylemler, “haksız fiil” niteliğinde
olup, idarilik karakteri taşımayan bu eylemlerden dolayı, ancak adli
yargıda dava açılması mümkündür. İdarenin bir kamu hukuku kuralına, yasa,
tüzük, yönetmelik gibi bir kural işlem veya bir idari işleme, ya da bir
yargı yeri kararına dayanmadan kendiliğinden "haksız fiil" niteliğinde
eylemde bulunması mahkeme içtihatları ve doktrinde 'fiili yol" olarak
nitelendirilmekte ve idarilik karakteri taşımayan bu eylemlerden dolayı
idarenin alelade bir fert durumuna geleceği, sonuçta özel hukuk hükümlerine
göre çözümlenmesi gereken uyuşmazlıklara yol açılacağı kabul edilmektedir.
Konuya
ilişkin olarak Davalı İdarece Asliye Hukuk Mahkemesine verilen cevap
dilekçesinde; 396 no’lu parselin 1982 tarihli Bakanlık onaylı İmar planında
Belediye Hizmet Alanı olarak ayrıldığı, 07,03,2003 tarih ve 291 sayılı
Meclis kararı ile yapılan plan değişikliği sonucunda, 396 parsel de dahil
olmak üzere Akçay mıntıkasındaki 331,2266 ada 1 ve 2 nolu parselleri de
içine alan Belediye Hizmet Alanı- Kamyon ve Tır Parkı alanı ve yaklaşık 35.000 m2.1ik alanın
Toptan Sebze Meyve Hali ile Sosyal Tesis Alanı” olarak ayrılmış olduğu; bu
alanın yaklaşık 25.000
m2.lik bölümünün kamulaştırıldığı ve buR.a yeni hal
tesisleri yapıldığı; İnşaatın 20.12.2010 tarihinde tamamlandığı; bu tesisin
doğusundaki yaklaşık 10.000
m2.lik alanında kamulaştırma işleminin devam ettiği;
ileride ihtiyaç duyulması halinde Kamyon ve Tır Parkı olarak
kullanılabileceği; ilave park alanına ihtiyaç görülmediğinden, dava konusu
396 parselin kamulaştırılmasına da gerek bulunmadığı; dava konusu 396
parsel içinde olup, yıkıldığı iddia edilen yapının RUHSATSIZ ve KAÇAK bir
yapı olduğu, davacı vekilinin dilekçesinde iddia ettiğinin aksine, bir
yapının imar planında yer alması veya hali hazır harita üzerinde işlenmiş
olmasının, yapının yasal olduğunu göstermeyeceği; İmar Kanunu’nun 21.
maddesinin “Yapı Ruhsatiyesini” düzenlediği, buna göre; “Bu Kanunun
kapsamına giren bütün yapılar için 26 ncı maddede belirtilen istisna
dışında belediye veya valiliklerden yapı ruhsatiyesi alınması mecburidir.”denildiği;
dava konusu yapının ruhsatsız ve kaçak bir yapı olduğu, ruhsata tabi
olmayan eski bir yapı da olmadığı, çünkü Mevcut İmar Kanununun 1956 yılında
yürürlüğe girmiş olduğu; bu yapı için Belediyeleri Gelirler Müdürlüğü-Emlak
Vergi Şefliği tarafından düzenlenen “Mükellef Sicil Bilgileri Dökümü”ne
göre 01.01.1976 tarihinde inşaatın bitirilmiş ve 01.01.1980 tarihinde ise
iktisap tarihi olarak kayda girmiş olduğu; dolayısıyla kaçak ve ruhsatsız
olarak inşa edilen bir yapı olduğu; ruhsatsız binaların ekonomik değerinin
bulunmadığı, ayrıca imar planında parselin daha önce Belediye Hizmet Alanı
olması nedeniyle yasal hale gelmesinin de mümkün olmadığı, ancak yapının
yıkımı ile ilgili hiçbir işlem başlatılmamış olduğu; ruhsatsız, kaçak veya
imar mevzuatına aykırı binaların tespiti, yıkımı veya ruhsata uygun hale
getirilmesinin İmar ve Şehircilik Müdürlüğü’nün faaliyet alanında
bulunduğu; ancak yukarıda belirttikleri üzere, binanın kaçak, ruhsatsız ve
yasal hale getirilmesi mümkün olmayan bir yapı olduğu ve İmar Müdürlüğünce
de bu konuda bir işlem başlatılmadığı; dava dilekçesinde iddia edildiğinin
aksine, Belediyelerince A.D. isimli kişiye yıkım yaptırıldığına İlişkin
hiçbir resmi-gayriresmi sözleşme ve yazışma bulunmadığı; bu kişiye Fen
İşleri Müdürlüğü ya da başka bir birimleri tarafından hiçbir suretle
talimat da verilmemiş olduğu savunulmuştur.
Dava
konusu olayda, davacılar, davalı İdarece verilmiş bir yıkım kararı olmadığı
halde, maliki oldukları taşınmazdaki binanın idarece yıkıldığını iddia
etmektedir. Davalı idare savunmasında, yıkılan binanın kaçak ve ruhsatsız
olduğu belirtilmekte ise de, binanın yıkımı konusunda herhangi bir işlem
başlatılmadığı ifade edilmektedir. Bu haliyle uyuşmazlık bir idari eylemden
değil haksız fiil iddiasından kaynaklanmakta olup uyuşmazlığın görüm ve
çözümü adli yargının görev alanına girmektedir.
Bu durumda haksız fiil niteliğindeki eylem
nedeniyle uğranıldığı ileri sürülen zararın tazmini istemine ilişkin
uyuşmazlığın çözümünde adli yargı yeri görevli olduğundan; Hatay İdare
Mahkemesinin başvurusunun kabulü ile İskenderun 2.Asliye Hukuk Mahkemesinin
görevsizlik kararının kaldırılması gerekmiştir.
SONUÇ :
Davanın çözümünde ADLİ YARGININ görevli olduğuna, bu nedenle Hatay İdare
Mahkemesinin BAŞVURUSUNUN KABULÜ ile, İskenderun 2.Asliye Hukuk
Mahkemesinin 06.11.2012 gün ve E:2010/210, K:2012/285 sayılı GÖREVSİZLİK
KARARININ KALDIRILMASINA, 5.5.2014 gününde OY BİRLİĞİ İLE KESİN OLARAK
karar verildi.
—— • ——
Uyuşmazlık Mahkemesi
Başkanlığından:
34-ESAS NO : 2014/572
KARAR NO: 2014/601
KARAR TR : 05.05.2014
(Hukuk Bölümü)
ÖZET : Türk Telekomünikasyon A.Ş.’de çalışırken Kurumun
özelleştirilmesi nedeniyle başka kuruma nakledilen davacının, maaş nakil
ilmühaberinin düzeltilmesi ve alacağının faizi ile birlikte tazmini
istemiyle açtığı davanın, ADLİ YARGI YERİNDE çözümlenmesi gerektiği hk.
K A R A R
Davacı : A.D.
Vekili : Av. B.Y.
Davalı : Türk Telekomünikasyon A.Ş.
Vekili :
Av. K.S. (Adli Yargıda)
O L A
Y : Davacı vekili, dava dilekçesinde
özetle; davalı kurumdan geçiş yapan davacının maaş nakil ilmühaberinin 4046
sayılı Yasa’nın 22. Maddesi ve 406 sayılı Yasa’nın ek 29 maddesine uygun
düzenlenmemesi nedeniyle yeniden tespiti ile maaşına esas net ücretine söz
konusu tespit doğrultusunda zamların eklenerek davalı kurumda çalıştığı
sürelerde hak ettiği ancak kendisine ödenmeyen, yıllar itibariyle değişen
ek ödeme ve denge tazminatlarının ve buna bağlı olarak değişen maaş
tutarına uygulanan ikramiye tutarları farkının fazlaya ilişkin hakları
saklı kalmak kaydı ile şimdilik 700,00TL nin alacağın ödenmesi gereken
tarihlerden itibaren işleyecek en yüksek banka mevduat faizi ile birlikte
davalı kurumdan tahsili istemiyle adli yargıda dava açmıştır.
ANKARA
12. İŞ MAHKEMESİ: 27.12.2012 gün ve E:2011/320 K:2012/1104 sayılı kararında
özetle; davacının kapsam dışı personel olarak kamuda çalıştığı, Yargıtay ve
Danıştay kararlarında açıklandığı üzere; 406 sayılı Yasa hükümleri ile kamu
kurumlarına nakil hakkı bulunan personel ile ilgili olarak bazı kamusal
görevler yüklenen davalı şirketin belirtilen görevleri kapsamında tesis
ettiği işlemlerin idari işlem niteliğinde olduğu ve bu işlemlerden kaynaklanan
uyuşmazlıkların idari yargının görev alanına girdiği açıklanarak dava
dilekçesinin görevsizlik nedeniyle reddine karar vermiştir.
Davanın
reddine ilişkin karar davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir.
YARGITAY
22. HUKUK DAİRESİ: 06.05.2013 gün ve E:2013/9857 K:2013/9837 sayılı
ilamıyla verilen karar onama ilamının ardından görevsizlik kararı
kesinleşmiştir.
Davacı
vekili bu kez, aynı istemle idari yargıda dava açmıştır.
ANKARA
16. İDARE MAHKEMESİ: 10.03.2014 gün ve E:2013/1793 sayı ile vermiş olduğu
gönderme kararında özetle; uyuşmazlıkta, davalı mevkiinde kamu kuruluşu
niteliği taşımayan Türk Telekomünikasyon Genel Müdürlüğü’nün olması
karşısında, idari yargı yetkisi kapsamında açılmış bir idari dava
bulunduğundan söz edilemeyeceğinden; uyuşmazlığın çözümünde, özel hukuk
hükümlerine göre adli yargının görevli olduğunu gerekçe göstererek, 2247
sayılı Uyuşmazlık Mahkemesinin Kuruluş ve İşleyişi Hakkında Kanun’un 19.
Maddesi hükümleri uyarınca görevli yargı merciinin belirlenmesi için
dosyanın Uyuşmazlık mahkemesine gönderilmesine, Uyuşmazlık Mahkemesi’nce
karar verilinceye kadar davanın ertelenmesine karar vererek dosya
Mahkememize gönderilmiştir.
İNCELEME VE GEREKÇE :
Uyuşmazlık Mahkemesi Hukuk Bölümü’nün, Serdar
ÖZGÜLDÜR’ün Başkanlığında, Üyeler: Eyüp Sabri BAYDAR, Ali ÇOLAK, Sıddık
YILDIZ, Nurdane TOPUZ, Ayhan Akarsu ve Mehmet AKBULUT’un katılımlarıyla
yapılan 05.05.2014 günlü toplantısında:
l-İLK
İNCELEME:Dosya üzerinde 2247 sayılı Yasa’nın 27. maddesi uyarınca yapılan
incelemeye göre, İdare Mahkemesi’nce anılan Yasa’nın 19. maddesinde
öngörülen usul ve yönteme uygun biçimde başvuruda bulunulduğu
anlaşılmaktadır. Usule ilişkin herhangi bir noksanlık görülmediğinden
esasının incelenmesine oy birliği ile karar verildi.
II-ESASIN İNCELENMESİ: Raportör-Hakim Filiz BUDAK’ın,
davanın çözümünde adli yargının görevli olduğu yolundaki raporu ile dosyadaki
belgeler okunduktan; ilgili Başsavcılarca görevlendirilen Yargıtay
Cumhuriyet Savcısı Mehmet BAYHAN ile Danıştay Savcısı Mehmet Ali GÜMÜŞ’ün
davada adli yargının görevli olduğu yolundaki sözlü açıklamaları da
dinlendikten sonra GEREĞİ GÖRÜŞÜLÜP DÜŞÜNÜLDÜ:
Dava,
davalı şirkette görev yapmakta iken, 406 sayılı Yasa'nın Ek-29. maddesi ile
4046 sayılı Yasa'nın 22. maddesine göre adı Devlet Personel Başkanlığına
bildirilmesi nedeniyle yeni görevine başlayan davacının, maaş nakil
ilmühaberinin yeniden düzenlenmesi ve ödenmeyen ikramiyelerin tahsili
isteğine ilişkindir.
1953 tarih ve 6145 sayılı Yasa ile, Türkiye
Cumhuriyeti Posta, Telgraf ve Telefon İşletmesi kurulmuş; 1924 tarih ve 406
sayılı Telgraf ve Telefon Kanunu’nun 10.6.1994 tarih ve 4000 sayılı Yasa’yla
değiştirilen 1. maddesi ile, posta ve telgraf tesis ve işletmesine ilişkin
hizmetler, Posta İşletmesi Genel Müdürlüğü’nce (P.İ), telekomünikasyon
hizmetleri ise, “Türk Telekomünikasyon Anonim Şirketi (Şirket)” tarafından
yürütülecek şekilde yeniden yapılandırılmıştır.
27.1.2000 tarih ve 4502 sayılı Yasa’nın 1. maddesi
ile, 406 sayılı Yasa’nın 1. maddesine eklenen dokuzuncu fıkrada, “Türk
Telekom, bu Kanun ve özel hukuk hükümlerine tabi bir anonim şirkettir. Kamu
İktisadi Teşebbüslerinin kuruluş, teşkilât ve faaliyetleri ile ilgili
mevzuat Türk Telekom’a uygulanmaz. Sadece, Türkiye Büyük Millet Meclisi
denetimine ilişkin 2.4.1987 tarihli ve 3346 sayılı Kanunun 9 uncu maddesi
hükümleri uygulanır” denilmiş; anılan fıkra hükmü, 12.5.2001 tarih ve 4673 sayılı
Yasa’nın 1. maddesi ile değiştirilmiş ve “Türk Telekom, bu Kanun ve özel
hukuk hükümlerine tabi bir anonim şirkettir. Bu Kanun hükümleri saklı
kalmak üzere, kamu iktisadi teşebbüsleri de dahil, sermayesinin yarısından
fazlası kamuya ait olan kamu kurum, kuruluş ve ortaklıklarına uygulanan mevzuat
Türk Telekom’a uygulanmaz. Sermayesinin yarısından fazlası kamuda kaldığı
sürece, Türkiye Büyük Millet Meclisi denetimine ilişkin 2.4.1987 tarihli ve
3346 sayılı Kanunun 9 uncu maddesi hükümleri uygulanır. 16.7.1965 tarihli
ve 697 sayılı Kanun ile milli güvenlik ve kamu düzeniyle sıkıyönetim ve
seferberlik hallerinde telekomünikasyon hizmetlerinin yürütülmesine ilişkin
özel kanunların hükümleri saklıdır”; Ek 29. maddesinin 3.7.2005 gün ve 5398
sayılı Kanun’un 14. maddesi ile değişik birinci fıkrasında, “Türk Telekom
hisselerinin devri sonucu kamu payının yüzde ellinin altına düşmesi
durumunda; Türk Telekomda ek 22 nci maddenin (a) bendinin bu Kanunla
yürürlükten kaldırılan hükümleri uyarınca belirlenen aslî ve sürekli
görevlerde çalışmakta olanlar ile 22.1.1990 tarihli ve 399 sayılı Kanun
Hükmünde Kararnameye tâbi olarak kadrolu veya sözleşmeli personel
statüsünde çalışanlar ve kapsam dışı personel, kamu görevlerinden yüzseksen
gün aylıksız izinli sayılır…” denilmiştir.
Öte
yandan; 406 sayılı Yasa’nın 4502 sayılı Yasa ile değişik 2. maddesinin (c)
bendinin birinci alt bendinin birinci cümlesinde, “Türk Telekom;
telekomünikasyon şebekeleri üzerinden sunulan ulusal ve uluslararası ses
iletimini ihtiva eden telefon hizmetlerini, 31.12.2003 tarihine kadar bu
Kanun ve görev sözleşmesi çerçevesinde tekel olarak yürütür” denildikten
sonra, anılan (c) bendinin birinci alt bendine 12.5.2001 tarih ve 4673
sayılı Yasa ile eklenen üçüncü cümlede, “Ancak, Türk Telekom’daki kamu payı
%50’nin altına düştüğünde, Türk Telekom’un tüm tekel hakları 31.12.2003
tarihinden önce de olsa ortadan kalkmış olur” denilmiş; 4502 sayılı
Yasa’nın Geçici 3. maddesi ile de Türk Telekomünikasyon A.Ş., 233 sayılı
KHK’nin ekindeki “B-Kamu İktisadi Kuruluşları (KİK)” bölümünde yer alan
kuruluşlar listesinden çıkarılmıştır.
Bu
düzenlemeler birlikte değerlendirildiğinde, telekomünikasyon şebekeleri
üzerinden sunulan ulusal ve uluslararası ses iletimini ihtiva eden telefon
hizmetlerini 31.12.2003 tarihine kadar “tekel” olarak yürütmekle görevli
kılınan ve çoğunluk hisseleri kamuya ait bulunan Türk Telekom’un, tekel
kapsamında kamu hizmeti yürüten, ancak kuruluş yasasındaki son düzenlemeler
ile kendine özgü statüye sahip olan ve sermayesindeki kamu payı %50’nin
altına düşünceye kadar kamu kuruluşu niteliğini taşıyan bir kuruluş olduğu
tartışmasızdır.
Özelleştirme
kapsamında bulunan Türk Telekomünikasyon A.Ş.’deki tamamı Hazineye ait
bulunan hisselerden % 55’i, Bakanlar Kurulu’nun 25.7.2005 tarih ve 2005/9146
sayılı “Türk Telekomünikasyon Anonim Şirketi (Türk Telekom)’nin % 55
Oranındaki Hissesinin Blok Olarak Satışına İlişkin Nihai Devir İşlemlerine
Dair Kararın Yürürlüğe Konulması Hakkında Karar”ı uyarınca, 14.11.2005
tarihli Hisse Satış Sözleşmesi ile (6.550.000.000 USD. bedelle) Ojer
Telekomünikasyon A.Ş.’ne satılmıştır.
Bu
sürece paralel olarak Türk Telekom personelinin durumu incelendiğinde:
Türk
Telekom A.Ş., 4502 sayılı Yasa’nın 29.1.2000 tarih ve 23948 sayılı Resmi
Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe girdiği dikkate alındığında, 29.1.2000
tarihi itibariyle 233 sayılı KHK kapsamı
dışında kalmış ve anılan KHK eki cetvellerden çıkarılmış olması nedeniyle,
Uyuşmazlık Mahkemesi Genel Kurulu’nun
22.1.1996 gün ve E:1995/1, K:1996/1 sayılı ve özelleştirme kapsamında
bulunan kamu iktisadi teşebbüslerinde
sözleşmeli veya kapsam dışı statüde çalışan personelin kurumları ile olan
ilişkilerinden doğan anlaşmazlıkların çözüm yerinin idari yargı olduğu yolundaki
İlke Kararı kapsamı dışında değerlendirilmesi gerekmektedir.
Anılan
4502 sayılı Yasa’nın 13. maddesi ile 406 sayılı Yasa’ya eklenen Ek 22.
maddenin (a) bendinde, “a) Personelin statüsü: Telekomünikasyon
hizmetlerinin gerektirdiği asli ve sürekli görevler telekomünikasyon
alanında sekiz yıl tecrübeye sahip ve en az dört yıllık yüksek öğrenim
görmüş bir genel müdür ile kadro, unvan, derece ve sayıları Yönetim
Kurulunun önerisi ve Bakanlığın teklifi üzerine bu Kanunun yürürlüğe
girdiği tarihten itibaren yüzseksen gün içerisinde Bakanlar Kurulu Kararı
ile belirlenen kadrolarda istihdam edilen personel eliyle yürütülür. Bu
personel hakkında bu Kanunda öngörülen hükümler saklı kalmak üzere 399
sayılı Kanun Hükmünde Kararname hükümleri uygulanır. Bunların dışında kalan
personel iş mevzuatı uyarınca istihdam edilir. İş mevzuatına göre istihdam
edilenlere ilişkin kayıt ve şartlar Yönetim Kurulu tarafından tayin olunur”
hükmüne yer verilmiş; bu bent hükmü, 4673 ve 5189 sayılı Yasalarla yapılan
değişiklikler sonucunda; “a) Personelin statüsü: (Ek ibare:
12.5.2001-4673/6. md.) Türk Telekom daki kamu payı %50’nin altına düşünceye
kadar, Türk Telekom Yönetim Kurulu üyeliklerine atanacaklarda Devlet
memurluğuna atanabilme genel şartlarına sahip olma ve en az dört yıllık yüksek
öğrenim görme şartları aranır. (Mülga ikinci ve üçüncü cümle:
16.6.2004-5189/12 md.) Bunların dışında kalan personel iş mevzuatı uyarınca
istihdam edilir. İş mevzuatına göre istihdam edilenlere ilişkin kayıt ve
şartlar Yönetim Kurulu tarafından tayin olunur” hükmünü almış; aynı
maddenin (b) bendinin ikinci paragrafında da iş mevzuatına tabi olan Türk
Telekom çalışanlarının aylık ücretlerinin kendilerini atamaya yetkili olan
Yönetim Kurulu tarafından tespit olunacağı kurala bağlanmıştır.
406
sayılı Yasa’nın anılan Ek 22. maddesi uyarınca, Türk Telekom A.Ş. Genel
Müdürlüğü’ne ait asli ve sürekli kadrolar belirlenerek 4.4.2000 tarih ve
24010 (Mükerrer) sayılı R.G. de yayımlanan 31.3.2000 tarih ve 2000/331
sayılı Bakanlar Kurulu Kararı ekinde yer alan listede: merkez teşkilatı
için 100 ve taşra teşkilatı için 100 (6 Bölge Müdürü, 12 Bölge Müdür
Yardımcısı ve 82 İl Telekom Müdürü) kadro ihdas edilmiş; öte yandan, aynı
Yasa maddesinin verdiği yetkiye dayanılarak hazırlanan “Türk
Telekomünikasyon A.Ş. Kapsam Dışı Personel Yönetmeliği” adı altındaki
düzenleme, Yönetim Kurulunun 31.8.2000 tarih ve 407 sayılı kararıyla kabul
edilmek suretiyle yürürlüğe konulmuştur.
Kanunla,
Kurumda görev yapan personelden asli ve sürekli görev yapacak olanları
kadro unvanı itibariyle belirlemek konusunda Bakanlar Kurulu'na yetki
verildiği açıktır. Bu yetki 4502 sayılı Kanun’un yürürlüğe girdiği
29.1.2000 tarihi ile 5189 sayılı Kanun’un yürürlüğe girdiği 2.7.2004
tarihleri arasında geçerli olmuştur.
Anayasa’nın
128. maddesinde, “Devletin, kamu iktisadî teşebbüsleri ve diğer kamu
tüzelkişilerinin genel idare esaslarına göre yürütmekle yükümlü oldukları
kamu hizmetlerinin gerektirdiği aslî ve sürekli görevler, memurlar ve diğer
kamu görevlileri eliyle görülür” denilmiştir.
406
sayılı Yasa’nın Ek 29. maddesinin 3.7.2005 tarih ve 5398 sayılı Kanun’la
değişik birinci fıkrasında, “Türk Telekom hisselerinin devri sonucu kamu
payının yüzde ellinin altına düşmesi durumunda; Türk Telekomda ek 22 nci
maddenin (a) bendinin bu Kanunla yürürlükten kaldırılan hükümleri uyarınca
belirlenen asli ve sürekli görevlerde çalışmakta olanlar ile 22.1.1990
tarihli ve 399 sayılı Kanun Hükmünde Kararnameye tabi olarak kadrolu veya
sözleşmeli personel statüsünde çalışanlar ve kapsam dışı personel, kamu
görevlerinden yüzseksen gün aylıksız izinli sayılır. Bu personel belirtilen
süre içinde Türk Telekomda çalışmaya devam eder ve hisse devir tarihinden
nakli için Devlet Personel Başkanlığına bildirildikleri tarihe kadarki
aylık ücret, harcırah, sağlık giderleri, cenaze giderleri ve ölüm yardımı
ile diğer mali ve özlük hakları Türk Telekom tarafından karşılanır…”
denilerek, yasakoyucu tarafından Türk Telekom’da 22.1.1990 tarihli ve 399
sayılı Kanun Hükmünde Kararnameye tabi olarak sözleşmeli personel
statüsünde çalışanlar ile kapsam dışı personel, kamu personeli sayılmıştır.
Olayda,
davalının hisse devir (14.11.2005) tarihinde sözleşmeli personel olarak
görev yapmakta iken, 406 sayılı Yasa'nın Ek-29. maddesi ile 4046 sayılı
Yasa'nın 22. maddesine göre diğer kamu kurum ve kuruluşlarına naklinin
yapılması için adı Devlet Personel Başkanlığına bildirilmesi nedeniyle yeni
görevine başlayan davacı tarafından, 5473 sayılı Yasa uyarınca hak edilen
ek ödemelerin ödenmesi ve maaş ilmühaberinin davacının maaşına eklenmeyen
ödemenin maaş nakil ilmühaberine eklenmesi, maaş nakil ilmühaberinin
yeniden düzenlenmesi istemiyle dava açılmıştır.
2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu’nun “İdari Dava
Türleri ve İdari Yargı Yetkisinin Sınırı” başlıklı 2. maddesinin değişik 1
numaralı bendinde:
“a) (Değişik : 8.6.2000-4577/5 md.) İdari işlemler
hakkında yetki, şekil, sebep, konu ve maksat yönlerinden biri ile hukuka
aykırı olduklarından dolayı iptalleri için menfaatleri ihlal edilenler
tarafından açılan iptal davaları,
b) İdari
eylem ve işlemlerden dolayı kişisel hakları doğrudan muhtel olanlar
tarafından açılan tam yargı davaları,
c)
(Değişik: 18.12.1999-4492/6 md.) Tahkim yolu öngörülen imtiyaz şartlaşma ve
sözleşmelerinden doğan uyuşmazlıklar hariç, kamu hizmetlerinden birinin yürütülmesi
için yapılan her türlü idari sözleşmelerden dolayı taraflar arasında çıkan
uyuşmazlıklara ilişkin davalar” idari dava türleri olarak sayılmış olup;
kural olarak, idari yargıda ancak Devlete ve kamu tüzel kişilerine karşı
açılan davalara bakılabilir.
Buna
göre, iptali istenilen işlemin tesis edildiği ve dava açıldığı tarihte
davalı mevkiinde kamu kuruluşu niteliği taşımayan Türk Telekomünikasyon
A.Ş.'nin olması karşısında, idari yargı yetkisi kapsamında açılmış bir
idari dava bulunduğundan söz etmek olanaksız olduğundan; uyuşmazlığın, özel
hukuk hükümlerine göre görüm ve çözümünde adli yargı yerinin görevli olduğu
sonucuna varılmıştır.
Açıklanan
nedenlerle Ankara 16. İdare Mahkemesi’nin başvurusunun kabulü ile Ankara 12. İş Mahkemesi’nin
27.12.2012 gün ve E:2011/320 K:2012/1104 sayılı görevsizlik kararının
kaldırılması gerekmiştir.
SONUÇ :
Davanın çözümünde ADLİ YARGININ görevli olduğuna, bu nedenle, Ankara 16.
İdare Mahkemesinin BAŞVURUSUNUN KABULÜ ile, Ankara 12. İş Mahkemesi’nin
27.12.2012 gün ve E:2011/320 K:2012/1104 sayılı GÖREVSİZLİK KARARININ
KALDIRILMASINA, 05.05.2014 gününde OY BİRLİĞİ İLE KESİN OLARAK karar
verildi.
—— • ——
Uyuşmazlık Mahkemesi
Başkanlığından:
35-ESAS NO : 2014/574
KARAR NO: 2014/603
KARAR TR : 05.05.2014
(Hukuk Bölümü)
ÖZET :
Türk Telekomünikasyon A.Ş.’de çalışırken 4046 sayılı Yasa’nın 22. maddesi
uyarınca başka kuruma nakledilen davacının, maaş nakil ilmühaberinin iptali
ile, geriye dönük eksik ödemelerin yasal faiziyle birlikte ödenmesi
istemiyle açtığı davanın, ADLİ YARGI YERİNDE çözümlenmesi gerektiği hk.
K A R A R
Davacı : G.S.
Vekili :
Av. S.Ö.
Davalı : Türk Telekom A.Ş.
Vekili :
Av. M.E.
O L A Y : İl Telekom
Müdürlüğünde görev yapmakta iken, 406 sayılı Yasanın Ek-29. maddesi ile
4046 sayılı Yasanın 22. maddesine göre adı Devlet Personel Başkanlığına
bildirilen davacı 26.9.2010 tarihinde kamu kurumu emrine atanmıştır.
Davacı vekili maaş nakil ilmühaberinin iptali ve
düzeltilmesi ile eksik ödemelerden şimdilik 1.000,00 TL’nin yürütülecek yasal
faiziyle birlikte iadesi istemiyle adli yargı yerinde dava açmıştır.
ANKARA 6. İŞ MAHKEMESİ: 12.9.2013 gün ve E:2013/132,
K:2013/904 sayı ile, Uyuşmazlığın 399 sayılı Kanun
Hükmünde Kararnamenin Ek II. cetvelinde yer alan ve özelleştirme sonucu
hissesi devredilen davalı kurumda TİP 2 sözleşmesi ile nakle tabi olarak
çalışan davacının davalının özelleştirmeden önce tabi olduğu ve
özelleştirme ile bazı hükümleri değişen 406 sayılı Kanunun Ek.29.Maddesi
kapsamındaki düzenleme ve sözleşmedeki hüküm nedeni ile 375 sayılı KHK.’un
Ek 3 maddesi ve 399 sayılı KHK.’un Ek II.cetvelinde yer alan kurumlarda
çalışan sözleşmeli personele yapılan artışlardan yararlanıp
yararlanmayacağı, nakledilirken bu artışların yer aldığı ücreti gösteren
nakil maaş ilmühaberinin buna göre düzenlenmesi gerekip gerekmediği
noktasında toplandığı, görülen davada HMK’nun 114/1-b maddesi gereğince
yargı yolunun caiz olmadığı ve davaya idare mahkemelerince bakılması
gerektiği gerekçesiyle davanın usulden reddine karar vermiş, bu karar kesinleşmiştir.
Davacı vekili bu kez aynı
istemle idari yargı yerinde dava açmıştır.
İZMİR 2. İDARE MAHKEMESİ: 25.3.2014 gün ve E:2014/429
sayı ile, 406 sayılı Kanunun değişik 1. maddesinin 9. fıkrasında “Türk
Telekomun, bu kanun ve özel kanun hükümlerine tabi bir anonim şirketi
olduğu, bu kanun hükümleri saklı kalmak üzere kamu iktisadi teşebbüsleri de
dahil, sermayesinin yarısından fazlası kamuya ait olan kamu kurum, kuruluş
ve ortaklıklarına uygulanan mevzuat Türk Telekom’a uygulanmaz” hükmüne yer
verilerek Türk Telekom’a özgü farklı bir statü oluşturduğu, aynı Kanunun
4673 sayılı Yasayla değişik Ek 22. maddesinde de Türk Telekomdaki kamu payı
%50’nin altına düşünceye kadar, Türk Telekom Yönetim Kurulu üyeliklerine
atanacaklarda Devlet memurluğuna atanabilme genel şartlarına sahip olma ve
en az dört yıllık yüksek öğrenim görme şartlarının aranacağı, bunların
dışında kalan personelin iş mevzuatı uyarınca istihdam edileceği ve iş
mevzuatına göre istihdam edilenlere ilişkin kayıt ve şartların Yönetim
Kurulu tarafından tayin olunacağının hükme bağlandığı, ayrıca, Türk
Telekomünikasyon A.Ş.’nin özelleştirme kapsamında iken %55 oranındaki
hissesinin blok olarak satışı suretiyle özelleştirilmesi için 01.07.2005
tarihinde yapılan ihale sonucunda 2005/9146 sayılı Bakanlar Kurulu Kararı
doğrultusunda şirketin %55 oranındaki hissesi satılarak 14.11.2005
tarihinde Oger firmasına devredildiği, şirketin kamusal niteliğinin ortadan
kalktığı buna göre, iptali istenilen işlemin tesis edildiği ve davanın
açıldığı tarihte davalı mevkiinde kamu kuruluşu niteliği taşımayan Türk
Telekomünikasyon A.Ş.’nin olması karşısında, idari yargı yetkisi kapsamında
açılmış bir idari dava bulunduğundan söz etmek olanaksız olduğundan;
uyuşmazlığın, özel hukuk hükümlerine göre görüm ve çözümünde adli yargı
yerinin görevli olduğu gerekçesiyle davanın adli yargının görev alanına
girdiği sonucuna varıldığından, 2247 sayılı Uyuşmazlık Mahkemesinin Kuruluş
ve İşleyişi Hakkında Kanunun 19. maddesi uyarınca görevli yargı yerinin
belirlenmesi için dosyanın Uyuşmazlık Mahkemesi’ne gönderilmesine, dosya
incelemesinin Uyuşmazlık Mahkemesince karar verilinceye kadar
ertelenmesine, karar vermiştir.
İNCELEME VE GEREKÇE:
Uyuşmazlık Mahkemesi Hukuk Bölümü’nün, Serdar
ÖZGÜLDÜR’ün Başkanlığında, Üyeler: Eyüp Sabri BAYDAR, Ali ÇOLAK, Sıddık
YILDIZ, Nurdane TOPUZ, Ayhan AKARSU ve Mehmet AKBULUT‘un katılımlarıyla
yapılan 05.05.2014 günlü toplantısında:
l-İLK İNCELEME: Dosya üzerinde 2247 sayılı Yasa’nın 27.
maddesi uyarınca yapılan incelemeye göre; İdare Mahkemesince, 2247 sayılı
Yasa’nın 19. maddesine göre başvuruda bulunulmuş olduğu, idari yargı
dosyasının Mahkemece, ekinde adli yargı dosyası ile birlikte Uyuşmazlık
Mahkemesi’ne gönderildiği ve usule ilişkin herhangi bir noksanlık
bulunmadığı anlaşıldığından görev uyuşmazlığının esasının incelenmesine oy
birliği ile karar verildi.
II-ESASIN İNCELENMESİ: Raportör-Hakim Gülşen AKAR
PEHLİVAN’ın, davanın çözümünde adli yargının görevli olduğu yolundaki
raporu ile dosyadaki belgeler okunduktan; ilgili Başsavcılarca görevlendirilen
Yargıtay Cumhuriyet Savcısı Mehmet BAYHAN ile Danıştay Savcısı Mehmet Ali
GÜMÜŞ davada adli yargının görevli olduğu yolundaki sözlü açıklamaları da
dinlendikten sonra GEREĞİ GÖRÜŞÜLÜP DÜŞÜNÜLDÜ:
Dava,
davalı şirkette görev yapmakta iken, 406 sayılı Yasa'nın Ek-29. maddesi ile
4046 sayılı Yasa'nın 22. maddesine göre adı Devlet Personel Başkanlığına
bildirilen, sonrasında Kamu Kurumu emrine atanan davacı tarafından; maaş
nakil ilmühaberinin iptali ile, geriye dönük eksik ödemelerin yasal
faiziyle birlikte ödenmesine karar verilmesi istemiyle açılmıştır.
1953 tarih ve 6145 sayılı Yasa ile, Türkiye
Cumhuriyeti Posta, Telgraf ve Telefon İşletmesi kurulmuş; 1924 tarih ve 406
sayılı Telgraf ve Telefon Kanunu’nun 10.6.1994 tarih ve 4000 sayılı
Yasa’yla değiştirilen 1. maddesi ile, posta ve telgraf tesis ve işletmesine
ilişkin hizmetler, Posta İşletmesi Genel Müdürlüğü’nce (P.İ),
telekomünikasyon hizmetleri ise, “Türk Telekomünikasyon Anonim Şirketi
(Şirket)” tarafından yürütülecek şekilde yeniden yapılandırılmıştır.
27.1.2000 tarih ve 4502 sayılı Yasa’nın 1. maddesi
ile, 406 sayılı Yasa’nın 1. maddesine eklenen dokuzuncu fıkrada, “Türk
Telekom, bu Kanun ve özel hukuk hükümlerine tabi bir anonim şirkettir. Kamu
İktisadi Teşebbüslerinin kuruluş, teşkilât ve faaliyetleri ile ilgili
mevzuat Türk Telekom’a uygulanmaz. Sadece, Türkiye Büyük Millet Meclisi
denetimine ilişkin 2.4.1987 tarihli ve 3346 sayılı Kanunun 9 uncu maddesi
hükümleri uygulanır” denilmiş; anılan fıkra hükmü, 12.5.2001 tarih ve 4673
sayılı Yasa’nın 1. maddesi ile değiştirilmiş ve “Türk Telekom, bu Kanun ve
özel hukuk hükümlerine tabi bir anonim şirkettir. Bu Kanun hükümleri saklı
kalmak üzere, kamu iktisadi teşebbüsleri de dahil, sermayesinin yarısından
fazlası kamuya ait olan kamu kurum, kuruluş ve ortaklıklarına uygulanan mevzuat
Türk Telekom’a uygulanmaz. Sermayesinin yarısından fazlası kamuda kaldığı
sürece, Türkiye Büyük Millet Meclisi denetimine ilişkin 2.4.1987 tarihli ve
3346 sayılı Kanunun 9 uncu maddesi hükümleri uygulanır. 16.7.1965 tarihli ve
697 sayılı Kanun ile milli güvenlik ve kamu düzeniyle sıkıyönetim ve
seferberlik hallerinde telekomünikasyon hizmetlerinin yürütülmesine ilişkin
özel kanunların hükümleri saklıdır”; Ek 29. maddesinin 3.7.2005 gün ve 5398
sayılı Kanun’un 14. maddesi ile değişik birinci fıkrasında, “Türk Telekom
hisselerinin devri sonucu kamu payının yüzde ellinin altına düşmesi
durumunda; Türk Telekomda ek 22 nci maddenin (a) bendinin bu Kanunla
yürürlükten kaldırılan hükümleri uyarınca belirlenen aslî ve sürekli görevlerde
çalışmakta olanlar ile 22.1.1990 tarihli ve 399 sayılı Kanun Hükmünde
Kararnameye tâbi olarak kadrolu veya sözleşmeli personel statüsünde
çalışanlar ve kapsam dışı personel, kamu görevlerinden yüzseksen gün
aylıksız izinli sayılır…” denilmiştir.
Öte yandan;
406 sayılı Yasa’nın 4502 sayılı Yasa ile değişik 2. maddesinin (c) bendinin
birinci alt bendinin birinci cümlesinde, “Türk Telekom; telekomünikasyon
şebekeleri üzerinden sunulan ulusal ve uluslararası ses iletimini ihtiva
eden telefon hizmetlerini, 31.12.2003 tarihine kadar bu Kanun ve görev
sözleşmesi çerçevesinde tekel olarak yürütür” denildikten sonra, anılan (c)
bendinin birinci alt bendine 12.5.2001 tarih ve 4673 sayılı Yasa ile
eklenen üçüncü cümlede, “Ancak, Türk Telekom’daki kamu payı %50’nin altına
düştüğünde, Türk Telekom’un tüm tekel hakları 31.12.2003 tarihinden önce de
olsa ortadan kalkmış olur” denilmiş; 4502 sayılı Yasa’nın Geçici 3. maddesi
ile de Türk Telekomünikasyon A.Ş., 233 sayılı KHK’nin ekindeki “B-Kamu
İktisadi Kuruluşları (KİK)” bölümünde yer alan kuruluşlar listesinden
çıkarılmıştır.
Bu
düzenlemeler birlikte değerlendirildiğinde, telekomünikasyon şebekeleri
üzerinden sunulan ulusal ve uluslararası ses iletimini ihtiva eden telefon
hizmetlerini 31.12.2003 tarihine kadar “tekel” olarak yürütmekle görevli
kılınan ve çoğunluk hisseleri kamuya ait bulunan Türk Telekom’un, tekel
kapsamında kamu hizmeti yürüten, ancak kuruluş yasasındaki son düzenlemeler
ile kendine özgü statüye sahip olan ve sermayesindeki kamu payı %50’nin
altına düşünceye kadar kamu kuruluşu niteliğini taşıyan bir kuruluş olduğu
tartışmasızdır.
Özelleştirme
kapsamında bulunan Türk Telekomünikasyon A.Ş.’deki tamamı Hazineye ait
bulunan hisselerden % 55’i, Bakanlar Kurulu’nun 25.7.2005 tarih ve
2005/9146 sayılı “Türk Telekomünikasyon Anonim Şirketi (Türk Telekom)’nin %
55 Oranındaki Hissesinin Blok Olarak Satışına İlişkin Nihai Devir
İşlemlerine Dair Kararın Yürürlüğe Konulması Hakkında Karar”ı uyarınca,
14.11.2005 tarihli Hisse Satış Sözleşmesi ile (6.550.000.000 USD. bedelle)
Ojer Telekomünikasyon A.Ş.’ne satılmıştır.
Bu
sürece paralel olarak Türk Telekom personelinin durumu incelendiğinde:
Türk
Telekom A.Ş., 4502 sayılı Yasa’nın 29.1.2000 tarih ve 23948 sayılı Resmi Gazete’de
yayımlanarak yürürlüğe girdiği dikkate alındığında, 29.1.2000 tarihi
itibariyle 233 sayılı KHK kapsamı
dışında kalmış ve anılan KHK eki cetvellerden çıkarılmış olması nedeniyle,
Uyuşmazlık Mahkemesi Genel Kurulu’nun
22.1.1996 gün ve E:1995/1, K:1996/1 sayılı ve özelleştirme
kapsamında bulunan kamu iktisadi teşebbüslerinde
sözleşmeli veya kapsam dışı statüde çalışan personelin kurumları ile olan
ilişkilerinden doğan anlaşmazlıkların çözüm yerinin idari yargı olduğu yolundaki
İlke Kararı kapsamı dışında değerlendirilmesi gerekmektedir.
Anılan
4502 sayılı Yasa’nın 13. maddesi ile 406 sayılı Yasa’ya eklenen Ek 22.
maddenin (a) bendinde, “a) Personelin statüsü: Telekomünikasyon
hizmetlerinin gerektirdiği asli ve sürekli görevler telekomünikasyon alanında
sekiz yıl tecrübeye sahip ve en az dört yıllık yüksek öğrenim görmüş bir
genel müdür ile kadro, unvan, derece ve sayıları Yönetim Kurulunun önerisi
ve Bakanlığın teklifi üzerine bu Kanunun yürürlüğe girdiği tarihten
itibaren yüzseksen gün içerisinde Bakanlar Kurulu Kararı ile belirlenen
kadrolarda istihdam edilen personel eliyle yürütülür. Bu personel hakkında
bu Kanunda öngörülen hükümler saklı kalmak üzere 399 sayılı Kanun Hükmünde
Kararname hükümleri uygulanır. Bunların dışında kalan personel iş mevzuatı
uyarınca istihdam edilir. İş mevzuatına göre istihdam edilenlere ilişkin
kayıt ve şartlar Yönetim Kurulu tarafından tayin olunur” hükmüne yer
verilmiş; bu bent hükmü, 4673 ve 5189 sayılı Yasalarla yapılan
değişiklikler sonucunda; “a) Personelin statüsü: (Ek ibare:
12.5.2001-4673/6. md.) Türk Telekomdaki kamu payı %50’nin altına düşünceye
kadar, Türk Telekom Yönetim Kurulu üyeliklerine atanacaklarda Devlet
memurluğuna atanabilme genel şartlarına sahip olma ve en az dört yıllık
yüksek öğrenim görme şartları aranır. (Mülga ikinci ve üçüncü cümle:
16.6.2004-5189/12 md.) Bunların dışında kalan personel iş mevzuatı uyarınca
istihdam edilir. İş mevzuatına göre istihdam edilenlere ilişkin kayıt ve
şartlar Yönetim Kurulu tarafından tayin olunur” hükmünü almış; aynı
maddenin (b) bendinin ikinci paragrafında da iş mevzuatına tabi olan Türk
Telekom çalışanlarının aylık ücretlerinin kendilerini atamaya yetkili olan
Yönetim Kurulu tarafından tespit olunacağı kurala bağlanmıştır.
406
sayılı Yasa’nın anılan Ek 22. maddesi uyarınca, Türk Telekom A.Ş. Genel
Müdürlüğü’ne ait asli ve sürekli kadrolar belirlenerek 4.4.2000 tarih ve
24010 (Mükerrer) sayılı R.G. de yayımlanan 31.3.2000 tarih ve 2000/331
sayılı Bakanlar Kurulu Kararı ekinde yer alan listede: merkez teşkilatı
için 100 ve taşra teşkilatı için 100 (6 Bölge Müdürü, 12 Bölge Müdür
Yardımcısı ve 82 İl Telekom Müdürü) kadro ihdas edilmiş; öte yandan, aynı
Yasa maddesinin verdiği yetkiye dayanılarak hazırlanan “Türk
Telekomünikasyon A.Ş. Kapsam Dışı Personel Yönetmeliği” adı altındaki
düzenleme, Yönetim Kurulunun 31.8.2000 tarih ve 407 sayılı kararıyla kabul
edilmek suretiyle yürürlüğe konulmuştur.
Kanunla,
Kurumda görev yapan personelden asli ve sürekli görev yapacak olanları
kadro unvanı itibariyle belirlemek konusunda Bakanlar Kurulu'na yetki
verildiği açıktır. Bu yetki 4502 sayılı Kanun’un yürürlüğe girdiği
29.1.2000 tarihi ile 5189 sayılı Kanun’un yürürlüğe girdiği 2.7.2004
tarihleri arasında geçerli olmuştur.
Anayasa’nın
128. maddesinde, “Devletin, kamu iktisadî teşebbüsleri ve diğer kamu
tüzelkişilerinin genel idare esaslarına göre yürütmekle yükümlü oldukları
kamu hizmetlerinin gerektirdiği aslî ve sürekli görevler, memurlar ve diğer
kamu görevlileri eliyle görülür” denilmiştir.
406
sayılı Yasa’nın Ek 29. maddesinin 3.7.2005 tarih ve 5398 sayılı Kanun’la
değişik birinci fıkrasında, “Türk Telekom hisselerinin devri sonucu kamu
payının yüzde ellinin altına düşmesi durumunda; Türk Telekomda ek 22 nci
maddenin (a) bendinin bu Kanunla yürürlükten kaldırılan hükümleri uyarınca
belirlenen asli ve sürekli görevlerde çalışmakta olanlar ile 22.1.1990
tarihli ve 399 sayılı Kanun Hükmünde Kararnameye tabi olarak kadrolu veya
sözleşmeli personel statüsünde çalışanlar ve kapsam dışı personel, kamu
görevlerinden yüzseksen gün aylıksız izinli sayılır. Bu personel belirtilen
süre içinde Türk Telekomda çalışmaya devam eder ve hisse devir tarihinden
nakli için Devlet Personel Başkanlığına bildirildikleri tarihe kadarki
aylık ücret, harcırah, sağlık giderleri, cenaze giderleri ve ölüm yardımı
ile diğer mali ve özlük hakları Türk Telekom tarafından karşılanır…”
denilerek, yasakoyucu tarafından Türk Telekom’da 22.1.1990 tarihli ve 399
sayılı Kanun Hükmünde Kararnameye tabi olarak sözleşmeli personel
statüsünde çalışanlar ile kapsam dışı personel, kamu personeli sayılmıştır.
Olayda, davalının hisse devir (14.11.2005)
tarihinde çalışmakta iken 406 sayılı Yasa'nın Ek-29. maddesi ile 4046
sayılı Yasa'nın 22. maddesine göre adı Devlet Personel Başkanlığına
bildirilen ve sonrasında kamu kurumu emrine atanan davacı tarafından; maaş
nakil ilmühaberinin düzeltilmesi istemiyle dava açılmıştır.
2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu’nun “İdari Dava
Türleri ve İdari Yargı Yetkisinin Sınırı” başlıklı 2. maddesinin değişik 1
numaralı bendinde:
“a) (Değişik : 8.6.2000-4577/5 md.) İdari işlemler
hakkında yetki, şekil, sebep, konu ve maksat yönlerinden biri ile hukuka
aykırı olduklarından dolayı iptalleri için menfaatleri ihlal edilenler
tarafından açılan iptal davaları,
b) İdari
eylem ve işlemlerden dolayı kişisel hakları doğrudan muhtel olanlar
tarafından açılan tam yargı davaları,
c)
(Değişik: 18.12.1999-4492/6 md.) Tahkim yolu öngörülen imtiyaz şartlaşma ve
sözleşmelerinden doğan uyuşmazlıklar hariç, kamu hizmetlerinden birinin
yürütülmesi için yapılan her türlü idari sözleşmelerden dolayı taraflar
arasında çıkan uyuşmazlıklara ilişkin davalar” idari dava türleri olarak
sayılmış olup; kural olarak, idari yargıda ancak Devlete ve kamu tüzel
kişilerine karşı açılan davalara bakılabilir.
Buna
göre, iptal istemi tarihinde davalı mevkiinde kamu kuruluşu niteliği
taşımayan Türk Telekomünikasyon A.Ş.'nin olması karşısında, idari yargı
yetkisi kapsamında açılmış bir idari dava bulunduğundan sözetmek olanaksız
olduğundan; uyuşmazlığın, özel hukuk hükümlerine göre görüm ve çözümünde
adli yargı yerinin görevli olduğu sonucuna varılmıştır.
Belirtilen nedenlerle İzmir 2. İdare Mahkemesinin
başvurusunun kabulü ile Ankara 6. İş Mahkemesinin görevsizlik kararının
kaldırılması gerekmiştir.
SONUÇ : Davanın görüm ve çözümünde ADLİ YARGININ görevli
olduğuna, bu nedenle İzmir 2. İdare Mahkemesinin başvurusunun kabulü ile
Ankara 6. İş Mahkemesi’nin 12.9.2013 gün ve E:2013/132, K:2013/904 sayılı
GÖREVSİZLİK KARARININ KALDIRILMASINA, 05.05.2014 gününde OY BİRLİĞİ İLE
KESİN OLARAK karar verildi.
—— • ——
Uyuşmazlık Mahkemesi
Başkanlığından:
36-ESAS NO : 2014/578
KARAR NO: 2014/607
KARAR TR : 05.05.2014
(Hukuk Bölümü)
ÖZET : 2918 sayılı Karayolları Trafik Kanunu’nun 48/5. maddesi
uyarınca verilen idari para cezasına karşı yapılan itirazın, sürücü belgesi
geri alma tutanağı hakkında ayrıca dava açılmış olsa dahi, aynı Kanun’un
112. maddesinde yapılan değişiklik nedeniyle ADLİ YARGI YERİNDE
çözümlenmesi gerektiği hk.
K A R A R
Davacı : M.B.
Davalı : İstanbul Valiliği (Trafik Denetleme Şube
Müdürlüğü)
O L A
Y : İstanbul Valiliği Emniyet
Müdürlüğü Trafik Denetleme Şube Müdürlü-ğünce 5.1.2013 gün ve GT-071347
seri-sıra sayı ile davacı hakkında alkollü araç kullanmaktan trafik suç
tutanağı düzenlenerek davacıya 2918 sayılı Karayolları Trafik Kanunu’nun
48/5. maddesi uyarınca 700,00 TL. idari para cezası verilmiş, aynı birim
tarafından aynı gün ve 197123 sayı ile sürücü belgesi geri alma tutanağı
düzenlenmiştir.
Davacı, idari para cezasının iptali istemiyle idari
yargı yerinde dava açmıştır.
İSTANBUL 8. İDARE MAHKEMESİ: 27.3.2013 gün ve
E:2013/656, K:2013/600 sayı ile; 2918 sayılı Kanun’un 112. maddesinde,
sürücü belgelerinin geçici olarak geri alınması hariç olmak üzere bu
Kanundaki suçlarla ilgili davalara Trafik Mahkemelerinde, bunların
bulunmadığı yerlerde ise yetki verilen Sulh Ceza Mahkemelerinde
bakılacağının düzenlenmesi karşısında, davanın çözümünün adli yargı yerine
ait olduğu gerekçesiyle davanın görev yönünden reddine karar vermiş,
verilen karar itiraz edilmeden kesinleşmiştir.
Davacı,
bu kez, aynı istemle adli yargı
yerine itirazda bulunmuştur.
İSTANBUL A. 7. SULH CEZA MAHKEMESİ; 30.1.2014 gün ve D.İş:2013/534,
K:2013/534 sayı ile; idari para cezası yanında davacının ehliyetinin de
geri alınması kararı verildiği ve bu konuda da dava açıldığı belirtilerek,
5326 sayılı Kabahatler Kanunu’nun 27/8. maddesine göre idari para cezası
yanında idari yargının görev alanına giren kararın da verilmiş olması ve
dava konusu edildiği nedeniyle davanın çözümünün idari yargı yerine ait
olduğu gerekçesiyle görevsizlik kararı ile dosyanın görev uyuşmazlığının
çözümlenmesi için Uyuşmazlık Mahkemesine gönderilmesine de karar vermiş,
verilen karar itiraz edilmeden kesinleşmiştir.
İNCELEME VE GEREKÇE:
Uyuşmazlık Mahkemesi Hukuk Bölümü’nün, Serdar
ÖZGÜLDÜR’ün Başkanlığında, Üyeler: Eyüp Sabri BAYDAR, Ali ÇOLAK, Sıddık
YILDIZ, Nurdane TOPUZ, Ayhan AKARSU ve Mehmet AKBULUT’un katılımlarıyla
yapılan 5.5.2014 günlü toplantısında:
l-İLK İNCELEME: Dosya üzerinde 2247 sayılı Yasa’nın
27. maddesi uyarınca yapılan incelemeye göre;
Uyuşmazlık Mahkemesi Genel Kurulunun 11.7.1988 günlü,
E:1988/1, K:1988/1 sayılı İlke Kararında, “2247 sayılı Uyuşmazlık
Mahkemesinin Kuruluş ve İşleyişi Hakkında Kanunun bütünüyle incelenip
değerlendirilmesinden, bu Kanunun uygulanması yönünden 2 nci maddesinin
ikinci fıkrasında yer alan, ‘ceza uyuşmazlıkları’ ibaresinden, savcının ya
da şahsi davacının talebi ile başlayan yargılaması sonunda sanığın
mahkumiyetine ya da beraatine hükmedilebilecek davalarda, askeri ve adli
ceza mahkemeleri arasında çıkan görev ve hüküm uyuşmazlıklarının
anlaşılması, bunun dışında kalan tüm görev uyuşmazlıklarının ‘hukuk
uyuşmazlığı’ sayılması gerektiği sonucuna varılmaktadır. Uygulanması idari
organlara bırakılan cezalar, adli nitelikte olmadığından, bunlar hakkında
yapılan itirazlar ya da açılan davalar ‘ceza davası’ olarak
nitelendirilemezler. İdari niteliklerinden dolayı bu davalara ilişkin görev
ve hüküm uyuşmazlıklarının Uyuşmazlık Mahkemesinin Hukuk Bölümünde
incelenip çözümlenmesi gerektiği…” açıkça belirtilmiştir. Bu durum göz
önüne alındığında, olay bölümünde yazılı başvuru konusu görev
uyuşmazlığının Hukuk Bölümünde incelenmesi gerektiği kuşkusuzdur.
Olay
kısmında belirtildiği üzere idari para cezasının iptali istemiyle açılan
dava yönünden tarafları, konusu ve sebebi aynı olan davada; idari yargı
yerince adli yargı yerinin görevli olduğu gerekçesiyle verilmiş ve
kesinleşmiş bir görevsizlik kararı bulunmakta olup, bunun üzerine kendine
gelen davayı inceleyen adli yargı yerinin sahip olduğu seçenekler ile
verdiği karar bakımından bir değerlendirme yapılması gerekmektedir.
1- 2247
sayılı Yasanın 14. maddesinde yer alan, “Olumsuz görev uyuşmazlığının
bulunduğunun ileri sürülebilmesi için adli, idari veya askeri yargı
mercilerinden en az ikisinin tarafları konusu ve sebebi aynı olan davada
kendilerini görevsiz görmeleri ve bu yolda verdikleri kararların kesin veya
kesinleşmiş olması gerekir.
Bu
uyuşmazlığın giderilmesi istemi, ancak davanın taraflarınca ve ceza
davalarında ise ayrıca ilgili makamlarca ileri sürülebilir.” hükmüne göre,
idare mahkemesinin kesinleşmiş görevsizlik kararı üzerine adli yargı
yerince de görevsizlik kararı verilmesi ve bu kararın kesinleşmesi halinde,
olumsuz görev uyuşmazlığı doğmuş olacak; hukuk alanında doğmuş bulunan bu
uyuşmazlığın giderilmesi istemi ise, ancak davanın taraflarınca ileri sürülebilecektir.
2- 2247
sayılı Yasanın 19. maddesindeki “Adli, idari, askeri yargı mercilerinden
birisinin kesin veya kesinleşmiş görevsizlik kararı üzerine kendine gelen
bir davayı incelemeye başlayan veya incelemekte olan bir yargı mercii
davada görevsizlik kararı veren merciin görevli olduğu kanısına varırsa,
gerekçeli bir karar ile görevli merciin belirtilmesi için Uyuşmazlık
Mahkemesine başvurur ve elindeki işin incelenmesini Uyuşmazlık Mahkemesinin
karar vermesine değin erteler ” hükmüne göre ise, adli yargı yeri, davaya
bakma görevinin daha önce görevsizlik kararı veren idari yargı yerine ait
olduğunu belirten gerekçeli bir karar ile doğrudan Uyuşmazlık Mahkemesine
başvurma olanağına sahiptir. Şu kadar ki, başvuru kararının, görev
konusunda Uyuşmazlık Mahkemesince karar verilmesine değin işin
incelenmesinin ertelenmesi hususunu da ihtiva etmesi gerekir.
Yasakoyucu,
14. maddeye göre hukuk alanında olumsuz görev uyuşmazlığı doğması halinde
her iki yargı merciince işten el çekilmiş olduğundan başvurma iradesini
davanın taraflarına bırakmış iken, bu yönteme nazaran daha kısa zamanda
çözüme ulaşılmasını amaçladığı 19. madde ile, daha önce görevsizlik kararı
veren yargı merciinden sonra davayı inceleyen yargı merciine, işten el
çekmeden doğrudan Uyuşmazlık Mahkemesine başvurma olanağını tanımıştır.
Olayda,
adli yargı yerince, görevsizlik kararı verilmekle birlikte, bununla
yetinilmemiş, görevli merciin belirtilmesi için dava dosyasının re’sen
Uyuşmazlık Mahkemesine gönderilmesine de karar verilmiştir.
Bu haliyle, her ne kadar 2247 sayılı Yasada öngörülen
yönteme uymamakta ise de, davanın taraflarınca başvuruda bulunulmadığı
gözetilerek, Sulh Ceza Mahkemesince re’sen yapılan başvurunun 2247 sayılı
Yasanın 19. maddesi kapsamında olduğunun kabulü ile Uyuşmazlık Mahkemesinin
önüne gelmiş bulunan görev uyuşmazlığının çözüme kavuşturulması, gerek dava
ekonomisine gerek Uyuşmazlık Mahkemesinin kuruluş amacına uygun olacağından
görev uyuşmazlığının esasının incelenmesine oy birliği ile karar verildi.
II-ESASIN İNCELENMESİ: Raportör-Hakim Gülten Fatma
BÜYÜKEREN’in, davanın çözümünde adli yargının görevli olduğu yolundaki
raporu ile dosyadaki belgeler okunduktan; ilgili Başsavcılarca
görevlendirilen Yargıtay Cumhuriyet Savcısı Mehmet BAYHAN ile Danıştay
Savcısı Mehmet Ali GÜMÜŞ’ün adli yargının görevli olduğu yolundaki sözlü
açıklamaları da dinlendikten sonra GEREĞİ GÖRÜŞÜLÜP DÜŞÜNÜLDÜ:
Dava, 2918 sayılı Yasa’nın 48/5. maddesi uyarınca
verilen para cezasının kaldırılması istemiyle açılmıştır.
13.10.1983 tarih ve 2918 sayılı Karayolları Trafik
Kanunu’nun 48. maddesinin beşinci fıkrasında(Değişik: 8/1/2003 - 4785/3 md), “Yönetmelik ile belirtilen
miktarların üzerinde alkollü araç kullandığı tespit edilen sürücülerin,
suçun işlendiği tarihten itibaren geriye doğru beş yıl içinde; birinci
defasında sürücü belgeleri altı ay süreyle geri alınır ve haklarında 265
300 000 lira para cezası uygulanır. İkinci defasında sürücü belgeleri iki
yıl süreyle geri alınır ve haklarında 332 600 000 lira para cezası
uygulanır ve bu sürücüler Sağlık Bakanlığınca, esas ve usulleri Sağlık ve
İçişleri Bakanlıklarınca çıkarılacak yönetmelikte gösterilen sürücü
davranışlarını geliştirme eğitimine tabi tutulurlar, eğitimi başarıyla
tamamlayanların belgeleri süresi sonunda iade edilir. Üç veya üçten fazlasında
ise, sürücü belgeleri beş yıl süreyle geri alınır ve altı aydan aşağı
olmamak üzere hafif hapis cezası ile birlikte 532 600 000 lira hafif para
cezası uygulanır. Ayrıca, psiko-teknik değerlendirme ve psikiyatri uzmanı
muayenesine tabi tutulurlar. Bu değerlendirme ve muayene sonrasında uygun
görülenlere, geri alma süresi sonunda sürücü belgeleri iade edilir.
Psiko-teknik değerlendirme ve psikiyatri uzmanı muayenesinin yapılmasına
dair esas ve usuller yönetmelikte gösterilir” denilmekte iken, maddenin beşinci
fıkrası,“Yapılan tespit sonucunda 0.50 promilin üzerinde alkollü olarak
araç kullandığı tespit edilen sürücüler hakkında,fiili bir suç oluştursa
bile,700 Türk Lirası idari para cezası verilir ve sürücü belgesi altı ay
süreyle geri alınır.Hususi otomobil dışındaki araçları alkollü olarak
kullanan sürücüler bakımından promil alt sınırı 0.21 olarak
uygulanır.Alkollü olarak araç kullanma nedeniyle sürücü belgesi geri alınan
kişiye,son ihlalin gerçekleştiği tarihten itibaren geriye doğru beş yıl
içinde;ikinci defasında 877 Türk Lirası idari para cezası verilir ve sürücü
belgeleri iki yıl süreyle,üç veya üçten fazlasında ise,1.407 Türk Lirası
idari para cezası verilir ve sürücü belgeleri her seferinde beşer yıl
süreyle geri alınır.Sürücü belgelerinin herhangi bir nedenle geçici olarak
geri alınmış olması halinde belirtilen süreler,geçici alma süresinin
bitiminde başlar ”şeklinde 24.5.2013 tarihli 6487 sayılı Kanun’un
19.maddesiyle yeniden düzenlenmiş, maddeye aynı Kanunla;
“Sürücü belgelerinin geçici geri alma işlemleri bu
Kanunun 6 ncı maddesinde sayılan görevliler tarafından yapılır ” denilmek
suretiyle onikinci fıkra eklenmiştir.
Anılan Kanun’un, “Trafik zabıtasının görev ve yetki
sınırı ile genel zabıtanın trafik hizmetlerini yürütmeye ilişkin yetkisi”
başlığı altında düzenlenen 6. maddesinde ise, “Trafik zabıtası ve genel
zabıtanın görev ve yetki sınırı;
a)Trafik
zabıtası:
Trafik
zabıtası görevi sırasında karşılaştığı acil ve zorunlu hallerde genel
zabıta görevi yapmakla da yetkilidir.
Mülki
idare amirlerince, emniyet ve asayiş bakımından zorunlu görülen haller
dışında, trafik zabıtasına genel zabıta görevi verilemez, araç, gereç ve
özel teçhizatı trafik hizmetleri dışında kullanılamaz.
b)Genel
Zabıta:
Trafik
zabıtasının bulunmadığı veya yeterli olmadığı yerlerde polis; polisin ve
trafik teşkilatının görev alanı dışında kalan yerlerde de jandarma, trafik
eğitimi almış subay, astsubay ve uzman jandarmalar eliyle yönetmelikte
belirtilen esas ve usullere uygun olarak trafiği düzenlemeye ve trafik
suçlarına el koymaya görevli ve yetkilidir” denilmektedir.
Uyuşmazlık Mahkemesi, 2918 sayılı Yasa’nın 116.
maddesi kapsamında araç tescil plakasına göre düzenlenenler dışında trafik
zabıtasınca uygulanan idari para cezalarına karşı açılan davaları; bu uygulamanın
idari ceza kapsamında bulunması; Yasada idari cezalarla ilgili davalarda
görevli yargı yerini açıkça belli eden bir hükme yer verilmemesi; 12.7.2013
tarih ve 6495 sayılı Kanun’un 20.maddesi ile yapılan değişiklikten önceki
hali ile, bu Yasada gösterilen adli cezalara hükmetmekle görevli mahkemeye
işaret eden 112. maddeye de herhangi bir atıfta bulunulmamış olması
karşısında ve göreve ilişkin genel ilkelere göre idari yargının görev
alanında görmüştür.
1.6.2005 tarihinde 5326 sayılı Kabahatler Kanunu’nun
yürürlüğe girmesi üzerine Uyuşmazlık Mahkemesi Hukuk Bölümü’nce, sözü
edilen Kanun’un diğer kanunlarda düzenlenen idari yaptırımlar ile bunlara
karşı yapılacak itirazlara ilişkin görev hükümleri üzerindeki etkisinin
incelenmesi sonucunda: diğer kanunlarda düzenlenen idari yaptırımın,
dayanağı olan yasanın amacı dikkate alınarak; Kabahatler Kanunu’nun 1., 2.,
16. ve 19. maddelerinde belirtilen koşulları taşıması, 27. maddenin (1)
numaralı bendinde belirtilen idari yaptırımlardan olması halinde, idari
para cezaları ve mülkiyetin kamuya geçirilmesine ilişkin olanlarına karşı
1.6.2005 tarihinden sonra yapılacak itirazlarda sulh ceza mahkemelerinin
genel görevli kılındığına ve bu nedenle doğan görev uyuşmazlıklarında adli
yargı yerinin görevli bulunduğuna karar verilmiştir.
Daha
sonra, 30.3.2005 tarihli ve 5326 sayılı Kabahatler Kanununun 3 üncü
maddesini değiştiren 6.12.2006 günlü, 5560 sayılı Yasa’nın 31. maddesinde,
“(1) Bu Kanunun;
a) İdari yaptırım kararlarına karşı kanun yoluna
ilişkin hükümleri, diğer kanunlarda aksine hüküm bulunmaması halinde,
b) Diğer genel hükümleri, idarî para cezası veya
mülkiyetin kamuya geçirilmesi yaptırımını gerektiren bütün fiiller
hakkında,
uygulanır.” denilmiştir.
Aynı Kanunun 27. maddesine, 5560 sayılı Kanun ile eklenen sekizinci fıkrada
ise; idari yaptırım kararının verildiği
işlem kapsamında aynı kişi ile ilgili olarak idari yargının görev alanına
giren kararların da verilmiş olması halinde; idari yaptırım kararına
ilişkin hukuka aykırılık iddialarının, bu işlemin iptali talebiyle birlikte idari yargı merciinde
görüleceği kurala bağlanmış, bu maddenin
gerekçesinde de bu hükümle, Kabahatler Kanunu'ndaki düzenlemelerin ortaya çıkardığı bağlantı sorununa çözüm
getirilmesinin amaçlandığı ifade edilmiştir.
19.12.2006 tarihinde yürürlüğe giren bu düzenlemeye
göre, Kabahatler Kanunu’nun; idari yaptırım kararlarına karşı kanun yoluna
ilişkin hükümlerinin, diğer kanunlarda aksine hüküm bulunmaması halinde
uygulanacağı; diğer kanunlarda görevli mahkemenin gösterilmesi durumunda
ise uygulanmayacağı ancak;
idari yaptırım kararının
verildiği işlem kapsamında aynı kişi ile ilgili olarak idari yargının görev
alanına giren kararların da verilmiş olması halinde; idari yaptırım
kararına ilişkin hukuka aykırılık iddialarının, bu işlemin iptali talebiyle
birlikte idari yargı merciinde görüleceği anlaşılmaktadır.
2918 sayılı Kanun’un Adli Kovuşturma ve Cezaların
Uygulanması başlıklı Dokuzuncu Kısım’a dahil “Bu Kanundaki suçlarla ilgili
davalara bakacak mahkemeler ve yetkileri ” başlığı altında düzenlenen 112.
maddesinin ilk paragrafında; sürücü belgelerinin geçici olarak geri
alınması hariç olmak üzere bu Kanundaki hafif para cezasını veya bu
kanundaki hafif hapis cezasını, belgelerin geri alınması ve iptali veya
işyerlerinin kapatılması cezasını gerektiren suçlarla ilgili davalara
trafik mahkemelerinde, bunların bulunmadığı yerlerde yetki verilen sulh
ceza mahkemelerinde bakılacağı ifade edilmiş; böylelikle sürücü
belgelerinin geçici olarak geri alınmasına ilişkin uygulamalar, trafik ve
sulh ceza mahkemelerinin görevi dışında tutulmuş iken;12.7.1013 tarihli
6495 sayılı Kanun’un 20.maddesiyle yapılan değişiklik ile, maddenin
başlığı, “Sürücü belgelerinin geri alınmasında ve iptalinde yetki”;
şeklinde, madde ise, “Bu Kanunun 6 ncı maddesinde sayılan görevlilerin ve
trafik tescil kuruluşlarının yetkilendirildiği haller hariç olmak üzere,
sürücü belgelerinin geri alınmasına ve iptaline sulh ceza mahkemeleri karar
verir.
Bu
Kanunun 51 inci maddesinin ihlali ve 118 inci maddesinin ikinci ve üçüncü fıkralarında
yazılı “100 ceza puanını doldurmak” eylemi nedeniyle sürücü belgelerinin
geri alınmasına yine bu Kanunun 6 ncı maddesinde sayılan görevliler
yetkilidir.
Sürücü
belgelerinin geçici olarak geri alınması veya iptaline dair verilen
kesinleşmiş mahkeme kararı örnekleri, sürücülerin sicillerine işlenmek
üzere mahkemelerce ilgili trafik birimlerine gönderilir.
Bu
Kanuna göre görülen davalar, diğer kanunlara göre görülen davalarla
birleştiri-lemez.
……. ”
denilerek yeniden düzenlenmiştir.
5326
sayılı Kabahatler Kanunu’nun “Saklı tutulan hükümler” başlığını taşıyan 19.
maddesinde ise, “(1) Diğer kanunlarda kabahat karşılığında öngörülen
belirli bir süre için;
a) Bir
meslek ve sanatın yerine getirilmemesi,
b)
İşyerinin kapatılması,
c)
Ruhsat veya ehliyetin geri alınması,
d) Kara, deniz veya hava nakil aracının trafikten veya seyrüseferden alıkonulması,
gibi
yaptırımlara ilişkin hükümler, ilgili kanunlarda bu Kanun hükümlerine uygun
değişiklik yapılıncaya kadar saklıdır” denilmiştir.
Sürücü belgelerinin geçici olarak geri alınmasına
ilişkin karar, 2918 sayılı Kanun’un 12.7.2013 tarih ve 6495 sayılı Kanun’un
20.maddesi ile yapılan değişiklikten önceki 112. maddesi ve 5326 sayılı
Kanun uyarınca incelendiğinde, 2918 sayılı Kanun’un, bu Kanun’daki suçlarla
ilgili davalara bakacak mahkemeler ve yetkilerinin düzenlendiği 112.
maddesi uyarınca, sürücü belgelerinin geçici olarak geri alınmasına ilişkin
davaların sulh ceza mahkemelerinin görevine dahil edilmediği ve 5326 sayılı
Kanun’un 19. maddesinde, diğer kanunlarda kabahat karşılığında öngörülen
belirli bir süre için ehliyetin geri alınmasına ilişkin hükümlerin geçici
istisnalar içinde sayıldığı dikkate alındığında; sürücü belgelerinin geçici
olarak geri alınmasına ilişkin davalara bakma görevinin idare mahkemesine
ait olduğu kuş-kusuzdur.
Uyuşmazlık Mahkemesi Hukuk Bölümü’nce, idari para
cezası yönünden oluşan olumsuz görev uyuşmazlıklarının çözümünde, idari para cezasına konu işlem kapsamında aynı kişi ile ilgili olarak idari
yargının görev alanına giren kararın da verilmiş olması ve dosya
içeriğinden bu kararın idari yargı yerinde dava konusu edildiğinin
anlaşılması halinde; idari para cezasına ilişkin
kararın hukuka aykırılığı iddiasının da, idari yargı yerinde görüleceği
sonucuna varılarak, idari yargı yerince verilen görevsizlik kararlarının
kaldırılmasına karar verilmiştir.
Somut
olayda, adli yargı yerince idari
para cezasına konu işlem
kapsamında aynı kişi ile ilgili olarak düzenlenen sürücü belgesi
geri alma tutanağının da dava konusu
edildiği bu nedenle davanın çözümünün idari yargı yerine ait olduğu ileri sürülmüş ise de, dava dilekçesinin
incelenmesinden, davacının sadece idari para cezasına karşı dava açmış
olduğu anlaşılmış olup, aksi takdirde dahi; 5326 sayılı Kabahatler
Kanunu’nun “Saklı tutulan hükümler” başlığını taşıyan 19. maddesinde,
“diğer kanunlarda kabahat karşılığında öngörülen belirli bir süre için, …..
ehliyetin geri alınması, …….gibi yaptırımlara ilişkin hükümler, ilgili
kanunlarda bu Kanun hükümlerine uygun değişiklik yapılıncaya kadar
saklıdır” denilerek, ilgili kanununda, bu Kanun hükümlerine uygun
değişiklik yapılıncaya kadar saklı tutulan, başka bir deyişle, belirtilen
istisnalar içinde sayılan yaptırımlardan biri olan “ehliyetin geri alınması”na
ilişkin hükmün, 12.7.2013 tarih ve 6495 sayılı Kanun’un 20.maddesiyle, 2918
sayılı Karayolları Trafik Kanunu’nun 112. maddesinde yapılan değişiklik ile
yukarıda belirtilen şekilde yeniden düzenlendiği ve bu karara karşı kanun
yoluna ilişkin bir düzenlemeye yer verilmediği gözetildiğinde, oluşacak
olan olumsuz görev uyuşmazlığının çözümünde, sürücü belgesi geri alma
tutanağının iptali istemiyle açılan davanın da adli yargı yerinde
görüleceği açıktır.
Görev
kuralları kamu düzenine ilişkin olduğundan, görev konusunda taraflar için
bir müktesep hak doğmayacağı; bu nedenle, yeni bir yasayla kabul edilen
görev kurallarının, geçmişe de etkili olacağı, bilinen bir genel hukuk
ilkesidir.
Davanın
açıldığı andaki kurallara göre görevli olan mahkeme, yeni bir yasa ile
görevsiz hale gelmiş ise, (davanın açıldığı anda görevli olan ve fakat yeni
yasaya göre görevsiz hale gelen) mahkemenin görevsizlik kararı vermesi
gerekeceği; ancak, yeni yasadaki görev kuralının, değişikliğin yürürlüğe
girmesinden sonra açılacak davalarda uygulanacağına dair intikal
hükümlerinin varlığı halinde, mahkemece görevsizlik kararı verilemeyeceği
açıktır.
Diğer
taraftan, dava görevsiz mahkemede açılmış, bu sırada yapılan bir kanun
değişikliği ile görevsiz mahkeme o dava için görevli hale gelmiş ise,
mahkeme, artık görevsizlik kararı veremeyip (yeni kanuna göre görevli hale
geldiği için) davaya bakmaya devam etmesi gerekir.
İncelenen
uyuşmazlıkta, öngörülen trafik para cezasının 5326 sayılı Kanun’un 16.
maddesinde belirtilen idari yaptırım türlerinden biri olduğu, 2918 sayılı
Karayolları Trafik Kanunu’nda son olarak 12.7.2013 gün ve 6495 sayılı
Kanun’la değişiklik yapıldığı, bu haliyle de idari para cezasına karşı
kanun yoluna ilişkin bir düzenlemeye yer verilmediği anlaşıl-mıştır. Bu
durumda, Kabahatler Kanunu’nun 5560 sayılı Kanun’la değişik 3. maddesinde
belirtildiği üzere, idari yaptırım kararlarına karşı kanun yoluna ilişkin
hükümlerinin, diğer kanunlarda aksine hüküm bulunmaması halinde
uygulanacağı nedeniyle, görevli mahkemenin belirlenmesinde 5326 sayılı
Kanun hükümleri dikkate alınacağından, idari para cezasına karşı açılan
davanın görüm ve çözümünde, anılan Kanunun 27. maddesinin (1) numaralı
bendi uyarınca adli yargı yerinin görevli olduğu sonucuna varılmıştır.
Açıklanan
nedenlerle, İstanbul A. 7. Sulh Ceza Mahkemesi’nin 19.madde kapsamında
görülen başvurusunun reddi ile, aynı Mahkemece verilen görevsizlik
kararının kaldırılması gerekmiştir.
SONU Ç : Davanın çözümünde ADLİ YARGININ görevli
olduğuna, bu nedenle İstanbul A. 7. Sulh Ceza Mahkemesinin 19. madde
kapsamında görülen BAŞVURUSUNUN REDDİ ile, aynı Mahkemenin 30.1.2014 gün ve
D.İş:2013/534, K:2013/534 sayılı GÖREVSİZLİK
KARARININ
KALDIRILMASINA, 5.5.2014 gününde OYBİRLİĞİ İLE KESİN OLARAK karar verildi.
—— • ——
Uyuşmazlık Mahkemesi
Başkanlığından:
37-ESAS NO : 2014/579
KARAR NO: 2014/608
KARAR TR : 05.05.2014
(Hukuk Bölümü)
ÖZET :
Davalı Şirkette çalışırken Kurumun özelleştirilmesi nedeniyle başka kuruma
nakledilen davacının, maaş nakil bildiriminin ilgili mevzuata uygun
düzenlenmemesi nedeniyle uğradığı parasal kaybın giderilmesi istemiyle
açtığı davanın, ADLİ YARGI YERİNDE çözümlenmesi gerektiği hk.
K A R A R
Davacı : O.B.
Vekili :
Av. B.Y.
Davalı : Türk Telekomünikasyon A.Ş.
Vekili :
Av. C.S.
O L A Y : Davalı Şirkette
görev yapmakta iken, 406 sayılı Yasanın Ek-29. maddesi ile 4046 sayılı
Yasanın 22. maddesine göre adı Devlet Personel Başkanlığına bildirilen
davacı 28.4.2009 tarihinde Çevre ve Orman Bakanlığı, Orman Genel Müdürlüğü,
Trabzon Bölge Müdürlüğü emrine atanmıştır.
Davacı vekili, davalı kurumdan geçiş yapan müvekkilinin
maaş nakil ilmühaberinin 4046 sayılı yasanın 22. Maddesi ve 406 sayılı
yasanın Ek 29. Maddesine uygun düzenlenmemesi nedeniyle yeniden tespiti ile
maaşına esas net ücretine söz konusu tespit doğrultusunda zamların
eklenerek davalı kurumda çalıştığı 5.5.2009 tarihine kadar hak ettiği,
ancak kendisine ödenmeyen, yıllar itibari ile değişen ek ödeme ve denge
tazminatlarının ve buna bağlı olarak değişen maaş tutarına uygulanan
ikramiye tutarları farkının fazlaya ilişkin tüm hakları saklı kaydıyla
şimdilik 700,00 TL alacağın ödenmesi gereken tarihlerden itibaren işleyecek
en yüksek banka mevduat faizi ilavesi ile birlikte ödenmesi istemiyle
7.9.2011 tarihinde adli yargı yerinde dava açmıştır.
ANKARA
16.İŞ MAHKEMESİ: 7.5.2013 gün ve E:2011/913, K:2013/310 sayı ile, taraflar
arasındaki uyuşmazlığın; 399 sayılı Kanun Hükmünde Kararnamenin Ek II.
cetvelinde yer alan ve özelleştirme sonucu hissesi devredilen davalı
Kurumda Tip 2 sözleşmesi ile nakle tabi olarak çalışan davacının, davalının
özelleştirmeden önce tabi olduğu ve özelleştirme ile bazı hükümleri değişen
406 sayılı kanunun EK 29. maddesi kapsamındaki düzenleme ve sözleşmedeki
hüküm nedeni ile 375.sayılı Kanun Hükmünde Kararname'nin Ek 3 maddesi ve
399 sayılı Kanun Hükmünde Kararname'nin Ek II. cetvelinde yer alan
kurumlarda çalışan sözleşmeli personele yapılan artışlardan yararlanıp
yararlanamayacağı, nakledilirken, bu artışların yer aldığı ücreti gösteren
nakil maaş ilmühaberinin buna göre düzenlenmesi gerekip gerekmediği
noktasından kaynaklanmakta olduğu; Danıştay İdari Dava Dairelerinin
07.04.2011 gün ve 2011/55-205 sayılı kararlarında belirtildiği ve Yargıtay
9. Hukuk Dairesi'nce de benimsenen gerekçelere göre, özelleştirmeden önce statü
hukuku hükümlerine tabi davacı niteliğindeki personelin özelleştirme
sonrasında belirli bir süreliğine davalı ile Özel Hukuk hükümlerine tabi
olarak iş sözleşmesi kapsamında çalıştırılmakta, nakledildikten sonra
nakledildiklerinde tekrar statü hukukuna girmekte olduğu; davacının iş
sözleşmesi ile çalıştığı dönemde davalı şirkete davacının ücreti konusunda
artış oranının kamudaki memur maaş artış oranında olacağı yönünde
yükümlülük getirildiği, 406 sayılı yasa hükümleri uyarınca, davalı şirkete
hak sahibi personeli, Devlet Personel Başkanlığı'na bildirmesi, bildirimle
beraber personelin nakledileceği kamu kurumunda yararlanacağı parasal
haklara esas olmak üzere memur maaş nakil ilmühaberi düzenlenmesi,
personelin ilişiğinin kesilmesi gibi işlemlerin yaptırılmasının birer idari
işlem niteliğinde olduğu; idari işlemlerle ilgili uyuşmazlıkların ise İdari
Yargı yerinde çözümlenmesinin gerektiğinden bahisle; yargı yolunun caiz
olmaması nedeniyle, davanın usulden reddine karar vermiş; bu karar Yargıtay
22. Hukuk Dairesinin 8.7.2013 tarih, E/K: 2013/18927-16921 sayılı ilamı ile
onanmış ve anılan karar kesinleşmiştir.
Davacı vekili bu kez, müvekkilinin maaş
nakil ilmühaberinin 4046 sayılı yasanın 22. Maddesi ve 406 sayılı yasanın
Ek 29. Maddesine uygun düzenlenmemesi nedeniyle maaş nakil bildiriminin
iptal edilerek yeniden tespiti ile iş mahkemesi yargılamasındaki bilirkişi
incelemesi çerçevesinde maaşına esas net ücretine söz konusu tespit doğrultusunda
zamların eklenerek kendisine ödenmeyen, yıllar itibari ile değişen ek ödeme
ve denge tazminatlarının ve buna bağlı olarak değişen maaş tutarına
uygulanan ikramiye tutarları farkının fazlaya ilişkin tüm hakları saklı
kalmak kaydıyla ödenmesi gereken tarihlerden itibaren işleyecek faizi
ilavesi ile birlikte ödenmesi istemiyle idari yargı yerinde dava açmıştır.
ANKARA
11.İDARE MAHKEMESİ: 27.3.2014 gün ve E:2014/89 sayı ile, özelleştirme
kapsamında bulunan Türk Telekomünikasyon A.Ş.’deki tamamı Hâzineye ait
bulunan hisselerden % 55’inin, Bakanlar Kurulunun 25.7.2005 tarih ve
2005/9146 sayılı “Türk Telekomünikasyon Anonim Şirketi (Türk Telekom)’nin %
55 Oranındaki Hissesinin Blok Olarak Satışına İlişkin Nihai Devir
İşlemlerine Dair Kararın Yürürlüğe Konulması Hakkında Karar’ı uyarınca,
14.11.2005 tarihli Hisse Satış Sözleşmesi ile Ojer Telekomünikasyon A.Ş.’ne
satıldığı; 406 sayılı Yasanın ek 29.maddesinin 3.7.2005 tarih ve 5398
sayılı Kanunla değişik birinci fıkrasında, “Türk Telekom hisselerinin devri
sonucu kamu payının yüzde ellinin altına düşmesi durumunda; Türk Telekomda
ek 22.maddenin (a) bendinin bu Kanunla yürürlükten kaldırılan hükümleri
uyarınca belirlenen asli ve sürekli görevlerde çalışmakta olanlar ile
22.1.1990 tarihli ve 300 sayılı Kanun Hükmünde Kararnameye tabi olarak
kadrolu veya sözleşmeli personel statüsünde çalışanlar ve kapsam dışı
personel, kamu görevlerinden yüzseksen gün aylıksız izinli sayılır. Bu
personel belirtilen süre içinde Türk Telekomda çalışmaya devam eder ve
hisse devir tarihinden nakil için Devlet Personel Başkanlığına
bildirildikleri tarihe kadarki aylık ücret, harcırah, sağlık giderleri,
cenaze giderleri ve ölüm yardımı ile diğer mali ve özlük hakları Türk
Telekom tarafından karşılanır...” denilerek, yasa koyucu tarafından Türk
Telekom’da 22.1.1990 tarihli ve 399 sayılı Kanun Hükmünde Kararnameye tabi
olarak sözleşmeli personel statüsünde çalışanlar ile kapsam dışı personelin
kamu personeli sayıldığı; bu durumda, davalının özel hukuk tüzel kişisi
olması karşısında, uyuşmazlığın görüm ve çözümünün adli yargının görevinde
bulunduğu; Uyuşmazlık Mahkemesinin benzer bir olaya ilişkin 05.07.2010
tarih ve E:2010/56, 2010/157 sayılı ve 08.04.2013 tarih ve E:2013/82,
K2013/502 sayılı kararlarında da, uyuşmazlığın görüm ve çözüm yerinin adli
yargı olduğu yönünde karar verilmiş olduğu gerekçesiyle; uyuşmazlığın görüm
ve çözümünün adli yargı merciilerinin görev alanına girdiği sonucuna
varıldığından, 2247 sayılı Uyuşmazlık Mahkemesi'nin Kuruluş ve işleyişi
Hakkında Kanunun 15. ve 19. maddeleri uyarınca görevli yargı yerinin
belirlenmesi için ilk görevsizlik kararını veren Ankara 16. İş Mahkemesinin
2011/913 esasına kayıtlı dava dosyası ile birlikte dosyanın Uyuşmazlık
Mahkemesine gönderilmesine ve dosya incelemesinin bu konuda Uyuşmazlık
Mahkemesince karar verilinceye kadar ertelenmesine karar vermiştir.
İNCELEME VE GEREKÇE : Uyuşmazlık Mahkemesi
Hukuk Bölümü’nün, Serdar ÖZGÜLDÜR’ün Başkanlığında, Üyeler: Eyüp Sabri
BAYDAR, Ali ÇOLAK, Sıddık YILDIZ, Nurdane TOPUZ, Ayhan AKARSU ve Mehmet
AKBULUT’un katılımlarıyla yapılan 5.5.2014 günlü toplantısında;
l-İLK
İNCELEME: Dosya üzerinde 2247 sayılı Yasa’nın 27. maddesi uyarınca yapılan
incelemeye göre; İdare Mahkemesince, 2247 sayılı Yasa’nın 19. maddesine
göre başvuruda bulunulmuş olduğu, idari yargı dosyasının Mahkemece, ekinde
adli yargı dosyası ile birlikte Uyuşmazlık Mahkemesi’ne gönderildiği ve
usule ilişkin herhangi bir noksanlık bulunmadığı anlaşıldığından görev
uyuşmazlığının esasının incelenmesine oybirliği ile karar verildi.
II-ESASIN İNCELENMESİ: Raportör-Hakim Taşkın ÇELİK’in,
davanın çözümünde adli yargının görevli olduğu yolundaki raporu ile
dosyadaki belgeler okunduktan; ilgili Başsavcılarca görevlendirilen
Yargıtay Cumhuriyet Savcısı Mehmet BAYHAN ile Danıştay Savcısı Mehmet Ali
GÜMÜŞ’ün davada adli yargının görevli olduğu yolundaki sözlü açıklamaları
da dinlendikten sonra GEREĞİ GÖRÜŞÜLÜP DÜŞÜNÜLDÜ:
Dava,
davalı şirkette görev yapmakta iken, 406 sayılı Yasa'nın Ek-29. maddesi ile
4046 sayılı Yasa'nın 22. maddesine göre adı Devlet Personel Başkanlığına
bildirilen, sonrasında Kamu Kurumu emrine atanan davacı tarafından; maaş
nakil bildiriminin ilgili mevzuata uygun düzenlenmemesi nedeniyle iptali ve
bu yüzden yeni kurumunda eksik ödenen ek ödeme ve denge tazminatları ile
ikramiye tutarları farkının faiziyle birlikte tazmini istemiyle açılmıştır.
1953
tarih ve 6145 sayılı Yasa ile, Türkiye Cumhuriyeti Posta, Telgraf ve
Telefon İşletmesi kurulmuş; 1924 tarih ve 406 sayılı Telgraf ve Telefon
Kanunu’nun 10.6.1994 tarih ve 4000 sayılı Yasa’yla değiştirilen 1. maddesi
ile, posta ve telgraf tesis ve işletmesine ilişkin hizmetler, Posta
İşletmesi Genel Müdürlüğü’nce (P.İ), telekomünikasyon hizmetleri ise, “Türk
Telekomünikasyon Anonim Şirketi (Şirket)” tarafından yürütülecek şekilde
yeniden yapılandırılmıştır.
27.1.2000 tarih ve 4502 sayılı Yasa’nın 1. maddesi
ile, 406 sayılı Yasa’nın 1. maddesine eklenen dokuzuncu fıkrada, “Türk
Telekom, bu Kanun ve özel hukuk hükümlerine tabi bir anonim şirkettir. Kamu
İktisadi Teşebbüslerinin kuruluş, teşkilât ve faaliyetleri ile ilgili
mevzuat Türk Telekom’a uygulanmaz. Sadece, Türkiye Büyük Millet Meclisi
denetimine ilişkin 2.4.1987 tarihli ve 3346 sayılı Kanunun 9 uncu maddesi
hükümleri uygulanır” denilmiş; anılan fıkra hükmü, 12.5.2001 tarih ve 4673
sayılı Yasa’nın 1. maddesi ile değiştirilmiş ve “Türk Telekom, bu Kanun ve
özel hukuk hükümlerine tabi bir anonim şirkettir. Bu Kanun hükümleri saklı
kalmak üzere, kamu iktisadi teşebbüsleri de dahil, sermayesinin yarısından
fazlası kamuya ait olan kamu kurum, kuruluş ve ortaklıklarına uygulanan mevzuat
Türk Telekom’a uygulanmaz. Sermayesinin yarısından fazlası kamuda kaldığı
sürece, Türkiye Büyük Millet Meclisi denetimine ilişkin 2.4.1987 tarihli ve
3346 sayılı Kanunun 9 uncu maddesi hükümleri uygulanır. 16.7.1965 tarihli
ve 697 sayılı Kanun ile milli güvenlik ve kamu düzeniyle sıkıyönetim ve
seferberlik hallerinde telekomünikasyon hizmetlerinin yürütülmesine ilişkin
özel kanunların hükümleri saklıdır”; Ek 29. maddesinin 3.7.2005 gün ve 5398
sayılı Kanun’un 14. maddesi ile değişik birinci fıkrasında, “Türk Telekom
hisselerinin devri sonucu kamu payının yüzde ellinin altına düşmesi
durumunda; Türk Telekomda ek 22 nci maddenin (a) bendinin bu Kanunla
yürürlükten kaldırılan hükümleri uyarınca belirlenen aslî ve sürekli
görevlerde çalışmakta olanlar ile 22.1.1990 tarihli ve 399 sayılı Kanun
Hükmünde Kararnameye tâbi olarak kadrolu veya sözleşmeli personel
statüsünde çalışanlar ve kapsam dışı personel, kamu görevlerinden yüzseksen
gün aylıksız izinli sayılır…” denilmiştir.
Öte
yandan; 406 sayılı Yasa’nın 4502 sayılı Yasa ile değişik 2. maddesinin (c)
bendinin birinci alt bendinin birinci cümlesinde, “Türk Telekom;
telekomünikasyon şebekeleri üzerinden sunulan ulusal ve uluslararası ses
iletimini ihtiva eden telefon hizmetlerini, 31.12.2003 tarihine kadar bu
Kanun ve görev sözleşmesi çerçevesinde tekel olarak yürütür” denildikten
sonra, anılan (c) bendinin birinci alt bendine 12.5.2001 tarih ve 4673
sayılı Yasa ile eklenen üçüncü cümlede, “Ancak, Türk Telekom’daki kamu payı
%50’nin altına düştüğünde, Türk Telekom’un tüm tekel hakları 31.12.2003
tarihinden önce de olsa ortadan kalkmış olur” denilmiş; 4502 sayılı
Yasa’nın Geçici 3. maddesi ile de Türk Telekomünikasyon A.Ş., 233 sayılı
KHK’nin ekindeki “B-Kamu İktisadi Kuruluşları (KİK)” bölümünde yer alan
kuruluşlar listesinden çıkarılmıştır.
Bu
düzenlemeler birlikte değerlendirildiğinde, telekomünikasyon şebekeleri
üzerinden sunulan ulusal ve uluslararası ses iletimini ihtiva eden telefon
hizmetlerini 31.12.2003 tarihine kadar “tekel” olarak yürütmekle görevli
kılınan ve çoğunluk hisseleri kamuya ait bulunan Türk Telekom’un, tekel
kapsamında kamu hizmeti yürüten, ancak kuruluş yasasındaki son düzenlemeler
ile kendine özgü statüye sahip olan ve sermayesindeki kamu payı %50’nin
altına düşünceye kadar kamu kuruluşu niteliğini taşıyan bir kuruluş olduğu
tartışmasızdır.
Özelleştirme
kapsamında bulunan Türk Telekomünikasyon A.Ş.’deki tamamı Hazineye ait
bulunan hisselerden % 55’i, Bakanlar Kurulu’nun 25.7.2005 tarih ve
2005/9146 sayılı “Türk Telekomünikasyon Anonim Şirketi (Türk Telekom)’nin %
55 Oranındaki Hissesinin Blok Olarak Satışına İlişkin Nihai Devir
İşlemlerine Dair Kararın Yürürlüğe Konulması Hakkında Karar”ı uyarınca,
14.11.2005 tarihli Hisse Satış Sözleşmesi ile (6.550.000.000 USD. bedelle)
Ojer Telekomünikasyon A.Ş.’ne satılmıştır.
Bu
sürece paralel olarak Türk Telekom personelinin durumu incelendiğinde:
Türk
Telekom A.Ş., 4502 sayılı Yasa’nın 29.1.2000 tarih ve 23948 sayılı Resmi
Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe girdiği dikkate alındığında, 29.1.2000
tarihi itibariyle 233 sayılı KHK kapsamı
dışında kalmış ve anılan KHK eki cetvellerden çıkarılmış olması nedeniyle,
Uyuşmazlık Mahkemesi Genel Kurulu’nun
22.1.1996 gün ve E:1995/1, K:1996/1 sayılı ve özelleştirme
kapsamında bulunan kamu iktisadi teşebbüslerinde
sözleşmeli veya kapsam dışı statüde çalışan personelin kurumları ile olan
ilişkilerinden doğan anlaşmazlıkların çözüm yerinin idari yargı olduğu yolundaki
İlke Kararı kapsamı dışında değerlendirilmesi gerekmektedir.
Anılan
4502 sayılı Yasa’nın 13. maddesi ile 406 sayılı Yasa’ya eklenen Ek 22.
maddenin (a) bendinde, “a) Personelin statüsü: Telekomünikasyon
hizmetlerinin gerektirdiği asli ve sürekli görevler telekomünikasyon
alanında sekiz yıl tecrübeye sahip ve en az dört yıllık yüksek öğrenim
görmüş bir genel müdür ile kadro, unvan, derece ve sayıları Yönetim
Kurulunun önerisi ve Bakanlığın teklifi üzerine bu Kanunun yürürlüğe
girdiği tarihten itibaren yüzseksen gün içerisinde Bakanlar Kurulu Kararı
ile belirlenen kadrolarda istihdam edilen personel eliyle yürütülür. Bu
personel hakkında bu Kanunda öngörülen hükümler saklı kalmak üzere 399
sayılı Kanun Hükmünde Kararname hükümleri uygulanır. Bunların dışında kalan
personel iş mevzuatı uyarınca istihdam edilir. İş mevzuatına göre istihdam
edilenlere ilişkin kayıt ve şartlar Yönetim Kurulu tarafından tayin olunur”
hükmüne yer verilmiş; bu bent hükmü, 4673 ve 5189 sayılı Yasalarla yapılan
değişiklikler sonucunda; “a) Personelin statüsü: (Ek ibare:
12.5.2001-4673/6. md.) Türk Telekomdaki kamu payı %50’nin altına düşünceye
kadar, Türk Telekom Yönetim Kurulu üyeliklerine atanacaklarda Devlet
memurluğuna atanabilme genel şartlarına sahip olma ve en az dört yıllık
yüksek öğrenim görme şartları aranır. (Mülga ikinci ve üçüncü cümle:
16.6.2004-5189/12 md.) Bunların dışında kalan personel iş mevzuatı uyarınca
istihdam edilir. İş mevzuatına göre istihdam edilenlere ilişkin kayıt ve
şartlar Yönetim Kurulu tarafından tayin olunur” hükmünü almış; aynı
maddenin (b) bendinin ikinci paragrafında da iş mevzuatına tabi olan Türk
Telekom çalışanlarının aylık ücretlerinin kendilerini atamaya yetkili olan
Yönetim Kurulu tarafından tespit olunacağı kurala bağlanmıştır.
406
sayılı Yasa’nın anılan Ek 22. maddesi uyarınca, Türk Telekom A.Ş. Genel
Müdürlüğü’ne ait asli ve sürekli kadrolar belirlenerek 4.4.2000 tarih ve
24010 (Mükerrer) sayılı R.G. de yayımlanan 31.3.2000 tarih ve 2000/331
sayılı Bakanlar Kurulu Kararı ekinde yer alan listede: merkez teşkilatı
için 100 ve taşra teşkilatı için 100 (6 Bölge Müdürü, 12 Bölge Müdür
Yardımcısı ve 82 İl Telekom Müdürü) kadro ihdas edilmiş; öte yandan, aynı
Yasa maddesinin verdiği yetkiye dayanılarak hazırlanan “Türk
Telekomünikasyon A.Ş. Kapsam Dışı Personel Yönetmeliği” adı altındaki
düzenleme, Yönetim Kurulunun 31.8.2000 tarih ve 407 sayılı kararıyla kabul
edilmek suretiyle yürürlüğe konulmuştur.
Kanunla,
Kurumda görev yapan personelden asli ve sürekli görev yapacak olanları
kadro unvanı itibariyle belirlemek konusunda Bakanlar Kurulu'na yetki
verildiği açıktır. Bu yetki 4502 sayılı Kanun’un yürürlüğe girdiği
29.1.2000 tarihi ile 5189 sayılı Kanun’un yürürlüğe girdiği 2.7.2004
tarihleri arasında geçerli olmuştur.
Anayasa’nın
128. maddesinde, “Devletin, kamu iktisadî teşebbüsleri ve diğer kamu
tüzelkişilerinin genel idare esaslarına göre yürütmekle yükümlü oldukları
kamu hizmetlerinin gerektirdiği aslî ve sürekli görevler, memurlar ve diğer
kamu görevlileri eliyle görülür” denilmiştir.
406
sayılı Yasa’nın Ek 29. maddesinin 3.7.2005 tarih ve 5398 sayılı Kanun’la
değişik birinci fıkrasında, “Türk Telekom hisselerinin devri sonucu kamu
payının yüzde ellinin altına düşmesi durumunda; Türk Telekomda ek 22 nci
maddenin (a) bendinin bu Kanunla yürürlükten kaldırılan hükümleri uyarınca
belirlenen asli ve sürekli görevlerde çalışmakta olanlar ile 22.1.1990
tarihli ve 399 sayılı Kanun Hükmünde Kararnameye tabi olarak kadrolu veya
sözleşmeli personel statüsünde çalışanlar ve kapsam dışı personel, kamu
görevlerinden yüzseksen gün aylıksız izinli sayılır. Bu personel belirtilen
süre içinde Türk Telekomda çalışmaya devam eder ve hisse devir tarihinden
nakli için Devlet Personel Başkanlığına bildirildikleri tarihe kadarki
aylık ücret, harcırah, sağlık giderleri, cenaze giderleri ve ölüm yardımı
ile diğer mali ve özlük hakları Türk Telekom tarafından karşılanır…”
denilerek, yasakoyucu tarafından Türk Telekom’da 22.1.1990 tarihli ve 399
sayılı Kanun Hükmünde Kararnameye tabi olarak sözleşmeli personel
statüsünde çalışanlar ile kapsam dışı personel, kamu personeli sayılmıştır.
Olayda, davalının hisse devir (14.11.2005)
tarihinde davalı kuruluşta çalışmakta iken 406 sayılı Yasa'nın Ek-29.
maddesi ile 4046 sayılı Yasa'nın 22. maddesine göre adı Devlet Personel
Başkanlığına bildirilen ve sonrasında kamu kurumu emrine atanan davacının
vekili tarafından; müvekkilinin maaş nakil bildiriminin ilgili mevzuata
uygun düzenlenmemesi nedeniyle iptali ve bu yüzden yeni kurumunda eksik
ödenen ek ödeme ve denge tazminatları ile ikramiye tutarları farkının
faiziyle birlikte tazmini istemiyle 7.9.2011 tarihinde dava açılmıştır.
2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu’nun “İdari Dava
Türleri ve İdari Yargı Yetkisinin Sınırı” başlıklı 2. maddesinin değişik 1
numaralı bendinde:
“a) (Değişik : 8.6.2000-4577/5 md.) İdari işlemler
hakkında yetki, şekil, sebep, konu ve maksat yönlerinden biri ile hukuka
aykırı olduklarından dolayı iptalleri için menfaatleri ihlal edilenler
tarafından açılan iptal davaları,
b) İdari
eylem ve işlemlerden dolayı kişisel hakları doğrudan muhtel olanlar
tarafından açılan tam yargı davaları,
c)
(Değişik: 18.12.1999-4492/6 md.) Tahkim yolu öngörülen imtiyaz şartlaşma ve
sözleşmelerinden doğan uyuşmazlıklar hariç, kamu hizmetlerinden birinin
yürütülmesi için yapılan her türlü idari sözleşmelerden dolayı taraflar
arasında çıkan uyuşmazlıklara ilişkin davalar” idari dava türleri olarak
sayılmış olup; kural olarak, idari yargıda ancak Devlete ve kamu tüzel
kişilerine karşı açılan davalara bakılabilir.
Buna
göre, iptali istenilen işlemin tesis edildiği ve dava açıldığı tarihte
davalı mevkiinde kamu kuruluşu niteliği taşımayan Türk Telekomünikasyon
A.Ş.'nin olması karşısında, idari yargı yetkisi kapsamında açılmış bir
idari dava bulunduğundan söz etmek olanaksız olduğundan; uyuşmazlığın, özel
hukuk hükümlerine göre görüm ve çözümünde adli yargı yerinin görevli olduğu
sonucuna varılmıştır.
Belirtilen nedenlerle Ankara 11.İdare Mahkemesinin
başvurusunun kabulü ile Ankara 16.İş Mahkemesinin görevsizlik kararının
kaldırılması gerekmiştir.
SONUÇ :
Davanın çözümünde ADLİ YARGININ görevli olduğuna, bu nedenle Ankara
11.İdare Mahkemesinin BAŞVURUSUNUN KABULÜ ile, Ankara 16.İş Mahkemesinin
7.5.2013 gün ve E:2011/913, K:2013/310 sayılı GÖREVSİZLİK KARARININ
KALDIRILMASINA, 5.5.2014 gününde OY BİRLİĞİ İLE KESİN OLARAK karar verildi.
—— • ——
Uyuşmazlık Mahkemesi
Başkanlığından:
38-ESAS NO : 2014/586
KARAR NO: 2014/613
KARAR TR : 05.05.2014
(Hukuk Bölümü)
ÖZET : 2918 sayılı Yasadan
kaynaklanan sorumluluk davasının ADLİ YARGI YERİNDE çözümlenmesi gerektiği
hk.
K A R A R
Davacı :
R. Sigorta A.Ş.
Vekili :
Av. Y.E.D.
Davalı :
Karayolları Genel Müdürlüğü
O L A
Y : Davacı vekili dava dilekçesinde
özetle;davacı şirket tarafından sigortası yapılan N.G.’e ait 61…… plakalı
aracın 21.08.2012 tarihinde sürücü H.T.S. yönetiminde Kemaliye-İliç yolu
Tüneller Mevkiinde seyir halinde iken tünellerden yola düşen kaya parçalarına
çarpmamak için manevra yaptığı esnada direksiyon hakimiyetini kaybetmesi
sonucu tünel içindeki kayalara çarparak maddi hasarlı kazanın meydana
geldiğini, bu kaza sebebi ile sigortalı araçtaki hasarın KDV dahil 4.143,54
TL olduğunu, davacı şirketin 24.09.2012 tarihinde 3.984,00 TL, 19.10.2012
tarihinde de 159,54 TL olmak üzere toplam 4.143,54 TL’yi sigortalıya
ödediğini, söz konusu kazanın oluşumunda davalının idarenin % 100 oranında
kusurlu olduğunu belirterek, ödenen zarar bedelinin 19.10.2012 tarihinden
itibaren yasal faizi ile birlikte davalıdan tahsiline karar verilmesi
istemiyle adli yargı yerinde dava açmıştır.
Ankara
3. Asliye Hukuk Mahkemesi: 08.02.2013 gün, E:2013/66, K:2013/71 sayı ile
özetle; dava konusu uyuşmazlığın asliye ticaret mahkemelerinde görülmesi
gerektiğinden bahisle davanın görev yönünden reddine karar vermiş ve karar
kesinleşmiştir.
Bu
aşamadan sonra yargılamaya Ankara 8. Asliye Ticaret Mahkemesinde devam
edilmiştir.
Ankara
8. Asliye Ticaret Mahkemesi: 07.06.2013 gün ve E:2013/399, 2013/346 sayı
ile özetle; davanın idari yargı yerinde görülmesi gerektiğini belirterek,
davanın görev yönünden reddine karar vermiştir.
İş bu
karara karşı yapılan temyiz başvurusu üzerine Yargıtay 17. Hukuk Dairesi
25.11.2013 gün ve E:2013/16998, K:2013/16479 sayılı ilamı ile hükmün
onanmasına karar vermiş ve karar kesinleşmiştir.
Davacı
vekili aynı istemle bu kez idari yargı yerinde dava açmıştır.
Ankara
9. İdare Mahkemesi: 31.03.2014 gün ve E:2014/376 sayı ile özetle;
“…19.01.2011 günlü Resmi Gazetede yayımlanarak yürürlüğe giren 6099 sayılı
Kanun ile 2918 sayılı yasanın 110. maddesinde yapılan değişiklik sonrasında,idarelerin
2918 sayılı Kanunda kendilerine verilen görevleri yerine getirmeyerek
zarara sebebiyet verdikleri iddiasıyla açılan tazminat davaları adli
yargının görevine verilmiş olup, söz konusu değişiklik yürürlüğe girdikten
sonra açıklan iş bu davada mahkememiz görevsiz bulunmaktadır.” demek
suretiyle görevli merciinin belirlenmesi için, 2247 sayılı Kanunun 15. ve
19.maddeleri uyarınca dosyanın Uyuşmazlık Mahkemesine gönderilmesine karar
vermiştir.
İNCELEME VE GEREKÇE :
Uyuşmazlık Mahkemesi Hukuk Bölümü’nün, Serdar
ÖZGÜLDÜR’ün Başkanlığında, Üyeler: Eyüp Sabri BAYDAR, Ali ÇOLAK, Sıddık
YILDIZ, Nurdane TOPUZ, Ayhan AKARSU ve Mehmet AKBULUT’un katılımlarıyla
yapılan 5.5.2014 günlü toplantısında:
l-İLK İNCELEME: Dosya üzerinde 2247 sayılı Yasa’nın
27.maddesi uyarınca yapılan incelemeye göre; 2918 sayılı Kanun’dan
kaynaklanan sorumluluk davasında adli ve idari yargı yerleri arasında 2247 sayılı
Kanunun 19.maddesinde öngörülen biçimde görev uyuşmazlığı doğduğu, idari
yargı dosyasının son görevsizlik kararını veren mahkemece,adli yargı
dosyası da temin edilmek suretiyle Uyuşmazlık Mahkemesi’ne gönderildiği ve
usule ilişkin herhangi bir noksanlık bulunmadığı anlaşıldığından görev
uyuşmazlığının esasının incelenmesine oy birliği ile karar verildi.
II-ESASIN İNCELENMESİ: Raportör-Hakim Selim Şamil
KAYNAK’ın, davanın çözümünde adli yargının görevli olduğu yolundaki raporu
ile dosyadaki belgeler okunduktan; ilgili Başsavcılarca görevlendirilen
Yargıtay Cumhuriyet Savcısı Mehmet BAYHAN ile Danıştay Savcısı Mehmet Ali
GÜMÜŞ’ün davada adli yargının görevli olduğu yolundaki sözlü açıklamaları
da dinlendikten sonra GEREĞİ GÖRÜŞÜLÜP DÜŞÜNÜLDÜ:
Dava,
davacı şirket tarafından sigortalı olan 61…. plakalı aracın, 21.08.2012
tarihinde Kemaliye-İliç yolu Tüneller Mevkiinde seyir halinde iken
tünellerden yola düşen kaya parçalarına çarpmamak için manevra yaptığı
esnada direksiyon hakimiyetini kaybetmesi sonucu tünel içindeki kayalara
çarparak meydana gelen maddi hasarlı kazada, davalı idarenin kusurlu olduğu
iddiasıyla, davacı tarafından sigortalıya ödenen 4.143,54 TL’nin ödeme
tarihinden itibaren işleyecek olan yasal faizi ile birlikte davalıdan
tahsili istemiyle açılmıştır.
2918
sayılı Karayolları Trafik Kanununun 1.maddesinde,Kanunun amacının
Karayolları nda can ve mal güvenliği yönünden trafik düzenini sağlayacak ve
trafik güvenliğini ilgilendiren tüm konularda alınacak önlemleri belirlemek
olduğu; “Kapsam” başlıklı 2. maddesinde, bu Kanunun trafikle ilgili
kuralları, şartları, hak ve yükümlülükleri bunların uygulamasını ve
denetlenmesini ilgili kuruluşları ve bunların görev, yetki ve sorumluluk,
çalışma usulleri ile diğer hükümleri kapsadığı ve bu kanunun Karayolları
nda uygulanacağı; 10. maddesinde, yapım ve bakımdan sorumlu olduğu yolları
trafik düzeni ve güvenliğini sağlayacak durumda bulundurmanın gerekli
görülen kavşaklara ve yerlere trafik ışıklı işaretleri, işaret levhaları
koymak ve yer işaretlemeleri yapmanın Belediye Trafik birimlerinin görev ve
yetkileri arasında olduğu belirtilmiştir.
Öte
yandan 2918 sayılı Yasanın 19.01.2011 günlü Resmi Gazetede yayımlanarak
yürürlüğe giren 6099 sayılı Yasanın 14. maddesiyle değişik 110. maddesinde
“İşleteni veya sahibi Devlet ve diğer kamu kuruluşları olan araçların
sebebiyet verdiği zararlara ilişkin olanları dahil, bu Kanundan doğan
sorumluluk davaları, adli yargıda görülür. Zarar görenin kamu görevlisi
olması, bu fıkra hükmünün uygulanmasını önlemez. Hemzemin geçitte meydana
gelen tren-trafik kazalarında da bu Kanun hükümleri uygulanır.
Motorlu
araç kazalarından dolayı hukuki sorumluluğa ilişkin davalar, sigortacının
merkez veya şubesinin veya sigorta sözleşmesini yapan acentenin bulunduğu
yer mahkemelerinden birinde açılabileceği gibi kazanın vuku bulduğu yer
mahkemesinde de açılabilir”; Geçici 21. maddesinde de “Bu Kanunun 110 uncu
maddesinin birinci fıkrasının göreve ilişkin hükmü, yürürlüğe girdiği
tarihten önce idari yargıda ve Askeri Yüksek İdare Mahkemesinde açılmış
bulunan davalara uygulanmaz” denilmiştir.
2918
sayılı Kanunun 110 uncu maddesinin birinci fıkrasının iptali istemiyle
Bursa 3. Asliye Hukuk Mahkemesi ve Batman 2.Asliye Hukuk Mahkemesince
yapılan itiraz başvuruları üzerine konuyu inceleyen Anayasa Mahkemesi, şu
gerekçesi ile anılan kuralı Anayasaya aykırı görmemiş ve iptal istemini oy
birliğiyle reddetmiştir: “… Anayasa Mahkemesi’nin daha önceki kimi
kararlarında da belirtildiği üzere, tarihsel gelişime paralel olarak
Anayasa’da adli ve idari yargı ayrımına gidilmemiş ve idari uyuşmazlıkların
çözümünde idare ve vergi mahkemeleriyle Danıştay yetkili kılınmıştır. Bu
nedenle, genel olarak idare hukuku alanına giren konularda idari yargı,
özel hukuk alanına giren konularda adli yargı görevli olacaktır. Bu
durumda, idari yargının görev alanına giren bir uyuşmazlığın çözümünde adli
yargının görevlendirilmesi konusunda kanun koyucunun mutlak bir takdir
yetkisinin bulunduğunu söylemek olanaklı değildir. Ancak, idari yargının
denetimine bağlı olması gereken idari bir uyuşmazlığın çözümü, haklı neden
ve kamu yararının bulunması halinde kanun koyucu tarafından adli yargıya
bırakılabilir. İtiraz konusu kural, trafik kazasında zarar görenin asker
kişi ya da memur olmasına, aracın askeri hizmete ilişkin olmasına veya
olayın hemzemin geçitte meydana gelmesi durumlarına göre farklı yargı
kollarında görülmekte olan 2918 sayılı Kanun’dan kaynaklanan tüm sorumluluk
davalarının adli yargıda görüleceğini öngörmektedir. İtiraz konusu
düzenlemenin gerekçesinde de ifade edildiği gibi, askeri idari yargı, idari
yargı veya adli yargı kolları arasında uygulamada var olan yargı yolu
belirsizliği giderilerek söz konusu davalarla ilgili olarak yeknesak bir
usul belirlenmektedir. Aynı tür davaların aynı yargı yolunda çözümlenmesi sağlanarak
davaların görülmesi ve çözümlenmesinin hızlandırıldığı, bu suretle kısa
sürede sonuç alınmasının olanaklı kılındığı ve bunun söz konusu davaların
adli yargıda görüleceği yolunda getirilen düzenlemenin kamu yararına
yönelik olduğu anlaşılmaktadır. Öte yandan, 2918 sayılı Kanun’da tanımlanan
Karayolu şeridi üzerindeki araç trafiğinden kaynaklanan sorumlulukların,
özel hukuk alanına girdiği konusunda bir tartışma bulunmamaktadır. İdare
tarafından kamu gücünden kaynaklanan bir yetkinin kullanılması söz konusu
olmadığı gibi, aynı Karayolu üzerinde aynı seyir çizgisinde hareket eden,
bu nedenle aynı tür risk üreten araçlar arasında özel-kamu ayırımı yapılmasını
gerektiren bir neden de yoktur. Açıklanan nedenlerle, itiraz konusu kural
Anayasa’nın 2.,125. ve 155. maddelerine aykırı değildir. İtirazın reddi
gerekir…” (Any. Mah.nin 26.12.2013 tarih ve E.2013/68, K.2013/165 sayılı
kararı; R.G. 27.3.2014, Sayı: 28954, s.136-147.)
Anayasa’nın
158 inci maddesinin son fıkrasında “ Diğer mahkemelerle, Anayasa Mahkemesi
arasındaki görev uyuşmazlıklarında, Anayasa Mahkemesi’nin kararı esas
alınır.” denilmektedir. Anayasa Mahkemesi’nin yukarıda gerekçesine yer
verilen kararı, yasa koyucunun idari yargının görevine giren bir konuyu
adli yargının görevine verebileceğine, dolayısıyla 2918 sayılı Kanunun 110
uncu maddesinin birinci fıkrası ile öngörülen, bu Kanun’dan doğan tüm
sorumluluk davalarının adli yargıda görülmesi düzenlemesinin Anayasa’ya
aykırı bulunmadığına dair olup, esas itibariyle görev konusunda verilmiş
bir karardır ve Anayasa’nın 158 inci maddesi uyarınca, başta Mahkememiz
olmak üzere diğer yargı organları bakımından da uyulması zorunlu bir karar
mesabesindedir.
Bu durumda, 2918
sayılı Yasanın 19.01.2011 tarihinde yürürlüğe giren 110. maddesi ile
Anayasa Mahkemesi’nin işaret edilen kararı gözetildiğinde, bahsi geçen
Kanun maddesinin Karayolları nda, can ve mal güvenliği yönünden trafik
düzeninin sağlanarak trafik güvenliğini ilgilendiren tüm konularda alınacak
önlemleri kapsadığı ve Kanunun, trafikle ilgili kuralları, şartları, hak ve
yükümlülükleri, bunların uygulanmasını ve denetlenmesini, ilgili kuruluşları
ve bunların görev yetki ve sorumlulukları ile, çalışma usullerini
kapsadığı, dolayısıyla meydana gelen zararın tazmini istemiyle açılan bu
davanın da adli yargı yerinde çözümlenmesi gerektiği sonucuna varılmıştır.
Açıklanan nedenlerle davanın görüm ve çözümü adli
yargı yerinin görevine girdiğinden, Ankara 9. İdare Mahkemesince yapılan
başvurunun kabulü ile, Ankara 8. Asliye Ticaret Mahkemesi’nce verilen görevsizlik
kararının kaldırılması gerekmiştir.
SONUÇ :
Davanın çözümünde ADLİ YARGININ görevli olduğuna, bu nedenle Ankara 9.
İdare Mahkemesince yapılan BAŞVURUNUN KABULÜ ile, Ankara 8. Asliye Ticaret
Mahkemesinin 07.06.2013 gün ve E:2013/399, 2013/346 sayılı GÖREVSİZLİK
KARARININ KALDIRILMASINA, 5.5.2014 gününde Üye Eyüp Sabri BAYDAR’IN KARŞI
OYU ve OY ÇOKLUĞU İLE KESİN OLARAK karar verildi.
KARŞI OY
Somut
uyuşmazlıkta, davalı Karayolları Genel Müdürlüğünün karayolunun yapım,
bakım ve korunmasındaki ihmali sonucu zarara neden olan kazanın meydana
geldiği iddia edilmektedir.
2918
Sayılı Yasanın KTK'nın 7.md. "Karayolları Genel Müdürlüğünün Yapım ve
Bakımından sorumlu olduğu Karayollarında can ve mal güvenliği yönünden
gerekli düzenleme ve işaretlemeleri yaparak önlemleri alma ve aldırmanın"
İdarenin görev ve yetkileri arasında bulunduğuna işaret edilmiş,
6001
Sayılı Karayolları Genel Müdürlüğünün teşkilat ve görevleri hakkındaki
kanunun 4.md. "Hazırlayacağı programlar uyarınca karayollarını yapmak,
yaptırmak, emniyetle kullanılmalarını sağlayacak şekilde sürekli bakım
altında bulundurmak, bakımını yaptırmak, onarımmı yaptırmak, işletmek ve
işlettirme" Genel Müdürlüğün görev ve yetkileri arasında gösterilmiş,
TC
Anayasası'nın 125/son md. "idarenin kendi eylem ve işlemlerinden doğan
zararı ödemekle yükümlü olduğu" kurala bağlanmış,
2577
Sayılı IYUK 2/1-b md. "idari eylem ve işlemlerden dolayı kişisel
haklan ihlal edilenler tarafından açılan tam yargı davaları, idari dava
çeşitleri arasında" sayılmıştır.
Bu durumda
Karayolları Genel Müdürlüğünün sorumluluk alanındaki yolun yapım, bakım ve
onanmının yapılmadığı nedeniyle doğan zarann tazmininin amaçlanmış olması
karşısında, idarenin görevinde olan kamu hizmetini yürüttüğü esnada
kişilere verdiği zarann ödetilmesine yönelik bulunan uyuşmazlık konusu
davanın, olayda kamu hizmetinin usulüne ve hukuka uygun olarak yürütülüp
yürütülmediğinin, hizmet kusuru veya idarenin sorumluluğunu gerektiren bir
husus olup olmadığının tespitinde esas alman idare hukuku kurallanna ve
2577 Sayılı IYUK 2/1-b md. sayılan tam yargı davasında görüm ve çözümünde
idari yargı yerleri görevli bulunmaktadır.
Sayın
çoğunluk, karayolunun yapım, bakım ve korunmasındaki ihmalden doğan zararda
Adli Yargıyı görevli kabul eden görüşünde hukuki dayanak olarak 2918 Sayılı
KTK 110/1 md. hükümlerini esas almıştır.
11.01.2011
gün 6099 Sayılı Yasa'nın 14. maddesi ile 2918 Sayılı KTK 110. maddesine
eklenen 1 .fıkra ile "işleteni veya sahibi devlet ve diğer kamu
kuruluşlan olan araçlann sebebiyet verdiği zararlara ilişkin olanlan dahil
bu kanundan doğan sorumluluk davalan Adli Yargıda görülür..." hükmü
getirilmiştir.
Sayın
çoğunluk görüşünün aksine eldeki uyuşmazlık anılan yasa hükmü kapsamında
kalmamaktadır.
Çünkü,
2918 Sayılı KTK 85.maddesinde açıkça belirtildiği gibi yasa motorlu
araçlann işletilmesinden doğan zararlar nedeniyle işletenin hukuki
sorumluluğunu düzenlemektedir.
Yasa
hükmünde geçen bu kanundan ve Adli Yargıda görülmesi gereken sorumluluk
davalan, 2918 Sayılı Yasa'nın 85.maddesinde düzenlenen motorlu araçlann
işletilmesi nedeniyle verilen zararlardan dolayı araç işletenin hukuki
sorumluluğuna ilişkin davalardır.
Yasa
değişikliğinden önce kamu araçlannın işletilmesi nedeniyle verilen
zararlardan dolayı kamu idaresinin sorumluluğunun hangi yargı kolunda görüm
ve çözümü konusunda yasada bir düzenleme bulunmadığından İdari ve Adli
Yargı organlan arasında çıkan görev uyuşmazlıklannı sonlandırmak üzere sözü
geçen yasa hükmü getirilmek suretiyle kamu araçlannın verdiği zararlar
nedeniyle işletenin sorumluluğunda 2918 Sayılı Yasa'nın amacına uygun
olarak Adli Yargıda görüm ve çözüm esası benimsenmiştir.
2918
sayılı yasanın 110. maddesinde yapılan yasa değişikliğine ilişkin Hükümet
gerekçesi de getirilen yeni hükmün bu nedenle maddeye eklendiğini teyit etmektedir
Diğer
taraftan, sayın çoğunluk 2918 sayılı yasanın 110. maddesi hükmünün iptali
istemi ile Anayasa Mahkemesine açılan dava sonucunda verilen yorumlu red
kararlarını, karara dayanak almakta ise de bu görüce de itibar edilmesi
mümkün değildir.
Zira;
"T.C. Anayasasında, Anayasa Mahkemesinin iptal veya iptal talebinin
reddi dışında yorumlu red kararı verebileceğine dair bir işaret yoktur.
Tersine T.C. Anayasasının 153/2 maddesi "Anayasa Mahkemesi bir kanun
veya kanun hükmünde kararnamenin tamamını veya bir hükmünü iptal ederken,
kanun koyucu hareketle yeni bir uygulamaya yol açacak biçimde hüküm tesis
edemez." hükmü böyle bir anlayışın benimsenmemiş olduğunun kanıtı
olarak kabul edilebilir. Gerçi madde iptal kararlarından bahsetmektedir,
ama Anayasa koyucunun amacının Anayasa Mahkemesinin kanun koyucu gibi
hareket etmesini önlemek olduğu açıkça anlaşılmaktadır. Yorumlu red
kararlarının ise diğer mahkemeleri, idare makamlarım, gerçek ve tüzel
kişileri bağlaması itibariyle bir çeşit pozitif kanun koyuculuk anlamına
geldiğine şüphe yoktur. (Türk Anayasa Hukuku Prof. Dr. Ergun Ozbudun. Sh.
440 vd.)
Hakkında
yorumlu red kararı verilen bir kanun maddesi yürürlükte kalmaya devam eder.
Dolayısıyla somut olaylara uygulanır. Somut olaylarda o maddenin ne anlama
geldiğine, yani nasıl yorumlanacağına, bundan sonra da Anayasa Mahkemesi
değil onu uygulayacak Mahkemeler karar verir. Anayasa Mahkemesinin yorumlu
red kararı verirken yaptığı yorumunun diğer mahkemeleri bağlaması mümkün
değildir. Bir kanun maddesinin nasıl yorumlanacağına onu uygulayacak olan
Adli- idari ve Askeri Yargı organları karar verir. Anayasa Mahkemesi Adli,
İdari ve Askeri kollarının üst mahkemesi olmadığına göre bu yargı
kollarındaki mahkemelere kendi yorumunu empoze etmesi mümkün değildir. O
halde Anayasa Mahkemesinin verdiği yorumlu red kararlarının kendilerinden
beklenen fonksiyonu ifa edebilmeleri, diğer mahkemelerin Anayasa
Mahkemesinin bu yorumlarını benimsemelerine bağlıdır. Oysa hukukumuzda,
Anayasa Mahkemesi kararlarında yapılan yorumlar diğer mahkemeleri bağlamaz.
Zira Anayasa Mahkemesi kararlarının bağlayıcılığı bu kararların hüküm
fıkralarına münhasırdır. (Türk Anayasa Hukuku Dersleri, Kemal Gözler, sh.
444)
Keza,
Sayın çoğunluğun karan dayandırdığı T.C. Anayasasının 158. madde
hükümlerininde uyuşmazlıkta uygulama yeri bulunmamaktadır. Uyuşmazlık
Mahkemesinin görev ve yetkilerini düzenleyen T.C. Anayasasının 158. maddesi
açık hükmünden de anlaşıldığı üzere Anayasa Mahkemesi ile diğer yargı
kollan arasında olumlu veya olumsuz görev uyuşmazlığının doğması halinde
Anayasa Mahkemesi görüşünün üstün tutulacağına ilişkin düzenlemenin,
uyuşmazlıkta Anayasa Mahkemesinin görevlilik veya görevsizlik karannın
bulunmaması, diğer yargı kolları ile arasında bir görev ihtilafınm
çıkmaması nedeniyle uygulanması mümkün değildir.
Açıklanan
gerekçelerle uyuşmazlıkta idari yargı görevli olup, benzer ihtilaflarda da
idari yargının görevli olduğu Yargıtay 4, 11, 17 Hukuk Dairelerinin
istikrarlı kararlanyla İçtihad edildiği gibi Danıştay kararlannda da uyuşmazlıkta
İdari Yargının görevli olduğu benimsenmiştir. (Danıştay 10. Daire E
2011/11522, K 2012/5347 sayı, E. 2011/10856 ve K. 2013/670 Sayı, vs.)
Somut
uyuşmazlıkta davanın karayolunun yapım, bakım ve korunmasındaki idarenin
hizmet kusuruna dayanmasına,
2918
Sayılı Yasa'nın 110/1 md. motorlu araçların işletilmesinden doğan
zararlardan dolayı işletenini hukuki sorumluluğunun Adli Yargıda görüm ve
çözümünü düzenleme altına almasına, Somut uyuşmazlığın anılan yasa hükmü
kapsamında bulunmamasına,
Kamu
hizmetinin usulüne ve hukuka uygun olarak yürütülüp yürütülmediğinin hizmet
kusuru veya idarenin sorumluluğunu gerektiren bir husus olup olmadığının
tespitinde, 2577 Sayılı IYUK 2/1-b md. sayılan tam yargı davasında görüm ve
çözümünde İdari Yargının görevli olmasına göre,
Uyuşmazlıkta
Adli Yargıyı görevli kabul eden sayın çoğunluğun görüşüne katılamıyorum.
|