21 Şubat 2014 CUMA

Resmî Gazete

Sayı : 28920 (Mükerrer)

UYUŞMAZLIK MAHKEMESİ KARARLARI

I- 2247 SAYILI KANUN’UN 27. MADDESİ GEREĞİNCE VERİLEN (BAŞVURU RED) KARARLAR

Uyuşmazlık Mahkemesi Başkanlığından:

1-ESAS NO : 2013/32

KARAR NO: 2013/35

KARAR TR : 30.12.2013

(Ceza Bölümü)

ÖZET: 2247 sayılı Yasa'nın 1 ve 14. maddesinde belirtilen koşullar oluşmadığından, (Sulh Ceza Mahkemesinin görevsizlik kararı kesinleşmediğinden) aynı Yasa'nın 27. maddesi uyarınca yöntemine uygun bulunmayan BAŞVURUNUN REDDİNE karar verilmesinin gerektiği hk.

K A R A R

Davacı : K.H.

Sanıklar : 1- B.K., 2- Ö.K.

O L A Y : Ordu/Akkuş İlçe Jandarma Komutanlığı emrinde Trafik Tim Komutanı olarak görevli sanık J. Bçvş. Ö.K.’nın 3.8.2010 günü, Jandarma Komutanı olarak görevli sanık J. Yzb. B.K. ile görüşerek birliğe yeni katılış yapmasından ötürü sorumluluk bölgesini tanıyabilmesi açısından göreve çıkmanın uygun olup olmayacağını sorduğu, B.K.’ın da Akkuş İlçe Jandarma Komutanlığında bir seneden bu yana görev yapan ve bölgeyi tanıyan Uzm. J. IV Kad. Çvş. T.Ç.ile birlikte halı sahanın bulunduğu bölgeden geri dönmeleri kaydıyla göreve çıkabileceklerini söylemesi üzerine, Ö.K., T.Ç.ve müteveffa Uzm. J. IV Kad. Çvş. H.E.P.’in saat 10:30 sıralarında Komutanlıktan çıktıkları, Jandarma sorumluluk sahasının başlangıç noktası olan halı saha bölgesine geldikleri, buradan geri dönme düşüncesindeyken bölgenin tepe noktası olmasından bahisle biraz daha ileride bulunan Salman yol kavşağından dönüş yapmanın uygun olacağını değerlendirdikleri ve dönüş yapacakları esnada kavşakta yaklaşık 250 - 300 metre kadar iç kısımda beyaz renkli bir minibüs olduğunu fark ederek minibüsün yanına gittikleri, araç sahibinden mantar toplamaya geldiği ve herhangi bir sıkıntısının olmadığı bilgisini aldıktan sonra, yolun genişlediği müsait bölgeden dönüş yaparak tekrar minibüsün bulunduğu bölgeye geldiklerinde minibüsün olmadığını fark ettikleri, aynı anda tim aracının sol arka tarafına denk gelen ormanlık alandan seri ve yoğun bir şekilde yaylım ateşine maruz kaldıkları ve ateşe karşılık verdikleri, yaklaşık beş dakika kadar süren çatışma esnasında tamamının yaralandığı, Tuğrul Çelik’in çatışma esnasında araması nedeniyle olay yerine gelen Jandarma Komutanlığı personeli, polis memurları ve ambulanslar tarafından, yaralıların hastaneye kaldırıldığı, ağır şekilde yaralanan H.E.P.’in vefat ettiği, böylece, İlçe Jandarma Komutanı olarak görevli sanık B.K.’ın “Jandarma Trafik Timlerinin Görevlerinin Asgariye İndirilmesi” konulu mesaj emrinin hilafına hareket ederek ve gereğini hiç yapmayarak Trafik Timi’ne zırhlı araç veya devriye desteği sağlamayarak, “Büyük Zararlar Doğuran Emre İtaatsizlikte ısrar” suçunu işlediği, sanık Ö.K.’nın, görevi kapsamında gidebileceği son noktanın halı saha bölgesi olduğu halde bu sınırı aşarak çatışmanın meydana geldiği bölgeye gitmesine rağmen değişikliği Harekat Merkezine bildirmeyerek, “Jandarma Trafik Timleri Emniyet Tedbirleri” konulu emirde geçen “Jandarma Trafik Tim Komutanları, trafik timlerinin göreve çıkış, görev yeri değişikliğini ve dönüşlerini mutlaka Harekat Merkezine bildirecektir. Jandarma Trafik Timlerinin faaliyetleri mutlaka Harekat Merkezi görevlilerince takip edilecektir ” şeklindeki düzenlemenin hilafına hareket ederek ve gereğini hiç yapmayarak “Büyük Zararlar Doğuran Emre itaatsizlikte Israr” suçunu işlediği ileri sürülerek, sanıkların eylemlerine uyan Askeri Ceza Kanunu’nun 89. maddesi uyarınca ayrı ayrı cezalandırılmaları istemiyle 48. Motorlu Piyade Tugayı Komutanlığı Askeri Savcılığı’nın 2.12.2011 gün ve E:2011/605, K:2011/252 sayılı iddianamesiyle kamu davası açılmıştır.

48. MOTORLU PİYADE TUGAYI KOMUTANLIĞI ASKERİ MAHKEMESİ: 24.5.2012 gün ve E:2012/448, K:2012/132 sayıyla; sanıklara yüklenen eylemin, jandarmanın mülki görevlerinin ifası sırasında gerçekleştiği nedeniyle, eylemin sübutu halinde 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’ nun 257/2. maddesinde yazılı suçun oluşacağı açıklanarak, sanıkları yargılama görevinin adli yargı yerine ait olduğu gerekçesiyle, görevsizlik kararı vermiş, temyiz edilmeyen karar kesinleşerek dava dosyası, Akkuş Sulh Ceza Mahkemesi’ne gönderilmiştir.

AKKUŞ SULH CEZA MAHKEMESİ: 10.1.2013 gün ve E:2012/204, K:2013/1 sayıyla; sanıklara yüklenen eylemin, devriye görevi kapsamında gerçekleştiğinin değerlendirilemeyeceği, zira eylemin emirlere aykırı olduğu ve askeri yargı yerinin görev alanı kapsamında kaldığı gerekçesiyle, Akkuş Asliye Ceza Mahkemesi’ne itiraz yolu açık olmak üzere görevsizlik kararı vermiş, karara karşı sanık B.K. tarafından itiraz edilmesi üzerine, Ünye Ağır Ceza Mahkemesi’nce yukarıda bahsedilen kararlar arasında olumsuz görev uyuşmazlığı oluştuğundan bahisle, dosyanın Uyuşmazlık Mahkemesi’ne gönderilmesi gerektiği açıklanarak, itirazın reddine karar verilmiş, dava dosyası, Akkuş Cumhuriyet Başsavcılığı’nca, Mahkememize gönderilmiştir.

İNCELEME VE GEREKÇE: Uyuşmazlık Mahkemesi Ceza Bölümünün, Serdar ÖZGÜLDÜR’ün Başkanlığında, Üyeler; Ahmet KARADAVUT, Davut TELLİ, Şuayip ŞEN, Haluk ZEYBEL, Mehmet AVCIOĞLU, Levent BİLGİ’nin katılımlarıyla yapılan 30.12.2013 günlü toplantısında, Raportör-Hâkim G. Fatma BÜYÜKEREN’in, başvurunun reddi yolundaki raporu ve dosyadaki belgeler okunduktan; ilgili Başsavcılarca görevlendirilen Yargıtay Cumhuriyet Savcısı Mehmet BAYHAN ile Askeri Yargıtay Başsavcı Yardımcısı Eser Cihat POYRAZ’ın, başvurunun reddine ilişkin yazılı ve sözlü açıklamaları dinlendikten sonra GEREĞİ GÖRÜŞÜLÜP DÜŞÜNÜLDÜ:

Dosyanın incelenmesinde, adli yargı yerince verilen görevsizlik kararının itiraz yolu açık olmak üzere verildiği anlaşılmıştır.

5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 34. maddesi ikinci fıkrasında, “Kararlarda, başvurulabilecek kanun yolu, süresi, mercii ve şekilleri belirtilir” denilmiş, 223. maddesinin onuncu fıkrasında, “Adli yargı dışındaki bir yargı merciine yönelik görevsizlik kararı kanun yolu bakımından hüküm sayılır” düzenlemesi yer almış, 232. maddesinin altıncı fıkrasında ise, “Hüküm fıkrasında, 223 üncü maddeye göre verilen kararın ne olduğunun, uygulanan kanun maddelerinin, verilen ceza miktarının, kanun yollarına başvurma ve tazminat isteme olanağının bulunup bulunmadığının, başvuru olanağı varsa süresi ve merciinin tereddüde yer vermeyecek şekilde açıkça gösterilmesi gerekir” hükmüne yer verilmiştir.

2247 sayılı Uyuşmazlık Mahkemesinin Kuruluş Ve İşleyişi Hakkında Kanun’un “Olumsuz görev uyuşmazlığı” başlığı altında düzenlenen 14. maddesinde, “Olumsuz görev uyuşmazlığının bulunduğunun ileri sürülebilmesi için adli, idari veya askeri yargı mercilerinden en az ikisinin tarafları, konusu ve sebebi aynı olan davada kendilerini görevsiz görmeleri ve bu yolda verdikleri kararların kesin veya kesinleşmiş olması gerekir” denilmektedir.

Uyuşmazlığın incelenebilmesi için, 2247 sayılı Yasa’nın 1 ve 14. maddeleri uyarınca, yargı yerlerince verilen kararların kesin veya kesinleşmiş olması gerekmektedir. Ceza Muhakemesi Kanunu hükümleri dışında ayrıca, Yargıtay İçtihadı Birleştirme Genel Kurulu'nun 9.12.1931 gün ve E:1931/12, K:1931/48 sayılı kararında da belirtildiği gibi yargı yolunu değiştirmeye yönelik görevsizlik kararlarının temyize tabi oldukları kuşkusuzdur. Böylece, başvuracağı kanun yolu, süresi, mercii yasaya uygun olarak gösterilmeyen kararın kesinleşmesinden söz edilmesine olanak yoktur. Bu nedenle;

1- Sanıklardan Ö.K.’ya yukarıda açıklanan haklarını belirtir nitelikte tebligat yapılarak temyiz süresinin beklenmesi, görevsizlik kararı kesinleştikten sonra, dosyanın Mahkememize gönderilmesi;

2- Sanıklardan B.K. görevsizlik kararına itiraz ettiğinden ve karar temyiz incelemesine tabi olduğundan , itiraz dilekçesinin temyiz dilekçesi olarak kabulü ile, dosyanın temyiz incelemesi yapılmak üzere Yargıtay’a gönderilmesi, temyiz incelemesi yapıldıktan sonra verilecek karara göre, görevsizlik kararı kesinleştiği takdirde, dosyanın Mahkememize gönderilmesi gerekmektedir.

Açıklanan nedenlerle, Akkuş Sulh Ceza Mahkemesi'nce verilen görevsizlik kararının kesinleşmemiş olması nedeniyle, 2247 sayılı Yasa'nın 1 ve 14. maddesinde belirtilen koşullar oluşmadığından, aynı Yasa'nın 27. maddesi uyarınca yöntemine uygun bulunmayan başvurunun reddine karar verilmesi gerekmiştir.

SONUÇ : 2247 sayılı Yasa'nın 1 ve 14. maddesinde belirtilen koşullar oluşmadığından, aynı Yasa'nın 27. maddesi uyarınca yöntemine uygun bulunmayan BAŞVURUNUN REDDİNE, 30.12.2013 günü OYBİRLİĞİ İLE KESİN OLARAK karar verildi.

—— • ——

Uyuşmazlık Mahkemesi Başkanlığından:

2-ESAS NO : 2013/33

KARAR NO: 2013/36

KARAR TR : 30.12.2013

(Ceza Bölümü)

ÖZET: 2247 sayılı Yasa'nın 1 ve 14. maddesinde belirtilen koşullar oluşmadığından, (Asliye Ceza Mahkemesinin görevsizlik kararı kesinleşmediğinden) aynı Yasa'nın 27. maddesi uyarınca yöntemine uygun bulunmayan BAŞVURUNUN REDDİNE karar verilmesinin gerektiği hk.

K A R A R

Davacı : K.H.

Sanık : H.T.

 

O L A Y : 22.02.2009 tarihinde N.S. isimli şahsın şoförlüğünü yaptığı Tır aracında Suriye ve Gürcistan uyruklu olmak üzere 14 göçmenin yakalanması sonrası kollukça yürütülen çalışmalarda, "H. D., H.T. ve arkadaşları ile Sahil Güvenlik Komutanlığından bir görevlinin de katıldığı organizasyonun, Hatay ve Adana İlleri üzerinden kara ve deniz yolları ile Kıbrıs üzerinden Avrupa ülkelerine irtibatlı oldukları şahıslar aracılığı ile organize bir şekilde göçmen kaçakçılığı yaptıkları" şeklinde istihbari bilginin alınıp konunun Mersin Cumhuriyet Başsavcılığına bildirilmesi üzerine başlatılan soruşturma sonucunda; Mersin Sahil Güvenlik Komutanlığı Akdeniz Bölge Komutanlığı emrinde görevli sanık Yzb. H.T. ile sivil kişi sanıklar A.T., H.D., H.T., İ.Ş., M.Y., A.K., K.B., N.B.’ın, Mersin bölgesinde göçmen kaçakçılığı organize ettikleri, Hatay ilinden açık kimlikleri tespit edilemeyen S., F., H.L. ve F.A. isimli şahıslar tarafından Suriye, Filistin ve Gürcistan ülkelerinden Hatay İline yasadışı yollardan giriş yapan, Hatay İlinden Mersin İline organize bir şekilde gönderilen, yurtdışına çıkmak isteyen göçmenleri kara-denizyolu ile Mersin İlinden KKTC’ne götürülmesini organize ederek KKTC üzerinden Avrupa ülkelerine gönderdikleri tespit edilmiştir. Sanıklar A.T., H.T., H.D.ve H.T. isimli şahısların örgüt kurucu ve yöneticileri konumunda oldukları, İ.Ş., M.Y., A.K., N.B. ve K.B. ile Hatay ve Adana İlleri üzerinden kara ve deniz yolları ile Kıbrıs üzerinden Avrupa ülkelerine irtibatlı oldukları şahıslar aracılığı ile fikir ve eylem birliği içinde biraraya gelerek, hiyerarşik bir yapı ve süreklilik içerisinde iş bölümüne dayalı uygun araç ve gereç temini ve yeterli eleman sayısı ile göçmen kaçakçılığı eylemlerini gerçekleştirdikleri; böylece, suç işlemek amacıyla örgüt kurma-üye olma suçunu işledikleri, Tır dorselerinde, tekne kamaralarında maddi menfaat elde etmek maksadıyla yasal olmayan yollardan göçmenlerin taşınması ile de göçmen kaçakçılığı suçunu işledikleri, kamu görevlisi olan sanık H.T.'nin diğer sanıklar ile birlikte gerçekleştirdiği eylemlerinde, aynı zamanda görevinin gereklerine aykırı davrandığı, göreve ilişkin edindiği bilgileri başkaları ile paylaştığı, örgüt faaliyet kapsamında görevinde yetkiyi kötüye kullandığı ve gizli kalması gereken bilgileri başkalarına ilettiği ileri sürülerek, sanıklardan A.T., H.T., H.D. ve H.T.’nin eylemlerine uyan Türk Ceza Kanunu’nun 220/1, 220/4 madde ve fıkrası delaletiyle 79/1, 220/5 maddesine göre örgüt yöneticisi/kurucusu konumunda olduklarından, diğer sanıklarca örgüt faaliyeti çerçevesinde işlenen ve yargılama sonucunda sabit görülen bütün suçlardan dolayı ayrıca fail olarak, sanık H.T.’nin ayrıca aynı Kanun’un 257/1,43 ve 258/1,43 maddeleri uyarınca, sanıklar İ.Ş., M.Y., A.K.’ın, aynı Kanun’un 220/2, 220/4 madde ve fıkrası delaletiyle 79/1, sanık N.B.’ın eylemlerine uyan aynı Kanun’un 220/6, sanık K.B.’in eylemlerine uyan aynı Kanun’un 220/7, 220/4 madde ve fıkrası delaletiyle 79/1. maddeleri uyarınca ayrı ayrı cezalandırılmaları istemiyle Mersin Cumhuriyet Başsavcılığı’nın 22.4.2010 gün ve E:2010/6233, K:2010/2989 sayılı iddianamesiyle kamu davası açılmıştır.

MERSİN 8. ASLİYE CEZA MAHKEMESİ: 10.6.2011 gün ve E:2011/502, K:2011/507 sayıyla; sanık H.T. hakkında Türk Ceza Kanunu’nun 257 ve 258. maddeleri uyarınca cezalandırılması istemiyle açılan kamu davasının tefriki ile Mahkemenin 2011/502 esasına kaydedilmesine karar verdikten sonra, suç tarihinde ve halen asker kişi olan sanığa yüklenen bu eylemler sebebiyle, yargılama görevinin askeri yargı yerine ait olduğu gerekçesiyle Ağır Ceza Mahkemesine itiraz yolu açık olmak üzere görevsizlik kararı vermiş, dava dosyası, 6. Mekanize Piyade Tümen Komutanlığı Askeri Mahkemesi’ne gönderilmiştir.

6. MEKANİZE PİYADE TÜMEN KOMUTANLIĞI ASKERİ MAHKEMESİ: 2.4.2013 gün ve E:2013/426, K:2013/246 sayıyla; sanık hakkında, suç işlemek amacıyla örgüt kurmak, göçmen kaçakçılığı yapmak, görevi kötüye kullanmak ve göreve ilişkin sırrın açıklanması suçlarını işlediği iddiası ile açılan kamu davasında, sanığın asker kişi olduğu, Sahil Güvenlik Komutanlığında Yüzbaşı olarak görev yaptığı, görev nedeni ile bu suçları işlediği iddiası ile görevi kötüye kullanma ve göreve ilişkin sırların açıklanması suçlarından görevsizlik kararı verilerek dava dosyası Mahkemelerine gönderilmiş ise de; 2692 sayılı Sahil Güvenlik Komutanlığı Kanunu’na dayanılarak hazırlanan, Sahil Güvenlik Komutanlığının İdari ve Adli Görevlerine İlişkin Tüzük uyarınca, sanığın suç tarihinde yerine getirmekte olduğu görevinin, kaçakçılığın önlenmesi, bu kapsamda deniz araçlarının aranması ve kontrolleriyle sahillerimizin, Liman ve Körfezlerimizin güvenliğinin sağlanması olup, bu görevin de Sahil Güvenlik Personelinin idari görevleri arasında sayıldığı, sanığa isnat edilen asıl eylemin göçmen kaçakçılığı yapmak için kurulan örgüte üye olmak olduğu, yani sanığa isnat edilen suçların askeri hizmet ve görev ile ilişkisinin bulunmadığı, görevi kötüye kullanma ve göreve ilişkin sırrın açıklanması suçları işlenmeden, göçmen kaçakçılığı ve örgüt üyeliği suçlarının (dava dosyasındaki eylemler göz önüne alınarak) işlenemeyeceğinin açık olduğu, bu nedenle suçlar arasında bağlılık bulunduğu açıklanarak, tüm bu tespitler sonrasında idari hizmet kapsamında kalan sanık hakkındaki görevi kötüye kullanma ve göreve ilişkin sırların açıklanması suçlarına ilişkin davada yargılama görevinin adli yargı yerine ait olduğu gerekçesiyle görevsizlik kararı vermiş, temyiz edilmeyen karar kesinleşerek, dava dosyası, 6. Mekanize Piyade Tümen Komutanlığı Askeri Savcılığı’nca, Mahkememize gönderilmiştir.

İNCELEME VE GEREKÇE: Uyuşmazlık Mahkemesi Ceza Bölümünün, Serdar ÖZGÜLDÜR’ün Başkanlığında, Üyeler; Ahmet KARADAVUT, Davut TELLİ, Şuayip ŞEN, Haluk ZEYBEL, Mehmet AVCIOĞLU, Levent BİLGİ’nin katılımlarıyla yapılan 30.12.2013 günlü toplantısında, Raportör-Hâkim G. Fatma BÜYÜKEREN’in, başvurunun reddi yolundaki raporu ve dosyadaki belgeler okunduktan; ilgili Başsavcılarca görevlendirilen Yargıtay Cumhuriyet Savcısı Mehmet BAYHAN ile Askeri Yargıtay Başsavcı Yardımcısı Eser Cihat POYRAZ’ın, başvurunun reddine ilişkin yazılı ve sözlü açıklamaları dinlendikten sonra GEREĞİ GÖRÜŞÜLÜP DÜŞÜNÜLDÜ:

Dosyanın incelenmesinde, adli yargı yerince verilen görevsizlik kararının itiraz yolu açık olmak üzere verildiği anlaşılmıştır.

5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 34. maddesi ikinci fıkrasında, “Kararlarda, başvurulabilecek kanun yolu, süresi, mercii ve şekilleri belirtilir” denilmiş, 223. maddesinin onuncu fıkrasında, “Adli yargı dışındaki bir yargı merciine yönelik görevsizlik kararı kanun yolu bakımından hüküm sayılır” düzenlemesi yer almış, 232. maddesinin altıncı fıkrasında ise, “Hüküm fıkrasında, 223 üncü maddeye göre verilen kararın ne olduğunun, uygulanan kanun maddelerinin, verilen ceza miktarının, kanun yollarına başvurma ve tazminat isteme olanağının bulunup bulunmadığının, başvuru olanağı varsa süresi ve merciinin tereddüde yer vermeyecek şekilde açıkça gösterilmesi gerekir” hükmüne yer verilmiştir.

2247 sayılı Uyuşmazlık Mahkemesinin Kuruluş Ve İşleyişi Hakkında Kanun’un “Olumsuz görev uyuşmazlığı” başlığı altında düzenlenen 14. maddesinde, “Olumsuz görev uyuşmazlığının bulunduğunun ileri sürülebilmesi için adli, idari veya askeri yargı mercilerinden en az ikisinin tarafları, konusu ve sebebi aynı olan davada kendilerini görevsiz görmeleri ve bu yolda verdikleri kararların kesin veya kesinleşmiş olması gerekir” denilmektedir.

Uyuşmazlığın incelenebilmesi için, 2247 sayılı Yasa’nın 1 ve 14. maddeleri uyarınca, yargı yerlerince verilen kararların kesin veya kesinleşmiş olması gerekmektedir. Ceza Muhakemesi Kanunu hükümleri dışında ayrıca, Yargıtay İçtihadı Birleştirme Genel Kurulu'nun 9.12.1931 gün ve E:1931/12, K:1931/48 sayılı kararında da belirtildiği gibi yargı yolunu değiştirmeye yönelik görevsizlik kararlarının temyize tabi oldukları kuşkusuzdur. Böylece, başvuracağı kanun yolu, süresi, mercii yasaya uygun olarak gösterilmeyen kararın kesinleşmesinden söz edilmesine olanak yoktur. Bu nedenle, sanığa yukarıda açıklanan haklarını belirtir nitelikte tebligat yapılarak temyiz süresinin beklenmesi, görevsizlik kararı kesinleştikten sonra dosyanın Mahkememize gönderilmesi gerekmektedir.

Açıklanan nedenlerle, Mersin 8. Asliye Ceza Mahkemesi'nce verilen görevsizlik kararının kesinleşmemiş olması nedeniyle, 2247 sayılı Yasa'nın 1 ve 14. maddesinde belirtilen koşullar oluşmadığından, aynı Yasa'nın 27. maddesi uyarınca yöntemine uygun bulunmayan başvurunun reddine karar verilmesi gerekmiştir.

SONUÇ : 2247 sayılı Yasa'nın 1 ve 14. maddesinde belirtilen koşullar oluşmadığından, aynı Yasa'nın 27. maddesi uyarınca yöntemine uygun bulunmayan BAŞVURUNUN REDDİNE, 30.12.2013 günü OYBİRLİĞİ İLE KESİN OLARAK karar verildi.

—— • ——

Uyuşmazlık Mahkemesi Başkanlığından:

3-ESAS NO : 2013/34

KARAR NO: 2013/37

KARAR TR : 30.12.2013

(Ceza Bölümü)

ÖZET: 2247 sayılı Yasa'nın 1 ve 14. maddesinde belirtilen koşullar oluşmadığından, (Sulh Ceza Mahkemesinin görevsizlik kararı kesinleşmediğinden) aynı Yasa'nın 27. maddesi uyarınca yöntemine uygun bulunmayan BAŞVURUNUN REDDİNE karar verilmesinin gerektiği hk.

K A R A R

Davacı : K.H.

Katılan : E.A.

Sanıklar : 1- M.Ö.2- İ.S.

 

O L A Y : İstanbul/Selimiye 1.Ordu K. 2. Sınıf Askeri Ceza ve Tutukevi Müdürlüğünde, nöbetçi astsubay olarak görevli olduğu 24 Aralık 2009 günü, sanık Tnk.Kd.Bçvş. İ.S.’ün, Bilecik 2. Jandarma Eğitim Tugayı 4 . Jandarma Eğitim Taburu 11 . Jandarma Eğitim Bölük Komutanlığı emrinde görevliyken firar eden, , İstanbul İlinde polislerce yakalanıp 1. Ordu Komutanlığı Askeri Mahkemesince tutuklanarak, 1.Ordu K. 2. Sınıf Askeri Ceza ve Tutukevi Müdürlüğüne teslim edilen mağdur J.Er E.A.’in giriş işlemleri sırasında görevli gardiyanlarca kendisine anlatılan cezaevi emir ve talimatlarına uymayacağını söylemesi, gardiyan çavuşun ikazlarına rağmen askeri tek tip elbiseyi giymemesi üzerine, durum kendisine bildirildiğinde, mağdurun bulunduğu görüş odasına gelerek kendisine askeri cezaevinde kuralların olduğunu, askeri cezaevinde bulunan bütün tutuklu ve hükümlülerin tek tip elbise giydiklerini, bu nedenle elbiseleri giymesini söylediği, ancak mağdurun elbiseyi giymeyi reddetmesi üzerine, astı konumunda bulunan mağdurun göğsüne yumruk ve diz kapaklarının altına birkaç kez tekme ile vurduğu, tekme darbeleri neticesi mağdurun diz kapaklarının alt bölgesinin kanadığı, böylece, sanık İ.S.’ün asta müessir fiil suçunu işlediği, 25 Aralık 2009 günü, saat 09.00 sıralarında, İstanbul/Selimiye 1.Ordu K. 2. Sınıf Askeri Ceza ve Tutukevi Müdürü olarak görevli sanık P.Kd.Alb. M.Ö.’in mağduru bulunduğu koğuştan infaz astsubayı odasına çağırarak, askeri elbiseleri giymesi ve askeri cezaevi kurallarına uyması konusunda kendisine nasihatlarda bulunduğu, mağdurun laik düzeni kabul etmediğini, komutanım diyerek itaat etmeyeceğini söylemesi üzerine sanık M.Ö.’in sinirlenerek astı konumunda bulunan mağdurun yüzüne yumruk ve tokatla vurduğu, bacaklarına tekme attığı, böylece, astı konumunda bulunan mağdura karşı asta müessir fiil suçunu işlediği ileri sürülerek, sanıkların eylemlerine uyan Askeri Ceza Kanunu’nun 117/1.maddesi uyarınca cezalandırılmaları istemiyle 1. Ordu Komutanlığı Askeri Savcılığı’nın 18.5.2010 gün ve E:2010/163,K:2010/315 sayılı iddianamesiyle kamu davası açılmıştır.

1. ORDU KOMUTANLIĞI ASKERİ MAHKEMESİ: 14.3.2012 gün ve E:2012/23, K:2012/49 sayıyla; mağdurun suç tarihlerinde askerliğe elverişli olmaması nedeniyle sanıkların eylemlerinin Türk Ceza Kanununda düzenlenmiş bulunan kasten yaralama suçunu oluşturacağı ve sanıkların askeri mahkemede yargılanmalarını gerektiren her hangi bir neden bulunmadığı gerekçesiyle görevsizlik kararı vermiş, kararın temyiz edilmesi üzerine, hükmün Askeri Yargıtay 1. Dairesi’nce onanmak suretiyle kesinleşmesinden sonra, dava dosyası, İstanbul Anadolu 27. Sulh Ceza Mahkemesi’ne gönderilmiştir.

İSTANBUL ANADOLU 27. SULH CEZA MAHKEMESİ: 26.6.2013 gün ve E:2013/23, K:2013/955 sayıyla; Olayın oluş şekli, suç tarihinde davaya katılanın asker kişi olması nedeniyle sanıkları yargılama görevinin askeri yargı yerine ait olduğu gerekçesiyle görevsizlik kararı vermiş, dava dosyası, aynı Mahkemece, Mahkememize gönderilmiştir.

İNCELEME VE GEREKÇE: Uyuşmazlık Mahkemesi Ceza Bölümünün, Serdar ÖZGÜLDÜR’ün Başkanlığında, Üyeler; Ahmet KARADAVUT, Davut TELLİ, Şuayip ŞEN, Haluk ZEYBEL, Levent BİLGİ, Zafer YAĞLIOĞLU’nun katılımlarıyla yapılan 30.12.2013 günlü toplantısında, Raportör-Hâkim G. Fatma BÜYÜKEREN’in, başvurunun reddi yolundaki raporu ve dosyadaki belgeler okunduktan; ilgili Başsavcılarca görevlendirilen Yargıtay Cumhuriyet Savcısı Mehmet BAYHAN ile Askeri Yargıtay Başsavcı Yardımcısı Eser Cihat POYRAZ’ın, başvurunun reddine ilişkin yazılı ve sözlü açıklamaları dinlendikten sonra GEREĞİ GÖRÜŞÜLÜP DÜŞÜNÜLDÜ:

Dosyanın incelenmesinde, adli yargı yerince verilen görevsizlik kararının Yasa’da belirtilen hususları içermediği anlaşılmıştır.

5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 34. maddesi ikinci fıkrasında, “Kararlarda, başvurulabilecek kanun yolu, süresi, mercii ve şekilleri belirtilir” denilmiş, 223. maddesinin onuncu fıkrasında, “Adli yargı dışındaki bir yargı merciine yönelik görevsizlik kararı kanun yolu bakımından hüküm sayılır” düzenlemesi yer almış, 232. maddesinin altıncı fıkrasında ise, “Hüküm fıkrasında, 223 üncü maddeye göre verilen kararın ne olduğunun, uygulanan kanun maddelerinin, verilen ceza miktarının, kanun yollarına başvurma ve tazminat isteme olanağının bulunup bulunmadığının, başvuru olanağı varsa süresi ve merciinin tereddüde yer vermeyecek şekilde açıkça gösterilmesi gerekir” hükmüne yer verilmiştir.

2247 sayılı Uyuşmazlık Mahkemesinin Kuruluş Ve İşleyişi Hakkında Kanun’un “Olumsuz görev uyuşmazlığı” başlığı altında düzenlenen 14. maddesinde, “Olumsuz görev uyuşmazlığının bulunduğunun ileri sürülebilmesi için adli, idari veya askeri yargı mercilerinden en az ikisinin tarafları, konusu ve sebebi aynı olan davada kendilerini görevsiz görmeleri ve bu yolda verdikleri kararların kesin veya kesinleşmiş olması gerekir” denilmektedir.

Uyuşmazlığın incelenebilmesi için, 2247 sayılı Yasa’nın 1 ve 14. maddeleri uyarınca, yargı yerlerince verilen kararların kesin veya kesinleşmiş olması gerekmektedir. Ceza Muhakemesi Kanunu hükümleri dışında ayrıca, Yargıtay İçtihadı Birleştirme Genel Kurulu'nun 9.12.1931 gün ve E:1931/12, K:1931/48 sayılı kararında da belirtildiği gibi yargı yolunu değiştirmeye yönelik görevsizlik kararlarının temyize tabi oldukları kuşkusuzdur. Böylece, başvuracağı kanun yolu, süresi, mercii yasaya uygun olarak gösterilmeyen kararın kesinleşmesinden söz edilmesine olanak yoktur. Bu nedenle, sanığa yukarıda açıklanan haklarını belirtir nitelikte tebligat yapılarak temyiz süresinin beklenmesi, görevsizlik kararı kesinleştikten sonra dosyanın Mahkememize gönderilmesi gerekmektedir.

Açıklanan nedenlerle, İstanbul Anadolu 27. Sulh Ceza Mahkemesi'nce verilen görevsizlik kararının kesinleşmemiş olması nedeniyle, 2247 sayılı Yasa'nın 1 ve 14. maddesinde belirtilen koşullar oluşmadığından, aynı Yasa'nın 27. maddesi uyarınca yöntemine uygun bulunmayan başvurunun reddine karar verilmesi gerekmiştir.

SONUÇ : 2247 sayılı Yasa'nın 1 ve 14. maddesinde belirtilen koşullar oluşmadığından, aynı Yasa'nın 27. maddesi uyarınca yöntemine uygun bulunmayan BAŞVURUNUN REDDİNE, 30.12.2013 günü OYBİRLİĞİ İLE KESİN OLARAK karar verildi.

—— • ——

Uyuşmazlık Mahkemesi Başkanlığından:

4-ESAS NO : 2013/35

KARAR NO: 2013/38

KARAR TR : 30.12.2013

(Ceza Bölümü)

ÖZET: 2247 sayılı Yasa'nın 1 ve 14. maddesinde belirtilen koşullar oluşmadığından, (Ağır Ceza Mahkemesinin görevsizlik kararı kesinleşmediğinden) aynı Yasa'nın 27. maddesi uyarınca yöntemine uygun bulunmayan BAŞVURUNUN REDDİNE karar verilmesinin gerektiği hk.

K A R A R

Davacı : K.H.

Sanıklar : 1- H.Y., 2- E.T., 3- B.A., 4- M.A., 5- M.Ç., 6- İ.P., 7- İ.P., 8- B.D., 9- S.A., 10- G.B., 11- S.S., 12- Z.G., 13- E.T., 14- A.Ç., 15- E.K., 16- B.H.A., 17- M.Ö.

O L A Y : Zile İlçesi Askerlik Şubesi Başkanlığı emrinde, ASAL işlemleri, son yoklama, er celp ve sevk, öğrenci (bu kapsamda ertesi yıla bırakma ve sevk tehir işlemleri, öğrenci belgelerindeki tereddüt edilen hususların öğretim kurumlarından sorma işlemleri), hava değişimi, bedelli askerlik, dövizli askerlik, yurtdışı erteleme gibi işlemlerden sorumlu sivil memur E.T. ile, terhisli işlemleri, askerlik borçlanması işlemleri, cezalı yükümlü işlemleri, terhis belgeleri ile ilgili işlemler, sigorta kurumlarına yazılacak yazılarla ilgili işlemlerden sorumlu sivil memur H.Y.’nin, aynı zamanda görev tanımları gereği Askerlik Şubesi Başkanının talimatıyla diğer memurların görevlerini, bu kapsamda diğerinin yokluğunda birbirlerine ait işlemleri de yapabildikleri belirtilerek, sanıklar E.T. ile H.Y.’nin 2007-2008 yılları içinde, sivil kişi sanıklar B.A. ve M.A.’ın aracılığı ile, diğer bir kısım sivil kişi sanıkların iştirakleri ile, sosyal güvenlik kurumundan emekli maaşı alabilmeleri için sigorta süreleri eksik olan bazı yakınları adına normalden fazla askerlik yapmış gibi göstererek sahte askerlik süre belgeleri tanzim ettikleri, bazı sivil kişi sanıkların iştirakleri ile de sahte öğrenci belgeleri düzenleyerek ya da gerçek belgeleri yok ederek bu sanıklar adına tecil işlemleri yaptıkları, böylece sivil memur ve sivil kişi sanıkların, rüşvet almak, rüşvet almak suçuna yardım etmek, resmi belgede sahtecilik, resmi belgeyi yok etmek, görevi kötüye kullanmak ve askerlikten kurtulmak için hile yapmak ve bu suça iştirak etmek, rüşvet vermek suçlarını işledikleri ileri sürülerek, sanık H.Y.’nin rüşvet almak suçundan eylemine uyan Askeri Ceza Kanunu’nun 135’inci maddesi delaletiyle 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 252/1. maddesi (altı kez ), resmi belgede sahtecilik suçundan eylemine uyan aynı Kanun’un 204/2. maddesi (üç kez ), görevi kötüye kullanmak suçundan eylemine uyan Askeri Ceza Kanunu’nun 144.maddesi delaletiyle 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 257/3 ve 1.maddeleri ve resmi belgeyi yok etmek suçundan eylemine uyan aynı Kanun’un 205/1.maddesi son cümlesi uyarınca, sanık E.T.’ın rüşvet almak suçundan eylemine uyan Askeri Ceza Kanunu’nun 135’inci maddesi delaletiyle 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 252/1. maddesi (altı kez ), rüşvet almak suçuna yardım etmek suçundan eylemine uyan Türk Ceza Kanunu’nun 252/1 ve 39.maddeleri (üç kez), resmi belgede sahtecilik suçundan eylemine uyan aynı Kanun’un 204/2. maddesi, askerlikten kurtulmak için hile yapmak suçuna iştirak etmek suçundan Askeri Ceza Kanunu’nun 81/2. maddesi (dört kez) ve görevi kötüye kullanmak suçundan eylemine uyan Askeri Ceza Kanunu’nun 144.maddesi delaletiyle 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 257/3 ve 1.maddeleri uyarınca, sivil kişi sanıklar B.A. ve M.A.’ın aracılık yapmak suretiyle, rüşvet almak suçuna yardım etmek suçundan eylemlerine uyan 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 252/1 ve 39. maddeleri uyarınca, sivil kişi sanık M.Ç.’nın, askerlikten kurtulmak için hile yapmak suçuna iştirak etmek suçundan eylemine uyan Askeri Ceza Kanunu’nun 81/2. maddesi uyarınca, sanıklar İ.P., İ.P., B.D., S.A., G.B., S.S., Z.G., E.T., A.Ç., E.K., B.H.A. ve M.Ö.’ın, rüşvet vermek suçundan eylemlerine uyan 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 252/1.maddesi uyarınca, sanıklar E.T., A.Ç., E.K. ve B.H.A.’un ayrıca askerlikten kurtulmak için hile yapmak suçundan eylemlerine uyan Askeri Ceza Kanunu’nun 81/1. maddesi uyarınca cezalandırılmaları istemiyle 5. Piyade Eğitim Tugay Komutanlığı Askeri Savcılığı’nın 29.01.2009 gün ve E:2009/9, K:2009/54 sayılı iddianamesiyle kamu davası açılmıştır.

5. PİYADE EĞİTİM TUGAY KOMUTANLIĞI ASKERİ MAHKEMESİ: 30.9.2010 gün ve E:2010/74, K:2010/476 sayıyla; sivil memur olan sanıklar H.Y. ile E.T.’ın, yargılama aşamasında Türk Silahlı Kuvvetleri’nden ilişiklerinin kesildiği, bu nedenle sanıklara yüklenen “resmi belgede sahtecilik, resmi belgeyi yok etmek” suçları nedeniyle haklarında açılan kamu davasının, suçların askeri suç olmaması, askeri suça bağlı bulunmaması ve sanıkların askeri mahkemede yargılanmalarını gerektiren ilginin kesilmiş olması nedeniyle adli yargı yerinde görülmesi, sanıklara yüklenen diğer suçlar yönünden ise, Anayasa, Ceza Muhakemesi Kanunu ve 353 sayılı Kanun’da yapılan değişiklikler nedeniyle sivil kişi sanıkların askeri mahkemede yargılanmalarının mümkün olmaması, yüklenen suçların sivil kişi sanıklarla birlikte işlenmesi ve suçların niteliği itibariyle delillerin birlikte toplanıp değerlendirilmesinin gerektiği açıklanarak, tüm sanıkları birlikte yargılama görevinin adli yargı yerine ait olduğu gerekçesiyle görevsizlik kararı vermiş, kararın sanıklar H.Y., E.T., M.Ç.,A.Ç. ve M.Ö. tarafından temyiz edilmesi üzerine, Askeri Yargıtay 4. Dairesi, sanıklar H.Y. ve E.T. hakkında verilen görevsizlik kararının, 353 sayılı Kanun’un 10. maddesinin birinci fıkrası (c) bendinin, Anayasa Mahkemesi’nce Anayasaya aykırı olduğuna ve iptaline karar verildiğinden, artık bu sanıkların asker kişi sayılması ve askeri mahkemelerde yargılanmalarının mümkün olmaması, diğer sanıklar hakkında verilen görevsizlik kararının , bu sanıkların sivil kişi olmaları ve Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 3. maddesi uyarınca, sivil kişi sanıkların askeri mahkemelerde yargılanmalarının mümkün olmaması nedeniyle hükmün onanmasına karar vermiştir.

ZİLE AĞIR CEZA MAHKEMESİ: 18.7.2013 gün ve E:2013/76, K:2013/122 sayıyla; sanıklar H.Y. ile E.T.’ın, olay tarihinde asker kişi oldukları, yüklenen suçların askeri suç olduğu nedeniyle, bu sanıkların askeri mahkemede yargılanmaları gerektiği ve yüklenen suçların sivil kişi sanıklar ile birlikte müştereken işlendiği ileri sürüldüğüne göre delillerin birlikte toplanıp değerlendirilmesinin ve kararın aynı mahkemece verilmesinin hukuka daha uygun olacağı açıklanarak, tüm sanıkları yargılama görevinin askeri yargı yerine ait olduğu gerekçesiyle Tokat Ağır Ceza Mahkemesine itiraz yolu açık olmak üzere görevsizlik kararı vermiş, dava dosyası, Zile Cumhuriyet Başsavcılığı’nca, Mahkememize gönderilmiştir.

İNCELEME VE GEREKÇE: Uyuşmazlık Mahkemesi Ceza Bölümünün, Serdar ÖZGÜLDÜR’ün Başkanlığında, Üyeler; Ahmet KARADAVUT, Davut TELLİ, Şuayip ŞEN, Haluk ZEYBEL, Mehmet AVCIOĞLU, Levent BİLGİ’nin katılımlarıyla yapılan 30.12.2013 günlü toplantısında, Raportör-Hâkim G. Fatma BÜYÜKEREN’in, başvurunun reddi yolundaki raporu ve dosyadaki belgeler okunduktan; ilgili Başsavcılarca görevlendirilen Yargıtay Cumhuriyet Savcısı Mehmet BAYHAN ile Askeri Yargıtay Başsavcı Yardımcısı Eser Cihat POYRAZ’ın, başvurunun reddine ilişkin yazılı ve sözlü açıklamaları dinlendikten sonra GEREĞİ GÖRÜŞÜLÜP DÜŞÜNÜLDÜ:

Dosyanın incelenmesinde, adli yargı yerince verilen görevsizlik kararının itiraz yolu açık olmak üzere verildiği anlaşılmıştır.

5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 34. maddesi ikinci fıkrasında, “Kararlarda, başvurulabilecek kanun yolu, süresi, mercii ve şekilleri belirtilir” denilmiş, 223. maddesinin onuncu fıkrasında, “Adli yargı dışındaki bir yargı merciine yönelik görevsizlik kararı kanun yolu bakımından hüküm sayılır” düzenlemesi yer almış, 232. maddesinin altıncı fıkrasında ise, “Hüküm fıkrasında, 223 üncü maddeye göre verilen kararın ne olduğunun, uygulanan kanun maddelerinin, verilen ceza miktarının, kanun yollarına başvurma ve tazminat isteme olanağının bulunup bulunmadığının, başvuru olanağı varsa süresi ve merciinin tereddüde yer vermeyecek şekilde açıkça gösterilmesi gerekir” hükmüne yer verilmiştir.

2247 sayılı Uyuşmazlık Mahkemesinin Kuruluş Ve İşleyişi Hakkında Kanun’un “Olumsuz görev uyuşmazlığı” başlığı altında düzenlenen 14. maddesinde, “Olumsuz görev uyuşmazlığının bulunduğunun ileri sürülebilmesi için adli, idari veya askeri yargı mercilerinden en az ikisinin tarafları, konusu ve sebebi aynı olan davada kendilerini görevsiz görmeleri ve bu yolda verdikleri kararların kesin veya kesinleşmiş olması gerekir” denilmektedir.

Uyuşmazlığın incelenebilmesi için, 2247 sayılı Yasa’nın 1 ve 14. maddeleri uyarınca, yargı yerlerince verilen kararların kesin veya kesinleşmiş olması gerekmektedir. Ceza Muhakemesi Kanunu hükümleri dışında ayrıca, Yargıtay İçtihadı Birleştirme Genel Kurulu'nun 9.12.1931 gün ve E:1931/12, K:1931/48 sayılı kararında da belirtildiği gibi yargı yolunu değiştirmeye yönelik görevsizlik kararlarının temyize tabi oldukları kuşkusuzdur. Böylece, başvuracağı kanun yolu, süresi, mercii yasaya uygun olarak gösterilmeyen kararın kesinleşmesinden söz edilmesine olanak yoktur. Bu nedenle, sanıklara yukarıda açıklanan haklarını belirtir nitelikte tebligat yapılarak temyiz süresinin beklenmesi, görevsizlik kararı kesinleştikten sonra dosyanın Mahkememize gönderilmesi gerekmektedir.

Açıklanan nedenlerle, Zile Ağır Ceza Mahkemesi'nce verilen görevsizlik kararının kesinleşmemiş olması nedeniyle, 2247 sayılı Yasa'nın 1 ve 14. maddesinde belirtilen koşullar oluşmadığından, aynı Yasa'nın 27. maddesi uyarınca yöntemine uygun bulunmayan başvurunun reddine karar verilmesi gerekmiştir.

SONUÇ : 2247 sayılı Yasa'nın 1 ve 14. maddesinde belirtilen koşullar oluşmadığından, aynı Yasa'nın 27. maddesi uyarınca yöntemine uygun bulunmayan BAŞVURUNUN REDDİNE, 30.12.2013 günü OYBİRLİĞİ İLE KESİN OLARAK karar verildi.

—— • ——

II- 2247 SAYILI KANUN’UN 14. MADDESİ GEREĞİNCE VERİLEN (OLUMSUZ GÖREV UYUŞMAZLIĞI) KARARLAR

Uyuşmazlık Mahkemesi Başkanlığından:

1-ESAS NO : 2013/36

KARAR NO: 2013/39

KARAR TR : 30.12.2013

(Ceza Bölümü)

ÖZET: Jandarma personeli olan sanık hakkında, mülki görevleri sırasında işlediği ileri sürülen “emre itaatsizlikte ısrar etmek” suçu nedeniyle açılan kamu davasının ADLİ YARGI yerinde görülmesinin gerek-tiği hk.

K A R A R

Davacı : K.H.

Sanık : Ö.D.

 

O L A Y : Diyarbakır İl J.K.lığı E Tipi Cezaevi J.Bl.K.lığı emrinde görevli sanık Uzm. J.III.Çvş. Ö.D.’in, Diyarbakır Adliyesinde sevk ve nakil devriyesinde görevli olduğu 20.6.2012 günü, devriye komutanı olarak görev yapmakta olan J.Bçvş. B.D. tarafından jandarma yeleğini giymesi hususunda uyarılmasına rağmen gün içerisinde jandarma yeleğini giymemeye devam ettiği, öğleden sonra saat 16:00 sıralarında duruşmaların sona ermesi nedeniyle hükümlü ve tutukluların ring aracına bindirilmesi sonrasında sanığın çevrede bulunamadığı, devriye komutanı tarafından telefon ile arandığı ve kendisinden iki dakikaya kadar ring aracının bulunduğu yere geleceğinin öğrenildiği, bir müddet sonra gecikmeli olarak ring aracının bulunduğu yere gelen sanığın yine üzerinde görev gereği bulunması gereken jandarma yeleği ile şapkasının bulunmadığı, gecikmesi nedeniyle devriye komutanı tarafından uyarıldığında ise esas duruşa geçmeden elini kolunu sallayıp yukarıya doğru kaldırmak suretiyle, “Niye bağırıyorsun geldik işte! Komutanım sen benden ne istiyorsun milletin içinde bana bağırıyorsun!” şeklinde bağırdığı, ardından orada bulunan J.Er A.Ö.’e yeleğini ve şapkasını nezarethaneden alıp getirmesi hususunda emir verdiği, J.Er A. Ö.’in ise söz konusu jandarma yeleği ile şapkayı bulamayarak geri gelmesi üzerine “Yapacak olduğun işi …….. lan” şeklinde sözler söylediği, daha sonra kendisinin giderek söz konusu malzemeleri bulup geldiği ve akabinde de devriye aracının arka kısmına bindiği, böylece, hizmete ilişkin emre rağmen jandarma yeleğini giymemek suretiyle emre itaatsizlikte ısrar suçunu işlediği ileri sürülerek, eylemine uyan 1632 sayılı Askeri Ceza Kanunu’nun 87/1. maddesinin “hizmete ilişkin emri hiç yapmayan asker kişiler” cümlesi uyarınca cezalandırılması istemiyle 7. Kolordu Komutanlığı Askeri Savcılığı’nın 13.9.2012 gün ve E:2012/1268, K:2012/443 sayılı iddianamesiyle kamu davası açılmıştır.

7. KOLORDU KOMUTANLIĞI ASKERİ MAHKEMESİ: 17.10.2012 gün ve E:2012/965, K:2012/455 sayıyla, tutuklu ve hükümlülerin adliyeye götürülmesi görevinin jandarmanın mülki görevleri içersinde yer aldığı, bahsedilen emrin bu göreve ilişkin bulunduğu ve bu görev sırasında verildiği, askeri hizmetle bir ilgisinin bulunmadığı açıklanarak, sanığı yargılama görevinin adli yargı yerine ait olduğu gerekçesiyle görevsizlik kararı vermiş, temyiz edilmeyen karar kesinleşerek, dava dosyası, Diyarbakır 6. Asliye Ceza Mahkemesi’ne gönderilmiştir.

DİYARBAKIR 6. ASLİYE CEZA MAHKEMESİ:17.1.2013 gün ve E:2013/17, K:2013/63 sayıyla, sanığı, işlediği ileri sürülen emre itaatsizlikte ısrar etmek suçu nedeniyle, suçun askeri suç olmasından dolayı, yargılama görevinin askeri yargı yerine ait olduğu gerekçesiyle Diyarbakır Ağır Ceza Mahkemesine itiraz yolu açık olmak üzere görevsizlik kararı vermiş, dava dosyası, kendisine gelmekle Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nca, Mahkememize gönderilmiştir.

Mahkememize gönderilen dava dosyasında, Uyuşmazlık Mahkemesi’nce 1.7.2013 gün ve E:2013/19, K:2013/22 sayılı karar ile adli yargı yerince verilen görevsizlik kararı kesinleşmeden dava dosyası Mahkememize gönderildiğinden, 2247 sayılı Uyuşmazlık Mahkemesinin Kuruluş ve İşleyişi Hakkında Kanun’un 1 ve 14. maddesinde belirtilen koşullar oluşmadığından, aynı Yasa’nın 27. maddesi uyarınca yöntemine uygun bulunmayan başvurunun reddine karar verilip dosyanın Mahkemesine gönderilmesinden sonra, dosyadaki eksiklik giderilip, adli yargı yerince verilen görevsizlik kararı kesinleştirilerek dava dosyası, aynı Mahkemece, Mahkememize gönderilmiştir.

İNCELEME VE GEREKÇE: Uyuşmazlık Mahkemesi Ceza Bölümünün, Serdar ÖZGÜLDÜR’ün Başkanlığında, Üyeler; Ahmet KARADAVUT, Davut TELLİ, Şuayip ŞEN, Haluk ZEYBEL, Mehmet AVCIOĞLU, Levent BİLGİ’nin katılımlarıyla yapılan 30.12.2013 günlü toplantısında;

I-İLK İNCELEME: Yapılan incelemede, usule ilişkin işlemlerde 2247 sayılı Uyuşmazlık Mahkemesinin Kuruluş Ve İşleyişi Hakkında Kanun'da belirtilen süre ve biçim yönünden bir eksiklik görülmediği, askeri ve adli yargı yerleri arasında Yasa'nın 14. maddesinde öngörüldüğü biçimde olumsuz görev uyuşmazlığı doğduğu anlaşıldığından, esasın incelenmesine oybirliği ile karar verildi.

II-ESASIN İNCELENMESİ: Raportör-Hakim G. Fatma BÜYÜKEREN’in, davanın çözümünde adli yargı yerinin görevli olduğu yolundaki raporu ve dosyadaki belgeler okunduktan; ilgili Başsavcılarca görevlendirilen Yargıtay Cumhuriyet Savcısı Mehmet BAYHAN’ın adli yargı, Askeri Yargıtay Başsavcı Yardımcısı Eser Cihat POYRAZ’ın davanın çözümünün adli yargı yerinin görev alanına girdiğine ilişkin yazılı ve sözlü açıklamaları dinlendikten sonra GEREĞİ GÖRÜŞÜLÜP DÜŞÜNÜLDÜ:

353 sayılı Askeri Mahkemeler Kuruluşu Ve Yargılama Usulü Kanunu'nun "Askeri Mahkemelerin Görevleri" başlığı altında düzenlenen İkinci Bölümünde yer alan "Genel Görev" başlıklı 9. maddesinde; "Askeri Mahkemeler Kanunlarda aksi yazılı olmadıkça asker kişilerin askeri olan suçları ile bunların asker kişiler aleyhine veya askeri mahallerde yahut askerlik hizmet ve görevleri ile ilgili olarak işledikleri suçlara ait davalara bakmakla görevlidirler" denilmekte iken, maddenin “….askeri mahallerde….” ibaresi Anayasa Mahkemesi’nin 26.6.2012 tarih ve 28335 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan 15.3.2012 gün ve E:2011/30, K:2012/36 sayılı kararı ile iptal edilmiştir.

"Askeri suç" ise, öğretide ve uygulamada;

a) Unsurları ve cezalarının tamamı Askeri Ceza Kanunu'nda yazılı olan, başka bir anlatımla, Askeri Ceza Kanunu dışında hiçbir ceza yasası ile cezalandırılmayan suçlar,

b) Unsurları kısmen Askeri Ceza Kanunu'nda kısmen diğer ceza yasalarında gösterilen suçlar,

c) Türk Ceza Kanunu'na atıf suretiyle askeri suç haline dönüştürülen suçlar, olmak üzere üç grupta mütalaa edilmektedir.

Ancak, sanık Jandarma Personeli olduğuna göre, Jandarmanın hangi nitelikteki görevler ile görevlendirildiğine ilişkin yasal düzenlemenin göz önünde tutulması, suça konu olayın meydana geldiği sırada yerine getirilmekte olan görevin, Yasa'da belirtilen görevlerden hangisine uygun olduğunun incelenmesi, görevli yargı yerinin buna göre belirlenmesi gerekmektedir.

2803 sayılı Jandarma Teşkilat Görev Ve Yetkileri Kanunu’nun 7. maddesinde, Jandarmanın sorumluluk alanlarında genel olarak görevleri:

a)     Mülki görevleri;

Emniyet ve asayiş ile kamu düzenini sağlamak, korumak ve kollamak, kaçakçılığı men, takip ve tahkik etmek, suç işlenmesini önlemek için gerekli tedbirleri almak ve uygulamak, ceza infaz kurumları ve tutukevlerinin dış korunmalarını yapmak,

b)                Adli görevleri;

İşlenmiş suçlarla ilgili olarak kanunlarda belirtilen işlemleri yapmak ve bunlara ilişkin adli hizmetleri yerine getirmek,

c)                 Askeri görevleri;

Askeri kanun ve nizamların gereği görevlerle Genelkurmay Başkanlığı'nca verilen görevleri yapmak,

d)                Diğer görevleri;

Yukarıda belirtilen görevler dışında kalan ve diğer kanun ve nizam hükümlerinin icrası ile bunlara dayalı emir ve kararlarla Jandarmaya verilen görevleri yapmak, şeklinde sayılmıştır.

Jandarma Teşkilatı Görev Ve Yetkileri Yönetmeliğinin, “Mülki Görevlerin Esasları” başlığı altında düzenlenen 45. maddesinde, “Jandarma:

a.Halkın can, ırz ve malını korur.

b…….

………..

h.Ceza infaz kurumlarının ve tutukevlerinin dış korumalarını sağlayıcı önlemleri alır. Tutuklu ve hükümlülerin sevk ve nakilleriyle muhafazalarını sağlar” denilmektedir.

Dosyanın incelenmesinden, dosya içinde mevcut bilgi ve belgelerden, sanığın olay sırasında, E Tipi Cezaevi Jandarma Bölük Komutanlığından, Diyarbakır Adliyesine tutuklu ve hükümlüleri götürmek üzere sevk devriyesi olarak görevlendirildiği, bu görevin de jandarmanın askerlik görevi ile ilgili olmayıp mülki görevlerinden olan tutuklu ve hükümlülerin sevk ve nakilleri ile ilgili olduğu açıktır.

2803 sayılı Kanun’un 15 ve Yönetmeliğin 186. maddelerine göre jandarma personelinin ancak askeri hizmete ilişkin eylemlerinden dolayı askeri yargıya tabi bulundukları kuşkusuzdur.

Açıklanan nedenlerle, asker kişi sanığın mülki görevleri sırasında işlediği ileri sürülen suç nedeniyle hakkında açılan kamu davasının adli yargı yerinde görülmesi ve Diyarbakır 6. Asliye Ceza Mahkemesi’nin görevsizlik kararının kaldırılması gerekmiştir.

SONUÇ: Davanın çözümünde ADLİ YARGI yerinin görevli olduğuna, bu nedenle Diyarbakır 6. Asliye Ceza Mahkemesi’nin 17.1.2013 gün ve E:2013/17, K:2013/63 sayılı GÖREVSİZLİK KARARININ KALDIRILMASINA, 30.12.2013 gününde OYBİRLİĞİ İLE KESİN OLARAK karar verildi.

—— • ——

I-2247 SAYILI KANUN’UN 24. MADDESİ GEREĞİNCE HÜKÜM UYUŞMAZLIĞINA İLİŞKİN VERİLEN BAŞVURU RED KARARLARI

Uyuşmazlık Mahkemesi Başkanlığından:

1-ESAS NO : 2013/63

KARAR NO: 2013/1754

KARAR TR : 30.12.2013

(Hukuk Bölümü)

ÖZET: 2247 sayılı Yasanın 24. maddesinde hüküm uyuşmazlığının varlığı için öngörülen “konu ve dava sebebinin aynı olması”, “hakkın yerine getirilmesinin imkansız bulunması” koşullarını taşımayan BAŞVURUNUN REDDİ gerektiği hk.

K A R A R

Hüküm Uyuşmazlığının Giderilmesi

İsteminde Bulunan (Davacı)  : ADLİ YARGIDA

  : 1- Ş.C.U., 2- M.A.M., 3- A.C.Ö., 4- C.Ç.

5- D.K., 6- E.O.O., 7- H.C.K., 8- O.N.Ö.

Vekilleri   : Av. M.G. & Av. B.K.

    İDARİ YARGIDA

  : Ereğli Demir ve Çelik Fabrikaları T. A. Ş

Vekilleri  : Av. M.S.Ç., & Av. C.A.

Karşı Taraf (Davalı)   : T.C. Başbakanlık Sermaye Piyasası Kurulu

Vekili    : Av. G.A. – (İdari Yargıda)

O L A Y : I-Davacı Ereğli Demir ve Çelik Fabrikaları T. A. Ş vekili dava dilekçesinde özetle; Başbakanlık Sermaye Piyasası Kurulu’nun 15.08.2006 gün, B.02.1.SPK.0.13-1532-14907 sayılı işlemi ile,

‘’ Kurulumuzun 05.05.2006 tarih ve 21/561 sayılı toplantısında, Ereğli Demir ve Çelik Fabrikaları T.A.Ş. nin 2005 yılı sonu itibariyle, yıl içinde uyguladığı muhasebe standardı seti (Kurulumuzun seri:XI, No:25 sayılı tebliği) yerine yeni bir muhasebe standardı seti (Uluslararası Muhasebe/ Finansal Raporlama Standartları- UMS/UFRS) ile finansal tablolarını düzenlediği ve bu değişikliğin dönem karına etkisinin (152.329,914 TL) önemli olduğu, ayrıca 2005 yılı 3, 6 ve 9 aylık finansal tablolarında dikkate alınmayan yaklaşık 43 milyon TL tutarında dönem karını azaltan gider tahakkuklarına ilişkin uygulama göz önüne alınarak, kamunun doğru bilgilendirilmesini teminen, 31.12.2005 tarihli finansal tabloların, şirketin yıl içinde uyguladığı muhasebe standardı setine göre yeniden düzenlenerek ilan edilmesine ve genel kurulun onayına sunulmasına karar verilmiş olup, bu karar 06.05.2006 tarih ve B.02.SPK.0.13.1047-9382 sayılı kurulumuz yazısı ile şirkete tebliği edilmiş ve kurulumuz haftalık bülteni aracılığıyla kamuya duyurulmuştur.

Şirket, kurulumuzun yukarıda belirtilen kararını yerine getirmemiş olup, söz konusu kararın yürütmesinin durdurulması ve iptali için Ankara 11. İdare Mahkemesi nezdinde iptal davası açmıştır. Ankara 11. İdare Mahkemesi, 25.07.2006 tarihinde kurulumuza tebliğ edilen 13.07.2006 tarihli kararı ile şirketin açmış olduğu davada yürütmenin durdurulması isteminin reddine karar vermiştir. Ayrıca, Ankara Bölge İdare Mahkemesi’nin, 02.08.2006 tarihinde kurulumuza tebliğ edilen 20.07.2006 tarihli Ankara 11. İdare Mahkemesince yürütmenin durdurulması istemi hakkında verilen kararda yasaya aykırılık bulunmadığından, şirketin itirazının reddine karar verilmiştir.

Yukarıda anılan mahkeme kararları göz önüne alınarak kurulumuzun 03.08.2006 tarih ve 34/983 sayılı toplantısında; kurulumuzun 05.05.2006 tarih ve 21/561 sayılı kararı uyarınca kamunun doğru bilgilendirilmesini teminen, şirketin 31.12.2005 tarihli finansal tablolarının kurulumuzun Seri:XI, No:25 sayılı tebliğine uygun olarak yeniden düzenlenerek, 11.08.2006 günü mesai saati bitimine kadar ilan edilmek üzere Borsanıza ve Kurulumuza gönderilmesi gerektiği, aksi takdirde kurulumuzda mevcut bilgiler çerçevesinde anılan finansal tabloların borsanız bülteninde yayınlanmak suretiyle kamuya duyurulacağı hususlarının şirkete bildirilmesine karar verilmiş olup, bu karar 03.08.2006 tarih ve B.02.SPK.0.13.1458.13999 sayılı kurulumuz yazısı ile şirkete bildirilmiş,ayrıca kurulumuz haftalık bülteni ile kamuya duyurulmuştur.

Kurulumuzun 03.08.2006 tarih ve 34/983 sayılı ve 11.08.2006 tarih ve 35/1029 sayılı kararlarına rağmen, 14.08.2006 tarihi itibariyle, şirket tarafından 31.12.2005 tarihli finansal tabloların yeniden düzenlenerek ilan edilmemesi nedeniyle, aynı kurulumuz kararları uyarınca; şirket ve ilgili bağımsız denetim kuruluşu Denetim Serbest Mali Müşavirlik AŞ. nin daha önceden kurulumuza göndermiş olduğu bilgiler çerçevesinde, kurulumuzun 05.05.2006 tarih ve 21/561 sayılı kararı uyarınca kurulumuzun Seri:XI, No:25 sayılı tebliği esas alınarak düzenlenmesi gereken 31.12.2005 tarihli finansal tablolar, kamuya açıklanmak üzere borsanıza gönderilmektedir.

Şirketin 31.12.2005 tarihli finansal tablolarının kurulumuzun Seri:XI, No:25 sayılı tebliğine göre düzenlenmesi durumunda, şirketin 31.12.2005 tarihi itibariyle net dönem karı 193.392.407 TL yerine 345.722.321 TL hisse başına kazanç ise, 0,198 TL yerine 0,354 TL olarak gerçekleşmektedir.

Ayrıca, şirketin 2005 yılı 3,6,9 aylık ara dönem finansal tablolarında dikkate alınmayan, ancak, 31.12.2005 tarihi itibariyle tahakkuk ettirilen giderlerin toplamı yaklaşık 43 milyon TL dir.

Bu çerçevede bilgi edinilmesini ve kurulumuzun 03.08.2006 tarih ve 34/983 sayılı ve 11.08.2006 tarih ve 35/1029 sayılı kararları uyarınca Ereğli Demir ve Çelik Fabrikaları T.A.Ş.nin 31.12.2005 tarihli, kurulumuzun Seri:XI, No:25 sayılı tebliğine göre yeniden düzenlenmiş ve daha önce şirket tarafından kamuya açıklanan bilanço ve gelir tablosu ile karşılaştırmalı olarak hazırlanan bilanço ve gelir tablosunun, kamunun doğru bilgilendirilmesini teminen, borsanız günlük bülteninde yayımlanmasını, ayrıca borsanız web sitesinin şirket mali tabloları bölümünde düzeltilmiş mali tablolara da yer verilmesi ‘’ hususunun talep edildiğini belirterek, SPK’nun davacı şirkete ait 31.12.2005 tarihli mali tabloların resen yeniden tanzim edilmesine ilişkin olup, 15.08.2006 tarihinde duyurulan işleminin iptali istemiyle 10.10.2006 tarihinde idari yargı yerinde dava açmıştır.

Ankara 11. İdare Mahkemesi: 25.06.2007 gün, E:2006/2548, K:2007/1071 sayı ile özetle; ‘’ … 2499 sayılı Sermaye Piyasası Kanunu’nun 15. maddesinde; Kurulun, yasalardan kaynaklanan yükümlülüklerin doğruluk incelemesi dahil bilanço ve gelir tablolarını denetleme ve düzeltmeye yetkili olduğu, Vergi Usul Kanunu’nun vergi incelemesine ilişkin . hükümlerinin saklı olduğu, bu fıkranın uygulanmasına ilişkin esasların Kurul tarafından belirleneceği, Sermaye Piyasası Kurulu’nun Görev ve Yetkiler başlıklı 22. maddesinin (h) . bendinde, bu Kanun hükümleri gereğince elde ettiği veya kendisine tevdi edilen mali tablo ve raporlar ile diğer belgelerin incelemek, gerekli gördüğü hususlar hakkında ihraçcı ve kurum denetçilerinden veya bağımsız denetçilerden ayrıca rapor istemek, elde ettiği sonuçları değerlendirerek, Kanunda belirtilen gerekli tedbirleri almak, Kurulun görev ve yetkileri arasında sayılmış, aynı Kanunun “Tedbirler” başlıklı 46. maddesinin (e) bendinde ise; mevzuat uyarınca açıklanması gerekirken açıklanmamış bilgileri ve mevzuata aykırılıkları masrafı ilgili anonim ortaklık, kişi, kuruluş veya sermaye piyasası kurumlarından tahsil edilmek üzere kamuoyuna duyurmaya Kurulun yetkili olduğu hükme bağlanmıştır.

Öte yandan, 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanununun 28. maddesinin l.fıkrasında, (Değişik bent: 10/06/1994 - 4001/13 md.) Danıştay, bölge idare mahkemeleri, idare ve vergi mahkemelerinin esasa ve yürütmenin durdurulmasına ilişkin kararlarının icaplarına göre idarenin, gecikmeksizin işlem tesis etmeye veya eylemde bulunmaya mecbur olduğu, bu sürenin hiçbir şekilde kararın idareye tebliğinden başlayarak otuz günü geçemeyeceği, ancak, haciz veya ihtiyati haciz uygulamaları ile ilgili davalarda verilen kararlar hakkında, bu kararların kesinleşmesinden sonra idarece işlem tesis edileceği hükmü öngörülmüştür.

Dava dosyasının ve bu dosyayla bağlantılı Mahkememizin 2006/1396 esas sayılı dosyasının birlikte incelenmesinden, davacı şirketin 2005 yılının 3, 6 ve 9. döneme ilişkin mali tablolarını Ulusal Muhasebe Standartlarına göre düzenlediği, 31.12.2005 dönemine ilişkin mali tablolarını ise Uluslararası Finansal Raporlama Standartlarına göre tanzim etmesi üzerine Sermaye Piyasası Kurulunun 05.05.2006 tarihli 7484 sayılı kararıyla 31.12.2005 tarihli finansal tablolarının yıl içinde uygulanan muhasebe standartlarına göre yeniden düzenlenerek ilan edilmesine ve şirket genel kurulunun onayına sunulmasına karar verildiği, bu işleme karşı Mahkememizin E: 2006/1396 esasında açılan davada Mahkememizce 13.07.2006 tarihinde davacı şirketin yürütmenin durdurulması isteminin reddedildiği, bu karara yönelik itirazın da Ankara Bölge İdare Mahkemesinin 20.07.2006 günlü YD İtiraz No: 2006/2696 sayılı kararıyla reddedildiği, bu arada Özelleştirme İdare Başkanlığınca Şirket Genel Kurulunun 30.03.2006 tarihinde kararının iptali istemiyle davacı şirkete karşı Ankara 3. Asliye Ticaret Mahkemelerinin E: 2006/218 esasında kayıtlı davanın açıldığı, Sermaye Piyasası Kurulu’nun 03.08.2006 günlü 13999 sayılı yazısıyla 31.12.2005 tarihli mali tabloların SPK 25 nolu tebliğine uygun biçimde yeniden düzenlenerek ilan edilmek üzere İMKB’a ve SPK’a gönderilmesi aksi halde anılan finansal tabloların İMKB bülteninde re’sen yayınlanmak suretiyle kamuya duyurulacağının davacı şirkete bildirildiği, davacının 10.08.2006 tarih ve 8 sayılı cevabi yazısıyla yukarıda belirtilen davalar sonuçlanmadan mali tabloların yayınlamasının kamuyu yanıltabileceği ve davaların sonuçlanmamasının beklenilmesinin talep edildiği, SPK’nun 11.08.2006 tarihli cevabı ile şirketin söz konusu talebi reddedilerek 31.12.2005 tarihli finansal tabloların SPK 25 sisteme göre yeniden düzenlenerek 14.08.2006 günü mesai saati bitimine kadar ilan edilmek üzere İMKB ve SPK’a bildirilmesi gerektiğinin, ilgili şirkete yeniden bildirildiği, davacı şirket tarafından davalı idarenin söz konusu isteminin gereğinin yerine getirilmemesi üzerine 15.08.2006 tarih ve 14907 sayılı işlemle şirkete ait finansal tabloların SPK 25 nolu tebliğe göre re’sen yeniden tanzim edildiği ve İMKB’ye gönderildiği, söz konusu mali tabloların 15.08.2006 tarihli İMKB bülteninde yayınlandığı şirketin 31.12.2005 tarihli finansal tablolarının Kurulun Seri XI, No: 25 sayılı Tebliğine göre düzenlenmesi durumunda şirketin 31.12.2005 tarihi itibariyle net dönem karının 193.392.407 YTL olmayıp 345.722.321 YTL, hisse başına kazancın ise 0,198 YTL değil 0,354 YTL olarak gerçekleştiğinin açıklanması üzerine davacı şirkete ait 31.12.2005 tarih mali tabloların re’sen yeniden tanzim edilmesine ilişkin söz konusu işlemin iptali istemiyle bakılan davanın açıldığı anlaşılmıştır.

Uyuşmazlıkta, davacı şirket tarafından 31.12.2005 tarihli mali tabloların UFRS sistemi yerine SPK Seri XI, No: 25 sayılı tebliğe göre yeniden düzenlemesi için aynı konuda Mahkememizde açılan davanın sonucunun beklenmesi gerektiği ileri sürülmekte ise de, Mahkememizin E: 2006/1396 esasında açılan davada yürütmenin durdurulması isteminin reddedilmesi ve bu karara yönelik itirazın da Ankara Bölge İdare Mahkemesince reddi üzerine kamunun doğru ve sürekli aydınlatılması amacıyla davalı idarece Sermaye Piyasası Kanununun anılan hükümlere göre işlem tesis edilebileceği açık olup aksi yöndeki davacı iddiasına itibar edilmemiştir.

Bu durumda, davacı şirketin 31.12.2005 tarihli finansal raporlarını Seri XI, No: 25 sayılı kurul kararları gereğince yeniden düzenleyerek ilan etmemesi nedeniyle davacı şirket ve ilgili bağımsız denetim kuruluşunca Kurula gönderilen bilgiler çerçevesinde Kurulun anılan yasa hükümlerinde öngörülen yetkisine istinaden tesis ettiği dava konusu işlemde hukuka aykırılık görülmemiştir.

Davacı tarafından dava konu işlemde verilen miktarlarla şirket karının tamamının dağıtılacağı gibi bir izlenim verilmesi yönüyle de işlemin hukuka aykırı olduğu ileri sürülmüş ise de, davalı idarece resen tanzim edilip, ilan edilen finansal tablo şirketin daha önce yaptığı muhasebe sistemine (UFRS) göre beyan ettiği dönem net karı ile ilgili denetim şirketince davalı idareye bildirilen Seri XI, No: 25 sayılı tebliğe göre düzenlenen tabloda arasındaki dönem net kar ve hisse başına düşen kazanç miktarlarının belirtilmesinden ibaret olup dönem net karının mutlaka dağıtılacağı anlama gelmeyeceğinin açık olması karşısında söz konusu sava hukuken katılmak olanaksızdır. ‘’ demek suretiyle davanın reddine karar vermiştir.

Bu karara karşı yapılan yürütmenin durdurulması istemli temyiz başvurusu üzerine, Danıştay 13. Daire 04.12.2007 gün, E:2007/13724 sayı ile özetle yürütmeyi durdurma isteğinin kabulüne karar vermiştir.

Danıştay 13. Daire 12.05.2010 gün, E:2007/13724, K:2010/3985 sayı ile özetle, ‘’…Dava, davacı şirketin 31.12.2005 tarihli malî tablolarının re'sen yeniden düzenlenmesine ilişkin davalı idare işlemlerinin iptal istemiyle açılmış, idare Mahkemesi'nce; 2499 sayılı Sermaye Piyasası Kanunu’nun 22/h maddesinde, bu Kanun hükümleri uyarınca elde ettiği veya kendisine tevdi edilen malî tablo ve rapor ile diğer belgeleri incelemenin, gerekli gördüğü hususlar hakkında ihraççı ve kurum denetçilerinden veya bağımsız denetçilerden rapor istemenin, elde ettiği sonuçları değerlendirerek Kanunda belirtilen tedbirleri almanın Kurul'un görevleri arasında sayıldığı; 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu'nun 28. maddesinde, Danıştay, bölge idare mahkemeleri, idare ve vergi mahkemelerinin esasa ve yürütmenin durdurulmasına ilişkin kararlarının icaplarına göre idarenin gecikmeksizin işlem tesis etmeye veya eylemde bulunmaya mecbur olduğunun hükme bağlandığı; dava dosyasının ve Mahkeme'nin 2006/1396 esasına kayıtlı dosyanın incelenmesinden, davacı şirketin 2005 yılının 3, 6 ve 9 aylık döneme ilişkin malî tablolarının Sermaye Piyasası Kurulu’nun Seri X, No:25 sayılı Tebliği uyarınca hazırlandığı, 31.12,2005 tarihli malî tablolarının ise Uluslararası Finansal Raporlama Standartları (UFRS) esas alınarak hazırlandığı, Sermaye Piyasası Kurulu'nun 05.05.2006 tarih ve 7484 sayılı karan ile, davacı şirketin 31.12.2005 tarihli finansal tablolarının, 2005 yılının 3,6 ve 9 aylık dönemlerine ilişkin finansal tabloların hazırlanmasında esas alınan Sermaye Piyasası Kurulu'nun Seri XI, No:25 sayılı Tebliğine uygun olarak yeniden düzenlenmesine, yeniden düzenlenecek 31.12.2005 tarihli finansal tabloların İstanbul Menkul Kıymetler Borsası ve Sermaye Piyasası Kurulu'na gönderilmesine ve ivedilikle şirket genel kurulu onayına sunulmasına karar verildiği, bu işlemin iptali istemiyle Mahkeme'nin 2006/1396 esasına kayıtlı davanın açıldığı, anılan davada yürütmenin durdurulması isteminin reddine karar verildiği, bu karara yapılan İtirazın Ankara Bölge İdare Mahkemesi'nce reddedildiği, davalı idarenin 03.08.2006 tarih ve 13999 sayılı yazısı ile 31.12.2005 tarihli malî tabloların Sermaye Piyasası Kurulu'nun Seri X, No:25 sayılı Tebliğine uygun olarak hazırlanıp gönderilmesinin istenildiği, davacı şirketin adlî yargıda şirket genel kurulunun iptali istemiyle açılan davanın sonuçlanmasının beklenilmesi isteminin davalı idarece reddedilmesine rağmen gereğinin yerine getirilmemesi nedeniyle davalı İdarece şirket malî tablolarının resen düzenlenerek 15.08.2006 tarihli İMKB bülteninde yayımlandığı, davacı şirketin davalı idarenin 05.05.2006 tarih ve 7484 sayılı işleminin iptali istemiyle açılan davada, yürütmenin durdurulması isteminin reddedilmiş olması karşısında davalı idarenin kamunun doğru ve sürekli aydınlatılması amacıyla işlem tesis edebileceği açık olduğundan, davacı şirketin 31.12.2005 tarihli finansal raporlarının resen düzenlenerek yayımlanmasında hukuka aykırılık bulunmadığı, davacının, şirket kârının tamamının dağıtılacağı izlenimi yarattığı iddiasının da yerinde bulunmadığı gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiş, bu karar davacı tarafından temyiz edilmiştir.

2499 sayılı Sermaye Piyasası Kanunu’nun 16. maddesinde, "ihraççılar ve sermaye piyasası kurumlan, konsolide olanlar dahil kamuya açıklanacak veya gerektiğinde Kurulca istenecek malî tablo, rapor ve bilgileri tespit olunacak şekil ve esaslara, genel kabul görmüş muhasebe kavram, ilke ve standartlarına uymak suretiyle düzenlemekle yükümlüdürler.

İhraççılar ve sermaye piyasası kurumları düzenleyecekleri malî tablolardan Kurulca belirlenenleri daha önce kurulmuş ve bu Kanun'un 22. maddesinin (d) bendi uyarınca kurulan bağımsız denetleme kuruluşlarına, bilgilerin doğruluk ve gerçeği dürüst bir biçimde yansıtma ilkesine uygunluğu bakımından inceleterek bir rapor almak zorundadırlar.

Kurul, halka arzda, kayıtlı sermaye sistemine geçişte, bu Kanun kapsamındaki anonim ortaklık ve sermaye piyasası kuramlarının tasfiyesi, devri, birleşmesi ve nevi değiştirmelerinde bağımsız denetim raporu isteyebilir.

Bağımsız denetleme kuruluşları, denetledikleri malî tablo ve raporlara ilişkin olarak hazırladıkları raporlardaki yanlış ve yanıltıcı bilgi ve kanaatler nedeniyle doğabilecek zararlardan hukuken sorumludurlar.

Kurulca düzenlenmesi öngörülen malî tablo ve raporlar ile, bağımsız denetlemeye tabi olunması durumunda bağımsız denetim raporu Kurulca belirlenen usul ve esaslar dahilinde Kurula gönderilir ve kamuya duyurulur." hükmüne yer verilmiş; 22. maddesinin (e) bendinde, "Kamunun zamanında yeterli ve doğru olarak aydınlatılmasını sağlamak amacıyla, genel ve özel nitelikte kararlar almak ve her türlü malî tablo ve raporlar ile bunların bağımsız denetimlerinin, sermaye piyasası araçlarının halka arzında yayımlanacak izahname ve sirkülerin ve araçların değerini etkileyebilecek önemli bilgilerin kapsamını, standartlarını ve ilân esaslarını tesbit ve bu konularda tebliğler yayımlamak";(h) bendinde,."Bu Kanun hükümleri gereğince elde ettiği veya kendisine tevdi edilen malî tablo ve raporlar ile diğer belgeleri incelemek, gerekli gördüğü hususlar hakkında ihraççı ve kurum denetçilerinden veya bağımsız denetçilerden ayrıca rapor istemek, elde ettiği sonuçları değerlendirerek, Kanunda belirtilen gerekli tedbirleri almak" Kurut'un görev ve yetkileri arasında sayılmış; 46: maddesinin (e) bendinde-ise, Kurul’un, mevzuat uyarınca açıklanması gerekirken açıklanmamış bilgileri ve mevzuata aykırılıkları, masrafı ilgili anonim ortaklık, kişi, kuruluş veya sermaye piyasası kuramlarından tahsil edilmek üzere kamuoyuna duyurmaya yetkili olduğu hükme bağlanmıştır.

6762 sayılı Türk Ticaret Kanunu'nun 327. maddesinde, şirket yönetim kurulunun her iş yılı sonunda 325. maddede yazılı bilançodan başka şirketin ticarî, malî ve ekonomik durumunu gösteren bir rapor düzenlemeye ve dağıtılacak kazanç miktarı ile yedek akçeyi oluşturacak teklif belgesini hazırlamaya zorunlu olduğu hükme bağlanmıştır.

Sermaye Piyasası Kurulu'nun Seri VIII, No:39 sayılı Özel Durumların Kamuya Açıklanmasına İlişkin Esaslar Tebliği'nin 5. maddesinin (h) bendinin 15 numaralı ali bendinde ise, diğer alt bentlerde sayılmamakla birlikte, ortaklığın faaliyetlerini ve malî durumunu önemli ölçüde etkileyecek bir gelişme olması ya da daha önce faaliyet raporu, malî tablo, malî tablo dipnotları, izahname, raf kayıt belgesi veya başka yollarla kamuya açıklanan bir durumda değişikliğin ortaya çıkması hA.Ö.el durum açıklaması yapılmasını gerektiren haller arasında sayılmıştır.

Yukarıda belirtilen mevzuat hükümlerinden, şirketlerin finansal tablo ve bilançolarının genel kurul onayına sunularak onaylanmasından sonra kamuya açıklanabileceği, Sermaye Piyasası Kurulu'nun anılan finansal tablolar üzerinde denetim yapmaya, gerekli gördüğü açıklamanın yapılmasını veya yeniden düzenlenmesini, malî tablo ve raporlarda önemli bir değişikliğin meydana gelmesi halinde özel durumun açıklanılmasını istemeye yetkili olduğu, Kurul'un bu kapsamda tesis ettiği genel ve özel düzenlemelere uyulmaması halinde yine Kanunda öngörülen yaptırımları uygulayabileceği, ancak, ortaklıklar adına malî tablo düzenleme ve yayımlama yetkisinin bulunmadığı anlaşılmaktadır.

Dava dosyasının incelenmesinden, davacı şirketin, 2005 yılı 3, 6 ve 9 aylık dönemlere ilişkin finansal tablolarının Sermaye Piyasası Kurulu'nun Seri X, No:25 sayılı tebliğinde yer alan muhasebe standartları uyarınca hazırlandığı, şirketin özelleştirilmesi sonrasında aralarında yabancı bankaların da bulunduğu bankalardan kredi temin etmek amacıyla 31.12.2005 tarihli finansal tablolarının ise UFRS uyarınca hazırlandığı, Özelleştirme idaresi Başkanlığının, bu durumun şirket kârını Önemli ölçüde etkilediğinden bahisle yaptığı başvuru üzerine davalı idarece yapılan inceleme sonucunda, şirketin 31.12.2005 tarihli finansal tablolarının Seri X, No:25 sayılı Tebliğ uyarınca yeniden hazırlanarak kamuoyuna duyurulmak üzere Kurul'a gönderilmesine, şirket genel kurulu onayına sunulmasına ilişkin 05,05.2006 tarih ve 7484 sayılı işlemin tesis edildiği, bu işleme karşı açılan davada yürütmenin durdurulması isteminin reddi üzerine davalı idarece, davacı şirketin 31.12.2005 tarihli finansal tablolarının yeniden düzenlenerek gönderilmesinin istenildiği, davacı şirketçe adlî ve İdarî yargı yerlerinde açılan davalar sonuçlanmadan finansal tabloların yeniden düzenlenmesinin sakıncalı olacağının belirtildiği, davalı idarece, davacının iddialanna itibar edilmeyerek davacı şirketin 2005 yılı 3, 6 ve 9 aylık dönemlerde vermiş olduğu finansal tablolar dikkate alınmak suretiyle finansal tabloların yeniden düzenlenerek İMKB bülteninde yayımlandığı, davanın da bu işlemin iptali istemiyle açıldığı anlaşılmaktadır.

Uyuşmazlıkta, davalı idarenin, davacı şirketin 2005 yılı kârının Seri X, No:25 sayılı tebliğ uyarınca hazırlanacak malî tablolar kapsamında hesaplanması gerektiğini kamuya duyurabileceği, Kurul kararlarının gereğini yerine getirmeyen ilgililer hakkında Kanunda öngörülen yaptırımları uygulayabileceği, hukukî ve cezaî sorumluluk için kanun yollarına başvurabileceği açık olmakla birlikte,davacı şirketin malî tablolarını resen oluşturarak yayımlamaya yetkisi bulunmadığından dava konusu işlemde hukuka uyarlık bulunmamıştır.’’

Açıklanan nedenlerle; 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu'nun 49. maddesi uyarınca temyize konu Ankara 11. İdare Mahkemesi’nin 25.06.2007 tarih ve E:2006/2548, K:2007/1071 sayılı kararının bozulmasına ‘’ karar vermiştir.

Bu karara karşı yapılan Karar Düzeltme talebi üzerine, Danıştay 13. Daire 30.05.2012 gün, E:2010/4405, K:2012/1352 sayı ile özetle, ‘’ … Dava, davacı şirketin 31.12.2005 tarihli malî tablolarının re'sen yeniden düzenlenmesine ilişkin davalı idare işlemlerinin iptal istemiyle açılmış, İdare Mahkemesi'nce; 2499 sayılı Sermaye Piyasası Kanunu'nun 22/h maddesinde, bu Kanun hükümleri uyarınca elde ettiği veya kendisine tevdi edilen malî tablo ve rapor ile diğer belgeleri incelemenin, gerekli gördüğü hususlar hakkında ihraççı ve kurum denetçilerinden veya bağımsız denetçilerden rapor istemenin, elde ettiği sonuçları değerlendirerek Kanunda belirtilen tedbirleri almanın Kurul'un görevleri arasında sayıldığı; 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu'nun 28. maddesinde, Danıştay, bölge idare mahkemeleri, idare ve vergi mahkemelerinin esasa ve yürütmenin durdurulmasına ilişkin kararlarının icaplarına göre idarenin gecikmeksizin işlem tesis etmeye veya eylemde bulunmaya mecbur olduğunun hükme bağlandığı; dava dosyasının ve Mahkeme'nin 2006/1396 esasına kayıtlı dosyanın incelenmesinden, davacı şirketin 2005 yılının 3, 6 ve 9 aylık döneme ilişkin mali tablolarının Sermaye Piyasası Kurulu'nun Seri X, No:25 sayılı Tebliği uyarınca hazırlandığı, 31.12.2005 tarihli malî tablolarının ise Uluslararası Finansal Raporlama Standartları (UFRS) esas alınarak hazırlandığı, Sermaye Piyasası Kurulu'nun 05.05.2006 tarih ve 7484 sayılı kararı ile, davacı şirketin 31.12.2005 tarihli finansal tablolarının, 2005 yılının 3,6 ve 9 aylık dönemlerine ilişkin finansal tabloların hazırlanmasında esas alınan Sermaye Piyasası Kurulu'nun Seri XI, No:25 sayılı Tebliğine uygun olarak yeniden düzenlenmesine, yeniden düzenlenecek 31.12.2005 tarihli finansal tabloların İstanbul Menkul Kıymetler Borsası ve Sermaye Piyasası Kurulu'na gönderilmesine ve ivedilikle şirket genel kurulu onayına sunulmasına karar verildiği, bu işlemin iptali istemiyle Mahkeme'nin 2006/1396 esasına kayıtlı davanın açıldığı, anılan davada yürütmenin durdurulması isteminin reddine karar verildiği, bu karara yapılan itirazın Ankara Bölge idare Mahkemesi'nce reddedildiği, davalı idarenin 03.08.2006 tarih ve 13999 sayılı yazısı ile 31.12.2005 tarihli malî tabloların Sermaye Piyasası Kurulu'nun Seri X, No:25 sayılı Tebliğine uygun olarak hazırlanıp gönderilmesinin istenildiği, davacı şirketin adlî yargıda şirket genel kurulunun iptali istemiyle açılan davanın sonuçlanmasının beklenilmesi isteminin davalı idarece reddedilmesine rağmen gereğinin yerine getirilmemesi nedeniyle davalı idarece şirket malî tablolarının re'sen düzenlenerek 15.08.2006 tarihli İMKB bülteninde yayımlandığı, davacı şirketin davalı idarenin 05.05.2006 tarih ve 7484 sayılı işleminin iptali istemiyle açtığı davada, yürütmenin durdurulması isteminin reddedilmiş olması karşısında davalı idarenin kamunun doğru ve sürekli aydınlatılması amacıyla işlem tesis edebileceği açık olduğundan, davacı şirketin 31.12.2005 tarihli finansal raporlarının re'sen düzenlenerek yayımlanmasında hukuka aykırılık bulunmadığı, davacının, şirket kârının tamamının dağıtılacağı izlenimi yarattığı iddiasının da yerinde bulunmadığı gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiş, bu karar davacı tarafından temyiz edilmiştir.

Davanın yukarıda özetlenen gerekçeyle reddi yolundaki temyize konu Ankara 11. İdare Mahkemesi'nin 25.06.2007 tarih ve E:2006/2548, K:2007/1071 sayılı kararında, 2577 sayılı idari Yargılama Usulü Kanunu'nun 49. maddesinin 1. fıkrasında sayılan bozma nedenlerinden hiçbirisi bulunmadığından, temyiz istemi yerinde görülmeyerek anılan Mahkeme kararının onanmasına‘’ karar vermiş ve karar bu şekilde kesinleşmiştir.

II- Davacılar Ş.C.U., M.A.M., A.C.Ö., C.Ç., D.K., E.O.O., H.C.K., O.N.Ö. vekili dava dilekçesinde özetle; Başbakanlık Sermaye Piyasası Kurulu’nun 20.10.2006 gün, 46/1299 sayılı toplantısında,

‘’… Kurulumuzun Seri:XI, No:25 sayılı Tebliği esas alınarak düzenlenmesi gereken Ereğli Demir Çelik Fabrikaları T.A.Ş.nin 31.12.2005 tarihli finansal tablolarının 31.03.2005, 30.06.2005, 30.09.2005 tarihli finansal tablolarının düzenlenmesinde esas alınan standartlara uygun olarak düzenlenmemesi ve ilan edilmek üzere İMKB ye gönderilmemesi fiiline ilişkin olarak,

Şirket yönetim kurulu üyesi M.K. hakkında şirketin 31.12.2005 tarihli finansal tablolarının UFRS ne göre hazırlanmasına karşı olduğu iradesi dikkate alınarak herhangi bir işlem yapılmamasının,

Şirket yönetim kurulu başkanı Ş.C.U., başkan vekili murahhas üye M. Aydın Müderrisoğlu ve üyeler A.C.Ö., C.Ç., E. Oktay Okur, D.K., H.C.K. ve O.N.Ö. hakkında SPK.nun 47/A maddesi uyarınca her biri için ayrı ayrı olmak üzere 21.960 TL idari para cezası uygulanmasına’’ karar verildiğini, bu karara istinaden;

Ereğli Demir ve Çelik Fabrikaları T.A.Ş. Yönetim Kurulu Başkanı Ş.C.U. hakkında, Başbakanlık Sermaye Piyasası Kurulu’nun 02.11.2006 gün, B.02.1.SPK.0.13.2050.20556 sayılı yazısı ile, 10.980 TL tutarındaki idari para cezası tutanağının, Yönetim Kurulu Başkan vekili M.A.M. hakkında, Başbakanlık Sermaye Piyasası Kurulu’nun 02.11.2006 gün, B.02.1.SPK.0.13.2049.20555 sayılı yazısı ile, 10.980 TL tutarındaki idari para cezası tutanağının,Yönetim Kurulu Üyesi O.N.Ö. hakkında, Başbakanlık Sermaye Piyasası Kurulu’nun 02.11.2006 gün, B.02.1.SPK.0.13.2048.20554 sayılı yazısı ile, 10.980 TL tutarındaki idari para cezası tutanağının,Yönetim Kurulu Üyesi A.C.Ö.hakkında, Başbakanlık Sermaye Piyasası Kurulu’nun 02.11.2006 gün, B.02.1.SPK.0.13.2047.20553 sayılı yazısı ile, 10.980 TL tutarındaki idari para cezası tutanağının,Yönetim Kurulu Üyesi C.Ç. hakkında, Başbakanlık Sermaye Piyasası Kurulu’nun 02.11.2006 gün, B.02.1.SPK.0.13.2046.20552 sayılı yazısı ile, 10.980 TL tutarındaki idari para cezası tutanağının,Yönetim Kurulu Üyesi E.O.O. hakkında, Başbakanlık Sermaye Piyasası Kurulu’nun 02.11.2006 gün, B.02.1.SPK.0.13.2045.20551 sayılı yazısı ile, 10.980 TL tutarındaki idari para cezası tutanağının, Yönetim Kurulu Üyesi D.K. hakkında, Başbakanlık Sermaye Piyasası Kurulu’nun 02.11.2006 gün, B.02.1.SPK.0.13.2044.20550 sayılı yazısı ile, 10.980 TL tutarındaki idari para cezası tutanağının,Yönetim Kurulu Üyesi C.K. hakkında, Başbakanlık Sermaye Piyasası Kurulu’nun 02.11.2006 gün, B.02.1.SPK.0.13.2043.20549 sayılı yazısı ile, 10.980 TL tutarındaki idari para cezası tutanağının tanzim edildiğini belirterek, SPK’nın 02.11.2006 tarih ve B.02.1.SPK.0.13-2050-20566, 2049-20555, 2047-20553, 2046-20552, 2044-20550, 2045-20551, 2043-20549, 2048-20554 sayılı idarî para cezalarının kaldırılması istemiyle 15.11.2006 tarihinde adli yargı yerinde dava açmıştır.

Ankara 1.Sulh Ceza Mahkemesi: 10.01.2007 gün, Müteferrik No:2006/1480 sayı ile özetle, 5560 sayılı Kanun’un 31.maddesi gereğince 5326 sayılı Kabahatler Kanunu’nun 3.maddesinin ‘’ bu Kanun’un; a) idari yaptırım kararlarına karşı kanun yoluna ilişkin hükümleri diğer kanunlarda aksine hüküm bulunmaması halinde b) diğer genel hükümleri idari para cezası veya mülkiyetin kamuya geçirilmesi yaptırımını gerektiren bütün fiiller hakkında uygulanır ‘’ şeklinde değiştirildiğini ve bu değişiklikten sonra ilgili kanunda özel olarak sulh ceza mahkemelerinin görevli olarak belirtilmediği durumlarda idari para cezalarına karşı açılan davalarda idari yargının görevli olduğunun açık ve kesin olarak belirlendiğini, dolayısıyla idari para cezalarında idari yargının görevli olduğunu belirterek, davanın idari yargının görev alanına girdiğinden bahisle görevsizlik kararı vermiş ve karar kesinleşmiştir.

Davacı vekilleri, bu kez, aynı istemle idari yargı yerinde dava açmıştır.

Ankara 14. İdare Mahkemesi: 8.3.2007 gün ve E:2007/869 sayı ile özetle, 5326 sayılı Kabahatler Kanunu’nun 2’inci maddesinde kabahat deyiminden; kanunun, karşılığında idarî yaptırım uygulanmasını öngördüğü haksızlığın anlaşılacağını; 16’ncı maddesinin (l)’inci fıkrasında kabahatler karşılığında uygulanacak olan idarî yaptırımların, idari para cezası ve idari tedbirlerden ibaret olduğunu; 27’nci maddesinin (l)’inci fıkrasında da “idari para cezası ve mülkiyetin kamuya geçirilmesine ilişkin idarî yaptırım kararına karşı, kararın tebliği veya tefhimi tarihinden itibaren en geç on beş gün içinde, sulh ceza mahkemesine başvurulabilir” hükmüne yer verildiğini, aynı Kanun’un (5560 sayılı Kanun’un 3l’inci maddesiyle değişik) 3’üncü madde hükmünde de “(1) Bu Kanunun; a) İdarî yaptırım kararlarına karşı kanun yoluna ilişkin hükümleri, diğer kanunlarda aksine hüküm bulunmaması halinde, b) Diğer genel hükümleri, idari para cezası veya mülkiyetin kamuya geçirilmesi yaptırımını gerektiren bütün fiiller hakkında, uygulanır” düzenlemesinin bulunduğunu; diğer taraftan 2499 sayılı Sermaye Piyasası Kanunu’nun “İdari para cezaları” başlıklı 47/A maddesinde “Bu Kanun’a dayanılarak yapılan düzenlemelere, belirlenen standart ve formlara ve Kurul’ca alınan genel ve özel nitelikteki kararlara aykırı hareket ettiği tespit edilen gerçek kişiler ve tüzel kişiler hakkında gerekçesi belirtilmek suretiyle Kurul tarafından 2 milyar liradan 10 milyar liraya kadar para cezası verilir” düzenlemesinin bulunduğunu, fakat bu idarî yaptırım kararına karşı yapılacak yargısal başvuru yolunda görevli yargı merciinin idare mahkemeleri ya da idarî yargı yerleri olduğuna ilişkin bir hüküm bulunmadığını; Sermaye Piyasası Kurulu’nun bu düzenlemeye istinaden tesis edeceği idarî para cezalarına dair kararlarına karşı idarî yargı yerlerinin görevli olduğu yönünde başka kanunlarda da herhangi bir düzenlemenin yapılmadığını; 5326 sayılı Kanun ile 2499 sayılı Kanun’un bu hükümlerinin birlikte değerlendirilmesinden; 2499 sayılı Kanun’un 47/A maddesinin, karşılığında idarî yaptırım uygulanmasını öngördüğü fiilin kabahat deyimine girdiğini, bu kabahat fiili karşılığında öngörülen idarî para cezalarının idari yaptırımın türlerinden biri olduğunu, Sermaye Piyasası Kurulu tarafından 2499 sayılı Kanun’a göre verilen idari yaptırım kararlarına karşı açıkça idarî yargı yerlerine başvurulabileceği yönünde bir düzenleme bulunmadığından, 5326 sayılı Kanun’un 27/(1) hükmü gereğince bu konuda görevli yargı yerinin Sulh Ceza Mahkemesi olduğu sonucu çıkarıldığını belirterek, 2247 sayılı Kanun’un 19’uncu maddesi uyarınca, bakılan davada görevli yargı yerinin belirlenmesi için Uyuşmazlık Mahkemesi’ne başvurulmasına karar vermiştir.

Uyuşmazlık Mahkemesi: 26.12.2007 gün, E:2007/150, K:2007 / 371 sayı ile özetle, İdari para cezalarının 5326 sayılı Kanun’un 16.maddesinde belirtilen idari yaptırım türlerinden biri olduğunu, 2499 sayılı Sermaye Piyasası Kanunu’nda da idari para cezasına itiraz konusunda görevli mahkemenin gösterilmediğini, bu durumda, Kabahatler Kanunu’nun 5560 sayılı Kanunla Değişik 3. maddesinde belirtildiği üzere, İdari yaptırım kararlarına karşı kanun yoluna ilişkin hükümlerinin diğer kanunlarda aksine hüküm bulunmaması halinde uygulanacağı nedeniyle, görevli mahkemenin belirlenmesinde 5326 sayılı Kanun hükümleri dikkate alınacağından, idari para cezalarına karşı açılan davanın görüm ve çözümünde, anılan Kanun’un 27. maddesinin (1) numaralı bendi uyarınca adli yargı yerinin görevli olduğuna karar vermiştir.

Ankara 1. Sulh Ceza Mahkemesi: 07.07.2009 gün, Müteferrik No:2006/1480 sayı ile, Uyuşmazlık Mahkemesi’nin adli yargının görevli olduğuna dair vermiş olduğu kararı üzerine dosyayı yeniden ele almış ve özetle, her ne kadar SPK nın 20.10.2006 tarih ve 46/1299 sayılı toplantısında alman idari para ceza verilmesine ilişkin karara istinaden 02.11.2006 tarih ve B.02.1.SPK.0.13-2050-20566, 2049-20555, 2047-20553, 2046-20552, 2044-20550, 2045-20551, 2043-20549, 2048-20554 sayılı kararlar ile Ereğli Demirçelik Aş nin 31.12.2005 tarihli 12 aylık mali tablolarının UFRS ye göre düzenlenmesinde SPK dan görüş alınmadığı gerekçesiyle ve 2499 Sayılı Sermaye Piyasası Kanununun 47/A maddesi gereğince yönetim kurulu başkan, başkan vekili ve üyelerine 10.980 TL idari para cezası verilmiş ise de, Sermaye Piyasası Kurulunun Seri XI No:29 sayılı tebliğinin 5.maddesinde “ işletmeler Avrupa Birliği tarafından kabul edilen haliyle Uluslar arası Muhasebe Standartlarını uygularlar ve finansal tabloların Avrupa Birliği tarafından kabul edilen haliyle Uluslar arası Finansal Raporlama Standartlarına (UFRS) göre hazırlandığı husussuna dipnotlarda yer verirler” şeklinde düzenleme yapıldığını, bu nedenle Ereğli Demirçelik AŞ nin 31.12.2005 tarihli 12 aylık mali tablolarının UFRS ye göre düzenlenmesine ilişkin olarak SPK dan görüş almasına gerek olmadığını, bu nedenle verilen cezanın hukuka aykırı olduğunu belirterek itirazın kabulüne, SPK nın 20.10.2006 tarih ve 46/1299 sayılı toplantısında alınan idari para cezası verilmesine ilişkin karara istinaden 02.11.2006 tarih ve B.02.1.SPK.0.13- 2050-20566, 2049-20555, 2047-20553, 2046-20552, 2044-20550, 2045-20551, 2043-20549, 2048-20554 sayılı idari para cezalarının iptaline karar verilmiştir.

Bu karara karşı yapılan itiraz başvurusu üzerine Ankara 3.Ağır Ceza Mahkemesi: 10.08.2009 gün, Değişik İş No: 2009/320 sayı ile, itirazın reddine karar vermiş ve karar bu şekilde kesinleşmiştir.

UYUŞMAZLIK MAHKEMESİNDEN İSTEK:

Davacı vekili; Sermaye Piyasası Kurulu’nun, Ereğli Demir ve Çelik Fabrikaları T.A.Ş’nin, 31.12.2005 tarihli malî tablolarını, Seri:XI,No: 25 sayılı Tebliğe uygun olarak re’sen düzenleyerek, İMKB ve Kurullarına gönderilmesine ilişkin işleminin iptali istemiyle anılan Şirket tarafından, Sermaye Piyasası Kurulu aleyhine açılan davada, Ankara 11.İdare Mahkemesi’nin 25.06.2007 gün, E:2006/2548, K:2007/1071 sayılı kararı ile davanın reddine karar verildiğini, bu karara karşı yapılan temyiz başvurusu üzerine Danıştay 13.Daire’nin 12.05.2010 gün, E:2007/13724, K:2010/3985 sayılı kararı ile hükmün bozulmasına karar verildiğini, bu karara karşı yapılan karar düzeltme başvurusu üzerine Danıştay 13.Daire’nin 30.05.2012 gün, E:2010/4405, K:2012/1352 sayılı kararı ile karar düzeltme talebinin kabulüne ve mahkeme hükmünün onanmasına karar verilerek kararın kesinleştiğini, bu arada, SPK’nun 02.11.2006 tarihinde aldığı karar ile, Ereğli Demir ve Çelik Fabrikaları T.A.Ş’nin tüm yöneticilerine, 31.12.2005 tarihli mali tabloların UFRS’ye göre hazırlanmasının hukuka aykırı olduğu, bu tabloların SPK’nun 25 sayılı Tebliği’ne göre yeniden tanzim edilmesi gerektiği, oysa buna ilişkin Kurul kararlarına riayet edilmediği gerekçeleriyle idari para cezası uygulanması üzerine, bu para cezasının hukuka aykırı olduğundan bahisle iptali istemiyle Ankara 1.Sulh Ceza Mahkemesi nezdinde itiraz edildiğini, bu itiraz üzerine Ankara 1. Sulh Ceza Mahkemesi’nin 07.07.2009 gün, Müteferrik No:2006/1480 sayılı kararı ile itirazın kabul edilerek idari para cezalarının iptaline karar verildiğini, bu karara karşı yapılan itiraz başvurusu üzerine Ankara 3. Ağır Ceza Mahkemesi’nin 10.08.2009 gün, Değişik İş No:2009/320 sayılı kararı ile itirazın reddine karar verilerek kararın kesinleştiğini, sonuç itibariyle Ankara 11.İdare Mahkemesi’nce ve Ankara 1. Sulh Ceza Mahkemesi’nce aynı konuya ilişkin olarak verilen ve kesinleşen farklı kararların bulunduğunu, bu kararların özü itibariyle davacı şirketin 31.12.2005 tarihli mali tablolarının davacı şirket tarafından SPK mevzuatına uygun olarak düzenlenip düzenlenmediği hususunda olduğunu, bu iki ayrı kararın birbiriyle çeliştiğini, bu çelişkinin varlığı sebebiyle davacı şirketin mali tablolarının kesinleşemediğini ve bu tablolarla ortaya çıkan hakların kullanılmasının, bunlardan istifade edilmesinin olanaksız olduğunu belirterek, Ankara 11. İdare Mahkemesi’nin 25.06.2007 gün, E:2006/2548, K:2007/1071 sayılı kararının kaldırılarak Ankara 1.Sulh Ceza Mahkemesi’nin 07.07.2009 gün, Müt.no: 2006/1480 sayılı kararının benimsenmesi suretiyle hüküm uyuşmazlığının giderilmesine karar verilmesi istemiyle Uyuşmazlık Mahkemesi’ne başvuruda bulunmuştur.

Başkanlıkça, 2247 sayılı Yasanın 24. ve 16. maddelerine göre ilgili Başsavcıların yazılı düşünceleri istenilmiştir.

DANIŞTAY BAŞSAVCISI:

‘’ … Adli ve idari yargı kararları arasında oluştuğu ileri sürülen hüküm uyuşmazlığının çözümü için öncelikle, hüküm uyuşmazlığının oluşup oluşmadığının belirlenmesi gerekir.

2247 sayılı Uyuşmazlık Mahkemesinin Kuruluş ve işleyişi Hakkında Kanun’un 2592 sayılı Kanun ile değişik 24’üncü maddesinin birinci fıkrasında, “1 nci maddede gösterilen yargı mercilerinden en az ikisi tarafından, görevle ilgili olmaksızın kesin olarak verilmiş veya kesinleşmiş aynı konuya ve sebebe ilişkin, taraflarından en az biri aynı olan ve kararlar arasındaki çelişki yüzünden hakkın yerine getirilmesi olanaksız bulunan hallerde hüküm uyuşmazlığının varlığı kabul edilir.” Hükmü yer almaktadır.

Anılan hükme göre, hüküm uyuşmazlığının varlığı için:

Uyuşmazlık yaratan hükümlerin, adli, idari veya askeri yargı mercilerinden en az ikisi tarafından verilmesi,

Konu, dava sebebi ve taraflardan en az birinin aynı olması,

Her iki kararın da kesinleşmiş olması,

Kararlarda davanın esasının hükme bağlanması,

Kararlar arasındaki çelişki nedeniyle hakkın yerine getirilmesinin olanaksız bulunması,

Koşullarının birlikte gerçekleşmesi aranmaktadır.

Hüküm uyuşmazlığı bulunduğu ileri sürülen kararların incelenmesinden, ortada, adli ve idari yargı yerlerince verilmiş ve yasa yollarına başvurularak kesinleşmiş kararlar oldukları her iki kararda da davanın esasının hükme bağlandığı; Sermaye Piyasası Kurulu yönünden, taraflarından en az birinin de aynı olduğu anlaşılmıştır.

Davalar sebep ve konu yönünden incelendiğinde;

İdari Yargı Yerinde Ankara 11. İdare Mahkemesi’nin 25.06.2007 gün ve E:2006/2548, K.2007/1071 sayılı kararıyla, Şirketin UFRS uyarınca hazırlanarak kamuoyuna duyurulan 31.12.2005 tarihli malî tabloları nedeniyle, 2499 sayılı Sermaye Piyasası Kanunu’nun 22/h ve 46/e maddesi uyarınca, tedbir almak ve kamuoyunun doğru bilgilendirmek amacıyla Şirketin, 31.12.2005 tarihli malî tablolarının, Seri:XI,No: 25 sayılı Tebliğe uygun olarak re’sen düzenlenmesine ilişkin, dava konusu Sermaye Piyasası Kurulu işleminin iptali istemiyle açılan davanın reddine;

Adli Yargı Yerinde ise Ankara 1. Sulh Ceza Mahkemesi’nin 07.07.2009 gün ve Müt.no:2006/1480 sayılı kararıyla; Şirketin 31.12.2005 tarihli finansal tablolarının Seri X, No:25 sayılı Tebliğ uyarınca yeniden hazırlanarak ilan edilmek üzere İMKB’ye gönderilmemesi üzerine, 2499 sayılı Sermaye Piyasası Kanununun 47/A maddesi uyarınca; Kurul düzenlemelerine, genel ve özel nitelikli kararlarına uyma yükümlülüğüne aykırı hareket ettikleri nedeniyle (yönetim kurulu üyesi M.K. hariç) Şirket yönetim kurulu başkanı ve üyelerine, davaya konu idari para cezası verilmesine ilişkin işlemlerin iptaline karar verildiği;

İdare Mahkemesinde bakılan davanın konusunu, Şirketin, 31.12.2005 tarihli malî tablolarının, Seri:XI,No: 25 sayılı Tebliğe uygun olarak re’sen düzenlenmesine ilişkin Sermaye Piyasası Kurulu işlemi oluştururken, adli yargıdaki davanın konusunun, idari para cezası olduğu, iki uyuşmazlık arasında, Şirketin mali tablolar yönüyle bir ilgi bulunmakla beraber, aynı konu ve sebebe dayanmayan söz konusu adli ve idari yargı kararları arasında hüküm uyuşmazlığı bulunmadığı sonucuna ulaşılmıştır.

Şirket vekili tarafından; anılan kararlarda 31.12.2005 tarihli mali tablolarının mevzuata uygunluğu konusunda çelişki olduğu, bu çelişkinin varlığı sebebiyle Şirket mali tablolarının kesinleşmediği, bu mali tablolardan çıkan hakların kullanılamadığı ileri sürülmüş ise de; 2499 sayılı Sermaye Piyasası Kanununun 47/A maddesi uyarınca idari para cezası verilmesine ilişkin işlemlerin iptali yolundaki Ankara 1. Sulh Ceza Mahkemesi’nin 07.07.2009 gün ve Müt.no:2006/1480 sayılı kararının gerekçesi yada iptal hükmünün, Şirketin mali tablolarının kesinleşmesi, bu mali tablolardan çıkan hakların kullanılamamasıyla ilişkilendirilmesi söz konusu olamayacağı gibi, bu kararlardan birinin diğerinin uygulanmasına engel teşkil etmediğinden, kararlar arasındaki çelişki nedeniyle hakkın yerine getirilmesinin olanaksız bulunması koşulunun da geçekleşmediği açıktır.’’ Demek suretiyle Ankara 11. İdare Mahkemesi’nin 25.06.2007 gün ve E:2006/2548, K:2007/1071 sayılı kararı ile Ankara 1. Sulh Ceza Mahkemesi’nin 07.07.2009 gün ve Müt.no:2006/1480 sayılı kararı arasında hüküm uyuşmazlığı bulunmadığından bahisle, başvurunun reddine karar verilmesi gerekeceğine yönelik düşünce vermiştir.

YARGITAY CUMHURİYET BAŞSAVCISI:

‘’ … 2247 sayılı Kanun’un 24. maddesinde belirtilen hüküm uyuşmazlığının oluşabilmesi için, yargı mercilerinden en az ikisi tarafından, görevle ilgili olmaksızın kesin olarak verilmiş veya kesinleşmiş, aynı konuya ve sebebe ilişkin, taraflarından en az biri aynı olan  ve kararlar arasındaki çelişki yüzünden hakkın yerine getirilmesinin olanaksız bulunması gerekmektedir.

Olayda, hüküm uyuşmazlığına konu edilen kararlardan Ankara 11. İdare Mahkemesinin 25/06/2007 tarih ve 2006/2548 E, 2007/1071 K sayılı kararı ile SPK’nun mali tabloların hazırlanması konusunda yayımlanan tebliğlere uyulması ve yeniden IMKB ve SPKya bildirimlerin buna uygun yapılmasına ilişkin işleminin hukuka uygun olduğuna karar verilerek, iptal davasının reddedildiği; Ankara 1. Sulh Ceza Mahkemesinin 07/07/2009 gün ve 2006/1480 Müt. sayılı kararı ile ise, SPK mevzuatına uygun işlem yapılmaması nedeniyle Şirket Yönetim Kurulunun bir kısım üyelerine verilen idari para cezasının SPK mevzuatında Şirketlerin mali tablo hazırlama sistemlerini seçimde SPK’dan görüş alma zorunlulukları bulunmadı gerekçesi ile iptaline karar verilmiştir.

Her iki yargı yerinde açılan ve kesinleşen davalarda, taraflardan en az birisinin aynı olma koşulu uygun ise de, idari yargı yerinde açılan iptal davasında, sermaye şirketleri üzerinde denetin ve düzenleyici işlem yapma yetkisine sahip olan SPK işleminin hukuka uygunluğunun denetlenerek, hukuka uygun olduğuna karar verildiği; adli yargı yerinde verilen kararda ise, idari para cezasına itirazın değerlendirilerek, idari para cezası vermek için gereken koşulların bulunmadığı değerlendirilip, idari para cezalarının iptal edildiği, bu yönleri ile her iki yargı yerindeki davaların konu ve sebeplerinin aynı olmadığı gibi, bu davalar nedeniyle verilen kararlar sonucu bir hakkın yerine getirilmesinin imkansız hale gelme koşulunun da bulunmadığı anlaşılmaktadır. Zira idari yargı yerinde verilen karar sonucu, SPK’nun işleminin hukuka uygunluğu kesinleşmiş yargı kararı ile ortaya konulmuş, davacı Şirketin bu karara uyma zorunluluğu ortaya çıkmıştır. İdari para cezasının iptal edilmiş olmasının benzer mevzuat ve hukuki gerekçelerden kaynaklanması, davaların konu ve sebeplerinin farklı olması karşısında, idari yargı kararının yerine getirilmesi konusunda çelişki yarattığı söylenemeyecektir.’’ Demek suretiyle Ankara 11. İdare Mahkemesinin 25/06/2007 gün, E:2006/2548, K:2007/1071 sayılı kararı ile Ankara 1. Sulh Ceza Mahkemesinin 07.07.2009 gün, 2006/1480 Müt. sayılı kararı arasında hüküm uyuşmazlığı bulunmadığından bahisle, başvurunun reddine karar verilmesi gerekeceğine yönelik düşünce vermiştir.

İNCELEME VE GEREKÇE :

Uyuşmazlık Mahkemesi Hukuk Bölümü’nün, Serdar ÖZGÜLDÜR’ün Başkanlığında, Üyeler: Eyüp Sabri BAYDAR, Ali ÇOLAK, Sıddık YILDIZ, Nurdane TOPUZ, Ayhan AKARSU ve Mehmet AKBULUT’un katılımlarıyla yapılan 30.12.2013 günlü toplantısında; Raportör-Hakim Selim Şamil KAYNAK’ın 2247 sayılı Yasa’da öngörülen koşulları taşımayan başvurunun reddi gerektiği yolundaki raporu ve dosyadaki belgeler okunduktan; ilgili Başsavcılarca görevlendirilen Yargıtay Cumhuriyet Savcısı Mehmet BAYHAN ile Danıştay Savcısı Mehmet Ali GÜMÜŞ’ün başvurunun reddi gerektiğine ilişkin sözlü açıklamaları da dinlendikten sonra GEREĞİ GÖRÜŞÜLÜP DÜŞÜNÜLDÜ:

2247 sayılı Uyuşmazlık Mahkemesinin Kuruluş ve İşleyişi Hakkında Kanun’un “Mahkemenin görevi” başlığını taşıyan 1. maddesinde, “Uyuşmazlık Mahkemesi; Türkiye Cumhuriyeti Anayasası ile görevlendirilmiş, adli, idari ve askeri yargı mercileri arasındaki görev ve hüküm uyuşmazlıklarını kesin olarak çözmeye yetkili ve bu kanunla kurulup görev yapan bağımsız bir yüksek mahkemedir” denilmiş; 24. Maddesinde (Değişik birinci fıkra: 21/1/1982 – 2592/7 md.) ise, 1 nci maddede gösterilen yargı mercilerinden en az ikisi tarafından, görevle ilgili olmaksızın kesin olarak verilmiş veya kesinleşmiş, aynı konuya ve sebebe ilişkin, taraflarından en az biri aynı olan ve kararlar arasındaki çelişki yüzünden hakkın yerine getirilmesi olanaksız bulunan hallerde hüküm uyuşmazlığının varlığının kabul edileceği belirtilmiştir.

Anılan hükme göre, hüküm uyuşmazlığının varlığı için:

a) Uyuşmazlık yaratan hükümlerin, adli, idari veya askeri yargı mercilerinden en az ikisi tarafından verilmesi,

b) Konu, dava sebebi ve taraflardan en az birinin aynı olması,

c) Her iki kararın da kesinleşmiş olması,

d) Kararlarda davanın esasının hükme bağlanması,

e) Kararlar arasındaki çelişki nedeniyle hakkın yerine getirilmesinin olanaksız bulunması koşullarının birlikte gerçekleşmesi aranmaktadır.

Hüküm uyuşmazlığı bulunduğu ileri sürülen adli ve idari yargı kararlarının incelenmesinden; ortada adli ve idari yargı yerlerince verilmiş ve kesinleşmiş kararlar bulunduğu; davaların taraflarından en az birinin (T.C.Başbakanlık Sermaye Piyasası Kurulu) aynı olduğu anlaşılmaktadır.

Kararlarda işin esasının hükme bağlanmasının incelenmesi:

Sermaye Piyasası Kurulu’nun, Ereğli Demir ve Çelik Fabrikaları T.A.Ş’ nin, 31.12.2005 tarihli malî tablolarını, Seri:XI,No: 25 sayılı Tebliğe uygun olarak re’sen düzenleyerek, İMKB ve Kurullarına gönderilmesine ilişkin işleminin iptali istemiyle anılan Şirket tarafından, Sermaye Piyasası Kurulu aleyhine açılan davada, Ankara 11. İdare Mahkemesi’nin 25.06.2007 gün ve E:2006/2548, K.2007/1071 sayılı kararıyla davanın reddine karar vermiş olup, bu karara karşı yapılan temyiz başvurusu üzerine Danıştay 13.Daire 12.05.2010 gün, E:2007/13724, K:2010/3985 sayı ile hükmün bozulmasına karar vermiş, bu karara karşı yapılan karar düzeltme başvurusu üzerine Danıştay 13.Daire’nin 30.05.2012 gün, E:2010/4405, K:2012/1352 sayılı kararı ile karar düzeltme talebinin kabulüne ve mahkeme hükmünün onanmasına karar verilmiş ve karar kesinleşmiştir.

Sermaye Piyasası Kurulu’nun 20.10.2006 gün, 46/1299 sayılı toplantısında alınan idari para cezası verilmesine ilişkin karara istinaden Ereğli Demir ve Çelik Fabrikaları T.A.Ş.nin yönetim kurulu başkan ve üyeleri olan davacılar Ş. C.U., M.A.M., A.C.Ö., C.Ç., D.K., E.O.O., H.C.K., O.N.Ö.’e idari para cezası verilmesine ilişkin 02.11.2006 gün ve B.02.1.SPK.0.13- 2050-20566, 2049-20555, 2047-20553, 2046-20552, 2044-20550, 2045-20551, 2043-20549, 2048-20554 sayılı kararların iptali istemiyle yapılan başvuruda Ankara 1. Sulh Ceza Mahkemesi 07.07.2009 gün, Müt.No:2006/1480 sayı ile itirazın kabulü ile idari para cezalarının iptaline karar vermiş, bu karara kaşı yapılan itiraz başvurusu üzerine Ankara 3.Ağır Ceza Mahkemesi 10.08.20009 gün, Değişik İş No:2009/320 sayı ile itirazın reddine karar vermiş ve karar kesinleşmiştir.

Konu ve dava sebebinin aynı olup olmadığının incelenmesi:

İdari Yargı Yerinde, Ankara 11. İdare Mahkemesi’nin 25.06.2007 gün ve E:2006/2548, K:2007/1071 sayılı kararıyla, Sermaye Piyasası Kurulu’nun, Ereğli Demir ve Çelik Fabrikaları T.A.Ş’ nin, 31.12.2005 tarihli malî tablolarını, Seri:XI,No: 25 sayılı Tebliğe uygun olarak re’sen düzenleyerek, İMKB ve Kurullarına gönderilmesine ilişkin işleminin iptali istemiyle açılan davada, davacı şirketin 31.12.2005 tarihli finansal raporlarını seri XI, no:25 sayılı kurul kararları gereğince yeniden düzenleyerek ilan etmemesi nedeniyle davacı şirket ve ilgili bağımsız denetim kuruluşunca Kurula gönderilen bilgiler çerçevesinde Kurulun yasa hükümlerince öngörülen yetkisine istinaden tesis ettiğini belirttiği dava konusu işlemde hukuka aykırılık olmadığından, ayrıca davacı idarece resen tanzim edilip, ilan edilen finansal tablo şirketin daha önce yaptığı muhasebe sistemine göre beyan ettiği dönem net karı ile ilgili denetim şirketince davalı idareye bildirilen seri XI, no:25 sayılı tebliğe göre düzenlenen tabloda arasındaki dönem net kar ve hisse başına düşen kazanç miktarlarının belirtilmesinden ibaret olduğundan bahisle davanın reddine karar verilmiş ve karar kesinleşmiştir.

Adli Yargı Yerinde, Ankara 1. Sulh Ceza Mahkemesi’nin 07.07.2009 gün ve Müt. No:2006/1480 sayılı kararıyla, şirketin 31.12.2005 tarihli finansal tablolarının Seri XI, No:25 sayılı Tebliğ uyarınca yeniden hazırlanarak ilan edilmek üzere İMKB ‘ye gönderilmemesi üzerine, 2499 sayılı Sermaye Piyasası Kanunu’nun 47/A maddesi uyarınca; Kurul düzenlemelerine, genel ve özel nitelikli kararlarına uyma yükümlülüğüne aykırı hareket ettikleri gerekçesiyle davacılara idari para cezası verilmesine ilişkin kararların, Sermaye Piyasası Kurulu’nun seri XI, no:29 sayılı Tebliğinin 5.maddesinde ‘’İşletmeler Avrupa Birliği tarafından kabul edilen haliyle Uluslar arası Muhasebe Standartlarını uygularlar ve finansal tabloların Avrupa Birliği tarafından kabul edilen haliyle Uluslar arası Finansal Raporlama Standartlarına göre hazırlandığı hususuna dipnotlarda yer verirler’’ şeklindeki düzenleme nedeniyle Ereğli Demirçelik AŞ.nin 31.12.2005 tarihli 12 aylık mali tablolarının UFRS ye göre düzenlenmesine ilişkin olarak SPK dan görüş almasına gerek olmadığından bahisle, hukuka aykırı olduklarını belirterek itirazın kabulü ile idari para cezalarına ilişkin kararların iptaline karar verildiği ve kararın kesinleştiği anlaşılmıştır.

Öte yandan Ankara 1. Sulh Ceza Mahkemesi’nin 7.7.2009 tarihli kararına esas alınan Sermaye Piyasası Kurulu’nun Seri: XI, No:29 Sayılı Tebliği’nin 9 Nisan 2008 tarih ve 26842 Sayılı Resmi Gazetede yayımlandığı, davalı SPK’ca tesis edilen 2.11.2006 tarihli idari para cezalarının dayanağının ise 15.1.2003 tarih ve 25280 Sayılı Resmi Gazetede yayımlanan Seri: XI, No:25 Sayılı Tebliğe aykırılık iddiası olduğu, Ankara 1. Sulh Ceza Mahkemesi’nin idari para cezalarının tesis edildiği tarihteki değil, karar verdiği tarihte yürürlükte olan Tebliği esas aldığı anlaşılmaktadır.

İdare Mahkemesinde bakılan davanın konusunu, Şirketin, 31.12.2005 tarihli malî tablolarının, Seri:XI,No: 25 sayılı Tebliğe uygun olarak re’sen düzenlenmesine ilişkin Sermaye Piyasası Kurulu işlemi oluştururken, adli yargıdaki davanın konusunu, idari para cezası olduğu, iki uyuşmazlık arasında, Şirketin mali tablolar yönüyle bir ilgi bulunmakla beraber, aynı konu ve sebebe dayanmayan söz konusu adli ve idari yargı kararları arasında hüküm uyuşmazlığı bulunmadığı sonucuna ulaşılmıştır.

Öte yandan; şirket vekili tarafından, anılan kararlarda 31.12.2005 tarihli mali tablolarının mevzuata uygunluğu konusunda çelişki olduğu, bu çelişkinin varlığı sebebiyle Şirket mali tablolarının kesinleşmediği, bu mali tablolardan çıkan hakların kullanılamadığı ileri sürülmüş ise de; 2499 sayılı Sermaye Piyasası Kanununun 47/A maddesi uyarınca idari para cezası verilmesine ilişkin işlemlerin iptali yolundaki Ankara 1. Sulh Ceza Mahkemesi’nin 07.07.2009 gün ve Müt.no:2006/1480 sayılı kararının gerekçesi yada iptal hükmünün, Şirketin mali tablolarının kesinleşmesi, bu mali tablolardan çıkan hakların kullanılamamasıyla ilişkilendirilmesi söz konusu olamayacağı gibi, bu kararlardan birinin diğerinin uygulanmasına engel teşkil etmediğinden, kararlar arasındaki çelişki nedeniyle hakkın yerine getirilmesinin olanaksız bulunması koşulunun da geçekleşmediği açıktır.

Açıklanan nedenlerle 2247 sayılı Yasanın 24. maddesinde öngörülen “konu ve dava sebebinin aynı olması”, “hakkın yerine getirilmesinin imkansız bulunması” koşullarını taşımayan başvurunun reddi gerekmiştir.

SONUÇ : 2247 sayılı Yasa’nın 24. maddesinde öngörülen “konu ve dava sebebinin aynı olması”, “hakkın yerine getirilmesinin imkansız bulunması” koşullarını taşımayan BAŞVURUNUN REDDİNE, 30.12.2013 gününde OY BİRLİĞİ İLE KESİN OLARAK karar verildi.

—— • ——

Uyuşmazlık Mahkemesi Başkanlığından:

2-ESAS NO : 2013/64

KARAR NO: 2013/1755

KARAR TR : 30.12.2013

(Hukuk Bölümü)

ÖZET: 2247 sayılı Yasanın 24. maddesinde hüküm uyuşmazlığının varlığı için öngörülen “konu ve dava sebebinin aynı olması”, “hakkın yerine getirilmesinin imkansız bulunması” koşullarını taşımayan BAŞVURUNUN REDDİ gerektiği hk.

K A R A R

Hüküm Uyuşmazlığının Giderilmesi

İsteminde Bulunan (Davacı)   : ADLİ YARGIDA

  : 1- Ş.C.U., 2- M.A.M., 3- A.C.Ö., 4-C.Ç. 5- D.K., 6- E.O.O., 7- H.C.K., 8- O.N.Ö.

Vekilleri   : Av. M.G. & Av. B.K.

    İDARİ YARGIDA

  : Ereğli Demir ve Çelik Fabrikaları T. A. Ş

Vekilleri  : Av. M. S.Ç. & Av. C.A.

Karşı Taraf (Davalı)   : T.C. Başbakanlık Sermaye Piyasası Kurulu

Vekili    : Av. G.A. – (İdari Yargıda)

O L A Y : I-Davacı Ereğli Demir ve Çelik Fabrikaları T.A.Ş vekili 26.05.2006 tarihli dava dilekçesinde özetle; Başbakanlık Sermaye Piyasası Kurulu’nun 05.05.2006 gün, B.02.1.SPK.0.13-855-7484 sayılı kararı ile,

‘’... Ereğli Demir ve Çelik Fabrikaları T.A.Ş. (Şirket)’nin dönem sonu itibarı ile yıl içinde uyguladığı muhasebe standardı seti (Seri: XI No: 25) yerine yeni bir muhasebe standardı seti ile (UMS/UFRS) finansal tablolarını düzenlediği ve bu değişikliğin dönem karına etkisinin önemli tutarda (152.329.914 TL) olduğu, ayrıca 2005 yılı 3, 6, ve 9 aylık finansal tablolarında dikkate alınmayan ve 2005 yılı karını 43.595.953 TL tutarında azaltan gider tahakkuku uygulamasına gidildiği göz önünde bulundurularak, kamunun doğru bilgilendirilmesini teminen, 31.12.2005 tarihli finansal tabloların yıl içinde uygulanan muhasebe standartları setine göre yeniden düzenlenerek ilan edilmesine ve ivedilikle Şirket genel kurulunun onayına sunulmasına

Özelleştirme İdaresi Başkanlığı ile A. Holding AŞ. arasında yapılan şirketiniz paylarının satışına ilişkin sözleşmede yer alan kar dağıtımına ilişkin hükümler hakkında özel durum açıklaması yapılmaması nedeniyle, Ereğli Demir ve Çelik Fabrikaları T.A.Ş. (Şirket)’nin sermaye piyasası mevzuatına uyum konusunda uyarılmasına ‘’ karar verildiğini belirterek, SPK’nın 2006/20 sayılı Haftalık Bülteni’nde yer alan ve davacıya 08.05.2006 tarihinde tebliğ edilmiş olan 05.05.2006 tarih ve 02.SPK.0.13-855-7484 sayılı işlemin iptali istemiyle idari yargı yerinde dava açmış olup, dava dilekçesi Ankara 11. İdare Mahkemesi’nin E:2006/1396 sırasına kaydedilmiştir.

Davacı Ereğli Demir ve Çelik Fabrikaları T. A. Ş vekili, 10.10.2006 tarihli dava dilekçesinde özetle, SPK.nun davacı şirkete ait 31.12.2005 tarihli mali tabloların resen yeniden tanzim edilmesine ilişkin olup, 15.08.2006 tarihinde duyurulan işleminin iptali isteminde bulunmuş olup, dava dilekçesi Ankara 10. İdare Mahkemesi’nin E:2006/2491 sırasına kaydedilmiş, bu davanın Ankara 11. İdare Mahkemesi’nde görülmekte olan E:2006/1396 sayılı dosyası ile bağlantısı bulunduğundan bahisle Ankara Bölge İdare Mahkemesine yapılan başvuru neticesinde, Ankara Bölge İdare Mahkemesi 08.11.2006 gün, E:2006/6851, K:2006/6674 sayı ile, Ankara 10. İdare Mahkemesi’nin E:2006/2491 sayılı dosyası ile Ankara 11. İdare Mahkemesi’nin E:2006/1396 sayılı dosyası arasında bağlantının varlığına, davalara bakmak üzere Ankara 11. İdare Mahkemesi’nin yetkili kılınmasına karar vermiştir.

Ankara 11. İdare Mahkemesi: 13.07.2006 gün, E:2006/1396 sayı ile özetle, davacı vekilinin yürütmenin durdurulması talebinin reddine karar vermiştir.

Bu karara karşı yapılan itiraz başvurusu üzerine, Ankara Bölge İdare Mahkemesi; 20.07.2006 gün, Y.D. İtiraz No:2006/2696 sayı ile özetle, itirazın reddine karar vermiştir.

Ankara 11. İdare Mahkemesi: 29.03.2007 gün, E:2006/1396, K:2007/494 sayı ile özetle; ‘’ … 2499 sayılı Sermaye Piyasası Kanunu’nun 15. maddesinde, “..., Kurul, yasalardan kaynaklanan yükümlülüklerin doğruluk incelemesi dahil bilanço ve gelir tablolarını denetleme ve düzeltmeye yetkilidir. Vergi Usul Kanununun vergi incelemesine ilişkin hükümleri saklıdır. Bu fıkranın uygulanmasına ilişkin esaslar Kurul tarafından belirlenir...”, Görev ve Yetkiler başlıklı 22. maddesinin (e) bendinde; “Kamunun zamanında yeterli ve doğru olarak aydınlatılmasını sağlamak amacıyla, genel ve özel nitelikte kararlar almak ve her türlü mali tablo ve raporlar ile bunların bağımsız denetimlerinin, sermaye piyasası araçlarının halka arzında yayımlanacak izahname ve sirkülerin ve araçların değerlerini etkileyecek önemli bilgilerin kapsamını,standartlarını ve ilan esaslarını tespit ve bu konularda tebliğler yayımlamak.” (h) bendinde; “Bu Kanun hükümleri gereğince elde ettiği veya kendisine tevdi edilen mali tablo ve raporlar ile diğer belgeleri incelemek, gerekli gördüğü hususlar hakkında ihraççı ve kurum denetçilerinden veya bağımsız denetçilerden ayrıca rapor istemek, elde ettiği sonuçları değerlendirmek, Kanunda belirtilen gerekli tedbirleri almak.” Sermaye Piyasası Kurulu’nun görev ve yetkileri arasında sayılmıştır.

Ayrıca Sermaye Piyasası Kurulunca 2499 sayılı Kanunun 16 ve 22/e maddeleri uyarınca işletmeler tarafından düzenlenecek mali tablo ve raporlar ile bunların hazırlanması ve ilgililere sunulmasına ilişkin muhasebe ilke ve kurallarını belirlemek amacıyla çıkarılan ve

tarihinden sonra sona eren ilk ara mali tablolardan geçerli olmak üzere, yayımlandığı 15.11.2003 tarihinde yürürlüğe giren “Sermaye Piyasasında Muhasebe Standartları Hakkında (Seri:XI, No: 25) sayılı tebliğde; muhasebe standartları, mali tabloların hazırlama amacı, mali tabloların önceki dönemlere ait olan mali tablolarla karşılaştırılabilir olması ve kapsamı, ara mali tabloların 3 er aylık dönemler itibariyle düzenleneceği ve muhasebe politikalarında yapılabilecek değişiklikler kurala bağlanmış ve bu tebliğe 01.01.2005 tarihinden itibaren “geçerli olmak üzere (Seri: XI, No: 27) seri sayılı tebliğ ile eklenen ek 1. maddede; “Mali tablo ve rapor ile dipnot formatları dahil bu tebliğin 5. maddesi uyarınca Kurulca yayımlanan muhasebe standartları açıklamaları saklı olmak üzere, işletmelerin Uluslararası Finansal Raporlama Standartları uygulamaları; bu Tebliğde öngörülen düzenleme ve ilan yükümlülüklerinin yerine getirilmesi hükmündedir. İlk uygulama yılında mali tabloların bağımsız denetimine ilişkin hükümler saklıdır” hükmüne yer verilmiştir.

2499 sayılı Kanunla tanınan yetkiye istinaden Sermaye Piyasası Kurulunca 31.03.2004 tarihi itibariyle Uluslararası Finansal Raporlama Standartlarına (UFRS) göre de mali tablolar düzenlenebileceği kabul edilmiştir.

Sermaye Piyasası Kurulu’nun 05.05.2006 günlü 21/526 sayılı ilke kararıyla da; “Ortaklarca finansal tabloların hazırlanmasında kullanılan muhasebe standardı setlerinin kural olarak hesap dönemi başı itibari ile uygulamaya konulup tam dönem boyunca değiştirilmemesi esastır. Muhasebe standardı setinin yıllık hesap dönemi başında kamuya açıklanmak ve genel kurul onayı alınmak suretiyle değiştirilebilmesi (Kurulumuzun Seri XI, No: 25 tebliği yerine, Uluslararası Muhasebe/Finansal Raporlama Standartları uyarınca finansal tablo hazırlanması vb.) mümkündür.

Haklı gerekçelerin varlığı halinde muhasebe standartları setinin yıllık hesap döneminin ilk 3 ayından sonra değiştirilebilmesi için gerçekleştirilecek değişikliğin finansal tablolar üzerindeki olası tüm etkilerinin kamuya açıklanması ve genel kurul onayı ile Kurulumuzun izninin alınması gerekmektedir.” yönünde karar alınmıştır.

Dava dosyasının incelenmesinden,Özelleştirme Yüksek Kurulu’nun 06.04.2005 tarihli 2005/47 sayılı kararıyla Ereğli Demir ve Çelik Fabrikaları Türk Anonim Şirketi (Erdemir T.A.Ş.) sermayesinin %46,12 oranındaki Özelleştirme İdaresi Başkanlığı’na ait hisselerinin “blok satış” yolu ile özelleştirilmesine karar verildiği, sözkonusu hisselerin ihale ile OYAK’ın kurduğu A. Holding A.Ş.’ye devredildiği, bu şirketin ihale bedelini ödemek için aralarında yabancı bankalarında bulunduğu bir grup bankadan kredi temin ettiği ve kredi veren kuruluşlara Uluslararası Finansal Raporlama Standartlarına (UFRS) uygun olarak hazırladığı mali tabloları sunmak zorunda olduğundan bahisle 02.03.2006 tarihinde Sermaye Piyasası Kuruluna başvurarak izin talep edildiği, SPK’nun 07.03.2006 tarih 3482 sayılı yazısıyla işletmelerin yürürlükteki düzenlemeler uyarınca mali tablolarını izin almadan da UFRS’ya göre hazırlayabileceklerinin bildirildiği, şirketin 31.12.2005 tarihli mali tablosu UFRS sistemine göre hazırlanarak kamuya duyurulduğu, Özelleştirme İdaresi Başkanlığınca, Erdemir’in 01.01.2005 - 30.09.2005 döneme ilişkin 9 aylık net kararının 347.294.543,00 YTL olarak açıklandığı, 31.12.2005 tarihi itibariyle düzenlenmiş ve bağımsız denetimden geçmiş, 01.01.2005 - 31.12.2005 dönemine ilişkin dönem karının ise 193.392.407,00 YTL olarak açıklandığı, karın %50’den fazla azaltıldığından bahisle sebebinin davacı şirketten sorulması üzerine şirketin 05.04.2006 tarihli cevabı yazısına SPK’dan izin alınarak mali tabloların UFRS’ye göre hazırlandığının bildirildiği, ÖİB’ca sözkonusu muhasebe standardı sistemi nedeniyle adı geçen şirketin karının azalması sebebiyle ciddi kamu zararına sebep olunduğunun SPK’ya bildirilmesi üzerine Sermaye Piyasası Kurulu’nca 05.05.2006 tarili 7484 sayılı işlemiyle, Ereğli Demir Çelik T.A.A.’nin 31.12.2005 tarihli finansal tablolarının 2005 yılının 3, 6 ve 9 aylık dönemlere ilişkin finansal tablolarının hazırlanmasında esas alınan Sermaye Piyasası Kurulu’nun Seri XI, No: 25 sayılı tebliğine uygun olarak yeniden düzenlenmesi, yeniden düzenlenen 31.12.2005 tarihli finansal tabloların yayınlanmak üzere İstanbul Menkul Kıymetler Borsasına ve Kurula gönderilmesi ve ivedilikle şirketin genel kurulunun onayına sunulmasına ilişkin karar verildiği, bu işlemin iptali istemiyle bakılan davanın açıldığı anlaşılmıştır.

Dosyadaki bilgi ve belgelerin birlikte değerlendirilmesinden davacı şirketin 2005 yılı 3, 6 ve 9. dönemlere ilişkin mali tablolarının Ulusal Muhasebe Standartları (UMS) setine göre düzenlendiği, ancak 2005 yılı 12. dönem mali tablolarının ise kredi temin ettiği yabancı bankalara mali tablolarını UFRS’e göre sunmak zorunda olduğundan bahisle Uluslararası Finansal Raporlama Standartlarına göre hazırlayıp ilan ettiği, UFRS’e göre şirketin dağıtılabilecek kar miktarının önemli ölçüde uzatıldığı, her iki tabloya göre dönem karının farklı olduğunun adı geçen şirketçe de kabul edildiği, ancak bunun negatif şerefiyelerin muhasebeleştirilmesindeki farklılıktan kaynaklandığı, şirket öz kaynaklarında önemli bir artış yarattığı ve özelleştirme idaresinin karının artmasının aksine şirket özkaynaklarında artış yapan yöntemin tercih edilmesinin kamu yararına olduğu, kamu zararının söz konusu olmadığının ileri sürüldüğü görülmektedir.

Yukarıda aktarılan mevzuat hükümlerine göre işletmelerin seçecekleri muhasebe standartları konusunda Kuruldan izin almaları gerekmediği cihetle SPK’nun davacı şirkete yönelik 07.03.2006 tarihli yazısı aynı döneme (2005 yılı) ilişkin muhasebe standardı değişikliği yapılmasına izin verilmesi niteliğinde değerlendirilemez.

Sermaye piyasasında “mali tablolar” aracılığıyla kamunun yeterli ve doğru aydınlatılması sistemi, yatırım kararları için gerekli mali tablo ve rapor bilgilerinin hazırlanmasında muhasebe standartlarının kurularak mali tablo ve raporlarda standardizasyonunun sağlanması; bu şekilde hazırlanan mali tablo ve rapor bilgilerinin bağımsız denetimden geçirilerek güvenilir kılınması ve kamuya zamanında ve etkin şekilde açıklanmasını içeren bir süreci kapsar. Bu süreçte, kamunun doğru bilgiye ulaşmasının sağlanması bakımından, şirketlerin mali tablolarının aynı standarda göre düzenlenmeleri ve karşılaştırılabilir olmalarının büyük önem taşıdığı açıktır.

Sermaye piyasası alanındaki gelişmelerin hızı ve sürekliliği dikkate alınıp, sermaye piyasasına ilişkin genel çerçeve Sermaye Piyasası Kanunu ile çizmiş, ancak piyasadaki gelişmelere ilişkin güncelliğin sağlanması için ayrıntılı ve alt düzenlemeleri yapma yetkisi Kurul’a tanınmıştır. Söz konusu yetkiye dayalı olarak Kurul, kamunun aydınlatılmasını değişik Tebliğler ile düzenlemekte ve söz konusu Tebliğlerin uygulamasıyla ilgili olarak genel ve özel nitelikli kararlar almaktadır. Söz konusu Tebliğ hükümleri ile tasarruf sahipleri, ortaklar ve diğer ilgililerin yatırım kararlarını etkileyebilecek önemli olay ve gelişmeleri zamanında, tam, doğru ve eşit şekilde öğrenmelerinin sağlanmasının amaçlanması ve Kamunun aydınlatılması suretiyle sermaye piyasanın açıklık ve güven içinde işleyerek, yatırım kararlarının daha sağlıklı bir şekilde verilebilmesine olanak sağlaması gerektiği açıktır.

Öte yandan, yasaların tanıdığı yetkiye dayanılarak ilgili mercilerce tesis olunan düzenleyici işlemlerin, tesis olundukları tarihten sonraki durum ve işlemler hakkında uygulanması ve hüküm ifade etmesi gerektiği yolundaki hukukun genel ilkesi kamu (idare) hukuku alanında da geçerlidir. Buna göre, önceki Seri: XI, No: 25 sayılı tebliğin Ek: 1 maddesinin tanıdığı hakka istinaden zamanında meydana gelen ve sonuçlanmış bulunan başka bir ifade ile davacı yönünden sübjektif hak doğurmuş olan durum ve işlemlere sonradan çıkarılan düzenleyici işlem konumundaki ilke kararının uygulanması mümkün değildir. Bu şekilde bir uygulamanın, bağlayıcı mahiyetteki düzenleyici işlemlerin geriye yürümezliği, hukuk güvenliği ve hukuki belirlilik gibi ilkelere aykırılık oluşturacağında kuşku bulunmamakta olup, 2499 sayılı Yasanın kendisine tanıdığı yetkiye istinaden Sermaye Piyasası Kurulunca ortaklıklarca finansal tabloların hazırlanmasında kullanılan muhasebe standardı setlerinin kural olarak hesap dönemi başı itibariyle uygulamaya konulup tüm dönem boyunca değiştirilmemesi yönünde karar alınması mümkündür. Dolayısıyla işlemin idari istikrar ve hukuki güvenlik ve belirlilik ilkesinin ihlal ettiği ileri sürülmekte ise de, dava konusu işlemin aynı tarihli ilke kararına istinaden alınmadığı, söz konusu ilke kararının aynı dönem içinde muhasebe standardı değişikliğine ilişkin esasları belirlediği açık olup, bu ilke kararı alınmadan önceki döneme ilişkin olarak davalı idarenin kamunun doğru, yeterli ve sürekli aydınlatılması için karar alma görevi ve yetkisi kapsamında, işlemin SPK’nun anılan hükmüne istinaden tesis edilmiş olması karşısında söz konusu iddiaya itibar edilmemiştir.

Bu durumda, davacı şirkete ait 2005 yılı mali tablolarının belli bir standarda ve karşılaştırılabilir şekilde hazırlanarak bir hesap dönemi süresince tek bir muhasebe standardı uygulanmasının kamunun sürekli, yeterli ve doğru aydınlatılabilmesi bakımından kamu yararına uygun olması yönüyle Sermaye Piyasası Kanunun un 15.ve 22. maddelerinin verdiği görev ve yetkiye dayanılarak ilgili şirketin 31.12.2005 tarihli mali tablosunun da 2005 yılının 3, 6 ve 9.dönemlerinde esas alınan sisteme göre yeniden düzenlenip yayınlanmasına, İMKB ve SPK’a bildirilmesine ve ivedilikle şirket genel Kurulunun onayına sunulmasına ilişkin dava konu işlemde mevzuata ve kamu yararı yönünden hukuka aykırılık görülmemiştir. ‘’ demek suretiyle davanın reddine karar vermiştir.

Bu karara karşı yapılan yürütmenin durdurulması istemli temyiz başvurusu üzerine, Danıştay 13. Daire 04.12.2007 gün, E:2007/13762 sayı ile özetle, yürütmenin durdurulması isteminin reddine karar vermiştir.

Danıştay 13. Daire 12.05.2010 gün, E:2007/13762, K:2010/3984 sayı ile özetle, ‘… Dava, davacı şirketin 31.12.2005 tarihli finansal tablolarının, 2005 yılının 3,6 ve 9 aylık dönemlerine ilişkin finansal tabloların hazırlanmasında esas alınan Sermaye Piyasası Kurulu'nun Seri XI, No:25 sayılı Tebliğine uygun olarak yeniden düzenlenmesi, yeniden düzenlenecek 31.12.2005 tarihli finansal tabloların İstanbul Menkul Kıymetler Borsası ve sermaye Piyasası Kurulu'na gönderilmesi ve ivedilikle şirket genel kurulu onayına sunulmasına ilişkin Sermaye Piyasası Kurulu'nun 05.05.2006 tarih 7484 sayılı işleminin iptali istemiyle açılmış, idare Mahkemesi'nce; Sermaye Piyasası Kanunu'nun 16. ve 22/e maddelerinde, işletmeler tarafından düzenlenecek malî tablo ve raporlar ile bunların hazırlanması ve ilgililere sunulmasına ilişkin muhasebe ilke ve kurallarını belirlemenin Sermaye Piyasası Kurulu'nun görev ve yetkileri arasında sayıldığı, anılan kurallara dayanılarak 15.11.2003 tarihinde yayımlanan Seri XI, No:25 sayılı Sermaye Piyasasında Muhasebe Standartları Hakkında Tebliğ'de, muhasebe standartları, malî tabloların hazırlanma amacı, malî tabloların önceki dönemlerle karşılaştırılabilir olması ve kapsamı, ara malî tabloların 3 er aylık dönemler itibariyle düzenlenmesi ve muhasebe politikalarında yapılabilecek değişiklikler konusunda düzenleme yapıldığı, Tebliğ'in Seri XI, No:27 sayılı Tebliğ ile eklenen ve 01.01.2005 tarihinden itibaren geçerli olan ek 1. maddesinde, "Malî tablo ve rapor ile dipnot formatları dahil bu Tebliğ'in 5. maddesi uyarınca Kurulca yayımlanan muhasebe standartları açıklamaları saklı olmak üzere, işletmelerin Uluslararası Finansal Raporlama Standartları uygulamaları bu tebliğ'de öngörülen düzenleme ve ilân yükümlülüklerinin yerine getirilmesi hükmündedir. İlk uygulama yılında malî tabloların bağımsız denetimine ilişkin hükümler saklıdır." kuralının getirildiği, Kurul'un 05.05.2006 tarih ve 21/256 sayılı ilke kararı ile de, ortaklıklarca finansal tabloların hazırlanmasında kullanılan muhasebe standardı setlerinin kural olarak muhasebe hesap dönemi başı itibariyle uygulamaya konulup tam dönem boyunca değiştirilmemesinin esas olduğunun, muhasebe standardının yıllık hesap dönemi başında kamuya açıklanmak ve genel kurul onayı alınmak suretiyle değiştirilebilmesinin mümkün olduğunun, haklı gerekçelerin varlığı halinde muhasebe standartları setinin yıllık hesap döneminin ilk 3 ayından sonra değiştirilebilmesi için gerçekleştirilecek değişikliğin finansal tablolar üzerindeki tüm olası etkilerinin kamuya açıklanması ve genel kurul onayı ile Sermaye Piyasası Kurulu'nun onayının alınması gerektiğinin belirtildiği, dava dosyasının incelenmesinden, Özelleştirme Yüksek Kurulu'nun 06.04.2005 tarih ve 2005/47 sayılı kararı ile davacı şirketin %46,12 oranındaki hisselerinin blok satış yöntemiyle özelleştirilmesine karar verildiği, yapılan ihale sonucu anılan hisselerin A. Holding A.Ş.'ye devredildiği, bu şirketin ihale bedelini ödemek için aralarında yabancı bankaların da bulunduğu bir grup bankadan kredi temin etmek için kredi veren kuruluşlara UFRS'ye uygun hazırlanmış finansal tabloları sunmak zorunda olduğundan bahisle 02.03.2006 tarihinde davalı idareye başvurduğu, davalı idarenin 07.03.2006 tarih ve 3482 sayılı yazısı ile işletmelerin yürürlükteki düzenlemeler uyarınca izin almadan da malî tablolarını UFRS'ye göre hazırlayabileceklerinin bildirildiği, 31.12.2005 tarihli malî tabloların bu muhasebe standardına göre hazırlanarak kamuya duyurulduğu, Özelleştirme İdaresi Başkanlığı'nca, şirketin, 01.01.2005-30.09.2005 dönemi net kârının 347.294.543,-TL olarak açıklandığı, 01.01.2005-31.12.2005 dönemi kârının ise 193.392.407,-TL olarak açıklandığı, kârın % 50'den fazla azaltıldığından bahisle sebebinin davacı şirketten sorulduğu, davacı şirketçe UFRS'ye göre hazırlandığının bildirildiği, bu durumun davalı idareye bildirilmesi üzerine de dava konusu işlemin tesis edildiği, 07.03.2006 tarihli davalı idare yazısının izin olarak nitelendirilemeyeceği, davalı idarenin aynı tarihli ilke kararının dava konusu işlemin tesisine dayanak alınmadığı, davalı idarece kamunun doğru, yeterli ve sürekli aydınlatılması için karar alma görev ve yetkisi kapsamında işlem tesis edildiği, davacı şirkete ait 2005 yılı malî tablolarının belli bir standarda göre ve karşılaştırılabilir şekilde hazırlanarak bir hesap dönemi süresince tek bir muhasebe standardı uygulanmasının istenilmesinin kamunun sürekli, yeterli ve doğru aydınlatılabilmesi yönünden kamu yararına uygun olması nedeniyle tesis edilen işlemde hukuka aykırılık bulunmadığı gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiş, bu karar davacı tarafından temyiz edilmiştir.

Davanın yukarıda özetlenen gerekçeyle reddi yolundaki temyize konu Ankara 11. İdare Mahkemesi'nin 29.03.2007 tarih ve E:2006/1396, K:2007/494 sayılı kararında, 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu'nun 49. maddesinin 1. fıkrasında sayılan bozma nedenlerinden hiçbirisi bulunmadığından, bozma istemi yerinde görülmeyerek anılan Mahkeme kararının onanmasına ‘’ karar vermiştir.

Bu karara karşı yapılan Karar Düzeltme talebi üzerine, Danıştay 13. Daire 06.06.2012 gün, E:2010/4196, K:2012/1499 sayı ile özetle, karar düzeltme isteminin reddine karar vermiş ve karar bu şekilde kesinleşmiştir.

II- Davacılar Ş.C.U., M.A.M., A.C.Ö., C.Ç., D.K., E.O.O., H.C.K., O.N.Ö. vekili 15.11.2006 tarihli dava dilekçesinde özetle; Başbakanlık Sermaye Piyasası Kurulu’nun 20.10.2006 gün, 46/1299 sayılı toplantısında,

‘’… Kurulumuzun Seri:XI, No:25 sayılı Tebliği esas alınarak düzenlenmesi gereken Ereğli Demir Çelik Fabrikaları T.A.Ş.nin 31.12.2005 tarihli finansal tablolarının 31.03.2005, 30.06.2005, 30.09.2005 tarihli finansal tablolarının düzenlenmesinde esas alınan standartlara uygun olarak düzenlenmemesi ve ilan edilmek üzere İMKB ye gönderilmemesi fiiline ilişkin olarak,

Şirket yönetim kurulu üyesi M.K. hakkında şirketin 31.12.2005 tarihli finansal tablolarının UFRS ne göre hazırlanmasına karşı olduğu iradesi dikkate alınarak herhangi bir işlem yapılmamasının,

Şirket yönetim kurulu başkanı Ş.C.U., başkan vekili murahhas üye M.A.M. ve üyeler A.C.Ö., C.Ç., E. Oktay Okur, D.K., H.C.K. ve O.N.Ö. hakkında SPK.nun 47/A maddesi uyarınca her biri için ayrı ayrı olmak üzere 21.960 TL idari para cezası uygulanmasına’’ karar verildiğini, bu karara istinaden;

Ereğli Demir ve Çelik Fabrikaları T.A.Ş. Yönetim Kurulu Başkanı Ş.C.U. hakkında, Başbakanlık Sermaye Piyasası Kurulu’nun 02.11.2006 gün, B.02.1.SPK.0.13.2050.20556 sayılı yazısı ile, 10.980 TL tutarındaki idari para cezası tutanağının, Yönetim Kurulu Başkan vekili M.A.M. hakkında, Başbakanlık Sermaye Piyasası Kurulu’nun 02.11.2006 gün, B.02.1.SPK.0.13.2049.20555 sayılı yazısı ile, 10.980 TL tutarındaki idari para cezası tutanağının,Yönetim Kurulu Üyesi O.N.Ö. hakkında, Başbakanlık Sermaye Piyasası Kurulu’nun 02.11.2006 gün, B.02.1.SPK.0.13.2048.20554 sayılı yazısı ile, 10.980 TL tutarındaki idari para cezası tutanağının,Yönetim Kurulu Üyesi A.C.Ö. hakkında, Başbakanlık Sermaye Piyasası Kurulu’nun 02.11.2006 gün, B.02.1.SPK.0.13.2047.20553 sayılı yazısı ile, 10.980 TL tutarındaki idari para cezası tutanağının,Yönetim Kurulu Üyesi C.Ç. hakkında, Başbakanlık Sermaye Piyasası Kurulu’nun 02.11.2006 gün, B.02.1.SPK.0.13.2046.20552 sayılı yazısı ile, 10.980 TL tutarındaki idari para cezası tutanağının,Yönetim Kurulu Üyesi E.O.O. hakkında, Başbakanlık Sermaye Piyasası Kurulu’nun 02.11.2006 gün, B.02.1.SPK.0.13.2045.20551 sayılı yazısı ile, 10.980 TL tutarındaki idari para cezası tutanağının, Yönetim Kurulu Üyesi D.K. hakkında, Başbakanlık Sermaye Piyasası Kurulu’nun 02.11.2006 gün, B.02.1.SPK.0.13.2044.20550 sayılı yazısı ile, 10.980 TL tutarındaki idari para cezası tutanağının,Yönetim Kurulu Üyesi C.K. hakkında, Başbakanlık Sermaye Piyasası Kurulu’nun 02.11.2006 gün, B.02.1.SPK.0.13.2043.20549 sayılı yazısı ile, 10.980 TL tutarındaki idari para cezası tutanağının tanzim edildiğini belirterek, SPK’nın 02.11.2006 tarih ve B.02.1.SPK.0.13-2050-20566, 2049-20555, 2047-20553, 2046-20552, 2044-20550, 2045-20551, 2043-20549, 2048-20554 sayılı idarî para cezalarının kaldırılması istemiyle adli yargı yerinde dava açmıştır.

Ankara 1.Sulh Ceza Mahkemesi: 10.01.2007 gün, Müteferrik No:2006/1480 sayı ile özetle, 5560 sayılı Kanun’un 31.maddesi gereğince 5326 sayılı Kabahatler Kanunu’nun 3.maddesinin ‘’ bu Kanun’un; a) idari yaptırım kararlarına karşı kanun yoluna ilişkin hükümleri diğer kanunlarda aksine hüküm bulunmaması halinde b) diğer genel hükümleri idari para cezası veya mülkiyetin kamuya geçirilmesi yaptırımını gerektiren bütün fiiller hakkında uygulanır ‘’ şeklinde değiştirildiğini ve bu değişiklikten sonra ilgili kanunda özel olarak sulh ceza mahkemelerinin görevli olarak belirtilmediği durumlarda idari para cezalarına karşı açılan davalarda idari yargının görevli olduğunun açık ve kesin olarak belirlendiğini, dolayısıyla idari para cezalarında idari yargının görevli olduğunu belirterek, davanın idari yargının görev alanına girdiğinden bahisle görevsizlik kararı vermiş ve karar kesinleşmiştir.

Davacı vekilleri, bu kez, aynı istemle idari yargı yerinde dava açmıştır.

Ankara 14. İdare Mahkemesi: 8.3.2007 gün ve E:2007/869 sayı ile özetle, 5326 sayılı Kabahatler Kanunu'nun 2'inci maddesinde kabahat deyiminden; kanunun, karşılığında idarî yaptırım uygulanmasını öngördüğü haksızlığın anlaşılacağını; 16'ncı maddesinin (l)'inci fıkrasında kabahatler karşılığında uygulanacak olan idarî yaptırımların, idari para cezası ve idari tedbirlerden ibaret olduğunu; 27'nci maddesinin (l)'inci fıkrasında da “idari para cezası ve mülkiyetin kamuya geçirilmesine ilişkin idarî yaptırım kararına karşı, kararın tebliği veya tefhimi tarihinden itibaren en geç on beş gün içinde, sulh ceza mahkemesine başvurulabilir" hükmüne yer verildiğini, aynı Kanun'un (5560 sayılı Kanun'un 3l'inci maddesiyle değişik) 3'üncü madde hükmünde de "(1) Bu Kanunun; a) İdarî yaptırım kararlarına karşı kanun yoluna ilişkin hükümleri, diğer kanunlarda aksine hüküm bulunmaması halinde, b) Diğer genel hükümleri, idari para cezası veya mülkiyetin kamuya geçirilmesi yaptırımını gerektiren bütün fiiller hakkında, uygulanır” düzenlemesinin bulunduğunu; diğer taraftan 2499 sayılı Sermaye Piyasası Kanunu'nun “İdari para cezaları” başlıklı 47/A maddesinde "Bu Kanun'a dayanılarak yapılan düzenlemelere, belirlenen standart ve formlara ve Kurul'ca alınan genel ve özel nitelikteki kararlara aykırı hareket ettiği tespit edilen gerçek kişiler ve tüzel kişiler hakkında gerekçesi belirtilmek suretiyle Kurul tarafından 2 milyar liradan 10 milyar liraya kadar para cezası verilir" düzenlemesinin bulunduğunu, fakat bu idarî yaptırım kararına karşı yapılacak yargısal başvuru yolunda görevli yargı merciinin idare mahkemeleri ya da idarî yargı yerleri olduğuna ilişkin bir hüküm bulunmadığını; Sermaye Piyasası Kurulu'nun bu düzenlemeye istinaden tesis edeceği idarî para cezalarına dair kararlarına karşı idarî yargı yerlerinin görevli olduğu yönünde başka kanunlarda da herhangi bir düzenlemenin yapılmadığını; 5326 sayılı Kanun ile 2499 sayılı Kanun'un bu hükümlerinin birlikte değerlendirilmesinden; 2499 sayılı Kanun'un 47/A maddesinin, karşılığında idarî yaptırım uygulanmasını öngördüğü fiilin kabahat deyimine girdiğini, bu kabahat fiili karşılığında öngörülen idarî para cezalarının idari yaptırımın türlerinden biri olduğunu, Sermaye Piyasası Kurulu tarafından 2499 sayılı Kanun'a göre verilen idari yaptırım kararlarına karşı açıkça idarî yargı yerlerine başvurulabileceği yönünde bir düzenleme bulunmadığından, 5326 sayılı Kanun'un 27/(1) hükmü gereğince bu konuda görevli yargı yerinin Sulh Ceza Mahkemesi olduğu sonucu çıkarıldığını belirterek, 2247 sayılı Kanun'un 19'uncu maddesi uyarınca, bakılan davada görevli yargı yerinin belirlenmesi için Uyuşmazlık Mahkemesi'ne başvurulmasına karar vermiştir.

Uyuşmazlık Mahkemesi: 26.12.2007 gün, E:2007/150, K:2007 / 371 sayı ile özetle, İdari para cezalarının 5326 sayılı Kanun’un 16.maddesinde belirtilen idari yaptırım türlerinden biri olduğunu, 2499 sayılı Sermaye Piyasası Kanunu’nda da idari para cezasına itiraz konusunda görevli mahkemenin gösterilmediğini, bu durumda, Kabahatler Kanunu’nun 5560 sayılı Kanunla Değişik 3. maddesinde belirtildiği üzere, İdari yaptırım kararlarına karşı kanun yoluna ilişkin hükümlerinin diğer kanunlarda aksine hüküm bulunmaması halinde uygulanacağı nedeniyle, görevli mahkemenin belirlenmesinde 5326 sayılı Kanun hükümleri dikkate alınacağından, idari para cezalarına karşı açılan davanın görüm ve çözümünde, anılan Kanun’un 27. maddesinin (1) numaralı bendi uyarınca adli yargı yerinin görevli olduğuna karar vermiştir.

Ankara 1. Sulh Ceza Mahkemesi: 07.07.2009 gün, Müteferrik No:2006/1480 sayı ile, Uyuşmazlık Mahkemesi’nin adli yargının görevli olduğuna dair vermiş olduğu kararı üzerine dosyayı yeniden ele almış ve özetle, her ne kadar SPK nın 20.10.2006 tarih ve 46/1299 sayılı toplantısında alman idari para ceza verilmesine ilişkin karara istinaden 02.11.2006 tarih ve B.02.1.SPK.0.13-2050-20566, 2049-20555, 2047-20553, 2046-20552, 2044-20550, 2045-20551, 2043-20549, 2048-20554 sayılı kararlar ile Ereğli Demirçelik Aş nin 31.12.2005 tarihli 12 aylık mali tablolarının UFRS ye göre düzenlenmesinde SPK dan görüş alınmadığı gerekçesiyle ve 2499 Sayılı Sermaye Piyasası Kanununun 47/A maddesi gereğince yönetim kurulu başkan, başkan vekili ve üyelerine 10.980 TL idari para cezası verilmiş ise de, Sermaye Piyasası Kurulunun Seri XI No:29 sayılı tebliğinin 5.maddesinde “ işletmeler Avrupa Birliği tarafından kabul edilen haliyle Uluslararası Muhasebe Standartlarını uygularlar ve finansal tabloların Avrupa Birliği tarafından kabul edilen haliyle Uluslararası Finansal Raporlama Standartlarına (UFRS) göre hazırlandığı husussuna dipnotlarda yer verirler” şeklinde düzenleme yapıldığını, bu nedenle Ereğli Demirçelik AŞ nin 31.12.2005 tarihli 12 aylık mali tablolarının UFRS ye göre düzenlenmesine ilişkin olarak SPK dan görüş almasına gerek olmadığını, bu nedenle verilen cezanın hukuka aykırı olduğunu belirterek itirazın kabulüne, SPK nın 20.10.2006 tarih ve 46/1299 sayılı toplantısında alınan idari para cezası verilmesine ilişkin karara istinaden 02.11.2006 tarih ve B.02.1.SPK.0.13- 2050-20566, 2049-20555, 2047-20553, 2046-20552, 2044-20550, 2045-20551, 2043-20549, 2048-20554 sayılı idari para cezalarının iptaline karar verilmiştir.

Bu karara karşı yapılan itiraz başvurusu üzerine Ankara 3.Ağır Ceza Mahkemesi: 10.08.2009 gün, Değişik İş No: 2009/320 sayı ile, itirazın reddine karar vermiş ve karar bu şekilde kesinleşmiştir.

UYUŞMAZLIK MAHKEMESİNDEN İSTEK:

Davacı vekili; Davacı şirketin 31.12.2005 tarihli finansal tablolarının, 3, 6 ve 9 aylık dönemlerine ilişkin finansal tabloların hazırlanmasında esas alınan Kurulun Seri XI, No 25 sayılı Tebliği’ne uygun olarak yeniden düzenlenmesi,yeniden düzenlenen 31.12.2005 tarihli finansal tabloların yayınlanmak üzere IMKB’ye ve Kurula gönderilmesi ve Şirketin genel kurulunun onayına sunulması hakkındaki SPK’nun 05.05.2006 tarih ve 7484 sayılı kararının iptali istemiyle açılan davada, Ankara 11.İdare Mahkemesi’nin 29.03.2007 gün, E:2006/1396, K:2007/494 sayılı kararı ile davacı şirkete ait 2005 yılı mali tablolarının, belli bir standarda ve karşılaştırılabilir şekilde hazırlanarak bir hesap dönemi süresince tek bir muhasebe standardı uygulanmasının kamunun sürekli, yeterli ve doğru aydınlatılabilmesi bakımından kamu yararına uygun olması yönüyle SPKan.nun 15 ve 22.md.’lerinin verdiği görev ve yetkiye dayanılarak ilgili şirketin 31.12.2005 tarihli mali tablosunun da 2005 yılının 3.,6.ve 9. dönemlerinde esas alınan sisteme göre yeniden düzenlenip yayınlanmasına, İMKB ve SPK 'a bildirilmesine ve ivedilikle şirket genel kurulunun onayına sunulmasına ilişkin dava konu işlemde mevzuata ve kamu yararı yönünden hukuka aykırılık görülmediğinden bahisle davanın reddine karar verildiğini, bu karara karşı yapılan temyiz başvurusu üzerine Danıştay 13.Daire’nin 12.05.2010 gün, E:2007/13762, K:2010/3984 sayılı kararı ile temyiz başvurusunun reddine karar verilerek hükmün onandığını, bu karara karşı yapılan karar düzeltme başvurusu üzerine Danıştay 13.Daire’nin 06.06.2012 gün, E:2010/4196, K:2012/1499 sayılı kararı ile karar düzeltme talebinin reddine karar verilerek kararın kesinleştiğini, bu arada, SPK’nun 02.11.2006 tarihinde aldığı karar ile, Ereğli Demir ve Çelik Fabrikaları T.A.Ş’nin tüm yöneticilerine, 31.12.2005 tarihli mali tabloların UFRS’ye göre hazırlanmasının hukuka aykırı olduğu, bu tabloların SPK’nun 25 sayılı Tebliği’ne göre yeniden tanzim edilmesi gerektiği, oysa buna ilişkin Kurul kararlarına riayet edilmediği gerekçeleriyle idari para cezası uygulanması üzerine, bu para cezasının hukuka aykırı olduğundan bahisle iptali istemiyle Ankara 1.Sulh Ceza Mahkemesi nezdinde itiraz edildiğini, bu itiraz üzerine Ankara 1. Sulh Ceza Mahkemesi’nin 07.07.2009 gün, Müteferrik No:2006/1480 sayılı kararı ile itirazın kabul edilerek idari para cezalarının iptaline karar verildiğini, bu karara karşı yapılan itiraz başvurusu üzerine Ankara 3. Ağır Ceza Mahkemesi’nin 10.08.2009 gün, Değişik İş No:2009/320 sayılı kararı ile itirazın reddine karar verilerek kararın kesinleştiğini, sonuç itibariyle Ankara 11.İdare Mahkemesi’nce ve Ankara 1. Sulh Ceza Mahkemesi’nce aynı konuya ilişkin olarak verilen ve kesinleşen farklı kararların bulunduğunu, bu kararların özü itibariyle davacı şirketin 31.12.2005 tarihli mali tablolarının davacı şirket tarafından SPK mevzuatına uygun olarak düzenlenip düzenlenmediği hususunda olduğunu, bu iki ayrı kararın birbiriyle çeliştiğini, bu çelişkinin varlığı sebebiyle davacı şirketin mali tablolarının kesinleşemediğini ve bu tablolarla ortaya çıkan hakların kullanılmasının, bunlardan istifade edilmesinin olanaksız olduğunu belirterek, Ankara 11. İdare Mahkemesi’nin 29.03.2007 gün, E:2006/1396, K:2007/494 sayılı kararının kaldırılarak Ankara 1.Sulh Ceza Mahkemesi’nin 07.07.2009 gün, Müt.no: 2006/1480 sayılı kararının benimsenmesi suretiyle hüküm uyuşmazlığının giderilmesine karar verilmesi istemiyle Uyuşmazlık Mahkemesi’ne başvuruda bulunmuştur.

Başkanlıkça, 2247 sayılı Yasanın 24. ve 16. maddelerine göre ilgili Başsavcıların yazılı düşünceleri istenilmiştir.

DANIŞTAY BAŞSAVCISI:

‘’ … Adli ve idari yargı kararları arasında oluştuğu ileri sürülen hüküm uyuşmazlığının çözümü için öncelikle, hüküm uyuşmazlığının oluşup oluşmadığının belirlenmesi gerekir.

2247 sayılı Uyuşmazlık Mahkemesinin Kuruluş ve işleyişi Hakkında Kanun’un 2592 sayılı Kanun ile değişik 24'üncü maddesinin birinci fıkrasında, “1 nci maddede gösterilen yargı mercilerinden en az ikisi tarafından, görevle ilgili olmaksızın kesin olarak verilmiş veya kesinleşmiş aynı konuya ve sebebe ilişkin, taraflarından en az biri aynı olan ve kararlar arasındaki çelişki yüzünden hakkın yerine getirilmesi olanaksız bulunan hallerde hüküm uyuşmazlığının varlığı kabul edilir.” hükmü yer almaktadır.

Anılan hükme göre, hüküm uyuşmazlığının varlığı için:

Uyuşmazlık yaratan hükümlerin, adli, idari veya askeri yargı mercilerinden en az ikisi tarafından verilmesi,

Konu, dava sebebi ve taraflardan en az birinin aynı olması,

Her iki kararın da kesinleşmiş olması,

Kararlarda davanın esasının hükme bağlanması,

Kararlar arasındaki çelişki nedeniyle hakkın yerine getirilmesinin olanaksız bulunması,

Koşullarının birlikte gerçekleşmesi aranmaktadır.

Hüküm uyuşmazlığı bulunduğu ileri sürülen kararların incelenmesinden, ortada, adli ve idari yargı yerlerince verilmiş ve yasa yollarına başvurularak kesinleşmiş kararlar oldukları her iki kararda da davanın esasının hükme bağlandığı; Sermaye Piyasası Kurulu yönünden, taraflarından en az birinin de aynı olduğu anlaşılmıştır.

Davalar sebep ve konu yönünden incelendiğinde;

İdari Yargı Yerinde. Ankara 11. İdare Mahkemesi'nin 29.03.2007 gün ve E:2006/1396, K.2007/494 sayılı kararıyla, Ereğli Demir ve Çelik Fabrikaları T.A.Ş. nin 31.12.2005 tarihli finansal tablolarının, Sermaye Piyasası Kurulu’nun seri XI,No:25 sayılı tebliğe uygun olarak yeniden düzenlenmesi, İstanbul Menkul Kıymetler Borsası ve Sermaye Piyasası Kurulu’na gönderilmesi şirket genel kurulu onayına sunulmasına ve piyasa mevzuatına uyum konusunda şirketin uyarılmasına ilişkin Sermaye Piyasası Kurulu’nun 05.05.2006 tarih ve 7484 sayılı işleminin iptali istemiyle açılan davanın reddine,

Adli Yargı Yerinde ise Ankara 1. Sulh Ceza Mahkemesi'nin 07.07.2009 gün ve Müt.no:2006/1480 sayılı kararıyla; Şirketin 31.12.2005 tarihli finansal tablolarının Seri XI, No:25 sayılı Tebliğ uyarınca yeniden hazırlanarak ilan edilmek üzere İMKB'ye gönderilmemesi üzerine, 2499 sayılı Sermaye Piyasası Kanununun 47/A maddesi uyarınca; Kurul düzenlemelerine, genel ve özel nitelikli kararlarına uyma yükümlülüğüne aykırı hareket ettikleri nedeniyle (yönetim kurulu üyesi M.K. hariç) Şirket yönetim kurulu başkanı ve üyelerine, davaya konu idari para cezası verilmesine ilişkin işlemlerin iptaline karar verildiği;

İdare Mahkemesinde bakılan davanın konusunu, Şirketin, 31.12.2005 tarihli malî tablolarının, Seri:XI,No: 25 sayılı Tebliğe uygun olarak re'sen düzenlenmesine ilişkin Sermaye Piyasası Kurulu işlemi oluştururken, adli yargıdaki davanın konusunun, idari para cezası olduğu, iki uyuşmazlık arasında, Şirketin mali tablolar yönüyle bir ilgi bulunmakla beraber, aynı konu ve sebebe dayanmayan söz konusu adli ve idari yargı kararları arasında hüküm uyuşmazlığı bulunmadığı sonucuna ulaşılmıştır.

Şirket vekili tarafından; anılan kararlarda 31.12.2005 tarihli mali tablolarının mevzuata uygunluğu konusunda çelişki olduğu, bu çelişkinin varlığı sebebiyle Şirket mali tablolarının kesinleşmediği, bu mali tablolardan çıkan hakların kullanılamadığı ileri sürülmüş ise de; 2499 sayılı Sermaye Piyasası Kanununun 47/A maddesi uyarınca idari para cezası verilmesine ilişkin işlemlerin iptali yolundaki Ankara 1. Sulh Ceza Mahkemesi'nin 07.07.2009 gün ve Müt.no:2006/1480 sayılı kararının gerekçesi yada iptal hükmünün, Şirketin mali tablolarının kesinleşmesi, bu mali tablolardan çıkan hakların kullanılamamasıyla ilişkilendirilmesi söz konusu olamayacağı gibi, bu kararlardan birinin diğerinin uygulanmasına engel teşkil etmediğinden, kararlar arasındaki çelişki nedeniyle hakkın yerine getirilmesinin olanaksız bulunması koşulunun da geçekleşmediği açıktır.’’ demek suretiyle Ankara 11. İdare Mahkemesi'nin 29.03.2007 gün ve E:2006/1396, K:2007/494 sayılı kararı ile Ankara 1. Sulh Ceza Mahkemesi'nin 07.07.2009 gün ve Müt.no:2006/1480 sayılı kararı arasında hüküm uyuşmazlığı bulunmadığından, başvurunun reddine karar verilmesi gerekeceğine yönelik düşünce vermiştir.

YARGITAY CUMHURİYET BAŞSAVCISI:

‘’ … 2247 sayılı Kanun’un 24. maddesinde belirtilen hüküm uyuşmazlığının oluşabilmesi için, yargı mercilerinden en az ikisi tarafından, görevle ilgili olmaksızın kesin olarak verilmiş veya kesinleşmiş, aynı konuya ve sebebe ilişkin, taraflarından en az biri aynı olan ve kararlar arasındaki çelişki yüzünden hakkın yerine getirilmesinin olanaksız bulunması gerekmektedir.

Olayda, hüküm uyuşmazlığına konu edilen kararlardan Ankara 11. İdare Mahkemesinin 29/03/2007 tarih ve 2006/1396 E, 2007/494 K sayılı kararı ile SPK'nun mali tabloların hazırlanması konusunda yayımlanan tebliğlere uyulması ve yeniden IMKB ve SPKya bildirimlerin buna uygun yapılmasına ilişkin işleminin hukuka uygun olduğuna karar verilerek, iptal davasının reddedildiği; Ankara 1. Sulh Ceza Mahkemesinin 07/07/2009 gün ve 2006/1480 Müt. sayılı kararı ile ise, SPK mevzuatına uygun işlem yapılmaması nedeniyle Şirket Yönetim Kurulunun bir kısım üyelerine verilen idari para cezasının SPK mevzuatında Şirketlerin mali tablo hazırlama sistemlerini seçimde SPK'dan görüş alma zorunlulukları bulunmadı gerekçesi ile iptaline karar verişmiştir.

Her iki yargı yerinde açılan ve kesinleşen davalarda, taraflardan en az birisinin aynı olma koşulu uygun isede, idari yargı yerinde açılan iptal davasında, sermaye şirketleri üzerinde denetin ve düzenleyici işlem yapma yetkisine sahip olan SPK işleminin hukuka uygunluğunun denetlenerek, hukuka uygun olduğuna karar verildiği; adli yargı yerinde verilen kararda ise, idari para cezasına itirazın değerlendirilerek, idari para cezası vermek için gereken koşulların bulunmadığı değerlendirilip, idari para cezalarının iptal edildiği, bu yönleri ile her iki yargı yerindeki davaların konu ve sebeplerinin aynı olmadığı gibi, bu davalar nedeniyle verilen kararlar sonucu bir hakkın yerine getirilmesinin imkansız hale gelme koşulunun da bulunmadığı anlaşılmaktadır. Zira idari yargı yerinde verilen karar sonucu, SPK'nun işleminin hukuka uygunluğu kesinleşmiş yargı kararı ile ortaya konulmuş, davacı Şirketin bu karara uyma zorunluluğu ortaya çıkmıştır. İdari para cezasının iptal edilmiş olmasının benzer mevzuat ve hukuki gerekçelerden kaynaklanması, davaların konu ve sebeplerinin farklı olması karşısında, idari yargı kararının yerine getirilmesi konusunda çelişki yarattığı söylenemeyecektir.’’ demek suretiyle Ankara 11. İdare Mahkemesinin 29.03.2007 gün, E:2006/1396, K:2007/494 sayılı kararı ile Ankara 1. Sulh Ceza Mahkemesinin 07.07.2009 gün, 2006/1480 Müt. sayılı kararı arasında hüküm uyuşmazlığı bulunmadığından, başvurunun reddine karar verilmesi gerekeceğine yönelik düşünce vermiştir.

İNCELEME VE GEREKÇE :

Uyuşmazlık Mahkemesi Hukuk Bölümü’nün, Serdar ÖZGÜLDÜR’ün Başkanlığında, Üyeler: Eyüp Sabri BAYDAR, Ali ÇOLAK, Sıddık YILDIZ, Nurdane TOPUZ, Ayhan AKARSU ve Mehmet AKBULUT’un katılımlarıyla yapılan 30.12.2013 günlü toplantısında; Raportör-Hakim Selim Şamil KAYNAK’ın 2247 sayılı Yasa’da öngörülen koşulları taşımayan başvurunun reddi gerektiği yolundaki raporu ve dosyadaki belgeler okunduktan; ilgili Başsavcılarca görevlendirilen Yargıtay Cumhuriyet Savcısı Mehmet BAYHAN ile Danıştay Savcısı Mehmet Ali GÜMÜŞ’ün başvurunun reddi gerektiğine ilişkin sözlü açıklamaları da dinlendikten sonra GEREĞİ GÖRÜŞÜLÜP DÜŞÜNÜLDÜ:

2247 sayılı Uyuşmazlık Mahkemesinin Kuruluş ve İşleyişi Hakkında Kanun’un “Mahkemenin görevi” başlığını taşıyan 1. maddesinde, “Uyuşmazlık Mahkemesi; Türkiye Cumhuriyeti Anayasası ile görevlendirilmiş, adli, idari ve askeri yargı mercileri arasındaki görev ve hüküm uyuşmazlıklarını kesin olarak çözmeye yetkili ve bu kanunla kurulup görev yapan bağımsız bir yüksek mahkemedir” denilmiş; 24. Maddesinde (Değişik birinci fıkra: 21/1/1982 - 2592/7 md.) ise, 1 nci maddede gösterilen yargı mercilerinden en az ikisi tarafından, görevle ilgili olmaksızın kesin olarak verilmiş veya kesinleşmiş, aynı konuya ve sebebe ilişkin, taraflarından en az biri aynı olan ve kararlar arasındaki çelişki yüzünden hakkın yerine getirilmesi olanaksız bulunan hallerde hüküm uyuşmazlığının varlığının kabul edileceği belirtilmiştir.

Anılan hükme göre, hüküm uyuşmazlığının varlığı için:

a) Uyuşmazlık yaratan hükümlerin, adli, idari veya askeri yargı mercilerinden en az ikisi tarafından verilmesi,

b) Konu, dava sebebi ve taraflardan en az birinin aynı olması,

c) Her iki kararın da kesinleşmiş olması,

d) Kararlarda davanın esasının hükme bağlanması,

e) Kararlar arasındaki çelişki nedeniyle hakkın yerine getirilmesinin olanaksız bulunması koşullarının birlikte gerçekleşmesi aranmaktadır.

Hüküm uyuşmazlığı bulunduğu ileri sürülen adli ve idari yargı kararlarının incelenmesinden; ortada adli ve idari yargı yerlerince verilmiş ve kesinleşmiş kararlar bulunduğu; davaların taraflarından en az birinin (T.C.Başbakanlık Sermaye Piyasası Kurulu) aynı olduğu anlaşılmaktadır.

Kararlarda işin esasının hükme bağlanmasının incelenmesi:

Davacı Ereğli Demir ve Çelik Fabrikaları T. A.Ş.’nin 31.12.2005 tarihli finansal tablolarının, Sermaye Piyasası Kurulu’nun Seri:XI, No: 25 sayılı Tebliğine uygun olarak yeniden düzenlenmesi, İstanbul Menkul Kıymetler Borsası ve Sermaye Piyasası Kurulu’na gönderilmesi, şirket genel kurul onayına sunulması ve piyasa mevzuatına uyum konusunda gerekli özenin gösterilmesi hususunda uyarılmasına ilişkin Sermaye Piyasası Kurulu’nun 05.05.2006 tarih, 7484 sayılı kararının iptali istemiyle idari yargı yerinde açılan davada Ankara 11. İdare Mahkemesi 29.03.2007 gün, E:2006/1396, K:2007/494 sayı ile davacı şirkete ait 2005 yılı mali tablolarının belli bir standarda ve karşılaştırılabilir şekilde hazırlanarak bir hesap dönemi süresince tek bir muhasebe standardı uygulanmasının kamunun sürekli, yeterli ve doğru aydınlatılabilmesi bakımından kamu yararına uygun olması yönüyle Sermaye Piyasası Kanunu'nun 15.ve 22. maddelerinin verdiği görev ve yetkiye dayanılarak ilgili şirketin 31.12.2005 tarihli mali tablosunun da 2005 yılının 3, 6 ve 9.dönemlerinde esas alınan sisteme göre yeniden düzenlenip yayınlanmasına, İMKB ve SPK’a bildirilmesine ve ivedilikle şirket genel Kurulunun onayına sunulmasına ilişkin dava konu işlemde mevzuata ve kamu yararı yönünden hukuka aykırılık görülmediğinden bahisle davanın reddine karar vermiş olup, bu karara karşı yapılan temyiz başvurusu üzerine Danıştay 13.Daire 12.05.2010 gün, E:2007/13762, K:2010/3984 sayı ile hükmün onanmasına karar vermiş, bu karara karşı yapılan karar düzeltme talebi üzerine Danıştay 13.Daire 06.06.2012 gün, E:2010/4196, K:2012/1499 sayı ile karar düzeltme talebinin reddine karar vermiş ve karar bu şekilde kesinleşmiştir.

Sermaye Piyasası Kurulu’nun 20.10.2006 gün, 46/1299 sayılı toplantısında alınan idari para cezası verilmesine ilişkin karara istinaden Ereğli Demir ve Çelik Fabrikaları T.A.Ş.nin yönetim kurulu başkan ve üyeleri olan davacılar Ş.C.U., M.A.M., A.C.Ö., C.Ç., D.K., E.O.O., H.C.K., O.N.Ö.’e idari para cezası verilmesine ilişkin 02.11.2006 gün ve B.02.1.SPK.0.13- 2050-20566, 2049-20555, 2047-20553, 2046-20552, 2044-20550, 2045-20551, 2043-20549, 2048-20554 sayılı kararların iptali istemiyle yapılan yapılan başvuruda Ankara 1. Sulh Ceza Mahkemesi 07.07.2009 gün, Müt.No:2006/1480 sayı ile itirazın kabulü ile idari para cezalarının iptaline karar vermiş, bu karara kaşı yapılan itiraz başvurusu üzerine Ankara 3.Ağır Ceza Mahkemesi 10.08.20009 gün, Değişik İş No:2009/320 sayı ile itirazın reddine karar vermiş ve karar kesinleşmiştir.

Konu ve dava sebebinin aynı olup olmadığının incelenmesi:

İdari Yargı Yerinde, Ankara 11. İdare Mahkemesi’nin 29.03.2007 gün ve E:2006/1396, K:2007/494 sayılı kararıyla, Ereğli Demir ve Çelik Fabrikaları T.A.Ş. ‘nin 31.12.2005 tarihli finansal tablolarının, Sermaye Piyasası Kurulu’nun Seri XI, No:25 sayılı Tebliğine uygun olarak yeniden düzenlenmesi, İstanbul Menkul Kıymetler Borsası ve Sermaye Piyasası Kuruluna gönderilmesi, şirket genel kurulu onayına sunulmasına ve piyasa mevzuatına uyum konusunda şirketin uyarılmasına ilişkin Sermaye Piyasası Kurulu’nun 05.05.2006 gün, 7484 sayılı işleminin iptali istemiyle açılan davada, dava konusu işlemin aynı tarihli ilke kararına istinaden alınmadığı, söz konusu ilke kararının aynı dönem içinde muhasebe standardı değişikliğine ilişkin esasları belirlediğinden, bu ilke kararı alınmadan önceki döneme ilişkin olarak davalı idarenin kamunun doğru, yeterli ve sürekli aydınlatılması için karar alma görevi ve yetkisi kapsamında, işlemin SPK nun anılan hükmüne istinaden tesis edilmiş olmasına karşın bu işlemde hukuka aykırılık görülmediği, ayrıca davacı şirkete ait 2005 yılı mali tablolarının belli bir standarda ve karşılaştırılabilir şekilde hazırlanarak bir hesap dönemi süresince tek bir muhasebe standardı uygulanmasının kamunun sürekli, yeterli ve doğru aydınlatılabilmesi bakımından kamu yararına uygun olması yönüyle Sermaye Piyasası Kanunu’nun 15. ve 22.maddelerinin verdiği görev ve yetkiye dayanılarak ilgili şirketin 31.12.2005 tarihli mali tablosunun da 2005 yılının 3,6 ve 9. Dönemlerinde esas alınan sisteme göre yeniden düzenlenip yayınlanmasına, İMKB ve SPK a bildirilmesine ve ivedilikle şirket genel kurulunun onayına sunulmasına ilişkin olan dava konusu işlemde hukuka aykırılık görülmediğinden bahisle, davanın reddine karar verilmiş ve karar kesinleşmiştir.

Adli Yargı Yerinde, Ankara 1. Sulh Ceza Mahkemesi’nin 07.07.2009 gün ve Müt. No:2006/1480 sayılı kararıyla, şirketin 31.12.2005 tarihli finansal tablolarının Seri XI, No:25 sayılı Tebliğ uyarınca yeniden hazırlanarak ilan edilmek üzere İMKB ‘ye gönderilmemesi üzerine, 2499 sayılı Sermaye Piyasası Kanunu’nun 47/A maddesi uyarınca; Kurul düzenlemelerine, genel ve özel nitelikli kararlarına uyma yükümlülüğüne aykırı hareket ettikleri gerekçesiyle davacılara idari para cezası verilmesine ilişkin kararların, Sermaye Piyasası Kurulu’nun seri XI, no:29 sayılı Tebliğinin 5.maddesinde ‘’İşletmeler Avrupa Birliği tarafından kabul edilen haliyle Uluslararası Muhasebe Standartlarını uygularlar ve finansal tabloların Avrupa Birliği tarafından kabul edilen haliyle Uluslararası Finansal Raporlama Standartlarına göre hazırlandığı hususuna dipnotlarda yer verirler’’ şeklindeki düzenleme nedeniyle Ereğli Demirçelik AŞ.nin 31.12.2005 tarihli 12 aylık mali tablolarının UFRS ye göre düzenlenmesine ilişkin olarak SPK dan görüş almasına gerek olmadığından bahisle, hukuka aykırı olduklarını belirterek itirazın kabulü ile idari para cezalarına ilişkin kararların iptaline karar verildiği ve kararın kesinleştiği anlaşılmıştır.

Öte yandan Ankara 1. Sulh Ceza Mahkemesi’nin 7.7.2009 tarihli kararına esas alınan Sermaye Piyasası Kurulu’nun Seri: XI, No:29 Sayılı Tebliği’nin 9 Nisan 2008 tarih ve 26842 Sayılı Resmi Gazetede yayımlandığı, davalı SPK’ca tesis edilen 2.11.2006 tarihli idari para cezalarının dayanağının ise 15.1.2003 tarih ve 25280 Sayılı Resmi Gazetede yayımlanan Seri: XI, No:25 Sayılı Tebliğe aykırılık iddiası olduğu, Ankara 1. Sulh Ceza Mahkemesi’nin idari para cezalarının tesis edildiği tarihteki değil, karar verdiği tarihte yürürlükte olan Tebliği esas aldığı anlaşılmaktadır.

İdare Mahkemesi’nde bakılan davanın konusu, şirketin 31.12.2005 tarihli finansal tablolarının, seri XI, No:25 sayılı Tebliğ uyarınca yeniden hazırlanarak ilan edilmek üzere gönderilmemesine ilişkin işlem iken, adli yargıdaki davanın konusu, 2499 sayılı Sermaye Piyasası Kanunu’nun 47/A maddesi uyarınca, kurul düzenlemelerine, genel ve özel nitelikli kararlarına uyma yükümlülüğüne aykırı hareket etmekten ötürü uygulanan idari para cezası olduğu, dolayısıyla bahse konu adli ve idari yargı kararlarının sebep ve konusu aynı olmadığından kararlar arasında hüküm uyuşmazlığı bulunmadığı sonucuna ulaşılmıştır.

Öte yandan; şirket vekili tarafından, anılan kararlarda şirketin 31.12.2005 tarihli mali tablolarının mevzuata uygunluğu konusunda çelişki olduğu, bu çelişkinin varlığı sebebiyle şirket mali tablolarının kesinleşmediği, bu mali tablolardan çıkan hakların kullanılamadığı ileri sürülmüş ise de, 2499 sayılı Sermaye Piyasası Kanununun 47/A maddesi uyarınca idari para cezası verilmesine ilişkin işlemlerin iptali yolundaki Ankara 1. Sulh Ceza Mahkemesi’nin 07.07.2009 gün ve Müt.No: 2006/1480 sayılı kararının, şirketin mali tablolarının kesinleşmesi, bu mali tablolardan çıkan hakların kullanılamamasıyla ilişkilendirilmesi sözkonusu olmayacağı gibi, bu kararlardan birinin diğerinin uygulanmasına engel teşkil etmediğinden, kararlar arasındaki çelişki nedeniyle hakkın yerine getirilmesinin olanaksız bulunması koşulunun da gerçekleşmediği anlaşılmış olup, dolayısıyla bu açıdan da hüküm uyuşmazlığından söz edilemeyeceği açıktır.

Açıklanan nedenlerle 2247 sayılı Yasanın 24. maddesinde öngörülen “konu ve dava sebebinin aynı olması”, “hakkın yerine getirilmesinin imkansız bulunması” koşullarını taşımayan başvurunun reddi gerekmiştir.

SONUÇ : 2247 sayılı Yasa’nın 24. maddesinde öngörülen “konu ve dava sebebinin aynı olması”, “hakkın yerine getirilmesinin imkansız bulunması” koşullarını taşımayan BAŞVURUNUN REDDİNE, 30.12.2013 gününde OY BİRLİĞİ İLE KESİN OLARAK karar verildi.

—— • ——

Uyuşmazlık Mahkemesi Başkanlığından:

3-ESAS NO : 2013/285

KARAR NO: 2013/1756

KARAR TR : 30.12.2013

(Hukuk Bölümü)

ÖZET : 2247 sayılı Yasanın 24. maddesinde hüküm uyuşmazlığının varlığı için öngörülen “konu ve dava sebebinin aynı olması” ve “hakkın yerine getirilmesinin imkânsız bulunması” koşullarını taşımayan hüküm uyuşmazlığının giderilmesi BAŞVURUSUNUN REDDİ gerektiği hk.

K A R A R

Hüküm Uyuşmazlığının Giderilmesi

İsteminde Bulunan (Davacı) : R.Ş.. İnş. Tur. Gıda Teks. Oto. ve Rekl.Org.San. ve Tic.Ltd.Şti.

Vekili : Av. Ö.Ş.

Karşı Taraf (Davalı)  : Kültür ve Turizm Bakanlığı

Vekili   : Av. F.B.

O L A Y : I-a) Çankaya Belediye Başkanlığı vekili 28.07.2005 tarihli dava dilekçesinde; Belediye sınırları içinde bulunan Keklikpınarı Mahallesi 27338-28341 adalar arasındaki rekreasyon (Nazım Hikmet Parkı) alanı içerisinde bulunan Restaurant ve Şelale Kafenin işletilmesi işinin 04/12/2003 tarihinde yapılan ihale sonucu R.Ş..İnş.Tur.Gıda Teks.Oto.ve Rekl.Org.San. ve Tic.Ltd.Şti.ne kiraya verildiğini; söz konusu Restaurant ve Şelale Kafe ile ilgili Belediye Park ve Bahçeler Müdürlüğünün, Emlak ve İstimlak Müdürlüğüne yazdığı 08/04/2005 tarihli yazıda, park mahallinde mevcut onaylı proje dışında kiracı tarafından kira sözleşmesinin 9.maddesine aykırı olarak izin alınmaksızın eklentiler yapıldığının belirtildiğini, bunun üzerine davacıya 28/04/2005 tarihli yazı ile kira sözleşmesinin 9.maddesine aykırı olarak izin alınmaksızın yapılan eklentilerin 15 gün içinde kaldırılması, aksi halde yasal işlemler yapılacağının bildirildiğini, daha sonra Park ve Bahçeler Müdürlüğünün 28/06/2005 tarihli yazıları ile proje hilafı hususların ortadan kaldırılmadığının belirtildiğini ifade ederek; kira akdine aykırılık nedeniyle davalının kullanmakta olduğu mecurun tahliyesine karar verilmesi istemiyle R.Ş..İnş.Tur.Gıda Teks.Oto. ve Rekl.Org.San. ve Tic.Ltd.Şti.ne karşı, adli yargı yerinde dava açmıştır.

I-b) R.Ş..İnş.Tur.Gıda Teks.Oto.ve Rekl.Org.San. ve Tic.Ltd.Şti. vekili savunma dilekçesinde; dava konusu restaurant ve şelale kafenin davacı Belediye Başkanlığınca 04/12/2003 tarihinde yapılan ihale ile davalı müvekkili şirkete üç yıllığına kiraya verildiğini, taraflar arasındaki 12/01/2004 tarihli kira sözleşmesine göre aylık kira bedelinin 3.880.860.000 TL olduğunu, davalının restaurant ve şelale kafeyi, deyim yerinde ise sadece dört duvardan ibaret kiraladıktan sonra, 450-500 milyar TL.masraf yaparak Turizm Deneme İşletme Belgesi almak amacıyla kullanmaya uygun hale getirdiğini; ancak yerel seçimlerden sonra davacı Belediye’nin yeni yönetiminin, hiçbir sebep yokken mecurun kullanılmasına engel olmak ve tahliyeyi sağlamak amacıyla önce 1.Sınıf Lokanta Turizm Deneme İşletme Belgesi almasını engellendiğini, beyan üzerine verilen İşyeri Açma ve Çalıştırma Ruhsatının iptal edildiğini, bunda da başarılı olunamayınca bu dava ile gerçek dışı sebeplerle akde aykırı davranıldığı iddiası ile tahliye davası açıldığını; davalı şirketin kendisine teslim edilen tesis ve parkta hiçbir değişiklik yapmadığını, sadece kiralanan tesisi kullanmaya uygun hale getirmek için esaslı olmayan tamir ve tadilatlar yaptığı halde, 07/02/2005 tarihli yazı ile; kira sözleşmesinin 9.maddesine aykırı olarak, mevcut onaylı projenin dışına çıkılarak a)Parkın Dikmen Caddesi girişine yaklaşık (1.50x3.50 m.) ebatlarında h=5 m. yüksekliğinde ışıklı pano yapıldığı, giriş kapısı sağ ve sol yanlarına (1.00x2.00 m.) ebatlarında ışıklı pano yapıldığı, b)Restorana çıkış sağ yanda yaklaşık (6.80x15.00 m.) ebadında yeşil alanın iptal edilip h=1-1-50 m. yüksekliğinde duvar örülerek dolgu yapıldığı ve üzerinin parça granit malzeme ile kaplanmak suretiyle yaya yoluna katıldığı, c)Restaurant önüne isabet eden yaklaşık (20.00x2.00 m.) ebadında yeşil alanın iptal edilip, h=1,5 m. yüksekliğinde duvar ile çevrildiği, yeşil alanın doldurularak yaya yolu kotuna getirildiği ve mevcut durumu ile araç parkı(yolu)olarak kullanıldığının tespit edildiği belirtilerek, en kısa zamanda proje hilafı hususların giderilerek Müdürlüğe müracaat edilmesi, aksi halde yasal yollara başvurulacağının bildirildiğini; parkın Dikmen Caddesi girişine ve giriş kapısının sağ ve sol yanlarına ışıklı pano yapıldığı hususunun doğru olduğunu, ancak bu hususun, sözleşmeye aykırılık teşkil etmediğini, ışıklı panoların restaurant ve kafenin Dikmen Caddesinden algılanmasını sağlamaktan başka amacı ve anlamının olmadığını, buna rağmen Belediye’ye cevabi mahiyette dilekçe verilerek işyerinin algılanmasını sağlayacak ışıklı panoların konulduğu yerlerin uygun olmadığı düşünülüyor ise, bu ışıklı panoların kurulacağı ve monte edileceği yerlerin Belediye tarafından gösterilmesi halinde müvekkili şirket tarafından ışıklı panoların yerlerinin değiştirileceğinin belirtildiğini; sözleşmeye aykırılık teşkil ettiği belirtilen diğer bütün sebeplerin gerçek dışı olduğunu, kiralanan tesisin bulunduğu parktaki yeşil alanların ve yaya yollarının tamamen Belediye’den teslim alındığı haliyle bırakıldığını; müvekkili şirket tarafından, Turizm Bakanlığı tarafından Turizm Denetleme İşletme Belgesinin verilebilmesi amacıyla bu tesisin fen ve sağlık kaideleri açısından kullanılmaya uygun tesis olduğuna ilişkin belge verilmesinin istenildiğini; davacı Belediye’nin Emlak ve İstimlak Müdürlüğünün 26/05/2004 tarihli yazısı ile, fen ve sağlık kaideleri açısından kullanılması hususunda bir sakınca olmadığının belirttiğini; 18/08/2004 tarihlî yazı ile tesislerin fen ve sağlık koşullarına uygun yaptırıldığı hususunun tekrarlandığını; Turizm Bakanlığı tarafından, kiralanan tesisin fen ve sağlık kaideleri bakımından kullanmaya uygun olup olmadığı yolundaki yazının, İmar Müdürlüğü tarafından verilmesini istenmesine rağmen, davacı Belediye tarafından ısrarla bu yazının Emlak ve İstimlak Müdürlüğünce verildiğini, en son 14/10/2004 tarihli yazı ile davacı Belediye tarafından Turizm Bakanlığına yazılan yazıda kiralanan tesisin fen ve sağlık kaidelerine uygun olduğunun belirtildiğini, davacının akde aykırılık sebebi olarak gösterdiği iddialar doğru olsa idi davacı Belediye tarafından bu yazıların verilmesinin mümkün olmayacağını, yeşil alanların kaldırılarak yaya yolunun genişletilmesi ve duvar örülmesi iddiasının davacı tarafın 07/02/2005 tarihli yazısı ile ortaya atıldığına göre, böyle bir tamirat ve tadilatın kış aylarında yapılmasının mümkün olamayacağını, Dikmen Caddesi üzerinden restoran kısmına geçmeye imkan verecek yolda iki aracın yan yana geçmesinin imkansız olduğunu, davacı Belediye’nin iddiaları gerçek olsa idi yolun iki aracın geçmesine imkân verecek şekilde düzenleneceğinin gerekeceğini; diğer taraftan, kiralanan mecurun onaylı mimari projesinin bulunmadığını, bu sebeple iddia edilen tadilat ve değişikliklerin onaylı mimari projesine aykırı olmasının da mümkün olmadığını; davacı tarafından davalı şirkete tebliğ edilen 07/02/2005 tarihli ihtarnamenin, Belediye Başkanı veya Yardımcısının imzasını taşımaması nedeniyle geçerli olmadığını, buna göre müvekkili aleyhine BK’nun 256/2.maddesine göre açılmış olan akdin feshi ve tahliye davasının reddinin gerektiğini; müvekkili şirket tarafından yapılan imar ve ihya anlamındaki tadilatların mecurun varlığına, niteliklerine ya da değerine zarar veren tadilatlar olmadığını, tam tersine varlığını koruyan, niteliğini zenginleştiren, değerini artıran değişiklikler olduğunu ifade ederek, davanın reddine karar verilmesini istemiştir.

I-c) ANKARA 10.SULH HUKUK MAHKEMESİ: 4.12.2007 gün ve E:2005/1409, K:2007/2407 sayı ile, davacının iddiası ile davalının savunmasına yer verdikten sonra, aynen;“(…)GEREKÇE:

Dava, BK.’nun 256/2.maddesi hükmüne dayalı olarak açılmış olup akde aykırılık sebebiyle akdin feshi ve tahliye istemine ilişkindir.

Davacı vekilince taraflar arasındaki 12/01/2004 tarihli üç yıl süreli kira sözleşmesi, şartname, ihtarnameler, yazışmalar sunulmuştur. Davalı vekili ise cevap dilekçesindeki yazışmaları, İdare Mahkemesi kararlarını, emsal Yargıtay kararlarını ibraz etmiştir.

Kira Sözleşmesindeki kira bedeline göre, davalı vekilinin harcın eksik alındığı yolundaki iddiasına itibar edilmemiştir.

Mahallinde keşif ve inceleme yapılmış; bilirkişi tarafından 05/06/2006 tarihli ön rapor, 13/12/2006 tarihli ek rapor ve 17/10/2007 tarihli ikinci ek rapor sunulmuştur.

Bilirkişi tarafından, parkın Dikmen Caddesi girişine ve giriş kapısının sağ ve sol yanlarına “Sur Restoran” yazılı iki adet ışıklı pano konulmuş olduğa tespit edilmiş; dosyaya sunulan mimari projeler zemine uygulanmış; projesinde çıkış sağ yanda yaklaşık 6.80x15.00=102 m2 olarak görülen yeşil alanı yerinde doldurulup, kenarına yüksekliği 1-1-50 m. arasında değişen duvar örüldüğü, üzeri parça granit malzeme ile kaplanıp projede belirtilen yaya yoluna ilave edilmiş olduğu; keza restoran önüne isabet eden yaklaşık 20.00x2.00=40 m2 alanında olup projesinde yeşil alan olarak görülen mahallin de doldurulup, kenarına yüksekliği 1.50 m. olan duvar çevrilerek yaya yolu kotuna getirildiği ve fiiliyatta araç parkı olarak kullanılmakta olduğu belirlenmiş; ancak dosyaya sunulan mimari proje ve vaziyet planlarının ilgili Belediye Başkanlığı’nca onaylı olmadığı açıklanmıştır.

06/03/2007 tarihli duruşmada dinlenen davalı tanığı Hikmet Dönmez, önceki dönemde Belediye Başkan Yardımcısı olarak görevli olduğunu, dava konusu tesisin ihalesinin kendisi tarafından yapıldığını, kira sözleşmesinde de kendi imzasının bulunduğunu, kira sözleşmesi yapılmasına rağmen müstecire anahtarı açılış töreninin yapılmasından iki ay sonra teslim ettiklerini, eski Belediye Başkanı’nın parkı gezerken giriş yolunun dar olduğunu söylediğini, Park ve Bahçeler Müdürlüğünün yolda tek araç geçişine imkan verecek şekilde düzenleme yaptığını, duvar örülerek dolgu yapılması ve restoran önündeki yeşil alanın doldurulması işlemlerini Park ve Bahçeler Müdürlüğünün yaptığını, bütün bu işlemler bittikten sonra müstecire anahtarın verildiğini, müstecirin bu iki aylık gecikme ile ilgili belge istediğini, kendilerinin bunu mücbir sebep saydıklarını, Belediye Başkanının buna “olur” verdiğini ifade etmiştir.

Taraflar arasındaki kira sözleşmesinin 9.maddesinde, “Kiralanan tesisler mevcut durumu ile kiraya verilmiş olup, Belediye’nin yazılı izni olmadan hiçbir şekilde değişiklik ve eklenti yapılamaz. Herhangi bir tadilatın gerektiği hallerde Belediyenin ilgili birimlerinden, gerekli müsaadenin alınması ve Park ve Bahçeler Müdürlüğünce görevlendirilecek teknik eleman nezaretinde yapılması zorunludur. Aksi bir durum akde muhalefet olarak kabul edileceğinden tahliye sebebidir.” hükmü kabul edilmiştir. Davacı tarafça, bu hükme dayanılarak mecurun tahliyesi talep edilmektedir.

Davacı Belediye Başkanlığı tarafından davalı şirkete yazılan 07/02/2005 tarihli yazıda; mahallinde yapılan kontrolde kiracı tarafından mevcut onaylı projesi dışında kira sözleşmesinin 9. maddesine aykırı olarak, Müdürlüklerinden izin almaksızın proje hilafı hususların belirlendiği, projeye aykırı hususların;

“1-Parkın Dikmen Caddesi girişine yaklaşık (1.50x3.50 m.) ebatlarında h=5 m.yüksekliğinde ışıklı pano yapıldığı, giriş kapısı sağ ve sol yanlarına (1.00x2.00 m.)ebatlarında ışıklı pano yapıldığı,

2-Restorana çıkış sağ yanda yaklaşık (6.80x15.00 m.)ebadında yeşil alanın iptal edilip h=1-1.50 m. yüksekliğinde duvar örülerek dolgu yapıldığı ve üzerinin parça granit malzeme ile kaplanmak suretiyle yaya yoluna katıldığı,

3-Restoran önüne isabet eden yaklaşık (20.00x2.00 m.)ebadında yeşil alanın iptal edilip h=1.5 m yüksekliğinde duvar ile çevrildiği, yeşil alanın doldurularak yaya yolu kotuna getirildiği ve mevcut durumu ile araç parkı(yolu)olarak kullanıldığının tespit edildiği belirtilerek en kısa zamanda proje hilafı hususların giderilmesi istenmiştir.

Davacı Belediye Başkanlığı tarafından daha sonra davalıya hitaben yazılan 28.4.2005 tarihli yazıda, projeye aykırı hususlar tekrar edilerek onaylı proje dışında yapılan eklentilerin 15 gün içinde kaldırılması gerektiği, aksi halde yasal işlemler yapılacağı ihtar edilmiştir.

Davacı tarafça, akde aykırı olduğu belirtilen restorana çıkış sağ yanda bulunan yeşil alanın iptal edilerek yaya yoluna katılması ve restoran önündeki yeşil alanın iptal edilip yaya yolu kotuna katılması hususlarının onaylı mimari projeye dolayısı ile akde aykırı olduğu iddia edilmiştir. Ancak dosyaya sunulan mimarı projelerde sadece proje müellifinin imzasının olduğu, Belediye onayı olmadığı anlaşılmaktadır. Bu durum karsısında, yapıldığı iddia edilen değişikliklerin akde aykırılık oluşturmayacağı sonuç ve kanaatine varılmıştır. Ayrıca davacı tarafça, bu tadilatların davalı kiracı tarafından yapılmış olduğu, davalının tesisi kiralamasından sonra bu eklenti ve değişikliklerin yapılmış olduğu hususları da kanıtlanamamıştır. Aksine, dinlenen ve bir önceki Belediye Başkan Yardımcısı olan tanık tarafından, Belediye tarafından bu değişiklikler yapıldıktan sonra tesisin anahtarının davalıya teslim edildiği açıklanmıştır.

Davacı Belediye Başkanlığı tarafından davalı tarafa gönderilen 07/02/2005 tarihli yazıda restoran girişine konulan ışıklı panoların en kısa zamanda kaldırılması istenmiştir. Davacı tarafça bu yazıya karşı yazılan 23/02/2005 tarihli yazıda ışıklı panoların restoran ve şelale kafenin algılanmasını sağlamak amacıyla konulduğu, buna rağmen Belediye tarafından ışıklı panoların konulduğu yerlerin uygun olmadığı düşünülüyor ise restoran olarak kiralanan mecurun algılanmasını sağlayacak ışıklı panoların kurulacağı ve monte edileceği yerlerin gösterilmesi ve bu konuda izin verilmesi halinde davalı şirket tarafından ışıklı panoların yerinin değiştirileceği belirtilmiştir. Davacı Belediye tarafından bu yazıya cevap verilmemiş, panoların dikilmesine izin verilip verilmediği veya yerlerinin değiştirilip değiştirilemeyeceği açıklanmamış, 28.4.2005 tarihli süreli ihtarla akde aykırılık teşkil ettiği iddia edilen hususlar tekrarlanmış; onaylı proje dışındaki eklentilerin 15 gün içinde kaldırılması istenmiştir. Kira sözleşmesinde restoran ve şelale kafenin işletilmesi, parkın bakımı, korunması ve işletme giderleri kiracı tarafından karşılanmak üzere ihale yolu ile kiraya verildiği belirtilmiştir. Restoran ve şelale kafeyi işletmek amacıyla kiralayan davalının, tesisin tanıtımı ve görülebilmesi için pano dikmesi doğaldır. Bunların şekli, yeri ve boyutları uygun görülmüyorsa bu konuda kiracıya uyarıda bulunulması gerekirken, kiracı tarafından da 23/02/2005 tarihli yazı ile panoların şekli ve yerinin değiştirilmesine hazır olunduğu belirtildiği halde cevap verilmeyip, panoların akde aykırılık teşkil ettiği hususunda süreli ihtar gönderilip dava açılması iyi niyetli bulunmamıştır.

Akde aykırılık oluşturduğu iddia edilen hususların akde aykırılık koşullarını taşımadığı anlaşılmış davanın reddine karar vermek gerekmiştir.

Yukarıda açıklanan nedenlerle;

KARAR

Davanın reddine…" karar vermiş; bu karar Yargıtay 6. Hukuk Dairesinin 21.4.2008 gün ve E:2754, K:4999 sayılı kararı ile onanmış; karar düzeltme istemi aynı Dairenin 11.11.2008 gün ve E:8694, K:12403 sayılı kararı ile reddedilmiş anılan karar kesinleşmiştir.

II-a) R.Ş. İnş.Tur.Gıda Teks.Oto.ve Rekl.Org. ve San.Tiç.Ltd.Şti. vekili, 4.9.2006 tarihli dava dilekçesinde; Çankaya ilçesi, Dikmen-Keklikpınarı Mahallesi 27338-27341 adalar arasındaki rekreasyon(Nazım Hikmet Parkı) alanı içerisinde bulunan restaurant ve şelale kafenin, davalı belediye başkanlığınca 04.12.2003 tarihinde yapılan ihale ile müvekkili şirkete üç yıl süre ile kiraya verildiğini; müvekkil şirket tarafından kiralanan restaurant ve şelale kafenin kullanımı için aylık 4.193,00 YTL kira bedeli ödendiği gibi; kira sözleşmesi incelendiğinde görüleceği üzere müvekkil şirket tarafından ayrıca restaurant ve şelale kafenin bulunduğu Nazım Hikmet Parkının, Bakım ve İşletme Şartnamesine göre korunması, bakımı ve giderlerinin karşılanmasının da ücretsiz olarak üstlenildiğini; müvekkilinin, davalı belediyeye ait park içerisindeki restaurant ve şelale kafeyi deyim yerinde ise sadece dört duvardan ibaret olarak ihale ile kiraladıktan sonra, 450.000-500.000.YTL arası masraf yaparak Turizm Deneme İşletme Belgesi almak amacıyla kullanmaya uygun hale getirmiş olduğunu; ancak yerel seçimlerden sonra davalı belediyenin yeni yönetimi tarafından hiçbir sebebi yokken, mecurun kullanmasına engel olunması ve bir şekilde tahliyenin sağlanması amacıyla, ilk önce müvekkil şirket tarafından Turizm Bakanlığından 1.Sınıf Lokanta Turizm Deneme İşletme Belgesinin alınmasının engellendiğini; akabinde gerçek dışı iddia ve gerekçeler yaratılarak lokanta işyerine verilen “lüks sınıf’ İşyeri Açma ve Çalıştırma Ruhsatının iptal edildiğini, bu olaydan sonra bu kez sınıf değişikliği yoluyla talep edilen “Birinci Sınıf’ lokanta ruhsatının verilmediğini, en sonunda lüks sınıf işyeri açma ve çalışma ruhsatının iptal edilmesi ve ayrıca talep edilen “Birinci Sınıf’ işyeri açma ve çalışma ruhsatının da verilmemesi üzerine iki adet iptal davası açtıklarını, iki davanın da lehlerine neticelenmesine rağmen, iptal kararlarının uygulanmadığını, aynı gerekçelerle haksız fiile dönüştüğünü, idari işlem görünümündeki işlem ve eylemlerle muaraza yaratılarak müvekkilinin kiracısı ve işletmecisi olduğu işyerinin çalışmasına engel olunduğunu; şöyle ki; müvekkili şirket tarafından kiralanan işyerinin lüks sınıf lokanta niteliğinde olması sebebiyle, davalı belediyeye başvurularak, İşyeri Açma ve Çalışma Ruhsatının verilmesinin istenildiğini, bunun üzerine davalı belediye tarafından da 30.12.2004 tarih ve 1823 sayılı lüks sınıf lokanta işletilmeciliği için İşyeri Açma ve Çalışma Ruhsatı verildiğini; keza davalı belediye tarafından müvekkilinin kiracısı olduğu işyerinin lüks sınıf lokantaya uygun olup-olmadığı konusunda hiçbir inceleme yapılmadan; kiralanan tesisin 1.sınıf lokantaya uygun olduğu, lüks sınıf lokanta olma kriterlerini taşımasının zor olduğu belirtilerek; müvekkil şirket yetkilisine 1.sınıf lokanta için sınıf değişikliği talebinde bulunulmasının kendilerinin faydasına olacağının belirtilmesi üzerine, müvekkili şirket yetkilisi tarafından 14.01.2005 tarih ve 190 sayılı dilekçe ile müracaat edilerek sınıf değişikliği talebinde bulunulduğunu, hatta davalı belediyenin küşat heyetince işyerinde yapılan incelemede birinci sınıf lokanta ruhsatı alma konusunda hiçbir sorun olmadığının da belirtildiğini; müvekkili şirket tarafından kendisine teslim edilen tesis ve parkta hiçbir değişiklik yapılmadığını, sadece kiralanan tesisin kullanılmaya uygun hale getirilmesi için esaslı olmayan tamir ve tadilatlar yapıldığı halde; davalı belediye tarafından müvekkili şirketin aldığı lüks sınıf işyeri açma ve çalışma ruhsatının iptal edilmesi veya bir şekilde talep edilen birinci sınıf işyeri açma ve çalışma ruhsatının alınmasına da engel olunması ve bu şekilde müvekkil şirketin mecuru tahliye etmesinin sağlanması amacıyla 07.02.2005 tarih ve 17-04/L-1/1823 733-650 sayılı yazı tebliğ edilerek, Park ve Bahçeler Müdürlüğünün kira sözleşmesi ekindeki Bitkisel Bakım Onarım ve Koruma İşi Şartnamesine göre parkın bakımında kontrol ve denetim görevinin olduğu; denetimi yapılan Nazım Hikmet Parkının mahallinde yapılan kontrolünde; müvekkil kiracı tarafından kira sözleşmesinin 9.maddesine aykırı olarak mevcut onaylı projenin dışına çıkıldığının tespit edildiği belirtilerek, en kısa zamanda proje hilafı hususların giderilerek müdürlüğe müracaat edilmesi, aksi halde yasal yollara başvurulacağının bildirildiğini; davalı belediye tarafından müvekkil şirkete verilen lüks sınıf lokanta ruhsatının bir şekilde iptal edilmesi ve hatta sınıf değişikliği yoluyla talep edilen 1.sınıf lokanta ruhsatının da reddedilmesi suretiyle mecurun tahliyesinin sağlanması amacıyla düzenlenen 07.02.2005 tarih ve 17- 04/L-1/1823 733-650 sayılı yazı sonrasında, Belediye Encümeninin 01.03.2005 tarih ve C:/2005/0621.17 sayılı kararı ile hem 30.12.2004 tarih ve 1823 sayılı işyeri açma ve çalışma ruhsatının iptal edildiğini, hem de müvekkil şirkete ait işyerinin 1.sınıf lokanta olarak faaliyet göstermeye uygun olduğu belirtilmesine rağmen, 1.sınıf lokanta ruhsatı için yapılacak başvurunun dahi reddedileceğinin belirtildiğini; bahse konu olaydan sonra, müvekkili şirkete ait işyerine beyan üzerine verilen lüks sınıf lokanta sınıfına ait işyeri açma ve çalışma ruhsatının iptaline ilişkin davalı belediye encümeni kararının iptali için dava açtıklarını, bu davanın kabul edildiğini; davalı belediyenin, kira sözleşmesinin 9.maddesine aykırı olarak mevcut onaylı projenin dışına çıkıldığı yolundaki savunmalarına itibar edilmeyerek, bahse konu Encümen kararının Ankara 11.İdare Mahkemesinin 31.01.2006 tarih ve 2005/725 E, 2006/113 K. sayılı kararı ile iptal edildiğini; anılan Mahkeme kararı verilmeden önce, müvekkili tarafından işyerinin kapalı kalmaması amacıyla, bu kez de davalı belediyeye tekrar başvurularak kiracısı olunan işyerine sınıf değişikliği yoluyla 1.sınıf lokanta ruhsatı verilmesi için 11.03.2005 tarih ve 923 sayılı dilekçe ile başvuruda bulunulduğunu; ancak davalı idarenin, 15.03.2005 tarih ve 17-04/L-1/1823 1684-1535 sayı ile başvuruyu da reddettiğini; bu işlemin iptali için de dava açıldığını; bu davanın da kabul edildiğini; yine bu davada da onaylı projeye aykırı davranıldığı yolundaki davalı idare savunmasına itibar edilmeyerek, bahse konu olumsuz işlemin de Ankara 11.İdare Mahkemesinin 31.3.2006 tarih ve 2005/1349 E, 2006/712 K. sayılı kararı ile iptal edildiğini; açılan her iki davada, davalı belediyeye ait işlemlerin iptal edilmesi üzerine, davalı tarafından müvekkili şirkete tebliğ edilen 26.05.2006 tarih ve 22-04/A-2/2560-2356 sayılı yazı ile bu kez müvekkil şirketin, lüks sınıf lokanta ruhsatı ile birinci sınıf lokanta ruhsatından hangisini tercih ettiğinin sorulduğunu, 04.07.2006 tarih ve 12583 sayılı cevabi dilekçe ile tercihlerinin lüks sınıf lokanta ruhsatı olduğu, ancak gerekli görülürse sınıf değişikliği yoluyla birinci sınıf lokanta ruhsatının da talep edilebileceğinin bildirildiğini; müvekkil şirket tarafından bu şekilde tercih edilen lüks sınıf lokanta ruhsatı ile işyeri tekrar çalıştırılmaya başlanmışken; davalı belediye tarafından müvekkil şirkete tebliğ edilen 06.07.2006 tarih ve 22-04-A/2 3431-3134 sayılı yazıda da, geçmişte gerçek dışı olarak yaratılan proje hilafı hususların varlığı iddiası aynen tekrarlanarak, bahse konu proje hilafı hususların giderilmesi, aksi halde yaptırım uygulanacağının bildirildiğini; bu yazıdan yaklaşık bir ay sonra da 15.12.2005 tarih ve 1823 sayılı İşyeri Açma ve Çalışma Ruhsatının iptal edilmesine ve işyerinin faaliyetten men’ine ilişkin davalı belediyeye ait 16.08.2006 tarih ve 3961 sayılı Başkanlık Oluru ile 15.08.2006 tarih ve C/2006/4002.22 sayılı Encümen kararının tesis edildiğini; bu Encümen kararının açıkça muaraza çıkarma amacına yönelik haksız fiil niteliğinde bir işlem olduğunu, çünkü; bu işlemin, Ankara 11.İdare Mahkemesince verilen iptal kararlarına açıkça aykırılık teşkil ettiğini; müvekkili şirket hakkındaki işlemlere gerekçe oluşturan davalı idarenin savunmalarına, anılan Mahkemece itibar edilmediğini ve lüks sınıf lokanta ruhsatının iptali ve işyerinin kapatılması ile birinci sınıf lokanta ruhsatı başvurusunun reddine ilişkin işlemlerin yasa ve usule aykırı olduğu belirtilerek bahse konu işlemlerin iptaline karar verilmiş olduğunu; yasa ve usule aykırı olduğu yargı kararı ile sabit olan işlemler ile aynı nitelikteki bahse konu işlemin tesis edilmesinin açıkça “Haksız Fiil” niteliğinde olduğunu, ve hatta “Keyfi Muamelede Bulunma” suçuna vücut verdiğini; Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 03.05.2000 tarih ve 2000/4-843 E- 2000/856 K.sayılı kararından da anlaşılacağı üzere; salt yargı kararının yerine getirilmemesinin haksız fiil teşkil ettiğini ve sorumluluk için yeterli olduğunu; Yargıtay 4.Hukuk Dairesinin 17.03.2003 tarih ve 2002/12690 E-2003/3012 K.sayılı kararından da anlaşılacağı üzere; yargı kararlarının uygulanmaması hallerinde kamu hizmeti ile eylem veya işlem arasında bulunması gereken bağın kesildiğini, eylem veya işlemlerin kamu hizmeti çerçevesinde tutulma olanağının kalmadığını, kasti nitelikteki bu eylemlerin ilgililerin de kişisel sorumluluklarını gerektirdiğini; müvekkil şirkete ait işyeri ile ilgili işyeri açma ve çalışma ruhsatının iptali ile işyerinin faaliyetten men’ine ilişkin haksız fiil niteliğindeki muaraza çıkaran bahse konu işlemin, mevzuata da açıkça aykırı olduğunu; İşyeri Açma ve Çalıştırma Ruhsatlarına İlişkin Yönetmeliğin 8.maddesinde; eksiksiz olarak doldurulan başvuru formu üzerine, ilgiliye en geç müracaatını izleyen iş günü içerisinde işyeri açma ve çalışma ruhsatı verileceği, ilgilinin beyanına göre tanzim edilen ruhsatın müktesep hak doğurmayacağı, işyeri açma ve çalışma ruhsatı olmadan işyeri açılamayacağı ve çalıştırılamayacağının; 9.maddesinde, yetkili mercilerce işyeri açma ve çalışma ruhsatı verilen işyerlerinin, kurum ve kuruluşlarına derhal bildirilerek ruhsat veriliş tarihini izleyen bir ay içerisinde mevcut mevzuat çerçevesinde kontrol ettirileceği, bu süre içinde kontrol ettirilmemesi veya yapılan kontrol sonucunda Yönetmelikte öngörülen esaslara aykırılık bulunmadığının anlaşılması hallerinde ilgilinin ruhsatının kesinleşmiş sayılacağının, 3.bendinde de ise; başvuru üzerine bir ay içerisindeki ilk kontrol ve denetimlerde Yönetmelikte öngörülen kriterlere aykırı beyan ve durumun tespiti halinde, işyerinin mevzuata uygun hale getirilmesi için ilgiliye bir defaya mahsus olmak üzere yedi gün süre verileceği, buna rağmen aykırılığın giderilmediğinin anlaşılması halinde, ruhsatın iptal edilerek işyerinin kapatılacağı ve ilgililer hakkında ayrıca yasal işlem yapılacağının öngörüldüğünü; oysa somut olayda, müvekkiline 30.12.2004 tarihinde lüks sınıf lokantaya ilişkin işyeri açma ve çalıştırma ruhsatı verildiğine göre; bu ruhsatın verildiği lokantanın bir ay içerisinde kontrol ettirilerek, varsa eksikliğin tespit edilerek müvekkiline bildirilmesinin gerekmesine rağmen; davalı idarenin varlığını iddia ettiği projede değişiklikler olduğu iddiasının, ilk defa ruhsatın kesinleşmesinden sonraki 07.02.2005 tarihli yazı ile bildirildiğini, varlığı iddia edilen bahse konu eksikliklerin giderilmesi için müvekkiline herhangi bir süre de verilmediğini; keza bu işlemlerin iptali için açtıkları her iki davanın da kabul edilerek, davalı belediyenin aynı yöndeki işlemlerinin Ankara 11.İdare Mahkemesince iptal edilmesine rağmen; aradan uzunca bir süre sonra (diğer bir deyişle müvekkilin kiracısı olduğu işyerine beyana göre verilen işyeri açma ve çalıştırma ruhsatının kesinleşmesinden sonra) işyerinin faaliyetine engel olmak kastıyla tesis edilen ve muaraza çıkarılma amacını taşıyan aynı nitelikteki davalı belediyeye ait 16.08.2006 tarih ve 3961 sayılı Başkanlık Oluru ile 15.08.2006 tarih ve C/2006/4002.22 sayılı Encümen kararının haksız fiil niteliğinde olduğunu; diğer taraftan, kiracı ve işletmeci olunan lokanta işyerinde müvekkili tarafından yapıldığı iddia edilen proje hilafı tadilatların gerçekte yapılıp-yapılmadığı hususunun, beyan üzerine verilen işyeri açma ve çalışma ruhsatının iptal edilmesine değil; şartları varsa ancak BK’nun 256.maddesinde düzenlenen akde aykırılık nedeniyle tahliye davası açılmasına sebebiyet verebileceğini; gerçekten de davalı belediye tarafından aynı iddiaların ileri sürülerek, kira sözleşmesine aykırı olarak mecurun kullanıldığının iddia edilmesi suretiyle müvekkili aleyhine Ankara 10.Sulh Hukuk Mahkemesi’nin 2005/1409 E sayılı dosyası ile BK’nun 256.maddesine göre tahliye davası açılmış olduğunu; müvekkili tarafından proje hilafı tadilat yapılıp-yapılmadığı konusunda anılan Mahkemece yapılan keşif ve bilirkişi incelemesinde, davalı belediyece herhangi bir onaylı proje dosyaya sunulmadığından, davalı belediyenin iddialarının doğru olup-olmadığının anlaşılamadığını, bunun üzerine bilirkişi tarafından davalı belediyenin iddialarının doğru olup-olmadığının tespiti için varlığı iddia edilen onaylı mimari projenin dosyaya sunulmasının istenildiğini, ancak davalı belediye tarafından dosyaya herhangi bir onaylı proje sunulamadığını, sonradan sahte olarak çizdirilen, diğer bir deyişle onaylı olmayan sahte bir mimari projenin dosyaya sunulduğunu, bunun üzerine davalı belediyenin sunduğu projenin onaysız olduğu ve sonradan sahte olarak çizdirildiği konusunda anılan Mahkemeye beyan dilekçesi verildiğini, bu durumun bile, davalı belediyenin müvekkilinin kiracısı ve işletmecisi olduğu işyerinin çalışmasına engel olabilmek amacıyla muaraza çıkaran ve haksız fiil teşkil eden işlemler tesis ettiğini açıkça gösterdiğini ifade ederek; öncelikle müvekkilinin kiracısı ve işletmecisi olduğu işyerinin çalışmasına ve faaliyetine engel olma anlamında çıkarılan muarazanın ihtiyati tedbir kararı verilerek durdurulmasına; davalı belediyenin tarafı olduğu kira sözleşmesine uymamak ve İdare Mahkemelerince verilmiş iptal kararlarını, uygulamamak suretiyle müvekkilin kiracısı ve işlemecisi olduğu işyerinin çalışmasına ve faaliyetine engel olmak amacıyla tesis ettiği “işyeri açma ve çalışma ruhsatının iptali ve işyerinin faaliyetten men’i” şeklindeki “idari işlem ve eylem” olma özelliğini kaybetmiş ve haksız fiile dönüşmüş işlem ve eylemlerle yarattığı muarazanın ve haksız müdahalenin önlenmesine karar verilmesi istemiyle Çankaya Belediye Başkanlığına karşı adli yargı yerinde dava açmıştır.

II-b) Çankaya Belediye Başkanlığı vekili cevap dilekçesinde; Davacı R.Ş. İnş.Tur.Gıda Tek. Oto. Org. San. ve Tic.Ltd.Şti.nin tarafından Dikmen Cad. Nazım Hikmet Parkı No… adresinde işletilmek istenen lüks lokanta işyerine 3572 sayılı yasa ve 09.03.1989 tarih ve 20103 sayılı Resmi Gazete Yayımlanan İşyeri Açma ve Çalışma Ruhsatına İlişkin Yönetmelik gereği yapılan beyana göre 30.12.2004 tarih 1823 sayılı İşyeri Açma ve Çalışma Ruhsatı verildiğini; dava konusu işyerine ait işlem dosyasında yapılan inceleme sonucunda; söz konusu işyerinin, Nazım Hikmet parkının içinde olması nedeniyle park planı ve projesine uygun olup olmadığı ile lokanta olarak kullanılmasında sakınca bulunup bulunmadığının Küşat Müdürlüğü tarafından Park ve Bahçeler Müdürlüğüne sorulduğunu, gelen 27.01.2005 tarih ve 294 sayılı cevabi yazıda Nazım Hikmet Parkı içindeki lokanta ve şelale kafenin işletilmesi ve mevcut parkın bakım işinin Emlak ve İstimlak Müdürlüğü tarafından ihale edilerek kiraya verildiği, Müdürlüklerince kira sözleşmesi eki, bitkisel bakım onarım ve koruma işi şartname gereğince kontrollüğü denetimi ve idamesi yapılan Dikmen Nazım Hikmet parkının mahalline yapılan kontrolde, mevcut onaylı projesi dışında kiracı tarafından kira sözleşmesinin 9.maddesine aykırı olarak izin alınmaksızın-Parkın Dikmen caddesi girişine yaklaşık (1.50x3.50)m. ebatlarında h=5m. yüksekliğinde ışıklı pano yapıldığı, giriş kapısı sağ ve sol yanlarına (1.00x2.00)m. ebatlarında 2 adet ışıklı pano yapıldığı-Restorana çıkış sağ yanda yaklaşık (6.80x15.00)m. ebadında yeşil alanın iptal edilip, h=1- 1,5m. yüksekliğinde duvar örülerek dolgu yapıldığı ve üzerine parça ve granit malzeme ile kaplanmak suretiyle yaya yoluna katıldığı,-Restoran önüne isabet eden yaklaşık (20.00x2.00)m. ebadında yeşil alanın iptal edilip h=1.50m. yüksekliğinde duvar ile çevrildiği, yeşil alanın doldurularak yaya yolu kotuna getirildiği ve mevcut durumu ile araç park yolu olarak kullanıldığının tespit edildiğinin bildirilmiş olduğunu; ayrıca ilgili şirketin 14.01.2005 tarihinde Küşat Müdürlüğüne vermiş olduğu dilekçesinde, işyerinin lüks sınıf lokanta ruhsatının 1.sınıf olarak değiştirilmesi talebinde bulunması üzerine, ilgiliye 07.02.2005 tarih ve 733-650 sayılı yazıyla proje hilafı hususların giderildiği taktirde müracaatlarının değerlendirileceğinin bildirildiğini, şirket adına beyana göre verilen 30.12.2004 tarih ve 1823 sayılı İşyeri Açma ve Çalışma Ruhsatının iptali ile işyerinin kapatılması yönünde Küşat Müdürlüğünün teklifi ile Belediye Encümenince 01.03.2005 tarih ve 0621.17 sayılı kararın alındığını; ancak davacı şirketçe Ankara 11.İdare Mahkemenin 07.06.2005 tarih ve Esas No:2005/725 sayılı kararı ile 12.08.2005 tarih ve Esas No:2005/1349 sayılı kararlarına istinaden R.Ş. İnş.Tur.Gıda Teks. Oto. Rek. Org. San. ve Tic. Ltd. Şti. adına lüks sınıf lokanta olarak 15.12.2005 tarih ve 1823 sayılı İşyeri Açma ve Çalışma Ruhsatı verildiğini; Ankara 11.İdare Mahkemesinin 31.03.2006 tarih ve 2005/1349 esas nolu, aynı Mahkemenin 31.01.206 tarih ve 2005/725 esas nolu kararında; Keklikpınarı Mahallesi Nazım Hikmet Parkı No:4 adresinde yer alan davacıya ait lokanta için 30.12.2004 tarih ve 1823 sayılı İşyeri Açma ve Çalışma ruhsatı verildiği, 11.01.2005 tarihinde yapılan denetimde söz konusu yerin lüks sınıf lokanta olarak uygun olmadığı, küşat ruhsatının 1.sınıf olarak değiştirilmesi gerektiğinin belirlendiği, davacının 14.01.2005 tarihli dilekçe ile sınıf değişikliğinde bulunduğu işyerinde insan sağlığı can ve mal güvenliği yönünden inceleme yapılmadığı, kira sözleşmesine aykırı olarak ışıklı pano ve yeşil alan iptal edilerek yaya yolu yapıldığı gerekçesiyle 27.01.2005 tarih ve 424- 408 sayılı yazı ile İşyeri Açma ve Çalışma Ruhsatının iadesinin istenildiği, 01.03.2005 tarih ve 0621.17 sayılı dava konusu Belediye Encümen kararıyla, işyerinin kapatılarak ruhsatının iptal edildiğinin anlaşıldığını; 11.01.2005 tarihinde yapılan denetim sonucu belirlenen eksikliğin giderilmesi için anılan yönetmelik uyarınca davacıya 7 günden az olmamak üzere süre verilmesi ve bu süre sonucunda tekrar denetim yapılarak aykırılığın giderilmediğinin kontrol edilmesi gerekirken doğrudan ruhsatın iptali ve işyerinin kapatılması yönünde tesis edilen dava konusu işlemde hukuka uyarlık görülmediğinin belirtildiğini; ayrıca, işyerinin 1.sınıf lokanta olarak mı yoksa lüks sınıf lokanta olarak işletilmek istendiğine dair dilekçenin en geç 10 gün içerisinde Küşat Müdürlüğüne verilmesi gerektiğini aksi taktirde yargı kararlarının lüks sınıf lokanta olarak uygulanacağının, 26.05.2006 tarih ve 2563-2556 sayılı Küşat Müdürlüğü yazısıyla ilgilisine tebliğ edilerek işyerinin yeniden inceleneceğinin bildirildiğini; 03.07.2006 tarihinde dava konusu işyerinin, Küşat heyetince incelendiğini ve tespit edilen eksikliklerin giderilmesi için davacı şirkete 10.08.2005 tarih ve 25902 sayılı işyeri açma ve çalışma ruhsatlarına ilişkin yönetmelik gereği 15 gün süre verildiğinin 04.07.2006 tarih ve 3372-3076 sayılı Küşat Müdürlüğü yazısıyla bildirilmiş olduğunu; verilen süre sonunda; işyerinin, küşat heyetince yeniden incelendiğini, daha önce belirlenen eksikliklerin giderildiğini, ancak 20.06.2006 tarih ve 3067-2802 sayılı Küşat Müdürlüğü yazısına cevaben Park ve Bahçeler Müdürlüğünün 03.07.2006 tarih ve 2590 sayılı cevabi yazısında Dikmen caddesi Keklikpınarı mevkii Nazım Hikmet Parkı içi No:4’de bulunan işyerinin 26.01.2005 tarihli tutanakta belirtilen proje hilafı hususlarının giderilmediğinin anlaşıldığı; bu nedenle davacı R.Ş. İnş.Tur.Gıda Teks. Oto. Rek. Org. San. ve Tic.Ltd.Şti. adına Ankara 11.İdare Mahkemesinin 09.11.2005 tarih ve 2005/725 esas numaralı Yürütmeyi durdurma kararı gereğince verilmiş olan 15.12.2005 tarih ve 1823 sayılı İşyeri Açma ve Çalışma ruhsatının Park ve Bahçeler Müdürlüğü tarafından tutulmuş olan 26.01.2005 tarihli tutanakta belirtilen hususların giderilmemiş olması nedeniyle iptali ve işyerinin faaliyetten menine karar alınmak üzere konu Encümene iletilmiş, Encümenin 17.08.2006 tarih ve 4023.22 sayılı kararıyla 15.12.2005 tarih ve 1823 sayılı İşyeri açma ve çalışma ruhsatının iptal edilerek faaliyetten men kararı alındığını; Zabıta Müdürlüğünce Küşat Müdürlüğünün 27.01.2005 tarih ve 1874 - 424/408 sayılı yazısına istinaden, 30.12.2004 tarih ve 1823 sayılı işyeri açma ve çalışma ruhsatının alınarak Küşat Müdürlüğüne iade edilmesinin istenildiğini, ancak davacı tarafından ruhsatın iade edilmeyeceğinin bildirildiğini; bunun üzerine Küşat Müdürlüğünce ruhsatın iptali ile işyerinin kapatılması için konunun 21.02.2005 tarih ve 2097-993 sayılı yazı ile Belediye Encümenine sunulduğunu, Belediye Encümeninin 01.03.2005 tarih ve C/2005/0621.17 sayılı kararı ile işyerinin kapatılarak ruhsatının iptaline karar verildiğini ifade ederek; haksız ve yasal dayanaktan yoksun davanın reddine karar verilmesi gerektiği savunulmuştur.

II-ca) Ankara 23. Asliye Hukuk Mahkemesi; 21.11.2006 gün ve E:2006/380, K:2006/309 sayı ile, davalı idare tarafından gerçekleştirilen işlemin, 2577 sayılı Yasanın 2 maddesinde düzenlenen idari işlem niteliğinde olduğu, davaya idari yargıda bakılması gerektiğinden bahisle görevsizlik kararı vermiş; kararın davacı vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine Yargıtay 14. Hukuk Dairesi; 09.05.2008 gün ve E:2008/5128, K:2008/6088 sayı ile; davanın, kişisel hakka dayalı elatmanın önlenmesi isteğine ilişkin olduğu, davacı ve davalı yan arasında 12.012004 tarihli hasılat kira sözleşmesi düzenlendiği ve özel hukuk ilişkisi kurulduğu; davacının, bu sözleşmeden kaynaklanan haklarını davalı idarenin haksız, eylem ve işlemlerinden dolayı kullanamadığını ileri sürerek idarenin yarattığı muaraza ve müdahalenin önlenmesini istediği; idarenin 15.8.2006 tarihli Encümen Kararı ile davacının kiraladığı iş yerinin çalışma ruhsatını iptal ettiği, Mahkemenin de belirttiği gibi bu işlemin idari bir işlem olduğu; bilindiği gibi; 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanununun İdari Dava Türleri ve İdari Yargı Yetkisinin Sınırları başlıklı 2. maddesinin (a) bendinde, idari işlemler hakkında, yetki, şekil, sebep, konu ve maksat yönlerinden biri ile hukuka aykırı olduklarından dolayı iptalleri için menfaati ihlal edilenler tarafından açılan iptal davaları, (b) bendinde de idari eylem ve işlemlerden dolayı kişisel hakları muhtel olanlar tarafından açılan tam yargı davalarının idari yargının görev alanı içinde sayıldığı; ancak somut olayda, idari işlemin haksızlığı usulsüzlüğü ve buna bağlı olarak da iptali isteğinin bulunmadığı; sadece sürekli iş yeri çalışma ruhsatlarının iptali ile, özel hukuktan kaynaklanan hakkın kullanılmadığı iddiası ve buna bağlı muarazanın önlenmesi isteğinin bulunduğu; bu isteğin incelenme yerinin ise adli yargı olduğu; Mahkemece bu yön göz ardı edilerek idari yargının görevli olduğundan bahisle reddinin doğru olmadığı gerekçesiyle; davacının temyiz itirazlarının kabulü ile hükmün bozulmasına karar vermiş; davalı idare vekilinin karar düzeltme istemi ise aynı Dairenin 9.10.2008 gün ve E:2008/10159, K:2008/11255 sayılı kararıyla reddedilmiş; Mahkeme bozma kararına uyarak işin esasını incelemiştir.

II-cb) ANKARA 23.ASLİYE HUKUK MAHKEMESİ: 26.5.2009 gün ve E: 2008/396, K:2009/162 sayı ile, davacının iddiası ile davalının savunmasına yer verdikten sonra, aynen; “(…) GEREKÇE:

Dava, davalının idari işlem ve eylemle yarattığı muarazanın ve müdahalenin önlenmesinden ibarettir.

Davacı ve davalı yan arasında 12.01.2004 tarihli hasılat kira sözleşmesi düzenlenmiş ve özel hukuk ilişkisi kurulmuştur. Davacı, bu sözleşmeden kaynaklanan haklarını davalı idarenin haksız eylem ve işlemlerinden dolayı kullanamadığını ileri sürerek idarenin yarattığı muaraza ve müdahalenin önlenmesini istemektedir.

Tarafların delilleri toplanılmış, yapılan yargılama sonunda davaya bakmaya idari yargı görevli olduğundan yargı yolu yönünden davanın reddine karar verilmiştir.

Davacı tarafın temyizi üzerine iş bu karar Yargıtay 14. Hukuk Dairesinin 9.5.2008 Tarih, 2008/5128 Esas, 2008/6088 Karar sayılı ilamı ile "Somut olayda idari işlemin haksızlığa usulsüzlüğü ve buna bağlı olarak da iptal isteği yoktur. Sadece sürekli işyeri çalışma ruhsatlarının iptali ile özel hukuktan kaynaklanan hakkın kullanılmadığı iddiası ve buna bağlı muarazanın önlenmesi isteği vardır. Bu isteğin inceleme yeri ise adli yargıdır. Mahkemece bu yön göz ardı edilerek idari yargının görevli olduğundan bahisle reddi doğru olmamıştır." gerekçesi ile bozularak gelmekle usul ve yasaya uygun bulunan bozma ilamına uyulmuş, yeniden yargılama yapılmıştır.

Ankara 10. Sulh Hukuk Mahkemesinin 2005/1409 Esas sayılı dosyası delil olarak gösterilmekle getirtilmiş, incelenmesinde davacı Çankaya Belediyesinin, davalı R.Ş..... Ltd. Şti. ne karşı davalının Nazım Hikmet Parkındaki restorant ve şelale cafenin kiracısı olduğunu, kira sözleşmesinin 9. Maddesine aykırı izin almaksızın eklentiler yaptığını, verilen süre içinde bu eklentileri kaldırmadığından dolayı tahliyesini istediği;- mahallinde keşif yapılıp bilirkişilerden rapor alındığı, yapılan yargılama sonunda akde aykırılık oluşturduğu iddia edilen hususların akde aykırılık koşullarını taşımadığı anlaşıldığından davanın reddine karar verildiği, bu kararın Yargıtayca onanıp kesinleştiği anlaşılmıştır.

Davacının Çankaya ilçesi, Dikmen, Keklikpınarı Mahallesi, Nazım Hikmet Parkı alanı içerisinde bulunan restorant ve şelale cafenin işletmesini davalı belediye başkanlığınca 04.12.2003 talihinde yapılan ihale ile aldığı, aldıktan sonra harcama yaparak turizm deneme işletme belgesi almak amacı ile kullanıma uygun hale getirdiği ancak davalı belediye tarafından bu belgenin verilmediği, lokanta işyerine verilen lüks sınıf işyeri açma ve çalıştırma ruhsatının iptal edildiği, davacının 1.Sınıf Lokanta ruhsatı taleplerinin de kabul edilmediği, bunun üzerine iptal davaları açtıkları, bu davaların davacıların lehlerine sonuçlandığı, davacının işyerlerinin lüks sınıf lokanta niteliğinde olduğundan bununla ilgili çalışma ruhsatının verilmesi için belediyeye başvurdukları, 30.12.2004 tarihinde bu ruhsatın verildiği, davacının daha sonra 1. sınıf lokanta için sınıf değişikliği talebinde bulunduğu, bu taleplerinin de 07.02.2005 tarihli yazılarıyla park mahallinde mevcut onaylı proje dışında kiracı tarafından kira sözleşmesinin 9. Maddesine aykırı olarak izin almaksızın bazı eklentiler yapıldığının belirtilerek kabul edilmediği, bunların en kısa zamanda giderilmesinin istenildiği, belediye encümeninin 1.3.2005 tarihli kararı ile hem işyeri açma ve çalıştırma ruhsatının iptal edildiği, hem de işyerinin 1. sınıf lokanta olarak faaliyet göstermesi talebinin reddedildiği, bu konuda Ankara 11. İdare Mahkemesinde iptal davası açtıkları, Ankara 11. İdare Mahkemesinde kararın iptal edildiği, belediyenin bu kez davacının seçimleri doğrultusunda lüks sınıf lokanta ruhsatı verdiği, işyerini çalıştırmaya başladıkları, belediyenin 06.07.2006. tarihinde yazı göndererek proje hilafı hususların varlığı iddiasını tekrar ederek bunların giderilmesini talep ettiği, yaklaşık 1 ay sonra da 15.08.2006 tarihli encümen kararı ile daha önce verilen işyeri ve çalışma ruhsatının iptal edilmesine ve işyerinin faaliyetten men'ine karar verdiği anlaşılmıştır.

Davalı, davacı tarafından kira sözleşmesinin 9. Maddesine aykırı olarak eklentiler yapıldığını belirtmişse de bu husus Ankara 10. Sulh Hukuk Mahkemesinin 2005/1409 Esas sayılı dosyasında incelenmiş, davalının ileri sürdüğü hususların akde aykırılık koşullarını taşımadığına karar verilmiş ve bu husus kesinleşmiştir. Davalı belediyenin davacı kiracının sık sık işyeri ve çalıştırma ruhsatını iptal etmesi, lüks sınıf işyeri açma ve çalıştırma ruhsatını iptal etmesi, Ankara 11.İdare Mahkemesinin 31.01.2006 ve 31.03.2006 tarihli iptal kararlarından sonra da proje hilafı hususların varlığının ileri sürülmesi, tekrar 15.08.2006 tarihli encümen kararı ile işyerinin çalışma ruhsatının iptal edilmesi ve işyerinin faaliyetten men'ine karar verilmesi şeklindeki bu işlemlerin davacının özel hukuktan kaynaklanan haklarının kullanmasına engel olmak amacına yönelik haksız fiile dönüşmüş işlem ve eylemler olduğu mahkememizce kabul edilerek davanın kabulüne karar verilmesi gerekmiştir.

HÜKÜM: Yukarıda açıklanan nedenlerle;

Davanın kabulü ile, Çankaya ilçesi, Dikmen ve Keklikpınarı, Nazım Hikmet Parkı içinde bulunan halen davacının tasarrufunda bulunan restorant ve şelale cafeye davalının yaptığı müdahalenin men'ine ve muarazanın men'ine…” karar vermiş; temyiz edilmesi üzerine bu karar Yargıtay 14. Hukuk Dairesinin 5.11.2009 gün ve E:2009/10683, K:2009/12210 sayılı kararı ile onanmış ve mahkeme kararı kesinleşmiştir.

III-a) R.Ş. İnş.Tur.Gıda Teks.Oto.ve Rekl.Org.San. ve Tic.Ltd.Şti. vekili 23.12007 tarihli dava dilekçesinde; Çankaya ilçesi, Dikmen-Keklikpınarı Mahallesi 27338-27341 adalar arasındaki rekreasyon(Nazım Hikmet Parkı) alanı içerisinde bulunan restaurant ve şelale kafenin, Çankaya Belediye Başkanlığınca 04.12.2003 tarihinde yapılan ihale ile müvekkili şirkete üç yıl süre ile kiraya verildiğini; müvekkili şirket tarafından 1.sınıf Lokanta işyerine Turizm İşletme Belgesi alınabilmesi gayesiyle davalı Kültür ve Turizm Bakanlığına başvurulduğunu; Bakanlık yetkilileri tarafından yerinde inceleme yapıldıktan sonra, müvekkili şirkete belirlenen eksikliklerin giderilmesi halinde Turizm Deneme İşletme Belgesinin verilmesi anlamında bir sorun olmadığının belirtilmesi üzerine; müvekkili şirket tarafından tesise 450-500 milyar arası masraf yapılarak davalı idarenin istediği her eksiklik giderilerek 05.05.2004 tarihinde Turizm İşletme Belgesinin verilmesi için başvuru yapılmasına rağmen, yerel seçimler ile Çankaya Belediyesinde görevine başlayan yeni yönetimin bütün engellemelerine rağmen ancak 27.02.2006 tarihinde Turizm İşletme Belgesini alabildiklerini; keza müvekkili şirket tarafından ihale ile kiralanan lokanta işyeriyle ilgili Belediyeye yapılan başvuru üzerine ise, ilk defa Çankaya Belediyesince 30.12.2004 tarih ve 1823 sayılı lüks sınıf lokanta İşyeri Açma ve Çalışma Ruhsatı verilmiş olduğunu; bu anlamda Belediyenin Küşat Müdürlüğü tarafından müvekkilinin kiracısı olduğu işyerinin, lüks sınıf lokantaya uygun olup-olmadığı konusunda 11.01.2005 tarihinde incelemeye gelindiğini; bu incelemede İşyeri Açma ve Çalışma Ruhsatlarına ilişkin Yönetmelikte “Lüks Sınıf Lokanta” kriterlerinin açıkça belli olmadığı, bu nedenle kiralanan tesisin 1.sınıf lokantaya daha uygun olduğu, dolayısıyla müvekkil şirket yetkilisine 1. sınıf lokanta için sınıf değişikliği talebinde bulunulmasının daha iyi olacağının belirtilmesi üzerine, müvekkili şirket yetkilisi tarafından da 14.1.2005 ve 190 sayılı dilekçe ile müracaat edilerek sınıf değişikliği talebinde bulunulduğunu, belediyenin küşat heyetince 18.01.2005 tarihinde işyerinde yapılan incelemede birinci sınıf lokanta ruhsatı alma konusunda hiçbir sorun olmadığı belirtilerek “uygun görüş” ihtiva eden rapor düzenlendiğini; bütün bunlara rağmen, yukarıda da belirttikleri gibi, yaklaşık üç yıl önceki yerel seçimle göreve gelen yeni Belediye yönetimi tarafından, müvekkili şirketin tahliye edilebilmesi amacıyla, kiralanan işyerinde proje hilafı değişiklikler yapıldığı, parktaki yeşil alanların yaya yoluna ve otoparka katıldığı gibi gerçek olmayan iddialarda bulunulmaya başlandığını, böylece hem kesinleşen işyeri açma ve çalışma ruhsatının iptalinin amaçlandığı, hem de tahliye sebebi yaratılmaya çalışıldığı; aslında kesinleşmesi nedeniyle iptal edilmesi mümkün olmayan 30.12.2004 tarih ve 1823 sayılı işyeri açma ve çalışma ruhsatının Encümen kararı ile iptal edildiğini; bahse konu bu olaylardan sonra, birinci olarak, müvekkili şirkete ait işyerine beyan üzerine verilen lüks sınıf lokanta sınıfına ait, işyeri açma ve çalışma ruhsatının iptaline ilişkin belediye encümen kararının iptali için iptal davası açtıklarını; açılan bu dava kabul edilerek, Ankara 11.İdare Mahkemesinin 31.01.2006 tarih ve 2005/725 E., 2006/113 K. sayılı kararı ile İşyeri Açma ve Çalıştırma Ruhsatının iptaline ilişkin Belediye işleminin iptal edildiğini; keza müvekkili şirketin kiracısı olduğu işyerine beyan üzerine verilen lüks sınıf lokanta işletmeciliğine ilişkin 30.12.2004 tarih ve 1823 sayılı işyeri açma ve çalışma ruhsatının, belirtilen şekilde Encümen kararı ile iptal edilmesi üzerine, henüz yukarıda bahsi geçen Ankara 11.İdare Mahkemesinin 31.01.2006 tarih ve 2005/725 E., 2006/113 K. sayılı kararı hükme bağlanmadan önce, müvekkil şirket tarafından işyerinin kapalı kalmaması için Belediyeye tekrar başvurularak, bu kez kiracı olunan işyerine sınıf değişikliği yoluyla 1. sınıf lokanta ruhsatı verilmesi için 11.03.2005 tarih ve 923 sayılı dilekçe ile başvuruda bulunulduğunu; ancak müvekkili şirkete ait işyerine ruhsat vermeme suretiyle tahliyeyi gerçekleştirmeyi arzulayan belediyenin, bu kez tesis ettiği 15.3.2005 tarih ve 17-04/L-1/1823 1684-1535 sayılı işlem ile 1.sınıf lokanta ruhsatı verilmesi yönündeki başvuruyu da reddettiğini; keza müvekkili şirkete ait işyerine sınıf değişikliği yoluyla talep edilen 1. sınıf lokanta sınıfına dair işyeri açma ve çalışma ruhsatı isteminin de reddedilmesi üzerine; ikinci olarak, belediyenin birinci sınıf lokanta ruhsatı vermeme yönündeki 15.3.2005 tarih ve 17-04/L-1/1823 1684-1535 sayılı işleminin iptali için de dava açıldığını, açılan bu davanın da kabul edildiğini, Ankara 11.İdare Mahkemesinin 31.03.2006 tarih ve 2005/1349 E., 2006/712 K.sayılı kararı ile davalı belediyenin birinci sınıf lokanta işletmeciliği için işyeri açma ve çalışma ruhsatı vermemesi yönündeki işleminin de iptal edildiğini; müvekkili şirket lehine olan bahse konu yargı kararlarından sonra, Çankaya Belediyesi tarafından müvekkili şirkete tebliğ edilen 26.05.2006 tarih ve 22-04/A-2/2560-2356 sayılı yazı ile bu kez müvekkili şirketin, lüks sınıf lokanta ruhsatı ile birinci sınıf lokanta ruhsatından hangisini tercih ettiğinin sorulduğunu; bu yazıya verilen 04.07.2006 tarih ve 12583 sayılı cevabi dilekçe ile tercihlerinin lüks sınıf lokanta ruhsatı olduğu, ancak gerekli görülürse sınıf değişikliği yoluyla birinci sınıf lokanta ruhsatının da talep edilebileceğinin bildirildiğini; müvekkili şirket tarafından bu şekilde tercih edilen lüks sınıf lokanta ruhsatı ile müvekkilinin kiracısı olduğu işyeri tekrar çalıştırılmaya başlanmışken; Çankaya Belediyesi tarafından yukarıda bahsi geçen Ankara 11.İdare Mahkemesinin 31.01.2006 tarih ve 2005/725 E., 2006/113 K. ile yine Ankara 11.İdare Mahkemesinin 31.03.2006 tarih ve 2005/1349 E., 2006/712 K. sayılı iptal kararlarına konu olan işlemlerin gerekçesi ile aynı olacak şekilde, “idari” olma vasfını kaybeden ve “haksız fiil” dönüşen işlemler tesis edilerek, yeniden işyerinin kapatılması ve ruhsatının iptal edilmesine yönelik işlemler yapılması sonucunda, müvekkili şirkete tebliğ edilen 06.07.2006 tarih ve 22-04-A/2 3431-3134 sayılı yazı ile geçmişte gerçek dışı olarak yaratılan proje hilafı hususların varlığı iddiası aynen tekrarlanmak suretiyle, bahse konu proje hilafı hususların giderilmesi, aksi halde yaptırım uygulanacağının bildirildiğini; bu yazıdan yaklaşık bir ay sonra da yargı kararlarının uygulanmadığı anlamına gelen ve haksız fiil teşkil eden müvekkili şirkete ait lokanta işyerine verilen 15.12.2005 tarih ve 1823 sayılı İşyeri Açma ve Çalışma Ruhsatının iptal edilmesine ve işyerinin faaliyetten men’ine ilişkin Çankaya Belediyesinin Başkanlık Makamına ait 16.08.2006 tarih ve 3961 sayılı Olur ile 15.08.2006 tarih ve C/2006/4002.22 sayılı Encümen kararının tesis edilmesi sağlandığı gibi, Çankaya Belediyesinin durumu davalı idareye yazılı olarak bildirmesi üzerine de, davalı bakanlık tarafından "...işyeri açma ve çalışma ruhsatının ilgili belediyesince iptal edildiği...” gerekçesiyle dava konusu 21.12.2006 tarih ve 205776 sayılı makam oluru tesis edilerek, müvekkil şirkete ait Turizm İşletme Belgesinin iptal edilmiş olduğunu; bu anlamda dava konusu işlemi irdelemeden önce, dava konusu işlemin gerekçesi yapılan Belediye işlemi yönünden öncelikle belirtmek istedikleri hususun, müvekkili şirket lehine olan yargı kararlarına rağmen, Çankaya Belediyesi tarafından yeniden tesis edilen aynı nitelikteki bahse konu işyeri açma ve çalışma ruhsatının iptal edilmesine ve işyerinin kapatılmasına ilişkin işlemin, açıkça idari yargı kararlarının yerine getirilmemesi anlamına geldiği gibi, tesis eden ilgililer tarafından da suç niteliğini taşıdığını; gerçekten de Anayasa’nın 2.maddesine göre Türkiye Cumhuriyetinin Demokratik, Sosyal bir Hukuk Devleti olduğunu, Hukuk Devletinin insan hak ve özgürlüklerini ön planda tutan, bu hakları koruyucu, adaletli bir hukuk düzeni kuran ve bunu sürdürmekle kendini yükümlü sayan, Anayasa’ya aykırı durum ve tutumlardan kaçınan, hukuku tüm devlet organlarına egemen kılan, Anayasa ve hukukun üstün kurallarıyla kendini bağlı sayan, yönetenlerin her türlü işlem ve eylemlerini yargı denetimine tabi tutan bir devlet olduğunu; dolayısıyla bireylerin devlete karşı güven duyabilmeleri, maddi ve manevi varlıklarını serbestçe, korkusuzca geliştirebilmelerinin, ancak hukuk güvenliğinin sağlandığı bir sistem içinde olacağını; bu durum karşısında Hukuk Devleti ilkelerinin yaşamda tutulması, amacının sağlanması için bağımsız yargı kararlarına uymanın kaçınılmaz bir zorunluluk olduğunu; bu nedenledir ki, yasa koyucunun, Anayasa’nın 125.ve 138.maddesinde idarenin her türlü eylem ve işlemlerine karşı yargı yolunu açık tuttuğunu, yasama ve yürütme organları ile idarenin Mahkeme kararlarına uyma zorunluluğunda olduğunu hükme bağladığını; bu hukuki nitelendirme kapsamında, müvekkili şirket tarafından Yargı kararlarını yerine getirmeyen Belediye Personeli aleyhine Ankara 4.Asliye Hukuk Mahkemesi’nin 2006/362 E.sayılı dosyası ile Anayasanın 138. maddesi ve 2577 sayılı İ.Y.U.K’nun 28. maddesi gereğince manevi tazminat davası açıldığı gibi; ayrıca yargı kararlarının uygulanmadığı anlamına gelen işyeri Açma ve Çalışma Ruhsatının iptal edilmesine ve işyerinin faaliyetten men’ine ilişkin Çankaya Belediyesi Başkanlık Makamınca tesis edilen 16.08.2006 tarih ve 3961 sayılı Olur ile 15.8.2006 tarih ve C/2006/4002.22 sayılı Encümen kararının iptali için Ankara 1.İdare Mahkemesi’nin 2006/2001 E.sayılı dosyası ile iptal davası açılmış olduğunu; Ankara 1.İdare Mahkemesince 31.10.2006 tarih ve 2006/2001 E. sayılı yürütmeyi durdurma kararı verilmesi üzerine, bahse konu karar gereğince de yeniden ilgili belediyeden ve 1823 sayılı lüks sınıf lokantaya ilişkin işyeri açma ve çalışma ruhsatı alındığını; görüldüğü gibi, davalı idare tarafından müvekkil şirkete daha önce verilen 27.02.2006 tarih ve 10356 sayılı Turizm İşletme Belgesinin iptaline gerekçe yapılan, Belediye Ruhsatının iptaline ilişkin Çankaya Belediyesinin 16.08.2006 tarih ve 3961 sayılı Başkanlık Makamı Oluru ile 15.08.2006 tarih ve C/2006/4002.22 sayılı Encümen kararının, daha önce hükme bağlanan Ankara 11.İdare Mahkemesinin 31.01.2006 tarih ve 2005/725 E- 2006/113 K. ile yine Ankara 11.İdare Mahkemesinin 31.03.2006 tarih ve 2005/1349 E-2006/712 K.sayılı iptal kararlarının uygulanmadığı anlamına geldiği gibi; ayrıca belediye ruhsatının iptaline ilişkin Çankaya Belediyesinin 16.08.2006 tarih ve 3961 sayılı Başkanlık Makamı Oluru ile 15.08.2006 tarih ve C/2006/4002.22 sayılı Encümen kararının yürütülmesinin de açılan iptal davası sonucu Ankara 1.İdare Mahkemesi’nin 31.10.2006 tarih ve 2006/2001 E. sayılı kararıyla durdurulduğunu ve sonuçta önceki belediye ruhsatının devamı mahiyetinde olan 11.12.2006 ve 1823 sayılı lüks sınıf lokantaya ilişkin işyeri açma ve çalışma ruhsatının tekrar alındığını; bilindiği üzere, yürütmeyi durdurma kararlarının da esas hakkındaki kararlar gibi, dava konusu edilen işlemi doğduğu andan itibaren hukuk aleminden sildiğini; bu nedenle yürütülmesi durdurulan Çankaya Belediyesinin 16.08.2006 tarih ve 3961 sayılı Başkanlık Makamı Oluru ile 15.08.2006 tarih ve C/2006/4002.22 sayılı Encümen kararının, hiç doğmamış kabul edilmesi, idarenin eski duruma avdet etmesinin gerektiğini; dolayısıyla müvekkili şirkete ait işyerine davalı idare tarafından daha önce verilen Turizm İşletme Belgesinin iptaline ilişkin 21.12.2006 tarih ve 205776 sayılı makam olurunun dayanağı olan Belediye Ruhsatının iptaline ilişkin işleminin yürütülmesinin, Ankara 1.İdare Mahkemesi’nin 31.10.2006 tarih ve 2006/2001 E.sayılı kararı ile durdurulduğuna göre, doğal olarak dava konusu Turizm İşletme Belgesinin iptaline ilişkin davalı idare İşleminin de dayanağının kalmamış olduğunu; kaldı ki, idarenin Kuruluş ve görevleriyle bir bütün olduğuna ilişkin Anayasa kuralı gereğince Ankara 1.İdare Mahkemesi’nin 31.10.2006 tarih ve 2006/2001 E.sayılı yürütmeyi durdurma kararının, Çankaya Belediyesini bağladığı gibi davalı bakanlığı bağladığı konusunda da kuşku olmadığını; keza dava konusu işlemin tesisine gerekçe yapılan Belediye işleminin yasa ve usule aykırı olduğunun Ankara 1.İdare Mahkemesi’nin 31.10.2006 tarih ve 2006/2001 E.sayılı yürütmeyi durdurma kararı ile sabit olması karşısında, dava konusu işlemin hukuki dayanağı olan 2634 sayılı Turizm Teşvik Kanu’nun 34.maddesinin (e) bendindeki “yatırım ve işletme döneminde tesisin belgelendirmeye esas vasıflarını yitirmiş olması...” hükmünün somut olayda gerçekleşmediğinin de kolaylıkla anlaşıldığını ifade ederek; öncelikle dava konusu işlemin Yürütülmesinin durdurulmasına, müvekkili şirkete ait 1.sınıf Lokanta işyeriyle ilgili 27.02.2006 tarih ve 10356 sayılı Turizm İşletme Belgesinin iptaline ilişkin dava konusu 21.12.2006 tarih ve 205776 sayılı davalı işleminin (makam oluru) iptaline karar verilmesi istemiyle Kültür ve Turizm Bakanlığına karşı, idari yargı yerinde dava açmıştır.

III-b) Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından verilen cevap dilekçesinde; Sur Et ve Balık Lokantası isimli tesise, 27.02.2006 tarih ve 36237 sayılı Bakanlık Makam Oluru ile 1. Sınıf Lokanta Turizm İşletmesi Belgesi verildiğini ve Çankaya Belediye Başkanlığı’na da 10.03.2006 tarih ve 34058 sayılı yazı yazılarak tesise ilişkin İşyeri Açma ve Çalışma Ruhsatı ile ilgili olarak 5393 ve 3572 sayılı Kanunlar ve ilgili mevzuat çerçevesinde Belediye tarafından yapılacak olan değişiklik ve iptalin Bakanlıklarına bildirilmesinin istenildiğini; tesisin, 27.02.2006 tarih ve 10356 sayılı 1. Sınıf Lokanta Turizm İşletmesi Belgesi ile faaliyet gösterdiği sırada Bakanlıklarına ulaşan Çankaya Belediye Başkanlığı’nın 03 Kasım 2006 tarih ve 15573 sayılı yazısında özetle; tesise ilişkin İşyeri Açma ve Çalışma Ruhsatı’nın 16.08.2006 tarih ve 3961 sayılı Olurları ile iptal edildiğinin belirtildiğini; ilgili Belediyesinin Bakanlığa ulaşan söz konusu yazısı üzerine, tesise ilişkin 17.11.2006 tarih ve 27-62-1949 sayılı Araştırma ve İnceleme Raporunun tanzim edildiğini; söz konusu rapor ile tesisin belge almaya esas vasfını yitirmiş olduğu hususundan hareketle, tesise ilişkin Turizm İşletmesi Belgesinin 2634 sayılı Kanun’un 34 üncü maddesinin (e) fıkrası hükmü uyarınca iptal edilmesinin önerildiğini; bunun üzerine tesisin belgesinin Bakanlığın 21.12.2006 tarih ve 205776 sayılı Makam Oluru ile iptal edildiğini; davacı şirket adına Bakanlıklarına intikal ettirilen 18.01.2007 giriş tarihli dilekçe içeriğinde özetle; tesise ilişkin turizm işletmesi belgesinin iptal edilmesine gerekçe yapılan, Çankaya Belediyesi’nin 16.08.2006 tarih ve 3961 sayılı Makam Oluruna karşı, Ankara 1. İdare Mahkemesi’nce verilen 31.10.2006 tarih ve 2006/2001 E. sayılı yürütmeyi durdurma kararı üzerine, 11.12.2006 tarih ve 1823 sayılı İşyeri Açma ve Çalışma Ruhsatı'nın yeniden alındığı, bu nedenle Bakanlıklarınca tesis edilmiş olan belge iptalinin geri alınmasının istenildiğini; bu dilekçeye verilen 31.01.2007 tarih ve 14995 sayılı cevap yazısında; söz konusu Mahkeme kararının ilgili Belediyesine karşı açılan İşyeri Açma ve Çalıştırma Ruhsatı’nın iptalinin yürütmesinin durdurulmasına yönelik olması, turizm işletmesi belgesinin iptaline yönelik olarak Bakanlıkları aleyhine açılan herhangi bir mahkeme kararının olmaması nedeniyle, belge ihyasına yönelik talebin Bakanlıklarınca uygun görülmediğinin bildirildiğini; bu arada girişimci tarafından gönderilen 22.01.2007 giriş tarihli dilekçe ve ekindeki İlgili Belediyesince mahkeme kararı gereği yeniden düzenlenen İşyeri Açma ve Çalışma Ruhsatı ile, 1. Sınıf Lokanta Turizm İşletmesi Belgesi talebinde bulunulduğunu; bu talebin olumlu sonuçlanmasıyla birlikte, girişimcinin Bakanlıkları aleyhine söz konusu davayı açması nedeniyle belgelendirme işleminin durdurulduğunu; tesise ilişkin düzenlenmiş olan 17.11.2006 tarih ve 27-62-1949 sayılı Araştırma ve İnceleme Raporu’nda da belirtildiği üzere; Turizm Tesislerinin Belgelendirilmesine ve Niteliklerine İlişkin Yönetmeliğin Uygulanmasına Dair Tebliğin 6 ncı maddesinde "... İşyeri Açma ve Çalışma Ruhsatına dair yetkili idareden olumsuz görüş gelmesi halinde tesis belgeye esas vasfını yitirmiş olacağından 2634 sayılı Kanun’un 34 üncü maddesinin (e) bendi hükmü uyarınca belgesi iptal edilir" ifadesinin yer aldığını; söz konusu açıklamalar doğrultusunda tesise ait işyeri açma ve çalışma ruhsatının ilgili belediyece iptal edilmiş olması hususu göz önünde alındığında, tesisin belge almaya esas vasfını yitirmiş olması nedeniyle belgesinin Bakanlıklarınca iptal edilmiş olduğunu; dava dilekçesinde ayrıca; turizm belgesinin iptali kararının davacı şirketin büyük miktarda maddi zarara uğramasına neden olacağının belirtildiğini; işyerinin ticari faaliyette bulunmasında Bakanlıklarınca verilen turizm işletmesi belgesinin bulunması yönünde bir koşul bulunmadığını, tesisin işletilebilmesi için işyeri açma ve çalışma ruhsatının bulunmasının yeterli olduğunu, bu nedenden dolayı tesisin turizm belgesinin iptal edilmesinin maddi kayıplara yol açacağı hususunun yerinde olmadığını ifade ederek; davanın reddi gerektiği savunulmuştur.

III-ca) Ankara 16. İdare Mahkemesi: 5.11.2007 gün ve E:2007/270 K:2007/1263 sayı ile, davanın, davacı şirket tarafından, 1. Sınıf Lokanta olarak işletilen işyerine ait 27.02.2006 gün ve 10356 sayılı Turizm İşletme Belgesi'nin iptal edilmesine ilişkin Kültür ve Turizm Bakanlığının 21.12.2006 gün ve 2005776 sayılı işleminin iptali istemiyle açıldığı; 2634 sayılı Turizmi Teşvik Kanunu'nda; Turizm sektöründe faaliyet gösteren turizm işletmelerine Turizm İşletme Belgesi vermeye yetkili makam olarak davalı Bakanlığın gösterildiği, Kanun'un 34/e maddesinde ise; Tesisin yatırım veya işletme döneminde belgelendirilmesine esas niteliklerini önemli ölçüde kaybetmiş olması halinde Turizm İşletme Belgesi'nin Bakanlıkça iptal edileceğinin hüküm altına alındığı; idari işlemlerin unsurlarından birinin de sebep unsuru olduğu; nitekim 2577 sayılı Kanun'da da idari işlemlerin sebep unsuruna aykırı olduklarından dolayı iptal davasına konu olabileceklerinin hüküm altına alındığı, sebebin, idareyi bir işlem yapmaya sevk eden hukuki veya fiili etken olduğu; bu etkenlerin, idari işlemden önce geldiği ve onun dışında yer aldığı, idareyi dava konusu işlemi yapmaya yönelten neden olarak gösterilen işlemin sakat olmasının, dava konusu yapılan esas işlemi de sebep yönünden sakatlayacağı; olayda, Çankaya Belediyesince verilen, işyeri Açma ve Çalışma Ruhsatı'nın proje hilafı hususların giderilmediğinden bahisle iptal edilmesi üzerine 2634 sayılı Kanun'un 34/e maddesi uyarınca Turizm İşletme Belgesinin davalı Bakanlıkça iptal edildiği anlaşılmakta ise de; dava konusu işleme dayanak teşkil eden ve sebep unsurunu oluşturan İşyeri Açma ve Çalışma Ruhsatının iptaline ilişkin işlemin Ankara 1 İdare Mahkemesinin 22.5.2007 tarih ve E: 2006/2001, K:2007/1447 sayılı kararıyla iptal edilmesi karşısında dayanağı ortadan kalkan davalı idare işleminde hukuka uyarlık bulunmadığı gerekçesiyle; dava konusu işlemin iptaline karar vermiş; bu kararın temyiz edilmesi üzerine Danıştay 6.Dairesi: 16.2.2010 gün ve E:2008/757, K:2010/1447 sayı ile, dava konusu işleme dayanak teşkil eden işyeri açma ve çalışma ruhsatının iptaline ilişkin işlemin Ankara 1.İdare Mahkemesi'nin 22.5.2007 günlü, E:2006/2001, K:2007/1447 sayılı kararıyla iptal edilmesi karşısında, dayanağı ortadan kalkan davalı idare işleminde hukuka uyarlık bulunmadığı gerekçesiyle, dava konusu işlemin iptaline karar verildiği, bu kararın davalı idare tarafından temyiz edildiği; anılan mahkeme kararının Danıştay 8. Dairesinin 26.5.2009 günlü, E:2007/8212, K:2009/3412 sayılı kararıyla bozulduğu anlaşıldığından, İdare Mahkemesince bu husus göz önünde bulundurularak yeniden bir karar verilmesinin gerekmekte olduğu gerekçesiyle; Ankara 16. İdare Mahkemesinin 5.11.2007 günlü, E:2007/270, K:2007/1263 sayılı kararının BOZULMASINA karar vermiş; karar düzeltme istemi ise Danıştay 14.Dairesinin 6.2.2012 gün ve E:2011/6035, K:2012/384 sayılı kararıyla reddedilmiştir. Mahkeme bozma kararına uymuştur.

III-cb) ANKARA 16.İDARE MAHKEMESİ: 29.5.2012 gün ve E:2012/484, K:2012/891 sayı ile aynen; “(…)Dava, davacı şirket tarafından, 1. Sınıf Lokanta olarak işletilen işyerine ait 27.02.2006 gün ve 10356 sayılı Turizm İşletme Belgesi'nin iptal edilmesine ilişkin Kültür ve Turizm Bakanlığı'nın 21.12.2006 gün ve 205776 sayılı işleminin hukuka aykırı olduğu ileri sürülerek iptali istemiyle açılmıştır.

3572 sayılı İşyeri Açma ve Çalışma Ruhsatlarına Dair Kanun Hükmünde Kararnamenin Değiştirilerek Kabulüne Dair Kanunun 3/c maddesinde; Belediye hudutları ve mücavir alan içinde kalan işyeri ve işletmelere büyükşehir belediyesi olan yerlerde büyükşehir belediye başkanlıklarının, sıhhi ve sair işletmelere ise, büyükşehir belediyesi içinde kalan diğer belediyelerin işyeri açma ve çalışma ruhsatı vermeye yetkili olduğu belirtilmiş; 4. maddesinde ise; 3. maddede belirtilen mercilerin, izin verilmesi için yapılacak beyan ve incelemelerde aşağıda öngörülen kriterlere göre düzenlenecek yönetmeliği esas alacakları; bu kriterlerin; insan sağlığına zarar vermemek, çevre kirliliğine yol açmamak, yangın, patlama, genel güvenlik, iş güvenliği, işçi sağlığı, trafik ve karayolları, imar, kat mülkiyeti ve doğanın korunması ile ilgili düzenlemelere aykırı davranmamak olduğu; 6. maddesinin 2. fıkrasında da; ruhsat verilmesini takiben yapılacak kontrol ve denetimlerde, 4. maddede belirtilen yönetmelikte öngörülen kriterlere aykırı beyan ve durumun tespiti halinde; verilmiş olan ruhsatın, ilgili mevzuattaki hükümler çerçevesinde yetkili merci veya mülki idare amirince iptal edilerek işyerinin kapatılacağı ve ilgililer hakkında ayrıca işlem yapılacağı hükme bağlanmıştır.

2634 sayılı Turizm Teşvik Kanunu'nun 34/(e) maddesinde ise; tesisin yatırım veya işletme döneminde belgelendirilmesine esas niteliklerini önemli ölçüde kaybetmiş olması halinde Turizm İşletme Belgesi'nin Bakanlıkça iptal edileceği hüküm altına alınmıştır.

İşyeri açma ve çalışma ruhsatı bulunmayan tesise turizm işletmesi belgesi düzenlenmesi mümkün olmadığı gibi, işyeri açma ve çalışma ruhsatı iptal edilen bir tesisin de belgelendirmeye esas niteliklerini ve işletme iznine esas belgesinin geçerliliğini yitirmiş olması nedeniyle belgelilik halini sürdürmesinin söz konusu olamayacağı açıktır.

Dosyanın incelenmesinden; davacı şirket tarafından "lokanta" olarak işletilen işyerinde

11.1.2005 tarihinde yapılan kontrolde, parkın Dikmen Caddesi girişine yaklaşık (1.50x3.50) m ebatlarında 2 adet ışıklı pano yapıldığı, restoranta girişte bulunan yeşil alanın iptal edilip üzerine duvar örülerek dolgu yapıldığı ve üzerinin parça granit malzeme ile kaplanmak suretiyle yaya yoluna katıldığının tespiti üzerine, İşyeri Açma ve Çalışma Ruhsatının iptal edilerek faaliyetten men edildiği, dava konusu işlemle de, 2634 sayılı Kanun'un 34/(e) maddesi uyarınca Turizm İşletme Belgesinin iptal edildiği anlaşılmaktdır.

Olayda, Çankaya Belediyesi'nce verilen İşyeri Açma ve Çalışma Ruhsatı'nın proje hilafı hususların giderilmediğinden bahisle iptal edilmesi üzerine 2634 sayılı Kanun'un 34/e maddesi uyarınca Turizm İşletme Belgesi'nin davalı Bakanlıkça iptal edildiği, dava konusu işleme dayanak teşkil eden ve sebep unsurunu oluşturan İşyeri Açma ve Çalışma Ruhsatı'nın iptaline ilişkin işlemin iptali istemiyle açılan davanın Ankara 1. İdare Mahkemesi'nin 26.11.2010 günlü, E:2010/1380, K:2010/1720 sayılı kararıyla reddedildiği ve bu kararın Danıştay Sekizinci Dairesi'nin 16.11.2011 günlü, E:2011/6381, K:2011/5637 sayılı kararıyla onandığı görülmektedir.

Bu durumda, işyeri açma ve çalışma ruhsatı iptal edilerek faaliyetten men edilen iş yerine ait Turizm İşletme Belgesinin iptal edilmesi yolunda tesis edilen dava konusu işlemde hukuka aykırılık bulunmamaktadır.

Açıklanan nedenlerle; davanın reddine…” karar vermiş, bu karar temyiz edilmeksizin kesinleşmiştir.

IV-UYUŞMAZLIK MAHKEMESİNDEN İSTEK: R.Ş. İnş.Tur.Gıda Teks.Oto.ve Rekl.Org.San. ve Tic.Ltd.Şti. vekili tarafından, Uyuşmazlık Mahkemesi Başkanlığına Sunulmak Üzere 13.9.2012 tarihinde Ankara 16.İdare Mahkemesi Başkanlığına verilen ve Kültür ve Turizm Bakanlığının davalı olarak gösterildiği dilekçede; “İ. Konusu: Aynı Nedenlerle Adli Yargı Yerlerinde Açılmış “Tahliye” Ve “Müdahalenin Men’i” davalarıyla ilgili Ankara 10.Sulh Hukuk Mahkemesi'nin 04.12.2007 tarih ve 2005/1409 E-2007/2407 K. sayılı kararı ile Ankara 23.Asliye Hukuk Mahkemesi'nin 26.05.2009 tarih ve 2008/396 E-2009/162 K. Sayılı kararının lehimize kesinleşmelerinden sonra yine aynı konu ve sebebe ilişkin olarak tarafımızdan davalı aleyhine açılan "davanın reddine” ilişkin Ankara 16.İdare Mahkemesi'nin 29.05.2012 tarih ve 2012/484 E., 2012/891 K. kararının aleyhimize kesinleşmesi nedeniyle, "bir hakkın yerine getirilmesi olanaksız" kılacak şekilde ortaya çıkan hüküm uyuşmazlığının yasa ve usule uygun olan "Adli Yargı Yerlerince Verilen Kararlar Doğrultusunda" giderilmesine karar verilmesi istemidir.

OLAYLAR :

1.) Danıştay 6.Daire Başkanlığı’nın 16.02.2010 tarih ve 2008/757 E-2010/1447 K.sayılı “bozma" kararı doğrulusunda verilen Ankara 16.İdare Mahkemesi'nin 29.05.2012 tarih ve 2012/484 E., 2012/891 K. kararında bahsi geçen Danıştay 8.Daire Başkanlığı’nın 26.05.2009 tarih ve 2007/8212 E-2009/3412 K.sayılı “bozma” kararı incelendiğinde görüleceği üzere; müvekkil şirket tarafından “lokanta” olarak işletilen işyerinde Çankaya Belediyesince 11.01.2005 tarihinde yapılan kontrolde, parkın Dikmen Caddesi girişine yaklaşık (1.50x3.50) m ebatlarında H=5 m yüksekliğinde ışıklı pano ile giriş kapısı sol ve sağ yanlarına (1.00x2.00) m ebatlarında 2 adet ışıklı pano yapıldığının, keza restoranın girişinde bulunan yeşil alanın iptal edilip üzerine duvar örülerek dolgu yapıldığı ve üzerinin parça granit malzeme ile kaplanmak suretiyle yaya yoluna katıldığının tespit edildiği, bahse konu tespite istinaden işyerinin faaliyetten menine karar verildiğinin anlaşıldığı, bu bağlamda 3572 sayılı Yasaya göre ruhsatın verilmesinden sonra yapılacak denetimlerde, mevzuata uygun olmayan hususların ve noksanlıkların saptanması halinde, bunların giderilmesine kadar ve bu amaca yönelik olarak işyerinin faaliyetten men edilebileceği, dolayısıyla müvekkil şirketin imar mevzuatına aykırı olarak yaptığı işyerinde faaliyette bulunduğunun sabit olması nedeniyle çalışmaktan alıkonulmasına ilişkin işlemde hukuka aykırılık bulunmadığı şeklindeki gerekçenin gösterilmesi suretiyle, dava konusu işleme dayanak teşkil eden işyeri açma ve çalışma ruhsatının geri alınması işleminin iptali isteğiyle tarafımızdan açılan iptal davasının kabulüne ilişkin Ankara 1.İdare Mahkemesinin 22.05.2007 tarih ve 2006/2001 E., 2007/1447 K. sayılı kararının “bozulmasına” karar verilmiştir.

2.)Burada yeri gelmişken önemle belirtmek isteriz ki; bahse konu tespit tutanağında belirtilen ışıklı panolar, müvekkil şirket tarafından işyerinin dışarıdan algılanmasını sağlamak amacıyla yapılmış olup, dolayısıyla müvekkil ile dava dışı Çankaya Belediyesi arasında akdedilen kira sözleşmesine herhangi bir şekilde aykırılık teşkil etmemektedir. Buna rağmen bahse konu tespit tutanağında belirtilen ve dava konusu işleme dayanak teşkil eden işyeri açma ve çalışma ruhsatının geri alınması işleminin gerekçesini teşkil eden “yeşil alanların bir kısmının yaya yoluna ve restoran önüne isabet alana katıldığı" şeklindeki iddia ise kesinlikle gerçek dışı olup; yukarıda bahsi geçen Ankara 1.İdare Mahkemesi’nin 2006/2001 E. sayılı davasında “davalı” durumunda bulunan dava dışı Çankaya Belediyesince yapılan savunmanın aksine, kiralanan lokanta işyeri, müvekkil şirket tarafından mevcut haliyle teslim alınmıştır.

Dava dışı Çankaya Belediyesi tarafından tesis edilen ve dava konusu işleme dayanak teşkil eden işyeri açma ve çalışma ruhsatının geri alınması işlemindeki gerekçenin doğru olmadığı, Yargıtay 6.Hukuk Dairesinin 21.04.2008 tarih ve 2008/2754 E-2008/4999 K. sayılı kararı ile onanan Ankara 10.Sulh Hukuk Mahkemesi’nin 04.12.2007 tarih ve 2005/1409 E-2007/2407 K.sayılı kararı ile sabittir. Gerçekten de dava dışı belediye tarafından yine dava konusu işleme dayanak teşkil eden işyeri açma ve çalışma ruhsatının geri alınması işlemindeki gerekçeye (ışıklı pano yapılması ve yeşil alanların bir kısmının yaya yoluna ve restoran önündeki alana katıldığı) dayanılarak müvekkil şirket aleyhine ayrıca “akde aykırılık” iddiasıyla BK’nun 256/2.maddesine istinaden tahliye davası açılmış; ancak yapılan yargılama sonucu verilen Ankara 10.Sulh Hukuk Mahkemesi’nin 04.12.2007 tarih ve 2005/1409 E-2007/2407 K.sayılı kararı ile “ışıklı panoların akde aykırılık teşkil etmediği, yeşil alanların bir kısmının yaya yoluna ve restoran önüne isabet eden alana katılmasının ise kiralayan durumundaki belediye tarafından yapıldığı sonucuna varıldığı” gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiş, müvekkil şirket lehine olan bu karar, dava dışı Çankaya Belediyesi tarafından temyiz edilmiş ise de; bütün temyiz nedenleri reddedilerek Yargıtay 6.Hukuk Dairesinin 21.04.2008 tarih ve 2008/2754 E., 2008/4999 K. sayılı kararı ile onanmıştır.

Görüldüğü üzere dava dışı belediye tarafından sürekli olarak müvekkil şirketin “kiralanan mecurun bulunduğu parktaki yeşil alanların bir kısmını yaya yoluna ve restoran önüne isabet eden alana kattığı ve ışıklı panolar yaptığı” şeklinde iddialarda bulunularak, hem dava konusu işleme dayanak teşkil eden işyeri açma ve çalışma ruhsatının geri alınması yönünde tesis ettiği aynı nitelikteki işlemleriyle müvekkil şirkete ait işyeriyle ilgili çalışma ruhsatlarını sürekli olarak iptal etmek suretiyle kapatma kararları verdiği, hem de aynı gerekçelerle müvekkil şirket aleyhine BK’nun 256.maddesindeki “akde aykırılık” sebebine dayanılarak Ankara 10.Sulh Hukuk Mahkemesi’nin 2005/1409 E. sayılı dosyası ile tahliye davası açtığı kolaylıkla anlaşılmaktadır. Bu bağlamda dava dışı belediyenin dava konusu işleme dayanak teşkil eden işyeri açma ve çalışma ruhsatının geri alınması yönündeki işlemine gerekçe olarak gösterdiği “kiralanan mecurun bulunduğu parktaki yeşil alanların bir kısmını yaya yoluna ve restoran önüne isabet eden alana kattığı ve sözleşmeye aykırı olarak ışıklı panolar yapıldığı” yönündeki iddia ve gerekçesinin doğru olmadığı, Yargıtay aşamasından geçerek kesinleşen Ankara 10.Sulh Hukuk Mahkemesi’nin 04.12.2007 tarih ve 2005/1409 E., 2007/2407 K.sayılı kararı ile sabit olduğuna göre; Danıştay 6.Dairesinin bozma kararı doğrultusunda verilen Ankara 16.İdare Mahkemesi'nin 29.05.2012 tarih ve 2012/484 E., 2012/891 K. kararının gerekçesinde bahsi geçen aksi yöndeki gerekçenin, anılan Ankara 10.Sulh Hukuk Mahkemesi’nin 04.12.2007 tarih ve 2005/1409 E., 2007/2407 K. sayılı kararındaki gerekçe ile çelişki arz ettiği kolaylıkla anlaşılmaktadır.

Gerçekten de Ankara 10.Sulh Hukuk Mahkemesi’nin 04.12.2007 tarih ve 2005/1409 E., 2007/2407 K.sayılı kararının gerekçesi aynen;

“...davacı tarafça, akde aykırı olduğu belirtilen restorana çıkış sağ yanda bulunan yeşil alanın iptal edilerek yaya yoluna katılması ve restoran önündeki yeşil alanın iptal edilip yaya yoluna katılması hususlarının onaylı mimari proje dolayısı ile akde aykırı olduğu iddia edilmiştir. Ancak dosyaya sunulan mimari projelerde sadece proje müellifinin imzasının olduğu, belediyenin onayı olmadığı anlaşılmaktadır. Bu durum karşısında, yapıldığı iddia edilen değişikliklerin akde aykırılık oluşturmayacağı sonuç ve kanaatine varılmıştır. Ayrıca davacı tarafça, bu tadilatların davalı kiracı tarafından yapılmış olduğu, davalının tesisi kiralamasından sonra bu eklenti ve değişikliklerin yapılmış olduğu hususları da kanıtlanamamıştır. Aksine, dinlenen ve bir önceki Belediye Başkan Yardımcısı olan tanık tarafından, bu değişikliklerin belediye tarafından yapılmasından sonra tesisin davalıya teslim edildiği açıklanmıştır.

Davacı Belediye Başkanlığı tarafından davalı tarafa gönderilen 07.02.2005 tarihli yazıda restoran girişine konulan ışıklı panoların en kısa zamanda kaldırılması istenmiştir. Davacı tarafça bu yazıya karşı yazılan 23.02.2005 tarihli yazıda ışıklı panoların restoran ve şelale kafenin algılanmasını sağlamak amacıyla konulduğu, buna rağmen Belediye tarafından ışıklı panoların konulduğu yerlerin uygun olmadığı düşünülüyor ise restoran olarak kiralanan mecurun algılanmasını sağlayacak ışıklı panoların kurulacağı ve monte edileceği yerlerin gösterilmesi ve bu konuda izin verilmesi halinde davalı şirket tarafından ışıklı panoların yerinin değiştirilebileceği belirtilmiştir. Davacı Belediye tarafından bu yazıya cevap verilmemiş; panoların dikilmesine izin verilip verilmediği veya yerlerinin değiştirilip değiştirilmeyeceği açıklanmamış; 28.04.2005 tarihli süreli ihtarla akde aykırılık teşkil ettiği iddia edilen hususlar tekrarlanmış; onaylı proje dışındaki eklentilerin 15 gün içinde kaldırılması istenmiştir. Kira sözleşmesinde restoran ve şelale kafenin işletilmesi, parkın bakımı, korunması ve işletme giderleri kiracı tarafından karşılanmak üzere ihale yolu ile kiraya verildiği belirtilmiştir. Restoran ve şelale kafeyi işletmek amacıyla kiracı davalının, tesisin tanıtımı ve görülebilmesi için pano dikmesi doğaldır. Bunların şekli, yeri ve boyutları uygun görülmüyorsa bu konuda kiracıya uyarıda bulunulması gerekirken(kiracı tarafından da 23.02.2005 tarihli yazı ile panoların şekli ve yerinin değiştirilmesine hazır olunduğu belirtildiği halde) cevap verilmeyip, panoların akde aykırılık teşkil ettiği hususunda sürekli ihtar gönderilip dava açılması iyiniyetli bulunmamıştır... ” şeklindedir.

3.)Yine önemle dikkatlerinize sunmak isteriz ki; dava dışı belediye tarafından müvekkil şirkete beyan üzerine verilen lüks sınıf lokanta ruhsatının iptal edilmesine ilişkin daha önceki tarihli Çankaya Belediye Encümeninin 01.03.2005 gün ve C/2005/0621.17 sayılı kararı, Ankara 11.İdare Mahkemesi’nin 31.01.2006 gün ve 2005/725 E., 2006/113 K. sayılı kararı ile yasa ve usule aykırı bulunarak iptal edilmiş; bahse konu bu karar dava dışı Çankaya Belediyesi tarafından temyiz edilmiş ise de bütün temyiz nedenleri reddedilerek Danıştay 8.Daire Başkanlığının 08.06.2007 tarih ve 2006/3865 E., 2007/3578 K.sayılı kararı ile onanmıştır.

Keza yukarıda bahsi geçen müvekkil şirkete beyan üzerine verilen lüks sınıf lokanta ruhsatının iptal edilmesi akabinde, müvekkil şirket tarafından işyerinin kapalı kalmasının engellenmesi amacıyla 1.sınıf lokanta ruhsatı verilmesi istemiyle yapılan başvurunun reddine ilişkin dava dışı Çankaya Belediye Başkanlığının 16.03.2005 gün ve 1535 sayılı işlemi de, Ankara 11.İdare Mahkemesi’nin 31.03.2006 gün ve 2005/1349 E., 2006/712 K. sayılı kararı ile yasa ve usule aykırı bulunarak iptal edilmiş; bahse konu bu karar dava dışı Çankaya Belediyesi tarafından temyiz edilmiş ise de bütün temyiz nedenleri reddedilerek Danıştay 8.Daire Başkanlığının 08.06.2007 tarih ve 2006/3864 E., 2007/3579 K.sayılı kararı ile onanmıştır.

Dolayısıyla bahse konu Ankara 11.İdare Mahkemesi’nin 31.01.2006 gün ve 2005/725 E., 2006/113 K. sayılı kararı ile yine Ankara 11.İdare Mahkemesi’nin 31.03.2006 gün ve 2005//1349 E., 2006/712 K.sayılı kararına rağmen, dava dışı belediyenin her iki mahkeme kararını da uygulamayarak yeniden müvekkil şirkete ait işyerini kapatmak amacıyla tesis ettiği dava konusu işleme dayanak teşkil eden işyeri açma ve çalışma ruhsatını geri alarak işyerinin faaliyetten men’ine karar vermesinin ayrıca “haksız fiile” neden olacağı düşünülerek, tarafımızdan haksız fiile dönüşmüş bahse konu işlem ve eylemle yaratılan muaraza ve müdahalenin önlenmesi isteğiyle dava dışı belediye aleyhine “Adli Yargı” yerinde dava açılmış, her ne kadar açılan dava yerel mahkemece ilk önce “yargı yolu” bakımından reddedilmiş ise de; anılan kararın lehimize Yargıtay 14.Hukuk Dairesi’nin 09.05.2008 tarih ve 2008/10159 E., 2008/11255 K. sayılı kararı ile bozulması üzerine, ilk derece mahkemesince bozma kararına uyularak Ankara 23.Asliye Hukuk Mahkemesi’nin 26.05.2009 tarih ve 2008/396 E., 2009/162 K. sayılı kararı ile verilen davanın kabulüne ilişkin kararda, dava dışı belediyenin gerçek dışı gerekçelerle sürekli olarak dava konusu işleme dayanak teşkil eden işyeri Açma ve Çalışma Ruhsatını iptal etmek ve işyerinin faaliyetten men’ine karar vermek suretiyle çıkardığı haksız müdahalenin ve muarazanın men’ine karar verilmiştir.

Görüldüğü üzere dava dışı belediyenin dava konusu işleme dayanak teşkil eden işyeri açma ve çalışma ruhsatını geri alması yönünde tesis ettiği işlemde gerekçe olarak gösterdiği “kiralanan mecurun bulunduğu parktaki yeşil alanların bir kısmını yaya yoluna ve restoran önüne isabet eden alana kattığı ve sözleşmeye aykırı olarak ışıklı panolar yapıldığı” yönündeki iddia ve gerekçesinin doğru olmadığı, tarafımızdan açılan haksız müdahalenin men’i davasındaki Yargıtay 14.Hukuk Dairesi’nin 09.05.2008 tarih ve 2008/10159 E., 2008/11255 K. sayılı bozma kararı doğrultusunda verilen Ankara 23.Asliye Hukuk Mahkemesi’nin 26.05.2009 tarih ve 2008/396 E-2009/162 K. sayılı kararı ile sabit olduğuna göre; Danıştay 6.Dairesinin bozma kararı doğrultusunda verilen Ankara 16.İdare Mahkemesi'nin 29.05.2012 tarih ve 2012/484 E-2012/891 K. kararının gerekçesinde bahsi geçen aksi yöndeki gerekçenin anılan Ankara 23.Asliye Hukuk Mahkemesi’nin 26.05.2009 tarih ve 2008/396 E., 2009/162 K. sayılı kararındaki gerekçe ile çelişki arz ettiği kolaylıkla anlaşılmaktadır.

Gerçekten de Ankara 23.Asliye Hukuk Mahkemesi’nin 26.05.2009 tarih ve 2008/396 E., 2009/162 K. sayılı kararının gerekçesi aynen;

“...dava, davalının idari işlem ve eylemle yarattığı muarazanın ve müdahalenin önlenmesinden ibarettir. Davacı ile davalı yan arasında 12.01.2004 tarihli hasılat kira sözleşmesi düzenlenmiş ve özel hukuk ilişkisi kurulmuştur. Davacı bu sözleşmeden kaynaklanan haklarını davalı idarenin haksız işlem ve eylemlerinden dolayı kullanamadığını ileri sürerek idarenin yarattığı muaraza ve müdahalenin önlenmesini istemiştir.

Tarafların delilleri toplanmış, yapılan yargılama sonunda davaya bakmaya idari yargı görevli olduğundan yargı yolu yönünden davanın reddine karar verilmiştir. Davacı tarafın temyizi üzerine, iş bu karar Yargıtay 14.Hukuk Dairesinin 09.05.2008 tarih ve 2008/5128 E., 2008/6088 K. sayılı ilamı ile ‘somut olayda idari işlemin haksızlığı, usulsüzlüğü ve buna bağlı olarak da iptal isteği yoktur. Sadece sürekli işyeri çalışma ruhsatlarının iptali ile özel hukuktan kaynaklanan hakkın kullanılamadığı iddiası ve buna bağlı muarazanın önlenmesi isteği vardır. Bu isteğin inceleme yeri ise adli yargıdır. Mahkemece bu yön göz ardı edilerek idari yargının görevli olduğundan bahisle reddi doğru olmamıştır.’ gerekçesi ile bozularak gelmekle usul ve yasaya uygun bulunan bozma ilamına uyulmuş, yeniden yargılama yapılmıştır.

Ankara 10.Sulh Hukuk Mahkemesi’nin 2005/1409 Esas sayılı dosyası delil olarak gösterilmekle getirtilmiş, incelemesinde davacı Çankaya Belediyesinin, davalı R.Ş. Ltd. Şirketine karşı davalının Nazım Hikmet Parkındaki restoran ve şelale kafenin kiracısı olduğunu, kira sözleşmesinin 9.maddesine aykırı olarak izin almaksızın eklentiler yaptığını, verilen süre içinde bu eklentileri kaldırmadığından dolayı tahliyesini istediği, mahallinde keşif yapılıp bilirkişilerden rapor alındığı, yapılan yargılama sonunda akde aykırılık oluşturduğu iddia edilen hususların akde aykırılık koşullarını taşımadığı anlaşıldığından davanın reddine ilişkin kararın Yargıtay tarafından onanıp kesinleştiği anlaşılmıştır.

Davacının Çankaya ilçesi, Dikmen, keklik Pınarı mahallesi, Nazım Hikmet Parkı alanı içerisinde bulunan restoran ve şelale cafenin işletmesini davalı belediye başkanlığınca 04.12.2003 tarihinde yapılan ihale ile aldığı, aldıktan sonra harcama yaparak turizm deneme işletme belgesi almak amacı ile kullanıma uygun hale getirdiği, ancak davalı belediye tarafından lokanta işyerine verilen lüks sınıf işyeri açma ve çalıştırma ruhsatının iptal edildiği, davacının 1.Sınıf lokanta ruhsatı taleplerinin de kabul edilmediği, bunun üzerine iptal davaları açtıkları, bu davaların lehlerine sonuçlandığı, davacının işyerinin lüks sınıf lokanta niteliğinde olduğundan bununla ilgili çalışma ruhsatının verilmesi için belediyeye başvurdukları, 30.12.2004 tarihinde bu ruhsatın verildiği, davacının daha sonra l.sınıf lokanta için sınıf değişikliği talebinde bulunduğu, bu taleplerinin de 07.02.2005 tarihli yazılarıyla park mahallinde mevcut onaylı proje dışında kiracı tarafından kira sözleşmesinin 9.maddesine aykırı olarak izin almaksızın bazı eklentiler yapıldığının belirtilerek kabul edilmediği, bunların en kısa zamanda giderilmesinin istendiği, belediye encümeninin 01.03.2005 tarihli kararı ile hem işyeri açma ve çalışma ruhsatının iptal edildiği, hem de işyerinin 1.sınıf lokanta olarak faaliyet göstermesi talebinin reddedildiği, bu konuda Ankara 11.İdare Mahkemesinde iptal davası açtıkları, Ankara 11.İdare Mahkemesince kararların iptal edildiği, belediyenin bu davacının seçimleri doğrultusunda lüks sınıf lokanta ruhsatı verdiği, işyerini çalıştırmaya başladıkları, belediyenin 06.07.2006 tarihinde yazı göndererek proje hilafı hususların varlığı iddiasını tekrar ederek bunların giderilmesini talep ettiği, yaklaşık 1 ay sonra da 15.08.2006 tarihli encümen kararı ile daha önce verilen işyeri ve çalışma ruhsatının iptal edilmesine ve işyerinin faaliyetten men’ine karar verildiği anlaşılmıştır.

Davalı belediye, davacı tarafından kira sözleşmesinin 9.maddesine aykırı olarak eklentiler yapıldığını belirtmişse de; bu husus, Ankara 10.Sulh Hukuk mahkemesinin 2005/1409 Esas sayılı dosyasında incelenmiş, davalı belediyenin ileri sürdüğü hususların akde aykırılık koşullarını taşımadığına karar verilmiş ve bu husus kesinleşmiştir. Davalı belediyenin davacı kiracının sık sık işyeri ve çalıştırma ruhsatını iptal etmesi, lüks sınıf işyeri açma ve çalıştırma ruhsatını iptal etmesi, Ankara 11.İdare Mahkemesinin 31.01.2006 ve 31.03.2006 tarihli iptal kararlarından sonra da proje hilafı hususların varlığını ileri sürmesi, tekrar 15.08.2006 tarihli encümen kararı ile işyerinin çalışma ruhsatını iptal ederek işyerinin faaliyetten men'ine karar vermesi şeklindeki işlemlerinin davacının özel hukuktan kaynaklanan hakkının kullanılmasına engel olmak amacına yönelik haksız fiile dönüşmüş işlem ve eylemler olduğundan Mahkememizce kabul edilerek davanın kabulüne karar verilmesi gerekmiştir...” şeklindedir.

4.)Görüldüğü üzere Ankara 10.Sulh Hukuk Mahkemesi'nin 04.12.2007 tarih ve 2005/1409 E., 2007/2407 K. sayılı kararı ile Ankara 23.Asliye Hukuk Mahkemesi’nin 26.05.2009 tarih ve 2008/396 E-2009/162 K. sayılı kararında müvekkil şirkete ait lokanta işyerine verilen 15.12.2005 tarih ve 1823 sayılı İşyeri Açma ve Çalışma Ruhsatının iptaline ve işyerinin faaliyetten men’ine ilişkin davalı belediyece tesis edilen dava konusu 16.08.2006 tarih ve 3961 sayılı Başkanlık Oluru ile 15.08.2006 tarih ve C/2006/4002.22 sayılı Encümen kararının "HAKSIZ FİİL" niteliğinde olduğu belirtilmek suretiyle çıkarılan muarazanın(el atmanın) önlenmesine ve tahliye isteminin reddine karar verilmişken; aynı işlemin Ankara 16.İdare Mahkemesi'nin 29.05.2012 tarih ve 2012/484 E-2012/891 kararı ile HUKUKA UYGUN BULUNMASI kabul edilemez bir durum olup, iki farklı karar nedeniyle bir hakkın yerine getirilmesini olanaksız kılmaktadır.

SONUÇ : Yukarıda belirtilen nedenlerle durumu önemle Başkanlığınızın dikkatine sunar; AYNI NEDENLERLE ADLİ YARGI YERLERİNDE AÇILMIŞ “TAHLİYE” VE “MÜDAHALENİN MENİ” davalarıyla ilgili Ankara 10.Sulh Hukuk Mahkemesi'nin 04.12.2007 tarih ve 2005/1409 E., 2007/2407 K. sayılı kararı ile Ankara 23.Asliye Hukuk Mahkemesi'nin 26.05.2009 tarih ve 2008/396 E-2009/162 K. Sayılı kararının lehimize kesinleşmelerinden sonra yine aynı konu ve sebebe ilişkin olarak tarafımızdan davalı aleyhine açılan "davanın reddine" ilişkin Ankara 16.İdare Mahkemesi'nin 29.05.2012 tarih ve 2012/484 E., 2012/891 K. kararının aleyhimize kesinleşmesi nedeniyle, "bir hakkın yerine getirilmesi olanaksız" kılacak şekilde ortaya çıkan hüküm uyuşmazlığının yasa ve usule uygun olan "Adli Yargı Yerlerince Verilen Kararlar Doğrultusunda" giderilmesine karar verilmesini vekil olarak saygı ile arz ederiz.” demek suretiyle, kararlar arasında ortaya çıktığı ileri sürülen hüküm uyuşmazlığının giderilmesi istemiyle Uyuşmazlık Mahkemesine başvuruda bulunmuştur.

Başkanlıkça, 2247 sayılı Yasanın 24. ve 16.maddelerine göre ilgili Başsavcıların yazılı düşünceleri istenilmiştir.

DANIŞTAY BAŞSAVCISI;

“…İNCELEME :

Davacı şirket tarafından 1. sınıf lokanta olarak işletilen işyerine ait 27.02.2006 gün ve 10356 sayılı Turizm İşletme Belgesi'nin iptal edilmesine ilişkin 21.12.2006 gün ve 205776 sayılı işlemin iptali istemiyle Kültür ve Turizm Bakanlığı aleyhine açılan davada, Danıştay Altıncı Dairesi'nin bozma kararına uyularak davanın reddi yolunda verilen ve temyiz edilmemek suretiyle kesinleşen Ankara 16. İdare Mahkemesi'nin 29.05.2012 gün ve E:2012/484, K:2012/891 sayılı kararı ile, Çankaya Belediye Başkanlığı tarafından "akde aykırılık" iddiasıyla BK' nun 256/2. maddesine istinaden davacı şirket aleyhine açılan tahliye davası sonucunda Yargıtay 6. Hukuk Dairesi'nin 21.04.2008 gün ve E:2008/2754, K:2008/4999 sayılı kararı ile onanarak kesinleşen Ankara 10. Sulh Hukuk Mahkemesi'nin 04.12.2007 gün ve E:2005/1409, K:2007/2407 sayılı "akde aykırılık oluşturduğu iddia edilen hususların akde aykırılık koşullarını taşımadığı" gerekçesiyle reddine ilişkin kararı ve işyerinin çalışma ruhsatının iptal edilmesi ve işyerinin faaliyetten men'ine ilişkin 15.08.2006 günlü Encümen kararının iptali istemiyle Çankaya Belediye Başkanlığı aleyhine açılan davada, Yargıtay 14. Hukuk Dairesi'nin 09.05.2008 gün ve E:2008/10159, K:2008/11255 sayılı bozma kararı doğrultusunda "müdahalenin men'ine ve muarazanın men'ine" denilmek suretiyle davanın kabulü yolunda verilen ve temyiz edilmemek suretiyle kesinleşen Ankara 23. Asliye Hukuk Mahkemesi'nin 26.5.2006 gün ve E:2008/396, K:2009/162 sayılı kararları arasında davacı şirket vekili tarafından, oluştuğu ileri sürülen hüküm uyuşmazlığının giderilmesinin istenilmesi üzerine, konu ile ilgili olarak uyuşmazlık Mahkemesi Başkanlığınca Başsavcılığımızdan yazılı düşünce istenilmiş olmakla dosya incelendi.

Adli ve idari yargı kararları arasında oluştuğu ileri sürülen hüküm uyuşmazlığının çözümü için öncelikle hüküm uyuşmazlığının oluşup oluşmadığının belirlenmesi gerekir.

2247 sayılı Uyuşmazlık Mahkemesinin Kuruluş ve İşleyişi Hakkında Kanun’un 2592 sayılı Kanun ile değişik 24'üncü maddesinin birinci fıkrasında, “1 nci maddede gösterilen yargı mercilerinden en az ikisi tarafından, görevle ilgili olmaksızın kesin olarak verilmiş veya kesinleşmiş aynı konuya ve sebebe ilişkin, taraflarından en az biri aynı olan ve kararlar arasındaki çelişki yüzünden hakkın yerine getirilmesi olanaksız bulunan hallerde hüküm uyuşmazlığının varlığı kabul edilir.” hükmü yer almaktadır.

Anılan hükme göre, hüküm uyuşmazlığının varlığı için:

a) Uyuşmazlık yaratan hükümlerin, adli, idari veya askeri yargı mercilerinden en az ikisi tarafından verilmesi,

b)Konu, dava sebebi ve taraflardan en az birinin aynı olması,

c)Her iki kararın da kesinleşmiş olması,

d)Kararlarda davanın esasının hükme bağlanması,

e)Kararlar arasındaki çelişki nedeniyle hakkın yerine getirilmesinin olanaksız bulunması,

Koşullarının birlikte gerçekleşmesi aranmaktadır.

Hüküm uyuşmazlığı bulunduğu ileri sürülen kararların incelenmesinden, ortada, adli ve idari yargı yerlerince verilmiş ve yasa yollarına başvurularak ya da temyiz edilmeyerek kesinleşmiş kararlar oldukları; her üç kararda da davanın esasının hükme bağlandığı; R.Ş. İNŞ.TUR.GIDA TEKS.OTO REK.ORG.SAN. VE TİC.LTD.ŞTİ yönünden, taraflarından en az birinin de aynı olduğu anlaşılmıştır.

Her üç yargı yerinde açılan davalar konu yönünden incelendiğinde;

Adli Yargı Yerinde, Çankaya Belediye Başkanlığı tarafından "akde aykırılık" iddiasıyla BK' nun 256/2. maddesine istinaden davacı şirket aleyhine açılan tahliye davası sonucunda Ankara 10. Sulh Hukuk Mahkemesi'nin 04.12.2007 gün ve E: 2005/1409, K: 2007/2407 sayılı "akde aykırılık oluşturduğu iddia edilen hususların akde aykırılık koşullarını taşımadığı" gerekçesiyle davanın reddine karar verildiği, ikinci davada ise; işyerinin çalışma ruhsatının iptal edilmesi ve işyerinin faaliyetten men'ine ilişkin 15.08.2006 günlü Encümen kararının iptali istemiyle Çankaya Belediye Başkanlığı aleyhine açılan davada, "müdahalenin men'ine ve muarazanın men'ine" denilmek suretiyle Ankara 23.Asliye Hukuk Mahkemesi'nin 26.5.2006 gün ve E:2008/396, K:2009/162 sayılı kararı ile davanın kabulüne karar verildiği, İdari Yargı Yerinde, Davacı şirket tarafından 1. sınıf lokanta olarak işletilen işyerine ait 27.2.2006 gün ve 10356 sayılı Turizm İşletme Belgesi'nin iptal edilmesine ilişkin 21.12.2006 gün ve 205776 sayılı işlemin iptali istemiyle Kültür ve Turizm Bakanlığı aleyhine açılan davada, Ankara 16. İdare Mahkemesi'nin 29.05.2012 gün ve E:2012/484, K:2012/891 sayılı kararı ile davanın reddine hükmedildiği anlaşılmıştır.

Davacı şirket vekili tarafından; adli yargı yerlerinde açılan ve lehlerine sonuçlanan tahliye isteminin reddine ve muarazanın (el atmanın) önlenmesine karar verilmişken; aynı işlemin İdare Mahkemesince hukuka uygun bulunmasının kabul edilemez bir durum olup iki farklı karar nedeniyle hakkın yerine getirilmesinin olanaksız olduğu ileri sürülmüş ise de; her üç davada maddi olay arasında ilgi bulunmasına karşılık davaların aynı konu ve sebebe dayanmaması, farklı hukuki sebeplerle uyuşmazlık çıkarılması, yargısal denetimin de farklı kanun hükümleri çerçevesinde yapılarak çözüme varılması karşısında, hukuki sebepleri farklı olan söz konusu adli ve idari yargı kararları arasında çelişki yüzünden hakkın yerine getirilmesinin olanaksız olduğundan, dolayısıyla hüküm uyuşmazlığı bulunduğundan söz edilemez.

Kaldıki; Çankaya Belediyesi tarafından davacı şirkete beyan üzerine verilen lüks sınıf lokanta ruhsatının iptal edilmesine ilişkin daha önceki tarihli Çankaya Belediye Encümeninin 01.03.2005 gün ve C/2005/0621.17 sayılı kararının Ankara 11. idare Mahkemesi'nin 31.1.2006 gün ve E:2005/725, K:2006/113 sayılı kararı ile iptal edildiği, bu kararın Danıştay Sekizinci Dairesi'nin 08.06.2007 gün ve E:2006/3865, K:2007/3578 sayılı kararı ile onandığı, keza, davacı şirkete beyan üzerine verilen lüks sınıf lokanta ruhsatının iptal edilmesi akabinde, davacı şirket tarafından işyerinin kapalı kalmasının engellenmesi amacıyla 1. sınıf lokanta ruhsatı verilmesi istemiyle yapılan başvurunun reddine ilişkin Çankaya Belediye Başkanlığının 16.3.2005 gün ve 1535 sayılı kararının Ankara 11. idare Mahkemesi'nin 31.03.2006 gün ve E:2005/1349, K:2006/712 sayılı kararı ile iptal edildiği, bu kararın Danıştay Sekizinci Dairesi'nin 08.06.2007 gün ve E: 2006/3864, K: 2007/3579 sayılı kararı ile onandığı anlaşılmış olup gerek idari yargı gerekse adli yargı mercilerince verilen ve kesinleşmiş bulunan anılan kararlar karşısında davacının tahliye endişesi olmaksızın faaliyetini sürdürmesine bir engel bulunmadığı, dolayısıyla bir hakkın yerine getirilmesinin olanaksız olduğundan söz edilemeyeceği açıktır.

SONUÇ: Açıklanan nedenlerle; Ankara 10. Sulh Hukuk Mahkemesi'nin 4.12.2007 gün ve E:2005/1409, K:2007/2407 sayılı, 23. Asliye Hukuk Mahkemesi'nin 26.5.2006 gün ve E:2008/396, K:2009/162 sayılı kararları ile Ankara 16. İdare Mahkemesi'nin 29.05.2012 gün ve E:2012/484, K:2012/891 sayılı kararları arasında hüküm uyuşmazlığı bulunmadığından başvurunun reddine karar verilmesi gerekeceği…” yolunda düşünce vermiştir.

YARGITAY CUMHURİYET BAŞSAVCISI;

“…R.Ş. şirketinin Çankaya Belediyesi sınırları içinde işletmeciliğini yaptığı ve 1. Sınıf lokanta olarak işletilen işletmenin, Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından verilen 27/02/2006 gün ve 10356 sayılı Turizm İşletme Belgesinin, 21/12/2006 gün ve 205776 sayılı işlem ile iptal edilmesi üzerine, davacı şirket tarafından belgenin iptal edilmesine ilişkin işlemin iptali istemi ile idare mahkemesinde Kültür ve Turizm Bakanlığı aleyhine açılan davada, yargılama süreci içinde son olarak Ankara 16. İdare Mahkemesinin 29/05/2012 gün ve 2012/484 E., 2012/891 K. sayılı karan ile davanın reddine karar verilmiş, bu karar temyiz edilmeksizin kesinleşmiştir.

Çankaya Belediye Başkanlığı tarafından, davalı şirket aleyhine "sözleşmeye aykırılık" nedeni ile Borçlar Kanununun 256/2 maddesi uyarınca açılan tahliye davası ise, Ankara 10.Sulh Hukuk Mahkemesinin 04/12/2007 gün ve 2005/1409 E., 2007/2407 K. sayılı kararı ile reddedilmiş, temyiz istemi sonucu Yargıtay 6. Hukuk Dairesinin 21/04/2008 gün ve 2008/2754 E., 2008/4999 K sayılı Kararı ile onanarak karar kesinleşmiştir.

Bu kez, Çankaya Belediye Encümeninin 15/08/2006 günlü kararı ile R.Ş. şirketinin işlettiği lokanta işyerinin çalışma ruhsatının iptal edilmesi ve işyerinin faaliyetten meni kararı alınmış, bu karara karşı, davacı Şirket tarafından açılan davada, Ankara 23. Asliye Hukuk Mahkemesi tarafından yapılan yargılama süreci sonunda 29/05/2012 gün ve 2012/484 E., 2012/891 K. sayılı Karar ile "müdahalenin ve muarazanın meni" kararı verilerek bu karar temyiz edilmeksizin kesinleşmiştir.

Davacı şirket vekili tarafından, lokanta olarak işletilen işyeri hakkında verilen üç karar arasında çelişki bulunduğu ve bu çelişki nedeniyle hakkın yerine getirilmesinin olanaksızlaştığı iddiası ile hüküm uyuşmazlığı çıkarılması istemi ile Uyuşmazlık mahkemesine başvurulduğu anlaşılmaktadır.

2247 sayılı Kanun un 24. maddesinde belirtilen hüküm uyuşmazlığının oluşabilmesi için, yargı mercilerinden en az ikisi tarafından, görevle ilgili olmaksızın kesin olarak verilmiş veya kesinleşmiş, aynı konuya ve sebebe ilişkin, taraflarından en az biri aynı olan ve kararlar arasındaki çelişki yüzünden hakkın yerine getirilmesinin olanaksız bulunması gerekmektedir.

Yukarıda içerikleri açıklanan adli yargı kararları ve idari yargı kararında, taraflardan R.Ş. şirketi bakımından, her bir davada da taraf olma şartı gerçekleşmekle beraber, kararlar incelendiğinde, idari Yargı yerinde, Ankara 16. İdare Mahkemesinin 29/05/2012 gün ve 2012/484 E., 2012/891 K sayılı kararına konu olayda, işletmenin Turizm işletme belgesinin iptaline ilişkin işlemin iptali dava edilmiş ve red kararı ile sonuçlanmakla, işletme faaliyetine turizm işletme belgesi olmaksızın ancak diğer şartlarla devam etmektedir. Adli Yargı yerinde açılan davalarda ise; Ankara 10. Sulh Hukuk Mahkemesine konu davada, işletmeyi kiralayan Çankaya Belediyesinin sözleşme hükümlerine aykırılık nedenine dayalı olarak açtığı tahliye davasının reddedildiği; Ankara 23. Asliye Hukuk Mahkemesinde dava konusu olan olayda ise, Çankaya Belediyesinin işletme izin ve ruhsatlarını iptal ile faaliyetten men kararının, müdahalenin ve muarazanın meni kararı ile sonuçlandırılarak davacı lehine bir sonuç ortaya konulduğu anlaşılmaktadır. İdari yargı yerinde görülen dava ile adli yargı yerinde görülen davaların neden ve sebeblerinin aynı olmadığı gibi, bu davalar sonucu verilen kararlar arasında çelişki bulunmadığı, R.Ş. şirketinin lokanta işletmesini devam ettirmesinde bir sorun bulunmaması nedeniyle de, bir hakkın yerine getirilmesinin olanaksız olduğundan söz edilemeyeceği, idari yargı yerinde açılan dava sonucu Turizm işletme belgesinin iptalinin de işyerinin 1. Sınıf lokanta olarak işletilmesine engel teşkil etmediği anlaşılmaktadır.

Açıklanan nedenlerle, adli ve idari yargı mercileri tarafından esasa ilişkin olarak verilen ve kesinleşen mahkeme kararlarında her ne kadar taraflardan biri aynı ise de; davaların aynı konuya ve sebebe ilişkin olmaması ve dolayısıyla kararlar arasında da çelişki bulunmaması karşısında hakkın yerine getirilmesini olanaksız kılan bir durum görülmediği için 2247 sayılı Kanun’un 24. maddesinde belirtilen koşulların gerçekleşmediği düşüncesiyle söz konusu başvurunun reddi gerekmektedir.” yolunda düşünce vermiştir.

İNCELEME VE GEREKÇE :

Uyuşmazlık Mahkemesi Hukuk Bölümü’nün, Serdar ÖZGÜLDÜR’ün Başkanlığında, Üyeler: Eyüp Sabri BAYDAR, Ali ÇOLAK, Sıddık YILDIZ, Nurdane TOPUZ, Ayhan AKARSU ve Mehmet AKBULUT’un katılımlarıyla yapılan 30.12.2013 günlü toplantısında; Raportör-Hakim Taşkın ÇELİK’in 2247 sayılı Yasa’da öngörülen koşulları taşımayan başvurunun reddi gerektiği yolundaki raporu ve dosyadaki belgeler okunduktan; ilgili Başsavcılarca görevlendirilen Yargıtay Cumhuriyet Savcısı Mehmet BAYHAN ile Danıştay Savcısı Mehmet Ali GÜMÜŞ’ün başvurunun reddi gerektiğine ilişkin sözlü açıklamaları da dinlendikten sonra GEREĞİ GÖRÜŞÜLÜP DÜŞÜNÜLDÜ:

2247 sayılı Uyuşmazlık Mahkemesinin Kuruluş ve İşleyişi Hakkında Kanun’un “Mahkemenin görevi” başlığını taşıyan 1. maddesinde, “Uyuşmazlık Mahkemesi; Türkiye Cumhuriyeti Anayasası ile görevlendirilmiş, adli, idari ve askeri yargı mercileri arasındaki görev ve hüküm uyuşmazlıklarını kesin olarak çözmeye yetkili ve bu kanunla kurulup görev yapan bağımsız bir yüksek mahkemedir” denilmiş; 24. maddesinde(Değişik birinci fıkra: 21/1/1982 - 2592/7 md.) ise, 1 nci maddede gösterilen yargı mercilerinden en az ikisi tarafından, görevle ilgili olmaksızın kesin olarak verilmiş veya kesinleşmiş, aynı konuya ve sebebe ilişkin, taraflarından en az biri aynı olan ve kararlar arasındaki çelişki yüzünden hakkın yerine getirilmesi olanaksız bulunan hallerde hüküm uyuşmazlığının varlığının kabul edileceği belirtilmiştir.

Anılan hükme göre, hüküm uyuşmazlığının varlığı için:

a) Uyuşmazlık yaratan hükümlerin, adli, idari veya askeri yargı mercilerinden en az ikisi tarafından verilmesi,

b) Konu, dava sebebi ve taraflardan en az birinin aynı olması,

c) Her iki kararın da kesinleşmiş olması,

d) Kararlarda davanın esasının hükme bağlanması,

e) Kararlar arasındaki çelişki nedeniyle hakkın yerine getirilmesinin olanaksız bulunması koşullarının birlikte gerçekleşmesi aranmaktadır.

Hüküm uyuşmazlığı bulunduğu ileri sürülen adli ve idari yargı kararlarının incelenmesinden; ortada adli ve idari yargı yerlerince verilmiş ve kesinleşmiş kararlar bulunduğu; davaların taraflarından en az birinin (R.Ş..İnş.Tur.Gıda Teks.Oto.ve Rekl.Org.San. ve Tic.Ltd.Şti.) aynı olduğu anlaşılmaktadır.

Kararlarda işin esasının hükme bağlanması hususu incelendiğinde; hüküm uyuşmazlığı bulunduğu ileri sürülen kararların, adli ve idari yargı yerlerince verilmiş ve kesinleşmiş kararlar oldukları; adli yargı yerlerince verilmiş iki, idari yargı yerince verilmiş bir kararda da davanın esasının hükme bağlandığı anlaşılmıştır.

Konu ve dava sebebinin aynı olup olmadığının incelenmesi:

Hüküm uyuşmazlığına konu edilen ve adli yargı yerine ait ilk kararın; Ankara 10. Sulh Hukuk Mahkemesi’nin 04.12.2007 gün ve E:2005/1409, K:2007/2407 sayılı kararı olduğu; bu davada davacının; Çankaya Belediye Başkanlığı, davalının ise R.Ş. İnş. Tur. Gıda. Teks. Oto. Rekl. Org. San. ve Tic. Ltd. Şti, dava sebebinin, davalı şirket tarafından gerçekleştirilen mimari projeye aykırı tadilatlar; dava konusunun ise, bu tadilatların eski haline getirilmemesi nedeni ile taraflar arasında imzalanan kira sözleşmesinin 9. Maddesinin ihlal edilmesi ve bu nedenle davalının taşınmazdan tahliyesine ilişkin olduğu; Mahkemece; akde aykırılık oluşturduğu iddia edilen hususların akde aykırılık koşullarını taşımadığının anlaşıldığı gerekçesiyle, davanın reddine karar verildiği görülmektedir.

Hüküm uyuşmazlığına konu edilen ve adli yargı yerince verilen ikinci kararın; Ankara 23. Asliye Hukuk Mahkemesi’nin 26.05.2009 gün ve E:2008/396, K:2009/162 sayılı kararı olduğu görülmektedir. R.Ş. İnş. Tur. Gıda. Teks. Oto. Rekl. Org. San. ve Tic. Ltd. Şti tarafından Çankaya Belediye Başkanlığına karşı açılan dava dosyası incelendiğinde; davanın; davalı Belediye Başkanlığı’nın, Ankara 11. İdare Mahkemesi tarafından verilen E:2005/725, K:2006/113 ve E:2005/1349, K:2006/712 sayılı kararlarını uygulamayarak ve kiracı şirketin işyeri açma ve çalıştırma ruhsatının Belediye Encümeninin 17.08.2008 gün ve C/2006/4023.22 sayılı kararı ile iptal etmek sureti ile; kiracı şirketin işyerini kullanmasını engellediği iddiasıyla; idarenin bu eylemlerinin idari işlem niteliğini kaybetmesi ve haksız fiil niteliğin kazanmış olması nedenleri ile idarenin taşınmaza müdahalesinin önlenmesi istemiyle açıldığı anlaşılmaktadır.

Bu davada, Ankara 23. Asliye Hukuk Mahkemesi; E:2006/380, K:2006/309 sayılı ilk kararında, davanın görev yönünden reddine karar vermiş, kararın temyizi üzerine; Yargıtay 14. Hukuk Dairesi E:2008/5128, K:2008/6088 sayı ile ; “somut olayda idari işlemin haksızlığı, usulsüzlüğü ve buna bağlı iptali isteminin değil; sadece işyeri açma ve çalıştırma ruhsatlarının sürekli olarak iptal edilmesi nedeni ile davacının özel hukuktan kaynaklanan hakkını kullanamaması iddiası ve buna bağlı muarazanın önlenmesi ile davalı Belediye Başkanlığı’nın müdahalesinin önlenmesinin talep edildiği, bu talebin adli yargıda görülmesi gerektiğini” belirterek mahkeme kararını bozmuş; Ankara 23. Asliye Hukuk Mahkemesi’nce Yargıtay bozma ilamına uyulmak sureti ile yapılan yargılama neticesinde; E:2008/396, K:2009/162 sayı ile; davanın kabulüne, davalı Belediye Başkanlığı’nın taşınmaza müdahalesinin önlenmesine ve muarazanın bu şekilde giderilmesine karar verilmiştir.

Hüküm uyuşmazlığına konu edilen İdari yargı kararı incelendiğinde; davanın R.Ş. İnş.Tur.Gıda Teks. Oto. ve Rekl. Org. San. ve Tic.Ltd.Şti. tarafından, 1. Sınıf Lokanta olarak işletilen işyerine ait 27.02.2006 gün ve 10356 sayılı Turizm İşletme Belgesi'nin iptal edilmesine ilişkin Kültür ve Turizm Bakanlığı'nın 21.12.2006 gün ve 205776 sayılı işleminin hukuka aykırı olduğu ileri sürülerek iptali istemiyle; Kültür ve Turizm Bakanlığına karşı açıldığı; Ankara 16. İdare Mahkemesinin ilk olarak 5.11.2007 gün ve E:2007/270 K:2007/1263 sayı ile verdiği ilk kararında, Çankaya Belediyesi'nce verilen işyeri açma ve çalışma ruhsatının proje hilafı hususların giderilmediğinden bahisle iptal edilmesi üzerine 2634 sayılı Kanun'un 34/e. maddesi uyarınca turizm işletme belgesinin davalı Bakanlıkça iptal edildiği anlaşılmakta ise de; dava konusu işleme dayanak teşkil eden işyeri açma ve çalışma ruhsatının iptaline ilişkin işlemin Ankara 1. İdare Mahkemesi'nin 22.5.2007 günlü, E:2006/2001, K:2007/1447 sayılı kararıyla iptal edilmesi karşısında, dayanağı ortadan kalkan davalı idare işleminde hukuka uyarlık bulunmadığı gerekçesiyle iptaline karar vermiş; bu kararın temyiz edilmesi üzerine Danıştay 6.Dairesince; anılan mahkeme kararının Danıştay 8. Dairesinin 26.5.2009 günlü, E:2007/8212, K:2009/3412 sayılı kararıyla bozulduğu anlaşıldığından, İdare Mahkemesince bu husus göz önünde bulundurularak yeniden bir karar verilmesi gerektiğinden bahisle bozulmuş; bunun üzerine; ANKARA 16.İDARE MAHKEMESİ, hüküm uyuşmazlığına konu edilen 29.5.2012 gün ve E: 2012/484, K:2012/891 sayılı ikinci kararında; 3572 sayılı İşyeri Açma ve Çalışma Ruhsatlarına Dair Kanun Hükmünde Kararnamenin Değiştirilerek Kabulüne Dair Kanunun bazı maddeleri ile, 2634 sayılı Turizm Teşvik Kanunu'nun 34/(e) maddesinden bahisle; Çankaya Belediyesi'nce verilen İşyeri Açma ve Çalışma Ruhsatı'nın proje hilafı hususların giderilmediğinden bahisle iptal edilmesi üzerine 2634 sayılı Kanun'un 34/e maddesi uyarınca Turizm İşletme Belgesi'nin davalı Bakanlıkça iptal edildiği, dava konusu işleme dayanak teşkil eden ve sebep unsurunu oluşturan İşyeri Açma ve Çalışma Ruhsatı'nın iptaline ilişkin işlemin iptali istemiyle açılan davanın Ankara 1. İdare Mahkemesi'nin 26.11.2010 günlü, E:2010/1380, K:2010/1720 sayılı kararıyla reddedildiği ve bu kararın Danıştay Sekizinci Dairesi'nin 16.11.2011 günlü, E:2011/6381, K:2011/5637 sayılı kararıyla onandığının görüldüğü; bu durumda, işyeri açma ve çalışma ruhsatı iptal edilerek faaliyetten men edilen iş yerine ait Turizm İşletme Belgesinin iptal edilmesi yolunda tesis edilen dava konusu işlemde hukuka aykırılık bulunmadığı gerekçesiyle davanın reddine karar verdiği görülmüştür.

Görüldüğü üzere; adli yargı yerindeki davalardan, Ankara 10. Sulh Hukuk Mahkemesindeki davada; işletmeyi kiralayan Çankaya Belediyesinin, sözleşme hükümlerine aykırılık nedenine dayalı olarak açtığı tahliye davasının reddedildiği; Ankara 23. Asliye Hukuk Mahkemesinde açılan diğer dava konusu olan olayda ise, Belediye Encümeninin, işyerinin çalışma ruhsatının iptal edilmesi ve işyerinin faaliyetten men'ine ilişkin kararının iptali istemiyle Çankaya Belediye Başkanlığı aleyhine açılan davanın; müdahalenin ve muarazanın meni kararı ile sonuçlandığı ve davacı lehine bir sonuç ortaya çıktığı; buna karşılık, idari Yargı yerinde, Ankara 16. İdare Mahkemesinin kararına konu olayda ise, davacı Şirketin, Turizm İşletme Belgesinin iptaline ilişkin işlemin iptali istemiyle dava açtığı; Mahkemece dava reddedilmesine karşın, Şirketin faaliyetine son verilmesine yönelik bir sonuç doğmadığı; davacı şirketin, turizm işletme belgesi olmadan, diğer koşullarda ve tahliye endişesi taşımadan faaliyetine devam edebileceği hususları gözetildiğinde; -her üç davadaki maddi olaylar arasında ilgi bulunmasına karşılık- konuları ve hukuki sebepleri farklı olan adli ve idari yargı kararları arasında çelişki yüzünden hakkın yerine getirilmesinin imkânsızlığından ve dolayısıyla hüküm uyuşmazlığından söz edilemeyeceği açıktır.

Açıklanan nedenlerle 2247 sayılı Yasanın 24. maddesinde öngörülen “konu ve dava sebebinin aynı olması” ve “hakkın yerine getirilmesinin imkânsız bulunması” koşullarını taşımayan başvurunun reddi gerekmiştir.

SONUÇ : 2247 sayılı Yasa’nın 24. maddesinde öngörülen koşulları taşımayan BAŞVURUNUN REDDİNE, 30.12.2013 gününde OY BİRLİĞİ İLE KESİN OLARAK karar verildi.

—— • ——

II-2247 SAYILI KANUNUN 10., 14. VE 19. MADDELERİNE İLİŞKİN OLARAK YAPILAN BAŞVURULARDA GEREKLİ KOŞULLARI TAŞIMAYAN BAŞVURULARIN REDDİ KARARLARI

Uyuşmazlık Mahkemesi Başkanlığından:

1-ESAS NO : 2013/1393

KARAR NO: 2013/1775

KARAR TR : 30.12.2013

(Hukuk Bölümü)

ÖZET : 2247 sayılı Yasa’nın 14. maddesinde öngörülen koşulları taşımayan BAŞVURUNUN, aynı Yasanın 27. maddesi uyarınca REDDİ gerektiği hk.

K A R A R

Davacı : E.Ö.

Vekilleri : Av. Ş.Ö., Av. E.A.

Davalı : Sol Sahil Sulama Birliği Başkanlığı-Zile

Vekili : Av. Ş.C.

 O L A Y : 1-Davacı vekili, dava dilekçesinde, müvekkilinin 01.04.1998 tarihinden itibaren hiç ara vermeden Zile Sol Sahil Sulama Birliği Başkanlığı bünyesinde, aralıksız olarak yaklaşık 8,5 yıldır çalıştığını; davalı Birlik Başkanlığı tarafından, Birliğin maddi sı­kıntı içinde olduğu gerekçesi ile 16.04.2007 tarihinden itibaren 2 ay süre ile iş aktinin geçici olarak askıya alındığını, iki aylık sürenin bitmesi beklenmeden 4.5.2007 tarih ve 40 sayılı yazı ile iş aktine aykırı davranışları gerekçe gösterilerek, iş aktinin fes­hine karar verildiğini; hakkında hiçbir disiplin soruşturması yapılmadığı gibi 4857 sa­yılı İş Kanununun 25 inci maddesinde sayılan ve işvereni haklı kılacak hiçbir fiilin oluşmadığını, konuyla ilgili her hangi bir savunma istenmediğini, belge düzenlenmediğini; kaldı ki bu güne kadar işveren tarafından müvekkiline verilmiş her hangi bir cezanın da bulunmadığını; iş aktinin geçici olarak feshine ilişkin idari işlemin iptali için ida­re mahkemesine açmış olduğu davanın henüz sonuçlanmadığını; işveren sıfatıyla su­lama birliği başkanının, bir yandan kıdem tazminatı hakkının doğduğunu belirterek kıdem taz­minatı tutarını müvekkilinin hesabına yatırırken, diğer yandan kusurlu davrandığı gerek­çesi ile iş akdini feshetmek suretiyle kendi içinde çelişkiye düşmüş olduğunu; bilindiği üzere, 5620 sayılı Kamuda Geçici İş Pozisyonlarında Çalışanların Sürekli işçi Kadrolarına Veya Sözleşmeli Personel Statüsüne Geçirilmeleri, Geçici İşçi Çalıştırılması ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun ile 2006 ve 2007 yılında 6 ay süre ile geçici işçi olarak çalışanların sürekli işçi kadrolarına ge­çirilmelerinin öngörülmüş olduğunu; ne hazindir ki, müvekkili böyle bir hakkı elde ettiğine sevinir­ken, aynı tarihlerde iş akdinin fesh edildiğini; esasen, sulama birliği başkanının, kendi akraba ve siyasi çevresini yerleştirmek için bu tür yola tevessül ederek müvekkilinin akdini sonlandırma yoluna gittiğini; zaten, 16.04.2007 tarihli yazıda ve iki ay süre ile iş akdi geçici süreli askıya alınmış, geçici süreli askıya alınma işlemi devam ederken, yani 04.05.2007 tarihli yazı ile ve üstelik iş akdine aykırı davrandığı gerekçesi ile iş akdinin sona erdirildiğini ifade ederek; geçerli bir sebebe dayanmayan iş akdinin feshine ilişkin işlemin iptal edilerek ortadan kaldırılması istemiyle idari yargı yerinde dava açmıştır.

SİVAS İDARE MAHKEMESİ: 28.6.2007 gün ve E: 2007/1112, K: 2007/1045 sayı ile, 2576 sayılı Yasanın 6. maddesinde "Vergi Mahkemeleri; a) Genel bütçeye, il özel idareleri, belediye ve köylere ait, vergi, resim ve harçlar ile benzeri mali yükümler ve bunların zam ve cezaları ile tarifelere ilişkin davaları, b) (a) bendindeki konularda 6183 sayılı Amme Alacaklarının Tahsili Usulü Hakkındaki Kanunun uygulamasına ilişkin davaları, c) Diğer kanunla verilen işleri, çözümler" hükmünün yer aldığı; aynı yasanın 5. maddesinin 1. fıkrasında da İdare Mahkemelerinin, Vergi Mahkemelerinin görevine giren davalar ile Danıştay'da çözümlenecek olanlar dışındaki iptal davaları ile tam yargı davalarını, tahkim yolu öngörülen imtiyaz şartlaşma ve sözleşmelerinden doğan uyuşmazlıklar hariç, kamu hizmetlerinin birinin yürütülmesi için yapılan idari sözleşmelerden dolayı taraflar arasında çıkan uyuşmazlıklara ilişkin davalar ve kanunlarla verilen diğer işleri çözümleyeceğinin hükme bağlandığı; 4857 sayılı İş Kanunu'nun 20. maddesinde ise; iş sözleşmesi feshedilen işçinin, fesih bildiriminde sebep gösterilmediği veya gösterilen sebebin geçerli bir sebep olmadığı iddiası ile fesih bildiriminin tebliği tarihinden itibaren bir ay içinde iş mahkemesinde dava açabileceğinin hükme bağlandığı; dava dilekçesi ve eklerinin incelenmesinden, uyuşmazlığın konusunun 4857 sayılı İş Kanunu'nun uygulanmasından kaynaklandığının anlaşılması karşısında davanın görev yönünden reddedilmesi gerektiği sonucuna ulaşıldığı gerekçesiyle; davanın 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Yasasının 15/1-a. maddesi hükmü uyarınca görev yönünden reddine karar vermiş, bu karar kesinleşmiştir.

2-Davacı vekili bu defa, müvekkilinin 1993 yılından 04.05.2007 tarihine kadar aralıksız olarak davalı sulama birliğinde geçici işçi statüsünde sayman olarak sözleşmesinin feshedildiği tarihe kadar sürekli hizmet vermiş bulunduğunu; SGK sicil numarasının 6001023036408 olduğunu; 5620 Sayılı Kanunla getirilen düzenleme kapsamında müvekkili(açısından da), geçici işçilerin, sürekli işçi veya sözleşmeli personel statüsüne geçirilmesi için gereken yasal şartlar oluştuğu halde, davalı kurum yönetimi tarafından gerekli bildirimlerin yapılmadığını; iş bu sebeple, müvekkilinin, 5620 Sayılı Kanunla geçici işçilerin sürekli işçi kadrosuna geçirilmesine hak kazandığının tespitinin yapılmasını talep etmek için dava açma zorunluluğu doğduğunu ifade ederek; tazminat ve diğer hukuki hakları saklı kalmak kaydı ile 5620 Sayılı Yasa ile getirilen düzenleme kapsamında; müvekkilinin de sürekli işçi veya sözleşmeli personel statüsüne geçirilmesine hak kazandığının tespitine karar verilmesi istemiyle adli yargı yerinde dava açmıştır.

Tokat İş Mahkemesi: 8.3.2011 gün ve E:2009/205, K:2011/69 sayı ile, 5620 sayılı Kanunun yayımlanarak yürürlüğe girdiği 21/04/2007 tarihinden sonra 04/05/2007 tarihinde davacının iş akti feshedilmiş olmakla ve davacının 6 aydan fazla kıdemi olduğu anlaşılmakla davacının 21/04/2007 tarihi itibariyle 5620 sayılı yasa gereğince daimi işçi kadrosuna geçmeye hak kazandığının tespitine ve davanın kabulüne karar vermiş; bu kararın temyiz edilmesi üzerine, Yargıtay 9.Hukuk Dairesi: 29.1.2013 gün ve E:2012/38619, K:2013/3246 sayı ile, görev konusu kamu düzenine ilişkin olup mahkemece kendiliğinden dikkate alınması gerektiği; İş mahkemelerinin görev alanını hakimin, tarafların iddia ve savunmalarına göre değil, 5521 sayılı İş Mahkemeleri Kanunu'nun 1. maddesini esas alarak belirleyeceği; 5521 sayılı İş Mahkemeleri Kanunu’nun 1. maddesi uyarınca İş Kanununa göre işçi sayılan kimselerle işveren veya işveren vekilleri arasında iş akdinden veya iş Kanununa dayanan her türlü hak iddialarından doğan hukuk uyuşmazlıklarının çözüm yerinin iş mahkemeleri olduğu; 21/04/2007 tarih ve 26500 sayılı Resmi Gazetede yayınlanan Kamuda Geçici İş Pozisyonlarında Çalışanların Sürekli İşçi Kadrolarına Veya Sözleşmeli Personel Statüsüne Geçirilmeleri, Geçici İşçi Çalıştırılması İle Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılması Hakkında Kanunun 7. maddesine göre ”geçici işçilikten sürekli işçi kadrosuna geçirilenlerin, ilgili idare, kurum ve kuruluşlarda 2006 yılı içerisinde toplam 6 ay ve daha fazla sürelerle vizeli geçici iş pozisyonlarında işçi olarak çalıştığının belgelenmesi...” şartının getirildiği; davacının anılan yasa uyarınca 2006 yılı içerisinde altı aydan fazla süre ile çalıştığının ve kadroya geçirilmesi gerektiğinin tespiti için bu davayı açtığı; kadro tahsisinin idari bir işlem olduğu, idari işlem tesis edecek şekilde yargı kararı verilemeyeceği; idarenin 5620 sayılı yasa kapsamında sürekli işçi veya sözleşmeli personel statüsüne geçirilmesi için düzenlediği kadro tahsis işleminin bir idari işlem olduğu, bu işlemin iptaline yönelik uyuşmazlığın; kısaca sürekli işçi kadrosunda bulunması gerektiği yönündeki istemin idari yargı yerinde çözülmesinin gerektiği; zira 5620 sayılı yasadan kaynaklanan düzenleyici işlem niteliğindeki uyuşmazlığın çözüm yerinin idari yargı olduğu; buna göre mahkemece dava dilekçesinin yargı yolu yanlışlığı (HMK.nın 114/b, 115 maddeleri) nedeni ile reddine kararı verilmesi gerekirken uyuşmazlığın esası hakkında karar verilmesinin hatalı olduğu gerekçesiyle; kararın BOZULMASINA karar vermiştir.

TOKAT İŞ MAHKEMESİ: 11.6.2013 gün ve E:2013/85, K:2013/240 sayı ile, mahkemelerince usul ve yasaya uygun bozma ilamına uyulduğu; her ne kadar Mahkemelerinin 08/03/2011 tarih ve 2009/205 esas, 2011/69 karar sayılı ilamı ile davanın kabulüne karar verilmiş ise de, İdarenin 5620 sayılı yasa kapsamında sürekli işçi veya sözleşmeli personel statüsüne geçirilmesi için düzenlediği kadro tahsis işleminin bir idari işlem olduğu, bu işlemin iptaline yönelik uyuşmazlığın, kısaca sürekli işçi kadrosunda bulunması gerektiği yönündeki istemin idari yargı yerinde çözülmesinin gerektiği; 5620 sayılı yasadan kaynaklanan düzenleyici işlem niteliğindeki uyuşmazlığın çözüm yerinin idari yargı olduğu kanaatine varıldığından davaya bakmaya adli yargı yeri görevli olmayıp idari yargı yerinin görevli olduğu gerekçesiyle; dava dilekçesinin yargı yolu bakımından reddine karar vermiş; bu karar temyiz edilmeksizin kesinleşmiştir.

3-Davacı vekili, Uyuşmazlık Mahkemesi Başkanlığına sunulmak üzere Tokat İş Mahkemesi Hakimliğine verdiği 26.6.2013 tarihli dilekçe ile; Zile Sol Sahil Sulama Birliği Başkanlığına karşı açtıkları davada Sivas İdare Mahkemesi’nin 28/06/2007 gün ve 2007/1112 E. 2007/1045 K. sayılı kararıyla görevsizliğe hükmettiğini ve bu kararın kesinleştiğini; bunu üzerine Zile Sol Sahil Sulama Birliği Başkanlığına karşı açtıkları davada Mahkemelerinin 11/06/2013 gün ve 2013/85 E., 2013/240 K. sayılı kararıyla görevsizliğe hükmettiğini ve bu kararın kesinleştiğini; açılan davalar aynı konu hakkında olup müvekkilinin 5620 Sayılı Yasa’dan yararlandırılarak kadrolu olarak işe devamına ilişkin bulunduğunu; kesinleşen görevsizlik kararları nedeniyle ortaya çıkan olumsuz görev uyuşmazlığının giderilmesini istediklerini ifade ederek; ortaya çıkan görev uyuşmazlığının giderilmesi için dosyanın Uyuşmazlık Mahkemesine gönderilmesine karar verilmesini talep etmiştir.

İNCELEME VE GEREKÇE : Uyuşmazlık Mahkemesi Hukuk Bölümü’nün, Serdar ÖZGÜLDÜR’ün Başkanlığında, Üyeler: Eyüp Sabri BAYDAR, Ali ÇOLAK, Sıddık YILDIZ, Nurdane TOPUZ, Ayhan AKARSU ve Mehmet AKBULUT’un katılımlarıyla yapılan 30.12.2013 günlü toplantısında; Raportör-Hakim Taşkın ÇELİK’in 2247 sayılı Yasa’da öngörülen koşulları taşımayan başvurunun reddi gerektiği yolundaki raporu ve dosyadaki belgeler okunduktan; ilgili Başsavcılarca görevlendirilen Yargıtay Cumhuriyet Savcısı Mehmet BAYHAN ile Danıştay Savcısı Mehmet Ali GÜMÜŞ’ün başvurunun reddi gerektiğine ilişkin sözlü açıklamaları da dinlendikten sonra GEREĞİ GÖRÜŞÜLÜP DÜŞÜNÜLDÜ:

Uyuşmazlık Mahkemesi’nin görev ve yetkileri, 2709 sayılı Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın 158. maddesi ile 2247 sayılı Uyuşmazlık Mahkemesi’nin Kuruluş ve İşleyişi Hakkında Kanun’un 1. maddesinde açıkça gösterilmiş ve adli, idari ve askeri yargı mercileri arasındaki görev ve hüküm uyuşmazlıklarını kesin olarak çözmeye yetkili kılınmıştır.

2247 sayılı Kanun’un 14. maddesine göre; olumsuz görev uyuşmazlığının bulunduğunun ileri sürülebilmesi için adli, idari veya askeri yargı mercilerinden en az ikisinin tarafları, konusu ve sebebi aynı olan davada kendilerini görevsiz görmeleri ve bu yolda verdikleri kararın kesin veya kesinleşmiş olması gerekmekte; bu uyuşmazlığın giderilmesi istemi ise, hukuk uyuşmazlıklarında ancak davanın taraflarınca ileri sürülebilmektedir. Aynı Yasa’nın 27. maddesinde ise, Uyuşmazlık Mahkemesi’nin, uyuşmazlık çıkarmaya veya görev uyuşmazlıklarına ilişkin istemleri önce şekil ve süre açısından inceleyeceği; yöntemine uymayan veya süresi içinde ileri sürülmemiş istemleri reddedeceği kuralına yer verilmektedir.

Olayda; idari yargı yerinde, davalı Birlik Başkanlığında çalışan davacının iş akdinin feshine ilişkin işlemin iptali istemiyle dava açıldığı; Mahkemece, uyuşmazlığın konusunun 4857 sayılı İş Kanunu'nun uygulanmasından kaynaklandığı gerekçesiyle davanın görev yönünden reddedildiği; adli yargı yerinde ise; 5620 Sayılı Yasa ile getirilen düzenleme kapsamında; davacının sürekli işçi veya sözleşmeli personel statüsüne geçirilmesine hak kazandığının tespitine karar verilmesi istemiyle dava açıldığı; Mahkemece, Yargıtay’ın bozma kararına uyulmak suretiyle; 5620 sayılı yasadan kaynaklanan düzenleyici işlem niteliğindeki uyuşmazlığın çözüm yerinin idari yargı olduğu gerekçesiyle, görevsizlik kararı verildiği; dolayısıyla ortada, 2247 sayılı Yasa’nın 14. maddesinde öngörülen biçimde, tarafları aynı olan ve kesinleşmiş iki karar bulunmasına karşılık; bu kararların aynı konuya ve sebebe dayalı olmadıkları anlaşılmaktadır.

Açıklanan nedenlerle, Davacı vekilinin, 2247 sayılı Yasanın 14.maddesinde öngörülen koşulları taşımayan “Sivas İdare Mahkemesi ile Tokat İş Mahkemesi arasındaki olumsuz görev uyuşmazlığının giderilmesi” istemiyle yaptığı başvurunun, anılan Yasa’nın 27. maddesi uyarınca reddi gerekmiştir.

SONUÇ : 2247 sayılı Yasa’nın 14. maddesinde öngörülen koşulları taşımayan BAŞVURUNUN, aynı Yasa’nın 27. maddesi uyarınca REDDİNE, 30.12.2013 gününde OY BİRLİĞİ İLE KESİN OLARAK karar verildi.

—— • ——

Uyuşmazlık Mahkemesi Başkanlığından:

2-ESAS NO : 2013/1413

KARAR NO: 2013/1781

KARAR TR : 30.12.2013

(Hukuk Bölümü)

ÖZET : 2247 sayılı Yasa’nın 14. maddesinde belirtilen biçimde olumsuz görev uyuşmazlığının ve 19. maddede belirtilen koşulların da oluşmadığı anlaşıldığından, aynı Yasa’nın 27. maddesi uyarınca yöntemine uygun bulunmayan BAŞVURUNUN REDDİ gerektiği hk.

K A R A R

Davacı : İ.Ü.

Vekilleri : Av. M.Y.B., Av. A.A.

Davalı : Beykoz Belediye Başkanlığı

O L A Y  : Beykoz Belediyesi Encümeninin 26.10.2010 tarih ve 2010/345 sayılı kararı ile, Beykoz İlçesi, Çavuşbaşı, Çengeldere Mahallesi,Çamlık Caddesi, Tevhit Sokakta bulunan F.Ü. arazisine, kaçak hafriyat döküldüğünden bahisle, arazi kullanıcısı davacı İ.Ü. adına, 3194 sayılı İmar Kanunu’nun 40.maddesi uyarınca 10.000,00 TL. para cezası verilmesine, aynı Belediyenin 24.8.2010 tarih ve 2010/285 sayılı kararı ile de, Beykoz İlçesi, Çavuşbaşı, Yavuzselim Mahallesi, Kestanelik Caddesi,Övgü Sokak No.6 adresinde bulunan taşınmaza kaçak hafriyat döküldüğünden bahisle, arazi kullanıcısı İsrafil Cebir adına,aynı Kanun’un aynı maddesi uyarınca 15.000,00 TL. para cezası verilmesine karar verilmiştir.

Davacı vekili, 24.8.2010 tarih ve 2010/285 sayılı encümen kararının iptali istemiyle idari yargı yerinde dava açmıştır.

İSTANBUL 4. İDARE MAHKEMESİ: 31.12.2010 gün ve E:2010/2573, K:2010/2682 sayı ile, davada idari yargının görevli olması için 5326 sayılı Kabahatler Kanunu’nun 27/8. maddesine göre idari para cezası yanında idari yargının görev alanına giren kararın da verilmiş olması ve birlikte dava edilmiş olması gerektiği açıklanarak, olayda idari yargının görev alanına giren, idari davaya konu olacak kesin ve yürütülmesi gereken nitelikte bir kararın bulunmadığı belirtilerek 3194 sayılı Kanun uyarınca verilen idari yaptırım niteliğindeki para cezalarına karşı açılacak davaların görüm ve çözümünün adli yargı yerine ait olduğu gerekçesiyle davanın görev yönünden reddine karar vermiştir.

Davacı vekili, bu kez 26.10.2010 tarih ve 2010/345 sayılı encümen kararının iptali istemiyle adli yargı yerine itirazda bulunmuştur.

BEYKOZ 1. SULH CEZA MAHKEMESİ: 20.4.2011 gün ve D.İş:2011/356 sayıyla, 3194 sayılı Kanun uyarınca verilen para cezalarına karşı açılacak davaların görüm ve çözümünün idari yargı yerine ait olduğu gerekçesiyle görevsizlik kararı vermiş, ayrıca idare mahkemesi ile Mahkemeleri arasında görev uyuşmazlığı oluştuğunu ileri sürerek,dosyanın görev uyuşmazlığının çözümlenmesi için Uyuşmazlık Mahkemesine gönderilmesine de karar vermiş, verilen karar itiraz edilmeden kesinleşmiştir.

İNCELEME VE GEREKÇE:

Uyuşmazlık Mahkemesi Hukuk Bölümü’nün, Serdar ÖZGÜLDÜR’ün Başkanlığında, Üyeler: Eyüp Sabri BAYDAR, Ali ÇOLAK, Sıddık YILDIZ, Nurdane TOPUZ, Ayhan AKARSU ve Mehmet AKBULUT’un katılımlarıyla yapılan 30.12.2013 günlü toplantısında; Raportör-Hakim Gülten Fatma BÜYÜKEREN’in, 2247 sayılı Yasa’da öngörülen koşulları taşımayan başvurunun reddi gerektiği yolundaki raporu ve dosyadaki belgeler okunduktan; ilgili Başsavcılarca görevlendirilen Yargıtay Cumhuriyet Savcısı Mehmet BAYHAN ile Danıştay Savcısı Mehmet Ali GÜMÜŞ’ün davada başvurunun reddi gerektiğine ilişkin sözlü açıklamaları da dinlendikten sonra GEREĞİ GÖRÜŞÜLÜP DÜŞÜNÜLDÜ:

Dosya üzerinde 2247 sayılı Yasa’nın 27. maddesi uyarınca yapılan incelemeye göre;

Uyuşmazlık Mahkemesi Genel Kurulu’nun 11.7.1988 günlü, E:1988/1, K:1988/1 sayılı İlke Kararında, “2247 sayılı Uyuşmazlık Mahkemesinin Kuruluş ve İşleyişi Hakkında Kanunun bütünüyle incelenip değerlendirilmesinden, bu Kanunun uygulanması yönünden 2 nci maddesinin ikinci fıkrasında yer alan, ‘ceza uyuşmazlıkları’ ibaresinden, savcının ya da şahsi davacının talebi ile başlayan yargılaması sonunda sanığın mahkumiyetine ya da beraatine hükmedilebilecek davalarda, askeri ve adli ceza mahkemeleri arasında çıkan görev ve hüküm uyuşmazlıklarının anlaşılması, bunun dışında kalan tüm görev uyuşmazlıklarının ‘hukuk uyuşmazlığı’ sayılması gerektiği sonucuna varılmaktadır. Uygulanması idari organlara bırakılan cezalar, adli nitelikte olmadığından, bunlar hakkında yapılan itirazlar ya da açılan davalar ‘ceza davası’ olarak nitelendirilemezler. İdari niteliklerinden dolayı bu davalara ilişkin görev ve hüküm uyuşmazlıklarının Uyuşmazlık Mahkemesinin Hukuk Bölümünde incelenip çözümlenmesi gerektiği...” açıkça belirtilmiştir. Bu durum gözetildiğinde, olay bölümünde yazılı başvuru konusu görev uyuşmazlığının Hukuk Bölümünde incelenmesi gerektiği kuşkusuzdur.

2247 sayılı Yasa’nın 14. maddesinde, “Olumsuz görev uyuşmazlığının bulunduğunun ileri sürülebilmesi için adli, idari veya askeri yargı mercilerinden en az ikisinin tarafları, konusu ve sebebi aynı olan davada kendilerini görevsiz görmeleri ve bu yolda verdikleri kararların kesin veya kesinleşmiş olması gerekir.

Bu uyuşmazlığın giderilmesi istemi, ancak davanın taraflarınca ve ceza davalarında ise ayrıca ilgili makamlarca ileri sürülebilir”, 19.maddesinde, “Adli, idari, askeri yargı mercilerinden birisinin kesin veya kesinleşmiş görevsizlik kararı üzerine kendisine gelen bir davayı incelemeye başlayan veya incelemekte olan bir yargı mercii davada görevsizlik kararı veren merciin görevli olduğu kanısına varırsa, gerekçeli bir karar ile görevli merciin belirtilmesi için Uyuşmazlık Mahkemesine başvurur ve elindeki işin incelenmesini Uyuşmazlık Mahkemesinin karar vermesine değin erteler.

(Değişik ikinci fıkra: 23/7/2008 – 5791/9 md.) Yargı merciince, önceki görevsizlik kararına ilişkin dava dosyası da temin edilerek, gerekçeli başvuru kararı ile birlikte dava dosyaları Uyuşmazlık Mahkemesine gönderilir” denilmiştir. Aynı Yasanın 27. maddesinde ise, Uyuşmazlık Mahkemesinin, uyuşmazlık çıkarmaya veya görev uyuşmazlıklarına ilişkin istemleri önce şekil ve süre açısından inceleyeceği; yöntemine uymayan veya süresi içinde ileri sürülmemiş istemleri reddedeceği kuralına yer verilmiştir.

Dosyanın incelenmesinden, davacı vekilinin, idari para cezasının iptal edilmesi istemiyle adli yargı yerine yaptığı itiraz sonucunda, Mahkemece görevsizlik kararı verilmekle birlikte, bununla yetinilmeyerek, yukarıda sözü edilen görevsizlik kararları arasında olumsuz görev uyuşmazlığı oluştuğu ileri sürülerek, görevli merciin belirtilmesi için dosyanın re’sen Uyuşmazlık Mahkemesine gönderilmesine de karar verildiği ve önceki görevsizlik kararına ilişkin dava dosyası temin edilmeden adli yargı dosyasının Mahkememize gönderildiği görülmüştür.

Uyuşmazlık Mahkemesi bu durumlarda, her ne kadar 2247 sayılı Yasada öngörülen yönteme uymamakta ise de, davanın taraflarınca başvuruda bulunulmadığı gözetilerek, mahkemelerce re’sen yapılan başvuruların 2247 sayılı Yasanın 19. maddesi kapsamında olduğunun kabul edilerek Uyuşmazlık Mahkemesinin önüne gelmiş bulunan görev uyuşmazlıklarının çözüme kavuşturulmasının, gerek dava ekonomisine gerek Uyuşmazlık Mahkemesinin kuruluş amacına uygun olacağı düşüncesiyle görev uyuşmazlıklarının esasını inceleyerek esasa ilişkin karar vermektedir.

Ancak, somut olayda, adli yargı yerince önceki görevsizlik kararına ilişkin dava dosyası temin edilmeden dosyanın Mahkememize gönderilmiş olması nedeniyle, Başkanlık yazısıyla idari yargı dava dosyasının istenmesi üzerine, İstanbul 4. İdare Mahkemesi’nce verilen görevsizlik kararının davacı tarafından temyiz edildiği, Danıştay 14. Dairesi’nce hükmün bozulmasına karar verilmesi üzerine, yeni bir esasa kaydedildiği ve halen derdest olduğunun ilgili Mahkemece, Mahkememize bildirildiği ve bahsedilen kararın dosya içinde bulunan onaylı örneğinin incelenmesinden de, davacı vekilinin 24.8.2010 tarih ve 2010/285 sayılı encümen kararının iptali istemiyle idari yargı yerinde dava açtığı ve Mahkemece davanın görev yönünden reddine karar verildiği, bu işlem ile ilgili olarak davacının adli yargı yerine dava açıp açmadığı konusunda bir bilgi olmadığı gibi, adli yargı yerince bu işlem hakkında verilmiş bir görevsizlik kararı da olmadığı, davacı vekilinin 26.10.2010 tarih ve 2010/345 sayılı encümen kararının iptali istemiyle adli yargı yerine itirazda bulunduğu, Mahkemece görevsizlik kararı verildiği, davacının idari yargı yerine bu işlem ile ilgili olarak dava açıp açmadığı konusunda bir bilgi olmadığı gibi, idari yargı yerince bu işlem hakkında verilmiş bir görevsizlik kararı da bulunmadığı, ancak Beykoz 1. Sulh Ceza Mahkemesi’nce, İstanbul 4. İdare Mahkemesi ile aralarında bahsedilen kararlar yönünden olumsuz görev uyuşmazlığı meydana geldiğinden bahisle dosyanın Mahkememize gönderildiği anlaşılmıştır.

Bu durumda, adli ve idari yargı yerlerince, tarafları, konusu ve sebebi aynı olan dava sebebiyle verilmiş iki ayrı görevsizlik kararı bulunmadığı gibi, idari yargı yerince verilen görevsizlik kararının da kesinleşmediği, bu nedenle 2247 sayılı Yasa’nın 14. maddesinde belirtilen biçimde olumsuz görev uyuşmazlığının ve 19. maddede belirtilen koşulların da oluşmadığı anlaşıldığından, aynı Yasa’nın 27. maddesi uyarınca yöntemine uygun bulunmayan başvurunun reddine karar verilmesi gerekmiştir.

SONUÇ : 2247 sayılı Yasa’nın 14.maddesinde belirtilen biçimde olumsuz görev uyuşmazlığının ve 19. maddede belirtilen koşulların da oluşmadığı anlaşıldığından, aynı Yasa’nın 27. maddesi uyarınca yöntemine uygun bulunmayan BAŞVURUNUN REDDİNE 30.12.2013 gününde OY BİRLİĞİ İLE KESİN OLARAK karar verildi.

—— • ——

Uyuşmazlık Mahkemesi Başkanlığından:

3-ESAS NO : 2013/1503

KARAR NO: 2013/1788

KARAR TR : 30.12.2013

(Hukuk Bölümü)

ÖZET : 2247 sayılı Yasa’nın 14. maddesinde öngörülen koşulları taşımayan BAŞVURUNUN, aynı Yasanın 27. maddesi uyarınca REDDİ gerektiği hk.

K A R A R

Davacı : H.B.

Vekili : Av. B.Y.

Davalı  : Türk Telekomünikasyon A.Ş.

Vekili  : Av. M.E.

O L A Y : Davalı Şirkette görev yapmakta iken, 406 sayılı Yasanın Ek-29. maddesi ile 4046 sayılı Yasanın 22. maddesine göre adı Devlet Personel Başkanlığına bildirilen davacı 27.6.2006 tarihinde Ulaştırma Bakanlığı emrine atanmıştır.

Davacı vekili, davalı kurumdan geçiş yapan müvekkilinin maaş nakil ilmühaberinin 4046 sayılı yasanın 22. Maddesi ve 406 sayılı yasanın Ek 29. Maddesine uygun düzenlenmemesi nedeniyle yeniden tesbiti ile maaşına esas net ücretine söz konusu tespit doğrultusunda zamların eklenerek davalı kurumda çalıştığı 27.6.2006 tarihine kadar hak ettiği, ancak kendisine ödenmeyen, yıllar itibari ile değişen ek ödeme ve denge tazminatlarının ve buna bağlı olarak değişen maaş tutarına uygulanan ikramiye tutarları farkının fazlaya ilişkin tüm hakları saklı kaydıyla şimdilik 40,00- TL alacağın ödenmesi gereken tarihlerden itibaren işleyecek en yüksek banka mevduat faizi ilavesi ile birlikte ödenmesi istemiyle 31.3.2011 tarihinde adli yargı yerinde dava açmıştır.

Ankara 15.İş Mahkemesi:14.2.2012 gün ve E:2011/365, K:2012/261 sayı ile, uyuşmazlığın esasını inceleyerek, davanın kabulüne karar vermiş; bu kararın temyiz edilmesi üzerine Yargıtay 9.Hukuk Dairesi; 27.4.2012 gün ve E:2012/15006, K:2012/14862 sayı ile; eksik inceleme ile karar verilmesinin hatalı olduğu gerekçesiyle Mahkeme kararını bozmuştur.

ANKARA 15.İŞ MAHKEMESİ:26.3.2013 gün ve E:2012/425, K:2013/197 sayı ile, davacının Mahkemelerine sunduğu dava dilekçesi ile 31.03.2006 tarih ve 26125 sayılı resmi gazetede yayınlanan 5423 sayılı değişik adlar altında ödemesi bulunmayan memurlar ve sözleşmeli personele ek ödeme yapılması ve bazı kanun ve kanun hükmünde kararnamelerde değişiklik yapılması hakkındaki kanuna göre ek ödeme ve maaş nakil bildiriminin bu yasaya göre düzenlenmesi talebinde bulunduğu; davacının davalı şirket ile imzaladığı 2 tip iş sözleşmesini imzaladığı, bu sözleşmede ücretlerde yapılacak artış oranı, kamudaki memur artış oranında olacaktır, ibaresinin bulunduğunu belirttiği, bu durum çerçevesinde uyuşmazlık incelendiğinde talep konusu uyuşmazlıkların kapsadığı dönem açısından davacının memur olarak 657 sayılı yasaya tabi olmak üzere çalıştığı ve statü hukukuna tabi olduğu; bu durumda uyuşmazlık konusu dönem gözetildiğinde davacının statü hukukuna tabi memur olması bakımından mahkemeleri açısından yargı yerinin caiz olmadığı; zira uyuşmazlığın çözüm yerinin idari yargı yeri olduğu, benzer uyuşmazlıkta Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 26.12.2012 tarih, 2012/9-1518 Esas, 2012/1388 Karar sayılı ilamında da; Yargı yerinin adli yargı olmayıp idari yargı olduğunun belirtildiği gözetilmekle, 6100 sayılı HMK'nın 114/1-b maddesinde belirtilen dava şartı eksikliği göz önüne alınarak aynı yasanın 115/2 maddesi gereğince davanın usulden reddine karar vermenin gerektiği belirtilerek; bu itibarla; Uyuşmazlığın çözüm yerinin idari yargı yeri olduğu, mahkemeleri açısından yargı yolu caiz olmadığından, HMK 114/1-b maddesi göz önüne alınarak aynı Yasanın 115/2 maddesi gereğince davanın usulden reddine karar verildikten sonra, hükmün sonunda; (…) “Davacı vekiline tefhimden, davalı tarafa tebliğden itibaren 8 gün içerisinde Yargıtay'a temyiz yolu açık olmak üzere verilen karar davacı vekilinin yüzüne davalı tarafın yokluğunda açıkça okunup usülen anlatıldı.” denilmiştir.

Ankara 15.İş Mahkemesinin dava dosyasının incelenmesinden; görevsizlik kararının davalı tarafa tebliğ edildiğine ilişkin herhangi bir bilgi ve belgenin bulunmadığı; dolayısıyla Mahkeme kararının davalı yönünden kesinleşmediği anlaşılmıştır.

Davacı vekili bu kez, müvekkilinin maaş nakil ilmühaberinin 4046 sayılı yasanın 22. Maddesi ve 406 sayılı yasanın Ek 29. Maddesine uygun düzenlenmemesi nedeniyle maaş nakil bildiriminin iptal edilerek yeniden tespiti ile iş mahkemesi yargılamasında toplanan kanıtlar ve belgeler çerçevesinde maaşına esas net ücretine söz konusu tespit doğrultusunda zamların eklenerek kendisine ödenmeyen, yıllar itibari ile değişen ek ödeme ve denge tazminatlarının ve buna bağlı olarak değişen maaş tutarına uygulanan ikramiye tutarları farkının fazlaya ilişkin tüm hakları saklı kalmak kaydıyla ödenmesi gereken tarihlerden itibaren işleyecek faizi ilavesi ile birlikte ödenmesi istemiyle idari yargı yerinde dava açmıştır.

ANKARA 11.İDARE MAHKEMESİ: 8.5.2013 gün ve E:2013/734, K:2013/709 sayı ile, Özelleştirme kapsamında bulunan Türk Telekomünikasyon A.Ş.'deki tamamı Hâzineye ait bulunan hisselerden % 55'inin 14.11.2005 tarihli Hisse Satış Sözleşmesi ile Ojer Telekomünikasyon A.Ş.'ne satıldığı; olayda, davalının hisse devir (14.11.2005) tarihinde sözleşmeli personel statüsünde çalışan ve 2006 yılında 406 sayılı Kanun'un ek 29 ve 4046 sayılı Kanun'un 22.maddesi çerçevesinde başka kuruma atanan davacı tarafından, maaş nakil ilmühaberinin 4046 sayılı Yasanın 22.maddesine uygun düzenlenmemesi sonucunda hak kaybına uğradığını ileri sürerek maaş nakil ilmühaberinin iptali ile alamadığı ödemelerin tazmini istemiyle bakılan davanın açıldığı; buna göre, idare aleyhine dava açılmayıp, işlemin tesis edildiği tarihte davalı mevkiinde kamu kuruluşu niteliği taşımayan özel hukuk tüzel kişisi Türk Telekomünikasyon A.Ş.'nin bulunması karşısında, ortada idari yargı yetkisi kapsamında tesis edilmiş bir idari işlem bulunduğundan söz edilemeyeceğinden uyuşmazlığın görüm ve çözümünün adli yargının görevinde bulunduğu gerekçesiyle; davanın 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Yasasının 15/1 -a. maddesi hükmü uyarınca görev yönünden reddine karar vermiş; bu karar temyiz edilmeksizin kesinleşmiştir.

Davacı vekili tarafından, adli ve idari yargı yerleri arasında oluştuğu ileri sürülen olumsuz görev uyuşmazlığının giderilmesi için başvuruda bulunmuş; İdare Mahkemesince, idari yargı ile adli yargı dosyalarının asılları, talep doğrultusunda Mahkememize gönderilmiştir.

İNCELEME VE GEREKÇE : Uyuşmazlık Mahkemesi Hukuk Bölümü’nün, Serdar ÖZGÜLDÜR’ün Başkanlığında, Üyeler: Eyüp Sabri BAYDAR, Ali ÇOLAK, Sıddık YILDIZ, Nurdane TOPUZ, Ayhan AKARSU ve Mehmet AKBULUT’un katılımlarıyla yapılan 30.12.2013 günlü toplantısında; Raportör-Hakim Taşkın ÇELİK’in 2247 sayılı Yasa’da öngörülen koşulları taşımayan başvurunun reddi gerektiği yolundaki raporu ve dosyadaki belgeler okunduktan; ilgili Başsavcılarca görevlendirilen Yargıtay Cumhuriyet Savcısı Mehmet BAYHAN ile Danıştay Savcısı Mehmet Ali GÜMÜŞ’ün başvurunun reddi gerektiğine ilişkin sözlü açıklamaları da dinlendikten sonra GEREĞİ GÖRÜŞÜLÜP DÜŞÜNÜLDÜ:

Dosya üzerinde 2247 sayılı Yasa’nın 27. maddesi uyarınca yapılan incelemeye göre;

2247 sayılı Uyuşmazlık Mahkemesinin Kuruluş ve İşleyişi Hakkında Kanun’un 14. maddesine göre; olumsuz görev uyuşmazlığının bulunduğunun ileri sürülebilmesi için adli, idari veya askeri yargı mercilerinden en az ikisinin tarafları, konusu ve sebebi aynı olan davada kendilerini görevsiz görmeleri ve bu yolda verdikleri kararların kesin veya kesinleşmiş olması gerekmekte; bu uyuşmazlığın giderilmesi istemi ise, hukuk uyuşmazlıklarında ancak davanın taraflarınca ileri sürülebilmektedir. Aynı Yasanın 27. maddesinde ise, Uyuşmazlık Mahkemesinin, uyuşmazlık çıkarmaya veya görev uyuşmazlıklarına ilişkin istemleri önce şekil ve süre açısından inceleyeceği; yöntemine uymayan veya süresi içinde ileri sürülmemiş istemleri reddedeceği kuralına yer verilmektedir.

Davacı vekilinin istemi üzerine, Mahkememize gönderilen Ankara 15.İş Mahkemesinin dava dosyasının incelenmesinden; görevsizlik kararının, duruşmaya gelen Davacı vekiline sözlü olarak bildirilmesi suretiyle tebliğinin sağlandığı; anılan kararın davalı tarafa tebliğ edildiğine ilişkin evrakın dosyada bulunmadığı, bu nedenle; söz konusu kararın kesinleşmediği anlaşılmıştır.

Bu durumda, görev uyuşmazlığına konu edilen kararlardan, Ankara 15.İş Mahkemesi kararı kesinleşmediğinden, 2247 sayılı Yasa’nın 14. maddesinde öngörülen koşullar gerçekleşmemiştir.

Açıklanan nedenlerle, 2247 sayılı Yasa’nın 14. maddesinde öngörülen koşulları taşımayan başvurunun, aynı Yasanın 27. maddesi uyarınca reddi gerekmiştir.

SONUÇ : 2247 sayılı Yasa’nın 14. maddesinde öngörülen koşulları taşımayan BAŞVURUNUN, aynı Yasa’nın 27. maddesi uyarınca REDDİNE, 30.12.2013 gününde OY BİRLİĞİ İLE KESİN OLARAK karar verildi.

—— • ——

Uyuşmazlık Mahkemesi Başkanlığından:

4-ESAS NO : 2013/1570

KARAR NO: 2013/1803

KARAR TR : 30.12.2013

(Hukuk Bölümü)

ÖZET : 2247 sayılı Yasa’nın 14. maddesinde öngörülen koşulları taşımayan BAŞVURUNUN, aynı Yasanın 27. maddesi uyarınca REDDİ gerektiği hk.

K A R A R

Davacı : Ş.F.

Vekili : Av. E.S.

Davalı  : Türk Telekom A.Ş.

Vekili : Av. M.H.B.

O L A Y : İl Telekom Müdürlüğünde görev yapmakta iken, 406 sayılı Yasanın Ek-29. maddesi ile 4046 sayılı Yasanın 22. maddesine göre adı başka kamu kurum ve kuruluşlarına atanmak üzere 23.2.2006 tarihinde Devlet Personel Başkanlığına bildirilen davacı 24.4.2006 tarihinde de Maden Tetkik ve Arama Genel Müdürlüğü emrine atanmıştır.

Davacı vekili 14.3.2011 tarih ve 10910 sayılı başvurusu ile müvekkil maaş nakil ilmühaberinin düzeltilerek eksik ödemelerin geriye dönük olarak tamamının yürütülecek yasal faiziyle birlikte iadesi istemiyle idari yargı yerinde dava açmıştır.

ANKARA 6. İDARE MAHKEMESİ: 25.5.2011 gün ve E:2011/942, K:2011/674 sayı ile, 406 sayılı Kanunun Değişik 1. maddesinin 9. fıkrasında “Türk Telekomun, bu kanun ve özel kanun hükümlerine tabi bir anonim şirketi olduğu, bu kanun hükümleri saklı kalmak üzere kamu iktisadi teşebbüsleri de dahil, sermayesinin yarısından fazlası kamuya ait olan kamu kurum, kuruluş ve ortaklıklarına uygulanan mevzuat Türk Telekom’a uygulanmaz” hükmüne yer verilerek Türk Telekom’a özgü farklı bir statü oluşturduğu, aynı Kanunun 4673 sayılı Yasayla Değişik Ek 22. maddesinde de Türk Telekomdaki kamu payı %50’nin altına düşünceye kadar, Türk Telekom Yönetim Kurulu üyeliklerine atanacaklarda Devlet memurluğuna atanabilme genel şartlarına sahip olma ve en az dört yıllık yüksek öğrenim görme şartlarının aranacağı, bunların dışında kalan personelin iş mevzuatı uyarınca istihdam edileceği ve iş mevzuatına göre istihdam edilenlere ilişkin kayıt ve şartların Yönetim Kurulu tarafından tayin olunacağının hükme bağlandığı, ayrıca, Türk Telekomünikasyon A.Ş.’nin özelleştirme kapsamında iken %55 oranındaki hissesinin blok olarak satışı suretiyle özelleştirilmesi için 01.07.2005 tarihinde yapılan ihale sonucunda 2005/9146 sayılı Bakanlar Kurulu Kararı doğrultusunda şirketin %55 oranındaki hissesi satılarak 14.11.2005 tarihinde Oger firmasına devredildiği, şirketin kamusal niteliğinin ortadan kalktığı buna göre, iptali istenilen işlemin tesis edildiği ve davanın açıldığı tarihte davalı mevkiinde kamu kuruluşu niteliği taşımayan Türk Telekomünikasyon A.Ş.’nin olması karşısında, idari yargı yetkisi kapsamında açılmış bir idari dava bulunduğundan söz etmek olanaksız olduğundan; uyuşmazlığın, özel hukuk hükümlerine göre görüm ve çözümünde adli yargı yerinin görevli olduğu gerekçesiyle davanın adli yargının görev alanına girdiği sonucuna varıldığından, davanın görev yönünden reddine karar vermiş, bu karar kesinleşmiştir.

Davacı vekili bu kez aynı istemle adli yargı yerinde dava açmıştır.

ANKARA 9. İŞ MAHKEMESİ: 14.5.2013 gün ve E:2011/834, K:2013/346 sayı ile, Uyuşmazlığın 399 sayılı Kanun Hükmünde Kararnamenin Ek II. Cetvelinde yer alan ve özelleştirme sonucu hissesi devredilen davalı kurumda TİP 2 sözleşmesi ile nakle tabi olarak çalışan davacının davalının özelleştirmeden önce tabi olduğu ve özelleştirme ile bazı hükümleri değişen 406 sayılı Kanunun Ek.29.Maddesi kapsamındaki düzenleme ve sözleşmedeki hüküm nedeni ile 375 sayılı KHK.’un Ek 3 maddesi ve 399 sayılı KHK.’un Ek II.Cetvelinde yer alan kurumlarda çalışan sözleşmeli personele yapılan artışlardan yararlanıp yararlanmayacağı, nakledilirken bu artışların yer aldığı ücreti gösteren nakil maaş ilmühaberinin buna göre düzenlenmesi gerekip gerekmediği noktasında toplandığı, davanın devamı sırasında YGHK’nin 26.12.2012 gün ve 2012/9-1518-1388 E-K sayılı içtihadı birleştirme kararı verildiği, görülen davada HMK’nun 114/1-b maddesi gereğince yargı yolunun caiz olmadığı ve davaya idare mahkemelerince bakılması gerektiği gerekçesiyle davanın usulden reddine karar vermiştir.

Davacı vekili adli ve idari yargı yerlerince verilmiş olan görevsizlik kararları nedeniyle oluşan olumsuz görev uyuşmazlığının giderilmesi istemiyle başvuruda bulunmuştur.

İNCELEME VE GEREKÇE :

Uyuşmazlık Mahkemesi Hukuk Bölümü’nün, Serdar ÖZGÜLDÜR’ün Başkanlığında, Üyeler: Eyüp Sabri BAYDAR, Ali ÇOLAK, Sıddık YILDIZ, Nurdane TOPUZ, Ayhan AKARSU ve Mehmet AKBULUT’un katılımlarıyla yapılan 30.12.2013 günlü toplantısında: Raportör-Hakim Gülşen AKAR PEHLİVAN’ın, 2247 sayılı Yasa’da öngörülen koşulları taşımayan başvurunun reddi gerektiği yolundaki raporu ve dosyadaki belgeler okunduktan; ilgili Başsavcılarca görevlendirilen Yargıtay Cumhuriyet Savcısı Mehmet BAYHAN ile Danıştay Savcısı Mehmet Ali GÜMÜŞ’ün başvurunun reddi yolundaki sözlü açıklamaları da dinlendikten sonra GEREĞİ GÖRÜŞÜLÜP DÜŞÜNÜLDÜ:

Dosya üzerinde 2247 sayılı Yasa’nın 27. maddesi uyarınca yapılan incelemeye göre;

2247 sayılı Uyuşmazlık Mahkemesinin Kuruluş ve İşleyişi Hakkında Kanun’un 14. maddesine göre; olumsuz görev uyuşmazlığının bulunduğunun ileri sürülebilmesi için adli, idari veya askeri yargı mercilerinden en az ikisinin tarafları, konusu ve sebebi aynı olan davada kendilerini görevsiz görmeleri ve bu yolda verdikleri kararların kesin veya kesinleşmiş olması gerekmekte; bu uyuşmazlığın giderilmesi istemi ise, hukuk uyuşmazlıklarında ancak davanın taraflarınca ileri sürülebilmektedir. Aynı Yasanın 27. maddesinde ise, Uyuşmazlık Mahkemesinin, uyuşmazlık çıkarmaya veya görev uyuşmazlıklarına ilişkin istemleri önce şekil ve süre açısından inceleyeceği; yöntemine uymayan veya süresi içinde ileri sürülmemiş istemleri reddedeceği kuralına yer verilmektedir.

Davacı vekilinin olumsuz görev uyuşmazlığı çıkarılması istemiyle verdiği dilekçe üzerine, İş Mahkemesince Mahkememize gönderilen dava dosyasının incelenmesinden; İdare Mahkemesi kararının kesinleşmesinden sonra, davacı vekilinin adli yargı yerinde dava açtığı; Ankara 9. İş Mahkemesinin 14.05.2013 gün ve E:2011/834,K:2013/346 sayılı kararı ile davanın görev nedeniyle reddine karar verildiği; 22.05.2013 günü Mahkemeleri kayıtlarına giren dilekçe ile, davacının, iş mahkemesince verilen görevsizlik kararını temyiz ettiği; dolayısıyla bu kararın kesinleşmediği anlaşılmıştır.

Bu durumda, görev uyuşmazlığına konu edilen Ankara 9. İş Mahkemesi kararı kesinleşmediğinden, 2247 sayılı Yasa’nın 14. maddesinde öngörülen koşullar gerçekleşmemiştir.

Açıklanan nedenlerle, 2247 sayılı Yasa’nın 14. maddesinde öngörülen koşulları taşımayan başvurunun, aynı Yasanın 27. maddesi uyarınca reddi gerekmiştir.

SONUÇ : 2247 sayılı Yasa’nın 14. maddesinde öngörülen koşulları taşımayan başvurunun, aynı Yasanın 27. maddesi uyarınca REDDİNE, 30.12.2013 gününde OYBİRLİĞİ İLE KESİN OLARAK karar verildi.

—— • ——

Uyuşmazlık Mahkemesi Başkanlığından:

5-ESAS NO : 2013/1584

KARAR NO: 2013/1810

KARAR TR : 30.12.2013

(Hukuk Bölümü)

ÖZET : 1- Hukuk uyuşmazlıklarında, adli yargı yerince görevsizlik kararı verildikten sonra, dava dosyası gönderilmekle idari yargı yerinde dava açılmış sayılmayacağı;

2-2247 sayılı Yasada öngörülen koşulları taşımayan başvurunun, aynı Yasanın 27. maddesi uyarınca REDDi gerektiği hk.

K A R A R

Davacı : S.G.A.

Vekili : Av. G.K.

Davalılar  : 1-Sapanca Belediye Başkanlığı

Vekili  : Av. A.K.

 2-Sapanca Tapu Sicil Müdürlüğü

Vekili : Av. S.E.

O L A Y : Davacı vekili özetle; olay tarihi itibariyle Sapanca Bölgesinde 775 sayılı Gecekondu Kanunu (Gecekondu Önleme Bölgesi) uygulaması olmadığı halde, 775 sayılı Gecekondu Kanununun 27 ve 34. maddelerine dayanılarak, müvekkili adına Sapanca İlçesi Göl Mahallesi 19 pafta, 166 ada, 30 parselde kayıtlı arsanın; 775 sayılı Gecekondu Kanunu uygulaması gerekçe gösterilerek, Sapanca Belediye Encümenin 02.03.1987 tarih ve 202 sayılı kararı ile ve bu kararı esas alarak Sapanca Tapu Müdürlüğünün yaptığı tapu işlemlerinin; içerdiği bilgi ve dayandırıldığı yasa yönünden (775 sayılı Gecekondu Kanunu) gerçek dışı, yanıltıcı ve müvekkilinin zararına sebep olan karar ve işlemler olduğundan bahisle ve bu karar ve işlemlerin, özü itibari ile sahte işlemler olması nedeniyle, davalarına konu olan taşınmaza ilişkin müvekkilinin tarafı olduğu ve aleyhine sonuçlanan Sapanca Asliye Hukuk Mahkemesinin 1989/426 Esas, 1991/47 Karar no’lu karar ile Sakarya İdare Mahkemesinin 1989/981 E ve 1990/64 K no’lu kararlarına karşı iade-i muhakeme yoluna başvurabilmeleri için; söz konusu Belediye Encümen kararının ve buna davalı tapu işlemlerinin sahte karar ve işlemler olduğuna karar verilmesi istemiyle adli yargı yerinde dava açmıştır.

SAPANCA ASLİYE HUKUK MAHKEMESİ: 28.7.2011 gün ve E:2011/123, K:2011/222 sayı ile, davacı tarafın, sahteliğine karar verilmesini talep ettiği işlemlerin idari işlemler olduğu, uyuşmazlığın çözüm yerinin idari yargı olduğu; 2577 sayılı İYUK'nun 2/1-a maddesindeki yasal düzenleme gereğince, idari işlemler hakkında yetki, şekil, sebep, konu ve maksat yönlerinden biri ile hukuka aykırı olduklarından dolayı iptalleri için menfaatleri ihlal edilenler tarafından açılan iptal davalarının, idari dava türlerinden olduğu, idare mahkemesinin görev alanına girdiği gerekçesiyle; davalı tarafın yargı yolu itirazının kabulü ile görevsizlik nedeniyle davanın reddine karar vermiş; temyiz edilmesi üzerine bu karar Yargıtay 14. HD'nin 05/03/2012 gün ve E:2012/2831, K:2012/3137 sayılı kararıyla onanmış, karar düzeltme isteminde bulunulmamış ve anılan karar kesinleşmiştir.

Mahkeme kararının kesinleşmesinin ardından, davacı vekilinin 5.4.2012 tarihli talep dilekçesi üzerine, adli yargı dosyası Sakarya nöbetçi İdare Mahkemesine gönderilmiş; Asliye Hukuk Mahkemesinin üst yazısı dikkate alınarak, dosyanın idare mahkemesine giriş kaydı yapılmıştır.

SAKARYA 1.İDARE MAHKEMESİ: 17.5.2012 gün ve E:2012/570, K: 2012/427 sayı ile, 2576 sayılı Kanun’un 5 ve 6; 2577 sayılı Kanun’un 2. 14. ve 15. maddelerinden bahisle; bakılan davanın, Mahkemelerinde açılmadan önce Sapanca Asliye Hukuk Mahkemesinin 28/07/2011 tarih ve E.2011/123, K.2011/22 sayılı kararıyla; sahteliğine karar verilmesi istenilen işlemlerin idari işlemler olması sebebiyle uyuşmazlığın çözüm yerinin idari yargı olduğu, 2577 sayılı İYUK'un 2/1-a maddesindeki yasal düzenleme gereği idari işlemler hakkında yetki, şekil, sebep, konu ve maksat yönlerinden biri ile hukuka aykırı olduklarından dolayı iptalleri için menfaatleri ihlal edilenler tarafından açılan iptal davalarının idari dava türlerinden olduğu ve idare mahkemesinin görevine girdiği gerekçesiyle görevsizlik nedeniyle davanın reddedildiği, bu kararın Yargıtay’ın 05.03.2012 tarih ve E.2012/2831, K.2012/3137 sayılı kararı ile onandığı, daha sonra davacı vekili tarafından 05/04/2012 havale tarihli dilekçe ile, dava dosyasının idare mahkemesine gönderilmesi talebinde bulunması üzerine dosyanın Mahkemelerine gönderildiğinin görüldüğü; davacının talebi irdelendiğinde; dava dilekçesindeki istemin Sapanca Belediye Encümeninin 02.03.1987 tarih ve 202 sayılı kararı ile Sapanca Tapu Sicil Müdürlüğünün 09.02.1982 tarih ve 2-3/a-b belge nolu kararlarının sahte karar ve işlemler olduğuna karar verilmesi şeklinde olduğunun anlaşıldığı; olayda Sapanca Belediyesi ve Sapanca Tapu Sicil Müdürlüğünün "idare" olması ve tesis edilen işlemlerin "idari işlem" olması hususlarında tereddüt bulunmadığı; ancak, davanın bu işlemlerin iptali istemiyle değil, bu işlemlerin sahte karar ve işlemler olduğuna karar verilmesi istemiyle açıldığı dikkate alındığında, ortada 2577 sayılı Kanun'un 2. maddesinde belirlendiği şekliyle idari dava türleri arasında sayılan nitelikte bir dava bulunmaması karşısında, uyuşmazlığın idari yargı yerince çözümlenmesine olanak bulunmadığı gerekçesiyle; davanın 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu'nun 15/1-a. maddesi hükmü uyarınca görev yönünden reddine karar vermiş; temyiz edilmesi üzerine bu karar Danıştay 14. Dairesinin 27/12/2012 gün ve E:2012/7056, K:2012/10168 sayılı kararıyla onanmış, karar düzeltme isteminde bulunulmamış ve anılan karar kesinleşmiştir.

Davacı vekilinin istemi üzerine, İdare Mahkemesince dava dosyaları Uyuşmazlık Mahkemesine gönderilmiştir.

İNCELEME VE GEREKÇE : Uyuşmazlık Mahkemesi Hukuk Bölümü’nün, Serdar ÖZGÜLDÜR’ün Başkanlığında, Üyeler: Eyüp Sabri BAYDAR, Ali ÇOLAK, Sıddık YILDIZ, Nurdane TOPUZ, Ayhan AKARSU ve Mehmet AKBULUT’un katılımlarıyla yapılan 30.12.2013 günlü toplantısında; Raportör-Hakim Taşkın ÇELİK’in 2247 sayılı Yasa’da öngörülen koşulları taşımayan başvurunun reddi gerektiği yolundaki raporu ve dosyadaki belgeler okunduktan; ilgili Başsavcılarca görevlendirilen Yargıtay Cumhuriyet Savcısı Mehmet BAYHAN ile Danıştay Savcısı Mehmet Ali GÜMÜŞ’ün başvurunun reddi gerektiğine ilişkin sözlü açıklamaları da dinlendikten sonra GEREĞİ GÖRÜŞÜLÜP DÜŞÜNÜLDÜ:

Dosyanın, 2247 sayılı Yasa’nın 27. maddesi uyarınca incelenmesinden;

2247 sayılı Uyuşmazlık Mahkemesinin Kuruluş ve İşleyişi Hakkında Kanun’un 14. maddesinde, “Olumsuz görev uyuşmazlığının bulunduğunun ileri sürülebilmesi için adli, idari veya askeri yargı mercilerinden en az ikisinin tarafları, konusu ve sebebi aynı olan davada kendilerini görevsiz görmeleri ve bu yolda verdikleri kararların kesin veya kesinleşmiş olması gerekir.

Bu uyuşmazlığın giderilmesi istemi, ancak davanın taraflarınca ve ceza davalarında ise ayrıca ilgili makamlarca ileri sürülebilir”; 15. maddesinde; “ (Değişik madde: 21/01/1982 -2592/4 md.;Değişik madde: 23/07/2008-5791 S.K./6.mad) Olumsuz görev uyuşmazlıklarında dava dosyaları, son görevsizlik kararını veren yargı merciince, bu kararın kesinleşmesinden sonra, ceza davalarında doğrudan doğruya diğer davalarda ise taraflardan birinin istemi üzerine, ilk görevsizlik kararını veren yargı merciine ait dava dosyası da temin edilerek Uyuşmazlık Mahkemesine gönderilir ve görevli yargı merciinin belirlenmesi istenir.” denilmiş; Aynı Yasanın 27. maddesinde ise, Uyuşmazlık Mahkemesi’nin, uyuşmazlık çıkarmaya veya görev uyuşmazlıklarına ilişkin istemleri önce şekil ve süre açısından inceleyeceği; yöntemine uymayan veya süresi içinde ileri sürülmemiş istemleri reddedeceği kuralına yer verilmiştir.

Öte yandan; 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanununun “Görevsizlik veya yetkisizlik kararı üzerine yapılacak işlemler” başlıklı 20.maddesinin 1.fıkrasında; “ (1) Görevsizlik veya yetkisizlik kararı verilmesi hâlinde, taraflardan birinin, bu karar verildiği anda kesin ise bu tarihten, süresi içinde kanun yoluna başvurulmayarak kesinleşmiş ise kararın kesinleştiği tarihten; kanun yoluna başvurulmuşsa bu başvurunun reddi kararının tebliğ tarihinden itibaren iki hafta içinde kararı veren mahkemeye başvurarak, dava dosyasının görevli ya da yetkili mahkemeye gönderilmesini talep etmesi gerekir. Aksi takdirde, bu mahkemece davanın açılmamış sayılmasına karar verilir.” hükmüne yer verilmiş; 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu'nun 'İdari davaların açılması' başlıklı 3. maddesinde; idari davaların, Danıştay, idare mahkemesi ve vergi mahkemesi başkanlıklarına hitaben yazılmış imzalı dilekçelerle açılması öngörülmüş; aynı Kanunun 9. maddesinde; çözümlenmesi Danıştay’ın idare ve vergi mahkemelerinin görevlerine girdiği halde adli ve askeri yargı yerlerine açılmış bulunan davaların görev noktasından reddi halinde bu husustaki kararların kesinleşmesini izleyen günden itibaren otuz gün içinde görevli mahkemelerde dava açılabileceği hükme bağlanmış; Yasanın “İlk inceleme üzerine verilecek karar” başlıklı 15.maddesinin 1.fıkrasının (a) bendinde; “ 1. (Değişik bent: 05/04/1990 - 3622/6 md.) Danıştay veya idare ve vergi mahkemelerince yukarıdaki maddenin 3 üncü fıkrasında yazılı hususlarda kanuna aykırılık görülürse, 14 üncü maddenin; a) 3/a bendine göre adli ve askeri yargının görevli olduğu konularda açılan davaların reddine; idari yargının görevli olduğu konularda ise görevli veya yetkili olmayan mahkemeye açılan davanın görev veya yetki yönünden reddedilerek dava dosyasının görevli veya yetkili mahkemeye gönderilmesine, (…) karar verilir” denilmiştir.

Hukuk uyuşmazlıklarında, görevli veya yetkili olmayan mahkemeye açılan davanın görev veya yetki yönünden reddedilerek dava dosyasının görevli veya yetkili mahkemeye gönderilmesi, ancak aynı yargı düzeni içinde yer alan mahkemeler arasında olanaklı olup; bu hususa ilişkin 6100 sayılı H.M.K’nın 20. (1086 sayılı H.U.M.K.’nun 27.) maddesiyle 2577 sayılı İ.Y.U.K.’ nun 15. maddesinin 1. fıkrası (a) bendinin ikinci cümlesinde yer alan “görev” kuralları, aynı yargı düzeni içindeki mahkemelerin işbölümü esasına ilişkin düzenlemelerdir. Oysa yargı yolunu değiştiren görevsizlik kararı verilmesi durumunda, görevli olduğundan bahisle farklı bir yargı düzeninde yer alan mahkemeye dava dosyasının gönderilebilmesine olanak tanıyan bir düzenleme bulunmamaktadır.

Göreve ilişkin kararın, işbölümü esasına göre veya yargı yolu bakımından verilmiş olması farklı sonuçlar doğurmaktadır. Şöyle ki; işbölümü esasına göre verilen görevsizlik kararı sonucu dava dosyasının görevli mahkemeye gönderilmesi durumunda, dava başvuru tarihi itibariyle görevli mahkemede açılmış sayılmaktadır. Yargı yolunu değiştiren görevsizlik kararı verilmesi durumunda ise, görevli olduğu işaret edilen yargı yerine, bu yargı yerinin uyguladığı usul kurallarına uygun olarak yeniden dava açılması zorunlu bulunmaktadır.

Olayda, davacı vekili tarafından, ortada idare mahkemesine hitaben yazılmış dilekçeyle açılmış bir dava bulunmadan, adli yargı dosyasının idari yargı yerine gönderilmesi ve bu yargı yerince, kendisine gelen adli yargı yerine ait dava dosyası üzerinden inceleme yapılarak görevsizlik kararı verilmiş olup, yukarıda yapılan açıklamalara göre, İ.Y.U.K.’nun 3 ve 9. maddelerinde öngörülen şekilde usulüne uygun olarak idari yargı yerine açılmış bir dava bulunduğundan söz etmek olanaksızdır.

Diğer taraftan, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi İkinci Dairesinin 14.10.2008 tarihli Mesutoğlu-Türkiye kararında (Başvuru No: 36533/04); Asliye Hukuk Mahkemesine açılan tazminat davasında bu mahkemece davanın görev yönünden reddine, başvuranların kararın kesinleşmesinden itibaren 10 gün içinde dava açmaları halinde dava dosyasının yetkili İdare Mahkemesine gönderilmesine karar verildiği, davacıların öngörülen sürede başvurmaları üzerine yine bu mahkemece dava dosyasının ilgili İdare Mahkemesine gönderildiği, İdare Mahkemesince de mahkemelerine İdari Yargılama Usulü Kanunu hükümlerine göre davacılar tarafından açılan bir davanın mevcut olmadığı gerekçesiyle davanın usulden reddedildiği, temyiz edilen bu kararın Danıştay’ca onandığı, davacıların adil yargılanma haklarının ihlali iddiasıyla Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine (AİHM’ne) başvurdukları, AİHM 2. Dairesince yapılan inceleme de ise davanın somutunda İdari Yargılama Usulü Kanunu’nun 9 uncu maddesinin uygulamasının çok katı biçimde ve aşırı şekilde gerçekleşmesi nedeniyle, başvuranların mahkemeye erişim haklarının ve dolayısıyla Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin (AİHS) 6/1 nci maddesinin ihlal edildiği sonucuna varıldığı görülmektedir. Mahkememizce konuya ilişkin idari yargı içtihatları üzerinde yapılan araştırmada; Danıştay 6 ncı Dairesi uygulamasında AİHM’nin temas edilen kararına işaretle, Asliye Hukuk Mahkemesinin görevsizlik kararı sonrası davacının 30 günlük süre içerisinde başvurarak dosyanın görevli İdare Mahkemesine gönderilmesini talep etmesi halinde, Asliye Hukuk Mahkemesine yaptığı başvuru tarihinin görevli idare mahkemesine başvurma tarihi olarak kabulü gerektiğinin belirtildiği anlaşılmaktadır. (Dnş. 6. D. nin 27.9.2012 tarih ve E.2012/4525, K. 2012/4622 sayılı kararı) Danıştay İdari Dava Daireleri kurulunun 31.5.2007 tarih ve E.2006/4713, K. 2007/1302 sayılı kararında ise “… ilgililerin süresi içinde adli yargı yerine verdikleri ve dosyanın idari yargı merciine gönderilmesi istemini içeren dilekçelerin ‘dilekçe reddi’ kararı verilerek dava dilekçesi durumuna getirilmek suretiyle işin esasının incelenmesine geçilmesi hukuken olanaklı ise de, adli yargı yerinin kendiliğinden dava dosyasını idari yargı yerine göndermesi halinde, dosya mahkemenin esasına kaydedilerek davanın incelenmesine geçilemeyecektir. Davada davacının yazılı bir istemi olmaksızın doğrudan idari yargı merciine dosyanın 2577 Sayılı Yasanın 9/1 nci maddesi hükmü karşısında esasa kaydedilmeyerek veya esasa hataen kaydedilmiş ise dosya kaydının kapatılarak mahkemesine iadesi gerekmektedir” denilmektedir. 

Buna göre dava konusu somut olay irdelendiğinde; Sapanca Asliye Hukuk Mahkemesince verilen görev yönünden red kararı, davacı vekilinin istemi üzerine Sakarya İdare Mahkemesine gönderilmiş; ancak bu mahkemece usulü yönden bir karar (dilekçe reddi) verilmeyip, davada adli yargının görevli olduğu değerlendirilmesiyle görevsizlik kararı verilmiş; davacı vekilinin, görevli yargı yerinin belirlenmesi istemi doğrultusunda da dava dosyaları, Uyuşmazlık Mahkemesine gönderilmiştir. 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunun 3. ve 9. maddeleri uyarınca idari yargı yerlerinde bizzat dava açma, davacıların uymak zorunda olduğu emredici bir hüküm olduğu gibi, 492 sayılı Harçlar Kanunun ilgili hükümleri ve tarifeleri gereğince böyle bir davanın harca tabi olduğu izahtan varestedir. İlgili mevzuatında gerekli değişiklik yapılmadığı sürece bu yasal yükümlülüklerin ihmali ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin anılan kararının doğrudan uygulanması suretiyle benzer bütün davaların bu şekilde sonuçlandırılması mümkün görülmemiştir. Bu durumda ortada idare mahkemesine hitaben yazılmış dilekçe ile açılmış bir dava bulunmadığından 2247 sayılı Yasanın 14. maddesinde öngörülen koşullar gerçekleşmemiştir.

Açıklanan nedenlerle, 2247 sayılı Yasanın 14. maddesinde öngörülen koşulları taşımayan başvurunun, aynı Yasanın 27. maddesi uyarınca reddi gerekmiştir.

SONUÇ : 2247 sayılı Yasa’nın 14. maddesinde öngörülen koşulları taşımayan BAŞVURUNUN, aynı Yasa’nın 27. maddesi uyarınca REDDİNE, 30.12.2013 gününde üye Nurdane TOPUZ’un KARŞI OYU VE OYÇOKLUĞU İLE KESİN OLARAK karar verildi.

KARŞI OY

2247 sayılı Uyuşmazlık Mahkemesinin Kuruluş ve İşleyişi Hakkında Kanun'un 1. maddesinde, “Uyuşmazlık Mahkemesi; Türkiye Cumhuriyeti Anayasası ile görevlendirilmiş, adli, idari ve askeri yargı mercileri arasındaki görev ve hüküm uyuşmazlıklarını kesin olarak çözmeye yetkili ve bu kanunla kurulup görev yapan bağımsız bir yüksek mahkemedir" ve 27. maddesinde, “Uyuşmazlık Mahkemesi, uyuşmazlık çıkarmaya veya görev uyuşmazlıklarına ilişkin istemleri önce şekil ve süre açısından inceler; yöntemine uymayan veya süresi içinde ileri sürülmemiş istemleri reddeder" denilmiştir.

Öte yandan; 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu’nun 3. maddesinin birinci fıkrasında(Değişik: 10/6/1994-4001/2 md.), “İdari davalar, Danıştay, idare mahkemesi ve vergi mahkemesi başkanlıklarına hitaben yazılmış imzalı dilekçelerle açılır" ve 9. maddesinin birinci fıkrasında(Değişik; 5/4/1990 - 3622/2 md.), “Çözümlenmesi Danıştayın, idare ve vergi mahkemelerinin görevlerine girdiği halde, adli ve askeri yargı yerlerine açılmış bulunan davaların görev noktasından reddi halinde, bu husustaki kararların kesinleşmesini izleyen günden itibaren otuz gün içinde görevli mahkemede dava açılabilir. Görevsiz yargı merciine başvurma tarihi, Danıştaya, idare ve vergi mahkemelerine başvurma tarihi olarak kabul edilir" hükmü yer almıştır.

Olayda, adli yargı yerince yargı yolu bakımından görevsizlik kararı verilen dava dosyası davacı vekilinin istemi üzerine idari yargı yerine gönderilmiş ve bu yargı yerince, adli yargı yerine ait dava dosyası üzerinde inceleme yapılarak davada adli yargının görevli olduğu gerekçesiyle görevsizlik kararı verilmiş olup, İdari Yargılama Usulü Kanunu'nun 3 ve 9. maddelerinde öngörülen şekilde usulüne uygun olarak idari yargı yerinde açılmış bir dava bulunduğundan sözetmek mümkün değildir.

Durum böyle olmakla birlikte, İdari Yargılama Usulü Kanunu'na göre yapılan usule aykırılığın 2247 sayılı Kanunun 27. maddesi kapsamında incelenemeyeceği, bu hususun Uyuşmazlık Mahkemesi’nin görev ve yetkisi dışında kaldığı, Uyuşmazlık Mahkemesi’nin önüne gelmiş bulunan görev uyuşmazlığının varlığı kabul edilerek çözüme kavuşturulmasının dava ekonomisine ve Uyuşmazlık Mahkemesi’nin kuruluş amacına uygun düşeceği, bu nedenle görev uyuşmazlığının esası incelenerek görevli yargı yerinin belirlenmesi gerektiği oyu ile karara katılmıyorum.

 

 

Üye

Nurdane TOPUZ

—— • ——

Uyuşmazlık Mahkemesi Başkanlığından:

6-ESAS NO : 2013/1625

KARAR NO : 2013/1838

KARAR TR : 30.12.2013

(Hukuk Bölümü)

ÖZET : 2247 sayılı Yasa’nın 14. ve 19. maddelerinde öngörülen koşulu taşımayan BAŞVURUNUN, aynı Yasanın 27. maddesi uyarınca REDDİ gerektiği hk.

K A R A R

Davacı : H.A.

Vekili : Av. B.Y.

Davalı  : Türk Telekomünikasyon A.Ş.

Vekili  : Av. M.E.

O L A Y : Davalı Şirkette görev yapmakta iken, 406 sayılı Yasanın Ek-29. maddesi ile 4046 sayılı Yasanın 22. maddesine göre adı Devlet Personel Başkanlığına bildirilen davacı bir kamu kurumu emrine atanmıştır.

Davacı vekili, davalı kurumdan geçiş yapan müvekkilinin maaş nakil ilmühaberinin 4046 sayılı yasanın 22. Maddesi ve 406 sayılı yasanın Ek 29. Maddesine uygun düzenlenmemesi nedeniyle yeniden tesbiti ile maaşına esas net ücretine söz konusu tespit doğrultusunda zamların eklenerek davalı kurumda çalıştığı 2.5.2006 tarihine kadar hak ettiği, ancak kendisine ödenmeyen, yıllar itibari ile değişen ek ödeme ve denge tazminatlarının ve buna bağlı olarak değişen maaş tutarına uygulanan ikramiye tutarları farkının fazlaya ilişkin tüm hakları saklı kaydıyla şimdilik 40,00- TL alacağın ödenmesi gereken tarihlerden itibaren işleyecek en yüksek banka mevduat faizi ilavesi ile birlikte ödenmesi istemiyle 31.3.2011 tarihinde adli yargı yerinde dava açmıştır.

Ankara 15.İş Mahkemesi:14.2.2012 gün ve E:2011/345, K:2012/241 sayı ile, uyuşmazlığın esasını inceleyerek, davanın kabulüne karar vermiş; bu kararın temyiz edilmesi üzerine Yargıtay 9.Hukuk Dairesi; 27.4.2012 gün ve E:2012/14990, K:2012/14846 sayı ile; eksik inceleme ile karar verilmesinin hatalı olduğu gerekçesiyle Mahkeme kararını bozmuştur.

ANKARA 15.İŞ MAHKEMESİ:26.3.2013 gün ve E:2012/405, K:2013/177 sayı ile, davacının Mahkemelerine sunduğu dava dilekçesi ile 31.03.2006 tarih ve 26125 sayılı resmi gazetede yayınlanan 5423 sayılı değişik adlar altında ödemesi bulunmayan memurlar ve sözleşmeli personele ek ödeme yapılması ve bazı kanun ve kanun hükmünde kararnamelerde değişiklik yapılması hakkındaki kanuna göre ek ödeme ve maaş nakil bildiriminin bu yasaya göre düzenlenmesi talebinde bulunduğu; davacının davalı şirket ile imzaladığı 2 tip iş sözleşmesini imzaladığı, bu sözleşmede ücretlerde yapılacak artış oranı, kamudaki memur artış oranında olacaktır, ibaresinin bulunduğunu belirttiği, bu durum çerçevesinde uyuşmazlık incelendiğinde talep konusu uyuşmazlıkların kapsadığı dönem açısından davacının memur olarak 657 sayılı yasaya tabi olmak üzere çalıştığı ve statü hukukuna tabi olduğu; bu durumda uyuşmazlık konusu dönem gözetildiğinde davacının statü hukukuna tabi memur olması bakımından mahkemeleri açısından yargı yerinin caiz olmadığı; zira uyuşmazlığın çözüm yerinin idari yargı yeri olduğu, benzer uyuşmazlıkta Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 26.12.2012 tarih, 2012/9-1518 Esas, 2012/1388 Karar sayılı ilamında da; Yargı yerinin adli yargı olmayıp idari yargı olduğunun belirtildiği gözetilmekle, 6100 sayılı HMK'nın 114/1-b maddesinde belirtilen dava şartı eksikliği göz önüne alınarak aynı yasanın 115/2 maddesi gereğince davanın usulden reddine karar vermenin gerektiği belirtilerek; bu itibarla; Uyuşmazlığın çözüm yerinin idari yargı yeri olduğu, mahkemeleri açısından yargı yolu caiz olmadığından, HMK 114/1-b maddesi göz önüne alınarak aynı Yasanın 115/2 maddesi gereğince davanın usulden reddine karar verildikten sonra, hükmün sonunda; (…) “Davacı vekiline tefhimden, davalı tarafa tebliğden itibaren 8 gün içerisinde Yargıtay'a temyiz yolu açık olmak üzere verilen karar davacı vekilinin yüzüne davalı tarafın yokluğunda açıkça okunup usülen anlatıldı.” denilmiştir.

Ankara 15.İş Mahkemesinin dava dosyasının incelenmesinden; görevsizlik kararının davalı tarafa tebliğ edildiğine ilişkin herhangi bir bilgi ve belgenin bulunmadığı; dolayısıyla Mahkeme kararının davalı yönünden kesinleşmediği anlaşılmıştır.

Davacı vekili bu kez, müvekkilinin maaş nakil ilmühaberinin 4046 sayılı yasanın 22. Maddesi ve 406 sayılı yasanın Ek 29. Maddesine uygun düzenlenmemesi nedeniyle maaş nakil bildiriminin iptal edilerek yeniden tespiti ile iş mahkemesi yargılamasında toplanan kanıtlar ve belgeler çerçevesinde maaşına esas net ücretine söz konusu tespit doğrultusunda zamların eklenerek kendisine ödenmeyen, yıllar itibari ile değişen ek ödeme ve denge tazminatlarının ve buna bağlı olarak değişen maaş tutarına uygulanan ikramiye tutarları farkının fazlaya ilişkin tüm hakları saklı kalmak kaydıyla ödenmesi gereken tarihlerden itibaren işleyecek faizi ilavesi ile birlikte ödenmesi istemiyle idari yargı yerinde dava açmıştır.

ANKARA 9.İDARE MAHKEMESİ: 18.6.2013 gün ve E:2013/792 sayı ile, özelleştirme kapsamında bulunan Türk Telekomünikasyon A.Ş.’deki tamamı Hâzineye ait bulunan hisselerden % 55’inin, 14.11.2005 tarihli Hisse Satış Sözleşmesi ile Ojer Telekomünikasyon A. Ş. ’ ne satıldığı; 406 sayılı Yasanın ek 29.maddesinin 3.7.2005 tarih ve 5398 sayılı Kanunla Değişik birinci fıkrasında, “Türk Telekom hisselerinin devri sonucu kamu payının yüzde ellinin altına düşmesi durumunda; Türk Telekomda ek 22.maddenin (a) bendinin bu Kanunla yürürlükten kaldırılan hükümleri uyarınca belirlenen asli ve sürekli görevlerde çalışmakta olanlar ile 22.1.1990 tarihli ve 300 sayılı Kanun Hükmünde Kararnameye tabi olarak kadrolu veya sözleşmeli personel statüsünde çalışanlar ve kapsam dışı personel, kamu görevlerinden yüzseksen gün aylıksız izinli sayılır. Bu personel belirtilen süre içinde Türk Telekomda çalışmaya devam eder ve hisse devir tarihinden nakil için Devlet Personel Başkanlığına bildirildikleri tarihe kadarki aylık ücret, harcırah, sağlık giderleri, cenaze giderleri ve ölüm yardımı ile diğer mali ve özlük hakları Türk Telekom tarafından karşılanır...” denilerek, yasa koyucu tarafından Türk Telekom’da 22.1.1990 tarihli ve 399 sayılı Kanun Hükmünde Kararnameye tabi olarak sözleşmeli personel statüsünde çalışanlar ile kapsam dışı personelin kamu personeli sayıldığı; bu durumda, davalının özel hukuk tüzel kişisi olması karşısında, uyuşmazlığın görüm ve çözümünün adli yargının görevinde bulunduğu; Uyuşmazlık Mahkemesinin benzer bir olaya ilişkin olarak 05.07.2010 tarih ve E:2010/56, 2010/157 sayılı ve 08.04.2013 tarih ve E:2013/82, K:2013/502 sayılı kararlarında da, uyuşmazlığın görüm ve çözüm yerinin adli yargı olduğuna hükmettiği gerekçesiyle; 2247 sayılı Uyuşmazlık Mahkemesi'nin Kuruluş ve İşleyişi Hakkında Kanunun 15. ve 19. maddeleri uyarınca görevli yargı yerinin belirlenmesi, için ilk görevsizlik kararını veren Ankara 15. İş Mahkemesinin 2012/405 esasına kayıtlı dava dosyası da temin edilerek dosyanın Uyuşmazlık Mahkemesine gönderilmesine ve dosya incelemesinin, bu konuda Uyuşmazlık Mahkemesince karar verilinceye kadar ertelenmesine karar vermiş ve dava dosyalarının aslını Mahkememize göndermiştir.

İNCELEME VE GEREKÇE: Uyuşmazlık Mahkemesi Hukuk Bölümü’nün, Serdar ÖZGÜLDÜR’ün Başkanlığında, Üyeler: Eyüp Sabri BAYDAR, Ali ÇOLAK, Sıddık YILDIZ, Nurdane TOPUZ, Ayhan AKARSU ve Mehmet AKBULUT’un katılımlarıyla yapılan 30.12.2013 günlü toplantısında; Raportör-Hakim Taşkın ÇELİK’in, başvurunun reddi yolundaki raporu ile dosyadaki belgeler okunduktan; ilgili Başsavcılarca görevlendirilen Yargıtay Cumhuriyet Savcısı Mehmet BAYHAN ile Danıştay Savcısı Mehmet Ali GÜMÜŞ’ün başvurunun reddi gerektiği yolundaki sözlü açıklamaları da dinlendikten sonra GEREĞİ GÖRÜŞÜLÜP DÜŞÜNÜLDÜ:

Dosyalar üzerinde 2247 sayılı Yasa’nın 27. maddesi uyarınca yapılan incelemeye göre; 2247 sayılı Uyuşmazlık Mahkemesinin Kuruluş ve İşleyişi Hakkında Kanun’un 14. maddesinde, “Olumsuz görev uyuşmazlığının bulunduğunun ileri sürülebilmesi için adli, idari veya askeri yargı mercilerinden en az ikisinin tarafları, konusu ve sebebi aynı olan davada kendilerini görevsiz görmeleri ve bu yolda verdikleri kararların kesin veya kesinleşmiş olması gerekir” hükmü yer almış, 19. maddesinde, “Adli, idari, askeri yargı mercilerinden birisinin kesin veya kesinleşmiş görevsizlik kararı üzerine kendisine gelen bir davayı incelemeye başlayan veya incelemekte olan bir yargı mercii davada görevsizlik kararı veren merciin görevli olduğu kanısına varırsa, gerekçeli bir karar ile görevli merciin belirtilmesi için Uyuşmazlık Mahkemesine başvurur ve elindeki işin incelenmesini Uyuşmazlık Mahkemesinin karar vermesine değin erteler. (Değişik fıkra: 21/01/1982 - 2592/6 md.;Değişik fıkra: 23/07/2008-5791 S.K./9.mad) Yargı merciince, önceki görevsizlik kararına ilişkin dava dosyası da temin edilerek, gerekçeli başvuru kararı ile birlikte dava dosyaları Uyuşmazlık Mahkemesine gönderilir.” denilmiş; aynı Yasanın 27. maddesinde ise, Uyuşmazlık Mahkemesinin, uyuşmazlık çıkarmaya veya görev uyuşmazlıklarına ilişkin istemleri önce şekil ve süre açısından inceleyeceği; yöntemine uymayan veya süresi içinde ileri sürülmemiş istemleri reddedeceği kuralına yer verilmiştir.

Buna göre, anılan Yasanın 19. maddesi uyarınca yapılan bir başvuruda da, 14. maddede öngörülen “kesin veya kesinleşmiş karar” koşulunun aranacağı doğaldır.

İdare Mahkemesince, Mahkememize gönderilen Ankara 15.İş Mahkemesinin dava dosyasının incelenmesinden; görevsizlik kararının, duruşmaya gelen Davacı vekiline sözlü olarak bildirilmesi suretiyle tebliğinin sağlandığı; anılan kararın davalı tarafa tebliğ edildiğine ilişkin evrakın dosyada bulunmadığı, bu nedenle; adli yargı kararının henüz kesinleşmediği anlaşılmıştır.

Belirtilen duruma göre, Ankara 15.İş Mahkemesi kararı kesinleşmediğinden, 2247 sayılı Yasa’nın 19. maddelerinde öngörülen koşulu taşımayan Ankara 9.İdare Mahkemesince yapılan başvurunun, aynı Yasa’nın 27. uyarınca reddi gerekmiştir.

SONUÇ : 2247 sayılı Yasa’nın 14. ve 19. maddesinde öngörülen koşulu taşımayan BAŞVURUNUN, aynı Yasa’nın 27. maddesi uyarınca REDDİNE, 30.12.2013 gününde OY BİRLİĞİ İLE KESİN OLARAK karar verildi.

—— • ——

Uyuşmazlık Mahkemesi Başkanlığından:

7-ESAS NO : 2013/1627

KARAR NO : 2013/1840

KARAR TR : 30.12.2013

(Hukuk Bölümü)

ÖZET : 2247 sayılı Yasa’nın 14. maddesinde belirtilen biçimde olumsuz görev uyuşmazlığının oluşmadığı anlaşıldığından, aynı Yasa’nın 27. maddesi uyarınca yöntemine uygun bulunmayan BAŞVURUNUN REDDİ gerektiği hk.

K A R A R

Davacılar : Zümrüt Kuyumculuk Elek.Eşya Paz. İlt.Hizm.İnş.Tur.Gıda San.Tic.Ltd.Şti.(idari yargıda)

R.E.  (adli yargıda)

Vekili : Av. F.K.

Davalı : İstanbul Valiliği 

O L A Y : Trafik Denetleme Şube Müdürlüğünce yapılan incelemede 34...... plaka sayılı aracın yasa dışı taşımacılık yaptığının ve araç muayene süresinin geçirildiğinin tespit edildiğinden bahisle; 2918 sayılı Karayolları Trafik Kanunu’nun Ek 2/3 ve 34. maddeleri uyarınca, sürücü belgesi sahibi davacı R.E.adına 4.10.2012 tarih ve GO-016387 seri-sıra, araç sahibi davacı şirket adına 4.10.2012 tarih ve GO-016388 seri-sıra numaralı Trafik İdari Para Cezası Karar Tutanakları düzenlenerek sırasıyla ayrı ayrı 2.022,00 ve 1.950,00 TL idari para cezası verilmiş ve ayrıca bu tutanaklara istinaden araç sahibi şirket adına düzenlenen 4.10.2012 tarih ve 0209820 sayılı Araç Trafikten Men Tutanağı ile araç 60 gün süre ile trafikten men edilerek muhafaza altına alınmıştır.

Davacı şirket vekili, 4.10.2012 tarih ve GO-016387 seri-sıra numaralı trafik idari para cezası ile aracın 60 gün süre ile trafikten men edilmesine ilişkin kararın iptal edilmesi istemiyle idari yargı yerinde dava açmıştır.

İSTANBUL 3. İDARE MAHKEMESİ: 1.11.2012 gün ve E:2012/1911, K:2012/2077 sayıyla; 2918 sayılı Kanun’un 112. maddesinde, sürücü belgelerinin geçici olarak geri alınması hariç olmak üzere bu Kanundaki suçlarla ilgili davalara Trafik Mahkemelerinde, bunların bulunmadığı yerlerde ise yetki verilen Sulh Ceza Mahkemelerinde bakılacağının düzenlenmesi karşısında, davanın çözümünün adli yargı yerine ait olduğu gerekçesiyle davanın görev yönünden reddine karar vermiş, verilen karar kesinleşmiştir.

Bu kez, davacı R.E.vekili, 4.10.2012 tarih ve GO-016387 seri-sıra numaralı trafik idari para cezasının iptali istemiyle adli yargı yerine itirazda bulunmuştur.

PENDİK 3. SULH CEZA MAHKEMESİ: 24.12.2012 gün ve D. İş:2012/1108 sayıyla; 5326 sayılı Kabahatler Kanunu’nun 27/8. maddesine göre idari para cezası yanında idari yargının görev alanına giren kararın da verilmiş olması nedeniyle ve Uyuşmazlık Mahkemesinin benzer kararlarına da dayanılarak davanın çözümünün idari yargı yerine ait olduğu gerekçesiyle itirazın görev yönünden reddine karar vermiş, yapılan itiraz İstanbul Anadolu 39. Asliye Ceza Mahkemesi’nce kesin olarak reddedilmiştir.

Davacı R.E.vekili, yukarıda bahsedilen kararlar arasında olumsuz görev uyuşmazlığı doğduğunu ileri sürerek görevli yargı yerinin belirlenmesi için dosyanın Uyuşmazlık Mahkemesi’ne gönderilmesi talebinde bulunmuştur.

İNCELEME VE GEREKÇE:

Uyuşmazlık Mahkemesi Hukuk Bölümü’nün, Serdar ÖZGÜLDÜR’ün Başkanlığında, Üyeler: Eyüp Sabri BAYDAR, Ali ÇOLAK, Sıddık YILDIZ, Nurdane TOPUZ, Ayhan AKARSU ve Mehmet AKBULUT’un katılımlarıyla yapılan 30.12.2013 günlü toplantısında; Raportör-Hakim Gülten Fatma BÜYÜKEREN’in, 2247 sayılı Yasa’da öngörülen koşulları taşımayan başvurunun reddi gerektiği yolundaki raporu ve dosyadaki belgeler okunduktan; ilgili Başsavcılarca görevlendirilen Yargıtay Cumhuriyet Savcısı Mehmet BAYHAN ile Danıştay Savcısı Mehmet Ali GÜMÜŞ’ün davada başvurunun reddi gerektiğine ilişkin sözlü açıklamaları da dinlendikten sonra GEREĞİ GÖRÜŞÜLÜP DÜŞÜNÜLDÜ:

Dosya üzerinde 2247 sayılı Yasa’nın 27. maddesi uyarınca yapılan incelemeye göre;

Uyuşmazlık Mahkemesi Genel Kurulu’nun 11.7.1988 günlü, E:1988/1, K:1988/1 sayılı İlke Kararında, “2247 sayılı Uyuşmazlık Mahkemesinin Kuruluş ve İşleyişi Hakkında Kanunun bütünüyle incelenip değerlendirilmesinden, bu Kanunun uygulanması yönünden 2 nci maddesinin ikinci fıkrasında yer alan, ‘ceza uyuşmazlıkları’ ibaresinden, savcının ya da şahsi davacının talebi ile başlayan yargılaması sonunda sanığın mahkumiyetine ya da beraatine hükmedilebilecek davalarda, askeri ve adli ceza mahkemeleri arasında çıkan görev ve hüküm uyuşmazlıklarının anlaşılması, bunun dışında kalan tüm görev uyuşmazlıklarının ‘hukuk uyuşmazlığı’ sayılması gerektiği sonucuna varılmaktadır. Uygulanması idari organlara bırakılan cezalar, adli nitelikte olmadığından, bunlar hakkında yapılan itirazlar ya da açılan davalar ‘ceza davası’ olarak nitelendirilemezler. İdari niteliklerinden dolayı bu davalara ilişkin görev ve hüküm uyuşmazlıklarının Uyuşmazlık Mahkemesinin Hukuk Bölümünde incelenip çözümlenmesi gerektiği...” açıkça belirtilmiştir. Bu durum gözetildiğinde, olay bölümünde yazılı başvuru konusu görev uyuşmazlığının Hukuk Bölümünde incelenmesi gerektiği kuşkusuzdur.

2247 sayılı Yasa’nın 14. maddesinde, “Olumsuz görev uyuşmazlığının bulunduğunun ileri sürülebilmesi için adli, idari veya askeri yargı mercilerinden en az ikisinin tarafları, konusu ve sebebi aynı olan davada kendilerini görevsiz görmeleri ve bu yolda verdikleri kararların kesin veya kesinleşmiş olması gerekir.

Bu uyuşmazlığın giderilmesi istemi, ancak davanın taraflarınca ve ceza davalarında ise ayrıca ilgili makamlarca ileri sürülebilir”, 19.maddesinde, “Adli, idari, askeri yargı mercilerinden birisinin kesin veya kesinleşmiş görevsizlik kararı üzerine kendisine gelen bir davayı incelemeye başlayan veya incelemekte olan bir yargı mercii davada görevsizlik kararı veren merciin görevli olduğu kanısına varırsa, gerekçeli bir karar ile görevli merciin belirtilmesi için Uyuşmazlık Mahkemesine başvurur ve elindeki işin incelenmesini Uyuşmazlık Mahkemesinin karar vermesine değin erteler.

(Değişik ikinci fıkra: 23/7/2008 – 5791/9 md.) Yargı merciince, önceki görevsizlik kararına ilişkin dava dosyası da temin edilerek, gerekçeli başvuru kararı ile birlikte dava dosyaları Uyuşmazlık Mahkemesine gönderilir” denilmiştir. Aynı Yasanın 27. maddesinde ise, Uyuşmazlık Mahkemesinin, uyuşmazlık çıkarmaya veya görev uyuşmazlıklarına ilişkin istemleri önce şekil ve süre açısından inceleyeceği; yöntemine uymayan veya süresi içinde ileri sürülmemiş istemleri reddedeceği kuralına yer verilmiştir.

Dosyanın incelenmesinden, davacı şirket vekilinin, 4.10.2012 tarih ve GO-016387 seri-sıra numaralı trafik idari para cezası ile aracın 60 gün süre ile trafikten men edilmesine ilişkin kararın iptal edilmesi istemiyle idari yargı yerinde dava açtığı ve Mahkemece davanın görev yönünden reddine karar verildiği, bu işlem ile ilgili olarak davacı şirketin adli yargı yerine dava açıp açmadığı konusunda bir bilgi olmadığı gibi, adli yargı yerince davacı şirket hakkında bu konuda verilmiş bir görevsizlik kararı da bulunmadığı, davacı R.E.vekilinin ise, 4.10.2012 tarih ve GO-016387 seri-sıra numaralı trafik idari para cezasının iptali istemiyle adli yargı yerine yaptığı itiraz sonucunda, Mahkemece görevsizlik kararı verildiği, bu işlem ile ilgili olarak idari yargı yerine davacı Rıfat Ezgin’in dava açıp açmadığı konusunda bir bilgi olmadığı gibi, idari yargı yerince davacı R.E.hakkında bu konuda verilmiş bir görevsizlik kararı da olmadığı, ancak davacı R.E.vekilinin, yukarıda bahsedilen kararlar arasında olumsuz görev uyuşmazlığı meydana geldiğinden bahisle dosyanın Mahkememize gönderilmesini talep ettiği anlaşılmıştır.

Bu durumda, adli ve idari yargı yerlerince, tarafları, konusu ve sebebi aynı olan dava sebebiyle verilmiş iki ayrı görevsizlik kararı bulunmadığından, 2247 sayılı Yasa’nın 14. maddesinde belirtilen biçimde olumsuz görev uyuşmazlığının oluşmadığı anlaşıldığından, aynı Yasa’nın 27. maddesi uyarınca yöntemine uygun bulunmayan başvurunun reddine karar verilmesi gerekmiştir.

SONUÇ : 2247 sayılı Yasa’nın 14. maddesinde belirtilen biçimde olumsuz görev uyuşmazlığının oluşmadığı anlaşıldığından, aynı Yasa’nın 27. maddesi uyarınca yöntemine uygun bulunmayan BAŞVURUNUN REDDİNE 30.12.2013 gününde OY BİRLİĞİ İLE KESİN OLARAK karar verildi.

—— • ——

Uyuşmazlık Mahkemesi Başkanlığından:

8-ESAS NO : 2013/1629

KARAR NO : 2013/1842

KARAR TR : 30.12.2013

(Hukuk Bölümü)

ÖZET : 2247 sayılı Yasa’nın 14. maddesinde belirtilen biçimde olumsuz görev uyuşmazlığının oluşmadığı anlaşıldığından, aynı Yasa’nın 27. maddesi uyarınca yöntemine uygun bulunmayan BAŞVURUNUN REDDİ gerektiği hk.

K A R A R

Davacılar : İ.U.T.  (İdari yargıda)

İ.H.T.  (Adli yargıda)  

Davalı : İstanbul Valiliği

O L A Y : Trafik Denetleme Şube Müdürlüğünce yapılan incelemede 34....... plaka sayılı aracın yasa dışı taşımacılık yaptığının tespit edildiğinden bahisle; 2918 sayılı Karayolları Trafik Kanunu’nun Ek 2/3 madde ve fıkrası uyarınca, sürücü belgesi sahibi davacı İ.H.T.adına 3.10.2012 tarih ve GO-605883 seri-sıra numaralı Trafik İdari Para Cezası Karar Tutanağı düzenlenerek 1.950,00 TL idari para cezası verilmiş ve ayrıca bu tutanağa istinaden araç sahibi İ.U.T.adına düzenlenen 3.10.2012 tarih ve 0209352 sayılı Araç Trafikten Men Tutanağı ile araç 60 gün süre ile trafikten men edilerek muhafaza altına alınmıştır.

Davacı İ.U.T., idari para cezası ile aracın 60 gün süre ile trafikten men edilmesine ilişkin kararın iptal edilmesi istemiyle idari yargı yerinde dava açmıştır.

İSTANBUL 8. İDARE MAHKEMESİ: 22.10.2012 gün ve E:2012/1750, K:2012/2059 sayıyla; 2918 sayılı Kanun’un 112. maddesinde, sürücü belgelerinin geçici olarak geri alınması hariç olmak üzere bu Kanundaki suçlarla ilgili davalara Trafik Mahkemelerinde, bunların bulunmadığı yerlerde ise yetki verilen Sulh Ceza Mahkemelerinde bakılacağının düzenlenmesi karşısında, davanın çözümünün adli yargı yerine ait olduğu gerekçesiyle davanın görev yönünden reddine karar vermiş, verilen karar kesinleşmiştir.

Bu kez, davacı İ.H.T., idari para cezasının iptali istemiyle adli yargı yerine itirazda bulunmuştur.

İSTANBUL 3.SULH CEZA MAHKEMESİ: 18.10.2012 ve D. İş:2012/5567, K:2012/5567 sayıyla; 5326 sayılı Kabahatler Kanunu’nun 27/8. maddesine göre idari para cezası yanında idari yargının görev alanına giren kararın da verilmiş olması nedeniyle davanın çözümünün idari yargı yerine ait olduğu gerekçesiyle görevsizlik kararı vermiş, yapılan itiraz İstanbul 3. Asliye Ceza Mahkemesi’nce kesin olarak reddedilmiştir.

Davacı İsmail Hakkı Turan, yukarıda bahsedilen kararlar arasında olumsuz görev uyuşmazlığı doğduğunu ileri sürerek görevli yargı yerinin belirlenmesi için dosyanın Uyuşmazlık Mahkemesi’ne gönderilmesi talebinde bulunmuştur.

İNCELEME VE GEREKÇE:

Uyuşmazlık Mahkemesi Hukuk Bölümü’nün, Serdar ÖZGÜLDÜR’ün Başkanlığında, Üyeler: Eyüp Sabri BAYDAR, Ali ÇOLAK, Sıddık YILDIZ, Nurdane TOPUZ, Ayhan AKARSU ve Mehmet AKBULUT’un katılımlarıyla yapılan 30.12.2013 günlü toplantısında; Raportör-Hakim Gülten Fatma BÜYÜKEREN’in, 2247 sayılı Yasa’da öngörülen koşulları taşımayan başvurunun reddi gerektiği yolundaki raporu ve dosyadaki belgeler okunduktan; ilgili Başsavcılarca görevlendirilen Yargıtay Cumhuriyet Savcısı Mehmet BAYHAN ile Danıştay Savcısı Mehmet Ali GÜMÜŞ’ün davada başvurunun reddi gerektiğine ilişkin sözlü açıklamaları da dinlendikten sonra GEREĞİ GÖRÜŞÜLÜP DÜŞÜNÜLDÜ:

Dosya üzerinde 2247 sayılı Yasa’nın 27. maddesi uyarınca yapılan incelemeye göre;

Uyuşmazlık Mahkemesi Genel Kurulu’nun 11.7.1988 günlü, E:1988/1, K:1988/1 sayılı İlke Kararında, “2247 sayılı Uyuşmazlık Mahkemesinin Kuruluş ve İşleyişi Hakkında Kanunun bütünüyle incelenip değerlendirilmesinden, bu Kanunun uygulanması yönünden 2 nci maddesinin ikinci fıkrasında yer alan, ‘ceza uyuşmazlıkları’ ibaresinden, savcının ya da şahsi davacının talebi ile başlayan yargılaması sonunda sanığın mahkumiyetine ya da beraatine hükmedilebilecek davalarda, askeri ve adli ceza mahkemeleri arasında çıkan görev ve hüküm uyuşmazlıklarının anlaşılması, bunun dışında kalan tüm görev uyuşmazlıklarının ‘hukuk uyuşmazlığı’ sayılması gerektiği sonucuna varılmaktadır. Uygulanması idari organlara bırakılan cezalar, adli nitelikte olmadığından, bunlar hakkında yapılan itirazlar ya da açılan davalar ‘ceza davası’ olarak nitelendirilemezler. İdari niteliklerinden dolayı bu davalara ilişkin görev ve hüküm uyuşmazlıklarının Uyuşmazlık Mahkemesinin Hukuk Bölümünde incelenip çözümlenmesi gerektiği...” açıkça belirtilmiştir. Bu durum gözetildiğinde, olay bölümünde yazılı başvuru konusu görev uyuşmazlığının Hukuk Bölümünde incelenmesi gerektiği kuşkusuzdur.

2247 sayılı Yasa’nın 14. maddesinde, “Olumsuz görev uyuşmazlığının bulunduğunun ileri sürülebilmesi için adli, idari veya askeri yargı mercilerinden en az ikisinin tarafları, konusu ve sebebi aynı olan davada kendilerini görevsiz görmeleri ve bu yolda verdikleri kararların kesin veya kesinleşmiş olması gerekir.

Bu uyuşmazlığın giderilmesi istemi, ancak davanın taraflarınca ve ceza davalarında ise ayrıca ilgili makamlarca ileri sürülebilir”, 19.maddesinde, “Adli, idari, askeri yargı mercilerinden birisinin kesin veya kesinleşmiş görevsizlik kararı üzerine kendisine gelen bir davayı incelemeye başlayan veya incelemekte olan bir yargı mercii davada görevsizlik kararı veren merciin görevli olduğu kanısına varırsa, gerekçeli bir karar ile görevli merciin belirtilmesi için Uyuşmazlık Mahkemesine başvurur ve elindeki işin incelenmesini Uyuşmazlık Mahkemesinin karar vermesine değin erteler.

(Değişik ikinci fıkra: 23/7/2008 – 5791/9 md.) Yargı merciince, önceki görevsizlik kararına ilişkin dava dosyası da temin edilerek, gerekçeli başvuru kararı ile birlikte dava dosyaları Uyuşmazlık Mahkemesine gönderilir” denilmiştir. Aynı Yasanın 27. maddesinde ise, Uyuşmazlık Mahkemesinin, uyuşmazlık çıkarmaya veya görev uyuşmazlıklarına ilişkin istemleri önce şekil ve süre açısından inceleyeceği; yöntemine uymayan veya süresi içinde ileri sürülmemiş istemleri reddedeceği kuralına yer verilmiştir.

Dosyanın incelenmesinden, araç sahibi davacı İ.U.T.’ın, sürücü belgesi sahibi adına verilen idari para cezası ile aracın 60 gün süre ile trafikten men edilmesine ilişkin kararın iptal edilmesi istemiyle idari yargı yerinde dava açtığı ve Mahkemece davanın görev yönünden reddine karar verildiği, bu işlemler ile ilgili olarak davacı İ.U.T.’ın adli yargı yerine dava açıp açmadığı konusunda bir bilgi olmadığı gibi, adli yargı yerince davacı İ.U.T.hakkında bu konuda verilmiş bir görevsizlik kararı da bulunmadığı, davacı İsmail Hakkı Turan’ın ise, idari para cezasının iptali istemiyle adli yerine yaptığı itiraz sonucunda, Mahkemece görevsizlik kararı verildiği, bu işlemler ile ilgili olarak idari yargı yerine davacı İ.H.T.’ın dava açıp açmadığı konusunda bir bilgi olmadığı gibi, idari yargı yerince davacı İ.H.T.hakkında bu konuda verilmiş bir görevsizlik kararı da olmadığı, ancak davacı İsmail Hakkı Turan’ın yukarıda bahsedilen kararlar arasında olumsuz görev uyuşmazlığı meydana geldiğinden bahisle dosyanın Mahkememize gönderilmesini talep ettiği anlaşılmıştır.

Bu durumda, adli ve idari yargı yerlerince, tarafları, konusu ve sebebi aynı olan dava sebebiyle verilmiş iki ayrı görevsizlik kararı bulunmadığından, 2247 sayılı Yasa’nın 14. maddesinde belirtilen biçimde olumsuz görev uyuşmazlığının oluşmadığı anlaşıldığından, aynı Yasa’nın 27. maddesi uyarınca yöntemine uygun bulunmayan başvurunun reddine karar verilmesi gerekmiştir.

SONUÇ : 2247 sayılı Yasa’nın 14.maddesinde belirtilen biçimde olumsuz görev uyuşmazlığının oluşmadığı anlaşıldığından, aynı Yasa’nın 27. maddesi uyarınca yöntemine uygun bulunmayan BAŞVURUNUN REDDİNE 30.12.2013 gününde OY BİRLİĞİ İLE KESİN OLARAK karar verildi.

—— • ——

Uyuşmazlık Mahkemesi Başkanlığından:

9-ESAS NO : 2013/1661

KARAR NO : 2013/1874

KARAR TR : 30.12.2013

(Hukuk Bölümü)

ÖZET : 2247 sayılı Yasa’nın 19. maddesinde öngörülen koşulu taşımayan BAŞVURUNUN, aynı Yasa’nın 27. maddesi uyarınca REDDİ gerektiği hk.

K A R A R

Davacı : Nevşehir Valiliği (Nevşehir Defterdarlığı )

Vekilleri : Av. N.Ç., Av. Z.Y., Av. H.U.

Davalı : (Adli Yargıda)

1-Nevşehir Kadastro Müdürlüğü, Y.B.Mirasçıları; 2-P.B., 3-H.B., 4-Ü.B., 5-Ö.(B.) K.

 (İdari Yargıda)

Nevşehir Kadastro Müdürlüğü

O L A Y : Davacı İdare vekili, 1-Nevşehir ili, merkez ilçe, SulusaR.kasabası, Kuruçayır mevkii, K33.d.05.a.pafta 4568 parsel numarasında 8800 m2 yüzölçümlü Hâzineye ait taşınmazın, kadastro paftasından bilgisayar ortamında sayılaştırılması sonucunda 24.102 m2 geldiğini; düzeltilmesinin Kadastro Müdürlüğünden istenildiğini ancak cevaben verilen Kadastro Müdürlüğünün 21.02.2005 tarih,141 sayılı yazılarıyla “paftada silinti ve kazıntı yapıldığı, bunun kadastro çalışması sırasında mı yoksa sonradan mı yapıldığının anlaşılamadığı, bu nedenle, 3402 sayılı Kanunun 41.maddesi ve 1458 sayılı genelge uyarınca düzeltilmesinin mümkün olmadığı, yargı yoluyla düzeltilmesi gerektiği bildirilmiş olduğundan; Milli Emlak Müdürlüğünün 06.10.2005 tarih, 4489 sayılı yazılarıyla dava açılmasının istenilmesi üzerine, 01.06.2009 tarihinde Hâzineyi izafeten Nevşehir Defterdarlığı tarafından Tapu Sicil Müdürlüğü aleyhine "Hâzineye ait, 4568 parselin, tapuda 8.800 m2 görünen yüzölçümünün, (fen bilirkişi raporundan sonra ıslahla) 24.220,10 m2 olarak düzeltilmesi" amacıyla; Nevşehir 2.Asliye Hukuk Mahkemesinin 2009/152 Esasında, “Tapuda yüzölçüm düzeltilmesi” davası açıldığını; dava devam ederken, 26.3.2010'da yapılan duruşmasında, Mahkemece davanın ihbar edildiği komşu 4569 parsel maliki Y.B.mirasçılarının,“Kadastro Müdürlüğüne başvurduklarını, Kadastro Müdürlüğünce resen düzeltme yapılarak parsellerin yerlerinin değiştirildiğini, büyük miktarlı olanın kendilerine ait 4569 parsel olduğunu, adlarına tescilini istediklerini" bildiren 26.3.2010 tarihli dilekçe verdiğini; dilekçeye karşı beyanda bulunmaları için kendilerine süre verildiğini ve duruşmanın 07.05.2010'a ertelendiğini; aynı konuyla ilgili olarak Milli Emlak Müdürlüğünün 19.03.2010 tarih, 886 sayılı yazısıyla da "Kadastro Müdürlüğünce 16.03.2010 tarihinde resen düzeltme yapıldığı”nın kendilerine bilgi olarak gönderildiğini; taraflarından, "Milli Emlakin düzeltme konusundaki görüşünün ve ne yapmalarının istendiğinin bildirilmesi" için yazı yazıldığını; gelen 30.03.2010 tarih 1058 sayılı cevabi yazıda; “16.3.2010'da taraflarına tebliğ edildiği, resen düzeltmeye karşı Sulh Hukuk Mahkemesinde dava açılması gerektiği; diğer taşınmaz malikinin daha önce işgalci olarak ecrimisil ödediği, Asliye Hukuktaki davada da 24.220.10 m2 olarak düzeltilmesi” istenildiğini;

2-3402 sayılı Kanunun “Hataların Düzeltilmesi” başlıklı 41.maddesinde “(Değişik: Başlık: 03/03/2005 - 5304/9 md.) (DEĞİŞİK: Birinci fıkra: 03/03/2005 - 5304/9 md.) "Kadastro sırasında veya sonrasında yapılan işlemlerle geometrik durumları kesinleşmiş olan taşınmazlarda ölçü, sınırlandırma, tersimat ve hesaplamalardan doğan hatalar, ilgilinin müracaatı veya kadastro müdürlüğünce re'sen düzeltilir. Düzeltme, taşınmaz malikleri ile diğer hak sahiplerine tebliğ olunur. Tebliğ tarihinden başlayan otuz gün içinde düzeltmenin kaldırılması yolunda sulh hukuk mahkemesinde dava açılmadığı takdirde, yapılan düzeltme kesinleşir. / Kadastro sırasında veya sonrasında yapılan işlemlerle kesinleşmiş olan taşınmazlarda, değişiklik işlemleri sırasında ortaya çıkan yüzölçümü farklılıklarından, kadastronun dayandığı teknik kurallarda belirtilen hata sınırları içinde kalanların re'sen düzeltilmesine kadastro müdürlükleri yetkilidir. Bu maddenin uygulanmasında 12 nci maddede belirtilen hak düşürücü süre aranmaz." denildiğinden; süresi içerisinde iş bu “düzeltmenin kaldırılması” davasını açtıklarını; sözkonusu olayın, Kadastro Müdürlüğünce, 3402 sayılı kanunun 41.maddesince resen düzeltilebilecek nitelikte olmadığını “resen düzeltmenin” kaldırılmasını talep ettiklerini;

3-"Tapuda yüzölçüm düzeltilmesi" davası sırasında Milli Emlak Müdürlüğüne, Kadastro müdürlüğünce onaylı ve orijinal pafta olduğu belirtilmek suretiyle gönderilen paftada büyük miktarlı parselin hâzineye ait 4568 nolu parsel olduğunu ve güney batıda göründüğünü; keşif ve bilirkişi raporunun da buna göre düzenlendiğini, Kadastro Müdürlüğünce 16.03.2010 tarihinde resen düzeltmede ise, parsellerin yer değiştirdiğini ve Hazine parselinin kuzey doğuda küçük miktarlı parsel olarak gösterildiğini; ayrıca parsellerin şekillerinin de değiştirildiğini ki burada; tamamen mülkiyete ilişkin değişikliğin söz konusu olduğunu; bu konuda resen düzeltmenin mümkün olmadığını. Mahkemeye sunulan 06.01.2010 tarihli bilirkişi raporunda, 4568 parselin miktarı 24.220,10 m2 olarak tesbit edilmiş iken, düzeltmede 8.600 m2 olarak belirtildiğini;

4-2.Asliye Hukuk Mahkemesindeki "Tapuda yüzölçüm düzeltilmesi" davasının devam ettiği bilindiği ve konunun dava ile çözümlenmesi gerektiğinin kendilerince Kadastro Müdürlüğünce bildirildiği için bu dava açılmış olduğu halde; resen düzeltme yapılmasının usul ve hukuka aykırı olduğunu, kaldırılmasının gerektiğini; her iki parselin de herhangi bir kayda dayanmadığını, senetsizden tespit edilmiş olduğunu; ayrıca kadastro Müdürlüğünün, 4569 parsel nolu taşınmaz maliki Y.B.'nin mirasçılarının kullandığı yerleri göstermesi sonucu parsellerin yerlerini ve şekillerini değiştirdiğini; oysa ki malik Yaşar BİLGİLİ, Hâzinenin yerinde haksız işgalci olduğu için, bu kişiye ecrimisil ihbarnamesi gönderilerek ecrimisil tahsil edildiğini, dolayısıyla kullandığı yere bakılıp da bu şekilde düzeltme yapılmasının da tamamen hatalı olduğunu ifade ederek; Nevşehir merkez ilçe, SulusaR.kasabası, Kuruçayır mevkii, K33.d.05.a.pafta Hâzineye ait 4568 parsel ve Y.B.'ye ait 4569 parsel numarasındaki taşınmazla ilgili olarak Kadastro Müdürlüğünün 16.03.2010 tarihli "resen düzeltme” işleminin kaldırılmasına, iptaline; 2.Asliye Hukuk Mahkemesinin 2009/152 Esaslı dosyasındaki 06.01.2010 tarihli fen bilirkişi raporu dayanak yapılarak, rapora uygun olarak 4568 parsel miktarının 24.220,10 m2 olarak Hazine adına tesbit ve tesciline; davalılara ait 4569 parselin ise 2.949,83 m2 olarak maliki adına tesbit ve tesciline karar verilmesi istemiyle 13.4.2010 tarihinde adli yargı yerinde dava açmıştır.

NEVŞEHİR SULH HUKUK MAHKEMESİ: 29.11.2011 gün ve E:2010/448, K:2011/1497 sayı ile aynen; “Mahkememizde görülmekte bulunan Tapu İptali Ve Tescil davasının yapılan açık yargılamasının sonunda,

GEREĞİ DÜŞÜNÜLDÜ:

Davacı vekili 13/04/2010 havale tarihli dilekçesi ile; hazineye ait olan Nevşehir ili Merkez SulusaR.Kasabası Kuruçayır Mevkii 4568 parsel sayılı taşınmazın kadastro paftasından bilgisayar ortamında sayılaştırılması sonucunda 24.102 m2 geldiğini, düzeltilmesinin Kadastro Müdürlüğünden istenildiğini ancak düzeltmenin yapılamayacağı yönünde bildirimde bulunulduğunu, ancak 16/03/2010 tarihinde SulusaR.Kasabasında Hâzineye ait 4568 ve Y.B.'ye ait 4569 parsel numarasındaki taşınmazlar ile ilgili olarak Kadastro Müdürlüğünce teknik hataların düzeltilmesi yoluna gidildiğini, bunun 3402 sayılı kanunun 41.maddesince resen düzeltilebilecek nitelikte olmadığını, bu nedenlerle davalarının kabulü ile SulusaR.Kasabasında Hâzineye ait 4568 parsel ve Y.B.'ye ait 4569 parsel numarasındaki taşınmazla ile ilgili olarak, Kadastro Müdürlüğünün 16/03/2010 tarihli "resen düzeltme" işleminin kaldırılmasına, iptaline; Nevşehir 2.Asliye Hukuk Mahkemesi'nin 2009/152 Esas sayılı dosyasındaki 06/01/2010 tarihli fen bilirkişi raporu dayanak yapılarak, rapora uygun olarak 4568 parsel miktarı 24.220,10 m2 olarak Hazine adına tespit ve tesciline; davalılara ait 4569 parselin ise 2.949,83 m2 olarak maliki adına tesbit ve tesciline karar verilmesini talep ve dava etmiştir.

Taraflara duruşma gün ve saati usulüne uygun tebliğ edilmiş ve taraf teşkili sağlanmıştır.

Taraflarca bildirilen deliller toplanmış, tapu kayıtları celp edilip incelenmiş, Kadastro Müdürlüğü'nden dava konusu taşınmaza ilişkin teknik hataların düzeltilmesi işlemlerine yönelik evraklar getirtilmiş, mahallinde keşif yapılmış, evrakların incelenmesinden teknik hataların düzeltilmesi talebi üzerine 21/02/2005 tarihinde mümkün olmadığı gerekçesi ile talebin reddedildiği, ancak aynı taşınmaza ilişkin olarak 16/03/2010 tarihinde teknik hataların düzeltilmesi yoluna gidildiği anlaşılmıştır.

Nevşehir 2.Asliye Hukuk Mahkemesi’nin 2009/152 Esas 2010/176 Karar sayılı dosyası celp edilip incelenmiştir.

Tüm dosya kapsamının birlikte değerlendirilmesi sonucunda; davacı tarafından SulusaR.Kasabasında Hâzineye ait 4568 parsel ve Y.B.'ye ait 4569 parsel numarasındaki taşınmazla ile ilgili olarak, Kadastro Müdürlüğü'nün 16/03/2010 tarihli "resen düzeltme" işleminin kaldırılmasına, iptaline; Nevşehir 2.Asliye, Hukuk Mahkemesi'nin 2009/152 Esas sayılı dosyasındaki 06/01/2010 tarihli fen bilirkişi raporu dayanak yapılarak, rapora uygun olarak 4568 parsel miktarı 24.220,10 m2 olarak Hazine adına tespit ve tesciline, davalılara ait 4569 parselin ise 2.949,83 m2 olarak maliki adına tesbit ve tescilini talep ettiği, 16/03/20l0 tarihinde SulusaR.Kasabasında Hâzineye ait 4568 ve Y.B.'ye ait 4569 parsel numarasındaki taşınmazlar ile ilgili olarak Kâdastro Müdürlüğünce teknik hataların düzeltilmesi yoluna gidildiği anlaşılmıştır. Davacının teknik hataların düzeltilmesine ilişkin başvurunun reddi üzerine buna karşı yasal yollara giderek işlemi kesinleştirmesi gerekirken bu yola gitmediği, davacı tarafından yasada öngörülen işlem basamakları yerine getirilmeden mahkememize dava açıldığı kanaatine ile, yargı yeri yönünden davanın reddine, tapu iptal ve tescil talebi yönünden ise yapılan araştırmalar ve mahallinde yapılan keşifte dinlenen mahalli bilirkişi beyanında, yaşı itibari ile 71 yaşında olduğunu, 1987-1988 yılında dava konusu yeri biçerdöveri ile biçtiğini ve bu tarihten beri de davalının babası Y.B.tarafından kullanıldığı vefatından sonra mirasçılarına düştüğü ve dava konusu yerin Y.B.ve mirasçılarına ait olduğunu, burada herhangi bir hazine arazisi olup olmadığı hususunda bilgisinin olmadığını, hali hazırda davalı H.B.tarafından buğday ekilmiş olduğunu ve kadastroda tespit edilen yerin davalı Y.B.'nin mirasçılarına ait olduğunu beyan etmiş ve yapılan keşif dinlenen mahalli bilirkişi ve fenni bilirkişi raporlarına göre tüm dosya kapsamı birlikte değerlendirildiğinde; dava konusu taşınmazın ölü-müteveffa Y.B.'ye ait olduğu bunun ölmesi üzerine mirasçıları H.B., Ö.K. ve Ü.B. tarafından kullanılmaya devam edildiği ve bu kullanımın fasılasız ve nizasız olarak 20 yıldan fazla devam ettiği bu hali ile kadastro tespitinin ve daha sonraki idari işlem ile düzeltilen işlemin doğru olduğu kanaatine varılmış davacının davasının reddine yönüne gidilerek aşağıda yazılı şekilde hüküm kurulmuştur.

HÜKÜM: Açıklaması yukarıda gösterildiği üzere;

Davacının davasının Kadastro Müdürlüğünün 16/03/2010 tarihli resen düzeltme işleminin kaldırılması ve iptali talebinin yargı yolu yönünden REDDİNE,

Davacının Tapu iptali ve Tescil davasının reddine,

Davacının harç muafiyeti gereğince harç alınmasına yer olmadığına

Davacı tarafından yapılan yargılama giderlerinin üzerinde bırakılmasına,

Dair karar taraflara tebliğinden itibaren 8 gün içerisinde temyizi kabil olmak üzere karar verildi. Açık duruşmaya son verildi.” diyerek davayı sonuçlandırmış; hüküm davacı İdare tarafından temyiz edilmiştir.

YARGITAY 16.HUKUK DAİRESİ: 4.3.2013 gün ve E:2012/3872, K: 2013/1534 sayı ile aynen; “ (…)Kadastro Müdürlüğünce 3402 sayılı Yasa'nın 41. maddesine göre re'sen yapılan düzeltme işlemi sonucu verilen kararla SulusaR.Köyü çalışma alanında ve tapuda H.B.ve arkadaşları adına kayıtlı bulunan 4569 parsel sayılı 18400 metrekare yüzölçümündeki taşınmazın yüzölçümü 18500 metrekare, Hazine adına tapuda kayıtlı bulunan 4568 parsel sayılı 8800 metrekare yüzölçümündeki taşınmazın yüzölçümü 8600 metrekare olarak düzeltilmiştir. Davacı Hazine, 4568 sayılı parselin yüzölçümünün 24220.10 metrekare, 4569 sayılı parselin yüzölçümünün ise 2949.83 metrekare olması gerektiğinden düzeltme işleminin hatalı olduğu iddiasına dayanarak yapılan işlemin iptali istemi ile yasal süresi içinde dava açmıştır. Mahkemece yapılan yargılama sonunda davanın reddine karar verilmiş, hüküm davacı Hazine vekili tarafından temyiz edilmiştir.

Dosya içeriğine, kararın dayandığı delillerle yasaya uygun gerektirici nedenlere, delillerin takdirinde bir isabetsizlik bulunmamasına göre yerinde olmayan temyiz itirazlarının reddiyle usul ve yasaya uygun olan hükmün ONANMASINA, Hazine harçtan muaf olduğundan harç alınmasına yer olmadığına, 04.03.2013 gününde oybirliği ile karar verildi.” Demek suretiyle kararı onamış, karar düzeltme yoluna gidilmemiş ve Mahkeme kararı kesinleşmiştir.

Davacı İdare vekili bu defa; dava dilekçesinde, davanın adli yargıda kesinleşmesine kadarki safahatına da yer verdikten sonra; dosyada mevcut olan 21.02.2005 tarihli Nevşehir Kadastro Müdürlüğünün yazısı ekinde bulunan pafta durumunda ve 16.06.2009 tarih ve 2152 sayılı Nevşehir Kadastro Müdürlüğünün yazısında aslı doğru olarak gönderildiği belirtilen K.33.d.05.a paftayı gösterir Harita(plan)örneğinde, aslında büyük parselin güney batıdaki Hazine parseli olan 4568 no.lu taşınmaz ve kuzeydoğudaki küçük parselin şahıs parseli 4569 no.lu taşınmaz olduğunu; Kadastro Müdürlüğünün 16.03.2010 tarihli işlemi ile durumun tam tersine çevrildiğini ve kuzey doğudaki küçük parselin 4568 no.su ile hâzineye, güney batıdaki büyük parselin ise 4569 no.su ile şahıslara yazıldığını; ayrıca taşınmazın şekillerinin de değiştirildiğini; burada tamamen mülkiyete ilişkin değişikliğin söz konusu olduğunu, resen düzeltme mümkün olmadığını; bu değişiklikle yapılan işlemin bilgi ve belgelere ( pafta ve krokilere ) de aykırı olduğunu; Kadastro Müdürlüğünce bu işlemin neden yapıldığının belirtilmediğini, Kadastro Müdürlüğünün 16.03.2010 tarihli kararın ekinde bulunan “parselin ver gösterme krokisinde” taşınmazların şekli, sınırları ve yerlerinin tamamen değiştirildiğini; bu durumun, 4569 no.lu parselin maliklerinin yer göstermesinden meydana gelmekte ise, bu durumun kabulünün mümkün olmadığını; ekte sundukları ecrimisil belgelerinden (ecrimisil ihbarnameleri ve tahsil fişleri ) de anlaşılacağı üzere; Hâzineye ait 4568 parseli, komşu parsel maliki olan ve Kadastro Müdürlüğüne talepte bulunan kişilerin murisinin ecrimisil ödeyerek kullanmış olduğunu, eğer zemindeki kullanım durumuna göre işlem yapılmış ise bu durumun gerçeğe uygun olmadığını; 4569 parsel malikinin, zeminde Hazine taşınmazını kullanmakta olduğunu, bu nedenle Hâzineye ecrimisil ödediğini; bu nedenle de Kadastro Müdürlüğü işleminin hiçbir hukuki dayanağı olmadığı gibi Kadastro Müdürlüğünün kendi yazısı ile de çeliştiğini; Nevşehir Kadastro Müdürlüğünce, 4568 parsel sayılı taşınmaz ile ilgili olarak idarece yapılan başvuruya “3402 sayılı kanunun 41.maddesi ve 1458 sayılı genelge uyarınca düzeltme yapılması mümkün olmayıp yargı yoluyla düzeltilmesi gerektiği”nin bildirildiğini, buna rağmen 4569 parsel maliki mirasçılarının başvurusu üzerine Hâzineye ait 4568 parsel ve ilgililere ait 4569 parsel sayılı taşınmazlar ile ilgili olarak resen düzeltme yapılmasının usul ve yasaya aykırı olduğunu, Kadastro Müdürlüğünün 16.03.2010 tarihli resen düzeltme kararının/ işleminin iptali için iş bu davayı açmanın gerektiğini ifade ederek; Nevşehir İli Merkez ilçesi SulusaR.kasabası Kuruçayır mevkiinde bulunan Hâzineye ait 4568 parsel sayılı taşınmaz(ve komşu 4569 parsel sayılı taşınmaz ) ile ilgili olarak Kadastro Müdürlüğünce alınan 16.3.2010 tarihli resen düzeltme işleminin iptaline karar verilmesi istemiyle idari yargı yerinde dava açmıştır.

KAYSERİ 2.İDARE MAHKEMESİ: 17.9.2013 gün ve E:2013/502 sayı ile, 3402 sayılı Kadastro Kanunu'nun "Hataların Düzeltilmesi" başlıklı 41.maddesinde; "(Değişik fıkra: 22/02/2005 - 5304 S.K./9.mad) Kadastro sırasında veya sonrasında yapılan işlemlerle geometrik durumları kesinleşmiş olan taşınmazlarda ölçü, sınırlandırma, tersimat ve hesaplamalardan doğan hatalar, ilgilinin müracaatı veya kadastro müdürlüğünce re'sen düzeltilir. Düzeltme, taşınmaz malikleri ile diğer hak sahiplerine tebliğ olunur. Tebliğ tarihinden başlayan otuz gün içinde düzeltmenin kaldırılması yolunda sulh hukuk mahkemesinde dava açılmadığı takdirde, yapılan düzeltme kesinleşir. / Kadastro sırasında veya sonrasında yapılan işlemlerle kesinleşmiş olan taşınmazlarda, değişiklik işlemleri sırasında ortaya çıkan yüzölçümü farklılıklarından, kadastronun dayandığı teknik kurallarda belirtilen hata sınırları içinde kalanların re'sen düzeltilmesine kadastro müdürlükleri yetkilidir./ Bu maddenin uygulanmasında, 12 nci maddede belirtilen hak düşürücü süre aranmaz." hükmüne yer verilmiş olduğu; dava dosyasının incelenmesinden; Nevşehir Kadastro Müdürlüğünce 3402 sayılı Yasa'nın 41.maddesine göre 16.03.2010 tarihinde re'sen yapılan düzeltme işlemi sonucu mülkiyeti Hâzineye ait Nevşehir İli, Merkez SulusaR.Kasabası, Kuruçayır Mevkii, 4568 parsel sayılı 8800 m2 yüzölçümündeki taşınmazın yüzölçümünün 8.600m2 olarak; yine SulusaR.Köyü çalışma alanında ve tapuda H.B.ve arkadaşları adına kayıtlı bulunan 4569 parsel sayılı 18400 m2 yüzölçümündeki taşınmazın yüzölçümünün ise 18500 m2 olarak düzeltilmesine karar verildiği, Nevşehir Kadastro Müdürlüğünün 16.03.2010 tarih ve 467 sayılı yazısı ile davacının dava konusu düzeltme işlemi hakkında bilgilendirildiği, bunun üzerine davacı tarafından 16.03.2010 günlü re'sen düzeltme işleminin iptali istemiyle yasal süresi içinde Nevşehir Sulh Hukuk Mahkemesi'ne dava açtığı, anılan Mahkemenin 29.11.2011 tarih ve E:2010/448, K:2011/1497 sayılı kararı ile özetle; "16.03.2010 tarihinde SulusaR.Kasabasında Hâzineye ait 4568 ve Y.B.'ye ait 4569 parsel sayılı taşınmazlarla ilgili olarak Kadastro Müdürlüğü'nce teknik hataların düzeltilmesi yoluna gidildiğinin anlaşıldığı, davacının teknik hataların düzeltilmesine ilişkin başvurunun reddi üzerine buna karşı yasal yollara giderek işlemi kesinleştirmesi gerekirken bu yola gitmediği, yasada öngörülen işlem basamakları yerine getirilmeden Mahkemelerinde dava açıldığı, bu nedenle de davanın yargı yolu yönünden reddi gerektiği" gerekçesiyle görevsizlik kararı verildiği, bu karara karşı davacının yaptığı temyiz başvurusunun da Yargıtay 16.Hukuk Dairesi'nin 4.3.2013 tarih ve E:2012/3872, K:2013/1534 sayılı kararıyla reddedilerek Mahkeme kararının onandığı ve kararın 15.05.2013 tarihinde kesinleştiği, bunun üzerine davacı tarafından 16.03.2010 günlü re'sen düzeltme işleminin iptali istemiyle Mahkemelerinde bakılmakta olan iş bu davanın açıldığının anlaşıldığı; uyuşmazlık konusu olayda, Nevşehir Sulh Hukuk Mahkemesi'nce davacının teknik hataların düzeltilmesine ilişkin başvurunun reddi üzerine buna karşı yasal yollara giderek işlemi kesinleştirmesi gerekirken bu yola gitmediği, yasada öngörülen işlem basamaklan yerine getirilmeden Mahkemelerinde dava açıldığı, bu nedenle de davanın yargı yolu yönünden reddi gerektiğinden bahisle görevsizlik kararı verilmiş ise de; dosyada mevcut tüm bilgi ve belgeler ile yukarıda yer verilen mevzuat hükümleri birlikte değerlendiril-diğinde; Nevşehir Kadastro Müdürlüğü'nce 3402 sayılı Yasa'nın 41.maddesine göre 16.03.2010 tarihinde re'sen yapılan düzeltme işlemi sonucu mülkiyeti Hâzineye ait Nevşehir ili, Merkez SulusaR.Kasabası, Kuruçayır Mevkii, 4568 parsel sayılı 8800 m2 yüzölçümündeki taşınmazın yüzölçümünün 8.600m2 olarak; yine SulusaR.Köyü çalışma alanında ve tapuda H.B.ve arkadaşları adına kayıtlı bulunan 4569 parsel sayılı 18400 m2 yüzölçümündeki taşınmazın yüzölçümünün ise 18500 m2 olarak düzeltilmesine karar verildiği, yapılan bu düzeltme işleminin Nevşehir Kadastro Müdürlüğünün 16.03.2010 tarih ve 467 sayılı yazısı ile davacıya tebliğ edildiği anlaşılmış olup, somut olayda davacı tarafından, 4568 sayılı parselin yüzölçümünün 24.220,10 m2, 4569 sayılı parselin yüzölçümünün ise 2.949,83 m2 olması gerektiğinden yapılan düzeltme işleminin hatalı olduğu ve mülkiyete ilişkin değişiklik yarattığı iddia edilmek suretiyle davanın ikame edildiği dikkate alındığında; uyuşmazlığın 3402 sayılı Kadastro Kanunu'nun "Hataların Düzeltilmesi" başlıklı 41.maddesine (özel hukuk hükümlerine) göre çözüm ve görümünün, Sulh Hukuk Mahkemesi'nin görev alanına girdiği, uyuşmazlığın idari yargı yerinde görülüp çözümlenmesine hukuken olanak bulunmadığı sonucuna varıldığı gerekçesiyle; Mahkemelerinin görevsizliğine, 2247 sayılı Uyuşmazlık Mahkemesinin Kuruluş ve işleyişi Hakkında Kanunun 19. maddesi uyarınca görevli yargı yerinin belirlenmesi için dosyanın Uyuşmazlık Mahkemesine gönderilmesine ve dosyanın incelemesinin bu konuda Uyuşmazlık Mahkemesi’nce karar verilinceye kadar ertelenmesine karar vermiştir.

İNCELEME VE GEREKÇE :

Uyuşmazlık Mahkemesi Hukuk Bölümü’nün, Serdar ÖZGÜLDÜR’ün Başkanlığında, Üyeler: Eyüp Sabri BAYDAR, Ali ÇOLAK, Sıddık YILDIZ, Nurdane TOPUZ, Ayhan AKARSU ve Mehmet AKBULUT’un katılımlarıyla yapılan 30.12.2013 günlü toplantısında; Raportör-Hakim Taşkın ÇELİK’in, 2247 sayılı Yasa’da öngörülen koşulları taşımayan başvurunun reddi gerektiği yolundaki raporu ve dosyadaki belgeler okunduktan; ilgili Başsavcılarca görevlendirilen Yargıtay Cumhuriyet Savcısı Mehmet BAYHAN ile Danıştay Savcısı Mehmet Ali GÜMÜŞ’ün başvurunun reddi gerektiği yolundaki sözlü açıklamaları da dinlendikten sonra GEREĞİ GÖRÜŞÜLÜP DÜŞÜNÜLDÜ :

Dosya üzerinde 2247 sayılı Yasa’nın 27. maddesi uyarınca yapılan incelemeye göre;

Anayasa’nın 158. maddesinde, Uyuşmazlık Mahkemesi’nin adli, idari ve askeri yargı mercileri arasındaki görev ve hüküm uyuşmazlıklarını kesin olarak çözümlemeye yetkili olduğu belirtilmiş; 2247 sayılı Uyuşmazlık Mahkemesinin Kuruluş ve İşleyişi Hakkında Kanun’un 1. maddesinde, “Uyuşmazlık Mahkemesi; Türkiye Cumhuriyeti Anayasası ile görevlendirilmiş, adli, idari ve askeri yargı mercileri arasındaki görev ve hüküm uyuşmazlıklarını kesin olarak çözmeye yetkili ve bu kanunla kurulup görev yapan bağımsız bir yüksek mahkemedir…”; 14. maddesinde, “Olumsuz görev uyuşmazlığının bulunduğunun ileri sürülebilmesi için adli, idari veya askeri yargı mercilerinden en az ikisinin tarafları, konusu ve sebebi aynı olan davada kendilerini görevsiz görmeleri ve bu yolda verdikleri kararların kesin veya kesinleşmiş olması gerekir. / Bu uyuşmazlığın giderilmesi istemi, ancak davanın taraflarınca ve ceza davalarında ise ayrıca ilgili makamlarca ileri sürülebilir.”; 19.maddesinde, “Adli, idari, askeri yargı mercilerinden birisinin kesin veya kesinleşmiş görevsizlik kararı üzerine kendisine gelen bir davayı incelemeye başlayan veya incelemekte olan bir yargı mercii davada görevsizlik kararı veren merciin görevli olduğu kanısına varırsa, gerekçeli bir karar ile görevli merciin belirtilmesi için Uyuşmazlık Mahkemesine başvurur ve elindeki işin incelenmesini Uyuşmazlık Mahkemesinin karar vermesine değin erteler. / (Değişik ikinci fıkra: 23/7/2008 – 5791/9 md.) Yargı merciince, önceki görevsizlik kararına ilişkin dava dosyası da temin edilerek, gerekçeli başvuru kararı ile birlikte dava dosyaları Uyuşmazlık Mahkemesine gönderilir.” denilmiştir. Aynı Yasanın 27. maddesinde ise, Uyuşmazlık Mahkemesinin, uyuşmazlık çıkarmaya veya görev uyuşmazlıklarına ilişkin istemleri önce şekil ve süre açısından inceleyeceği; yöntemine uymayan veya süresi içinde ileri sürülmemiş istemleri reddedeceği kuralına yer verilmektedir.

Kayseri 2.İdare Mahkemesi kararının görevsizlik kararı olduğunda tereddüt bulunmamaktadır.

Öte yandan, olumsuz görev uyuşmazlığına konu edilen Nevşehir Sulh Hukuk Mahkemesi kararı incelendiğinde; Mahkemece, davacının taşınmazla ilgili olarak Kadastro Müdürlüğünün "resen düzeltme” işleminin kaldırılması / iptal edilmesi istemine ilişkin olarak, hüküm fıkrasında, talebin yargı yolu yönünden reddine karar verdiği görülmekte ise de; bu hususa ilişkin olarak kararın gerekçesinde; … “Davacının teknik hataların düzeltilmesine ilişkin başvurunun reddi üzerine buna karşı yasal yollara giderek işlemi kesinleştirmesi gerekirken bu yola gitmediği, davacı tarafından yasada öngörülen işlem basamakları yerine getirilmeden mahkememize dava açıldığı kanaati ile, yargı yeri yönünden davanın reddine” denilmek suretiyle açıklık getirildiği; bu ifade ile, adli yargı dışında, idari yargının görevli olması nedeniyle verilmiş bir görevsizlik kararının kastedilmediği; dava öncesi sürece ilişkin olarak, davacının işlemin kesinleştirilmesi açısından üzerine düşen yasal/idari yükümlülükleri yerine getirmediğinin ifade edildiği; aynı kararda, davacının ilk talebiyle bağlantılı olan tapu iptali ve tescili istemine ilişkin davasının ise doğrudan reddine karar verilmek suretiyle hüküm kurulduğu; anılan kararı temyiz eden dava vekilinin dilekçesinde; “3402 sayılı yasanın 41. maddesi ve 1458 sayılı genelge uyarınca bu tür işlemlerin idari yoldan düzeltilmesinin mümkün olmayacağı açıkça belirtilmiştir” denilmek suretiyle, Mahkeme kararının bu kısmının, “idari sürece ilişkin” prosedürün yerine getirilmemesi olarak algılandığını gösterdiği; kararı temyizen inceleyen Yargıtayın ilgili Dairesinin de; Mahkeme kararını, doğrudan davanın reddi olarak nitelemek suretiyle sonuca ulaştığı anlaşılmaktadır.

Buna göre; Sulh Hukuk Mahkemesinin kararı, idari yargının görevli olduğu gerekçesiyle verilmiş bir görevsizlik kararı niteliğinde olmadığından, adli ve idari yargı yerleri arasında görev uyuşmazlığı oluştuğundan söz etmek mümkün değildir.

Bu durumda, olayda, 2247 sayılı Yasa’nın 19. maddesinde öngörülen koşullar gerçekleşmemiştir.

Açıklanan nedenlerle, 2247 sayılı Yasa’nın 19. maddesinde öngörülen koşulları taşımayan Kayseri 2.İdare Mahkemesinin başvurusunun, aynı Yasanın 27. maddesi uyarınca reddi gerekmiştir.

SONUÇ : 2247 sayılı Yasa’nın 19.maddesinde öngörülen koşulları taşımayan BAŞVURUNUN, anılan Yasanın 27. maddesi uyarınca REDDİNE, 30.12.2013 gününde OYBİRLİĞİ İLE KESİN OLARAK karar verildi.

—— • ——

Uyuşmazlık Mahkemesi Başkanlığından:

10-ESAS NO : 2013/1697

KARAR NO : 2013/1910

KARAR TR : 30.12.2013

(Hukuk Bölümü)

ÖZET : 2247 sayılı Yasa’nın 14. maddesinde öngörülen koşulları taşımayan BAŞVURUNUN, aynı Yasanın 27. maddesi uyarınca REDDİ gerektiği hk.

K A R A R

Davacı : N.H.Y.

Vekili : Av. A.T.H.

Davalı : Keşan Kaymakamlığı (Keşan Nüfus Müdürlüğü)

O L A Y : Davacı dilekçesinde; annesi H.Y.’ın, nüfus kaydında 01.07.1922 doğumlu, annesinin isminin ise Ş. olduğunu; Ş.’nin Yunanistan’da B. isminde bir kişi ile evlendiğini, bu evlilikten annesi H.Y.’ın doğduğunu; evlenmiş olduğu B. öldükten sonra, kızıyla birlikte Türkiye’ye göçtüğünü, ikinci evliliğini H.D.ile yaptığını; nüfus kaydında annesinin ismi Ş. olduğu halde, her nasılsa Ş.D.’in nüfus kaydında kaydının bulunmadığını; Ş.D.’in kızının H.Y.olarak düzeltilerek, nüfus kaydına iş­lenmesi için iş bu davaya açmak zorunda kaldığını ifade ederek; Ş.D.’in kızının H.Y.olarak nüfus kaydına işlenerek düzeltilmesine karar verilmesi istemiyle 2.8.2011 tarihinde adli yargı yerinde dava açmıştır.

KEŞAN 1.ASLİYE HUKUK MAHKEMESİ:18.1.2012 gün ve E:2011/330, K:2012/69 sayı ile, davacıya ait nüfus kaydının celp ve tetkikinde Edirne ili, Keşan İlçesi Mahmut köyünde kayıtlı 20.05.1952 doğumlu davacı N.H.'in annesi H.Y.'ın anne isminin Ş. olarak kayıtlı olduğunun görüldüğü; dosya kapsamı, beyanlar, nüfus kayıt örneği, İlçe Emniyet Müdürlüğünden gelen araştırma yazısı cevabı ile tüm deliller birlikte değerlendirildiğinde; 4721 Sayılı TMK.nun 39 ve devamı maddeleri gereği nüfus kayıt düzeltme davalarının, nüfus kaydındaki yanlış yazılan bir kaydın düzeltilmesini, kaldırılmasını, değiştirilmesini yenisinin yazılmasını sağlamak amacıyla açılan davalar olduğu; ancak somut olayda ise, davacıya ait nüfus aile kayıt tablosunda davacının annesi olan H.Y.'ın anne adının zaten Ş. olarak yazılı görüldüğü, dava dilekçesinin içeriğinden, davacı isteminin nüfusta tashih davası niteliğinde olmayıp anneannesi Ş.'ye ait kaydın nüfusa tescili istemi niteliğinde olduğu; doğum ve ölüm olaylarının nüfus kütüğüne işlenmesinin nüfus idaresine verilmiş idari bir görev olduğu gözetilerek, HMK’nun 2. maddesi gereği açılan davanın görev yönünden reddine dair aşağıdaki şekilde hüküm tesis olunduğu gerekçesiyle; açılan davanın görev yönünden REDDİNE karar vermiş bu karar kesinleşmiştir.

Bu kez davacı vekili; müvekkilinin annesi H.Y.’ın 01.07.1922 tarihinde Yunanistan’da Ş.ve B.’in kızı olarak dünyaya geldiğini; müvekkilinin anneannesi olan Ş.’nin, eşi B.in ölümü ile Türkiye’ye geldiğini, burada H.D. ile ikinci evliliğini yaptığını; müvekkilinin annesi H.Y.’ın, Ş.’nin kızı olmasına ve kendi nüfus kayıtlarında anne adı hanesinde Ş. yazılı olmasına rağmen, Ş.’nin nüfus kütüğünde kızı olarak kayıt ve tescilinin yapılmamış olduğunu; müvekkilinin, murisi olan Ş.’nin verasetinde mirasçı olarak görünmediği gibi, kütükte de anneannesi H.Y.’ın Ş.D.’in kızı olarak kayıt ve tescil bulunmadığından, bu durumun mirasçılık açısından sıkıntı yarattığını; Keşan Nüfus Müdürlüğü’ne müracaat ederek müvekkilinin annesi H.Y.’ın, Ş.’nin nüfus kütüğünde kızı olarak kayıt ve tescilini talep ettiklerini; ancak, Keşan Nüfus Müdürlüğü’nün 10.07.2012 tarih-1313 sayılı “...H.Y.ile Ş.D.’in kütük kayıtlarının incelenmesi sonucunda ilgili şahıslar arasında herhangi bir soybağı kurulamadığından tarafımızdan yapılacak herhangi bir işlem yoktur” şeklindeki cevap yazıları ile taleplerini reddettiğini; davalı idarenin anılan kararının usul ve yasaya aykırı olduğunu ifade ederek; Keşan Nüfus Müdürlüğü’nün 10.07.2012 tarih ve B.05.0.NÜV.4.22.1464. 1313 sayılı işleminin iptaline ve müvekkilinin annesi H.Y.’ın annesi Ş.D.’in nüfus kütüğüne kızı olarak kayıt ve tesciline karar verilmesi istemiyle 23.7.2012 tarihinde idari yargı yerinde dava açmıştır.

EDİRNE İDARE MAHKEMESİ: 23.5.2013 gün ve E:2012/709, K:2013/533 sayı ile, 2576 sayılı Bölge İdare Mahkemeleri, İdare Mahkemeleri Ve Vergi Mahkemelerinin Kuruluşu Ve Görevleri Hakkında Kanun'un 5.; 2577 Sayılı İdari Yargılama Usulü Kanununun İdari Dava Türleri başlıklı 2. ve 15/1 -a maddesi hükümlerine yer verdikten sonra; 5490 sayılı Nüfus Hizmetleri Kanununun 'Kayıt düzeltilmesi' başlıklı 35.maddesinde; Kesinleşmiş mahkeme hükmü olmadıkça nüfus kütüklerinin hiçbir kaydı düzeltilemez ve kayıtların anlamını ve taşıdığı bilgileri değiştirecek şerhler konulamaz. Ancak olayların aile kütüklerine tescili esnasında yapılan maddî hatalar nüfus müdürlüğünce dayanak belgesine uygun olarak düzeltilir, hükmüne yer verilmiş, aynı Yasanın 36.maddesinde, “Mahkeme kararı ile yapılan kayıt düzeltmelerinde aşağıdaki usûllere uyulur:/ Nüfus kayıtlarına ilişkin düzeltme davaları, düzeltmeyi isteyen şahıslar ile ilgili resmî dairenin göstereceği lüzum üzerine Cumhuriyet savcıları tarafından yerleşim yeri adresinin bulunduğu yerdeki görevli asliye hukuk mahkemesinde yapılır. Kayıt düzeltme davaları nüfus müdürü veya görevlendireceği nüfus memuru huzuru ile görülür ve karara bağlanır. / Aynı konuya ilişkin olarak nüfus kaydının düzeltilmesi davası ancak bir kere açılabilir. Ad değişikliği halinde, nüfus müdürlüğü bu kişinin çocuklarının baba veya ana adına ilişkin kaydı, soyadı değişikliğinde ise eş ve ergin olmayan çocukların soyadını da düzeltir. / Tespit davaları, kaydın iptali veya düzeltilmesi için açılacak davalara karine teşkil eder, hükmünün kural altına alınmış olduğu; dava dosyası ve eklerinin incelenmesinden, davacının annesi H.Y.'ın,davacının anneannesi Ş.’nin kızı olmasına ve davacının annesinin nüfus kütüğünde anne adı olarak Ş. gözükmesine karşın, anneannesi Ş.'nin kütüğünde H.Y.'ın yazılı olmaması üzerine, davacı tarafından Keşan Nüfus Müdürlüğü'ne başvurularak, davacının anneannesi Ş.'nin kütüğüne davacının annesi H.Y.'ın kayıt ve tescil edilmesinin talep edildiği, talebin reddi üzerine de dava konusu işlemin iptali istemiyle bakılan davanın açıldığının anlaşıldığı; bakılan davada, dava konusu işlemin özünü, davacı N.H.Y.'ın annesi H.Y.'ın, davacının anneannesi olduğu ileri sürülen Ş.'nin kütüğünde kızı olarak gözükmemesi ve dolayısıyla davacının da anneannesi olduğu ileri sürülen Ş. adlı kişi ile soybağının kurulamaması ve mirasçılık hakkından yararlanamamasının oluşturduğu; davacının, annesi H.Y.'ın anneannesi Ş.'nin kızı olduğunu ispatlayıp kütüğe kayıt ve tescilinin yapılmasını sağlayarak, anneannesi Ş.’nin mirasçısı sıfatını kazanmak istediğinin görüldüğü; olayda, dava konusunun, davacının anneannesi olduğu ileri sürülen Ş. adlı şahıs ile soybağının kurulup, mirasçılık sıfatını kazanması ve kendisine mirasçılık belgesinin verilmesi talebinden oluştuğu anlaşıldığından, eski deyimle 'ahvali şahsiye' kayıtlarının düzeltilmesi niteliğinde olan uyuşmazlığın çözümü, hukuk mahkemelerinde açılacak bir dava ile mümkün olduğundan, idari yargının görevine giren bir uyuşmazlığın bulunmadığı kanaatine varıldığı; bu durumda, ortada idare mahkemesinin görevine giren iptal veya tam yargı davasının bulunmadığı, nüfus kayıtlarının düzeltilmesi niteliğindeki uyuşmazlığın çözümlenmesinde yukarıda yer verilen 5490 sayılı Kanun hükümlerine göre adli yargının görevli olduğu gerekçesiyle; davanın 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Yasasının 15/1-a. maddesi hükmü uyarınca görev yönünden reddine karar, bu karar temyiz edilmeksizin kesinleşmiştir.

Davacı vekilinin talebi üzerine, İdare Mahkemesince, (adli yargı dosyası da temin edilerek) dava dosyaları Uyuşmazlık Mahkemesine gönderilmiştir.

İNCELEME VE GEREKÇE : Uyuşmazlık Mahkemesi Hukuk Bölümü’nün, Serdar ÖZGÜLDÜR’ün Başkanlığında, Üyeler: Eyüp Sabri BAYDAR, Ali ÇOLAK, Sıddık YILDIZ, Nurdane TOPUZ, Ayhan AKARSU ve Mehmet AKBULUT’un katılımlarıyla yapılan 30.12.2013 günlü toplantısında; Raportör-Hakim Taşkın ÇELİK’in 2247 sayılı Yasa’da öngörülen koşulları taşımayan başvurunun reddi gerektiği yolundaki raporu ve dosyadaki belgeler okunduktan; ilgili Başsavcılarca görevlendirilen Yargıtay Cumhuriyet Savcısı Mehmet BAYHAN ile Danıştay Savcısı Mehmet Ali GÜMÜŞ’ün başvurunun reddi gerektiğine ilişkin sözlü açıklamaları da dinlendikten sonra GEREĞİ GÖRÜŞÜLÜP DÜŞÜNÜLDÜ:

Dosya üzerinde 2247 sayılı Yasa’nın 27. maddesi uyarınca yapılan incelemeye göre;

Anayasa’nın 158. maddesinde, Uyuşmazlık Mahkemesi’nin adli, idari ve askeri yargı mercileri arasındaki görev ve hüküm uyuşmazlıklarını kesin olarak çözümlemeye yetkili olduğu belirtilmiş; 2247 sayılı Uyuşmazlık Mahkemesinin Kuruluş ve İşleyişi Hakkında Kanun’un 1. maddesinde, “Uyuşmazlık Mahkemesi; Türkiye Cumhuriyeti Anayasası ile görevlendirilmiş, adli, idari ve askeri yargı mercileri arasındaki görev ve hüküm uyuşmazlıklarını kesin olarak çözmeye yetkili ve bu kanunla kurulup görev yapan bağımsız bir yüksek mahkemedir…”, 14. maddesinde, “Olumsuz görev uyuşmazlığının bulunduğunun ileri sürülebilmesi için adli, idari veya askeri yargı mercilerinden en az ikisinin tarafları, konusu ve sebebi aynı olan davada kendilerini görevsiz görmeleri ve bu yolda verdikleri kararların kesin veya kesinleşmiş olması gerekir. / Bu uyuşmazlığın giderilmesi istemi, ancak davanın taraflarınca ve ceza davalarında ise ayrıca ilgili makamlarca ileri sürülebilir.” denilmiştir. Aynı Yasanın 27. maddesinde ise, Uyuşmazlık Mahkemesinin, uyuşmazlık çıkarmaya veya görev uyuşmazlıklarına ilişkin istemleri önce şekil ve süre açısından inceleyeceği; yöntemine uymayan veya süresi içinde ileri sürülmemiş istemleri reddedeceği kuralına yer verilmektedir.

Adli yargı yerinde dava açıldığı esnada yürürlükte bulunan 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 7. maddesinde, diğer bir mahkeme yahut idari makam veya yargı merciinin görevine giren bir dava veya iş kendisine arz olunan mahkemenin, duruşma yapmadan görevsizlik kararı verebileceği gibi davanın her safhasında kendiliğinden görevli olmadığına da karar vereceği hükmü yer almış; bu Kanunu yürürlükten kaldıran 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun, “Asliye hukuk mahkemelerinin görevi” başlıklı 2.maddesinde, “ (1) Dava konusunun değer ve miktarına bakılmaksızın malvarlığı haklarına ilişkin davalarla, şahıs varlığına ilişkin davalarda görevli mahkeme, aksine bir düzenleme bulunmadıkça asliye hukuk mahkemesidir.

(2) Bu Kanunda ve diğer kanunlarda aksine düzenleme bulunmadıkça, asliye hukuk mahkemesi diğer dava ve işler bakımından da görevlidir.” hükmüne yer verilmiştir.

Asliye Hukuk Mahkemesince, davacının isteminin nüfusta tashih davası niteliğinde olmayıp, anneannesi Şemsi'ye ait kaydın nüfusa tescili istemi niteliğinde olduğu; doğum ve ölüm olaylarının nüfus kütüğüne işlenmesinin nüfus idaresine verilmiş idari bir görev olduğu gözetilerek, HMK’nun 2. maddesi gereği açılan davanın görev yönünden reddine karar verilmiştir.

Görüldüğü üzere, Asliye Hukuk Mahkemesinin kararı, davacının nüfus idaresine başvurmasını sağlamaya yönelik bulunduğu, “yargı yolunu değiştiren ve idari yargının görevli olduğu gerekçesiyle verilmiş bir görevsizlik kararı niteliğinde olmadığından”, adli ve idari yargı yerleri arasında, 2247 sayılı yasanın aradığı biçimde görev uyuşmazlığı oluştuğundan söz etmek mümkün değildir.

Açıklanan nedenlerle, 2247 sayılı Yasa’nın 14. maddesinde öngörülen koşulları taşımayan başvurunun, aynı Yasanın 27. maddesi uyarınca reddi gerekmiştir.

SONUÇ : 2247 sayılı Yasa’nın 14. maddesinde öngörülen koşulları taşımayan BAŞVURUNUN, aynı Yasa’nın 27. maddesi uyarınca REDDİNE, 30.12.2013 gününde OY BİRLİĞİ İLE KESİN OLARAK karar verildi.

—— • ——

Uyuşmazlık Mahkemesi Başkanlığından:

11-ESAS NO : 2013/1743

KARAR NO : 2013/1954

KARAR TR : 30.12.2013

(Hukuk Bölümü)

ÖZET : 2247 sayılı Yasa’nın 14. maddesinde belirtilen biçimde olumsuz görev uyuşmazlığının oluşmadığı anlaşıldığından, aynı Yasa’nın 27. maddesi uyarınca yöntemine uygun bulunmayan BAŞVURUNUN REDDİ gerektiği hk.

K A R A R

Davacılar : 1-N.Y., 2-A.Ö.

Davalı : İstanbul Valiliği 

O L A Y : Trafik Denetleme Şube Müdürlüğünce yapılan incelemede 34....... plaka sayılı aracın yasa dışı taşımacılık yaptığının tespit edildiğinden bahisle; 2918 sayılı Karayolları Trafik Kanunu’nun Ek 2/3. madde ve fıkrası uyarınca, sürücü belgesi sahibi davacı A.Ö.adına 29.8.2012 tarih ve GN-931248 seri-sıra numaralı, araç sahibi davacı N.Y.adına 29.8.2012 tarih ve GN-931250 seri-sıra numaralı Trafik İdari Para Cezası Karar Tutanakları düzenlenerek ayrı ayrı 1.950,00 TL idari para cezası verilmiş ve ayrıca bu tutanaklara istinaden araç sahibi davacı adına düzenlenen 29.8.2012 tarih ve 0195686 sayılı Araç Trafikten Men Tutanağı ile araç 60 gün süre ile trafikten men edilerek muhafaza altına alınmıştır.

Davacı A.Ö., adına verilen idari para cezasının iptal edilmesi istemiyle adli yargı yerine başvuruda bulunmuştur.

İSTANBUL 3. SULH CEZA MAHKEMESİ: 13.9.2012 ve D. İş:2012/5022, K:2012/5022 sayıyla; 5326 sayılı Kabahatler Kanunu’nun 27/8. maddesine göre idari para cezası yanında idari yargının görev alanına giren kararın da verilmiş olması nedeniyle davanın çözümünün idari yargı yerine ait olduğu gerekçesiyle görevsizlik kararı vermiş, verilen karar itiraz edilmeden kesinleşmiştir.

Davacı Naci Yosma, araç trafikten men tutanağının iptal edilmesi istemiyle idari yargı yerinde dava açmıştır.

İSTANBUL 2. İDARE MAHKEMESİ: 19.10.2012 gün ve E:2012/1664, K:2012/1786 sayıyla; 2918 sayılı Kanun’un 112. maddesinde, sürücü belgelerinin geçici olarak geri alınması hariç olmak üzere bu Kanundaki suçlarla ilgili davalara Trafik Mahkemelerinde, bunların bulunmadığı yerlerde ise yetki verilen Sulh Ceza Mahkemelerinde bakılacağının düzenlenmesi karşısında, davanın çözümünün adli yargı yerine ait olduğu gerekçesiyle davanın görev yönünden reddine karar vermiş, verilen karar kesinleşmiştir.

Davacıların, yukarıda bahsedilen görevsizlik kararları arasında olumsuz görev uyuş-mazlığı oluştuğu iddiası ile, uyuşmazlığın giderilmesi için dosyaların Uyuşmazlık Mahkemesi’ne gönderilmesi istemiyle verdikleri dilekçeleri üzerine, dava dosyaları İstanbul 3. Sulh Ceza Mahkemesi’nce, Mahkememize gönderilmiştir.

İNCELEME VE GEREKÇE:

Uyuşmazlık Mahkemesi Hukuk Bölümü’nün, Serdar ÖZGÜLDÜR’ün Başkanlığında, Üyeler: Eyüp Sabri BAYDAR, Ali ÇOLAK, Sıddık YILDIZ, Nurdane TOPUZ, Ayhan AKARSU ve Mehmet AKBULUT’un katılımlarıyla yapılan 30.12.2013 günlü toplantısında; Raportör-Hakim Gülten Fatma BÜYÜKEREN’in, 2247 sayılı Yasa’da öngörülen koşulları taşımayan başvurunun reddi gerektiği yolundaki raporu ve dosyadaki belgeler okunduktan; ilgili Başsavcılarca görevlendirilen Yargıtay Cumhuriyet Savcısı Mehmet BAYHAN ile Danıştay Savcısı Mehmet Ali GÜMÜŞ’ün davada başvurunun reddi gerektiğine ilişkin sözlü açıklamaları da dinlendikten sonra GEREĞİ GÖRÜŞÜLÜP DÜŞÜNÜLDÜ:

Dosya üzerinde 2247 sayılı Yasa’nın 27. maddesi uyarınca yapılan incelemeye göre;

Uyuşmazlık Mahkemesi Genel Kurulu’nun 11.7.1988 günlü, E:1988/1, K:1988/1 sayılı İlke Kararında, “2247 sayılı Uyuşmazlık Mahkemesinin Kuruluş ve İşleyişi Hakkında Kanunun bütünüyle incelenip değerlendirilmesinden, bu Kanunun uygulanması yönünden 2 nci maddesinin ikinci fıkrasında yer alan, ‘ceza uyuşmazlıkları’ ibaresinden, savcının ya da şahsi davacının talebi ile başlayan yargılaması sonunda sanığın mahkumiyetine ya da beraatine hükmedilebilecek davalarda, askeri ve adli ceza mahkemeleri arasında çıkan görev ve hüküm uyuşmazlıklarının anlaşılması, bunun dışında kalan tüm görev uyuşmazlıklarının ‘hukuk uyuşmazlığı’ sayılması gerektiği sonucuna varılmaktadır. Uygulanması idari organlara bırakılan cezalar, adli nitelikte olmadığından, bunlar hakkında yapılan itirazlar ya da açılan davalar ‘ceza davası’ olarak nitelendirilemezler. İdari niteliklerinden dolayı bu davalara ilişkin görev ve hüküm uyuşmazlıklarının Uyuşmazlık Mahkemesinin Hukuk Bölümünde incelenip çözümlenmesi gerektiği...” açıkça belirtilmiştir. Bu durum gözetildiğinde, olay bölümünde yazılı başvuru konusu görev uyuşmazlığının Hukuk Bölümünde incelenmesi gerektiği kuşkusuzdur.

2247 sayılı Yasa’nın 14. maddesinde, “Olumsuz görev uyuşmazlığının bulunduğunun ileri sürülebilmesi için adli, idari veya askeri yargı mercilerinden en az ikisinin tarafları, konusu ve sebebi aynı olan davada kendilerini görevsiz görmeleri ve bu yolda verdikleri kararların kesin veya kesinleşmiş olması gerekir.

Bu uyuşmazlığın giderilmesi istemi, ancak davanın taraflarınca ve ceza davalarında ise ayrıca ilgili makamlarca ileri sürülebilir”, 19.maddesinde, “Adli, idari, askeri yargı mercilerinden birisinin kesin veya kesinleşmiş görevsizlik kararı üzerine kendisine gelen bir davayı incelemeye başlayan veya incelemekte olan bir yargı mercii davada görevsizlik kararı veren merciin görevli olduğu kanısına varırsa, gerekçeli bir karar ile görevli merciin belirtilmesi için Uyuşmazlık Mahkemesine başvurur ve elindeki işin incelenmesini Uyuşmazlık Mahkemesinin karar vermesine değin erteler.

(Değişik ikinci fıkra: 23/7/2008 – 5791/9 md.) Yargı merciince, önceki görevsizlik kararına ilişkin dava dosyası da temin edilerek, gerekçeli başvuru kararı ile birlikte dava dosyaları Uyuşmazlık Mahkemesine gönderilir” denilmiştir. Aynı Yasanın 27. maddesinde ise, Uyuşmazlık Mahkemesinin, uyuşmazlık çıkarmaya veya görev uyuşmazlıklarına ilişkin istemleri önce şekil ve süre açısından inceleyeceği; yöntemine uymayan veya süresi içinde ileri sürülmemiş istemleri reddedeceği kuralına yer verilmiştir.

Dosyanın incelenmesinden, davacı A.Ö.’ün, kendi adına verilen idari para cezasının iptal edilmesi istemiyle adli yargı yerine yaptığı başvuru sonucunda, Mahkemece görevsizlik kararı verildiği, bu işlem ile ilgili olarak davacı A.Ö.’ün, idari yargı yerine dava açıp açmadığı konusunda bir bilgi olmadığı gibi, idari yargı yerince davacı A.Ö.hakkında bu konuda verilmiş bir görevsizlik kararı da olmadığı, davacı N.Y.’nın ise, araç trafikten men tutanağının iptali istemiyle idari yargı yerinde dava açtığı ve Mahkemece davanın görev yönünden reddine karar verildiği, bu işlem ile ilgili olarak davacı N.Y.’nın adli yargı yerine dava açıp açmadığı konusunda bir bilgi olmadığı gibi, adli yargı yerince davacı N.Y.hakkında bu konuda verilmiş bir görevsizlik kararı da bulunmadığı, ancak davacıların yukarıda bahsedilen kararlar arasında olumsuz görev uyuşmazlığı meydana geldiğinden bahisle dosyanın Mahkememize gönderilmesini talep ettikleri anlaşılmıştır.

Bu durumda, adli ve idari yargı yerlerince, tarafları, konusu ve sebebi aynı olan dava sebebiyle verilmiş iki ayrı görevsizlik kararı bulunmadığından, 2247 sayılı Yasa’nın 14. maddesinde belirtilen biçimde olumsuz görev uyuşmazlığının oluşmadığı anlaşıldığından, aynı Yasa’nın 27. maddesi uyarınca yöntemine uygun bulunmayan başvurunun reddine karar verilmesi gerekmiştir.

SONUÇ : 2247 sayılı Yasa’nın 14. maddesinde belirtilen biçimde olumsuz görev uyuşmazlığının oluşmadığı anlaşıldığından, aynı Yasa’nın 27. maddesi uyarınca yöntemine uygun bulunmayan BAŞVURUNUN REDDİNE 30.12.2013 gününde OY BİRLİĞİ İLE KESİN OLARAK karar verildi.

—— • ——

Uyuşmazlık Mahkemesi Başkanlığından:

12-ESAS NO : 2013/1781

KARAR NO : 2013/1990

KARAR TR : 30.12.2013

(Hukuk Bölümü)

ÖZET : 2247 sayılı Yasa’nın 14. maddesinde öngörülen koşulları taşımayan BAŞVURUNUN, aynı Yasanın 27. maddesi uyarınca REDDİ gerektiği hk.

K A R A R

Davacı : N.C.S.

Davalılar : 1-İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı

Vekili : Av. F.C.A.

2- Karayolları Genel Müdürlüğü ( Adli Yargıda)

Vekili : Av. Y.K.

O L A Y : Davacı dava dilekçesinde özetle; 01.08.2012 tarihinde Avcılar istikametinde 34....... plakalı araç ile seyir halindeyken mezarlık yanı alt geçit girişinde ana arter üzerinde İstanbul Büyükşehir Belediyesi tarafından yapılan kasis nedeniyle meydana gelen trafik kazası sonucu aracında ve kendinde maddi ve manevi büyük kayıp meydana geldiğini, ilgili kasisin İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin yetki ve sorumluluk sahası içinde olduğunu, ayrıca İstanbul Büyükşehir Belediyesi ve Karayolları Genel Müdürlüğü’nün ortak çalışması sonucu yapıldığını, kaza sebebi ile 20 günlük iş göremez raporu tanzim edildiğini, ayrıca müşahade altına alınarak 5 gün boyunca hastanede tedavi edildiğini, kulak fonksiyonlarının %25-30’a varan sürekli duyma kaybı meydana geldiğini ve aracının hurdaya ayrıldığını, ilgili kasisin doğru ve yapım kurallarına uygun olmadığını, kasisten önce herhangi bir levha bulunmadığını ileri sürerek fazlaya dair hakları saklı kalmak kaydı ile 10.000TL maddi, 20.000TL manevi tazminatın davalılardan tahsili istemiyle 24.08.2012 tarihinde adli yargıda dava açmıştır.

İSTANBUL 4. ASLİYE HUKUK MAHKEMESİ: 02.05.2013 gün ve E:2012/417 K:2013/151 sayılı kararında “…Davalılar tüzel kişi olup, kural olarak, işlem ve eylemleri kamusal nitelik taşır. Olayda davalıların yasa ile kendisine verilmiş bulunan görevleri yerine getirmediği ileri sürülmüştür. Görevin hiç veya gereği gibi yerine getirilmemesi hizmet kusuru niteliğindedir. İdarenin hizmet kusurundan doğan zararlardan dolayı; İdari yargılama Usulü Yasası’nın 2/1-b maddesi gereğince İdare’ye karşı idari yargı yerinde tam yargı dava açılması gerekir…” şeklinde gerekçe gösterilmek suretiyle dava dilekçesinin görev yönünden reddine karar verilmiştir. Adli yargıda verilen görevsizlik kararı temyiz edilmeksizin kesinleşmiştir.

Davacı bu kez aynı istemle 17.06.2013 tarihinde İstanbul Belediye Başkanlığı aleyhine idari yargıda dava açmıştır.

İSTANBUL 4. İDARE MAHKEMESİ: 09.07.2013 gün ve E:2013/1411 K:2013/1371 sayılı kararında “…davanın, 2918 sayılı Karayolları Trafik Kanunu’nun yukarıda belirtilen 10. maddesi ile davalı idareye verilmiş görev, yetki ve sorumlulukların gereği gibi yerine getirilmediğinden bahisle açıldığı ve bu doğrultuda 2918 sayılı Kanun’dan doğan sorumluluk davası kapsamında bulunduğu ve aynı Kanunun yukarıda yazılı 110. Maddesi hükmü uyarınca davanın görüm yerinin adli yargı olduğu sonucuna varılmıştır.

Nitekim, 22/03/2013 tarihli ve 28595 (Mükerrer) sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan Uyuşmazlık Mahkemesi’nin E:2012/578 K: 2013/179 sayılı ve 04.02.2013 tarihli kararı da bu yöndedir…” denilmek suretiyle 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu’nun 15/1-a maddesi hükmü uyarınca davanın görev yönünden reddine karar verilmiştir.

Görevsizlik kararı davalı İstanbul Büyükşehir Belediyesi vekili tarafından 31.07.2013 tarihinde temyiz edilmiştir.

Davacının, 19.08.2013 tarihinde kayda giren dilekçesi ile de, verilen görevsizlik kararları nedeniyle meydana gelen olumsuz görev uyuşmazlığının giderilmesini talep etmesi üzerine; İdare Mahkemesince, adli yargı dosyası istenilmiş; dosyanın UYAP üzerinden gönderilmesinin ardından İdare Mahkemesince, UYAP tan gelen adli yargı dosyası ile idari yargı dosyasının onaylı örneği Mahkememize gönderilmiştir.

İNCELEME VE GEREKÇE:

Uyuşmazlık Mahkemesi Hukuk Bölümü’nün, Serdar ÖZGÜLDÜR’ün Başkanlığında, Üyeler: Eyüp Sabri BAYDAR, Ali ÇOLAK, Sıddık YILDIZ, Nurdane TOPUZ, Ayhan AKARSU ve Mehmet AKBULUT’un katılımlarıyla yapılan 30.12.2013 günlü toplantısında; Raportör-Hakim Filiz BUDAK’ın, 2247 sayılı Yasa’da öngörülen koşulları taşımayan başvurunun reddi gerektiği yolundaki raporu ve dosyadaki belgeler okunduktan; ilgili Başsavcılarca görevlendirilen Yargıtay Cumhuriyet Savcısı Mehmet BAYHAN ile Danıştay Savcısı Mehmet Ali GÜMÜŞ’ün davada başvurunun reddi gerektiğine ilişkin sözlü açıklamaları da dinlendikten sonra GEREĞİ GÖRÜŞÜLÜP DÜŞÜNÜLDÜ:

Dosya üzerinde 2247 sayılı Yasa’nın 27. maddesi uyarınca yapılan incelemeye göre;

2247 sayılı Uyuşmazlık Mahkemesinin Kuruluş ve İşleyişi Hakkında Kanun’un 14. maddesine göre; olumsuz görev uyuşmazlığının bulunduğunun ileri sürülebilmesi için adli, idari veya askeri yargı mercilerinden en az ikisinin tarafları, konusu ve sebebi aynı olan davada kendilerini görevsiz görmeleri ve bu yolda verdikleri kararların kesin veya kesinleşmiş olması gerekmekte; bu uyuşmazlığın giderilmesi istemi ise, hukuk uyuşmazlıklarında ancak davanın taraflarınca ileri sürülebilmektedir. Aynı Yasanın 27. maddesinde ise, Uyuşmazlık Mahkemesinin, uyuşmazlık çıkarmaya veya görev uyuşmazlıklarına ilişkin istemleri önce şekil ve süre açısından inceleyeceği; yöntemine uymayan veya süresi içinde ileri sürülmemiş istemleri reddedeceği kuralına yer verilmektedir.

Mahkememizce, İstanbul 4. İdare Mahkemesine ait E:2013/1411 K:2013/1371 sayılı dosya aslının görev uyuşmazlığına konu edilmesi nedeniyle Mahkemesinden istenmesi üzerine; İstanbul 4. İdare mahkemesi 06.12.2013 gün ve E:2013/1411 sayı ile verdiği cevabi yazıda “… Mahkememizce verilen 09.07.2013 tarih ve E:2013/1411 K:2013/1371 sayılı karar davalı idare İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı vekili Av. C.A. tarafından 31.07.2013 tarihinde temyiz edildiğinden, Mahkememiz kararı kesinleşmemiş olup, dava dosyası Danıştay Başkanlığı’na gönderilecektir...” denildiğinden; söz konusu kararın kesinleşmediği anlaşılmıştır.

Bu durumda, görev uyuşmazlığına konu edilen kararlardan, İstanbul 4. İdare Mahkemesi kararı kesinleşmediğinden, 2247 sayılı Yasa’nın 14. maddesinde öngörülen koşullar gerçekleşmemiştir.

Açıklanan nedenlerle, 2247 sayılı Yasa’nın 14. maddesinde öngörülen koşulları taşımayan başvurunun, aynı Yasanın 27. maddesi uyarınca reddi gerekmiştir.

SONUÇ : 2247 sayılı Yasa’nın 14. maddesinde öngörülen koşulları taşımayan BAŞVURUNUN, aynı Yasanın 27. maddesi uyarınca REDDİNE, 30.12.2013 gününde OY BİRLİĞİ İLE KESİN OLARAK karar verildi.

—— • ——

Uyuşmazlık Mahkemesi Başkanlığından:

13-ESAS NO : 2013/1792

KARAR NO : 2013/2000

KARAR TR : 30.12.2013

(Hukuk Bölümü)

ÖZET : 2247 sayılı Yasa’nın 19. maddesinde öngörülen koşulları taşımayan BAŞVURUNUN, aynı Yasa’nın 27. maddesi uyarınca REDDİ gerektiği hk.

K A R A R

Davacı : M.D.

Vekili : Av. B.Y.

Davalı : Türk Telekom A.Ş.

Vekili : Av. M.E. (Adli Yargıda)

O L A Y : Davacı vekili dava dilekçesinde özetle; müvekkilinin davalı kurum nezdinde çalışmakta iken başka bir kuruma nakledildiğini; ancak, bu nakil sırasında maaş nakil bildiriminin 4046 sayılı yasanın 22.maddesi ve 406 sayılı yasanın ek 29.maddesine uygun düzenlenmediğini; bu nedenle davalı şirkette çalıştığı sürelerde hak ettiği ek ücretleri alamadığı gibi şu anda çalıştığı kurumda da kendisine eksik maaş verildiğini, bu şekilde zarara uğratıldığını belirterek; düzenlenen maaş nakil ilmuhaberinin hatalı olduğunun tespiti ile yıllar itibariyle değişen ek ödeme ve denge tazminatlarının ve buna bağlı olarak değişen maaş tutarına uygulanan ikramiye tutarları farkının fazlaya ilişkin tüm hakları saklı kalmak kaydıyla şimdilik 40,00 TL ‘sinin, ödenmesi gereken tarihlerden itibaren işleyecek en yüksek faizi ile birlikte davalıdan alınarak davacıya verilmesi istemi ile adli yargı yerinde dava açmıştır.

Ankara 15. İş Mahkemesi : 14.02.2012 gün ve 2011/356 Esas, 2012/252 Karar sayılı kararı ile, benzer bir davada Danıştay 5. Dairesi’nin 22.08.2010 gün ve 2010/88 Esas, 2010/4718 Karar sayılı kararı ile; 5473 sayılı Kanun uyarınca öngörülen ek ödemelerin, çalışanın iş sözleşmesinin feshedildiği tarihten önce yürürlüğe girmesi halinde, çalışanın bu ek ödemelerden yaralanması gerektiğine hükmedildiğini, bu nedenle davacının davasının sübuta erdiğini belirterek; davanın kabulüne karar vermiş, bu karar davalı vekili tarafından temyiz edilmiştir.

Yargıtay 9. Hukuk Dairesi; 27.04.2012 gün ve 2012/14985 Esas, 2012/14841 Karar sayılı kararı ile;“…davacı ile ilgili davalı işyerinde tüm bordrolar, ücret ve mali haklarını ilişkin işverence alınan tüm işletmesel kararlar getirtilmeli, davacının kapsam dışı nakle tabi olarak çalıştığı dönemde 406 sayılı Kanunun Ek 29 ve sözleşmenin 7. maddeleri uyarınca aynı statüde kamuda çalışan ve 399 sayılı KHK nun ek II. Cetveline tabi çalışanlara uygulanan artışlardan yararlandırılıp yararlandırılmadığı, artış yapılıp yapılmadığı, yapılan artışın tebliğlerle getirilen artışların altında kalıp kalmadığı, tebliğlere göre yapılacak artışları kapsayacak şekilde maaş nakil ilmühaberinin düzenlenip düzenlenmediği, davacının fark alacağı olup olmadığı konusunda uzman bilirkişiden rapor alınmalı ve sonucuna göre karar verilmelidir.

Ayrıca fark olduğu ve maaş nakil ilmühaberinin fark ücrete göre düzenlenmediği tespit edildiği takdirde, maaş nakil ilmühaberinin gerçek ödenmesi gereken ücrete göre düzenlenmesi gerektiğinden tespitine de karar verilmesi gerekir. Eksik inceleme ile yazılı şekildi verilmesi hatalıdır.

Temyiz olunan kararın, yukarıda yazılı nedenlerden dolayı BOZULMASINA,..” denilerek mahkemece verilen kabul kararı bozulmuştur.

Ankara 15. İş Mahkemesi bozma ilamına uyarak yargılama yapmıştır.

Ankara 15. İş Mahkemesi; 26.03.2013 gün ve 2012/416 Esas, 2013/188 Karar sayılı kararında özetle; talep konusu uyuşmazlıkların kapsadığı dönem açısından davacının memur olarak 657 sayılı Yasaya tabi olmak üzere çalıştığı ve statü hukukuna tabi memur olması bakımından, uyuşmazlığın çözüm yerinin idari yargı yeri olduğu gerekçesiyle, HMK 114/1-b maddesi göz önüne alınarak aynı yasanın 115/2 maddesi gereğince davanın usulden reddine karar vermiş, kararın verildiği 26.03.2013 tarihli celseye davalı vekili katılmamış ve kendisine mahkeme kararının tebliğine ilişkin evraka dosya kapsamında rastlanmamıştır.

Davacı vekili, bu kez hatalı olarak düzenlenen maaş nakil ilmuhaberinin iptal edilerek dava konusu artış ve zamların eklenmesi sureti ile yeniden düzenlenmesi; eksik bildirim nedeni ile davacının uğradığı zararların tespiti ve ödenmesi gereken tarihler itibari ile işleyecek en yüksek faizi ile birlikte davalıdan alınarak davacıya verilmesi istemleri ile idari yargı yerinde dava açmıştır.

Ankara 4. İdare Mahkemesi: 18.11.2013 gün ve 2013/725 sayılı ara kararı ile işlemin tesis edildiği tarihte davalı kurumun, kamu kurumu niteliği kalmadığını, bu nedenle davaya adli yargı mercilerince bakılması gerektiğini belirterek; mahkemelerinin görevine girmeyen ve adli yargı yerince de görevsizlik kararı verilen bu davada, görevli yargı yerinin belirlenmesi için dosyanın 2247 sayılı Kanun'un 19. maddesi uyarınca Uyuşmazlık Mahkemesi’ne gönderilmesine, davanın Uyuşmazlık Mahkemesi kararına kadar ertelenmesine karar vermiştir.

İNCELEME VE GEREKÇE: Uyuşmazlık Mahkemesi Hukuk Bölümü’nün, Serdar ÖZGÜLDÜR’ün Başkanlığında, Üyeler: Eyüp Sabri BAYDAR, Ali ÇOLAK, Sıddık YILDIZ, Nurdane TOPUZ, Ayhan AKARSU, Mehmet AKBULUT ’un katılımlarıyla yapılan 30.12.2013 günlü toplantısında; Raportör-Hakim Birgül YİĞİT’in 2247 sayılı Yasa’da öngörülen koşulları taşımayan başvurunun reddi gerektiği yolundaki raporu ve dosyadaki belgeler okunduktan; ilgili Başsavcılarca görevlendirilen Yargıtay Cumhuriyet Savcısı Mehmet BAYHAN ile Danıştay Savcısı Mehmet Ali GÜMÜŞ’ün davada başvurunun reddi gerektiğine ilişkin sözlü açıklamaları da dinlendikten sonra GEREĞİ GÖRÜŞÜLÜP DÜŞÜNÜLDÜ:

2247 sayılı Uyuşmazlık Mahkemesinin Kuruluş ve İşleyişi Hakkında Kanun’un 19. maddesinde “Adli, idari, askeri yargı mercilerinden birisinin kesin veya kesinleşmiş görevsizlik kararı üzerine kendisine gelen bir davayı incelemeye başlayan veya incelemekte olan bir yargı mercii davada görevsizlik kararı veren merciin görevli olduğu kanısına varırsa, gerekçeli bir karar ile görevli merciin belirtilmesi için Uyuşmazlık Mahkemesine başvurur ve elindeki işin incelenmesini Uyuşmazlık Mahkemesinin karar vermesine değin erteler.

(Değişik ikinci fıkra: 23/7/2008 – 5791/9 md.) Yargı merciince, önceki görevsizlik kararına ilişkin dava dosyası da temin edilerek, gerekçeli başvuru kararı ile birlikte dava dosyaları Uyuşmazlık Mahkemesine gönderilir.” hükme bağlanmış, aynı Yasanın 27. maddesinde ise, Uyuşmazlık Mahkemesi’nin, uyuşmazlık çıkarmaya veya görev uyuşmazlıklarına ilişkin istemleri önce şekil ve süre açısından inceleyeceği; yöntemine uymayan veya süresi içinde ileri sürülmemiş istemleri reddedeceği kuralına yer verilmiştir.

Mahkememiz gönderilen idari yargı dosyası içinde bulunan Ankara 15. İş Mahkemesi’nin 26.03.2013 gün ve 2012/416 Esas, 2013/188 Karar sayılı dosyasında yapılan inceleme neticesinde; mahkemenin 14.02.2012 gün ve 2011/356 Esas, 2012/252 Karar sayılı ilk kararı ile davanın kabulüne hükmettiği, kararın davalı vekilince temyizi üzerine Yargıtay 9. Hukuk Dairesi’nin 27.04.2012 gün ve 2012/14985 Esas, 2012/14841 Karar sayılı kararı ile; yeterli inceleme yapılmadan karar verilmesi gerekçesi ile mahkeme kararını bozduğu, bozma ilamına uyan 15. İş Mahkemesi’nin 26.03.2013 gün ve 2012/416 Esas, 2013/188 Karar sayılı ikinci kararı ile davanın görev yönünden reddine karar verdiği, kararın verildiği 26.03.2013 tarihli celseye davacı vekilinin katıldığı, davalı vekilinin ise katılmadığı gibi gerekçeli kararın kendisine tebliğ edildiğine dair dosya içinde bir bilgi ya da tebligat evrakı da bulunmadığı tespit edilmiştir.

Olayda, İdare Mahkemesince, görevli merciin belirlenmesi için Mahkememize başvurulmasına karşın, iş mahkemesinin görevsizlik kararı davalı vekiline tebliğ edilmemiş ve bu nedenle kesinleşmemiş olup, ortada adli yargı yerine ait kesinleşmiş bir görevsizlik kararı bulunmadığından, 2247 sayılı Yasanın 19. maddesinde öngörülen “kesin ve kesinleşmiş görevsizlik kararı üzerine” koşulu gerçekleşmemiştir.

Açıklanan nedenlerle, 2247 sayılı Yasanın 19. maddesinde öngörülen koşulları taşımayan Ankara 4. İdare Mahkemesi’nin başvurusunun aynı Yasanın 27. maddesi uyarınca reddi gerekmiştir.

SONUÇ  : 2247 sayılı Yasanın 19. maddesinde öngörülen koşulları taşımayan Ankara 4. İdare Mahkemesinin 18.11.2013 gün ve 2013/725 Esas sayılı BAŞVURUSUNUN, aynı Yasanın 27. maddesi uyarınca REDDİNE, 30.12.2013 gününde OYBİRLİĞİ İLE KESİN OLARAK karar verildi.

—— • ——

Uyuşmazlık Mahkemesi Başkanlığından:

14-ESAS NO : 2013/1803

KARAR NO : 2013/2011

KARAR TR : 30.12.2013

(Hukuk Bölümü)

ÖZET : 1-Hukuk uyuşmazlıklarında, adli yargı yerince görevsizlik kararı verildikten sonra, dava dosyası gönderilmekle idari yargı yerinde dava açılmış sayılmayacağı;

2- 2247 sayılı Yasada öngörülen koşulları taşımayan BAŞVURUNUN, aynı Yasanın 27. maddesi uyarınca REDDİ gerektiği hk.

K A R A R

Davacı : J.M.

Vekili : Av. I.Ç.

Davalı : Türkiye İş Kurumu Genel Müdürlüğü

O L A Y : Türkiye İş Kurumu Genel Müdürlüğü, Diyarbakır Çalışma ve İş Kurumu İl Müdürlüğünün 22.1.2013 gün ve …37490 sayılı kararıyla, Protestan Kilisesinde izinsiz ve kaçak olarak çalıştırıldığı nedeniyle, davacı adına 4817 sayılı Yabancıların Çalışma İzinleri Hakkında Kanun’un 21/3. maddesi uyarınca 679,00 TL idari para cezası verilmiştir.

Davacı vekili, idari para cezasının iptali istemiyle adli yargı yerine itirazda bulunmuştur.

DİYARBAKIR 4. SULH CEZA MAHKEMESİ: 10.5.2013 gün ve D.İş No:2013/200, D.İş K:2013/200 sayıyla; 5510 sayılı Kanun’un 101. maddesine göre idari para cezasına karşı açılan davada iş mahkemelerinin görevli olduğu gerekçesiyle görevsizlik kararı vermiş, verilen karar kesinleşmiştir.

DİYARBAKIR 1. İŞ MAHKEMESİ: 17.7.2013 gün ve E: 2013/1 D.İş, K:2013/1 sayıyla; İdarenin eylem ve işlemlerine karşı görevli yargı yerinin idari yargı olduğu gerekçesiyle davanın usulden reddine karar vermiş, verilen karar kesinleşmiştir.

Davacı vekilinin istemi üzerine, dava dosyası 20.8.2013 gün ve D.İş:2013/1 sayılı yazı ile Diyarbakır Nöbetçi İdare Mahkemesine gönderilmiştir.

DİYARBAKIR 3. İDARE MAHKEMESİ: 25.9.2013 gün ve E:2013/2380, K:2013/1512 sayıyla; 4817 sayılı Kanun’da idari para cezasına karşı başvuru yolu düzenlenmediğinden Kabahatler Kanunu’na göre davanın çözümünün adli yargı yerine ait olduğu nedeniyle ve Uyuşmazlık Mahkemesi’nin benzer kararlarına dayanılarak, davanın görev yönünden reddine karar vermiş, verilen karar kesinleşmiştir.

Davacı vekilinin, Diyarbakır 3. İdare Mahkemesi’ne verdiği dilekçe ile, Diyarbakır 4. Sulh Ceza Mahkemesi, Diyarbakır 1. İş Mahkemesi ve Diyarbakır 3. İdare Mahkemesi kararları arasında oluşan olumsuz görev uyuşmazlığının giderilmesi için dosyanın Uyuşmazlık Mahkemesine gönderilmesini talep etmesi üzerine, dava dosyası Mahkememize gönderilmiştir.

İNCELEME VE GEREKÇE:

Uyuşmazlık Mahkemesi Hukuk Bölümü’nün, Serdar ÖZGÜLDÜR’ün Başkanlığında, Üyeler: Eyüp Sabri BAYDAR, Ali ÇOLAK, Sıddık YILDIZ, Nurdane TOPUZ, Ayhan AKARSU ve Mehmet AKBULUT’un katılımlarıyla yapılan 30.12.2013 günlü toplantısında; Raportör-Hakim Gülten Fatma BÜYÜKEREN’in, 2247 sayılı Yasa’da öngörülen koşulları taşımayan başvurunun reddi gerektiği yolundaki raporu ve dosyadaki belgeler okunduktan; ilgili Başsavcılarca görevlendirilen Yargıtay Cumhuriyet Savcısı Mehmet BAYHAN ile Danıştay Savcısı Mehmet Ali GÜMÜŞ’ün davada başvurunun reddi gerektiğine ilişkin sözlü açıklamaları da dinlendikten sonra GEREĞİ GÖRÜŞÜLÜP DÜŞÜNÜLDÜ:

Dosya üzerinde 2247 sayılı Yasa’nın 27. maddesi uyarınca yapılan incelemeye göre;

Uyuşmazlık Mahkemesi Genel Kurulunun 11.7.1988 günlü, E:1988/1, K:1988/1 sayılı İlke Kararında, “2247 sayılı Uyuşmazlık Mahkemesinin Kuruluş ve İşleyişi Hakkında Kanunun bütünüyle incelenip değerlendirilmesinden, bu Kanunun uygulanması yönünden 2 nci maddesinin ikinci fıkrasında yer alan, ‘ceza uyuşmazlıkları’ ibaresinden, savcının ya da şahsi davacının talebi ile başlayan yargılaması sonunda sanığın mahkumiyetine ya da beraatine hükmedilebilecek davalarda, askeri ve adli ceza mahkemeleri arasında çıkan görev ve hüküm uyuşmazlıklarının anlaşılması, bunun dışında kalan tüm görev uyuşmazlıklarının ‘hukuk uyuşmazlığı’ sayılması gerektiği sonucuna varılmaktadır. Uygulanması idari organlara bırakılan cezalar, adli nitelikte olmadığından, bunlar hakkında yapılan itirazlar ya da açılan davalar ‘ceza davası’ olarak nitelendirilemezler. İdari niteliklerinden dolayı bu davalara ilişkin görev ve hüküm uyuşmazlıklarının Uyuşmazlık Mahkemesinin Hukuk Bölümünde incelenip çözümlenmesi gerektiği…” açıkça belirtilmiştir. Bu durum göz önüne alındığında, olay bölümünde yazılı başvuru konusu görev uyuşmazlığının Hukuk Bölümünde incelenmesi gerektiği kuşkusuzdur.

2247 sayılı Uyuşmazlık Mahkemesinin Kuruluş ve İşleyişi Hakkında Kanun’un 14. maddesinde, “Olumsuz görev uyuşmazlığının bulunduğunun ileri sürülebilmesi için adli, idari veya askeri yargı mercilerinden en az ikisinin tarafları, konusu ve sebebi aynı olan davada kendilerini görevsiz görmeleri ve bu yolda verdikleri kararların kesin veya kesinleşmiş olması gerekir.

Bu uyuşmazlığın giderilmesi istemi, ancak davanın taraflarınca ve ceza davalarında ise ayrıca ilgili makamlarca ileri sürülebilir” ve 15. maddesinde “Olumsuz görev uyuşmazlıklarında dava dosyaları, son görevsizlik kararını veren yargı merciince, bu kararın kesinleşmesinden sonra, ceza davalarında doğrudan doğruya diğer davalarda ise taraflardan birinin istemi üzerine, ilk görevsizlik kararını veren yargı merciine ait dava dosyası da temin edilerek Uyuşmazlık Mahkemesine gönderilir ve görevli yargı merciinin belirlenmesi istenir” denilmiştir. Aynı Yasanın 27. maddesinde ise, Uyuşmazlık Mahkemesi’nin, uyuşmazlık çıkarmaya veya görev uyuşmazlıklarına ilişkin istemleri önce şekil ve süre açısından inceleyeceği; yöntemine uymayan veya süresi içinde ileri sürülmemiş istemleri reddedeceği kuralına yer verilmiştir.

Öte yandan; 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanununun “Görevsizlik veya yetkisizlik kararı üzerine yapılacak işlemler” başlıklı 20.maddesinin 1.fıkrasında; “ (1) Görevsizlik veya yetkisizlik kararı verilmesi hâlinde, taraflardan birinin, bu karar verildiği anda kesin ise bu tarihten, süresi içinde kanun yoluna başvurulmayarak kesinleşmiş ise kararın kesinleştiği tarihten; kanun yoluna başvurulmuşsa bu başvurunun reddi kararının tebliğ tarihinden itibaren iki hafta içinde kararı veren mahkemeye başvurarak, dava dosyasının görevli ya da yetkili mahkemeye gönderilmesini talep etmesi gerekir. Aksi takdirde, bu mahkemece davanın açılmamış sayılmasına karar verilir.” hükmüne yer verilmiş; 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu'nun 'İdari davaların açılması' başlıklı 3. maddesinde; idari davaların, Danıştay, idare mahkemesi ve vergi mahkemesi başkanlıklarına hitaben yazılmış imzalı dilekçelerle açılması öngörülmüş; aynı Kanunun 9. maddesinde; çözümlenmesi Danıştay’ın idare ve vergi mahkemelerinin görevlerine girdiği halde adli ve askeri yargı yerlerine açılmış bulunan davaların görev noktasından reddi halinde bu husustaki kararların kesinleşmesini izleyen günden itibaren otuz gün içinde görevli mahkemelerde dava açılabileceği hükme bağlanmış; Yasanın “İlk inceleme üzerine verilecek karar” başlıklı 15.maddesinin 1.fıkrasının (a) bendinde; “ 1. (Değişik bent: 05/04/1990 - 3622/6 md.) Danıştay veya idare ve vergi mahkemelerince yukarıdaki maddenin 3 üncü fıkrasında yazılı hususlarda kanuna aykırılık görülürse, 14 üncü maddenin; a) 3/a bendine göre adli ve askeri yargının görevli olduğu konularda açılan davaların reddine; idari yargının görevli olduğu konularda ise görevli veya yetkili olmayan mahkemeye açılan davanın görev veya yetki yönünden reddedilerek dava dosyasının görevli veya yetkili mahkemeye gönderilmesine, (…) karar verilir” denilmiştir.

Dosyanın, 2247 sayılı Yasa’nın 27. maddesi uyarınca incelenmesinden:

Hukuk uyuşmazlıklarında, görevli veya yetkili olmayan mahkemeye açılan davanın görev veya yetki yönünden reddedilerek dava dosyasının görevli veya yetkili mahkemeye gönderilmesi, ancak aynı yargı düzeni içinde yer alan mahkemeler arasında olanaklı olup; bu hususa ilişkin 6100 sayılı H.M.K’nın 20. (1086 sayılı H.U.M.K.’nun 27.) maddesiyle 2577 sayılı İ.Y.U.K.’ nun 15. maddesinin 1. fıkrası (a) bendinin ikinci cümlesinde yer alan “görev” kuralları, aynı yargı düzeni içindeki mahkemelerin işbölümü esasına ilişkin düzenlemelerdir. Oysa yargı yolunu değiştiren görevsizlik kararı verilmesi durumunda, görevli olduğundan bahisle farklı bir yargı düzeninde yer alan mahkemeye dava dosyasının gönderilebilmesine olanak tanıyan bir düzenleme bulunmamaktadır.

Göreve ilişkin kararın, işbölümü esasına göre veya yargı yolu bakımından verilmiş olması farklı sonuçlar doğurmaktadır. Şöyle ki; işbölümü esasına göre verilen görevsizlik kararı sonucu dava dosyasının görevli mahkemeye gönderilmesi durumunda, dava başvuru tarihi itibariyle görevli mahkemede açılmış sayılmaktadır. Yargı yolunu değiştiren görevsizlik kararı verilmesi durumunda ise, görevli olduğu işaret edilen yargı yerine, bu yargı yerinin uyguladığı usul kurallarına uygun olarak yeniden dava açılması zorunlu bulunmaktadır.

Olayda, davacı vekili tarafından, idare mahkemesine hitaben yazılmış dilekçeyle açılmış bir dava bulunmadan, Diyarbakır 1. İş Mahkemesi’nce yazı ekinde dava dosyası Diyarbakır Nöbetçi İdare Mahkemesine gönderilmiş ve idari yargı yerince, kendisine gelen adli yargı yerine ait dava dosyası üzerinden inceleme yapılarak görevsizlik kararı verilmiş olup, yukarıda yapılan açıklamalara göre, İ.Y.U.K.’nun 3 ve 9. maddelerinde öngörülen şekilde usulüne uygun olarak idari yargı yerine açılmış bir dava bulunduğundan söz etmek olanaksızdır.

2247 sayılı Yasa’nın 15. maddesine göre, olumsuz görev uyuşmazlıklarında dava dosyalarının, son görevsizlik kararını veren yargı merciince, bu kararın kesinleşmesinden sonra, hukuk davalarında taraflardan birinin istemi üzerine ilk görevsizlik kararını veren yargı merciine ait dava dosyası da temin edilerek, Uyuşmazlık Mahkemesine gönderilmesi ve görevli yargı merciin belirlenmesinin istenmesi gerekmektedir. Ancak, başvuru koşullarının incelenebilmesi için öncelikle, yargı yerinde usulüne göre açılmış bir dava bulunması gerektiği tartışmasızdır.

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi İkinci Dairesinin 14.10.2008 tarihli Mesutoğlu –Türkiye kararında (Başvuru No: 36533/04); asliye hukuk mahkemesine açılan tazminat davasında bu mahkemece davanın görev yönünden reddine, başvuranların kararın kesinleşmesinden itibaren 10 gün içinde dava açmaları halinde dava dosyasının yetkili idare mahkemesine gönderilmesine karar verildiği, davacıların öngörülen sürede başvurmaları üzerine yine bu mahkemece dava dosyasının ilgili idare mahkemesine gönderildiği, İdare Mahkemesince de mahkemelerine İdari Yargılama Usulü Kanunu hükümlerine göre davacılar tarafından açılan bir davanın mevcut olmadığı gerekçesiyle davanın usulden reddedildiği, temyiz edilen bu kararın Danıştay’ca onandığı, davacıların adil yargılanma haklarının ihlali iddiasıyla Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine (AİHM’ne) başvurdukları, AİHM 2. Dairesince yapılan incelemede ise davanın somutunda İdari Yargılama Usulü Kanununun 9 uncu maddesinin uygulamasının çok katı biçimde ve aşırı şekilci gerçekleşmesi nedeniyle, başvuranların mahkemeye erişim haklarını ve dolayısıyla Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin (AİHS) 6/1 nci maddesinin ihlal edildiği sonucuna varıldığı görülmektedir. Mahkememizce konuya ilişkin idari yargı içtihatları üzerinde yapılan araştırmada; Danıştay 6. Dairesi uygulamasında AİHM’nin temas edilen kararına işaretle, Asliye Hukuk Mahkemesinin görevsizlik kararı sonrası davacının 30 günlük süre içerisinde başvurarak dosyanın görevli idare mahkemesine gönderilmesini talep etmesi halinde, Asliye Hukuk Mahkemesine yaptığı başvuru tarihinin görevli İdare Mahkemesine başvurma tarihi olarak kabulü gerektiğinin belirtildiği anlaşılmaktadır. (Dnş. 6. D.nin 27.9.2012 tarih ve E.2012/4525, K.2012/4622 sayılı kararı.) Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulunun 31.5.2007 tarih ve E.2006/4713,K.2007/1302 sayılı kararında ise “… ilgililerin süresi içinde adli yargı yerine verdikleri ve dosyanın idari yargı merciine gönderilmesi istemini içeren dilekçelerin ‘dilekçe reddi’ kararı verilerek dava dilekçesi durumuna getirilmek suretiyle işin esasının incelenmesine geçilmesi hukuken olanaklı ise de, adli yargı yerinin kendiliğinden dava dosyasını idari yargı yerine göndermesi halinde, dosya mahkemenin esasına kaydedilerek davanın incelenmesine geçilemeyecektir. Davada davacının yazılı bir istemi olmaksızın doğrudan idari yargı merciine dosyanın 2577 sayılı Yasanın 9/1. maddesi hükmü karşısında esasa kaydedilmeyerek veya esasa hataen kaydedilmiş ise dosya kaydının kapatılarak mahkemesine iadesi gerekmektedir…” denilmektedir.

Davanın somutunda, Diyarbakır 1. İş Mahkemesince verilen görev yönünden red kararı, davacının istemi üzerine Diyarbakır 3. İdare Mahkemesine gönderilmiş; ancak bu mahkemece usulü yönden bir karar (dilekçe reddi) verilmeyip, doğrudan görev yönünden red kararı verilmiştir. 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanununun 3. ve 9. maddeleri uyarınca idari yargı yerlerinde bizzat dava açma, davacıların uymak zorunda olduğu emredici bir hüküm olduğu gibi, 492 sayılı Harçlar Kanununun ilgili hükümleri ve tarifeleri gereğince böyle bir davanın harca tabi olduğu izahtan varestedir. İlgili mevzuatında gerekli değişiklik yapılmadığı sürece, bu yasal yükümlülüklerin ihmali ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin anılan kararının Mahkememizce doğrudan uygulanması suretiyle, benzer bütün davaların bu şekilde sonuçlandırılması mümkün görülmemiştir.

Bu durumda, ortada idare mahkemesine hitaben yazılmış dilekçeyle açılmış bir dava bulunmadığından, 2247 sayılı Yasa’nın 15. maddesinde öngörülen koşullar gerçekleş-memiştir.

Açıklanan nedenlerle, 2247 sayılı Yasada öngörülen koşulları taşımayan başvurunun, aynı Yasanın 27. maddesi uyarınca reddi gerekmiştir.

SONUÇ : 2247 sayılı Yasada öngörülen koşulları taşımayan BAŞVURUNUN, aynı Yasanın 27. maddesi uyarınca REDDİNE, 30.12.2013 gününde Üye Nurdane TOPUZ’un KARŞIOYU ve OYÇOKLUĞU İLE KESİN OLARAK karar verildi.

KARŞI OY

2247 sayılı Uyuşmazlık Mahkemesinin Kuruluş ve İşleyişi Hakkında Kanun'un 1. maddesinde, “Uyuşmazlık Mahkemesi; Türkiye Cumhuriyeti Anayasası ile görevlendirilmiş, adli, idari ve askeri yargı mercileri arasındaki görev ve hüküm uyuşmazlıklarını kesin olarak çözmeye yetkili ve bu kanunla kurulup görev yapan bağımsız bir yüksek mahkemedir" ve 27. maddesinde, “Uyuşmazlık Mahkemesi, uyuşmazlık çıkarmaya veya görev uyuşmazlıklarına ilişkin istemleri önce şekil ve süre açısından inceler; yöntemine uymayan veya süresi içinde ileri sürülmemiş istemleri reddeder" denilmiştir.

Öte yandan; 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu'nun 3. maddesinin birinci fıkrasında(Değişik: 10/6/1994-4001/2 md.), “İdari davalar, Danıştay, idare mahkemesi ve vergi mahkemesi başkanlıklarına hitaben yazılmış imzalı dilekçelerle açılır" ve 9. maddesinin birinci fıkrasında(Değişik: 5/4/1990 - 3622/2 md.), “Çözümlenmesi Danıştayın, idare ve vergi mahkemelerinin görevlerine girdiği halde, adli ve askeri yargı yerlerine açılmış bulunan davaların görev noktasından reddi halinde, bu husustaki kararların kesinleşmesini izleyen günden itibaren otuz gün içinde görevli mahkemede dava açılabilir. Görevsiz yargı merciine başvurma tarihi, Danıştaya, idare ve vergi mahkemelerine başvurma tarihi olarak kabul edilir" hükmü yer almıştır.

Olayda, adli yargı yerince yargı yolu bakımından görevsizlik kararı verilen dava dosyası davacı vekilinin istemi üzerine idari yargı yerine gönderilmiş ve bu yargı yerince, adli yargı yerine ait dava dosyası üzerinde inceleme yapılarak davada adli yargının görevli olduğu gerekçesiyle görevsizlik kararı verilmiş olup, İdari Yargılama Usulü Kanunu'nun 3 ve 9. maddelerinde öngörülen şekilde usulüne uygun olarak idari yargı yerinde açılmış bir dava bulunduğundan sözetmek mümkün değildir.

Durum böyle olmakla birlikte, İdari Yargılama Usulü Kanunu'na göre yapılan usule aykırılığın 2247 sayılı Kanunun 27. maddesi kapsamında incelenemeyeceği, bu hususun Uyuşmazlık Mahkemesi’nin görev ve yetkisi dışında kaldığı, Uyuşmazlık Mahkemesi’nin önüne gelmiş bulunan görev uyuşmazlığının varlığı kabul edilerek çözüme kavuşturulmasının dava ekonomisine ve Uyuşmazlık Mahkemesi’nin kuruluş amacına uygun düşeceği, bu nedenle görev uyuşmazlığının esası incelenerek görevli yargı yerinin belirlenmesi gerektiği oyu ile karara katılmıyorum.

 

 

Üye

Nurdane TOPUZ

—— • ——

Uyuşmazlık Mahkemesi Başkanlığından:

15-ESAS NO : 2013/1630

KARAR NO : 2013/1843

KARAR TR : 30.12.2013

(Hukuk Bölümü)

ÖZET : 2247 sayılı Yasa’nın 10. maddesinde öngörülen yönteme uygun bulunmayan BAŞVURUNUN aynı Yasa’nın 27. maddesi uyarınca REDDİ gerektiği hk.

K A R A R

Davacılar : 1- N.G., 2- R.B., 3- F.G., 4- H.G., 5- H.G., 6- N.K., 7- A.K., 8- M.A.T., 9- M.T.,    10-N.T., 11-G.A., 12-S.G., 13-N.Ç., 14-M.B., 15-A.V., 16-B.V., 17-M.Ö., 18- H.Ö.,

 19-M.Ö., 20-R.B., 21-M.G., 22-Z.G., 23-Y.G., 24-M.G., 25-S.G., 26-S.G., 27-S.İ.,

 28-S.A., 29-M.G., 30-A.G., 31-Ş.A., 32 S.G., 33-A.Ö., 34-R.B., 35- K.B.

Vekili : Av. B.E.Ö.O.

Birleşen Sincan 4. Asliye Hukuk Mahkemesi’nin E: 2012/176 sayılı dosyası nedeniyle:

Davacı  : A.T.

Vekili : Av. B.E.Ö.O.

Davalılar : 1- Ankara Büyükşehir Belediye Başkanlığı

Vekili : Av. Ö.Y.

  2- Sincan Belediye Başkanlığı

Vekili : Av. Ö.D.

O L A Y : Davacı N.G. ve arkadaşları vekili, 4.10.2012 günlü dava dilekçesinde, Ankara İli, Sincan İlçesi, Yenikent Beldesi İmar 1666 ada, 1 parsel sayılı taşınmazın imar planında Pazar yeri olarak ve 1575 ada, 1 parsel sayılı taşınmazın ise imar planında oyun yeri olarak ayrıldığını; müvekkillerin bu taşınmazların hissedar olarak malikleri olduğunu; taşınmazlara kamulaştırmasız el atıldığını ileri sürerek, fazlaya ilişkin her türlü talep ve dava hakkı saklı kalmak kaydıyla şimdilik 5.000,00- TL tazminatın yasal faiziyle birlikte tahsili istemiyle Sincan 1. Asliye Hukuk Mahkemesinin E: 2012/5 sayılı dosyasında dava açmıştır.

Davalı Ankara Büyükşehir Belediye Başkanlığı vekili 6.2.2012 günü mahkeme kayıtlarına giren dilekçesi ile, HMK 116. maddesi uyarınca ilk itirazlardan Yetki, Tahkim ve İş Bölümü itirazında bulunmuş, davanın reddini talep etmiştir.

Davalı Sincan Belediye Başkanlığı vekili ise süresi içerisinde verdiği 22.2.2012 günlü dilekçesi ile, davanın görüm ve çözüm yerinin İdare Mahkemeleri olduğunu ileri sürerek görev itirazında bulunmuştur.

SİNCAN 1. ASLİYE HUKUK MAHKEMESİ: 10.4.2012 gün ve E: 2012/5 sayı ile, HMK 2. maddesi gereğince mal varlığına ilişkin, tazminat talepli davada davalılardan Sincan Belediye Başkanlığı’nın görev itirazında bulunduğu, ancak tüm dosya kapsamından mahkemelerinin görevli olduğu yolunda karar vermiştir.

Davacı A.T. vekili ise; 8.10.2012 günlü dava dilekçesi ile, yine aynı taşınmazlara ilişkin olarak yine fazlaya ilişkin her türlü talep ve dava hakkı saklı kalmak kaydıyla şimdilik 29,695,00 TL tazminatın yasal faiziyle birlikte tahsili istemiyle Sincan 4. Asliye Hukuk Mahkemesi’nin E:2012/176 sayılı dosyasında dava açmış, dosyanın Sincan 1. Asliye Hukuk Mahkemesi’nin E: 2012/5 sayılı dosyası ile birleştirilmesini talep etmiştir.

Sincan Belediye Başkanlığı vekili, 17.10.2012 tarihli, Ankara Büyükşehir Belediye Başkanlığı vekili de 18.10.2012 tarihli süresi içerisinde verdikleri dilekçede davanın görüm ve çözüm yerinin İdare Mahkemeleri olduğunu ileri sürerek görev itirazında bulunmuştur.

SİNCAN 4. ASLİYE HUKUK MAHKEMESİ: 11.12.2012 gün ve E: 2012/176 sayı ile, mahkemelerinin yetkili olduğu, yetki itirazının mevcut olmadığı, ön inceleme aşamasının tamamlandığı anlaşılmakta HMK 143. ve devamı maddeleri gereğince tahkikat aşamasına geçilmesine karar verilmiştir.

Ankara Büyükşehir Belediye Başkanlığı vekili idari yargı yararına olumlu görev uyuşmazlığı çıkartılması yolunda süresi içinde (13.12.2012 günlü) verdiği dilekçede mahkemelerinin E: 2012/176 sayılı dosyasında kayıtlı davada ilk celsede ileri sürülen görev itirazlarının 11.12.2012 günlü duruşmada zımnen reddedildiğini ileri sürmüş, dosyanın Danıştay Başsavcılığına gönderilmesini talep etmiştir.

Sincan 4. Asliye Hukuk Mahkemesi: 17.12.2012 gün ve E:2012/176, K: 2012/140 sayı ile, (1. celsede) açılan davanın Sincan 1. Asliye Hukuk Mahkemesi’nin 2012/5 esas sırasında kayıtlı dava dosyası ile HMK’nun 166/1 maddesi gereğince birleştirilmesine, esasın bu şekilde kapatılarak yargılamanın Sincan 1. Asliye Hukuk Mahkemesi’nin 2012/5 esas sırasında kayıtlı dava dosyası üzerinde yürütülmesine karar vermiştir.

Sincan 1. Asliye Hukuk Mahkemesi: 20.12.2012 gün ve E: 2012/5 sayı ile, Sincan 4. Asliye Hukuk Mahkemesi’nin 2012/176 esas sayılı dosyasının işbu dava dosyası ile birleştirilmesine karar verildiğinin görüldüğü, davalı Ankara Büyükşehir Belediye Başkanlığı vekilinin, Sincan 4. Asliye Hukuk Mahkemesi 2012/176 esas sayılı dosyasına olumlu görev uyuşmazlığı çıkartılması yönünde 13.12.2012 tarihinde dilekçe verdiklerini, ilgili mahkemece görev yönünden yaptıkları itirazlarının reddedildiğini, yasal gereğinin yapılmasının istenildiğini tutanağa başladıktan sonra, davalı Ankara Büyükşehir Belediye Başkanlığı vekilinin Danıştay Başsavcılığına göndermek için birleşen dava dosyasındaki olumlu görev uyuşmazlığı çıkarılması yönündeki talebi hakkındaki 13.12.2012 günlü dilekçesi ile ilgili Uyuşmazlık Mahkemesi Kanunu’nun 12-13. maddeleri gereğince yasal tebligatların yapılmasına karar vermiş, dosya örnekleri Danıştay Başsavcılığına gönderilmiştir.

DANIŞTAY BAŞSAVCISI:

Ankara Büyükşehir Belediye Başkanlığı vekilince, Sincan 4. Asliye Hukuk Mahkemesinin 11.12.2012 gün ve E: 2012/176 sayılı dosyasında olumlu görev uyuşmazlığı çıkarılması istemiyle yapılan başvuru kabul edilerek, davanın, mülkiyet hakkına getirilen kısıtlamadan kaynaklanan tazminat talebiyle açıldığı sonucuna ulaşıldığı, dava dilekçesinde, Yargıtay Hukuk Genel Kurulu kararında, mülkiyet hakkına getirildiği söylenen kısıtlamanın, taşınmazın maliki yönünden zarar doğurucu sonuçlarının olabileceğinde kuşku olmadığı, ancak; bu sonuç ya sonuçların genel ve düzenleyici nitelikte bir idari işlem olan imar planından kaynaklandığı, bu planda öngörülen kamulaştırma programlarının zamanında yapılmamasından ve imar uygulamalarından; başka bir anlatımla da, idari işlemlerden ve davalı idarenin imar planı gereği yapılması gereken kamulaştırmalar konusundaki hareketsizliği şeklinde ortaya çıkan idari eylemlerden kaynaklandığı, idari işlem ve eylemlerden doğan zararların tazmini talepleri ise 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunun 12 ve 13. maddeleri uyarınca idari yargı yerlerinde açılacak tam yargı davalarına konu edilmeleri, anılan Yasa hükümlerinin gereği olduğu, bu bakımdan hukuka uygunluklarının denetimi ve zarar doğurucu sonuçlarının giderilmesi idari yargının görev alanında bulunan idari işlem ve eylemlerin hukuk düzeninde yaratmış oldukları etki ve sonuçların, hukuki elatma olarak nitelendirilmesine ve bu olumsuz sonuçlarla ilgili tazminat taleplerinin adli yargı yerlerinde açılacak tazminat davalarına konu edilmelerine, hukuken olanak bulunmadığı, dolayısıyla 2577 sayılı Yasanın 2. maddesinin 1. fıkrasının b bendinde yer alan idari işlem ve eylemlerden dolayı kişisel hakları doğrudan muhtel olanlar tarafından açılan tam yargı davaları hükmü gereğince idari yargı yerinde görülmesi gerektiği, nitekim, 11.6.2013 günlü, 28674 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan 6487 sayılı Kanun’un 2942 sayılı Kamulaştırma Kanunu’nun Geçici 6’ncı maddesinde değişiklik yapan 21’inci maddesinde “Uygulama imar planlarında umumi hizmetlere ve resmi kurumlara ayrılmak suretiyle veya ilgili kanunların uygulanmasıyla tasarrufu kısıtlanan taşınmazlar hakkında, 3.5.1985 tarihli ve 3194 sayılı İmar Kanununda öngörülen idari başvuru ve işlemler tamamlandıktan sonra idari yargıda dava açılabilir.” Hükmüne yer verilmek suretiyle “hukuki el atma” olarak nitelendirilen, imar planındaki belirleme sebebiyle mülkiyet hakkına getirilen kısıtlamadan kaynaklanan tazminat davalarının görüm ve çözümünde İdari Yargı yerinin görevli olduğunun öngörüldüğü, bu nedenle 2247 sayılı Yasanın 10. maddesi uyarınca olumlu görev uyuşmazlığı çıkarılmasına ve dosyanın Uyuşmazlık Mahkemesine gönderilmesine karar vermiştir.

İNCELEME VE GEREKÇE :

Uyuşmazlık Mahkemesi Hukuk Bölümü’nün, Serdar ÖZGÜLDÜR’ün Başkanlığında, Üyeler: Eyüp Sabri BAYDAR, Ali ÇOLAK, Sıddık YILDIZ, Nurdane TOPUZ, Ayhan AKARSU ve Mehmet AKBULUT’un katılımlarıyla yapılan 30.12.2013 günlü toplantısında: Raportör-Hakim Gülşen AKAR PEHLİVAN’ın, 2247 sayılı Yasa’da öngörülen koşulları taşımayan başvurunun reddi gerektiği yolundaki raporu ve dosyadaki belgeler okunduktan; ilgili Başsavcılarca görevlendirilen Yargıtay Cumhuriyet Savcısı Mehmet BAYHAN’ın 2247 sayılı Yasa’da öngörülen koşulları taşımayan başvurunun reddi gerektiği, Danıştay Başsavcısı Mehmet Ali GÜMÜŞ’ün ise davada idari yargının görevli olduğu yolundaki sözlü açıklamaları da dinlendikten sonra GEREĞİ GÖRÜŞÜLÜP DÜŞÜNÜLDÜ:

2247 sayılı Uyuşmazlık Mahkemesinin Kuruluş Ve İşleyişi Hakkında Kanun’un 10. maddesinin birinci fıkrasında, “Görev uyuşmazlığı çıkarma; adli, idari ve askeri bir yargı merciinde açılmış olan davada ileri sürülen görev itirazının reddi üzerine ilgili Başsavcı veya Başkanun sözcüsü tarafından görev konusunun incelenmesinin Uyuşmazlık Mahkemesinden istenmesidir.” denilmiş; aynı maddenin ikinci fıkrasında ise, “Yetkili Başsavcı veya Başkanun sözcüsünün Uyuşmazlık Mahkemesinden istekte bulunabilmesi için, görev itirazının, hukuk mahkemelerinde en geç birinci oturumda, ceza mahkemelerinde delillerin ikamesine başlamadan önce; idari yargı yerlerinde de dilekçe ve savunma evresi tamamlanmadan yapılmış olması ve yargı yerlerinin de kendilerinin görevli olduklarına karar vermiş bulunmaları şarttır.” hükmüne yer verilmiştir.

Anılan Yasa maddesine göre, olumlu görev uyuşmazlığı çıkarılabilmesi için, görev itirazının hukuk mahkemelerinde en geç birinci oturumda yapılmış olması ve mahkemece davada görevli olduğuna karar verilmiş bulunması gerekeceği açıktır.

Olayda Sincan 4. Asliye Hukuk Mahkemesi’nin E:2012/176 sayılı dosyasında, Ankara Büyükşehir Belediye Başkanlığı vekilinin görev itirazı mahkemenin ilk celsesinden önce yapılmış olmakla 10. maddenin ikinci fıkrasının öngördüğü koşullardan biri gerçekleşmiş ise de, Sincan 4. Asliye Hukuk Mahkemesince görev itirazının reddedildiği ya da davada görevli bulunduğu yolunda herhangi bir karar verilmemiş olduğundan olumlu görev uyuşmazlığı çıkarılması için aranan diğer koşul gerçekleşmemiştir.

Nitekim, Sincan 4. Asliye Hukuk Mahkemesi’nin 11.12.2012 günlü ilk celsesinde verilen kararda görev itirazının reddine ya da mahkemelerinin görevli olduğu yönünde bir ibareye değinilmediğine göre ve Yasada bir süre öngörülmemiş bulunması karşısında davalı Ankara Büyükşehir Belediye Başkanlığı vekilinin başvuru dilekçesinde öne sürdüğü “mahkemece görev itirazının 11.12.2012 tarihli duruşmada zımnen reddedildiği” yolundaki iddianın kabulüne olanak bulunmamaktadır.

Açıklanan nedenlerle, 2247 sayılı Yasa’nın 10. maddesinde öngörülen yönteme uygun bulunmayan başvurunun, aynı Yasa’nın 27. maddesinde yer alan “Uyuşmazlık Mahkemesi, uyuşmazlık çıkarmaya veya görev uyuşmazlıklarına ilişkin istemleri önce şekil ve süre açısından inceler; yöntemine uymayan veya süresi içinde ileri sürülmemiş istemleri reddeder.” kuralı uyarınca reddi gerekmiştir.

SONUÇ : 2247 sayılı Yasa’nın 10. maddesinde öngörülen yönteme uygun bulunmayan BAŞVURUNUN, aynı Yasa’nın 27. maddesi uyarınca REDDİNE, 30.12.2013 gününde OYBİRLİĞİ İLE KESİN OLARAK karar verildi.

—— • ——

Uyuşmazlık Mahkemesi Başkanlığından:

16-ESAS NO : 2013/1726

KARAR NO : 2013/1937

KARAR TR : 30.12.2013

(Hukuk Bölümü)

ÖZET : 2247 sayılı Yasa’nın 10. maddesinde öngörülen koşulu taşımayan BAŞVURUNUN, aynı Yasanın 27. maddesi uyarınca REDDİ gerektiği hk.

K A R A R

Davacılar : 1- A.O.Ö., 2- Z.Ö., 3- A.D., 4- H.Ö., 5- H.Ö., 6- A.Ö.

Vekilleri : Av. H.K. - Av. B.K.

Davalı : İSKİ Genel Müdürlüğü

Vekili  : Av. B.E.

O L A Y : Davacılar vekili, İSKİ İçme Suyu Havzaları Yönetmeliği ve sair mevzuat gereğince dere mutlak koruma alanında kalan, anılan mevzuatla kısıtlanan, tasarruf imkanı bulunmayan ve kamulaştırmasız el konulan taşınmazın bedelinin tespiti; tespit edilen tutarın tamamının, dava tarihinden itibaren işleyecek avans faizi ile birlikte tahsili ile müvekkilleri adına olan mülkiyet kaydındaki hisselerin iptali ile davalı adına tescili istemiyle 15.10.2012 tarihinde adli yargı yerinde dava açmıştır.

Davalı idare vekili, 28.11.2012 tarihli cevap dilekçesinde; hazır olduğu 29.3.2013 tarihli ön inceleme duruşmasında; yine hazır olduğu 14.5.2013 tarihli duruşmada görev itirazında bulunmamış; nihayet, 16.7.2013 tarihinde yapılan duruşmada, uyuşmazlığın idari yargının görevine girdiğinden bahisle görev itirazında bulunmuştur.

ÇATALCA 1.ASLİYE HUKUK MAHKEMESİ: 16.7.2013 gün ve E:2012/548 sayı ile, davalı vekilinin görev itirazının reddine karar vermiştir.

Davalı İdare vekilinin, idari yargı yararına olumlu görev uyuşmazlığı çıkartılması yolunda 22.7.2013 tarihinde verdiği dilekçesi üzerine, dava dosyasının onaylı bir örneği Danıştay Başsavcılığı'na gönderilmiştir.

DANIŞTAY BAŞSAVCISI; Uygulama ve Öğreti'de, kamu idarelerinin, kamu hizmetinin yürütümü sırasında, kamu gücü kullanarak tek yanlı irade açıklamalarıyla yapmış oldukları işlemlerin, "idari işlem"; herhangi bir işlem ya da karara dayanmaksızın gerçekleştirdikleri maddi faaliyetleriyle, görevleriyle ilgili hareketsizliklerinin de, "idari eylem" olarak tanımlandığı; bu tanıma göre; bu tanıma göre; idarelerin 2560 sayılı İSKİ Genel Müdürlüğü Kuruluş ve Görevleri Hakkında Kanun ve bu kanun uyarınca çıkarılan yönetmelikle getirilen kısıtlamalar, 3194 sayılı İmar Kanununun 8'inci maddesi uyarınca tek yanlı irade açıklamaları ile tesis ettikleri, genel ve düzenleyici imar planları ile bu planlara dayanılarak tesis edilen parselasyon, kamulaştırma, ruhsat gibi bireysel işlemlerin, "idari işlem"; bu imar planı uyarınca yapmak zorunda oldukları program ve uygulamaları bunun için gerekli zamanda gerçekleştirmemeleri; yani, bu konudaki hareketsizliklerinin de, idari eylem niteliği taşıdığı; her ne kadar, uyuşmazlık konusu parselin eğitim tesisi alanı olarak ayrılmış olması öne sürülerek taşınmazın davacılara ait hissesinin bedelinin tazminat olarak ödenmesi istemiyle açılan davada, davanın hukuksal dayanağı olarak, kamulaştırmasız el atma gösterilmiş ise de; davacıların mülkiyet hakkına getirilen kısıtlamanın, yukarıda açıklandığı üzere, genel ve düzenleyici işlem olan imar planında taşınmazın eğitim tesisi alanı olarak gösterilmesinden ve bu planda öngörülen kamulaştırma programlarının zamanında yapılmamasından kaynaklandığında ihtilaf bulunmadığından, bu kısıtlama ve hareketsizlikten doğan zararın da idari işlem ve eylemden kaynaklandığının kabulünün gerektiği; bu bakımdan; davanın, 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu'nun 2'nci maddesinin 1 'inci fıkrasının (b) bendinde yer alan "idari eylem ve işlemlerden dolayı kişisel hakları doğrudan muhtel olanlar tarafından açılan tam yargı davaları," hükmü gereğince idari yargı yerinde görülmesinin gerektiği; nitekim, 11.06.2013 günlü, 28674 sayılı Resmi Gazete'de yayımlanan 6487 sayılı Kanun'un 2942 sayılı Kamulaştırma Kanunu'nun geçici 6'ncı maddesinde değişiklik yapan 21'inci maddesinde "Uygulama imar planlarında umumi hizmetlere ve resmi kuramlara ayrılmak suretiyle veya ilgili kanunların uygulanmasıyla tasarrufu kısıtlanan taşınmazlar hakkında, 03.05.1985 tarihli ve 3194 sayılı İmar Kanununda öngörülen idari başvuru ve işlemler tamamlandıktan sonra idari yargıda dava açılabilir." hükmüne yer verilmek suretiyle "hukuki el atma" olarak nitelendirilen, imar planındaki belirleme sebebiyle mülkiyet hakkına getirilen kısıtlamadan kaynaklanan tazminat davalarının görüm ve çözümünde İdari Yargı yerinin görevli olduğunun öngörülmüş bulunduğu; açıklanan nedenle, davanın, taşınmazın bedelinin tazminat olarak hüküm altına alınması istemine ilişkin kısmı yönünden 2247 sayılı Yasa'nın 10'uncu maddesi uyarınca, olumlu görev uyuşmazlığı çıkarılmasına ve dosyanın Uyuşmazlık Mahkemesine gönderilmesine karar vermiştir.

Başkanlıkça, 2247 sayılı Yasa’nın 13. maddesine göre Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı'nın yazılı düşüncesi istenilmemiştir.

İNCELEME VE GEREKÇE : Uyuşmazlık Mahkemesi Hukuk Bölümü’nün, Serdar ÖZGÜLDÜR’ün Başkanlığında, Üyeler: Eyüp Sabri BAYDAR, Ali ÇOLAK, Sıddık YILDIZ, Nurdane TOPUZ, Ayhan AKARSU ve Mehmet AKBULUT’un katılımlarıyla yapılan 30.12.2013 günlü toplantısında; Raportör-Hakim Taşkın ÇELİK’in 2247 sayılı Yasa’da öngörülen koşulları taşımayan başvurunun reddi gerektiği yolundaki raporu ile dosyadaki belgeler okunduktan; ilgili Başsavcılarca görevlendirilen Yargıtay Cumhuriyet Savcısı Mehmet BAYHAN ile Danıştay Savcısı Mehmet Ali GÜMÜŞ’ün başvurunun reddi gerektiğine ilişkin sözlü açıklamaları da dinlendikten sonra GEREĞİ GÖRÜŞÜLÜP DÜŞÜNÜLDÜ:

2247 sayılı Uyuşmazlık Mahkemesinin Kuruluş ve İşleyişi Hakkında Kanun’un 10. maddesinde, “Görev uyuşmazlığı çıkarma; adli, idari ve askeri bir yargı merciinde açılmış olan davada ileri sürülen görev itirazının reddi üzerine ilgili Başsavcı veya Başkanunsözcüsü tarafından görev konusunun incelenmesinin Uyuşmazlık Mahkemesinden istenmesidir.

Yetkili Başsavcı veya Başkanunsözcüsünün Uyuşmazlık Mahkemesinden istekte bulunabilmesi için, görev itirazının, hukuk mahkemelerinde en geç birinci oturumda, ceza mahkemelerinde delillerin ikamesine başlamadan önce; idari yargı yerlerinde de dilekçe ve savunma evresi tamamlanmadan yapılmış olması ve yargı yerlerinin de kendilerinin görevli olduklarına karar vermiş bulunmaları şarttır.

Görev itirazının yargı merciince yerinde görülerek görevsizlik kararı verilmesi halinde, görev konusunun Uyuşmazlık Mahkemesince incelenebilmesi, temyizen bu kararın bozulmuş ve yargı merciince de bozmaya uyularak görevli olduğuna karar verilmiş bulunmasına bağlıdır.

Uyuşmazlık çıkarma isteminde bulunmaya yetkili makam; reddedilen görevsizlik itirazı adli yargı yararına ileri sürülmüş ise Cumhuriyet Başsavcısı, idari yargı yararına ileri sürülmüş ise Danıştay Başkanunsözcüsü, askeri ceza yargısı yararına ileri sürülmüş ise Askeri Yargıtay Başsavcısı, Askeri İdari Yargı yararına ileri sürülmüş ise bu mahkemenin Başkanunsözcüsüdür.

Görev itirazının reddine ilişkin karara karşı itiraz yolunun açık bulunduğu ceza davalarında ret kararı kesinleşmeden uyuşmazlık çıkarma istenemez” denilmiş; 27. maddesinde ise, Uyuşmazlık Mahkemesi’nin, uyuşmazlık çıkarmaya veya görev uyuşmazlıklarına ilişkin istemleri önce şekil ve süre açısından inceleyeceği; yöntemine uymayan veya süresi içinde ileri sürülmemiş istemleri reddedeceği kuralına yer verilmiştir.

Olayda, Çatalca 1.Asliye Hukuk Mahkemesi’nde görülen davada, Davalı idare vekili tarafından, gerek 28.11.2012 tarihli cevap dilekçesinde; gerekse de hazır olduğu 29.3.2013 tarihli ön inceleme ve 14.5.2013 tarihli duruşmalarda görev itirazında bulunulmadığı; ancak bu tarihlerden sonra 16.7.2013 tarihinde yapılan duruşmada, uyuşmazlığın idari yargının görevine girdiğinden bahisle görev itirazında bulunulduğu anlaşılmıştır.

Bu durumda; Davalı İdare vekili tarafından, Çatalca 1.Asliye Hukuk Mahkemesi’nde görülen davada, (en geç) birinci oturumdan sonra yapılan görev itirazının süresinde olduğunun kabulü mümkün değildir.

Açıklanan nedenlerle, 2247 sayılı Yasa’nın 10. maddesinde öngörülen koşulu taşımayan başvurunun, anılan Yasanın 27. maddesi uyarınca reddi gerekmiştir.

SONUÇ : 2247 sayılı Yasa’nın 10. maddesinde öngörülen koşulları taşımayan BAŞVURUNUN, anılan Yasa’nın 27. maddesi uyarınca REDDİNE, 30.12.2013 gününde OY BİRLİĞİ İLE KESİN OLARAK karar verildi.

—— • ——

Uyuşmazlık Mahkemesi Başkanlığından:

17-ESAS NO : 2013/1861

KARAR NO : 2013/2047

KARAR TR : 30.12.2013

(Hukuk Bölümü)

ÖZET : 2247 sayılı Yasa’da Uyuşmazlık Mahkemesi kararlarına karşı kanun yolları öngörülmediğinden, incelenme yeteneği bulunmayan yargılamanın yenilenmesi yolundaki BAŞVURUNUN REDDİ gerektiği hk.

K A R A R

Yargılamanın Yenilenmesini İsteyen : H.T.

Vekili    : Av. H.S.

Davalı    : Ankara Büyükşehir Belediyesi Başkanlığı

Vekili    : Av. Ö.Ö.

1.TALEPLER:

Davacı vekili mahkememize hitaben yazdığı, 13.12.2013 tarihli yargılamanın yenilenmesi talepli dilekçesinde özetle, Mahkememizin 07.10.2013 gün ve 2013/1341 Esas, 2013/1502 Karar sayılı kararı ile, 27793 Ada 7 Parsel sayılı taşınmaza davalı idare tarafından fiilen el atılmaması nedeni ile, davada idari yargının görevli olduğuna karar verilerek, Ankara 8. Asliye Hukuk Mahkemesi’nin 17.04.2013 gün ve 2013/74 Esas sayılı görev itirazının reddine ilişkin kararının kaldırılmasına karar verildiğini; ancak mahkemece, dosyanın görev uyuşmazlığı çıkarılması istemi ile Uyuşmazlık Mahkemesi’ne gönderilmesinden sonra, Ankara 8. Asliye Hukuk Mahkemesi’nce yargılamaya devam edildiğini, mahallinde keşif yapıldığını ve rapor alındığını, dilekçe ekinde sunulan 26.06.2013 gün ve 2013/74 Esas sayılı Bilirkişi raporunda dava konusu taşınmaza fiilen el atıldığının belirlendiğini, Danıştay Başsavcılığı’nca, mahallinde keşif yapılıp, durum tespit edilemeden olumlu görev uyuşmazlığı çıkartıldığını ve Uyuşmazlık Mahkemesi’nce bu kapsamda değerlendirme yapıldığını belirterek; 24.06.2013 gün ve 2013/74 Esas sayılı bilirkişi raporunun, 2577 sayılı İYUK’nun 53/1-a maddesi kapsamında yeni delil kabul edilerek, yargılamanın yenilenmesi ve davada adli yargının görevli olduğuna karar verilmesi istemi ile mahkememize müracaat ettiği anlaşılmıştır.

Davalı vekili mahkememize sunduğu 17.12.2013 tarihli cevap dilekçesinde özetle; yargılamanın yenilenmesi istenilen kararın kesinleşmiş bir karar olması gerektiğini, oysa iadesi istenilen kararın henüz kesinleşmediğini belirterek, yargılamanın yenilenmesi talebinin reddine karar verilmesini talep etmiştir.

2.YARGILAMANIN YENİLENMESİ TALEBİNE KONU KARAR:

Mahkememizin 07.10.2013 gün ve 2013 / 1341 Esas, 2013 / 1502 Karar sayılı kararı.

Anılan Mahkeme Kararı ile buna esas dosyada yapılan inceleme neticesinde; davacı H.T.vekili tarafından, hisseli şekilde maliki bulunduğu 27793 ada, 7 parsel sayılı taşınmaza fiilen el atıldığı iddiası ile davalı Ankara Büyükşehir Belediye Başkanlığı aleyhine tazminat davası açıldığı; dosyanın, Ankara 8. Asliye Hukuk Mahkemesi’nin 2013/74 Esasına kaydedildiği, davalı Ankara Büyükşehir Belediyesi Başkanlığı vekilinin süresinde sunduğu dilekçesi ile görev itirazında bulunduğu; itirazın mahkemenin 17.04.2013 gün ve E:2013/74 sayılı kararı ile reddine karar verildiği, bunun üzerine davalı vekilinin talebi üzerine Danıştay Başsavcılığı tarafından olumlu görev uyuşmazlığı çıkartılmasına ve görevli yargı yerinin belirlenmesi istemi ile dosyanın Uyuşmazlık Mahkemesi’ne gönderilmesine karar verildiği, bu başvurunun 17.6.2013 tarihinde Mahkememiz kayıtlarına geçtiği, davacı vekilinin Mahkememiz kayıtlarına 20.8.2013 ve 26.9.2013 tarihlerinde geçen dilekçelerle dava konusu 7 nolu parsele ilişkin fiili el atmanın söz konusu olduğunu, sunduğu bilirkişi raporunun da bunu teyit ettiğini belirterek, bu durumun dikkate alınması isteminde bulunduğu, dosyanın mahkememiz kayıtlarına girmesi tarihinden sonraki bir tarihte alınan ve mahkemesince Mahkememize iletilmeyen bilirkişi raporuna itibar edilmeyerek,

Mahkememizin; “…olayda, imar planının uygulaması sonucu, uyuşmazlığa konu parselin imar planında “Park ve Spor Alanı”nda kaldığı, taşınmaza idarece fiilen el atılmadığı, kamulaştırmasız el atma nedeniyle taşınmazın bedelinin ödenilmesi gerektiğinin iddia edildiği; davanın konusunun, davalı idarece 3194 sayılı Kanunu uyarınca kamu gücü kullanılarak tek yanlı irade ile yapılan imar planlarında yer alan davacının hissedarı olduğu taşınmazın bedelinin tazminine ve taşınmazın davalı adına tesciline ilişkin bulunduğu anlaşılmış olup, belirtilen duruma göre, imar planı ve buna dayalı imar uygulaması sonucunda uğranılan zararın tazminine yönelik kısmı yönünden davanın, 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu'nun 2/1-b maddesinde yer alan "İdari eylem ve işlemlerden dolayı kişisel hakları doğrudan muhtel olanlar tarafından açılan tam yargı davaları" kapsamında idari yargı yerince çözümlenmesi gerektiği…” şeklindeki gerekçesi ile Danıştay Başsavcısı’nın başvurusunun kabulü ile davalı Ankara Büyükşehir Belediyesi Başkanlığı vekilinin görev itirazının Ankara 8. Asliye Hukuk Mahkemesi’nce reddine ilişkin kararın tazminata ilişkin kısım yönünden kaldırılmasına karar verdiği anlaşılmıştır.

İNCELEME VE GEREKÇE: Uyuşmazlık Mahkemesi Hukuk Bölümü’nün, Serdar ÖZGÜLDÜR’ün Başkanlığında, Üyeler: Eyüp Sabri BAYDAR, Ali ÇOLAK, Sıddık YILDIZ, Nurdane TOPUZ, Ayhan AKARSU, Mehmet AKBULUT ’un katılımlarıyla yapılan 30.12.2013 günlü toplantısında: Raportör-Hakim Birgül YİĞİT’in yargılamanın yenilenmesi talebinin kabulü gerektiği yolundaki raporu ve dosyadaki belgeler okunduktan; ilgili Başsavcılarca görevlendirilen Yargıtay Cumhuriyet Savcısı Mehmet BAYHAN ile Danıştay Savcısı Mehmet Ali GÜMÜŞ’ün davada başvurunun reddi gerektiğine ilişkin sözlü açıklamaları da dinlendikten sonra GEREĞİ GÖRÜŞÜLÜP DÜŞÜNÜLDÜ:

Başvuru yazısı ve dava dosyası örneği üzerinde 2247 sayılı Yasa gereğince yapılan incelemeye göre; davacının talebinin Yargılamanın Yenilenmesine ilişkin olduğu, davacının mahkememize sunduğu 2013/74 sayılı esas numaralı rapor ile yargılamanın 2577 sayılı Yasa’nın 53. Maddesi gereğince yenilenmesine ve mahkememizin 07.10.2013 Gün ve 2013 / 1341 Esas, 2013 / 1502 Karar sayılı kararının kaldırılması ile sunulan belge dikkate alınarak davada adli yargının görevli olduğuna hükmedilmesini talep ettiği anlaşılmıştır.

2247 sayılı Uyuşmazlık Mahkemesinin Kuruluş ve İşleyişi Hakkında Kanun’un 18. Maddesinde; “Uyuşmazlık Mahkemesine başvurulduğu resmi yazı ile kendisine bildirilen yargı mercii, görev konusunda Uyuşmazlık Mahkemesince bir karar verilinceye kadar davanın görülmesini geri bırakır. Bu takdirde zamanaşımı süreleriyle öbür kanuni veya hakim tarafından verilen süreler, işin yeniden incelenmesine başlanacağı güne kadar durur./Şu kadar ki, Uyuşmazlık Mahkemesine başvurulduğunu bildiren yazının alındığı günden başlamak üzere altı ay içinde bu Mahkemenin kararı gelmezse yargı mercii davayı görmeye devam eder. Ancak, esas hakkında son kararı vermeden Uyuşmazlık Mahkemesinin kararı gelirse yargı mercii bu karara uymak zorundadır./Uyuşmazlık çıkarılacağı bildirilerek yargı merciinden davaya bakmanın ertelenmesi istenemez.” şeklindeki düzenleme ile hakkında Danıştay Başsavcılığı’nca olumlu görev uyuşmazlığı çıkartılmasına karar verilen dosya hakkında yargılama yapan ilk derece mahkemesinin, görev uyuşmazlığı sorunu çözülünceye kadar davanın görülmesini geri bırakması zorunluluğu düzenlenmiştir.

Dosya kapsamında yapılan inceleme neticesinde; davalı vekilinin görev itirazının reddedilmesi üzerine 18.04.2013 tarihinde görev uyuşmazlığı çıkartılması talebinde bulunduğu, Danıştay Başsavcılığı’nca 04.06.2013 tarihinde olumlu görev uyuşmazlığı çıkartılmasına karar verildiği ve 17.06.2013 tarihinde mahkememize geldiği 2247 Sayılı Kanunun işaret edilen 18. maddesinin amir hükmü uyarınca işten el çekmesi ve yargısal faaliyette bulunmaması gerekirken, bu tarihten sonra mahkemece 24.06.2013 tarihli raporun alındığı; ancak, mahkemesince dosyamıza intikal ettirilen herhangi bir belge bulunmadığı anlaşılmıştır.

Aynı parsele ilişkin bir başka hissedarın davasında görev ihtilafı ile ilgili olarak Mahkememizin 30.09.2013 gün ve 2013/1226 Esas, 2013/1354 Karar sayılı kararında, dava konusu taşınmaza fiilen el atıldığı gerekçesi ile adli yargının görevli olduğuna karar verilmiş ise de; söz konusu karara dayanak olarak 3 raporun gösterildiği, bunlardan ilkinin Ankara 13. Asliye Hukuk Mahkemesi'nin E:2008/182 sayılı dosyasına gönderilen 27793 ada 5 (eski 2) parsele ilişkin bilirkişi raporu olduğu ve bu raporda, davaya konu 27793 ada 5 (eski 2) parsel sayılı taşınmazın değişik yerlerinden yol geçirilerek asfalt döküldüğünün belirtildiği; ikinci raporun Ankara 4.Asliye Hukuk Mahkemesi'nin E:2009/45 sayılı dosyasına gönderilen 27793 ada 5 (eski 2) parsele ilişkin rapor olduğu ve bilirkişi raporunda, davaya konu 27793 ada 5 (eski 2) parsel sayılı taşınmazın bir kısmında futbol ve basketbol sahaları oluşturulduğunun belirtildiği; son raporun ise Ankara 21. Asliye Hukuk Mahkemesi'nin E:2008/189 sayılı dosyasına gönderilen 27793 ada 5 (eski 2) parsele ilişkin rapor olduğu ve raporda taşınmazın üzerinde tesviye çalışmalarının yapıldığı, yeşil alan çalışmalarına başlanıldığı, yağmur suyu ve kanalizasyon büzlerinin döşenmekte olduğu, bir kısmında futbol ve basketbol sahalarının oluşturulduğunun belirtildiği, söz konusu raporlarda 27793 Ada 5 parselin bir bütün olduğu ve henüz imar çalışması neticesinde bir ifrazın gerçekleşmediği; mahkememize yeni delil olarak sunulan bilirkişi raporunun ise, 2013/74 Esas sayılı dosyada Ankara 8. Asliye Hukuk Mahkemesi’nce yapılan keşif sonrası alınan 24.06.2013 tarihli rapor olduğu, bu raporda 27793 Ada 5 parselden ifrazen oluşan 27793 Ada 6 parsele fiilen müdahale edildiği, 27793 Ada 7 ve 8 parsellere ise taşınmaz üzerine hafriyat dökülmek sureti ile iş makinelerinin çalışmasının devam ettiğinin, bu şekilde taşınmaz malikinin tasarruf imkanının kalmadığının belirtildiği; ancak, rapora ekli dava konusu taşınmaza ilişkin fotoğraflardan taşınmaz üzerinde imar planı amacına uygun bir yapı ve tesisin bulunmadığı, üzerinde park ve spor alanı bulunan parselin 27793 Ada 6 parsel olduğu; sonuç olarak her iki dosyada dayanılan belgelerin farklı olduğu tespit edilmiştir.

Nitekim, davacı vekili tarafından mahkememize ibraz edilen yargılamanın yenilenmesi dilekçesine ekli, Ankara 19. Asliye Hukuk Mahkemesi’nin 2013/72 Esas sayılı dosyasında alınan 01.12.2013 tarihli bilirkişi raporunda; dava konusu alan üzerinde herhangi bir tesis veya park vb bulunmadığının bildirildiği, dava konusu taşınmazın henüz düzenlemeye alınmamış olsa da düzenlemenin devamı niteliğinde olduğunun belirtildiği; görüldüğü üzere, pek çok hissedarı olan aynı parsele ilişkin birbiri ile çelişkili bir çok raporun bulunması karşısında, her bir dosyada dayanılan raporun niteliği itibari ile farklı sonuca varılmasının kaçınılmaz olduğu, raporlar arasında oluşan çelişkinin giderilmesi ve raporların dosyanın esasına uygunluğunun denetlenmesi görevlerinin, temyiz incelemesinin konusunu oluşturduğu ve bu görevin 2247 sayılı Kanun’un 1. maddesinde belirtilen Mahkememiz görevleri arasında sayılmadığı anlaşılmaktadır.

Yargılamanın yenilenmesi istemine gelince;

2247 sayılı Yasa’nın 29. maddesinde, Uyuşmazlık Mahkemesi Bölümlerinin ve Genel Kurulun kararlarının kesin olduğu hükme bağlanmış; Yasa’da bu kararlara karşı kanun yolları öngörülmemiştir.

Hukukumuzda yargılamanın yenilenmesi; maddi anlamda kesin hükmün ortadan kaldırılmasını ve daha önce esası kesin hükme bağlanmış olan bir dava hakkında yeniden yargılama ve inceleme yapılmasını sağlayan olağanüstü bir kanun yoludur. Yargılamanın yenilenmesi, davanın esasını hükme bağlayan mahkemeden istenilebilmekte ve bir dava olarak kabul edilmektedir.

2247 sayılı Yasa’da kanun yolları öngörülmediği gibi, görev uyuşmazlıkları bir dava olmadığına göre yargılamanın yenilenmesi müessesesinin olayımızda yorum yoluyla kıyasen uygulanmasına da hukuki olanak bulunmamaktadır.

Nitekim, Uyuşmazlık Mahkemesi Hukuk Bölümünün 1.3.2004 tarih ve E:2003/78-2, K:2003/74-2 sayılı kararında da bu hususa işaret edilerek, ilgililerince yapılan yargılamanın yenilenmesi talebinin incelenme yeteneğinin bulunmadığı gerekçesiyle reddi yoluna gidilmiştir.

Açıklanan nedenlerle, incelenme yeteneği bulunmayan başvurunun reddi gerekmektedir.

SONUÇ : Davacı vekilinin YARGILAMANIN YENİLENMESİ TALEBİNİN REDDİNE, 30.12.2013 gününde OY BİRLİĞİ İLE KESİN OLARAK karar verildi.

—— • ——

III-2247 SAYILI KANUN’UN 10. MADDESİ GEREĞİNCE VERİLEN (OLUMLU GÖREV UYUŞMAZLIĞI ÇIKARMA) KARARLAR

Uyuşmazlık Mahkemesi Başkanlığından:

1-ESAS NO : 2013/23

KARAR NO : 2013/1753

KARAR TR : 30.12.2013

(Hukuk Bölümü)

ÖZET : Davacı sendika tarafından, davalı Belediye ile Bem-Bir Sen arasında imzalanan sosyal denge sözleşmesinin bazı maddelerinin iptali istemiyle açılan davanın İDARİ YARGI yerinde görülmesi gerektiği hk.

K A R A R

Davacı : Türk Yerel Hizmet Sen.

Vekili : Av. N.K.

Davalı  : Fatih Belediye Başkanlığı

Vekili : Av. N.Ö.

O L A Y : Davacı sendika vekilince dava dilekçesinde, Bem Bir Sen ile davalı Belediye Başkanlığı arasında 16.8.2011 tarihinde Sosyal Denge Sözleşmesi imzalandığı; Sosyal Denge Sözleşmesinin 6/a, 23/2., 24/1., Geçici 1/2. maddelerinin açıkça hukuka aykırı olduğu; dayanışma aidatı ödemek suretiyle sosyal denge sözleşmesinden yararlanılabileceği; dayanışma aidatı miktarının üyelik aidatının üçte ikisi olduğu; sendikalara üye olmayan işçi-memurların toplu sözleşme haklarından faydalanabilmesi için toplu sözleşme yapmaya yetkili sendikaya dayanışma aidatı ödediği; Kamu Görevlileri Toplu Sözleşme Kanun Tasarısı üzerinde çalışıldığı ve tasarıya göre, dayanışma aidatı miktarının üyelik aidatı kadar olacak şekilde karara bağlandığı ve tarafların uzlaştığı; bu rakamın hakkaniyete adalete, kamu yararına ve sendikal faaliyetlere uygun olduğu; yapılan son Anayasal değişikliklerle kamu görevlilerinin toplu sözleşme yapma hakkına kavuştuğu dikkate alındığında, sürekli olarak sıkıntı veren Dayanışma aidatı üzerinde tarafların “miktar” üzerinde uzlaşmaya varması ve bu uzlaşmanın herkes için geçerli olması, herkesi bağlamasının Anayasa’nın ruhuna uygun düşeceği; yapılan bu sözleşmenin dayanışma aidatı yönünden haksız rekabeti öngördüğü; üyeleri istifa etmeye zorladığı; ve sendikal faaliyetlere sekte vurduğu öne sürülerek, dava konusu sözleşme maddelerinin iptalinin hakkaniyet, adalet ve kamu yararı gereği olduğu nedeniyle iptaline karar verilmesi istemiyle idari yargı yerinde dava açılmıştır.

Davalı idare vekilince süresi içinde verdiği dilekçede özetle, sözleşmenin akdedildikten sonra yasa gibi hukuki sonuç doğurduğu; emredici hüküm haline geldiği; sözleşme hükümlerinin ancak tarafların iradesi ile değişebileceği ve sözleşme hükümlerinden bazı hükümlerin iptali için ancak adli yargıda dava açılabileceği ileri sürülerek, görev itirazında bulunmuştur.

İSTANBUL 10. İDARE MAHKEMESİ: 26.4.2012 gün ve E:2011/1700 sayı ile, 2577 sayılı Yasanın 2. maddesinden söz ederek, Belediye Başkanlığı ile Sendika arasında Sosyal Denge Sözleşmesi imzalandığı, davacı tarafından ise Belediye Başkanlığı ve Sendika arasında imzalanan Sosyal Denge Sözleşmesinin bazı maddelerinin iptalinin talep edildiği, dolayısıyla sözleşmeyi imzalayanlar arasında özel hukuk ilişkilerinden kaynaklanmakta olan bir uyuşmazlık söz konusu olmayıp üçüncü bir sendika tarafından emeklilere de uygulanması yönünden sözleşmenin bazı maddelerinin iptalinin talep edildiği ve bunların kamusal anlamda idari işlem niteliği taşıdığı görüldüğünden idari yargının görev alanına girdiği gereksiyle davalı idarenin görev itirazının reddine karar vermiştir.

Davalı idare vekilinin adli yargı yararına olumlu görev uyuşmazlığı çıkartılması yolunda süresi içinde verdiği dilekçesi üzerine dosya aslı Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına gönderilmiştir.

YARGITAY CUMHURİYET BAŞSAVCISI:

İptali istenen, davaya konu sözleşmenin davalı idare ve davacı sendika ile aynı iş kolunda faaliyet gösteren, üyeleri 657 sayılı DMK kapsamında memur statüsünde olan, Belediye ve Özel İdare çalışanlarından oluşan "Bem Bir Sen" sendikası arasında yapılmış olan "Sosyal Denge Sözleşmesi” olduğu, bu sözleşmenin dayanağının ise, Anayasanın 23/09/2010 tarihinde değiştirilen 53. maddesi, 12/06/1997 - 4275/1 md. ile Değişik 657 sayılı DMK'nun devlet memurlarına sendika kurma hakkı tanıyan 22. maddesi ile, 12/07/2001 günü yürürlüğe giren 4688 tarihli "Kamu Görevlileri Sendikaları Kanunu" ile bu kanun yerine yürürlüğe giren, 07/11/2012 günlü RG yayımlanan 6356 sayılı " Sendikalar ve Toplu İş Sözleşmesi Kanunu” olduğu, 4688 sayılı yasanın Amaç ve Kapsam başlıklı 1. ve 2. maddelerinde, kamu görevlilerinin ortak ekonomik, sosyal ve mesleki hak ve menfaatlerinin korunması ve geliştirilmesi için sendika kurabilecekleri, bu sendikalarda görev alabileceklerinin düzenlendiği, kapsamının ise; kanundaki yazımla, Devletin veya diğer kamu tüzel kişilerin yürütmekle görevli oldukları kamu hizmetlerinin görüldüğü genel, katma ve özel bütçeli idareler, il özel idareleri ve belediyeler ile bunlara bağlı kuruluşlarda kamu iktisadi teşebbüslerinde, özel kanunlarla veya özel kanunların verdiği yetkiye dayanarak kurulan banka ve teşekküller ile bunlara bağlı kuruluşlarda ve diğer kamu kurum veya kuruluşlarında işçi statüsü dışında çalışan kamu görevlilerini içine aldığı,4688 sayılı Kamu Görevlileri Sendikası yasasının, sendikaların, çalışanların ekonomik haklarından olmak üzere idare ile sosyal denge sözleşmesi adı altında sözleşme yapabilmelerine olanak verdiği 04/04/2012-6289 S.K./22.md ile değişik 32. maddesinde ise Belediyelere sosyal denge ödemesi yapılması konusunda sözleşme yapma serbestisi tanındığı, 4688 sayılı yasada sözleşmeden kaynaklanan sorunların çözümünde yetkili yargı yeri açıkça gösterilmemekle beraber, 43. maddesinde "Bu Kanunda hüküm bulunmayan hallerde 2821 sayılı Sendikalar Kanunu, 2908 sayılı Demekler Kanunu, 743 sayılı Türk Medeni Kanunu ile sendika ve konfederasyonlarda görev alacaklar hakkında kamu görevlilerinin tabi oldukları personel kanunlarının ilgili hükümleri uygulanır." hükmü ile 2821 sayılı Sendikalar Kanununa atıfta bulunulduğu,2821 sayılı "Sendikalar Kanununun” 8/10/2012 tarih ve 6356 Sayılı Sendikalar Ve Toplu İş Sözleşmesi Kanununun 81. maddesi ile yürürlükten kaldırıldığı, yerine 6356 sayılı yasanın yürürlüğe girdiği, mülga ve yürürlükteki Sendikalar mevzuatında genel amacın çalışma ilişkilerinde ekonomik ve sosyal hak ve menfaatlerin korunması ve geliştirilmesi için işçiler ve işverenler tarafından meydana getirilen sendikalar ile konfederasyonların kuruluşu, teşkilatı, faaliyeti ve denetlenmesi esaslarını düzenlediği, mülga 2821 sayılı Yasanın yerine yürürlüğe giren 6356 sayılı yasanın "Görev ve Yetkili Mahkeme" başlığı altında düzenlenen 79. maddesinde "Bu Kanunun uygulanmasından doğan uyuşmazlıkların iş davalarına bakmakla görevli ve yetkili mahkemelerde görüleceği, ancak yedinci ila on birinci bölümlerin uygulanmasından doğan uyuşmazlıklar için, görevli makamın bulunduğu yer mahkemesi yetkilidir." hükmü ile uyuşmazlıkların çözümünde yargı yeri olarak iş mahkemelerini ve adli yargı yerini işaret ettiği, açıklanan mevzuat hükümlerinin yanısıra davalı idare ile sendika arasında yapılan sözleşmenin idari nitelikte bir sözleşme olmadığı, tarafların serbest iradeleri ile koşulları belirlenmiş ve uygulamaya konulmuş olduğu gözetildiğinde, sözleşmenin bazı hükümlerinin hukuka ayrılıkları iddiası ile feshine ilişkin davanın da adli yargı yerinde görülmesi gerektiğinin anlaşıldığı, bu nedenle 2247 sayılı kanunun 10 ve 13. maddeleri gereğince olumlu görev uyuşmazlığı çıkarılmasına dosyanın gereği için Uyuşmazlık Mahkemesi Yüksek Başkanlığına gönderilmesine karar vermiştir.

Başkanlıkça, 2247 sayılı yasanın 13.maddesine göre Danıştay Başsavcısından yazılı düşüncesi istenilmiştir.

DANIŞTAY BAŞSAVCISI:

4688 sayılı Kamu Görevlileri Sendikaları ve Toplu Sözleşme Kanununun 6289 sayılı Kanunun 22.maddesiyle değişik 32.maddesinde "27/6/1989 tarihli ve 375 sayılı Kanun Hükmünde Kararnamenin ek 15 inci maddesi hükümleri çerçevesinde sosyal denge tazminatının ödenmesine belediyelerde belediye başkanının teklifi üzerine belediye meclisince, il özel idaresinde valinin teklifi üzerine il genel meclisince karar verilmesi halinde, sözleşme döneminde verilecek sosyal denge tazminatı tutarını belirlemek üzere ilgili mahalli idarede en çok üyeye sahip sendikanın genel başkanı veya sendika yönetim kurulu tarafından yetkilendirilecek bir temsilcisi ile belediyelerde belediye başkanı, il özel idaresinde vali arasında toplu sözleşme sürecinin tamamlanmasını izleyen üç ay içerisinde sözleşme yapılabilir. Bu sözleşme bu Kanunun uygulanması bakımından toplu sözleşme sayılmaz ve bu kapsamda Kamu Görevlileri Hakem Kuruluna başvurulamaz.

Yapılacak sözleşme, toplu sözleşme dönemi ile sınırlı olarak uygulanır ve sözleşme süresi hiçbir şekilde izleyen mahalli idareler genel seçimi tarihini geçemez. Mahalli idareler genel seçim tarihini izleyen üç ay içerisinde de toplu sözleşme dönemiyle sınırlı olmak üzere sözleşme yapılabilir. Bu sözleşmeye dayanılarak yapılan ödemeler kazanılmış hak sayılmaz. İlgili mahalli idarenin; vadesi geçmiş vergi, sosyal güvenlik primi ile Hazine Müsteşarlığına olan borç toplamının gerçekleşen en son yıl bütçe gelirlerinin yüzde onunu aşması, ödeme süresi geçtiği halde ödenmemiş aylık ve ücret borcu bulunması veya gerçekleşen en son yıla ilişkin toplam personel giderinin, gerçekleşen en son yıl bütçe gelirlerinin belediyelerde yüzde otuzunu, il özel idaresinde yüzde yirmibeşini aşması hallerinde bu madde kapsamında sözleşme yapılamaz. Sözleşmenin yapılmasından sonra bu koşulların oluşması durumunda mevcut sözleşme kendiliğinden hükümsüz kalır." hükmüne yer verildiği, yukarıda metnine yer verilen yasa metninden de anlaşılacağı üzere davalı Belediye ile Türkiye Yerel Yönetim Hizmetleri Kolu Kamu Görevlileri Sendikası arasında imzalanan "Sosyal Denge Sözleşmesi" 657 sayılı Yasaya tabi olarak davalı belediyede memur statüsünde çalışan personelin durumlarının iyileştirilmesi amacıyla yapıldığından söz konusu sözleşmeyi özel hukuk ilişkisinden kaynaklı bir sözleşme olarak nitelendirmeye olanak bulunmadığı, dolayısıyla, dava konusu sözleşmenin idari bir sözleşme olması sebebiyle bu uyuşmazlığın İdari Yargıda çözümlenmesi gerektiği, bu nedenle 2247 sayılı Kanunun 13.maddesi uyarınca yapılan başvurusunun kabulüne hukuki olanak bulunmadığı yolunda yazılı düşünce vermiştir.

İNCELEME VE GEREKÇE:

Uyuşmazlık Mahkemesi Hukuk Bölümü’nün, Serdar ÖZGÜLDÜR’ün Başkanlığında, Üyeler: Eyüp Sabri Baydar, Ali Çolak, Sıddık YILDIZ, Nurdane TOPUZ, Ayhan AKARSU ve Mehmet AKBULUT‘nun katılımlarıyla yapılan 30.12.2013 günlü toplantısında:

l-İLK İNCELEME: Başvuru yazısı ve dava dosyası üzerinde 2247 sayılı Yasa’nın 27. maddesi gereğince yapılan incelemeye göre, davalı idare vekilinin anılan Yasanın 10/2 maddesinde öngörülen yönteme uygun olarak yaptığı görev itirazının reddedilmesi ve 12/1. maddede belirtilen süre içinde başvuruda bulunması üzerine Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı’nca, 10. maddede öngörülen biçimde olumlu görev uyuşmazlığı çıkarıldığı anlaşılmaktadır. Usule ilişkin herhangi bir noksanlık bulunmadığından görev uyuşmazlığının esasının incelenmesine oy birliği ile karar verildi.

II-ESASIN İNCELENMESİ: Raportör-Hakim Gülşen AKAR PEHLİVAN’ın, davanın çözümünde idari yargının görevli olduğu yolundaki raporu ile dosyadaki belgeler okunduktan; ilgili Başsavcılarca görevlendirilen Yargıtay Cumhuriyet Savcısı Mehmet BAYHAN’ın davada adli yargının, Danıştay Savcısı Mehmet Ali GÜMÜŞ’ün ise davada idari yargının görevli olduğu yolundaki sözlü açıklamaları da dinlendikten sonra GEREĞİ GÖRÜŞÜLÜP DÜŞÜNÜLDÜ:

Dava, davacı sendika tarafından, davalı Belediye ile Bem Bir Sen arasında imzalanan sosyal denge sözleşmesinin 6. maddesinin a fıkrasının, 23. maddesinin 2. fıkrasının, 24. maddesinin 1. fıkrasının, Geçici 1. maddesinin 2. fıkrasının iptali istemiyle açılmıştır.

Sosyal Denge Sözleşmesinin iptali istenilen 6. maddesinin a fıkrası; “… Sendika üyesi olmayan çalışanlardan her ay memur taban aylığının yüzde 5’i oranında sözleşme aidatı keser ve sendika hesabına yatırır.”; 23.maddesinin 2. fıkrası; “…Ancak yukarıda belirtilen mezkur 1 aylık süre içerisinde emeklilik talebinde bulunmayanlara emeklilik yardımı yapılmaz.”; 24 maddesinin 1. fıkrası; “Emekliliği hak etmiş personelden aktif olarak idari müdür ve daha üst görevde bulunmayanlara sosyal denge sözleşmesi gereği herhangi bir ödeme yapılmaz...”; Geçici 1. maddenin 2. fıkrası; “…Ancak yukarıda belirtilen mezkur 1 aylık süre içerisinde emeklilik talebinde bulunmayanlara emeklilik yardımı yapılmaz.” düzenlemesini haizdir.

Anayasanın 53. maddesinde, ”İşçiler ve işverenler, karşılıklı olarak ekonomik ve sosyal durumlarını ve çalışma şartlarını düzenlemek amacıyla toplu iş sözleşmesi yapma hakkına sahiptirler.

Toplu iş sözleşmesinin nasıl yapılacağı kanunla düzenlenir.

(Mülga:7.5.2010-5982/6.md.)

(Mülga:7.5.2010-5982/6.md.)

(Ek fıkra:7/5/2010-5982/6.md.) Memurlar ve diğer kamu görevlileri, toplu sözleşme yapma hakkına sahiptirler.

(Ek fıkra:7/5/2010-5982/6.md.)Toplu sözleşme yapılması sırasında uyuşmazlık çıkması halinde taraflar Kamu Görevlileri Hakem Kuruluna başvurabilir. Kamu Görevlileri Hakem Kurulu Kararları kesindir ve toplu sözleşme hükmündedir.

(Ek fıkra:7/5/2010-5982/6.md.) Toplu sözleşme hakkının kapsamı, istisnaları, toplu sözleşmeden yararlanacaklar, toplu sözleşmenin yapılma şekli, usulü ve yürürlüğü, toplu sözleşme hükümlerinin emeklilere yansıtılması, Kamu Görevlileri Hakem Kurulunun teşkili, çalışma usul ve esasları ile diğer hususlar kanunla düzenlenir” hükmüne,

4688 sayılı Kamu Görevlileri Sendikaları ve Toplu Sözleşme Kanununun “Amaç” başlıklı 1. maddesinde, “Bu Kanunun amacı, kamu görevlilerinin ortak ekonomik, sosyal ve meslekî hak ve menfaatlerinin korunması ve geliştirilmesi için oluşturdukları sendika ve konfederasyonların kuruluşu, organları, yetkileri ve faaliyetleri ile sendika ve konfederasyonlarda görev alacak kamu görevlilerinin hak ve sorumluluklarını belirlemek ve toplu sözleşme yapılmasına ilişkin usul ve esasları düzenlemektir.”, “Kapsam” başlıklı 2. maddesinde, “Bu Kanun, Devletin veya diğer kamu tüzel kişilerinin yürütmekle görevli oldukları kamu hizmetlerinin görüldüğü genel, katma ve özel bütçeli idareler, il özel idareleri ve belediyeler ile bunlara bağlı kuruluşlarda kamu iktisadî teşebbüslerinde, özel kanunlarla veya özel kanunların verdiği yetkiye dayanarak kurulan banka ve teşekküller ile bunlara bağlı kuruluşlarda ve diğer kamu kurum veya kuruluşlarında işçi statüsü dışında çalışan kamu görevlileri hakkında uygulanır.”

“Toplu sözleşmenin kapsamı” başlıklı 28. maddesinde “Toplu sözleşme; kamu görevlilerinin mali ve sosyal haklarını düzenleyen mevcut mevzuat hükümleri dikkate alınarak kamu görevlilerine uygulanacak katsayı ve göstergeler, aylık ve ücretler, her türlü zam ve tazminatlar, ek ödeme, toplu sözleşme ikramiyesi, fazla çalışma ücreti, harcırah, ikramiye, doğum, ölüm ve aile yardımı ödenekleri, cenaze giderleri, yiyecek ve giyecek yardımları ve diğer mali ve sosyal hakları kapsar.

Toplu sözleşme ikramiyesi hariç olmak üzere toplu sözleşme hükümlerinin uygulanmasında sendika üyesi olan ve sendika üyesi olmayan kamu görevlileri arasında ayrım yapılamaz.

Toplu sözleşme hükümleri, sözleşmenin yapıldığı tarihi takip eden iki mali yıl için geçerlidir.

8/6/1949 tarihli ve 5434 sayılı Türkiye Cumhuriyeti Emekli Sandığı Kanununa göre aylık ödenmekte olanların aylıklarının hesabında da toplu sözleşme hükümlerine göre belirlenen aylık ve taban aylık katsayıları esas alınır. 31/5/2006 tarihli ve 5510 sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanununun 4 üncü maddesinin birinci fıkrasının (c) bendi kapsamındaki sigortalılık hali esas alınarak bağlanan yaşlılık, malullük veya ölüm aylıklarında yapılacak artışlar hakkında 5510 sayılı Kanunun 55 inci maddesinin ikinci fıkrası uygulanmaz ve bu aylıklar toplu sözleşme hükümlerine göre belirlenen aylık ve taban aylık katsayılarındaki artış dikkate alınarak artırılır.”

Aynı Kanunun “Mahalli idarelerde sözleşme imzalanması” başlıklı 32. maddesinde “27/6/1989 tarihli ve 375 sayılı Kanun Hükmünde Kararnamenin ek 15 inci maddesi hükümleri çerçevesinde sosyal denge tazminatının ödenmesine belediyelerde belediye başkanının teklifi üzerine belediye meclisince, il özel idaresinde valinin teklifi üzerine il genel meclisince karar verilmesi halinde, sözleşme döneminde verilecek sosyal denge tazminatı tutarını belirlemek üzere ilgili mahalli idarede en çok üyeye sahip sendikanın genel başkanı veya sendika yönetim kurulu tarafından yetkilendirilecek bir temsilcisi ile belediyelerde belediye başkanı, il özel idaresinde vali arasında toplu sözleşme sürecinin tamamlanmasını izleyen üç ay içerisinde sözleşme yapılabilir. Bu sözleşme bu Kanunun uygulanması bakımından toplu sözleşme sayılmaz ve bu kapsamda Kamu Görevlileri Hakem Kuruluna başvurulamaz.

Yapılacak sözleşme, toplu sözleşme dönemi ile sınırlı olarak uygulanır ve sözleşme süresi hiçbir şekilde izleyen mahalli idareler genel seçimi tarihini geçemez. Mahalli idareler genel seçim tarihini izleyen üç ay içerisinde de toplu sözleşme dönemiyle sınırlı olmak üzere sözleşme yapılabilir. Bu sözleşmeye dayanılarak yapılan ödemeler kazanılmış hak sayılmaz.

İlgili mahalli idarenin; vadesi geçmiş vergi, sosyal güvenlik primi ile Hazine Müsteşarlığına olan borç toplamının gerçekleşen en son yıl bütçe gelirlerinin yüzde onunu aşması, ödeme süresi geçtiği halde ödenmemiş aylık ve ücret borcu bulunması veya gerçekleşen en son yıla ilişkin toplam personel giderinin, gerçekleşen en son yıl bütçe gelirlerinin belediyelerde yüzde otuzunu, il özel idaresinde yüzde yirmibeşini aşması hallerinde bu madde kapsamında sözleşme yapılamaz. Sözleşmenin yapılmasından sonra bu koşulların oluşması durumunda mevcut sözleşme kendiliğinden hükümsüz kalır.” hükmüne,

657 sayılı Devlet Memurları Kanunun 1. maddesinde “Bu Kanun, Genel ve Katma Bütçeli Kurumlar, İl Özel İdareleri, Belediyeler, İl Özel İdareleri ve Belediyelerin kurdukları birlikler ile bunlara bağlı döner sermayeli kuruluşlarda, kanunlarla kurulan fonlarda, kefalet sandıklarında veya Beden Terbiyesi Bölge Müdürlüklerinde çalışan memurlar hakkında uygulanır.

Sözleşmeli ve geçici personel hakkında bu Kanunda belirtilen özel hükümler uygulanır.

b - 29/11/1984 tarihli ve 243 sayılı Kanun Hükmünde Kararnamenin 55 inci maddesine göre; 657

sayılı Kanun ile ek ve değişikliklerinde, 13/12/1960 gün ve 160 sayılı Kanunun 4 üncü maddesine yapılan

atıflar 8/6/1984 gün ve 217 sayılı Kanun Hükmünde Kararnamenin ilgili maddelerine yapılmış sayılır.

(Değişik: 19/2/1980 - 2261/5 md.) Anayasa Mahkemesi üye ve yedek üyeleri ile raportörleri; hakimlik ve savcılık mesleklerinde veya bu mesleklerden sayılan görevlerde bulunanlar, Danıştay ve Sayıştay meslek mensupları ve Sayıştay savcı ve yardımcıları, Üniversitelerin, İktisadi ve Ticari İlimler Akademilerinin, Devlet Mühendislik ve Mimarlık Akademilerinin, Devlet Güzel Sanatlar Akademilerinin, Türkiye ve Orta - Doğu Amme İdaresi Enstitüsünün öğretim üye ve yardımcıları, Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası üyeleri, Genelkurmay Mehtaran Bölüğü Sanatkarları, Devlet Tiyatrosu ile Devlet Opera va Balesi ve Belediye Opera ve tiyatroları ile şehir ve belediye konservatuvar ve orkestralarının sanatkar memurları, uzman memurları, uygulatıcı uzman memurları ve stajyerleri; Spor-Toto Teşkilatında çalışan personel; subay, astsubay, uzman jandarma, uzman erbaş ve sözleşmeli erbaş ve erler ile Emniyet Teşkilatı mensupları özel kanunları hükümlerine tabidir.”,

2. maddesinde “Bu Kanun, Devlet memurlarının hizmet şartlarını, niteliklerini, atanma ve yetiştirilmelerini, ilerleme ve yükselmelerini, ödev, hak, yüküm ve sorumluluklarını, aylıklarını ve ödeneklerini ve diğer özlük işlerini düzenler.

(Mülga birinci cümle: 13/2/2011-6111/117 md.) Bu Kanunda öngörülen yönetmelikler Bakanlar Kurulu Kararı ile yürürlüğe konulur.”,

4. maddesinde “Kamu hizmetleri; memurlar, sözleşmeli personel, geçici personel ve işçiler eliyle gördürülür.

A) Memur:

Mevcut kuruluş biçimine bakılmaksızın, Devlet ve diğer kamu tüzel kişiliklerince genel idare esaslarına göre yürütülen asli ve sürekli kamu hizmetlerini ifa ile görevlendirilenler, bu Kanunun uygulanmasında memur sayılır.

Yukarıdaki tanımlananlar dışındaki kurumlarda genel politika tespiti, araştırma, planlama, programlama, yönetim ve denetim gibi işlerde görevli ve yetkili olanlar da memur sayılır. 

B) Sözleşmeli personel:

Kalkınma planı, yıllık program ve iş programlarında yer alan önemli projelerin hazırlanması, gerçekleştirilmesi, işletilmesi ve işlerliği için şart olan, zaruri ve istisnai hallere münhasır olmak üzere özel bir meslek bilgisine ve ihtisasına ihtiyaç gösteren geçici işlerde, Bakanlar Kurulunca belirlenen esas ve usuller çerçevesinde kurumun teklifi ve Devlet Personel Başkanlığının görüşü üzerine Maliye Bakanlığınca vizelenen pozisyonlarda, mali yılla sınırlı olarak sözleşme ile çalıştırılmasına karar verilen ve işçi sayılmayan kamu hizmeti görevlileridir.

(Mülga ikinci paragraf: 4/4/2007-5620/4 md.)

Ancak, yabancı uyrukluların; tarihi belge ve eski harflerle yazılmış arşiv kayıtlarını değerlendirenlerin mütercimlerin; tercümanların; Millî Eğitim Bakanlığında norm kadro sonucu ortaya çıkan öğretmen ihtiyacının kadrolu öğretmen istihdamıyla kapatılamaması hallerinde öğretmenlerin; dava adedinin azlığı nedeni ile kadrolu avukat istihdamının gerekli olmadığı yerlerde avukatlarını, (....) kadrolu istihdamın mümkün olamadığı hallerde tabip veya uzman tabiplerin; Adli Tıp Müessesesi uzmanlarının; Devlet Konservatuvarları sanatçı öğretim üyelerinin; İstanbul Belediyesi Konservatuvarı sanatçılarının; bu Ka­nu­na tâbi ka­mu ida­re­le­rin­de ve dış kuruluşlarda belirli bazı hizmetlerde çalıştırılacak personelin de zorunlu hallerde sözleşme ile istihdamları caizdir.

(Ek paragraf: 4/4/2007-5620/4 md.) Sözleşmeli personel seçiminde uygulanacak sınav ile istisnaları, bunlara ödenebilecek ücretlerin üst sınırları ile verilecek iş sonu tazminatı miktarı, kullandırılacak izinler, pozisyon unvan ve nitelikleri, sözleşme fesih halleri, pozisyonların iptali, istihdamına dair hususlar ile sözleşme esas ve usulleri Devlet Personel Başkanlığının görüşü ve Maliye Bakanlığının teklifi üzerine Bakanlar Kurulunca belirlenir. (Ek cümle: 25/6/2009-5917/47 md.) Bu şekilde istihdam edilenler, hizmet sözleşmesi esaslarına aykırı hareket etmesi nedeniyle kurumlarınca sözleşmelerinin feshedilmesi veya sözleşme dönemi içerisinde Bakanlar Kurulu kararı ile belirlenen istisnalar hariç sözleşmeyi tek taraflı feshetmeleri halinde, fesih tarihinden itibaren bir yıl geçmedikçe kurumların sözleşmeli personel pozisyonlarında istihdam edilemezler.

(Ek fıkra: 5/7/1991 - KHK - 433/1 md.; Mülga: 27/12/1991 - KHK - 475/11 md.)

C) Geçici personel:

Bir yıldan az süreli veya mevsimlik hizmet olduğuna Devlet Personel Başkanlığı ve Maliye Bakanlığının görüşlerine dayanılarak Bakanlar Kurulunca karar verilen görevlerde ve belirtilen ücret ve adet sınırları içinde sözleşme ile çalıştırılan ve işçi sayılmayan kimselerdir.

D) İşçiler:

(Değişik birinci cümle: 4/4/2007-5620/4 md.) (A), (B) ve (C) fık­ra­la­rın­da be­lir­ti­len­ler dı­şın­da ka­lan ve il­gi­li mev­zu­atı ge­re­ğin­ce tah­sis edi­len sü­rek­li iş­çi kad­ro­la­rın­da be­lir­siz sü­re­li iş söz­leş­me­le­riy­le ça­lış­tı­rı­lan sü­rek­li iş­çi­ler ile mev­sim­lik ve­ya kam­pan­ya iş­le­rin­de ya da or­man yan­gı­nıy­la mü­ca­de­le hiz­met­le­rin­de il­gi­li mev­zu­atı­na gö­re ge­çi­ci iş po­zis­yon­la­rın­da al­tı ay­dan az ol­mak üze­re be­lir­li sü­re­li iş söz­leş­me­le­riy­le ça­lış­tı­rı­lan ge­çi­ci iş­çi­ler­dir. Bunlar hakkında bu Kanun hükümleri uygulanmaz.”,

146. maddesinde “Bu Kanunun birinci maddesinin birinci fıkrası kapsamına giren memurlar aylık, ücret, ödenek, hizmetle ilgili her çeşit ödeme ve bunların şekil ve şartları bakımından bu Kanundaki hükümlere, aynı maddenin ikinci fıkrası kapsamına giren memurlar özel kanunlardaki hükümlere tabidir.

Memurlara kanun, tüzük ve yönetmeliklerin ve amirlerin tayin ettiği görevler karşılığında bu Kanunla sağlanan haklar dışında ücret ödenemez. hiçbir yarar sağlanamaz. Gençlik ve Spor hizmetleri uygulamasında fiilen görevlendirilecekler hariç.)

(Mülga fıkra: 26/9/2011 - KHK - 659/18 md.)

(Değişik: 23/2/1995 - KHK - 547/9 md.) Bu Kanun gereğince ödenecek aylık, taban aylığı, kıdem aylığı zam ve tazminatlar ile diğer ödemeler toplamının brüt tutarı, bulunulan yerde İş Kanunu gereğince işçiler için tespit olunan asgari ücretin aylık tutarından az olamaz: az olması halinde, aradaki fark memurun diğer özlük hakları ile ilgilendirilmeksizin tazminat olarak ödenir. ” hükümlerine yer verilmiştir.

Dosyanın incelenmesinden, Fatih Belediye Başkanlığı ile Belediye ve Özel İdare Çalışanları Birliği arasında Anayasa’nın 53., 657 sayılı Devlet Memurları Kanununun 22. ve 4688 sayılı Kamu Görevlileri Sendikaları ve Toplu Sözleşme Kanunu dayanak alınarak, sosyal denge sözleşmesi yapıldığı; sözleşmeyle belediyede çalışan ve 657 sayılı Yasaya tabi olan memurlara sosyal yardım yapılması konusunda anlaşmalara varıldığı davacı sendika tarafından, söz konusu sosyal denge sözleşmesinin belirli maddelerinin iptali istemiyle işbu davanın açıldığı anlaşılmıştır.

Sosyal denge tazminatı, yukarıda aktarılan düzenlemelerden önce, başlangıçta yalnızca toplu iş sözleşmesine taraf işçilere ödenen; ancak yerel yönetimlerde çalışan işçilerle aynı yerde, aynı nitelikte görev yapan kamu görevlilerine de, eşitsizlik oluşmasına engel olmak amacıyla ve herhangi bir yasal dayanağı bulunmaksızın ödenmeye başlanan bir parasal hak olarak uygulamada fiilen (de facto) doğmuştur.

Belirtilen niteliği gereği, herhangi bir yasal dayanağı bulunmaması nedeniyle, memur sendikaları ile belediye başkanlıkları arasında, belediyede çalışan memurlara, 657 sayılı Yasada belirlenen mali haklar dışında ek ödeme yapılması sonucunu doğuran ve sosyal denge sözleşmesi adı verilen bir sözleşme yapılmasına olanak bulunmadığından, sosyal denge tazminatlarına ilişkin olarak tesis edilen işlemlerin iptali istemiyle açılan davalar kesin ve yürütülmesi zorunlu, ilgililerin hukukunu etkileyen, idari davaya konu edilebilecek nitelikte bir işlem olduğu gerekçesiyle idari yargı yerinde görülmüştür.

Ancak konu, 11.4.2012 tarih ve 28261 sayılı Resmi Gazete'de yayımlanarak yürürlüğe giren 6289 sayılı Kamu Görevlileri Sendikaları Kanununda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanunla yasal dayanağa kavuşmuş; Yasanın 1. maddesiyle, "Kamu Görevlileri Sendikaları Kanunu"nun adı, "Kamu Görevlileri Sendikaları ve Toplu Sözleşme Kanunu" olarak değiştirilmiş; 33. maddesiyle, 375 sayılı Kanun Hükmünde Kararnameye Ek 15. madde eklenmiş; 22. maddesiyle de, 4688 sayılı Yasanın 32. maddesi değiştirilmiştir.

Bu değişikliklerle, 375 sayılı Kanun Hükmünde Kararnamenin Ek 15. maddesinde, "Belediyeler ve bağlı kuruluşları ile il özel idarelerinin kadro ve pozisyonlarında istihdam edilen kamu görevlilerine sosyal denge tazminatı ödenebilir. Sosyal denge tazminatının ödenebilecek aylık tutarı, 4688 sayılı Kamu Görevlileri Sendikaları ve Toplu Sözleşme Kanununa göre yapılan toplu sözleşmede belirlenen tavan tutarı geçmemek üzere ilgili belediye ve il özel idaresi ile ilgili belediye ve il özel idaresinde en çok üyeye sahip kamu görevlileri sendikası arasında anılan Kanunda öngörülen hükümler çerçevesinde yapılabilecek sözleşmeyle belirlenir.” hükmü; 4688 sayılı Yasa’nın 32. maddesinde ise yukarıda değinildiği şekliyle yürürlüğe konulmuştur.

Buna göre, aktarılan mevzuat hükümlerinden de görüleceği üzere, sosyal denge tazminatı esas itibariyle 375 sayılı Kanun Hükmündeki Kararnamede (KHK) parasal hak olarak kabul edilmiş; 4688 sayılı Yasada ise, bu parasal hakkı ödeme kararını verme yetkisine sahip merciler ile ödenecek tazminat miktarının tespit usulüne yer verilmiştir. Dolayısıyla, bakılan uyuşmazlığın, 375 sayılı KHK'da öngörülen parasal hak niteliğindeki sosyal denge tazminatından doğduğu, bu haliyle görüm ve çözümünün İdari Yargı yerine ait olduğu sonucuna varılmaktadır.

Öte yandan; tüm bu yasal düzenlemelerden önce "kamu görevlileri mevzuatı kapsamında değerlendirilemeyecek olan 4688 sayılı Kamu Görevlileri Sendikaları Kanunundan doğan uyuşmazlıkların İdari Yargı yerlerince çözümlenmesi gerektiği" belirlenmiştir ve 4688 sayılı Yasada, kamu görevlilerinin, toplu sözleşme ile bu sözleşmeyi tamamlayıcı nitelikteki sosyal denge sözleşmesi ve sosyal denge tazminatı hakkı yer almamaktadır. Ancak, 4688 sayılı Yasaya, 6289 sayılı Yasayla eklenen hükümler ise, kamu görevlilerine toplu sözleşme, sosyal denge sözleşmesi ve sosyal denge tazminatı hakkı tanımakta olup; dolayısıyla, 6289 sayılı Yasanın yürürlüğe girdiği 11.4.2012 tarihi itibariyle, 4688 sayılı Yasa’nın mali konulara ilişkin hükümlerinden (toplu sözleşmenin parasal hakka ilişkin kısımları ile tamamen parasal hakka ilişkin sosyal denge sözleşmesinden) kaynaklanan uyuşmazlıkların, "kamu görevlilerinin 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu dışındaki kanunlarla düzenlenmiş olan parasal hakları" kapsamında değerlendirilmek suretiyle İdari Yargı yerlerinin görev alanına girdiğinin kabulü gerekmektedir.

Diğer yandan, yukarıda sözü edilen mevzuat hükümleri birlikte değerlendirildiğinde, yasa koyucunun Anayasaya uygun olmak koşulu ile kamusal ihtiyaçların gerekli kıldığı hallerde herhangi bir olayı yasal statü içine alarak bir kamu hizmeti tesis etmesi olanaklıdır.

Nitekim yasa koyucu tarafından, devletin veya diğer kamu tüzel kişilerinin yürütmekle görevli oldukları kamu hizmetlerinin görüldüğü yerel, katma ve özel bütçeli idareler, il özel idareleri ve belediyeler ile bunlara bağlı kuruluşlarda kamu iktisadi teşebbüslerinde, özel kanunlarla veya özel kanunların verdiği yetkiye dayanarak kurulan banka ve teşekküller ile bunlara bağlı kuruluşlarda ve diğer kamu kuruluşlarında işçi statüsü dışında çalışan kamu görevlilerinin ortak ekonomik, sosyal ve mesleki hak ve menfaatlerinin korunması ve geliştirilmesi için ve bu suretle gelecek endişelerinden kurtularak maddi ve manevi huzura kavuşmalarını sağlamak amacıyla Kamu Görevlileri Sendikaları ve Toplu Sözleşme Kanunu yürürlüğe konulmuş olup, bu amacın gerçekleştirilmesinde kamusal hak ve yetkilerle donatılan Yasanın, idare hukuku ilkelerine dayanan bir düzenleme olduğu açıktır.

375 Sayılı Kanun Hükmünde Kararnameye 4.4.2012 tarihli 6289 sayılı Kanunun 33. maddesi ile eklenen Ek 15. maddesi ile Belediyeler ve bağlı kuruluşları ile il özel idarelerinin kadro ve pozisyonlarında istihdam edilen kamu görevlilerine sosyal denge tazminatı ödenebileceği, sosyal denge tazminatının ödenebilecek aylık tutarının, 4688 sayılı Kamu Görevlileri Sendikaları ve Toplu Sözleşme Kanununa göre yapılan toplu sözleşmede belirlenen tavan tutarı geçmemek üzere ilgili belediye ve il özel idaresi ile ilgili belediye ve il özel idaresinde en çok üyeye sahip kamu görevlileri sendikası arasında anılan Kanunda öngörülen hükümler çerçevesinde yapılabilecek sözleşmeyle belirleneceği yönündeki hüküm gözetildiğinde, koşulları önceden (4688 sayılı kanuna göre) belirlenmiş olan Sosyal Denge Sözleşmesinin, tarafların bu koşulları kabul ederek talepte bulunması sonucu taraflar arasında akdedilmiş olması ve yine aynı madde kapsamında söz konusu sözleşmenin tavan oranlarının belirlenmesi, ve dahi toplu sözleşme sayılmayarak bu kapsamda Kamu Görevlileri Hakem Kuruluna başvurulamayacağı yolundaki düzenlemeler nedeniyle, ortada özel hukuk hükümlerine tabi sözleşmeden doğan hukuki bir ilişkinin varlığının kabul edilemeyeceği; dolayısıyla, sözleşmede uygulanan usul ve esasları belirleyen belediyelerde belediye başkanının teklifi üzerine belediye meclisinin; il özel idaresinde valinin teklifi üzerine il genel meclisinin, Anayasa, Yasa ve Yönetmelik ile tanınan kamusal yetkilere dayalı olarak ve idari usul ve esaslara göre re’sen ve tekyanlı biçimde belirlenmiş olması ve bu nedenle de sözleşmeden ayrılabilir, kesin ve icrai nitelik taşıması karşısında, sosyal denge tazminatından kaynaklanan ihtilafın idari bir işlem olduğu açıktır.

Bu durumda, davaya konu sosyal denge sözleşmesinin 4688 Sayılı Kanununun emredici hükümlerine göre ve idari usullerle tesis edildiği ve olayın her yönüyle kamu hukukuna dayalı olup onun esaslarına uygun olarak cereyan ettiği gözetildiğinde, 2577 Sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunun 2/1-a maddesinde belirtilen idari işlemler hakkında yetki, şekil, sebep, konu ve maksat yönlerinden biriyle hukuka aykırı olduklarından dolayı iptalleri

için menfaatleri ihlal edilenler tarafından açılan iptal davaları kapsamında bulunan sözleşmenin, bazı maddelerinin iptali istemiyle açılan davanın görüm ve çözümünün idari yargı yerinde görüleceği sonucuna varılmıştır.

Açıklanan nedenlerle uyuşmazlığın görüm ve çözümünde idari yargı yerinin görevli olduğu, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısının başvurusunun reddi gerekmiştir.

SONUÇ : Davanın görüm ve çözümünde İDARİ YARGININ görevli olduğuna, bu nedenle Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısının BAŞVURUSUNUN REDDİNE, 30.12.2013 gününde OYBİRLİĞİ İLE KESİN OLARAK karar verildi.

—— • ——

Uyuşmazlık Mahkemesi Başkanlığından:

2-ESAS NO : 2013/737

KARAR NO: 2013/1758

KARAR TR : 30.12.2013

(Hukuk Bölümü)

ÖZET : İdarenin dava konusu taşınmaza kamulaştırmasız el atmasından doğan zararın tazminine yönelik bulunan davanın, haksız fiillere ilişkin özel hukuk hükümlerine göre ADLİ YARGI YERİNDE çözümlenmesi gerektiği hk.

K A R A R

Davacılar : 1- S.E., 2- M.E., 3- D.E., 4- M.Ç., 5- M.S.E.

Vekili : Av. A.Ş.

Davalılar : 1- İstanbul İl Özel İdare Müdürlüğü

Vekili : Av. M.B.

 2- Bağcılar Belediye Başkanlığı

Vekili : Av. H.S.T.

O L A Y : Davacılar vekili, dava dilekçesinde, müvekkillerinin İstanbul İli, Bağcılar İlçesi, 18 Pafta, 1845 Parselde kayıtlı taşınmazın hissedar olarak malikleri olduğunu, söz konusu taşınmazın imar planında ilköğretim alanı, kısmen de yol alanı olarak ayrıldığını, taşınmazın bir kısmına Bağcılar Belediyesi tarafından fiili olarak el atıldığını ve üzerinden yol geçirildiğini, taşınmaza kamulaştırmasız el atıldığını ileri sürerek, fazlaya ilişkin her türlü talep ve dava hakkı saklı kalmak kaydıyla şimdilik 1.000,00 TL tazminatın yasal faizi ile birlikte tahsili ve taşınmazın davalı adına tescili istemiyle adli yargı yerinde dava açmıştır.

Davalı İstanbul İl Özel İdare Müdürlüğü vekili süresi içinde verdiği dilekçede özetle, taşınmaza fiilen el atılmadığını, imar planına dayalı olarak açılan tazminat davalarının görüm ve çözüm yerinin idare mahkemeleri olduğunu ileri sürerek görev itirazında bulunmuştur.

Davalı Bağcılar Belediye Başkanlığı vekili, süresi içinde verdiği dilekçede özetle, davacı taşınmaza kısmen fiili bir el atmanın da olduğunu belirtse de, taşınmazın tamamının bedelini istediği ve el atılmayan, ilköğretim alanında kalan bölüm açısında da davasını açtığı ve Yargıtay kararları çerçevesinde bu kısımlar için hukuki el atmaya dayandığı dolayısıyla davanın görüm ve çözüm yerinin idare mahkemeleri olduğunu ileri sürerek görev itirazında bulunmuştur.

BAKIRKÖY 9. ASLİYE HUKUK MAHKEMESİ: 31.1.2013 gün ve E:2012/483 sayı ile, davalı idare vekilleri yargı yolu ile davalı Bağcılar Belediyesi vekili husumet itirazında bulunmuş ise de dava konusu edilen taşınmazın bir kısmına davalı Bağcılar Belediyesi tarafından fiili olarak el atılıp üzerinden yol geçirildiği iddiasıyla açılması karşısında davalı Bağcılar Belediye Başkanlığının yargı yolu itirazının reddine, yapılacak keşif sonucu fiilen el atılan yerin hangi idarece el atıldığı ile ana arterde kalıp kalmadığı tespit edileceğinden davalı Bağcılar Belediyesinin husumet itirazının keşif sonrası değerlendirilmesine, Hukuki el atmaya dayalı olarak açılan bu davanın Yargıtay HGK.nun 15/12/2010 gün 2010/5-662 /651 sayılı kararı da dikkate alınarak bu davaya bakmaya Adli Yargı görevli olmakla davalı İl Özel idaresinin yargı yolu bakımından yaptığı itirazının reddine, mahkemelerinin görevli olduğunun tespitine karar vermiştir.

Davalı İstanbul İl Özel İdare Müdürlüğü vekilinin idari yargı yararına olumlu görev uyuşmazlığı çıkartılması yolunda süresi içinde verdiği dilekçesi üzerine, dosya örneği Danıştay Başsavcılığına gönderilmiştir.

DANIŞTAY BAŞSAVCISI: Davacıların imar planında kısmen ilköğretim alanı kısmen yol alanında kalan taşınmazının bedelinin ödenmesine hükmedilmesi istemiyle açılan davada davacıların taşınmazının bir kısmına yol yapılarak fiilen el atıldığı, davalı idarece taşınmazın imar planında ilköğretim alanında kalan ve fiilen el atılmayan kısmı açısından olumlu görev uyuşmazlığı çıkarıldığının anlaşıldığı, bu bilgiler karşısında; olumlu görev uyuşmazlığının, davacının taşınmazının imar planında ilköğretim alanında kalan kısmında, Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 15.12.2010 günlü, E:2010/5-662 K:2010/651 kararında "hukuki el atma" olarak nitelendirilen, imar planındaki belirleme sebebiyle mülkiyet hakkına getirilen kısıtlamadan kaynaklanan tazminata ilişkin olduğu, dava dilekçesinde ve Yargıtay Hukuk Genel Kurulu kararında, mülkiyet hakkına getirildiği söylenen kısıtlamanın, taşınmazın malikleri yönünden zarar doğurucu sonuçlarının olabileceğinde kuşku bulunmadığı, ancak bu sonuç ya da sonuçların, genel ve düzenleyici nitelikte bir idari işlem olan imar planında taşınmaza yönelik belirlemenin bu planda öngörülen kamulaştırma programlarının zamanında yapılmamasından ve imar uygulamalarından; başka anlatımla da, idari işlemlerden ve davalı idarelerin imar planı gereği yapılması gereken kamulaştırmalar konusundaki hareketsizliği şeklinde ortaya çıkan idari eylemlerden kaynaklandığı, idari işlem ve eylemlerden doğan zararların tazmini taleplerinin ise, 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu'nun 12 ve 13'üncü maddeleri uyarınca, İdari Yargı yerlerinde açılacak tam yargı davalarına konu edilmelerinin, anılan yasa hükümlerinin gereği olduğu; bu bakımdan, hukuka uygunluklarının denetimi ve zarar doğurucu sonuçlarının giderilmesi İdari Yargı'nın görev alanında bulunan idari işlem ve eylemlerin hukuk düzeninde yaratmış oldukları etki ve sonuçların, "hukuki el atma" olarak nitelendirilmesine ve bu olumsuz sonuçlarla ilgili tazminat taleplerinin adli yargı yerlerinde açılacak tazminat davalarına konu edilmelerine, hukuken olanak bulunmadığı, dolayısıyla, davanın 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu'nun 2'nci maddesinin 1’inci fıkrasının (b) bendinde yer alan "İdari eylem ve işlemlerden dolayı kişisel hakları doğrudan muhtel olanlar tarafından açılan tam yargı davaları," hükmü gereğince idari yargı yerinde görülmesi gerektiği, bu nedenle, 2247 sayılı Yasa'nın 10'uncu maddesi uyarınca davacılara ait taşınmazın imar planında ilköğretim alanında kalan kısmına yönelik olarak olumlu görev uyuşmazlığı çıkarılmasına karar vermiştir.

Başkanlıkça, 2247 sayılı Yasanın 13. maddesine göre Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı’nın da yazılı düşüncesi istenilmiştir.

YARGITAY CUMHURİYET BAŞSAVCISI : Davaya konu olayda, davacıların hissedar oldukları tapulu taşınmazın okul ve yol alanı olarak ayrılmasına rağmen idare tarafından yasada öngörülen süreyi de aşkın uzun bir süre kamulaştırma işlemlerine başvurulmadığı gibi, taşınmazın her iki sınır bölümlerine yol yapılmak suretiyle fiilen el atıldığının anlaşıldığı, Yargıtay İçtihadi Birleştirme Kurulunun 11/2/1959 günlü, 1958/17 E, 1959/15 K sayılı kararında, kamulaştırmasız el atma kavramının “İdarenin kanunsuz bir hareketi” olarak tanımlandığı ve bu eylemden kaynaklanan davaların mülkiyete tecavüzün önlenmesi veya haksız fiil neticesinde meydana gelen zararın tazmini davası mahiyetinde olduğu ve bu bakımdan adli yargının görevli olduğunun kabul edildiği; Davalı idarenin imar mevzuatı hükümlerine tam uygun olmayan ve hareketsizlikle beraber kısmen ve fiilen araziye yönelik tecavüzünün kamulaştırmasız el atma temelinde haksız fiilden kaynaklanan ve adli yargının görev alanına giren bir dava olduğu, açıklanan nedenlerle, açılan davanın adli yargı yerinde görüm ve çözümü gerekmekle Danıştay Başsavcılığının başvurusunun reddi gerektiği yolunda düşünce vermiştir.

İNCELEME VE GEREKÇE:

Uyuşmazlık Mahkemesi Hukuk Bölümü’nün, Serdar ÖZGÜLDÜR’ün Başkanlığında, Üyeler: Eyüp Sabri Baydar, Ali Çolak, Sıddık YILDIZ, Nurdane TOPUZ, Ayhan AKARSU ve Mehmet AKBULUT‘un katılımlarıyla yapılan 30.12.2013 günlü toplantısında:

l-İLK İNCELEME: Başvuru yazısı ve dava dosyası örneği üzerinde 2247 sayılı Yasa'nın 27. maddesi gereğince yapılan incelemeye göre, davalı idarenin anılan Yasanın 10/2 maddesinde öngörülen yönteme uygun olarak yaptığı görev itirazının reddedilmesi ve 12/1. maddede belirtilen süre içinde başvuruda bulunması üzerine Danıştay Başsavcısı'nca, 10. maddede öngörülen biçimde olumlu görev uyuşmazlığı çıkarıldığı anlaşılmaktadır.

Her ne kadar, Danıştay Başsavcısı tarafından, “imar planında kısmen yol, kısmen ilköğretim alanına ayrılan taşınmazın, okul alanına ayrılan kısmına getirilen kısıtlılık nedeniyle ve taşınmazın bir kısmına da yol yapılmak suretiyle fiilen el atıldığı iddia edilerek taşınmazının bedelinin ödenmesine hükmedilmesinin istenildiğinin anlaşıldığı; bu bilgiler karşısında; davanın taşınmazın imar planında okul alanı olarak ayrılması nedeniyle tazminat istemine ilişkin kısmının, Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 15.12.2010 günlü, E:2010/5-662 K:2010/651 kararında "hukuki el atma" olarak nitelendirilen, imar planındaki belirleme sebebiyle mülkiyet hakkına getirilen kısıtlamadan kaynaklanan tazminat talebiyle açıldığı sonucuna ulaşılmış olduğu;…”denilerek; “…davanın davacıya ait taşınmazın imar planında okul alanında kalması nedeniyle mülkiyet hakkına getirilen kısıtlamadan kaynaklanan tazminata ilişkin kısmı yönünden olumlu görev uyuşmazlığı çıkarılmasına…” karar verilmiş ise de; davacılar vekilinin, ısrarlı bir şekilde, davalarını kısmen fiili el atmaya dayalı olarak ikame ettiklerini beyan etmesi, aynı zamanda, fiilen el atma haricindeki artık kısımların okul alanı olarak planlanmasıyla, taşınmazlardan yararlanamadığını ileri sürmesi, diğer taraftan; aynı parsellere ilişkin olarak; yargılamanın farklı yargı kollarında yürütülmesinin, yargılamanın ekonomik olması gerektiği yönündeki ilkeye de aykırı bulunması karşısında; bu dosyaya özgü olarak, davanın bölünerek, davanın bir kısmı yönünden olumlu görev uyuşmazlığı çıkarılamayacağı; Başsavcılığın kararının, davacılar vekilinin talebinin bütünlüğü gözetilerek değerlendirilmesi gerektiği sonucuna ulaşılmıştır.

Diğer yönlerden, usule ilişkin herhangi bir noksanlık bulunmadığından görev esasının incelenmesine oy birliği ile karar verildi.

II-ESASIN İNCELENMESİ: Raportör-Hakim Gülşen AKAR PEHLİVAN’ın, davanın çözümünde adli yargının görevli olduğu yolundaki raporu ile dosyadaki belgeler okunduktan; ilgili Başsavcılarca görevlendirilen Yargıtay Cumhuriyet Savcısı Mehmet BAYHAN’ın davada adli yargının, Danıştay Savcısı Mehmet Ali GÜMÜŞ’ün ise davada idari yargının görevli olduğu yolundaki sözlü açıklamaları da dinlendikten sonra GEREĞİ GÖRÜŞÜLÜP DÜŞÜNÜLDÜ:

Dava, davacıların maliki olduğu taşınmazlarına davalı idare tarafından yasal anlamda bir kamulaştırma vb. işlemi yapılmaksızın el atıldığı, kısmen yol ve kısmen imar planları ile kısıtlanmak suretiyle kamuya mal edilmiş olduğundan bahisle, fazlaya ilişkin hakları saklı kalmak kaydıyla, taşınmazlarının şimdilik 1000,00.TL bedelinin yasal faizi ile davalı idareden tahsiline karar verilmesi ve taşınmazın davalı idare adına tescili istemiyle açılmıştır.

Dosyanın incelenmesinden, davacılar vekilinin dava dilekçesinde, dava konusu taşınmazın çok uzun senelerden beri imar planlarında ilköğretim alanı olarak ayrılmış olmasına karşın plan uygulaması gerçekleştirilerek kamulaştırması yapılmadığı gibi, bu zaman zarfında imar ve yapılaşma hakkının da verilmediği; bu şekilde mülkiyet hakkının, ihlal edildiği ve taşınmaza kamulaştırmasız olarak el atıldığı; taşınmazın bir kısmına Bağcılar Belediye Başkanlığı tarafından fiili olarak el atılarak üzerinden yol geçirildiği iddiasına yer verilerek, dava konusu parselin bir kısmına fiili olarak el atıldığını ve üzerinden yol geçirildiğini, gayrimenkulün iki cephesinin yol olduğunu, iki cepheden de fiili olarak yol geçtiğini; fiili olarak el atılan kısım için davacılara herhangi bir ödeme yapılmadığını dolayısıyla taşınmaz bedelinin ödenmesi şartıyla davacı adına olan tapunun iptali ile davalı idare adına tapuya tesciline karar verilmesi istemiyle davanın açıldığı; davalı Bağcılar Belediye Başkanlığı vekilince davaya sunulan cevap dilekçesinde, Plan ve Proje Müdürlüğünün 12.11.2012 gün ve 113335 sayılı yazısı ve eklerine göre, taşınmazın 1/1000 ölçekli uygulama imar planında ilköğretim alanı olarak kaldığı; davacının taşınmazına kısmen fiili el atmanın da olduğunu belirtmesine karşın taşınmazın tamamının bedelini istediği, el atılmayan ilköğretim alanında kalan bölüm açısından da davasını açtığı ve Yargıtay kararları çerçevesinde bu kısımlar için hukuki el atmaya dayandığının açık olduğunun savunulduğu; Bakırköy 9. Asliye Hukuk Mahkemesi Hakimliğine 28.2.2013 tarihinde sunulan Fen Bilir Kişisi Ön Raporunda, Bilir Kişi Kurulu olarak raporu düzenleyebilmek için dava konusu 1845 sayılı taşınmazda fiili olarak el atılan kısımların tespiti ile plan gereği terk edilecek kısımların tespiti için imar istikamet krokisinin dosyaya sunulmasının istenildiği; ve dosya içeriğinden davacıların taşınmazlarına fiilen el atıldığını ısrarlı bir şekilde belirtmelerine karşın, Bağcılar Belediye Başkanlığınca bu konuya net olarak açıklık getirilmediği dolayısıyla, fiili el atma olgusunun varlığının zımnen kabulünün gerektiği anlaşılmıştır.

Belediyelerin 3194 sayılı İmar Kanununun 8. maddesi ve 18.maddesinin verdiği yetki ile arazi ve arsalar üzerinde imar planlarının hazırlanması ve yürürlüğe konulması, arazi ve arsa düzenlemesi gibi faaliyetleri kapsamında yaptıkları imar planlarından kaynaklanan işlemlerin tek yanlı ve kamu gücüne dayanan irade açıklamaları ile tesis edilen genel ve düzenleyici işlemler olduğu bu yönü ile de idari eylem ve işlemlerden kaynaklanan uyuşmazlıkların idari yargı yerlerinde çözümlenmesi gerektiği tartışmasızdır. Buna karşılık, Belediyece, Kamulaştırma Kanunu’nda öngörülen usul ve yöntemlere uygun idari nitelikte uygulama işlemleri yapılmaksızın, dava konusu taşınmazların bir kısmına fiilen el atılması karşısında, idarenin bu eyleminin kamulaştırmasız el atma niteliğini taşıdığı açıktır.

Öte yandan, İdarenin yürütmekle yükümlü bulunduğu kamu hizmetine ilişkin olarak uygulamaya koyduğu plan ve projeye göre meydana getirdiği yol, kanal, baraj, su yolları, su şebekesi gibi tesislerin kurulması, işletilmesi ve bakımı sırasında kişilere verdiği zararların tazmini istemiyle açılacak davaların görüm ve çözümünün, idari eylem ve işlemlerden dolayı kişisel hakları muhtel olanlar tarafından açılacak tam yargı davaları kapsamında yargısal denetim yapan idari yargı yerine ait olduğu; idarece herhangi bir ayni hakka müdahalede bulunulduğu, özel mülkiyete konu taşınmaza kamulaştırmasız el atıldığı veya plan ve projeye aykırı iş görüldüğü iddiasıyla açılacak müdahalenin men’i ve meydana gelen zararın tazmini davalarının ise, mülkiyete tecavüzün önlenmesine ve haksız fiillere ilişkin özel hukuk hükümlerine göre adli yargı yerinde çözümleneceği, yerleşik yargısal içtihatlarla kabul edilmiş bulunmaktadır.

Nitekim, yukarıda belirtilen genel kabul doğrultusundaki Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kurulunun 11.2.1959 günlü, E:1958/17, K:1959/15 sayılı kararının III. bölümünde, “İstimlaksiz el atma halinde amme teşekkülü İstimlak Kanununa uygun hareket etmeden ferdin malını elinden almış olması sebebiyle kanunsuz bir harekette bulunmuş durumdadır. Ve bu bakımdan dava Medeni Kanun hükümlerine giren mülkiyete tecavüzün önlenmesi veya haksız fiil neticesinde meydana gelen zararın tazmini davasıdır. Ve bu bakımdan adliye mahkemesinin vazifesi içindedir.” görüşüne yer verilmiştir.

Bu durumda, idarenin dava konusu taşınmazın üzerinden, yol geçirmek, suretiyle kamulaştırmasız el atmasından doğan zararın tazminine yönelik bulunan davanın haksız fiillere ilişkin özel hukuk hükümlerine göre görüm ve çözümü, adli yargı yerinin görevine girmektedir.

Açıklanan nedenlerle, Danıştay Başsavcısı’nın başvurusunun reddi gerekmiştir.

SONUÇ : Davanın görüm ve çözümünde ADLİ YARGININ görevli olduğuna, bu nedenle Danıştay Başsavcısı’nın BAŞVURUSUNUN REDDİNE, 30.12.2013 gününde Üyelerden Eyüp Sabri BAYDAR’ın KARŞI OYU ve OYÇOKLUĞU İLE KESİN OLARAK karar verildi.

KARŞI OY

Somut uyuşmazlıkta;

Davacıların maliki olduğu taşınmazın bir bölümünün fiilen el atılarak yol haline getirildiği, diğer bölümünün ise imar planında ilköğretim alanında kaldığı iddiasıyla taşınmaz bedelinin davalılardan tahsili istemi ile dava açılmıştır.

5302 Sayılı İl Özel İdaresi Kanunun İl Özel İdaresinin görev ve sorumluluklarının

başlıklı 6/a maddesinde “  İlk ve Orta öğretim kurumlarının arsa temini, binalarının

yapım, bakım ve onarımı ile diğer ihtiyaçlarının karşılanmasına ilişkin hizmetleri İl sınırları içerisinde” yerine getireceği öngörülmüştür.

Sorun, davacı taşınmazının imar planında ilköğretim alanında kalan bölümüne ilişkin açılan davanın hangi yargı kolunda “(Adli-İdari)” görüleceğine ilişkindir.

İl Özel İdaresinin yetki ve sorumluluğunda bulunan taşınmaz bölümünü fiilen el atılmadığı, bu bölümün salt imar planında kalması nedeniyle dava açıldığı konusunda taraflar arasında bir uyuşmazlık bulunmamaktadır.

Uyuşmazlık Mahkemesinin müstekar içtihatlarında da sıkça vurgulandığı gibi hukuki el atma nedeniyle açılan kamulaştırmasız el atma davaları İdari Yargının görev alanına girmektedir.

Uyuşmazlıkta davacı taşınmazının imar planında da okul alanı olarak ayrılan bölümüne davalı İl Özel İdaresince fiilen el atılmamış bulunmasına göre İl Özel İdaresi aleyhine açılan davada İdari Yargı görevlidir.

Aynı taşınmazın bir bölümünün fiilen yol haline getirilmesi nedeniyle Belediye aleyhine açılan ve Adli Yargının görevli olduğu davada, salt imar planında okul alanında kalan ve fiilen el atılmayan bölüm yönünden de İl Özel İdaresi aleyhinde açılan davada Adli Yargıyı görevli kabul etmek 2577 sayılı İYUK 2/1-b maddesi hükmüne ve bu konuda yerleşik Uyuşmazlık Mahkemesi kararlarına aykırıdır.

Bu halde Danıştay Başsavcısının başvurusunun kabulü ile Bakırköy 9. Asliye Hukuk Mahkemesinin 31.01.2013 gün E. 2012/483 sayılı kararının kaldırılmasına karar verilmesi gerekirken yazılı şekilde Danıştay Başsavcısının başvurusunun reddine ilişkin sayın çoğunluk görüşüne karşıyım.

 

 

Üye

Eyüp Sabri Baydar

—— • ——

Uyuşmazlık Mahkemesi Başkanlığından:

3-ESAS NO : 2013/845

KARAR NO: 2013/1759

KARAR TR : 30.12.2013

(Hukuk Bölümü)

ÖZET : Davacıların müşterek çocukları ve kardeşleri olan M.A.K.ın Kahramanmaraş Döngel Deresi Taşkın Koruma İnşaatı sahasında bulunan tersip bendi ve 5 adet kademeli ıslah sekileri önünde toplanan çamurlu su birikintisi içine, serinlemek amacıyla arkadaşları ile birlikte girmesi sonucu boğularak vefat etmesinde davalı idarenin sorumluluğu bulunduğundan bahisle, uğranılan maddi ve manevi zararın tazmini istemiyle açılan davanın İDARİ YARGI YERİNDE çözümlenmesi gerektiği hk.

Davacılar : Kendilerine asaleten çocukları M.K. ve G.K.’ya velayeten anne Z.K. ve baba M.K.

Vekilleri : Av. H.Ö. & Av. A.O.T.

Davalılar : 1) Devlet Su İşleri Genel Müdürlüğü

Vekili  : Av. M.P.İ.

2) Ş.İnş. Mak. Müh.Taş.Tur.San. Tic.Ltd. Şti.

K A R A R

O L A Y : Davacılar vekili dava dilekçesinde; Kahramanmaraş Merkez Döngel Köyü eski Döngel mahallesinde DSİ 20.Bölge Müdürlüğü tarafından, kış aylarında ve yağışlı geçen dönemlerde sel baskınlarına engel olmak için Döngel Deresi taşkın koruma inşaatı projesinin, diğer davalı Ş.Şirketine ihale edildiğini; inşaatın yapımı sırasında, 03/10/2010 tarihinde müvekkillerinin oğlu ve kardeşi olan 07.12.2006 doğumlu M.A.K. ile arkadaşları D.A. ve E.D.’ın; evlerinin 15-20 metre yakınındaki inşaat sahasında bulunan tersip bendi ve 5 adet kademeli ıslah sekileri önünde toplanan çamurlu su birikintisi içine serinlemek amacıyla girdiklerini ve boğularak öldüklerini; Kahramanmaraş 1.Ağır Ceza Mahkemesinde açılan davada, davalı şirket yetkililerinin cezalandırıldığını; mezkur olayın gerçekleşmesinden birkaç gün önce şiddetli yağış olması ve setin üst kısmında toprak birikintisinin de olması nedeniyle bölgede derinliği 2 metreye kadar varan su birikintilerinin oluştuğunu; davalıların kazanın meydana gelmesinde kusurlu olduğunu; nitekim tehlike bölgesi çevresine tel çit ve tahta perde çekilmediğini; aydınlatma lambaları konulmadığını, uyarıcı ikaz levhaları asılmadığını; kazanın, davalıların önlem alma yükümlülüklerini yerine getirmemeleri neticesinde meydana geldiğini; davalı idare DSİ’nin, kontrol görevini ve işyeri ile çevresinin güvenliğinin sağlanması konusunda gerekli denetimleri yapmadığını, yüklenici firmayı bu konularda uyarmadığını; davalı idarenin, işveren statüsünde olması ve kusursuz sorumluluğu bulunmasından dolayı, davalıların zincirleme sorumluluklarının olduğunu; davalıların aralarında yapmış oldukları Yapım İşleri Genel Şartnamesindeki, kusura ve sorumluluğa ilişkin maddelerin kendi aralarındaki iç ilişki olduğunu, zarar gören üçüncü kişiyi bağlamayacağını; davalı DSİ’nin müvekkillerinin zararlarına ilişkin sorumluluktan kurtulamayacağını; diğer taraftan 6200 Sayılı Devlet Su İşleri Umum Müdürlüğü Teşkilat ve Vazifeleri Hakkındaki Kanun’un Vazife ve Selahiyetler başlıklı 2.maddesinin (a) bendinde “Taşkın Sular ve Sellere Karşı Koruyucu Tesisler Meydana Getirmek” hususunun, DSİ’nin görevleri arasında sayıldığını; anılan idarenin, kanunla kendisine verilen görevi bir firmaya ihale ederek yerine getirmesinden kaynaklanan zararların, sözleşme ile ortadan kaldırılamayacağını, sorumluluğunun kaçınılmaz ve mutlak olduğunu; olay nedeniyle müvekkillerinin büyük maddi ve manevi zara uğradıklarını ifade ederek; fazlaya ilişkin talep ve dava hakları saklı kalmak kaydıyla şimdilik; müteveffanın babası için 1.000 TL maddi, 40.000 TL manevi; annesi için 1.000 TL maddi, 40.000 TL manevi; kardeşlerinin her biri için 20.000’er TL olmak üzere toplam 122.000 TL (yüzyirmiikibin TL) maddi ve manevi tazminatın olay tarihinden itibaren işletilecek yasal faizi ile birlikte davalılardan müşterek ve müteselsilen alınarak müvekkillerine ödetilmesine; davacı anne-baba yönünden, davalının sorumlu olduğu destekten yoksun kalma/maddi tazminat tutarının tespitine karar verilmesi istemiyle, 3.10.2011 tarihinde adli yargı yerinde dava açmıştır.

Davalılardan Devlet Su İşleri Genel Müdürlüğü vekili, süresi içerisinde görev itirazında bulunmuştur.

ANKARA 16. ASLİYE HUKUK MAHKEMESİ: 13.2.2013 gün ve E:2011/463 sayı ile, görev itirazının reddine vermiştir.

Davalılardan Devlet Su İşleri Genel Müdürlüğü vekilinin, uyuşmazlığın idari yargı yerinde çözümlenmesi gerektiğinden bahisle idari yargı yararına olumlu görev uyuşmazlığı çıkartılması yolunda süresi içinde verdiği dilekçesi üzerine, dava dosyasının onaylı bir örneği Danıştay Başsavcılığı'na gönderilmiştir.

DANIŞTAY BAŞSAVCISI; 1.10.2011 tarihinde yürürlüğe giren 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanununun 3'üncü maddesinde, her türlü idari eylem ve işlemler ile idarenin sorumlu olduğu diğer sebeplerin yol açtığı vücut bütünlüğünün kısmen veya tamamen yitirilmesine yahut kişinin ölümüne bağlı maddi ve manevi zararların tazminine ilişkin davalara asliye hukuk mahkemelerinin bakacağı, öngörülmüş ise de; Anayasa Mahkemesinin 16.2.2012 gün ve E:2011/35,K:2012/23 sayılı kararıyla; 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanununun 3'üncü maddesinin (1) numaralı fıkrasının iptaline karar verilmiş olduğu; bu durumda, görev konusunun kamu düzeninden olması ve göreve ilişkin kuralların derhal uygulanması ilkesi uyarınca, idarenin hizmet kusuru bulunduğundan bahsedilerek açılan maddi ve manevi tazminat istemine ilişkin davanın görüm ve çözümünün, davanın devamı sırasında görevli yargı yolunu belirleyen yasal düzenlemenin Anayasa Mahkemesi kararıyla iptal edilmesi nedeniyle, idari yargı yerine ait bulunduğu; dolayısıyla; davanın, 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanununun 2'nci maddesinin 1’inci fıkrasının (b) bendinde yer alan "İdari eylem ve işlemlerden dolayı kişisel hakları doğrudan muhtel olanlar tarafından açılan tam yargı davaları," hükmü gereğince idari yargı yerinde görülmesinin gerektiği; açıklanan nedenle, 2247 sayılı Yasanın 10'uncu maddesi uyarınca olumlu görev uyuşmazlığı çıkarılmasına ve dosyanın Uyuşmazlık Mahkemesine gönderilmesine karar vermiştir.

Başkanlıkça, 2247 sayılı Yasa’nın 13. maddesine göre Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı'nın da yazılı düşüncesi istenilmiştir.

YARGITAY CUMHURİYET BAŞSAVCISI; tazminat davasının, idarenin hizmetin yürütülmesi sırasındaki dikkat ve özen yükümlülüğü ile denetim yükümlülüğünü gerektiği gibi yerine getirmemesinden kaynaklandığı; davanın açıldığı tarihte yürürlükte bulunan 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun 3. Maddesindeki "Her türlü idari eylem ve işlemler ile idarenin sorumlu olduğu diğer sebeplerin yol açtığı vücut bütünlüğünün kısmen veya tamamen yitirilmesine yahut kişinin ölümüne bağlı maddi ve manevi zararların tazminine ilişkin davalara asliye hukuk mahkemeleri bakar. İdarenin sorumluluğu dışında kalan sebeplerden doğan aynı tür zararların tazminine ilişkin davalarda dahi bu hüküm uygulanır. 30/1/1950 tarihli ve 5521 sayılı İş Mahkemeleri Kanunu hükümleri saklıdır." hükmü ile davanın adli yargı yerinde açılması gerektiğinin anlaşıldığı; ancak göreve ilişkin bu kuralın, 19/05/2012 tarih ve 28297 sayılı Resmi Gazetede yayımlanan Anayasa Mahkemesi'nin 16/02/2012 tarih ve 2011/35 E. ve 2012/23 K. Sayılı kararı ile 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun 3. maddesinin (1) numaralı fıkrasının; birinci cümlesinin Anayasa'ya aykırı olduğuna ve iptaline, birinci cümlesinin iptali nedeniyle uygulanma olanağı kalmayan ikinci ve üçüncü cümlelerinin de, 6216 sayılı Anayasa Mahkemesinin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanun'un 43. maddesinin (4) numaralı fıkrası gereğince iptaline karar verilmiş olduğu; dolayısı ile iptal kararının RGde yayımlanarak yürürlüğe girdiği 19/05/2012 tarihinden itibaren, bu tür davalarda, 2577 sayılı İYUHK 2. Maddesinde düzenlenen genel görev kurallarının dikkate alınmasının gerekeceği; görev kurallarının kamu düzenine ilişkin olması nedeniylede, sonradan yürürlüğe giren göreve ilişkin düzenlemelerin, açıldığı tarihinde başka yargı yerinin görev alanında bulunan davaları da özel bir hüküm bulunmadığı sürece etkileyeceği; bu nedenle, yeni bir yasayla kabul edilen görev kurallarının, geçmişe de etkili olacağı; davanın açıldığı tarihteki usul kurallarına göre görevli olan mahkemenin, yeni bir yasa ile ya da görev hususunu düzenleyen Yasa maddesinin yürürlükten kalkması, iptal edilmesi ile görevsiz hale gelmesi halinde ise, görevsizlik kararı vermesinin gerekeceği; yukarıda açıklandığı üzere, 6100 sayılı HMK.nun 3. Maddesinin iptali sonrası, 2577 sayılı IYUHK'nun 2. Maddesinin 1. fıkrası b bendi hükmü uyarınca idari eylem ve işlemlerden dolayı kişisel hakları ihlal edilenler tarafından açılan tam yargı davalarında görevli yargı yerinin idari yargı yeri olduğunun anlaşıldığı gerekçesiyle; Danıştay Başsavcılığının 2247 sayılı Yasa’nın 10. maddesi gereğince yapmış olduğu başvurunun kabulü ile Ankara 16. Asliye Hukuk Mahkemesinin 2011/1463 esas sayılı görevlilik kararının kaldırılmasına karar verilmesi gerektiği yolunda yazılı düşünce vermiştir.

İNCELEME VE GEREKÇE: Uyuşmazlık Mahkemesi Hukuk Bölümü’nün, Serdar ÖZGÜLDÜR’ün Başkanlığında, Üyeler: Eyüp Sabri BAYDAR, Ali ÇOLAK, Sıddık YILDIZ, Nurdane TOPUZ, Ayhan AKARSU ve Mehmet AKBULUT’un katılımlarıyla yapılan 30.12.2013 günlü toplantısında;

l-İLK İNCELEME: Başvuru yazısı ve dava dosyası örneği üzerinde 2247 sayılı Yasa'nın 27. maddesi gereğince yapılan incelemeye göre, davalılardan Devlet Su İşleri Genel Müdürlüğü vekilinin anılan Yasanın 10/2 maddesinde öngörülen yönteme uygun olarak yaptığı görev itirazının reddedilmesi ve 12/1. maddede belirtilen süre içinde başvuruda bulunması üzerine Danıştay Başsavcısı'nca, 10. maddede öngörülen biçimde anılan idare yönünden olumlu görev uyuşmazlığı çıkarıldığı anlaşılmaktadır. Usule ilişkin herhangi bir noksanlık bulunmadığından görev uyuşmazlığının esasının incelenmesine oybirliği ile karar verildi.

II-ESASIN İNCELENMESİ: Raportör-Hakim Taşkın ÇELİK’in, davanın çözümünde idari yargının görevli olduğu yolundaki raporu ile dosyadaki belgeler okunduktan; ilgili Başsavcılarca görevlendirilen Yargıtay Cumhuriyet Savcısı Mehmet BAYHAN ile Danıştay Savcısı Mehmet Ali GÜMÜŞ’ün davada idari yargının görevli olduğu yolundaki sözlü açıklamaları da dinlendikten sonra GEREĞİ GÖRÜŞÜLÜP DÜŞÜNÜLDÜ:

Dava, davacıların müşterek çocukları ve kardeşleri olan M.A.K.’nın 03.10.2010 tarihinde Kahramanmaraş Döngel Deresi Taşkın Koruma İnşaatı sahasında bulunan tersip bendi ve 5 adet kademeli ıslah sekileri önünde toplanan çamurlu su birikintisi içine serinlemek için arkadaşları ile birlikte girmesi sonucu boğularak vefat etmesinde davalı idarenin sorumluluğu bulunduğundan bahisle, uğranılan maddi ve manevi zararın tazmini istemiyle açılmıştır.

6200 Sayılı Devlet Su İşleri Genel Müdürlüğünün Teşkilât ve Görevleri Hakkındaki Kanun 2. maddesinde; taşkın sular ve sellere karşı koruyucu tesisler meydana getirmek, akar sularda ıslahat yapmak ve icabedenleri seyrüsefere elverişli hale getirmek, kurulacak tesislerin (Çalıştırma, bakım ve onarım dahil) işletmelerini sağlamak, maddede belirtilen işlerin her türlü etüd ve projelerini yapmak veya yaptırmak, DSİ Genel Müdürlüğü’nün görev ve yetkileri arasında sayılmıştır.

İdarenin yürütmekle yükümlü bulunduğu kamu hizmetine ilişkin olarak uygulamaya koyduğu plan ve projenin hukuka aykırı olduğu nedeniyle iptalleri için menfaatleri ihlal edilenler tarafından açılacak davalar ile idarenin aynı plan ve projeye göre meydana getirdiği yol, kanal, baraj, su yolları, su şebekesi gibi tesislerin kurulması, işletilmesi ve bakımı sırasında kişilere verdiği zararların tazmini istemiyle idari eylem ve işlemlerden dolayı kişisel hakları muhtel olanlar tarafından açılacak davaların görüm ve çözümünün, iptal ve tam yargı davaları kapsamında yargısal denetim yapan idari yargı yerine ait olduğu, idarece herhangi bir ayni hakka müdahalede bulunulduğu, özel mülkiyete konu taşınmaza kamulaştırmasız el atıldığı veya plan ve projeye aykırı iş görüldüğü iddiasıyla açılacak müdahalenin men’i ve meydana gelen zararın tazmini davalarının ise, mülkiyete tecavüzün önlenmesine ve haksız fiillere ilişkin özel hukuk hükümlerine göre adli yargı yerinde çözümleneceği, yerleşik yargısal içtihatlarla kabul edilmiş bulunmaktadır.

Dava dosyasının incelenmesinden; Kahramanmaraş Merkez Döngel Köyü Döngel Deresi Taşkın ve Rusubat Kontrolü İnşaatı işinin, DSİ Genel Müdürlüğü 20. Bölge Müdürlüğü sorumluluğunda, özel bir firmaya ihale edildiği, işe başlanıldığı; inşaat sahasında açılan çukurda biriken suya serinlemek amacıyla giren davacıların çocuğu ve kardeşleri olan M.A.K.’nın boğularak öldüğü; davacılar vekili tarafından, olayda davalı idarenin gereken önlemleri almaması, kontrol görevini özenli yapmaması nedeniyle ölüm olayında kusurlu olduğu ileri sürülerek uğranılan maddi ve manevi zararın tazmini istemiyle dava açıldığı anlaşılmaktadır.

Kamu hizmetinin, yöntemine ve hukuka uygun olarak yürütülüp yürütülmediğinin; kamu yararına uygun şekilde işletilip işletilmediğinin; hizmet kusuru ya da başka bir nedenle idarenin sorumluluğu bulunup bulunmadığının yargısal denetiminin, 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu’nun 2. maddesinde “idari dava türleri” arasında sayılan “idari işlem ve eylemlerden dolayı zarara uğrayanlar tarafından açılacak tam yargı davası” kapsamında, idari yargı yerlerince yapılacağı açıktır.

Belirtilen durum karşısında, davanın görüm ve çözümü idari yargı yerinin görevine girdiğinden, Danıştay Başsavcısı’nın başvurusunun kabulü ile davalılardan DSİ Genel Müdürlüğü vekilinin görev itirazının, Ankara 16.Asliye Hukuk Mahkemesince reddine ilişkin kararın kaldırılması gerekmiştir.

SONUÇ : Davanın çözümünde İDARİ YARGININ görevli olduğuna, bu nedenle Danıştay Başsavcısı’nın BAŞVURUSUNUN KABULÜ ile davalılardan DSİ Genel Müdürlüğü vekilinin GÖREV İTİRAZININ REDDİNE İLİŞKİN Ankara 16.Asliye Hukuk Mahkemesi’nin 13.2.2013 gün ve E:2011/463 sayılı KARARININ KALDIRILMASINA, 30.12.2013 gününde OY BİRLİĞİ İLE KESİN OLARAK karar verildi.

—— • ——

Uyuşmazlık Mahkemesi Başkanlığından:

4-ESAS NO : 2013/998

KARAR NO: 2013/1761

KARAR TR : 30.12.2013

(Hukuk Bölümü)

ÖZET : Davalı Vakıf Üniversitesinin resmi kuruluş tarihinden önce kayıt kabul etmesi nedeniyle Üniversiteye kaydını yaptıran, daha sonra eğitimini yurt dışında tamamlayan ve diploma denkliği kabul edilmeyen davacının, maddi ve manevi zararlarının tazmini istemiyle açtığı davanın ADLİ YARGI YERİNDE çözümlenmesi gerektiği hk.

K A R A R

Davacı : A.T.B.

Vekili : Av. A.G.

Davalı : Atılım Üniversitesi Rektörlüğü

Vekili : Av. F.Ö.Ş.

O L A Y   : Davacı vekili dava dilekçesinde, müvekkilinin davalı Üniversitenin işletme bölümüne öğrenci olarak kaydını yaptırdığını; devam eden süreçte, davalı Üniversitenin resmen ve yasaya uygun olarak kurulmadığı, kuruluşunun ise, Yükseköğretim Kurumları Teşkilatı Hakkında 41 Sayılı Kanun Hükmünde Kararnamenin Değiştirilerek Kabulüne Dair Kanuna Ek Maddeler Eklenmesi Hakkındaki 4281 Sayılı Kanun ile 09.07.1997 tarihinde kurulduğunun anlaşıldığını; bu tarihten önce öğrenci kabul edildiğinin orta çıkması nedeniyle, YÖK tarafından soruşturma açıldığını, kuruluş tarihinden önce merkezi sınav sistemi dışında kabul edilen öğrencilerin kaydının silinmesi, aksi halde bu öğrencilere lisans diploması verilemeyeceğinin YÖK tarafından bildirmiş olduğunu; bunun üzerine idari yönden zor durumda kalan davalı Üniversitenin, müvekkiline kaydını kendilerinden alarak ABD’de kurulu İncarnate Word Üniversitesine kaydını yaptırmasını, okul ücretinin de kendileri tarafından karşılanacağını bildirdiğini; müvekkilin de çaresiz bu teklifi kabul ederek adı geçen Üniversiteye kaydını yaptırdığını; davalı Üniversitede okuduğu döneme ilişkin almış olduğu derslerin kredisinden de muaf tutulduğunu; müvekkilinin ABD’de lisans ve yüksek lisans eğitimi aldığını, lisans eğitimi ücretinin davalı Üniversite tarafından karşılandığını, barınma ve ulaşım masraflarını müvekkilinin karşıladığını; neticede müvekkilinin, 5 yıllık eğitimden (davalı üniversitede geçen zaman ile birlikte 8 yıl) sonra yurda dönerek YÖK'e denklik için başvurduğunu; YÖK’ün, müvekkilinin davalı üniversitede okuduğu dönemi ve bu dönemde edinilen kredileri yasa dışı kabul ettiği için, bu dönemde alınan kredilerin ABD'de muteber görülmesini isabetli bulmadığını ve denklik talebini reddettiğini; iş bu dava konusu zararlarının ana nedeninin bu olduğunu; bunun üzerine müvekkilinin, Ankara 5. İdare Mahkemesinin, 2005/1775 E. sayılı dosyası ile dava açtığını, davalı Üniversitenin, ihbar sonucu davaya kendi tarafları lehine müdahil olduğunu, ancak tüm kanun yollarını kullanmasına rağmen davasının reddedildiğini; müvekkilinin, bu aşamalardan sonra lise eğitimi dahil 11 yıllık emek ve mesai vermesine rağmen yine davalının kusuru ile lise mezunu olarak kaldığını, iş bulamadığını, ağır bir depresyona girdiğini, uzun dönem askerlik yapmak durumunda iken işsizliğin ve somut durumun sonucu olarak eşi tarafından dahi terk edildiğini; davalı ile müvekkil arasındaki hukuki münasebetin akti olduğunu; nitekim aynı durumda olan ancak ABD'ye gitmeyen bir öğrencinin açmış olduğu davada, Ankara 3. Tüketici Mahkemesinin, 2007/598 E. sayılı dosyada, davalının akti ihlal ettiğine karar verdiğini ve öğrenci yararına tazminata hükmettiğini; müvekkilinin denklik belgesi almamasının nedeninin, davalı Kurumun yasaya aykırı şekilde kendilerini öğrenci olarak kabul etmesi olduğunu; sonuç olarak müvekkilinin hem davalı üniversiteye yapmış olduğu ödemeler, hem bu süreçte yapılan barınma masrafları, hem ABD'de yapılan barınma masrafları ile fiili bir zarara uğradığını; ayrıca, 8 yıllık çaba, masraf ve emeğe rağmen lise mezunu olarak kalması nedeni ile olası faydadan ve yaşam konforundan da mahrum kalarak maddi zarara uğradığını; müvekkilinin anılan süreçte zarar görmesinin sorumlusunun davalı Üniversite olduğunu; vaki zararın doğması sonucu, zararın giderilmesi için ABD de eğitim görmesinin sağlanmasının da zararı engellemediğini, tersine artırdığını; tüm bu olayların sonucunda müvekkilinin, hayatının orta yaşında vasıfsız ve işlevsiz konuma düştüğünü, bu nedenlerle, sürecin başlamasına davalı Kurum neden olduğundan, oluşan ağır acı ve ezaya karşılık manevi tazminat istediklerini ifade ederek; her türlü yasal ve fazlasını talep hakları saklı kalmak kaydı ile, 150.000.00TL maddi, 100.000.00 TL manevi tazminatın, bu hakkın doğum tarihinden itibaren başlayacak faizi ile birlikte tazmini istemiyle, 21.1.2011 tarihinde adli yargı yerinde dava açmıştır.

Davalı vekili, süresinde verdiği dilekçe ile, davaya bakmakla görevli yargı yerinin idari yargı olduğunu ileri sürerek, görev itirazında bulunmuştur.

Ankara 2.Tüketici Mahkemesi; 20.12.2011 gün ve E:2011/121, K: 2011/1020 sayı ile davanın; YÖK'ün, davacının davalı üniversitede okuduğu dönemin ve bu dönemde edinilen kredilerin ABD'deki İncarnate Word Üniversitesinde, muteber görülmesini yasa dışı kabul ettiği için denklik talebini reddetmesinden dolayı, davalı Üniversitenin mevzuata aykırı kayıt yaparak sonuçta diplomanın geçersiz sayılmasına neden olduğundan dolayı, davacının uğradığı maddi-manevi zararların tazminine ilişkin olduğu; başka bir deyişle, davanın idari bir işlemden dolayı davacının haklarının ihlaline dair olduğu; nitekim, dosyaya sunulan iki emsal kararın tetkikinden de; bu hususlara dair davanın idari yargıda görülerek sonuçlandırıldığı ve bir kararın da Danıştay tarafından incelenmesi sonucu kesinleştiğinin görüldüğü(Ankara 16.İdare Mahkemesi'nin 2007/2395 E, 2008/1688 K.sayılı ilamı; Ankara 13.İdare Mahkemesi'nin 2009/933 E, 2009/1101 K.sayılı ilamı ve Danıştay 8.Daire'nin bu ilama ilişkin 28.09.2010 tarih ve 2010/4342-4809 E ve K. Sayılı ilamı); tüm bu nedenlerle; davanın 4077 Sayılı Tüketicinin Korunması Hakkındaki Kanun kapsamına girmediği, 2577 Sayılı İYUK.nun 12.maddesi gereğince idari yargının görev alanına dahil olduğunun anlaşıldığı; HMK.nun 30, 114/b ve 115/2 maddeleri gereğince yargı yolunun, caiz olmaması nedeniyle davanın usulden reddine karar verilerek aşağıdaki şekilde hüküm kurulmuş olduğu belirtilerek; davanın yargı yolunun caiz olmaması nedeniyle USULDEN REDDİNE, Mahkemelerinin görevsiz, idari yargının görevli olduğuna karar vermiş; bu kararın temyiz edilmesi üzerine Yargıtay 13.Hukuk Dairesi; 21.5.2012 gün ve E:2012/6622, K:2012/12856 sayı ile, uyuşmazlığın, davacı ile davalı arasında özel hukuk hükümlerine tabi öğrenim hizmeti verilmesine ilişkin sözleşme ilişkisinden kaynaklanmakta olduğu, davada taraflar arasında kamu hukukundan kaynaklanan ve idari yargıda görülmesi gereken idari bir işlem veya hizmetin söz konusu olmadığı; bu nedenle somut olayda özel hukuk hükümlerinin uygulanması ve davanın adli yargı yeri mahkemelerinde görülmesi gerektiğinden bahisle; temyiz olunan hükmün temyiz eden davacı yararına BOZULMASINA karar vermiş; karar düzeltme dilekçesi de aynı Dairenin 31.10.2012 gün ve E:2012/21018, K:2012/24311 sayılı kararıyla reddedilmiştir.

ANKARA 2.TÜKETİCİ MAHKEMESİ:12.2.2013 gün ve E:2012/2152 sayı ile, bozma ilamına uymak suretiyle, davaya bakmaya görevli olduğuna karar vermiştir.

Davalı vekilinin olumlu görev uyuşmazlığı çıkarılması yolundaki dilekçesi üzerine dava dosyasının onaylı bir örneği Danıştay Başsavcılığı’na gönderilmiştir.

DANIŞTAY BAŞSAVCISI; Anayasanın 125.maddesinin son fıkrasında, idarenin kendi eylem ve işlemlerinden doğan zararı ödemekle yükümlü olduğu kurala bağlandığı; 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Yasasının 2'nci maddesinin birinci fıkrasının (b) bendinde de, idari eylem ve işlemlerden dolayı kişisel hakları doğrudan muhtel olanlar tarafından açılan tam yargı davalarının, idari dava türleri arasında sayıldığı; dava, konusu olayda, 9.7.1997 tarihinde kabul edilen 4281 sayılı Kanunla kurulan Atılım Üniversitesi İşletme Fakültesi İşletme Bölümüne, Üniversitenin resmi kuruluş tarihinden önce öğrenci kayıt edildiğinin öğrenilmesi üzerine, başlatılan soruşturma sonucu düzenlenen Yükseköğretim Denetleme Kurulu Başkanlığının adı geçen üniversite ile ilgili 25.8.1998 tarihli raporu ile; tespit edilen hususlarla ilgili olarak Üniversiteye gönderilen yazı ekinde, listede isimleri yer alan öğrencilerle, listede isimleri yer almamakla birlikte, isimleri yer alanlar gibi kayıt yaptıran öğrencilerin kayıtlarının silinerek Üniversite ile ilişiklerinin kesilmesinin istendiği, davacının ise bu üniversiteden 2000 yılında kaydını aldırarak, yurt dışındaki (USA) University of Incarnate Word Üniversitesinde eğitim görmek üzere kaydını yaptırdığı, Atılım Üniversitesinden aldığı ders kredilerinden muaf tutularak lisans eğitimine devam ettiği, bu üniversiteden aldığı lisans diploması üzerine ayrıca yüksek lisans eğitimini tamamlayarak yurda döndüğü, yurda döndükten sonra Incarnate Word Üniversitesinden almış olduğu diplomanın denklik talebinin reddine dair işlemin iptali istemiyle YÖK aleyhine Ankara 5.İdare Mahkemesinin 2005/1775 Esasında açılan davanın reddine ilişkin kararın kesinleşmesinden sonra, Atılım Üniversitesince tesis edilen dava konusu işlem nedeniyle davacının uğramış olduğu maddi ve manevi zarar toplamı olan 250.000.00 TL’nin tazmini istemiyle davanın açıldığının görüldüğü; dolayısıyla kamu hizmeti görevi yapan davalı Üniversitenin hukuka aykırı işlemi nedeniyle uğranıldığı öne sürülen zararın tazmini istemiyle açılan davanın, 2577 sayılı Yasanın 2'nci maddesinin 1 'inci fıkrasında yer alan hüküm gereğince idari yargı yerinde görülmesi gerektiğinden bahisle; 2247 sayılı Yasanın 10'uncu maddesi uyarınca olumlu görev uyuşmazlığı çıkarılmasına ve dosyanın Uyuşmazlık Mahkemesine gönderilmesine karar vermiştir.

Başkanlıkça, 2247 sayılı Yasa’nın 13. maddesine göre Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı’nın da yazılı düşüncesi istenilmiştir.

YARGITAY CUMHURİYET BAŞSAVCISI; Davacının, davalı Vakıf Üniversitesi niteliğinde olan Atılım Üniversitesinin resmi kuruluş tarihi olan 09/07/1997 tarihinden önce Yüksek Öğretim Kurulunun mevzuatına aykırı şekilde merkezi yerleştirme sistemi dışında kayıt kabul etmesi sonucunda, Üniversiteye kaydını yaptırdığını, ancak YÖK tarafından usulsüz kaydın tespit edilmesi ve kaydının silinmesi istemi üzerine, davalı Üniversitenin teklif ve yol göstermesini kabul ederek, öğrenin gördüğü sürelere ilişkin ders kredilerini kullanarak, Amerika Birleşik Devletlerinde bir Üniversiteye kaydını yaptırdığını, davalı Üniversitede gördüğü eğitim ile birlikte sekiz yıl eğitim alarak öğrenimini tamamlamasına rağmen, davalı üniversitenin kuruluş tarihinden önce usulsüz öğrenci kaydı nedeniyle, aldığı kredi ve derslerin geçersizliği gerekçe gösterilerek, YÖK tarafından ABD üniversite diplomasının denkliğinin kabul edilmediğini, böylece maddi ve manevi zarara uğradığını iddia ederek davalı aleyhine tüketici mahkemesinde tazminat davası açmış olduğu; Danıştay Başsavcılığı tarafından, Vakıf Üniversitelerinin Anayasa ve Kuruluş Kanunundan kaynaklanan kamusal statüleri nedeniyle eylem ve işlemlerinden doğan zararın hizmet kusuruna dayanılarak, 2577 sayılı İYUK 2 . Maddesi uyarınca tam yargı davasına konu edilerek idari yargı yerinde görülmesi gerektiği düşüncesi ile olumlu görev uyuşmazlığı çıkarıldığı; Anayasanın 130. maddesi ve 2547 sayılı Yasanın hükümleri uyarınca, bütün yüksek öğretim kurumlarının, vakıf veya devlet tarafından kurulmuş olması fark etmeksizin kamu tüzel kişiliğine sahip olup, kamu hizmeti olan eğitim ve öğretim hizmetinin aynı esaslara tabi olarak yerine getirmekte oldukları ve bu hizmetleri sırasında ortaya çıkan sorunların çözümünde idari yargı yerinin görevli olduğu konusunda tartışma bulunmadığı; ancak, davaya konu olayda, davalı Atılım Üniversitesinin Yüksek Öğretim Kurumu tarafından kuruluş işlemleri tamamlanmadan ve vakıf üniversitesi statüsü bulunmadığı dönemde, fiilen başlattığı ancak hukuken geçerliliği bulunmayan akademik takvimi uyarınca, YÖK mevzuatının öngördüğü merkezi yerleştirme sistemi dışında kayıt işlemi yapması sonucu ortaya çıkan hukuki geçersizlik sonucu uğranılan maddi ve manevi tazminat isteminin söz konusu olduğu; davalı idarenin, davaya konu usulsüz işlemi gerçekleştirdiği sırada, Anayasanın 130. Maddesinde ve 2547 sayılı Yasada öngörülen Üniversite statüsü bulunmadığından, bu dönemde 5737 sayılı Vakıflar Kanununun 4. Maddesi uyarınca özel hukuk tüzel kişisi olduğu ve özel hukuk hükümlerine tabi olduğunun anlaşıldığı; 2547 sayılı Yasanın Ek 9. Maddesi 1. fıkrasının "Vakıf yükseköğretim kurumlarının eğitim - öğretim esasları, öğretim süreleri ve öğrenci hakları ile ilgili hususlar bu Kanun hükümlerine tabidir." hükmüne göre kuruluş işlemi tamamlanan ve YÖK kararı ile faaliyete geçen Üniversiteler bakımından ortaya çıkan sorunların 2547 sayılı yasa hükümlerine göre çözümleneceği, davaya konu olayda ise, genel hükümlerin uygulanmasının söz konusu olduğu gerekçesiyle; açılan davanın adli yargı yerinde görüm ve çözümü gerektiğinden Danıştay Başsavcılığının başvurusunun reddi gerektiği yolunda yazılı düşünce vermiştir.

İNCELEME VE GEREKÇE: Uyuşmazlık Mahkemesi Hukuk Bölümü’nün, Serdar ÖZGÜLDÜR’ün Başkanlığında, Üyeler: Eyüp Sabri BAYDAR, Ali ÇOLAK, Sıddık YILDIZ, Nurdane TOPUZ, Ayhan AKARSU ve Mehmet AKBULUT’un katılımlarıyla yapılan 30.12.2013 günlü toplantısında;

l-İLK İNCELEME: Başvuru yazısı ve dava dosyası üzerinde 2247 sayılı Yasa’nın 27. maddesi gereğince yapılan incelemeye göre, davalı vekilinin anılan Yasanın 10/2 maddesinde öngörülen yönteme uygun olarak yaptığı görev itirazının reddedilmesi ve 12/1. maddede belirtilen süre içinde başvuruda bulunması üzerine Danıştay Başsavcısı’nca, 10. maddede öngörülen biçimde olumlu görev uyuşmazlığı çıkarıldığı anlaşılmaktadır. Usule ilişkin herhangi bir noksanlık bulunmadığından görev uyuşmazlığının esasının incelenmesine oybirliği ile karar verildi.

II-ESASIN İNCELENMESİ: Raportör-Hakim Taşkın ÇELİK’in, davanın çözümünde idari yargının görevli olduğu yolundaki raporu ile dosyadaki belgeler okunduktan; ilgili Başsavcılarca görevlendirilen Yargıtay Cumhuriyet Savcısı Mehmet BAYHAN’ın davada adli yargının, Danıştay Savcısı Mehmet Ali GÜMÜŞ ise davada idari yargının görevli olduğu yolundaki sözlü açıklamaları da dinlendikten sonra GEREĞİ GÖRÜŞÜLÜP DÜŞÜNÜLDÜ:

Dava, davalı Vakıf Üniversitesinin resmi kuruluş tarihinden önce kayıt kabul etmesi nedeniyle Üniversiteye kaydını yaptıran ve daha sonra eğitimini yurt dışında tamamlayan davacının, diploma denklik belgesinin verilmemesiyle sonuçlanan süreçte uğradığı ileri sürülen maddi ve manevi zararlarının tazmini istemiyle açılmıştır.

Anayasanın “Yükseköğretim Kurumları” başlıklı 130. maddesinin birinci fıkrasında, “Çağdaş eğitim-öğretim esaslarına dayanan bir düzen içinde milletin ve ülkenin ihtiyaçlarına uygun insan gücü yetiştirmek amacı ile; ortaöğretime dayalı çeşitli düzeylerde eğitim-öğretim, bilimsel araştırma, yayın ve danışmanlık yapmak, ülkeye ve insanlığa hizmet etmek üzere çeşitli birimlerden oluşan kamu tüzelkişiliğine ve bilimsel özerkliğe sahip üniversiteler Devlet tarafından kanunla kurulur.”; 2. fıkrasında, “Kanunda gösterilen usul ve esaslara göre, kazanç amacına yönelik olmamak şartı ile vakıflar tarafından, Devletin gözetim ve denetimine tabi yükseköğretim kurumları kurulabilir.”; 10. fıkrasında “Vakıflar tarafından kurulan yükseköğretim kurumları, mali ve idari konuları dışındaki akademik çalışmaları, öğretim elemanlarının sağlanması ve güvenlik yönlerinden, Devlet eliyle kurulan yükseköğretim kurumları için Anayasada belirtilen hükümlere tabidir.” hükmüne yer verilmiştir.

Davalı Atılım Üniversitesi de anılan mevzuat hükümleri çerçevesinde, 9.7.1997 tarihinde kabul edilen ve 15.7.1997 tarihinde yürürlüğe giren 4281 sayılı Kanunla 2809 sayılı “Yükseköğretim Kurumları Teşkilatı Kanunu”na 4281 sayılı Yasa ile eklenen Ek 40. madde ile vakıf yükseköğretim kurumlarına ilişkin hükümlere tabi olmak üzere kamu tüzel kişiliğine sahip olarak kurulmuştur.

İdari rejime dayalı olarak düzenlenmiş bulunan Türkiye'nin idari yapısında, kamu tüzel kişiliği idari yargının görev alanının belirlenmesinde kullanılan ölçütlerden birisidir. Kamu tüzel kişilerinin kuruluş amacı kamu yararı, faaliyet konuları ise kamu hizmetidir. Bu bağlamda, Kamu Tüzel Kişileri, özel hukuk tüzel kişilerine nazaran üstün ve ayrıcalıklı kamu gücüne sahiptirler ve tek taraflı işlemlerle yeni hukuki durum yaratabilirler. Bu nedenle de kamu hukukuna tabidirler.

Dosyanın incelenmesinden, 9.7.1997 tarihinde kabul edilen ve 15.7.1997 tarihinde yürürlüğe giren 4281 sayılı Kanunla kurulan Atılım Üniversitesi İşletme Fakültesi İşletme Bölümüne, Üniversitenin resmi kuruluş tarihinden önce öğrenci kayıt edildiğinin öğrenilmesi üzerine başlatılan soruşturma sonucu düzenlenen Yükseköğretim Denetleme Kurulu Başkanlığının 25.8.1998 tarihli raporu ile; tespit edilen hususlarla ilgili olarak Üniversiteye gönderilen yazı ekinde, listede, aralarında davacının da isminin yer aldığı öğrencilerle, listede isimleri yer almamakla birlikte, isimleri yer alanlar gibi kayıt yaptıran öğrencilerin kayıtlarının silinerek Üniversite ile ilişiklerinin kesilmesinin istendiği; davacının ise davalı Üniversiteden 2000 yılında kaydını aldırdığı, yurt dışındaki (USA) University of Incarnate Word Üniversitesinde eğitim görmek üzere kaydını yaptırdığı, Atılım Üniversitesinden aldığı ders kredilerinden muaf tutularak lisans eğitimine devam ettiği, bu üniversiteden aldığı lisans diploması üzerine ayrıca yüksek lisans eğitimini de tamamlayarak yurda döndüğü, yurda döndükten sonra Incarnate Word Üniversitesinden almış olduğu diplomanın denkliğinin kabul edilmesi yönündeki isteminin reddine dair işlemin iptali istemiyle YÖK aleyhine Ankara 5.İdare Mahkemesinin 2005/1775 Esasında açtığı -ve davalı Üniversitenin de, davacı yanında davaya müdahil olduğu- davanın reddedildiği; bu kararın kesinleşmesinden sonra; davacı vekili, denklik belgesi alınmamasının nedeninin, davalı Kurumun yasaya aykırı şekilde müvekkilini öğrenci olarak kabul etmesi olduğunu; sonuç olarak müvekkilinin hem davalı üniversiteye yapmış olduğu ödemeler, hem bu süreçte yapılan barınma masrafları, hem ABD'de yapılan barınma masrafları ile fiili bir zarara uğradığını; ayrıca, 8 yıllık çaba, masraf ve emeğe rağmen lise mezunu olarak kalması nedeni ile olası faydadan ve yaşam konforundan da mahrum kalarak maddi zarara uğradığını; müvekkilinin anılan süreçte zarar görmesinin sorumlusunun davalı Üniversite olduğunu; vaki zararın doğması sonucu, zararın giderilmesi için ABD de eğitim görmesinin sağlanmasının da zararı engellemediğini, tersine artırdığını; tüm bu olayların sonucunda müvekkilinin, hayatının orta yaşında vasıfsız ve işlevsiz konuma düştüğünü iddia ederek, fazlaya ilişkin talep hakları saklı kalmak kaydı ile, 150.000.00TL maddi, 100.000.00 TL manevi, tazminatın bu hakkın doğum tarihinden itibaren başlayacak faizi ile birlikte tazmini istemiyle bakılan davayı açtığı anlaşılmıştır.

Davalı Vakıf Üniversitesinin kamu hizmetini yürüttüğü sırada kişilere verdiği zararın tazmini istemiyle açılan davalarda, kamu hizmetinin yöntemine ve hukuka uygun olarak yürütülüp yürütülmediğinin, hizmet kusuru veya başka nedenle idarenin sorumluluğu bulunup bulunmadığının saptanmasının gerektiği; bu hususların saptanması ise idare hukuku ilkelerine göre yapılabileceğinden, 2577 sayılı Yasa’nın 2. maddesinin 1. fıkrasının (b) bendi kapsamında bulunan tam yargı davasının görüm ve çözümünde idari yargı yerlerinin görevli olduğu hususunda tartışma bulunmamaktadır.

Ancak, davacı vekili tarafından; müvekkilinin denklik belgesi almamasının nedeni, dolayısıyla zarar doğuran olay olarak, davalı kurumun yasaya aykırı olarak müvekkilini öğrenci olarak kabul etmesini göstererek davasını açtığı; dolayısıyla, davalı Atılım Üniversitesinin, Yüksek Öğretim Kurumu tarafından kuruluş işlemleri tamamlanmadan ve vakıf üniversitesi statüsü bulunmadığı dönemde, fiilen başlattığı ancak hukuken geçerliliği bulunmayan akademik takvim uyarınca, YÖK mevzuatının öngördüğü merkezi yerleştirme sistemi dışında kayıt işlemi yapması sonucu uğranılan bir zararın söz konusu olduğu; davalı Üniversitenin, kayıt işlemini gerçekleştirdiği sırada, Anayasanın 130. maddesinde ve 2547 sayılı Yasada öngörülen Üniversite statüsünde bulunmadığı gözetildiğinde; davacı ile davalı arasında özel hukuk hükümlerine tabi öğrenim hizmeti verilmesine ilişkin sözleşme ilişkisinden kaynaklanan ve idari yargıda görülmesi gereken idari bir işlem veya hizmetin söz konusu olmadığı, uyuşmazlığın, genel hükümlere göre adli yargı yerinde çözümlenmesi gerektiği sonucuna varılmıştır.

Açıklanan nedenlerle, davanın görüm ve çözümü adli yargı yerinin görev alanına girdiğinden Danıştay Başsavcısı’nın başvurusunun reddi gerekmiştir.

SONUÇ : Davanın çözümünde ADLİ YARGININ görevli olduğuna, bu nedenle Danıştay Başsavcısı’nın BAŞVURUSUNUN REDDİNE, 30.12.2013 gününde Üyelerden Sıddık YILDIZ ile Nurdane TOPUZ’un KARŞI OYLARI VE OY ÇOKLUĞU İLE KESİN OLARAK karar verildi.

KARŞI OY

Dava, davalı Vakıf Üniversitesinin resmi kuruluş tarihinden önce kayıt kabul etmesi nedeniyle Üniversiteye kaydını yaptıran ve daha sonra eğitimini yurt dışında tamamlayan davacının, diploma denklik belgesinin verilmemesiyle sonuçlanan süreçte uğradığı ileri sürülen maddi ve manevi zararlarının tazmini istemiyle açılmıştır.

Anayasanın “Yükseköğretim Kurumlan” başlıklı 130. maddesinin birinci fıkrasında, “Çağdaş eğitim-öğretim esaslarına dayanan bir düzen içinde milletin ve ülkenin ihtiyaçlarına uygun insan gücü yetiştirmek amacı ile; ortaöğretime dayalı çeşitli düzeylerde eğitim-öğretim, bilimsel araştırma, yayın ve danışmanlık yapmak, ülkeye ve insanlığa hizmet etmek üzere çeşitli birimlerden oluşan kamu tüzelkişiliğine ve bilimsel özerkliğe sahip üniversiteler Devlet tarafından kanunla kurulur.”; 2. fıkrasında, “Kanunda gösterilen usul ve esaslara göre, kazanç amacına yönelik olmamak şartı ile vakıflar tarafından, Devletin gözetim ve denetimine tabi yükseköğretim kurumlan kurulabilir.”; 10. fıkrasında “Vakıflar tarafından kurulan yükseköğretim kurumlan, mali ve idari konuları dışındaki akademik çalışmaları, öğretim elemanlarının sağlanması ve güvenlik yönlerinden, Devlet eliyle kurulan yükseköğretim kurumlan için Anayasada belirtilen hükümlere tabidir.” hükmüne yer verilmiştir.

Davalı Atılım Üniversitesi de anılan mevzuat hükümleri çerçevesinde, 9.7.1997 tarihinde kabul edilen ve 15.7.1997 tarihinde yürürlüğe giren 4281 sayılı Kanunla 2809 sayılı “Yükseköğretim Kurumlan Teşkilatı Kanunu”na 4281 sayılı Yasa ile eklenen Ek 40. madde ile vakıf yükseköğretim kurumlarına ilişkin hükümlere tabi olmak üzere kamu tüzel kişiliğine sahip olarak kurulmuştur.

İdari rejime dayalı olarak düzenlenmiş bulunan Türkiye'nin idari yapısında, kamu tüzel kişiliği idari yargının görev alanının belirlenmesinde kullanılan ölçütlerden birisidir. Kamu tüzel kişilerinin kuruluş amacı kamu yararı, faaliyet konuları ise kamu hizmetidir. Bu bağlamda, Kamu Tüzel Kişileri, özel hukuk tüzel kişilerine nazaran üstün ve ayrıcalıklı kamu gücüne sahiptirler ve tek taraflı işlemlerle yeni hukuki durum yaratabilirler. Bu nedenle de kamu hukukuna tabidirler.

Dosyanın incelenmesinden, 9.7.1997 tarihinde kabul edilen ve 15.7.1997 tarihinde yürürlüğe giren 4281 sayılı Kanunla kurulan Atılım Üniversitesi İşletme Fakültesi İşletme Bölümüne, Üniversitenin resmi kuruluş tarihinden önce öğrenci kayıt edildiğinin öğrenilmesi üzerine başlatılan soruşturma sonucu düzenlenen Yükseköğretim Denetleme Kurulu Başkanlığının 25.8.1998 tarihli raporu ile; tespit edilen hususlarla ilgili olarak Üniversiteye gönderilen yazı ekinde, listede, aralarında davacının da isminin yer aldığı öğrencilerle, listede isimleri yer almamakla birlikte, isimleri yer alanlar gibi kayıt yaptıran öğrencilerin kayıtlarının silinerek Üniversite ile ilişiklerinin kesilmesinin istendiği; davacının ise davalı Üniversiteden 2000 yılında kaydını aldırdığı, yurt dışındaki (USA) University of Incarnate Word Üniversitesinde eğitim görmek üzere kaydını yaptırdığı, Atılım Üniversitesinden aldığı ders kredilerinden muaf tutularak lisans eğitimine devam ettiği, bu üniversiteden aldığı lisans diploması üzerine ayrıca yüksek lisans eğitimini de tamamlayarak yurda döndüğü, yurda döndükten sonra Incarnate Word Üniversitesinden almış olduğu diplomanın denkliğinin kabul edilmesi yönündeki isteminin reddine dair işlemin iptali istemiyle YÖK aleyhine Ankara 5.İdare Mahkemesinin 2005/1775 Esasında açtığı -ve davalı Üniversitenin de, davacı yanında davaya müdahil olduğu- davanın reddedildiği; bu kararın kesinleşmesinden sonra; davacı vekili, denklik belgesi alınmamasının nedeninin, davalı Kurumun yasaya aykırı şekilde müvekkilini öğrenci olarak kabul etmesi olduğunu; sonuç olarak müvekkilinin hem davalı üniversiteye yapmış olduğu ödemeler, hem bu süreçte yapılan barınma masrafları, hem ABD'de yapılan barınma masrafları ile fiili bir zarara uğradığını; ayrıca, 8 yıllık çaba, masraf ve emeğe rağmen lise mezunu olarak kalması nedeni ile olası faydadan ve yaşam konforundan da mahrum kalarak maddi zarara uğradığını; müvekkilinin anılan süreçte zarar görmesinin sorumlusunun davalı Üniversite olduğunu; vaki zararın doğması sonucu, zararın giderilmesi için ABD de eğitim görmesinin sağlanmasının da zararı engellemediğini, tersine artırdığını; tüm bu olayların sonucunda müvekkilinin, hayatının orta yaşında vasıfsız ve işlevsiz konuma düştüğünü iddia ederek, fazlaya ilişkin talep hakları saklı kalmak kaydı ile, 150.000.00TL maddi, 100.000.00 TL manevi, tazminatın bu hakkın doğum tarihinden itibaren başlayacak faizi ile birlikte tazmini istemiyle bakılan davayı açtığı anlaşılmıştır.

Kamu hizmeti yürüten davalı Vakıf Üniversitesinin verdiği zararın tazmini istemiyle açılan davalarda, kamu hizmetinin yöntemine ve hukuka uygun olarak yürütülüp yürütülmediğinin, hizmet kusuru veya başka nedenle idarenin sorumluluğu bulunup bulunmadığının saptanmasının gerektiği; bu hususların saptanması ise idare hukuku ilkelerine göre yapılabileceğinden, 2577 sayılı Yasa’nın 2. maddesinin 1. fıkrasının (b) bendi kapsamında bulunan tam yargı davasının görüm ve çözümünde idari yargı yerlerinin görevli olduğu hususunda tartışma bulunmamaktadır.

Olayda da, davalı Vakıf Üniversitesinin, resmi kuruluş tarihinden önce kayıt kabul ettiği, kuruluş tarihinden sonra da yurt dışında eğitim görmesini sağladığı iddiaları karşısında, eğitimini yurt dışında tamamlayan davacının, diploma denklik belgesinin verilmemesi üzerine kayıt tarihinden itibaren uğradığını ileri sürdüğü zararın tazmini istemiyle açtığı davanın idari yargı yerinde çözümlenmesi gerektiği oyu ile karara katılmıyoruz.

 

Üye

Sıdık YILDIZ

Üye

Nurdane TOPUZ

—— • ——

Uyuşmazlık Mahkemesi Başkanlığından:

5-ESAS NO : 2013/1001

KARAR NO: 2013/1762

KARAR TR : 30.12.2013

(Hukuk Bölümü)

ÖZET : 2547 sayılı Yasanın 35. maddesi uyarınca öğretim üyesi yetiştirilmek üzere başka bir üniversitede görevlendirilen davacının, mecburi hizmet yükümlülüğünün kaldırılması, taahhüt ve kefalet senedinin iptali istemiyle açtığı davanın, ADLİ YARGI YERİNDE çözümlenmesi gerektiği hk.

K A R A R

Davacı : Dr. S.K.

Davalı : Yüzüncü Yıl Üniversitesi Rektörlüğü

Vekili  : Av. H.K.

O L A Y : Davacı dava dilekçesinde, 2547 Sayılı Yükseköğretim Kanununun 35. maddesi uyarınca 19.09.2002 tarihinde Araştırma Görevlisi olarak davalı Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi (YYÜ) adına lisansüstü eğitim (doktora) yapmak amacıyla Orta Doğu Teknik Üniversitesi (ODTÜ) Fen Bilimleri Enstitüsü’nde göreve başladığını; davalı Rektörlük tarafından kendisine taahhüt ve kefalet senedi imzalattırıldığını; 2011 yılı Eylül ayında lisansüstü eğitimini (lisans sonrası doktora eğitimini) tamamladığını; ODTܒden ilişiğinin kesilerek kadrosunun Van YYܒne aktarıldığını; 26.03.2012 tarihinde Van YYÜ Fen Bilimleri Enstitüsü’nde görevine başladığını, halen bu birimde Araştırma Görevlisi Dr. olarak görev yaptığını; 30/03/2012 tarihinde bir dilekçe ile mecburi hizmet yükümlüğünün kaldırılması ve doktora eğitimi öncesinde/döneminde imzalamış olduğu taahhüt ve kefalet senedinin iptal edilerek tarafına bildirilmesini talep ettiğini; davalı Rektörlük tarafından verilen 05/04/2012 tarih ve B30.2.YYÜ.0.70.71.00/ 251-2048 sayılı cevapta, talebinin reddedildiğini ifade ederek; bu ret işleminin iptal edilerek, mecburi hizmet yükümlülüğünün kaldırılması ve doktora eğitimi öncesinde/döneminde imzaladığı taahhüt ve kefalet senedinin iptaline karar verilmesi istemiyle idari yargı yerinde dava açmıştır.

Davalı idare vekilince birinci savunma dilekçesinde, taahhüt ve kefalet senedinin davacı ve kefilleri tarafından tek taraflı olarak imzalanıp idareye karşı taahhütte bulunulduğunu, taraflar arasında yüklenme ve kefalet senedinden doğan alacak borç ilişkisi nedeniyle özel hukuk hükümlerine göre adli yargının görevli olduğunu ileri sürerek, görev itirazında bulunulmuştur.

VAN 3. İDARE MAHKEMESİ; 24.7.2012 gün ve E:2012/495 sayı ile, 2547 sayılı Yükseköğretim Kanunu'nun 35.maddesinin 2'nci ve 3'üncü fıkralarında düzenlenen bir üniversitede görev yapan öğretim elemanın kadrosunun başka bir üniversiteye nakledilmesindeki amacın, ilgililerin akademik gelişimini sağlamak olduğu, kurumların bu gelişimin maliyetlerini üstlenirken öğretim elemanlarının gelişim sürecinde elde ettikleri bilgi ve tecrübelerinin, hizmet götürdükleri üniversiteye veya üniversite öğrencilerine yansıtılmasını gözetmek ve sağlamak durumunda oldukları dikkate alındığında, idarelerce bu hizmet yansımasını ve kamu yararını gerçekleştirmek için başka bir kuramda görevlendirdiği veya kadrosuyla naklettiği öğretim elemanlarının geri dönüşünü sağlamak üzere önlemler alabileceği, bunun için ilgili yönetmelikte kişilere mecburi hizmet yükümlülüğü veya taahhütname ve kefalet senedi imzalatmak şeklinde yaptırımlar öngören düzenlemeler yapılabileceğinin yargı kararlarıyla kabul edildiği; nitekim 2547 sayılı Yasanın 35'inci maddesinde belirtilen kamusal yararın elde edilmesine yönelik olmaları nedeniyle bu hükme dayanılarak çıkartılan Yönetmelikte hukuka aykırılık bulunmadığı, ayrıca, taahhütname ve kefalet senedinin ilgili idarelerce kamu gücüne dayalı, tek taraflı irade ile düzenlendiği ve ilgililerine hizmet gereğinin bir koşulu olarak imzalattırıldığı hususlarının, Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulunun 15.11.2002 günlü, E:2002/557, K:2002/809 sayılı kararı ile hükme bağlandığı; bu durumda, 2547 sayılı Yasanın 35'inci maddesi uyarınca başka bir üniversitede öğretim üyesi yetiştirme programı kapsamında eğitim yapmak üzere görevlendirilmesindeki amaç göz önüne alındığında, davacının taahhüt ve kefalet senedini idare ile eşit düzeyde olarak, isteği ve özgür iradesi ile imzaladığının kabulü mümkün olmadığı gibi, bu senedin ihtiva ettiği yaptırımların, kamu hukuku düzenlemeleri ve hizmet gereklerine dayandığı gerçeği karşısında, senedin icrası aşamasında ortada özel hukuk alanını ilgilendiren bir uyuşmazlığın varlığından söz etmeye olanak bulunmadığından, idarece kamu gücüne dayanılarak ve tek yanlı irade ile kurulan taahhüt ve kefalet senedinde yer alan mali yaptırımların uygulanmasına ilişkin işlemin iptali isteminden doğan uyuşmazlığın çözümünde idari yargı yerinin görevli olduğu sonucuna ulaşıldığından, davalı vekilinin bu davanın adli yargıda çözümlenmesi gerektiğini ileri sürerek yaptığı görev itirazının yerinde görülmediği gerekçesiyle; davalı idarenin görev itirazının reddine, uyuşmazlığı çözümlemekle Mahkemelerinin görevli olduğuna karar vermiştir.

Davalı idare vekilinin olumlu görev uyuşmazlığı çıkarılması yolunda süresi içerisinde verdiği dilekçesi üzerine dava dosyasının onaylı örneği Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’na gönderilmiştir.

YARGITAY CUMHURİYET BAŞSAVCISI; konunun çözümü için uyuşmazlığın temelini oluşturan işlemin incelenmesinin gerektiği; dava konusu uyuşmazlığın, taraflar arasındaki sözleşmeden diğer bir ifadeyle yüklenme ve kefalet senedinde yer alan borçtan kaynaklandığı; 2547 sayılı Yükseköğretim Kanunu'nun öğretim elemanı yetiştirmeye ilişkin 35. maddesinde, “Yükseköğretim kurumları; kendilerinin ve yeni kurulmuş ve kurulacak diğer yükseköğretim kurumlarının ihtiyacı için yurt içinde ve dışında, kalkınma planı ilke ve hedeflerine ve Yükseköğretim Kurulunun belirteceği ihtiyaca ve esaslara göre öğretim elemanı yetiştirirler. (Ek fıkra: 17/08/1983 - 2880/18 md.) Öğretim elemanı yetiştirilmesi amacıyla üniversitelerin araştırma görevlisi kadroları, araştırma veya doktora çalışmaları yaptırmak üzere başka bir üniversiteye, Yükseköğretim Kurulunca geçici olarak tahsis edilebilir. Bu şekilde doktora veya tıpta uzmanlık veya sanatta yeterlik payesi alanlar, bu eğitimin sonunda kadrolarıyla birlikte kendi üniversitelerine dönerler. / (Ek fıkra: 17/08/1983 - 2880/18 md.) Yurt içi veya yurt dışında yetiştirilen öğretim elemanları, genel hükümlere göre bağlı oldukları yükseköğretim kurumlarında mecburi hizmetlerini yerine getirmek zorundadırlar. Bu yükümlülüğü yerine getirmeyenlere, yükseköğretim kurumlarında görev verilmez. Özel kanunlarla getirilen mecburi hizmet çalışmaları bu hüküm dışındadır.” hükmünün yer aldığı; olayda, davacının Orta Doğu Teknik Üniversitesi Fen Bilimleri Fakültesinde görevlendirilmeden önce noter huzurunda düzenlenen yüklenme senedi ve kefalet senedi ile, mecburi hizmet süresi dolmadan hizmetinde bulunduğu Yüksek Öğretim Kurumu ve mecburi hizmetinin devredildiği kurum tarafından görevden çekilmiş sayıldığında mecburi hizmetine tekabül eden ödemelerin tamamının ve % 50 fazlası ile ayrıca bu ödemelere ilişkin sarf tarihinden itibaren hesaplanacak yasal vs. vergi ve kanuni ödemelerle birlikte Üniversitesi emrine nakden ve defaten ödemeyi kabul ve taahhüt ettiği; söz konu yüklenme ve kefalet senedi ile, Üniversiteye karşı mecburi hizmet yükümlülüğü ya da parasal karşılığı taahhüt edilmek suretiyle Üniversite ile araştırma görevlisi arasında, tarafların karşılıklı hak ve yükümlülüklerini içeren bir sözleşme ilişkisinin kurulduğu; dolayısıyla, uyuşmazlığın taraflar arasındaki sözleşmeden, diğer bir ifadeyle yüklenme ve kefalet senedinde yer alan borçtan kaynaklandığı; sözleşmede yer alan borçtan kaynaklanan uyuşmazlığın özel hukuk hükümlerine göre görüm ve çözümünde adli yargı yerinin görevli bulunduğu gerekçesiyle; 2247 sayılı Kanun'un 10. ve 13. maddeleri gereğince, olumlu görev uyuşmazlığı çıkarılmasına, dosyanın Uyuşmazlık Mahkemesi Başkanlığına gönderilmesine karar vermiştir.

Başkanlıkça, 2247 sayılı Yasa’nın 13. maddesine göre Danıştay Başsavcısının da yazılı düşüncesi istenilmiştir.

DANIŞTAY BAŞSAVCISI; İdari Yargı Düzeninin, hukuk devletlerinde, hukuka bağlı olması gereken kamu idaresinin işlem ve eylemlerinin hukuka uygunluğunun yargısal yöntemlerle denetlenmesinin sağlanması amacıyla var olduğu; bu yargı düzenine mensup mahkemelerde açılacak iptal davalarının konusunun ise, 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanununun 2'nci maddesinin 1'inci fıkrasının (a) bendinde, idari işlemler olarak gösterildiği; gerek uygulama, gerekse öğreti'de, idari işlemin tanımının, idarenin kamu hizmetinin yürütümü amacıyla ve tek yanlı irade açıklamasıyla tesis etmiş olduğu kesin ve yürütülmesi gerekli işlemler olarak yapıldığı; bu tanıma göre, idari yargı yerlerinde iptal davasına konu edilecek hukuksal işlemlerin; öncelikle, kamu idaresinin işlemi olması, kamu hizmetinin yürütülmesi amacıyla tesis edilmiş bulunması, kamu idaresinin tek yanlı irade açıklamasının ürünü olması ve, nihayet kesin ve icrai (yürütülmesinin gerekli) olmasının zorunlu bulunduğu; oysa; olumlu görev uyuşmazlığı çıkarılan davada iptal istemine konu edilen taahhüt ve yüklenme senedinin, kamu idaresinin irade açıklamasıyla hukuk düzeninde varlık kazanan bir işlem olmadığı, söz konusu senedin, İdare Hukukundaki adıyla "idare edilen" statüsünde bulunan özel hukuk gerçek kişisinin, irade açıklamasıyla, kendisini yükümlülük altına sokan bir özel hukuk işlemi olduğu; özel hukuk (Borçlar Hukuku) kurallarına göre; bu işleme varlık kazandıran kişi iradesindeki sakatlıklar (iradeyi ifsat eden haller) sebebiyle işlemin iptaline ya da hükümsüzlüğüne karar verme görev ve yetkisinin, bu Hukuktan kaynaklanan uyuşmazlıkları çözmekle görevli Adli Yargı Düzenine mensup mahkemelere ait bulunduğu gerekçesiyle; 2247 sayılı Kanunun 13' üncü maddesi uyarınca yapılan başvurunun kabulünün uygun olacağı yolunda düşünce vermiştir.

İNCELEME VE GEREKÇE : Uyuşmazlık Mahkemesi Hukuk Bölümü’nün, Serdar ÖZGÜLDÜR’ün Başkanlığında, Üyeler: Eyüp Sabri BAYDAR, Ali ÇOLAK, Sıddık YILDIZ, Nurdane TOPUZ, Ayhan AKARSU ve Mehmet AKBULUT’un katılımlarıyla yapılan 30.12.2013 günlü toplantısında;

l-İLK İNCELEME:Başvuru yazısı ve dava dosyası üzerinde 2247 sayılı Yasa’nın 27. maddesi gereğince yapılan incelemeye göre, davalı idare vekilinin anılan Yasanın 10/2 maddesinde öngörülen yönteme uygun olarak yaptığı görev itirazının reddedilmesi ve 12/1. maddede belirtilen süre içinde başvuruda bulunması üzerine Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı’nca, 10. maddede öngörülen biçimde olumlu görev uyuşmazlığı çıkarıldığı anlaşılmaktadır. Usule ilişkin herhangi bir noksanlık bulunmadığından görev uyuşmazlığının esasının incelenmesine oybirliği ile karar verildi.

II-ESASIN İNCELENMESİ: Raportör-Hakim Taşkın ÇELİK’in, davanın çözümünde adli yargının görevli olduğu yolundaki raporu ile dosyadaki belgeler okunduktan; ilgili Başsavcılarca görevlendirilen Yargıtay Cumhuriyet Savcısı Mehmet BAYHAN ile Danıştay Savcısı Mehmet Ali GÜMÜŞ’ün davada adli yargının görevli olduğu yolundaki sözlü açıklamaları da dinlendikten sonra GEREĞİ GÖRÜŞÜLÜP DÜŞÜNÜLDÜ:

Dava, davalı Üniversitede araştırma görevlisi olarak çalışmakta iken, 2547 sayılı Yükseköğretim Kanununun 35'inci maddesi uyarınca ve davacı ile müşterek borçlu ve müteselsil kefilleri tarafından taahhüt ve yüklenme senedi imzalamak suretiyle, yüksek lisans yapmak üzere geçici olarak görevlendirildiği Orta Doğu Teknik Üniversitesinde lisansüstü eğitimini tamamlayarak Yüzüncüyıl Üniversitesi Fen Bilimleri Enstitüsünde araştırma görevlisi olarak göreve başlayan davacının, söz konusu taahhüt ve yüklenme senedinin iptali istemiyle yaptığı başvurunun reddine ilişkin Yüzüncüyıl Üniversitesinin 05.04.2012 tarihli 251-2048 sayılı işleminin iptali, mecburi hizmet yükümlülüğünün kaldırılması ve doktora eğitimi öncesinde/döneminde imzaladığı taahhüt ve kefalet senedinin iptaline karar verilmesi istemiyle açılmıştır.

2547 sayılı Yükseköğretim Kanunu’nun, “Öğretim elemanı yetiştirme” başlıklı 35. maddesinde “Yükseköğretim kurumları; kendilerinin ve yeni kurulmuş ve kurulacak diğer yükseköğretim kurumlarının ihtiyacı için yurt içinde ve dışında, kalkınma planı ilke ve hedeflerine ve Yükseköğretim Kurulunun belirteceği ihtiyaca ve esaslara göre öğretim elemanı yetiştirirler.

(Ek fıkralar: 17/8/1983-2880/18 md.) Öğretim elemanı yetiştirilmesi amacıyla üniversitelerin araştırma görevlisi kadroları, araştırma veya doktora çalışmaları yaptırmak üzere başka bir üniversiteye, Yükseköğretim Kurulunca geçici olarak tahsis edilebilir. Bu şekilde doktora veya tıpta uzmanlık veya sanatta yeterlik payesi alanlar, bu eğitimin sonunda kadrolarıyla birlikte kendi üniversitelerine dönerler.

Yurt içi veya yurt dışında yetiştirilen öğretim elemanları, genel hükümlere göre bağlı oldukları yükseköğretim kurumlarında mecburi hizmetlerini yerine getirmek zorundadırlar. Bu yükümlülüğü yerine getirmeyenlere, yükseköğretim kurumlarında görev verilmez. Özel kanunlarla getirilen mecburi hizmet çalışmaları bu hüküm dışındadır.” hükmüne yer verilmiştir.

Dosyanın incelenmesinden, davacının Yüzüncü Yıl Üniversitesi’nde araştırma görevlisi olarak görev yapmakta iken, 2547 sayılı Yükseköğretim Kanunu'nun 35.maddesi uyarınca davalı idare adına Ortadoğu Teknik Üniversitesi’nde lisansüstü eğitim yapmak üzere görevlendirildiği, doktora öğrencisi olarak Ortadoğu Teknik Üniversitesi'ne gönderilmesinden önce düzenlenen sözleşme uyarınca mecburi hizmet yükümlülüğü getirildiği; Yüzüncü Yıl Üniversitesine dönüp görevine başladıktan sonra, taahhüt ve yüklenme senedinin iptali istemiyle yaptığı başvurunun reddine ilişkin işleminin iptali; mecburi hizmet yükümlülüğünün kaldırılması ve doktora eğitimi öncesinde/döneminde imzaladığı taahhüt ve kefalet senedinin iptaline karar verilmesi istemiyle bakılan davanın açıldığı anlaşılmaktadır.

Bu duruma göre, taahhüt ve kefalet senedinin davacı ve kefilleri tarafından tek taraflı olarak imzalanarak idareye karşı taahhütte bulunulması karşısında, davacı tarafından mecburi hizmet yükümlülüğünün kaldırılması ve taahhüt ve kefalet senedinin iptali istemiyle açılan davanın görüm ve çözümünde adli yargı yerinin görevli olduğu sonucuna varılmıştır.

Açıklanan nedenlerle, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı’nın başvurusunun kabulü ile davalı Rektörlük vekilinin görev itirazının reddine ilişkin Van 3. İdare Mahkemesi kararının kaldırılması gerekmiştir.

SONUÇ : Davanın çözümünde ADLİ YARGININ görevli olduğuna, bu nedenle Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı’nın BAŞVURUSUNUN KABULÜ ile davalı rektörlük vekilinin görev itirazının reddine ilişkin Van 3.İdare Mahkemesi’nin 24.7.2012 gün ve E:2012/495 sayılı GÖREVLİLİK KARARININ KALDIRILMASINA, 30.12.2013 gününde Üye Sıddık YILDIZ’ın KARŞI OYU VE OY ÇOKLUĞU İLE KESİN OLARAK karar verildi.

KARŞI OY

Dava, Davalı Üniversitede araştırma görevlisi olarak çalışmakta iken, 2547 sayılı Yükseköğretim Kanunu'nun 35.maddesi kapsamında davalı idare adına başka bir üniversitede lisansüstü eğitim yapmak üzere görevlendirilen davacının, görevlendirme işleminden önce imzaladığı taahhüt ve kefalet senedi uyarınca, mecburi hizmet yükümlülüğünün iptali istemiyle açılmıştır

2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu'nun 2/1-a maddesinde, idari işlemler hakkında yetki, şekil, sebep konu ve maksat yönlerinden biri ile hukuka aykırı olduklarından dolayı iptalleri için menfaatleri ihlal edilenler tarafından açılan iptal davaları idari dava türleri arasında sayılmıştır.

2547 sayılı Yasa uyarınca başka bir üniversitede öğretim üyesi yetiştirme programı kapsamında eğitim yapmak üzere görevlendirilmesindeki amaç göz önünde bulundurulduğunda, davacının bu taahhüt ve kefalet senedini idare ile eşit düzeyde olarak, isteği ve özgür iradesi ile imzaladığından söz etmeye olanak bulunmadığından, ortada özel hukuk alanını ilgilendiren bir uyuşmazlık bulunmamaktadır.

İdarece kamu gücüne dayanılarak ve tek taraflı irade ile kurulan taahhüt ve kefalet senedine ilişkin uyuşmazlığın 2577 sayılı Yasanın 2/1-a maddesinde sayılan iptal davaları kapsamında görüm ve çözümünde idari yargı görevli bulunmaktadır.

Açıklanan nedenlerle Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı’nca yapılan başvurunun reddi gerektiği görüşüyle, aksi yöndeki karara karşıyım.

 

 

Üye

Sıddık YILDIZ

—— • ——

Uyuşmazlık Mahkemesi Başkanlığından:

6-ESAS NO : 2013/1131

KARAR NO: 2013/1764

KARAR TR : 30.12.2013

(Hukuk Bölümü)

ÖZET : Maddi hasarlı trafik kazası nedeniyle, sigortalı araç için araç sahibine ödemede bulunan sigorta şirketince, zararın giderilmesi istemiyle idare aleyhine açılan davanın, ADLİ YARGI YERİNDE çözümlenmesi gerektiği hk.

K A R A R

Davacı : E.Sigorta A.Ş

Vekilleri : Av. A.İ., Av. Z.G., Av. K.Ö.

Davalı  : Sivas Belediyesi Başkanlığı

Vekili : Av. A.T.

O L A Y  : Davacı şirket vekili dava dilekçesinde, müvekkili şirketin sigortalısı M.K.’ya ait 58...... plaka sayılı hususu otomobilin, adı geçen kişinin yönetiminde 10.09.2011 tarihinde saat 20.30 sularında Yenişehir Kavşaktan Yahyabey Caddesini takiben Öğretmen evi istikametine seyir halindeyken, T. Apartmanı No:…. adresine gelindiği sırada tek taraflı maddi hasarlı trafik kazası meydana geldiğini; kaza nedeniyle müvekkil şirketin sigorta poliçesi çerçevesinde sigortalısına aracında oluşan hasar nedeniyle 3.465,00.-TL tazminat ödemek zorunda kaldığını, araçtaki hasarın sigorta kapsamında giderildiğini; Türk Ticaret Kanunun ilgili maddeleri gereğince müvekkil şirketin, ödediği tazminat miktarınca sigortalısının talep ve dava haklarına halef olduğunu, yine Borçlar Kanunu ve diğer kanun hükümlerine göre ödediği tazminatı zarara sebebiyet verenlerden ve zarardan sorumlu olanlardan rücüan talep ve dava etme hakkına sahip bulunduğunu; trafik kazasının, yolda su olması, herhangi bir önlem alınmaması, uyarı işareti, uyarı levhası bulunmaması nedeniyle, aracının aniden çukura düşmesi neticesinde meydana geldiğini; kazaya yolda meydana gelen su patlaması ve bundan dolayı yolda oluşan münferit çukurların sebep olduğunu, dolayısıyla trafik kazasının oluşumunda davalı belediyenin hizmet kusuru bulunduğunu; davalı Belediyeye 11.01.2012 tarihinde zararın tazmini noktasında başvuruda bulunulduğunu ancak 24.01.2012 tarih M.58.0.SİV.0.61-99/55-1093831/485 sayı numaralı dilekçe ile taleplerinin reddedildiğini ifade ederek; davalı idarenin hizmet kusuru nedeniyle meydana gelen trafik kazasından dolayı müvekkili şirketin ödemiş bulunduğu 3.465,00 TL’lik tazminatın idareye başvuru tarihi olan 11.01.2012 tarihinden itibaren işleyecek faizi ile tahsili istemiyle idari yargı yerinde dava açmıştır.

Sivas İdare Mahkemesi: 17.2.2012 gün ve E:2012/158, K:2012/193 sayı ile, 2918 sayılı Karayolları Trafik Kanunu ile davalı idareye yüklenilen sorumluluğun yerine getirilmediğinden bahisle açılan davanın aynı Kanunun 110. maddesi uyarınca bu Kanundan doğan sorumlulukların yerine getirilmemesinden kaynaklanan tazminat davası niteliğinde olduğu ve davanın görüm ve çözümünde adli yargı yerinin görevli olduğu düzenlendiğinden, davanın adli yargı yerinde açılması gerektiği; açıklanan nedenlerle; 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Yasasının 15/1-a. maddesi uyarınca davanın görev yönünden reddine karar vermiş; bu karara itiraz edilmesi üzerine Sivas Bölge İdare Mahkemesi; 17.5.2012 gün ve E:2012/147, K:2012/148 sayı ile, açılan davanın kamu idaresinin yasayla üzerine verilmiş görevi hiç yapmamasından ya da eksik/kusurlu yapmasından kaynaklanan ve hizmet kusuru nedeniyle doğan zararların karşılanmasından kaynaklandığı, bu haliyle hizmet kusuru nedeniyle doğduğu ileri sürülerek kamu idarelerine karşı açılan davalarda görevli yargı yerinin idari yargı yeri olduğu sonuç ve kanaatine ulaşılmış olduğu, davanın görev yönünden reddine ilişkin itiraz konusu kararda hukuki isabet görülmediği gerekçesiyle; davacı itirazının kabulüne, Sivas İdare Mahkemesi'nin 17.2.2012 tarih ve E:2012/158, K:2012/193 sayılı kararının bozulmasına karar vermiş; karar düzeltme istemi de aynı Mahkemenin 20.9.2012 gün ve E:2012/292, K:2012/250 sayılı kararıyla reddedilmiştir. Yeni esas numarası alan dosyaya ilişkin dava dilekçesi davalı idareye tebliğ edilmiştir.

Davalı İdare vekili, uyuşmazlığın çözüm yerinin adli yargı olduğunu öne sürerek görev itirazında bulunmuştur.

SİVAS İDARE MAHKEMESİ: 5.2.2013 gün ve E:2012/1224 sayı ile, 6099 sayılı Yasa ile Karayolları Trafik Kanunu'nun 110. maddesinde yapılan değişiklikle ilgili olarak gerek madde metninden anlaşılacağı ve gerekse yasanın gerekçesinde de yer verildiği üzere, karayollarında ve hemzemin geçitlerde oluşan trafik kazalarına karışan araçların kamuya mı yoksa özel şahıslara mı ait olduğuna bakılmaksızın açılan tazminat davalarında görevli yerin, adli yargı yeri olarak belirlenmiş olduğu; başka bir deyişle, 2918 sayılı Yasa hükmü uyarınca trafikte seyreden araçların sahibi ya da işleteni kim olursa olsun oluşan trafik kazalarından doğan tazminat davalarının adli yargı yerinde görülmesinin sağlandığı; nitekim 6099 sayılı Yasanın 14. maddesine ilişkin olarak Yasa gerekçelerine bakıldığında şu ibarelerin görüldüğü "Komisyon, Kanunun kamu araçlarının karayolundaki seyrini ve bu sırada oluşan haksız fiilleri özel hukuka bağlı kılmış olması karşısında (m. 106), bu tür fiillerden kaynaklanan davaların adli yargıda görülmesini, bu kabulün kaçınılmaz sonucu olarak görmektedir. Uygulamada varolan farklı ve çatışan kararların kanun seviyesinde yeknesak bir usul rejimine bağlanmasını adil yargılanma hakkının da gereği saymaktadır. Teklifin madde gerekçesindeki argümanlara ve Adalet Komisyonunun, Hukuk Muhakemeleri Kanunu Tasarısı raporundaki çözüme atıf yapmaktadır. Sonuç olarak, kamuya ait olan araçların sebebiyet verdiği trafik kazaları ile hemzemin geçitlerde meydana gelen tren-trafik kazaları Karayolları Trafik Kanununa bağlı kılınmış, bu uyuşmazlıklarda görevin adli yargıda olduğu yönünde düzenleme yoluna gidilmiştir. Ayrıca Karayolları Trafik Kanununun sorumluluk hukuku yönünden benimsediği "işleten" terimi ile (m.85) yine aynı Kanunda kamuya ait araçlar yönünden benimsenen "aidiyet" terimi (m. 106) arasında sorumluluk bağı yönünden bir ayrıma gidilemeyeceği hususunun Kanun düzeyinde açıklığa kavuşturulması ve kamuya aidiyetin kategorik farklılığı (mülkiyet, sınırlı ayni hak, sözleşmeye dayalı kullanım vb.) işleten kavramıyla bağdaştığı sürece ayrı bir sonuç doğurmayacağı hususları göz önünde bulundurulmuş ve mülkiyetin yanında diğer tiplerin de kapsanması amacıyla Karayolları Trafik Kanununun değiştirilmesi öngörülen 110 uncu maddesinin birinci fıkrasında geçen "işleteni" ibaresinden sonra gelmek üzere "veya sahibi" ibaresi eklenmiştir. Komisyon, bu tür kazalarda, zarar görenin kamu görevlisi olması hallerinde, farklı bir görev kuralı üretilmesinin özel hukukun sağladığı daha avantajlı duruma karşın, eşitlik ilkesine aykırı olacağı düşüncesiyle farklı bir düzenlemeye gitmemiştir. "; bütün yapılan değerlendirmeler ve yukarıda metni yazılı mevzuat hükümlerinin birlikte değerlendirilmesinden, açılan davanın kamu idaresinin yasayla üzerine verilmiş görevi hiç yapmamasından ya da eksik/kusurlu yapmasından kaynaklanan ve hizmet kusuru nedeniyle doğan zararların karşılanmasından kaynaklandığı, bu haliyle hizmet kusuru nedeniyle doğduğu ileri sürülerek kamu idarelerine karşı açılan davalarda görevli yargı yerinin idari yargı yeri olduğu sonuç ve kanaatine ulaşılmış olduğu, davanın görev yönünden reddine ilişkin itiraz konusu kararda hukuki isabet görülmediği gerekçesiyle; davalı idarenin görevsizlik itirazının reddine, uyuşmazlığı çözümlemeye Mahkemelerinin görevli olduğuna karar vermiştir.

Davalı vekilince süresi içinde verilen dilekçe ile olumlu görev uyuşmazlığı çıkarılması istemiyle başvuruda bulunulması üzerine dilekçe, dava dosyasının onaylı örneği ile birlikte Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına gönderilmiştir.

YARGITAY CUMHURİYET BAŞSAVCISI; 2918 sayılı Karayolları Trafik kanununun 2. maddesinde " Bu Kanun, trafikle ilgili kuralları, şartları, hak ve yükümlülükleri, bunların uygulanmasını ve denetlenmesini, ilgili kuruluşları ve bunların görev, yetki ve sorumluluk, çalışma usulleri ile diğer hükümleri kapsar." hükmü ile kanunun uygulanmasında trafik düzeni ile kişi ve kurumların bu kanuna tabi olduğu belirlenmiş; Ek 10. maddesinde ise "Karayollarının yapım, bakım ve işletmesinden sorumlu olan tüm kamu ve özel kuruluşların projelerini yapan ve uygulayan yetkili ve sorumlu kişiler, çağdaş ilim ve teknik esaslarına uymak ve uygulamak konusunda Karayolu Trafik Güvenliği Kurulunun önerilerini kuruluş kanunlarına uygun olacak şekilde değerlendirmek zorundadırlar." hükmüne yer verilerek, karayollarının bakım ve onarım faaliyetlerinde uyulacak kurallara atıf yapılmış olduğu; 5393 sayılı Belediye Kanununun 15/p maddesi " Kara, deniz, su ve demiryolu üzerinde işletilen her türlü servis ve toplu taşıma araçları ile taksi sayılarını, bilet ücret ve tarifelerini, zaman ve güzergâhlarım belirlemek; durak yerleri ile karayolu, yol, cadde, sokak, meydan ve benzeri yerler üzerinde araç park yerlerini tespit etmek ve işletmek, işlettirmek veya kiraya vermek; kanunların belediyelere verdiği trafik düzenlemesinin gerektirdiği bütün işleri yürütmek." hükmü ile karayollarında belediyelerin yetki ve sorumluluklarının tespit edildiği; diğer taraftan, 2918 sayılı Yasa’nın “Görevli ve Yetkili Mahkeme” başlığını taşıyan 110. maddesinde (Değişik: 11/1/2011-6099/14 md.), “İşleteni veya sahibi Devlet ve diğer kamu kuruluşları olan araçların sebebiyet verdiği zararlara ilişkin olanları dâhil, bu Kanundan doğan sorumluluk davaları, adli yargıda görülür. Zarar görenin kamu görevlisi olması, bu fıkra hükmünün uygulanmasını önlemez. Hemzemin geçitte meydana gelen tren-trafik kazalarında da bu Kanun hükümleri uygulanır. / Motorlu araç kazalarından dolayı hukuki sorumluluğa ilişkin davalar, sigortacının merkez veya şubesinin veya sigorta sözleşmesini yapan acentenin bulunduğu yer mahkemelerinden birinde açılabileceği gibi kazanın vuku bulduğu yer mahkemesinde de açılabilir” denilmiş, Yasa’nın Geçici 21. maddesinde ise (Ek: 11/1/2011-6099/15 md.), “Bu Kanunun 110 uncu maddesinin birinci fıkrasının göreve ilişkin hükmü, yürürlüğe girdiği tarihten önce idari yargıda ve Askeri Yüksek İdare Mahkemesinde açılmış bulunan davalara uygulanmaz” hükmü ile de dava konusu idarenin sorumlu olduğu köy yolunun bakım ve onarım ve işaretleme kurallarını ihmal ettiği nedeni ile kusurlu olduğu tezine dayanan davanın görüm ve çözümünün adli yargı yerinde yapılması gerektiğinin anlaşıldığı; belirtilen tüm bu hususlara göre, daha önce davalı idare ile davacı gerçek kişiler arasındaki uyuşmazlık konusu davanın, özel hukuk hükümlerine göre görüm ve çözümünde adli yargı yerinin görevli bulunduğu gerekçesiyle; 2247 sayılı Kanun'un 10. ve 13. maddeleri gereğince, olumlu görev uyuşmazlığı çıkarılmasına, dosyanın Uyuşmazlık Mahkemesi Başkanlığına gönderilmesine karar vermiştir.

Başkanlıkça, 2247 sayılı Yasa’nın 13. maddesine göre Danıştay Başsavcısı’ndan da yazılı düşüncesi istenilmiştir.

DANIŞTAY BAŞSAVCISI; Anayasanın 125. Maddesinin son fıkrasında "İdare, kendi eylem ve işlemlerinden doğan zararı ödemekle yükümlüdür." kuralına yer verildiği; 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu'nun 2. Maddesinin 1. Fıkrasının (b) bendinde İdari eylem ve işlemlerden dolayı kişisel hakları doğrudan muhtel olanlar tarafından açılan tam yargı davalarının "idari dava türleri" arasında sayıldığı; 5393 sayılı Belediye Kanunu'nun 14. Maddesinde, "Belediye, mahallî müşterek nitelikte olmak şartıyla; / a) imar, su ve kanalizasyon, ulaşım gibi kentsel alt yapı; coğrafî ve kent bilgi sistemleri; çevre ve çevre sağlığı, temizlik ve katı atık; zabıta, itfaiye, acil yardım, kurtarma ve ambulans; şehir içi trafik... hizmetlerini yapar veya yaptırır" kuralının yer aldığı; öte yandan 2918 sayılı Karayolları Trafik Kanunu'nun "Belediye Trafik Birimleri Görev ve Yetkileri başlıklı 10. Maddesinin (b) bendinde ise, görev ve yetkiler, "1. Yapım ve bakımından sorumlu olduğu yolları trafik düzeni ve güvenliğini sağlayacak durumda bulundurmak, / Gerekli görülen kavşaklara ve yerlere trafik ışıklı işaretleri, işaret levhaları koymak ve yer işaretlemeleri yapmak, / Karayolu yapısında ve üzerinde yapılacak çalışmalarda gerekli tedbirleri almak, aldırmak ve denetlemek, / Karayolunda trafik için tehlike teşkil eden engelleri gece veya gündüze göre kolayca görülebilecek şekilde işaretlemek veya ortadan kaldırmak, / Yol yapısı veya işaretleme yetersizliği yüzünden trafik kazalarının vukubulduğu yerlerde, yetkililerce teklif edilen tedbirleri almak, / Çocuklar için trafik eğitim tesisleri yapmak veya yapılmasını sağlamak, / Bu Kanun ve bu Kanuna göre çıkarılan yönetmeliklerle verilen diğer görevleri yapmak." şeklinde belirlendiği; belirtilen mevzuat hükümlerinin değerlendirilmesinden, davanın kamu idaresinin yasayla kendisine verilmiş bulunan görevi hiç yapmamasından ve/veya eksik ya da kusurlu yapmasından kaynaklanan ve hizmet kusuru nedeniyle doğan zararların karşılanmasından kaynaklandığı, bu haliyle hizmet kusuru nedeniyle doğduğu ileri sürülerek kamu idarelerine karşı açılan davalarda görevli yargı yerinin idari yargı olduğu gerekçesiyle; 2247 sayılı Kanunun 13' üncü maddesi uyarınca yapılan başvurunun kabulüne hukuki olanak bulunmadığı yolunda yazılı düşünce vermiştir.

İNCELEME VE GEREKÇE: Uyuşmazlık Mahkemesi Hukuk Bölümü’nün, Serdar ÖZGÜLDÜR’ün Başkanlığında, Üyeler: Eyüp Sabri BAYDAR, Ali ÇOLAK, Sıddık YILDIZ, Nurdane TOPUZ, Ayhan AKARSU ve Mehmet AKBULUT’un katılımlarıyla yapılan 30.12.2013 günlü toplantısında;

l-İLK İNCELEME: Dosya üzerinde 2247 sayılı Yasa’nın 27. maddesi uyarınca yapılan incelemeye göre; davalı vekilinin anılan Yasanın 10/2 maddesinde öngörülen yönteme uygun olarak yaptığı görev itirazının reddedilmesi ve 12/1. maddede belirtilen süre içinde başvuruda bulunması üzerine Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı’nca, 10. maddede öngörülen biçimde olumlu görev uyuşmazlığı çıkarıldığı anlaşılmaktadır. Usule ilişkin herhangi bir noksanlık bulunmadığından, görev uyuşmazlığının esasının incelenmesine oybirliği ile karar verildi.

II-ESASIN İNCELENMESİ: Raportör-Hakim Taşkın ÇELİK’in, davanın çözümünde adli yargının görevli olduğu yolundaki raporu ile dosyadaki belgeler okunduktan; ilgili Başsavcılarca görevlendirilen Yargıtay Cumhuriyet Savcısı Mehmet BAYHAN ile Danıştay Savcısı Mehmet Ali GÜMÜŞ’ün davada adli yargının görevli olduğu yolundaki sözlü açıklamaları da dinlendikten sonra GEREĞİ GÖRÜŞÜLÜP DÜŞÜNÜLDÜ:

Dava, sigortalı aracın uğradığı hasar bedelini ödeyen sigorta şirketinin, zararın idarece giderilmesi isteminden ibaret bulunan bir rücuen tazminat davasıdır.

2918 sayılı Karayolları Trafik Kanununun 1. maddesinde, Kanunun amacının karayollarında can ve mal güvenliği yönünden trafik düzenini sağlayacak ve trafik güvenliğini ilgilendiren tüm konularda alınacak önlemleri belirlemek olduğu; “Kapsam” başlıklı 2. maddesinde, bu Kanunun trafikle ilgili kuralları, şartları, hak ve yükümlülükleri bunların uygulamasını ve denetlenmesini ilgili kuruluşları ve bunların görev, yetki ve sorumluluk, çalışma usulleri ile diğer hükümleri kapsadığı ve bu kanunun karayollarında uygulanacağı; 10. maddesinde, yapım ve bakımdan sorumlu olduğu yolları trafik düzeni ve güvenliğini sağlayacak durumda bulundurmanın, gerekli görülen kavşaklara ve yerlere trafik ışıklı işaretleri, işaret levhaları koymak ve yer işaretlemeleri yapmanın Belediye Trafik birimlerinin görev ve yetkileri arasında olduğu belirtilmiştir.

Öte yandan 2918 sayılı Yasanın 19.1.2011 günlü Resmi Gazetede yayımlanarak yürürlüğe giren 6099 sayılı Yasanın 14. maddesiyle değişik 110. maddesinde “İşleteni veya sahibi Devlet ve diğer kamu kuruluşları olan araçların sebebiyet verdiği zararlara ilişkin olanları dahil, bu Kanundan doğan sorumluluk davaları, adli yargıda görülür. Zarar görenin kamu görevlisi olması, bu fıkra hükmünün uygulanmasını önlemez. Hemzemin geçitte meydana gelen tren-trafik kazalarında da bu Kanun hükümleri uygulanır.

Motorlu araç kazalarından dolayı hukuki sorumluluğa ilişkin davalar, sigortacının merkez veya şubesinin veya sigorta sözleşmesini yapan acentenin bulunduğu yer mahkemelerinden birinde açılabileceği gibi kazanın vuku bulduğu yer mahkemesinde de açılabilir”; Geçici 21. maddesinde de “Bu Kanunun 110 uncu maddesinin birinci fıkrasının göreve ilişkin hükmü, yürürlüğe girdiği tarihten önce idari yargıda ve Askeri Yüksek İdare Mahkemesinde açılmış bulunan davalara uygulanmaz” denilmiştir.

Dosyanın incelenmesinden, davacı şirketçe sigorta edilen 58...... plakalı aracın 10.09.2011 tarihinde Yahyabey Caddesi No:29 önünde yolda bulunan çukura düşmesi sonucu tek taraflı ve maddi hasarlı trafik kazası meydana geldiği, kaza nedeniyle meydana gelen hasarın davacı sigorta şirketince sigortalısına ödendiği ve ödenen miktarın davalı Sivas Belediyesinden tahsili için 11.01.2012 tarihinden yapılan başvurunun 24.1.2012 tarihli ve 485 sayılı yazıyla reddi üzerine; kazanın davalı idarenin hizmet kusuru nedeniyle meydana geldiğinden bahisle, davacı şirketin ödemiş bulunduğu 3.465,00 TL’lik tazminatın idareye başvuru tarihi olan 11.01.2012 tarihinden itibaren işleyecek faizi ile tahsili istemiyle bakılan davanın açıldığı anlaşılmaktadır

Belediye aleyhine idare mahkemesinde açılan başka bir tazminat talepli tam yargı davasında, İdare Mahkemesi 2918 sayılı Yasanın 110.maddesinin 1.fıkrasının birinci ve ikinci cümlelerinin Anayasaya aykırı olduğu kanısına varmış, İdare Mahkemesinin bu iki cümlenin iptali istemiyle yaptığı başvuruyu inceleyen Anayasa Mahkemesi 8.12.2011 gün ve E:2011/124, K:2011/160 sayı ve 8.11.2012 gün ve E:2012/118, K:2012/170 sayılı aynı içerikli iki kararı ile; “2918 sayılı Karayolları Trafik Kanunu’nun 110. maddesinin birinci fıkrasında, bu Kanun’dan doğan sorumluluk davalarının adli yargıda görüleceği öngörülmektedir. İtiraz başvurusunda bulunan mahkeme ise idare mahkemesi olup davaya bakmakta görevli ve yetkili mahkeme değildir.

Başvurunun Mahkeme’nin yetkisizliği nedeniyle reddi gerekir.” kararına varmıştır.

Nihayet, aynı konuda Asliye Hukuk Mahkemesi’nce yapılan itiraz başvurusunda Anayasa Mahkemesi 26.12.2013 tarih ve E:2013/68, K:2013/165 sayılı kararıyla; yasa koyucunun “haklı neden” ve “kamu yararı” gerekçesiyle idari yargının görevine giren bir konuyu adli yargı organına bırakabileceği, davanın somutunda da 2918 sayılı Kanunun 110 uncu maddesinin birinci fıkrası ile bu görevin adli yargıya bırakılmasında Anayasa’ya aykırı bir yön bulunmadığı gerekçesiyle, maddenin iptal isteminin oy birliğiyle reddine karar vermiştir. Anayasa’nın 158. inci maddesinin son fıkrasında “Diğer mahkemelerle, Anayasa Mahkemesi arasındaki görev uyuşmazlıklarında, Anayasa Mahkemesinin kararı esas alınır.” denilmektedir. Anayasa Mahkemesi’nin 26.12.2013 tarih ve E:2013/68, K:2013/165 sayılı kararı, yasa koyucunun idari yargının görevine giren bir konuyu adli yargının görevine verebileceğine, 2918 Sayılı Kanunun 110 uncu maddesinin bu nedenle Anayasa’ya aykırı olmadığına dair olup, esası itibariyle görev konusunda verilmiş bir karardır ve Anayasanın 158 inci maddesi uyarınca başta Mahkememiz olmak üzere diğer yargı organları bakımından da uyulması zorunlu bir karar mesabesindedir.

Bu durumda, 2918 sayılı Yasanın 19.1.2011 tarihinde yürürlüğe giren 110. maddesi ile Anayasa Mahkemesi’nin işaret edilen kararları gözetildiğinde, bahsi geçen Kanun maddesinin karayollarında, can ve mal güvenliği yönünden trafik düzeninin sağlanarak trafik güvenliğini ilgilendiren tüm konularda alınacak önlemleri kapsadığı ve Kanunun, trafikle ilgili kuralları, şartları, hak ve yükümlülükleri, bunların uygulanmasını ve denetlenmesini, ilgili kuruluşları ve bunların görev yetki ve sorumlulukları ile, çalışma usullerini kapsadığı, dolayısıyla oluşan trafik kazası nedeniyle açılacak sorumluluk davalarının görüm ve çözümünde adli yargının görevli olduğu; meydana gelen zararın tazmini istemiyle açılan bu davanın da adli yargı yerinde çözümlenmesi gerektiği sonucuna varılmıştır.

Açıklanan nedenlerle, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı’nın başvurusunun kabulü ile Sivas İdare Mahkemesinin görevlilik kararının kaldırılması gerekmiştir.

SONUÇ : Davanın çözümünde ADLİ YARGININ görevli olduğuna, bu nedenle Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı’nın BAŞVURUSUNUN KABULÜ ile Sivas İdare Mahkemesi’nin 5.2.2013 gün ve E:2012/1224 sayılı GÖREVLİLİK KARARININ KALDIRILMASINA, 30.12.2013 gününde Üye Eyüp Sabri BAYDAR’ın KARŞI OYU VE OY ÇOKLUĞU İLE KESİN OLARAK karar verildi.

KARŞI OY

Davalı Belediyenin karayolunun yapım, bakım ve korunmasındaki ihmali sonucu meydana gelen kazada, davacının uğradığı maddi zararın tazmini istemi ile İdari Yargıda dava açılmış,

Yargılamada davalı İdarenin görev itirazının reddi sonucu Adli Yargı yararına olumlu görev uyuşmazlığı çıkartılması üzerine dosya Uyuşmazlık Mahkemesi Başkanlığına gönderilmiştir.

Yüksek Mahkemece yapılan inceleme sonucunda "2918 Sayılı Yasa'nın 110.maddesi hükümleri gözetildiğinde davanın Adli Yargıda çözümlenmesi gerektiği" düşüncesi ile Adli Yargının görevli olduğuna, karar verilerek İdare Mahkemesinin görevlilik kararının kaldırılmasına karar verilmiştir.

Sayın çoğunluğun uyuşmazlıkta Adli Yargıyı görevli kabul eden düşüncesine iştirak edilmesi mümkün değildir.

Zira;

Davada, davalı Belediyenin karayolunun yapım, bakım ve korunmasındaki ihmali sonucu zarara neden olan kazanın meydana geldiği iddia edilmektedir.

2918 Sayılı KTK'nın 1O.md. "Belediyelerin yapım ve bakımından sorumlu olduğu yolları, trafik düzen ve güvenliğini sağlayacak durumda bulundurmak, karayolu yapısında ve üzerinde yapılacak çalışmalarda gerekli tedbirleri almakla görevli" olduğuna işaret edilmiş,

TC Anayasası'nın 125/son md. "idarenin kendi eylem ve işlemlerinden doğan zararı ödemekle yükümlü olduğu" kurala bağlanmış,

2577 Sayılı İYUK 2/1 -b md. "idari eylem ve işlemlerden dolayı kişisel haklan ihlal edilenler tarafından açılan tam yargı davaları, idari dava çeşitleri arasında" sayılmıştır.

Bu durumda belediye sınırlan içindeki yolun yapım, bakım ve onarımının yapılmadığı nedeniyle doğan zararın tazmininin amaçlanmış olması karşısında, idarenin görevinde olan kamu hizmetini yürüttüğü esnada kişilere verdiği zararın ödetilmesine yönelik bulunan uyuşmazlık konusu davanın, olayda kamu hizmetinin usulüne ve hukuka uygun olarak yürütülüp yürütülmediğinin, hizmet kusuru veya idarenin sorumluluğunu gerektiren bir husus olup olmadığının tespitinde esas alınan idare hukuku kurallarına ve 2577 Sayılı İYUK 2/1-b md. sayılan tam yargı davasında görüm ve çözümünde idari yargı yerleri görevli bulunmaktadır.

Sayın çoğunluk, karayolunun yapım, bakım ve korunmasındaki ihmalden doğan zararda Adli Yargıyı görevli kabul eden görüşünde hukuki dayanak olarak 2918 Sayılı KTK 110/1 md. hükümlerini esas almıştır.

11.01.2011 gün 6099 Sayılı Yasa'nın 14. maddesi ile 2918 Sayılı KTK 110. maddesine eklenen 1.fıkra ile "işleteni veya sahibi devlet ve diğer kamu kuruluşları olan araçların sebebiyet verdiği zararlara ilişkin olanları dahil bu kanundan doğan sorumluluk davaları Adli Yargıda görülür..." hükmü getirilmiştir.

Sayın çoğunluk görüşünün aksine eldeki uyuşmazlık anılan yasa hükmü kapsamında kalmamaktadır.

Çünkü, 2918 Sayılı KTK 85.maddesinde açıkça belirtildiği gibi yasa motorlu araçlann işletilmesinden doğan zararlar nedeniyle işletenin hukuki sorumluluğunu düzenlemektedir.

Yasa hükmünde geçen bu kanundan ve Adli Yargıda görülmesi gereken sorumluluk davalan, 2918 Sayılı Yasa'nın 85.maddesinde düzenlenen motorlu araçların işletilmesi nedeniyle verilen zararlardan dolayı araç işletenin hukuki sorumluluğuna ilişkin davalardır.

Yasa değişikliğinden önce kamu araçlarının işletilmesi nedeniyle verilen zararlardan dolayı kamu idaresinin sorumluluğunun hangi yargı kolunda görüm ve çözümü konusunda yasada bir düzenleme bulunmadığından İdari ve Adli Yargı organları arasında çıkan görev uyuşmazlıklarını sonlandırmak üzere sözü geçen yasa hükmü getirilmek suretiyle kamu araçlarının verdiği zararlar nedeniyle işletenin sorumluluğunda 2918 Sayılı Yasa'nın amacına uygun olarak Adli Yargıda görüm ve çözüm esası benimsenmiştir.

Açıklanan gerekçelerle uyuşmazlıkta idari yargı görevli olup, benzer ihtilaflarda da idari yargının görevli olduğu Yargıtay 4, 11, 17 Hukuk Dairelerinin istikrarlı kararlarıyla İçtihad edildiği gibi Danıştay kararlarında da uyuşmazlıkta İdari Yargının görevli olduğu benimsenmiştir. (Danıştay 10. Daire E 2011/11522, K 2012/5347 sayı vs.) Somut uyuşmazlıkta davanın karayolunun yapım, bakım ve korunmasındaki idarenin hizmet kusuruna dayanmasına,

2918 Sayılı Yasa'nın 110/1 md. motorlu araçların işletilmesinden doğan zararlardan dolayı işletenini hukuki sorumluluğunun Adli Yargıda görüm ve çözümünü düzenleme altına almasına,

Somut uyuşmazlığın anılan yasa hükmü kapsamında bulunmamasına,

Kamu hizmetinin usulüne ve hukuka uygun olarak yürütülüp yürütülmediğinin hizmet kusuru veya idarenin sorumluluğunu gerektiren bir husus olup olmadığının tespitinde, 2577 Sayılı İYUK 2/1 -b md. sayılan tam yargı davasında görüm ve çözümünde İdari Yargının görevli olmasına göre,

Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısının başvurusunun reddi ile İdari Yargının görevli olduğuna karar verilmesi gerekirken yazılı şekilde uyuşmazlıkta Adli Yargıyı görevli kabul eden sayın çoğunluğun görüşüne katılamıyorum.

 

 

Karşı Oy

Eyüp Sabri BAYDAR

—— • ——

Uyuşmazlık Mahkemesi Başkanlığından:

7-ESAS NO : 2013/1153

KARAR NO: 2013/1766

KARAR TR : 30.12.2013

(Hukuk Bölümü)

ÖZET : İSKİ tarafından ihale edilen "Tavukçu Deresi Islah Projesi" çalışmaları sırasında, yağan yağmurla dere yatağından taşan suların davacının kiracısı olduğu tesise verdiği zararlar karşılığı tazminata hükmedilmesi istemiyle açılan davanın, hizmet kusuru esasına göre İDARİ YARGI YERİNDE çözümlenmesi gerektiği hk.

K A R A R

Davacı : İstanbul Emlak Bankası Spor Kulubü Derneği

Vekili  : Av. E.D.

Davalılar : 1-İSKİ Genel Müdürlüğü

Vekilleri : Av. H.E., Av. S.G.

 2- K. İnşaat San. ve Tic. A.Ş.

Vekili : Av. E.A.