|
Anayasa Mahkemesi
Başkanlığından:
Esas
Sayısı: 2012/45
Karar
Sayısı: 2012/125
Karar
Günü: 20.9.2012
İTİRAZ YOLUNA BAŞVURANLAR :
1- Genel Kurmay Başkanlığı Askeri
Mahkemesi (Esas Sayısı: 2012/45)
2- Deniz Kuvvetleri Komutanlığı Askeri Mahkemesi (Esas Sayısı: 2012/52)
İTİRAZLARIN KONUSU : 25.10.1963 günlü,
353 sayılı Askeri Mahkemeler Kuruluşu ve Yargılama Usulü Kanunu’nun 10.
maddesinin (C) bendinin, Anayasa’nın 2.,10., 36., 37. ve 145. maddelerine
aykırılığı savıyla iptali istemidir.
I- OLAYLAR
Türk Silahlı
Kuvvetlerinde görevli sivil memur olan sanıklar hakkında icbar suretiyle
irtikap ve emre itaatsizlikte ısrar suçlarından açılan kamu davalarında,
itiraz konusu kuralın Anayasa’ya aykırı olduğu kanaatine varan Mahkemeler,
iptali için başvurmuşlardır.
II-
İTİRAZLARIN GEREKÇELERİ
A- 2012/45 Esas Sayılı İtiraz Başvurusunun
Gerekçe Bölümü Şöyledir:
“Sanık
hakkında Genelkurmay Askeri Savcılığının 17 Ekim 2011 gün ve 2011/195-105
esas ve karar sayılı iddianamesi ile 5237 sayılı TCK.nun 250/1 nci
maddesinde düzenlenen icbar suretiyle irtikap suçundan kamu davası açılmış
olup, bu suçtan Mahkememizde yargılaması devam etmektedir. Sanık hakkında
mahkememizde yargılama devam ederken Askeri Yargıtay Daireler Kurulu
16.02.2012 gün ve 2012/6- 21 E.K. sayılı kararı ile özetle; “Svl.Me. M..
G.. İ.. hakkında Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi tarafından verilen ve 28
Kasım 2011 tarihinde büyük daire tarafından temyiz talebinin reddedilmesi
üzerine kesinleşen Ocak 2012 tarihinde UYAP’ta yayınlanan Avrupa İnsan
Hakları Mahkemesi 2 nci Dairesinin 45912/06 numaralı kararı ve T.C.
Anayasası’nın 2, 36, 37 ve 90 ncı maddeleri dikkate alınarak Milli Savunma
Bakanlığında veya Türk Silahlı Kuvvetlerinde görevli sivil memurların
askeri mahkemelerde yargılanmaları sonucu verilecek kararların, Avrupa
İnsan Hakları Mahkemesince adil yargılama hakkının ihlali olarak kabul
edileceği anlaşıldığından, AİHM.’nin sözleşmeyi yorumlamaya yetkili tek
organ olması nedeniyle sözleşmeye aykırılığını saptadığını Türk yasalarının
(MSB. ve TSK.’da görevli sivil memurların askeri mahkemelerde
yargılanmalarına olanak tanıyan düzenlemelerin) uygulanmaması, sanığın adil
yargılama hakkının ihlal edilmemesi bakımından somut olayda adliye
mahkemelerinde yargılanmasının sağlanması gerektiğini belirterek, başka bir
suçtan yargılanan Svl.Me. Y.S.’nin Anayasa’nın 90 ncı maddesinin son
fıkrası kapsamında uluslararası anlaşma esas alınarak yargı yerinin
belirlenmesi, sanığın yargılamasının adliye mahkemelerinde yapılması
gerektiği yönünde mahkumiyet hükmünün görev yönünden bozulmasına” karar
vermiştir.
Askeri
Yargıtay Daireler Kurulunun 16.02.2012 gün ve 2012/6-21 E.K. sayılı
kararları ile atıfta bulunduğu Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi 2 nci
Dairesinin 45912/06 numaralı kararı sonrasında ortaya çıkan görev
hususundaki hukuksal durumun değerlendirilmesi açısından öncelikle mevcut
iç hukuk mevzuatının değerlendirilmesi gerekmektedir.
Türkiye
Cumhuriyeti Anayasası’nın, 5982 sayılı Yasa ile değiştirilen “Askeri Yargı”
başlıklı 145/1-3’üncü maddesinde, askeri yargının görev alanı;
“Askeri
yargı, askeri mahkemeler ve disiplin mahkemeleri tarafından yürütülür. Bu
mahkemeler; asker kişiler tarafından işlenen askeri suçlar ile bunların
asker kişiler aleyhine veya askerlik hizmet ve görevleriyle ilgili olarak
işledikleri suçlara ait davalara bakmakla görevlidir. Devletin güvenliğine,
anayasal düzene ve bu düzenin işleyişine karşı suçlara ait davalar her
halde adliye mahkemelerinde görülür.
Savaş
hali haricinde, asker olmayan kişiler askeri mahkemelerde yargılanamaz.
Askeri
mahkemelerin savaş halinde hangi suçlar ve hangi kişiler bakımından yetkili
oldukları; kuruluşları ve gerektiğinde bu mahkemelerde adli yargı hakim ve
savcılarının görevlendirilmeleri kanunla düzenlenir.” şeklinde düzenlenmiştir.
5982
sayılı Yasa ile değiştirilen ve henüz Anayasaya uyumla ilgili
düzenlemelerin, kanunlaşmaması sebebi ile 353 sayılı Kanun’a yansıtılmayan
Anayasa hükümlerine göre, savaş hali haricinde asker olmayan kişilerin
Askeri Mahkemede yargılanması söz konusu değildir.
Asker
kişi tanımı Anayasa’da yapılmamakla birlikte, 353 sayılı Askeri Mahkemeler
Kuruluşu ve Yargılama Usulü Kanunu’nun “Asker kişiler” başlıklı 10’uncu
maddesinde; bu Kanun’un uygulanmasında kimlerin asker kişi sayılacağı, 1632
sayılı Askeri Ceza Kanunu’nun “Askeri şahıslar” başlıklı 3’üncü maddesinde
de; kimlerin askeri şahıs olduğu sayma yöntemi ile gösterilmiştir. Bu
maddelerde gösterilmeyen/sayılmayan kişilerin “sivil kişiler” olarak kabul
edilmesi gerektiği hususunda kuşku bulunmamaktadır.
Öte
yandan, 211 sayılı TSK İç Hizmet Kanunu’nun 2/2’nci maddesinde, Asker;
“Askerlik mükellefiyeti altına giren şahıslarla (Erbaş ve erler) özel
kanunlarla Silahlı Kuvvetlere intisabeden ve resmi bir kıyafet taşıyan şahsa denir.”
şeklinde tanımlanmıştır. 211 sayılı TSK İç Hizmet Kanunu’nun 2/2’nci
maddesinde belirtilen asker tanımı açısından temel kriterin özel biçime
sahip, ayırıcı özelliklere sahip, yasalarla belirlenen rütbe, işaret gibi
semboller taşıyan, asker kişiyi diğer kişilerden ayıran resmi bir kıyafet
taşıma olduğu açıktır.
As.C.K.nın
3/2’nci maddesinde (4551 sayılı Kanun ile yapılan bu düzenlemenin
(değişikliğin), Anayasa Mahkemesinin 25.11.2005 tarihli ve 2003/34
Esas-2005/91 Karar sayılı kararıyla, Anayasa’nın 2, 10, 19, 38, 128 ve
129’uncu maddelerine aykırı olmadığına karar verilmiştir), “Milli Savunma
Bakanlığı ile Türk Silahlı Kuvvetleri kadro ve kuruluşunda çalışan Devlet
memurlarının asker kişi sıfatları, 04.01.1961 tarihli ve 211 sayılı Türk
Silahlı Kuvvetleri İç Hizmet Kanunu’nun 115’inci maddesinde belirtilen
yükümlülükleri ile sınırlıdır.” şeklinde yer alan ifadeyle, Türk Silahlı
Kuvvetleri kadro ve kuruluşunda çalışan sivil personelin As.C.K’nın
uygulaması anlamında asker kişi sıfatları sınırlandırılmıştır (Askeri Yargıtay
Daireler Kurulunun 01.02.2001 tarihli ve 2001/7-13 sayılı kararı).
211
sayılı İç Hizmet Kanunu’nun 115’inci maddesi; “Silahlı Kuvvetlerde çalışan
sivil memur, müstahdem, müteferrik müstahdem ve gündelikçi sivil personel
bu Kanunun askerlere tahmil ettiği, sorumluluk ve hizmetlerin ifası
bakımından:
a)
Amir vazifesi alanlar; maiyetindeki bütün askeri ve sivil personele
hizmetin icap ettirdiği emirleri verebilir. Ceza vermek salahiyetleri
yoktur. Maiyetin cezalandırılması icabeden hallerde en yakın askeri amire
müracaat edilir.
b)
Bütün sivil personel emrinde çalıştıkları askeri amirlere karşı ast
durumunda olup bu Kanunun 14’üncü maddesinin asta tahmil ettiği vazifeleri
aynen yapmaya mecburdurlar. Hilafına hareket edenler askerlerin tabi olduğu
cezai müeyyidelere tabi olurlar.”
Aynı
Kanun’un 14’üncü maddesi ise; “Ast; amir ve üstüne umumi adap ve askeri
usullere uygun tam bir hürmet göstermeye, amirlerine mutlak surette itaate
ve kanun ve nizamlarda gösterilen hallerde de üstlerine mutlak itaate
mecburdur.
Ast
muayyen olan vazifeleri, aldığı emri vaktinde yapar ve değiştiremez,
haddini aşamaz. İcradan doğacak mesuliyetler emri verene aittir.
İtaat
hissini tehdit eden her türlü tezahürler, sözler, yazılar ve fiil ve
hareketler cezai müeyyidelerle men olunur.” hükümlerini içermektedir.
Bu
itibarla, madde metinlerinden açıkça anlaşılacağı üzere, Türk Silahlı
Kuvvetlerinde görevli tüm sivil personelin emrinde çalıştıkları askeri
amirlere karşı ast durumunda oldukları, İç Hizmet Kanunu’nun 14’üncü
maddesinde asta yüklenen görevleri aynen yapmaya mecbur oldukları, aksine
hareket edenlerin askerlerin tabi olduğu cezai müeyyidelere tabi olacakları
belirtilmiştir. Buna göre ve yerleşmiş Askeri Yargıtay İçtihatları da
nazara alındığında Milli Savunma Bakanlığı ve Türk Silahlı Kuvvetlerinde
görevli tüm sivil personel, Askeri Ceza Kanununda yazılı, “amiri tehdit”,
“amire hakaret”, “amire mukavemet”, “amire fiilen taarruz”, “emre
itaatsizlikte ısrar” gibi askeri cürümleri; 477 sayılı Disiplin Suç ve Cezaları
Hakkındaki Kanunda yazılı, “amire saygısızlık”, “emre itaatsizlik”, “amire
bilerek doğru söylememek” gibi disiplin suçlarını işleyebileceklerdir
(Askeri Yargıtay Daireler Kurulunun 05.06.2003 tarihli ve 2003/57-56 sayılı
kararı).
Ancak
askeri yargının görev alanını kişi yönünden belirleyen ve Türkiye
Cumhuriyeti Anayasasının, 5982 sayılı Yasa ile değiştirilmeden önceki
“Askeri Yargı” başlıklı 145 nci maddesi ile uyumlu bulunduğu görülen 353
sayılı Kanun’un 10/C-D maddesinde; “Milli Savunma Bakanlığı veya Türk
Silahlı Kuvvetleri kadro ve kuruluşlarında çalışan sivil personel” ile
“Askeri işyerlerinde çalışan ve İş Kanununa tabi bulunan işçiler”de, asker
kişi olarak sayılmıştır.
Dolayısıyla,
211 sayılı Kanun’un tanımlamasından farklı olarak, esasen üniforma giymeyen
ve silah taşımayan TSK bünyesindeki sivil personel, hiçbir ayrım
gözetilmeksizin, “askeri suçları ile bunların asker kişiler aleyhine veya
askerlik hizmet ve görevleriyle ilgili olarak işledikleri suçları”
yönünden, diğer asker kişiler gibi Askeri Mahkemelerinin yargılamasına tabi
tutulmuşlardır.
Türk
Silahlı Kuvvetleri kadro ve kuruluşlarında çalışan sivil personel ile
işçilerin yargılanmasına ilişkin yasal düzenlemeler belirlendikten sonra,
bu aşamada, adil yargılanma hakkının ayrılmaz bir parçası olan doğal yargıç
ilkesinin tanımlanması gerekmektedir.
Davayı
görecek yargıcın, suçun işlenmesinden önce yasa ile belli edilmesini
öngören doğal yargıç ilkesi, Anayasa’nın 37’nci maddesinde, hiç kimsenin
kanunen tabi olduğu mahkemeden başka bir merci önüne çıkarılamayacağı,
ayrıca, bir kimseyi kanunen tabi olduğu mahkemeden başka bir merci önüne
çıkarma sonucunu doğuran yargı yetkisine sahip olağanüstü mercilerin
kurulamayacağı, şeklinde düzenlenmiştir.
Nihayetinde,
dar anlamda “doğal yargıç” kavramı, suçun işlenmesinden önce yasayla belli
edilmiş yargıç diye tanımlanmakta olup, askeri yargının görev alanını
düzenleyen mevzuat sistematiğine bakıldığında, Türk Silahlı Kuvvetleri
kadro ve kuruluşlarında çalışan sivil personel ile işçilerin yargılanmasını,
“askeri suçları ile bunların asker kişiler aleyhine veya askerlik hizmet ve
görevleriyle ilgili olarak işledikleri suçları” yönünden Askeri Mahkemelere
tabi kılan yasal düzenlemenin, şeklen doğal yargıç ilkesine uygun olduğu
hususunda duraksama bulunmamaktadır.
Nitekim,
Anayasa Mahkemesi de, 20.11.1990 tarihli ve 1990/13 Esas-1990/30 Karar
sayılı kararında; yargılama makamlarının suçun işlenmesinden veya
çekişmenin meydana gelmesinden sonra kurulmasına veya yargıçların
atanmasına engel oluşturan, sanığa veya davanın yanlarına göre yargıç
atanmasına olanak vermeyen “doğal yargıç” ilkesini, dar anlamda kabul
etmektedir.
Doğal
yargıç ilkesinin, geniş anlamda yorumlanması ve adil yargılanma ilkesinin
“mahkemelerin tarafsızlığı ve bağımsızlığı” ilkesiyle sıkı bir ilintisinin
bulunduğu açıktır.
Anayasa’nın 90/5’inci maddesinde yer alan “Usulüne
göre yürürlüğe konulmuş Milletlerarası andlaşmalar kanun hükmündedir.
Bunlar hakkında Anayasaya aykırılık iddiası ile Anayasa Mahkemesine
başvurulamaz. Usulüne göre yürürlüğe konulmuş temel hak ve özgürlüklere
ilişkin milletlerarası andlaşmalarla kanunların aynı konuda farklı hükümler
içermesi nedeniyle çıkabilecek uyuşmazlıklarda milletlerarası andlaşma
hükümleri esas alınır.” şeklindeki hükümle, iç hukukumuzun bir parçası
haline gelen ve mahkemelerce re’sen dikkate alınması hususunda duraksama
bulunmayan Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin (AİHS) “Adil yargılama hakkı”
başlıklı 6’ncı maddesinde;
“1.
Her şahıs gerek medeni hak ve vecibeleriyle ilgili nizalar gerek cezai
sahada kendisine karşı serdedilen bir isnadın esası hakkında karar verecek
olan, kanuni, müstakil ve tarafsız bir mahkeme tarafından davasının makul
bir süre içinde hakkaniyete uygun ve aleni surette dinlenmesini istemek
hakkını haizdir.
Hüküm
aleni olarak verilir, şu kadar ki demokratik bir toplulukta amme
intizamının veya milli güvenliğin veya ahlakın yararına veya küçüğün
menfaati veya davaya taraf olanların korunması veya adaletin selametine
zarar verebileceği bazı hususi hallerde, mahkemece zaruri görülecek ölçüde,
aleniyet davanın devamınca tamamen veya kısmen basın mensupları ve halk
hakkında tahdit edilebilir.
2.
Bir suç ile itham edilen her şahıs suçluluğu kanunen sabit oluncaya kadar
masum sayılır.
3.
Her sanık ezcümle:
a)
Şahsına tevcih edilen isnadın mahiyet ve sebebinden en kısa bir zamanda,
anladığı bir dille ve etraflı surette haberdar edilmek,
b)
Müdafaasını hazırlamak için gerekli zamana ve kolaylıklara malik olmak,
c)
Kendi kendini müdafaa etmek veya kendi seçeceği bir müdafii veya eğer bir
müdafii tayin için mali imkanlardan mahrum bulunuyor ve adaletin selameti
gerektiriyorsa, mahkeme tarafından tayin edilecek bir avukatın meccani
yardımından istifade etmek,
d)
İddia şahitlerini sorguya çekmek veya çektirmek, müdafaa şahitlerinin de
iddia şahitleriyle aynı şartlar altında davet edilmesini ve dinlenmesinin
sağlanmasını istemek,
e)
Duruşmada kullanılan dili anlamadığı veya konuşamadığı takdirde bir
tercümanın yardımından meccanen faydalanmak,
haklarına
sahiptir.” şeklinde düzenleme yer almaktadır.
Hemen
bu bağlamda belirtmek gerekir ki, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM)
2’nci Dairesinin İçen-Türkiye No: 45912/06 kararıyla, özetle; askeri
mahkemelerin yargılama yetkisinin, zorunlu haller ve gerekçeler (her bir
vaka için somut olması) dışında sivil kişilere uygulanmaması gerektiğini ve
yasal dayanağının açık ve öngörülebilir olması gerektiğini, somut olayda
sivil bir kişi olan sanığın askeri mahkemede yargılanmasını haklı çıkaracak
gerekçelerin oluşmadığı kanaatiyle, ulusal yargı tarafından öngörülse bile,
sivil kişi olan sanığın, ordu mensubu hakimler tarafından
yargılanmalarından dolayı bu mahkemelerin bağımsızlığına ve tarafsızlığına
dair duydukları şüphe gerekçesiyle, askeri mahkemelerin sivilleri yargılama
yetkilerinin AİHS’nin 6/1’inci maddesine aykırı olduğuna karar verilmiştir.
AİHS’nin
6’ncı maddesinde tanımlanan adil yargılanma hakkına altlanan kavramlar,
yasal, bağımsız ve tarafsız bir mahkemede yargılanma, makul sürede
yargılanma, açık (aleni) yargılama, vicahilik, masumiyet karinesi, silahların
eşitliği ilkesi, sanık hakları şeklinde özetlenebilir. Ancak, AİHM’nin söz
konusu kararının içeriğinde, daha önceki kararlarına da atıfta bulunarak,
adil yargılanma hakkı kapsamında bağımsız ve tarafsız mahkeme kavramına
dayandığı görülmektedir.
Askeri
Yargıtay Daireler Kurulunun 16.02.2012 tarihli ve 2012/6-21 sayılı
kararında, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi 2’nci Dairesinin İçen-Türkiye No:
45912/06 kararı gözetilerek, Anayasa’nın 90/5’inci maddesi uyarınca,
AİHS’nin 6/1’inci maddesi doğrultusunda (353 sayılı Kanun’un 10/C-D
maddesinin uygulanması olanağının kalmadığı) görevsizlik kararı verilmesi
gerektiğinden bahisle mahkumiyet hükmünün bozulmasına karar verilmiş ise
de;
“Mevzuat
hükümlerinin yorumlanmasında Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi içtihatlarının
yön göstericiliğinden faydanılması gerektiği izahtan vareste olmakla
birlikte, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarının doğrudan iç mevzuat
hükümlerini ortadan kaldırma yeteneğinin bulunmadığı, Anayasanın 90/5’inci
maddesinin bu yönde bir yorumda bulunulmasına elverişli olmadığı hususunda
duraksama bulunmamalıdır.
Zira,
Anayasa’nın 90/5’inci maddesinde, “temel hak ve özgürlüklere ilişkin
milletlerarası andlaşmalarla kanunların aynı konuda farklı hükümler
içermesi nedeniyle çıkabilecek uyuşmazlıklarda milletlerarası andlaşma hükümleri
esas alınır” şeklinde yer verilen ifadedeki uyuşmazlığın, sözleşme ile iç
hukuk metinleri arasındaki somut farklılıklar olarak algılanması
gerekmektedir.
AİHM’nin
içtihadıyla, iç hukukta yer alan ve usulüne göre yürürlüğe girmiş bulunan
normların ortadan kaldırılabileceğine ilişkin bir kabulün, ceza
yargılamasında mutlak aranması gereken, yasal dayanağın açık ve
öngörülebilir olması kuralına aykırılık oluşturacağı, hukuk kurallarının
açık veya örtülü olarak ortadan kaldırılmasına ilişkin ilkelerle de
bağdaşmayacağı açıktır.
Mevzuatın,
içtihat doğrultusunda yorumlanması suretiyle uygulanması olanağı
bulunmadığı hallerde, diğer bir deyişle AİHM içtihadının, mevzuat değişikliğini
gerekli kılması halinde, meclisin içtihadın yorumuna uygun şekilde söz
konusu kanun değişikliğini yapması gerekmektedir. Nitekim, DGM’lerde askeri
hakimlerin bulunmasına ilişkin düzenleme de, mevzuat değişikliğiyle
AİHS’nin yorumuna (AİHM içtihadına) uygun hale getirilmeye çalışılmıştır.
Benzer yöntem, üye devletlerin bir çoğu tarafından uygulanmakta, esasen
sistem de buna ilişkin bir mekanizmayı (AİHS’nin 46/2’nci maddesi)
bünyesinde barındırmaktadır.
Diğer
taraftan, sadece o davaya özgü olarak tespit edilen aykırılığın iç hukukta
yargılamanın yenilenmesi sebebi olarak kabul edilmesi suretiyle, AİHS’nin
46/1 inci maddesi kapsamında AİHM’nin kararlarına uyulması zorunluluğunun
karşılanması da, mevzuat değişikliği gerektiren durumlarda seri olarak AİHS’ne
aykırılık oluşturan kararlar alınmasına engel olmayacağı açıktır.
Dolayısıyla,
somut olayda, herhangi bir yasa değişikliğine gidilmediğine göre,
kanımızca, AİHM içtihadının iç hukuk normunu kendiliğinden ortadan kaldırma
olanağı da bulunmadığına göre, yargı olarak çözümü iç hukukumuzun
mekanizmaları içinde aramak ve bulmak gerekir.
Anayasa’nın
152’nci maddesine göre, uygulanmakta olan kanun hükmünün Anayasa
hükümlerine aykırı olduğu kanısına varıldığında, Anayasa Mahkemesine
başvurulması ve bu konuda karar verilinceye kadar da davanın geri
bırakılması mümkün bulunmaktadır.
AİHM’nin
kararı, mahkemenin bağımsızlığı ve tarafsızlığı kavramına dayanmakta olup,
Anayasa’nın 36/1’inci maddesinde adil yargılanma hakkına yer verilmiştir.
Askeri Yargı organlarının kuruluşunun, işleyişinin, askeri hakimlerin özlük
işlerinin, askeri savcılık görevlerini yapan askeri hakimlerin görevli
bulundukları komutanlıkla ilişkilerinin, mahkemelerin bağımsızlığı ve
hakimlik teminatı esaslarına göre kanunla düzenleneceğine” dair Anayasa’nın
145’inci maddesinin, AİHS’nin 6’ncı maddesinde tanımlanan adil yargılanma
hakkına altlanan mahkemenin bağımsızlığı ve tarafsızlığı kavramlarını
karşıladığı ve desteklediği görülmektedir.
Ayrıca
Hukuk devleti ilkesi Anayasanın 2 nci maddesinde düzenlenmiş olup, 10 ncu
maddede ise eşitlik ilkesi düzenlenmiştir. Anayasanın eşitlik ilkesi gereği
eşitlik her bakımdan aynı hukuki durumda olanlar arasında aranacak bir
özellik olup, farklı durumdakilere farklı kurallar uygulanması eşitliği bozmaz
ise de, kişilerin farklı kurallara tabi tutulmalarının haklı nedenlere
dayanıyor olması gerekmektedir. Kişilerin farklı kurallara tabi tutulmaları
haklı nedenlere dayanmıyorsa eşitlik ilkesi ihlal edilmiş olacaktır.
Anayasa Mahkemesi kararlarında eşitlik ilkesine aykırılığın hukuk devleti
ilkesine de aykırılık oluşturacağı kabul edilmektedir. Bu anlamıyla savaş
ve yakın savaş tehdidi dışında MSB ve TSK.lerinde görev yapan ancak
üniforma taşımayan sivil personel ve işçilerin, diğer sivillerden ayrı bir yargılama
rejimine tabi tutulmasının haklı nedenlere dayandığının kabulünü gerektirir
hukuki argümanların varolmadığı da açıktır.
Diğer
taraftan, objektif olarak herkes tarafından asker kişi olarak algılanan
Türk Silahlı Kuvvetleri kadro ve kuruluşlarında görevli resmi kıyafet
taşıyan personelin de, Anayasamız ve 353 sayılı Kanunda belirtilen şekilde
işlediği suçları açısından bağımsız ve tarafsız bir mahkemece yargılanmayı
isteme hakkına sahip olduğunu ve bu hakka tüm makamlarca (mevzuatı
belirleyen ve mevzuata uygun yargılamayı yapan) saygı gösterilerek hareket
edilmesi gerektiğine işaret edildikten sonra, Türk Silahlı Kuvvetleri kadro
ve kuruluşlarında çalışan sivil personel ile işçilerin hiçbir ayrım
gözetilmeksizin, sübjektif yönden bağımsız ve tarafsız olduklarında hiçbir
kuşku bulunmayan, fakat görünümü ve algılanması yönünden (objektif olarak)
bağımsızlığı ve tarafsızlığı bakımından kuşku duyulabilen askeri yargıya
tabi olmasının adil yargılanma hakkına altlanan mahkemenin bağımsızlığı ve
tarafsızlığı kavramları bağlamında Anayasa hükümlerine aykırılık
oluşturduğu kanaatindeyiz.
Bu
itibarla, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin dayanmış olduğu Avrupa İnsan
Hakları Sözleşmesinin 6/1’inci maddesinde belirtilen adli yargılanma hakkı,
Anayasa’nın 36’ncı maddesinde doğrudan düzenlenmiş ve bu ilkeyi
destekleyici hükümler ve hukuk sistemimizin işleyişi ve bütünlüğü
açısından, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi 2’nci Dairesinin İçen-Türkiye No:
45912/06 kararı da dikkate alınarak, 353 sayılı Kanun’un 10/C-D maddeleri,
1632 sayılı Askeri Ceza Kanununun 3 ncü maddesinin 1 nci fıkrasındaki
“Milli Savunma Bakanlığı ile Türk Silahlı Kuvvetleri kadro ve kuruluşunda
çalışan sivil personel” ibaresi, 1632 sayılı Askeri Ceza Kanununun 3 ncü
maddesinin 2 nci fıkrasının Anayasa’nın 2, 10, 36 ve 145’inci maddelerine
aykırılık oluşturduğu anlaşılmış ise de; Anayasamızın, Anayasaya
aykırılığın diğer mahkemelerde ileri sürülmesi başlıklı 152 nci maddesinde
bir davaya bakmakta olan mahkemenin davada uygulanacak bir kanun yada kanun
hükmünde kararnamenin hükümlerinin Anayasaya aykırılığını ileri
sürebileceğinin belirtilmesi karşısında, müsnet davada uygulanacak Kanun
hükmünün 353 sayılı Kanun’un 10/C maddesi olması sebebiyle 353 sayılı
Kanun’un 10/C maddesinin Anayasa’nın 2, 10, 36 ve 145’inci maddelerine aykırılık
oluşturması nedeniyle, bu fıkranın iptali istemiyle T.C. Anayasasının 152
nci maddesi gereğince Anayasa Mahkemesine başvurulmasına, gerekçeli kararın
ve dava dosyasının onaylı suretinin Anayasa Mahkemesine gönderilmesine
karar verilmiştir.”
B-
2012/52 Esas Sayılı İtiraz Başvurusunun Gerekçe Bölümü Şöyledir:
“353
sayılı Askerî Mahkemeler Kuruluşu ve Yargılama Usulü Kanununun “Asker kişiler” başlıklı 10’uncu
maddesinde, bu Kanun’un uygulanmasında kimlerin
asker kişi sayılacağı, 1632 sayılı Askerî Ceza Kanunu’nun “Askerî şahıslar” başlıklı 3’üncü
maddesinde de kimlerin askerî şahıs olduğu sayma yöntemi ile gösterilmiş,
bu maddelerde gösterilmeyen/sayılmayan kişilerin “sivil kişiler” olduğu kabul
edilmiştir.
353
sayılı Kanun’un 10/C bendine göre
Milli Savunma Bakanlığı veya Türk Silahlı Kuvvetleri kadro ve kuruluşlarında
çalışan sivil personel bu Kanunun uygulanmasında asker kişi
sayılırlar.
1632
sayılı Kanun’un 3’üncü maddesine göre Milli Savunma Bakanlığı veya Türk Silahlı
Kuvvetleri kadro ve kuruluşlarında çalışan sivil personel bu Kanunun uygulanmasında askeri şahıs olup, bu
şahısların asker kişi sıfatları 211 sayılı İç Hizmet
Kanunu’nda sayılan yükümlülükleri ile sınırlıdır.
18.10.1982
tarihli ve 2709 sayılı Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın;
“Cumhuriyetin nitelikleri” başlıklı 2’nci
maddesinde;
“Türkiye
Cumhuriyeti, toplumun huzuru, millî dayanışma ve adalet anlayışı içinde,
insan haklarına
saygılı, Atatürk milliyetçiliğine bağlı, başlangıçta belirtilen temel ilkelere
dayanan, demokratik, laik ve sosyal bir
hukuk Devletidir.”
“Hak arama hürriyeti” başlıklı 36’ncı
maddesinde;
“Herkes,
meşru vasıta ve yollardan faydalanmak suretiyle yargı mercileri önünde
davacı ve davalı olarak iddia ve savunma ile
adil yargılanma hakkına sahiptir.
Hiçbir
mahkeme, görev ve yetkisi içindeki davaya bakmaktan kaçınamaz.”
“Tabi
hâkim” ilkesini somut hâle getiren
“Kanuni hâkim güvencesi” başlıklı 37’nci maddesinde;
“Hiç
kimse kanunen tabi olduğu mahkemeden başka bir merci önüne çıkarılamaz.
Bir
kimseyi kanunen tabi olduğu mahkemeden başka bir merci önüne çıkarma
sonucunu doğuran yargı yetkisine sahip olağanüstü merciler kurulamaz.”
“Milletlerarası antlaşmaları
uygun bulma” başlıklı 90’ıncı
maddesinde;
“...Usulüne
göre yürürlüğe konulmuş milletlerarası antlaşmalar kanun hükmündedir.
Bunlar hakkında Anayasaya aykırılık iddiası ile Anayasa Mahkemesine
başvurulamaz. Usulüne göre yürürlüğe konulmuş temel hak ve özgürlüklere
ilişkin milletlerarası antlaşmalarla kanunların aynı konuda farklı hükümler
içermesi nedeniyle çıkabilecek uyuşmazlıklarda milletlerarası antlaşma
hükümleri esas alınır.”
“Mahkemelerin kuruluşu” başlıklı 142’nci
maddesinde;
“Mahkemelerin
kuruluşu, görev ve yetkileri, işleyişi ve yargılama usulleri kanunla düzenlenir.”
“Askerî Yargı” başlıklı 145’inci
maddesinde;
“Askerî
yargı, askerî mahkemeler ve disiplin mahkemeleri tarafından yürütülür. Bu
mahkemeler; asker kişiler tarafından işlenen askerî suçlar ile bunların
asker kişiler aleyhine veya askerlik hizmet ve görevleri ile ilgili olarak
işledikleri suçlara ait davalara bakmakla görevlidir. Devletin güvenliğine,
anayasal düzene ve bu düzenin işleyişine karşı suçlara ait davalar her
halde adliye mahkemelerinde görülür.
Savaş
hali haricinde, asker olmayan kişiler askeri mahkemelerde yargılanamaz…”
hükümlerine yer verilmiştir.
353
sayılı Kanun’un;
“Genel görev” başlıklı 9’uncu
maddesi, Anayasa’nın 145’inci maddesinin 1’inci fıkrasındaki düzenlemeyi aynen
içermektedir. (12.09.2010 tarih ve 5982 sayılı Anayasa Değişikliği
Kanununun 15 nci maddesi ile “askeri mahal” ibaresi Anayasadan ve zimnen bu
kanundan kaldırılmıştır)
“Barış
zamanında sivil kişilerin Askerî Ceza Kanununa tabi suçlarında yargılama
merci” başlıklı 13’üncü maddesinde;
“Askerî
Ceza Kanunu’nun 55, 56, 57, 58, 59, 61, 63, 64, 75, 79, 80, 81, 93, 94, 95,
114 ve 13l’inci maddelerinde yazılı suçlar, askerî mahkemelerin yargı
yetkisine tabi olmayan sivil kişiler
tarafından barış zamanında işlenirse; bu kişilerin
yargılanması, adli yargı mahkemeleri
tarafından, Askerî Ceza Kanunu hükümleri uygulanmak suretiyle
yapılır.” Hükmü yer almaktadır.
09.07.2009
tarihli ve 27283 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe giren 5918
sayılı “Türk Ceza Kanunu ile Bazı
Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun”un 6’ncı maddesi
ile, 5271 sayılı CMK’nın 3’üncii maddesine eklenen 2’nci fıkra;
“Barış
zamanında, asker olmayan kişilerin
Askerî Ceza Kanununda veya diğer kanunlarda yer alan askerî mahkemelerin
yargı yetkisine tabi bir suçu tek başına veya asker kişilerle iştirak
hâlinde işlemesi durumunda asker olmayan kişilerin soruşturmaları
Cumhuriyet savcıları, kovuşturmaları adli yargı mahkemeleri tarafından
yapılır.” hükmünü içermektedir.
Bu
düzenlemelerde de görüldüğü gibi, askerî mahkemelerde askerlerin
yargılanması kural, asker olmayan kişilerin yargılanması ise savaş zamanına
özgü olarak istisnadır.
353
sayılı Askerî Mahkemeler Kuruluşu ve Yargılama Usulü Kanunun’da değişiklik
yapan 5530 sayılı Kanun’un genel
gerekçesinde;
“Türkiye, Birleşmiş Milletler düzeyinde insan hak
ve hürriyetlerine ilişkin sözleşmeleri ve İnsan Haklarını ve Ana
Hürriyetleri Korumaya Dair Sözleşmeyi (Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesini)
kabul etmiş ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine bireysel başvuru hakkını
tanımıştır. Bu sözleşmelerde,
adil yargılanma hakkı ve bunun gerekleri olan suçsuzluk
karinesi, susma hakkı, silahların eşitliği ilkeleri ve savunma hakları gibi
hükümler yer almaktadır. Bu hükümler, bugün artık Türk iç hukukunun
uyulması zorunlu kısımları hâline gelmiştir. Söz konusu sözleşme hükümleri,
mahkemelerimiz tarafından doğrudan uygulanmakta, Anayasa Mahkemesince de
destek norm kullanılmaktadır…
Avrupa Birliği Müktesebatının Üstlenilmesine
İlişkin Türkiye Ulusal Programı’nda Türkiye Cumhuriyeti Hükümetinin, insan hakları,
demokrasi ve hukukun üstünlüğü alanlarında kaydedilecek gelişmeleri sürekli
olarak izleyeceği, Avrupa Birliği müktesebatına uyum çalışmalarını düzenli
şekilde değerlendireceği ve bu çalışmaların hızlandırılması için gerekli
önlemleri alacağı belirtilmiştir. Ulusal Programda, yargının işlevselliği
ve verimliliği bölümünde orta vadede Askeri Ceza Kanunu ile Askerî
Mahkemeler Kuruluşu ve Yargılama Usulü Kanunumun gözden geçirilmesi de
öngörülmüştür. Ayrıca, Ulusal Programda öngörülen hedefler doğrultusunda
hazırlanan 7/5/2004 tarihli ve 5170 sayılı Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının
Bazı Maddelerinin Değiştirilmesi Hakkında Kanun ile Anayasada yapılan bazı
değişikliklerin askerî yargıya da yansıtılması gerekmektedir.
Bu
bağlamda, Anayasa’nın bazı maddelerinde yapılan savaş ve çok yakın savaş
tehdidi hâllerinde bile ölüm cezasının verilmemesine dair değişikliklerin
askerî yargıya yansıtılması, sivillerin askerî yargıya tabi oldukları
hâller incelenerek mümkün olduğu ölçüde sivillerin askerî mahkemede yargılanmalarına
son verilmesi amacıyla çeşitli çalışmalar yapılmıştır. Bu
çalışmalarda, askerî yargıda karşılaşılan bazı sorunların ve yargılamanın
uzamasına neden olan hâllerin giderilmesi de amaçlanmıştır.” gerekçelerine
yer verilerek, Avrupa Birliğine uyum sürecinde Ulusal Program kapsamında
yapılan çalışmalarda, sivillerin mümkün olduğu ölçüde askerî mahkemede yargılanmalarına
son verilmesinin amaçlandığı vurgulanmıştır.
Avrupa
İnsan Hakları Mahkemesinin, emsal nitelikteki 4.5.2006 tarihli ve 47533/99
sayılı Ergin/Türkiye
kararında; “AİHM, bu yaklaşımında son on yıldır, askerî mahkemelerin,
sivillere suçluluk isnadında bulunmalarını sınırlayan bir eğilimin mevcut
olduğunu onaylayan uluslararası seviyedeki gelişmelerden destek almaktadır.
Bu bağlamda, ilgili BM alt komisyonuna sunulan, adaletin askerî mahkemeler
aracılığıyla uygulanması üzerine hazırlanan rapordan bahsedilmelidir.
Raporun 4 numaralı maddesinde; ‘Askerî mahkemelerin, prensip olarak,
sivilleri yargılama konusunda yargı yetkisi bulunmamalıdır. Her koşulda
Devlet, herhangi bir nitelikteki cezai bir suçla itham edilen sivillerin,
sivil mahkemelerce yargılanmasını garanti etmelidir.’ yazılıdır. Askerî
mahkemelerin, silahlı kuvvetler içerisinde düzen ve disiplini sağlama amacıyla,
çeşitli yasalarca kurulmuş olduğunu vurgulayan Amerikan İnsan Hakları Mahkemesi
de benzer bir görev üstlenmiştir (Bkz., Cantoral Benavides/Peru, 18.8.2000,
C Serisi no: 69, 75). Bu nedenle, askerî mahkemelerin yargı yetkileri,
görevlerini icra ederken suç işlemiş askerî personeli kapsamalıdır…
Askerî
adaletin gücü, bu tür bir durumu haklı çıkaracak, zorlayıcı nedenlerin
bulunmadığı ve bulunsa bile, açık ve öngörülebilir yasal bir temele
dayanmadığı müddetçe sivil kişileri kapsamamalıdır. Sözkonusu nedenlerin
mevcudiyeti, her bir özel davada kanıtlanmalıdır. İç mevzuatın, in
abstracto, askerî mahkemelere belli suç türlerini atfetmesi yeterli
değildir. Davaların bu tür bir tutumla, in
abstracto, görüldüğü durumlarda, ilgili sivil vatandaşların konumu, sivil
mahkemelerce yargılanan vatandaşların konumundan farklı olabilir. Askerî
mahkemeler, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi standartları ile sivil
mahkemelerle aynı seviyede uyumlu olsa bile farklı niteliklerine ve mevcut
olma nedenlerine bağlı olarak muamelede görülen farklılıklar, mahkemeler
huzurunda özellikle ceza davalarında mümkün olduğunca kaçınılması gereken
eşitsizlik problemlerine yol açabilir. ... Askerî bir mahkemenin silahlı
kuvvetler mensubu olmayan bir kişiyi yargılama yetkisine sahip olduğu adli
bir sistemin, söz konusu mahkemenin bağımsızlığını temin eden yeterli
teminatlar mevcut olsa dahi, mahkeme ve ceza davasındaki taraflar arasında
muhafaza edilmesi gereken mesafeyi sıfıra indirgediği varsayılabilir.
Yukarıda
belirtilenlerin ve özellikle uluslararası düzeydeki durumun ışığında, AİHM
askerlik hizmeti aleyhine propaganda yapmaya ilişkin itham edilen sivil bir kişi
olarak yalnızca askerî personelden oluşan bir mahkemede yargılanan
başvuranın, davada bir taraf olarak nitelendirilebilecek askeri hakimlerin
huzuruna çıkmakta endişe duymasının anlaşılabilir olduğunu
değerlendirmektedir. Dolayısıyla, başvuran, askerî mahkemenin gereksiz yere
taraflı düşüncelerden etkilenebileceği konusunda haklı bir endişe
duyabilir. Bu nedenle, başvuranın, söz konusu mahkemenin bağımsızlık ve
tarafsızlığına ilişkin şüpheleri haklı olarak nitelendirilebilir.
Dolayısıyla. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 6’ncı maddesinin 1’inci
fıkrası ihlal edilmiştir.” denilmiştir.
Avrupa
İnsan Hakları Mahkemesinin, sivil kişi olan ve asker kişilerle
müştereken işlediği askerî bir suçtan dolayı askerî mahkemelerde
yargılanarak mahkûm olan başvuranlarla ilgili olarak: Özel
ve diğerleri hakkındaki 31.1.2008 tarihli ve 37626/02 sayılı, Erükçü
hakkındaki 13.11.2008 tarihli ve 4211/02 sayılı, kararları ile de; benzeri
gerekçelerle, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin “Adil yargılanma
hakkı” başlığını taşıyan 6’ncı maddesinin 1’inci fıkrasının
ihlal edildiğine karar verilmiştir.
BM
İnsan Hakları Komitesi, Uluslararası Medeni ve Siyasi Haklar Sözleşmesinin
14’üncü maddesine ilişkin 1984 tarihli Genel Yorumunda, üye devletlere,
“...
Sözleşme bu kategorideki mahkemelerin kurulmasını yasaklamaz iken,
Sözleşmede öngörülen koşullar bu mahkemelerde sivillerin yargılanmasının
çok istisnai durumlarda olmasını ve 14. maddede öngörülen tüm garantileri
gerçekten sağlaması gerektiği sonucunu doğurmaktadır. ...” uyarısında bulunmuştur.
Komite,
Polonya hakkında hazırladığı 1999 yılındaki raporunda da, “Komite, askerî
mahkemelerin sivilleri yargılama yetkisine ilişkin bilgiden endişe
duymaktadır; usule ilişkin son zamanlarda yapılan sınırlamalara rağmen,
Komite,
bir ordu mensubu tarafından öncelikli olarak işlenen suça bir şekilde
iştirak eden tüm şahısların askerî mahkeme tarafından yargılanmasının daha
uygun olacağı şeklindeki gerekçeyi kabul etmemektedir.”
(İnsan Hakları Komitesinin Sonuç Gözlemleri: Polonya, Doc.
CCPR/C/79/ Add. 110, 29 Temmuz 1999, s.21).
Sonucuna ulaşarak;
sivillerin asker kişilerle iştirak hâlinde işledikleri suçlara dahi askerî
mahkemelerde bakılmaması gerektiğini vurgulamıştır.
Avrupa
İnsan Hakları Mahkemesi 31 Mayıs 2011 tarihli ve 45912/06 başvuru numaralı İÇEN-TÜRKİYE kararı
ile Devlet Memuru statüsünde TSK bünyesinde görev yapan personelin Askeri
Mahkemelerde yargılanmasının AİHS.’nin 6/1 nci fıkrasına aykırı olduğuna
karar vermiştir.
Yukarıdaki
açıklamalar ışığında; 353 sayılı Kanun’un 10/C bendine göre Milli Savunma
Bakanlığı veya Türk Silahlı Kuvvetleri kadro ve kuruluşlarında çalışan
sivil personelin bu kanunun uygulanmasında asker kişi
sayılmasına ilişkin hükmün, Anayasa’nın 145/2 nci fıkrasında yer alan savaş
hali haricinde sivillerin askeri mahkemede yargılamayacağı kuralı nci
maddesindeki hukuk devleti niteliği, 10 ncu maddesindeki eşitlik ilkesi ve
37 nci maddesindeki hiç kimsenin kanunen tabi olduğu mahkemeden başka bir
mercide yargılanamayacağı ilkesine aykırı olduğu sonucuna ulaşılmış, Askeri
Savcılığın Anayasaya aykırılık iddiası ciddi bulanarak Anayasa Mahkemesine
başvurulması gerekmiştir.”
III- YASA METİNLERİ
A- İtiraz Konusu Yasa Kuralı
353 sayılı Askeri
Mahkemeler Kuruluşu ve Yargılama Usulü Kanunu’nun itiraz konusu bendin de
yer aldığı 10. maddesi şöyledir:
“ASKER
KİŞİLER:
Madde
10- (Değişik: 8/6/1972 - 1596/1 md.)
Bu
Kanunun uygulanmasında aşağıda yazılı olanlar asker kişi sayılırlar:
A) (Değişik: 29/6/2006 – 5530/2 md.) Muvazzaf
askerler; subaylar, astsubaylar, askerî öğrenciler, uzman jandarmalar,
uzman erbaşlar, sözleşmeli erbaş ve erler, erbaş ve erler,
B)
Yedek askerler (Askeri hizmette bulundukları sürece),
C) Milli Savunma Bakanlığı veya Türk
Silahlı Kuvvetleri kadro ve kuruluşlarında çalışan sivil personel,
D)
Askeri işyerlerinde çalışan ve İş Kanununa tabi bulunan işçiler,
E)
Rızası ile Türk Silahlı Kuvvetlerine katılanlar,
F) (Mülga: 29/6/2006-5530/62 md.)”
B- Dayanılan Anayasa Kuralları
Başvuru kararlarında, Anayasa’nın 2., 10.,
36., 37. ve 145. maddelerine dayanılmıştır.
IV- İLK İNCELEME
Anayasa Mahkemesi
İçtüzüğü’nün 8. maddesi gereğince, 17.5.2012 gününde yapılan ilk inceleme
toplantılarında, 2012/45 esas sayılı dosyada ve 2012/52 esas sayılı dosyada
eksiklik bulunmadığından işin esasının incelenmesine, OYBİRLİĞİYLE karar
verilmiştir.
V- BİRLEŞTİRME
KARARI
25.10.1963 günlü, 353
sayılı Askeri Mahkemeler Kuruluşu ve Yargılama Usulü Kanunu’nun 10.
maddesinin birinci fıkrasının (C) bendinin iptaline karar verilmesi
istemiyle yapılan 2012/45 esas sayılı ve 2012/52 esas sayılı itiraz
başvurularına ilişkin davaların, aralarındaki hukuki irtibat nedeniyle
BİRLEŞTİRİLMESİNE, 2012/52 esas sayılı dosyanın esasının kapatılmasına,
esas incelemenin 2012/45 esas sayılı dosya üzerinden yürütülmesine,
17.5.2012 gününde OYBİRLİĞİYLE karar verilmiştir.
VI- ESASIN İNCELENMESİ
Başvuru kararları ve ekleri,
Anayasa Mahkemesi Raportörü Melek ACU tarafından hazırlanan işin
esasına ilişkin rapor, itiraz konusu yasa kuralı, dayanılan Anayasa
kuralları ve bunların gerekçeleri ile diğer yasama belgeleri okunup
incelendikten sonra gereği görüşülüp düşünüldü:
Başvuru kararlarında, 5982 sayılı Kanun ile
Anayasa’nın 145. maddesinde değişiklik yapılarak savaş hali haricinde asker
olmayan kişilerin askeri mahkemelerde yargılanamayacağının hüküm altına
alındığı, Anayasa’nın anılan maddesinde değişiklik yapılmasına rağmen
itiraz konusu kuraldaki bendin halen mevcudiyetini koruduğu, böylece itiraz
konusu kuralın Anayasa’ya aykırı hale geldiği belirtilerek Anayasa’nın 145.
maddesine aykırı olduğu ileri sürülmüştür.
İtiraz konusu kuralda, 353 sayılı Kanun’un
uygulanmasında Milli Savunma Bakanlığı veya Türk Silahlı Kuvvetleri kadro
ve kuruluşlarında çalışan sivil personelin asker kişi sayılacağı
belirtilmiştir.
7.5.2010 gün ve 5982 sayılı Kanun ile değiştirilen
Anayasa’nın 145. maddesinde, “Askerî
yargı, askerî mahkemeler ve disiplin mahkemeleri tarafından yürütülür. Bu
mahkemeler; asker kişiler tarafından işlenen askerî suçlar ile bunların
asker kişiler aleyhine veya askerlik hizmet ve görevleriyle ilgili olarak
işledikleri suçlara ait davalara bakmakla görevlidir. Devletin güvenliğine,
anayasal düzene ve bu düzenin işleyişine karşı suçlara ait davalar her
halde adliye mahkemelerinde görülür. Savaş hali haricinde, asker olmayan
kişiler askerî mahkemelerde yargılanamaz. Askerî mahkemelerin savaş halinde
hangi suçlar ve hangi kişiler bakımından yetkili oldukları; kuruluşları ve
gerektiğinde bu mahkemelerde adlî yargı hâkim ve savcılarının
görevlendirilmeleri kanunla düzenlenir.” denilmektedir.
Anayasa’nın 145. maddesinin gerekçesinde, askeri
yargının görev alanının yeniden düzenlendiği, mevcut hükümde askeri
yargının görev alanının oldukça geniş düzenlenmesi nedeniyle uluslararası
belgelerde bu durumun eleştirildiği, askeri mahkemelerin görev alanının
demokratik hukuk devletinin getirdiği ölçüler çerçevesinde yeniden
tanımlandığı, getirilen düzenlemeyle askeri mahkemelerin görev alanının
askeri suçların yargılanmasıyla çağdaş ülkelerde olduğu gibi
sınırlandırıldığı ve asker kişilerin sadece askerlik hizmet ve görevleriyle
ilgili olarak işledikleri askeri suçlara ait davalarla sınırlı tutulduğu,
asker olmayan kişilerin savaş hali haricinde, askeri mahkemelerde yargılanamayacağının
anayasal teminat altında alındığı belirtilmektedir.
İtiraz konusu kurala göre, Milli Savunma
Bakanlığında veya Türk Silahlı Kuvvetleri kadro ve kuruluşlarında çalışan
sivil personel asker kişi sayılmakta ve buna bağlı olarak anılan kişilerin
herhangi bir suç işlemeleri durumunda askeri mahkemelerde yargılanmaları
söz konusu olmaktadır. Ancak, Anayasa’nın 145. maddesinin değişiklik gerekçesinde
de belirtildiği üzere, savaş hali dışında asker olmayan kişilerin
işledikleri suçlar nedeniyle askeri mahkemelerde yargılanamayacağı anayasal
olarak teminat altına alınmıştır. Bu durumda, Anayasa’nın 145. maddesinde
yapılan değişiklik sonucunda itiraz konusu kural, Anayasa’ya aykırı hale
gelmiştir.
Açıklanan nedenlerle itiraz konusu kural
Anayasa’nın 145. maddesine aykırıdır. İptali gerekir.
İtiraz konusu kural, Anayasa’nın 145. maddesine
aykırı görülerek iptal edildiğinden, Anayasa’nın 2., 10., 36. ve 37.
maddeleri yönünden incelenmemiştir.
Serdar ÖZGÜLDÜR, Zehra Ayla PERKTAŞ, Recep KÖMÜRCÜ,
Burhan ÜSTÜN, Nuri NECİPOĞLU ve Celal Mümtaz AKINCI bu görüşe
katılmamışlardır.
VII-
SONUÇ
25.10.1963 günlü, 353 sayılı Askeri Mahkemeler
Kuruluşu ve Yargılama Usulü Kanunu’nun 10. maddesinin birinci fıkrasının
(C) bendinin, Anayasa’ya aykırı olduğuna ve İPTALİNE, Serdar ÖZGÜLDÜR,
Zehra Ayla PERKTAŞ, Recep KÖMÜRCÜ, Burhan ÜSTÜN, Nuri NECİPOĞLU ile Celal
Mümtaz AKINCI’nın karşıoyları ve OYÇOKLUĞUYLA, 20.9.2012 gününde karar
verildi.
|
Başkan
Haşim KILIÇ
|
Başkanvekili
Serruh KALELİ
|
Başkanvekili
Alparslan ALTAN
|
|
|
|
|
|
Üye
Fulya KANTARCIOĞLU
|
Üye
Mehmet ERTEN
|
Üye
Serdar ÖZGÜLDÜR
|
|
|
|
|
|
Üye
Osman Alifeyyaz PAKSÜT
|
Üye
Zehra Ayla PERKTAŞ
|
Üye
Recep KÖMÜRCÜ
|
|
|
|
|
|
Üye
Burhan ÜSTÜN
|
Üye
Engin YILDIRIM
|
Üye
Nuri NECİPOĞLU
|
|
|
|
|
|
Üye
Hicabi DURSUN
|
Üye
Celal Mümtaz AKINCI
|
Üye
Erdal TERCAN
|
|
|
|
|
|
Üye
Muammer TOPAL
|
Üye
Zühtü ARSLAN
|
|
|
|
|
KARŞIOY GEREKÇESİ
25.10.1963 günlü, 353 sayılı Askeri Mahkemeler
Kuruluşu ve Yargılama Usulü Kanunu’nun “Asker kişiler” başlıklı 10.
maddesinin itiraz istemlerine konu (C) bendinde “Milli Savunma Bakanlığı
veya Türk Silahlı Kuvvetleri kadro ve kuruluşlarında çalışan sivil
personel”in, bu Kanun’un uygulanmasında asker kişi sayılacakları hüküm
altına alınmaktadır.
Benzer düzenlemeler, Türk Silahlı Kuvvetleri ile
ilgili muhtelif kanunlarda yer almaktadır. Bu meyanda, sözkonusu hükümlere kısaca temas etmekte yarar bulunmaktadır.
1- 22.5.1930 günlü, 1632 sayılı Askeri Ceza Kanunu’nun “Askeri
Şahıslar” başlıklı 3. maddesinde;
“Askeri şahıslar; Mareşalden asteğmene kadar subaylar, astsubaylar, Milli Savunma Bakanlığı ile Türk Silahlı
Kuvvetleri kadro ve kuruluşunda çalışan sivil personel, uzman jandarma ve uzman erbaşlar, erbaş
ve erler ile askeri öğrencilerdir.
Milli Savunma Bakanlığı ile Türk Silahlı Kuvvetleri
kadro ve kuruluşunda çalışan Devlet
memurlarının asker kişi sıfatları, 4.1.1961 tarihli ve 211 sayılı Türk
Silahlı Kuvvetleri İç Hizmet Kanunu’nun 115 inci maddesinde
belirtilen yükümlülükleri ile sınırlıdır.”
Anılan
kuralla birlikte Askeri Ceza Kanunu’nun 23., 32., 165. ve 171.
maddelerinin “sivil memurlar” yönünden iptali yönünden açılan iptal davasında Anayasa Mahkemesi, 25.11.2005
tarih ve E.2000/34, K.2005/91 sayılı
kararıyla (RG. 8.11.2006, Sayı: 26340) iptal istemini şu gerekçeyle reddetmiştir:
“…Askeri Ceza Kanunu’nun 4551 sayılı Yasa’nın 1. maddesi ile değiştirilen 3. maddesinde
kimlerin askeri şahıs sayılacağı belirtilmiş ve Milli Savunma Bakanlığı ile
Türk Silahlı Kuvvetleri kadro ve
kuruluşunda çalışan sivil personel de askeri şahıs tanımı içerisinde
sayılmış, 3. maddesi ile
değiştirilen 23. maddesinin (B) ve (D) fıkralarında, 4. maddesi ile
değiştirilen 171. maddesine bağlı cetvelde göz ve oda hapsi cezaları,
bunların niteliği, neticeleri, yerine getirilmesi, kimlere ne kadar süre
verileceği ve bu cezaları vermeye yetkili amirler belirlenmiş, bu
kapsamda Milli Savunma Bakanlığı ile
Türk Silahlı Kuvvetlerinde çalışan Devlet memurlarına sadece amire
saygısızlık ve emre itaatsizlik suçlarından dolayı dört haftaya kadar göz
veya oda hapsi cezası verileceği, disiplin
bozucu diğer eylemleri hakkında ilgili kanun hükümlerinin
uygulanacağı ve bu cezaların süresinin tayininde öğrenim ve sosyal durumlarının dikkate alınacağı
belirtilerek tanım maddesindeki düzenleme somutlaştırılmıştır…
Askeri Ceza Kanunu’nun 3. maddesinin 4551 sayılı
Yasa’nın dava konusu 1. maddesiyle yapılan değişikten önceki halinde
‘askeri şahıslar’, ‘mareşal (Büyük Amiral)den asteğmene kadar subaylar ile
astsubaylardan ere kadar erat ve
bilumum askeri memurlar, askeri hâkimler ve müstahdemler ve askeri
talebedir’ şeklinde tanımlanmıştır.
4.1.1961 günlü, 211 sayılı Türk Silahlı Kuvvetleri
İç Hizmet Kanunu’nun 115. maddesinin (b) bendinde, ‘Bütün sivil
personel emrinde çalıştıkları askeri
amirlere karşı ast durumunda olup, bu Kanunun 14 üncü maddesinin asta
tahmil ettiği vazifeleri aynen
yapmaya mecburdurlar. Hilâfına hareket edenler askerlerin tâbi olduğu cezai
müeyyidelere tâbi olurlar.’ denilmiştir.
25.10.1963 günlü, 353 sayılı Askeri Mahkemeler
Kuruluşu ve Yargılama Usulü Kanunu’nun 10. maddesinde “Milli Savunma
Bakanlığı veya Türk Silahlı Kuvvetleri kadro ve kuruluşlarında çalışan
sivil personel’ ile ‘askeri
işyerlerinde çalışan İş Kanunu’na tâbi bulunan işçiler’ asker kişi
sayılmışlardır.
16.6.1964 günlü, 477 sayılı Disiplin Mahkemeleri
Kuruluşu, Yargılama Usulü ve Disiplin Suç ve Cezaları Hakkında Kanun’un 7.
maddesinde disiplin amirlerinin, 14. maddesinde ise nezdinde disiplin
mahkemesi kurulan komutan veya askeri kurum amirinin, bir disiplin suçu
işleyen asker kişileri oda ve göz hapsi cezalarıyla cezalandırabileceği
gibi cezalandırılmaları için disiplin mahkemesine sevk edebilecekleri, 38.
maddesinin (D) bendinde sivil personel
hakkında verilen oda veya göz hapsi
cezalarının öğrenim ve sosyal
durumları göz önüne alınarak yerine getirileceği, 62. maddesinin ikinci
fıkrasında sivil personel hakkında verilen ve yerine getirilen oda ve göz
hapsi cezalarının bunların yükselmelerinde nazara alınmak üzere sicillerine
işleneceği öngörülmüştür.
İptali istenilen 4551 sayılı Yasa’nın dava konusu
1. maddesiyle değiştirilen Askeri Ceza Kanunu’nun 3. maddesinin birinci
fıkrasında ‘Türk Silahlı Kuvvetleri kadro ve kuruluşunda çalışan sivil
personel’ askeri şahıslar arasında sayılmış, ikinci fıkrasında ise
bunlardan Devlet memurları statüsünde olanların, asker kişi sıfatlarının Türk Silahlı Kuvvetleri İç
Hizmet Kanunu’nun 115. maddesinde belirtilen yükümlülükleri ile sınırlı
olduğu belirtilmiştir.
Yukarıda açıklanan hükümlerden anlaşılacağı gibi, adı geçen memurların belirtilen
kapsamda Askeri Ceza Kanunu bağlamında askeri şahıs sayılmaları ve askeri
disiplin cezalarına tâbi olmaları ilk defa 4551 sayılı Yasa’yla kabul
edilmiş değildir. Diğer bir ifade ile
bu memurların statülerinde bir değişiklik yapılmamıştır. Yapılan değişikliğin,
önceki uygulamayı devam ettirmeyi ve oluşabilecek kimi duraksamaları ortadan kaldırmayı
amaçladığı anlaşılmaktadır…
Bu duruma göre, dava dilekçesinde ileri sürüldüğü şekilde Milli Savunma Bakanlığı
ile Türk Silahlı Kuvvetleri kadro ve kuruluşunda çalışan sivil personelin
önceki statülerinden farklı yeni bir statüye geçirilmiş oldukları ve statü
karmaşası yaratıldığı ve bu durumun hukuk devleti ilkesine aykırı
olduğu yönündeki savların isabetli
olmadığı sonucuna varılmıştır…
Silahlı Kuvvetlerde ifa edilen
hizmetin niteliği ve gerekleri, farklı çalışma koşullarını, özlük haklarını,
disiplin hükümlerini gerektirmektedir.
Bu nedenle, Milli Savunma Bakanlığı ile Türk Silahlı Kuvvetlerinde çalışan sivil memurların, istisnai bazı durumlarda diğer Devlet
memurlarından farklı olarak Askeri Ceza Kanunu’nda yer alan kimi
kurallara bağlı tutulmalarının, tâbi olunan statünün bir gereği olduğu ve Türk
Silahlı Kuvvetlerinin düzeninin korunması ile ilgili bulunduğu
görüldüğünden, dava konusu yasa kurallarının eşitlik ilkesine aykırı olmadığı sonucuna
varılmıştır.
Dava konusu kurallarla, Türk Silahlı Kuvvetlerinde
görevli Devlet memurlarına verilebileceği
öngörülen göz veya oda hapsi cezaları, niteliği yerine getirilmesi
ve sonuçları bakımından ceza hukuku anlamında özgürlüğü bağlayıcı ceza
niteliği taşımayan, sadece disiplini koruma ve bozulan disiplini sağlama
niteliğinde olan cezalardır.
Anayasa’nın 19. maddesinde sayılan ve kişi
hürriyetinin kısıtlanması sonucunu doğuran haller arasında, bu nitelikte
olan disiplin cezaları sayılmamış ise de, 38. maddesindeki ‘idare, kişi
hürriyetinin kısıtlanması sonucunu doğuran bir müeyyide uygulayamaz.’ genel
ilkesinden sonra ‘Silahlı Kuvvetlerin iç düzeni
bakımından bu hükme kanunla istisnalar getirilebilir.’ denilmiştir.
Görüldüğü üzere,
Anayasa koyucu, Anayasa’nın 38. maddesini vazederken ‘Silahlı Kuvvetlerin iç düzeni’
kavramını kullanmıştır. Burada ‘Silahlı Kuvvetler mensupları’ ya
da dar ve teknik anlamda ‘askeri personel’ şeklinde
kavramlar tercih edilmemiştir. Böylece,
kişi hürriyetinin idare tarafından kısıtlanabilmesine izin veren istisnai düzenlemelerin kapsamına
kimlerin gireceği belirlenirken ‘şahıslar’a değil, aksine ‘Silahlı
Kuvvetlerin iç düzeni’ kavramına vurgu yapılmıştır. Diğer bir ifadeyle, Anayasa’nın 38. maddesinin onbirinci fıkrası vazedilirken
‘şahıslar’ değil, ‘yapılan iş’ esas alınmıştır. Böylece, Silahlı Kuvvetlerin iç düzeni
bakımından gerekli olması halinde kanunla getirilecek istisnai hükümlerle
Türk Silahlı Kuvvetlerinde görevli bulunan gerek asker ve gerekse sivil
personel hakkında idare tarafından kişi hürriyetini bağlayıcı yaptırımların
uygulanabilmesine olanak tanıyan düzenlemelerin yapılmasına Anayasa’nın 38.
maddesinde izin verilmiş olduğu sonucuna varılmıştır…
Anayasa’nın 129. maddesinin dördüncü fıkrasında yer
alan ‘Silahlı Kuvvetler mensupları… hakkındaki hükümler saklıdır.’ ibaresindeki
‘Silahlı Kuvvetler mensupları’ kavramının, Anayasa’nın 38.
maddesindeki düzenlemeye paralel
biçimde genel bir biçimde genel bir
ifade olduğu ve Türk Silahlı
Kuvvetleri kadro ve kuruluşunda görevli
Devlet memurlarını da kapsadığı görülmektedir. Esasen,
Anayasa’nın çeşitli maddelerinde yer
alan ‘askeri hizmetin gerekleri; ‘Silahlı
Kuvvetlerin iç düzeni’ gibi
ifadeler, disiplin konusunda
askerlik hizmetine ilişkin gelenekleri ve kurulmuş düzenin Anayasa tarafından benimsenmiş olduğunu
göstermektedir… İptal isteminin reddi gerekir…”
Görüldüğü üzere, Anayasa
Mahkemesi kararında; mevcut anayasal sistemin “Türk Silahlı Kuvvetleri” mensupları kapsamına bu kurumda görev yapan “Devlet
memurları”nın da dahil olduğu, “Silahlı Kuvvetlerin iç düzeni” gereği ve
“disiplin” gibi kriterler gözetilerek, bu konumdaki Devlet memurları yönünden, Silahlı Kuvvetler
dışında görev yapan Devlet memurlarından farklı bir takım yasal düzenlemeler yapılabileceği açıkça
ifade edilmektedir. Diğer bir
deyişle, Türk Silahlı Kuvvetleri bünyesinde görev yapmakta olan “Devlet
memurları”nı “asker kişi” kabul eden yasakoyucunun bu konudaki takdiri
Anayasa’ya uygun bulunmuştur.
2- 4.1.1961 günlü, 211 sayılı Türk Silahlı Kuvvetleri İç Hizmet
Kanunu’nun “Silahlı Kuvvetlerde Çalışan Sivil Personel” başlıklı 115.
maddesinde;
“Silahlı Kuvvetlerde çalışan sivil memur,
müstahdem, müteferrik müstahdem ve gündelikçi sivil personel bu Kanunun
askerlere tahmil ettiği sorumluluk ve hizmetlerin ifası bakımından
a) Amir vazifesi alanlar; maiyetindeki bütün askeri
ve sivil personele hizmetin icap ettirdiği emirleri verebilir. Ceza vermek
salâhiyetleri yoktur. Maiyetin cezalandırılması icap eden hallerde en yakın
askeri amire müracaat edilir.
b) Bütün sivil personel emrinde çalıştıkları askeri
amirlere karşı ast durumunda olup bu Kanunun 14 üncü maddesinin asta tahmil
ettiği vazifeleri aynen yapmaya mecburdurlar. Hilâfına hareket edenler
askerlerin tâbi olduğu cezaî müeyyidelere tâbi olurlar.” denilmektedir.
Aynı Kanun’un 116. maddesinin (d) bendinde ise;
“Sivil personel Silahlı Kuvvetlerde gördükleri
hizmetlerin hususiyetleri göz önüne alınarak bu Kanunun 77 nci maddesi
gereğince nöbet hizmetlerine sokulabilirler.” hükmü yer almaktadır.
3- 16.6.1964 günlü, 477 sayılı Disiplin Mahkemeleri Kuruluşu,
Yargılama Usulü ve Disiplin Suç ve Cezaları Hakkında Kanun’un “Görev”
başlıklı 7. maddesinde “Disiplin Mahkemeleri asker kişilerin bu Kanunda
yazılı disiplin suçlarına ait davalara bakar…” denilmekte; aynı Kanun’un
“Cezaların yerine getirilmesi” başlıklı 38. maddesinin (A) fıkrasında;
subaylar, astsubaylar, sivil
personel, uzman jandarma ve uzman erbaşlar hakkında “göz hapsi” ve “oda
hapsi” cezaları verilebileceği hüküm altına alınmaktadır.
4- Anayasa’nın “Askeri Yargı” başlıklı 145. maddesi 12.9.2010 günlü,
5982 sayılı Kanun’la değişmiş ve ikinci fıkrası evvelce “Askeri mahkemeler,
asker olmayan kişilerin özel kanunda belirtilen askeri suçları ile kanunda
gösterilen görevlerini ifa ettikleri sırada veya kanunda gösterilen askeri
mahallerde askerlere karşı işledikleri suçlara da bakmakla görevlidirler”
şeklinde iken, “Savaş hali
haricinde, asker olmayan kişiler askeri mahkemelerde yargılanamaz.”
şeklini almıştır. Bu fıkraya ilişkin “Değişik Gerekçesi”nde, “…Maddenin
ikinci fıkrasında yapılan değişiklikle, asker olmayan kişilerin, savaş hali
haricinde, askeri mahkemelerde yargılanamayacağı teminat altına
alınmaktadır.” denilmektedir.
5982 sayılı Kanunla yapılan Anayasa değişiklikleri
arasında, askeri yargıyı düzenleyen 145. maddesindeki “askeri hizmetin
gereklerine göre” ibaresi ile Askeri Yargıtay’ı düzenleyen 156. maddedeki
“askerlik hizmetlerinin gereklerine göre” ve Askeri Yüksek İdare
Mahkemesini düzenleyen 157. maddedeki “askerlik hizmetinin gereklerine
göre” ibaresi ilgili Anayasa maddelerinden çıkarılmıştır. 145. maddenin bu
konudaki gerekçesinde “…söz konusu fıkrada yer alan ve askeri yargının
bağımsızlığını zedelediği düşünülen ‘askerlik
hizmetinin gerekleri’ ibaresi çıkarılmakta ve fıkranın aynı mahiyetteki
son cümlesi yürürlükten kaldırılmaktadır…” denilmekte; 156. ve 157. maddelerin
bu konudaki gerekçelerinde de “… mevcut metinde yer alan ‘askerlik
hizmetlerinin gerekleri’ ibaresi, yargı bağımsızlığının ve tarafsızlığının
güçlendirilmesi amacıyla madde metninden çıkarılmaktadır.”
değerlendirilmesinde bulunmaktadır.
Ne var ki söz konusu Anayasa değişiklikleri
sırasında, yukarıda işaret edilen Anayasa Mahkemesi kararında belirtilen
Anayasa’nın 38/10 ve 129/4. maddelerinde herhangi bir değişiklik
yapılmadığı gibi; yapılan değişikliklerde de “asker kişi”nin tanımı
konusunda herhangi bir açıklama yer almamaktadır. Diğer bir deyişle Anayasa
koyucu, askeri yargının görev alanındaki asker kişinin kim olduğu ve tanımı
konusunda bilinçli olarak bir tanımlama yapmamış ve bunun tespiti işini
yasa koyucuya bırakmıştır. Yasa koyucu da Türk Silahlı Kuvvetlerinde görev
yapan Devlet memurlarını, Türk Silahlı Kuvvetlerinin iç düzeni yönünden
askeri itaat ve disiplinin ağır ihlâli saydığı “amiri tehdit”, “amire
hakaret”, “amire mukavemet”, “amire fiilen taarruz”, “emre itaatsizlikte
ısrar” gibi askeri cürümleri işlemeleri
ve ayrıca “amire saygısızlık”, “emre itaatsizlik” ve “amire bilerek doğru
söylememek” gibi disiplin suçlarını işlemeleri
halinde “asker kişi” kabul etmiş
ve 1632 sayılı Askeri Ceza Kanunu ile 477 sayılı Kanunda buna ilişkin hükümleri
ilgili Askeri Mahkeme ve Disiplin Mahkemelerinin Devlet memurları hakkında
tatbik edeceğini öngörmüştür.
Anayasa’nın 145. maddesinin ikinci fıkrasının 2010
değişikliği sonrası düzenlemesine göre, savaş hali haricinde, asker olmayan
kişilerin askeri mahkemelerde yargılanması mümkün olmamakla beraber;
Anayasa metnindeki “asker olmayan
kişiler” ibaresine verilecek anlam, dava konusunun çözümüne doğrudan
etki yapacaktır. Anayasa’nın 145. maddesinin yine Anayasa’nın 38/10 ve
129/4. maddelerdeki “Silahlı
Kuvvetlerin iç düzeni bakımından…” ve “Silahlı Kuvvetler mensupları … hakkındaki hükümler saklıdır…”
hükümleri ile birlikte değerlendirilmesi zorunlu bulunmaktadır. Anayasa
koyucunun bu konudaki gerçek iradesi, “asker olmayan kişiler”in sadece ordu
mensubu olmayan “siviller” olmayıp, Türk Silahlı Kuvvetlerinde görev
yapmakta olan “Devlet memurlarını”da kapsadığı şeklinde olsaydı; 38. ve
129. maddelerdeki istisnalarında yapılan Anayasa değişikliğiyle kaldırılması
gerekirdi. Nitekim Anayasa koyucu askeri yargının bağımsızlığını ve
tarafsızlığını zedelediğini düşündüğü “askerlik hizmetinin gerekleri”
ölçütünü, söz konusu 2010 değişikliği ile 145., 156. ve 157. maddelerin
metinlerinden çıkarmış; buna karşılık 38. ve 129. maddedeki özel
düzenlemelere dokunmadığı gibi, isteseydi yapabileceği bir “asker olmayan kişi” tanımını
yapmamış, hatta yapmaktan özel olarak kaçınarak, bunun takdirini yasa
koyucuya bırakmıştır. Diğer bir deyişle, Anayasa’nın 145. maddesinin ikinci
fıkrasında yapılan değişikliğin dava konusu kuralın iptalini gerektirir bir
yönü bulunmamaktadır. Yasa koyucunun, Anayasa koyucunun bu konuda kendisine
bıraktığı takdir yetkisini, askeri disiplini ağır derecede iptal ettiğini
değerlendirdiği belli cürüm ve disiplin suçları yönünden kullanmasında ve
Türk Silahlı Kuvvetlerinde görevli “Devlet memurlarını” sadece bu suçlar
bakımından “asker kişi”
saymasında Anayasa’ya aykırı herhangi bir yön bulunmamaktadır. Anayasa
Mahkemesi’nin yukarıda işaret edilen kararındaki kabul ve gerekçeler,
Anayasa’nın 145. maddesinde yapılan 2010 değişikliğinden sonra da hukuki
değerini korumakta olup; açıklandığı üzere, mevcut Anayasal ve yasal
normlar ışığında “asker olmayan kişiler” kavramının, salt Silahlı Kuvvetler
camiası dışındaki sivil şahısları kapsadığını kabul etmek gerekmektedir.
5- Öte yandan, itiraz başvurusu gerekçesinde temas edilen Avrupa İnsan
Hakları Mahkemesi İkinci Dairesi’nin 31.5.2011 tarihli (Başvuru No:
45912/06) İçen-Türkiye kararına konu olayda, her ne kadar davacı Türk
Silahlı Kuvvetlerinde görevli bir Devlet memuru olmakla beraber; ihlâl
kararının gerekçesinin bir bütün olarak incelenmesinde, hükmün olayına özgü
biçimde verildiği anlaşılmaktadır. Gerçekten, itiraz başvurusu gerekçesinde
yollama yapılan Askeri Yargıtay Daireler Kurulu’nun 16.2.2012 tarih ve
E.2012/6, K.2012/21 sayılı kararının “Karşıoy Gerekçesi”nde de isabetle
işaret edildiği üzere, sözü edilen AİHM kararı, incelediği olay itibariyle,
başvuranın askeri mahkemede yargılanmasına esas alınan kriterlerin, somut
ve yeterli olmadığına vurgu yapmaktadır. Kararda sözü edilen kriterler, 211
sayılı İç Hizmet Kanunu’nun 115/b maddesi ile belirlenen kriterler olup,
her somut olayda bu kriterlerin değerlendirilmesi iç hukukumuzdaki uygulama
gereğidir. Belirtilen kriterlerin incelenen olayda soyut ve yetersiz
olduğunu dile getiren “İçen” kararı, mahiyeti itibariyle iç hukukumuzda
doğrudan uygulanabilir bir nitelik taşımamaktadır.
Açıklanan nedenlerle; itiraz istemlerine konu
kuralın Anayasa’ya aykırı bir yönü bulunmadığı ve bu nedenle iptal
isteminin reddi gerektiği kanaatine vardığımızdan; kuralın iptaline ilişkin
çoğunluk kararına katılmıyoruz.
|
Üye
Serdar ÖZGÜLDÜR
|
Üye
Zehra Ayla PERKTAŞ
|
Üye
Recep KÖMÜRCÜ
|
|
|
|
|
|
Üye
Burhan ÜSTÜN
|
Üye
Nuri NECİPOĞLU
|
Üye
Celal Mümtaz AKINCI
|
|