|
Uyuşmazlık
Mahkemesi Başkanlığından:
ESAS NO : 2011/66
KARAR NO : 2012/61
KARAR TR : 9.4.2012
(Hukuk Bölümü)
ÖZET : 2247 sayılı Yasa’nın 24. maddesinde öngörülen
koşulları taşımayan BAŞVURUNUN REDDİ gerektiği hk.
K A R A R
Hüküm Uyuşmazlığının Giderilmesi
İsteminde Bulunan :
Aydın İl Özel İdaresi
Vekili :
Av. A. Ş. L.
Karşı Taraf :
1- İdari Yargıda
A. A.
Vekili :
Av. S. S.
2- Adli Yargıda
Kalyoncuoğlu
Turizm İnş. San. ve Tic.
Ltd. Şti. adına H. K.
Vekilleri : Av. E. Y. – Av. A. Ç. Y.
O L A Y : Aydın İli, Didim İlçesi, Altınkum Plaj Sitesinde mülkiyeti Aydın İl Özel
İdaresine ait olan, A. A.’ya kiralanan, A Blok 9 numaralı dükkan ile, aynı yerde bulunan 11265 parsel üzerinde yine
mülkiyeti Aydın İl Özel İdaresine ait olan, Kalyoncuoğlu
Turizm İnş. San. ve Tic.
Ltd. Şti. adına H. K.’na kiralanan dükkanların,
kira sözleşmeleri ve şartnamelerinin yenilenmemesine, yeniden ihale ile
kiraya verilmesine ilişkin Aydın İl Encümenince 5.3.2008 gün ve 104 sayılı
karar alınmştır.
I- Adnan
Altınsulu vekili tarafından, Aydın İli, Didim İlçesi, Altınkum
Plaj Sitesi, Yalı Caddesi üzerinde, mülkiyeti Aydın İl Özel İdaresine ait
ve davacıya kiralanmış olan A Blok, 9 Numaralı dükkanın
12.4.2008 tarihi itibariyle boşaltılması, aksi takdirde Devlet İhale
Kanununun 75. Maddesi gereğince işlem yapılacağına ilişkin 5.3.2008 gün ve
104 sayılı Aydın İl Encümeni kararının iptali istemiyle Aydın İl Özel
İdaresine karşı 21.4.2008 günü idari yargı yerinde dava açılmıştır.
AYDIN 1. İDARE MAHKEMESİ: 6.3.2009 gün ve E:2008/531,
K:2009/554 sayı ile, “…Olayda, Aydın İli İl
Encümeni kararının, davacının İl Özel İdare Müdürlüğünden kira sözleşmesiyle
1 (bir) yıl süre ile kiraladığı ve kira süresi 1 (bir) yıl süre ile
uzatılarak faaliyette bulunduğu dükkanın kira süresinin uzatılmamasına,
sözleşmenin yenilenmemesine, İl Özel İdaresi tarafından tahliye
işlemlerinin başlatılmasına ve yeniden 2886 sayılı Yasa hükümleri uyarınca
ihale edilerek kiraya verilmesine yönelik işlemin davanın konusunu
oluşturduğu, uyuşmazlığın 6570 sayılı Kanun uyarınca mı yoksa 2886 sayılı
Kanun uyarınca mı çözüleceği noktasından kaynaklandığı görülmüştür.
6570 sayılı Kanunun özel şahıslara ait
taşınmaz malların kiralanmasında uygulanacak kanun olduğu, anılan Kanun'un
14. maddesi ile de devlete ait taşınmaz malların 2490 sayılı Kanuna göre
kiraya verilmesi halinde de bu Kanun'un uygulanacağının belirtildiği, ancak
2490 sayılı Kanun'un 1.1.1984 tarihinden itibaren 2886 sayılı Yasa ile
yürürlükten kaldırılmış olması nedeniyle 2886 sayılı Yasa 6570 sayılı
Kanun'un 11. maddesi 2886 sayılı Devlet İhale Kanunu kapsamına giren yerler
hakkında uygulanmayacaktır.
2886 sayılı Yasa'nın ise, genel bütçeye dahil dairelerle katma bütçeli idarelerin, özel idare ve
belediyelerin özel mülkiyetine tabi olan taşınmazların kiralanmasında
uygulanacak kanun olup, anılan idarelerin özel mülkiyetine tabi
taşınmazların kiralanması 2886 sayılı kanun kapsamına sokularak 6570 sayılı
Kanun kapsamından çıkarılmıştır.
Uyuşmazlıkların hallinde önceliğin özel kanun
niteliğinde olan 2886 sayılı Kanun'un olması gerektiği, anılan Kanun'da da
taşınmazların kiralanmasına ilişkin sözleşmelerin sona ermesi konusunda
özel bir düzenleme getirildiği, bu özel düzenleme nedeniyledir ki, genel
bütçeye dahil dairelerle katma bütçeli idarelerin,
özel idare ve belediyelerin hüküm ve tasarrufu altında bulunan
taşınmazların kira sözleşmelerinin süre bitiminde aynı koşullarla bir yıl
daha uzatılmış sayılacağına ilişkin 6570 sayılı Kanunun 11. maddesinin
uygulanabilirliği ortadan kaldırılmıştır. Çünkü 2886 sayılı Yasada
kiralamaya genel olarak süre sınırı koyulmuş ve bu noktada idareleri
yükümlülük altında bırakmıştır. İlk yapılan ihale sonrasında kira süresinin
uzatılmış olması bu kira sözleşmesinin 6570 sayılı Yasa'nın uygulanmasını
gerektirmeyeceği gibi ortada ihale ile kiracı durumunu ortaya koyan bir
sözleşmede kalması da mümkün bulunmamaktadır.
Bu durumda, taraflar arasında ilk kira sözleşmesinde
öngörülen kira süresinin sona ermesinden sonra 2886 sayılı Yasa'ya uygun
olarak ve yeniden ihale yapılmak suretiyle yeni bir kira ilişkisi
kurulmadığından ortada halihazırda ihale ile
kiracı durumunda olduklarını gösteren bir sözleşme de bulunmadığından,
davacının tahliyesinin 5302 sayılı Yasa'nın yaptığı atıf gereği 2886 sayılı
yasa uyarınca gerçekleştirileceğinden, geçerliliğini yitirmiş fiili
sözleşmenin sözde yenilenme süresi dolmadan artık kira süresinin
uzatılmayacağının, sözleşmenin yenilenmeyeceğinin, tahliye işlemlerine
başlanacağının ve taşınmazların 2886 sayılı Yasa hükümleri uyarınca ihale
edilerek kiraya verileceğine ilişkin olarak alınan dava konusu Encümen
kararında mevzuata aykırılık görülmemiştir.
Açıklanan nedenlerle, davanın reddine…” karar vermiş, bu
karar Danıştay 8. Dairesinin 17.11.2009 gün ve E:2009/4991, K:2009/6790
sayılı kararı ile onanarak kesinleşmiştir.
II- Kalyoncuoğlu Turizm İnş. San. ve Tic. Ltd. Şti.
adına H. K. vekili tarafından, Aydın İli, Didim İlçesi, Altınkum
Plaj Sitesi 11265 parsel üzerindeki mülkiyeti Aydın İl Özel İdaresine ait
ve davacıya kiralanmış olan dükkanın kira süresinin 4.6.2008 tarihi
itibariyle boşaltılması, aksi takdirde Devlet İhale Kanununun 75. maddesi
gereğince işlem yapılacağına ilişkin 5.3.2008 gün ve 104 sayılı Aydın İl
Encümeni kararının kendilerine tebliğ edilmesiyle birlikte, taraflar
arasındaki kira ilişkisinin 4.6.2008 tarihinde sona ermediği, kiracılık
durumunun devam ettiği, davacı şirketin kiralanandan 2886 sayılı Yasa
uyarınca tahliye edilmesinin mümkün olmadığı, kira sözleşmesinin bir yıl
daha uzamış olduğunun tespiti ile taraflar arasında bu konuda oluşan
muarazanın giderilmesi, dava sonuna kadar tahliyenin durdurulması konusunda
ihtiyati tedbir kararı verilmesi istemiyle 13.5.2008 günü Aydın İl Özel
İdaresine karşı adli yargı yerinde dava açılmıştır.
AYDIN 2. ASLİYE HUKUK MAHKEMESİ: 27.3.2009 gün ve E:2008/273, K:2009/227 sayı ile, “…Taraf dilekçeleri,
delil listeleri, çekişme konusu kira sözleşmesi ve ekleri, İl Daimi Encümen
kararı, Noterlik onaylı kira kontratı ve ekleri, İl Özel İdare yazısı,
emsal kararlar, Mahkememizin 2008/221 Esas sayılı dava dosyası incelenip
değerlendirilmiş, Mevzuat ve tarafların ilişkileri ile ilgili sözleşme,
kayıt ve belgelerin niteliği ve geçerliliği hususunda bilirkişi incelemesi
yapılıp 15.12.2008 günlü bilirkişi raporu alınmış, taraf iddia ve
savunmaları kapsamında yanlar arasındaki ilişki ve çekişmenin hukuksal
niteliği ve değerlendirilmesi ile yorumu hakimliğimizce
yapılmıştır. Buna göre; mülkiyeti davalıya ait taşınmazın 29.6.1994
başlangıç tarihli ve aynı gün İl Daimi Encümen 443 sayılı kararına dayalı
kira sözleşmesinin kapsamında Noterlik onayı ile yanlar arasında kira
sözleşmesi düzenlendiği ve uygulana geldiği görülmektedir. Kira sözleşmesinin uzatılmasına rağmen, 2008 yılı içindeki İl
Encümen kararı ile sürenin uzatılmayacağının bildirilmesi üzerine davacı
tarafça sözleşmenin 6570 sayılı kanun hükümlerine göre son bulması gerektiğinden
tek taraflı kararla son bulmanın mümkün olmadığı öne sürülmüş, davalı idare
ise 2886 sayılı kanuna göre kiraya verildiğinden yeniden ihaleye
çıkarılarak kiralanabileceğinden kira süresinin sona erdiği savunulmuş
taraflar arasındaki çekişmenin giderilmesi istenmiştir. Yanlar arasındaki
kiralama işlemi, başlangıçta 2886 sayılı kanun hükümlerine göre ihale
sonucu yapılmış ise de sözleşme hükümlerinde olsun, İl Özel Kanunu'nda
olsun kira süresinin bitiminde yeniden bir ihale sureti ile kiralamanın
kararlaştırılmadığı, özel şartlar ve hükümler gereğince taşınmazın
tahliyesi unsurlarının 6570 sayılı kanun hükümlerine dayanması gerektiği,
davalı tarafın savunmasına konu tahliye nedenlerinin oluşmaması sonucu
tahliye isteminin yerinde bulunmadığı, davacının kiracılığının sürmekte
olduğu görüş ve sonucuna varılmakla davalı itiraz ve savunmaları somut
olaya uygun görülmemiş, davacı iddiaları yerinde bulunmakla davanın
kabulüne karar vermek gerekmiştir. Davalı tarafça Aydın İdare Mahkemesi
karar sureti ibraz edilip sonucu itibarıyla savunmalarına dayanak olarak
uygulanması istenmiş ise de, yargılama aşamasında görev ve derdestlik
itirazlarının reddedildiği de gözetildiğinde her iki davanın taraf ve
aralarındaki ilişki aynı olsa bile iddia ve talep sonuçları birbirinden
farklı bulunduğundan değerlendirmeler buna göre yapılmış, gerekçe
oluşumunda göz önüne alınmıştır. Davanın kabulüne, taraflar arasındaki kira
ilişkisinin 4.6.2008 tarihinde sona ermediğinin, davacının kiracılık
sıfatının devam ettiğinin, davacının kiralanandan 2886 sayılı yasa
hükümlerine göre tahliye edilmesinin mümkün olmadığının 6570 sayılı yasanın
11. maddesine göre 4.6.2008 tarihinde sona eren kira yılının sözleşmesinin
bir yıl daha uzamış olduğunun tespiti ile taraflar arasındaki bu konuda
oluşan muarazanın bu şekilde giderilmesine, ihtiyati tedbir kararının karar
kesinleşinceye kadar devamına (14.5.2008 günlü ek karardaki)…” karar
vermiş, bu karar Yargıtay 13. Hukuk Dairesinin 28.6.2010 gün ve
E:2010/2636, K:2010/9564 sayılı kararı ile onanmış, aynı Dairenin 7.12.2010
gün ve E:2010/12896, K:2010/16407 sayılı kararın düzeltilmesi isteğinin
reddine ilişkin kararı ile kesinleşmiştir.
UYUŞMAZLIK MAHKEMESİNDEN İSTEK: Aydın İl Özel İdaresi
vekili, Aydın İli, Didim İlçesi, Altınkum Plaj
Sitesi Yol caddesi üzerinde, mülkiyeti kendilerine ait ve A. A. ’ya kiralanmış
olan A Blok 9 numaralı dükkanın, 12.4.2008 tarihi itibariyle boşaltılması,
aksi taktirde Devlet İhale Kanununun 75.maddesi
gereğince işlem yapılacağına ilişkin 5.3.2008 gün ve 104 sayılı İl Encümen
kararının iptali istemiyle idari yargı yerinde açılan davada, Aydın 1.
İdare Mahkemesi’nin 6.3.2009 gün ve E:2008/531, K:2009/554 sayılı kararı
ile davanın reddine karar verildiğini; yine aynı yerde kendi
mülkiyetlerindeki 11265 parsel üzerinde bulunan ve Kalyoncuoğlu
Turizm İnşaat San. ve Tic. Ltd. Şti. adına H. K.’na kiralanmış olan dükkanın, 4.6.2008 tarihi itibariyle
boşaltılması aksi takdirde Devlet İhale Kanununun 75.maddesi gereğince
işlem yapılacağına ilişkin 5.3.2008 gün ve 104 sayılı kararından dolayı
adli yargı yerinde açılan muarazanın giderilmesine ilişkin davada Aydın 2.
Asliye Hukuk Mahkemesince 27.3.2009 gün ve E:2008/273, K:2009/227 sayı ile,
davanın kabulüne karar verildiği nedeniyle, anılan taşınmazlara uygulanacak
Yasa hükümlerinde çelişki doğduğu öne sürülerek, hüküm uyuşmazlığının 2247
sayılı Yasanın 24.maddesi uyarınca çözümlenmesi istemiyle Uyuşmazlık
Mahkemesine başvuruda bulunmuştur.
Başkanlıkça, 2247 sayılı Yasanın 24. ve 16. maddelerine
göre ilgili Başsavcıların yazılı düşünceleri istenilmiştir.
DANIŞTAY BAŞSAVCISI; “…1- Aydın İli, Didim İlçesi Altınkum, Plaj Sitesi Yalı Caddesi üzerinde bulunan ve
mülkiyeti Aydın İl Özel İdaresine ait olan dükkanların
kiracılarının durumlarının ayrı ayrı belirtilmesi
ve kira sözleşmelerinin sürelerinin sona ereceği tarihlerin de belirtilmesi
suretiyle, bu kişilerin kira sürelerinin uzatılmamasına, sözleşmelerinin
yenilenmemesine ve 2886 sayılı Devlet İhale Kanunu hükümleri uyarınca ihale
yapılarak, bu yerlerin yeniden kiraya verilmelerine ilişkin 5.3.2008 gün ve
104 sayılı Aydın İl Encümeni kararı tesis edilmiştir. Bu yerdeki 11265
parsel sayılı taşınmaz üzerinde bulunan dükkan ve
pansiyonun kiracısı olan Kalyoncuoğlu Turizm İnş. San. ve Tic. Ltd.
Şirketine 5.3.2008 gün ve 104 sayılı Aydın İl Encümeni kararı eklenerek,
taşınmazın boşaltılması, İl Özel İdaresine teslim edilmesi yolunda
tebligatta bulunulması üzerine, Şirket, ‘kira sözleşmesinden kaynaklanan
muarazanın giderilmesi ve tahliyenin önlenmesi için ihtiyati tedbir kararı
verilmesi’ istemiyle Aydın İkinci Asliye Hukuk Mahkemesinde dava açmış ve
mahkemenin 27.3.2009 gün ve E:2008/273, K:2009/237 sayılı kararı ile olayda
2886 sayılı Yasanın uygulanamayacağı, 6570 sayılı Yasanın 11'inci maddesine
göre kira süresinin bir yıl daha uzamış olduğu gerekçesiyle davanın
kabulüne karar verilmiş; bu karar Yargıtay 13'üncü Hukuk Dairesinin
28.6.2010 gün ve E:2010/2636 K:2010/9564 sayılı kararı ile onanmış ve
kararın düzeltilmesi istemi de reddedilerek kesinleşmiştir.
2- Öte yandan, Aydın İli, Didim İlçesi Altınkum, Plaj Sitesi Yalı Caddesi üzerinde bulunan ve
mülkiyeti Aydın İl Özel İdaresine ait olan A Blok 9 numaralı dükkanın kiracısı olan A. A. tarafından 5.3.2008 gün ve
104 sayılı Aydın İl Encümeni kararının iptali istemiyle İdare Mahkemesinde
açılan dava, 2886 sayılı Yasanın uygulanması suretiyle tesis edilen işlemde
hukuka aykırılık bulunmadığından bahisle Aydın Birinci İdare Mahkemesinin
6.3.2009 gün ve E:2008/531 K:2009/554 sayılı kararı ile reddedilmiş, bu
karar Danıştay Sekizinci Dairesinin 17.11.2009 gün ve E:2009/4991
K:2009/6790 sayılı kararı ile onanarak kesinleşmiştir.
3- Yukarıda anılan ve iki farklı kişi tarafından, farklı
yargı yerlerinde açılan davaların tarafı olan Aydın İl Özel İdaresi
kararlar arasında çelişki bulunduğunu ve hakkın yerine getirilmesinin
olanaksız hale geldiğini belirterek hüküm uyuşmazlığının giderilmesi
talebinde bulunmuştur. İdari ve adli yargı kararları arasında oluştuğu
ileri sürülen hüküm uyuşmazlığının çözümü için; öncelikle hüküm
uyuşmazlığının oluşup oluşmadığının belirlenmesi gerekmektedir. 2247 sayılı Yasanın 24'üncü maddesine göre; hüküm
uyuşmazlığının varlığı için, idari, adli veya askeri yargı mercilerinden en
az ikisi tarafından görevle ilgili olmaksızın kesin olarak verilmiş veya
kesinleşmiş, aynı konuya ve sebebe ilişkin, taraflarından en az biri aynı
olan iki ayrı kararın bulunması ve bu kararlar arasında çelişki yüzünden
hakkın yerine getirilmesinin olanaksız bulunması koşulları aranmaktadır. Aydın
İli, Didim İlçesi Altınkum, Plaj Sitesi Yalı
Caddesi üzerinde bulunan ve mülkiyeti Aydın İl Özel İdaresine ait olan dükkanların kiracılarının durumlarının ayrı ayrı belirtilmesi suretiyle kira sürelerinin
uzatılmamasına, sözleşmelerinin yenilenmemesine ve 2886 sayılı Devlet İhale
Kanunu hükümleri uyarınca ihale yapılarak, bu yerlerin yeniden kiraya
verilmelerine ilişkin 5.3.2008 gün ve 104 sayılı Aydın İI Encümeni kararı,
kararda adı geçen her bir kişi adına ayrı ayrı
hukuki sonuçlar doğuran ayrı bir idari işlem niteliğindedir. Adına işlem
tesis edilen kişiler ile işlemi tesis eden Aydın İl Özel İdaresi ayrı bir
hukuki uyuşmazlığın tarafı durumundadır. 2247 sayılı Yasanın 24'üncü
maddesinde öngörülen taraflardan en az birinin aynı olması koşulunun da bu
çerçevede değerlendirilmesi gerekmektedir. Bu nedenle, bölgedeki farklı
işyerlerinin kiracısı olan Kalyoncuoğlu Turizm İnş. San. ve Tic. Ltd. Şirketi
tarafından Asliye Hukuk Mahkemesinde açılan davada verilen kesinleşmiş
karar ile A. A. tarafından İdare Mahkemesinde açılmış bulunan davada
verilen kesinleşmiş karar arasında hüküm uyuşmazlığı bulunduğundan ve bu
çerçevede hakkın yerine getirilmesinin olanaksız olduğundan söz edilemez.
Öte yandan, Kalyoncuoğlu Turizm İnş. San. ve Tic. Ltd. Şti. de
5.3.2008 gün ve 104 sayılı Aydın İI Encümeni kararının iptali istemiyle
İdare Mahkemesinde dava açmış, Aydın Birinci İdare Mahkemesinin 22.1.2010
gün ve E:2008/659 K:2010/101 sayılı kararı ile davanın reddine karar
verilmiş, bu karar Danıştay'da temyiz edilmiş ve hüküm henüz
kesinleşmemiştir. Bu davada İdare Mahkemesince verilen kararın
kesinleşmesinden sonra, aynı şirket hakkında Asliye Hukuk Mahkemesince
verilmiş ve kesinleşmiş karar bulunması koşuluyla, bu iki karar arasında
hüküm uyuşmazlığı bulunduğu iddiasıyla yeniden istemde bulunulabileceği
tabiidir. Açıklanan nedenlerle, hüküm uyuşmazlığının varlığı için 2247
sayılı Yasanın 24'üncü maddesinde öngörülen koşullar birlikte
gerçekleşmediğinden başvurunun reddi gerektiği…” yolunda düşünce vermiştir.
YARGITAY CUMHURİYET BAŞSAVCISI; “…Aydın 1. İdare
Mahkemesinin 6.3.2009 gün ve 2008/531 E., 2009/554
K. sayılı dava dosyasının incelenmesinde; Davacı A. A.'nun
Aydın İli İl Encümeninin 22.1.2004 gün ve 606 sayılı kararı mülkiyeti İl
Özel İdaresine ait olan Didim A Blok 9 nolu
dükkanı 2286 sayılı Devlet İhale Kanunu kapsamında kiralamış, kira
süresinin sonunda sözleşmeyi yenilemek istemeyen Aydın İli İl Encümeninin,
5.3.2008 gün ve 104 sayılı kararı ile kira süresinin yeniden uzatılmamasına
ve işyerinin 2886 sayılı yasa uyarınca yeniden ihaleye çıkarılarak kiraya
verilmesine karar verilmiştir. Davacı A. A. Aydın İli İl Encümeninin kira
sözleşmesinin yenilenmemesine ilişkin bu işleminin iptali amacıyla Aydın 1.
İdare Mahkemesinde dava açmış, açılan davanın sonucunda, Aydın 1. İdare
Mahkemesi tarafından, 6.3.2009 tarihli 2008/531 E.,
2009/554 K. sayılı kararı ile, taraflar arasında kira sözleşmesinin sona
ermesi üzerine, idare tarafından sözleşmenin yenilenmemesini ve kira konusu
dükkanın 2886 sayılı yasa hükümleri uyarınca yeniden ihale yoluyla
kiralanmasına ilişkin işlemin hukuka uygun bulunması nedeniyle davanın reddine
karar vermiş, bu karar Danıştay 8. Dairesinin 17.11.2009 gün ve 2009/4991
E., 2009/6790 K. sayılı ilamı ile onanarak kesinleşmiştir. Aydın 2. Asliye
Hukuk Mahkemesinin 27.3.2009 gün ve 2008/273 E.,
2009/227 K. sayılı dosyasının incelenmesinde; Davacı Kalyoncuoğlu
Turizm İnş. San. ve Tic.
Ltd. Şti. Aydın İli İl Encümeninin 22.1.2004 gün ve 606 sayılı kararı
mülkiyeti İl Özel İdaresine ait olan Didim İlçesi Altınkum
Plaj sitesi Yalı caddesinde tapunun 11265 parseli üzerinde bulunan dükkan
ve pansiyonu Devlet İhale Kanunu kapsamında kiralamış, kira süresinin
sonunda sözleşmeyi yenilemek istemeyen Aydın İli İl Encümeninin, 5.3.2008
gün ve 104 sayılı kararı ile kira süresinin yeniden uzatılmamasına ve
işyerinin 2886 sayılı yasa uyarınca yeniden ihaleye çıkarılarak kiraya verilmesine
karar verilmiştir. Bu karar karşısında Kalyoncuoğlu
şirketi veli tarafından Aydın '. Asliye Hukuk Mahkemesinde davalı Aydın İl
Özel İdaresi aleyhine, taraflar arasında akdedilen kira sözleşmesinden
kaynaklanan muarazanın giderilmesi ve kiralananın tahliyesinin önlenmesi
için ihtiyati tedbir kararı verilmesi talebi ile açılan davanın yargılaması
sonucunda, mahkeme tarafından, kiralananın tahliyesi hakkında 6570 sayılı
Gayrimenkul Kiraları hakkında kanun hükümlerinin uygulanması gerektiği, bu
yasa gereği idarenin tahliye isteminin yerinde bulunmadığı gerekçesi ile
davanın kabulüne ve davacı şirketin kiracılık sıfatının devam ettiğine,
davacının 2886 sayılı yasa hükümlerine göre tahliyesinin mümkün olmadığına,
kira sözleşmesinin 6570 sayılı yasa gereği bir yıl daha uzamış olduğunun
tespitine, ihtiyati tedbir kararının devamına karar vermiş, bu karar
Yargıtay 13. Hukuk Dairesinin 28.6.2010 gün ve 2010/2636 E., 2010/9564 K. sayılı ilamı ile onanarak
kesinleşmiştir. 2247 sayılı Uyuşmazlık Mahkemesinin
Kuruluş ve işleyişi Hakkında Kanun'un 24. maddesinde(Değişik birinci fıkra:
21.1.1982-2592/7 md.), "1 inci maddede gösterilen yargı mercilerinden
en az ikisi tarafından, görevle ilgili olmaksızın kesin olarak verilmiş
veya kesinleşmiş, aynı konuya ve sebebe ilişkin, taraflarından en az biri
aynı olan ve kararlar arasındaki çelişki yüzünden hakkın yerine getirilmesi
olanaksız bulunan hallerde hüküm uyuşmazlığının varlığı kabul edilir.
Buna göre, hüküm uyuşmazlığının varlığı için:
a) Uyuşmazlık yaratan hükümlerin, adli, idari veya
askeri yargı mercilerinden en az ikisi tarafından verilmesi,
b) Konu, dava sebebi ve taraflardan en az birinin aynı
olması,
c) Her iki kararın da kesinleşmiş olması,
d) Kararlarda davanın esasının hükme bağlanması,
e)Kararlar arasındaki çelişki nedeniyle hakkın yerine
getirilmesinin olanaksız bulunması koşullarının birlikte gerçekleşmesi
aranmaktadır.
Hüküm uyuşmazlığı bulunduğu ileri sürülen adli ve idari
yargı kararlarının incelenmesinden: ortada adli ve idari yargı yerlerince
verilmiş ve kesinleşmiş kararlar bulunduğu; her iki kararda işin esasının
hükme bağlandığı; taraflardan en az birinin (Aydın İl Özel idare Müdürlüğü
yönünden) aynı olduğu anlaşılmaktadır.
Konu ve dava sebebinin aynı olup olmadığına gelince:
İdare Mahkemesinde ve asliye Hukuk Mahkemesinde görülen
davalar, Aydın İli İl Encümeninin önceki bir kararına dayanarak ve 2886
sayılı ihale yasası hükümlerini uygulayarak kiraya verdiği Didim ilçesinde
bulunan taşınmazlar hakkında 2008 yılı için taşınmazları kiralayanlar
bakımından kira sözleşmelerinin yenilenmeme ve 2886 sayılı yasa hükümleri
uyarınca yeniden kiralama için ihale yapma iradesine yönelik 05/03/2008 gün ve 104 sayılı kararından
kaynaklanmaktadır, davaların konu ve sebeplerinin de aynı olduğu
anlaşılmaktadır.
Olayda, davacıları farklı olan kimseler hakkında verilen
kararlar arasındaki çelişki nedeniyle ‘hakkın yerine getirilmesinin
olanaksız bulunması’ koşulunun gerçekleşip gerçekleşmediğine gelince:
Uyuşmazlık Mahkemesinin 7.7.2008 günlü, 2007/62 E.,
2009/179 K. sayılı kararında da vurguladığı gibi,
‘2247 sayılı Yasa'nın 24. maddesi ile,
iki ayrı yargı merciinden verilen çelişik kararlar nedeniyle bir kimsenin
hakkının yerine getirilmesinin olanaksız bulunması halinde Uyuşmazlık
Mahkemesi'nce bu çelişkinin giderilmesi yoluyla, o kimse hakkında bir
çözüme ulaşılması amaçlanmakta olup, bu suretle verilecek kararın
uyuşmazlıkla ilgisi bulunmayan özel ve tüzel kişileri etkilememesi
gerekmektedir.
Diğer bir anlatımla "hakkın
yerine getirilmesinin olanaksız bulunması" durumu; davacı yönünden
sübjektif bir nitelik taşımakta ve yargı kararı ile kendisine tanınmış bir
hakkın yerine getirilmemesi söz konusu iken davalı idare yönünden, ilamı
yerine getirmekle yükümlü olması bakımından objektif bir nitelik taşımakta
ve davacıya yargı kararı ile tanınmış olan bir hakkın idarece yerine
getirilmesinin olanaksızlığını ifade etmektedir.
Bilindiği üzere, mahkeme kararı, kural olarak, davanın
taraflarını bağlar ve bunlar için kesin hüküm sonucunu doğurur. Ancak,
verilen karar üçüncü kişileri bağlamaz.’
Hüküm uyuşmazlığına konu edilen davaların tarafları
bakımından ilamların yerine getirilmesi bir hakkın uygulanmasının olanaksız
hale getirmeyeceği açıktır.
Açıklanan nedenlerle olayda, konu ve dava sebeplerinin
aynı olması ve hakkın yerine getirilmesinin olanaksız bulunması
koşullarının da gerçekleşmemesi karşısında, 2247 sayılı Yasa'nın 24.
maddesine uygun olmayan başvurunun reddi gerektiği…” yolunda düşünce
vermiştir.
İNCELEME
VE GEREKÇE : Uyuşmazlık Mahkemesi Hukuk
Bölümü’nün, Serdar ÖZGÜLDÜR’ün Başkanlığında,
Üyeler: Mustafa AYSAL, Eyüp Sabri BAYDAR, Nurdane
TOPUZ, Mehmet Ali DURAN, Sedat ÇELENLİOĞLU ve Ayhan AKARSU’nun
katılımlarıyla yapılan 9.4.2012 günlü toplantısında; Raportör-Hakim Gülşen
AKAR PEHLİVAN’ın 2247 sayılı Yasa’da öngörülen
koşulları taşımayan başvurunun reddi gerektiği yolundaki raporu ve
dosyadaki belgeler okunduktan; ilgili Başsavcılarca görevlendirilen
Yargıtay Cumhuriyet Savcısı Mehmet BAYHAN ile Danıştay Savcısı Mehmet AKKAYA’nın davada başvurunun reddi gerektiğine ilişkin
sözlü açıklamaları da dinlendikten sonra GEREĞİ GÖRÜŞÜLÜP DÜŞÜNÜLDÜ:
2247 sayılı Uyuşmazlık Mahkemesinin Kuruluş ve
İşleyişi Hakkında Kanun’un “Mahkemenin görevi” başlığını taşıyan 1.
maddesinde, “Uyuşmazlık Mahkemesi; Türkiye Cumhuriyeti
Anayasası ile görevlendirilmiş, adli, idari ve askeri yargı mercileri
arasındaki görev ve hüküm uyuşmazlıklarını kesin olarak çözmeye yetkili ve
bu kanunla kurulup görev yapan bağımsız bir yüksek mahkemedir” denilmiş;
24. maddesinde(Değişik birinci
fıkra: 21/1/1982 - 2592/7 md.) ise, 1
nci maddede gösterilen
yargı mercilerinden en az ikisi tarafından, görevle ilgili olmaksızın kesin
olarak verilmiş veya kesinleşmiş, aynı konuya ve sebebe ilişkin,
taraflarından en az biri aynı olan ve kararlar arasındaki çelişki yüzünden
hakkın yerine getirilmesi olanaksız bulunan hallerde hüküm uyuşmazlığının
varlığının kabul edileceği belirtilmiştir.
Anılan
hükme göre, hüküm uyuşmazlığının varlığı için:
a)
Uyuşmazlık yaratan hükümlerin, adli, idari veya askeri yargı mercilerinden
en az ikisi tarafından verilmesi,
b) Konu,
dava sebebi ve taraflardan en az birinin aynı olması,
c) Her
iki kararın da kesinleşmiş olması,
d)
Kararlarda davanın esasının hükme bağlanması,
e)
Kararlar arasındaki çelişki nedeniyle hakkın yerine getirilmesinin
olanaksız bulunması koşullarının birlikte gerçekleşmesi aranmaktadır.
Hüküm
uyuşmazlığı bulunduğu ileri sürülen adli ve idari yargı kararlarının
incelenmesinden: ortada adli ve idari yargı yerlerince verilmiş ve
kesinleşmiş kararlar bulunduğu; kararlarda da işin esasının hükme
bağlandığı; davaların taraflarından birinin (Aydın İl Özel İdaresi) aynı
olduğu anlaşılmaktadır.
Olayda, Aydın İli, Didim İlçesi, Altınkum
Plaj Sitesi, Yol Caddesi üzerinde, mülkiyeti Aydın İl Özel İdaresine ait ve
A. A.’ya kiralanmış olan, A Blok, 9 numaralı dükkanın,
12.4.2008 tarihi itibariyle boşaltılması aksi takdirde Devlet İhale
Kanununun 75.maddesi gereğince işlem yapılacağına ilişkin 5.3.2008 gün ve
104 sayılı İl Encümen kararının iptali istemiyle idari yargı yerinde açılan
davada, Aydın 1. İdare Mahkemesi’nin 6.3.2009 gün ve E:2008/531, K:2009/554
sayılı kararı ile davanın reddine karar verildiği; yine aynı yerde,
idarenin mülkiyetlerindeki 11265 parsel üzerinde bulunan ve Kalyoncuoğlu Turizm İnşaat San. ve
Tic. Ltd. Şti. adına H. K.’na kiralanmış olan
dükkanın, 4.6.2008 tarihi itibariyle boşaltılması, aksi takdirde Devlet
İhale Kanununun 75. maddesi gereğince işlem yapılacağına ilişkin 5.3.2008
gün ve 104 sayılı kararından dolayı adli yargı yerinde açılan muarazanın
giderilmesine ilişkin davada, Aydın 2. Asliye Hukuk Mahkemesince 27.3.2009
gün ve E:2008/273, K:2009/227 sayı ile, davanın kabulüne karar verildiği
anlaşılmıştır.
Buna göre, farklı dükkanların
kiracıları olan A. A. ile Kalyoncuoğlu Turizm’in
dükkanları tahliye etmek istememelerinden dolayı, birbirlerinden bağımsız
olarak ayrı iki yargı kolunda açtıkları davaların konularının aynı olmasından
sözedilemeyeceği gibi, iki farklı davacı hakkında
verilen iki farklı kararda çelişki bulunduğundan sözetmek
de olanaksızdır.
Öte yandan idari yargı yerince davanın reddi yolunda
verilen karar ile adli yargı yerince davanın kabulü yolunda verilen karar
birbirlerinin uygulanmasına engel teşkil etmediğinden, olayda, başvuruda
bulunan Aydın İl Özel İdaresi yönünden hakkın yerine getirilmesinin imkansızlığından da sözedilemez.
Açıklanan nedenlerle 2247 sayılı Yasanın 24. maddesinde
öngörülen “konu ve dava sebebinin aynı olması” ve “hakkın yerine
getirilmesinin imkansız bulunması” koşullarını
taşımayan başvurunun reddi gerekmektedir.
SONUÇ : 2247 sayılı
Yasa’nın 24. maddesinde öngörülen koşulları taşımayan BAŞVURUNUN REDDİNE,
9.4.2012 gününde OYBİRLİĞİ İLE KESİN OLARAK karar verildi.
—— • ——
Uyuşmazlık
Mahkemesi Başkanlığından:
ESAS NO : 2011/190
KARAR NO : 2012/62
KARAR TR : 9.4.2012
(Hukuk Bölümü)
ÖZET : Davacının gemisinin, bağlama
kütüğünden terkin edilmesi istemiyle açılan davanın, ADLİ YARGI YERİNDE
çözümlenmesi gerektiği hk.
K A R A R
Davacı :
A. T. A.
Vekili : Av. M. Ü.
Davalı :
1- Adli Yargıda
İstanbul Liman Başkanlığı (Bağlama Kütüğü
Amiri)
Vekili :
Av. G. Y.
2- İdari Yargıda
Başbakanlık Denizcilik Müsteşarlığı
O L A Y : Davacının, İstanbul Liman Başkanlığı bağlama kütüğüne
24.06.2010 tarih ve 1667182 no ve 3949 sırasına tescil ettirdiğini
belirttiği sahibi bulunduğu TT-MAT isimli özel teknenin bağlama kütüğünden
terkin edilmesi amacıyla yaptığı başvurunun 5897 sayılı Denizcilik
Müsteşarlığının Kuruluş ve Görevleri Hakkında Kanun Hükmünde Kararname ile
Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun ve Bağlama Kütüğü
Uygulama Yönetmeliği kapsamında incelendiği ve Bağlama Kütüğüne kayıtlı
teknelerin terkin işleminin Yönetmeliğin 20.maddesindeki şartlardan birinin
oluşması halinde yapılabileceği nedeniyle reddedilmesine ilişkin 7.1.2011
tarihli liman başkanlığı işleminin tesis edildiği, davacı vekilince bu
işlemin iptali ile 491 sayılı Denizcilik Müsteşarlığının Kuruluş Ve
Görevleri Hakkında Kanun Hükmünde Kararnamenin ek 12. maddesinin Anayasa'ya
aykırılığı nedeniyle itiraz yoluna başvurularak Anayasa Mahkemesi'ne
gönderilmesi ve yürürlüğün durdurulması istemiyle adli yargı yerinde dava
açılmıştır.
İSTANBUL DENİZCİLİK İHTİSAS MAHKEMESİ: 12.10.2010 gün ve
E:2010/402, K:2010/386 sayı ile, davacı vekili
dava dilekçesinde, davacıya ait TT-Mat isimli teknenin İstanbul Liman
Bağlama Kütüğünden terkin isteminde bulunduğu, ancak talebinin
reddolunduğu, iş bu dava ile İstanbul Limanı Bağlama Kütüğünden terkin
isteğinin reddine dair kararına dayanak olan 5897 sayılı Kanunun 1. maddesi
hükmünün Denizcilik Müsteşarlığının Kuruluş ve Görevleri Hakkındaki Kanun
Hükmünde Kararnameye eklediği Ek 12. maddesinin Anayasa'ya aykırılığı
nedeniyle itiraz yoluna başvurularak iptali ve yürürlüğünün durdurulması
istemiyle birlikte Anayasa Mahkemesine gönderilmesine karar verilmesini
talep ve dava etmiş ise de, davacının talebinin idari mahiyet arz ettiği,
davacının asıl isteminin davalı idarenin vermiş olduğu kararın kaldırılması
isteminden ibaret bulunduğu, bu istemin de idare mahkemesince karara
bağlanması gerektiği ve dava idari mahiyet arz etmekle davanın reddine
karar verilmesi gerektiği gerekçesiyle davanın reddine karar vermiş, bu
karar kesinleşmiştir.
Davacı bu kez aynı istemle idari yargı yerinde dava
açmıştır.
İSTANBUL 10. İDARE MAHKEMESİ: 18.4.2011 gün ve
E:2011/254 sayı ile, 10.8.1993 tarih ve 491 sayılı
Denizcilik Müsteşarlığının Kuruluş Ve Görevleri Hakkında Kanun Hükmünde
Kararname'nin "Bağlama Kütüğü" Başlıklı Ek 12. Maddesinin 8.
fıkrasında, Bağlama kütüğünün tutulması, liman başkanlıklarının ve
belediyelerin yetki ve sorumlulukları, kayıt, terkin, ruhsatname
düzenlenmesi, idari para cezası verilmesi ve mali hükümler ile bu maddenin
uygulanmasına dair diğer hususlara ilişkin usul ve esasların, mali
konularda Maliye Bakanlığının uygun görüşünü almak kaydıyla Denizcilik
Müsteşarlığınca çıkarılacak yönetmelikle belirleneceği, 14/09/2009 tarih ve
27349 sayılı Resmi Gazete' de yayımlanan Bağlama Kütüğü Uygulama
Yönetmeliği'nin "itirazlar" başlıklı 24. maddesinde ise, “(1)
Başkanlıklarca, bağlama kütüğü kapsamında yapılan iş ve işlemlere karşı
ilgilisi veya bu iş ve işlemden hakları etkilenecek olanlar, işlemin
öğrenildiği tarihten itibaren yedi gün içinde işlemi gerçekleştiren
başkanlığa itiraz edebilir. Başkanlık, itirazı onbeş
gün içinde inceler ve sonuçlandırır. (2) İtiraz kabul veya gerekçe
gösterilmek suretiyle ret edilebilir. İtirazın kabul edildiği durumda,
yapılan işlem itirazın mahiyetine göre değiştirilir ve keyfiyet diğer
ilgililere tebliğ edilir. İtirazın reddedildiği durumda, İtiraz sahibinin
genel hükümlere göre dava açma hakkı saklıdır” kurallarına yer verildiği, 14/02/2011
tarih ve 27846 sayılı Resmi Gazete'de yayımlanan Türk Ticaret Kanunu'nun
tanımlar başlıklı 931 maddesinin 1. fıkrasında ise, Tahsis edildiği amaç,
suda hareket etmesini gerektiren, yüzme özelliği bulunan ve pek küçük
olmayan her aracın, kendiliğinden hareket etmesi imkanı bulunmasa da, bu
Kanun bakımından ‘gemi’ sayılacağı, aynı Yasa'nın "Sicil Müdürlükleri
ve Bölgeleri" başlıklı 954. maddesinde ise, Türk gemileri için,
Denizcilik Müsteşarlığının uygun göreceği yerlerde gemi sicili tutulacağı,
(2) Gemi sicilleri, liman başkanlığı nezdinde çalışan sicil müdürlükleri
tarafından, o yerde deniz ticareti işlerine bakmakla görevli asliye ticaret
mahkemesinin, bulunmadığı takdirde asliye ticaret mahkemesinin, o da yoksa
ticaret davalarına bakmakla görevli asliye hukuk mahkemesinin gözetimi
altında tutulacağı, bir yerde ticaret davalarına bakan birden çok mahkeme
varsa, gemi sicilinin tutulmasını gözetecek mahkemeyi Adalet Bakanlığının
önerisi üzerine Hakimler ve Savcılar Yüksek
Kurulunca belirleneceği, (3) Türk Medeni Kanununun 1007 nci
maddesinin gemi sicilleri hakkında da geçerli olacağı, Mülga 6762 nolu Ticaret Kanununa dayanılarak çıkarılan 04/0211957
tarih ve 9526 sayılı Resmi Gazetede yayımlanarak yürürlüğe giren ve halen
yürürlükte bulunan Gemi Sicili Nizamnamesi'nin 1. maddesinde, Türk Ticaret
Kanununun 839’ncu maddesine müsteniden Trabzon, Samsun, Zonguldak,
İstanbul, Bandırma, Çanakkale, İzmir, Antalya, Mersin ve İskenderun
limanlarında birer gemi sicil dairesi tesis olunduğu, 8. maddesinde, Gemi
sicili, sicil memurluğunun bulunduğu yerde ticaret davalarına bakan asliye
hukuk mahkemesinin nezaretine tabi olduğu, bu yerde asliye hukuk mahkemesinin
ticaret davalarına bakan birden çok dairesi bulunduğu takdirde Adliye
Vekaletinin gemi sicilini bunlardan birine bağlayacağı, asliye hukuk
mahkemesinin, nezaret vazifesini, sicil memurluğunca ittihaz olunan karar
ve yapılan muamelelere karşı vuku bulacak şikayet ve itirazları tetkik
ederek karara bağlamak suretiyle ifa edeceği; 9. maddesinde ise, liman
reisinin sicil dairesinin amiri olup sicil işlerinin mevzuat hükümlerine
uygun olarak yapılmasını temin ile mükellef olduğu; sicil memurunun tereddüt
eylediği hususlarda kendisinden mütalaa isteyebileceği gibi liman reisinin
de lüzum gördükçe işlerin kanun ve bu nizamname hükümlerine uygun şekilde
görülebilmesini teminen talimat verebileceği, şu
kadar ki, sicil işlerine mütaallik her türlü
kararların memur tarafından verileceği gibi her nevi muamelelerin de memur
tarafından yapılacağı, bütün bu karar ve muamelelere karşı itiraz merciinin
de sicil dairesinin bağlı bulunduğu asliye hukuk mahkemesi olduğu, yukarıda
aktarılan mevzuat hükümlerin birlikte değerlendirilmesinden, uyuşmazlığa
konu teknenin Türk Ticaret Kanunu hükümleri uyarınca niteliği itibariyle
gemi sayılması gerektiği, gemi siciIinden
dolayısıyla da bağlama kütüğünden doğan uyuşmazlıkların da bu sicillerin
olayımızda ise bağlama kütüğünün bulunduğu yerdeki yetkili Asliye Hukuk
Mahkemelerinde veya bu davalara bakmakla görevli kılınan mahkemelerde
görüleceği kurallarının yer aldığı, bu durumda, gemi sicillerine ilişkin
uyuşmazlıklardan doğan davaların görüm ve çözümünün adli yargının görev alanına
girdiği ve bağlama kütüğünden kaynaklanan uyuşmazlıkların ise bu kapsamda
değerlendirilerek çözümlenmesi gerektiği, bu konuda idare mahkemelerinin
görevli olduğu yolunda açık bir Kanun hükmü de mevcut olmadığından, adli
yargı yerinde çözümlenmesi gereken uyuşmazlığa ilişkin davanın, idari yargı
yerinde görülüp çözümlenmesine hukuken olanak bulunmadığı gerekçesiyle,
Mahkemelerinin görevsizliğine, 2247 sayılı Uyuşmazlık Mahkemesinin Kuruluş
ve İşleyiş Hakkında Kanunun 19. maddesi uyarınca görevli yargı yerinin
belirlenmesi için dosyanın Uyuşmazlık Mahkemesine gönderilmesine ve dosya
incelemesinin bu konuda Uyuşmazlık Mahkemesince karar verilinceye kadar
ertelenmesine karar vermiştir.
İNCELEME VE GEREKÇE :
Uyuşmazlık Mahkemesi Hukuk Bölümü’nün, Serdar ÖZGÜLDÜR’ün Başkanlığında, Üyeler: Mustafa AYSAL, Eyüp
Sabri BAYDAR, Sıddık YILDIZ, Nurdane
TOPUZ, Sedat ÇELENLİOĞLU ve Ayhan AKARSU’nun
katılımlarıyla yapılan 9.4.2012 günlü toplantısında:
l-İLK
İNCELEME: Dosya üzerinde 2247 sayılı Yasa’nın 27. maddesi uyarınca yapılan
incelemeye göre; İdare Mahkemesince, Denizcilik İhtisas Mahkemesinin
dosyası da temin edilmek suretiyle 2247 sayılı Yasa’nın 19. maddesinde
öngörülen şekilde başvurulduğu ve usule ilişkin herhangi bir noksanlık
bulunmadığı anlaşıldığından, adli ve idari yargı yerleri arasında doğan
görev uyuşmazlığının esasının incelenmesine oybirliği ile karar verildi.
II-ESASIN
İNCELENMESİ: Raportör-Hakim Gülşen AKAR PEHLİVAN’ın, davanın çözümünde adli yargının görevli
olduğu yolundaki raporu ile dosyadaki belgeler okunduktan; ilgili
Başsavcılarca görevlendirilen Yargıtay Cumhuriyet Savcısı Mehmet BAYHAN ile
Danıştay Savcısı Mehmet AKKAYA’nın davada adli
yargının görevli olduğu yolundaki sözlü açıklamaları da dinlendikten sonra
GEREĞİ GÖRÜŞÜLÜP DÜŞÜNÜLDÜ:
Dava, İstanbul Liman Başkanlığı bağlama kütüğüne
24.06.2010 tarih ve 1667182 no ve 3949 sırasına tescil ettirdiğini
belirttiği sahibi bulunduğu, TT-MAT isimli özel teknenin bağlama kütüğünden
terkin edilmesi amacıyla yaptığı başvurunun reddine ilişkin 7.1.2011 tarihli
liman başkanlığı işleminin iptali ile 491 sayılı Denizcilik Müsteşarlığının
Kuruluş Ve Görevleri Hakkında Kanun Hükmünde Kararnamenin ek 12. maddesinin
Anayasa'ya aykırılığı nedeniyle itiraz yoluna başvurularak Anayasa
Mahkemesi'ne gönderilmesi ve yürürlüğün durdurulması istemiyle açılmıştır.
Davanın
açıldığı tarihte yürürlükte olan, 6762 sayılı Türk Ticaret Kanununun
Dördüncü Kitabında, Deniz Ticareti Başlıklı Birinci Kısmında, Umumi
Hükümlere yer verilmiş, 816.maddesinde, tahsis edildiği gayeye uygun olarak
kullanılması, denizde hareket etmesi imkanına
bağlı bulunan ve pek küçük olmayan her türlü teknenin gemi sayılacağı;
Üçüncü Kısımda Gemi Sicili Başlıklı 839.maddesinde, Türk gemileri için
hükümetin münasip göreceği yerlerde gemi sicilleri tutulacağı; gemi
sicillerinin, liman reisliği nezdinde çalışan sicil memurları tarafından o
yer asliye hukuk mahkemesinin nezareti altında tutulacağı; 26.maddenin
2.fıkrası hükmünün bu hususta da tatbik olunacağı; Medeni Kanunun
917.maddesinin gemi sicilleri hakkında da cari olduğu; 843. maddesinde,
geminin ancak malikin veya maliklerinden birinin talebi üzerine gemi
siciline tescil olunacağı; 845.maddesinde ise geminin tescili talebiyle
birlikte Bağlama Limanının da aralarında bulunduğu hususların bildirileceği
belirtilmiştir.
1.11.2011 gün ve 28102 (mükerrer) sayılı Resmi
Gazetede yayımlanan 26.9.2011 tarih ve 655 sayılı Ulaştırma, Denizcilik ve
Haberleşme Bakanlığının Teşkilat ve Görevleri Hakkında Kanun Hükmünde
Kararnamenin 1. maddesiyle yürürlükten kaldırılan ancak, işlemin tesis
edildiği tarihte yürürlükte olan 491 sayılı Denizcilik Müsteşarlığının
Kuruluş ve Görevleri Hakkında Kanun Hükmünde Kararnamenin, Bağlama Kütüğü
Başlıklı Ek 12.maddesinde, bağlama kütüğünün tutulması, liman başkanlarının
ve belediyelerin yetki ve sorumlulukları, kayıt, terkin, ruhsatname
düzenlemesi, idari para cezası verilmesi ve mali hükümler ile bu maddenin
uygulanmasına dair diğer hususlara ilişkin usul ve esasların mali konularda
Maliye Bakanlığının uygun görüşünü almak kaydıyla Denizcilik
Müsteşarlığınca çıkarılacak yönetmelikte belirleneceği hüküm altına
alınmıştır.
491 sayılı Kanun Hükmünde Kararnameye dayanılarak
hazırlanan 14.9.2009 gün ve 27349 sayılı Resmi Gazetede yayımlanarak
yürürlüğe giren “Bağlama Kütüğü Uygulama Yönetmeliğinin” 4/a maddesinde,
Bağlama Kütüğünün, Gemi, Deniz ve İç Su Aracının kaydedildiği, ana ve
yardımcı kütüklerden oluşan elektronik kayıt sistemini ve Bağlama Kütüğü
dosyasını ifade ettiği; 7. maddesinde Bağlama Kütüğünün tutulmasından liman
başkanının yetkili ve sorumlu olduğu; liman başkanlığının yetki alanına
girmeyen iç sularda yetki ve sorumluluğun ilgili Belediye Başkanına ait
olduğu;
“Terkin”
Başlıklı 20.maddesinde,
“(1) Bağlama kütüğüne kayıtlı gemi, deniz ve iç su
araçlarının bağlama kaydı;
a) Kurtarılamayacak şekilde batması,
b) Tamirinin mümkün veya ekonomik olmaması,
c) Yurt dışına satılmış olması,
ç) (Değişik:RG-24/4/201o-27561)
Ticari olarak işletilen;
1) Gemi ve deniz araçlarının Türk Uluslararası Gemi
Siciline kaydedilmesi,
2) Gemilerin tadilat sonucu tonilatosunun 18 groston ve
üzerine çıkması,
d) Başka bir bağlama kütüğüne nakledilmek istenilmesi,
e) (Ek:RG-24/4/201o-27561) Özel
kullanıma mahsus 18 groston üzerindeki gemilerin ticari kullanım amacıyla
cins değişikliği, halinde malikinin talebi ile terkin edilir.
(2) Yabancılar adına kayıtlı gemi, deniz ve iç su
araçları, birinci fıkranın (a) ve (b) bentlerinde belirtilen şartlar
nedeniyle veya isteğe bağlı olarak terkin edilebilir.
(3) Terkin;
a) Ticari olarak işletilenlerde malik veya malikin onayı
ile işleticinin talebi,
b) Özel kullanıma mahsus olanlar veya yabancı uyruklular
için malik veya vekilleri yahut kanuni temsilcilerinin talebi ile
elektronik ortamda yapılır.
(4) Terkin talebi birinci fıkrada belirtilen terkin sebeplerinin
oluştuğu tarihten itibaren bir ay içinde yapılır.
(5) Talebi alan başkanlık, terkin şartlarının oluşup
oluşmadığını inceler. Talep uygun görülmez ise reddedilir.
Terkin edilen gemi, deniz ve iç su aracı malikine
‘terkin belgesi’ verilir.
(6) Bağlama kütüğünden terkin edilen gemi, deniz ve iç
su aracının bağlama kaydına ne sebepten terkin olduğu yazılarak, ''terkin
edilmiştir" kaydı düşülür ve kayıt kapatılır. Terkin edilmiş kayıtlar
elektronik sistemden silinmez ve bağlama kaydının aynı sıra sayısıyla
muhafaza edilir.
(7) Terkin için ibraz edilmesi gereken belgeler ile
terkin belgesinin formunu ve terkin sonucunda kayıtların elektronik
sistemde muhafazası için usul ve esasları İdare belirler.” denilmiş,
“itirazlar” Başlıklı 24. maddesinde,
“(1) Başkanlıklarca, bağlama kütüğü kapsamında yapılan
iş ve işlemlere karşı ilgilisi veya bu iş ve işlemden hakları etkilenecek
olanlar, işlemin öğrenildiği tarihten itibaren yedi gün içinde işlemi
gerçekleştiren başkanlığa itiraz edebilir. Başkanlık, itirazı onbeş gün içinde inceler ve sonuçlandırır.
(2) İtiraz kabul veya gerekçe gösterilmek suretiyle ret
edilebilir. İtirazın kabul edildiği durumda, yapılan işlem itirazın
mahiyetine göre değiştirilir ve keyfiyet diğer ilgililere tebliğ edilir.
İtirazın reddedildiği durumda, itiraz sahibinin genel hükümlere göre dava
açma hakkı saklıdır.” maddesine yer verilmiştir.
Dosyanın incelenmesinden, davacının
TT-MAT isimli teknesini İstanbul Limanı Bağlama Kütüğüne 24.6.2010
tarihinde 1667182 numara ve 3949 sırasına kaydettirdiği ve ruhsatnamesinin
düzenlendiği, 28.6.2010 tarihinde kayıttan terkinini istediği, isteğinin
5897 sayılı Denizcilik Müsteşarlığının Kuruluş ve Görevleri Hakkında Kanun
Hükmünde Kararname ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun ve
Bağlama Kütüğü Uygulama Yönetmeliği kapsamında incelendiği ve Bağlama
kütüğüne kayıtlı teknelerin terkin işleminin Yönetmeliğin 20.maddesindeki
şartlardan birinin oluşması halinde yapılabileceği yolundaki Başbakanlık
Denizcilik Müsteşarlığı İstanbul Bölge Müdürlüğü İstanbul Liman
Başkanlığının 30.6.2010 gün ve 5850 sayılı işlemin iptali istemiyle iş bu
davanın açıldığı anlaşılmıştır.
Yukarıda aktarılan mevzuat
hükümlerinin birlikte değerlendirilmesinden, davacıya ait botun Türk
Ticaret Kanunu hükümleri uyarınca gemi sayıldığı, gemi siciline kayıt
yapılma zorunluluğu olduğu gibi, maliklerin ticaret veya özel kullanıma
mahsus gemilerini bağlama kütüğüne kayıt yaptırma zorunluluğunun da
bulunduğu, aynı Kanunun 845.maddesinde gemi sicilinin muhtevasında “Bağlama
Limanının”da gösterilmesi gerektiğinin
belirtildiği, dolayısıyla bağlama kütüklerinin gemi sicilinin içeriğinde
yer alan bir sicil sistemi olduğu sonucunun doğduğu açıktır.
Bu durumda, bağlama kütüğünün
tutulduğu liman başkanlıkları veya belediye başkanlıklarınca, bağlama kütüğü
kapsamında yapılan iş ve işlemlere karşı ilgililerince itirazda
bulunulabileceği, itirazın reddedildiği durumlarda, itiraz sahibinin genel
hükümlere göre dava açma hakkının saklı olduğu yolundaki yönetmelik hükmü
gözetildiğinde, Türk Ticaret Kanunu ve Türk Medeni Kanunu hükümleri
uyarınca uyuşmazlığın adli yargı yerinin görevine girdiği sonucuna
varılmıştır.
Açıklanan nedenlerle İstanbul 10. İdare Mahkemesinin
başvurusunun kabulü ile İstanbul Denizcilik İhtisas Mahkemesinin görevsizlik
kararının kaldırılması gerekmiştir.
SONUÇ : Davanın çözümünde ADLİ YARGININ görevli olduğuna,
bu nedenle İstanbul 10. İdare Mahkemesi’nin BAŞVURUSUNUN KABULÜ ile, İstanbul Denizcilik İhtisas Mahkemesi’nin 12.10.2010 gün ve E:2010/402, K:2010/386 sayılı GÖREVSİZLİK
KARARININ KALDIRILMASINA, 9.4.2012 gününde OYBİRLİĞİ İLE KESİN OLARAK karar
verildi.
—— • ——
Uyuşmazlık
Mahkemesi Başkanlığından:
ESAS NO : 2011/238
KARAR NO : 2012/63
KARAR TR : 9.4.2012
(Hukuk Bölümü)
ÖZET : Davacılara ait taşınmazların imar planında çocuk
bahçesi alanında ve yeşil alanda kalmasından dolayı uğranılan zararın
tazmini istemiyle açılan davanın İDARİ YARGI YERİNDE çözümlenmesi gerektiği
hk.
K
A R A R
Davacılar : U. B., M. G.,
M. G., İ. B.
Vekilleri : Av. H. K., Av.
H. G.
Davalı : Bağcılar Belediye Başkanlığı
Vekili : Av. Ş. A.
O L A Y : Davacılar vekili, Müvekkillerinin hissedarı
oldukları İstanbul ili, Bağcılar İlçesi, Fevzi Çakmak Mahallesi 1033 ada,
13 ve 14 parsel sayılı taşınmazların 1/1000 ölçekli uygulama imar planında
park alanı olarak ayrıldığını, 1987 yılından bu yana çok uzun süredir park
alanı olarak düzenleme yapılmadığını ve kamulaştırılmadığını, taşınmazda
inşaat yapma olanağı bulunmadığından kamulaştırmasız el atma şartlarının
oluştuğunu, Yargıtay Hukuk Genel Kurulu ve Yargıtay Beşinci Hukuk Dairesi
kararlarında, taşınmaza fiilen el atılmasa da imar planı gereğinin uzun
yıllar yerine getirilmemesi halinde kamulaştırmasız el atma olgusunun
gerçekleştiğinin kabul edildiğini öne sürerek kamulaştırmasız el atma
nedeniyle, metrekare ve değer yönünden fazlaya ilişkin hakları saklı kalmak
kaydıyla; dava tarihinden itibaren işleyecek kanuni faizi ile birlikte
şimdilik 10.000,00 TL’nin davalı Belediyeden tahsiline, bedeli ödenen
kısımların davalı lehine tapudan terkinine karar verilmesi istemiyle,
25.03.2011 tarihinde adli yargı yerinde dava açmıştır.
Davalı vekilince, süresinde verilen ilk itiraz
dilekçesinde, müvekkili idarenin idari niteliği ve varsa eylemlerinin de
idari eylem niteliği taşıdığı ileri sürülerek görev itirazında
bulunulmuştur.
BAKIRKÖY 3.ASLİYE HUKUK MAHKEMESİ: 27.05.2011 gün ve
E:2011/160 sayı ile, davalı vekilinin yargı yolu
itirazının, dava konusunun gerek Kamulaştırma Kanunu gerekse İmar Kanunu
uyarınca adli yargının görevi kapsamında kalması nedeniyle reddine karar
vermiştir.
Davalı Belediye Başkanlığı vekilinin, idari yargı yararına olumlu görev
uyuşmazlığı çıkartılması yolunda süresi içinde verdiği dilekçesi üzerine,
dava dosyasının onaylı bir örneği Danıştay Başsavcılığı'na gönderilmiştir.
DANIŞTAY BAŞSAVCISI; Uygulama ve Öğreti'de, kamu idarelerinin, kamu
hizmetinin yürütümü sırasında, kamu gücü kullanarak tek yanlı irade
açıklamalarıyla yapmış oldukları işlemlerin, "idari işlem";
herhangi bir işlem ya da karara dayanmaksızın gerçekleştirdikleri maddi
faaliyetleriyle, görevleriyle ilgili hareketsizliklerinin de, "idari
eylem" olarak tanımlandığı; bu tanıma göre; idarelerin 3194 sayılı
İmar Kanununun 8'inci maddesi uyarınca tek yanlı irade açıklamaları ile
tesis ettikleri, genel ve düzenleyici imar planları ile bu planlara
dayanılarak tesis edilen parselasyon, kamulaştırma, ruhsat gibi bireysel
işlemlerin, "idari işlem"; bu imar planı uyarınca yapmak zorunda
oldukları program ve uygulamaları, bunun için gerekli zamanda gerçekleştirmemeleri;
yani, bu konudaki hareketsizliklerinin de, idari eylem niteliği taşıdığı;
her ne kadar, uyuşmazlık konusu parsellerin 16.03.2001 tasdik tarihli
1/1000 ölçekli revizyon imar planlarında
"ağaçlandırılacak alan", 19.10.2004 tasdik tarihli 1/1000 ölçekli
uygulama imar planında "yeşil alan", 15.9.2008 onay tarihli
1/1000 ölçekli uygulama imar planında ise çocuk bahçesi alanı olarak
ayrılmış olması nedeniyle ve imar uygulama işlemi ile çocuk bahçesinden yer
tahsis edilmiş bulunduğu iddiasıyla söz konusu taşınmazların bedellerinin
tazminat olarak ödenmesi istemiyle açılan davada, davanın hukuksal dayanağı
olarak, kamulaştırmasız el atma gösterilmiş ve dava dilekçesine eklenen
Yargıtay Hukuk Genel Kurulu kararında da, imar planında ilköğretim tesisi
alanına ayrılan taşınmaz yönünden kamulaştırmasız el atma olgusunun varlığı
kabul edilmiş; yine, davacı tarafından dosyaya sunulan Yargıtay Hukuk Genel
Kurulu kararında, 3194 sayılı Kanun'un 18'inci maddesine göre yapılan
uygulamada davacıya tahsis edilen imar parselinin, imar planında lise alanı
olarak ayrılması halinde kamulaştırmasız el atma koşullarının gerçekleştiği
yönündeki mahkeme direnme kararı yerinde bulunmuş ise de; davacıların
mülkiyet hakkına getirilen kısıtlama, yukarıda açıklandığı üzere, genel ve
düzenleyici işlem olan imar planlarında ilgili taşınmazların sırasıyla
ağaçlandırılacak alan, yeşil alan ve çocuk bahçesi alanı olarak
gösterilmesinden, bu planlarda öngörülen kamulaştırma programlarının
zamanında yapılmamasından ve imar uygulaması işleminden kaynaklandığında
ihtilaf bulunmadığından; bu kısıtlama ve hareketsizlikten doğan zararın da
idari işlem ve eylemden kaynaklandığının kabulünün gerektiği; bu bakımdan;
davanın, 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu'nun 2'nci maddesinin 1'inci
fıkrasının (b) bendinde yer alan yer alan "İdari eylem ve işlemlerden
dolayı kişisel hakları doğrudan muhtel olanlar
tarafından açılan tam yargı davaları," hükmü gereğince idari yargı
yerinde görülmesinin gerektiği; açıklanan nedenle, 2247 sayılı Yasa'nın
10'uncu maddesi uyarınca olumlu görev uyuşmazlığı çıkarılmasına ve dosyanın
Uyuşmazlık Mahkemesine gönderilmesine karar vermiştir.
Başkanlıkça, 2247 sayılı Yasa’nın
13. maddesine göre Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı'nın da yazılı düşüncesi
istenilmiştir.
YARGITAY CUMHURİYET
BAŞSAVCISI; Davacıların,
İstanbul ili, Bağcılar ilçesi, Fevzi Çakmak Mahallesi 1033 ada 13 ve 14
parsel sayılı taşınmazlarının 1/1000 ölçekli uygulama imar planında park
alanı olarak ayrılması sonucu mülkiyet hakkını kullanamadığı, kamulaştırma
yapılmadan beklenmesine rağmen imar plan değişikliği sonucu mülkiyet hakkı
kullanımının engellenmesi sonucu hukuken kamulaştırmasız el atma
koşullarının gerçekleşmesi nedeniyle tazminat talep ettiği davada; davalı
idare tarafından görev itirazında bulunulması üzerine olumlu görev uyuşmazlığı
çıkarıldığının anlaşıldığı; Anayasa'nın 125/son madde ve fıkrasında,
idarenin kendi eylem ve işlemlerinden doğan zararı ödemekle yükümlü
bulunduğunun kurala bağlandığı; 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu'nun
2/1-b maddesi gereğince idari eylem ve işlemlerden dolayı zarara uğrayanlar
tarafından açılan tam yargı davalarının idari dava türleri arasında
sayıldığı; dava konusu uyuşmazlıkta, idarenin 2942 sayılı Kamulaştırma
Kanunu kapsamında bir işleminin bulunmaması karşısında, davanın anılan
Kanun'un 14. maddesinde işaret edilen bedel artırma davası niteliğinde
olduğunun kabulüne olanak bulunmadığı; uyuşmazlık konusu işlemin, 15/09/208 onay tarihli 1/1000 ölçekli imar planında
çocuk parkı alanı olarak bırakıldığı, dava tarihine kadar herhangi bir
kamulaştırma işlemi ya da fiilen el atmanın bulunmadığı, davaya konu idari
eylemin, 3194 sayılı İmar Kanunu'nun arazi ve arsa düzenlenmesine ilişkin
18. maddesinin uygulamasından kaynaklanmakta olduğu, imar planı ve buna
dayalı imar uygulaması sonucunda uğranılan zararın tazminine yönelik
bulunan davanın, 2577 sayılı Kanun'un 2/1-b maddesinde yer alan idari eylem
ve işlemlerden dolayı kişisel haktan doğrudan zarar görenler tarafından
açılan tam yargı davaları kapsamında idari yargı yerinde çözümlenmesinin
gerektiği; bu nedenle, Danıştay Başsavcılığının 2247 sayılı Yasa'nın 10.
maddesi gereğince yapmış olduğu başvurunun kabulü ile Bakırköy 3. Asliye
Hukuk Mahkemesinin 2010/179 esas sayılı görevlilik kararının kaldırılmasına
karar verilmesinin gerektiği yolunda yazılı düşünce vermiştir.
İNCELEME VE GEREKÇE :
Uyuşmazlık Mahkemesi Hukuk Bölümü’nün, Serdar ÖZGÜLDÜR’ün Başkanlığında, Üyeler: Mustafa AYSAL, Eyüp
Sabri BAYDAR, Sıddık YILDIZ, Nurdane
TOPUZ, Sedat ÇELENLİOĞLU ve Ayhan AKARSU’nun
katılımlarıyla yapılan 09.04.2012 günlü toplantısında:
l-İLK İNCELEME: Başvuru yazısı ve dava
dosyası örneği üzerinde 2247 sayılı Yasa'nın 27. maddesi gereğince yapılan
incelemeye göre, davalı idarenin anılan Yasanın 10/2 maddesinde öngörülen
yönteme uygun olarak yaptığı görev itirazının reddedilmesi ve 12/1. maddede
belirtilen süre içinde başvuruda bulunması üzerine Danıştay Başsavcısı'nca,
10. maddede öngörülen biçimde olumlu görev uyuşmazlığı çıkarıldığı
anlaşılmaktadır. Usule ilişkin herhangi bir noksanlık bulunmadığından görev
uyuşmazlığının esasının incelenmesine oy birliği ile karar verildi.
II-ESASIN
İNCELENMESİ: Raportör-Hakim Taşkın ÇELİK’in, davanın çözümünde idari yargının görevli
olduğu yolundaki raporu ile dosyadaki belgeler okunduktan; ilgili
Başsavcılarca görevlendirilen Yargıtay Cumhuriyet Savcısı Mehmet BAYHAN ile
Danıştay Savcısı Mehmet AKKAYA’nın davada idari
yargının görevli olduğu yolundaki sözlü açıklamaları da dinlendikten sonra
GEREĞİ GÖRÜŞÜLÜP DÜŞÜNÜLDÜ:
Dava, Davacıların, İstanbul ili, Bağcılar İlçesi,
Fevzi Çakmak Mahallesi 1033 ada, 13 ve 14 parsel sayılı taşınmazlarına, imar
planında park alanı olarak ayrılmak suretiyle kamulaştırmasız el
atıldığından bahisle, fazlaya ilişkin hakları saklı kalmak kaydıyla; dava
tarihinden itibaren işleyecek kanuni faizi ile birlikte şimdilik 10.000,00
TL’nin davalı idareden tahsili istemiyle açılmıştır.
3194
sayılı İmar Kanunu’nun“Planların hazırlanması ve yürürlüğe konulması”
başlıklı 8. maddesinde; “Planların hazırlanmasında ve yürürlüğe
konulmasında aşağıda belirtilen esaslara uyulur.
a) Bölge
planları; sosyo - ekonomik gelişme eğilimlerini,
yerleşmelerin gelişme potansiyelini, sektörel
hedefleri, faaliyetlerin ve alt yapıların dağılımını belirlemek üzere
hazırlanacak bölge planlarını, gerekli gördüğü hallerde Devlet Planlama
Teşkilatı yapar veya yaptırır.
b) İmar
Planları; Nazım İmar Planı ve Uygulama İmar Planından meydana gelir. Mevcut
ise bölge planı ve çevre düzeni plan kararlarına uygunluğu sağlanarak,
belediye sınırları içinde kalan yerlerin nazım ve uygulama imar planları
ilgili belediyelerce yapılır veya yaptırılır. Belediye meclisince
onaylanarak yürürlüğe girer. (Değişik dördüncü cümle: 8/8/2011-
KHK-648/21 md.) Bu planlar onay tarihinden itibaren belediye başkanlığınca
tespit edilen ilan yerlerinde ve ilgili idarelerin internet sayfalarında
bir ay süreyle eş zamanlı olarak ilan edilir. Bir aylık ilan süresi içinde
planlara itiraz edilebilir. Belediye başkanlığınca belediye meclisine
gönderilen itirazlar ve planları belediye meclisi onbeş
gün içinde inceleyerek kesin karara bağlar.
Belediye
ve mücavir alan dışında kalan yerlerde yapılacak planlar valilik veya
ilgilisince yapılır veya yaptırılır. Valilikçe uygun görüldüğü takdirde
onaylanarak yürürlüğe girer. (Değişik üçüncü cümle: 8/8/2011-
KHK-648/21 md.) Onay tarihinden itibaren valilikçe tespit edilen ilan
yerinde ve ilgili idarelerin internet sayfalarında bir ay süreyle eş
zamanlı olarak ilan edilir. Bir aylık ilan süresi içinde planlara itiraz
edilebilir. İtirazlar valiliğe yapılır, valilik itirazları ve planları onbeş gün içerisinde inceleyerek kesin karara bağlar.
Onaylanmış
planlarda yapılacak değişiklikler de yukarıdaki usullere tabidir.
Kesinleşen
imar planlarının bir kopyası, Bakanlığa gönderilir.
İmar
planları alenidir. Bu aleniyeti sağlamak ilgili idarelerin görevidir.
Belediye Başkanlığı ve mülki amirlikler, imar planının tamamını veya bir
kısmını kopyalar veya kitapçıklar haline getirip çoğaltarak tespit edilecek
ücret karşılığında isteyenlere verir.
c) (Ek: 3/7/2005 - 5403/25 md.) Tarım arazileri, Toprak Koruma
ve Arazi Kullanımı Kanununda belirtilen izinler alınmadan tarımsal amaç
dışında kullanılmak üzere plânlanamaz.” hükmüne yer verilmiştir.
Dava dosyasında bulunan Bağcılar
Belediye Başkanlığı, Plan ve Proje Müdürlüğünün 27.04.2011 gün ve 2715
sayılı yazısının incelenmesinden; davaya konu edilen İstanbul ili, Bağcılar
İlçesi, Fevzi Çakmak Mahallesi 1033 ada, 13 ve 14 parsel sayılı taşınmazların,
16.03.2001 onay tarihli 1/1000 ölçekli Revizyon İmar Planında
ağaçlandırılacak yeşil alan fonksiyonunu sürdürdüğü, bu plana istinaden
yapılan 19.10.2004 onay tarihli 1/1000 ölçekli Revizyon İmar Planında söz
konusu parsellerin yeşil alanda kaldığı, mer’i
plan olan 18.04.2008 onay tarihli 1/5000 ölçekli Nazım İmar Planında ve bu
plana istinaden hazırlanan 15.09.2008 onay tarihli 1/1000 ölçekli Uygulama
İmar Planında yeşil alanda kaldığı ifade edilmiş; aynı Müdürlüğün 30.3.2011
gün ve 1908 sayılı yazısında söz konusu parsellerin imar planında çocuk
bahçesi alanında kaldığı anlaşılmıştır.
Olayda, imar planının uygulaması sonucu, uyuşmazlığa
konu parsellerin imar planında
park alanında kaldığı,
uzun süredir park alanı olarak düzenleme yapılmadığı, kamulaştırılmadığı,
taşınmazda inşaat yapma olanağı bulunmadığı; kamulaştırmasız el atma
nedeniyle taşınmazın bedelinin ödenilmesi gerektiğinin iddia edildiği;
davanın konusunun, davalı idarece 3194 sayılı Kanunu uyarınca kamu gücü
kullanılarak tek yanlı irade ile yapılan imar planlarında yeşil alan olarak
yer alan davacılara ait taşınmazın bedelinin tazminine ilişkin bulunduğu
anlaşılmış olup, belirtilen duruma göre, imar planı ve buna dayalı imar
uygulaması sonucunda uğranılan zararın tazminine yönelik bulunan davanın,
2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu'nun 2/1-b maddesinde yer alan
"İdari eylem ve işlemlerden dolayı kişisel hakları doğrudan muhtel olanlar tarafından açılan tam yargı
davaları" kapsamında idari yargı yerince çözümlenmesi gerekmektedir.
Açıklanan
nedenle, Danıştay Başsavcısı’nın başvurusunun kabulü ile Bağcılar Belediye
Başkanlığı vekilinin görev itirazının, Asliye Hukuk Mahkemesince reddine
ilişkin kararın kaldırılması gerekmiştir.
SONUÇ : Davanın
çözümünde İDARİ YARGININ görevli olduğuna, bu nedenle Danıştay
Başsavcısı’nın BAŞVURUSUNUN KABULÜ ile, davalı vekilinin GÖREV İTİRAZININ
REDDİNE İLİŞKİN Bakırköy 3. Asliye Hukuk Mahkemesi’nin 27.05.2011 gün ve E:2011/160 sayılı KARARININ
KALDIRILMASINA, 09.04.2012 gününde OY BİRLİĞİ İLE KESİN OLARAK karar
verildi.
—— • ——
Uyuşmazlık
Mahkemesi Başkanlığından:
ESAS NO : 2011/243
KARAR NO : 2012/64
KARAR TR : 9.4.2012
(Hukuk Bölümü)
ÖZET : 2981/3290 sayılı Kanun gereğince tesis edilen
idari nitelikteki uygulama işlemlerinden doğan zararın tazmini istemiyle
açılan davanın İDARİ YARGI YERİNDE çözümlenmesi gerektiği hk.
K
A R A R
Davacı : O.
A.
Vekili : Av. D. D.
Davalı : Bağcılar Belediye Başkanlığı
Vekili : Av. Ş. A.
O L A Y : Davacı vekili; müvekkilinin, İstanbul
ili, Bağcılar ilçesi, 12 pafta, 880 parsel sayılı 6620 m2 miktarlı
taşınmazda 124/6620 oranında hissedar bulunmakta iken, taşınmazın davalı
idarece 2981 ve 3290 sayılı kanunlar çerçevesinde 18. madde uyarınca imar
uygulamasına tabi tutulduğunu, müvekkiline İstanbul ili, Bağcılar ilçesi,
1677 ada, 9 parsel sayılı 230
m2 miktarlı taşınmazdan 46 m2 hisse verildiğini;
müvekkiline düzenleme ortaklık payı düşüldükten sonra verilmesi gereken
hisseden daha az miktar hisse verilmiş olduğunu; bu şekilde, düzenleme
ortaklık payının mahsubu ile verilmesi gereken paydan daha az pay verilmesi
ve kesilen bu pay yönünden kamulaştırma işlemleri yapılmamış olması nedeni ile, kamulaştırmasız el atma koşullarının oluştuğunu
iddia ederek, sonuç itibariyle; kamulaştırmasız el atılmasından dolayı
fazlaya ait talep ve dava hakları saklı kalmak kaydı ile şimdilik 10.00,00
YTL’nin davalı idareden yasal faizi ile birlikte tahsili ile davacıya
ödenmesine karar verilmesi istemiyle, 19.03.2009 tarihinde adli yargı
yerinde dava açmıştır.
Davalı
Belediye vekilince, birinci savunma dilekçesinde, davacı hakkında tesis
edilen idari işlemle ilgili olarak açılan davaya bakma görevinin idare
mahkemelerine ait olduğu öne sürülerek görev itirazında bulunulmuştur.
Bakırköy 3. Asliye Hukuk Mahkemesi: 29.09.2009 gün ve
E:2009/83, K:2009/329 sayı ile, Davacı vekili her ne kadar müvekkilinin
hissedar olduğu dava konusu İstanbul ili, Bağcılar ilçesi, 12 Pafta, 880
Parsel sayılı taşınmazın davalı idarece İmar Kanunu'nun 18. maddesi
uyarınca imar uygulamasına tabi tutulduğunu ve kendilerine 46 m2 hisse verildiğini,
müvekkiline ortaklık payının mahsubu ile verilmesi gereken paydan daha az
pay verilmesi ve herhangi bir kamulaştırma işlemi yapılmaması nedeniyle
kamulaştırmasız el atma koşullarının oluştuğundan bahisle fazlaya ilişkin
hakları saklı tutulmak kaydıyla 10.000,00 TL tazminatın davalıdan yasal
faizi ile birlikte tahsiline karar verilmesini talep ve dava etmiş ise de,
davacının talebinin imar uygulamasında yasaya aykırı idari işleme dayalı
olması, talebin mahkemelerinin görevine giren imar uygulaması sırasında
bedele dönüştürülen payın arttırılmasına ilişkin bulunmaması, tamamen idari
yargının görevine giren tam yargı davası niteliğinde bulunduğunun
anlaşılması karşısında yargı yolu bakımından mahkemelerinin görevsizliğine
karar vermiş; davacı vekilinin temyiz etmesi üzerine Yargıtay 5. Hukuk
Dairesi: 07.10.2010 gün ve E: 2010/9188, K:2010/16674 sayı ile, dosyada
bulunan kanıt ve belgelerden; dava konusu edilen kadastral
12 pafta, 880 parsel sayılı taşınmazın, Bağcılar Belediye Başkanlığı
tarafından 1992 yılında imar uygulamasına tabi tutularak, davacıya ait 124 m2'lik
hissesine karşılık 1667 ada 9 parsel sayılı taşınmazdan 46 m2'lik
hisse verildiği, düzenleme ortaklık payı karşılığının fazla alındığının anlaşıldığı;
bu durumda, davacının imar uygulaması sırasında yok edilen 34,6
metrekarelik hissesi ile ilgili talebinin, kamulaştırmasız el atma sonucu
meydana getirilen zararın tazmini olarak nitelendirilip, 11.02.1959 gün ve
17/15 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararı uyarınca, davaya bakmanın adli
yargının görevi dahilinde olduğu gözetilerek, işin
esasına girilip talep hakkında bir karar verilmesi gerekirken; yasal
olmayan gerekçelerle davanın görev yönünden reddine karar verilmesinin
doğru görülmediği gerekçesiyle hükmün bozulmasına karar vermiştir.
BAKIRKÖY 3. ASLİYE HUKUK MAHKEMESİ: 17.03.2011 gün ve
E:2010/565 sayı ile, görev hususunda yerel
mahkemelerin direnme hakkı bulunmadığından, usul ve yasaya uygun bulunan
Yargıtay 5. Hukuk Dairesinin 07.10.2010 gün ve 9188-16674 sayılı bozma
ilamına uyulmasına karar vermiştir.
Davalı
vekilince, süresinde verilen dilekçe ile olumlu görev uyuşmazlığı
çıkarılması istemiyle başvuruda bulunulması üzerine, dava dosyasının onaylı
bir örneği Danıştay Başsavcılığına gönderilmiştir.
DANIŞTAY BAŞSAVCISI; olayda, davacıya ait taşınmaza
imar uygulaması nedeniyle el atılmış olmasından dolayı bir bedel ödenip
ödenmeyeceğine ve sonuçta bir idari işlem olan imar uygulamasından doğan
zararın tazminine ilişkin bulunan davanın, kamu mevzuatı hükümleri
çerçevesinde ve kamu gücü kullanılarak tesis edilen idari işlem ve eylemden
kaynaklanan bir uyuşmazlığı konu edilmiş olduğundan; 2577 sayılı İdari
Yargılama Usulü Kanunu'nun 2'nci maddesinin 1'inci fıkrasının (b) bendinde
yer alan, "İdari eylem ve işlemlerden dolayı kişisel hakları doğrudan muhtel olanlar tarafından açılan tam yargı
davaları" kapsamında idari yargı yerinde çözümlenmesinin gerektiği; bu
bakımdan, imar uygulaması sonucunda uğranıldığı öne sürülen zararın
tazminine ilişkin bulunan dava konusu uyuşmazlığın, imar mevzuatı hükümleri
çerçevesinde idari yargı yerinde çözümlenmesinin görev ayrımına ilişkin
kurallara uygun bulunduğu gerekçesiyle; 2247 sayılı yasanın 10' uncu maddesi uyarınca
olumlu görev uyuşmazlığı çıkarılmasına ve dosyanın Uyuşmazlık Mahkemesine
gönderilmesine karar vermiştir.
Başkanlıkça,
2247 sayılı Yasa’nın 13. maddesine göre, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısından
yazılı düşüncesi istenilmiştir.
YARGITAY CUMHURİYET BAŞSAVCISI; davanın konusunun, imar
mevzuatı hükümleri gereğince yapılan imar planları çerçevesinde, davacının
hisseder olduğu taşınmazdaki hissesi karşılığında düzenleme ortaklık payı
olarak verilen 46 m2’lik hisse miktarının az olduğu ve aradaki farkın
davalı tarafından tazmin edilmesine ilişkin bulunduğu; dava konusu
düzenleme ortaklık payı verilmesine ilişkin işlemin dayanağını oluşturan
3194 sayılı İmar Kanunu'nun 18. maddesi 1 fıkrasında "İmar hududu
içinde bulunan binalı veya binasız arsa ve arazileri malikleri veya diğer
hak sahiplerinin muvafakatı aranmaksızın,
birbirleri ile, yol fazlaları ile, kamu
kurumlarına veya belediyelere ait bulunan yerlerle birleştirmeye, bunları
yeniden imar planına uygun ada veya parsellere ayırmaya, müstakil, hisseli
veya kat mülkiyeti esaslarına göre hak sahiplerine dağıtmaya ve re'sen tescil işlemlerini yaptırmaya belediyeler yetkilidir.
Sözü edilen yerler belediye ve mücavir alan dışında ise
yukarıda belirtilen yetkiler valilikçe kullanılır." hükmü ile tesis
edilen işlemin kamulaştırmasız el atma temelinde ele alınamayacağının
anlaşıldığı; Anayasa'nın 125/son madde ve fıkrasında, idarenin kendi eylem
ve işlemlerinden doğan zararı ödemekle yükümlü bulunduğunun kurala
bağlandığı; 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu'nun 2/1-b maddesi
gereğince idari eylem ve işlemlerden dolayı zarara uğrayanlar tarafından
açılan tam yargı davalarının idari dava türleri arasında sayıldığı; dava
konusu uyuşmazlıkta, idarenin 2942 sayılı Kamulaştırma Kanunu kapsamında
bir işleminin bulunmaması karşısında, davanın anılan Kanun'un 14. maddesinde
işaret edilen bedel artırma davası niteliğinde olduğunun kabulüne olanak
bulunmadığı gerekçesiyle; Danıştay Başsavcılığının 2247 sayılı Yasa'nın 10.
maddesi gereğince yapmış olduğu başvurunun kabulü ile Bakırköy 3. Asliye
Hukuk Mahkemesinin 2010/565 esas sayılı görevlilik kararının kaldırılmasına
karar verilmesi gerektiği yolunda yazılı düşünce vermiştir.
İNCELEME VE GEREKÇE :
Uyuşmazlık Mahkemesi Hukuk Bölümü’nün, Serdar ÖZGÜLDÜR’ün Başkanlığında, Üyeler: Mustafa AYSAL, Eyüp
Sabri BAYDAR, Sıddık YILDIZ, Nurdane
TOPUZ, Sedat ÇELENLİOĞLU ve Ayhan AKARSU’nun
katılımlarıyla yapılan 09.04.2012 günlü toplantısında:
l-İLK İNCELEME: Dosya üzerinde 2247
sayılı Yasa’nın 27. maddesi gereğince yapılan incelemeye göre, Davalı
vekilince anılan Yasa’nın 10. maddesinde öngörülen yönteme uygun şekilde
görev itirazında bulunulduğu ve Mahkemece, Yargıtay bozma kararına
uyulmasına karar verilmesi üzerine 12/1. maddede belirtilen süre içinde
başvuruda bulunması üzerine, Danıştay Başsavcılığı tarafından olumlu görev
uyuşmazlığı çıkarıldığı anlaşılmakta olup, esasın incelenmesine oy birliği
ile karar verildi.
II-ESASIN
İNCELENMESİ: Raportör-Hakim Taşkın ÇELİK’in, davanın çözümünde idari yargının görevli
olduğu yolundaki raporu ile dosyadaki belgeler okunduktan; ilgili Başsavcılarca
görevlendirilen Yargıtay Cumhuriyet Savcısı Mehmet BAYHAN ile Danıştay
Savcısı Mehmet AKKAYA’nın davada idari yargının
görevli olduğu yolundaki sözlü açıklamaları da dinlendikten sonra GEREĞİ
GÖRÜŞÜLÜP DÜŞÜNÜLDÜ:
Dava,
davacının maliki ve hissedarı olduğu taşınmazdaki hisse miktarının, düzenleme
ortaklık payının mahsubu nedeniyle düşürüldüğü, kamulaştırmasız el atma
koşullarının oluştuğu iddiasıyla; fazlaya ait talep ve dava hakları saklı
kalmak kaydı ile şimdilik 10.00,00TL’nin davalı idareden yasal faizi ile
birlikte tahsili istemiyle açılmıştır.
2981 sayılı İmar ve Gecekondu Mevzuatına Aykırı
Yapılara Uygulanacak Bazı İşlemler ve 6785 sayılı İmar Kanununun Bir
Maddesinin Değiştirilmesi Hakkında Kanun, imar ve gecekondu mevzuatına
aykırı olarak inşa edilmiş ve inşa halindeki bütün yapılar hakkında
uygulanacak işlemleri düzenlemek ve bu işlemlere dair müracaat, tespit,
değerlendirme, uygulama ve duyuru esaslarını ve ilgili diğer hususları
belirlemek amacını taşımakta olup, valilik veya belediyelerce yetki ve
sorumluluk alanlarında ıslah imar düzenlemeleri yapılmak suretiyle,
yeniden gecekondu yapılmasının önlenmesi için temin edilecek arsaların ve
muhafazası mümkün görülen gecekonduların Yasada öngörülen usul ve esaslara
göre hak sahipliği belirlenen kişilere verilmesine olanak sağlamıştır.
Bu
doğrultuda yapılan ıslah imar planlaması çerçevesinde, Yasada öngörülen
usul ve koşullara uygunluğu saptananlara hak sahipliği ölçütüne dayalı
olarak idarece arsa veya hisse tahsis edilmekte ve tapu verilmektedir.
Ayrıca,
2981 sayılı Yasanın 3290 sayılı Yasa ile değişik 10. maddesinin (c)
bendinde, “İmar mevzuatına aykırı bina yapılmış, hisseli arsa ve araziler
veya özel parselasyona dayalı arazilerde, imar adası veya parseli
olabilecek büyüklükteki alanlarda, binalı veya binasız arsa ve arazileri
birbirleriyle, yol fazlalarıyla veya Devletin hüküm ve tasarrufu altındaki
yerlerle birleştirmeye bunları yeniden ada ve parsellere ayırmaya, yapılara
yeniden doğan imar ada veya parseli içinde kalanları yapı sahiplerine, yapı
olmayanları diğer hisse sahiplerine müstakil veya hisseli veya kat
mülkiyeti esaslarına göre vermeye, bunlar adına tescil ettirmeye ve tescil
işlemi dışında kalanların hisselerini 2942 sayılı Kamulaştırma Kanununa
göre tespit edilecek bedeli peşin ödenmek veya parsel sahipleri aleyhine
kanuni ipotek tesis edilerek, tapu sicilinden terkin ettirmeye belediye
veya valilikler resen yetkilidir..” hükmü yer
almıştır.
Dosyada
bulunan Bağcılar Belediye Başkanlığı İmar ve Şehircilik Müdürlüğü’nün
15.04.2009 gün ve 2971 sayılı yazısında; İstanbul ili, Bağcılar ilçesi,
Fatih Mahallesi eski 12 pafta 880 sayılı kadastral
parseli de kapsayan alanda Bakırköy Belediyesince 2981/3290 sayılı yasaya
göre ifraz yapılmış ve Tapu Sicil Müdürlüğü'nce de tescil edilmiş olduğu;
tescil edilen ifraz işleminden sonra söz konusu yerde ilgililerin itirazı
üzerine Bakırköy Belediyesince 24.09.1992 tarih ve 5974 sayılı Encümen
Kararı ile düzeltme işlemi yapıldığı, bu düzeltme işleminde davacıya 230 m2 miktarındaki 158
ada 9 parselden 46/230 hisse tescil edilmiş, verilemeyen yer için 2.787.000
TL tutarında bedel takdir edilmiş olduğu; davacının, ifrazlı tapusunu almak
için 12.02.1992 tarih ve 1576 sayılı dilekçe ile belediyeye müracaat
ettiği, davacıya eksik verilen yer için takdir edilen bedelin ödenmesi
hususunda 27.03.1992 tarih ve 1576 sayılı ödeme yazısının elden imza
karşılığı verildiği; 31.01.1997 tarihli banka hesap ekstresine
göre davacının bu bedeli 29.01.1997 tarihinde aldığı ifade edilmiştir.
Olayda uyuşmazlığın, davacının 124 m² hisseli
taşınmazının bulunduğu kadastral parselde 2981 ve
3290 sayılı yasalara göre yapılan imar uygulaması sonucu, davacı adına bir
başka parselde tescil edilen 46 m² hisseli taşınmaza ilişkin olarak
takdir edilen miktarın düşüklüğünden kaynaklandığı; bunun ise kamu gücüne
dayalı, resen ve tek yanlı olarak tesis edilen bir idari işlem niteliğini
taşıdığı kuşkusuzdur.
Her ne kadar, davacı vekili tarafından
kamulaştırmasız el atma nedeniyle taşınmaz bedelinin ödenmesi istemiyle
dava açılmış ise de; olayda, davalı idarenin kanuna aykırı olarak ferdin
taşınmazını elinden alması ya da kanunla getirilen sınırlamalar dışında
malikin tasarrufunu engellemesi söz konusu olmadığına göre, kamulaştırmasız
el atmanın varlığından söz edilemeyeceği gibi, ortada bedel artırımı, mülkiyete tecavüzün önlenmesi veya haksız fiilden doğan
zararların tazmini kapsamında bir dava da bulunmamaktadır.
2577
sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu’nun 2/1-b maddesinde, "İdari eylem
ve işlemlerden dolayı kişisel hakları doğrudan muhtel
olanlar tarafından açılan tam yargı davaları" idari dava türleri
arasında sayılmıştır.
Bu
durumda, 2981 sayılı Kanun gereğince tesis edilen idari nitelikteki
uygulama işlemlerinden doğduğu anlaşılan uyuşmazlığın görüm ve çözümünde idari
yargı görevli bulunmaktadır.
Açıklanan
nedenlerle, Danıştay Başsavcısı’nın başvurusunun kabulü ile Bağcılar
Belediye Başkanlığı vekilinin görev itirazının, Bakırköy 3.Asliye Hukuk
Mahkemesi’nce (Yargıtay bozma kararına uyulması suretiyle) reddine ilişkin
kararının kaldırılması gerekmiştir.
SONUÇ : Davanın
çözümünde İDARİ YARGININ görevli olduğuna, bu nedenle Danıştay
Başsavcılığınca yapılan BAŞVURUNUN KABULÜ ile, davalı vekilinin GÖREV
İTİRAZININ REDDİNE İLİŞKİN Bakırköy 3. Asliye Hukuk Mahkemesi’nin 17.03.2011 gün ve E:2010/565 sayılı KARARININ
KALDIRILMASINA, 09.04.2012 gününde OY BİRLİĞİ İLE KESİN OLARAK karar
verildi.
—— • ——
Uyuşmazlık
Mahkemesi Başkanlığından:
ESAS NO : 2011/265
KARAR NO : 2012/65
KARAR TR : 9.4.2012
(Hukuk Bölümü)
ÖZET : 2872 sayılı Kanun’un 20/j maddesine aykırılık
nedeniyle Cumhuriyet Savcısı tarafından verilen idari yaptırım kararının
kaldırılması istemiyle açılan davanın ADLİ
YARGI YERİNDE çözümlenmesi gerektiği hk.
K A R A R
Davacı : Roza Endüstri Ürünleri Kozmetik Bilg.
San. Tic. Ltd. Şti.
Vekilleri : Av. A. Ç., Av. E. K., Av.
S. Ç.
Davalı : Ankara Valiliği İl Çevre ve Orman Müdürlüğü
O L A Y : Ankara
Cumhuriyet Başsavcılığı, Ankara Kabahatler Bürosu’nun 08.04.2011 tarihli,
Kabahat Defteri No:2011/1834, Karar Numarası: 2011/1713 sayılı İdari
Yaptırım Kararı ile, atık malzemelerin boş araziye
terk edilmesi nedeniyle 2872 Çevre
Kanununa aykırı kabahatin işlendiği; işlenen kabahat eylemi nedeni ile
işlem yapılıp soruşturma sonucunda tespit tutanağı düzenlenerek suç
duyurusunda bulunulduğu belirtilerek, eylemin 2872 sayılı Kanun’un 20/j
maddesine temas ettiği, 5252 sayılı TCK’nın
yürürlüğüne ilişkin Kanun’un 7.maddesi, VUK’nun
298.maddesindeki yeniden değerlendirme oranında artırım ile hesaplanan,
31.745,00TL idari para cezasının ödenmesi hususu davacı Şirkete tebliğ
edilmiştir.
Davacı vekili, söz konusu idari para cezasının
kaldırılması istemiyle adli yargı yerinde itirazda bulunmuştur.
ANKARA 7. SULH CEZA MAHKEMESİ: 09.08.2011 gün ve Değ. İş
No: 2011/426 sayı ile, muteriz Roza Endüstri Ltd.
Şti. vekili marifetiyle muhatap Ankara Valiliği İl Çevre ve Orman Müdürlüğü
aleyhine 05/05/2011 tarihinde ikame etmiş olduğu dava ile, davalı kurum
tarafından yapılan denetim sonucu Ankara. C.
Başsavcılığınca hakkında verilen idari para cezasının usul ve yasaya aykırı
olduğundan bahisle kaldırılması talebinde bulunduğu; muteriz itiraz
dilekçesi içeriğinde, Ankara C. Başsavcılığı tarafından 2872 Sayılı Yasanın
20/g ve j Maddesi gereğince hakkında verilen idari para cezasının usul ve
yasaya aykırı olduğunu zira söz konusu atıldığı iddia olunan atıkların
taraflarından gerçekleştirilmediği belirtilerek talepte bulunulduğunun
anlaşıldığı; itiraz dilekçesi üzerine söz konusu idari yaptırım kararına
ilişkin dosyanın C. Savcılığından dosyalarına gönderildiği, yapılan
incelemede muteriz kurum tarafından 2872 Sayılı Yasanın 20. Maddesinin g ve
j bentlerine aykırılıktan dolayı idari para cezası verildiği görülmekle
aynı Yasanın 25/2. maddesi gereği itiraza bakmaya İdare Mahkemesi’nin
yetkili olduğunun anlaşıldığı(Uyuşmazlık Mahkemesi Hukuk Bölümü 2133 Esas,
144 Karar, 02110/2006 tarih/ Esas 2007/79, 2007/95 Karar 04.06.2007 tarihli
örnek kararlar), 5326 Sayılı Yasanın 23. maddesi de nazara alınmak
suretiyle dilekçenin görev yönünden reddine karar verildiği gerekçesiyle;
itiraza bakmakla İdare Mahkemesi görevli olduğundan dilekçenin görev
yönünden reddine karar vermiş, bu karar itiraz edilmeksizin kesinleşmiştir.
Davacı vekili bu kez, Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı’nın 2011/1834 Kabahat numaralı
dosyasında yapılan inceleme sonucu 2011/1713 sayılı Karar ile müvekkili
şirket aleyhine tesis edilen haksız ve hukuka aykırı işlemin iptali ile
31.745,00 TL tutarındaki İdari Para Cezasının terkinine karar verilmesi istemiyle idari yargı yerinde dava açmıştır.
ANKARA 13.İDARE MAHKEMESİ:19.09.2011 gün ve E: 2011/1649
sayı ile, 2872 sayılı Çevre Kanunu'nun
12.maddesinin 1. fıkrasında; "Bu Kanun hükümlerine uyulup uyulmadığını
denetleme yetkisi Bakanlığa aittir. Gerektiğinde bu yetki, Bakanlıkça; il
özel idarelerine, çevre denetim birimlerini kuran belediye başkanlıklarına,
Denizcilik Müsteşarlığına, Sahil Güvenlik Komutanlığına, 13.10.1983 tarihli
ve 2918 sayılı Karayolları Trafik Kanununa göre belirlenen denetleme
görevlilerine devredilir. Denetimler, Bakanlığın belirlediği denetim usül ve esasları çerçevesinde yapılır."hükmüne,
24.maddesinde; "Bu Kanunda öngörülen idari yaptırım kararlarını verme
yetkisi Bakanlığa aittir. Bu yetki, 12 nci
maddenin birinci fıkrası uyarınca denetim yetkisinin devredildiği kurum ve
merciler tarafından da kullanılır. Bu Kanunda öngörülen
idari yaptırım kararları Bakanlık merkez teşkilatında genel müdürler, taşra
teşkilatında il çevre ve orman müdürlerince verilir."hükmüne,
25.maddesinin 2.fıkrasında; İdari yaptırım kararlarına karşı tebliğ
tarihinden itibaren otuz gün içinde idare mahkemesinde dava
açılabilir."hükmüne yer verilmiş olduğu; 5326 sayılı Kabahatler
Kanunu'nun "Cumhuriyet Savcısının Karar Verme Yetkisi" başlıklı
23.maddesinde; "(1) Cumhuriyet savcısı, kanunda açıkça hüküm bulunan
hallerde bir kabahat dolayısıyla idari yaptırım kararı vermeye
yetkilidir.(2) Bir suç dolayısıyla başlatılan soruşturma kapsamında bir
kabahatin işlendiğini öğrenmesi halinde Cumhuriyet savcısı durumu ilgili
kamu kurum ve kuruluşuna bildirebileceği gibi, kendisi de idari yaptırım
kararı verebilir.(3) Soruşturma konusu fiilin kabahat oluşturduğunun
anlaşılması halinde Cumhuriyet savcısı bu nedenle idari yaptırım kararı
verir. Ancak, bunun için ilgili kamu kurum ve kuruluşu tarafından idari
yaptırım kararı verilmemiş olması gerekir."hükmü, "Başvuru
Yolu" başlıklı 27.maddesinin 1.fıkrasında; "İdari para cezası ve
mülkiyetin kamuya geçirilmesine ilişkin idari yaptırım kararına karşı,
kararın tebliği veya tefhimi tarihinden itibaren en geç onbeş
gün içinde, sulh ceza mahkemesine başvurulabilir. Bu süre içinde başvurunun
yapılmamış olması halinde idari yaptırım kararı kesinleşir."hükmüne
yer verildiği; adli yargının bir kolu olan Cumhuriyet savcılarının idari
para cezası verme yetkisini 5326 sayılı Kabahatler Kanunu'ndan aldığı, bu
kanun uyarınca verilen idari para cezalarına karşı sulh ceza mahkemesine
dava açılmasının öngörüldüğü, uygulamada cumhuriyet savcıları tarafından
tesis edilen işlemlerin adli yargıdaki mahkemelerce denetlendiği, uygun
bulunmayan işlemlerin yine bu merciler tarafından iptal edilmekte olduğu, adli
yargının bir kolu olan cumhuriyet savcılarınca verilen kararların idari
yargı mercilerince incelenmesinin mümkün bulunmadığı, sadece adli yargı
makamlarınca, bir başka ifadeyle adli yargı adalet komisyonu tarafından
verilen idari nitelikli kararların özel kanunlarda aksi bir hüküm olmaması
halinde idari yargı mercilerince incelenebileceği; bu durumda, her ne kadar
idari yaptırım kararının çevre Kanunu uyarınca tesis edildiği belirtilmiş
ise de, idari yaptırım kararı verme yetkisini Kabahatler Kanunu'ndan alan
Cumhuriyet savcısı tarafından verilen idari yaptırım kararının iptali
isteminin sulh ceza mahkemesi tarafından değerlendirilmesi gerektiği, çevre
Kanunu'nun yukarıda yer verilen maddesi uyarınca işlem tesis edip
edemeyeceği hususunun da anılan mahkemece ayrıca incelenmesi gerektiği açık
olduğundan, uyuşmazlıkta mahkemelerinin görevli bulunmadığı gerekçesiyle; adli
yargının görev alanına giren davada Mahkemelerinin görevli olmadığına, 2247
sayılı Uyuşmazlık Mahkemesi’nin Kuruluş ve İşleyişi Hakkında Kanunun 19.
maddesi uyarınca görevli yargı yerinin belirlenmesi için dosyanın
Uyuşmazlık Mahkemesi’ne gönderilmesine ve dosya incelemesinin bu konuda
uyuşmazlık mahkemesince karar verilinceye kadar ertelenmesine karar
vermiştir.
İNCELEME VE GEREKÇE :
Uyuşmazlık Mahkemesi Hukuk Bölümü’nün, Serdar ÖZGÜLDÜR’ün Başkanlığında, Üyeler: Mustafa AYSAL, Eyüp
Sabri BAYDAR, Sıddık YILDIZ, Nurdane
TOPUZ, Sedat ÇELENLİOĞLU ve Ayhan AKARSU’nun
katılımlarıyla yapılan 09.04.2012 günlü toplantısında:
l-İLK
İNCELEME: Dosya üzerinde 2247 sayılı Yasa’nın 27. maddesi uyarınca yapılan
incelemeye göre: Uyuşmazlık Mahkemesi Genel Kurulu’nun 11.7.1988 günlü,
E:1988/1, K:1988/1 sayılı İlke Kararında, “2247 sayılı Uyuşmazlık
Mahkemesinin Kuruluş ve İşleyişi Hakkında Kanunun bütünüyle incelenip
değerlendirilmesinden, bu Kanunun uygulanması yönünden 2 nci maddesinin ikinci fıkrasında yer alan, ‘ceza
uyuşmazlıkları’ ibaresinden, savcının ya da şahsi davacının talebi ile
başlayan yargılaması sonunda sanığın mahkumiyetine ya da beraatine hükmedilebilecek davalarda, askeri ve adli
ceza mahkemeleri arasında çıkan görev ve hüküm uyuşmazlıklarının
anlaşılması, bunun dışında kalan tüm görev uyuşmazlıklarının ‘hukuk
uyuşmazlığı’ sayılması gerektiği sonucuna varılmaktadır. Uygulanması idari
organlara bırakılan cezalar, adli nitelikte olmadığından, bunlar hakkında
yapılan itirazlar ya da açılan davalar ‘ceza davası’ olarak
nitelendirilemezler. İdari niteliklerinden dolayı bu davalara ilişkin görev
ve hüküm uyuşmazlıklarının Uyuşmazlık Mahkemesinin Hukuk Bölümünde
incelenip çözümlenmesi gerektiği...” açıkça belirtilmiştir. Bu durum
gözetildiğinde, olay bölümünde yazılı başvuru konusu görev uyuşmazlığının
Hukuk Bölümünde incelenmesi gerektiği kuşkusuzdur.
İdare mahkemesince, 2247 sayılı Yasa’nın 19.
maddesinde öngörülen durumun aksine, adli yargı kararının kesinleşme durumu
açıklığa kavuşturulmadan ve önceki görevsizlik kararına ilişkin dava
dosyası temin edilmeden Uyuşmazlık Mahkemesine başvurulduğu görülmekte ise
de; Başkanlık yazısıyla, adli yargı kararının kesinleşme durumunu gösteren
onaylı bir örneğinin Mahkemesinden istenildiği ve sonuçta usule ilişkin herhangi bir noksanlık bulunmadığı
anlaşıldığından, adli ve idari yargı yerleri arasında doğan görev
uyuşmazlığının esasının incelenmesine oy birliği ile karar verildi.
II-ESASIN
İNCELENMESİ: Raportör-Hakim Taşkın ÇELİK’in, davanın çözümünde adli yargının görevli olduğu
yolundaki raporu ile dosyadaki belgeler okunduktan; ilgili Başsavcılarca
görevlendirilen Yargıtay Cumhuriyet Savcısı Mehmet BAYHAN ile Danıştay
Savcısı Mehmet AKKAYA’nın, davada adli yargının
görevli olduğu yolundaki sözlü açıklamaları da dinlendikten sonra GEREĞİ
GÖRÜŞÜLÜP DÜŞÜNÜLDÜ:
Dava,
2872 sayılı Kanun’un 20/j maddesine aykırılık nedeniyle Cumhuriyet Savcısı
tarafından verilen idari yaptırım kararının kaldırılması istemiyle
açılmıştır.
2872 sayılı Çevre Kanunu’nun “İdari nitelikteki cezalar” başlıklı 20.maddesinde, “(Değişik: 26/4/2006
– 5491/14 md.)
İdarî nitelikteki cezalar şunlardır:
(…)
j) Kanunda ve yönetmelikte öngörülen yasaklara veya
standartlara aykırı olarak veya önlemleri almadan atıkları toprağa
verenlere 24.000 Türk Lirası idarî para cezası verilir.
(…)
Bu maddenin uygulamasında Türk Ceza Kanunu ile diğer
kanunların, fiilin suç oluşturması haline ilişkin hükümleri saklıdır.”; aynı Kanun’un, “İdarî yaptırımların uygulanması, tahsil usûlü ve itiraz” başlıklı 25.
maddesinde , “Değişik: 26/4/2006 – 5491/17 md.)
Bu Kanunda öngörülen idarî
yaptırımların uygulanmasını gerektiren fiillerle ilgili olarak yetkili denetleme
elemanlarınca bir tutanak tanzim edilir. Bu tutanak denetleme
elemanlarının bağlı bulunduğu ve idarî yaptırım kararını vermeye yetkili
mercie intikal ettirilir. Bu merci, tutanağı değerlendirerek gerekli idarî
yaptırım kararını verir. İdarî yaptırım kararı, 11/2/1959
tarihli ve 7201 sayılı Tebligat Kanunu hükümlerine göre idarî yaptırım
kararını veren merci tarafından ilgiliye tebliğ edilir.
İdarî yaptırım kararlarına karşı tebliğ tarihinden
itibaren otuz gün içinde idare mahkemesinde dava açılabilir. Dava açmış
olmak idarece verilen cezanın tahsilini durdurmaz.
İdarî para cezalarının tahsil usûlü
hakkında 30/3/2005 tarihli ve 5326 sayılı
Kabahatler Kanunu hükümleri uygulanır.
Ceza vermeye yetkili kurum ve merciler tarafından tahsil
edilen idarî para cezaları, Maliye Bakanlığından izin alınarak Bakanlıkça
bastırılan ve dağıtılan makbuz karşılığında tahsil edilir.
Bu Kanuna göre verilecek idarî para cezalarında ihlalin
tespiti ve cezanın kesilmesi usûlleri ile ceza
uygulamasında kullanılacak makbuzların şekli, dağıtımı ve kontrolüne
ilişkin usûl ve esaslar Maliye Bakanlığının
görüşü alınarak Bakanlıkça çıkarılacak yönetmelikle belirlenir.” hükümlerine yer verilmiştir.
Uyuşmazlık
Mahkemesince, 2872 sayılı Yasa’nın 20. maddesine göre verilen idari para
cezasına karşı yapılan itirazın görüm ve çözümünde; 5326 sayılı Kabahatler
Kanunu’nun 3. maddesi ve 2872 sayılı Yasa’da bu cezalara karşı idare
mahkemesinde dava açılabileceğinin belirtilmesi karşısında, idari yargı
yerinin görevli olduğu kabul edilmektedir.
Ancak bakılan davada,
idari yaptırım kararının Cumhuriyet Savcısı tarafından verildiği dikkate
alındığında yeniden değerlendirme yapılması gerekmektedir.
4.11.2004 gün ve 5252 sayılı Türk
Ceza Kanununun Yürürlük ve Uygulama Şekli Hakkında Kanun’un “Hafif hapis ve
hafif para cezalarının idari para cezasına dönüştürülmesi” başlığını taşıyan
7. maddesinde(Değişik: 11.5.2005 –
5349/3 md.), “(1) Kanunlarda, "hafif hapis" veya
"hafif para" cezası olarak öngörülen yaptırımlar, idari para
cezasına dönüştürülmüştür. İdari
para cezasının hesaplanmasında 5237 sayılı
Türk Ceza Kanununun 52 nci maddesi hükümleri
uygulanır. İlgili kanunda "hafif hapis" cezasının üst
sınırının belirtilmediği hallerde, idari para cezasının hesaplanmasında
esas alınacak gün sayısının üst sınırı, yediyüzotuzdur.
(2)
Kanunlarda, "hafif hapis cezası" ile "hafif para cezası"nın seçimlik olarak veya birlikte
öngörüldüğü hallerde, idari para cezası yaptırımının belirlenmesinde
"hafif hapis cezası" esas alınır.
(3)
Kanunlarda, sadece "hafif para cezası"nın
öngörüldüğü ve cezanın alt veya üst sınırının
belirtilmediği hallerde, idari para cezası, yüzyirmimilyon
Türk Lirasından az, onsekizmilyar
Türk Lirasından fazla olamaz.
(4) Bu
madde hükmüne göre idari para cezasına karar vermeye Cumhuriyet savcısı
yetkilidir” hükmüne yer verilmiştir.
Olayda, Ankara
Cumhuriyet Başsavcılığı, Ankara Kabahatler Bürosu’nun 08.04.2011 tarihli,
Kabahat Defteri No:2011/1834, Karar Numarası: 2011/1713 sayılı İdari
Yaptırım Kararı ile, atık malzemelerin boş araziye
terk edilmesi nedeniyle 2872 Çevre
Kanununa aykırı kabahatin işlendiği; işlenen kabahat eylemi nedeni ile
işlem yapılıp soruşturma sonucunda tespit tutanağı düzenlenerek suç duyurusunda
bulunulduğu belirtilerek, eylemin 2872 sayılı Kanun’un 20/j maddesine temas
ettiği, 5252 sayılı TCK’nın yürürlüğüne ilişkin
Kanun’un 7.maddesi, VUK’nun 298.maddesindeki
yeniden değerlendirme oranında artırım ile hesaplanan, 31.745,00TL idari
para cezasının ödenmesi hususunun davacı Şirkete tebliğ edildiği anlaşılmıştır.
30.3.2005
tarihli ve 5326 sayılı Kabahatler Kanunu’nun 3. maddesini değiştiren 6.12.2006
günlü, 5560 sayılı Yasa’nın 31. maddesinde " (1) Bu Kanunun;
a) İdarî yaptırım kararlarına karşı kanun yoluna
ilişkin hükümleri, diğer kanunlarda aksine hüküm bulunmaması halinde,
b) Diğer genel hükümleri, idarî para cezası veya
mülkiyetin kamuya geçirilmesi yaptırımını gerektiren bütün fiiller
hakkında,
uygulanır."
denilmiştir.
19.12.2006
tarihinde yürürlüğe giren bu düzenlemeye göre, Kabahatler Kanunu’nun; idarî
yaptırım kararlarına karşı kanun yoluna ilişkin hükümlerinin, diğer
kanunlarda aksine hüküm bulunmaması halinde uygulanacağı; diğer kanunlarda
görevli mahkemenin gösterilmesi durumunda ise uygulanmayacağı
anlaşılmaktadır.
Ancak, 5326 sayılı Kanun’un "Cumhuriyet
Savcısının Karar Verme Yetkisi" başlıklı 23. maddesinde, "(1)
Cumhuriyet savcısı, kanunda açıkça hüküm bulunan hallerde bir kabahat
dolayısıyla idari yaptırım kararı vermeye yetkilidir. (2) Bir suç
dolayısıyla başlatılan soruşturma kapsamında bir kabahatin işlendiğini
öğrenmesi halinde Cumhuriyet savcısı durumu ilgili kamu kurum ve kuruluşuna
bildirebileceği gibi, kendisi de idari yaptırım kararı verebilir. (3)
Soruşturma konusu fiilin kabahat oluşturduğunun anlaşılması halinde
Cumhuriyet savcısı bu nedenle idari yaptırım kararı verir. Ancak, bunun
için ilgili kamu kurum ve kuruluşu tarafından idari yaptırım kararı
verilmemiş olması gerekir.", "Başvuru Yolu" başlıklı 27.
maddesinde “(1) İdarî para cezası ve mülkiyetin kamuya geçirilmesine
ilişkin idarî yaptırım kararına karşı, kararın tebliği veya tefhimi
tarihinden itibaren en geç onbeş gün içinde, sulh
ceza mahkemesine başvurulabilir. Bu süre içinde başvurunun yapılmamış
olması halinde idarî yaptırım kararı kesinleşir. / (2) Mücbir sebebin
varlığı dolayısıyla bu sürenin geçirilmiş olması halinde bu sebebin ortadan
kalktığı tarihten itibaren en geç yedi gün içinde karara karşı başvuruda
bulunulabilir. Bu başvuru, kararın kesinleşmesini engellemez; ancak,
mahkeme yerine getirmeyi durdurabilir. / (3) Başvuru, bizzat kanunî
temsilci veya avukat tarafından sulh ceza mahkemesine verilecek bir dilekçe
ile yapılır. Başvuru dilekçesi, iki nüsha olarak verilir. / (4) Başvuru
dilekçesinde, idarî yaptırım kararına ilişkin bilgiler, bu karara karşı
ileri sürülen deliller açık bir şekilde gösterilir. Dilekçede ayrıca,
başvurunun süresinde yapılmasını engelleyen mücbir sebep dayanaklarıyla
gösterilir. / (5) (Değişik: 6/12/2006-5560/34 md.) İdarî yaptırım kararının
mahkeme tarafından verilmesi halinde, bu karara karşı ancak itiraz yoluna
gidilebilir. / (6) (Ek: 6/12/2006-5560/34 md.) Soruşturma konusu fiilin
suç değil de kabahat oluşturduğu gerekçesiyle idarî yaptırım kararı
verilmesi halinde; kovuşturmaya yer olmadığı kararına itiraz edildiği
takdirde, idarî yaptırım kararına karşı başvuru da bu itiraz merciinde
incelenir. / (7) (Ek: 6/12/2006-5560/34 md.) Kovuşturma konusu fiilin
suç değil de kabahat oluşturduğu gerekçesiyle idarî yaptırım kararı
verilmesi halinde; fiilin suç oluşturmaması nedeniyle verilen beraat
kararına karşı kanun yoluna gidildiği takdirde, idarî yaptırım kararına
karşı itiraz da bu kanun yolu merciinde incelenir. / (8) (Ek: 6/12/2006-5560/34
md.) İdarî yaptırım kararının verildiği işlem kapsamında aynı kişi
ile ilgili olarak idarî yargının görev alanına giren kararların da verilmiş
olması halinde; idarî yaptırım kararına ilişkin hukuka aykırılık iddiaları
bu işlemin iptali talebiyle birlikte idarî yargı merciinde görülür.” denilmiştir.
Kabahatler Kanununun 23. ve
27.maddeleri birlikte irdelendiğinde; belli şartlar altında Cumhuriyet
Savcıları'na da idari yaptırım kararı verebilme yetkisinin tanındığı,
özellikle soruşturma konusu fiilin kabahat oluşturduğunun anlaşılması
halinde Cumhuriyet savcısının ilgili kamu kurum ve kuruluşu tarafından
idari yaptırım kararı verilmemiş olması koşuluyla idari yaptırım kararı
verebileceği, bu karara karşı kararın tebliği veya tefhimi tarihinden
itibaren en geç onbeş gün içinde, sulh ceza
mahkemesine başvurulabileceği, Cumhuriyet Savcısının soruşturma konusu
fiilin suç değil de kabahat oluşturduğu gerekçesiyle idarî yaptırım kararı
vermesi halinde kovuşturmaya yer olmadığı kararına itiraz edildiği takdirde
idarî yaptırım kararına karşı başvurunun da bu itiraz merciinde
inceleneceği anlaşılmaktadır.
İncelenen uyuşmazlıkta, 2872 sayılı Kanun’un 20/j maddesinin ihlal edildiği nedeniyle suç
duyurusunda bulunulduğundan bahisle 5252
sayılı Kanun’un 7. maddesi de dikkate alınarak davacı şirkete Cumhuriyet
Savcısı tarafından 31.745,00TL
idari para cezası verilmiştir.
Buna göre, dava konusu olayda; idari
yaptırım kararının idari makam ve mercilerce değil de soruşturma konusu
fiilin suç olmayıp kabahat olarak değerlendirilmesi sonucu Cumhuriyet
Başsavcılığı'nca verildiği dikkate alındığında, kararın idari işlemden çok,
yargısal nitelikte bir yetkinin kullanılması sonucu verilen ceza niteliğini
taşıdığı açık olduğundan, davanın çözümünün, Kabahatler Kanununu hükümleri
uyarınca adli yargı yerine ait olduğu sonucuna varılmıştır.
Açıklanan
nedenlerle, İdare Mahkemesince yapılan başvurunun kabulü ile Sulh Ceza
Mahkemesince verilen görevsizlik kararının kaldırılması gerekmiştir.
SONUÇ : Davanın
çözümünde ADLİ YARGININ görevli olduğuna, bu nedenle Ankara 13.İdare Mahkemesi’nin
BAŞVURUSUNUN KABULÜ ile Ankara 7. Sulh Ceza Mahkemesi’nce verilen 09.08.2011 gün ve Değ. İş No: 2011/426
sayılı GÖREVSİZLİK KARARININ KALDIRILMASINA, 09.04.2012 gününde OY BİRLİĞİ
İLE KESİN OLARAK karar verildi.
—— • ——
Uyuşmazlık
Mahkemesi Başkanlığından:
ESAS NO : 2012/6
KARAR NO : 2012/66
KARAR TR : 9.4.2012
(Hukuk Bölümü)
ÖZET : 2547
sayılı Yasanın 35. maddesi uyarınca başka bir üniversitede görevlendirilen
davacının taahhüt ve kefalet senedinin iptali istemiyle açılan davanın,
ADLİ YARGI YERİNDE çözümlenmesi gerektiği hk.
K A R A
R
Davacı : D. K.
Davalı : Abant İzzet Baysal Üniversitesi
Rektörlüğü
Vekili :
Av. M. F. P.
O L A Y :
Abant İzzet Baysal Üniversitesi, İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi
Uluslararası İlişkiler Anabilim Dalında araştırma görevlisi olarak görev
yapmakta olan davacı, 22.10.2002 tarihi itibariyle lisansüstü eğitim yapmak
üzere 2547 sayılı Yükseköğretim Kanununun 35.maddesi uyarınca kadrosu
Ortadoğu Teknik Üniversitesi’ne tahsisi yapılarak atanmış, taahhüt ve
kefalet senedini imzalamıştır.
Davacı,
3.11.2010 günlü dilekçesi ile davalı idareye başvurarak, yüksek lisans ve
doktorayı müteakip mecburi hizmet içeren, aksi halde tazminat borcu
yükleyen kefalet senedinin tarafında iadesini talep ederek, herhangi bir mecburi
hizmet yükümlülüğü bulunmadığının bildirilmesini talep etmiştir.
Davalı
idare, 26.11.2010 gün ve 7688 sayılı işlemle, 2547 sayılı Yasanın 35.ve Bir
Üniversite Adına Bir Diğer Üniversitede Lisansüstü Eğitim Gören Araştırma
Görevlileri Hakkındaki Yönetmeliğin 4.maddesinden sözederek,
belirtilen kurallar kapsamında davacının başvuru dilekçesine yapılacak
herhangi bir işlem bulunmadığını belirtilmiştir.
Davacı, gerek 2547 sayılı Yasanın 35. ve gerekse
657 sayılı Yasanın Ek 35. Maddelerinden sözederek,
davalı Üniversite tarafından kendisine mecburi hizmet ve tazminat
yükümlülüğü getiren noter onaylı taahhüt ve kefalet senedinin geçerli olmadığını
ileri sürerek, davalı idarece mecburi hizmet ve tazminat borcunun
kaldırılmasına yönelik başvurusunun karşılanamayacağı yönünde tesis edilen
26.11.2010 gün ve 7688 sayılı işlemin iptali ve mecburi hizmet yükümlülüğü
ile tazminat borcunun kaldırılması istemiyle idari yargı yerinde dava
açmıştır.
Davalı idare vekili birinci savunma dilekçesinde,
uyuşmazlık konusunun adli yargının görev alanına girdiğini ileri sürerek,
görev itirazında bulunmuştur.
SAKARYA
2. İDARE MAHKEMESİ: 22.2.2011 gün ve E: 2010/1283 sayı ile;
2577 sayılı Yasanın 2. maddesinde; İdari dava türlerinin, idari işlemler
hakkında yetki, şekil, sebep, konu ve maksat yönlerinden biri ile hukuka
aykırı olduklarından dolayı açılan iptal davaları; idari işlem ve
eylemlerden dolayı kişisel haklan doğrudan muhtel
olanlar tarafından açılan tam yargı davaları; kamu hizmetlerinden birinin
yürütülmesi için yapılan her türlü idari sözleşmelerden dolayı açılan
davalar olarak sayıldığı; idari yargının idari eylem ve işlemlerin hukuka
uygunluğunun denetimini yapmakla görevli olduğunun kurala bağlandığı; idarenin,
idare hukuku alanında kamu gücüne dayalı olarak re-sen ve tek yanlı irade
açıklaması sonucu tesis etmiş olduğu işlemlere, hukuk alanında yeni
durumlar oluşturmasıyla idari işlem kimliği kazandırmakta ve kural olarak
bu işlemlerin özel yasal düzenlemeler dışında, idari yargı denetimine tabi
bulunduğu; dosyanın incelenmesinden, Abant İzzet Baysal Üniversitesinde
araştırma görevlisi olarak görev yapmakta iken, 2547 sayılı Yükseköğretim
Kanunu'nun 35. maddesi uyarınca davalı idare adına Ortadoğu Teknik Üniversitesi’nde
lisansüstü eğitim (doktora) yapmak üzere görevlendirilen davacının doktora
eğitimi için Ortadoğu Teknik Üniversitesi’nde görevlendirilmeden önce
davacıya imzalatılan taahhütname ve yüklenme senedinin iptali istemiyle
bakılan davanın açıldığının anlaşıldığı; uyuşmazlıkta davacının verdiği
taahhütname ve kefalet senedinin 2547 sayılı Yükseköğretim Kanunu'nun 35.
maddesi uyarınca başka bir üniversitede lisansüstü eğitim yapmak üzere görevlendirilmesindeki
önemli etkisi dikkate alındığında, davacının söz konusu taahhütname ve
kefalet senedini davalı idare ile eşit düzeyde olarak, isteği ve özgür
iradesi ile imzaladığının kabulü mümkün olmadığından, bu taahhütname ve yüklenme
senedinden doğan uyuşmazlığın özel hukuk alanını ilgilendirmediği, görüm ve
çözümünün idari yargı yerlerinin görev alanında kaldığı sonucuna varıldığı
gerekçesiyle; davalı idarenin görev itirazının reddine ve Mahkemelerinin
görevliliğine karar vermiştir.
Davalı idare vekilinin olumlu görev uyuşmazlığı
çıkarılması yolundaki dilekçesi üzerine, dava dosyası Yargıtay Cumhuriyet
Başsavcılığı’na gönderilmiştir.
YARGITAY CUMHURİYET BAŞSAVCISI; Konunun çözümü için
uyuşmazlığın temelini oluşturan işlemin incelenmesinin gerektiği; uyuşmazlığın,
taraflar arasındaki sözleşmeden diğer bir ifadeyle yüklenme ve kefalet senedinde
yer alan borçtan kaynaklandığı; 2547 sayılı Yükseköğretim Kanunu'nun
öğretim elemanı yetiştirmeye ilişkin 35. maddesinden bahisle; dava
dosyasının incelenmesinden; iptali istenilen taahhüt ve yüklenme senediyle
araştırma görevlisi olan davacı ile Üniversite arasında bir sözleşme
ilişkisi kurulduğunun anlaşıldığı; dolayısıyla, uyuşmazlığın taraflar
arasındaki sözleşmeden diğer bir ifadeyle taahhüt senedinde yer alan
borçtan kaynaklandığı, sözleşmede yer alan borçtan kaynaklanan uyuşmazlığın
özel hukuk hükümlerine göre görüm ve çözümünde adli yargı yerinin görevli
bulunduğu gerekçesiyle, 2247 sayılı Kanun’un 10 ve 13.
maddeleri gereğince olumlu görev uyuşmazlığı çıkarılmasına, dosyanın
Uyuşmazlık Mahkemesi Başkanlığı’na gönderilmesine karar vermiştir.
Başkanlıkça,
2247 sayılı Yasa’nın 13. maddesine göre Danıştay Başsavcısı’nın da yazılı
düşüncesi istenilmiştir.
DANIŞTAY
BAŞSAVCISI; Dosyanın incelenmesinden; Sakarya İkinci İdare Mahkemesinde
açılan davanın konusunu, taahhüt ve yüklenme senedinin iptali isteğinin
oluşturduğunun anlaşıldığı; İdari Yargı Düzeninin, hukuk devletlerinde,
hukuka bağlı olması gereken kamu idaresinin işlem ve eylemlerinin hukuka
uygunluğunun yargısal yöntemlerle denetlenmesinin sağlanması amacıyla var
olan yargı düzeni olduğu, bu yargı düzenine mensup mahkemelerde açılacak
iptal davalarının konusunun ise, 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü
Kanununun 2'nci maddesinin 1'inci fıkrasının (a) bendinde, idari işlemler
olarak gösterilmiş bulunduğu; gerek uygulama, gerekse öğreti'de, idari
işlemin tanımının, idarenin kamu hizmetinin yürütümü amacıyla ve tek yanlı
irade açıklamasıyla tesis etmiş olduğu kesin ve yürütülmesi gerekli
işlemler olarak yapıldığı, bu tanıma göre, idari yargı yerlerinde iptal
davasına konu edilecek hukuksal işlemlerin; öncelikle, kamu idaresinin
işlemi olması, kamu hizmetinin yürütülmesi amacıyla tesis edilmiş bulunması,
kamu idaresinin tek yanlı irade açıklamasının ürünü olması ve nihayet kesin
ve icrai (yürütülmesinin gerekli) olmasının
zorunlu bulunduğu; oysa; olumlu görev uyuşmazlığı
çıkarılan davada iptal istemine konu edilen taahhüt ve yüklenme senedinin,
kamu idaresinin irade açıklamasıyla hukuk düzeninde varlık kazanan bir
işlem olmadığı, söz konusu senedin, İdare Hukukundaki adıyla "idare
edilen" statüsünde bulunan özel hukuk gerçek kişisinin, irade açıklamasıyla,
kendisini yükümlülük altına sokan bir özel hukuk işlemi olduğu; Özel Hukuk
(Borçlar Hukuku) kurallarına göre; bu işleme varlık kazandıran kişi
iradesindeki sakatlıklar (iradeyi ifsat eden haller) sebebiyle işlemin
iptaline ya da hükümsüzlüğüne karar verme görev ve yetkisinin, bu Hukuktan
kaynaklanan uyuşmazlıkları çözmekle görevli Adli Yargı Düzenine mensup mahkemelere
ait bulunduğu gerekçesiyle; 2247 sayılı Kanunun 13' üncü maddesi uyarınca
yapılan başvurunun kabulünün uygun olacağı yolunda yazılı düşünce
vermiştir.
İNCELEME VE GEREKÇE :
Uyuşmazlık Mahkemesi Hukuk Bölümü’nün, Serdar ÖZGÜLDÜR’ün Başkanlığında, Üyeler: Mustafa AYSAL, Eyüp
Sabri BAYDAR, Sıddık YILDIZ, Nurdane
TOPUZ, Sedat ÇELENLİOĞLU ve Ayhan AKARSU’nun
katılımlarıyla yapılan 9.4.2012 günlü toplantısında:
l-İLK
İNCELEME: Başvuru yazısı ve dava dosyası örneği üzerinde 2247 sayılı
Yasa’nın 27. maddesi gereğince yapılan incelemeye göre, davalı idare
vekilinin anılan Yasanın 10/2. maddesinde öngörülen yönteme uygun olarak
yaptığı görev itirazının reddedilmesi ve 12/1. maddede belirtilen süre
içinde başvuruda bulunması üzerine Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı’nca, 10.
maddede öngörülen biçimde olumlu görev uyuşmazlığı çıkarıldığı
anlaşılmaktadır. Usule ilişkin herhangi bir noksanlık bulunmadığından görev
uyuşmazlığının esasının incelenmesine oybirliği ile karar verildi.
II-ESASIN
İNCELENMESİ: Raportör-Hakim Gülşen AKAR PEHLİVAN’ın, davanın çözümünde adli yargının görevli
olduğu yolundaki raporu ile dosyadaki belgeler okunduktan; ilgili
Başsavcılarca görevlendirilen Yargıtay Cumhuriyet Savcısı Mehmet BAYHAN ile
Danıştay Savcısı Mehmet AKKAYA’nın davada adli
yargının görevli olduğu yolundaki sözlü açıklamaları da dinlendikten sonra
GEREĞİ GÖRÜŞÜLÜP DÜŞÜNÜLDÜ:
Dava, Abant İzzet Baysal Üniversitesi İktisadi ve
İdari Bilimler Fakültesi’nde araştırma görevlisi olarak görev yapmakta
iken, 2547 sayılı Yükseköğretim Kanunu'nun 35.maddesi kapsamında davalı
idare adına Ortadoğu Teknik Üniversitesi’nde lisansüstü eğitim (doktora)
yapmak üzere görevlendirilen davacının, kendisine imza ettirilen taahhütname
ve yüklenme senedinin iptali istemiyle yaptığı başvurunun reddine ilişkin
26.11.2010 gün ve 7688 sayılı Abant İzzet Baysal Üniversitesi Rektörlüğü
işleminin iptali ve mecburi hizmet yükümlülüğü ile tazminat borcunun
kaldırılması istemiyle açmıştır.
2547
sayılı Yükseköğretim Kanunu’nun, “Öğretim
elemanı yetiştirme” başlıklı 35. maddesinde “Yükseköğretim
kurumları; kendilerinin ve yeni kurulmuş ve kurulacak diğer yükseköğretim
kurumlarının ihtiyacı için yurt içinde ve dışında, kalkınma planı ilke ve
hedeflerine ve Yükseköğretim Kurulunun belirteceği ihtiyaca ve esaslara
göre öğretim elemanı yetiştirirler.
(Ek fıkralar: 17/8/1983-2880/18 md.) Öğretim elemanı yetiştirilmesi amacıyla üniversitelerin araştırma
görevlisi kadroları, araştırma veya doktora çalışmaları yaptırmak üzere
başka bir üniversiteye, Yükseköğretim Kurulunca geçici olarak tahsis
edilebilir. Bu şekilde doktora veya tıpta uzmanlık veya sanatta yeterlik
payesi alanlar, bu eğitimin sonunda kadrolarıyla birlikte kendi
üniversitelerine dönerler.
Yurt içi veya yurt dışında yetiştirilen öğretim
elemanları, genel hükümlere göre bağlı oldukları yükseköğretim kurumlarında
mecburi hizmetlerini yerine getirmek zorundadırlar. Bu yükümlülüğü yerine
getirmeyenlere, yükseköğretim kurumlarında görev verilmez. Özel kanunlarla
getirilen mecburi hizmet çalışmaları bu hüküm dışındadır.” hükmüne yer
verilmiştir.
Dosyanın
incelenmesinden, Abant İzzet Baysal Üniversitesi İktisadi Bilimler
Fakültesi'nde araştırma görevlisi olarak görev yapmakta iken, 2547 sayılı
Yükseköğretim Kanunu'nun 35. maddesi uyarınca davalı idare adına Ortadoğu
Teknik Üniversitesi’nde lisansüstü eğitim (doktora) yapmak üzere
görevlendirilen davacının, doktora öğrencisi olarak Ortadoğu Teknik
Üniversitesi'ne gönderilmesinden önce davacı ile müşterek borçlu ve
müteselsil kefilleri tarafından düzenlenen yevmiye taahhütname ve yüklenme
senedinin iptali istemiyle yapılan başvurunun reddine ilişkin işlem ile
mecburi hizmet yükümlülüğü ile tazminat borcunun kaldırılması istemiyle
bakılan davanın açıldığı anlaşılmaktadır.
Bu
duruma göre, taahhüt ve kefalet senedinin davacı ve kefilleri tarafından
tek taraflı olarak imzalanarak idareye karşı taahhütte bulunulması
karşısında, davacı tarafından senedin iptali istemiyle açılan davanın görüm
ve çözümünde adli yargı yerinin görevli olduğu sonucuna varılmıştır.
Açıklanan nedenlerle, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı’nın
başvurusunun kabulü ile, davalı Rektörlük vekilinin
görev itirazının reddine ilişkin İdare Mahkemesi kararının kaldırılması
gerekmiştir.
SONUÇ : Davanın çözümünde ADLİ YARGININ görevli olduğuna,
bu nedenle Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısının BAŞVURUSUNUN KABULÜ ile, davalı Rektörlük vekilinin görev itirazının reddine
ilişkin Sakarya 2. İdare Mahkemesi’nin
22.2.2011 gün ve E:2010/1283 sayılı KARARININ KALDIRILMASINA, 9.4.2012
gününde Üyelerden Sıddık YILDIZ’ın
KARŞIOYU ve OYÇOKLUĞU İLE KESİN OLARAK karar verildi.
KARŞI OY YAZISI
Dava,
Davalı Üniversitede araştırma görevlisi olarak çalışmakta iken, 2547 sayılı
Yükseköğretim Kanunu'nun 35.maddesi kapsamında davalı idare adına başka bir
üniversitede lisansüstü eğitim yapmak üzere görevlendirilen davacının,
görevlendirme işleminden önce imzaladığı taahhüt ve kefalet senedinin
iptali istemiyle açılmıştır
2577
sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu'nun 2/1-a maddesinde, idari işlemler
hakkında yetki, şekil, sebep konu ve maksat yönlerinden biri ile hukuka
aykırı olduklarından dolayı iptalleri için menfaatleri ihlal edilenler
tarafından açılan iptal davaları idari dava türleri arasında sayılmıştır.
2547 sayılı Yasa uyarınca başka bir üniversitede öğretim
üyesi yetiştirme programı kapsamında eğitim yapmak üzere
görevlendirilmesindeki amaç göz önünde bulundurulduğunda, davacının bu
taahhüt ve kefalet senedini idare ile eşit düzeyde olarak, isteği ve özgür
iradesi ile imzaladığından söz etmeye olanak bulunmadığından, ortada özel
hukuk alanını ilgilendiren bir uyuşmazlık bulunmamaktadır.
İdarece kamu gücüne dayanılarak ve tek taraflı irade ile
kurulan taahhüt ve kefalet senedine ilişkin uyuşmazlığın 2577 sayılı
Yasanın 2/1-a maddesinde sayılan iptal davaları kapsamında görüm ve
çözümünde idari yargı görevli bulunmaktadır.
Açıklanan nedenlerle Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı’nca
yapılan başvurunun reddi gerektiği görüşüyle, aksi yöndeki karara karşıyım.
Üye
Sıddık YILDIZ
—— • ——
Uyuşmazlık
Mahkemesi Başkanlığından:
ESAS NO : 2012/8
KARAR NO : 2012/67
KARAR TR : 9.4.2012
(Hukuk Bölümü)
ÖZET : Maaş Nakil Belgesinin düzeltilmesi istemiyle
açılan davanın, ADLİ YARGI YERİNDE çözümlenmesi gerektiği hk.
K A R A
R
Davacı : M. G.
Davalı : Türk Telekomünikasyon A.Ş.
Vekili : Av. A. K.
O L A Y : Türk Telekomünikasyon A.Ş. Ankara İl Telekom Müdürlüğü
Savunma Müdürlüğünde Koruma ve Güvenlik Memuru olarak görev yapmakta iken,
406 sayılı Yasa'nın Ek-29. maddesi ile 4046 sayılı Yasa'nın 22. maddesine
göre diğer kamu kurum ve kuruluşlarına naklinin yapılması için adı Devlet
Personel Başkanlığına bildirilen davacı, 1.8.2006 tarihinde Şap Enstitüsü
Müdürlüğü emrine atanmıştır.
Davacı, 5473 sayılı Kanun ile
getirilen parasal hakların maaş nakil ilmühaberine yansıtılmaması nedeniyle
eksik ödemelerin tazmini talebiyle yaptığı 12.3.2010 tarihli başvurusunun
reddine ilişkin 6.4.2010 gün ve 2683 sayılı işlemin iptaline, ek
ödemelerden doğan parasal haklarının, yasal faizleriyle birlikte tarafına
ödenmesine karar verilmesi istemiyle 26.5.2010 tarihinde idari yargı
yerinde dava açmıştır.
Davalı vekilince birinci savunma dilekçesinde, davanın
adli yargının görev alanına girdiği öne sürülerek görev itirazında
bulunulmuştur.
ANKARA 14. İDARE MAHKEMESİ: 19.1.2011 gün ve E:2010/738
sayı ile, davacının yönetim hukuku alanında
idarelerin tek yanlı işlemleri ile yine statü hukuku kapsamında kamu görevlisi
olarak bir başka kuruma naklen atanması sırasında düzenlenen ve davacının
hukukunu etkilediği açık olan maaş nakil ilmühaberinin yeniden düzenlenmesi
istemiyle yapılan başvurunun reddine ilişkin işlemin iptali ve ek
ödemelerden doğan parasal hakların yasal faiziyle tazmini istemi ile açılan
davanın görülmesi ve çözümlenmesinde idari yargı yerlerinin görevli
bulunduğu gerekçesiyle, davalı Türk Telekomünikasyon A.Ş. vekilinin görev
itirazının reddine uyuşmazlığın görülmesi ve çözümlenmesinde idari yargı
yerlerinin görevliliğine karar vermiştir.
Davalı vekilince süresi içinde verilen dilekçe ile
olumlu görev uyuşmazlığı çıkarılması istemiyle başvuruda bulunulması
üzerine dilekçe, dava dosyası ile birlikte Yargıtay Cumhuriyet
Başsavcılığı'na gönderilmiştir.
YARGITAY CUMHURİYET BAŞSAVCISI; Davalı Türk Telekom hisselerinin devrinin fiilen gerçekleştiği
tarihten sonra davacı ile davalı şirket arasındaki uyuşmazlık, bir özel
hukuk ilişkisi niteliğini taşıdığından; atanması sonrasında, 5473 sayılı
Kanun ile getirilen parasal haklarının maaş nakil ilmühaberine
yansıtılmaması nedeniyle eksik ödemelerin tazmini talebiyle yaptığı
başvurusunun reddine ilişkin işlemin, davalı şirketin yetkili organı
tarafından tesis edilmiş bir özel hukuk işlemi olduğunun açık olduğu; öte
yandan, 2577 sayılı idari Yargılama Usulü Kanunu'nun "İdari Dava
Türleri ve İdari Yargı Yetkisinin Sınırı" başlıklı 2. maddesinin
değişik 1 numaralı bendinde: "a) (Değişik:
8.6.2000-4577/5md) idari işlemler hakkında yetki, şekil, sebep, konu ve
maksat yönlerinden biri ile hukuka aykırı olduklarından dolayı iptalleri
için menfaatleri ihlal edilenler tarafından açılan iptal davaları, b) İdari
eylem ve işlemlerden dolayı kişisel hakları doğrudan muhtel
olanlar tarafından açılan tam yargı davaları, c) (Değişik:
18.12.1999-4492/6 md.) Tahkim yolu öngörülen imtiyaz şartlaşma ve
sözleşmelerinden doğan uyuşmazlıklar hariç, kamu hizmetlerinden birinin
yürütülmesi için yapılan her türlü idari sözleşmelerden dolayı taraflar
arasında çıkan uyuşmazlıklara ilişkin davalar"ın
idari dava türleri olarak sayıldığı; kural olarak, idari yargıda ancak
Devlete ve kamu tüzel kişilerine karşı açılan davalara bakılabileceği;
dolayısıyla, işlemin tesis edildiği tarihte davalı mevkiinde kamu kuruluşu
niteliği taşımayan Türk Telekomünikasyon A.Ş.'nin
davalı olması karşısında, ortada idari yargı yetkisi kapsamında açılmış bir
idari dava bulunduğundan söz etmenin olanaksız olduğu; belirtilen tüm bu
hususlara göre, daha önce davalı şirkette görev yapmış olan davacının
isteminin; özelleştirilen kuruluş tarafından reddedilmesi üzerine açılan
davanın, özel hukuk hükümlerine göre görüm ve çözümünde adli yargı yerinin
görevli bulunduğu; bu nedenlerle, 2247 sayılı Kanun'un 10. ve 13. maddeleri
gereğince, olumlu görev uyuşmazlığı çıkarılmasına, dosyanın Uyuşmazlık
Mahkemesi Başkanlığı'na gönderilmesine karar vermiştir.
Başkanlıkça, 2247 sayılı Yasa'nın 13. maddesine göre
Danıştay Başsavcısı'ndan yazılı düşüncesi istenilmiştir.
DANIŞTAY BAŞSAVCISI; 2577 sayılı İdari
Yargılama Usulü Kanununun 2. maddesinin 1/a fıkrasında, idari işlemler
hakkında yetki, şekil, sebep, konu ve maksat yönlerinden biri ile hukuka
aykırı olduklarından dolayı iptalleri için menfaatleri ihlal edilenler
tarafından açılan iptal davalarının, idari dava türleri arasında sayıldığı;
406 sayılı Yasa'nın 3.7.2005 günlü, 5398 sayılı Yasa ile değişik Ek-29.
maddesinde; "Türk Telekom hisselerinin devri sonucu kamu payının yüzde
ellinin altına düşmesi durumunda; Türk Telekom'da Ek-22. maddenin (a)
bendinin bu Kanun'la yürürlükten kaldırılan hükümleri uyarınca belirlenen
asli ve sürekli görevlerde çalışmakta olanlar ile 22.1.1990 günlü, 399
sayılı Kanun Hükmünde Kararname'ye tabi olarak kadrolu veya sözleşmeli
personel statüsünde çalışanlar ve kapsam dışı personel, kamu görevlerinden yüzseksen gün aylıksız izinli sayılır. Bu personel
belirtilen süre içinde Türk Telekom'da çalışmaya devam eder ve hisse devir
tarihinden nakil için Devlet Personel Başkanlığı'na bildirildikleri tarihe
kadarki aylık ücret, harcırah, sağlık giderleri, cenaze giderleri ve ölüm
yardımı ile diğer mali ve özlük hakları Türk Telekom tarafından karşılanır.
Bu fıkrada belirtilen süre içinde nakle tabi personelden
Türk Telekom tarafından hizmetine ihtiyaç duyulmayanlar tespit edildikleri
tarihten, kendi isteği ile nakil talep edenler ise talep tarihinden
itibaren en geç doksan (yüzseksen günlük aylıksız
izin süresi aşılmamak kaydıyla ve 15 Ocak 2006 tarihindeki üçüncü fıkraya
göre hesaplanan ücretleriyle) gün içinde Türk Telekom tarafından Devlet
Personel Başkanlığı'na bildirilir ve bunların aylıksız izinleri bu tarih
itibariyle sona erer. Hizmetine ihtiyaç duyulmayan personelin
tespiti ve kendi isteği ile nakil talebinde bulunma süresi, hisse devir
tarihinden itibaren yüzelli günü aşamaz."
hükmünün yer aldığı, aynı maddenin üçüncü fıkrasında, birinci fıkra
kapsamına giren personelden, sözleşmeli personel statüsünde çalışanlar ve
kapsam dışı personel statüsünde çalışanlar hakkında, 4046 sayılı Kanun'un
22. maddesinin dördüncü ve beşinci fıkrası hükümlerinin uygulanmasında,
Devlet Personel Başkanlığı'na bildirildikleri tarihteki unvanlar esas
alınarak Yönetim Kurulu'nca 15.4.2004 tarihi itibariyle bu unvana göre
belirlenmiş olan ücret ve diğer mali haklarına, bu tarihten Devlet Personel
Başkanlığı'na bildirildikleri tarihteki kadro ve pozisyonlarına ilişkin
olarak bildirim tarihine kadar geçen süre içinde kamu görevlilerine
yapılacak artış, oran ve/veya miktarları uygulanmak suretiyle bulunacak
tutarın dikkate alınacağının belirtilmiş bulunduğu; özelleştirme kapsamında
bulunan Türk Telekomünikasyon A.Ş.'deki tamamı hazineye ait bulunan
hisselerden %55'inin Bakanlar Kurulu'nun 25.7.2005 günlü, 2005/9146 sayılı
kararı uyarınca 14.11.2005 tarihli Hisse Satış Sözleşmesi ile Ojer Telekomünikasyon A.Ş.'ye satıldığı, Türk Telekom
A.Ş.'nin bu tarih itibariyle kamu kuruluşu
niteliğinin sona erdiğinin açık olduğu; ancak kanun koyucunun, 5398 sayılı
Yasa ile 406 sayılı Yasa'da değişiklik yaparak yukarıda getirdiği
düzenlemelerle Türk Telekom A.Ş.'nin
özelleştirilmesi sonucunda, nakle tabi personele ilişkin uygulamaların 4046
sayılı Kanun'un 22. maddesi ile uyumlu olması amacıyla ve iletişim alanında
ulusal ve uluslararası düzeyde oluşabilecek telafisi imkansız aksaklıkların
önlenmesi için, işlevsel görevlerde bulunan ve ikamesi Kısa sürede imkansız
personelin isteklerine bağlı olarak makul bir süre kamu görevlerinden aylıksız
izinli sayılarak çalışmalarına olanak sağladığı, kanun koyucunun amacı göz
önünde bulundurulduğunda, Ek 29 uncu maddede öngörülen süre içinde
yürütülen görevin bir kamu görevi olduğu ve söz konusu ödemelerin davacının
Telekomda kamu görevini yürüttüğü döneme ilişkin
olduğunun kabulünün gerektiği; somut uyuşmazlıkta davacının bulunduğu statü
ve yaptığı görev itibariyle kamu görevi yürüttüğü göz önünde bulundurulduğunda
406 sayılı Yasa'nın 5398 sayılı Yasa ile değişik Ek-29'uncu maddesi
uygulamasından doğan bu uyuşmazlığın idari yargıda çözümlenmesinin
gerektiği; nitekim, Danıştay Beşinci Dairesinin
18.12.2009 gün ve E:2007/5701, K:2009/7577 sayılı kararında da benzer
nitelikteki uyuşmazlığın idari yargıda çözümlenmesi gerektiği gerekçesiyle,
davayı görev yönünden reddeden mahkeme kararının bozulmuş bulunduğu; bu
nedenlerle, 2247 sayılı Kanun'un 13 üncü maddesi uyarınca yapılan
başvurunun kabulüne hukuki olanak bulunmadığı yolunda yazılı düşünce
vermiştir.
İNCELEME VE GEREKÇE :
Uyuşmazlık Mahkemesi Hukuk Bölümü’nün, Serdar ÖZGÜLDÜR’ün Başkanlığında, Üyeler: Mustafa AYSAL, Eyüp
Sabri BAYDAR, Sıddık YILDIZ, Nurdane
TOPUZ, Sedat ÇELENLİOĞLU ve Ayhan AKARSU’nun
katılımlarıyla yapılan 9.4.2012 günlü toplantısında:
l-İLK
İNCELEME: Dosya üzerinde 2247 sayılı Yasa'nın 27. maddesi uyarınca yapılan
incelemeye göre; davalı vekilinin anılan Yasanın 10/2 maddesinde öngörülen
yönteme uygun olarak yaptığı görev itirazının reddedilmesi ve 12/1. maddede
belirtilen süre içinde başvuruda bulunması üzerine Yargıtay Cumhuriyet
Başsavcısı'nca, 10. maddede öngörülen biçimde olumlu görev uyuşmazlığı
çıkarıldığı anlaşılmaktadır. Usule ilişkin herhangi bir noksanlık bulunmadığından,
görev uyuşmazlığının esasının incelenmesine oybirliği ile karar verildi.
II-ESASIN
İNCELENMESİ: Raportör-Hakim Gülşen AKAR PEHLİVAN’ın, davanın çözümünde adli yargının görevli
olduğu yolundaki raporu ile dosyadaki belgeler okunduktan; ilgili
Başsavcılarca görevlendirilen Yargıtay Cumhuriyet Savcısı Mehmet BAYHAN
adli yargı, Danıştay Savcısı Mehmet AKKAYA’nın
ise davada idari yargının görevli olduğu yolundaki sözlü açıklamaları da
dinlendikten sonra GEREĞİ GÖRÜŞÜLÜP DÜŞÜNÜLDÜ:
Dava, davalı şirkette görev yapmakta iken 406 sayılı
Yasa'nın Ek-29. maddesi ile 4046
sayılı Yasa'nın 22.
maddesine göre adı Devlet Personel Başkanlığına bildirilen, başka kurumun
emrine atanan davacı tarafından; 5473 sayılı Kanun ile getirilen parasal
hakların maaş nakil ilmühaberine yansıtılmaması nedeniyle eksik ödemelerin
tazmini istemiyle yapılan başvurunun reddine ilişkin işlemin iptali, ek
ödemelerden doğan parasal haklarının, işleyecek yasal faizleriyle birlikte
tarafına ödenmesi istemiyle açılmıştır.
1953 tarih ve 6145 sayılı Yasa ile,
Türkiye Cumhuriyeti Posta, Telgraf ve Telefon İşletmesi kurulmuş; 1924
tarih ve 406 sayılı Telgraf ve Telefon Kanunu'nun 10.6.1994 tarih ve 4000
sayılı Yasa'yla değiştirilen 1. maddesi ile, posta ve telgraf tesis ve
işletmesine ilişkin hizmetler, Posta İşletmesi Genel Müdürlüğü'nce (P.İ),
telekomünikasyon hizmetleri ise, "Türk Telekomünikasyon Anonim Şirketi
(Şirket)" tarafından yürütülecek şekilde yeniden yapılandırılmıştır.
27.1.2000 tarih ve 4502 sayılı Yasa'nın 1. maddesi ile, 406 sayılı Yasa'nın 1. maddesine eklenen dokuzuncu
fıkrada, "Türk Telekom, bu Kanun ve özel hukuk hükümlerine tabi bir
anonim şirkettir. Kamu İktisadi Teşebbüslerinin kuruluş, teşkilat ve
faaliyetleri ile ilgili mevzuat Türk Telekom'a uygulanmaz. Sadece, Türkiye
Büyük Millet Meclisi denetimine ilişkin 2.4.1987 tarihli ve 3346 sayılı
Kanunun 9 uncu maddesi hükümleri uygulanır" denilmiş; anılan fıkra
hükmü, 12.5.2001 tarih ve 4673 sayılı Yasa'nın 1. maddesi ile değiştirilmiş
ve "Türk Telekom, bu Kanun ve özel hukuk hükümlerine tabi bir anonim
şirkettir. Bu Kanun hükümleri saklı kalmak üzere, kamu iktisadi
teşebbüsleri de dahil, sermayesinin yarısından
fazlası kamuya ait olan kamu kurum, kuruluş ve ortaklıklarına uygulanan
mevzuat Türk Telekom'a uygulanmaz. Sermayesinin yarısından fazlası kamuda
kaldığı sürece, Türkiye Büyük Millet Meclisi denetimine ilişkin 2.4.1987
tarihli ve 3346 sayılı Kanunun 9 uncu maddesi hükümleri uygulanır. 16.7.1965 tarihli ve 697 sayılı Kanun ile milli güvenlik ve
kamu düzeniyle sıkıyönetim ve seferberlik hallerinde telekomünikasyon
hizmetlerinin yürütülmesine ilişkin özel kanunların hükümleri
saklıdır"; Ek 29. maddesinin 3.7.2005 gün ve 5398 sayılı Kanun'un 14.
maddesi ile değişik birinci fıkrasında, "Türk Telekom hisselerinin
devri sonucu kamu payının yüzde ellinin altına düşmesi durumunda; Türk Telekomda ek 22 nci maddenin
(a) bendinin bu Kanunla yürürlükten kaldırılan hükümleri uyarınca
belirlenen asıl ve sürekli görevlerde çalışmakta olanlar ile 22.1.1990
tarihli ve 399 sayılı Kanun Hükmünde Kararnameye tabi olarak kadrolu veya
sözleşmeli personel statüsünde çalışanlar ve kapsam dışı personel, kamu
görevlerinden yüzseksen gün aylıksız izinli
sayılır..." denilmiştir.
Öte yandan; 406 sayılı Yasa'nın 4502 sayılı Yasa ile
değişik 2. maddesinin (c) bendinin birinci alt bendinin birinci cümlesinde,
"Türk Telekom; telekomünikasyon şebekeleri üzerinden sunulan ulusal ve
uluslararası ses iletimini ihtiva eden telefon hizmetlerini, 31.12.2003
tarihine kadar bu Kanun ve görev sözleşmesi çerçevesinde tekel olarak
yürütür" denildikten sonra, anılan (c) bendinin birinci alt bendine
12.5.2001 tarih ve 4673 sayılı Yasa ile eklenen üçüncü cümlede,
"Ancak, Türk Telekom'daki kamu payı %50'nin altına düştüğünde, Türk
Telekom'un tüm tekel hakları 31.12.2003 tarihinden önce de olsa ortadan
kalkmış olur" denilmiş; 4502 sayılı Yasa'nın Geçici 3. maddesi ile de
Türk Telekomünikasyon A.Ş., 233 sayılı KHK'nin
ekindeki "B-Kamu İktisadi Kuruluşları (KİK)" bölümünde yer alan
kuruluşlar listesinden çıkarılmıştır.
Bu düzenlemeler birlikte değerlendirildiğinde,
telekomünikasyon şebekeleri üzerinden sunulan ulusal ve uluslararası ses
iletimini ihtiva eden telefon hizmetlerini 31.12.2003 tarihine kadar
"tekel" olarak yürütmekle görevli kılınan ve çoğunluk hisseleri
kamuya ait bulunan Türk Telekom'un, tekel kapsamında kamu hizmeti yürüten,
ancak kuruluş yasasındaki son düzenlemeler ile kendine özgü statüye sahip
olan ve sermayesindeki kamu payı %50'nin altına düşünceye kadar kamu
kuruluşu niteliğini taşıyan bir kuruluş olduğu tartışmasızdır.
Özelleştirme kapsamında bulunan Türk Telekomünikasyon
A.Ş.'deki tamamı Hazineye ait bulunan hisselerden % 55'i, Bakanlar
Kurulu'nun 25.7.2005 tarih ve 2005/9146 sayılı "Türk Telekomünikasyon
Anonim Şirketi (Türk Telekom)'nin % 55 Oranındaki
Hissesinin Blok Olarak Satışına ilişkin Nihai Devir İşlemlerine Dair
Kararın Yürürlüğe Konulması Hakkında Karar"ı uyarınca, 14.11.2005
tarihli Hisse Satış Sözleşmesi ile (6.550.000.000
USD. bedelle) Ojer
Telekomünikasyon A.Ş.'ne satılmıştır.
Bu sürece paralel olarak Türk Telekom personelinin
durumu incelendiğinde:
Türk Telekom A.Ş., 4502 sayılı
Yasa'nın 29.1.2000 tarih ve 23948 sayılı Resmi Gazete'de yayımlanarak yürürlüğe
girdiği dikkate alındığında, 29.1.2000 tarihi itibariyle 233 sayılı KHK
kapsamı dışında kalmış ve anılan KHK eki cetvellerden çıkarılmış olması
nedeniyle, Uyuşmazlık Mahkemesi Genel Kurulu'nun 22.1.1996 gün ve E:
1995/1, K: 1996/1 sayılı ve özelleştirme kapsamında bulunan kamu iktisadi
teşebbüslerinde sözleşmeli veya kapsam dışı statüde çalışan personelin kurumları
ile olan ilişkilerinden doğan anlaşmazlıkların çözüm yerinin idari yargı
olduğu yolundaki İlke Kararı kapsamı dışında değerlendirilmesi
gerekmektedir.
Anılan 4502 sayılı Yasa'nın 13. maddesi ile 406 sayılı
Yasa'ya eklenen Ek 22. maddenin (a) bendinde, "a)
Personelin statüsü: Telekomünikasyon hizmetlerinin gerektirdiği asli ve
sürekli görevler telekomünikasyon alanında sekiz yıl tecrübeye sahip ve en
az dört yıllık yüksek öğrenim görmüş bir genel müdür ile kadro, unvan,
derece ve sayıları Yönetim Kurulunun önerisi ve Bakanlığın teklifi üzerine
bu Kanunun yürürlüğe girdiği tarihten itibaren yüzseksen
gün içerisinde Bakanlar Kurulu Kararı ile belirlenen kadrolarda istihdam
edilen personel eliyle yürütülür. Bu personel hakkında bu Kanunda öngörülen
hükümler saklı kalmak üzere 399 sayılı Kanun Hükmünde Kararname hükümleri
uygulanır. Bunların dışında kalan personel iş mevzuatı uyarınca istihdam
edilir. İş mevzuatına göre istihdam edilenlere ilişkin kayıt ve şartlar
Yönetim Kurulu tarafından tayin olunur" hükmüne yer verilmiş; bu bent
hükmü, 4673 ve 5189 sayılı Yasalarla yapılan değişiklikler sonucunda;
"a) Personelin statüsü: (Ek ibare:
12.5.2001-4673/6. md.) Türk Telekomdaki kamu payı
%50'nin altına düşünceye kadar, Türk Telekom Yönetim Kurulu üyeliklerine
atanacaklarda Devlet memurluğuna atanabilme genel şartlarına sahip olma ve
en az dört yıllık yüksek öğrenim görme şartları aranır.(Mülga ikinci ve
üçüncü cümle: 16.6.2004-5189/12 md.) Bunların dışında kalan personel iş
mevzuatı uyarınca istihdam edilir. İş mevzuatına göre istihdam edilenlere
ilişkin kayıt ve şartlar Yönetim Kurulu tarafından tayin olunur"
hükmünü almış; aynı maddenin (b) bendinin ikinci paragrafında da iş
mevzuatına tabi olan Türk Telekom çalışanlarının aylık ücretlerinin
kendilerini atamaya yetkili olan Yönetim Kurulu tarafından tespit olunacağı
kurala bağlanmıştır.
406 sayılı Yasa'nın anılan Ek 22.
maddesi uyarınca, Türk Telekom A.Ş. Genel Müdürlüğü'ne ait asli ve sürekli
kadrolar belirlenerek 4.4.2000 tarih ve 24010 (Mükerrer) sayılı R.G. de
yayımlanan 31.3.2000 tarih ve 2000/331 sayılı Bakanlar Kurulu Kararı ekinde
yer alan listede: merkez teşkilatı için 100 ve taşra teşkilatı için 100 (6
Bölge Müdürü, 12 Bölge Müdür Yardımcısı ve 82 İl Telekom Müdürü) kadro
ihdas edilmiş; öte yandan, aynı Yasa maddesinin verdiği yetkiye dayanılarak
hazırlanan ''Türk Telekomünikasyon A.Ş. Kapsam Dışı Personel
Yönetmeliği" adı altındaki düzenleme, Yönetim Kurulunun 31.8.2000
tarih ve 407 sayılı kararıyla kabul edilmek suretiyle yürürlüğe
konulmuştur.
Kanunla, Kurumda görev yapan personelden asli ve sürekli
görev yapacak olanları kadro unvanı itibariyle belirlemek konusunda
Bakanlar Kurulu'na yetki verildiği açıktır. Bu yetki 4502 sayılı Kanun'un
yürürlüğe girdiği 29.1.2000 tarihi ile 5189 sayılı Kanun'un yürürlüğe
girdiği 2.7.2004 tarihleri arasında geçerli olmuştur.
Anayasa'nın 128. maddesinde, "Devletin, kamu
iktisadi teşebbüsleri ve diğer kamu tüzelkişilerinin genel idare esaslarına
göre yürütmekle yükümlü oldukları kamu hizmetlerinin gerektirdiği asli ve
sürekli görevler, memurlar ve diğer kamu görevlileri eliyle görülür"
denilmiştir.
406 sayılı Yasa'nın Ek 29. maddesinin
3.7.2005 tarih ve 5398 sayılı Kanun'la değişik birinci fıkrasında,
"Türk Telekom hisselerinin devri sonucu kamu payının yüzde ellinin
altına düşmesi durumunda; Türk Telekomda ek 22 nci maddenin (a) bendinin bu Kanunla yürürlükten
kaldırılan hükümleri uyarınca belirlenen asli ve sürekli görevlerde
çalışmakta olanlar ile 22.1.1990 tarihli ve 399 sayılı Kanun Hükmünde
Kararnameye tabi olarak kadrolu veya sözleşmeli personel statüsünde
çalışanlar ve kapsam dışı personel, kamu görevlerinden yüzseksen
gün aylıksız izinli sayılır. Bu personel belirtilen süre içinde Türk Telekomda çalışmaya devam eder ve hisse devir
tarihinden nakli için Devlet Personel Başkanlığına bildirildikleri tarihe
kadarki aylık ücret, harcırah, sağlık giderleri, cenaze giderleri ve ölüm
yardımı ile diğer mali ve özlük hakları Türk Telekom tarafından
karşılanır..." denilerek, yasakoyucu
tarafından Türk Telekom'da 22.1.1990 tarihli ve 399 sayılı Kanun Hükmünde
Kararnameye tabi olarak sözleşmeli personel statüsünde çalışanlar ile
kapsam dışı personel, kamu personeli sayılmıştır.
Olayda, davalının hisse devir
(14.11.2005) tarihinde görev yapmakta iken, 406 sayılı Yasa'nın Ek-29.
maddesi ile 4046 sayılı Yasa'nın 22. maddesine göre diğer kamu kurum ve
kuruluşlarına naklinin yapılması için adı Devlet Personel Başkanlığına
bildirilen ve başka bir kurumun emrine atanan davacı tarafından, 5473
sayılı Kanun ile getirilen parasal hakların maaş nakil ilmühaberine
yansıtılmaması nedeniyle eksik ödemelerin tazmini istemiyle yapılan başvurunun
reddine ilişkin işlemin iptali, ek ödemelerden doğan parasal haklarının,
işleyecek yasal faizleriyle birlikte tarafına ödenmesi istemiyle dava açılmıştır.
2577 sayılı idari Yargılama Usulü Kanunu'nun "İdari
Dava Türleri ve İdari Yargı Yetkisinin Sınırı" başlıklı 2. maddesinin
değişik 1 numaralı bendinde:
"a) (Değişik: 8.6.2000-4577/5 md.) idari işlemler
hakkında yetki, şekil, sebep, konu ve maksat yönlerinden biri ile hukuka
aykırı olduklarından dolayı iptalleri için menfaatleri ihlal edilenler
tarafından açılan iptal davaları,
b) İdari eylem ve işlemlerden dolayı kişisel hakları
doğrudan muhtel olanlar tarafından açılan tam
yargı davaları,
c) (Değişik: 18.12.1999-4492/6 md.)
Tahkim yolu öngörülen imtiyaz şartlaşma ve sözleşmelerinden doğan
uyuşmazlıklar hariç, kamu hizmetlerinden birinin yürütülmesi için yapılan
her türlü idari sözleşmelerden dolayı taraflar arasında çıkan
uyuşmazlıklara ilişkin davalar" idari dava türleri olarak sayılmış
olup; kuralolarak, idari yargıda ancak Devlete ve
kamu tüzel kişilerine karşı açılan davalara bakılabilir.
Buna göre, iptali istenilen işlemin tesis edildiği
tarihte davalı mevkiinde kamu kuruluşu niteliği taşımayan Türk
Telekomünikasyon A.Ş.'nin olması karşısında,
idari yargı yetkisi kapsamında açılmış bir idari dava bulunduğundan söz
edilemeyeceğinden; uyuşmazlığın, özel hukuk hükümlerine göre görüm ve
çözümünde adli yargı yerinin görevli olduğu sonucuna varılmıştır.
Belirtilen nedenlerle, Yargıtay Cumhuriyet
Başsavcısı'nın başvurusunun kabulü ile idare mahkemesinin görevlilik
kararının kaldırılması gerekmiştir.
SONUÇ : Davanın çözümünde ADLİ YARGININ görevli olduğuna,
bu nedenle Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısının BAŞVURUSUNUN KABULÜ ile, Ankara 14. İdare Mahkemesi’nin 19.1.2011 gün ve E:2010/738 sayılı GÖREVLİLİK
KARARININ KALDIRILMASINA, 9.4.2012 gününde OYBİRLİĞİ İLE KESİN OLARAK karar
verildi.
—— • ——
Uyuşmazlık
Mahkemesi Başkanlığından:
ESAS NO : 2012/16
KARAR NO : 2012/69
KARAR TR : 9.4.2012
(Hukuk Bölümü)
ÖZET : 2918 sayılı Karayolları Trafik Kanununun 51.
maddesi uyarınca verilen idari para cezasına karşı açılan davanın, ADLİ YARGI YERİNDE çözümlenmesi
gerektiği hk.
K A R A R
Davacı : Z. B. A.
Vekili :
Av. R. E. G.
Davalı : Torbalı İlçe Trafik Denetleme Büro
Amirliği
O L A Y : Davacıya ait 35 DR 194 plakalı aracı
kullanan Z.K. isimli kişi adına, 2918 sayılı Karayolları Trafik Kanunu’nun
51. maddesinin ikinci fıkrasına aykırılık(hız sınırını ihlal) nedeniyle,
23.09.2005 tarih, DS-240698 sayılı Trafik Ceza Tutanağı ile para cezası kesilmiştir.
Davacı vekili, söz konusu para cezasının iptali istemiyle 02.11.2010 tarihinde adli
yargı yerinde itirazda bulunmuştur.
TORBALI SULH CEZA MAHKEMESİ: 07.03.2011 gün ve D.İş No:
2011/17 sayı ile, itiraz eden vekilinin, müvekkili
hakkında idarece düzenlenen idari yaptırım kararının kaldırılmasına karar
verilmesini talep ettiği; idari yaptırım kararına ilişkin evrakın celp
edildiği, itiraz nedenlerinin incelendiği, düzenlenen tutanağın düzenleniş
şekline ilişkin olduğu ve bunun bir idari işlem olduğu, bu idari işlem ile
birlikte idari para cezasının iptalinin istenmesi halinde Kabahatler
Kanunu'nun 27/8. maddesi gereğince idari yargı merciinin görevinde
olduğunun anlaşıldığı gerekçesiyle görevsizlik kararı vermiş, bu karar
kesinleşmiştir.
Davacı
vekili bu kez, aynı istekle 18.7.2011 tarihinde idari yargı yerinde dava
açmıştır.
İZMİR 3.
İDARE MAHKEMESİ: 18.11.2011 gün ve E:2011/2247 sayı ile,
2918 sayılı Karayolları Trafik Kanunu'nun "hız sınırlarına uyma"
başlıklı 51.maddesinde, "Sürücüler, aksine bir karar alınıp
işaretlenmemişse yönetmelikte belirtilen hız sınırlarını aşmamak
zorundadırlar. / Hız ölçen teknik cihaz veya çeşitli teknik usullerle yapılan
tespit sonucu hız sınırlarını yüzde ondan yüzde otuza (otuz dahil) kadar aşan sürücülere 64.700 000 lira, yüzde otuzdan
fazla aşan sürücülere 131.900 000 lira para cezası uygulanır..."
hükmüne yer verilmiş, aynı Yasanın 114. maddesinde, bu Kanunda yazılı
trafik suçlarını işleyenler hakkında yetki sınırları içinde Emniyet Genel
Müdürlüğü ve Jandarma Genel Komutanlığı personeli ile Ulaştırma
Bakanlığının ve Karayolları Genel Müdürlüğünün ilgili birimlerinin il ve
ilçe kuruluşlarında görevli ve yetkili kılınmış personelince tutanak
düzenleneceği, birkaç trafik suçunun bir arada işlenmesi halinde her suç
için ayrı ceza uygulanacağı, yargı yetkisine giren suçlarla ilgili
tutanağın bir suretinin ilgili mahkemeye 7 iş günü içinde gönderileceği
düzenlenmiş, Yasanın 112. maddesinin 1. fıkrasında ise;" Sürücü belgelerinin
geçici olarak geri alınması hariç olmak üzere bu Kanundaki; hafif para
cezasını veya bununla birlikte hafif hapis cezasını, belgelerin geri
alınması ve iptali veya işyerlerinin kapatılması cezasını gerektiren
suçlarla ilgili davalara trafik mahkemelerinde, bunların bulunmadığı
yerlerde yetki verilen sulh ceza mahkemelerinde bakılır." hükmüne yer
verilmiş olduğu; 31.03.2005 günlü, 25772 Mükerrer sayılı Resmi Gazetede
yayımlanarak yürürlüğe giren 5326 sayılı Kabahatler Kanunu'nun 2.
maddesinde, kabahat deyiminden; kanunun, karşılığında idari yaptırım
uygulanmasını öngördüğü haksızlığın anlaşılacağı belirtilmiş, Yasanın
06.12.2006 günlü, 5560 sayılı Kanun'un 31. maddesi ile değişik 3.
maddesinin 1. fıkrasının a bendinde, bu Kanunun; idari yaptırım kararlarına
karşı kanun yoluna ilişkin hükümlerinin, diğer kanunlarda aksine hüküm
bulunmaması halinde uygulanacağı düzenlenmiş, 16. maddesinde, Kabahatler
karşılığında uygulanacak olan idari yaptırımların, idari para cezası ve
idari tedbirlerden ibaret olduğu, idari tedbirlerin, mülkiyetin kamuya
geçirilmesi ve ilgili kanunlarda yer alan diğer tedbirler olduğu kuralına
yer verilmiş, aynı Yasanın 27.maddesinin 1. fıkrasında, "idari para
cezası ve mülkiyetin kamuya geçirilmesine ilişkin idari yaptırım kararına
karşı, kararın tebliği veya tefhimi tarihinden itibaren en geç onbeş gün içinde, sulh ceza mahkemesine başvurulabilir.
Bu süre içinde başvurunun yapılmamış olması halinde idari
yaptırım kararı kesinleşir." hükmüne yer verilmiş, maddeye 06.12.2006
günlü, 5560 sayılı Kanun'un 34. maddesi ile eklenen 8. fıkrada ise: İdari
yaptırım kararının verildiği işlem kapsamında aynı kişi ile ilgili olarak
idari yargının görev alanına giren kararların da verilmiş olması halinde;
idari yaptırım kararına ilişkin hukuka aykırılık iddiaları bu işlemin
iptali talebiyle birlikte idari yargı merciinde görülür." kuralına yer
verilmiş bulunduğu; dosyanın incelenmesinden, davacıya ait 35 DR 194
plakalı aracı Z.K. isimli kişi kullanmakta iken 23.09.2005 tarihinde
yapılan denetim sonucu anılan kişinin hız sınırını ihlal ettiğinden bahisle
Z.K adına 564,00- TL tutarında trafik para cezası kesildiği, daha sonra
davacı tarafından bu cezanın ödenmesi üzerine ilk defa 02.11.2010 tarihinde
Kuşadası 1. Sulh Ceza Mahkemesi'nin D. İş No:2010/605 esasında dava
açıldığı, Kuşadası Sulh Ceza Mahkemesi tarafından 26.11.2010 tarihinde
verilen yetkisizlik kararı üzerine dosanın Torbalı Sulh Ceza Mahkemesine
gönderildiği, Torbalı Sulh Ceza Mahkemesi'nin D. İş No:2010/605 esasında
yapılan yargılama sonucu Mahkemelerinin görevsizliğine ve dava dosyasının re’sen mahkemelerine gönderilmesine karar verilmesi
üzerine bakılan davanın açıldığının anlaşıldığı; 5326 sayılı Yasanın 27.
maddesinin 1. fıkrasında yaptırım kararının ön görüldüğü kanunda hüküm
bulunmayan hallerde idari para cezalarına karşı 15 gün içinde sulh ceza
mahkemelerine dava açılmasına olanak tanındığı, anılan maddenin 8.
fıkrasında ise yaptırım kararının verildiği kanununda hüküm bulunmasının yanında
görev konusunda ikinci bir istisna getirilmek suretiyle idari yaptırım
kararının verildiği işlem kapsamında aynı kişi ile ilgili olarak idari
yargının görev alanına giren kararların da verilmiş olması halinde; idari
yaptırım kararına ilişkin hukuka aykırılık iddialarının bu işlemin iptali
talebiyle birlikte idari yargı merciinde görüleceğinin düzenlendiği, başka
bir anlatımla, idari para cezalarının idari yargı yerleri tarafından
çözümlenebilmesine Kabahatler Kanunu'nun 3 ve 27/8. maddeleri uyarınca ancak
yaptırımın öngörüldüğü kanunda idari yargının açıkça görevli olarak
öngörülmesi veya aynı kişi hakkında aynı kabahat nedeniyle idari yargı
yerleri tarafından bakılması gereken başka bir işlemin de tesis edilmesi
gerektiğinin anlaşıldığı; bu durumda, uyuşmazlığın 2918 sayılı Yasanın 51.
maddesi hükmü uyarınca hız sınırının aşılması nedeniyle idari para
cezasından doğduğu açık olduğundan, idari para cezası ile birlikte idari
yaptırım kararının bulunmaması nedeniyle davanın görüm ve çözümünün sulh
ceza mahkemesinin görevine girdiği sonucuna ulaşıldığı gerekçesiyle;
açıklanan nedenlerle, davanın görev yönünden reddi ile 2247 sayılı Uyuşmazlık
Mahkemesinin Kuruluş ve İşleyişi Hakkında Kanun'un 19. maddesi uyarınca
görevli yargı yerinin belirlenmesi için dava dosyasının Uyuşmazlık
Mahkemesi'ne gönderilmesine, bu konuda Uyuşmazlık Mahkemesi'nce bir karar
verilinceye kadar yargılamanın ertelenmesine karar
vermiştir.
İNCELEME VE GEREKÇE :
Uyuşmazlık Mahkemesi Hukuk Bölümü’nün, Serdar ÖZGÜLDÜR’ün Başkanlığında, Üyeler: Mustafa AYSAL, Eyüp
Sabri BAYDAR, Sıddık YILDIZ, Nurdane
TOPUZ, Sedat ÇELENLİOĞLU ve Ayhan AKARSU’nun
katılımlarıyla yapılan 09.04.2012 günlü toplantısında:
l-İLK
İNCELEME: Dosya üzerinde 2247 sayılı Yasa’nın 27. maddesi uyarınca yapılan
incelemeye göre; Uyuşmazlık Mahkemesi Genel Kurulunun 11.7.1988 günlü,
E:1988/1, K:1988/1 sayılı İlke Kararında, “2247 sayılı Uyuşmazlık
Mahkemesinin Kuruluş ve İşleyişi Hakkında Kanunun bütünüyle incelenip
değerlendirilmesinden, bu Kanunun uygulanması yönünden 2 nci maddesinin ikinci fıkrasında yer alan, ‘ceza
uyuşmazlıkları’ ibaresinden, savcının ya da şahsi davacının talebi ile
başlayan yargılaması sonunda sanığın mahkumiyetine ya da beraatine hükmedilebilecek davalarda, askeri ve adli
ceza mahkemeleri arasında çıkan görev ve hüküm uyuşmazlıklarının
anlaşılması, bunun dışında kalan tüm görev uyuşmazlıklarının ‘hukuk
uyuşmazlığı’ sayılması gerektiği sonucuna varılmaktadır. Uygulanması idari
organlara bırakılan cezalar, adli nitelikte olmadığından, bunlar hakkında
yapılan itirazlar ya da açılan davalar ‘ceza davası’ olarak
nitelendirilemezler. İdari niteliklerinden dolayı bu davalara ilişkin görev
ve hüküm uyuşmazlıklarının Uyuşmazlık Mahkemesinin Hukuk Bölümünde
incelenip çözümlenmesi gerektiği….”açıkça
belirtilmiştir. Bu durum göz önüne alındığında, olay bölümünde yazılı
başvuru konusu görev uyuşmazlığının Hukuk Bölümünde incelenmesi gerektiği
kuşkusuzdur.
İdare Mahkemesince, 2247 sayılı Yasa’nın 19.
maddesine göre başvuruda bulunulmuş olduğu, idari yargı dosyasının Mahkemece,
ekinde adli yargı dosyası ile birlikte Uyuşmazlık Mahkemesi’ne gönderildiği
ve usule ilişkin herhangi bir noksanlık bulunmadığı anlaşıldığından görev
uyuşmazlığının esasının incelenmesine oy birliği ile karar verildi.
II-ESASIN
İNCELENMESİ : Raportör-Hakim Taşkın ÇELİK’in, davanın çözümünde adli yargının görevli
olduğu yolundaki raporu ile dosyadaki belgeler okunduktan; ilgili
Başsavcılarca görevlendirilen Yargıtay Cumhuriyet Savcısı Mehmet BAYHAN ile
Danıştay Savcısı Mehmet AKKAYA’nın, davada adli
yargının görevli olduğu yolundaki sözlü açıklamaları da dinlendikten sonra
GEREĞİ GÖRÜŞÜLÜP DÜŞÜNÜLDÜ:
Dava, 2918 sayılı Yasa’nın 51. maddesinin ikinci
fıkrasına aykırılık nedeniyle trafik zabıtasınca düzenlenen para cezasına
ilişkin ceza tutanağının iptali istemiyle açılmıştır.
13.10.1983 tarih ve 2918 sayılı Karayolları Trafik
Kanunu’nun “Amaç” başlıklı 1. maddesinde,”Bu kanunun amacı, karayollarında,
can ve mal güvenliği yönünden trafik düzenini sağlamak ve trafik
güvenliğini ilgilendiren tüm konularda alınacak önlemleri belirlemektir”
denilmiş; 51. maddesinin ikinci fıkrasında, hız
ölçen teknik cihaz veya çeşitli teknik usullerle yapılan tespit sonucu hız
sınırlarını aşan sürücülere para cezası uygulanacağı kurala bağlanmıştır.
Uyuşmazlık Mahkemesi, 2918 sayılı Yasa’nın 116.
maddesi kapsamında araç tescil plakasına göre düzenlenenler dışında trafik
zabıtasınca uygulanan idari para cezalarına karşı açılan davaları; bu
uygulamanın idari ceza kapsamında bulunması; Yasada idari cezalarla ilgili
davalarda görevli yargı yerini açıkça belli eden bir hükme yer verilmemesi;
bu Yasada gösterilen adli cezalara hükmetmekle görevli mahkemeye işaret
eden 112. maddeye de herhangi bir atıfta bulunulmamış olması karşısında ve
göreve ilişkin genel ilkelere göre idari yargının görev alanında görmüştür.
1.6.2005
tarihinde 5326 sayılı Kabahatler Kanunu’nun yürürlüğe girmesi üzerine
Uyuşmazlık Mahkemesi Hukuk Bölümü’nce, sözü edilen Kanun’un diğer
kanunlarda düzenlenen idari yaptırımlar ile bunlara karşı yapılacak
itirazlara ilişkin görev hükümleri üzerindeki etkisinin incelenmesi
sonucunda: diğer kanunlarda düzenlenen idari yaptırımın, dayanağı olan
yasanın amacı dikkate alınarak; Kabahatler Kanunu’nun 1.,
2., 16. ve 19. maddelerinde belirtilen koşulları taşıması, 27. maddenin (1)
numaralı bendinde belirtilen idari yaptırımlardan olması halinde, idari
para cezaları ve mülkiyetin kamuya geçirilmesine ilişkin olanlarına karşı
1.6.2005 tarihinden sonra yapılacak itirazlarda sulh ceza mahkemelerinin
genel görevli kılındığına ve bu nedenle doğan görev uyuşmazlıklarında adli
yargı yerinin görevli bulunduğuna karar verilmiştir.
Daha sonra, 5326 sayılı Kabahatler Kanunu’nun
“Genel kanun niteliği” başlıklı 3. maddesi, Anayasa Mahkemesi’nin 1.3.2006
gün ve E:2005/108, K:2006/35 sayılı kararıyla iptal edilmiş ve gerekçeli
kararı 22.7.2006 gün ve 26236 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanmış ve iptal
hükmünün, kararın Resmi Gazetede yayımlanmasından başlayarak altı ay sonra
yürürlüğe girmesine karar verilmiş; yasama organı tarafından iptal hükmü
doğrultusunda yasal düzenleme yapılmaması sürecinde, anılan madde hükmünün
yürürlükte bulunduğu düşüncesiyle, aynı doğrultuda karar verilmeye devam
edilmiş; yasama organı tarafından, Anayasa Mahkemesi’nce verilen altı aylık
süre içinde iptal hükmü doğrultusunda yasal düzenleme yapılması halinde
ise, işaret edilen yargı yerinin yeni düzenlemenin yürürlüğe girdiği
tarihten itibaren görevli olacağı belirtilmiştir.
Son
olarak, 30.3.2005 tarihli ve 5326 sayılı Kabahatler Kanununun 3 üncü
maddesini değiştiren 6.12.2006 günlü, 5560 sayılı Yasa’nın 31. maddesinde " (1) Bu Kanunun;
a) İdari yaptırım kararlarına karşı kanun yoluna
ilişkin hükümleri, diğer kanunlarda aksine hüküm bulunmaması halinde,
b) Diğer genel hükümleri, idari para cezası veya
mülkiyetin kamuya geçirilmesi yaptırımını gerektiren bütün fiiller
hakkında,
uygulanır."
denilmiştir.
19.12.2006 tarihinde yürürlüğe giren bu düzenlemeye
göre, Kabahatler Kanunu’nun; İdari yaptırım kararlarına karşı kanun yoluna
ilişkin hükümlerinin, diğer kanunlarda aksine hüküm bulunmaması halinde
uygulanacağı; diğer kanunlarda görevli mahkemenin gösterildiği durumunda
ise uygulanmayacağı anlaşılmaktadır.
Görev
kuralları kamu düzenine ilişkin olduğundan, görev konusunda taraflar için
bir müktesep hak doğmayacağı; bu nedenle, yeni bir yasayla kabul edilen
görev kurallarının, geçmişe de etkili olacağı, bilinen bir genel hukuk
ilkesidir.
Davanın açıldığı andaki kurallara göre görevli olan
mahkeme, yeni bir yasa ile görevsiz hale gelmiş ise, (davanın açıldığı anda
görevli olan ve fakat yeni yasaya göre görevsiz hale gelen) mahkemenin
görevsizlik kararı vermesi gerekeceği; ancak, yeni yasadaki görev
kuralının, değişikliğin yürürlüğe girmesinden sonra açılacak davalarda uygulanacağına
dair intikal hükümlerinin varlığı halinde, mahkemece görevsizlik kararı
verilemeyeceği açıktır.
Diğer
taraftan, dava görevsiz mahkemede açılmış, bu sırada yapılan bir kanun
değişikliği ile görevsiz mahkeme o dava için görevli hale gelmiş ise,
mahkeme, artık görevsizlik kararı veremeyip (yeni kanuna göre görevli hale
geldiği için) davaya bakmaya devam etmesi gerekir.
İncelenen
uyuşmazlıkta, öngörülen trafik para cezasının 5326 sayılı Kanun’un 16.
maddesinde belirtilen idari yaptırım türlerinden biri olduğu, 2918 sayılı
Karayolları Trafik Kanunu’nda da bu para cezasına itiraz konusunda görevli
mahkemenin gösterilmediği anlaşılmıştır.
Bu durumda, Kabahatler Kanunu’nun 5560 sayılı
Kanun’la değişik 3. maddesinde belirtildiği üzere, idari yaptırım
kararlarına karşı kanun yoluna ilişkin hükümlerinin, diğer kanunlarda
aksine hüküm bulunmaması halinde uygulanacağı nedeniyle, görevli mahkemenin
belirlenmesinde 5326 sayılı Kanun hükümleri dikkate alınacağından, idari
para cezasına karşı açılan davanın görüm ve çözümünde, anılan Kanunun 27.
maddesinin (1) numaralı bendi uyarınca adli yargı yerinin görevli olduğu
sonucuna varılmıştır.
Açıklanan
nedenlerle, İdare Mahkemesince yapılan başvurunun kabulü ile Sulh Ceza
Mahkemesinin görevsizlik kararının kaldırılması gerekmiştir.
SONUÇ : Davanın
çözümünde ADLİ YARGININ görevli olduğuna, bu nedenle İzmir 3.İdare
Mahkemesi’nin BAŞVURUSUNUN KABULÜ ile Torbalı Sulh Ceza Mahkemesi’nin
07.03.2011 gün ve D.İş No: 2011/17 sayılı GÖREVSİZLİK KARARININ
KALDIRILMASINA, 09.04.2012 gününde OY BİRLİĞİ İLE KESİN OLARAK karar
verildi.
—— • ——
Uyuşmazlık
Mahkemesi Başkanlığından:
ESAS NO : 2012/17
KARAR NO : 2012/70
KARAR TR : 9.4.2012
(Hukuk Bölümü)
ÖZET : 4857 sayılı İş Kanunu uyarınca verilen idari para
cezasına karşı açılan davanın, ADLİ YARGI
YERİNDE çözümlenmesi gerektiği hk.
K A R A R
Davacı : N. A.
Vekili : Av. U.
Ç.
Davalı : Çalışma ve Sosyal Güvenlik
Bakanlığı (Aydın Bölge Müdürlüğü)
Vekili :
Haz. Av. S. K. A.
O L A Y : Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı
Aydın Bölge Müdürlüğü’nün 06.04.2006 tarih ve …/6097
sayılı işlemi ile, istenilen kayıt ve belgelerin
Bakanlık iş müfettişine ibraz edilmeyerek denetimin engellendiği belirtilerek;
4857 sayılı İş Kanunu’nun 92. maddesine muhalefet edildiğinden bahisle 108.
maddesine dayanılarak 107. maddesine göre idari para cezası verilmiştir.
Davacı
vekili, para cezasına karşı adli yargı yerinde itirazda bulunmuştur.
DENİZLİ 2. SULH CEZA MAHKEMESİ: 23.02.2007 gün ve D. İş
No: 2006/583 sayı ile; her ne kadar muteriz vekili 7.844,00 YTL idari para cezasına
itiraz etmiş ise de, Danıştay 10. Dairesinin 22.11.2006 tarih ve 2006/2091
Esas, 6741 Karar sayılı kararı ile 506 Sayılı Yasanın 140. maddesi
gereğince verilen idari para cezalarına ilişkin uyuşmazlıkların görüş ve
çözümü görevinin İdari Mahkemesine ait olduğu gerekçesiyle görevsizlik
kararı vermiş; yapılan itiraz Denizli 4. Asliye Ceza Mahkemesi’nin
09.06.2011 gün ve Değ.İş.No: 2011/137 sayılı
kararıyla kesin olmak üzere reddedilmiştir.
Bu kez Davacı, söz konusu idari para cezasının
iptali istemiyle idari yargı yerinde dava açmıştır.
AYDIN 1.
İDARE MAHKEMESİ: 12.09.2011 gün ve E: 2011/1877 sayı ile;
5326 sayılı Kabahatler Kanununun 2. maddesinde; kabahat deyiminden, kanunun
karşılığında idari yaptırım uygulanmasını öngördüğü haksızlığın anlaşılacağının
belirtildiği, 06.12.2006 tarih ve 5560 Sayılı Kanunun 31. maddesi ile
değişik 3. maddesinde: "Bu Kanunun; a) İdari yaptırım kararlarına
karşı kanun yoluna ilişkin hükümleri, diğer kanunlarda aksine hüküm
bulunmaması halinde, b) Diğer genel hükümleri, idari para cezası veya
mülkiyetin kamuya geçirilmesi yaptırımını gerektiren bütün filler
hakkında,” uygulanacağının öngörüldüğü, 4. maddesinde; hangi fiillerin
kabahat oluşturduğunun kanunda açıkça tanımlanabileceği gibi; kanunun
kapsam ve koşulları bakımından belirlediği çerçeve hükmün içeriğinin,
idarenin genel ve düzenleyici işlemleriyle de doldurulabileceği, kabahat
karşılığı olan yaptırımların türü, süresi ve miktarının ancak kanunla
belirlenebileceği, 16. maddesinde; kabahatler karşılığında uygulanacak olan
yaptırımların, idari para cezası ve idari tedbirlerden ibaret olduğu, idari
tedbirlerin, mülkiyetin kamuya geçirilmesi ve ilgili kanunlarda yer alan
diğer tedbirler olduğu, 17. maddesinde; idari para cezasının maktu veya
nispi olabileceği, 27. maddesinde; idari yaptırım kararı ve mülkiyetin
kamuya geçirilmesine ilişkin idari yaptırım kararına karşı, kararın tebliği
veya tefhimi tarihinden itibaren en geç 15 (onbeş)
gün içinde Sulh Ceza Mahkemesine başvurulabileceği, bu süre içinde
başvurunun yapılmamış olması halinde idari yaptırım kararının
kesinleşeceği, idari yaptırım kararının mahkeme tarafından verilmesi
halinde bu madde hükmünün uygulanmayacağı, 29. maddesinde; mahkemenin
verdiği son karara karşı, kararın tebliği tarihinden en geç yedi gün içinde
yargı çevresinde yer aldığı ağır ceza mahkemesine itiraz edilebileceği
kuralına yer verilmiş olduğu; 4857 sayılı İş Kanunu'nda, bu kanun hükümleri
uyarınca verilecek idari para cezalarına ilişkin yargı yolunu gösteren
hüküm bulunmadığı; 2247 Sayılı Uyuşmazlık Mahkemesinin Kuruluş ve İşleyişi
Hakkında Kanun'un 19. maddesinin 1. fıkrasında "Adli, idari, askeri
yargı mercilerinden birisinin kesin veya kesinleşmiş görevsizlik kararı
üzerine kendisine gelen bir davayı incelemeye başlayan veya incelemekte olan
bir yargı mercii davada görevsizlik kararı veren merciin görevli olduğu
kanısına varırsa, gerekçeli bir karar ile görevli merciin belirtilmesi için
Uyuşmazlık Mahkemesine başvurur ve elindeki işin incelenmesini Uyuşmazlık
Mahkemesinin karar vermesine değin erteler." 2. fıkrasında
"(Değişik fıkra: 21/01/1982 - 2592/6 md.:Değişik
fıkra:23.07.2008-5791 S.K./9.mad) Yargı merciince, önceki görevsizlik
kararına ilişkin dava dosyası da temin edilerek, gerekçeli başvuru kararı
ile birlikte dava dosyaları Uyuşmazlık Mahkemesine gönderilir. hükmünün yer aldığı; Dava dilekçesi ve eklerinin
incelenmesinden, Denizli 2. Sulh Ceza Mahkemesinin 23.02.2007 tarih, D.İş:
2006/583 sayılı görevsizlik kararına yapılan itirazın Denizli 4. Asliye
Ceza Mahkemesi'nin 09.06.2011 tarih ve D.İş: 2011/137 sayılı kararı ile
reddedilmesi üzerine mahkemelerinde açılan davada, davacı şirkete,
istenilen kayıt ve belgelerin Bakanlık iş müfettişine ibraz edilmeyerek
denetimin engellendiği gerekçesiyle 4857 sayılı İş Kanunu’nun 107 ve 108. maddeleri
uyarınca 7.844,00 TL para cezası uygulandığı, anılan Kanunda bu kanun
uyarınca verilen para cezalarına karşı açılan davaların hangi mahkemede
çözümleneceğine ilişkin hüküm bulunmaması karşısında yukarıda anılan
Kabahatler Kanunu'nun 3. ve 27. maddeleri uyarınca uyuşmazlığın görüm ve
çözümünün adli yargı yerinin görev alanı içerisinde olduğu sonucuna
varıldığı gerekçesiyle; 2247 sayılı Kanun'un 19.maddesi uyarınca, dava
dosyasının Denizli 2. Sulh Ceza Mahkemesi'nin D.İş: 2006/583 sayılı dava
dosyası temin edildikten sonra görevli yargı yerinin belirlenmesi için
Uyuşmazlık Mahkemesine gönderilmesine karar vermiştir.
İNCELEME VE GEREKÇE :
Uyuşmazlık Mahkemesi Hukuk Bölümü’nün, Serdar ÖZGÜLDÜR’ün Başkanlığında, Üyeler: Mustafa AYSAL, Eyüp
Sabri BAYDAR, Sıddık YILDIZ, Nurdane
TOPUZ, Sedat ÇELENLİOĞLU ve Ayhan AKARSU’nun
katılımlarıyla yapılan 09.04.2012 günlü toplantısında:
l-İLK
İNCELEME: Dosya üzerinde 2247 sayılı Yasa’nın 27. maddesi uyarınca yapılan
incelemeye göre; Uyuşmazlık Mahkemesi Genel Kurulunun 11.7.1988 günlü,
E:1988/1, K:1988/1 sayılı İlke Kararında, “2247 sayılı Uyuşmazlık
Mahkemesinin Kuruluş ve İşleyişi Hakkında Kanunun bütünüyle incelenip
değerlendirilmesinden, bu Kanunun uygulanması yönünden 2 nci maddesinin ikinci fıkrasında yer alan, ‘ceza
uyuşmazlıkları’ ibaresinden, savcının ya da şahsi davacının talebi ile
başlayan yargılaması sonunda sanığın mahkumiyetine ya da beraatine hükmedilebilecek davalarda, askeri ve adli
ceza mahkemeleri arasında çıkan görev ve hüküm uyuşmazlıklarının anlaşılması,
bunun dışında kalan tüm görev uyuşmazlıklarının ‘hukuk uyuşmazlığı’
sayılması gerektiği sonucuna varılmaktadır. Uygulanması idari organlara
bırakılan cezalar, adli nitelikte olmadığından, bunlar hakkında yapılan
itirazlar ya da açılan davalar ‘ceza davası’ olarak nitelendirilemezler.
İdari niteliklerinden dolayı bu davalara ilişkin görev ve hüküm uyuşmazlıklarının
Uyuşmazlık Mahkemesinin Hukuk Bölümünde incelenip çözümlenmesi gerektiği…”
açıkça belirtilmiştir. Bu durum göz önüne alındığında, olay bölümünde
yazılı başvuru konusu görev uyuşmazlığının Hukuk Bölümünde incelenmesi
gerektiği kuşkusuzdur.
İdare Mahkemesince, 2247 sayılı Yasa’nın 19.
maddesine göre başvuruda bulunulmuş olduğu, idari yargı dosyasının onaylı
örneğinin Mahkemece, ekinde adli yargı dosyasının onaylı örneği ile
birlikte Uyuşmazlık Mahkemesi’ne gönderildiği ve usule ilişkin herhangi bir
noksanlık bulunmadığı anlaşıldığından, görev uyuşmazlığının esasının
incelenmesine oybirliği ile karar verildi.
II-ESASIN
İNCELENMESİ : Raportör-Hakim Taşkın ÇELİK’in, davanın çözümünde adli yargının görevli
olduğu yolundaki raporu ile dosyadaki belgeler okunduktan; ilgili
Başsavcılarca görevlendirilen Yargıtay Cumhuriyet Savcısı Mehmet BAYHAN ile
Danıştay Savcısı Mehmet AKKAYA’nın davada adli
yargının görevli olduğu yolundaki sözlü açıklamaları da dinlendikten sonra GEREĞİ
GÖRÜŞÜLÜP DÜŞÜNÜLDÜ:
Dava,
4857 sayılı Kanun’un 92, 107 ve 108. maddelerine göre verilen idari para
cezasının kaldırılması istemiyle açılmıştır.
4857
sayılı İş Kanunu’nun 92. maddesinde, yetkili makam ve memurlara ilişkin
düzenlemeye yer verilmiş; “İş
hayatının denetim ve teftişi ile ilgili hükümlere aykırılık” başlığını
taşıyan 107 maddesinde,
Kanunun; 92 nci maddesinin ikinci fıkrasındaki
yükümlülüklerini yerine getirmeyen, 96 ncı
maddesindeki yasaklara uymayan, işveren veya işveren vekiline sekizbin Türk Lirası idarî para cezası verileceği, iş
müfettişlerinin bu Kanundan veya diğer kanunlardan doğan her çeşit teftiş,
denetleme yetki ve görevleri gereğince görevlerinin yerine getirilmesi
sırasında, görevlerini yapma ve sonuçlandırmaya engel olan kimselere, fiil
suç oluşturmadığı takdirde, sekizbin Türk Lirası
idarî para cezası verileceği hükmü yer almış; 108. maddesinin
2. fıkrasında, bu cezalara karşı tebliğ tarihinden itibaren en geç yedi gün
içinde yetkili idare mahkemesine itiraz edilebileceği öngörülmüşken,
8.2.2008 gün ve 26781 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan 23.1.2008 gün ve
5728 sayılı Kanun’un 578. maddesinin öö bendi ile, 22.5.2003 tarihli ve 4857 sayılı Kanun’un 108 inci
maddesinin ikinci fıkrası yürürlükten kaldırılmış; anılan madde 15.5.2008
tarihli 5763 sayılı Kanun’un 10. maddesiyle, “Bu Kanunda öngörülen idari
para cezaları, 101 ve 106 ncı maddelerdeki idari
para cezaları hariç, gerekçesi belirtilmek suretiyle Çalışma ve Sosyal
Güvenlik Bakanlığı Bölge Müdürünce verilir. 101 ve 106 ncı
maddeler kapsamındaki idari para cezaları ise doğrudan Türkiye İş Kurumu İl
Müdürü tarafından verilir ve genel esaslara göre tahsil edilir. 106 ncı maddeye göre verilecek idari
para cezası için, 4904 sayılı Kanunun 20 nci
maddesinin (h) bendindeki tutar esas alınır” şeklinde değiştirilmiş; madde
hükmü 26.5.2008 tarihinde yürürlüğe girmiş; son olarak maddenin ikinci
cümlesi, 25.2.2011 tarihinde yürürlüğe giren 6111 sayılı Kanun’un 79.maddesiyle
“101 inci ve 106 ncı maddeler kapsamındaki idari para cezaları
ise doğrudan Türkiye İş Kurumu il müdürü tarafından; birden fazla ilde
işyerleri bulunan işverenlere uygulanacak idari para cezası ise
işyerlerinin merkezinin bulunduğu yerdeki Türkiye İş Kurumu il müdürünce
verilir ve genel esaslara göre tahsil edilir.” şeklinde değiştirilmiştir.
4857
sayılı İş Kanunu’nda idari para cezasına karşı kanun yoluna ilişkin bir
düzenleme yer almamaktadır.
Öte
yandan; 30.3.2005 gün ve 5326 sayılı Kabahatler Kanunu’nun 6.12.2006 gün ve
5560 sayılı Yasa’nın 31. maddesiyle değiştirilen 3. maddesinde, “ (1) Bu
Kanunun;
a) İdarî yaptırım kararlarına karşı kanun yoluna
ilişkin hükümleri, diğer kanunlarda aksine hüküm bulunmaması halinde,
b) Diğer genel hükümleri, idarî para cezası veya
mülkiyetin kamuya geçirilmesi yaptırımını gerektiren bütün fiiller
hakkında,
uygulanır”;
Kanunun “Başvuru yolu” başlıklı 27.
maddesinin 1. fıkrasında ise, “İdari para cezası ve mülkiyetin kamuya
geçirilmesine ilişkin idari yaptırım kararına karşı, kararın tebliği veya
tefhimi tarihinden itibaren en geç onbeş gün
içinde, sulh ceza mahkemesine başvurulabilir. Bu süre içinde başvurunun
yapılmamış olması halinde idari yaptırım kararı kesinleşir” düzenlemeleri
yer almıştır.
Bu düzenlemelere göre; Kabahatler Kanunu’nun, idarî
yaptırım kararlarına karşı kanun yoluna ilişkin hükümlerinin, diğer
kanunlarda aksine hüküm bulunmaması halinde uygulanacağı; diğer kanunlarda
görevli mahkemenin gösterilmesi durumunda ise uygulanmayacağı
anlaşılmaktadır.
Görev
kuralları kamu düzenine ilişkin olduğundan, görev konusunda taraflar için
bir müktesep hak doğmayacağı; bu nedenle, yeni bir yasayla kabul edilen
görev kurallarının, geçmişe de etkili olacağı, bilinen bir genel hukuk
ilkesidir.
Davanın açıldığı andaki kurallara göre görevli olan
mahkeme, yeni bir yasa ile görevsiz hale gelmiş ise, (davanın açıldığı anda
görevli olan ve fakat yeni yasaya göre görevsiz hale gelen) mahkemenin
görevsizlik kararı vermesi gerekeceği; ancak, yeni yasadaki görev
kuralının, değişikliğin yürürlüğe girmesinden sonra açılacak davalarda uygulanacağına
dair intikal hükümlerinin varlığı halinde, mahkemece görevsizlik kararı
verilemeyeceği açıktır.
Diğer
taraftan, dava görevsiz mahkemede açılmış, bu sırada yapılan bir kanun
değişikliği ile görevsiz mahkeme o dava için görevli hale gelmiş ise,
mahkeme, artık görevsizlik kararı veremeyip (yeni kanuna göre görevli hale
geldiği için) davaya bakmaya devam etmesi gerekir.
İncelenen
uyuşmazlıkta, öngörülen idari para cezasının, 5326 sayılı Kanun’un 16.
maddesinde belirtilen idari yaptırım türlerinden biri olduğu, 4857 sayılı
İş Kanunu’nda da idari para cezasına itiraz konusunda görevli mahkemenin
gösterilmediği anlaşılmıştır. Bu durumda, Kabahatler
Kanunu’nun 3. maddesinde belirtildiği üzere, idari yaptırım kararlarına
karşı kanun yoluna ilişkin hükümlerinin, diğer kanunlarda aksine hüküm
bulunmaması halinde uygulanacak olması nedeniyle, görevli mahkemenin
belirlenmesinde 5326 sayılı Yasa hükümleri dikkate alınacağından, idari
para cezasına karşı açılan davanın görüm ve çözümünde, anılan Kanunun 27.
maddesinin (1) numaralı bendi uyarınca adli yargı
yerinin görevli olduğu sonucuna varılmıştır.
Açıklanan
nedenlerle, İdare Mahkemesinin başvurusunun kabulü ile Sulh Ceza Mahkemesince
verilen görevsizlik kararının kaldırılması gerekmiştir.
SONUÇ : Davanın
çözümünde ADLİ YARGININ görevli olduğuna, bu nedenle Aydın 1.İdare Mahkemesi’nin
BAŞVURUSUNUN KABULÜ ile Denizli 2. Sulh Ceza Mahkemesi’nin 23.02.2007 gün
ve D. İş No: 2006/583 sayılı GÖREVSİZLİK KARARININ KALDIRILMASINA,
09.04.2012 gününde OY BİRLİĞİ İLE KESİN OLARAK karar verildi.
—— • ——
Uyuşmazlık
Mahkemesi Başkanlığından:
ESAS NO : 2012/21
KARAR NO : 2012/71
KARAR TR : 9.4.2012
(Hukuk Bölümü)
ÖZET : Türk Telekomünikasyon A.Ş.’de çalışırken 4046
sayılı Yasa’nın 22. maddesi uyarınca başka kuruma nakledilen davacının,
özelleştirme tarihinden sonra tesis edilen işlemin iptali istemiyle açtığı
davanın, ADLİ YARGI YERİNDE çözümlenmesi gerektiği hk.
K
A R A R
Davacı : B.
Z.
Vekili :
Av. O. N. Y.
Davalı :
Türk Telekomünikasyon A.Ş.
Vekili : Av. S. O. Ö.
O L A Y :
Türk Telekomünikasyon A.Ş. İstanbul 1. Bölge Müdürlüğü, İkitelli Türk
Telekom Müdürlüğü'nde sözleşmeli personel statüsünde memur olarak görev
yapmakta iken, 406 sayılı Yasa'nın Ek-29. maddesi ile 4046 sayılı Yasa'nın
22. maddesine göre diğer kamu kurum ve kuruluşlarına naklinin yapılması
için adı Devlet Personel Başkanlığına bildirilen davacı, 11.12.2009
tarihinde Maliye Bakanlığı İstanbul Halkalı Gümrük Saymanlık Müdürlüğü
emrine atanmıştır.
Davacı, 15.02.2010 tarihli dilekçesi ile,
5473 sayılı kanun ile öngörülen seyyanen zamların ödenmesi istemiyle
başvurmuş; ancak bu isteği, Türk Telekom A.Ş. İstanbul Yakası İl Telekom
Müdürlüğünün 16.02.2010 tarih ve 33860 sayılı işlemiyle reddedilmiştir.
Davacı vekili, 14.12.2009 tarih ve 306374 sayılı maaş
nakil ilmühaberinin iptali ile, eksik hesaplanan
tutarın maaş nakil ilmühaberine konulmak suretiyle nakil maaşın yeniden
hesaplanarak müvekkilinin kurumuna bildirilmesi; 01.01.2006 tarihinden
itibaren yeni nakil belgesi düzenleninceye kadar geçen süre içerisinde
tahakkuk eden zam ve tazminatların, maaş nakil ilmühaberinin düzenlendiği
30.10.2009 tarihinden itibaren ödenmesi gerekirken davalı kurumun yaptığı
eksik bildirim nedeniyle ödenmeyen 9.247,60 TL ek ücretin davalı idareden
tazmini; hükmedilecek tazminat miktarına işlem tarihi olan 30.10.2009
tarihinden itibaren yasal faiz yürütülmesi istemiyle 19.04.2010 tarihinde
idari yargı yerinde dava açmıştır.
Davalı
vekilince birinci savunma dilekçesinde, davanın adli yargının görev alanına
girdiği öne sürülerek görev itirazında bulunulmuştur.
İSTANBUL 9. İDARE MAHKEMESİ: 23.02.2011 gün ve E:
2010/718 sayı ile, 2577 sayılı Yasanın 2. maddesinden
bahisle, idari işlemler hakkında yetki, şekil, sebep, konu ve maksat
yönlerinden biri ile hukuka aykırı olduklarından dolayı iptalleri için
menfaatleri ihlal edilenler tarafından açılan iptal davalarının idari dava
türlerinden biri olduğu; idari işlemlerin özel yasal düzenlemeler dışında,
idari yargı denetimine tabi bulunduğu; uyuşmazlık konusu olayda, 406 sayılı
Yasanın Ek.29. maddesi uyarınca kamu kurumuna nakil hakkı bulunan
personelden hizmet sözleşmesi feshedilenlerin 4046 sayılı yasanın 22.
maddesi uyarınca yeniden kamu personeli statüsüne girdiğinde kendilerine
ödenecek ücretin hesaplanması görevinin idari nitelik taşıdığı, bu
hesaplama konusunda Türk Telekom A.Ş.'nin görevli
kılındığı, anılan şirketin belirlediği atamaya esas ücrete göre personele
atandığı kurumda ödenecek maaşın tespit edilecek olması dolayısıyla Türk
Telekomünikasyon A.Ş. tarafından düzenlenen maaş nakil ilmühaberinin kamu
görevlisi olan kişinin hukukunu etkilemesi, öte yandan davacının kamu
kurumuna atanmasıyla kamu personeli statüsüne girmesi karşısında, kamu
görevlisinin maaşına yansıtılmadığı iddiasına dayandırılan ve bu nedenle
söz konusu ek ödemelerin tarafına ödenmesi istemiyle yaptığı başvurunun
reddine ilişkin işlemin bir idari uyuşmazlık oluşturduğu kuşkusuz olup bu
nedenle bu işlemin iptali ile parasal hak kayıplarının tazmini istemiyle
açılan davanın görülmesi ve çözümlenmesi görevinin idari yargıya ait
bulunduğu, anılan yasa doğrultusunda kamu gücü kullanılarak tesis edilen
dava konusu işlemin idari işlem kimliği taşıdığı bu işlemle ilgili
uyuşmazlığın görüm ve çözümünün idari yargının görev alanına girdiği
sonucuna varıldığı gerekçesiyle; davalı idarenin görev itirazının reddine,
Mahkemelerinin görevliliğine karar vermiştir.
Davalı vekilince süresi içinde verilen dilekçe ile
olumlu görev uyuşmazlığı çıkarılması istemiyle başvuruda bulunulması
üzerine dilekçe, dava dosyası ile birlikte Yargıtay Cumhuriyet
Başsavcılığı’na gönderilmiştir.
YARGITAY CUMHURİYET BAŞSAVCISI;
Telekomünikasyon şebekeleri üzerinden sunulan ulusal ve uluslararası ses iletimini
ihtiva eden telefon hizmetlerini 31.12.2003 tarihine kadar
"tekel" olarak yürütmekle görevli kılınan ve çoğunluk hisseleri
kamuya ait bulunan Türk Telekom'un, tekel kapsamında kamu hizmeti yürüten,
ancak kuruluş yasasındaki son düzenlemeler ile kendine özgü statüye sahip
olan ve sermayesindeki kamu payı %50' nin altına
düşünceye kadar kamu kuruluşu niteliğini taşıyan bir kuruluş olduğu;
özelleştirme kapsamında bulunan Türk Telekomünikasyon A.Ş.'deki tamamı
Hazineye ait bulunan hisselerden % 55'i, Bakanlar Kurulu'nun 25.7.2005
tarih ve 2005/9146 sayılı "Türk Telekomünikasyon Anonim
Şirketinin" % 55 oranındaki Hissesinin Blok Olarak Satışına İlişkin
Nihai Devir İşlemlerine Dair Kararın Yürürlüğe Konulması Hakkında
Karar"ı uyarınca, 14.11.2005 tarihli Hisse Satış Sözleşmesi ile Ojer Telekomünikasyon A.Ş.'ne satıldığı; Anayasa'nın
128. maddesinde, "Devletin, kamu iktisadi teşebbüsleri ve diğer kamu
tüzel kişilerinin genel idare esaslarına göre yürütmekle yükümlü oldukları
kamu hizmetlerinin gerektirdiği asli ve sürekli görevler, memurlar ve diğer
kamu görevlileri eliyle görülür" hükmünün yer aldığı; 406 sayılı
Yasa'nın Ek 29. maddesinin 3.7.2005 tarih ve 5398 sayılı Kanunla değişik
birinci fıkrasında, "Türk Telekom hisselerinin devri sonucu kamu
payının yüzde ellinin altına düşmesi durumunda; Türk Telekom’da ek 22 nci maddenin (a) bendinin bu Kanunla yürürlükten
kaldırılan hükümleri uyarınca belirlenen asli ve sürekli görevlerde
çalışmakta olanlar ile 22.1.1990 tarihli ve 399 sayılı Kanun Hükmünde
Kararnameye tabi olarak kadrolu veya sözleşmeli personel statüsünde
çalışanlar ve kapsam dışı personel, kamu görevlerinden yüz seksen gün
aylıksız izinli sayılır. Bu personel belirtilen süre içinde Türk
Telekom’da çalışmaya devam eder ve hisse devir tarihinden nakli için Devlet
Personel Başkanlığına bildirildikleri tarihe kadarki aylık ücret, harcırah,
sağlık giderleri, cenaze giderleri ve ölüm yardımı ile diğer mali ve özlük
haklan Türk Telekom tarafından karşılanır... " hükmünün yer aldığı; bu
duruma göre, davalı Türk Telekom hisselerinin devrinin fiilen gerçekleştiği
tarihten sonra davacı ile davalı şirket arasındaki uyuşmazlık, 01.01.2006
tarihinden itibaren yeni nakil belgesi düzenleninceye kadar geçen süre
içinde tahakkuk eden zam ve tazminatlar ile maaş nakil ilmühaberinin
düzenlendiği 15.04.2010 tarihinden itibaren ödenmesi gerektiği halde
ödenmeyen eksik ücretlerinin yasal faizi ile ödenmesi ve davalının redde
ilişkin işleminin iptali talebinden kaynaklandığı; öte yandan, 2577 sayılı
İdari Yargılama Usulü Kanunu'nun "İdari Dava Türleri ve İdari Yargı
Yetkisinin Sınırı" başlıklı 2. maddesinin değişik 1 numaralı bendinde:
"a) (Değişik: 8.6.2000–4577/5md) idari
işlemler hakkında yetki, şekil, sebep, konu ve maksat yönlerinden biri ile
hukuka aykırı olduklarından dolayı iptalleri için menfaatleri ihlal
edilenler tarafından açılan iptal davaları, b) İdari eylem ve işlemlerden
dolayı kişisel hakları doğrudan muhtel olanlar
tarafından açılan tam yargı davaları, c) (Değişik: 18.12.1999–4492/6 md.)
Tahkim yolu öngörülen imtiyaz şartlaşma ve sözleşmelerinden doğan
uyuşmazlıklar hariç, kamu hizmetlerinden birinin yürütülmesi için yapılan
her türlü idari sözleşmelerden dolayı taraflar arasında çıkan
uyuşmazlıklara ilişkin davalar"ın idari dava
türleri olarak sayıldığı; kural olarak, idari yargıda ancak Devlete ve kamu
tüzel kişilerine karşı açılan davalara bakılabileceği; dolayısıyla, işlemin
tesis edildiği tarihte davalı mevkiinde kamu kuruluşu niteliği taşımayan
Türk Telekomünikasyon A.Ş.'nin davalı olması
karşısında, ortada idari yargı yetkisi kapsamında açılmış bir idari dava
bulunduğundan söz etmenin olanaksız olduğu; belirtilen tüm bu hususlara
göre, daha önce davalı şirkette görev yapmış olan davacı ile özelleştirilen
kuruluş arasındaki uyuşmazlık konusu davanın, özel hukuk hükümlerine göre
görüm ve çözümünde adli yargı yerinin görevli bulunduğu gerekçesiyle; 2247
sayılı Kanun'un 10. ve 13. maddeleri gereğince, olumlu görev uyuşmazlığı
çıkarılmasına, dosyanın Uyuşmazlık Mahkemesi Başkanlığı’na gönderilmesine
karar vermiştir.
Başkanlıkça, 2247 sayılı Yasa’nın 13. maddesine göre
Danıştay Başsavcısı’ndan yazılı düşüncesi istenilmiştir.
DANIŞTAY BAŞSAVCISI; 2577 sayılı İdari
Yargılama Usulü Kanununun 2. maddesinin 1/a fıkrasında, idari işlemler
hakkında yetki, şekil, sebep, konu ve maksat yönlerinden biri ile hukuka
aykırı olduklarından dolayı iptalleri için menfaatleri ihlal edilenler
tarafından açılan iptal davalarının, idari dava türleri arasında sayıldığı;
406 sayılı Yasa'nın 3.7.2005 tarih ve 5398 sayılı Yasa ile değişik
Ek-29'uncu maddesinde, "Türk Telekom hisselerinin devri sonucu kamu
payının yüzde ellinin altına düşmesi durumunda; Türk Telekom'da Ek-22'nci
maddenin (a) bendinin bu Kanun'la yürürlükten kaldırılan hükümleri uyarınca
belirlenen asli ve sürekli görevlerde çalışmakta olanlar ile 22.1.1990
günlü, 399 sayılı Kanun Hükmünde Kararname'ye tabi olarak kadrolu veya
sözleşmeli personel statüsünde çalışanlar ve kapsam dışı personel, kamu
görevlerinden yüzseksen gün aylıksız izinli
sayılır. Bu
personel belirtilen süre içinde Türk Telekom'da çalışmaya devam eder ve
hisse devir tarihinden nakil için Devlet Personel Başkanlığı'na
bildirildikleri tarihe kadarki aylık ücret, harcırah, sağlık giderleri,
cenaze giderleri ve ölüm yardımı ile diğer mali ve özlük hakları Türk
Telekom tarafından karşılanır. Bu fıkrada belirtilen süre
içinde nakle tabi personelden Türk Telekom tarafından hizmetine ihtiyaç
duyulmayanlar tespit edildikleri tarihten, kendi isteği ile nakil talep
edenler ise talep tarihinden itibaren en geç doksan (yüzseksen
günlük aylıksız izin süresi aşılmamak kaydıyla ve 15 Ocak 2006 tarihindeki
üçüncü fıkraya göre hesaplanan ücretleriyle) gün içinde Türk Telekom
tarafından Devlet Personel Başkanlığına bildirilir ve bunların aylıksız
izinleri bu tarih itibariyle sona erer. Hizmetine ihtiyaç duyulmayan
personelin tespiti ve kendi isteği ile nakil talebinde bulunma süresi,
hisse devir tarihinden itibaren yüzelli günü
aşamaz." hükmü yer almakta; aynı maddenin üçüncü fıkrasında, birinci
fıkra kapsamına giren personelden, sözleşmeli personel statüsünde
çalışanlar ve kapsam dışı personel statüsünde çalışanlar hakkında, 4046
sayılı Kanun'un 22'nci maddesinin dördüncü ve beşinci fıkrası hükümlerinin
uygulanmasında, Devlet Personel Başkanlığına bildirildikleri tarihteki unvanlar
esas alınarak Yönetim Kurulunca 15.4.2004 tarihi itibariyle bu unvana göre
belirlenmiş olan ücret ve diğer mali haklarına, bu tarihten Devlet Personel
Başkanlığına bildirildikleri tarihteki kadro ve pozisyonlarına ilişkin
olarak bildirim tarihine kadar geçen süre içinde kamu görevlilerine
yapılacak artış, oran ve/veya miktarları uygulanmak suretiyle bulunacak
tutarın dikkate alınacağının belirtilmiş bulunduğu; özelleştirme kapsamında
bulunan Türk Telekomünikasyon A.Ş.'deki tamamı hazineye ait bulunan hisselerden
%55'inin Bakanlar Kurulu'nun 25.7.2005 günlü, 2005/9146 sayılı kararı uyarınca
14.11.2005 tarihli Hisse Satış Sözleşmesi ile Ojer
Telekomünikasyon A.Ş.'ye satıldığı, Türk Telekom A.Ş.'nin
bu tarih itibariyle kamu kuruluşu niteliğinin sona erdiğinin açık olduğu;
ancak Kanun koyucunun, 5398 sayılı Yasa ile 406 sayılı Yasa'da değişiklik
yaparak yukarıda getirdiği düzenlemelerle Türk Telekom A.Ş.'nin özelleştirilmesi sonucunda, nakle tabi personele
ilişkin uygulamaların 4046 sayılı Kanun'un 22'nci maddesi ile uyumlu olması
amacıyla ve iletişim alanında ulusal ve uluslararası düzeyde oluşabilecek
telafisi imkansız aksaklıkların önlenmesi için, işlevsel görevlerde bulunan
ve ikamesi kısa sürede imkansız personelin isteklerine bağlı olarak makul
bir süre kamu görevlerinden aylıksız izinli sayılarak çalışmalarına olanak
sağlamış olduğu; 406 sayılı Yasa'nın Ek-29'uncu maddesinde yer alan
düzenleme ile Türk Telekomünikasyon A.Ş. hisselerinin devri tarihinden
itibaren kamu görevinden 180 gün süreyle aylıksız izinli sayılan
personelden iznin bitiminden sonra Türk Telekom'da özel hukuk hükümleri
uyarınca akdedilen sözleşmeye göre çalışmaya devam edenlerden hisse devir
tarihinden itibaren en geç beş yıl içinde sözleşmesi feshedilenlerin, 4046
sayılı Yasa'nın 22'nci maddesi uyarınca atanmalarının sağlanması için
Devlet Personel Başkanlığı'na bildirilmesi ve bu bildirim yapılırken
personelin atamaya esas ücretlerinin yasada belirtilen şekliyle hesaplanması
ve bu hesaplamaya göre maaş nakil ilmuhaberi
düzenlenmesi görevinin, Türk Telekomünikasyon A.Ş.'ne verildiği, söz konusu
görevin kanunla anılan kuruma verilen ve ifası sırasında kamu gücüne has
yetkilerin kullanılmasını da içeren bir kamu hizmeti oluşturduğu, bu
yetkileri kullanarak tek yanlı irade açıklamasıyla davacının maaş nakil ilmuhaberini düzenleyen anılan kuruluşun, 14.11.2005
gününden itibaren kamu kuruluşu niteliğini kaybederek Özel Hukuk
hükümlerine tabi hale gelmiş olmasının da, anılan görevin kamu hizmeti
niteliğini değiştirmediği; dolayısıyla; kamu gücü kullanılarak tek yanlı
irade beyanıyla tesis edilen ve kamu hizmetinin yürütülmesine ilişkin olan
maaş nakil ilmuhaberinin hukuka uygunluğunun
denetimi bakımından, adı geçen kuruluşun organik anlamda değil, fakat, maddi ve fonksiyonel anlamda kamu idaresi
olduğunun kabulünün zorunlu bulunduğu; öte yandan; 1.1.2006 tarihinden
enflasyon oranında yapılan artıştan sonra, enflasyonun beklenenden yüksek
çıkması nedeniyle 2006 yılının ilk altı ayına ilişkin olarak kamu
personeline enflasyon oranında yapılan artış ile gerçekleşen enflasyon
oranı arasındaki %2,32'lik farkın, esasen, 1.1.2006 tarihinden itibaren
yapılan maaş artışı sırasında ödenmesi gereken bir ödeme olması karşısında;
Ocak ayında yapılması gereken söz konusu artışların, enflasyonun
başlangıçta yanlış hesaplanması ve idareden kaynaklı gecikme nedeniyle
davacının Devlet Personel Başkanlığına bildirilmesinden sonra ödenmesinin,
maaş nakil ilmuhaberinin düzeltilmesi talebi
tarihi itibariyle davacının kamu görevi yürüten kişi olma statüsünü etkilemesinin
söz konusu olmadığı, ayrıca 40+40 YTL denge
tazminatının da 1.1.2006 tarihi itibariyle ödenmesinin öngörülmüş olması
karşısında, söz konusu ödemeler ile aynı nitelikteki sonraki ödemelerin
davacının Telekomda kamu görevini yürüttüğü
döneme ilişkin olduğunun kabulünün gerektiği; somut uyuşmazlıkta davacının
399 sayılı Kanun Hükmünde Kararname'ye tabi olarak İstanbul-Beyoğlu Telekom
Müdürlüğü emrinde sözleşmeli statüde çalışmakta iken yukarıda belirtilen
Ek-29'uncu maddenin birinci fıkrası uyarınca Türk Telekomünikasyon A.Ş.
tarafından Devlet Personel Başkanlığı'na bildirildiği ve 11.12.2009
tarihinde ilişiğini keserek Maliye Bakanlığı İstanbul Halkalı Gümrük
Saymanlık Müdürlüğü emrinde göreve başladığı; bu süre içinde bulunduğu
statü ve yaptığı görev itibariyle kamu görevi yürüttüğü göz önünde
bulundurulduğunda, 406 sayılı Yasa'nın 5398 sayılı Yasa ile değişik
Ek-29'uncu maddesi uygulamasından doğan bu uyuşmazlığın İdari Yargıda
çözümlenmesinin gerektiği; nitekim, Danıştay Beşinci Dairesinin 17.07.2009
gün ve E:2009/3113, K:2009/4607 sayılı kararında da benzer nitelikteki
uyuşmazlığın idari yargıda çözümlenmesi gerektiği gerekçesiyle, davayı
görev yönünden reddeden mahkeme kararının bozulmuş bulunduğu; bu
nedenlerle, 2247 sayılı Kanun’un 13 üncü maddesi uyarınca yapılan
başvurunun kabulüne hukuki olanak bulunmadığı yolunda yazılı düşünce
vermiştir.
İNCELEME VE GEREKÇE :
Uyuşmazlık Mahkemesi Hukuk Bölümü’nün, Serdar ÖZGÜLDÜR’ün Başkanlığında, Üyeler: Mustafa AYSAL, Eyüp
Sabri BAYDAR, Sıddık YILDIZ, Nurdane
TOPUZ, Sedat ÇELENLİOĞLU ve Ayhan AKARSU’nun
katılımlarıyla yapılan 09.04.2012 günlü toplantısında:
l-İLK İNCELEME: Dosya üzerinde 2247
sayılı Yasa’nın 27. maddesi uyarınca yapılan incelemeye göre; davalı
vekilinin anılan Yasanın 10/2 maddesinde öngörülen yönteme uygun olarak
yaptığı görev itirazının reddedilmesi ve 12/1. maddede belirtilen süre
içinde başvuruda bulunması üzerine Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı’nca, 10.
maddede öngörülen biçimde olumlu görev uyuşmazlığı çıkarıldığı
anlaşılmaktadır. Usule ilişkin herhangi bir noksanlık bulunmadığından,
görev uyuşmazlığının esasının incelenmesine oy birliği ile karar verildi.
II-ESASIN
İNCELENMESİ: Raportör-Hakim Taşkın ÇELİK’in, davanın çözümünde adli yargının görevli olduğu
yolundaki raporu ile dosyadaki belgeler okunduktan; ilgili Başsavcılarca
görevlendirilen Yargıtay Cumhuriyet Savcısı Mehmet BAYHAN’ın
davada adli yargının, Danıştay Savcısı Mehmet AKKAYA’nın
ise davada idari yargının görevli olduğu yolundaki sözlü açıklamaları da
dinlendikten sonra GEREĞİ GÖRÜŞÜLÜP DÜŞÜNÜLDÜ:
Dava,
davalı şirkette sözleşmeli personel statüsünde memur olarak görev yapmakta
iken 406 sayılı Yasa'nın Ek-29. maddesi ile 4046 sayılı Yasa'nın 22.
maddesine göre adı Devlet Personel Başkanlığına bildirilen, 11.12.2009
tarihinde Maliye Bakanlığı İstanbul Halkalı Gümrük Saymanlık Müdürlüğü
emrine atanan davacı tarafından; 5473 sayılı Kanun ile öngörülen seyyanen
zamların ödenmesi istemiyle yapılan başvurunun Türk Telekom A.Ş. İstanbul
Yakası İl Telekom Müdürlüğünün 16.02.2010 tarih ve 33860 sayılı işlemiyle
reddedilmesi üzerine, 14.12.2009 tarih ve 306374 sayılı maaş nakil
ilmühaberinin iptali ile, eksik hesaplanan tutarın
maaş nakil ilmühaberine konulmak suretiyle nakil maaşın yeniden
hesaplanarak kurumuna bildirilmesi; 01.01.2006 tarihinden itibaren yeni
nakil belgesi düzenleninceye kadar geçen süre içerisinde tahakkuk eden zam
ve tazminatların, maaş nakil ilmühaberinin düzenlendiği 30.10.2009
tarihinden itibaren ödenmesi gerekirken davalı kurumun yaptığı eksik
bildirim nedeniyle ödenmeyen 9.247,60 TL ek ücretin davalı idareden
tazmini; hükmedilecek tazminat miktarına işlem tarihi olan 30.10.2009
tarihinden itibaren yasal faiz yürütülmesi istemiyle açılmıştır.
1953
tarih ve 6145 sayılı Yasa ile, Türkiye Cumhuriyeti
Posta, Telgraf ve Telefon İşletmesi kurulmuş; 1924 tarih ve 406 sayılı
Telgraf ve Telefon Kanunu’nun 10.6.1994 tarih ve 4000 sayılı Yasa’yla
değiştirilen 1. maddesi ile, posta ve telgraf tesis ve işletmesine ilişkin
hizmetler, Posta İşletmesi Genel Müdürlüğü’nce (P.İ), telekomünikasyon
hizmetleri ise, “Türk Telekomünikasyon Anonim Şirketi (Şirket)” tarafından
yürütülecek şekilde yeniden yapılandırılmıştır.
27.1.2000 tarih ve 4502 sayılı Yasa’nın 1. maddesi ile, 406 sayılı Yasa’nın 1. maddesine eklenen dokuzuncu
fıkrada, “Türk Telekom, bu Kanun ve özel hukuk hükümlerine tabi bir anonim
şirkettir. Kamu İktisadi Teşebbüslerinin kuruluş, teşkilât ve faaliyetleri
ile ilgili mevzuat Türk Telekom’a uygulanmaz. Sadece, Türkiye Büyük Millet
Meclisi denetimine ilişkin 2.4.1987 tarihli ve 3346 sayılı Kanunun 9 uncu
maddesi hükümleri uygulanır” denilmiş; anılan fıkra hükmü, 12.5.2001 tarih
ve 4673 sayılı Yasa’nın 1. maddesi ile değiştirilmiş ve “Türk Telekom, bu
Kanun ve özel hukuk hükümlerine tabi bir anonim şirkettir. Bu Kanun
hükümleri saklı kalmak üzere, kamu iktisadi teşebbüsleri de dahil, sermayesinin yarısından fazlası kamuya ait olan
kamu kurum, kuruluş ve ortaklıklarına uygulanan mevzuat Türk Telekom’a
uygulanmaz. Sermayesinin yarısından fazlası kamuda kaldığı sürece, Türkiye
Büyük Millet Meclisi denetimine ilişkin 2.4.1987 tarihli ve 3346 sayılı
Kanunun 9 uncu maddesi hükümleri uygulanır. 16.7.1965
tarihli ve 697 sayılı Kanun ile milli güvenlik ve kamu düzeniyle
sıkıyönetim ve seferberlik hallerinde telekomünikasyon hizmetlerinin yürütülmesine
ilişkin özel kanunların hükümleri saklıdır”; Ek 29. maddesinin 3.7.2005 gün
ve 5398 sayılı Kanun’un 14. maddesi ile değişik birinci fıkrasında, “Türk
Telekom hisselerinin devri sonucu kamu payının yüzde ellinin altına düşmesi
durumunda; Türk Telekomda ek 22 nci maddenin (a) bendinin bu Kanunla yürürlükten
kaldırılan hükümleri uyarınca belirlenen aslî ve sürekli görevlerde
çalışmakta olanlar ile 22.1.1990 tarihli ve 399 sayılı Kanun Hükmünde
Kararnameye tâbi olarak kadrolu veya sözleşmeli personel statüsünde
çalışanlar ve kapsam dışı personel, kamu görevlerinden yüzseksen
gün aylıksız izinli sayılır…” denilmiştir.
Öte
yandan; 406 sayılı Yasa’nın 4502 sayılı Yasa ile değişik 2. maddesinin (c)
bendinin birinci alt bendinin birinci cümlesinde, “Türk Telekom;
telekomünikasyon şebekeleri üzerinden sunulan ulusal ve uluslararası ses
iletimini ihtiva eden telefon hizmetlerini, 31.12.2003 tarihine kadar bu
Kanun ve görev sözleşmesi çerçevesinde tekel olarak yürütür” denildikten
sonra, anılan (c) bendinin birinci alt bendine 12.5.2001 tarih ve 4673
sayılı Yasa ile eklenen üçüncü cümlede, “Ancak, Türk Telekom’daki kamu payı
%50’nin altına düştüğünde, Türk Telekom’un tüm tekel hakları 31.12.2003
tarihinden önce de olsa ortadan kalkmış olur” denilmiş; 4502 sayılı
Yasa’nın Geçici 3. maddesi ile de Türk Telekomünikasyon A.Ş., 233 sayılı KHK’nin ekindeki “B-Kamu İktisadi
Kuruluşları (KİK)” bölümünde yer alan kuruluşlar listesinden çıkarılmıştır.
Bu düzenlemeler birlikte değerlendirildiğinde,
telekomünikasyon şebekeleri üzerinden sunulan ulusal ve uluslararası ses
iletimini ihtiva eden telefon hizmetlerini 31.12.2003 tarihine kadar
“tekel” olarak yürütmekle görevli kılınan ve çoğunluk hisseleri kamuya ait
bulunan Türk Telekom’un, tekel kapsamında kamu hizmeti yürüten, ancak
kuruluş yasasındaki son düzenlemeler ile kendine özgü statüye sahip olan ve
sermayesindeki kamu payı %50’nin altına düşünceye kadar kamu kuruluşu
niteliğini taşıyan bir kuruluş olduğu tartışmasızdır.
Özelleştirme
kapsamında bulunan Türk Telekomünikasyon A.Ş.’deki tamamı Hazineye ait
bulunan hisselerden % 55’i, Bakanlar Kurulu’nun 25.7.2005 tarih ve
2005/9146 sayılı “Türk Telekomünikasyon Anonim Şirketi (Türk Telekom)’nin % 55 Oranındaki Hissesinin Blok Olarak Satışına
İlişkin Nihai Devir İşlemlerine Dair Kararın Yürürlüğe Konulması Hakkında
Karar”ı uyarınca, 14.11.2005 tarihli Hisse Satış Sözleşmesi ile (6.550.000.000 USD. bedelle) Ojer Telekomünikasyon A.Ş.’ne satılmıştır.
Bu
sürece paralel olarak Türk Telekom personelinin durumu incelendiğinde: Türk
Telekom A.Ş., 4502 sayılı Yasa’nın 29.1.2000 tarih
ve 23948 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe girdiği dikkate
alındığında, 29.1.2000 tarihi itibariyle 233 sayılı KHK kapsamı dışında kalmış ve anılan KHK eki
cetvellerden çıkarılmış olması nedeniyle, Uyuşmazlık Mahkemesi Genel
Kurulu’nun 22.1.1996 gün ve
E:1995/1, K:1996/1 sayılı ve özelleştirme kapsamında bulunan kamu iktisadi teşebbüslerinde sözleşmeli veya
kapsam dışı statüde çalışan personelin kurumları ile olan ilişkilerinden
doğan anlaşmazlıkların çözüm yerinin idari yargı olduğu yolundaki İlke
Kararı kapsamı dışında değerlendirilmesi gerekmektedir.
Anılan
4502 sayılı Yasa’nın 13. maddesi ile 406 sayılı Yasa’ya eklenen Ek 22.
maddenin (a) bendinde, “a) Personelin statüsü:
Telekomünikasyon hizmetlerinin gerektirdiği asli ve sürekli görevler
telekomünikasyon alanında sekiz yıl tecrübeye sahip ve en az dört yıllık
yüksek öğrenim görmüş bir genel müdür ile kadro, unvan, derece ve sayıları
Yönetim Kurulunun önerisi ve Bakanlığın teklifi üzerine bu Kanunun
yürürlüğe girdiği tarihten itibaren yüzseksen gün
içerisinde Bakanlar Kurulu Kararı ile belirlenen kadrolarda istihdam edilen
personel eliyle yürütülür. Bu personel hakkında bu Kanunda öngörülen
hükümler saklı kalmak üzere 399 sayılı Kanun Hükmünde Kararname hükümleri
uygulanır. Bunların dışında kalan personel iş mevzuatı uyarınca istihdam
edilir. İş mevzuatına göre istihdam edilenlere ilişkin kayıt ve şartlar
Yönetim Kurulu tarafından tayin olunur” hükmüne yer verilmiş; bu bent
hükmü, 4673 ve 5189 sayılı Yasalarla yapılan değişiklikler sonucunda; “a) Personelin statüsü:(Ek ibare: 12.5.2001-4673/6. md.)
Türk Telekomdaki kamu payı %50’nin altına
düşünceye kadar, Türk Telekom Yönetim Kurulu üyeliklerine atanacaklarda
Devlet memurluğuna atanabilme genel şartlarına sahip olma ve en az dört
yıllık yüksek öğrenim görme şartları aranır.(Mülga ikinci ve üçüncü cümle:
16.6.2004-5189/12 md.) Bunların dışında kalan personel iş mevzuatı uyarınca
istihdam edilir. İş mevzuatına göre istihdam edilenlere ilişkin kayıt ve
şartlar Yönetim Kurulu tarafından tayin olunur” hükmünü almış; aynı
maddenin (b) bendinin ikinci paragrafında da iş mevzuatına tabi olan Türk
Telekom çalışanlarının aylık ücretlerinin kendilerini atamaya yetkili olan
Yönetim Kurulu tarafından tespit olunacağı kurala bağlanmıştır.
406 sayılı Yasa’nın anılan Ek 22. maddesi uyarınca,
Türk Telekom A.Ş. Genel Müdürlüğü’ne ait asli ve sürekli kadrolar
belirlenerek 4.4.2000 tarih ve 24010 (Mükerrer) sayılı R.G. de yayımlanan
31.3.2000 tarih ve 2000/331 sayılı Bakanlar Kurulu Kararı ekinde yer alan
listede: merkez teşkilatı için 100 ve taşra teşkilatı için 100 (6 Bölge
Müdürü, 12 Bölge Müdür Yardımcısı ve 82 İl Telekom Müdürü) kadro ihdas
edilmiş; öte yandan, aynı Yasa maddesinin verdiği yetkiye dayanılarak
hazırlanan “Türk Telekomünikasyon A.Ş. Kapsam Dışı Personel Yönetmeliği”
adı altındaki düzenleme, Yönetim Kurulunun 31.08.2000 tarih ve 407 sayılı
kararıyla kabul edilmek suretiyle yürürlüğe konulmuştur.
Kanunla,
Kurumda görev yapan personelden asli ve sürekli görev yapacak olanları
kadro unvanı itibariyle belirlemek konusunda Bakanlar Kurulu'na yetki
verildiği açıktır. Bu yetki 4502 sayılı Kanun’un yürürlüğe girdiği
29.1.2000 tarihi ile 5189 sayılı Kanun’un yürürlüğe girdiği 2.7.2004
tarihleri arasında geçerli olmuştur.
Anayasa’nın
128. maddesinde, “Devletin, kamu iktisadî teşebbüsleri ve diğer kamu
tüzelkişilerinin genel idare esaslarına göre yürütmekle yükümlü oldukları
kamu hizmetlerinin gerektirdiği aslî ve sürekli görevler, memurlar ve diğer
kamu görevlileri eliyle görülür” denilmiştir.
406 sayılı Yasa’nın Ek 29. maddesinin 3.7.2005
tarih ve 5398 sayılı Kanun’la değişik birinci fıkrasında, “Türk Telekom
hisselerinin devri sonucu kamu payının yüzde ellinin altına düşmesi
durumunda; Türk Telekomda ek 22 nci maddenin (a) bendinin bu Kanunla yürürlükten
kaldırılan hükümleri uyarınca belirlenen asli ve sürekli görevlerde
çalışmakta olanlar ile 22.1.1990 tarihli ve 399 sayılı Kanun Hükmünde
Kararnameye tabi olarak kadrolu veya sözleşmeli personel statüsünde
çalışanlar ve kapsam dışı personel, kamu görevlerinden yüzseksen
gün aylıksız izinli sayılır. Bu personel belirtilen süre içinde Türk Telekomda çalışmaya devam eder ve hisse devir
tarihinden nakli için Devlet Personel Başkanlığına bildirildikleri tarihe kadarki
aylık ücret, harcırah, sağlık giderleri, cenaze giderleri ve ölüm yardımı
ile diğer mali ve özlük hakları Türk Telekom tarafından karşılanır…”
denilerek, yasakoyucu tarafından Türk Telekom’da
22.1.1990 tarihli ve 399 sayılı Kanun Hükmünde Kararnameye tabi olarak
sözleşmeli personel statüsünde çalışanlar ile kapsam dışı personel, kamu
personeli sayılmıştır.
Olayda,
davalının hisse devir (14.11.2005) tarihinde sözleşmeli personel statüsünde
memur olarak görev yapmakta iken, 406 sayılı Yasa'nın Ek-29. maddesi ile
4046 sayılı Yasa'nın 22. maddesine göre diğer kamu kurum ve kuruluşlarına
naklinin yapılması için adı Devlet Personel Başkanlığına bildirilen ve
11.12.2009 tarihinde Maliye Bakanlığı İstanbul Halkalı Gümrük Saymanlık
Müdürlüğü emrine atanan davacı tarafından, davalının düzenlediği maaş nakil
bildiriminin yeniden düzenlenmesi istemiyle yaptığı başvurunun Türk Telekom
A.Ş. İstanbul Yakası İl Telekom Müdürlüğünün 16.02.2010 tarih ve 33860 sayılı
işlemiyle reddedilmesi üzerine, 14.12.2009 tarih ve 306374 sayılı maaş
nakil ilmühaberinin iptali ile, eksik hesaplanan
tutarın maaş nakil ilmühaberine konulmak suretiyle nakil maaşın yeniden
hesaplanarak kurumuna bildirilmesi; 01.01.2006 tarihinden itibaren yeni
nakil belgesi düzenleninceye kadar geçen süre içerisinde tahakkuk eden zam
ve tazminatların, maaş nakil ilmühaberinin düzenlendiği 30.10.2009 tarihinden
itibaren ödenmesi gerekirken davalı kurumun yaptığı eksik bildirim
nedeniyle ödenmeyen 9.247,60 TL ek ücretin davalı idareden tazmini;
hükmedilecek tazminat miktarına işlem tarihi olan 30.10.2009 tarihinden
itibaren yasal faiz yürütülmesi istemiyle 19.04.2010 tarihinde dava
açılmıştır.
2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu’nun “İdari Dava
Türleri ve İdari Yargı Yetkisinin Sınırı” başlıklı 2. maddesinin değişik 1
numaralı bendinde:
“a) (Değişik : 8.6.2000-4577/5
md.) İdari işlemler hakkında yetki, şekil, sebep, konu ve maksat
yönlerinden biri ile hukuka aykırı olduklarından dolayı iptalleri için
menfaatleri ihlal edilenler tarafından açılan iptal davaları,
b) İdari
eylem ve işlemlerden dolayı kişisel hakları doğrudan muhtel
olanlar tarafından açılan tam yargı davaları,
c) (Değişik: 18.12.1999-4492/6 md.) Tahkim yolu
öngörülen imtiyaz şartlaşma ve sözleşmelerinden doğan uyuşmazlıklar hariç,
kamu hizmetlerinden birinin yürütülmesi için yapılan her türlü idari
sözleşmelerden dolayı taraflar arasında çıkan uyuşmazlıklara ilişkin
davalar” idari dava türleri olarak sayılmış olup; kural olarak, idari
yargıda ancak Devlete ve kamu tüzel kişilerine karşı açılan davalara
bakılabilir.
Buna
göre, iptali istenilen işlemin tesis edildiği tarihte davalı mevkiinde kamu
kuruluşu niteliği taşımayan Türk Telekomünikasyon A.Ş.'nin
olması karşısında, idari yargı yetkisi kapsamında açılmış bir idari dava
bulunduğundan söz edilemeyeceğinden; uyuşmazlığın, özel hukuk hükümlerine
göre görüm ve çözümünde adli yargı yerinin görevli olduğu sonucuna
varılmıştır.
Belirtilen
nedenlerle, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı’nın başvurusunun kabulü ile
İdare Mahkemesinin Görevlilik Kararının kaldırılması gerekmiştir.
SONUÇ : Davanın çözümünde ADLİ YARGININ görevli olduğuna,
bu nedenle Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı’nın BAŞVURUSUNUN KABULÜ ile
İstanbul 9. İdare Mahkemesi’nin 23.02.2011
gün ve E: 2010/718 sayılı GÖREVLİLİK KARARININ KALDIRILMASINA, 09.04.2012 gününde
OY BİRLİĞİ İLE KESİN OLARAK karar verildi.
—— • ——
Uyuşmazlık
Mahkemesi Başkanlığından:
ESAS NO : 2012/24
KARAR NO : 2012/74
KARAR TR : 9.4.2012
(Hukuk Bölümü)
ÖZET : 5510 sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası
Kanunu’ndan kaynaklanan prim ve işsizlik sigortası prim borçlarına
ilişkin ödeme emirlerinin iptali istemiyle açılan davanın, aynı Yasa’nın
88. maddesi uyarınca ADLİ YARGI YERİNDE çözümlenmesi gerektiği hk.
K
A R A R
Davacı : H.
K.
Vekili :
Av. S. A.
Davalı :
Sosyal Güvenlik Kurumu Başkanlığı( Mersin İl Müdürlüğü)
Vekili :
Av. H. P.
O L A Y : Davacı vekili, müvekkilinin ortağı olduğu Dermos Kozmetik Ticaret ve Sanayi Limited
Şirketi adına, Sosyal Güvenlik Kurumu Başkanlığı, Mersin Sosyal Güvenlik İl
Müdürlüğü tarafından düzenlenen ancak müvekkiline tebliğ edilen prim
borcuna ilişkin 11.01.2010 tarih, 2010/10363 ve işsizlik sigortası prim
borcuna ilişkin aynı tarih, 2010/10364 takip no.lu ödeme emirlerinin iptali
istemiyle 03.06.2010 tarihinde idari yargı yerinde dava açmıştır.
Davalı İdare vekili, uyuşmazlığın çözüm yerinin iş
mahkemesi olduğunu öne sürerek görev itirazında bulunmuştur.
MERSİN 1. İDARE MAHKEMESİ: 28.3.2011 gün ve E: 2011/38
sayı ile, 2576 sayılı Bölge İdare Mahkemeleri,
İdare Mahkemeleri ve Vergi Mahkemelerinin Kuruluşu ve Görevleri Hakkında
Kanunun 5.maddesinin (a) bendinde vergi mahkemelerinin görevine giren
davalarla ilk derecede Danıştay'da çözümlenecek olanlar dışındaki iptal
davaları ile tam yargı davalarını çözümlemenin İdare Mahkemelerinin
görevleri arasında sayıldığı; 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanununun
2’nci maddesinin 4001 sayılı Kanunla değişik (1) numaralı bendinde; idari
dava türleri, a) İdari işlemler hakkında yetki, şekil, sebep, konu ve maksat
yönlerinden biri ile hukuka aykırı olduklarından dolayı iptalleri için
menfaatleri ihlal edilenler tarafından açılan iptal davaları, b) İdari
eylem ve işlemlerden dolayı kişisel hakları doğrudan muhtel
olanlar tarafından açılan tam yargı davaları, c) Tahkim yolu öngörülen
imtiyaz şartlaşma ve sözleşmelerinden doğan uyuşmazlıklar hariç, kamu
hizmetlerinden birinin yürütülmesi için yapılan her türlü idari
sözleşmelerden dolayı taraflar arasında çıkan uyuşmazlıklara ilişkin
davalar olarak sayıldığı, aynı maddenin (2) numaralı bendinde ise; idari
yargının idari eylem ve işlemlerin hukuka uygunluğunun denetimini yapmakla
görevli olduğunun hüküm altına alındığı; dosyanın incelenmesinden;
davacının ortağı olduğu Dermos Kozmetik Ticaret
ve Sanayi Limited Şirketi adına düzenlenen dava
konusu 11.01.2010 günlü, 10363 ve 10364 sayılı ödeme emirlerinin nedeninin,
adı geçen şirketin davalı kuruma olan sigorta primi borçları olduğu ve bu
borcun dayanağının ise 5510 sayılı Yasa olduğu anlaşılmakla birlikte, iş bu
davanın konusunun, söz konusu sigorta prim borçlarının tahakkukuna ilişkin
işlemler değil, tahsiline ilişkin işlemler olduğu, diğer bir ifadeyle,
uyuşmazlığa konu ödeme emirlerinin, tahakkuk eden kamu alacağının tahsiline
ilişkin işlemler niteliğinde bulunduğu ve 6183 sayılı Yasanın ilgili
maddeleri uyarınca düzenlendiği dikkate alındığında, görülmekte olan bu
davanın görüm ve çözümünün idari yargının görev alanına girdiği sonucuna
varıldığı gerekçesiyle; davalı idarenin görev itirazının reddi ile bakılan
davada Mahkemelerinin görevli olduğuna karar vermiştir.
Davalı vekilince süresi içinde verilen dilekçe ile
olumlu görev uyuşmazlığı çıkarılması istemiyle başvuruda bulunulması
üzerine dilekçe, dava dosyasının onaylı örneği ile birlikte Yargıtay
Cumhuriyet Başsavcılığına gönderilmiştir.
YARGITAY CUMHURİYET BAŞSAVCISI; konuya ilişkin hukuki
mevzuat incelendiğinde; 5510 sayılı Kanun'un 86. maddesinin yedinci
fıkrasında ( Değişik yedinci fıkra: 17/4/2008-5754/50
md.), "Kurumun denetim ve kontrol ile görevlendirilmiş memurlarınca,
fiilen yapılan denetimler sonucunda veya işyeri kayıtlarından yapılan tespitlerden
ya da kamu idarelerinin denetim elemanlarınca kendi mevzuatı gereğince
yapacakları soruşturma, denetim ve incelemeler neticesinde veya kamu kurum
ve kuruluşları ile bankalar tarafından düzenlenen belge veya alınan bilgilerden
çalıştığı anlaşılan sigortalılara ait olup, bu Kanun uyarınca Kuruma
verilmesi gereken belgelerin yapılan tebligata rağmen bir ay içinde
verilmemesi veya noksan verilmesi halinde, bu belgeler Kurumca re'sen düzenlenir ve muhteviyatı sigorta primleri
Kurumca tespit edilerek işverene tebliğ edilir. İşveren, bu maddeye göre
tebliğ edilen prim borcuna karşı tebliğ tarihinden itibaren bir ay içinde,
ilgili Kurum ünitesine itiraz edebilir. İtiraz, takibi durdurur. İtirazın
reddi halinde, işveren kararın tebliğ tarihinden itibaren bir ay içerisinde
yetkili iş mahkemesine başvurabilir. Yetkili mahkemeye başvurulması, prim
borcunun takip ve tahsilini durdurmaz. Mahkemenin Kurum
lehine karar vermesi halinde, 88 inci ve 89 uncu maddelerin prim borcuna
ilişkin hükümleri uygulanır" ve 101. maddesinde, "Bu Kanunda
aksine hüküm bulunmayan hallerde, bu Kanun hükümlerinin uygulanmasıyla
ilgili ortaya çıkan uyuşmazlıklar iş mahkemelerinde görülür" hükmünün
yer aldığı, 5510 sayılı Kanun'un sözü edilen maddelerinin 01.10.2008
tarihinde yürürlüğe girdiği; 4447 sayılı yasanın 49. maddesinin 5 ve 6.
fıkralarında ise; "İşsizlik sigortası primleri ile ilgili olarak; 5510
sayılı Kanunun 80, 82, 86, 88, 89, 90, 91, 93 ve 100 üncü madde hükümleri
uygulanır. /İşsizlik sigortası primlerinin toplanmasından, sigortalı ve
işyeri bazında kayıtların tutulmasından, toplanan primler ile uygulanacak
gecikme cezası ile gecikme zammının Fona aktarılmasından, teminat ve hak
edişlerin prim borcuna karşılık tutulmasından, yersiz olarak alınan
primlerin iadesinden Sosyal Güvenlik Kurumu görevli, yetkili ve
sorumludur." hükümlerine yer verildiği; SGK Mersin İl Müdürlüğü
tarafından takibi yapılan sigorta ve işsizlik sigortası prim borçlarının
takip ve tahsili için düzenlenen ödeme emrine karşı dava açıldığının
anlaşıldığı, bu durumda, sigorta primlerinden ve gecikme zamlarından doğan
Kurum alacağının tahsili için düzenlenen ödeme emrine karşı açılan davanın
görümü ve çözümünde 5510 sayılı 88. maddesinde yer alan özel hüküm gereği
yetkili kılınan İş Mahkemesi görevli bulunduğunun anlaşıldığı gerekçesiyle;
2247 sayılı Kanunun 10 ve 13. maddeleri gereğince olumlu görev uyuşmazlığı
çıkarılmasına, dosyanın Uyuşmazlık Mahkemesi Başkanlığına gönderilmesine
karar vermiştir.
Başkanlıkça, 2247 sayılı Yasa’nın 13. maddesine göre
Danıştay Başsavcısı’ndan yazılı düşüncesi istenilmiştir.
DANIŞTAY BAŞSAVCISI; 5510 sayılı Sosyal Sigortalar ve
Genel Sağlık Sigortası Kanununun "Primlerin ödenmesi" başlıklı
88'inci maddesinin 19'uncu fıkrasında, "Kurumun prim ve diğer
alacaklarının tahsilinde, 6183 sayılı Amme Alacaklarının Tahsil Usulü
Hakkında Kanunun uygulamasından doğacak uyuşmazlıkların çözümlenmesinde,
Kurumun alacaklı biriminin bulunduğu yer iş mahkemesi yetkilidir. Yetkili
iş mahkemesine başvurulması alacakların takip ve tahsilini durdurmaz."
hükmüne yer verildiği; Anayasa'nın 2'nci maddesinde, Türkiye Cumhuriyetinin
bir hukuk devleti olduğu belirtilmek suretiyle, devletin bütün kamusal
faaliyetinin ve bağlamda idarenin işlem ve eylemlerinin hukuksal
denetiminin amaçlandığı, zira idarenin yargısal denetimi kavramı, hukuk
devleti kavramının bir devamı olup, hukuk devletinin olmazsa olmaz koşulu
olduğu; Anayasanın 125'inci maddesinin birinci fıkrasında, "idarenin
her türlü eylem ve işlemlerine karşı yargı yolu açıktır", 140'ıncı
maddesinin birinci fıkrasındaki "Hakimler ve
savcılar adli ve idari yargı hakim ve savcıları olarak görev yaparlar"
142'nci maddesindeki "mahkemelerin kuruluşu, görev ve yetkileri, işleyişi
ve yargılama usulleri kanunla düzenlenir" ve 155'inci maddesinin
birinci fıkrasındaki "Danıştay, idari mahkemelerince verilen ve
kanunun başka bir idari yargı merciine bırakmadığı karar ve hükümlerin son
inceleme merciidir. Kanunla gösterilen belli davalara da
ilk ve son derece mahkemesi olarak bakar" biçimindeki düzenlemelerin,
hukuk devleti olmanın gereği olan idarenin yargısal denetiminin ve
idari-adli yargı düzeni ayrılığının anayasal düzeydeki normlarına ilişkin
bulunduğu; bu bağlamda Anayasanın 125'inci maddesinin birinci fıkrasından
sonra yer alan düzenlemelerin, idari yargı alanında geçerli olan ilkeleri
belirlediği, bunların, idari işlemlere karşı açılacak davalarda sürenin
yazılı bildirim tarihinden itibaren başlaması, idari eylem ve işlem
niteliğinde veya idarenin takdir yetkisini kaldıracak biçimde yargı kararı
verme yasağı, yürütmenin durdurulması kararı verilebilmesi için gerekli
olan koşullar, yürütmenin durdurulması kararına getirilebilecek
sınırlamalar ve idarenin verdiği zararı ödeme yükümlülüğüne ilişkin olduğu,
ağırlıklı olarak adli yargı düzeni için değil, idari yargı düzeni için
geçerli olan temel ilkeler olduğu; bu itibarla, idarenin yargısal
denetiminin anlamlı ve etkin bir şekilde gerçekleşebilmesinin, söz konusu
hukuksal denetimin, idari yargı alanında görevli mahkemelerce yapılmasına
bağlı bulunduğu, idari ve adli yargı ayrımının bulunduğu yargı düzeninde,
haklı bir neden bulunmadıkça İdari Yargı'nın görev alanına giren bir
uyuşmazlığın çözümünün adli yargı yerine bırakılmasının olanaklı olmadığı;
dava konusu ödeme emirlerinin dayanağı olan 6183 sayılı Kanunun, usul
hukukunun bir dalı olan cebri icra hukuku, dolayısıyla kamu hukuku alanında
kalan ve kamu idaresine kendi alacaklarını kamu gücü kullanarak bizzat
takip ve tahsil yetkisi veren bir idari usul kanunu olduğu, alacaklı kamu
idaresinin bu yetkileri kullanarak almış olduğu kararlar ile yapmış olduğu
işlemlerin de, bütün unsurları ile idare hukukunda tanımı yapılan birer
idari işlemden başka bir şey olmadığı, bu nedenle; 6183 sayılı Kanun hükümlerine
dayanılarak düzenlenen ödeme emirlerinin iptali istemiyle açılan davanın
görüm ve çözüm yerinin, idari yargı yeri olmasının gerektiği; buna göre,
kamu alacağının takip ve tahsili gibi, özellikle kamu hukuka alanına
ilişkin bulunan bir faaliyet kapsamında tesis olunan ve kamu alacağının,
kamu gücü kullanarak cebren tahsili amacıyla düzenlemiş olan ve bu haliyle
birer idari işlem olan ödeme emirlerine karşı açılacak davaların görüm ve
çözüm yerinin, adli yargı yeri olarak belirlenmiş olmasında, Yasa Koyucu'nun bir takdir yetkisinin bulunmadığı;
dolayısıyla, 5510 sayılı Kanunun 88'inci maddesinin ondokuzuncu
fıkrasında yer alan göreve ilişkin kuralın, Anayasa'nın 2'nci,125'inci ve
155'inci maddelerine aykırılık oluşturduğu sonucuna ulaşılmış ise de;
Başsavcılıklarının, konuyu itiraz yolu ile Anayasa Mahkemesine götürme
olanağı bulunmadığından, dosya ile ilgili olarak bu yola gidilemediği
gerekçesiyle; Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığınca 2247 sayılı Yasanın
10'uncu maddesi uyarınca yapılan başvurunun kabulü gerektiği yolunda yazılı
düşünce vermiştir.
İNCELEME VE GEREKÇE :
Uyuşmazlık Mahkemesi Hukuk Bölümü’nün, Serdar ÖZGÜLDÜR’ün Başkanlığında, Üyeler: Mustafa AYSAL, Eyüp
Sabri BAYDAR, Sıddık YILDIZ, Nurdane
TOPUZ, Sedat ÇELENLİOĞLU ve Ayhan AKARSU’nun
katılımlarıyla yapılan 09.04.2012 günlü toplantısında:
l-İLK İNCELEME: Dosya üzerinde 2247 sayılı Yasa’nın 27. maddesi uyarınca
yapılan incelemeye göre; davalı vekilinin anılan Yasanın 10/2 maddesinde
öngörülen yönteme uygun olarak yaptığı görev itirazının reddedilmesi ve
12/1. maddede belirtilen süre içinde başvuruda bulunması üzerine Yargıtay
Cumhuriyet Başsavcısı’nca, 10. maddede öngörülen biçimde olumlu görev
uyuşmazlığı çıkarıldığı anlaşılmaktadır. Usule ilişkin herhangi bir noksanlık
bulunmadığından, görev uyuşmazlığının esasının incelenmesine oy birliği ile
karar verildi.
II-ESASIN
İNCELENMESİ: Raportör-Hakim Taşkın ÇELİK’in, davanın çözümünde adli yargının görevli olduğu
yolundaki raporu ile dosyadaki belgeler okunduktan; ilgili Başsavcılarca
görevlendirilen Yargıtay Cumhuriyet Savcısı Mehmet BAYHAN ile Danıştay
Savcısı Mehmet AKKAYA’nın davada adli yargının
görevli olduğu yolundaki sözlü açıklamaları da dinlendikten sonra GEREĞİ
GÖRÜŞÜLÜP DÜŞÜNÜLDÜ:
Dava, 5510 sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu’ndan kaynaklanan prim
ve işsizlik sigortası prim borçlarına ilişkin ödeme emirlerinin iptali
isteminden kaynaklanmıştır.
5510 sayılı Sosyal
Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu’nun “Primlere İlişkin
Hükümler” Dördüncü Kısımda yer almış; 79 ila 85. maddeleri kapsayan Birinci
Bölümde, “Prim Alınması, Prime Esas Kazanç, Prim Oranları ve Asgarî
İşçilik”; 86 ila 91.maddeleri kapsayan İkinci Bölümde “Prim Belgeleri ve
Primlerin Ödenmesi” hususlarına yer verilmiştir.
Bu Kanun’un 86. maddesinin yedinci fıkrasında (Değişik yedinci fıkra: 17/4/2008-5754/50 md.), “Kurumun denetim ve kontrol ile görevlendirilmiş
memurlarınca, fiilen yapılan denetimler sonucunda veya işyeri kayıtlarından
yapılan tespitlerden ya da kamu idarelerinin denetim elemanlarınca kendi
mevzuatı gereğince yapacakları soruşturma, denetim ve incelemeler
neticesinde veya kamu kurum ve kuruluşları ile bankalar tarafından
düzenlenen belge veya alınan bilgilerden çalıştığı anlaşılan sigortalılara
ait olup, bu Kanun uyarınca Kuruma verilmesi gereken belgelerin yapılan
tebligata rağmen bir ay içinde verilmemesi veya noksan verilmesi halinde,
bu belgeler Kurumca re'sen düzenlenir ve
muhteviyatı sigorta primleri Kurumca tespit edilerek işverene tebliğ
edilir. İşveren, bu maddeye göre tebliğ edilen prim borcuna karşı tebliğ
tarihinden itibaren bir ay içinde, ilgili Kurum ünitesine itiraz edebilir.
İtiraz, takibi durdurur. İtirazın reddi halinde, işveren kararın tebliğ
tarihinden itibaren bir ay içerisinde yetkili iş mahkemesine başvurabilir.
Yetkili mahkemeye başvurulması, prim borcunun takip ve tahsilini durdurmaz.
Mahkemenin Kurum lehine karar vermesi halinde, 88 inci ve 89 uncu
maddelerin prim borcuna ilişkin hükümleri uygulanır”;
“Primlerin Ödenmesi”
başlığını taşıyan 88. maddesinin ondokuzuncu
fıkrasında, “Kurumun prim ve diğer alacaklarının
tahsilinde, 6183 sayılı Amme Alacaklarının Tahsil Usûlü
Hakkında Kanunun uygulamasından doğacak uyuşmazlıkların çözümlenmesinde
Kurumun alacaklı biriminin bulunduğu yer iş mahkemesi yetkilidir. Yetkili
iş mahkemesine başvurulması alacakların takip ve tahsilini durdurmaz.” ve 101. maddesinde, “Bu Kanunda aksine hüküm
bulunmayan hallerde, bu Kanun hükümlerinin uygulanmasıyla ilgili ortaya
çıkan uyuşmazlıklar iş mahkemelerinde görülür”
hükümleri yer almıştır.
Öte yandan, 5502 sayılı
Sosyal Güvenlik Kurumu Kanunu’nun 37. maddesinin üçüncü fıkrasında, “Süresi
içinde ödenmeyen sosyal sigorta ve genel sağlık sigortası primleri,
işsizlik sigortası primleri, idarî para cezaları, gecikme zamları, katılım
payları Kurum alacağına dönüşür ve bu alacakların tahsilinde, 6183 sayılı
Amme Alacaklarının Tahsil Usulü Hakkında Kanunun 51 inci, 102 nci ve 106 ncı maddeleri
hariç diğer maddeleri uygulanır” denilmiştir.
Olayda, davacının ortağı olduğu Dermos
Kozmetik Ticaret ve Sanayi Limited Şirketi’nin
Kuruma olan prim ve işsizlik sigortası prim borcunun tahsili amacıyla
düzenlenen ödeme emirlerinin iptali istemiyle idari yargı yerinde dava
açılmıştır.
Bu durumda, söz konusu
ödeme emirlerine karşı açılan davada, 5510 sayılı Yasa’nın 88. maddesi
gözetildiğinde İş Mahkemesinin görevli olduğu kuşkusuzdur.
Açıklanan
nedenlerle, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı’nın başvurusunun kabulü ile
İdare Mahkemesinin görevlilik kararının kaldırılması gerekmiştir.
SONUÇ : Davanın çözümünde ADLİ YARGININ görevli olduğuna,
bu nedenle Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı’nın BAŞVURUSUNUN KABULÜ ile
Mersin 1. İdare Mahkemesi’nin 28.3.2011
gün ve E:2011/38 sayılı GÖREVLİLİK KARARININ KALDIRILMASINA, 09.04.2012 gününde
OY BİRLİĞİ İLE KESİN OLARAK karar verildi.
—— • ——
Uyuşmazlık
Mahkemesi Başkanlığından:
ESAS NO : 2012/25
KARAR NO : 2012/75
KARAR TR : 9.4.2012
(Hukuk Bölümü)
ÖZET : 2247 sayılı Yasa’nın 10. maddesinde öngörülen koşulları taşımayan
BAŞVURUNUN, aynı Yasanın 27. maddesi uyarınca REDDİ gerektiği hk.
K
A R A R
Davacı : H.
K.
Vekilleri : Av.
M. G., Av. M. K.
Davalılar : 1-
Tapu Kadastro Genel Müdürlüğü
2- Maliye Hazinesi
3- A. S.
O L A Y : Davacı
vekili, müvekkilinin Gebze, Muallim Köyü, 49 pafta 1411 parsel sayılı
taşınmazda 362 m²lik kısmın maliki olduğunu, bu
yeri 16.11.1987 tarihinde davalı A. S.’dan satın
aldığını, davalı Hazine vekilliği tarafından açılan davada, Gebze 3.Asliye
Hukuk Mahkemesi’nin E:2005/22, K:2005/367 sayılı kararı ile yerin 280,00 m2lik
kısmının orman alanı içinde kalması nedeniyle müvekkili adına kayıtlı
tapunun iptali ile davalı Maliye Hazinesi adına tesciline karar
verildiğini, kararın Yargıtay incelemesinden geçerek kesinleştiğini,
müvekkilinin taşınmazı tapu kaydına güvenerek satın aldığını, satın aldığı
tarihten bu güne kadar da tüm vergilerini ve resmi borçlarını ödediğini,
taşınmazı satın aldığında tapu kaydında herhangi bir şerhin olmadığını,
müvekkilinin taşınmazı satın almasından sonra 20 yıla yakın süre geçtikten
sonra dava açıldığını, tescilde yerin orman tahdidinde kaldığına ilişkin
bir şerhin verilmemesi nedeniyle sicile güven ilkesi uyarınca satın
alınması nedeniyle müvekkilinin zarara uğradığını, uğranılan zararın hazine
tarafından karşılanması gerektiğini, bu nedenlerle fazlaya dair dava ve
talep hakları saklı kalmak üzere tapuya güvenerek satın aldığı taşınmazın
280 m²lik kısmının tapusunun iptali sebebi ile
uğradığı maddi zararlara karşılık toplam 62.000,00TL maddi tazminatın iptal
kararının kesinleştiği günden bu yana kanuni gecikme bedeli ile birlikte,
müvekkilinin uğradığı manevi zarara karşılık olmak üzere 8.000,00TL manevi
tazminatın dava tarihinden itibaren hesap edilecek kanuni gecikme bedeli
ile birlikte davalıdan tahsili istemiyle 04.07.2007 tarihinde adli yargı
yerinde dava açmıştır.
GEBZE 3. ASLİYE HUKUK MAHKEMESİ: 22.01.2010 gün ve
E:2007/277, K:2010/18 sayı ile; davaya konu
tazminat isteğinin orman kadastrosu esas alınmadan yapılan aynı yerdeki
mükerrer arazi kadastrosundan kaynaklandığı, bu sırada hazinenin askıya
çıkan tutanaklara o bölgenin orman kadastro sınırları içerisinde olduğu
yolunda itiraz etmesi gerektiği halde itirazını yapmadığı, böylece dosyanın
davacısına varan oluşan silsilede asıl kadastro sırasında yapması gereken
görevini yapmayarak ihmali bir eylem ile idari işlem tesis edip tam yargı
davası ile bu kusuru sonucu davacının zararına neden olacak şekilde ihmali
hareket ile idari işlem yapmış olduğu anlaşılıp; Yargıtay 4 Hukuk
Dairesi’nin 2007/7140 Esas 2008/2642 karar sayılı 3.3.2008 tarihli
kararında belirtildiği gibi; hatalı tescil oluşmasına ve böylece sicile
güvenerek taşınmaz üzerinde hak sahibi olan davacının yanılmasına neden
olunduğundan hazinenin yasalar uyarınca kendisine verilen bu görevleri
yapmaması sonucu doğan zararın, ihmali nitelikteki idari eylemden doğmuş
olduğu, bu tür idari eylemlerden kaynaklanan tazminat davalarının
görüleceği yerin idari yargı yerleri olduğu, Mahkemece yargı yolu
bakımından görevsizlik kararı verilmesi gerekirken davanın esastan red edilmiş olmasının bozmayı gerektirdiği yolundaki
bozma esas alınarak Gebze 2. Asliye Hukuk Mahkemesi’nce 2008/228 esas 602
karar sayılı kararın görevsizlik nedeni ile dilekçenin reddine karar
verilip Yargıtay 4.Hukuk Dairesinin 2009/10088 esas 10928 karar sayılı
8.10.2009 günlü ilamı ile onanmasına karar verilmiş olduğu görüldüğünden,
bu davanın da idari yargıda görülmesinin gerekeceği belirtilerek; davanın
idari yargıda görülmesi gerekeceğinden davacının dilekçesinin görev
yönünden reddine karar vermiş, bu karar temyiz edilmeyerek kesinleşmiştir.
Davacı vekili bu kez, Tapu Kadastro Genel Müdürlüğü ve
Maliye Hazinesi’ni davalı göstererek, aynı istemle idari yargı yerinde dava
açmış; İdare Mahkemesi, Maliye Hazinesi’nin hasım mevkiinden çıkarılmasına,
Tapu Kadastro Genel Müdürlüğü’nün gerçek hasım olarak tespit edilmesine
karar vermiştir.
Davalı
olarak belirlenen Tapu Kadastro Genel Müdürlüğü’nce, birinci savunma
dilekçesinde, davada adli yargının görevli olduğu ileri sürülerek görev
itirazında bulunulmuştur.
KOCAELİ 2. İDARE MAHKEMESİ: 07.10.2010 gün ve E:2010/623
sayı ile, 2709 sayılı TC. Anayasası’nın
125. maddesinde; idarenin kendi eylem ve işlemlerinden doğan zararları
ödemekle yükümlü olduğu hükmünün yer aldığı, 2576 sayılı Kanun’un İdare Mahkemesi'nin
Görevleri başlıklı 5. maddesinin (b) bendinde, tam yargı davalarının idare
mahkemesinin görevleri arasında sayıldığı, 2577 sayılı İdari Yargılama
Usulü Kanun’un 2/1 -b maddesinde de, idari eylem ve işlemlerden dolayı
kişisel hakları doğrudan muhtel olanlar
tarafından açılan tam yargı davalarının idari dava türleri kapsamında
olduğunun belirtildiği; bakılan davada, davacı vekili tarafından, tapu
sicillerini düzenli tutmakla yükümlü olan idarenin bu görevini gereği gibi
yerine getirmemesi ve müvekkilinin taşınmazı satın aldığı tarihte
taşınmazın üzerinde 2-B arazisi sınırları içerisinde kaldığına ilişkin şerh
bulunmaması ve taşınmazın Hazine adına tescilli olduğuna ilişkin bir veri
olmaması karşısında tapuya güven ilkesi sebebiyle uğradığı zararların
tazminine karar verilmesinin istenildiğinin anlaşıldığı; bu bağlamda,
tazminat isteminin davalı idarenin kanunlarla kendisine verilen görevini
gereği gibi yerine getirmemesinden, başka bir deyişle hizmetin kusurlu
işletilmesinden kaynaklandığı ileri sürülen bir zararın tazminine ilişkin
olduğundan, davanın görümü ve çözümünün idari yargı yerine dolayısıyla
mahkemelerine ait olduğu sonucuna varıldığı gerekçesiyle; davalı idarenin
görev itirazının reddine ve Mahkemelerinin görevliliğine karar vermiştir.
Davalı İdarenin olumlu görev uyuşmazlığı
çıkarılması yönündeki dilekçesi üzerine, dava dosyası Yargıtay Cumhuriyet
Başsavcılığı’na gönderilmiştir.
YARGITAY CUMHURİYET BAŞSAVCISI; Davacının tapu siciline
güvenerek satın aldığı taşınmazın 2-B kapsamında orman sınırları içinde
bulunması nedeniyle tapunun bir kısmının iptaline karar verilmesi ve temyiz
incelemesi sonucunda anılan kararın kesinleşmesi üzerine uğradığı zararın
tapu iptal kararının kesinleşme tarihinden itibaren faiziyle birlikte
tazmin edilmesi talebiyle davalı idare aleyhine idari yargı yerinde açtığı
iptal davasında, davalı idarenin görev itirazında bulunduğunun görüldüğü; dava
konusu olayda, davacı tarafından tapuda adına kayıtlı taşınmazın "2- B
kapsamında orman sınırları içinde bulunması" nedeniyle tapunun
iptaline karar verilmesi sonucu mülkiyetinden çıkmasında sorumluluğun
devlete ait olduğu belirtilerek, uğranılan zararın devletçe karşılanması
gerektiğinin ileri sürüldüğü; Mevzuatımızda bazı durumlarda yargısal
işlemlere yardımcı kimi idari faaliyetlerden dolayı Devletin sorumluluğunu
öngören istisnai düzenlemelerin bulunduğu; yargılama sürecine katkıda
bulunan işlemler nedeniyle Devletin sorumluluğunun kabul edildiği
durumlarda, bu sorumluluğun denetiminin de aynı yargı düzeni içinde yapılmasının
gözetildiği; nitekim, Medeni Kanun'un 1007.
maddesinde "Tapu sicilinin tutulmasından doğan bütün zararlardan
Devlet sorumludur. Devlet, zararın doğmasında kusuru bulunan görevlilere rücu eder. Devletin sorumluluğuna
ilişkin davalar, tapu sicilinin bulunduğu yer mahkemesinde görülür."
hükmünün yer aldığı; dava konusu olayda, davacı tarafından taşınmazın
kesinleşmiş orman sınırları içinde bulunması nedeniyle tapunun kısmen
iptaline karar verilmesi ve mülkiyetinden çıkmasının sorumluluğunun devlete
ait olduğu, bu nedenle uğranılan zararın devletçe karşılanması gerektiği
ileri sürülmüş ise de, taşınmazın mahkeme kararı üzerine tescilinin iptal
edildiği, bu kararın ise yargısal bir nitelik taşıdığı için idari bir işlem
veya eylem olarak kabul edilemeyeceği, öte yandan davalı idarenin
taşınmazın tescilinin iptaline ilişkin herhangi bir işleminin de
bulunmadığının görüldüğü; belirtilen duruma göre, Asliye Hukuk
Mahkemesi’nin ilamı sonucu olarak tapu kaydının iptal edilmesi dolayısıyla
uğranıldığı ileri sürülen zararın tazmini istemiyle açılan davada; tapu
sicilinin tutulmasından doğan zarar nedeniyle devletin özel hukuk ilkeleri
gereğince sorumluluğunu düzenleyen Türk Medeni Kanunu'nun 1007. maddesinde
yer alan düzenleme uyarınca davanın görüm ve çözümünde adli yargı yerinin
görevli bulunduğu gerekçesiyle; 2247 sayılı Kanun'un 10. ve 13. maddeleri
gereğince, olumlu görev uyuşmazlığı çıkarılmasına, dosyanın Uyuşmazlık
Mahkemesi Başkanlığına gönderilmesine karar verilmiştir.
İNCELEME VE GEREKÇE : Uyuşmazlık
Mahkemesi Hukuk Bölümü’nün, Serdar ÖZGÜLDÜR’ün
Başkanlığında, Üyeler: Mustafa AYSAL, Eyüp Sabri BAYDAR, Sıddık YILDIZ, Nurdane TOPUZ,
Sedat ÇELENLİOĞLU ve Ayhan AKARSU’nun
katılımlarıyla yapılan 09.04.2012 günlü toplantısında: Raportör-Hakim
Taşkın Çelik’in 2247 sayılı Yasa’da öngörülen koşulları taşımayan
başvurunun reddi gerektiği yolundaki raporu ve dosyadaki belgeler
okunduktan; ilgili Başsavcılarca görevlendirilen Yargıtay Cumhuriyet
Savcısı Mehmet BAYHAN ile Danıştay Savcısı Mehmet AKKAYA’nın
başvurunun reddi gerektiği yolundaki sözlü açıklamaları da dinlendikten sonra GEREĞİ GÖRÜŞÜLÜP
DÜŞÜNÜLDÜ :
2247 sayılı Uyuşmazlık Mahkemesinin Kuruluş ve İşleyişi
Hakkında Kanun’un 10. maddesinin birinci fıkrasında, “Görev uyuşmazlığı
çıkarma; adli, idari ve askeri bir yargı merciinde açılmış olan davada
ileri sürülen görev itirazının reddi üzerine ilgili Başsavcı tarafından
görev konusunun incelenmesinin Uyuşmazlık Mahkemesinden istenmesidir”
hükmüne yer verilmiştir.
Anılan
Yasa hükmü ile, belirtilen yargı mercilerinden
birinde açılmış olan bir davanın görülmesi sırasında yapılan görev
itirazının reddi üzerine, ilgili Başsavcı tarafından, görevli bulunduğu
kendi yargı düzeninin görev alanına vaki müdahalenin önlenebilmesini
sağlamak için konunun Uyuşmazlık Mahkemesi’ne götürülmesi suretiyle davanın
henüz başlangıç safhasında iken görev sorununun çözüme kavuşturulması
amaçlanmıştır.
Nitekim,
2247 sayılı Yasa’nın 10. madde gerekçesinde, “Uyuşmazlık çıkarma,
yürürlükte bulunan kanunun getirdiği bir yeniliktir. Görülmekte olan bir
davanın görev uyuşmazlığını, bu safhada halletmek imkânını verir. Bu madde
ile uyuşmazlık çıkarma adli, idari ve askeri yargıya teşmil edilmiştir.
Bu
yetki, yargı merciince görev itirazının reddi üzerine, kanun yararına
olarak, uyuşmazlığın konusuna göre ilgili Başsavcı veya Başkanunsözcüsü
tarafından kullanılacaktır. Bu suretle Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının
kabul ettiği adli, idari ve askeri yargı mercilerinin ayrılığı prensibinin
ihlâli ve ayrı tanzimlere tabi tutulan adli, idari ve askeri yargı
mercilerinin yekdiğerinin görev hudutlarına tecavüzleri önlenmiş olacaktır”
denilmiştir.
Buna
göre, ortada henüz açılmış bir dava ve bu davada bir yargı merciince
verilmiş görevlilik kararı bulunması; diğer bir ifadeyle, yararına görev
itirazında bulunulan yargı merciince aynı davada görevsizlik kararı
verilmemiş olması gerekeceği açıktır.
Olayda, uyuşmazlığa konu edilen Kocaeli 2. İdare
Mahkemesinin görevlilik kararından önce, Gebze 3. Asliye Hukuk
Mahkemesi’nce tarafları, konusu ve sebebi aynı olan davada verilmiş ve
kesinleşmiş bir görevsizlik kararının bulunması karşısında, idari yargı
yerince adli yargının görev alanına müdahalede bulunulduğundan söz etmek
olanaksızdır.
Öte yandan, 2247 sayılı Yasa’nın 14. maddesinde
öngörülen olumsuz görev uyuşmazlığının oluşabilmesi için tarafları, sebebi
ve konusu aynı olan davada en az iki yargı merciince kendilerini görevsiz
görerek verilmiş ve kesinleşmiş görevsizlik kararlarının bulunması; 17.
maddesinde öngörülen olumlu görev uyuşmazlığının doğabilmesi için ise, yine
tarafları, konusu ve sebebi aynı olan davada en az iki yargı merciince
kendilerini görevli sayan kararlar verilmesi; 19. maddeye göre yargı
mercilerince Uyuşmazlık Mahkemesi’ne başvurulabilmesi için de, daha önce
diğer yargı mercilerinden birisinin kesin veya kesinleşmiş görevsizlik
kararı üzerine aynı davada kendisinin de görevsiz bulunduğu ve görevsizlik
kararı veren yargı merciinin görevli olduğu kanısına varılması; 20. madde
uyarınca görev uyuşmazlığı çıkarılmasında, temyiz incelemesi yapan yüksek
mahkeme tarafından Uyuşmazlık Mahkemesine başvurulması gerekmekte olup,
incelemeye konu olan adli yargı yerinin görevsizlik kararı üzerine idari
yargı yerince aynı davada verilen görevlilik kararı nedeniyle, anılan
maddelerde düzenlenen görev uyuşmazlığı türlerinden biri de oluşmamıştır.
Açıklanan nedenlerle,
2247 sayılı Yasa’nın 10. maddesinde öngörülen yönteme uygun bulunmayan
başvurunun, aynı Yasanın 27. maddesinde yer alan “Uyuşmazlık Mahkemesi,
uyuşmazlık çıkarmaya veya görev uyuşmazlıklarına ilişkin istemleri önce
şekil ve süre açısından inceler; yöntemine uymayan veya süresi içinde ileri
sürülmemiş istemleri reddeder” kuralı uyarınca reddi gerekmiştir.
SONUÇ : 2247
sayılı Yasa’nın 10. maddesinde öngörülen koşulları taşımayan BAŞVURUNUN, aynı
Yasanın 27. maddesi uyarınca REDDİNE, 09.04.2012 gününde OY BİRLİĞİ İLE
KESİN OLARAK karar verildi.
—— • ——
Uyuşmazlık
Mahkemesi Başkanlığından:
ESAS NO : 2012/38
KARAR NO : 2012/76
KARAR TR : 9.4.2012
(Hukuk Bölümü)
ÖZET :Yaşlılık aylığı alan davacının, bu aylığının
kesilmesine ve daha önce ödenen aylıkların geri istenilmesine ilişkin
işlemin iptali istemiyle açılan davanın, İDARİ YARGI YERİNDE çözümlenmesi
gerektiği hk.
K
A R A R
Davacı : H.
T.
Vekili : Av. E. K.
Davalı : Sosyal Güvenlik Kurumu Başkanlığı
Vekili : Av. M. A.
O L A Y : Davacı, 2022 sayılı 65 yaşını Doldurmuş Muhtaç Güçsüz ve
Kimsesiz Türk Vatandaşlarına Aylık Bağlanması Hakkında Kanun Uyarınca
60.507.005.1 Y sicil no ile 1.7.1981 tarihinden itibaren maluliyet
(yaşlılık) aylığı almaktaykan, davacının Sosyal
Sigortalar Kurumuna kaydının olduğunun anlaşıldığından bahisle Sosyal Güvenlik
Kurumu Başkanlığı Primsiz Ödemeler Genel Müdürlüğü Emekli Sandığı Yaşlılık
Sosyal Güvenlik Dairesi Başkanlığı (Devredilen)’nın
24.2.2007 gün ve 60.507.005.1 sayı ile Sarıoğlan Kaymakamlığına gönderdiği
“yersiz ödeme” konulu yazıda, “2022 sayılı Kanun uyarınca 1.7.1981
tarihinden itibaren aylık bağlanan H. T.’in bu defa 1.7.1981 tarihinden
380101285’494 sicil numarası ile SSK’ya tabi çalışmaya başladığı tespit
edildiğinden Genel Müdürlüğümüzün 25.4.2007 gün ve 4145221 sayılı işlemleri
ile yaşlılık aylığı 1.7.1981 tarihinden itibaren kesilmiştir.
1.7.1981 – SON.05.2007
tarihleri arasında aylığı hak kazanmadığı halde yersiz ödenen 7.015,83
YTL’nin yönetmeliğin 23.maddesi gereğince ilgili tarafından ikametgahına en
yakın Maliye Teşkilatına yatırılması suretiyle tahsilinin sağlanması için
gereğini arz ve rica ederiz” denilmiştir.
Davacı vekili, davalı kurumun
20.4.2007 günü “yersiz ödeme” konulu yaşlılık aylığının kesilmesine ilişkin
tesis etmiş olduğu işlemin ve aynı zamanda, daha sonra davalı kurumca
5.6.2007 tarihinde başvurularının reddedildiğine ilişkin tesis edilen
işlemin iptal edilerek, müvekkiline yaşlılık aylığı bağlanması yönünde
karar verilmesi istemiyle adli yargı yerinde dava açmıştır.
Davalı idare vekili savunmasında, davaya bakma görevinin
idari mahkemelerinin görevi dahilinde olduğu, 2022
sayılı Kanunun 1.maddesi ile, ayın Kanunun uygulanmasına ilişkin
yönetmeliğin 19/ç maddesi ve 22.maddesi hükümleri gereği Sosyal Sigorta
Kurumuna tabi olduğunun dolayısıyla davacı hakkında yapılan aylık kesme ve
yersiz ödenen aylıkların tahsili cihetine gidilmesi yönünde tesis edilen
işlemin hukuka uygun olduğunu belirtmiştir.
Kayseri 1. İş Mahkemesi: 14.11.2008 gün ve E:2007/717,
K:2008/1186 sayı ile, taraf vekili beyanları,
tanık beyanları, bilirkişi raporu ve tüm dosya münderecatının birlikte
değerlendirilmesiyle dosya kapsamında davacıya 1.7.1981 tarihi itibariyle
2022 sayılı Yasa gereği aylık bağlandığı, davacının SSK kaydının olduğunun
anlaşılması üzerine aylığın başlangıç tarihi itibariyle kesildiği ve ödenen
aylık tutarı olan 7.015,83 YTL’nin davacıdan iadesinin istendiği, davacının
1981 yılından 270 gün SSK’lı çalışması olduğu anlaşılmış olup 2022 sayılı
Yasadan çalışmaya başlanması halinde aylığın kesileceğine ilişkin bir
düzenleme bulunmamakta olup, kaldı ki davacının çalışması 1981 yılındaki
270 gün ile sınırlı olduğundan ve 2022 sayılı Yasa gereği bağlanan aylıklar
prim esasına dayanmamakta olup yardım esaslı olup ve davacının muhtaçlık
durumunun devam ettiği anlaşıldığından, bu nedenlere istinaden davacıya
2022 sayılı Yasa gereği bağlanan aylığının kesildiği tarihten itibaren
yeniden bağlanması gerektiği gerekçesiyle davanın kabulüne karar vermiş ve
bu kararı temyizen inceleyen Yargıtay 21. Hukuk
Dairesi 8.4.2010 gün ve E:2009/5964, K:2010/4051 sayı ile, davanın Yasal
dayanağının 2022 sayılı Yasa'nın Ek1/1-a maddesi olup anılan madde de
başkasının yardımı olmaksızın hayatını devam ettiremeyecek şekilde özürlü
olduklarını tam teşekküllü hastanelerden alacakları sağlık kurulu raporu
ile kanıtlayan 18 yaşını dolduran ve kanunen bakmakla mükellef kimsesi
bulunmayan özürlülerden her ne ad altında olursa olsun her türlü gelirleri
toplamının aylık ortalamasına göre bu Kanunun 1. maddesinde belirtilen
gösterge rakamının memur aylık katsayısı ile çarpımı sonucu bulunacak
tutardan dahi az geliri olanlara, bu Kanunun 1. maddesine göre belirlenecek
aylık tutarının %300'ü tutarında aylık bağlanacağının, 2. maddesinde bu
aylıklar ve kanunda yazılı diğer ödemeler için her yıl Devlet Bütçesine
gerekli ve yeterli ödenek koyulacağı ve aylıkların hak sahiplerine Sosyal
Güvenlik Kurumu Başkanlığı (TC Emekli Sandığı) aracılığıyla bağlanıp
ödeneceğinin 1. maddesinin de muhtaçlığın İl veya İlçe İdare Heyetlerinden
alınacak belge ile kanıtlanacağının, 8. maddesinde Sosyal Güvenlik Kurumu
Başkanlığının (TC Emekli Sandığı) İl veya İlçe İdare heyetlerinin
soruşturma ve kararları dışında gerektiğinde ilgililerin gelir ve kazanç ve
malları hakkında çeşitli soruşturma yaptırmaya, resmi ve özel idare müessese
ve ortaklarından ve şahıslarından bilgi istemeye yetkili olduğunun, bu
Kanun uyarınca tam teşekküllü hastanelerinden alınan sağlık kurulu
raporlarının merkezde Sağlık ve Sosyal Yardım Bakanlığı, Sosyal Güvenlik
Başkanlığı ve Sosyal Güvenlik Kurumu Başkanlığı (TC Emekli Sandığı)
tarafından görevlendirilecek üç uzman hekimden oluşan bir sağlık kurulunca
karara bağlanacağının bildirildiği, 5434 sayılı TC Emekli Sandığı Kanununun
8/son maddesinde tahakkuk ve ödeme işlemleri ve bunlara ilişkin düzeltme,
kaldırma, iptal ve ret işlemleri ile yönetmeliklerde belirtilen sair
işlerin Genel Müdürlükçe yürütüleceğinin ilgililer hakkında alınmış
kararlar ile Genel Müdürlükçe yapılan tahsis işlemlerine ait bildirimlerin
ilgililerin adreslerine taahhütlü olarak gönderileceğinin, bunlara karşı
ilgililerin idari dava açabileceklerinin 5502 sayılı 15/b maddesinde ise TC
Emekli Sandığı Genel Müdürlüğü tarafından yapılması gereken tazminat ve
yardım işlerinin Primsiz Ödemeler Genel Müdürlüğüne yapılacağını
bildirildiği, görüldüğü gibi davacı ile SGK Başkanlığı (TC Emekli Sandığı)
arasında sosyal güvenlik kurumu-sigortalı ilişkisi bulunmamakta olup SGK
Başkanlığı (TC Emekli Sandığı) Devletin 2022 sayılı Yasa gereğince muhtaç
durumda bulunan özürlülere yaptığı parasal yardım işinde bu yasanın
kendisine açıkça verdiği görev nedeniyle aracılık yapmakta olup SGK
Başkanlığının da 2022 sayılı Yasa gereğince yaptığı işlemler teşkilat yasası
olan 5502 sayılı Yasa'ya dayandığından SGK Başkanlığının davacının 2022
sayılı Yasa gereğince aldığı yardımı kesmesine ilişkin işlemi idari bir
tasarrufa müncer olup, idari işlemlerden doğan ihtilafların çözüm yerinin
ise idari yargı olduğu, davaya bakmaya adli yargı
yeri görevli olmayıp idari yargı yeri görevli olduğundan dava dilekçesinin
yargı yolu bakımından reddine karar verilmesi gerekirken mahkemece işin
esasına girilerek karar verilmiş olmasının usul ve yasaya aykırı olduğu
gerekçesiyle bozulmasına karar verilmiştir.
KAYSERİ 1. İŞ MAHKEMESİ: 25.6.2010 gün ve E:2010/382,
K:2010/446 sayı ile, Yargıtay bozma ilamı
doğrultusunda mahkemelerin görevsizliğine, görevli ve yetkili mahkemenin
Kayseri Nöbetçi İdare Mahkemesi olduğu sonuç ve kanaatine varıldığı
gerekçesiyle, Mahkemelerinin görevsizliğine karar vermiş, bu karar
kesinleşmiştir.
Davacı vekili bu kez aynı istemle idari yargı yerinde
dava açmıştır.
Kayseri 2. İdare Mahkemesi: 29.1.2010 gün ve E:2010/578,
K:2010/916 sayı ile, davacının 1.7.1981-(…)05.2007
tarihleri arasında hak etmediği halde yaşlılık aylığı aldığı gerekçesiyle
ödenen aylıkların iadesi istemini içeren 20.4.2007 tarih ve bila sayılı işlemin ve bu işleme yapılan itirazın reddi
işleminin iptali istemiyle bakılmakta olan davanın açıldığı anlaşılmakta
ise de; genel yetkiye ilişkin 2577 sayılı Yasanın 32/1.maddesi hükmü
uyarınca dava konusu uyuşmazlığın çözümünün işlemleri tesis eden Sosyal
Güvenlik Kurumu Başkanlığı Primsiz Ödemeler Genel Müdürlüğü’nün bulunduğu
yerdeki Ankara İdare Mahkemelerinin yetkisine girdiği gerekçesiyle 2577
sayılı Kanunun 15.maddesinin 1/a bendi uyarınca davanın yetki yönünden
reddine karar vermiştir.
ANKARA 1. İDARE MAHKEMESİ: 7.7.2010 gün ve E:2011/30,
K:2011/1319 sayı ile, 5510 sayılı Sosyal
Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu'nun 96. maddesinde yersiz
ödemelerin geri alınmasına ilişkin usul ve esaslar düzenlenmiş olup,
1.10.2008 tarihinde yürürlüğe giren ve "Uyuşmazlıkların Çözüm
Yeri" başlığını taşıyan 101. maddesinde; bu Kanunda aksine hüküm bulunmayan
hallerde, bu Kanun hükümlerinin uygulanmasıyla ilgili ortaya çıkan
uyuşmazlıkların iş mahkemelerinde görüleceği; 106. maddesinin 8.
fıkrasında; 8.6.1949 tarihli ve 5434 sayılı Türkiye Cumhuriyeti Emekli
Sandığı Kanununun konuyla ilgili 121 ve Ek 57 nci
maddelerinin yürürlükten kaldırıldığı, 104. maddesinin 1. fıkrasında ise;
8.6.1949 tarihli ve 5434 sayılı Kanuna yapılan atıflar ile ilgili mevzuatında
emeklilik, malullük, vazife malullüğü ve sosyal sigorta haklarına,
yardımlarına ve yükümlülüklerine, iştirakçiliğine ve sigortalılığına, dul,
yetim ve hak sahipliği şartlarına, emekli ikramiyesine, ek ödemelere,
sağlık hizmetleri veya tedavi bedellerinin ödenmesine ilişkin yapılan
atıfların bu Kanunun ilgili maddelerine yapılmış sayılacağının kurala
bağlandığı, dolayısıyla fazla ve yersiz olarak ödemeyle ilgili borç
çıkarılmaya ilişkin olan uyuşmazlığın görüm ve çözümünün adli yargının
görev alanına girdiği sonucuna varıldığı gerekçesiyle davanın görev
yönünden reddine karar vermiş, bu karar kesinleşmiştir.
Davacı vekilinin olumsuz görev uyuşmazlığının
giderilmesi istemiyle Ankara 1. İdare Mahkemesi Başkanlığına yaptığı
başvuru üzerine dava dosyaları Mahkememize gönderilmiştir.
İNCELEME VE GEREKÇE :
Uyuşmazlık Mahkemesi Hukuk Bölümü’nün, Serdar ÖZGÜLDÜR’ün Başkanlığında, Üyeler: Mustafa AYSAL, Eyüp
Sabri BAYDAR, Sıddık YILDIZ, Nurdane
TOPUZ, Sedat ÇELENLİOĞLU ve Ayhan AKARSU’nun
katılımlarıyla yapılan 9.4.2012 günlü toplantısında:
l-İLK İNCELEME: Dosya üzerinde 2247
sayılı Yasanın 27. maddesi uyarınca yapılan incelemeye göre;
Adli ve idari yargı yerleri arasında anılan Yasanın
14. maddesinde öngörülen biçimde olumsuz görev uyuşmazlığı doğduğu, idari
yargı dosyasının davacı vekilinin istemi üzerine son görevsizlik kararını
veren Mahkemece adli yargı dosyası ile birlikte Mahkememize gönderildiği ve
usule ilişkin herhangi bir noksanlık bulunmadığı anlaşıldığından, adli ve
idari yargı yerleri arasında doğan görev uyuşmazlığının esasının
incelenmesine oybirliği ile karar verildi.
II-ESASIN
İNCELENMESİ: Raportör-Hakim Gülşen AKAR PEHLİVAN’ın, davanın çözümünde idari yargının görevli
olduğu yolundaki raporu ile dosyadaki belgeler okunduktan; ilgili
Başsavcılarca görevlendirilen Yargıtay Cumhuriyet Savcısı Mehmet BAYHAN ile
Danıştay Savcısı Mehmet AKKAYA’nın davada idari
yargının görevli olduğu yolundaki sözlü açıklamaları da dinlendikten sonra
GEREĞİ GÖRÜŞÜLÜP DÜŞÜNÜLDÜ:
Dava,
yaşlılık aylığı alan davacının bu aylığının kesilmesine ve daha önce ödenen
yaşlılık aylıklarının geri istenilmesine ilişkin Sosyal Güvenlik Kurumu Başkanlığı
Primsiz Ödemeler Genel Müdürlüğünün 20.4.2007 günlü işlemi ile bu işleme
karşı yapılan başvurunun reddine ilişkin işlemin iptali isteminden
kaynaklanmıştır.
2022 sayılı 65 Yaşını Doldurmuş Muhtaç, Güçsüz ve
Kimsesiz Türk Vatandaşlarına Aylık Bağlanması Hakkında Kanunun 1.
maddesinde,
“65 yaşını doldurmuş, kendisine
kanunen bakmakla mükellef kimsesi bulunmayan, sosyal güvenlik kuruluşlarının
herhangi birisinden her ne nam altında olursa olsun bir gelir veya aylık
hakkından yararlanmayan, nafaka bağlanmamış veya bağlanması mümkün olmayan,
mahkeme kararıyla veya doğrudan doğruya kanunla bağlanmış herhangi bir
devamlı gelire sahip bulunmayan ve muhtaçlığını İl veya İlçe Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Vakıflarından alacakları belgelerle
kanıtlayan Türk Vatandaşlarına hayatta bulundukları sürece, 300 gösterge
rakamının her yıl bütçe kanunu ile tespit edilecek katsayı ile çarpımından
bulunacak tutarda aylık bağlanır.
Herhangi bir şekilde bu maddede yazılı miktardan fazla
devamlı gelir sağlayan veya sağlaması mümkün olan kimselerin geçim kaynağı
var sayılır ve kendilerine aylık bağlanmaz.
65 yaşın bitiminin tespitinde, ilgililerin, bu kanun
yayımlandığı tarihte, nüfus kütük kayıtlarındaki doğum tarihleri esas
alınır. Doğum tarihlerinde yapılacak düzeltmeler ile bu kanunun
yayımlandığı tarihten geriye doğru bir yıl içinde yapılmış düzeltmeler
nazara alınmaz.”
2. maddesinde,
“Bu aylıklar ve kanunda yazılı diğer ödemeler için her
yıl Devlet bütçesine gerekli ve yeterli ödenek konur ve aylıklar haksahiplerine Emekli Sandığı aracılığı ile bağlanır ve
ödenir.”
3. maddesinde,
“Bu aylıkların başlangıç tarihi, ilgililerin Emekli
Sandığına yapacakları yazılı müracaatlarını takip eden aybaşıdır.
Bu aylıklar, Sosyal Güvenlik Kurumu
tarafından belirlenecek ödeme gün ve dönemlerinde peşin olarak ödenir.
Aylığa hak kazanma başlangıç tarihi ile ilk aylık ödemesinin yapıldığı
ödeme döneminin ilişkin olduğu aya kadar olan haklar için ise defaten ödeme
yapılır.
Peşin verilen gelir ve aylıklar durum değişikliği
veya ölüm halinde geri alınmaz.
Ancak, aylık bağlama ile ilgili geçim şartının
kalkması halinde, aylıklar bu şartın kalktığı tarihi takibeden
dönem başından itibaren kesilir.”
8. maddesinde,
“Sosyal
Güvenlik Kurumu, İl veya İlçe Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Vakıflarının
alacakları muhtaçlık kararlarını esas alarak aylık bağlar. Kurum
gerektiğinde, aylık almaya başvuranların gelir, yaşam düzeyi ve varlıkları
hakkında, belirleyeceği yöntemlerle inceleme yapmaya ve yaptırmaya, resmi
ve özel idare müessese ve ortaklarından ve şahıslardan bilgi ve belge
istemeye yetkilidir.
Aylık
bağlanmasında İl veya İlçe Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Vakıflarının alacakları
muhtaçlık kararlarıyla birlikte bu Kanunun gerektirdiği hallerde yetkili
hastanelerden alınan sağlık kurulu raporları esas alınır. Aylık
bağlanmasına esas belgelerin eksik olmaması halinde aylık bağlama işlemi
yapılır.
Birinci
ve ikinci fıkralar çerçevesinde aylık bağlama işleminden sonra yapılacak
incelemeler sonucunda, aylık bağlama kararını etkileyecek durumların tespit
edilmesi halinde, tespit edilen eksikliklerin giderilmesi için durum aylık
bağlanana iadeli taahhütlü, ilgili idareye de adi posta ile bildirilir.
Eksikliklerin giderilmemesi halinde tebligat tarihinden itibaren üç aylık
sürenin sona erdiği tarihin içinde bulunduğu ödeme döneminin sonunda aylık
kesme veya düzeltme işlemi yapılır ve fazla ödenen tutarlar geri alınır.
Gerçeğe aykırı sağlık kurulu raporu düzenlediği veya bu nitelikteki
raporlara dayanarak aylık aldığı tespit edilenler hakkında Türk Ceza Kanununun
ilgili hükümlerine göre işlem yapılır.
Bu madde
kapsamında aylık bağlamaya esas sağlık kurulu raporlarını düzenlemeye
yetkili sağlık kuruluşlarının belirlenmesi ile bu raporların alınmasına
ilişkin diğer usul ve esaslar Sağlık Bakanlığı ile Kurum tarafından
birlikte hazırlanacak yönetmelikle belirlenir.”
Ek 1.
maddede,
65
yaşını doldurmamış olmakla birlikte;
a) Başkasının yardımı olmaksızın hayatını devam
ettiremeyecek şekilde özürlü olduklarını tam teşekküllü hastanelerden
alacakları sağlık kurulu raporu ile kanıtlayan, 18 yaşını dolduran ve
kanunen bakmakla mükellef kimsesi bulunmayan özürlülerden; her ne ad
altında olursa olsun her türlü gelirleri toplamının aylık ortalamasına göre
bu Kanunun 1 inci maddesinde belirtilen gösterge rakamının memur aylık
katsayısı ile çarpımı sonucu bulunacak tutardan daha az geliri olanlara, bu
Kanunun 1 inci maddesine göre belirlenecek aylık tutarının % 300'ü
tutarında,
b) 18 yaşını dolduran, kanunen bakmakla mükellef
kimsesi olmayan ve herhangi bir işe yerleştirilememiş olan özürlülerden;
her ne ad altında olursa olsun her türlü gelirleri toplamının aylık
ortalamasına göre bu Kanunun 1 inci maddesinde belirtilen gösterge
rakamının memur aylık katsayısı ile çarpımı sonucu bulunacak tutardan daha
az geliri olanlara, bu Kanunun 1 inci maddesine göre belirlenecek aylık
tutarının % 200'ü tutarında,
c) Her ne ad altında olursa olsun her türlü
gelirleri toplamının aylık ortalamasına göre bu Kanunun 1 inci maddesinde
belirtilen gösterge rakamının memur aylık katsayısı ile çarpımı sonucu
bulunacak tutardan daha az geliri olduğu halde, kanunen bakmakla yükümlü
olduğu 18 yaşını tamamlamamış özürlü yakını bulunanlara, bakım ilişkisi
fiilen gerçekleşmek kaydıyla bu Kanunun 1 inci maddesine göre belirlenecek
aylık tutarının % 200'ü tutarında,
Aylık
bağlanır.
65 yaşın
doldurulmasından önce bu madde hükümlerine göre bağlanmış olan aylıkların
aynı şekilde ödenmesine devam olunur. Bu Kanunun 1 inci maddesine göre
aylık bağlananlardan başkasının yardımı olmaksızın hayatını devam ettiremeyecek
kadar özürlü olduklarını tam teşekküllü hastaneden alacakları sağlık kurulu
raporu ile kanıtlayanlara da birinci fıkranın (a) bendine göre aylık
bağlanır. Aylık bağlanmasına esas özürlülük oranı değişenlerin aylıkları
durumlarına göre yeniden tespit olunur. Özürlülük oranı, bu Kanuna göre
aylık bağlanması gereken oranın altına düşenler ile birinci fıkrada
belirtilen aylık ortama gelir tutarından fazla gelir elde etmeye
başlayanların aylıkları kesilir.
Aylık
hakkından yararlanan 18 yaşından küçük özürlülerin yalnızca kendileri bu
Kanunun 7 nci maddesinde belirtilen tedavi
hakkından yararlanır. Ancak, bu madde hükümlerine göre aylık alanlardan
herhangi bir sosyal güvenlik kurumunun tedavi yardımı kapsamında
bulunanlara tedavi yardımı yapılmaz.
Bu Kanunun
2, 3, 4, 5, 6, 7 ve 8 inci maddeleri birinci fıkra hükümlerine göre aylık
ödenecekler hakkında da uygulanır.
(Değişik son fıkra: 17/4/2008-5754/92
md.) Bu maddenin
birinci fıkrası hükümlerine göre aylık almaya hak kazanacak şekilde özürlü
olduğunu belgeleyen ve herhangi bir sosyal güvenlik kurumundan yetim olarak
aylık veya gelir almakta olan çocuklardan bu kurumlardan aldıkları aylık
veya gelir toplamı tutarları bu madde gereğince durumlarına göre
ödenebilecek tutardan daha az olanlara; aradaki fark ilgili sosyal güvenlik
kurumu tarafından (birden fazla sosyal güvenlik kurumundan aylık veya gelir
alanlar için yalnızca tercih edecekleri bir sosyal güvenlik kurumu tarafından)
ödenir ve bu şekilde ödenen tutarlar Hazineden tahsil edilir.” hükümlerine yer
verilmiştir.
2022 sayılı Yasanın 4. maddesine
dayanılarak hazırlanan 65 Yaşını Doldurmuş Muhtaç, Güçsüz ve Kimsesiz Türk
Vatandaşlarına Aylık Bağlanması Hakkında Yönetmeliğin işlem tarihinde
yürürlükte olan 23/4.maddesinde, “aylık bağlama işleminden sonra yapılacak
incelemeler sonucunda, aylık bağlama kararını etkileyecek durumların tespit
edilmesi halinde, tespit edilen eksikliklerin giderilmesi için durum aylık
bağlanacak ve ilgili idareye tebliğ edilir. Eksikliklerin giderilmemesi halinde
tebligat tarihinden itibaren üç aylık sürenin sona erdiği tarihin içinde
bulunduğu ödeme döneminin sonunda aylık kesme veya düzeltme işlemi yapılır
ve fazla ödenen tutarlar geri alınır” denilmiştir.
31.5.2006 tarih ve 5510 sayılı Sosyal Sigortalar ve
Genel Sağlık Sigortası Kanunu 506, 1479, 2925, 2926 ve 5434 sayılı Kanunlar
kapsamındaki hizmet akdine göre ücretle çalışanlar (Sosyal Sigortalılar),
kendi hesabına çalışanlar (Bağ-Kur’lular), tarımda kendi adına ve hesabına
çalışanlar (Tarım Bağ-Kur’luları), tarım işlerinde ücretle çalışanlar,
(Tarım sigortalıları), devlet memurları ve diğer kamu görevlilerini (Emekli
Sandığı iştirakçileri), geçici maddelerle korunan haklar dışında, sosyal
güvenlik ve sağlık hizmetleri yönünden yeni bir sisteme tabi tutmuş, beş
farklı emeklilik rejimini aktüeryal olarak hak ve
hükümlülükler yönünden tek bir sosyal güvenlik sistemi altında toplamıştır.
5510 sayılı Kanunun iptali
amacıyla açılan davada Anayasa Mahkemesi, 15.12.2006 tarih ve E: 2006/111,
K: 2006/112 sayılı kararıyla, anılan Kanunun birçok maddesi ile birlikte,
bu Kanunun yürürlük tarihinden önce 5434 sayılı T.C. Emekli Sandığı Kanunu
hükümlerine tabi olarak görev yapmakta olan memurlar ve diğer kamu
görevlilerini diğer sigortalılarla aynı sisteme tabi kılan (başta 4/c
maddesi) hükümlerin iptaline karar vermiş; bu karardan sonra kabul edilen
17.04.2008 tarih ve 5754 sayılı Kanunla 5510 sayılı Kanunda düzenlemeler
yapılmış ve anılan Kanuna eklenen Geçici 1 nci ve
Geçici 4 ncü maddelerle, 5754 sayılı Kanunun
yürürlüğe girdiği 1 Ekim 2008 tarihinden önce 5510 sayılı Kanunun 4 ncü maddesinin birinci fıkrasının (c) bendi kapsamında
olanlar (memurlar ile diğer kamu görevlileri) ile bunların dul ve yetimleri
hakkında, bu Kanunla yürürlükten kaldırılan hükümleri de dahil
5434 sayılı Kanun hükümlerine göre işlem yapılacağı hüküm altına
alınmıştır. 5754 sayılı Kanunun kimi hükümlerinin iptali istemiyle açılan
dava Anayasa Mahkemesi’nin 30.3.2011 tarih ve E: 2008/56, K:2011/58 sayılı
kararı ile reddedilmiştir.
5510
sayılı Kanunun 101 nci maddesinde yer alan “… bu Kanun hükümlerinin uygulanmasıyla ilgili ortaya çıkan
uyuşmazlıklar İş Mahkemelerinde görülür.” bölümünün iptali istemiyle
yapılan itiraz başvurusunda Anayasa Mahkemesi, 22.12.2011 tarih ve E:
2010/65, K: 2011/169 sayılı kararıyla (RG. 25.1.2012, Sayı: 28184) davayı redle
sonuçlandırmakla birlikte; söz konusu kararın Mahkememiz önündeki
uyuşmazlığa ışık tutacak şekilde şu gerekçeye dayandırmıştır: “… 5754 sayılı Kanunun yürürlüğe girmesinden önce memur ve diğer
kamu görevlisi olarak çalışmakta olanlar, evvelce olduğu gibi 5434 sayılı
Kanun hükümlerine tabi olacaklar ve bunların emeklileri bakımından da aynı
Kanun hükümleri uygulanmaya devam edecek; ancak 5754 sayılı Kanun’un
yürürlüğe girmesinden sonra memur ve diğer kamu görevlileri olarak
çalışmaya başlayanlar ise 5510 sayılı Kanunun 4/c maddesi uyarınca, bu
Kanun hükümlerine tabi sigortalı sayılacak ve haklarında 5434 sayılı Kanun
değil, 5510 sayılı Kanun’un öngördüğü kural ve esaslar uygulanacak; ihtilaf
halinde de adli yargı görevli bulunacaktır. 5754 sayılı Kanunun
yürürlüğüyle birlikte, artık Sosyal Sigortacılık esasına göre faaliyet
gösteren ve yaptığı, tesis ettiği işlem ve muameleler idari işlem sayılamayacak
bir sosyal güvenlik kurumunun varlığından söz etmek gerekli bulunmaktadır. 5754 sayılı Kanun’un yürürlüğe girmesinden önce iştirakçisi
sıfatıyla çalışmakta olan memurlar ve diğer kamu görevlileri ile emekli
sıfatıyla 5434 sayılı Kanun’a göre emekli, dul ve yetim aylığı almakta
olanlar ve ayrıca memurlar ve diğer kamu görevlilerinden ileride emekliliğe
hak kazanacaklar yönünden ise Sosyal Güvenlik Kurumu’nun tesis edeceği
işlem ve yapacağı muameleler idari işlem niteliğini korumaya devam edecek,
bunlara ilişkin ihtilaflarda da evvelce olduğu gibi idari yargı görevli
olmaya devam edecektir… Bu bakımdan 5510 sayılı Kanunun
yürürlüğünden sonra, prim esasına dayalı yani sistemin içeriği ve Kanun
kapsamındaki iş ve işlemlerin niteliği göz önünde bulundurulduğunda, itiraz
konusu kuralla, yargılamanın bütünlüğü ve uzman mahkeme olması nedeniyle
Kanun hükümlerinin uygulanması ile ortaya çıkan uyuşmazlıkların çözümünde
iş mahkemelerinin görevlendirilmesinde Anayasa’ya aykırılık görülmemiştir.
Ancak, yukarıda açıklandığı üzere 5754 sayılı Kanun’un yürürlüğe
girmesinden önce statüde bulanan memurlar ve diğer kamu görevlileri ile
ilgili sosyal güvenlik mevzuatının uygulanmasından doğan idari işlem ve
idari eylem niteliğindeki uyuşmazlıklarda idari yargının görevinin devam
edeceği açıktır…”
Dosyanın incelenmesinden, rahatsızlığından
dolayı çalışamayacak durumda olması nedeniyle 1.7.1981 tarihinden itibaren
maluliyet(yaşlılık) aylığı alan davacının, Sosyal Sigortalar Kurumuna
kaydının olduğunun anlaşılması üzerine, yaşlılık aylığına hak kazanmadığı
halde 1.7.1981-(…).5.2007 tarihleri arasında
ödenen yaşlılık aylıklarının geri ödenmesinin istenilmesine ilişkin Sosyal
Güvenlik Kurumu Başkanlığı'nın 20.4.2007 gün ve 60.507.005.1 sayılı işlemi
ile bu işleme yapılan itirazın reddine ilişkin işlem ile fazla ve yersiz
olarak ödemeyle ilgili borç çıkartılmaya ilişkin işlemin iptali istemiyle
davanın açıldığı anlaşılmıştır.
5510 sayılı Yasanın “Diğer Kanunlardaki Atıflar”
başlıklı 104.maddesinde, 5434 sayılı Kanuna yapılan atıfların bu Kanunun
ilgili maddelerine yapılmış sayılacağı belirtilmiş ise de, olayda
uyuşmazlığın, davacının 2022 sayılı Yasa uyarınca bağlanmış olan aylığının
2022 sayılı Yasaya dayanılarak hazırlanan Yönetmeliğin 23. maddesi uyarınca
kesilmesinden kaynaklandığı ve 5754 sayılı Yasanın yürürlük tarihinden önce
(01.10.2008), davacının 5434 sayılı Yasa uyarınca aylık almaya hak
kazandığı açıktır.
Yukarıda sözü edilen mevzuat hükümlerinin ve
Anayasa Mahkemesi kararının birlikte değerlendirilmesinden, 5510 sayılı
Kanunun yürürlüğe girmesinden önce memur ve diğer kamu görevlisi olarak çalışmakta
olanlar, daha önce olduğu üzere 5434 sayılı Kanun hükümlerine tabi
olacakları gibi bunların emeklilikleri bakımından da aynı Kanun
hükümlerinin uygulanmaya devam edileceği; ancak, bu Kanunun yürürlüğe
girmesinden sonra memur ve diğer kamu görevlisi olarak çalışmaya
başlayanların ise 5510 sayılı Kanunun 4/c maddesi uyarınca, bu Kanun
hükümlerine tabi sigortalı sayılacağı ve haklarında 5434 sayılı Kanunun
değil 5510 sayılı Kanunun öngördüğü kural ve esasların uygulanacağı
dolayısıyla ihtilafların da adli yargı yerinde çözümleneceği açıktır.
Adli ve
idari yargı organlarının görevsizlik kararlarına konu ihtilafın muhatabının
memur ya da kamu görevlisi olmadığı, 65 yaşını doldurmuş muhtaç, güçsüz ve
kimsesiz Türk Vatandaşlarına bağlanan aylık imkanından
istifade eden bir kişi statüsünde bulunduğu anlaşılmaktaysa da; 1.7.1976
tarih ve 2022 sayılı Kanunun 2 nci maddesi
uyarınca bu aylıkların T.C. Emekli Sandığınca bağlanacağı gerçeği
karşısında, “Emekli Sandığı emeklisi” statüsünde değerlendirilmesi
gerektiği kuşkusuzdur.
Bu
nedenle, 5754 sayılı Kanunun yürürlüğe girdiği 1.10.2008 tarihinden önce
sandık emeklisi statüsünde bulunan ilgili hakkında ihtilafın idari yargı
yerinde çözümlenmesi gerektiği açıktır.
Kaldı
ki; T.C. Anayasası’nın 158.maddesindeki “…diğer mahkemelerle, Anayasa
Mahkemesi arasındaki görev uyuşmazlıklarında Anayasa Mahkemesi’nin kararı
esas alınır ” hükmü uyarınca Anayasa Mahkemesi kararının bu uyuşmazlığın
çözümünde esas alınacağı tartışmasızdır.
Bu durumda, 5510 sayılı Yasanın yürürlüğe
girmesinden önce iştirakçi sıfatıyla çalışmakta olan memurlar ve diğer kamu
görevlileri ile emekli sıfatıyla 5434 sayılı Kanuna göre emekli, dul ve
yetim aylığı almakta olanlar ve ayrıca memurlar ve diğer kamu
görevlilerinden ileride emekliye hak kazanacaklar yönünden Sosyal Güvenlik
Kurumunca tesis edilen işlem ve yapacağı muamelelerin “idari işlem” ve
“idari eylem” niteliğini korumaya devam edeceği, dolayısıyla, 2577 sayılı
İdari Yargılama Usulü Kanununun 2/1-a maddesinde belirtilen idari işlemler
hakkında yetki, şekil, sebep, konu ve maksat yönlerinden biri ile hukuka
aykırı olduklarından dolayı iptalleri için menfaatleri ihlal edilenler
tarafından açılan iptal davaları kapsamında bulunan 2022 sayılı Kanun
uyarınca, maluliyet aylığı alan kamu personeli olan davacı tarafından
açılan davanın, görüm ve çözümünün idari yargı yerinde görüleceği sonucuna
varılmıştır.
Açıklanan
nedenlerle, İdare Mahkemesi’nce verilen görevsizlik kararının kaldırılması
gerekmiştir.
SONUÇ : Davanın çözümünde İDARİ YARGININ görevli olduğuna,
bu nedenle Ankara 1. İdare Mahkemesi’nin
7.7.2010 gün ve E:2011/30, K:2011/1319 sayılı GÖREVSİZLİK KARARININ
KALDIRILMASINA, 9.4.2012 gününde OYBİRLİĞİ İLE KESİN OLARAK karar verildi.
—— • ——
Uyuşmazlık
Mahkemesi Başkanlığından:
ESAS NO : 2012/41
KARAR NO : 2012/77
KARAR TR : 9.4.2012
(Hukuk Bölümü)
ÖZET : İmar uygulaması sonucu oluştuğu önesürülen maddi zararın tazmini istemiyle açılan
davanın, İDARİ YARGI YERİNDE çözümlenmesi gerektiği hk.
K
A R A R
Davacı : İ. T.
Vekili :
Av. M. E. A.
Davalı :
Milli Eğitim Bakanlığı
Vekili :
Av. M. A.
O L A Y : Davacı vekili tarafından, Ankara İli, Çankaya İlçesi, Kırkkonaklar Mahallesi 27379 Ada, 1 parsel sayılı
taşınmazın yapılan imar planında lise alanı olarak ayrıldığı, taşınmazın
imarlı alan olduğu, uzun yıllar programa alınmayan imar planının fiilen
hayata geçirilmesi nedeniyle kamulaştırma cihetine gitmeyen davalı
idarelerce pasif ve suskun kalınmak ve işlem tesis edilmemek suretiyle
taşınmaza müdahale edildiği, bu haliyle davalı idarelerin eyleminin
mülkiyet hakkının özüne dokunan ve onu ortadan kaldıran bir niteliğe sahip
bulunan kamulaştırmasız el atma olgusunun varlığı için yeterli bulunduğu,
dolayısıyla davalı idarelerin hukuka aykırı eylemiyle mülkiyet hakkı engellenen
taşınmaz mal sahibi müvekkilinin dava yolu ile kamulaştırmasız el koyma
hükümleri doğrultusunda mülkiyetin bedele çevrilmesi yani davalı idarelerce
değer karşılığının verilmesi gerektiği öne sürülerek, fazlaya ilişkin tüm
yasal talebi dava ve ıslah hakları saklı kalmak kaydıyla şimdilik dava
konusu taşınmazın toplam bedelinden 2.000,00 TL’nin dava tarihinden
itibaren işleyecek yasal faizi ile birlikte davalı idareden tahsili ile tapu
kaydının davalı idareye tescil ettirilmesine karar verilmesi istemiyle adli
yargı yerinde dava açılmıştır.
Davalı vekilince, Bakanlık tarafından
Kamulaştırma Kanununun 7. maddesine istinaden konulmuş bir şerhin mevcut
olmadığı, böyle bir şerh olsa bile süresi geçtikten sonra davacı tarafından
kaldırılmasının mümkün olduğu, davalı idarece yapılan hiçbir hukuksal işlem
olmadığı, idarelerin aleyhine dava açılmasının hukuka aykırı olduğu gibi,
taşınmazın imar planında sağlık alanı olarak ayrılması ve tapu kaydına şerh
konulması işlemiyle ilgili olarak idari yargı yerinde dava açılması
gerektiği öne sürülerek, görev itirazında bulunmuştur.
ANKARA 19. ASLİYE HUKUK MAHKEMESİ: 17.11.2011 gün ve
E:2011/431 sayı ile, davalı Hazine vekilinin yargı
yolu itirazı ile talebinin reddine karar vermiştir.
Davalı Milli Eğitim Bakanlığı vekilinin idari yargı
yararına olumlu görev uyuşmazlığı çıkartılması yolunda süresi içinde
verdiği dilekçesi üzerine dava dosyası Danıştay Başsavcısına
gönderilmiştir.
DANIŞTAY BAŞSAVCISI; 3194 sayılı İmar
Kanunu'nun 18'inci maddesi uyarınca arazi ve arsa düzenlemesi kapsamında
yapılan imar uygulamalarına ilişkin işlemlerin, kamu gücüne dayalı olarak
tek yanlı ve re'sen tesis edilen idari işlemler
niteliğinde olduğu, dosyanın incelenmesinden; imar uygulaması sonucu alınan
kamu ortaklığı paylarından oluşturulan Ankara İli, Çankaya İlçesi, Kırkkonaklar Mahallesi, 27379 ada, 1 sayılı parselin,
imar planında "lise alanı" olarak belirlendiği, davacının, söz
konusu taşınmazına davalı idarece kamulaştırmasız el atıldığından bahisle,
alacağın şimdilik 2.000.-TL'lik kısmının yasal faiziyle birlikte tahsiline
hükmedilmesi ve tapu kaydının davalı idareye tescil ettirilmesine karar
verilmesi istemiyle dava açtığının anlaşıldığı, parselin imar planında "lise
alanı" olarak ayrılmış olması nedeniyle, bu parselin bedelinin
ödenmesi gerektiği iddiasıyla açılan dava, kamulaştırmasız el atma hukuki
temeline oturtulmak istenmiş ise de; davanın konusu, imar planında
"lise alanı" olarak ayrılmış bulunan ve davalı idarece 3194
sayılı Kanunun 18'inci maddesi uyarınca kamu gücü kullanılarak tek yanlı
irade ile yapılan uygulama işlemleri sonucunda davacıya ait taşınmaz
bedelinin tazminine ilişkin bulunduğundan, uyuşmazlığın 2577 sayılı İdari
Yargılama Usulü Kanunu'nun 2'nci maddesinin 1'inci fıkrasının (b) bendinde
yer alan "idari eylem ve işlemlerden dolayı hakları doğrudan muhtel olanlar tarafından açılan tam yargı
davaları" kapsamına girdiğinden kuşku bulunmadığı, bu bakımdan, imar
uygulaması sonucunda uğranılan zararın tazminine ilişkin bulunan davanın,
imar mevzuatı hükümleri çerçevesinde idari yargı yerinde çözümlenmesi
gerektiği nedenleriyle 2247 sayılı Yasanın 10. maddesi uyarınca davanın
taşınmazın bedelinin tahsiline hükmedilmesine ilişkin kısmı yönünden olumlu
görev uyuşmazlığı çıkarılmasına, dosyanın Uyuşmazlık Mahkemesine
gönderilmesine karar verilmiştir.
Başkanlıkça, 2247 sayılı Yasanın 13. maddesi uyarınca
Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısının da yazılı düşüncesi istenilmiştir.
YARGITAY CUMHURİYET BAŞSAVCISI;
Çankaya Belediyesinin 3194 sayılı İmar Kanunu'nun 18. maddesi uyarınca
arazi ve imar uygulamalarına ilişkin işlemler kapsamında, davacının da
taşınmazının bulunduğu yerin imar planında okul tesisi alanı olarak
ayrılmış bulunması karşısında, bu parseldeki bedelin ödenmesine ilişkin
davanın; dava konusu uyuşmazlıkta, idarenin 2942 sayılı Kamulaştırma Kanunu
kapsamında bir işleminin bulunmaması karşısında, davanın anılan Kanun'un
14. maddesinde işaret edilen bedel artırma davası niteliğinde olduğunun
kabulüne olanak bulunmadığı, Anayasa'nın 125/son madde ve fıkrasında,
idarenin kendi eylem ve işlemlerinden doğan zararı ödemekle yükümlü
bulunduğu kurala bağlanmış; 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu'nun
2/1-b maddesi gereğince idari eylem ve işlemlerden dolayı zarara uğrayanlar
tarafından açılan tam yargı davalarının idari dava türleri arasında
sayıldığı, uyuşmazlık konusu işlemin imar planı ve buna dayalı imar
uygulaması sonucunda; uğranılan zararın tazminine yönelik bulunan davanın,
2577 sayılı Kanun'un 2/1-b maddesinde yer alan idari eylem ve işlemlerden
dolayı kişisel hakları doğrudan zarar görenler tarafından açılan tam yargı
davaları kapsamında idari yargı yerinde çözümlenmesi gerektiği, bu nedenle,
Danıştay Başsavcılığının 2247 sayılı Yasa'nın 10. maddesi gereğince yapmış
olduğu başvurunun kabulü ile Asliye Hukuk Mahkemesinin görevlilik kararının
kaldırılmasına karar verilmesi gerektiği, yolunda yazılı düşünce vermiştir.
İNCELEME VE GEREKÇE :
Uyuşmazlık Mahkemesi Hukuk Bölümü’nün, Serdar ÖZGÜLDÜR’ün Başkanlığında, Üyeler: Mustafa AYSAL, Eyüp
Sabri BAYDAR, Sıddık YILDIZ, Nurdane
TOPUZ, Sedat ÇELENLİOĞLU ve Ayhan AKARSU’nun
katılımlarıyla yapılan 9.4.2012 günlü toplantısında:
l-İLK
İNCELEME: Başvuru yazısı ve dava dosyası örneği üzerinde 2247 sayılı
Yasa’nın 27. maddesi gereğince yapılan incelemeye göre, davalı idare
vekilinin anılan Yasanın 10/2 maddesinde öngörülen yönteme uygun olarak
yaptığı görev itirazının reddedilmesi ve 12/1. maddede belirtilen süre
içinde başvuruda bulunması üzerine Danıştay Başsavcısı’nca, 10. maddede
öngörülen biçimde davanın taşınmazın bedelinin tahsiline hükmedilmesi
istemine ilişkin kısmı hakkında olumlu görev uyuşmazlığı çıkarıldığı
anlaşılmaktadır. Usule ilişkin herhangi bir noksanlık bulunmadığından görev
uyuşmazlığının esasının incelenmesine oybirliği ile karar verildi.
II-ESASIN
İNCELENMESİ: Raportör-Hakim Gülşen AKAR PEHLİVAN’ın, davanın çözümünde idari yargının görevli
olduğu yolundaki raporu ile dosyadaki belgeler okunduktan; ilgili
Başsavcılarca görevlendirilen Yargıtay Cumhuriyet Savcısı Mehmet BAYHAN ile
Danıştay Savcısı Mehmet AKKAYA’nın davada idari
yargının görevli olduğu yolundaki sözlü açıklamaları da dinlendikten sonra
GEREĞİ GÖRÜŞÜLÜP DÜŞÜNÜLDÜ:
Dava,
davacının, Ankara İli, Çankaya İlçesi, Kırkkonaklar
Mahallesi, 27379 ada, 1 sayılı parseldeki hissesine kamulaştırmasız el
atıldığından bahisle 2.000,00-TL’nin yasal faiziyle birlikte davalı
idareden tahsili ile tapu kaydının idareye tescil ettirilmesine karar
verilmesi istemiyle açılmıştır.
3194
sayılı İmar Kanunu’nun 18. maddesinde, “İmar hududu içinde bulunan binalı
veya binasız arsa ve arazileri malikleri veya diğer hak sahiplerinin muvafakatı aranmaksızın, birbirleri ile,
yol fazlaları ile, kamu kurumlarına veya belediyelere ait bulunan yerlerle
birleştirmeye, bunları yeniden imar planına uygun ada veya parsellere
ayırmaya, müstakil, hisseli veya kat mülkiyeti esaslarına göre hak
sahiplerine dağıtmaya ve re'sen tescil
işlemlerini yaptırmaya belediyeler yetkilidir. Sözü edilen yerler belediye
ve mücavir alan dışında ise yukarıda belirtilen yetkiler valilikçe
kullanılır.
Belediyeler
veya valiliklerce düzenlemeye tabi tutulan arazi ve arsaların dağıtımı
sırasında bunların yüzölçümlerinden yeteri kadar saha, düzenleme
dolayısıyla meydana gelen değer artışları karşılığında "düzenleme
ortaklık payı" olarak düşülebilir. Ancak, bu maddeye göre alınacak
düzenleme ortaklık payları, düzenlemeye tabi tutulan arazi ve arsaların
düzenlemeden önceki yüzölçümlerinin yüzde kırkını geçemez.
(Değişik
üçüncü fıkra: 3/12/2003-5006/1 md.) Düzenleme
ortaklık payları, düzenlemeye tâbi tutulan yerlerin ihtiyacı olan Milli
Eğitim Bakanlığına bağlı ilk ve ortaöğretim kurumları, yol, meydan, park,
otopark, çocuk bahçesi, yeşil saha, ibadet yeri ve karakol gibi umumî
hizmetlerden ve bu hizmetlerle ilgili tesislerden başka maksatlarla kullanılamaz.
Düzenleme
ortaklık paylarının toplamı, yukarıdaki fıkrada sözü geçen umumi hizmetler
için, yeniden ayrılması gereken yerlerin alanları toplamından az olduğu
takdirde, eksik kalan miktar belediye veya valilikçe kamulaştırma yolu ile
tamamlanır.
Herhangi
bir parselden bir miktar sahanın kamulaştırılmasının gerekmesi halinde
düzenleme ortaklık payı, kamulaştırmadan arta kalan saha üzerinden ayrılır.
Bu fıkra
hükümlerine göre, herhangi bir parselden bir defadan fazla düzenleme
ortaklık payı alınmaz. Ancak, bu hüküm o parselde imar planı ile yeniden
bir düzenleme yapılmasına mani teşkil etmez…” hükmü yer almıştır.
Anılan madde uyarınca, yapılan imar
düzenlemesi sonucunda “...resen tescil işlemlerini yaptırmaya belediyeler
yetkilidir...” denildiğine göre, idarenin “resen tescil işlemlerini
yaptırmak” şeklindeki bu yetkilerini idari nitelik taşıyan uygulama
işlemlerinin doğrudan sonucu olarak kullandığı; bir başka ifadeyle, tapuya
yapılan tescilin idari işlemlerin icrası niteliğinde olduğu açıktır.
Olayda,
davacı vekili tarafından Kırkkonaklar Mahallesi,
27379 ada, 1 sayılı parselde bulunan taşınmazdaki hissesine kamulaştırmasız
elatıldığından bahisle taşınmazın bedelinin
şimdilik 2.000,00 TL’lik kısmının yasal faiziyle birlikte tahsilinin talep
edildiği, imar uygulaması sonucu sözkonusu
parselin imar planında okul alanına ayrılmış olduğu anlaşılmaktadır.
Dava konusu uyuşmazlıkta, idarenin 2942 sayılı
Kamulaştırma Kanunu kapsamında bir işleminin bulunmaması karşısında,
davanın anılan Kanun'un 14. maddesinde işaret edilen bedel artırma davası
niteliğinde olduğunun kabulüne olanak bulunmadığı; davacının davayı
idarenin uygulamasından doğan zararlarının giderilmesi istemiyle açtığı
görülmektedir.
Bu durumda, 3194 sayılı İmar Kanunu'nun arazi ve
arsa düzenlenmesine ilişkin 18. maddesinin uygulamasından kaynaklanan ve
imar planı ile buna dayalı imar uygulaması sonucunda uğranılan zararın
tazminine yönelik bulunan uyuşmazlığın, 2577 sayılı Kanun'un 2/1-b
maddesinde yer alan idari eylem ve işlemlerden dolayı kişisel hakları
doğrudan zarar görenler tarafından açılan tam yargı davaları kapsamında
idari yargı yerince çözümlenmesi gerekmektedir.
Açıklanan nedenle, Danıştay Başsavcısı’nın, taşınmazın
bedelinin tahsiline hükmedilmesi istemine ilişkin başvurusunun kabulü ile, davalı vekilinin görev itirazının, Asliye Hukuk
Mahkemesince reddine ilişkin kararının kaldırılması gerekmiştir.
SONUÇ : Davanın çözümünde İDARİ YARGININ görevli olduğuna,
bu nedenle Danıştay Başsavcısının BAŞVURUSUNUN KABULÜ ile,
davalı vekilinin görev itirazının Ankara 19. Asliye Hukuk Mahkemesi’nce REDDİNE İLİŞKİN KARARININ
KALDIRILMASINA, 9.4.2012 gününde OYBİRLİĞİ İLE KESİN OLARAK karar
verildi.
—— • ——
Uyuşmazlık
Mahkemesi Başkanlığından:
ESAS NO : 2012/48
KARAR NO : 2012/78
KARAR TR : 9.4.2012
(Hukuk Bölümü)
ÖZET : 2247 sayılı Yasa’da öngörülen koşulları taşımayan
başvurunun, aynı Yasa’nın 27. maddesi uyarınca REDDİ gerektiği hk.
K
A R A R
Davacılar :
Ş. Ş., L. Ş.
Vekili :
Av. G. A.
Davalılar :
(İdari Yargıda) Manisa Valiliği Tarım İl Müdürlüğü
(Adli Yargıda) 1-Hazineye izafeten
Salihli Mal Müdürlüğü
2-Pazarköy
Tüzel Kişiliğine izafeten Köy Muhtarlığı
O L A Y : 1-Davacılar
vekili, müvekkillerinin maliki olduğu Manisa ili, Salihli ilçesi, Pazar
Köyünde bulunan 1618 parsel sayılı taşınmaz lehine mera vasıflı 1617 parsel
sayılı taşınmazdan geçit hakkı verilmesi istemiyle yapılan başvurunun
reddine ilişkin Manisa Mera Komisyonunun 27.6.2008 gün ve 458 sayılı kararının
iptali istemiyle, Manisa Valiliği Tarım İl Müdürlüğü’ne karşı idari yargı
yerinde dava açmıştır.
MANİSA İDARE MAHKEMESİ: 30.7.2008 gün ve E: 2008/1440,
K:2008/1638 sayı ile, 2577 sayılı idari Yargılama
Usulü Kanunu'nun 14. maddesinin 2-d bendinde, dilekçelerin idari davaya
konu olacak kesin ve yürütülmesi gereken bir işlem olup olmadığı yönüyle
inceleneceği belirtilmiş; 15/1-b maddesinde de, 14/2-d maddesine aykırılığın
tespiti halinde davanın reddedileceği kuralına yer verilmiş olduğu; öte
yandan; 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu'nun 747. maddesinde, genel yola
çıkmak için yeterli geçidi bulunmayan taşınmaz malikinin karşılığını tam
ödemek kaydıyla komşularının kendisine uygun bir yeri yol olarak
bırakmalarını mahkemeden talep edebileceği; mahkeme bu talep doğrultusunda
karar verirse yolun yerinin haritaya bağlanacağı ve kararın
kesinleşmesinden sonra tapu sicilinin irtifak hakları sütununda gerekli
tescilin yapılacağının belirtilmiş bulunduğu; dosyanın incelenmesinden,
davacıların 19.6.2008 tarihli dilekçeyle taşınmaz lehine geçit hakkı tesisi
için idareye başvurdukları; 27.6.2008 tarihli, 458 sayılı mera komisyonu
kararıyla meralarda geçit hakkı verilmesi konusunda 4342 sayılı Mera
Kanunu'nda hüküm bulunmadığından istemin reddedildiğinin anlaşıldığı; yukarıda
alıntısı yapılan madde hükmüne göre, geçit hakkı niteliğindeki irtifak
hakkı talebi reddedilen davacıların, bundan sonra izleyecekleri yol adli
yargı yerinde inşai sonuç doğuracak tescil davası
olup, istemi reddeden mera komisyonu kararı bu kapsamda idari davaya konu
edilebilecek kesin ve yürütülmesi gerekli bir işlem sayılamayacağından,
uyuşmazlığın esasını incelenme olanağının bulunmadığı gerekçesiyle; davanın
2577 sayılı Kanun'un 15/1-b maddesi uyarınca reddine karar vermiş; kararın temyizen incelenerek bozulması istemiyle davacılar
vekilinin yaptığı başvuru, Danıştay 8. Dairesi’nin 02.07.2010 gün ve E:
2008/9417, K:2010/3957 sayılı kararıyla reddedilerek karar onanmış, karar
düzeltme istemi de aynı Daire’nin 6.12.2010 gün ve E:2010/7928, K:2010/6469
sayılı kararıyla reddedilmiş ve Mahkeme kararı kesinleşmiştir.
2-Davacılar vekili bu defa, 1618 parselin
etrafında, 464 ve 1617 parsellerin bulunduğunu, her iki parselin de mera
vasfıyla kayıtlı olduğunu, ancak 1618 parselin genel yol ile bağlantısının
bu meralardan açılacak geçit ile sağlanabileceğini, alternatifli iki adet
1618 parseli ana yola bağlı kılacak geçidi gösteren pafta/proje örneğinin
de hazırlandığını ifade ederek, sonuç itibariyle; Salihli İlçesi Pazarköy 1618 parsele, 464 veya 1617 parselden geçit
hakkı verilmesine karar verilmesi istemiyle 1-Hazineye izafeten Salihli Mal
Müdürlüğü, 2-Pazarköy Tüzel Kişiliğine izafeten, Pazarköy Köy Muhtarlığı’na karşı adli yargı yerinde
dava açmıştır.
SALİHLİ 2. ASLİYE HUKUK MAHKEMESİ: 05.05.2011 gün ve
E:2011/34, K:2011/316 sayı ile, davanın, geçit
hakkı davası olduğunu, Mahkemelerinde yapılan yargılama neticesinde;
Davacıların kendilerine ait olan Salihli ilçesi Pazarköy
köyü 1618 parsel sayılı taşınmazlarına geçmek için yol hakkı verilmesini
talep ettikleri, davaya konu 1618 parselin etrafının 1617 parsel sayılı
mera vasfıyla kayıtlı taşınmaz bulunduğu, davacının Manisa İdare Mahkemesi'nin
2008/1440 Esas ve 1638 Karar sayılı ilamına konu açmış olduğu geçit hakkı
tesisine ilişkin davada, irtifa tesisi niteliğindeki davanın adli mercide
görüleceği, bu anlamda davacının 19.06.2008 tarihli dilekçe ile, il Mera Komisyonu'na
başvurusunun ve bu başvurusunun ret kararının kesin ve yürütülmesi gerekli
bir idari işlem olmadığı ve uyuşmazlığın esasını çözmeyeceği gerekçesi ile
davanın reddine karar verildiği, Danıştay 8. Daire Başkanlığı'nın
06.12.2010 tarih ve 2010/6469 karar sayılı ilamı ile, İlk Derece Mahkemesi
kararının onaylandığı, bu cihetle mahkemelerine açılan geçit hakkı
davasında, davacı talebi, dosya arasına alınan kayıt ve belgeler ile
birlikte değerlendirildiğinde, davacıya ait taşınmazın bir bütün halinde
etrafının 1617 parsel sayılı mera vasıflı taşınmaz ile çevrili olup,
kuzeybatı kısmının zeminde yol olarak görülen ancak fiilen kullanılmayan
alana tekabül ettiği, meraların mülkiyetinin kamuya ait olup, intifa
hakkının bir ya da birden çok köyün ortak yararına tahsis edildiği, tapuya
tescilinin mümkün olmayıp, özel siciline yazıldığı, meraların kullanımının
4342 Sayılı Yasada açıkça belirtildiği, bu kapsamda meraların kısmen bu
vasfı değiştirilerek yol olarak tapuya tescilinin mümkün bulunmadığı,
nitekim Yargıtay 14. Hukuk Dairesi Başkanlığı'nın 27.01.2010 tarih ve
2010/652 karar sayılı ilamında da belirtildiği üzere mera vasıflı taşınmazlar
üzerine geçit hakkının kurulamayacağının belirlendiği dikkate alınarak, mer'a vasfıyla kayıtlı taşınmazların vasıflarının değiştirilemeyeceği
ve ayrıca ormanlar ve bunun gibi kamu malları ile devletin hüküm ve
tasarrufundaki yerlerin özel mülkiyete konu teşkil edilemeyeceği, buna göre
dava konusu taşınmaza komşu mer'a vasfındaki
taşınmazlardan geçit hakkı tanınamayacağının anlaşıldığı gerekçesiyle
davanın reddine karar vermiş; davacılar vekilinin temyiz istemi Yargıtay
14.Hukuk Dairesi’nin 14.10.2011 gün ve E:2011/8752, K:2011/12045 sayılı
kararıyla reddedilerek karar onanmış, karar düzeltme yoluna gidilmemiş ve
Mahkeme kararı kesinleşmiştir.
3-Davacılar vekili, 7.12.2011 tarihli dilekçe ile; “Manisa İdare Mahkemesi ile Salihli 2. Asliye Hukuk
Mahkemesi arasındaki olumsuz uyuşmazlığın giderilmesi” istemiyle Uyuşmazlık
Mahkemesi’ne başvurmuştur.
İNCELEME
VE GEREKÇE : Uyuşmazlık Mahkemesi Hukuk
Bölümü’nün, Serdar ÖZGÜLDÜR’ün Başkanlığında,
Üyeler: Mustafa AYSAL, Eyüp Sabri BAYDAR, Nurdane
TOPUZ, Mehmet Ali DURAN, Sedat ÇELENLİOĞLU ve Ayhan AKARSU’nun
katılımlarıyla yapılan 09.04.2012 günlü toplantısında; Raportör-Hakim
Taşkın ÇELİK’in 2247 sayılı Yasa’da öngörülen
koşulları taşımayan başvurunun, anılan Yasa’nın 27. maddesi uyarınca reddi
gerektiği yolundaki raporu ve dosyadaki belgeler okunduktan; ilgili
Başsavcılarca görevlendirilen Yargıtay Cumhuriyet Savcısı Mehmet BAYHAN ile
Danıştay Savcısı Mehmet AKKAYA’nın başvurunun
reddi gerektiğine ilişkin sözlü açıklamaları da dinlendikten sonra GEREĞİ
GÖRÜŞÜLÜP DÜŞÜNÜLDÜ:
Uyuşmazlık
Mahkemesi’nin görev ve yetkileri, 2709 sayılı Türkiye Cumhuriyeti
Anayasası’nın 158. maddesi ile 2247 sayılı Uyuşmazlık Mahkemesi’nin Kuruluş
ve İşleyişi Hakkında Kanun’un 1. maddesinde açıkça gösterilmiş ve adli,
idari ve askeri yargı mercileri arasındaki görev ve hüküm uyuşmazlıklarını
kesin olarak çözmeye yetkili kılınmıştır.
2247 sayılı Kanun’un 14. maddesine göre; olumsuz
görev uyuşmazlığının bulunduğunun ileri sürülebilmesi için adli, idari veya
askeri yargı mercilerinden en az ikisinin tarafları, konusu ve sebebi aynı
olan davada kendilerini görevsiz görmeleri ve bu yolda verdikleri kararın
kesin veya kesinleşmiş olması gerekmekte; bu uyuşmazlığın giderilmesi
istemi ise, hukuk uyuşmazlıklarında ancak davanın taraflarınca ileri sürülebilmektedir.
Aynı Yasa’nın 27. maddesinde
ise, Uyuşmazlık Mahkemesi’nin, uyuşmazlık çıkarmaya veya görev
uyuşmazlıklarına ilişkin istemleri önce şekil ve süre açısından
inceleyeceği; yöntemine uymayan veya süresi içinde ileri sürülmemiş
istemleri reddedeceği kuralına yer verilmektedir.
Olayda; idari yargı yerinde, davacıların malik
oldukları taşınmaz lehine mera vasıflı taşınmazdan geçit hakkı verilmesi
istemiyle yapılan başvurunun reddine ilişkin Manisa Mera Komisyonunun
kararının iptali istemiyle, Manisa Valiliği Tarım İl Müdürlüğü’ne karşı
açılan davada, Mahkeme’ce “geçit hakkı niteliğindeki irtifak hakkı talebi
reddedilen davacıların, bundan sonra izleyecekleri yol adli yargı yerinde inşai sonuç doğuracak tescil davası olup, istemi
reddeden mera komisyonu kararı bu kapsamda idari davaya konu edilebilecek
kesin ve yürütülmesi gerekli bir işlem sayılamayacağından, uyuşmazlığın
esası incelenme olanağının bulunmadığı gerekçesiyle; davanın 2577 sayılı
Kanun'un 15/1-b maddesi uyarınca reddine” karar verildiği, bu kararda
davacıların izleyecekleri yönteme işaret edilmekle birlikte, anılan kararın
“görevsizlik kararı” olmadığı; bu karar üzerine davacılar vekili tarafından
adli yargı yerinde, söz konusu parsele, mera niteliğindeki parsellerden
geçit hakkı verilmesine karar verilmesi istemiyle 1-Hazineye izafeten
Salihli Mal Müdürlüğü, 2-Pazarköy Tüzel
Kişiliğine izafeten, Pazarköy Köy Muhtarlığı’na
karşı açılan davada ise Mahkeme’ce, işin esası incelenerek, dava konusu
taşınmaza komşu mer'a vasfındaki taşınmazlardan
geçit hakkı tanınamayacağı gerekçesiyle davanın reddine karar verildiği
anlaşıldığından, ortada 2247
sayılı Yasa’nın 14. maddesinde öngörülen biçimde, tarafları, sebebi ve
konusu aynı olan davada en az iki yargı merciince kendilerini görevsiz görerek
verilmiş ve kesinleşmiş görevsizlik kararları bulunmamaktadır.
Öte yandan, 2247 sayılı Yasa’nın 10.
maddesinde yer alan olumlu görev uyuşmazlığı çıkarma için adli, idari ve
askeri yargı mercilerinden birinde açılmış olan bir davanın görülmesi
sırasında yapılan görev itirazının reddi üzerine, ilgili Başsavcı
tarafından, görevli bulunduğu kendi yargı düzeninin görev alanına vaki
müdahalenin önlenebilmesini sağlamak için konunun Uyuşmazlık Mahkemesi’ne
götürülmesi suretiyle davanın henüz başlangıç safhasında iken görev
sorununun çözüme kavuşturulmasına ilişkin bir durum bulunmadığı gibi; 17.
maddesinde öngörülen olumlu görev uyuşmazlığının doğabilmesi için,
tarafları, konusu ve sebebi aynı olan davada en az iki yargı merciince
kendilerini görevli sayan kararlar verilmesi; 19. maddeye göre yargı
mercilerince Uyuşmazlık Mahkemesi’ne başvurulabilmesi için de, daha önce
diğer yargı mercilerinden birisinin kesin veya kesinleşmiş görevsizlik
kararı üzerine aynı davada kendisinin de görevsiz bulunduğu ve görevsizlik
kararı veren yargı merciinin görevli olduğu kanısına varılması; 20. madde
uyarınca görev uyuşmazlığı çıkarılmasında, temyiz incelemesi yapan yüksek
mahkeme tarafından Uyuşmazlık Mahkemesine başvurulması gerekmekte olup, dosya
kapsamında anılan maddelerde düzenlenen görev uyuşmazlığı türlerinden biri
de oluşmamıştır. Ayrıca, Yasa’nın 24.maddesinde, 1. maddede gösterilen yargı mercilerinden en az ikisi
tarafından, görevle ilgili olmaksızın kesin olarak verilmiş veya
kesinleşmiş, aynı konuya ve sebebe ilişkin, taraflarından en az biri aynı
olan ve kararlar arasındaki çelişki yüzünden hakkın yerine getirilmesi
olanaksız bulunan hallerde varlığı kabul edilen hüküm uyuşmazlığının
gerçekleştiğinden söz etmek de mümkün değildir.
Açıklanan
nedenlerle, Davacılar vekilinin 2247 sayılı Yasa’da öngörülen koşulları
taşımayan “Manisa İdare Mahkemesi ile Salihli 2. Asliye Hukuk Mahkemesi
arasındaki olumsuz uyuşmazlığın giderilmesi” istemiyle yaptığı başvurunun,
anılan Yasa’nın 27. maddesi uyarınca reddi gerekmiştir.
SONUÇ : 2247 sayılı Yasa’nın 27. maddesinde öngörülen
koşulları taşımayan BAŞVURUNUN REDDİNE, 09.04.2012 gününde OY BİRLİĞİ İLE
KESİN OLARAK karar verildi
—— • ——
Uyuşmazlık
Mahkemesi Başkanlığından:
ESAS NO : 2012/52
KARAR NO : 2012/79
KARAR TR : 9.4.2012
(Hukuk Bölümü)
ÖZET : 3285 sayılı Hayvan Sağlığı ve Zabıtası Kanunu
uyarınca verilen idari para cezasına karşı açılan
davanın, ADLİ YARGI YERİNDE çözümlenmesi gerektiği hk.
K A R A R
Davacı : H.
A.
Vekili :
Av. M. K.
Davalı :
Olur Kaymakamlığı (Tarım İlçe Müdürlüğü)
O L A Y : Olur Kaymakamlığı Tarım İlçe
Müdürlüğü’nün 06.06.2006 gün ve 647 sayılı Para Cezası Kararı ile, yurtiçi veteriner sağlık raporsuz hayvan sevki
nedeniyle, 3285 sayılı Hayvan Sağlığı ve Zabıtası Kanunu’nun 47.maddesinin
b bendi uyarınca Davacıya 2.470.00 YTL idari para cezası verilmiştir.
Davacı, para cezasının kaldırılması istemiyle adli yargı
yerinde itirazda bulunmuştur.
OLUR SULH CEZA MAHKEMESİ: 09.02.2007 gün ve D. İş No:
2007/3, K:2007/3 sayı ile Davanın, 3285 Sayılı Hayvan Sağlığı ve Zabıtası
Kanunu’nun 47 maddesinin b fıkrası gereğince idari makam tarafından verilen
idari para cezasının iptaline ilişkin olduğu; 01.06.2005 tarihinde 5326
sayılı Kabahatler Kanunu'nun yürürlüğe girmesi karşısında, bu Kanunun diğer
kanunlarda düzenlenen idari yaptırımlar ile bunlara karşı yapılacak
itirazlara ilişkin görev hükümleri üzerindeki etkisinin incelenmesinin
gerektiği, Kabahatler Kanunu Tasarısı Gerekçesinde özetle, bu düzenleme ile, özellikle ekonomik hayata ilişkin düzenlemelerde kazuistik olarak idari ceza yaptırımı öngören ve bir
sistemden yoksun olan hükümlerin önüne geçebilmek ve ayrıca hukuk
uygulamasında birliği ve hukuk güvenliğini temin etmek amacıyla, belirlenen
genel ilkelerin, özel kanunlarda tanımlanan kabahatler hakkında da
uygulanmasının sağlanacağının belirtildiği, Kabahatler Kanunu'nun birinci
maddesinde "Bu Kanunda; toplum düzenini, genel ahlakı, genel sağlığı,
çevreyi ve ekonomik düzeni korumak amacıyla; a) Kabahatlere ilişkin genel
ilkeler, b) Kabahatler karşılığında uygulanabilecek olan ilişkin kararlara
karşı kanun yolu, e) İdari yaptırım kararlarının yerine getirilmesine
ilişkin esaslar, belirlenmiş ve çeşitli kabahatler tanımlanmıştır."
denilerek Kanunun amaç ve kapsamının belirlendiği; ikinci kısmında yer alan
32 ila 43. maddelerinde, Türk Ceza Kanunu kapsamı dışında kalan çeşitli
kabahatler sayılarak, bu eylemlere yaptırımlar öngörüldüğü; anılan Kanun'un
2. maddesinde, "kabahat" deyiminden, kanunun karşılığında idari
yaptırım uygulanmasını öngördüğü haksızlığın anlaşılacağı; 16. maddesinde,
kabahatler karşılığında uygulanacak olan idari yaptırımların "idari
para cezası" ve "idari tedbirler"’den ibaret bulunduğu;
"idari tedbirler"in de mülkiyetin
kamuya geçirilmesi ve ilgili kanunlarda yer alan diğer tedbirler olduğunun
belirtildiği; Kabahatler Kanunu'nun "Genel kanun niteliği"
Başlıklı İlk halinde 3. maddesinde, "Bu Kanunun genel hükümleri diğer
kanunlardaki kabahatler hakkında da uygulanır." denildiği; bu Kanun'un
genel hükümleri arasında yer alan 27. maddesinin (1) numaralı bendinde,
idari para cezası ve mülkiyetin kamuya geçirilmesine ilişkin idari yaptırım
kararına karşı, kararın tebliği veya tefhimi tarihinden itibaren engeç onbeş gün içinde, sulh
ceza mahkemesine başvurulabileceğinin öngörüldüğü, buna göre, Kabahatler
Kanunu'nun belirlediği ilke ve esaslara uyan diğer kanunlardaki idari para
cezaları ve mülkiyetin kamuya geçirilmesine ilişkin idari yaptırımlara
karşı yapılacak itirazlarda sulh ceza mahkemesinin genel görevli kılındığı;
ilk dereceli Sulh Ceza Mahkemelerinin Kabahatler Kanunun ilgili hükümlerini
itiraz yoluyla Anayasa Mahkemesine götürmeleri üzerine Anayasa Mahkemesinin
2005/108 E, 2006/35 K sayılı, 01.03.2006 tarihli Kararıyla Kabahatler
Kanunun 3.maddesinin iptal edildiği; Anayasa Mahkemesinin kararı R.G
22.07.2006 tarihinde yayımlanmış ve iptal kararının resmi gazetede
yayımından itibaren 6 ay sonra yürürlüğe girmesinin öngörülmüş olduğu; Anayasa
Mahkemesinin iptal kararının 22.01.2007 tarihinde yürürlüğe girmesi
beklenirken daha yürürlüğe girmeden bu sefer kanun koyucunun 5560 sayılı
kanunun 31. maddesi ile 5326 sayılı Kabahatler Kanunun 3.maddesini yeniden
düzenlediği; Madde 3.(Değişik: 5560- 6.12.2006 / m.31)(1) Bu Kanunun; a)
İdari yaptırım kararlarına karşı kanun yoluna ilişkin hükümleri, diğer
kanunlarda aksine hüküm bulunmaması halinde, b) Diğer genel hükümleri,
idari para cezası veya mülkiyetin kamuya geçirilmesi yaptırımını gerektiren
bütün fiiller hakkında, uygulanır, şeklinde düzenleme yapıldığı, düzenlemenin
Anayasa Mahkemesinin Kararına uygun olduğu; bu haliyle idari yaptırım
kararlarına karşı Sulh Ceza Mahkemesinin görevlerinin, diğer kanunlarda
aksine hüküm bulunmaması halinde uygulanacak hale geldiği; 3285 sayılı
Hayvan Sağlığı ve Zabıtası Kanunu’nun özel düzenleme içeren kanun olduğu;
bu kanunun madde 56 - Bu Kanunda yazılı yasak fiiller hakkında yetkili
memurlar tarafından tanzim olunacak zabıt varakaları aksi sabit oluncaya kadar geçerlidir. (Ek fıkra: 4854 - 24.4.2003 / m.5)
Bu Kanunda yazılı olan idari para cezaları o yerin en büyük mülki amiri
tarafından verilir. Verilen idari para cezalarına dair kararlar ilgililere
11.2.1959 tarihli ve 7201 sayılı Tebligat Kanunu hükümlerine göre tebliğ
edilir. Bu cezalara karşı tebliğ tarihinden itibaren en geç yedi gün içinde
yetkili idare mahkemesine itiraz edilebilir. İtiraz, idarece verilen
cezanın yerine getirilmesini durdurmaz. İtiraz üzerine verilen karar
kesindir. İtiraz, zaruret görülmeyen hallerde evrak üzerinde inceleme
yapılarak en kısa sürede sonuçlandırılır. Bu Kanuna verilen idari para
cezaları 21.7.1953 tarihli ve 6183 sayılı Amme Alacaklarını Tahsil Usulü Hakkında
Kanun hükümlerine göre tahsil olunur. hükmünün bulunduğu;bu
hükmün açıkça yürürlükten kaldırılmadığı, 01.06.2005 tarihinden 5560 sayılı
yasanın yürürlüğe girdiği 19/12/2006 tarihine kadar geçen zaman zarfında
özel yasalarda idari yargı görevli olsa bile kabahatler kanunu gereğince
idari yaptırım kararlarında sulh ceza mahkemesinin görevli kılındığı, fakat
Kabahatler Kanunun 5560 sayılı yasayla değişik 3.maddesi gereğince, özel
yasada düzenleme var ise Sulh Ceza Mahkemelerinin idari yaptırım kararına
bakmakla görevli bulunmadığı; bu nedenle davacıya kesilen idari para
cezasında 3285 sayılı Kanunun 56.maddesine 4854 sayılı yasayla eklenen
düzenleme ve 5560 sayılı yasayla değişik Kabahatler Kanunun 3. maddesi
yürürlüğe giremeyen Anayasa Mahkemesinin iptal kararı gözetildiğinde
mahkemelerinin görevli olmadığı, görev kamu düzenine ilişkin olduğundan
görevsizlik kararı verildiği; Hukuk İşleri Genel Müdürlüğünün
10.04.20003-sayı-7-57-8570 ve Uyuşmazlık Mahkemesi'nin E:1999/136 ve
K:1999/33 sayılı ve Danıştay İdari Dava Daireleri Genel Kurulunun
29.05.1995 gün ve E:1994/3576 K:1995/693 sayılı ilamı nazara alınarak 2577
sayılı Yasanın 9. md uyarınca idari yargı yerinin görevine girdiği halde
Adli, Askeri, yargı yerlerine açılıp görev yönünden reddedilen davalarda,
anılan kararın kesinleşmesini izleyen günden itibaren 30 gün içinde görevli
mahkemeye dava açabileceklerinden, itiraz edene 4709 sayılı yasayla değişik
Anayasa'nın 40/2 md gereği görevli mahkemenin Erzurum İdare Mahkemesi
olduğu ve dava açma süresinin kararın kesinleşmesinden itibaren 30 gün
olduğunun bildirilmesine karar verilmiş olduğu, T.C Yargıtay 2.Ceza
Dairesi’nin E:2001/12396, K: 2001/144491 T:13.07.2001 tarihli ilamı nazara
alınarak adli yargı yeri dışında bir merciin görevli olduğuna ilişkin
olarak 1412 sayılı yasanın 263.maddesi uyarınca verilen görevsizlik
kararlarının temyiz kabiliyeti bulunduğu gerekçesiyle; 3285 sayılı Yasanın
47 ve 56. maddeleri gereği idari para cezasına itirazın denetimi idari
yargı yerine ait olduğundan mahkemelerinin 5271 sayılı Yasanın 223.maddesi
gereğince görevsizliğine, görevli mahkemenin Erzurum İdare Mahkemesi
olduğuna karar vermiş; davacı vekilinin itirazı Olur Asliye Ceza
Mahkemesi’nin bila tarih, Değ. İş. No:2011/13
sayılı kararıyla kesin olarak reddedilmiştir.
Bu kez davacı vekili, söz konusu para cezasının iptali
istemiyle idari yargı yerinde dava açmıştır.
ERZURUM 2. İDARE MAHKEMESİ: 6.1.2012 gün ve E: 2011/1876
sayı ile, dosyanın incelenmesinden; davacı vekili
tarafından, müvekkili hakkında 3285 Hayvan Sağlığı ve Zabıtası Kanunu
hükmüne aykırı fiili nedeniyle tesis edilen 6.6.2006 gün ve 647 sayılı
idari para cezası işleminin iptali istemiyle Olur Sulh Ceza Mahkemesi'nde
15.1.2007 tarihinde dava açıldığı, adı geçen Mahkemece 9.2.2007 tarih ve
D.iş No:2007/03 sayılı kararla, uyuşmazlıkta idari yargının görevli olduğu
kanaatine varılarak davanın görev yönünden reddedildiği, bu karara karşı
davacı vekili tarafından Yargıtay nezdinde temyiz başvurusu yapıldığı,
Yargıtay aşamasında 9.7.2008 gün ve 2007/40786 sayılı Yargıtay Cumhuriyet
Başsavcılığı tebliğnamesinde; "hüküm
tarihinden sonra yürürlüğe giren 5728 sayılı Yasanın 456. maddesiyle
değişik 56. maddesinde idari cezaya itiraz halinde idari mahkemenin görevli
olduğuna dair hüküm kaldırılmış olduğundan, Sulh Ceza Mahkemesi’nin yeniden
görevli olduğu anlaşılmakla, Yasaya aykırı bulunduğundan hükmün CMUK'un
321. maddesi uyarınca bozulması" gerektiğinin belirtildiği, ancak
26.9.2011 gün ve E: 2008/13374, K:2011/16295 sayılı Yargıtay 7. Ceza
Dairesi kararı ile Olur Sulh Ceza Mahkemesi kararının temyizinin mümkün
olmadığı, 5271 sayılı CMK'nın 268. maddesi
uyarınca karara itiraz edilebileceğinin ve bu kapsamda temyiz dilekçesi
itiraz mahiyetinde kabul edilerek mahallinde değerlendirilmek üzere
dosyanın incelenmeksizin iadesi için Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı'na
tevdiine hükmedildiği, anılan karar sonrasında Olur Sulh Ceza Mahkemesi'nin
2.11.2011 tarihli kararı ile dosyanın itiraz incelemesi için Olur Asliye
Ceza Mahkemesi'ne gönderildiği, Olur Asliye Ceza Mahkemesi'nin D. İş. No:2011/13 sayılı kararı ile de görevsizlik kararına yapılan
itirazın kesin olmak üzere reddedildiği ve bu karar üzerine de 9.12.2011
havale tarihli dilekçe ile idari para cezasının iptali istemiyle bakılmakta
olan davanın açıldığının anlaşıldığı; işlem tarihinde yürürlükte bulunan
3285 sayılı Hayvan Sağlığı ve Zabıtası Kanunu'nun 56. maddesinin 2.
fıkrasında; "Bu Kanunda yazılı olan idari para cezaları o yerin en
büyük mü/ki amiri tarafından verilir. Verilen idari para cezalarına
dair kararlar ilgililere 11/02/1959 tarihli ve
7201 sayılı Tebligat Kanunu hükümlerine göre tebliğ edilir. Bu cezalara
karşı tebliğ tarihinden itibaren en geç yedi gün içinde yetkili idare mahkemesine
itiraz edilebilir. İtiraz, idarece verilen cezanın yerine getirilmesini
durdurmaz. İtiraz üzerine verilen karar kesindir." kuralı
bulunmaktayken; anılan hükmün 8.2.2008 tarihli ve 26781 sayılı Resmi
Gazete'de yayımlanarak yürürlüğe giren 5728 sayılı Kanun'un 456.
maddesiyle; "Bu Kanunda yazılı olan idari yaptırımlara mahalli mülki
amir tarafından karar verilir." şeklinde değiştirildiği, ayrıca 3285
sayılı Kanun uyarınca uygulanan idari para cezasına karşı idare mahkemelerinde
dava açılacağı yönünde herhangi bir kural konulmadığı; diğer taraftan; 5326
sayılı Kabahatler Kanunu'nun 3. maddesinde "Bu Kanunun; a) İdari yaptırım kararlarına karşı kanun yoluna ilişkin
hükümleri, diğer kanunlarda aksine hüküm bulunmaması halinde, b) Diğer
genel hükümleri, idari para cezası veya mülkiyetin kamuya geçirilmesi
yaptırımını gerektiren bütün filler hakkında uygulanır'; 27/1 maddesinde
ise "İdari para cezası ve mülkiyetin kamuya geçirilmesine ilişkin
idari yaptırım kararına karşı, kararın tebliği veya tefhimi tarihinden
itibaren en geç onbeş gün içinde, sulh ceza
mahkemesine başvurulabilir. Bu süre içinde başvurunun
yapılmamış olması halinde idari yaptırım kararı kesinleşir"
düzenlemelerinin yer aldığı; aktarılan hükümlere göre, idari para
cezalarına karşı yapılacak itirazlarda idare mahkeme/erinin görevli olduğu
yönünde özel bir görev kuralının bulunmaması halinde görevli mahkemenin
sulh ceza mahkemeleri olacağı; bu durumda; 3285 sayılı Kanun'un 47.
maddesine istinaden verilen idari para cezasına ilişkin işleme karşı
yapılacak itiraza bakmakla görevli olan idare mahkemelerinin, var olan
görev kuralının 5728 sayılı Kanun'un 456. maddesiyle kaldırılmış olması ve
anılan Kanunda, görev konusundaki düzenlemenin değişikliğin yürürlüğe
girmesinden sonra açılacak davalarda uygulanacağına dair bir hüküm
bulunmaması, öte yandan, yürürlükteki mevzuatta da idare mahkemelerinin
görevli olduğuna yönelik başkaca özel bir düzenlemenin yer almaması
karşısında, uyuşmazlığın çözümünde, 5326 sayılı Kanun'un 3. ve 27/1
maddeleri gereği sulh ceza mahkemelerinin görevli bulunduğu; ayrıca, işlem
tarihinde yürürlükte bulunan 3285 sayılı Hayvan Sağlığı ve Zabıtası
Kanun’u, 13.6.2010 gün ve 27610 sayılı Resmi Gazetede yayımlanan 11.6.2010
gün ve 5996 sayılı Veteriner Hizmetleri, Bitki Sağlığı, Gıda ve Yem
Kanunu'nun 47. maddesi ile yürürlükten kaldırılmış olduğu, 5996 sayılı
Kanun'da da idari para cezalarına itiraz konusunda İdare Mahkemeleri’nin
görevli olduğuna dair özel bir hüküm bulunmadığı gerekçesiyle; 2247 sayılı
Uyuşmazlık Mahkemesinin Kuruluş ve işleyişi Hakkında Kanun'un 19. maddesi
gereğince, Olur Sulh Ceza Mahkemesi'nin 9.2.2007 tarih ve D.iş No:2007/03
sayılı kararı ile görev yönünden reddedilen ve Mahkemelerinde açılmış
bulunan işbu davanın çözümünün, adli yargının görev alanına girdiği
kanaatine varılmış olduğundan, dava dosyası ve ekleri ile Olur Sulh Ceza
Mahkemesi'nin D. İş. No:2007/03 sayılı dosyalarının görevli merciin
belirlenmesi için Uyuşmazlık Mahkemesi'ne gönderilmesine, davanın
incelenmesinin Uyuşmazlık Mahkemesi'nce görevli merciin belirlenmesine
ilişkin karar verilinceye kadar ertelenmesine karar vermiştir.
İNCELEME VE GEREKÇE :
Uyuşmazlık Mahkemesi Hukuk Bölümü’nün, Serdar ÖZGÜLDÜR’ün Başkanlığında, Üyeler: Mustafa AYSAL, Eyüp
Sabri BAYDAR, Sıddık YILDIZ, Nurdane
TOPUZ, Sedat ÇELENLİOĞLU ve Ayhan AKARSU’nun
katılımlarıyla yapılan 09.04.2012 günlü toplantısında:
l-İLK
İNCELEME: Dosya üzerinde 2247 sayılı Yasa’nın 27. maddesi uyarınca yapılan
incelemeye göre; Uyuşmazlık Mahkemesi Genel Kurulu’nun 11.7.1988 günlü,
E:1988/1, K:1988/1 sayılı İlke Kararında, “2247 sayılı Uyuşmazlık
Mahkemesinin Kuruluş ve İşleyişi Hakkında Kanunun bütünüyle incelenip
değerlendirilmesinden, bu Kanunun uygulanması yönünden 2 nci maddesinin ikinci fıkrasında yer alan, ‘ceza
uyuşmazlıkları’ ibaresinden, savcının ya da şahsi davacının talebi ile
başlayan yargılaması sonunda sanığın mahkumiyetine ya da beraatine hükmedilebilecek davalarda, askeri ve adli
ceza mahkemeleri arasında çıkan görev ve hüküm uyuşmazlıklarının anlaşılması,
bunun dışında kalan tüm görev uyuşmazlıklarının ‘hukuk uyuşmazlığı’
sayılması gerektiği sonucuna varılmaktadır. Uygulanması idari organlara
bırakılan cezalar, adli nitelikte olmadığından, bunlar hakkında yapılan
itirazlar ya da açılan davalar ‘ceza davası’ olarak nitelendirilemezler.
İdari niteliklerinden dolayı bu davalara ilişkin görev ve hüküm uyuşmazlıklarının
Uyuşmazlık Mahkemesinin Hukuk Bölümünde incelenip çözümlenmesi
gerektiği...” açıkça belirtilmiştir. Bu durum gözetildiğinde, olay bölümünde
yazılı başvuru konusu görev uyuşmazlığının Hukuk Bölümünde incelenmesi
gerektiği kuşkusuzdur.
İdare Mahkemesince, 2247 sayılı Yasa’nın 19.
maddesine göre başvuruda bulunulmuş olduğu, idari yargı dosyasının
Mahkemece, ekinde adli yargı dosyası ile birlikte Uyuşmazlık Mahkemesi’ne
gönderildiği ve usule ilişkin herhangi bir noksanlık bulunmadığı
anlaşıldığından görev uyuşmazlığının esasının incelenmesine oy birliği ile
karar verildi.
II-ESASIN
İNCELENMESİ : Raportör-Hakim Taşkın ÇELİK’in, davanın çözümünde adli yargının görevli
olduğu yolundaki raporu ile dosyadaki belgeler okunduktan; ilgili
Başsavcılarca görevlendirilen Yargıtay Cumhuriyet Savcısı Mehmet BAYHAN ile
Danıştay Savcısı Mehmet AKKAYA’nın davada adli
yargının görevli olduğu yolundaki sözlü açıklamaları da dinlendikten sonra
GEREĞİ GÖRÜŞÜLÜP DÜŞÜNÜLDÜ:
Dava,
3285 sayılı Hayvan Sağlığı ve Zabıtası Kanunu’nun 47.maddesinin b bendine
göre verilen para cezasının kaldırılması istemiyle açılmıştır.
3285 sayılı Hayvan
Sağlığı ve Zabıtası Kanunu’nun 47.maddesinin (b) bendinde, (Bu Kanunun 22 nci maddesinin birinci fıkrası ile 24 üncü maddesinin
ikinci fıkrası hükümleri saklı kalmak şartıyla;) 22 nci
maddenin dördüncü fıkrasında belirtilen menşe şahadetnamesiz ve veteriner
sağlık raporsuz olup menşei ile menşeinde salgın hastalık olmadığı tespit
edilen hayvanları naklederken veya naklettirirken 23 üncü maddede
belirtilen görevliler tarafından yakalanan veya ele geçirilen hayvan
sahiplerine yediyüzelli Türk Lirası, idarî para cezası verileceği düzenlenmiş; 56.
maddesinin 4854 sayılı Kanun’un 5. maddesi ile eklenen 2. fıkrasında, bu Kanunda yazılı olan idari para
cezalarının o yerin en büyük mülki amiri tarafından verileceği, verilen
idarî para cezalarına dair kararların ilgililere 11.2.1959 tarihli ve 7201
sayılı Tebligat Kanunu hükümlerine göre tebliğ edileceği, bu cezalara karşı
tebliğ tarihinden itibaren en geç yedi gün içinde yetkili idare mahkemesine
itiraz edilebileceği, itirazın, idarece verilen cezanın yerine
getirilmesini durdurmayacağı, itiraz üzerine verilen kararın kesin olduğu,
itirazın, zaruret görülmeyen hâllerde evrak üzerinde inceleme yapılarak en
kısa sürede sonuçlandırılacağı, bu Kanuna göre verilen idarî para
cezalarının 21.7.1953 tarihli ve 6183 sayılı Âmme
Alacaklarının Tahsil Usulü Hakkında Kanun hükümlerine göre tahsil olunacağı
öngörülmüşken; 56. madde, 23.1.2008 gün ve 5728 sayılı Kanun’un 456. maddesiyle, “Bu Kanunda yazılı olan idarî yaptırımlara mahallî mülkî
amir tarafından karar verilir” şeklinde değiştirilmiştir. 5728 sayılı Kanun
hükümleri 8.2.2008 tarihinde yürürlüğe girmiştir.
3285
sayılı Hayvan Sağlığı ve Zabıtası Kanunu’nda yapılan değişiklikle idari
para cezasına karşı kanun yoluna ilişkin bir düzenlemeye yer verilmemiştir.
13.6.2010 gün ve 27610 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan
11.6.2010 tarihli ve 5996 sayılı Veteriner Hizmetleri, Bitki Sağlığı, Gıda
ve Yem Kanunu’nun 47. maddesinde, (3) 8/5/1986
tarihli ve 3285 sayılı Hayvan Sağlığı ve Zabıtası Kanunu yürürlükten
kaldırılmıştır.”; 48. maddesinde, “(3) Mevzuatta bu Kanun ile yürürlükten
kaldırılan kanunlara yapılan atıflar bu Kanunun ilgili hükümlerine yapılmış
sayılır.”; ve 49. maddesinde, “(1) Bu Kanunun;
a) 46 ncı maddesinin birinci
fıkrası, 1/4/2010 tarihinden itibaren geçerli
olmak üzere yayımı tarihinde,
b) 31 inci maddesinin birinci fıkrası, 33 üncü maddesi, 46 ncı maddesinin ikinci ve üçüncü fıkraları ile geçici 1
inci maddesinin dördüncü fıkrası yayımı tarihinde,
c) Diğer hükümleri yayımı tarihinden itibaren altı ay sonra,
yürürlüğe girer” denilmiştir.
Diğer taraftan anılan Kanun’un “Cezaların Uygulanması, Tahsili ve
İtirazlar” başlıklı 42.maddesinde, “ (1) Bakanlık tarafından istenen
resmî evrakta tahrifat veya sahtecilik yaparak Bakanlığı yanılttığı tespit
edilenlerin işlemleri durdurulur ve savcılığa suç duyurusunda bulunulur.
(2) Bu Kanunda belirtilen idarî yaptırımları
uygulamaya, il tarım müdürü yetkilidir. İl tarım müdürü bu yetkisini ilçe
tarım müdürlerine yazılı olarak devredebilir. Ancak, resmî kontroller
sırasında, insan sağlığı, gıda ve yem güvenilirliği, bitki ve hayvan
sağlığı açısından tehlike oluşturması ve acil tedbirleri gerektirmesi
durumunda, idarî para cezaları hariç olmak üzere diğer idarî yaptırımları
uygulamaya kontrol görevlisi de yetkilidir. Verilen idarî para cezaları
otuz gün içinde ödenir.
(3) İtlaf ve imha işlemleri, tüm masrafları sahibi
tarafından karşılanmak üzere Bakanlık gözetiminde gerçekleştirilir.
Malların sahipsiz yakalanması durumunda masraflar Bakanlık bütçesinden
karşılanır.
(4) Sahipleri tarafından piyasadan toplatılması gereken
canlı hayvan ve ürünlerin sahibi veya sorumlusu tarafından toplatılmaması
durumunda Bakanlık tarafından toplatılır, toplatma masrafının iki katı
tutarın sorumlular tarafından ödenmesi için bir aylık ödeme süresi verilir.
(5) Bu Kanunda verilen süreler içinde ödenmeyen
tutarlar ile belirlenen idari para cezaları, 21/7/1953
tarihli ve 6183 sayılı Amme Alacaklarının Tahsil Usulü Hakkında Kanun
hükümlerine göre takip ve tahsil edilir.” hükmüne yer verilmiştir.
Olayda,
para cezasının kaldırılması istemiyle dava açılmış olup, 5996 sayılı
Veteriner Hizmetleri, Bitki Sağlığı, Gıda ve Yem Kanunu’nda da idari para
cezası verilecek hususlar düzenlenmiş; ancak, idari para cezasına karşı
kanun yoluna ilişkin bir düzenlemeye yer verilmemiştir.
Öte
yandan; 30.3.2005 tarihli ve 5326 sayılı Kabahatler Kanunu’nun 6.12.2006
günlü, 5560 sayılı Yasa’nın 31. maddesiyle değiştirilen 3. maddesinde,
" (1) Bu Kanunun;
a) İdarî yaptırım kararlarına karşı kanun yoluna
ilişkin hükümleri, diğer kanunlarda aksine hüküm bulunmaması halinde,
b) Diğer genel hükümleri, idarî para cezası veya
mülkiyetin kamuya geçirilmesi yaptırımını gerektiren bütün fiiller
hakkında,
uygulanır";
Kanunun “Başvuru yolu” başlıklı 27.
maddesinin 1. fıkrasında ise, "İdari para cezası ve mülkiyetin kamuya
geçirilmesine ilişkin idari yaptırım kararına karşı, kararın tebliği veya
tefhimi tarihinden itibaren en geç onbeş gün
içinde, sulh ceza mahkemesine başvurulabilir. Bu süre içinde başvurunun
yapılmamış olması halinde idari yaptırım kararı kesinleşir"
düzenlemeleri yer almıştır.
Bu düzenlemeye göre; Kabahatler Kanunu’nun, idarî
yaptırım kararlarına karşı kanun yoluna ilişkin hükümlerinin, diğer
kanunlarda aksine hüküm bulunmaması halinde uygulanacağı; diğer kanunlarda
görevli mahkemenin gösterilmesi durumunda ise uygulanmayacağı
anlaşılmaktadır.
Görev kuralları kamu düzenine ilişkin olduğundan,
görev konusunda taraflar için bir müktesep hak doğmayacağı; bu nedenle,
yeni bir yasayla kabul edilen görev kurallarının, geçmişe de etkili
olacağı, bilinen bir genel hukuk ilkesidir.
Davanın açıldığı andaki kurallara göre görevli olan
mahkeme, yeni bir yasa ile görevsiz hale gelmiş ise, (davanın açıldığı anda
görevli olan ve fakat yeni yasaya göre görevsiz hale gelen) mahkemenin
görevsizlik kararı vermesi gerekeceği; ancak, yeni yasadaki görev
kuralının, değişikliğin yürürlüğe girmesinden sonra açılacak davalarda uygulanacağına
dair intikal hükümlerinin varlığı halinde, mahkemece görevsizlik kararı
verilemeyeceği açıktır.
Diğer taraftan, dava görevsiz mahkemede açılmış, bu
sırada yapılan bir kanun değişikliği ile görevsiz mahkeme o dava için
görevli hale gelmiş ise, mahkeme, artık görevsizlik kararı veremeyip (yeni
kanuna göre görevli hale geldiği için) davaya bakmaya devam etmesi gerekir.
İncelenen uyuşmazlıkta, öngörülen idari para
cezasının 5326 sayılı Kanun’un 16. maddesinde belirtilen idari yaptırım
türlerinden biri olduğu, 3285 sayılı Hayvan Sağlığı ve Zabıtası Kanununu yürürlükten
kaldıran 5996 sayılı Veteriner Hizmetleri, Bitki Sağlığı, Gıda ve Yem
Kanunu’nda da idari para cezasına itiraz konusunda görevli mahkemenin
gösterilmediği anlaşılmıştır.
Bu durumda, Kabahatler Kanunu’nun 3. maddesinde
belirtildiği üzere, idari yaptırım kararlarına karşı kanun yoluna ilişkin
hükümlerinin, diğer kanunlarda aksine hüküm bulunmaması halinde uygulanacak
olması nedeniyle, görevli mahkemenin belirlenmesinde 5326 sayılı Yasa
hükümleri dikkate alınacağından, idari para cezasına karşı açılan davanın
görüm ve çözümünde, anılan Kanunun 27. maddesinin (1) numaralı bendi
uyarınca adli yargı yerinin görevli olduğu sonucuna varılmıştır.
Açıklanan
nedenlerle, İdare Mahkemesi’nin başvurusunun kabulü ile Sulh Ceza
Mahkemesi’nce verilen görevsizlik kararının kaldırılması gerekmiştir.
SONUÇ : Davanın
çözümünde ADLİ YARGININ görevli olduğuna, bu nedenle Erzurum 2.İdare Mahkemesi’nin
BAŞVURUSUNUN KABULÜ ile Olur Sulh Ceza Mahkemesi’nce verilen 09.02.2007 gün
ve D. İş No: 2007/3, K:2007/3 sayılı GÖREVSİZLİK KARARININ KALDIRILMASINA,
09.04.2012 gününde OY BİRLİĞİ İLE KESİN OLARAK karar verildi.
—— • ——
Uyuşmazlık
Mahkemesi Başkanlığından:
ESAS NO : 2012/53
KARAR NO : 2012/80
KARAR TR : 9.4.2012
(Hukuk Bölümü)
ÖZET : T.S.K’da uzman çavuş olarak
görev yaparken 45 yaşa girmesi nedeniyle sözleşmesi feshedilen ve akabinde
T.S.K. kadrolarına istihdam edilmek üzere Askerlik Şubesine sivil memur
olarak atanan davacı tarafından sivil memurluğa 3. derecenin 2.
kademesinden atamasının yapılması gerekirken, 6. derecenin 3. kademesinden
göreve başlatılmasına ilişkin işlemin iptali istemi ile açılan davanın
GENEL İDARİ YARGI YERİNDE çözümlenmesi gerektiği hk.
K A R A R
Davacı : M.
B.
Vekili :
Av. T. Ç.
Davalı : Milli Savunma Bakanlığı
O L A Y : Davacı
vekili dilekçesinde, Terhisli P. Uzm. Çvş. olan müvekkilinin 45 yaşına girmesi nedeniyle
sözleşmesinin feshedildiğini ve 6000 Sayılı Yasa ile 3269 sayılı Yasa'nın
5. maddesine eklenen cümle gereğince, TSK.leri kadrolarında istihdam edilmek üzere, Söğüt
Askerlik Şubesi emrine sivil memur olarak atamasının yapıldığını ancak
uzman erbaş olarak görev yaptığı sırada 3. derecenin 2.kademesinden terhis
edilen müvekkilinin, sivil memur olarak 6.derecenin 3.kademesinden atama
işlemine tabi tutulduğunu ileri sürerek; müvekkilinin, 20 Ocak 2011 tarihinden
itibaren 3. derecenin 2. kademesinden göreve başlatılması gerekirken, 6.
derecenin 3. kademesinden göreve başlatılması işleminin iptali ile
20.01.2011 tarihinden itibaren 3. derecenin 2. kademesinden ödenmesi
gereken maaş ve tüm özlük haklarının, 20.01.2011 tarihinden itibaren yasal
faiziyle birlikte ödenmesine karar verilmesi istemiyle Askeri Yüksek İdare
Mahkemesinde dava açmıştır.
ASKERİ YÜKSEK İDARE MAHKEMESİ İKİNCİ DAİRESİ: 11.5.2011
gün ve E:2011/705, K:2011/650 sayı ile, Anayasanın 157.,
1602 sayılı Yasanın 20. ve 21. maddeleri hükümleri karşısında bir davaya
Askeri Yüksek İdare Mahkemesinde bakılabilmesi için; idari işlemin bir
asker kişi göz önünde tutularak tesis edilmesi veya idari eylemin bir asker
kişiye yönelmiş olması yahut uyuşmazlığın askerlik yükümlülüğünden doğmuş
olması, dava konusu idari işlem ve eylemin askeri hizmete ilişkin bulunması
şartlarının birlikte gerçekleşmiş olmasının gerektiği, Söğüt Askerlik
Şubesi Başkanlığı'nda sivil memur olarak görev yapan davacının asker kişi
olduğu hususunda herhangi bir tereddüt bulunmadığı, burada dava konusu
işlemin askeri hizmete ilişkin olup olmadığının açıklığa kavuşturulmasının
gerektiği; öğretide ve Uyuşmazlık Mahkemesi ile AYİM içtihatlarında genel
kabul gören görüşe göre; idari işlemin görevli yargı yerinin tespiti
yönünden “askeri hizmete ilişkin” olup olmadığının saptanabilmesi için
işlemin konusuna bakılması gerektiği, eğer idari işlem askeri gereklere,
askeri usul ve yönteme ve askeri hizmete göre tesis edilmiş ise, bu işlemin
askeri hizmete ilişkin bulunduğunun kabul edilmesi gerektiği, daha açık bir
ifadeyle, askeri hizmete ilişkin idari işlemlerin idarece bir asker kişinin
askeri yeterlik ve yetenekleri, tutum ve davranışları, askeri geçmişi,
asker kişi olmaktan kaynaklanan hak ve ödevleri, askerlik hizmetinin amacı,
askeri görev yerlerinin özellikleri, askeri kural gerek ve gelenekler göz
önünde tutularak değerlendirilmesi sonucunda tesis edilen işlemler olduğu;
bu kapsamda bir işlem Askeri makamlarca asker şahıslar hakkında tesis
edilmiş olsa bile, bu işlemin Askeri makamlar dışındaki bir başka kamu
kurum ya da kuruluşunca kendi personeli hakkında tesis edilmiş olan
işlemden nitelik yönünden herhangi bir farkı bulunmuyorsa bu işlem Askeri
hizmete ilişkin bir işlem olmayıp, bu işleme ilişkin davaların görüm ve
çözüm yerinin de AYİM değil, genel idari yargı yeri olması gerektiği, başka
bir anlatımla; bir idari işlemin askeri hizmete ilişkin olabilmesi ve
yargısal denetiminin AYİM’de yapılabilmesi için,
işlemin yargısal denetiminde askerlik mesleğinin gereklerini yakından
bilmenin önem taşıması gerektiği, açılan iptal davasında, asker kişi
hakkında tesis edilen işlemden doğan dava ve onun çözümüyle varılacak sonuç
ile aynı durumdaki sivil kişi hakkında aynı işlemden doğan dava ve onun
çözümüyle varılacak sonucun farklı olmaması halinde, davanın çözüm yerinin
AYİM değil Genel İdari Yargı olduğu; davaya konu temel uyuşmazlığın,
davacının Uzman Erbaş statüsünde TSK'da geçirmiş
olduğu sürenin memuriyet hizmet süresi ile birleştirilmemesi işlemi olduğu;
bu yönüyle sorunun sadece TSK’da görevli ve
durumları davacı gibi olan personelle sınırlı olmayıp, Kamuda 657 sayılı
Kanun kapsamında görev yapan ve davacıyla aynı durumda olan personelin
tamamını ilgilendirmekte olduğu; davanın çözümünde ne davacının 1602 sayılı
Kanunun 20 nci maddesi uyarınca asker kişi
sayılmasının ne de görev ve hizmet yerinin TSK kadrolarında yer almasının
en ufak bir etki ve öneminin bulunmadığı, Kamu'da 657 sayılı Kanun
kapsamında görev yapan ve davacıyla aynı durumda olan personelin hizmet birleştirmesi
hangi esas usul ve mülahazalara göre takdir ve tespit edilmiş ise, davacı
ve davaya konu ettiği uyuşmazlığın da aynı esas usul ve mülahazalara göre
takdir ve tespit edileceği, bir diğer deyişle uyuşmazlıkla ilgili
uygulanacak kuralın öngörülmesinde, askeri hizmetin gerekliliklerinin hiç
mi hiç gözetilmemiş olduğu; tüm bu sebeplerle davacının 1602 sayılı Kanunun
20 nci maddesi kapsamında asker kişi olduğu ancak
dava konusu uzman erbaşlıkta geçen hizmet süreleri nedeniyle Derece/Kademe
ve özlük hakları intibakının yapılmaması işleminin askeri hizmete ilişkin
olmadığı, dolayısıyla davanın görev ve çözüm yerinin AYİM değil Genel İdari
Yargı Yeri olduğu gerekçesiyle, davanın görev yönünden reddine karar
vermiş, bu karar kesinleşmiştir.
Davacı vekili aynı istemle idari yargı yerinde dava
açmıştır.
ESKİŞEHİR 2. İDARE MAHKEMESİ: 21.09.2011 gün ve
E:2011/1168, K: 2011/1076 sayı ile, 1602 sayılı
Askeri Yüksek idare Mahkemesi Kanunu'nun "Askeri Yüksek idare
Mahkemesi’nin Görevleri" başlıklı 20. maddesinde; "Askeri Yüksek
idare Mahkemesi Türk Milleti adına; askeri olmayan makamlarca tesis edilmiş
olsa bile, asker kişileri ilgilendiren ve askeri hizmete ilişkin idari
işlem ve eylemlerden doğan uyuşmazlıkların ilk ve son derece mahkemesi
olarak yargı denetimini ve diğer kanunlarda gösterilen görevleri yapar.
Ancak, askerlik yükümlülüğünden doğan uyuşmazlıklarda; ilgilinin asker kişi
olması şartı aranmaz. / Bu Kanunun uygulanmasında asker
kişiden maksat; Türk Silahlı Kuvvetlerinde görevli bulunan veya hizmetten
ayrılmış olan subay, askeri memur, astsubay, askeri öğrenci, uzman
jandarma, uzman erbaş, sözleşmeli erbaş ve er, erbaş ve erler ile sivil
memurlardır." hükmüne yer verilmiş olduğu; dosyanın incelenmesinden,
davacının Söğüt Askerlik Şubesi Başkanlığı emrinde sivil memur olarak görev
yaptığı, dava konusu uyuşmazlığın 3269 sayılı Uzman Erbaş Kanunundan
kaynaklandığı gibi davacının da 1602 sayılı Kanunun 20. maddesinde
tanımlanan asker kişilerden olduğundan, davacının maaş ve özlük haklarına
ilişkin istemini içeren işbu davanın görüm ve çözümünde Askeri Yüksek idare
Mahkemesinin görevli olduğu sonucuna varıldığı gerekçesiyle; davanın 2577
sayılı İdari Yargılama Usulü Yasasının 15/1-a maddesi hükmü uyarınca görev
yönünden reddine karar vermiş, bu karar kesinleşmiştir.
İNCELEME VE GEREKÇE:
Uyuşmazlık Mahkemesi Hukuk Bölümü’nün, Serdar ÖZGÜLDÜR’ün Başkanlığında, Üyeler: Mustafa AYSAL, Eyüp
Sabri BAYDAR, Sıddık YILDIZ, Nurdane
TOPUZ, Sedat ÇELENLİOĞLU ve Ayhan AKARSU’nun
katılımlarıyla yapılan 09.04.2012 günlü toplantısında:
I-İLK İNCELEME: Dosya üzerinde 2247 sayılı Yasa’nın
27. maddesi uyarınca yapılan incelemeye göre; genel ve askeri idari yargı
yerleri arasında anılan Yasanın 14. maddesinde öngörülen biçimde olumsuz
görev uyuşmazlığı doğduğu, İdari Yargı dosyasının davacı vekilinin istemi
üzerine son görevsizlik kararını veren Mahkemece askeri idari yargı dosyası
ile birlikte Uyuşmazlık Mahkemesi’ne gönderildiği ve usule ilişkin herhangi
bir noksanlık bulunmadığı anlaşıldığından, görev uyuşmazlığının esasının incelenmesine
oy birliği ile karar verildi.
II-ESASIN
İNCELENMESİ: Raportör-Hakim Taşkın ÇELİK’in, davanın çözümünde genel idari yargı yerinin
görevli olduğu yolundaki raporu ile dosyadaki belgeler okunduktan; ilgili
Başsavcılarca görevlendirilen Danıştay Savcısı Mehmet AKKAYA ile A.Y.İ.M
Savcısı Müjdat TUNA’nın davada genel idari yargı
yerinin görevli olduğu yolundaki yazılı ve sözlü açıklamaları da
dinlendikten sonra GEREĞİ GÖRÜŞÜLÜP DÜŞÜNÜLDÜ:
Dava, Türk Silahlı Kuvvetleri'nde
(TSK) uzman çavuş olarak görev yaparken 45 yaşına girmesi nedeniyle sözleşmesi
feshedilen ve akabinde TSK kadrolarında istihdam edilmek üzere Söğüt
Askerlik Şubesi Başkanlığı'na sivil memur olarak atanan davacı tarafından;
sivil memurluğa 3. derecenin 2. kademesinden atamasının yapılması gerekirken,
6. derecenin 3. kademesinden göreve başlatılmasına ilişkin işlemin iptali
istemiyle açılmıştır.
Anayasa’nın 157. maddesinde, Askeri Yüksek İdare
Mahkemesi’nin, askeri olmayan makamlarca tesis edilmiş olsa bile, asker
kişileri ilgilendiren ve askeri hizmete ilişkin idari işlem ve eylemlerden
doğan uyuşmazlıkların yargı denetimini yapan ilk ve son derece mahkemesi
olduğu; ancak, askerlik yükümlülüğünden doğan uyuşmazlıklarda ilgilinin
asker kişi olması şartının aranmayacağı belirtilmiş; 1602 sayılı Askeri
Yüksek İdare Mahkemesi Kanunu’nun 25.12.1981 tarih ve 2568 sayılı Yasa ile
değişik 20. maddesinin birinci fıkrasında, “Askeri Yüksek İdare Mahkemesi
Türk Milleti adına; askeri olmayan makamlarca tesis edilmiş olsa bile,
asker kişileri ilgilendiren ve askeri hizmete ilişkin idari işlem ve
eylemlerden doğan uyuşmazlıkların ilk ve son derece mahkemesi olarak yargı
denetimini ve diğer kanunlarda gösterilen, görevleri yapar. Ancak, askerlik yükümlülüğünden doğan
uyuşmazlıklarda; ilgilinin asker kişi olması şartı aranmaz” denilmiştir.
Buna
göre, Askeri Yüksek İdare Mahkemesi’nin bir davaya bakabilmesi için dava
konusu idari işlem veya eylemin “asker kişiyi ilgilendirmesi” ve “askeri
hizmete ilişkin bulunması” koşullarının birlikte gerçekleşmesi gerekmektedir.
1602
sayılı Yasa’nın değişik 20. maddesinde, Türk Silahlı Kuvvetlerinde görevli
bulunan veya hizmetten ayrılmış olan subay, askeri memur, astsubay, askeri
öğrenci, uzman çavuş, uzman jandarma çavuş, erbaş ve erler ile sivil
memurlar asker kişi sayılmaktadır.
Davacının
1602 sayılı Yasa’nın 20. maddesinde sayılan asker kişilerden olduğu ve bu
nedenle dava konusu işlemin asker kişiyi ilgilendirdiği tartışmasızdır.
Dava
konusu işlemin askeri hizmete ilişkin olup olmadığına gelince:
İdari işlemin, görevli yargı yerinin tespiti yönünden
“askeri hizmete ilişkin” olup olmadığının saptanabilmesi için işlemin
konusuna bakılması gerekmektedir. Eğer idari işlem askeri gereklere, askeri
usul ve yönteme ve askeri hizmete göre tesis edilmiş ise, bu işlemin askeri
hizmete ilişkin olduğu kabul edilmelidir. Daha açık bir ifadeyle, askeri
hizmete ilişkin idari işlemler; idarenin bir asker kişinin askeri yeterlik
ve yeteneklerinin, tutum ve davranışlarının, askeri geçmişinin, asker kişi
olmaktan kaynaklanan hak ve ödevlerinin; askerlik hizmetinin amacı, askeri
görev yerlerinin özellikleri, askeri kural ve gerekler göz önünde tutularak
değerlendirilmesi sonucunda tesis edilen işlemlerdir. İşlem, askeri olmayan
bir makam tarafından tesis edilmiş olsa bile durum değişmemekte menfaati
ihlal edilen asker kişinin açtığı davanın Askeri Yüksek İdare Mahkemesi’nde
görülmesi gerekmektedir.
3269 sayılı Uzman Erbaş Kanununun 5.maddesinde uzman
erbaşların sözleşme yaparak göreve başlayacağı ve Türkiye Cumhuriyeti
Emekli Sandığı ile ilgilendirilecekleri, sözleşmelerinin kırkbeş yaşına girdikleri yıla kadar uzatılabileceği,
yaş sınırı nedeniyle silahlı kuvvetlerden ayrılacak olanlardan isteklilerin
Milli Savunma Bakanlığı kadrosunda emekli aylığıyla hak kazandıkları tarihe
kadar devlet memuru olarak istihdam edileceği; 16.maddesinde ise uzman
çavuşların 10’uncu derecenin birinci kademesinden mesleğe giriş yapacakları
hükme bağlanmıştır.
657
sayılı Devlet Memurları Kanununun “Ortak Hükümler” başlıklı 36/A
maddesinde, mezuniyet durumlarına göre memurluğa giriş dereceleri
belirlenmiş, Devlet Memurluğunda İlerleme ve Yükselmeler 2. Bölümünde, Yer
Değiştirmeler de 3. Bölümünde düzenlenmiştir.
Dosyanın incelenmesinden, davacının Uzm.
Çvş olarak görev yaparken, 45 yaşına girmesi
nedeniyle sözleşmesinin feshedildiği ve 6000 sayılı Yasa ile 3269 sayılı
Yasa'nın 5'inci Maddesine eklenen cümle gereğince, TSK kadrolarında
istihdam edilmek üzere Söğüt Askerlik Şubesi Başkanlığı emrine atandığı, Uzm.Çvş. görevinden 3.
derecenin 2. kademesinden terhis edilmesine rağmen sivil memurluğa 6.
derecenin 3. kademesinden atandığı, bu işlemin düzeltilmesi için davalı
idareye başvurduğu, MSB’lığı Bursa Askeralma Bölge Başkanlığı'nın 07 Nisan 2011 tarih ve
ASAL: 1420-1235-11/ASAL Blg. Per. İşl. Ks. sayılı
yazısı ile atama işleminin yerinde olduğu bildirilerek istemin reddedilmesi
üzerine; bu işlemin iptali ile 20.01.2011 tarihinden itibaren 3. derecenin
2. kademesinden ödenmesi gereken maaş ve tüm özlük haklarının, 20. 01.2011
tarihinden itibaren yasal faiziyle beraber ödenmesine karar verilmesi
istemiyle dava açıldığı anlaşılmıştır.
Olayda, davanın konusunu davacının “intibakının yapılıp
yapılmayacağı” hususunun oluşturduğu ve bu işlemin askeri hizmete ilişkin
bir yanının bulunmadığı kuşkusuzdur.
Belirtilen
duruma göre ve olayda Anayasa’nın 157. ve 1602 sayılı Yasa’nın 20.
maddelerinde öngörülen “asker kişiyi ilgilendirme” ve “askeri hizmete
ilişkin bulunma” koşulları birlikte gerçekleşmediğinden, davanın görüm ve
çözümünde genel idari yargı yeri görevli bulunmaktadır.
Açıklanan
nedenlerle, Eskişehir 2. İdare Mahkemesince verilen görevsizlik kararının
kaldırılması gerekmiştir.
SONUÇ : Davanın
çözümünde GENEL İDARİ YARGININ görevli olduğuna, bu nedenle Eskişehir 2.
İdare Mahkemesi’nin 21.09.2011 gün ve E:2011/1168, K: 2011/1076 sayılı
GÖREVSİZLİK KARARININ KALDIRILMASINA, 09.04.2012 gününde Üyelerden Sedat
ÇELENLİOĞLU ve Ayhan AKARSU’nun KARŞIOYLARI ve OY
ÇOKLUĞU İLE KESİN OLARAK karar verildi.
AZLlK OYU
Dava, Türk Silahlı Kuvvetleri'nde
(TSK) uzman çavuş olarak görev yapmakta iken 45 yaşına girmesi nedeniyle
sözleşmesinin feshedilmesini müteakip TSK kadrolarında istihdam edilmek
üzere Söğüt Askerlik Şube Başkanlığı'na sivil memur olarak atanan davacı
tarafından; sivil memurluğa 3. derecenin 2. kademesinden başlatılması
gerekirken, 6. derecenin 3. kademesinden başlatılmasına ilişkin işlemin
iptaline ve aylık ve özlük hakkı farklarının 20.01.2011 tarihinden itibaren
yasal faiziyle birlikte ödenmesine karar verilmesi istemiyle açılmıştır.
Bilindiği üzere Uzman Erbaşların statüye giriş ve
çıkışları ile tüm özlük hakları ve yükümlülükleri 3269 sayılı Uzman Erbaş
Kanunu ile düzenlenmiştir. Anılan Kanunun 5. maddesinde askerlik hizmetinin
özelliği nazara alınarak uzman erbaşların azami 45 yaşına girdikleri yıla
kadar görev yapabilecekleri öngörülmüş, bilahare 5. maddede 6000 sayılı
Kanunun 26. maddesiyle yapılan düzenlemeyle, yaş sınırı nedeniyle Silahlı
Kuvvetlerden ayrılacak olanlardan isteklilerin, Milli Savunma Bakanlığı,
MSB ANT Başkanlığı ve Türk Silahlı Kuvvetleri (Jandarma Genel Komutanlığı
ve Sahil Güvenlik Komutanlığı dahil) kadrolarında
emekli aylığına hak kazandıkları tarihe kadar Devlet memuru olarak istihdam
edilecekleri; atama işlemlerinin yaş sınırının dolmasından önce
tamamlanacağı ve atanılan görevin aylık ve diğer mali haklarına göreve
başlanılan tarihten itibaren hak kazanılacağı; bunların uzman erbaşlıkta
geçen hizmet sürelerinin 2/2/2005 tarihli ve 5289 sayılı Kanun hükümleri
dikkate alınmak suretiyle, öğrenim durumlarına göre yükselebilecekleri
tavanı aşmamak kaydıyla kazanılmış hak aylık derece ve kademelerinin
tespitinde değerlendirilecekleri hükümleri getirilmiştir.
Görüldüğü üzere kanun koyucu, askerlik hizmetinin
gereklerini nazara alarak uzman erbaşlar için ayrı bir statü kanun
yapmıştır. Keza somut uyuşmazlığın çözümünde uygulanacak hükümler de yine
bu kanunda yer almaktadır. Diğer taraftan, uzman
erbaşların atamalarının yaş sınırı dolmadan (henüz görevlerine devam
ederken) tamamlanacağı ve sivil memur statülerinin emekli aylığına hak
kazandıkları tarihte son bulacağı nazara alındığında davacı ve onun
konumundaki personelin atamalarının askerlik hizmetinin gerekleri nazara
alınarak yapılan atamalar olduğu, dolayısıyla uyuşmazlığın çözümünde bu
hususun ve davacının önceki statüsünün de nazara alınması gerektiği kabul
edilmek gerekir.
1602 sayılı Kanunun uygulanması bakımından davacının
asker kişi olduğu hususunda tereddüt bulunmamaktadır. Bir davanın Askeri
Yüksek İdare Mahkemesinde görülebilmesinin ikinci koşulu ise uyuşmazlığın
askeri hizmeti ilgilendirmesi, çözümünün askeri hizmetin gerekleri
gözetilerek yapılmasıdır.
Yukarıda ifade edildiği üzere dava konusu uyuşmazlık bu
haliyle salt bir devlet memurunun intibakı ile ilgili bir uyuşmazlık
değildir. Bunun ötesinde, bir müddet uzman erbaş olarak istihdam edilen
kişinin uzman erbaşlık statüsünün belli bir süre için adeta Devlet
memurluğuna dönüşmesi söz konusudur. Dolayısıyla yeni statüsü ile ilgili saptamaların
kişinin uzman erbaşlık statüsü ve bu statüdeki kazanımları dikkate alınarak
yapılması gerekmektedir. Tüm bu nedenlerle uyuşmazlık, kuşkusuz, askeri
hizmet gerekleri gözetilerek çözüleceğinden davaya bakma görevinin askeri
idari yargıya ait olduğu kabul edilmek gerekir.
Yukarıda açıklanan nedenlerle uyuşmazlığın çözümünde
genel idari yargıyı görevli kabul eden sayın çoğunluğun görüşüne
katılmadık.
Üye
Üye
Sedat
ÇELENLİOĞLU
Ayhan AKARSU
—— • ——
Uyuşmazlık
Mahkemesi Başkanlığından:
ESAS NO : 2012/55
KARAR NO : 2012/81
KARAR TR : 9.4.2012
(Hukuk Bölümü)
ÖZET : İdari para cezasından kaynaklanan ödeme emrinin
iptali istemiyle açılan davanın, 5510 sayılı Yasa’nın 88. maddesi
gözetildiğinde ADLİ YARGI YERİNDE çözümlenmesi gerektiği hk.
K A R A R
Davacı : Z.
K.
Vekili : Av. M. K.
Davalı :
Sosyal Güvenlik Kurumu Başkanlığı
Vekili : Av. N. Ö. G.
O L A Y : Davacı vekili, müvekkili hakkında Sosyal Güvenlik Kurumu
Başkanlığı, Kahramanmaraş Sigorta İl Müdürlüğü’nce tesis edilen, 24.01.2008
düzenleme tarihli ve 2003/1011, 2007/012138, 2004/492, 2004/010881,
2003/1010, 2007/012137, 2000/1730, 2001/1123, 2003/1007, 2003/1009,
2003/1006, 2007/012139, 2003/1008, 2004/010882, 2004/493 ve 2007/012140
takip no.lu ödeme emirlerinde belirtilen asıl alacak ve gecikme zamlarının;
zaman aşımına uğramış olması sebebiyle iptaline, bu mümkün görülmediği
takdirde ise müvekkilinin borçlu bulunmadığının tespitine ve ödeme
emirlerinin bu yönden iptaline karar verilmesi istemiyle adli yargı yerinde
dava açmıştır.
Kahramanmaraş İş Mahkemesi: 31.12.2009 gün ve E:
2008/89, K: 2009/1038 sayı ile, Davacı vekilinin
Mahkemelerine verdiği dava dilekçesini ıslah ettiği ıslah dilekçesinin
özetine yer verdikten sonra; Davacının açmış olduğu davada, davaya konu
etmiş olduğu 2003/1006-1007-1008-1009, 2004/10881-10882-12140-12139,
2004/493 sayılı dosyalar yönüyle davanın tefrik edilerek Mahkemelerinin
2009/1005 esasına kaydedildiğini; Davacının, SSK tarafından kendisine ödeme
emirleri gönderildiğini; ancak davaya konu borç nedeniyle daha önce yeniden
yapılandırma talep ettiğini, bu talebinin kabul edilmediğini, bu nedenle
mümkünse öncelikle muarazanın giderilmesini, değilse borçlar zamanaşımına
uğradığından iptalini talep ettiğini; söz konusu dosyaların
incelenmesinden; 2003/1006-1007-1008 1009, 2004/10881-10882-12140-12139-493
sayılı dosyalardaki borcun kaynağının idari para cezası olduğunun anlaşılmasıyla,
bu dosyalar yönünden tefrik kararı verildiği, kalan dosyaların
incelenmesine geçildiğinde; borç zamanaşımına uğradığından ve süresinde
dava açıldığından, açılan davanın tefrik edilenler dışında
2007/012137-012138, 2003/1011-1010, 2001/1123, 2000/17030, 2004/492 sayılı
dosyalar yönüyle zaman aşımı nedeniyle kabulüne karar verilmesinin
gerektiğini belirterek sonuç itibariyle; Davacının davasının Kabulü ile,
SGK tarafından ayrılan icra dosyaları dışındaki (2007/012137-012138,
2003/1011-1010, 2001/1123, 2000/17030, 2004/492 sayılı dosyalar) yapılan
takiplerin iptaline ve davacının borçlu olmadığının tespitine karar vermiş;
temyiz edilmesi üzerine, Yargıtay 21. Hukuk Dairesi: 14.04.2011 gün ve
E:2010/2683, K: 2011/3479 sayı ile, davalı Kurumun temyiz dilekçesinin süre
aşımı yönünden reddine karar vermiştir.
Tefrik edilen dosyalara ilişkin olarak:
KAHRAMANMARAŞ İŞ MAHKEMESİ: 31.12.2009 gün ve
E:2009/1005, K:2009/1042 sayı ile, Davacı vekilinin
Mahkemelerine vermiş olduğu dava dilekçesini ıslah ettiği ıslah
dilekçesinde özetle; Müvekkili aleyhinde düzenlenen ödeme emirlerinin,
müvekkili ile alakası olmayan bir şahsın Kuruma olan borçları nedeniyle
düzenlendiğini, 1999 yılından beri özel okul isleten A. Ş.'in Kuruma
birtakım borçlarının biriktiğini, davalı kurumun ise söz konusu özel okulun
aslında müvekkili tarafından isletildiğini, A. Ş.'in paravan olarak
kullanıldığını, Kurumun zarara uğratıldığını ileri sürerek müvekkili
aleyhine dava konusu ödeme emirlerini düzenlediğini, müvekkilinin kızını A.
Ş. tarafından açılan özel okula kaydettirdiğini, bu nedenle A. Ş. ile
tanıştıklarını, bu sahsın bir kısım hukuki işlerini takip ettiğini, gerek
kızının bu okulda okuması gerekse vekilliği nedeniyle okula gidip
geldiğini, bu nedenle söz konusu borçlardan sorumlu tutulmasının kabul
edilemeyeceğini, ödeme emirlerinin Şubat 2008 ayında tebliğ edildiğini, ödeme
emirlerine konu borçların ait olduğu yıllar dikkate alındığında 5 yıllık
zamanaşımı süresinin dolduğunu, ayrıca ödeme emirlerinin içeriğine de
itiraz ettiklerini ileri sürerek öncelikle dava konusu ödeme emirlerinin
zamanaşımına uğramış olması nedeniyle iptaline, bu mümkün görülmediği
takdirde ise müvekkilinin dava konusu ödeme emirlerinden dolayı sorumlu
tutulamayacağından dolayı müvekkilinin borçlu bulunmadığının tespitine ve
ödeme emirlerinin bu yönden iptaline, masraflar ve vekalet ücreti ile yasal
tazminatların davalı tarafa tahmiline karar verilmesini talep etmiş olduğu;
davacının açmış olduğu davada davaya konu etmiş olduğu 2003/1006-1007-1008
-1009, 20041/10881-10882-12140-12139, 2004/493 sayılı dosyalar yönüyle
davanın tefrik edilerek Mahkemelerinin 2009/1005 esasına kaydedildiği; Davalı
Sosyal Güvenlik Kurumu Başkanlığı vekilinin özetle; Müvekkili kurumca
yürütülen takip işlemlerinde herhangi bir uygunsuzluk bulunmadığını, yasa
ve mevzuata uygun olduğunu savunarak davanın reddine karar verilmesini
talep etmiş bulunduğu; Davacının, SSK tarafından kendisine ödeme emirleri
gönderildiğini, ancak davaya konu borç nedeniyle daha önce yeniden
yapılandırma talep ettiğini, bu talebinin kabul edilmediğini, bu nedenle
mümkünse öncelikle muarazanın giderilmesini, değilse borçlar zamanaşımına
uğradığından iptalini talep etmiş bulunduğu; söz konusu icra dosyalarının
SSK'dan getirtilip incelenmesinden; 2003/1006-1007-1008-1009,
2004/10881-10882-2007/12140-12139 sayılı dosyalardaki borcun kaynağının
idari para cezası olduğu anlaşıldığından, bu dosyalar yönünden tefrik
kararı verildiği, idari para cezalarında görevin idari yargıda olduğunun
anlaşıldığı gerekçesiyle Davacının dava dilekçesinin görev yönünden
reddine, görevli yargı yerinin idari yargı olduğunun tespitine karar
vermiş, bu karar temyiz edilmeksizin kesinleşmiştir.
Davacı vekili bu kez, 24.01.2008 düzenleme tarihli ve
2007/012139, 2003/1006, 2003/1007, 2003/1008, 2003/1009 sayılı ödeme
emirlerinin iptali istemiyle idari yargı yerinde dava açmıştır.
Gaziantep 1. İdare Mahkemesi: 24.03.2010 gün ve E:
2010/180, K: 2010/372 sayı ile, 2577 Sayılı İdari
Yargılama Usulü Kanunu'nun 4001 Sayılı Kanunla değişik 5.maddesinin
1.fıkrasında, her idari işlem aleyhine ayrı ayrı
dava açılacağı ancak aralarında maddi veya hukuki yönden bağlılık ya da
sebep-sonuç ilişkisi bulunan birden fazla işleme karsı da bir dilekçe ile
dava açılabileceğinin hükme bağlandığı; dava dosyasının incelenmesinden,
farklı dönemlere ait idari para cezalarına ilişkin olarak ödeme emirleri
düzenlendiği, dava konusu edilen ödeme emirleri arasında maddi veya hukuki
bağlılık ya da sebep sonuç ilişkisi bulunmadığının anlaşıldığı; bu durumda
davacının her ödeme emri için ayrı ayrı dava
açması gerektiği sonucuna varıldığından dava dilekçesinin usule uygun
görülmediği gerekçesiyle, dava dilekçesinin, 2577 Sayılı İdari Yargılama
Usulü Kanunu'nun 15.maddesinin 1. fıkrası (d) bendi gereğince bu kararın
tebliğ tarihini izleyen günden itibaren 30 gün içinde 5.maddeye uygun
şekilde düzenlenerek yeniden dava açılmak üzere reddine karar vermiştir.
Davacı vekili dilekçesini yenileyerek; 2002/5 dönemine
ait 444,00 TL idari para cezasının zamanında ödemediği gerekçesiyle SSK
Kahramanmaraş İl Müdürlüğünce müvekkili adına düzenlenen, (gecikme zammı dahil) 1.750,00 TL meblağlı, 24.01.2008 tarih ve
2003/1006 sayılı ödeme emrinin iptali istemiyle tekrar idari yargı yerinde
dava açmıştır.
GAZİANTEP 1. İDARE MAHKEMESİ: 30.05.2011 gün ve E:
2010/623, K: 2011/938 sayı ile, 5510 sayılı
Yasanın 88. maddesinin 16. ve devamı fıkralarında; "Kurumun süresi
içinde ödenmeyen prim ve diğer alacaklarının tahsilinde, 6183 sayılı Amme
Alacaklarının Tahsil Usulü Hakkında Kanunun 51 inci, 102 nci ve 106 ncı maddeleri
hariç, diğer maddeleri uygulanır. Kurum, 6183 sayılı Kanunun uygulanmasında
Maliye Bakanlığı ile diğer kamu kurum ve kuruluşları ve mercilere verilen
yetkileri kullanır. / Kurum, 6183 sayılı Kanun kapsamında takip edilen
alacakları hariç olmak üzere her türlü alacağın teminatını teşkil etmek
üzere Yeni Türk Lirası ve/veya yabancı para birimi üzerinden ticari
işletme, taşınır ve/veya taşınmaz rehni dahil olmak üzere her türlü teminat almaya yetkilidir. /
Kurumun 6183 sayılı Kanun kapsamında takip edilen prim ve diğer alacakları
amme alacağı niteliğinde olup, imtiyazlı alacaktır. Kurumun taraf olduğu
her türlü dava ve icra takiplerinin kısmen veya tamamen aleyhe
neticelenmesi halinde 2004 sayılı İcra ve İflas Kanununda yazılı tazminat
ve cezalar Kurum hakkında uygulanmaz. / Kurumun prim ve diğer alacaklarının
tahsilinde, 6183 sayılı Amme Alacaklarının Tahsil Usulü Hakkında Kanunun
uygulamasından doğacak uyuşmazlıkların çözümlenmesinde Kurumun alacaklı
biriminin bulunduğu yer iş mahkemesi yetkilidir. Yetkili
iş mahkemesine başvurulması alacakların takip ve tahsilini durdurmaz."
hükümlerine yer verilmiş olduğu; dava konusu ödeme emrinin, davacının
kuruma olan borçlarının tahsili amacıyla düzenlendiğinin görüldüğü,
yukarıda yer verilen Yasanın amir hükmü doğrultusunda işbu davanın görüm ve
çözümü görevinin adli yargı mahkemelerine ait bulunduğu gerekçesiyle;
davanın 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Yasasının 15/1-a. maddesi hükmü
uyarınca görev yönünden reddine karar vermiş, bu karar itiraz edilmeksizin
kesinleşmiştir.
İNCELEME VE GEREKÇE:
Uyuşmazlık Mahkemesi Hukuk Bölümü’nün, Serdar ÖZGÜLDÜR’ün Başkanlığında, Üyeler: Mustafa AYSAL, Eyüp
Sabri BAYDAR, Sıddık YILDIZ, Nurdane
TOPUZ, Sedat ÇELENLİOĞLU ve Ayhan AKARSU’nun
katılımlarıyla yapılan 09.04.2012 günlü toplantısında:
I-İLK İNCELEME: Dosya üzerinde 2247 sayılı Yasa’nın
27. maddesi uyarınca yapılan incelemeye göre; Adli ve idari yargı yerleri
arasında 2247 sayılı Yasa’nın 14. maddesinde öngörülen biçimde “SSK
Kahramanmaraş İl Müdürlüğünce davacı adına düzenlenen, 24.01.2008 tarih ve
2003/1006 sayılı ödeme emrinin iptali istemi
yönünden” olumsuz görev uyuşmazlığı doğduğu, idari yargı dosyasının
15. maddede belirtilen yönteme uygun olarak davacı vekilinin istemi üzerine
son görevsizlik kararını veren mahkemece, adli yargı dosyası da temin
edilmek suretiyle Uyuşmazlık Mahkemesi’ne gönderildiği ve usule ilişkin
herhangi bir noksanlık bulunmadığı anlaşıldığından görev uyuşmazlığının
esasının incelenmesine oy birliği ile karar verildi.
II-ESASIN
İNCELENMESİ: Raportör-Hakim Taşkın ÇELİK’in, davanın çözümünde adli yargının görevli olduğu
yolundaki raporu ile dosyadaki belgeler okunduktan; ilgili Başsavcılarca
görevlendirilen Yargıtay Cumhuriyet Savcısı Mehmet BAYHAN ile Danıştay
Savcısı Mehmet AKKAYA’nın davada adli yargının
görevli olduğu yolundaki sözlü açıklamaları da dinlendikten sonra GEREĞİ
GÖRÜŞÜLÜP DÜŞÜNÜLDÜ:
Dava,
506 sayılı Sosyal Sigortalar Kanunu uyarınca verilen idari para cezasından
kaynaklanan 24.01.2008 düzenleme tarihli ve 2003/1006 takip no.lu ödeme
emrinin iptali isteminden ibarettir.
506 sayılı Sosyal Sigortalar Kanunu’nun 140.
maddesinin 9.5.2007 gün ve 5655
sayılı Kanun’un 2. maddesi ile değişik 4. fıkrasında, “İdarî para
cezaları ilgiliye tebliğ edilmekle tahakkuk eder ve tebliğ tarihinden
itibaren onbeş gün içinde Kuruma ödenir veya aynı
süre içinde Kurumun ilgili ünitesine itiraz edilebilir. İtiraz takibi
durdurur. Kurumca itirazı reddedilenler, kararın kendilerine tebliğ
tarihinden itibaren otuz gün içinde yetkili idare mahkemesine
başvurabilirler. Bu süre içinde başvurunun yapılmamış olması halinde idarî
para cezası kesinleşir. Mahkemeye başvurulması cezanın takip ve tahsilini
durdurmaz. Tebliğ tarihinden itibaren onbeş gün
içinde Kuruma ödenmeyen idarî para cezaları, bu Kanunun 80 inci maddesi
hükmü gereğince hesaplanacak gecikme cezası ve gecikme zammı ile birlikte
tahsil edilir. İdarî para cezalarının, Kuruma itiraz ve yargı yoluna
başvurulmaksızın tebliğ tarihinden itibaren onbeş
gün içinde ödenmesi halinde, bunun dörtte üçü tahsil edilir. Peşin ödeme,
idarî para cezalarına karşı Kuruma itiraz etme veya yargı yoluna başvurma
hakkını etkilemez. Ancak, Kurumca itirazın reddedilmesi
veya mahkemece Kurum lehine karar verilmesi halinde, daha önce tahsil
edilmemiş olan dörtte birlik ceza tutarı, 80 inci madde hükmü de dikkate
alınarak tahsil edilir” denilmiş; 80. maddesinin yedinci fıkrasında ise,
"Kurum alacaklarının tahsilinde 21.7.1953 tarih ve 6183 sayılı Kanunun
uygulanmasından doğacak uyuşmazlıkların çözümlenmesinde, alacaklı Sigorta
Müdürlüğünün bulunduğu yer İş Mahkemesi yetkilidir" hükmüne yer
verilmiştir.
Uyuşmazlık Mahkemesi Hukuk Bölümü, bu
düzenlemelere göre, idarî para cezalarının ilgiliye
tebliğ edilmekle tahakkuk edeceği ve tebliğ tarihinden itibaren onbeş gün içinde Kuruma ödeneceği veya aynı süre içinde
Kurumun ilgili ünitesine itiraz edilebileceği, itirazın takibi durduracağı,
Kurumca itirazı reddedilenlerin, kararın kendilerine tebliğ tarihinden
itibaren otuz gün içinde yetkili idare mahkemesine başvurabilecekleri nedeniyle tahakkuk aşamasında idare mahkemelerinin
görevli oldukları, kurum alacaklarının tahsilinde ise, 6183 sayılı Yasa
hükümleri uygulanmak suretiyle düzenlenecek ödeme emrine karşı açılacak
davalara bakma görevinin, 80. maddenin yedinci fıkrasında açıkça
belirtildiği gibi Sigorta Müdürlüğünün bulunduğu yer iş mahkemesine ait
olduğu sonucuna varmıştır.
Ancak,
506 sayılı Kanun’un yukarıda sözü edilen maddeleri 31.5.2006 gün ve 5510 sayılı Sosyal
Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu’nun 106. maddesi ile yürürlükten
kaldırılmıştır.
5510 sayılı Kanun’un 102. maddesinde, “…İdarî para cezaları
ilgiliye tebliğ ile tahakkuk eder. Tebliğ tarihinden itibaren onbeş gün içinde Kuruma ya da Kurumun ilgili
hesaplarına yatırılır veya aynı süre içinde Kuruma itiraz edilebilir.
İtiraz takibi durdurur. Kurumca itirazı reddedilenler, kararın kendilerine
tebliğ tarihinden itibaren otuz gün içinde yetkili idare mahkemesine
başvurabilirler. Bu süre içinde başvurunun yapılmamış olması halinde, idari
para cezası kesinleşir.
İdarî para cezalarının, Kuruma itiraz edilmeden veya yargı
yoluna başvurulmadan önce tebliğ tarihinden itibaren onbeş
gün içinde peşin ödenmesi halinde, bunun dörtte üçü tahsil edilir. Peşin
ödeme idari para cezasına karşı yargı yoluna başvurma hakkını etkilemez.
Ancak Kurumca veya mahkemece Kurum lehine karar verilmesi halinde, daha
önce tahsil edilmemiş olan dörttebirlik ceza
tutarı, 89 uncu maddenin ikinci fıkrası hükmü de dikkate alınarak tahsil
edilir.
Mahkemeye başvurulması idari para cezasının takip ve tahsilini
durdurmaz. Tebliğ tarihinden itibaren onbeş
gün içinde ödenmeyen idari para cezaları, 89 uncu madde hükmü gereğince
hesaplanacak gecikme cezası ve gecikme zammı ile birlikte tahsil edilir…”
denilmiş; 88. maddesinde ise, “…Kurumun süresi içinde ödenmeyen prim ve
diğer alacaklarının tahsilinde, 6183 sayılı Amme Alacaklarının Tahsil Usûlü Hakkında Kanunun 51 inci, 102 nci
ve 106 ncı maddeleri hariç, diğer maddeleri
uygulanır. Kurum, 6183 sayılı Kanunun uygulanmasında Maliye
Bakanlığı ile diğer kamu kurum ve kuruluşları ve mercilere verilen
yetkileri kullanır.
Kurum, 6183 sayılı Kanun kapsamında takip edilen alacakları
hariç olmak üzere her türlü alacağın teminatını teşkil etmek üzere Yeni
Türk Lirası ve/veya yabancı para birimi üzerinden ticari işletme, taşınır
ve/veya taşınmaz rehni dahil
olmak üzere her türlü teminat almaya yetkilidir.
Kurumun 6183 sayılı Kanun kapsamında takip edilen prim ve
diğer alacakları amme alacağı niteliğinde olup, imtiyazlı alacaktır.
Kurumun taraf olduğu her türlü dava ve icra takiplerinin kısmen veya
tamamen aleyhe neticelenmesi halinde 2004 sayılı İcra ve İflas Kanununda
yazılı tazminat ve cezalar Kurum hakkında uygulanmaz.
Kurumun prim ve diğer alacaklarının tahsilinde, 6183 sayılı
Amme Alacaklarının Tahsil Usûlü Hakkında Kanunun
uygulamasından doğacak uyuşmazlıkların çözümlenmesinde Kurumun alacaklı
biriminin bulunduğu yer iş mahkemesi yetkilidir. Yetkili iş mahkemesine
başvurulması alacakların takip ve tahsilini durdurmaz…” hükmü yer almıştır.
Öte yandan, 5502 sayılı
Sosyal Güvenlik Kurumu Kanunu’nun 37. maddesinin üçüncü fıkrasında, “Süresi
içinde ödenmeyen sosyal sigorta ve genel sağlık sigortası primleri,
işsizlik sigortası primleri, idarî para cezaları, gecikme zamları, katılım
payları Kurum alacağına dönüşür ve bu alacakların tahsilinde, 6183 sayılı
Amme Alacaklarının Tahsil Usulü Hakkında Kanunun 51 inci, 102 nci ve 106 ncı maddeleri
hariç diğer maddeleri uygulanır” denilmiştir.
Görev
kuralları kamu düzenine ilişkin olduğundan, görev konusunda taraflar için
bir müktesep hak doğmayacağı; bu nedenle, yeni bir yasayla kabul edilen
görev kurallarının, geçmişe de etkili olacağı, bilinen bir genel hukuk
ilkesidir.
Davanın açıldığı andaki kurallara göre görevli olan
mahkeme, yeni bir yasa ile görevsiz hale gelmiş ise, (davanın açıldığı anda
görevli olan ve fakat yeni yasaya göre görevsiz hale gelen) mahkemenin
görevsizlik kararı vermesi gerekeceği; ancak, yeni yasadaki görev kuralının,
değişikliğin yürürlüğe girmesinden sonra açılacak davalarda uygulanacağına
dair intikal hükümlerinin varlığı halinde, mahkemece görevsizlik kararı
verilemeyeceği açıktır.
Diğer
taraftan, dava görevsiz mahkemede açılmış, bu sırada yapılan bir kanun değişikliği
ile görevsiz mahkeme o dava için görevli hale gelmiş ise, mahkeme, artık
görevsizlik kararı veremeyip (yeni kanuna göre görevli hale geldiği için)
davaya bakmaya devam etmesi gerekir.
Olayda, Sosyal Güvenlik Kurumu Başkanlığı, SSK
Kahramanmaraş İl Müdürlüğü tarafından verilen idari para cezasından
kaynaklanan 24.01.2008 düzenleme tarihli ve 2003/1006 takip no.lu ödeme
emrinin iptali istemiyle dava açıldığı anlaşılmıştır.
Bu durumda, söz konusu
ödeme emrine karşı açılan davada, 5510 sayılı Yasa’nın 88. maddesi
gözetildiğinde İş Mahkemesinin görevli olduğu kuşkusuzdur.
Açıklanan
nedenlerle, Kahramanmaraş İş Mahkemesi’nin 31.12.2009 gün ve E:2009/1005,
K:2009/1042 sayılı görevsizlik kararının, 24.01.2008 tarih ve 2003/1006
sayılı ödeme emrine ilişkin kısmının kaldırılması gerekmiştir.
SONUÇ : Davanın çözümünde ADLİ YARGININ görevli olduğuna,
bu nedenle Kahramanmaraş İş Mahkemesi’nin 31.12.2009 gün ve E:2009/1005,
K:2009/1042 sayılı GÖREVSİZLİK KARARININ, 24.01.2008 tarih ve 2003/1006
sayılı ödeme emrine ilişkin KISMININ KALDIRILMASINA, 09.04.2012 gününde OY
BİRLİĞİ İLE KESİN OLARAK karar verildi.
—— • ——
Uyuşmazlık
Mahkemesi Başkanlığından:
ESAS NO : 2012/64
KARAR NO : 2012/83
KARAR TR : 9.4.2012
(Hukuk Bölümü)
ÖZET : Davacının rahatsızlığında kullanılan stentin bedelinin tarafına ödenmemesi üzerine açılan
davanın, İDARİ YARGI YERİNDE çözümlenmesi gerektiği hk.
K
A R A R
Davacı : R. G.
Davalı : Sosyal Güvenlik Kurumu Başkanlığı
Vekili : Av. B. K.
O L A Y :
Emekli kamu personeli olan davacı, 11.12.2006 tarihinde kalp
rahatsızlığının tedavisinde kullanılan stentlerin
bedelinin tarafına ödenmesi istemiyle yaptığı 15.8.2008 günlü başvurusunun
reddine ilişkin 23.10.2008 gün ve 45742 sayılı Sosyal Güvenlik Kurumu
Başkanlığı İzmir Sosyal Güvenlik İl Müdürlüğü Alsancak
Sağlık Sosyal Güvenlik Merkezi işleminin iptali istemiyle idari yargı
yerinde dava açmıştır.
ANKARA
10. İDARE MAHKEMESİ: 30.3.2009 gün ve E:2009/379,K:2009/459 sayı ile, emekli kamu personeli olan davacının, kroner arter rahatsızlığı nedeniyle kendisine ilaçlı stent uygulaması yapıldığı, anılan stent
bedellerinin kendisi tarafından karşılandığı ve bedellerin tarafına
ödenmesi istemiyle yaptığı başvurusunun dava konusu işlemle reddi üzerine
bakılan davanın açıldığının anlaşıldığı, bu durumda; 5434 sayılı Kanun
kapsamındaki tedavi giderlerinden kaynaklanan uyuşmazlıklar idari yargı
yerlerinde görülüp çözümlenmekte iken 5510 sayılı Kanun ile, 5434 sayılı
Kanunun tedavi giderlerine ilişkin hükümlerinin yürürlükten kaldırıldığı,
aynı Kanun'da finansmanı sağlanacak ve sağlanmayacak sağlık giderlerinin
düzenlendiği, davacının, stent bedellerinin
ödenmesi isteminde bulunduğu tarihte 5434 sayılı Kanun'un ilgili
hükümlerinin yürürlükten kaldırılması, söz konusu stent
bedelinin ödenip ödenmeyeceği hususu bu Kanun hükümleri uyarınca
değerlendirileceğinden, stent bedelinin ödenmesi
isteminden kaynaklanan bu uyuşmazlığın, 5510 sayılı Yasa hükümleri uyarınca
adli yargı yerince (İş Mahkemelerinde) görülüp çözümlenmesi gerektiği
sonucuna varıldığı gerekçesiyle davanın görev yönünden reddine karar
vermiş, bu karar temyiz edilmeksizin kesinleşmiştir.
Davacı
bu kez, davalı kurum tarafından haksız ve mesnetsiz olarak ödenmediği ileri
sürülen kroner arter hastalığının tedavisinde
kullanılan ilaçlı stent bedeli olan 3.100,00 TL
fatura tutarının, hesaplanacak yasal faizinin ödenmesine hükmedilmesi
istemiyle adli yargı yerinde dava açmıştır.
İzmir 2. İş Mahkemesi: 11.3.2010 gün ve E:2009/316,
K:2010/86 sayı ile, Toplanan delil durumuna; göre,
İkiçeşmelik Sağlık Ocağı tarafından sevki yapılan
ve resmi prosedüre uygun biçimde İzmir Şifa Hastanesi Kardiyoloji
Polikliniğine müracaat eden davacıya, operasyonun planlanmayıp kroner anjiyoplasti ile
bölgede mevcut % 90 darlığa neden lezyonun balonla dilate
edildiği ve uzun segment lezyonuna 3,0x23 mm stent imlpante edildiği (DES-Paclitaxel) ve Emekli Sandığı mensubu ve kronik
hastalıkları bulunan davacıya yapılan balon dilatsyonundan
verim alınamaması, önerilen CABG'nin de
uygulanmasının, gerek obezite ve gerekse DCA distaldeki diffüz hastalık CX
distal lezyonu nedenleriyle mümkün olmaması
nedenleriyle, ilaçlı stent takılmasından başka
bir seçenek kalmamış ve iş bu uygulama sonrasında da davacı sağlığına
kavuşmuş olduğundan tedavinin tamamen tıbbi bir uygulama olduğu, davacı her
ne kadar ödediği farkı istemeyeceğine dair taahhütname imzalamış ise de,
yaşam hakkının kısıtlanması biçimindeki bir hastalık anındaki bu
uygulamanın hayatın olağan akışına ters düşeceği ve bu nedenle de geçerli
belge niteliğinde olmayacağı anlaşılmakla, davacının 3.100,00 TL. tedavi harcama beledinin davalıdan tahsiline karar vermek
gerektiği gerekçesiyle 3.100,00 TL. tedavi harcama
bedelinin dava tarihinden itibaren yasal faizi ile birlikte davalıdan
tahsiline, karar vermiş, davalı idarenin temyizen
incelenerek bozulması istemi üzerine, Yargıtay 10. Hukuk Dairesi 6.10.2011
gün ve E:2010/5463, K:2011/13338 sayı ile, 5510 sayılı Kanunun geçici 4.
maddesi; “…Bu madde kapsamına girenlerin aylıklarının bağlanması,
arttırılması, kesilmesi, yeniden bağlanması, toptan ödemeleri, ilgi devamı,
ihya ve borçlanmaları, diğer ödemeler ve yardımlar ile emeklilik
ikramiyeleri hakkında bu Kanunla yürürlükten kaldırılan hükümleri de dahil
5434 sayılı Kanun hükümlerine göre işlem yapılır ve bu maddenin uygulanmasında
mülga 2829 sayılı Kanun hükümleri ayrıca dikkate alınır…” hükmünü içermekte
olup, bedellerinin tahsili talep edilen davaya konu tıbbi malzemelerin
12.12.2006 tarihli fatura ile temin edilip kullanılmış olması karşısında,
uyuşmazlığın, idari yargının görev alanına girdiği gözetilip, yargı yolu
yanlışlığı nedeniyle dava dilekçesinin reddine karar verilmesi gerekirken,
davanın esasına girilip hüküm tesis edilmiş olmasının, usul ve yasaya
aykırı görüldüğü gerekçesiyle bozulmasına karar vermiştir.
İZMİR 2. İŞ MAHKEMESİ: 22.12.2011 gün ve E:2011/832,
K:2011/731 sayı ile, Usul ve Yasaya uygun olan Yargıtay bozma ilamına
uyularak, 5510 SK 'nun geçici 4. maddesi "bu
madde kapsamına giren aylıkların bağlanması, artırılması, azaltılması,
kesilmesi, yeniden bağlanması, toptan ödemeleri, ilgi devamı, ihya ve
borçlanmaları, diğer ödemeler ve yardımlar ile emeklilik ikramiyeleri
hakkında bu kanunda yürürlükten kaldırılan hükümleri de dahil
5434 sayıl Kanun hükümlerine göre işlem yapılır ve bu maddenin uygulanmasında,
mülga 2829 sayılı Kanun hükümleri ayrıca dikkate alınır" hükmünü
içermekte olup, bedellerinin tahsili talep edilen davaya konu tıbbi
malzemelerin 12.12.2006 tarihli fatura ile temin edilip kullanılmış olması
karşısında uyuşmazlığın idari yargının görev alanına girdiğinden, dava
dilekçesinin görevsizlik nedeniyle reddine karar vermiş, bu karar
kesinleşmiştir.
İNCELEME VE GEREKÇE :
Uyuşmazlık Mahkemesi Hukuk Bölümü’nün, Serdar ÖZGÜLDÜR’ün Başkanlığında, Üyeler: Mustafa AYSAL, Eyüp
Sabri BAYDAR, Sıddık YILDIZ, Nurdane
TOPUZ, Sedat ÇELENLİOĞLU ve Ayhan AKARSU’nun
katılımlarıyla yapılan 9.4.2012 günlü toplantısında:
l-İLK İNCELEME: Dosya üzerinde 2247
sayılı Yasanın 27. maddesi uyarınca yapılan incelemeye göre;
Adli ve idari yargı yerleri arasında anılan Yasanın
14. maddesinde öngörülen biçimde olumsuz görev uyuşmazlığı doğduğu, adli
yargı dosyasının davacı vekilinin istemi üzerine son görevsizlik kararını
veren Mahkemece idari yargı dosyası da temin edilmek suretiyle Mahkememize
gönderildiği ve usule ilişkin herhangi bir noksanlık bulunmadığı
anlaşıldığından, adli ve idari yargı yerleri arasında doğan görev
uyuşmazlığının esasının incelenmesine oybirliği ile karar verildi.
II-ESASIN
İNCELENMESİ: Raportör-Hakim Gülşen AKAR PEHLİVAN’ın, davanın çözümünde idari yargının görevli
olduğu yolundaki raporu ile dosyadaki belgeler okunduktan; ilgili
Başsavcılarca görevlendirilen Yargıtay Cumhuriyet Savcısı Mehmet BAYHAN ile
Danıştay Savcısı Mehmet AKKAYA’nın davada idari
yargının görevli olduğu yolundaki sözlü açıklamaları da dinlendikten sonra
GEREĞİ GÖRÜŞÜLÜP DÜŞÜNÜLDÜ:
Dava,
davacının, kalp rahatsızlığının tedavisinde kullanılan 3.100,00 TL ilaçlı stentlerin bedelinin faiziyle birlikte ödenmesi
istemiyle 15.8.2008 tarihinde yaptığı başvurunun reddine ilişkin 23.10.2008
gün ve 45742 sayılı Sosyal Güvenlik Kurumu Başkanlığı işleminin iptali ile
ödenen bedelin faiziyle birlikte tazmini istemiyle açılmıştır.
Dosyanın incelenmesinden 5754 sayılı Kanun’un
yürürlüğe girdiği tarihten önce, emekli kamu personeli olan davacının, kalp
rahatsızlığının tedavisinde kullanılan ilaçlı stentlerin
bedelinin tarafına ödenmesi istemiyle yaptığı başvurunun reddine ilişkin
23.10.2008 gün ve 45742 sayılı Sosyal Güvenlik Kurumu Başkanlığı İzmir
Sosyal Güvenlik İl Müdürlüğü Alsancak Sağlık Sosyal
Güvenlik Merkezi işleminin iptali ile ödenen bedelin faiziyle birlikte
tazmini istemiyle açtığı anlaşılmıştır.
31.5.2006 tarih ve 5510 sayılı Sosyal Sigortalar ve
Genel Sağlık Sigortası Kanunu 506, 1479, 2925, 2926 ve 5434 sayılı Kanunlar
kapsamındaki hizmet akdine göre ücretle çalışanlar (Sosyal Sigortalılar),
kendi hesabına çalışanlar (Bağ-Kur’lular), tarımda kendi adına ve hesabına
çalışanlar (Tarım Bağ-Kur’luları), tarım işlerinde ücretle çalışanlar,
(Tarım sigortalıları), devlet memurları ve diğer kamu görevlilerini (Emekli
Sandığı İştirakçileri), geçici maddelerle korunan haklar dışında, sosyal
güvenlik ve sağlık hizmetleri yönünden yeni bir sisteme tabi tutmuş, beş
farklı emeklilik rejimini aktüeryal olarak hak ve
hükümlülükler yönünden tek bir sosyal güvenlik sistemi altında toplamıştır.
5510 sayılı Kanunun iptali
amacıyla açılan davada Anayasa Mahkemesi, 15.12.2006 tarih ve E: 2006/111,
K: 2006/112 sayılı kararıyla, anılan Kanunun birçok maddesi ile birlikte,
bu Kanunun yürürlük tarihinden önce 5434 sayılı T.C. Emekli Sandığı Kanunu
hükümlerine tabi olarak görev yapmakta olan memurlar ve diğer kamu
görevlilerini diğer sigortalılarla aynı sisteme tabi kılan (başta 4/c
maddesi) hükümlerin iptaline karar vermiş; bu karardan sonra kabul edilen
17.04.2008 tarih ve 5754 sayılı Kanunla 5510 sayılı Kanunda düzenlemeler
yapılmış ve anılan Kanuna eklenen Geçici 1 nci ve
Geçici 4 ncü maddelerle, 5754 sayılı Kanunun
yürürlüğe girdiği 1 Ekim 2008 tarihinden önce 5510 sayılı Kanunun 4 ncü maddesinin birinci fıkrasının (c) bendi kapsamında
olanlar (memurlar ile diğer kamu görevlileri) ile bunların dul ve yetimleri
hakkında, bu Kanunla yürürlükten kaldırılan hükümleri de dahil
5434 sayılı Kanun hükümlerine göre işlem yapılacağı hüküm altına
alınmıştır. 5754 sayılı Kanunun kimi hükümlerinin iptali istemiyle açılan
dava Anayasa Mahkemesi’nin 30.3.2011 tarih ve E: 2008/56, K:2011/58 sayılı
kararı ile reddedilmiştir.
5510
sayılı Kanunun 101 nci maddesinde yer alan “…bu
Kanun hükümlerinin uygulanmasıyla ilgili ortaya çıkan uyuşmazlıklar İş
Mahkemelerinde görülür.” bölümünün iptali istemiyle yapılan itiraz
başvurusunda Anayasa Mahkemesi, 22.12.2011 tarih ve E: 2010/65, K: 2011/169
sayılı kararıyla (RG. 25.1.2012, Sayı: 28184) davayı redle
sonuçlandırmakla birlikte; söz konusu kararın Mahkememiz önündeki
uyuşmazlığa ışık tutacak şekilde şu gerekçeye dayandırmıştır: “…5754 sayılı
Kanunun yürürlüğe girmesinden önce memur ve diğer kamu görevlisi olarak
çalışmakta olanlar, evvelce olduğu gibi 5434 sayılı Kanun hükümlerine tabi
olacaklar ve bunların emeklileri bakımından da aynı Kanun hükümleri
uygulanmaya devam edecek; ancak 5754 sayılı Kanun’un yürürlüğe girmesinden
sonra memur ve diğer kamu görevlileri olarak çalışmaya başlayanlar ise 5510
sayılı Kanunun 4/c maddesi uyarınca, bu Kanun hükümlerine tabi sigortalı
sayılacak ve haklarında 5434 sayılı Kanun değil, 5510 sayılı Kanun’un
öngördüğü kural ve esaslar uygulanacak; ihtilaf halinde de adli yargı
görevli bulunacaktır. 5754 sayılı Kanunun yürürlüğüyle birlikte, artık
Sosyal Sigortacılık esasına göre faaliyet gösteren ve yaptığı, tesis ettiği
işlem ve muameleler idari işlem sayılamayacak bir sosyal güvenlik kurumunun
varlığından söz etmek gerekli bulunmaktadır. 5754 sayılı
Kanun’un yürürlüğe girmesinden önce iştirakçisi sıfatıyla çalışmakta olan
memurlar ve diğer kamu görevlileri ile emekli sıfatıyla 5434 sayılı Kanun’a
göre emekli, dul ve yetim aylığı almakta olanlar ve ayrıca memurlar ve
diğer kamu görevlilerinden ileride emekliliğe hak kazanacaklar yönünden ise
Sosyal Güvenlik Kurumu’nun tesis edeceği işlem ve yapacağı muameleler idari
işlem niteliğini korumaya devam edecek, bunlara ilişkin ihtilaflarda da
evvelce olduğu gibi idari yargı görevli olmaya devam edecektir… Bu
bakımdan 5510 sayılı Kanunun yürürlüğünden sonra, prim esasına dayalı yani
sistemin içeriği ve Kanun kapsamındaki iş ve işlemlerin niteliği göz önünde
bulundurulduğunda, itiraz konusu kuralla, yargılamanın bütünlüğü ve uzman
mahkeme olması nedeniyle Kanun hükümlerinin uygulanması ile ortaya çıkan
uyuşmazlıkların çözümünde iş mahkemelerinin görevlendirilmesinde Anayasa’ya
aykırılık görülmemiştir. Ancak, yukarıda açıklandığı üzere 5754 sayılı
Kanun’un yürürlüğe girmesinden önce statüde bulanan memurlar ve diğer kamu
görevlileri ile ilgili sosyal güvenlik mevzuatının uygulanmasından doğan
idari işlem ve idari eylem niteliğindeki uyuşmazlıklarda idari yargının
görevinin devam edeceği açıktır…”
Yukarıda sözü edilen mevzuat hükümlerinin ve
Anayasa Mahkemesi kararının birlikte değerlendirilmesinden, 5510 sayılı
Kanunun yürürlüğe girmesinden önce memur ve diğer kamu görevlisi olarak
çalışmakta olanlar, daha önce olduğu üzere 5434 sayılı Kanun hükümlerine
tabi olacakları gibi bunların emeklilikleri bakımından da aynı Kanun
hükümlerinin uygulanmaya devam edileceği; ancak, bu Kanunun yürürlüğe
girmesinden sonra memur ve diğer kamu görevlisi olarak çalışmaya
başlayanların ise 5510 sayılı Kanunun 4/c maddesi uyarınca, bu Kanun
hükümlerine tabi sigortalı sayılacağı ve haklarında 5434 sayılı Kanunun
değil 5510 sayılı Kanunun öngördüğü kural ve esasların uygulanacağı
dolayısıyla ihtilafların da adli yargı yerinde çözümleneceği açıktır.
Kaldı
ki; T.C. Anayasası’nın 158.maddesindeki “…diğer mahkemelerle, Anayasa
Mahkemesi arasındaki görev uyuşmazlıklarında Anayasa Mahkemesi’nin kararı
esas alınır ” hükmü uyarınca Anayasa Mahkemesi kararının bu uyuşmazlığın
çözümünde esas alınacağı tartışmasızdır.
Bu durumda, 5510 sayılı Yasanın yürürlüğe
girmesinden önce iştirakçi sıfatıyla çalışmakta olan memurlar ve diğer kamu
görevlileri ile emekli sıfatıyla 5434 sayılı Kanuna göre emekli, dul ve
yetim aylığı almakta olanlar ve ayrıca memurlar ve diğer kamu
görevlilerinden ileride emekliliğe hak kazanacaklar yönünden Sosyal
Güvenlik Kurumunca tesis edilen işlem ve yapacağı muamelelerin “idari işlem”
ve “idari eylem” niteliğini korumaya devam edeceği, dolayısıyla, 2577
sayılı İdari Yargılama Usulü Kanununun 2/1-a maddesinde belirtilen idari
işlemler hakkında yetki, şekil, sebep, konu ve maksat yönlerinden biri ile
hukuka aykırı olduklarından dolayı iptalleri için menfaatleri ihlal
edilenler tarafından açılan iptal davaları kapsamında bulunan, emekli kamu
personeli olan davacı tarafından açılan davanın, görüm ve çözümünün idari
yargı yerinde görüleceği sonucuna varılmıştır.
Açıklanan nedenlerle, Ankara 10. İdare Mahkemesinin
görevsizlik kararının kaldırılması gerekmiştir.
SONUÇ : Davanın çözümünde İDARİ YARGININ görevli olduğuna,
bu nedenle Ankara 10. İdare Mahkemesi’nin 30.3.2009 gün ve E:2009/379,
K:20009/459 sayılı GÖREVSİZLİK KARARININ KALDIRILMASINA, 9.4.2012 gününde
OYBİRLİĞİYLE İLE KESİN OLARAK karar verildi.
—— • ——
Uyuşmazlık
Mahkemesi Başkanlığından:
ESAS NO : 2012/66
KARAR NO : 2012/84
KARAR TR : 9.4.2012
(Hukuk Bölümü)
ÖZET : 506 sayılı Kanun uyarınca verilen idari para cezasından
kaynaklanan ödeme emrinin iptali istemiyle açılan davanın, ADLİ YARGI
YERİNDE çözümlenmesi gerektiği hk.
K A R A R
Davacı : Z.
K.
Vekili : Av. M. K.
Davalı :
Sosyal Güvenlik Kurumu Başkanlığı
Vekili : Av. N. Ö. G.
O L A Y : Davacı vekili, müvekkili hakkında Sosyal Güvenlik Kurumu
Başkanlığı, Kahramanmaraş Sigorta İl Müdürlüğünce tesis edilen, 24.1.2008
düzenleme tarihli ve 2003/1011, 2007/012138, 2004/492, 2004/010881,
2003/1010, 2007/012137, 2000/1730, 2001/1123, 2003/1007, 2003/1009, 2003/1006,
2007/012139, 2003/1008, 2004/010882, 2004/493 ve 2007/012140 takip nolu ödeme emirlerinde belirtilen asıl alacak ve
gecikme zamlarının; zaman aşımına uğramış olması sebebiyle iptaline, bu
mümkün görülmediği takdirde ise müvekkilinin borçlu bulunmadığı tespitine
ve ödeme emirlerinin bu yönden iptaline karar verilmesi istemiyle adli
yargı yerinde dava açmıştır.
Kahramanmaraş İş Mahkemesi: 31.12.2009 gün ve E:2008/89,
K:2009/1038 sayı ile, Davacı vekilinin Mahkemelerine
verdiği dava dilekçesini ıslah ettiği ıslah dilekçesinin özetine yer
verdikten sonra; davacının açmış olduğu davada, davaya konu etmiş olduğu
2003/1006-1007-1008-1009, 2004/10881-10882-12140-12139, 2004/493 sayılı
dosyalar yönüyle davanın tefrik edilerek Mahkemelerinin 2009/1005 esasına
kaydedildiğini; Davacının, SSK tarafından kendisine ödeme emirleri
gönderildiğini; ancak davaya konu borç nedeniyle daha önce yeniden
yapılandırma talep ettiğini, bu talebinin kabul edilmediğini, bu nedenle
mümkünse öncelikle muarazanın giderilmesini, değilse borçlar zamanaşımına
uğradığından iptalini talep ettiği; söz konusu dosyaların incelenmesinden;
2003/1006-1007-1008 1009, 2004/10881-10882-12140-12139-493 sayılı
dosyalardaki borcun kaynağının idari para cezası olduğunun anlaşılmasıyla, bu
dosyalar yönünden tefrik kararı verildiği, kalan dosyaların incelenmesine
geçildiğinde; borç zamanaşımına uğradığından ve süresinde dava
açıldığından, açılan davanın tefrik edilenler dışında 2007/012137-012138,
2003/1011-1010, 2001/1123, 2000/17030, 2004/492 sayılı dosyalar yönüyle
zaman aşımı nedeniyle kabulüne karar verilmesinin gerektiğini belirterek
sonuç itibariyle; Davacının davasının Kabulü ile, SGK tarafından ayrılan
icra dosyaları dışındaki (2007/012137-012138, 2003/1011-1010, 2001/1123,
2000/17030, 2004/492 sayılı dosyalar) yapılan takiplerin iptaline ve
davacının borçlu olmadığının tespitine karar vermiş; temyiz edilmesi
üzerine, Yargıtay 21. Hukuk Dairesi: 14.4.2011 gün ve E:2010/2683,
K:2011/3479 sayı ile, davalı Kurumun temyiz dilekçesinin süre aşımı yönünden
reddine karar vermiştir.
Tefrik edilen dosyalara ilişkin olarak:
KAHRAMANMARAŞ İŞ MAHKEMESİ: 31.12.2009 gün ve
E:2009/1005, K:2009/1042 sayı ile, davacı vekilinin
Mahkemelerine vermiş olduğu dava dilekçesini ıslah ettiği ıslah
dilekçesinde özetle; Müvekkili aleyhinde düzenlenen ödeme emirlerinin,
müvekkili ile alakası olmayan bir şahsın Kuruma olan borçları nedeniyle
düzenlendiğini, 1999 yılından beri özel okul isleten A. Ş.'in Kuruma
birtakım borçlarının biriktiğini, davalı kurumun ise söz konusu özel okulun
aslında müvekkili tarafından isletildiğini, A. Ş.'in paravan olarak
kullanıldığını, Kurumun zarara uğratıldığını ileri sürerek müvekkili
aleyhine dava konusu ödeme emirlerini düzenlediğini, müvekkilinin kızını A.
Ş. tarafından açılan özel okula kaydettirdiğini, bu nedenle A. Ş. ile
tanıştıklarını, bu sahsın bir kısım hukuki işlerini takip ettiğini, gerek
kızının bu okulda okuması gerekse vekilliği nedeniyle okula gidip
geldiğini, bu nedenle söz konusu borçlardan sorumlu tutulmasının kabul edilemeyeceğini,
ödeme emirlerinin Şubat 2008 ayında tebliğ edildiğini, ödeme emirlerine
konu borçların ait olduğu yıllar dikkate alındığında 5 yıllık zamanaşımı
süresinin dolduğunu, ayrıca ödeme emirlerinin içeriğine de itiraz
ettiklerini ileri sürerek öncelikle dava konusu ödeme emirlerinin
zamanaşımına uğramış olması nedeniyle iptaline, bu mümkün görülmediği
takdirde ise müvekkilinin dava konusu ödeme emirlerinden dolayı sorumlu
tutulamayacağından dolayı müvekkilinin borçlu bulunmadığının tespitine ve
ödeme emirlerinin bu yönden iptaline, masraflar ve vekalet ücreti ile yasal
tazminatların davalı tarafa tahmiline karar verilmesini talep etmiş olduğu;
davacının açmış olduğu davada davaya konu etmiş olduğu
2003/1006-1007–1008-1009, 20041/10881–10882–12140-12139, 2004/493 sayılı
dosyalar yönüyle davanın tefrik edilerek Mahkemelerinin 2009/1005 esasına
kaydedildiği; davalı Sosyal Güvenlik Kurumu Başkanlığı vekilinin özetle;
müvekkili kurumca yürütülen takip işlemlerinde herhangi bir uygunsuzluk
bulunmadığını, yasa ve mevzuata uygun olduğunu savunarak davanın reddine
karar verilmesini talep etmiş bulunduğu; davacının, SSK tarafından
kendisine ödeme emirleri gönderildiğini, ancak davaya konu borç nedeniyle
daha önce yeniden yapılandırma talep ettiğini, bu talebinin kabul
edilmediğini, bu nedenle mümkünse öncelikle muarazanın giderilmesini,
değilse borçlar zamanaşımına uğradığından iptalini talep etmiş bulunduğu;
söz konusu icra dosyalarının SSK'dan getirtilip incelenmesinden; 2003/1006-1007-1008-1009,
2004/10881-10882-2007/12140-12139 sayılı dosyalardaki borcun kaynağının
idari para cezası olduğu anlaşıldığından, bu dosyalar yönünden tefrik
kararı verildiği, idari para cezalarında görevin idari yargıda olduğunun
anlaşıldığı gerekçesiyle Davacının dava dilekçesinin görev yönünden
reddine, görevli yargı yerinin idari yargı olduğunun tespitine karar
vermiş, bu karar temyiz edilmeksizin kesinleşmiştir.
Davacı vekili bu kez, 24.01.2008 düzenleme tarihli ve
2007/012139, 2003/1006, 2003/1007, 2003/1008, 2003/1009 sayılı ödeme
emirlerinin iptali istemiyle idari yargı yerinde dava açmıştır.
Gaziantep 1. İdare Mahkemesi: 24.3.2010 gün ve
E:2010/180, K:2010/372 sayı ile, 2577 Sayılı İdari
Yargılama Usulü Kanunu'nun 4001 Sayılı Kanunla değişik 5.maddesinin
1.fıkrasında, her idari işlem aleyhine ayrı ayrı
dava açılacağı ancak aralarında maddi veya hukuki yönden bağlılık ya da
sebep-sonuç ilişkisi bulunan birden fazla işleme karsı da bir dilekçe ile
dava açılabileceğinin hükme bağlandığı; dava dosyasının incelenmesinden,
farklı dönemlere ait idari para cezalarına ilişkin olarak ödeme emirleri
düzenlendiği, dava konusu edilen ödeme emirleri arasında maddi veya hukuki
bağlılık ya da sebep sonuç ilişkisi bulunmadığının anlaşıldığı; bu durumda
davacının her ödeme emri için ayrı ayrı dava
açması gerektiği sonucuna varıldığından dava dilekçesinin usule uygun
görülmediği gerekçesiyle, dava dilekçesinin, 2577 sayılı İdari Yargılama
Usulü Kanunu'nun 15. maddesinin 1. fıkrası (d) bendi gereğince bu kararın
tebliğ tarihini izleyen günden itibaren 30 gün içinde 5.maddeye uygun
şekilde düzenlenerek yeniden dava açılmak üzere reddine karar vermiştir.
Davacı vekili dilekçesini yenileyerek; 2002/4 dönemine
ait 444,00 TL idari para cezasının zamanında ödemediği gerekçesiyle SSK
Kahramanmaraş İl Müdürlüğünce müvekkili adına düzenlenen, (gecikme zammı dahil) 1.750,00 TL meblağlı, 24.1.2008 tarih ve
2003/1007 sayılı ödeme emrinin iptali istemiyle tekrar idari yargı yerinde
dava açmıştır.
GAZİANTEP 1. İDARE MAHKEMESİ: 30.5.2011 gün ve
E:2010/625, K:2011/939 sayı ile, 5510 sayılı Yasanın
88. maddesinin 16. ve devamı fıkralarında; "Kurumun süresi içinde
ödenmeyen prim ve diğer alacaklarının tahsilinde, 6183 sayılı Amme
Alacaklarının Tahsil Usulü Hakkında Kanunun 51 inci, 102 nci ve 106 ncı maddeleri
hariç, diğer maddeleri uygulanır. Kurum, 6183 sayılı Kanunun uygulanmasında
Maliye Bakanlığı ile diğer kamu kurum ve kuruluşları ve mercilere verilen
yetkileri kullanır. / Kurum, 6183 sayılı Kanun kapsamında takip edilen
alacakları hariç olmak üzere her türlü alacağın teminatını teşkil etmek
üzere Yeni Türk Lirası ve/veya yabancı para birimi üzerinden ticari
işletme, taşınır ve/veya taşınmaz rehni dahil olmak üzere her türlü teminat almaya yetkilidir. /
Kurumun 6183 sayılı Kanun kapsamında takip edilen prim ve diğer alacakları
amme alacağı niteliğinde olup, imtiyazlı alacaktır. Kurumun taraf olduğu
her türlü dava ve icra takiplerinin kısmen veya tamamen aleyhe
neticelenmesi halinde 2004 sayılı İcra ve İflas Kanununda yazılı tazminat
ve cezalar Kurum hakkında uygulanmaz. / Kurumun prim ve diğer alacaklarının
tahsilinde, 6183 sayılı Amme Alacaklarının Tahsil Usulü Hakkında Kanunun
uygulamasından doğacak uyuşmazlıkların çözümlenmesinde Kurumun alacaklı
biriminin bulunduğu yer iş mahkemesi yetkilidir. Yetkili
iş mahkemesine başvurulması alacakların takip ve tahsilini durdurmaz."
hükümlerine yer verilmiş olduğu; dava konusu ödeme emrinin, davacının
kuruma olan borçlarının tahsili amacıyla düzenlendiğinin görüldüğü,
yukarıda yer verilen Yasanın amir hükmü doğrultusunda işbu davanın görüm ve
çözümü görevinin adli yargı mahkemelerine ait bulunduğu gerekçesiyle;
davanın 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Yasasının 15/1-a. maddesi hükmü
uyarınca görev yönünden reddine karar vermiş, bu karar itiraz edilmeksizin
kesinleşmiştir.
İNCELEME VE GEREKÇE :
Uyuşmazlık Mahkemesi Hukuk Bölümü’nün, Serdar ÖZGÜLDÜR’ün Başkanlığında, Üyeler: Mustafa AYSAL, Eyüp
Sabri BAYDAR, Sıddık YILDIZ, Nurdane
TOPUZ, Sedat ÇELENLİOĞLU ve Ayhan AKARSU’nun
katılımlarıyla yapılan 9.4.2012 günlü toplantısında:
l-İLK İNCELEME: Dosya üzerinde 2247
sayılı Yasa’nın 27. maddesi uyarınca yapılan incelemeye göre;
Adli ve idari yargı yerleri arasında 2247 sayılı
Yasa’nın 14. maddesinde öngörülen biçimde “SSK Kahramanmaraş İl
Müdürlüğünce davacı adına düzenlenen, 24.1.2008 tarih ve 2003/1007 sayılı
ödeme emrinin iptali istemi yönünden” olumsuz
görev uyuşmazlığı doğduğu, idari yargı dosyasının 15. maddede belirtilen
yönteme uygun olarak davacı vekilinin istemi üzerine son görevsizlik
kararını veren mahkemece, adli yargı dosyası da temin edilmek suretiyle
Uyuşmazlık Mahkemesi’ne gönderildiği ve usule ilişkin herhangi bir
noksanlık bulunmadığı anlaşıldığından görev uyuşmazlığının esasının
incelenmesine oybirliği ile karar verildi.
II-ESASIN
İNCELENMESİ: Raportör-Hakim Gülşen AKAR PEHLİVAN’ın, davanın çözümünde adli yargının görevli
olduğu yolundaki raporu ile dosyadaki belgeler okunduktan; ilgili
Başsavcılarca görevlendirilen Yargıtay Cumhuriyet Savcısı Mehmet BAYHAN ile
Danıştay Savcısı Mehmet AKKAYA’nın davada adli
yargının görevli olduğu yolundaki sözlü açıklamaları da dinlendikten sonra
GEREĞİ GÖRÜŞÜLÜP DÜŞÜNÜLDÜ:
Dava,
506 sayılı Sosyal Sigortalar Kanunu uyarınca verilen idari para cezasından
kaynaklanan 24.1.2008 düzenleme tarihli ve 2003/1007 takip no.lu ödeme emrinin iptali isteminden ibarettir.
506 sayılı Sosyal Sigortalar Kanunu’nun 140.
maddesinin 9.5.2007 gün ve 5655
sayılı Kanun’un 2. maddesi ile değişik 4. fıkrasında, “idari para
cezaları ilgiliye tebliğ edilmekle tahakkuk eder ve tebliğ tarihinden
itibaren onbeş gün içinde Kuruma ödenir veya aynı
süre içinde Kurumun ilgili ünitesine itiraz edilebilir. İtiraz takibi
durdurur. Kurumca itirazı reddedilenler, kararın kendilerine tebliğ
tarihinden itibaren otuz gün içinde yetkili idare mahkemesine
başvurabilirler. Bu süre içinde başvurunun yapılmamış olması halinde idari
para cezası kesinleşir. Mahkemeye başvurulması cezanın takip ve tahsilini
durdurmaz. Tebliğ tarihinden itibaren onbeş gün
içinde Kuruma ödenmeyen idarî para cezaları, bu Kanunun 80 inci maddesi hükmü
gereğince hesaplanacak gecikme cezası ve gecikme zammı ile birlikte tahsil
edilir. İdarî para cezalarının, Kuruma itiraz ve yargı yoluna
başvurulmaksızın tebliğ tarihinden itibaren onbeş
gün içinde ödenmesi halinde, bunun dörtte üçü tahsil edilir. Peşin ödeme,
idarî para cezalarına karşı Kuruma itiraz etme veya yargı yoluna başvurma
hakkını etkilemez. Ancak, Kurumca itirazın reddedilmesi
veya mahkemece Kurum lehine karar verilmesi halinde, daha önce tahsil
edilmemiş olan dörtte birlik ceza tutarı, 80 inci madde hükmü de dikkate
alınarak tahsil edilir” denilmiş; 80. maddesinin yedinci fıkrasında ise,
"Kurum alacaklarının tahsilinde 21.7.1953 tarih ve 6183 sayılı Kanunun
uygulanmasından doğacak uyuşmazlıkların çözümlenmesinde, alacaklı Sigorta
Müdürlüğünün bulunduğu yer İş Mahkemesi yetkilidir" hükmüne yer
verilmiştir.
Uyuşmazlık Mahkemesi Hukuk Bölümü, bu
düzenlemelere göre, idarî para cezalarının ilgiliye
tebliğ edilmekle tahakkuk edeceği ve tebliğ tarihinden itibaren onbeş gün içinde Kuruma ödeneceği veya aynı süre içinde
Kurumun ilgili ünitesine itiraz edilebileceği, itirazın takibi durduracağı,
Kurumca itirazı reddedilenlerin, kararın kendilerine tebliğ tarihinden
itibaren otuz gün içinde yetkili idare mahkemesine başvurabilecekleri nedeniyle tahakkuk aşamasında idare mahkemelerinin
görevli oldukları, kurum alacaklarının tahsilinde ise, 6183 sayılı Yasa
hükümleri uygulanmak suretiyle düzenlenecek ödeme emrine karşı açılacak
davalara bakma görevinin, 80. maddenin yedinci fıkrasında açıkça
belirtildiği gibi Sigorta Müdürlüğünün bulunduğu yer iş mahkemesine ait
olduğu sonucuna varmıştır.
Ancak,
506 sayılı Kanun’un yukarıda sözü edilen maddeleri 31.5.2006 gün ve 5510 sayılı Sosyal
Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu’nun 106. maddesi ile yürürlükten kaldırılmıştır.
5510 sayılı Kanun’un 102. maddesinde, “…idari para cezaları
ilgiliye tebliğ ile tahakkuk eder. Tebliğ tarihinden itibaren onbeş gün içinde Kuruma ya da Kurumun ilgili
hesaplarına yatırılır veya aynı süre içinde Kuruma itiraz edilebilir.
İtiraz takibi durdurur. Kurumca itirazı reddedilenler, kararın kendilerine
tebliğ tarihinden itibaren otuz gün içinde yetkili idare mahkemesine
başvurabilirler. Bu süre içinde başvurunun yapılmamış olması halinde, idari
para cezası kesinleşir.
İdari para cezalarının, Kuruma itiraz edilmeden veya yargı
yoluna başvurulmadan önce tebliğ tarihinden itibaren onbeş
gün içinde peşin ödenmesi halinde, bunun dörtte üçü tahsil edilir. Peşin
ödeme idari para cezasına karşı yargı yoluna başvurma hakkını etkilemez.
Ancak Kurumca veya mahkemece Kurum lehine karar verilmesi halinde, daha
önce tahsil edilmemiş olan dörttebirlik ceza
tutarı, 89 uncu maddenin ikinci fıkrası hükmü de dikkate alınarak tahsil
edilir.
Mahkemeye başvurulması idari para cezasının takip ve tahsilini
durdurmaz. Tebliğ tarihinden itibaren onbeş
gün içinde ödenmeyen idari para cezaları, 89 uncu madde hükmü gereğince
hesaplanacak gecikme cezası ve gecikme zammı ile birlikte tahsil edilir…”
denilmiş; 88. maddesinde ise, “…Kurumun süresi içinde ödenmeyen prim ve
diğer alacaklarının tahsilinde, 6183 sayılı Amme Alacaklarının Tahsil Usûlü Hakkında Kanunun 51 inci, 102 nci
ve 106 ncı maddeleri hariç, diğer maddeleri
uygulanır. Kurum, 6183 sayılı Kanunun uygulanmasında Maliye
Bakanlığı ile diğer kamu kurum ve kuruluşları ve mercilere verilen
yetkileri kullanır.
Kurum, 6183 sayılı Kanun kapsamında takip edilen alacakları
hariç olmak üzere her türlü alacağın teminatını teşkil etmek üzere Yeni
Türk Lirası ve/veya yabancı para birimi üzerinden ticari işletme, taşınır
ve/veya taşınmaz rehni dahil
olmak üzere her türlü teminat almaya yetkilidir.
Kurumun 6183 sayılı Kanun kapsamında takip edilen prim ve
diğer alacakları amme alacağı niteliğinde olup, imtiyazlı alacaktır.
Kurumun taraf olduğu her türlü dava ve icra takiplerinin kısmen veya
tamamen aleyhe neticelenmesi halinde 2004 sayılı İcra ve İflas Kanununda
yazılı tazminat ve cezalar Kurum hakkında uygulanmaz.
Kurumun prim ve diğer alacaklarının tahsilinde, 6183 sayılı
Amme Alacaklarının Tahsil Usûlü Hakkında Kanunun
uygulamasından doğacak uyuşmazlıkların çözümlenmesinde Kurumun alacaklı
biriminin bulunduğu yer iş mahkemesi yetkilidir. Yetkili iş mahkemesine
başvurulması alacakların takip ve tahsilini durdurmaz…” hükmü yer almıştır.
Öte yandan, 5502 sayılı
Sosyal Güvenlik Kurumu Kanunu’nun 37. maddesinin üçüncü fıkrasında, “süresi
içinde ödenmeyen sosyal sigorta ve genel sağlık sigortası primleri,
işsizlik sigortası primleri, idarî para cezaları, gecikme zamları, katılım
payları Kurum alacağına dönüşür ve bu alacakların tahsilinde, 6183 sayılı
Amme Alacaklarının Tahsil Usulü Hakkında Kanunun 51 inci, 102 nci ve 106 ncı maddeleri
hariç diğer maddeleri uygulanır” denilmiştir.
Görev
kuralları kamu düzenine ilişkin olduğundan, görev konusunda taraflar için
bir müktesep hak doğmayacağı; bu nedenle, yeni bir yasayla kabul edilen
görev kurallarının, geçmişe de etkili olacağı, bilinen bir genel hukuk
ilkesidir.
Davanın açıldığı andaki kurallara göre görevli olan
mahkeme, yeni bir yasa ile görevsiz hale gelmiş ise, (davanın açıldığı anda
görevli olan ve fakat yeni yasaya göre görevsiz hale gelen) mahkemenin
görevsizlik kararı vermesi gerekeceği; ancak, yeni yasadaki görev
kuralının, değişikliğin yürürlüğe girmesinden sonra açılacak davalarda uygulanacağına
dair intikal hükümlerinin varlığı halinde, mahkemece görevsizlik kararı
verilemeyeceği açıktır.
Diğer
taraftan, dava görevsiz mahkemede açılmış, bu sırada yapılan bir kanun
değişikliği ile görevsiz mahkeme o dava için görevli hale gelmiş ise,
mahkeme, artık görevsizlik kararı veremeyip (yeni kanuna göre görevli hale
geldiği için) davaya bakmaya devam etmesi gerekir.
Olayda, Sosyal Güvenlik Kurumu Başkanlığı, SSK
Kahramanmaraş İl Müdürlüğü tarafından verilen idari para cezasından
kaynaklanan 24.1.2008 düzenleme tarihli ve 2003/1007 takip nolu ödeme emrinin iptali
istemiyle dava açıldığı anlaşılmıştır.
Bu durumda, söz konusu
ödeme emrine karşı açılan davada, 5510 sayılı Yasa’nın 88. maddesi
gözetildiğinde İş Mahkemesinin görevli olduğu kuşkusuzdur.
Açıklanan nedenlerle, Kahramanmaraş İş Mahkemesi’nin
31.12.2009 gün ve E:2009/1005, K:2009/1042 sayılı görevsizlik kararının,
24.1.2008 tarih ve 2003/1007 sayılı ödeme emrine ilişkin kısmının
kaldırılması gerekmiştir.
SONUÇ : Davanın
çözümünde ADLİ YARGININ görevli olduğuna, bu nedenle Kahramanmaraş İş Mahkemesi’nin
31.12.2009 gün ve E:2009/1005, K:2009/1042 sayılı GÖREVSİZLİK KARARININ,
24.1.2008 tarih ve 2003/1007 sayılı ÖDEME EMRİNE İLİŞKİN KISMININ
KALDIRILMASINA, 9.4.2012 gününde OYBİRLİĞİ İLE KESİN OLARAK karar verildi.
—— • ——
Uyuşmazlık
Mahkemesi Başkanlığından:
ESAS NO : 2012/72
KARAR NO : 2012/87
KARAR TR : 9.4.2012
(Hukuk Bölümü)
ÖZET : 3213 sayılı Maden Kanunu uyarınca verilen idari
para cezasının kaldırılması istemiyle açılan davanın, ADLİ YARGI YERİNDE
çözümlenmesi gerektiği hk.
K
A R A R
Davacı :
Estaş Kum Tic. Mad. Nak.
San. A.Ş.
Vekili :
Av. B. T.
Davalı :
Antalya İl Özel İdaresi
Vekili :
Av. D. Ç.
O L A Y :
Antalya İl Özel İdaresi’nin 17.1.2006 gün ve 503 sayılı işlemi ile, 3213 sayılı Maden Kanunu’nun 12. maddesi uyarınca
davacı adına idari para cezası verilmiştir.
Davacı vekili, para cezasına karşı adli yargı
yerinde itirazda bulunmuştur.
ANTALYA 1.
SULH CEZA MAHKEMESİ: 14.4.2006 gün ve D.İş:2006/278, D.İş.K:2006/278
sayı ile, başvuran
hakkında, Antalya Valiliği İl Özel İdaresi
tarafından dosya kapsamındaki idari para cezasının düzenlendiği, bu
düzenleme üzerine başvuran tarafından idari para cezasına karşı, cezanın
iptali için Mahkemelerine bir dilekçe ile başvurularak, haklarındaki idari
para cezasının iptalinin istendiği, Anayasa
Mahkemesi’nin 2005/108 Esas, 2006/35 Karar sayılı, 1.3.2006 tarihli kararı
ile Kabahatler Kanunu’nun 3. maddesinin iptal edildiği, bu iptal kararı ile idari para cezalarına karşı başvuru
yolu konusunda 1 Haziran 2005 tarihi öncesindeki uygulamaya büyük oranda
geri dönüldüğü, buna göre, idari para
cezasının kaynağı olan yasada, kişiler hakkında idare tarafından verilen
idari para cezalarına karşı itiraz yolu açık biçimde sulh ceza mahkemeleri
olarak belirlenmemiş ise, idarenin her türlü eylem ve işlemlerinin hukuksal
denetimini yapmakla görevli mahkemelerin (Anayasamızın ilgili hükümleri ve
idare mahkemelerinin kuruluşu hakkındaki kanun hükümlerinden yola
çıkılarak) idare mahkemeleri olduğu hukuksal sonucuna ulaşılabileceği,
itiraz edenin hakkında düzenlenen idari para
cezasının dayanağı olan 3213 sayılı Maden Kanunu hükümlerine göre idare
tarafından verilen idari para cezalarına karşı itiraz yolunun özel olarak
açık biçimde sulh ceza mahkemeleri olarak gösterilmediğinin anlaşıldığı,
Kabahatler Kanunu’nun 3. maddesinin Anayasa
Mahkemesi’nin yukarıda anılan kararı ile iptal edilmesi de dikkate alınarak
ve Mahkemelerin görevi kamu düzeni ile ilgili olduğundan ve yargılamanın
her aşamasında verilebileceğinden resen görev yönü ile itiraz dosyasının
ele alınıp incelendiği, yapılan inceleme sonucunda itiraz eden hakkında
uygulanan idari para cezasının dayanağı olan özel yasada Mahkemeleri özel
olarak görevlendirilmediğinden, yapılan itirazı değerlendirme ve
sonuçlandırma görevinin idare mahkemesine ait olduğu gerekçesiyle
görevsizlik kararı vermiş; bu karar, karara yapılan itirazın reddi
suretiyle kesinleşmiştir.
Davacı, bu kez, söz konusu idari para
cezasının kaldırılması istemiyle idari yargı yerinde dava açmıştır.
ANTALYA 1. İDARE MAHKEMESİ: 1.6.2006
gün ve E:2006/1694, K:2006/794 sayı ile, 5326
sayılı Kabahatler Kanunu hükümleri uyarınca görevli yargı yerinin
belirlenmesinin gerektiği, Kabahatler Kanunu’nun muhtelif maddelerinden söz
ederek, Kabahatler Kanunu’nun yürürlüğe girdiği 1.6.2005 tarihinden
itibaren idari para cezalarına karşı açılan davaların, Kabahatler Kanunu
kapsamında olduğu ve idari yaptırım olarak para cezası öngören kanunlarda
itiraz yeri olarak idare mahkemeleri gösterilmiş olsa dahi görüm ve
çözümünün adli yargı yerlerinin görev alanına girdiği sonucuna ulaşıldığı
gerekçesiyle görevsizlik kararı vermiş; bu karar, DANIŞTAY SEKİZİNCİ DAİRESİNİN 25.9.2009 gün ve
E:2006/4820, K:2009/5009 sayılı kararıyla onanmak ve kararın düzeltilmesi
istemi de aynı Dairenin 5.11.2010 gün ve E:2010/1740, K:2010/5826 sayılı
kararı ile reddedilmek suretiyle kesinleşmiştir.
İNCELEME VE GEREKÇE :
Uyuşmazlık Mahkemesi Hukuk Bölümü’nün, Serdar ÖZGÜLDÜR’ün Başkanlığında, Üyeler: Mustafa AYSAL, Eyüp
Sabri BAYDAR, Nurdane TOPUZ, Mehmet Ali DURAN,
Sedat ÇELENLİOĞLU ve Ayhan AKARSU’nun
katılımlarıyla yapılan 9.4.2012 günlü toplantısında:
l-İLK
İNCELEME: Uyuşmazlık Mahkemesi Genel Kurulu’nun 11.7.1988 günlü, E:1988/1,
K:1988/1 sayılı İlke Kararında, “2247 sayılı Uyuşmazlık Mahkemesinin Kuruluş
ve İşleyişi Hakkında Kanunun bütünüyle incelenip değerlendirilmesinden, bu
Kanunun uygulanması yönünden 2 nci maddesinin
ikinci fıkrasında yer alan, ‘ceza uyuşmazlıkları’ ibaresinden, savcının ya
da şahsi davacının talebi ile başlayan yargılaması sonunda sanığın
mahkumiyetine ya da beraatine hükmedilebilecek
davalarda, askeri ve adli ceza mahkemeleri arasında çıkan görev ve hüküm
uyuşmazlıklarının anlaşılması, bunun dışında kalan tüm görev
uyuşmazlıklarının ‘hukuk uyuşmazlığı’ sayılması gerektiği sonucuna
varılmaktadır. Uygulanması idari organlara bırakılan cezalar, adli
nitelikte olmadığından, bunlar hakkında yapılan itirazlar ya da açılan
davalar ‘ceza davası’ olarak nitelendirilemezler. İdari niteliklerinden
dolayı bu davalara ilişkin görev ve hüküm uyuşmazlıklarının Uyuşmazlık
Mahkemesinin Hukuk Bölümünde incelenip çözümlenmesi gerektiği...” açıkça
belirtilmiştir. Bu durum gözetildiğinde, olay bölümünde yazılı başvuru
konusu görev uyuşmazlığının Hukuk Bölümünde incelenmesi gerektiği
kuşkusuzdur.
Adli ve idari yargı yerleri arasında anılan Yasanın
14. maddesinde öngörülen biçimde olumsuz görev uyuşmazlığı doğduğu, idari
yargı dosyasının 15. maddede belirtilen yönteme uygun olarak davalı
vekilinin istemi üzerine son görevsizlik kararını veren Mahkemece
Uyuşmazlık Mahkemesi’ne gönderildiği ve usule ilişkin herhangi bir noksanlık
bulunmadığı anlaşıldığından, görev uyuşmazlığının esasının incelenmesine
oybirliği ile karar verildi.
II-ESASIN
İNCELENMESİ: Raportör-Hakim Gülşen AKAR PEHLİVAN’ın, davanın çözümünde adli yargının görevli
olduğu yolundaki raporu ile dosyadaki belgeler okunduktan; ilgili
Başsavcılarca görevlendirilen Yargıtay Cumhuriyet Savcısı Mehmet BAYHAN ile
Danıştay Savcısı Mehmet AKKAYA’nın davada adli
yargının görevli olduğu yolundaki sözlü açıklamaları da dinlendikten sonra
GEREĞİ GÖRÜŞÜLÜP DÜŞÜNÜLDÜ:
Dava, 3213 sayılı Kanun’un 12. maddesinin beşinci
fıkrası uyarınca verilen idari para cezasının kaldırılması istemiyle
açılmıştır.
4/6/1985
gün ve 3213 sayılı Maden Kanunu’nun “Amaç” başlığını taşıyan 1. maddesinde,
“Bu Kanun madenlerin aranması, işletilmesi, üzerinde hak sahibi olunması ve
terk edilmesi ile ilgili esas ve usulleri düzenler” denilmiş; 12.
maddesinin, işlemin tesis edildiği anda yürürlükte bulunan beşinci
fıkrasında; ruhsat veya işletme izni olmadan üretim faaliyetinde
bulunulduğunun tespiti halinde, üretilen madene mülkî idare amirliklerince
el konulacağı, bu kişilere, bu fıkra kapsamında üretilmiş olup el konulan
ve el konulma imkânı ortadan kalkmış olan tüm madenin, ocak başı satış
bedelinin beş katı tutarında idarî para cezası uygulanacağı, bu şekilde
maden çıkartılması ve/veya sevk edilmesinin Devlet malına karşı işlenmiş
fiil sayılacağı, bu fiili işleyenlerin adlî takibat yapılmak üzere ilgili
makamlara bildirileceği, el konulan madenlerin, mülkî idare amirliklerince
satılarak bedelinin özel idareye aktarılacağı belirtilmiştir.
3213 sayılı Maden Kanunu’nun 2, 3, 7, 9, 10, 12,
13, 14, 16, 17, 27, 29, 30, 31, 32, 47; ek 7, 8; geçici 13, 14, 15, 16, 17,
18, 19. maddelerinde 10.6.2010 gün ve 5995 sayılı Kanun ile değişiklik
yapılmış ise de; Maden Kanunu’nda, idari para cezasına karşı kanun yoluna
ilişkin bir düzenlemeye yer verilmemiştir.
Öte
yandan; 30.3.2005 gün ve 5326 sayılı Kabahatler Kanunu’nun 6.12.2006 gün ve
5560 sayılı Yasa’nın 31. maddesiyle değiştirilen 3. maddesinde, " (1)
Bu Kanunun;
a) İdarî yaptırım kararlarına karşı kanun yoluna
ilişkin hükümleri, diğer kanunlarda aksine hüküm bulunmaması halinde,
b) Diğer genel hükümleri, idarî para cezası veya
mülkiyetin kamuya geçirilmesi yaptırımını gerektiren bütün fiiller
hakkında,
uygulanır";
Kanunun “Başvuru yolu” başlıklı 27. maddesinin 1. fıkrasında ise
"idari para cezası ve mülkiyetin kamuya geçirilmesine ilişkin idari
yaptırım kararına karşı, kararın tebliği veya tefhimi tarihinden itibaren
en geç onbeş gün içinde, sulh ceza mahkemesine
başvurulabilir. Bu süre içinde başvurunun yapılmamış olması halinde idari
yaptırım kararı kesinleşir" düzenlemeleri yer almıştır.
Bu düzenlemelere göre; Kabahatler Kanunu’nun, idarî
yaptırım kararlarına karşı kanun yoluna ilişkin hükümlerinin, diğer
kanunlarda aksine hüküm bulunmaması halinde uygulanacağı; diğer kanunlarda
görevli mahkemenin gösterilmesi durumunda ise uygulanmayacağı
anlaşılmaktadır.
Görev kuralları kamu düzenine ilişkin olduğundan,
görev konusunda taraflar için bir müktesep hak doğmayacağı; bu nedenle,
yeni bir yasayla kabul edilen görev kurallarının, geçmişe de etkili
olacağı, bilinen bir genel hukuk ilkesidir.
Davanın açıldığı andaki kurallara göre görevli olan
mahkeme, yeni bir yasa ile görevsiz hale gelmiş ise, (davanın açıldığı anda
görevli olan ve fakat yeni yasaya göre görevsiz hale gelen) mahkemenin
görevsizlik kararı vermesi gerekeceği; ancak, yeni yasadaki görev
kuralının, değişikliğin yürürlüğe girmesinden sonra açılacak davalarda uygulanacağına
dair intikal hükümlerinin varlığı halinde, mahkemece görevsizlik kararı
verilemeyeceği açıktır.
Diğer
taraftan, dava görevsiz mahkemede açılmış, bu sırada yapılan bir kanun
değişikliği ile görevsiz mahkeme o dava için görevli hale gelmiş ise,
mahkeme, artık görevsizlik kararı veremeyip (yeni kanuna göre görevli hale
geldiği için) davaya bakmaya devam etmesi gerekir.
İncelenen
uyuşmazlıkta, öngörülen idari para cezasının 5326 sayılı Kanun’un 16.
maddesinde belirtilen idari yaptırım türlerinden biri olduğu, 3213 sayılı
Maden Kanunu’nda idari para cezasına itiraz konusunda görevli mahkemenin
gösterilmediği anlaşılmıştır. Bu durumda, Kabahatler
Kanunu’nun 5560 sayılı Kanun’la değişik 3. maddesinde belirtildiği üzere,
idarî yaptırım kararlarına karşı kanun yoluna ilişkin hükümlerinin, diğer
kanunlarda aksine hüküm bulunmaması halinde uygulanacağı nedeniyle, görevli
mahkemenin belirlenmesinde 5326 sayılı Yasa hükümleri dikkate
alınacağından, idari para cezasına karşı açılan davanın görüm ve çözümünde,
anılan Kanunun 27. maddesinin (1) numaralı bendi uyarınca adli yargı
yerinin görevli olduğu sonucuna varılmıştır.
Açıklanan nedenlerle, Sulh Ceza Mahkemesince verilen
görevsizlik kararının kaldırılması gerekmiştir.
SONUÇ : Davanın çözümünde ADLİ YARGININ görevli olduğuna,
bu nedenle Antalya 1. Sulh Ceza Mahkemesi’nin
14.4.2006 gün ve D.İş:2006/278, D.İş K:2006/278 sayılı GÖREVSİZLİK
KARARININ KALDIRILMASINA, 9.4.2012 gününde OYBİRLİĞİ İLE KESİN OLARAK karar
verildi.
—— • ——
Uyuşmazlık
Mahkemesi Başkanlığından:
ESAS NO : 2012/98
KARAR NO : 2012/89
KARAR TR : 9.4.2012
(Hukuk Bölümü)
ÖZET : 506 sayılı Yasanın 79. maddesi uyarınca düzenlenen
prim borcu ve gecikme zammının iptali istemiyle açılan davanın, ADLİ YARGI
YERİNDE çözümlenmesi gerektiği
K
A R A R
Davacı
: Yıldız Madencilik San. ve Tic. Ltd. Şti.
Vekili :
Av. B. Y.
Davalı : Sosyal Güvenlik Kurumu Başkanlığı
Vekilleri : Av. M. B. – Av. P. C. G.
O L A Y : Davacı Yıldız İnş.
Mad. San. Tic Ltd. Şti' nin işvereni bulunduğu
Sofça Köyü- Kütahya adresinde kurulu Eti Maden İşletmeleri Genel
Müdürlüğü'nün İR 4719 işletme ruhsatlı bor tuzu sahası içinde yer alan
manyezit lokal alanında rödevans
karşılığı manyezit üretimi işi ile iştigal etmekteyken, işyeri 2.7.2002
tarihi itibariyle mülga 506 sayılı Yasa kapsamına alınarak 2 0811 01 01 1022058 043 01 36 sicil numarası ile tescili
yapılmıştır. İşveren manyezit üretimi işini bitirdiğine
dair dilekçe verdikten sonra teminat iadesine esas işlemlere geçilmiş,
ihale makamı olan Eti Maden işletmeleri Genel Müdürlüğü ile yazışma
yapılmış, yapılan iş rödevans sözleşmesine
dayanması nedeniyle istihkak söz konusu olmadığından teminat iadesi
işlemlerine esas olmak üzere kayıtların tetkiki için Kurum Rehberlik ve
Teftiş Ankara Grup Başkanlığı Müfettişliğine yazılmıştır. Kurum
Rehberlik ve Teftiş Ankara Grup Başkanlığı Müfettişliğince düzenlenen
7.4.2010 tarih, 20096/AIR/02 sayılı rapor ve ekleri; ihale makamı Eti Maden
İşletmeleri Genel Müdürlüğünün 20/1/2010 tarihli
1663 sayılı yazısı ekleri davacı işverenin 3213 sayılı Maden Kanunu
gereğince Eti Maden İşletmeleri Genel Müdürlüğü'ne verdiği bilanço ve
işletme faaliyet bilgi formlarına göre 2003 yılında eksik bildirildiği
belirlenen 867,25 TL prime esas kazanç için Aralık/2003 ayına, 2004 yılında
eksik bildirildiği belirlenen 19.542,30 TL prime esas kazanç için
Aralık/2004 ayına, 2005 yılında eksik bildirildiği belirlenen 24.581,61 TL
prime esas kazanç için Aralık/2005 ayına, 17.3.2008 tarihine kadar eksik bildirildiği
belirlenen 5.982,60 TL prime esas kazanç için Mart/2008 ayına ek tahakkuk
yapılması gerektiği tespit edilmiştir. İşverenin söz konusu işe ilişkin
2003/12, 2004/12, 2005/12, 2008/3. dönemlerde eksik işçilik bildiriminde
bulunması nedeniyle yukarıda belirtilen dönemlere ilişkin 23/11/2010-17650870 sayılı yazıyla tahakkuk ettirilen
fark prim borcu işverene gönderilmiş ve 30.11.2010 tarihinde tebliğ
edilmiştir.
Davacı işveren tarafından 14.12.2010
tarihli itiraz dilekçesinde; yapılan işin Maden Yasasına göre rödevans karşılığı maden işletme işi olduğu ve ihaleli
iş kapsamına alınmaması gerektiği, yapılan incelemenin yetersiz olduğu,
işin niteliği, kullanılan teknoloji, emsal işyerine uygulanan asgari
işçilik prim matrahlarının ne kadar olduğu ve nasıl uygulandığı, ilgili
kamu kurum ve kuruluşlarının görüşü ve benzeri kıstasların hiçbirinin
uygulanmadığı, ilgili dönemlerde maden üretimi sağlamak için faturalı
hafriyat, iş makinesi çalıştırma gibi işçilikli işlerin yaptırıldığı halde
bunların hiçbirinin dikkate alınmadığı, dolayısıyla asgari işçilik
değerlendirmesine yönelik yapılan incelemenin yasal dayanaktan yoksun
olduğu ileri sürülmüştür.
İşveren itirazı öncelikle usul yönünden inceleyerek
süresi içinde olduğu anlaşılmakla itirazın esas yönünden incelenmesine
geçilmiştir.
İşlemin Kurum Rehberlik ve Teftiş
Ankara Grup Başkanlığı Müfettişliğince düzenlenen 7.4.2010 tarih,
20096/AIR/02 sayılı rapor gereği, 2003/12, 2004/12, 2005/12 ve 2008/3.
aylara ilişkin eksik işçilikten dolayı ek tahakkuk maddesinin uygulanmasına
ilişkin olarak işlem Kurum Müfettişliğince Mülga 506 sayılı Yasanın 79.
maddesi ile 5510 sayılı yasanın 85. maddesine istinaden yürütülmüş olduğu,
Kurum müfettişliğince yasa muvacehesinde tespit yapıldığı, saptamaların ise
kayıtların tetkiki neticesinde 12.11.2009 tarihinde düzenlenen kayıt
inceleme tutanaklarına göre yapılmış olup, tutanak ise tanzim olunduktan
sonra okunmuş ve doğruluğunun kabulü ile işverenle birlikte müştereken imza
altına alınmış iken işverenin tamamen yasaya istinaden tahakkuk ettirilen
prim tutarına (Fark işçilik) itirazının yasal olduğu kaldı ki tutanağın
Kurum Müfettişi ve işveren şirketin yetkilisiyle birlikte tanzim edilmiş,
okunduktan sonra doğruluğu anlaşılarak birlikte imza altına alınmış bir
belge olduğu, işverenin kendi beyan ve ibraz ettiği kayıtlardan saptanan
bir konu neticesinde tahakkuk ettirilen tutara yapmış olduğu itirazı
gerçeği yansıtmadığı, yasal dayanaktan da yoksun bulunduğu, Keza işverenin
itirazı mesnetsiz ve yasal dayanaktan yoksun bulunmakla birlikte Mülga 506
sayılı Yasanın 30. maddesinde aynen "Bu maddenin uygulanmasında
teftiş, kontrol ve denetim yetkisine sahip olanlar tarafından düzenlenen
tutanaklar aksi sabit oluncaya kadar muteberdir." denildiği, ayrıca
yine 5510 sayılı Kanunun 59. maddesinde aynen "Kurumun denetim ve
kontrol ile görevlendirilmiş memurlarının görevleri sırasında tespit
ettikleri Kurum alacağını doğuran olay ve bu olaya ilişkin işlemler, yemin
hariç her türlü delile dayandırılabilir. Bunlar tarafından
düzenlenen tutanaklar aksi sabit oluncaya kadar geçerlidir."
denildiğinden ve Kurum Müfettişince tespit olunmakla sabit olunmuş bir konu
hakkında işverence de aksi ispatlanamadığından Kurumca yapılacak bir işlem
bulunmadığından itirazın reddine karar verilmiştir.
Davacı, Mülga 506 sayılı
Yasanın 79. maddesi ile 5510 sayılı Yasanın 85. maddesine istinaden
yürütüldüğü iddia olunan kurum müfettişlerince yapılan saptamalar ve
tespitler sonucunda 13.11.2009 tutanaklarına göre 2003/12, 2004/12,
2005/12, 2008/3 aylarına ilişkin eksik işçilikten dolayı salınan toplam
44.631,77 TL ek tahakkukların iptali istemiyle adli yargı yerinde dava
açmıştır.
Davalı idare savunmasında, 5510 sayılı Yasa
uyarınca verilen idari para cezalarına karşı açılacak davalarda görevli
mahkemenin idare mahkemesi olduğunu önesürmüştür.
KÜTAHYA İŞ MAHKEMESİ: 18.10.2011 gün ve
E:2011/93, K:2011/720 sayı ile, 5510 sayılı
Yasanın 102.maddesi uyarınca verilen idari para cezalarına karşı açılacak
davalara bakma görev yetkisinin idari yargı alanına girmesi nedeniyle
mahkemelerinin görevsiz olduğu anlaşılmakla 5510 sayılı Yasanın 102.maddesi
uyarınca iş bu davaya bakma görev ve yetkisinin idari yargı alanına girdiği
ve bu haliyle mahkemelerinin görevsiz olduğu anlaşıldığı gerekçesiyle, dava
dilekçesinin görevsizlik nedeniyle reddine karar vermiş, bu karar
kesinleşmiştir.
Davacı, aynı istemle idari yargı yerinde dava
açmıştır.
ESKİŞEHİR 1. İDARE MAHKEMESİ: 8.2.2012 gün ve
E:2012/107 sayı ile, dava konusu uyuşmazlığın 2003/12, 2004/12, 2005/12,
2008/3 dönemlerine ilişkin fark prim borcu ve gecikme zammından
kaynaklandığı şüphesiz olup, idari para cezasından kaynaklanmayan bu
uyuşmazlığın çözümünde, 5510 sayılı Kanunu'nun 101. maddesine göre, bu
Kanun hükümlerinin uygulanmasıyla ilgili ortaya çıkan uyuşmazlıkların iş
mahkemelerinde görüleceği hükmüne göre genel görevli mahkeme olan iş
mahkemesinin görevli olduğu sonucuna varıldığından, uyuşmazlığın konuyla
ilgili ilk davanın açıldığı görevsizlik kararı veren Kütahya İş
Mahkemesinde çözümlenmesi gerektiği kanısıyla 2247 sayılı yasanın 19.
maddesine istinaden görevli merciin belirtilmesi için Uyuşmazlık
Mahkemesine başvurularak, bu mahkemenin kararına kadar dava dosyasının
bekletilmesine, karar vermiştir.
İNCELEME VE GEREKÇE :
Uyuşmazlık Mahkemesi Hukuk Bölümü’nün, Serdar ÖZGÜLDÜR’ün Başkanlığında, Üyeler: Mustafa AYSAL, Eyüp
Sabri BAYDAR, Sıddık YILDIZ, Nurdane
TOPUZ, Sedat ÇELENLİOĞLU ve Ayhan AKARSU’nun
katılımlarıyla yapılan 9.4.2012 günlü toplantısında:
l-İLK
İNCELEME: Dosya üzerinde 2247 sayılı Yasa’nın 27. maddesi uyarınca yapılan
incelemeye göre;
İdare
Mahkemesince, idari yargı dosyası ile birlikte adli yargı dosyası da
gönderilmek suretiyle 2247 sayılı Yasa’nın 19. maddesinde öngörülen şekilde
başvurulduğu ve usule ilişkin herhangi bir noksanlık bulunmadığı anlaşıldığından,
adli ve idari yargı yerleri arasında doğan görev uyuşmazlığının esasının
incelenmesine oybirliği ile karar verildi.
II-ESASIN
İNCELENMESİ: Raportör-Hakim Gülşen AKAR PEHLİVAN’ın, davanın çözümünde adli yargının görevli
olduğu yolundaki raporu ile dosyadaki belgeler okunduktan; ilgili
Başsavcılarca görevlendirilen Yargıtay Cumhuriyet Savcısı Mehmet BAYHAN ile
Danıştay Savcısı Mehmet AKKAYA’nın davada adli
yargının sonra GEREĞİ GÖRÜŞÜLÜP DÜŞÜNÜLDÜ:
Dava,
davacı şirketin 2003/12, 2004/12,
2005görevli olduğu yolundaki sözlü açıklamaları da dinlendikten /12, 2008/3 aylarına ilişkin eksik
işçilikten (fark prim borcu) dolayı salınan toplam 44.631,77 TL ek
tahakkukların iptali istemiyle açılmıştır.
506
sayılı Sosyal Sigortalar Kanunu’nun “Prim belgeleri ve ölçümleme” başlıklı
79. maddesinin ikinci fıkrasında; “EK: Fıkra; 08/09/1999
- 4447/11 md.) Ay içinde bazı işgünlerinde çalıştırılmadığı ve ücret
ödenmediği beyan edilen sigortalıların otuz günden az çalıştıklarını
açıklayan bilgi ve belgelerin işverence prim bildirgelerine eklenmesi
şarttır.”; üçüncü fıkrasında, “(EK: Fıkra; 08/09/1999 - 4447/11 md.)
Sigortalıların otuz günden az çalıştığını gösteren bilgi ve belgelerin
Kuruma verilmemesi veya verilen bilgi ve belgelerin Kurumca geçerli
sayılmaması halinde, otuz günden az bildirilen sürelere ait primler Kurumca
re'sen tahakkuk ettirilerek 80 inci madde
hükümlerine göre tahsil olunur. Uygulamanın usul ve esasları altı ay içinde
yürürlüğe konulacak yönetmelikle belirlenir.”; yedinci fıkrasında (Değişik yedinci fıkra: 29/7/2003-4958/37 md.), “Fiilen veya iş
yeri kayıtlarından tespit edilecek her türlü bilgiden ya da kamu
kuruluşları tarafından düzenlenen belge veya alınan bilgilerden çalıştığı
tespit edilen sigortalılara ait olup, bu Kanun uyarınca Kuruma verilmesi
gereken belgelerin yapılan tebligata rağmen bir ay içinde verilmemesi veya
noksan verilmesi halinde, bu belgeler Kurumca re'sen
düzenlenir ve muhteviyatı sigorta primleri Kurumca tespit edilerek işverene
tebliğ edilir”, sekizinci fıkrasında ise, “İşveren, tebliğ edilen prim
borcuna karşı tebliğ tarihinden itibaren bir ay içinde ilgili Kurum
ünitesine itiraz edebilir. İtiraz tahsilatı,
durdurur. İtirazın reddi halinde, işveren kararın tebliğ tarihinden
itibaren bir ay içerisinde yetkili mahkemeye başvurabilir. Yetkili
mahkemeye başvurulması prim borcunun tahsil ve takibini durdurmaz” ve aynı
Kanunun 134. maddesinde, “Bu kanunun uygulanmasından doğan uzlaşmazlıklar,
yetkili iş mahkemelerinde veya bu davalara bakmakla görevli mahkemelerde
görülür” hükmü yer almıştır.
Ancak,
506 sayılı Kanun’un yukarıda sözü edilen maddeleri 31.5.2006 gün ve 5510 sayılı Sosyal
Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu’nun 106. maddesi ile yürürlükten
kaldırılmıştır.
5510 sayılı Yasanın 85. maddesinin bir,
iki, üçüncü fıkralarında, “Kurumun denetim ve
kontrol ile görevlendirilmiş memurlarınca, fiilen yapılan denetimler
sonucunda veya işyeri kayıtlarından yapılan tespitlerden ya da kamu
idarelerinin denetim elemanlarınca kendi mevzuatı gereğince yapacakları
soruşturma, denetim ve incelemeler neticesinde veya kamu kurum ve
kuruluşları ile bankalar tarafından düzenlenen belge veya alınan
bilgilerden çalıştığı anlaşılan sigortalılara ait olup, bu Kanun uyarınca
Kuruma verilmesi gereken belgelerin yapılan tebligata rağmen bir ay içinde
verilmemesi veya noksan verilmesi halinde, bu belgeler Kurumca re'sen düzenlenir ve muhteviyatı sigorta primleri
Kurumca tespit edilerek işverene tebliğ edilir. İşveren, bu maddeye göre tebliğ edilen
prim borcuna karşı tebliğ tarihinden itibaren bir ay içinde, ilgili Kurum
ünitesine itiraz edebilir. İtiraz, takibi durdurur. İtirazın reddi halinde,
işveren kararın tebliğ tarihinden itibaren bir ay içerisinde yetkili iş
mahkemesine başvurabilir. Yetkili mahkemeye başvurulması, prim borcunun
takip ve tahsilini durdurmaz. Mahkemenin Kurum lehine karar vermesi
halinde, 88 inci ve 89 uncu maddelerin prim borcuna ilişkin hükümleri
uygulanır” ve 101. maddesinde, “Bu
Kanunda aksine hüküm bulunmayan hallerde, bu Kanun hükümlerinin
uygulanmasıyla ilgili ortaya çıkan uyuşmazlıklar iş mahkemelerinde görülür” hükmü yer almıştır. 5510 sayılı Kanun’un sözü edilen
maddeleri 1.10.2008 tarihinde yürürlüğe girmiştir.
Görev
kuralları kamu düzenine ilişkin olduğundan, görev konusunda taraflar için
bir müktesep hak doğmayacağı; bu nedenle, yeni bir yasayla kabul edilen
görev kurallarının, geçmişe de etkili olacağı, bilinen bir genel hukuk
ilkesidir.
Davanın açıldığı andaki kurallara göre görevli olan
mahkeme, yeni bir yasa ile görevsiz hale gelmiş ise, (davanın açıldığı anda
görevli olan ve fakat yeni yasaya göre görevsiz hale gelen) mahkemenin
görevsizlik kararı vermesi gerekeceği; ancak, yeni yasadaki görev
kuralının, değişikliğin yürürlüğe girmesinden sonra açılacak davalarda uygulanacağına
dair intikal hükümlerinin varlığı halinde, mahkemece görevsizlik kararı
verilemeyeceği açıktır.
Diğer
taraftan, dava görevsiz mahkemede açılmış, bu sırada yapılan bir kanun
değişikliği ile görevsiz mahkeme o dava için görevli hale gelmiş ise,
mahkeme, artık görevsizlik kararı veremeyip (yeni kanuna göre görevli hale
geldiği için) davaya bakmaya devam etmesi gerekir.
Olayda,
506 sayılı Yasa’nın 79. maddesi uyarınca resen tahakkuk ettirilen prim
borcundan doğan uyuşmazlıklara bakmakla, daha önce 506 sayılı Sosyal
Sigortalar Kanunu’nda işaret edildiği gibi, 5510 sayılı Yasa’nın 85 ve 101.
maddeleri uyarınca iş mahkemesi görevli bulunmaktadır.
Açıklanan nedenlerle Eskişehir İdare Mahkemesinin
Başvurusunun kabulü ile, İş Mahkemesince verilen görevsizlik
kararının kaldırılması gerekmiştir.
SONUÇ : Davanın çözümünde ADLİ YARGININ görevli olduğuna,
bu nedenle Eskişehir 1. İdare Mahkemesi’nin BAŞVURUSUNUN KABULÜ ile, Kütahya İş Mahkemesi’nin
18.10.2011 gün ve E:2011/93, K:2011/720 sayılı GÖREVSİZLİK KARARININ
KALDIRILMASINA, 9.4.2012 gününde OYBİRLİĞİYLE İLE KESİN OLARAK karar
verildi.
—— • ——
Uyuşmazlık
Mahkemesi Başkanlığından:
ESAS NO : 2012/99
KARAR NO : 2012/90
KARAR TR : 9.4.2012
(Hukuk Bölümü)
ÖZET : Sivil memur olan davacının, ek özel hizmet
tazminatı verilmesi istemiyle yaptığı başvurunun reddine ilişkin işlemin
iptali istemiyle açılan davanın, GENEL İDARİ YARGI YERİNDE çözümlenmesi
gerektiği hk.
K
A R A R
Davacı : İ.
Ö.
Vekili : Av. T. Ö.
Davalı : Milli Savunma Bakanlığı
O L A Y : Davacı vekili dilekçesinde, Kara Kuvvetleri Komutanlığı Kara
Harp Okulu Atış ve Tatbikat Bölge Birlik Komutanlığı Bakım Onarım Takım
Komutanlığında elektrik teknisyeni olarak görev yaptığını, mesaisinin hemen
hemen tamamını dışarıda-arazide (açık alanda)
gerçekleştirdiğini, ek özel hizmet tazminatının hangi durumlarda ve hangi
niteliği haiz personelin alacağını düzenleyen 17 Nisan 2006 tarihli ve
2006/10344 sayılı Bakanlar Kurulu Kararının (II) sayılı cetvelinin özel
hizmet tazminatı E bölümünün 6 ncı maddesinde
geçen "hizmet binaları dışında olmak" şartını ve "açık
çalışma mahallerinde fiilen çalışma" şartını taşıdığı gerekçesiyle ek
özel hizmet tazminatının ödenmesine ilişkin müracaatının reddedilmesine
ilişkin işleminin iptali ile ödenmeyen açık alanda çalışma ek özel hizmet
tazminatının tazminata müstahak olunduğu tarihten itibaren ödeme tarihine
kadar işleyecek yasal faizi ile birlikte ödenmesini talep ederek Askeri
Yüksek İdare Mahkemesinde dava açmıştır.
Davalı idare savunmasında özetle; davacıya çalışma
mahallerinde fiilen çalışanlara ödenen ek özel hizmet tazminatının
ödenmesinin mümkün olmaması sebebiyle davanın reddine karar verilmesini
talep etmiştir.
ASKERİ YÜKSEK İDARE MAHKEMESİ İKİNCİ DAİRE BAŞKANLIĞI:
29.9.2010 gün ve Gensek N:2010/329, E:2010/169, K:2010/1022 sayılı kararı ile, Kara Kuvvetleri Komutanlığı Kara Harp Okulu Atış ve
Tatbikat Bölge Birlik Komutanlığı Bakım Onarım Takım Komutanlığında
elektrik teknisyeni olarak görev yapan davacının, mesaisinin hemen hemen tamamını dışarıda-arazide (açık alanda)
gerçekleştirdiğini, ek özel hizmet tazminatının hangi durumlarda ve hangi
niteliği haiz personelin alacağını düzenleyen 17 Nisan 2006 tarihli ve
2006/10344 sayılı Bakanlar Kurulu Kararının (II) sayılı cetvelinin özel
hizmet tazminatı E bölümünün 6 ncı maddesinde
geçen "hizmet binaları dışında olmak" şartını ve "açık
çalışma mahallerinde fiilen çalışma" şartını taşıdığı gerekçesiyle ek
özel hizmet tazminatının ödenmesine ilişkin müracaatının reddedilmesi
işleminin iptali ile ödenmeyen açık alanda çalışma ek özel hizmet
tazminatının tazminata müstahak olunduğu tarihten itibaren ödeme tarihine
kadar işleyecek yasal faizi ile birlikte ödenmesini talep ve dava ettiğini
Anayasanın, Askeri Yüksek İdare
Mahkemesinin görevleri, üyelerinin seçimi ve özlük hakları, kuruluşu, işleyişi
ile yargılama usullerine ilişkin 157'nci maddesinde "Askeri Yüksek
İdare Mahkemesi, askeri olmayan makamlarca tesis edilmiş olsa bile, asker
kişileri ilgilendiren ve askeri hizmete ilişkin idari işlem ve eylemlerden
doğan uyuşmazlıkların yargı denetimi yapan ilk ve son derece mahkemesidir.
Ancak askerlik yükümlülüğünden doğan uyuşmazlıklarda ilgilinin asker kişi
olması şartı aranmaz" hükmünün bulunduğu; Askeri Yüksek İdare
Mahkemesi’nin görevlerini belirleyen, 1602 sayılı Askeri Yüksek İdare
Mahkemesi Kanun’unun 2568 ve 6191 sayılı Kanunlarla değişik 20'nci
maddesinde, "Askeri Yüksek İdare Mahkemesi Türk Milleti adına; askeri
olmayan makamlarca tesis edilmiş olsa bile, asker kişileri ilgilendiren ve
askeri hizmete ilişkin idari işlem ve eylemlerden doğan uyuşmazlıkların ilk
ve son derece mahkemesi olarak yargı denetimini ve diğer kanunlarda
gösterilen, görevleri yapar. / Ancak, askerlik yükümlülüğünden doğan
uyuşmazlıklarda; ilgilinin asker kişi olması şartı aranmaz. Bu Kanunun
uygulanmasında asker kişiden maksat; Türk Silahlı Kuvvetlerinde görevli
bulunan veya hizmetten ayrılmış olan subay, askeri memur, astsubay, askeri
öğrenci, uzman jandarma, uzman erbaş, sözleşmeli erbaş ve er, çavuş, erbaş
ve erler ile sivil memurlardır." hükmü, aynı kanunun idari davalar ve
yargı yetkisinin sınırı başlığı taşıyan 21'inci maddesinde de, 20'nci madde
de belirtilen kişileri ilgilendiren ve askeri hizmete ilişkin idari işlem
ve eylemden dolayı açılacak iptal ve tam yargı davalarının doğrudan doğruya
ve kesin olarak Askeri Yüksek idare Mahkemesinde çözümlenip karar
bağlanacağı hükmünün yer almakta olduğu; Anayasanın ve 1602 sayılı Kanunun
bu hükümleri karşısında bir davaya Askeri Yüksek İdare Mahkemesinde
bakılabilmesi için; 1. İdari işlemin bir asker kişi göz önünde tutularak
tesis edilmesi veya idari eylemin bir asker kişiye yönelmiş olması, yahut uyuşmazlığın askerlik yükümlülüğünden
doğmuş olması, 2. Dava konusu idari işlem ve eylemin askeri hizmete ilişkin
bulunması şartlarının birlikte gerçekleşmiş olmasının gerektiği; Türk
Silahlı Kuvvetlerinde görev yapmakta olan davacının asker şahıs olduğu
hususunda herhangi bir tereddüt bulunmadığı, burada açıklığa kavuşturulması
gerekenin, dava konusu işlemin askeri hizmete ilişkin olup olmadığı hususu
olduğu; Kuruluş Kanunu gerekçesinde de belirtildiği üzere, asker kişinin
statü bakımından farklı konumu, askeri hizmetin kendine özgü kurallarla
yürütülmesi ve bu nedenle asker kişiyi ilgilendiren, askeri hizmete ilişkin
idari işlemlerin hukuka uygunluk denetiminin, söz konusu statü farklılığını
ve askerlik mesleğinin değişik yapı ve koşullarını bilen, bu koşulların
içinde yaşayan uzman bir kuruluş tarafından yapılmasının amaçlandığı,
Anayasada ve Mahkemenin kuruluş kanununda asker kişileri ilgilendiren ve
askeri makamlarca tesis edilen tüm işlemler değil de yalnızca askeri
hizmete ilişkin olanlardan söz edilmesinin anlamlı olduğu; öğretide ve
Uyuşmazlık Mahkemesi ile AYİM içtihatlarında genel kabul gören görüşe göre;
idari işlemin görevli yargı yerinin tespiti yönünden "askeri hizmete
ilişkin" olup olmadığının saptanabilmesi için işlemin konusuna
bakılmasının gerektiği, eğer idari işlem askeri gereklere, askeri usul ve
yönteme ve askeri hizmete göre tesis edilmiş ise, bu işlemin askeri hizmete
ilişkin bulunduğunun kabul edileceği, daha açık bir ifadeyle, askeri
hizmete ilişkin idari işlemlerin; idarece bir asker kişinin askeri yeterlik
ve yetenekleri, tutum ve davranışları, askeri geçmişi, asker kişi olmaktan
kaynaklanan hak ve ödevleri, askerlik hizmetinin amacı, askeri görev yerlerinin
özellikleri, askeri kural gerek ve gelenekler göz önünde tutularak
değerlendirilmesi sonucunda tesis edilen işlemler olduğu; davaya konu
uyuşmazlığın, davacının kadro görevi itibarıyla fiilen yapmış olduğu işin,
657 sayılı Devlet Memurları Kanununun 152 nci
maddesine göre Devlet memurlarına ödenecek Zam ve Tazminatlara ilişkin
Bakanlar Kurulunun 17.04.2006 tarihli 2006/10344 sayılı kararıyla,
kararlaştırılıp 05.05.2006 gün ve 26159 sayılı Resmi Gazetede yayınlanarak
yürürlüğe giren Bakanlar Kurulu kararına Ekli II sayılı cetvelin 6 ncı maddesi kapsamında olup olmadığı hususunu
oluşturduğu, bu yönüyle sorunun sadece TSK. da
görevli ve durumları davacı gibi olan personelle sınırlı olmayıp Kanunda
657 sayılı Kanun kapsamında görev yapan ve davacıyla aynı durumda olan teknik
personelin tamamını ilgilendirdiği, davanın çözümünde ne davacının 1602
sayılı Kanunun 20 nci maddesi uyarınca asker kişi
sayılmasının, ne de görev ve hizmet yerinin TSK kadrolarında yer almasının
en ufak bir etki ve öneminin bulunmadığı, Kamu'da 657 sayılı Kanun
kapsamında görev yapan ve davacıyla aynı konumda olan teknik personelin ek
özel hizmet tazminatı hangi esas usul ve mülahazalara göre takdir ve tespit
edilmiş ise, davacı ve davaya konu ettiği uyuşmazlığın da aynı esas usul ve
mülahazalara göre takdir ve tespit edileceği, bir diğer deyişle
uyuşmazlıkla ilgili uygulanacak kuralın öngörülmesinde, askeri hizmetin
gereklilikleri hiç mi hiç gözetilmeyeceği, tüm bu sebeplerle davacının 1602
sayılı Kanunun 20 nci maddesi kapsamında asker
kişi olduğu, ancak dava konusu ek özel hizmet tazminatı ödenmemesi
işleminin askeri hizmete ilişkin olmadığı, dolayısıyla davanın görev ve
çözüm yönünden AYİM'de değil Genel idari Yargı
Yeri'nde görülmesinin uygun olduğu, bu nedenle görevsizlik kararı verilmesi
gerektiği sonuç ve kanaatine varıldığı gerekçesiyle davanın görev yönünden
reddine karar verilmiş, bu karar kesinleşmiştir.
Davacı aynı istemle bu kez genel idari yargı yerinde
dava açmıştır.
Ankara 8. İdare Mahkemesi: 15.7.2011 gün ve E:2010/2731,
K:2011/1336 sayı ile, İzmir’de Kara Harp Okulu
Komutanlığı Atış ve Tatbikat Bölüğü Birlik Bakım ve Onarım Takımı Elektrik
Onarım ve İşletim Ekipmanı Kısmında Elektrik Teknisyeni olarak görev
yapmakta olan davacının, ek özel hizmet tazminatı ödenmesine yönelik
talebinin reddine ilişkin işlemden doğan uyuşmazlığın görüm ve çözümünün
2577 sayılı Kanunun 33.maddesinin 3.fıkrası hükmü uyarınca, davacının görev
yaptığı yer olan İzmir İdare Mahkemesi’nin yetkisine girdiği gerekçesiyle
davanın yetki yönünden reddine, dosyanın davayı çözmeye yetkili İzmir İdare
Mahkemesine gönderilmesine karar vermiştir.
İZMİR 1. İDARE MAHKEMESİ: 23.12.2011 gün ve E:2011/2027
sayı ile, davanın davacının ek özel hizmet
tazminatı ödenmesi istemiyle yaptığı başvurunun reddine ilişkin işlemin
iptali ve ödenmeyen ek özel hizmet tazminatının hak ediş tarihi itibariyle
yasal faiziyle birlikte tazmini istemiyle açıldığı, 1602 sayılı Askeri
Yükse idare Mahkemesi Kanununun 20. maddesinde Askeri Yüksek idare
Mahkemesinin, Türk Milleti adına, askeri olmayan makamlarca tesis edilmiş
olsa bile, asker kişileri ilgilendiren ve askeri hizmete ilişkin idari
işlem ve eylemlerden doğan uyuşmazlıkların ilk ve son derece mahkemesi
olarak yargı denetimi ve diğer kanunlarda gösterilen görevleri yapacağı,
Türk Silahlı Kuvvetlerinde görevli bulunan veya hizmetten ayrılmış olan
subay, askeri memur, astsubay, askeri öğrenci, uzman çavuş, uzman jandarma
çavuş, erbaş ve erler ile sivil memurların asker kişi sayılacağı, anılan
Kanun'un 22. maddesinde de atama, yer değiştirme, nesip,
sicil, kademe ilerlemesi, terfi, emeklilik, maluliyet, aylık ve yolluklara
iptal davalarının, aynı idari işlem ve eylemlerin haklarının ihlal etmesi
halinde açılacak tam yargı davalarının birinci dairece çözümleneceği ve
karara bağlanacağının hükme bağlandığı; bu itibarla, 1602 sayılı Askeri
Yüksek idare Mahkemesi Kanununun 20. maddesine göre; asker kişiyi
ilgilendiren ve askeri hizmete müteallik konularda açtıkları davaların
Askeri Yüksek idare Mahkemesinin görev alanında olması nedeniyle bu davanın
görüm ve çözümü görevinin yukarıda anılan yasa hükümleri uyarınca Askeri
Yüksek İdare Mahkemesine ait olduğu sonucuna varıldığı gerekçesiyle;
Mahkemelerinin bu davaya bakmakla görevli olmadığına, 2247 sayılı Yasanın
19.maddesi uyarınca görevli yargı yerinin belirlenmesi için dava dosyasının
Uyuşmazlık Mahkemesine gönderilmesine karar vermiştir.
İNCELEME VE GEREKÇE :
Uyuşmazlık Mahkemesi Hukuk Bölümü’nün, Serdar ÖZGÜLDÜR’ün Başkanlığında, Üyeler: Mustafa AYSAL, Eyüp
Sabri BAYDAR, Sıddık YILDIZ, Nurdane
TOPUZ, Sedat ÇELENLİOĞLU ve Ayhan AKARSU’nun
katılımlarıyla yapılan 9.4.2012 günlü toplantısında:
l-İLK
İNCELEME: Dosya üzerinde 2247 sayılı Yasa’nın 27. maddesi uyarınca yapılan
incelemeye göre; İdare Mahkemesince, idari yargı dosyası ile birlikte
Askeri Yüksek İdare Mahkemesinin dosyası da gönderilmek suretiyle 2247
sayılı Yasa’nın 19. maddesinde öngörülen şekilde başvurulduğu ve usule
ilişkin herhangi bir noksanlık bulunmadığı anlaşıldığından, adli ve idari
yargı yerleri arasında doğan görev uyuşmazlığının esasının incelenmesine
oybirliği ile karar verildi.
II-ESASIN
İNCELENMESİ: Raportör-Hakim Gülşen AKAR PEHLİVAN’ın, davanın çözümünde genel idari yargının
görevli olduğu yolundaki raporu ile dosyadaki belgeler okunduktan; ilgili
Başsavcılarca görevlendirilen Danıştay Savcısı Mehmet AKKAYA ile Askeri
Yüksek İdare Mahkemesi Savcısı Müjdat TUNA’nın
davada genel idari yargının görevli olduğu yolundaki yazılı ve sözlü
açıklamaları da dinlendikten sonra GEREĞİ GÖRÜŞÜLÜP DÜŞÜNÜLDÜ:
Dava, İzmir İli, Kara Harp Okulu Atış ve Tatbikat
Birlik Komutanlığı Bakım ve Onarım Takım Komutanlığında 657 sayılı Yasaya
tabi sivil memur olarak Elektrik Teknisyeni unvanıyla görev yapan
davacının, ek özel hizmet tazminatı ödenmesi yolundaki başvurusunun reddine
ilişkin işlemin iptali ile ödenmeyen ek özel hizmet tazminatının hak ediş
tarihi itibariyle yasal faiziyle birlikte tazmini istemiyle açılmıştır.
Anayasa’nın
157. maddesinde, Askeri Yüksek İdare Mahkemesi’nin, askeri olmayan
makamlarca tesis edilmiş olsa bile, asker kişileri ilgilendiren ve askeri
hizmete ilişkin idari işlem ve eylemlerden doğan uyuşmazlıkların yargı
denetimini yapan ilk ve son derece mahkemesi olduğu; ancak, askerlik
yükümlülüğünden doğan uyuşmazlıklarda ilgilinin asker kişi olması şartının
aranmayacağı belirtilmiş;
1602 sayılı Askeri Yüksek İdare Mahkemesi
Kanunu’nun 25.12.1981 tarih ve 2568 sayılı Yasa ile değişik 20. maddesinin
birinci fıkrasında, “Askeri Yüksek İdare Mahkemesi Türk Milleti adına;
askeri olmayan makamlarca tesis edilmiş olsa bile, asker kişileri ilgilendiren
ve askeri hizmete ilişkin idari işlem ve eylemlerden doğan uyuşmazlıkların
ilk ve son derece mahkemesi olarak yargı denetimini ve diğer kanunlarda
gösterilen, görevleri yapar. Ancak,
askerlik yükümlülüğünden doğan uyuşmazlıklarda; ilgilinin asker kişi olması
şartı aranmaz” denilmiştir.
Buna
göre, Askeri Yüksek İdare Mahkemesi’nin bir davaya bakabilmesi için dava
konusu idari işlem veya eylemin “asker kişiyi ilgilendirmesi” ve “askeri
hizmete ilişkin bulunması” koşullarının birlikte gerçekleşmesi gerekmektedir.
1602
sayılı Yasa’nın değişik 20. maddesinde, Türk Silahlı Kuvvetlerinde görevli
bulunan veya hizmetten ayrılmış olan subay, askeri memur, astsubay, askeri
öğrenci, uzman çavuş, uzman jandarma çavuş, erbaş ve erler ile sivil
memurlar asker kişi sayılmaktadır.
Davacının
1602 sayılı Yasa’nın 20. maddesinde sayılan asker kişilerden olduğu ve bu
nedenle dava konusu işlemin asker kişiyi ilgilendirdiği tartışmasızdır.
Dava
konusu işlemin askeri hizmete ilişkin olup olmadığına gelince:
İdari işlemin, görevli yargı yerinin tespiti yönünden
“askeri hizmete ilişkin” olup olmadığının saptanabilmesi için işlemin
konusuna bakılması gerekmektedir. Eğer idari işlem askeri gereklere, askeri
usul ve yönteme ve askeri hizmete göre tesis edilmiş ise, bu işlemin askeri
hizmete ilişkin olduğu kabul edilmelidir. Daha açık bir ifadeyle, askeri
hizmete ilişkin idari işlemler; idarenin bir asker kişinin askeri yeterlik
ve yeteneklerinin, tutum ve davranışlarının, askeri geçmişinin, asker kişi
olmaktan kaynaklanan hak ve ödevlerinin; askerlik hizmetinin amacı, askeri
görev yerlerinin özellikleri, askeri kural ve gerekler göz önünde tutularak
değerlendirilmesi sonucunda tesis edilen işlemlerdir. İşlem, askeri olmayan
bir makam tarafından tesis edilmiş olsa bile durum değişmemekte menfaati
ihlal edilen asker kişinin açtığı davanın Askeri Yüksek İdare Mahkemesi’nde
görülmesi gerekmektedir.
657 sayılı Devlet Memurları Kanununun 152 nci maddesi;
“…
II. Tazminatlar:
A - ÖZEL HİZMET TAZMİNATI:
…
c) Teknik Hizmetler sınıfına dahil
kadrolarda görev yapanlardan…
Teknik Hizmetler Sınıfına dahil
kadrolarda bulunan personelden açık çalışma mahallerinde fiilen
çalışanlara, bulundukları kadrolar esas alınmak suretiyle, çalı için
belirlenecek oranlarda ve üçer aylık dönemler itibariyle toplam 60 puanı
aşmayacak şekilde, dönem sonlarında ödenmek üzere ek özel hizmet tazminatı
verilebilir.
…”
III -Ortak Hükümler:
Bu zam ve tazminatların hangi işi
yapanlara ve hangi görevlerde bulunanlara ödeneceği, miktarları, ödeme usul
ve esasları ilgili kurumların yazılı isteği ve Devlet Personel
Başkanlığının görüşü üzerine Maliye Bakanlığınca bütün kurumları kapsayacak
şekilde ve 154 'üncü madde uyarınca katsayının Bakanlar Kurulunca
değiştirilmesi durumu hariç yılda bir defa olmak üzere hazırlanır ve
Bakanlar Kurulu Kararı ile yürürlüğe konulur..." hükmüne amirdir.
657 sayılı Devlet Memurları Kanununun 152 nci maddesine göre "Devlet Memurlarına Ödenecek
Zam ve Tazminatlara ilişkin Karar"ın Bakanlar Kurulu'nca 17.04.2006
tarihinde 2006/10344 sayılı kararla kararlaştırılarak 05.05.2006 gün ve
26159 sayılı Resmi Gazetede yayımlanarak yürürlüğe girdiği ve bahse konu
Bakanlar Kurulu Kararına ekli II sayılı cetvelin E(Teknik Hizmetler)
bölümünün 6 ncı maddesinin:" Teknik
Hizmetler Sınıfına ait kadrolarda bulunan personelden; büro, atölye, ısı
santralı, laboratuar, tesis (sosyal tesisler dahil),
işletme, fabrika ve hizmet binaları dışında olmak şartıyla arazi, şantiye,
inşaat, baraj, park, bahçe, maden, açık alanlarda kurulu tarım ve hayvancılık
uygulama birimleri ve yol gibi açık çalışma mahallerinde fiilen çalışanlara
(belirtilen mahallerde yapılan kontrollük hizmetleri dahil), çalışılan her
gün için aşağıda gösterilen oranlarda ayrıca özel hizmet tazminatı ödenir.
Faal durumdaki hizmet binalarının tadilat, bakım ve onarımı işleri açık
çalışma mahalli kapsamında değerlendirilmez.
a) 1/a, b ve c sıralarında sayılanlara...............
3,0
b) 1/d sırası ile 2 nci sırada
sayılanlara.......... 2,0
c) 3 ve 4 üncü sıralarda sayılanlara................
1,2
Bu ek özel hizmet tazminatının ödenmesinde ilgililerin
kadroları esas alınır.
Tazminatın kimlere ödeneceği; iş programları ve çalışma
mahallerinin özellikleri dikkate alınarak, üçer aylık dönemler itibarıyla
ilgili birim amirlerince belirlenir. Ödemeler görevin filen yerine
getirilmesinden sonra üçer aylık dönem sonlarında yapılır. Ancak, bu
şekilde ödenecek ek özel hizmet tazminat toplamı üçer aylık dönemler
itibarıyla,
a) 1/a, b ve c sıralarında sayılanlara...............
60
b) 1/d sırası ile 2 nci sırada
sayılanlara........... 40
c) 3 ve 4 üncü sıralarda sayılanlara.................
24 oranlarını aşamaz."
şeklinde düzenlenmiş olduğu
anlaşılmıştır.
Devlet Memurları Kanunu Genel Tebliği (Seri No: 160)'nın C-II Sayılı Cetvele İlişkin Açıklamalar Başlıklı 6 ncı maddesinde; "II sayılı Cetvelin (E) Teknik
Hizmetler Bölümünün 6 ncı sırasında, Teknik
Hizmetler Sınıfına ait kadrolarda bulunan personelden; büro, atölye, ısı
santralı, laboratuar, tesis (sosyal tesisler dahil),
işletme, fabrika ve hizmet binaları dışında olmak şartıyla arazi, şantiye,
inşaat, baraj, park, bahçe, maden, açık alanlarda kurulu tarım ve
hayvancılık uygulama birimleri ve yol gibi açık çalışma mahallerinde fiilen
çalışanlara (belirtilen mahallerde yapılan kontrollük hizmetleri dahil), çalışılan
her gün için %3, %2 ve %1,2 oranlarında ek özel hizmet tazminatı ödeneceği;
bu şekilde ödenecek ek özel hizmet tazminatı toplamının üçer aylık dönemler
itibarıyla %60, %40 ve %24 oranlarını aşamayacağı, bu ilave tazminatın
kimlere ödeneceğinin ise iş programları ve çalışma mahallerinin özellikleri
dikkate alınarak, üçer aylık dönemler halinde, ilgili birim amirlerince
belirleneceği ve ödemelerin görevin fiilen yerine getirilmesinden sonra
üçer aylık dönem sonlarında yapılacağı hükme bağlanmıştır.
Uyuşmazlığa ilişkin mevzuat hükümleri
ile somut olay ile birlikte irdelendiğinde, dava konusu olayda, davacının
Kara Harp Okulu Atış ve Tatbikat Birlik Komutanlığı Bakım Onarım Takım
Komutanlığında 657 sayılı Yasa'ya tabi sivil memur olarak elektrik teknisyeni
unvanı ile görev yaptığı, 22.10.2009 tarihli dilekçe ile arazide (açık
alanda) çalışması nedeniyle 657 sayılı Yasa'nın 152’nci maddesine göre
Devlet memurlarına ödenecek zam ve tazminatları belirleyen 2006/10344
sayılı Bakanlar Kurulu Kararı sayılı cetvelinin E (Teknik Hizmetler)
bölümünün 6’ncı maddesine kendisine ek özel hizmet tazminatı ödenmesi
istemiyle yaptığı başvuru üzerine davalı idarece işlem tesis edilirken ve
devamında açılan davanın yargısal denetimi sırasında askeri kural ve
gerekler yönünden bir değerlendirme yapılması gerekmeyeceği gözetildiğinde
dava konusu işlemin askeri hizmete ilişkin bulunduğundan sözetmek olanaksızdır.
Belirtilen
duruma göre ve olayda Anayasa’nın 157. ve 1602 sayılı Yasanın 20.
maddelerinde öngörülen “asker kişiyi ilgilendirme” ve “askeri hizmete
ilişkin bulunma” koşulları birlikte gerçekleşmediğinden, davanın görüm ve
çözümünde genel idari yargı yeri görevli bulunmaktadır.
Açıklanan nedenlerle, İdare Mahkemesinin başvurusunun
reddi gerekmiştir.
SONUÇ : Davanın çözümünde GENEL İDARİ YARGININ görevli
olduğuna, bu nedenle İzmir 1. İdare Mahkemesi’nin BAŞVURUSUNUN REDDİNE,
9.4.2012 gününde OYBİRLİĞİ İLE KESİN OLARAK karar verildi.
—— • ——
Uyuşmazlık
Mahkemesi Başkanlığından:
ESAS NO : 2012/100
KARAR NO : 2012/91
KARAR TR : 9.4.2012
(Hukuk Bölümü)
ÖZET : Hemşire
olan davacının, intibakının geri alınmasına ilişkin işlemin iptali
istemiyle açılan davanın, GENEL İDARİ YARGI YERİNDE çözümlenmesi gerektiği hk.
K A R A R
Davacı : R. Y.
Davalı : İçişleri Bakanlığı
O L A Y : Davacı, 27.4.2011 tarihinde İzmir Nöbetçi İdare Mahkemesi
Başkanlığı'nda, 3.5.2011 tarihinde AYİM'de kayda
geçen dava dilekçesinde özetle; 1996 yılında Karaman - Ermenek Sağlık
Meslek lisesi Hemşirelik bölümünü bitirdiğini; Anadolu Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi, Sağlık Kurumları İşletmeciliği,
Ön Lisans Bölümünü 6.9.2006 tarihinde bitirerek diplomasının bir suretini
kurumuna dilekçe ile teslim ettiğini; YÖK Başkanlığı'nın 14.2.2008 tarihli
toplantısından sonra bitirdiği bölümün sağlık ve teknik hizmetler sınıfında
yer alan personel için bir üst öğrenim sayılması kararı verilmesi üzerine
bu tarihten itibaren ön lisans düzeyinde maaş, zam ve tazminat almaya
başladığını; 2011 yılının Mart ayı itibariyle bitirmiş olduğu ön lisans bölümünün
üst öğrenim sayılmaması sebebiyle özlük haklarının kesilmeye başladığını;
bunun üzerine dilekçe ile idareye başvurduğunu; J. Genel K.lığının 8.4.2011
tarihli yazısı ile YÖK Başkanlığının olumsuz cevabı nedeniyle bitirdiği
bölümün üst öğrenim sayılmayacağının bildirildiğini; geçmişte almış olduğu
maaş, zam ve tazminat farklarının geriye dönük olarak yasal faiziyle
birlikte tahsili için işlem başlatıldığını; mağdur durumda olduğunu;
yapılan işlemin hukuka aykırı olduğunu belirtmek suretiyle dava konusu mezun
olduğu ön lisans bölümünün üst öğrenim olarak kabul edilmeme işleminin,
özlük haklarının, görmüş olduğu 'üst öğrenim' uyarınca belirlenmesine son
verilmesi işleminin ve Mart 2011 ayına, kadar 'üst öğrenim' e göre
belirlenip tahakkuk ettirilen özlük haklarının yasal faiziyle birlikte geri
alınması işleminin iptalini talep ederek, Askeri Yüksek İdare Mahkemesi’nde
dava açmıştır.
Davalı idare savunmasında özetle;
yapılan işlemin 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu'nun 36'ncı maddesinin
12/d bendine uygun olduğunu; 160 seri numaralı Devlet Memurları Genel
Tebliğinin Ortak Açıklamalar Bölümünün 3'üncü maddesi uyarınca sağlık ve
teknik hizmetler sınıfında yer alan personelin bitirdiği üst öğrenimin
mesleki bir üst öğrenim olup olmadığının 2547 sayılı Yükseköğretim
Kanununun 43'üncü maddesinin B bendi uyarınca YÖK kararlarına istinaden
tespit edileceğinin öngörüldüğünü; bu kapsamda, J. Gn.
K. lığının 3.10.2010 tarihli yazısı ile görüş sorulması üzerine YÖK
Başkanlığının 15.12.2010 tarihli cevabi yazısıyla 17.6.2009 tarihli YÖK
toplantısında, 'Açık öğretim fakültesi sağlık kurumları işletmeciliği' ön
lisans programının, 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu'nun 36'ncı
maddesinde tanımlanan Sağlık Hizmetleri ve Yardımcı Sağlık Hizmetleri
sınıfı için bir üst öğrenim olarak sayılmasına, ancak bir meslek olarak
Hemşireliğin (günümüzde dört yıllık lisans eğitimi olarak verildiği) bir
üst öğrenimi olarak sayılmayacağına karar verildiğinin bildirildiğini; bu
karara istinaden tesis edilen işlemin hukuka uygun olduğunu belirtmek
suretiyle davanın reddine karar verilmesini talep etmiştir.
ASKERİ YÜKSEK İDARE MAHKEMESİ İKİNCİ DAİRESİ: 12.10.2011
gün ve Gensek No:2011/1855, E:2011/811, K:2011/1247 sayı ile,
Anayasanın, Askeri Yüksek idare Mahkemesinin görevleri, üyelerinin seçimi
ve özlük hakları, kuruluşu, işleyişi ile yargılama usullerine ilişkin 157 nci maddesinde "Askeri Yüksek İdare Mahkemesi,
askeri olmayan makamlarca tesis edilmiş olsa bile, asker kişileri
ilgilendiren ve askeri hizmete ilişkin idari işlem ve eylemlerden doğan
uyuşmazlıkların yargı denetimi yapan ilk ve son derece mahkemesidir. Ancak askerlik yükümlülüğünden doğan uyuşmazlıklarda ilgilinin
asker kişi olması şartı aranmaz" hükmü bulunduğu; Askeri Yüksek İdare
Mahkemesinin görevlerini belirleyen 1602 sayılı Askeri Yüksek İdare
Mahkemesi Kanununun 2508 sayılı Kanunla değişik 20 nci
maddesinde, "Askeri Yüksek İdare Mahkemesi Türk Milleti Adına askeri
olmayan makamlarca tesis edilmiş olsa bile, asker kişileri ilgilendiren ve
askeri hizmete ilişkin idari işlem ve eylemlerden doğan uyuşmazlıkların ilk
ve son derece mahkemesi olarak yargı denetimini ve diğer kanunlarda
gösterilen görevleri yapar. Ancak askerlik yükümlülüğünden doğan
uyuşmazlıklarda, ilgilinin asker kişi olması şartı aranmaz. Bu kanunun uygulanmasında asker kişiden maksat, Türk Silahlı
Kuvvetlerinde görevli bulunan veya hizmetten ayrılmış olan subay, askeri
memur, astsubay, askeri öğrenci, uzman çavuş, uzman jandarma çavuş, erbaş
ve erler ile sivil memurlardır" hükmü, aynı kanunun idari davalar ve
yargı yetkisinin sınırı başlığı taşıyan 21 nci
maddesinde de, 20 nci madde de belirtilen
kişileri ilgilendiren ve askeri hizmete ilişkin idari işlem ve eylemden
dolayı açılacak iptal ve tam yargı davalarının doğrudan doğruya ve kesin
olarak Askeri Yüksek İdare Mahkemesinde çözümlenip karar bağlanacağı hükmü
yer aldığı; Anayasanın ve 1602 sayılı Kanunun bu hükümleri karşısında bir
davaya Askeri Yüksek İdare Mahkemesinde bakılabilmesi için;
1. İdari işlemin bir asker kişi göz önünde tutularak
tesis edilmesi veya idari eylemin bir asker kişiye yönelmiş olması, yahut uyuşmazlığın askerlik yükümlülüğünden
doğmuş olması,
2. Dava konusu idari işlem ve eylemin askeri hizmete
ilişkin bulunması şartlarının birlikte gerçekleşmiş olması gerektiği,
7’nci Jandarma Er Eğitim Alay K.lığı Revir Baştabipliği
emrinde Sivil Memur olarak görev yapan davacının asker kişi olduğu
hususunda herhangi bir tereddüt olmadığı, burada açıklığa kavuşturulması
gereken hususun dava konusu işlemin Askeri hizmete ilişkin olup olmadığının
olduğu; öğretide ve Uyuşmazlık Mahkemesi ile AYİM içtihatlarında genel
kabul gören görüşe göre; idari işlemin görevli yargı yerinin tespiti
yönünden "askeri hizmete ilişkin" olup olmadığının saptanabilmesi
için işlemin konusuna bakılmasının gerektiği, eğer idari işlem askeri
gereklere, askeri usul ve yönteme ve askeri hizmete göre tesis edilmiş ise,
bu işlemin askeri hizmete ilişkin bulunduğunun kabul edilmesi gerektiği
daha açık bir ifadeyle, askeri hizmete ilişkin idari işlemlerin; idarece
bir asker kişinin askeri yeterlik ve yetenekleri, tutum ve davranışları,
askeri geçmişi, asker kişi olmaktan kaynaklanan hak ve ödevleri, askerlik
hizmetinin amacı, askeri görev yerlerinin özellikleri, askeri kural gerek
ve gelenekler göz önünde tutularak değerlendirilmesi sonucunda tesis edilen
işlem olduğu, bu kapsamda bir işlem Askeri makamlarca asker şahıslar
hakkında tesis edilmiş olsa bile, bu işlemin Askeri makamlar dışındaki bir
başka kamu kurum yada kuruluşunca kendi personeli
hakkında tesis edilmiş olan işlemden nitelik yönünden herhangi bir farkı
bulunmuyorsa bu işlem Askeri hizmete ilişkin bir işlem olmayıp, bu işleme
ilişkin davaların görüm ve çözüm yerinin de AYİM değil, genel idari yargı
yeri olması gerektiği, başka bir anlatımla; bir idari işlemin askeri
hizmete ilişkin olabilmesi ve yargısal denetiminin AYİM'de
yapılabilmesi için, işlemin yargısal denetiminde askerlik mesleğinin
gereklerini yakından bilmenin önem taşıması gerektiği, açılan iptal
davasında, asker kişi hakkında tesis edilen işlemden doğan dava ve onun çözümüyle
varılacak sonuç ile, aynı durumdaki sivil kişi hakkında aynı işlemden doğan
dava ve onun çözümüyle varılacak sonucun farklı olmaması halinde, davanın
çözüm yeri AYİM değil Genel İdari Yargı olacağı, bu açıklamalara göre dava
konusu işlem incelendiğinde; davacının 7’nci Jandarma Er Eğitim Alay K.lığı
Revir Baştabipliği emrinde Sivil Memur olması dolayısıyla asker kişi
olduğu, ancak davacının mezun olduğu önlisans
programının YÖK kararına istinaden üst öğrenim olarak kabul edilmeme ve
buna bağlı olarak özlük haklarının, görmüş olduğu 'üst öğrenim' uyarınca
belirlenmesine son verilmesi işleminin başka bir Bakanlıkta görevli askeri
şahıs olmayan bir memur hakkında tesis edilen, yargısal denetimi genel
idari yargı organlarına ait işlemden herhangi bir farkı bulunmadığı,
işlemin yargısal denetimde askerlik mesleğinin gereklerini yakından
bilmenin önem taşımadığı, davacı hakkında tesis edilen işlem ve onun
çözümünde varılacak sonuç ile, aynı durumdaki sivil kişi hakkında aynı
işlemden doğan dava ve onun çözümünde varılacak sonucun farklı olmadığı,
dolayısıyla tesis edilen işlemin askeri hizmete ilişkin olmadığı, bu
nedenle davanın görüm ve çözüm yerinin AYİM değil Genel idari Yargı yeri
olduğu sonuç ve kanaatine varıldığı gerekçesiyle davanın görev yönünden reddine,
karar vermiş, bu karar kesinleşmiştir.
Davacı,
bu kez aynı istemle, idari yargı yerinde dava açmıştır.
İZMİR 1. İDARE MAHKEMESİ: 23.12.2011 gün ve E:2011/2374
sayı ile, 1602 sayılı Yasa'ya göre "asker kişi"
sayılan sivil memur olarak görev yapan davacıya, bitirdiği önlisans programının üst öğrenim olarak kabul edilmemesi
üzerine maaş, zam ve tazminatların eksik ödenmesi işleminden kaynaklanan
uyuşmazlığın, asker kişinin parasal hakları (aylık) kapsamında kaldığı ve
bu durumun açıkça 1602 sayılı Yasa'nın 22nci maddesinde Birinci Dairece
çözümlenecek işler arasında sayıldığı dikkate alındığında, asker kişinin
parasal haklarından doğan davada "askeri hizmete ilişkin bulunma"
koşulunun da gerçekleşmiş olması karşısında, davanın görüm ve çözümünde
Askeri Yüksek İdare Mahkemesinin görevli bulunduğu, açıklanan nedenlerle,
mahkemelerinin bu davaya bakmakla görevli olmadığına, 2247 sayılı Yasa'nın
19’ncu maddesi uyarınca görevli yargı yerinin belirlenmesi için dava
dosyasının Uyuşmazlık Mahkemesine gönderilmesine karar vermiştir.
İNCELEME VE GEREKÇE :
Uyuşmazlık Mahkemesi Hukuk Bölümü’nün, Serdar ÖZGÜLDÜR’ün Başkanlığında, Üyeler: Mustafa AYSAL, Eyüp
Sabri BAYDAR, Sıddık YILDIZ, Nurdane
TOPUZ, Sedat ÇELENLİOĞLU ve Ayhan AKARSU’nun
katılımlarıyla yapılan 9.4.2012 günlü toplantısında:
l-İLK
İNCELEME: Dosya üzerinde 2247 sayılı Yasa’nın 27. maddesi uyarınca yapılan
incelemeye göre; İdare Mahkemesince, idari yargı dosyası ile birlikte
Askeri Yüksek İdare Mahkemesinin dosyası da gönderilmek suretiyle 2247
sayılı Yasa’nın 19. maddesinde öngörülen şekilde başvurulduğu ve usule
ilişkin herhangi bir noksanlık bulunmadığı anlaşıldığından, adli ve idari
yargı yerleri arasında doğan görev uyuşmazlığının esasının incelenmesine
oybirliği ile karar verildi.
II-ESASIN
İNCELENMESİ: Raportör-Hakim Gülşen AKAR PEHLİVAN’ın, davanın çözümünde genel idari yargının
görevli olduğu yolundaki raporu ile dosyadaki belgeler okunduktan; ilgili
Başsavcılarca görevlendirilen Danıştay Savcısı Mehmet AKKAYA ile Askeri
Yüksek İdare Mahkemesi Savcısı Müjdat TUNA’nın
davada genel idari yargının görevli olduğu yolundaki yazılı ve sözlü
açıklamaları da dinlendikten sonra GEREĞİ GÖRÜŞÜLÜP DÜŞÜNÜLDÜ:
Dava, İzmir İli, Yenifoça
7’nci Jandarma Er Eğitim Alay Komutanlığa Revir Baştabipliği emrinde sivil
memur (hemşire) olarak görev yapan davacının, 2006 yılında bitirdiği
Anadolu Üniversitesi Sağlık Kurumları İşletmeciliği Önlisans
programının Mart 2011 tarihinden itibaren üst öğrenim olarak kabul
edilmeyerek, önlisans seviyesinde maaş ve
tazminat ödenmesine son verilmesine ilişkin işlem ile Mart 2011 tarihine
kadar ödenen maaş ve tazminat farklarının geri alınmasına ilişkin işlemin
iptali ile bu tarihten itibaren ödenmeyen maaş ve tazminat farklarının
ödenmesi istemiyle açılmıştır.
Anayasa’nın 157. maddesinde, Askeri Yüksek İdare
Mahkemesinin askeri olmayan makamlarca kurulmuş olsa bile, asker kişileri
ilgilendiren ve askeri hizmete ilişkin yönetsel işlem ve eylemlerden doğan
uyuşmazlıkların yargı denetimini yapan ilk ve son derece mahkemesi olduğu,
ancak askerlik yükümlülüğünden doğan uyuşmazlıklarda ilgilinin asker kişi
olması koşulunun aranmayacağı belirtilmiş; 20.7.1972 tarih ve 1602 sayılı
Yasanın 25.12.1981 tarih ve 2568 sayılı Yasa ile değişik 20. maddesinde de
aynı hüküm yer almıştır. Askeri
Yüksek İdare Mahkemesinin bir davaya bakabilmesi için dava konusu yönetsel
işlemin “asker kişiyi ilgilendirmesi” ve “askeri hizmete ilişkin bulunması”
koşullarının birlikte gerçekleşmesi gerekmektedir.
1602
sayılı Yasanın değişik 20. maddesinde, Türk Silahlı Kuvvetlerinde görevli
bulunan ya da hizmetten ayrılmış olan, subay, askeri memur, astsubay,
askeri öğrenci, uzman çavuş, uzman jandarma çavuş, erbaş ve erler ile sivil
memurlar asker kişi sayılmaktadır.
Anılan Yasa’nın değişik 21. maddesinin birinci
fıkrasında “20 nci maddede belirtilen kişileri
ilgilendiren ve askeri hizmete ilişkin idari işlem ve eylemlerden dolayı;
yetki, sebep, şekil, konu ve maksat yönlerinden biri ile hukuka aykırı
olduklarından bahisle menfaatleri ihlâl edilenler tarafından açılacak iptal
davaları, aynı idari işlem ve eylemlerin haklarını ihlal etmesi halinde
açılacak tam yargı davaları, doğrudan doğruya ve kesin olarak Askeri Yüksek
İdare Mahkemesinde çözümlenir ve karara bağlanır.” denilmiş; aynı Yasa’nın “Birinci
Dairenin görevleri” başlıklı değişik 22. maddesinde, atanma, yer
değiştirme, nasıp, sicil, kademe ilerletilmesi, terfi, emeklilik,
maluliyet, aylık ve yolluklara ilişkin iptal ve tam yargı davalarının
Birinci Dairece çözümleneceğine işaret edilmiştir.
Yönetsel
işlemin, görevli yargı yerinin belirlenmesi yönünden “askeri hizmete
ilişkin” olup olmadığının saptanabilmesi için işlemin konusuna bakılması
gerekmektedir. Eğer yönetsel işlem askeri gereklere, askeri usul ve yönteme
ve askeri hizmete göre kurulmuş ise, bu işlemin askeri hizmete ilişkin
olduğu kabul edilmelidir. Daha açık bir anlatımla, askeri hizmete ilişkin
yönetsel işlemler: yönetimin bir asker kişinin askeri yeterlik ve
yeteneklerinin, tutum ve davranışlarının, askeri geçmişinin, asker kişi
olmaktan kaynaklanan hak ve ödevlerinin; askerlik hizmetinin amacı, askeri
görev yerlerinin özellikleri, askeri kural ve gerekler gözönünde
tutularak değerlendirilmesi sonucunda kurulan işlemlerdir. İşlem, askeri olmayan
bir makam tarafından kurulmuş olsa bile durum değişmemekte, menfaati ihlal
edilen asker kişinin açtığı davanın Askeri Yüksek İdare Mahkemesinde
görülmesi gerekmektedir.
Davacının
1602 sayılı Yasanın 20. maddesinde sayılan asker kişilerden olduğu ve bu
nedenle dava konusu işlemin asker kişiyi ilgilendirdiği tartışmasızdır.
Dava
konusu işlemin askeri hizmete ilişkin olup olmadığına gelince:
657 sayılı “Devlet Memurları Kanununun 36 ncı maddesinin "Ortak Hükümler" bölümünün (A)
fıkrasının 12 numaralı bendinin (d) alt bendi:
"(İptal: Anayasa Mahkemesinin 16.4.2003 tarih ve E.: 2003/22, K.: 2003/34 sayılı kararı ile.; Yeniden düzenleme:
17.9.2004 - 5234/1 md.) Memuriyette iken veya memuriyetten ayrılarak (87 nci maddeye tabi kurumlarda çalışanlar dahil) üst
öğrenimi bitirenler, aynı üst öğrenimi tahsile ara vermeden başlayan ve
normal süresi içinde bitirdikten sonra memuriyete giren emsallerinin
ulaştıkları derece ve kademeyi aşmamak kaydıyla, bitirdikleri üst öğrenimin
giriş derece ve kademesine memuriyette geçirdikleri başarılı hizmet
sürelerinin tamamı her yıl bir kademe, her üç yıl bir derece hesabıyla
ilave edilmek suretiyle bulunacak derece ve kademeye yükseltilirler."
hükmünü içermektedir.
Dosyanın incelenmesinden; 1996 yılında
Karaman Meslek Lisesi hemşirelik bölümünü bitirdikten sonra 2001 yılından
itibaren TSK'da hemşire unvanıyla sağlık
hizmetleri sınıfında istihdam edilmeye başladığı anlaşılan davacının,
Anadolu Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi Sağlık
Kurumları İşletmeciliği Ön Lisans Bölümünden 6.9.2006 tarihinde mezun
olduğu; YÖK Başkanlığı'nın 14.2.2008 tarihli toplantısında, bitirdiği ön
lisans programının, sağlık ve teknik hizmetler sınıfında yer alan personel
için bir üst öğrenim sayılması kararı verilmesi üzerine bu tarihten
itibaren ön lisans düzeyinde maaş, zam ve tazminat almaya başladığı; Mart
2011 itibariyle bitirmiş olduğu ön lisans bölümünün üst öğrenim sayılmaması
sebebiyle özlük haklarının kesilmeye başladığı ve idareye başvurduğu; J.
Genel K.lığının 8.4.2011 tarihli yazısı ile YÖK Başkanlığının olumsuz
cevabı nedeniyle bitirdiği bölümün üst öğrenim sayılmayacağının kendisine
bildirildiği; özlük haklarının belirtilen öğrenim durumuna göre
belirlendiği ve Mart 2011’e kadar ön lisans mezunu olduğu kabulüne göre
belirlenen özlük haklarının iadesi işleminin başlatıldığı; bunun üzerine
davacı tarafından mezun olduğu ön lisans programının üst öğrenim olarak
kabul edilmeme işleminin, özlük haklarının, görmüş olduğu 'üst öğrenim'
uyarınca belirlenmesine son verilmesi işleminin ve Mart 2011 ayına kadar
'üst öğrenim' e göre belirlenip tahakkuk ettirilen özlük haklarının yasal
faiziyle birlikte geri alınması işlemin iptali istemiyle AYİM'de süresinde iş bu davanın açıldığı
anlaşılmaktadır.
Uyuşmazlık konusu olayda görevde iken üst öğrenim
programından mezun olan memurların, öğrenimine hiç ara vermeden devam edip
göreve başlayan farazi emsallerinin ulaştıkları derece ve kademeyi aşmamak
kaydıyla, bitirdikleri üst öğrenimin giriş derece ve kademesine hizmet
yılları itibariyle alacakları derece ve kademelerin eklenmesi suretiyle
intibaklarının yapılacağı açıktır.
Belirtilen
duruma göre ve olayda Anayasa’nın 157. ve 1602 sayılı Yasanın 20.
maddelerinde öngörülen “asker kişiyi ilgilendirme” ve “askeri hizmete
ilişkin bulunma” koşulları birlikte gerçekleşmediğinden, davanın görüm ve
çözümünde genel idari yargı yeri görevli bulunmaktadır.
Açıklanan nedenlerle, İzmir 1. İdare Mahkemesinin
başvurusunun reddi gerekmiştir.
SONUÇ : Davanın çözümünde GENEL İDARİ YARGININ görevli
olduğuna, bu nedenle İzmir 1. İdare Mahkemesi’nin BAŞVURUSUNUN REDDİNE,
9.4.2012 gününde OYBİRLİĞİ İLE KESİN OLARAK karar verildi.
—— • ——
Uyuşmazlık
Mahkemesi Başkanlığından:
ESAS NO : 2012/102
KARAR NO : 2012/92
KARAR TR : 9.4.2012
(Hukuk Bölümü)
ÖZET : Maddi hasarlı trafik kazası sonucu düzenlenen
trafik kazası tespit tutanağının iptali istemiyle açılan davanın, ADLİ
YARGI YERİNDE çözümlenmesi gerektiği hk.
K A R A R
Davacı :
H. K.
Davalı :
1- Adli Yargıda
Hasımsız
2- İdari Yargıda
Bursa Trafik Denetleme Şube Müdürlüğü
O L A Y : Bursa Trafik Denetleme Şube
Müdürlüğü’nce 18.12.2011 günlü maddi hasarlı trafik kaza tespit tutanağı
düzenlenmiştir.
Davacı
vekili, tutanakta belirtilenin aksine kazaya karışan diğer aracın
sürücüsünün alkollü olduğunu ve geçiş üstünlüğünün bulunmadığını ileri
sürerek, trafik kaza tespit tutanağına karşı adli yargı yerinde itirazda
bulunmuştur
BURSA 1. SULH CEZA MAHKEMESİ: 5.1.2012 gün ve
D.İş:2012/41 sayı ile, başvuruya konu talebin sulh
ceza mahkemelerinde incelenebilecek bir talep olmadığı anlaşıldığından,
5326 sayılı Kabahatler Kanununun 28/1-b maddesi uyarınca başvurunun görev
yönünden reddine karar vermiş; bu karar kesinleşmiştir.
Davacı
vekili, bu kez, aynı istemle idari yargı yerinde dava açmıştır.
ORDU İDARE MAHKEMESİ: 31.1.2012 gün ve E:2012/78 sayı ile, maddi hasarlı trafik kazası sonrası düzenlenen
trafik kazası tespit tutanağının iptali istemiyle dava açıldığı, 2918
sayılı Karayolları Trafik Yasası’nın “Bu suçlarla ilgili davalara bakacak
mahkemeler ve yetkileri” başlıklı 112. maddesinde, “Sürücü belgelerinin
geçici olarak geri alınması hariç olmak üzere bu Kanundaki hafif para
cezasını veya bununla birlikte hafif hapis cezasını, belgelerin geri
alınması ve iptali veya işyerlerinin kapatılması cezasını gerektiren
suçlarla ilgili davalara trafik mahkemelerinde, bunların bulunmadığı
yerlerde yetki verilen Sulh Ceza Mahkemelerinde bakılır” hükmünün yer
aldığı, Karayolları Trafik Yönetmeliği’nin “Trafik Kazalarına El Konulması”
başlıklı 154. maddesinde, “Trafik kazalarına el konulmasında aşağıda
gösterilen esas ve usuller uygulanır. a) Trafik
kazalarına; 1) Adli yönden gereği yapılmak üzere mahalli genel zabıtaca, 2)
Kaza nedenlerini, iz ve delillerini belirleyecek “Kaza Tespit Tutanağı”
düzenlemek üzere de trafik zabıtasınca (polis veya jandarma), el konulur”,
aynı Yönetmeliğin “Trafik Kazalarına İlişkin İşlemler” başlıklı 156.
maddesinde de, “Trafik Kazaları ile ilgili olarak yapılacak işlemlerde
aşağıdaki esas ve usuller uygulanır. a) Kaza tespit tutanağının
düzenlenmesi; 1) Örneğine uygun olarak; kaza yerinin durumu, iz ve
deliller, kazaya karışan sürücüler, varsa ölü veya yaralılar hasar veya
zarar, gün ve saat ile gerekli görülen diğer hususlar belirtilmek üzere
düzenlenir ve olay yerinin durumu bir krokide gösterilir. Tutanaklar; soruşturma evrakına eklenmek, dosyasında saklamak
ve sayısına göre taraflara verilmek üzere yeter sayıda düzenlenir”
kurallarına yer verildiği, dosyanın incelenmesinden, davacının aracıyla
karıştığı trafik kazası sonrasında Bursa Trafik Denetleme Şube Müdürlüğü
görevlileri tarafından düzenlenen maddi hasarlı trafik kazası tespit
tutanağının iptali istemiyle bakılan davanın açıldığı anlaşılmakta ise de;
yukarıda anılan yasal düzenlemeler uyarınca, kaza tespit tutanağının kazaya
karışan taraflar arasında çıkabilecek hukuki uyuşmazlıkların çözümüne
yardımcı olmak üzere trafik zabıtasınca düzenlenen tespit niteliğinde bir
belge olduğu ve idari işlem niteliği bulunmadığı, bu bakımdan adli yargı
yerlerinde çözümlenecek uyuşmazlıkların görümü sırasında mahkemelerce
değerlendirilecek nitelikte bir belge olduğu anlaşıldığından, kaza tespit
tutanağına karşı açılan davanın görüm ve çözümünün Mahkemelerine değil,
görevsizlik kararı veren Bursa 1. Sulh Ceza Mahkemesi'ne ait olduğu
sonucuna ulaşıldığı, bu nedenlerle; 2247 sayılı Yasa’nın 19. maddesi hükmü
uyarınca Bursa 1. Sulh Ceza Mahkemesi’nce verilen görevsizlik kararı
üzerine Mahkemelerinde açılan davada, görevli yargı yerinin belirlenmesi
için Uyuşmazlık Mahkemesi’ne başvurulmasına, Uyuşmazlık Mahkemesi’nce bu
konuda karar verilinceye kadar davanın incelenmesinin ertelenmesine ve bu
kararla birlikte dosyanın Uyuşmazlık Mahkemesi’ne gönderilmesine karar
vermiştir.
İNCELEME VE GEREKÇE :
Uyuşmazlık Mahkemesi Hukuk Bölümü’nün, Serdar ÖZGÜLDÜR’ün Başkanlığında, Üyeler: Mustafa AYSAL, Eyüp
Sabri BAYDAR, Sıddık YILDIZ, Nurdane
TOPUZ, Sedat ÇELENLİOĞLU ve Ayhan AKARSU’nun
katılımlarıyla yapılan 9.4.2012 günlü toplantısında:
l-İLK
İNCELEME: Dosya üzerinde 2247 sayılı Yasa’nın 27. maddesi uyarınca yapılan
incelemeye göre;
Uyuşmazlık Mahkemesi Genel Kurulu’nun 11.7.1988
günlü, E:1988/1, K:1988/1 sayılı İlke Kararında, “2247 sayılı Uyuşmazlık
Mahkemesinin Kuruluş ve İşleyişi Hakkında Kanunun bütünüyle incelenip
değerlendirilmesinden, bu Kanunun uygulanması yönünden 2 nci maddesinin ikinci fıkrasında yer alan, ‘ceza
uyuşmazlıkları’ ibaresinden, savcının ya da şahsi davacının talebi ile
başlayan yargılaması sonunda sanığın mahkumiyetine
ya da beraatine hükmedilebilecek davalarda,
askeri ve adli ceza mahkemeleri arasında çıkan görev ve hüküm
uyuşmazlıklarının anlaşılması, bunun dışında kalan tüm görev
uyuşmazlıklarının ‘hukuk uyuşmazlığı’ sayılması gerektiği sonucuna
varılmaktadır. Uygulanması idari organlara bırakılan cezalar, adli
nitelikte olmadığından, bunlar hakkında yapılan itirazlar ya da açılan
davalar ‘ceza davası’ olarak nitelendirilemezler. İdari niteliklerinden
dolayı bu davalara ilişkin görev ve hüküm uyuşmazlıklarının Uyuşmazlık
Mahkemesinin Hukuk Bölümünde incelenip çözümlenmesi gerektiği…” açıkça belirtilmiştir.
Bu durum göz önüne alındığında, olay bölümünde yazılı başvuru konusu görev
uyuşmazlığının Hukuk Bölümünde incelenmesi gerektiği kuşkusuzdur.
İdare
Mahkemesince, 2247 sayılı Yasa’nın 19. maddesine göre başvuruda bulunulmuş olup,idari yargı dosyası ile birlikte adli yargı dosyası
da gönderilmek suretiyle 2247 sayılı Yasa’nın 19. maddesinde öngörülen
şekilde başvurulduğu ve usule ilişkin herhangi bir noksanlık bulunmadığı
anlaşıldığından, adli ve idari yargı yerleri arasında doğan görev
uyuşmazlığının esasının incelenmesine oybirliği ile karar verildi.
II-ESASIN
İNCELENMESİ: Raportör-Hakim Gülşen AKAR PEHLİVAN’ın, davanın çözümünde adli yargının görevli
olduğu yolundaki raporu ile dosyadaki belgeler okunduktan; ilgili
Başsavcılarca görevlendirilen Yargıtay Cumhuriyet Savcısı Mehmet BAYHAN ile
Danıştay Savcısı Mehmet AKKAYA’nın davada adli
yargının görevli olduğu yolundaki sözlü açıklamaları da dinlendikten sonra
GEREĞİ GÖRÜŞÜLÜP DÜŞÜNÜLDÜ:
Dava, maddi
hasarlı trafik kaza tespit tutanağının iptali istemiyle açılmıştır.
2918
sayılı Karayolları Trafik Kanunu'nun “Trafik kazalarına el koyma ve
bilirkişilik” başlığını taşıyan 83. maddesinde, “Trafik kazalarına;
a) Adli yönden gereği
yapılmak üzere mahalli genel zabıtaca,
b) Kazanın oluş
nedenlerini, iz ve delillerini belirleyerek trafik kaza tespit tutanağı
düzenlemek üzere de trafik zabıtasınca el konulur.
Trafik zabıtasının
görevli olmadığı veya bulunmadığı karayollarında meydana gelen kazalarda
trafik kaza tespit tutanağı mahalli genel zabıtaca düzenlenir ve bir örneği
o yerin trafik zabıtasına gönderilir.
Karayollarında meydana
gelen ve yalnız maddi hasarla sonuçlanan trafik kazalarında tarafların
anlaşması halinde ve fiil başka bir suç oluşturmuyorsa adli kovuşturma
yapılmaz ve Türk Ceza Kanununun 565 inci maddesi hükmü uygulanmaz.
Trafik kazalarında
yolun trafiğe kapandığı hallerde; trafik zabıtası veya genel zabıta; iz ve
delilleri kaybolmayacak şekilde işaretledikten ve gerekli işlemleri
yaptıktan sonra, karayolunu trafiğe açmaya yetkilidir.
Karayolunun trafiğe
kapanmasına ölümlü ve hayati tehlike yaratan yaralanmalı kazalar neden
olmuş ve bu kaza can, mal ve trafik güvenliğini etkiliyor ve başka bir
yoldan geçiş verilemiyorsa Cumhuriyet savcısının gecikeceğinin anlaşılması
halinde, gerekli işaretlemeler yapılıp araç ve ölüler kenara alınarak durum
bir tutanakla tespit edildikten sonra yol trafiğe açılır.
Trafik zabıtası, usul
kanunlarına göre görevlendirilirse, trafik kazalarında bilirkişilik yapar.
Trafik
kazaları, kaza tahkik memurluğu, bilirkişilik ve bunlarda aranacak şartlar
ile diğer esaslar yönetmelikte gösterilir” ve “Bu Kanundaki suçlarla ilgili
davalara bakacak mahkemeler ve yetkileri” başlıklı 112. maddesinin birinci
fıkrasında, “Sürücü belgelerinin geçici olarak geri alınması hariç olmak
üzere bu Yasadaki; hafif para cezasını veya bununla birlikte hafif hapis
cezasını, belgelerin geri alınması ve iptali cezasını veya işyerlerinin
kapatılması cezasını gerektiren suçlarla ilgili davalara trafik
mahkemelerinde, bunların bulunmadığı yerlerde yetki verilen sulh ceza mahkemelerinde
bakılır” hükmü yer almıştır.
2918 sayılı Karayolları Trafik
Kanunu’na dayanılarak çıkarılmış bulunan Karayolları Trafik
Yönetmeliği’nin, “Trafik Kazalarına EI Konulması” başlıklı 154. maddesinde,
“Trafik kazalarına el konulmasında aşağıda gösterilen esas ve usuller uygulanır.
a) Trafik kazalarına;
1) Adli yönden gereği yapılmak üzere
mahalli genel zabıtaca,
2) Kaza nedenlerini, iz ve delillerini
belirleyecek “Kaza Tespit Tutanağı” düzenlemek üzere de trafik zabıtasınca
(polis veya jandarma), el konulur.
Trafik zabıtasının
görev alanı dışında kalan yerler ile el koyamadığı durumlarda, trafik kaza
tespit tutanağı, örneğine uygun olarak mahalli zabıta tarafından düzenlenir
ve bir örneği o yerin trafik zabıtasına gönderilir.(…)” denilmiş; aynı
Yönetmeliğin, “Trafik Kazalarına ilişkin işlemler” başlıklı 156. maddesinde
de, “Trafik Kazaları ile ilgili olarak yapılacak işlemlerde aşağıdaki esas
ve usuller uygulanır.
a) Kaza tespit tutanağının
düzenlenmesi;
1) Örneğine uygun olarak; kaza yerinin
durumu, iz ve deliller, kazaya karışan sürücüler, varsa ölü veya yaralılar,
hasar veya zarar, gün ve saat ile gerekli görülen diğer hususlar
belirtilmek üzere düzenlenir ve olay yerinin durumu bir krokide gösterilir.
Tutanaklar; soruşturma evrakına
eklenmek, dosyasında saklamak ve sayısına göre taraflara verilmek üzere yeter
sayıda düzenlenir.
2) Trafik kazası tespit tutanağı
düzenlemeye bu Yönetmeliğin 154 üncü maddesinin (a) bendi gereğince trafik
zabıtası ve genel zabıtanın görevli personeli yetkilidir.
Tutanaklar en az iki görevli tarafından
düzenlenir. Hafif yaralanmalı veya hasarlı kazalarda tek görevli tarafından
rapor şeklinde de düzenlenebilir.
Ancak Türk Silahlı Kuvvetlerine ait
araçların karıştığı trafik kazalarında bir askeri temsilcinin
bulundurulması mecburidir.
3) Tutanak düzenleyenler, taraflar için
kusur oranı belirtirler(…)” denilmiştir.
Diğer taraftan, 2577 sayılı İdari
Yargılama Usulü Kanunu'nun 2. maddesinde, idari işlemler hakkında yetki,
şekil, sebep, konu ve maksat yönlerinden biri ile hukuka aykırı
olduklarından dolayı iptalleri için menfaatleri ihlal edilenler tarafından
açılan iptal davaları idari dava türleri arasında sayılmıştır.
Bu düzenlemelere göre, maddi hasarlı kaza tespit
tutanağı, kazaya karışan taraflar arasında çıkabilecek hukuki
uyuşmazlıkların çözümüne esas olacak ve trafik zabıtasınca düzenlenecek bir
belge olup, idari işlem niteliği de bulunmayan bu belgenin, adli yargı
yerlerinde çözümlenecek uyuşmazlıkların görümü sırasında o mahkemelerce
değerlendirilecek olduğundan, maddi hasarlı kaza tespit tutanağına yönelik
davanın idari yargı yerinde görülmesi olanağı bulunmamaktadır.
Bu
durumda, davacı vekili tarafından; maddi hasarlı trafik kaza tespit
tutanağına itirazen açılan ve idari yargı yerinde
görülmesi olanağı bulunmayan davanın görüm ve çözümünde adli yargı yerinin
görevli olduğu sonucuna varılmıştır.
Açıklanan nedenlerle, İdare Mahkemesince yapılan
başvurunun kabulü ile Sulh Ceza Mahkemesince verilen görevsizlik kararının
kaldırılması gerekmiştir.
SONUÇ : Davanın çözümünde ADLİ YARGININ görevli olduğuna,
bu nedenle Ordu İdare Mahkemesi’nin BAŞVURUSUNUN KABULÜ ile,
Bursa 1. Sulh Ceza Mahkemesi’nin
5.1.2012 gün ve D.İş:2012/41 sayılı GÖREVSİZLİK KARARININ KALDIRILMASINA,
9.4.2012 gününde OYBİRLİĞİ İLE KESİN OLARAK karar verildi.
—— • ——
Uyuşmazlık
Mahkemesi Başkanlığından:
ESAS NO : 2012/9
KARAR NO : 2012/9
KARAR TR : 9.4.2012
(Ceza Bölümü)
ÖZET : Asker kişi sanık hakkında Türk Ceza Kanunu’nda
düzenlenen suçlar kapsamında kalan eylemleri nedeniyle açılan kamu
davasının, suçun askeri suç olmaması, askeri suça bağlı bulunmaması ve
askeri mahkemede yargılanmayı gerektiren ilginin kesilmiş olması nedeniyle
ADLİ YARGI yerinde görülmesinin gerektiği hk.
K A R A R
Davacı : K.H.
Sanık : H. F. D.
O L A Y : Aydın Askerlik Şube Başkanlığı emrinde
23.10.2008 tarihinden itibaren iaşe bedeli ve er sevkleri için ihtiyaç
olacak avansları çekmek üzere mutemet olarak görevlendirilen sanık sivil
memur H. F. D.’ın, 24.9.2009 tarihli bir sayfadan
ibaret Sevk Erleri Taşıma Ücreti ve Yiyecek Bedeli Dağıtım Bordroları
incelendiğinde, Dağıtım Bordrosunda 15 yükümlünün yer aldığı ancak aynı gün
harcanan paranın daha fazla olduğunun tespit edilmesi üzerine, Askeralma Bölge Başkanlığı ve Defterdarlık nüshaları
temin edilerek karşılaştırıldığında, bu birimlerde aynı güne ait dört
sayfalık bordro olduğu, iki, üç ve dördüncü sayfalarda toplam 42 yükümlünün
yer aldığının görüldüğü, ve bu sayfalardaki yükümlülerin işlemlerinin
önceki tarihlerde yapıldığı ve imzalarının da farklı olduğu, kimilerinin
iki kez yazıldığı, sanığın iki, üç ve dördüncü sayfaları tanzim ederek 42
yükümlüye para ödemiş gibi göstererek ihtiyacı olan 600-650 TL civarında
parayı avanstan çektiği, birinci sayfada yazılı bilgilerin doğru olduğu bu
yükümlülere gerçekten paranın ödendiğini bununda soruşturma sırasında
anlaşıldığı üzere, sanığın 16.9.2009 tarihinde bu görevden alındığı ve
yerine 18.9.2009 günü sivil memur Y. T.’nın görevlendirildiği
ancak devir-teslim işlemi yapılmadığından sanığın olay tarihinde mutemet
olarak görevine devam ettiği, alınan bilirkişi raporunda, bordroda iki, üç
ve dördüncü sayfada yer alan 42 yükümlüye ait ödemelerin gerçek olmadığı,
bunların daha önceden işlem yaptıran yükümlülerden ve aynı işlemlerinden
oluştuğu, ödendiği gösterilerek oluşan hazine zararının 567 TL olduğunun
belirlendiği, bunun üzerine sanığın mutemet olarak görev yaptığı dönemin
2009 yılına ait tüm bordroları incelendiğinde, 190 yükümlüye daha değişik
tarihlerde üçyüz altı defa bordroya dahil ederek hayali sevk yaptığı, toplamda 3650,30 TL. hazine zararına sebebiyet verdiği, böylece 2009 yılı
içersinde yüz doksan yükümlüyü üç yüz altı kez ve 24.9.2009 tarihinde kırk
iki yükümlüyü bordroya dahil edip sevk edilmedikleri halde sevk edilmiş
gibi göstererek karşılığında 4.191.80 TL. avansı
mal edinmek suretiyle zincirleme zimmet suçunu işlediği ileri sürülerek
eylemine uyan 1632 sayılı Askeri Ceza Kanunu’nun 131/1. maddesi uyarınca
cezalandırılması istemiyle Hava Eğitim Komutanlığı Askeri Savcılığı’nın
16.3.2010 gün ve E:2010/93, K:2010/107 sayılı iddianamesiyle kamu davası
açılmıştır.
HAVA EĞİTİM KOMUTANLIĞI ASKERİ MAHKEMESİ: 1.12.2010
gün ve E: 2010/323, K:2010/513 sayıyla, yüklenen eylemin resmi belgede
sahtecilik suçunu oluşturduğu ve sanık hakkında MSB Yüksek Disiplin Kurulunca
“Devlet Memurluğundan Çıkarma” kararı verildiği anlaşıldığından, askeri
yargı yerinde yargılanmasını gerektiren ilginin kesildiği, bu nedenle
sanığı yargılama görevinin adli yargı yerine ait olduğu gerekçesiyle
görevsizlik kararı vermiş, temyiz edilmeyen karar kesinleşerek, dava
dosyası, Aydın 2. Asliye Ceza Mahkemesi’ne gönderilmiştir.
Aydın 2.
Asliye Ceza Mahkemesi, yüklenen eylemin zimmet suçunu oluşturduğu
gerekçesiyle görevsizlik kararı vermiş, dava dosyası, Aydın 1. Ağır Ceza
Mahkemesine gönderilmiştir.
AYDIN 1. AĞIR CEZA MAHKEMESİ: 6.5.2011 gün ve
E:2011/144, K:2011/131 sayıyla, suç tarihinde asker kişi olan sanığı askeri
suç olan “zimmet” suçu nedeniyle yargılama görevinin askeri yargı yerine
ait olduğu gerekçesiyle itiraz yolu açık olmak üzere görevsizlik kararı
vermiş, dava dosyası, aynı Mahkemece, Mahkememize gönderilmiştir.
Mahkememize gönderilen dava
dosyasında, Uyuşmazlık Mahkemesi’nce 3.10.2011 gün ve E:2011/25, K:2011/24
sayılı karar ile adli yargı yerince verilen görevsizlik kararı
kesinleşmeden dava dosyası Mahkememize gönderildiğinden, 2247 sayılı
Uyuşmazlık Mahkemesinin Kuruluş ve İşleyişi Hakkında Kanun’un 1 ve 14.
maddesinde belirtilen koşullar oluşmadığından, aynı Yasa’nın 27. maddesi
uyarınca yöntemine uygun bulunmayan başvurunun reddine karar verilip
dosyanın Mahkemesine gönderilmesinden sonra, dosyadaki eksiklik giderilip,
adli yargı yerince verilen görevsizlik kararı kesinleştirilerek dava
dosyası, aynı Mahkemece, Mahkememize gönderilmiştir.
İNCELEME
VE GEREKÇE: Uyuşmazlık Mahkemesi Ceza Bölümünün, Serdar ÖZGÜLDÜR’ün
Başkanlığında, Üyeler; Ahmet DURU, Ahmet KARADAVUT, Dilaver KAHVECİ, Y.
Sezai KARAA, Turgut SÖNMEZ, Haluk ZEYBEL’in katılımlarıyla
yapılan 09.04.2012 günlü toplantısında;
I-İLK İNCELEME: Yapılan incelemede, usule ilişkin
işlemlerde 2247 sayılı Uyuşmazlık Mahkemesinin Kuruluş Ve İşleyişi Hakkında
Kanun'da belirtilen süre ve biçim yönünden bir eksiklik görülmediği, askeri
ve adli yargı yerleri arasında Yasa'nın 14. maddesinde öngörüldüğü biçimde
olumsuz görev uyuşmazlığı doğduğu anlaşıldığından, esasın incelenmesine
oybirliği ile karar verildi.
II-ESASIN İNCELENMESİ: Raportör-Hakim
G. Fatma BÜYÜKEREN’in, davanın çözümünde adli
yargı yerinin görevli olduğu yolundaki raporu ve dosyadaki belgeler
okunduktan; ilgili Başsavcılarca görevlendirilen Yargıtay Cumhuriyet
Savcısı Mehmet BAYHAN’nın adli yargı, Askeri
Yargıtay Başsavcı Yardımcısı Ercan ÇOBAN’ın davanın
çözümünün askeri yargı yerinin görev alanına girdiğine ilişkin yazılı ve
sözlü açıklamaları dinlendikten sonra GEREĞİ GÖRÜŞÜLÜP DÜŞÜNÜLDÜ
Askeri
Ceza Kanunu’nun “Askeri şahıslar” başlığı altında düzenlenen 3. maddesinde;
“Askeri şahıslar; Mareşalden asteğmene kadar subaylar, astsubaylar, Milli
Savunma Bakanlığı ile Türk Silahlı Kuvvetleri kadro ve kuruluşunda çalışan
sivil personel, uzman jandarma ve uzman erbaş, sözleşmeli erbaş ve er,
erbaş ve erler ile askeri öğrencilerdir” denilmektedir. Bu durumda, olay
tarihinde sanığın “asker kişi” statüsünde bulunduğu açıktır.
Türk Silahlı Kuvvetleri Personel Kanunu’nun “Sayman
ve mutemetlerin devir süresi” başlığı altında düzenlenen 122. maddesinde, “
Bulunduğu görevden başka bir göreve atanan subay ve astsubaylardan; sayman,
mutemet veya mal sorumlusu görevlerini ifa edenlere, bu görevlerine ait
hesaplarını ve mallarını devir ve teslim için kendilerine bir aya kadar
süre verilir” hükmü yer almaktadır.
Dosya
içinde mevcut “ Yazılı Bilgi Tutanağı” nın
incelenmesinden de, bilgisine başvurulan Y. T.’nın
24.9.2009 günü halen görev devir- teslim işlemi yapılmadığından ve avanslar
sanık üzerine çekildiğinden, görevlendirme de onaydan dönmediği için
bordroların imza bölümünü imzalamadığını belirttiği anlaşılmıştır.
353 sayılı Askeri Mahkemeler Kuruluşu Ve Yargılama
Usulü Kanunu'nun "Askeri Mahkemelerin Görevleri" başlığı altında
düzenlenen İkinci Bölümünde yer alan "Genel Görev" başlıklı 9.
maddesinde; "Askeri Mahkemeler Kanunlarda aksi yazılı olmadıkça asker
kişilerin askeri olan suçları ile bunların asker kişiler aleyhine veya
askeri mahallerde yahut askerlik hizmet ve görevleri ile ilgili olarak
işledikleri suçlara ait davalara bakmakla görevlidirler"
denilmektedir.
"Askeri
suç" ise, öğretide ve uygulamada;
a)
Unsurları ve cezalarının tamamı Askeri Ceza Kanunu'nda yazılı olan, başka
bir anlatımla, Askeri Ceza Kanunu dışında hiçbir ceza yasası ile
cezalandırılmayan suçlar,
b)
Unsurları kısmen Askeri Ceza Kanunu'nda kısmen diğer ceza yasalarında
gösterilen suçlar,
c) Türk
Ceza Kanunu'na atıf suretiyle askeri suç haline dönüştürülen suçlar, olmak
üzere üç grupta mütalaa edilmektedir.
Aynı
Yasa’nın 13.10.1996 gün ve 22786 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan 4191
sayılı Yasa’yla değişik 17. maddesinde; “askeri mahkemelerde yargılanmayı
gerektiren ilginin kesilmesi, daha önce işlenen suçlara ait davalara bu
mahkemelerin bakma görevini değiştirmez. Ancak suçun askeri bir suç
olmaması askeri bir suça bağlı bulunmaması ve sanık hakkında kamu davası
açılmamış olması halinde askeri mahkemenin görevi sona erer” denilmekte
iken, maddenin "... ve sanık hakkında kamu
davası açılmamış olması ..." tümcesi Anayasa Mahkemesi'nin 11.3.2000
gün ve 23990 sayılı Resmi Gazete'de yayımlanan 1.7.1998 gün ve E:1996/74,
K:1998/45 sayılı kararı ile iptal edilmiştir.
Buna
göre, askeri mahkemelerde yargılanmayı gerektiren ilginin kesilmesi, daha
önce işlenen suçlara ait davalara bu mahkemelerin bakma görevini
değiştirmez. Ancak yüklenen suçun askeri bir suç olmaması, askeri bir suça
bağlı bulunmaması halinde, askeri mahkemenin görevinin sona ereceği
açıktır. İptal kararı nedeniyle, sanık hakkında kamu davasının açılmış olup
olmamasının bir önemi bulunmamaktadır.
Olumsuz görev uyuşmazlığına konu kamu davasında,
adli yargı yerince verilen görevsizlik kararında, yüklenen eylemin “
zimmet” suçunu oluşturması ve bu suçun da “askeri suç” olması nedeniyle
sanığı yargılama görevinin askeri yargı yerine ait olduğu gerekçesine yer
verilmiş ise de, iddianamede anlatılan ve görevsizlik kararı veren yargı
yerlerince de kabul edildiği üzere, sanığın suç tarihlerinde sahte evrak
tanzim ederek mutemet olarak görevlendirilmesinden yararlanarak para
çektiğinin ileri sürüldüğü gözetildiğinde yüklenen eylemin “zimmet” suçu
kapsamında değerlendirilemeyeceği sonucuna varılmıştır. Bu durumda eylemin Askeri Ceza Kanunu’nun 131.
maddesinde düzenlenen “ askeri suç” kapsamında olmadığı kuşkusuzdur.
Bu
durumda, sanığa yüklenen eylemin 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nda
düzenlenen suçlar kapsamında kaldığı, Askeri Ceza Kanunu’nda bu eyleme
ilişkin bir düzenlemenin bulunmadığı, bu nedenle “askeri suç” olmadığı
açıktır.
Öte
yandan, sanığın yargılama aşamasında devlet memurluğundan çıkarılmasına
karar verildiği, böylece Türk Silahlı Kuvvetlerinden ilişiğinin kesildiği
dosya içinde bulunan bilgi ve belgelerden anlaşılmaktadır.
353 sayılı Yasa'nın 17. maddesinde, askeri
mahkemelerde yargılanmayı gerektiren ilginin kesilmesiyle daha önce işlenen
suçlara ait davalara bu mahkemelerin bakma görevinin değişmeyeceği, ancak
suçun askeri bir suç olmaması askeri bir suça bağlı bulunmaması durumunda, askeri
mahkemelerde yargılanmayı gerektiren ilginin kesilmesiyle, askeri
mahkemenin görevinin sona ereceği düzenlenmiş bulunduğundan ve somut olayda
sanığa yüklenen eylemin askeri suç olmadığı anlaşıldığından, 353 sayılı
Yasa’nın 17. maddesi uyarınca davanın adli yargı yerinde görülmesi ve Aydın
1. Ağır Ceza Mahkemesi’nin görevsizlik kararının kaldırılması gerekmiştir.
SONUÇ : Davanın çözümünde ADLİ YARGI yerinin görevli
olduğuna, bu nedenle Aydın 1. Ağır Ceza Mahkemesi’nin 6.5.2011 gün ve E:2011/144,
K:2011/131 sayılı GÖREVSİZLİK KARARININ KALDIRILMASINA, 09.04.2012 gününde
OYBİRLİĞİ İLE KESİN OLARAK karar verildi.
—— • ——
Uyuşmazlık
Mahkemesi Başkanlığından:
ESAS NO : 2012/10
KARAR NO : 2012/10
KARAR TR : 9.4.2012
(Ceza Bölümü)
ÖZET : Asker kişi sanık hakkında “kasten yaralama” suçuna
uygun eyleminden dolayı açılan kamu davasının, suçun askeri suç olmaması,
askeri suça bağlı bulunmaması ve askeri mahkemede yargılanmayı gerektiren
ilginin kesilmiş olması nedeniyle ADLİ YARGI yerinde görülmesinin gerektiği
hk.
K A R A R
Davacı : K.H.
Yakınan : Y. A.
Sanık : E. F. K.
O L A Y : Gaziantep 5. Zh.
Tug. Loj. Ds. Shh. Bl.
Komutanlığı emrinde görevli sanık Shh. Er E. F.
K.’in, 9.2.2010 günü 22.00-24.00 saatleri arasında tutması gereken nöbetini
yakınan Shh. Er Y. A.’a tutturmak amacıyla
yatağından zorla kaldırdığı, yakınanın nöbeti tutmak istememesi üzerine
karnına yumruk ile vurduğu, böylece sanığın hakaret ve kasten yaralama
suçlarını işlediği ancak 18.3.2010 tarihinde terhis olduğundan askeri
mahkemede yargılanmayı gerektiren ilginin kesildiği açıklanarak görevsizlik
kararı verilmesi üzerine, olay tarihinde sanığın Shh.
Onbaşı olarak görev yaptığı ve Shh. Er olarak görevli yakınan Y.’un kendisinin tutması gereken
nöbetini tutmasını istediği, yakınanın kabul etmemesi üzerine astı olan
yakınanın karnına yumruk ile vurduğu ileri sürülerek, sanığın eylemine uyan
Askeri Ceza Kanunu’nun 117/1-2. maddeleri uyarınca cezalandırılması
istemiyle Gaziantep Cumhuriyet Başsavcılığı’nın 6.7.2010 gün ve
E:2010/11294, K:2010/5066 sayılı iddianamesiyle kamu davası açılmıştır.
GAZİANTEP
6. SULH CEZA MAHKEMESİ: 22.3.2011 gün ve E:2010/90, K:2011/284 sayıyla, 353
sayılı Yasa’nın 9. maddesi uyarınca yargılamanın askeri yargı yerine ait
olduğu gerekçesiyle görevsizlik kararı vermiş, temyiz edilmeyen karar
kesinleşerek, dava dosyası, 5. Zırhlı Tugay Komutanlığı Askeri Mahkemesi’ne
gönderilmiştir.
5. ZIRHLI TUGAY KOMUTANLIĞI ASKERİ MAHKEMESİ:
23.8.2011 gün ve E:2011/1032, K:2011/276 sayıyla, sanığın iddianameye konu
edildiğinin aksine onbaşı rütbesinde olmayıp er rütbesinde olduğu, terhis
edildiğinde de bu rütbede bulunduğu, bu haliyle eylemin “kasten yaralama”
suçunu oluşturduğu ve askeri mahkemede yargılanmayı gerektiren ilginin
kesilmesiyle yargılamanın adli yargı yerine ait olduğu gerekçesiyle görevsizlik
kararı vermiş, kararın temyiz edilmeyerek kesinleşmesi üzerine, dava
dosyası 5. Zırhlı Tugay Komutanlığı Askeri Savcılığı’nca, Mahkememize
gönderilmiştir.
İNCELEME
VE GEREKÇE: Uyuşmazlık Mahkemesi Ceza Bölümünün, Serdar ÖZGÜLDÜR’ün
Başkanlığında, Üyeler; Ahmet DURU, Ahmet KARADAVUT, Dilaver KAHVECİ, Y.
Sezai KARAA, Turgut SÖNMEZ, Haluk ZEYBEL’in
katılımlarıyla yapılan 09.04.2012 günlü toplantısında;
I-İLK
İNCELEME: Yapılan incelemede, usule ilişkin işlemlerde 2247 sayılı
Uyuşmazlık Mahkemesinin Kuruluş Ve İşleyişi Hakkında Kanun'da belirtilen
süre ve biçim yönünden bir eksiklik görülmediği, adli ve askeri yargı
yerleri arasında Yasa'nın 14. maddesinde öngörüldüğü biçimde olumsuz görev
uyuşmazlığı doğduğu anlaşıldığından, esasın incelenmesine oybirliği ile
karar verildi.
II-ESASIN İNCELENMESİ: Raportör-Hakim
G. Fatma BÜYÜKEREN’in, davanın çözümünde adli
yargı yerinin görevli olduğu yolundaki raporu ve dosyadaki belgeler
okunduktan; ilgili Başsavcılarca görevlendirilen Yargıtay Cumhuriyet
Savcısı Mehmet BAYHAN’nın adli yargı, Askeri
Yargıtay Başsavcı Yardımcısı Ercan ÇOBAN’ın davanın
çözümünün adli yargı yerinin görev alanına girdiğine ilişkin yazılı ve
sözlü açıklamaları dinlendikten sonra GEREĞİ GÖRÜŞÜLÜP DÜŞÜNÜLDÜ
353 sayılı Askeri Mahkemeler Kuruluşu Ve Yargılama
Usulü Kanunu'nun "Askeri Mahkemelerin Görevleri" başlığı altında
düzenlenen İkinci Bölümünde yer alan "Genel Görev" başlıklı 9.
maddesinde; "Askeri Mahkemeler Kanunlarda aksi yazılı olmadıkça asker
kişilerin askeri olan suçları ile bunların asker kişiler aleyhine veya
askeri mahallerde yahut askerlik hizmet ve görevleri ile ilgili olarak
işledikleri suçlara ait davalara bakmakla görevlidirler"
denilmektedir.
"Askeri
suç" ise, öğretide ve uygulamada;
a)
Unsurları ve cezalarının tamamı Askeri Ceza Kanunu'nda yazılı olan, başka
bir anlatımla, Askeri Ceza Kanunu dışında hiçbir ceza yasası ile
cezalandırılmayan suçlar,
b)
Unsurları kısmen Askeri Ceza Kanunu'nda kısmen diğer ceza yasalarında
gösterilen suçlar,
c) Türk
Ceza Kanunu'na atıf suretiyle askeri suç haline dönüştürülen suçlar, olmak
üzere üç grupta mütalaa edilmektedir.
Aynı
Yasa’nın 13.10.1996 gün ve 22786 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan 4191
sayılı Yasa’yla değişik 17. maddesinde; “askeri mahkemelerde yargılanmayı
gerektiren ilginin kesilmesi, daha önce işlenen suçlara ait davalara bu
mahkemelerin bakma görevini değiştirmez. Ancak suçun askeri bir suç
olmaması askeri bir suça bağlı bulunmaması ve sanık hakkında kamu davası
açılmamış olması halinde askeri mahkemenin görevi sona erer” denilmekte
iken, maddenin "... ve sanık hakkında kamu
davası açılmamış olması ..." tümcesi Anayasa Mahkemesi'nin 11.3.2000
gün ve 23990 sayılı Resmi Gazete'de yayımlanan 1.7.1998 gün ve E:1996/74,
K:1998/45 sayılı kararı ile iptal edilmiştir.
Buna
göre, askeri mahkemelerde yargılanmayı gerektiren ilginin kesilmesi, daha önce
işlenen suçlara ait davalara bu mahkemelerin bakma görevini değiştirmez.
Ancak yüklenen suçun askeri bir suç olmaması, askeri bir suça bağlı
bulunmaması halinde, askeri mahkemenin görevinin sona ereceği açıktır.
İptal kararı nedeniyle, sanık hakkında kamu davasının açılmış olup
olmamasının bir önemi bulunmamaktadır.
Olumsuz
görev uyuşmazlığına konu kamu davasında, adli yargı yerince verilen
görevsizlik kararında, sanığın olay günü Shh.
Onbaşı olduğu ve yüklenen eylemin de asta müessir fiil suçunu oluşturduğu
gerekçesine yer verilmiş ise de, dosyanın incelenmesinde, dosya içinde
bulunan bilgi ve belgelerden sanığın er rütbesinde olduğu ve terhis
belgesinden de er olarak terhis edildiği anlaşılmıştır.
Bu
durumda sanığa yüklenen eylemin ve hakkında açılan davanın “ kasten
yaralama” suçunun konusunu oluşturduğu, bu suçun da Türk Ceza Kanunu’nda
düzenlendiği, Askeri Ceza Kanunu’nda bu suça ilişkin bir düzenlemenin
bulunmadığı, bu nedenle yüklenen eylemin “askeri suç” olmadığı açıktır.
Sanığın yargılama aşamasında terhis edildiği de dosyada bulunan bilgi ve
belgelerden anlaşılmaktadır.
353 sayılı Yasa'nın 17. maddesinde, askeri
mahkemelerde yargılanmayı gerektiren ilginin kesilmesiyle daha önce işlenen
suçlara ait davalara bu mahkemelerin bakma görevinin değişmeyeceği, ancak
suçun askeri bir suç olmaması askeri bir suça bağlı bulunmaması durumunda,
askeri mahkemelerde yargılanmayı gerektiren ilginin kesilmesiyle, askeri
mahkemenin görevinin sona ereceği düzenlenmiş bulunduğundan ve somut olayda
sanığa yüklenen eylemin askeri suç olmadığı anlaşıldığından, 353 sayılı
Yasa’nın 17. maddesi uyarınca davanın adli yargı yerinde görülmesi ve
Gaziantep 6. Sulh Ceza Mahkemesi’nin görevsizlik kararının kaldırılması
gerekmiştir.
SONUÇ : Davanın çözümünde ADLİ YARGI yerinin görevli
olduğuna, bu nedenle Gaziantep 6. Sulh Ceza Mahkemesi’nin 22.3.2011 gün ve
E:2010/90, K:2011/284 sayılı GÖREVSİZLİK KARARININ KALDIRILMASINA,
09.04.2012 gününde OYBİRLİĞİ İLE KESİN OLARAK karar verildi.
—— • ——
Uyuşmazlık
Mahkemesi Başkanlığından:
ESAS NO : 2012/11
KARAR NO : 2012/11
KARAR TR : 9.4.2012
(Ceza Bölümü)
ÖZET : Asker kişi sanık hakkında, askeri suç olmayan,
asker kişiye karşı veya askerlik hizmet ve görevleri ile ilgili olarak
işlendiği de ileri sürülmeyen “hakaret, sövme, tehdit, yaralamaya
teşebbüs" suçları nedeniyle açılan kamu davasının, ADLİ YARGI yerinde
görülmesinin gerektiği hk.
K A R A R
Davacı : K.H.
Sanık : A. U.
O L A Y : Hatay/Altınözü Kıyıgören
P. Hd. Karakol Komutanlığı emrinde görevli sanık
P.Uzm. Çvş. A. U.’ın, aynı Komutanlık emrinde görevli sanıklar P. Er C.
A. ve A. K. ile birlikte, 23.10.2008 günü, kullandığı traktörde kaçak mazot
olduğundan bahisle M. U. isimli kişiyi karakola götürdükleri sırada, nizamiyeye
gelen sivil kişi sanık H. E.’ın, “size gününüzü
göstereceğim” diyerek tehditte bulunduğu, çevrede bulunan taşlardan birini
atmak suretiyle A. U.’ı yaraladığı, eline geçirdiği hortumla A.K.’a vurduğu
ve ana avrat küfür ettiği, sanık A. U.’ın da “…..tir git buradan” diyerek H. E.’a hakaret ettiği ve diğer
sanıklarla birlikte basit tıbbi müdahale ile giderilebilecek şekilde H.’i
yaraladığı, böylece müşteki sanıkların hakaret, tehdit ve yaralama
suçlarını işledikleri ileri sürülerek, eylemlerine uyan 5237 sayılı Türk
Ceza Kanunu’nun 86/2,106/1-2. cümle, 125/1. maddeleri uyarınca
cezalandırılmaları istemiyle Altınözü Cumhuriyet Başsavcılığı’nın 26.1.2009
gün ve E:2009/37, K:2009/12 sayılı iddianamesiyle kamu davası açılmıştır.
ALTINÖZÜ
SULH CEZA MAHKEMESİ: 24.9.2009 gün ve E: 2009/92, K:2009/83 sayı ile, sanıklardan A. U.’ın suç
tarihinde ve halen asker kişi olduğu, olayın askeri mahalde gerçekleştiği,
bu nedenle bu sanığı yargılama görevinin askeri yargı yerine ait olduğu
gerekçesiyle sanık A. U. hakkında açılan kamu davasının tefriki ile itirazı
kabil olmak üzere görevsizlik kararı vermiş, dava dosyası, 6. Kolordu
Komutanlığı Askeri Mahkemesi’ne gönderilmiştir.
6.
KOLORDU KOMUTANLIĞI ASKERİ MAHKEMESİ: 30.12.2010 gün ve E:2010/1324,
K:2010/1399 sayı ile, Anayasa’nın 145. maddesinde
yapılan değişiklik nedeniyle askeri suç olmayan askeri bir suça bağlı
bulunmayan suçlar nedeniyle sanığı yargılama görevinin adli yargı yerine
ait olduğu gerekçesiyle görevsizlik kararı vermiş, temyiz edilmeyen karar
kesinleşerek, dava dosyası, 6. Kolordu Komutanlığı Askeri Savcılığı’nca,
Mahkememize gönderilmiştir.
Mahkememize gönderilen dava
dosyasında, Uyuşmazlık Mahkemesi’nce 2.5.2011 gün ve E:2011/10, K:2011/10
sayılı karar ile adli yargı yerince verilen görevsizlik kararı
kesinleşmeden dava dosyası Mahkememize gönderildiğinden, 2247 sayılı
Uyuşmazlık Mahkemesinin Kuruluş ve İşleyişi Hakkında Kanun’un 1 ve 14.
maddesinde belirtilen koşullar oluşmadığından, aynı Yasa’nın 27. maddesi
uyarınca yöntemine uygun bulunmayan başvurunun reddine karar verilip
dosyanın Mahkemesine gönderilmesinden sonra, dosyadaki eksiklik giderilip,
adli yargı yerince verilen görevsizlik kararı kesinleştirilerek dava
dosyası, aynı Mahkemece, Mahkememize gönderilmiştir.
İNCELEME
VE GEREKÇE: Uyuşmazlık Mahkemesi Ceza Bölümünün, Serdar ÖZGÜLDÜR’ün
Başkanlığında, Üyeler; Ahmet DURU, Ahmet KARADAVUT, Dilaver KAHVECİ, Y.
Sezai KARAA, Turgut SÖNMEZ, Haluk ZEYBEL’in
katılımlarıyla yapılan 09.04.2012 günlü toplantısında;
I-İLK İNCELEME: Yapılan incelemede,
olumsuz görev uyuşmazlığının giderilmesi istemiyle daha önce Mahkememize
gönderilen dava dosyasının adli yargı yerince verilen görevsizlik kararının
kesinleşmemiş olması nedeniyle usul yönünden incelenerek gereği için
Mahkemesine gönderilmesi üzerine, adli yargı yerince dosyanın esasa
kaydedildiği ve ikinci kez görevsizlik kararı verildiği anlaşılmış ise de,
adli yargı yerince görevsizlik kararı verilip dosyadan el çekildikten sonra
bu karar kaldırılmadan dosyanın tekrar ele alınarak esasa kaydedilip yargılama
yapılması usule aykırı ve verilen kararda hukuki değerden yoksun olduğundan
2247 sayılı Uyuşmazlık Mahkemesinin Kuruluş Ve İşleyişi Hakkında Kanun'da
belirtilen süre ve biçim yönünden bir eksiklik görülmediği, adli ve askeri
yargı yerleri arasında Yasa'nın 14. maddesinde öngörüldüğü biçimde olumsuz
görev uyuşmazlığı doğduğu anlaşıldığından, esasın incelenmesine oybirliği
ile karar verildi.
II-ESASIN İNCELENMESİ: Raportör-Hakim
G. Fatma BÜYÜKEREN’in, davanın çözümünde adli
yargı yerinin görevli olduğu yolundaki raporu ve dosyadaki belgeler
okunduktan; ilgili Başsavcılarca görevlendirilen Yargıtay Cumhuriyet
Savcısı Mehmet BAYHAN’nın adli yargı, Askeri
Yargıtay Başsavcı Yardımcısı Ercan ÇOBAN’ın davanın
çözümünün adli yargı yerinin görev alanına girdiğine ilişkin yazılı ve
sözlü açıklamaları dinlendikten sonra GEREĞİ GÖRÜŞÜLÜP DÜŞÜNÜLDÜ
353 sayılı Askeri Mahkemeler Kuruluşu Ve Yargılama
Usulü Kanunu'nun "Askeri Mahkemelerin Görevleri" başlığı altında
düzenlenen İkinci Bölümünde yer alan "Genel Görev" başlıklı 9.
maddesinde; "Askeri Mahkemeler Kanunlarda aksi yazılı olmadıkça asker
kişilerin askeri olan suçları ile bunların asker kişiler aleyhine veya
askeri mahallerde yahut askerlik hizmet ve görevleri ile ilgili olarak
işledikleri suçlara ait davalara bakmakla görevlidirler"
denilmektedir.
"Askeri
suç" ise, öğretide ve uygulamada;
a)
Unsurları ve cezalarının tamamı Askeri Ceza Kanunu'nda yazılı olan, başka
bir anlatımla, Askeri Ceza Kanunu dışında hiçbir ceza yasası ile
cezalandırılmayan suçlar,
b)
Unsurları kısmen Askeri Ceza Kanunu'nda kısmen diğer ceza yasalarında
gösterilen suçlar,
c) Türk
Ceza Kanunu'na atıf suretiyle askeri suç haline dönüştürülen suçlar, olmak
üzere üç grupta mütalaa edilmektedir.
Öte yandan, 12.9.2010
tarihinde yapılan halkoylaması sonucu kabul edilip, buna ilişkin Yüksek
Seçim Kurulu Kararı’nın 23.9.2010 gün ve 27708 sayılı Resmi Gazete’de
yayımlanarak yürürlüğe giren 5982 sayılı Yasa’nın 15. maddesi ile değişik
T.C. Anayasa’sının 145. maddesinin birinci fıkrasında, “Askeri yargı, askerî
mahkemeler ve disiplin mahkemeleri tarafından yürütülür. Bu mahkemeler;
asker kişiler tarafından işlenen askerî suçlar ile bunların asker kişiler
aleyhine veya askerlik hizmet ve görevleriyle ilgili olarak işledikleri
suçlara ait davalara bakmakla görevlidir. Devletin güvenliğine, anayasal
düzene ve bu düzenin işleyişine karşı suçlara ait davalar her halde adliye
mahkemelerinde görülür” denilmiştir.
Olumsuz
görev uyuşmazlığına konu kamu davasında, adli yargı yerince verilen
görevsizlik kararında, asker kişi sanığı askeri mahalde işlediği ileri
sürülen suç nedeniyle yargılama görevinin askeri yargı yerine ait olduğu
gerekçesine yer verilmiş ise de, özel kanun niteliğindeki Askeri Mahkemeler
Kuruluşu ve Yargılama Usulü Kanunu’nun 9. maddesinde yer alan “askeri
mahal” kavramının Anayasa’da yapılan yeni düzenleme ile kaldırıldığı,
Anayasa Mahkemesi’nde iptale konu olduğu, Mahkemece 15.3.2012 gün ve
E:2011/30, K:2012/36 sayılı karar ile “…..askeri mahallerde…..”
ibaresinin Anayasa’ya aykırı olduğuna ve iptaline karar verildiği
gözetildiğinde asker kişilerin askeri mahalde işledikleri suçlara ait
davaların askeri yargı yerinde görülemeyeceği kuşkusuzdur.
Sanığa
yüklenen “hakaret, kasten yaralama ve tehdit” suçlarının 5237 sayılı Türk
Ceza Kanunu’nda düzenlenen suçlar kapsamında kaldığı, Askeri Ceza
Kanunu’nda bu suçlara ilişkin bir düzenlemenin bulunmadığı, bu nedenle
eylemin “askeri suç” kapsamında olmadığı, asker kişiye karşı ya da askerlik
hizmet ve görevleri ile ilgili olarak işlenmediği de açıktır.
Açıklanan
nedenlerle, askerlik hizmet ve görevleriyle ilgili olmayan, asker kişiye
karşı işlenmediği de saptanan ve askeri bir suça da bağlı bulunmayan
“hakaret, kasten yaralama ve tehdit” suçları nedeniyle açılan kamu davasının
adli yargı yerinde görülmesi ve Altınözü Sulh Ceza Mahkemesi’nin görevsizlik kararının kaldırılması
gerekmiştir.
SONUÇ : Davanın çözümünde ADLİ YARGI yerinin görevli
olduğuna, bu nedenle Altınözü Sulh Ceza Mahkemesi’nin 24.9.2009 gün ve
E:2009/92, K:2009/83 sayılı GÖREVSİZLİK KARARININ KALDIRILMASINA,
09.04.2012 gününde OYBİRLİĞİ İLE KESİN OLARAK karar verildi.
—— • ——
Uyuşmazlık
Mahkemesi Başkanlığından:
ESAS NO : 2012/12
KARAR NO : 2012/12
KARAR TR : 9.4.2012
(Ceza Bölümü)
ÖZET : 2247 sayılı Yasa’nın 1 ve 14. maddesinde
belirtilen koşullar oluşmadığından, aynı Yasa'nın 27. maddesi uyarınca
yöntemine uygun bulunmayan BAŞVURUNUN REDDİNE karar verilmesinin gerektiği hk.
K A R A R
Davacı : K.H.
Yakınan : M. Ç.
Sanık : E. A.
O L A Y :
Mersin/Mut İlçe Jandarma Komutanlığı emrinde görevli sanık Uzm. J. Çvş. E. A.’ın, Yakıntı köyü- Karaman- Mut D-715 Devlet Karayolunda
yol emniyet ve kontrol devriyesi olarak görevlendirildiği 13.6.2009 günü saat
03:00 sıralarında devriye komutanı olan yakınan Uzm. J. Vl Kad. Çvş. M. Ç.’ün kontrol
noktasına gelen bir aracın bagajını kontrol etmesi yönünde emir vermesi
üzerine “sen niye bakmıyorsun, senin görevin değil mi, sen bana emir
veremezsin” dediği, yakınanın orada bulunan J. Bçvş.
S. D.’a “yaptığı terbiyesizliği gördün mü” demesi üzerine
sanığın “sen paşa mısın, ben kırk yaşında adamım, beni çocuk gibi
çağırıyorsun” dediğinde yakınanın “sen sarhoşsun, alkollüsün” şeklindeki
cevabı üzerine sanığın “sen bana sarhoş diyemezsin, ben alkol
kullanmıyorum” dediği, yakınanın “bana elinle kolunla konuşma, düzgün
konuş” demesi üzerine sanığın yakınanı yakasından tutarak geriye ittiği,
böylece sanığın emre itaatsizlikte ısrar, üste fiilen taarruz suçlarını
işlediği ileri sürülerek eylemine uyan 1632 sayılı Askeri Ceza Kanunu’nun
87/1 ve 91/1. maddesi uyarınca cezalandırılması istemiyle 6. Kolordu
Komutanlığı Askeri Savcılığı’nın 26.11.2009 gün ve E:2009/1261, K:2009/1051
sayılı iddianamesiyle kamu davası açılmıştır.
6. KOLORDU KOMUTANLIĞI ASKERİ MAHKEMESİ: 28.4.2011 gün
ve E:2011/337, K:2011/137 sayıyla, yüklenen “üste fiilen taarruz” suçundan
sanığın cezalandırılmasına, “emre itaatsizlikte ısrar” suçu nedeniyle
açılan kamu davasında ise, Jandarma olarak görevli sanığı jandarmanın idari
görevleri sırasında işlediği ileri sürülen bu suç nedeniyle yargılama
görevinin adli yargı yerine ait olduğu gerekçesiyle görevsizlik kararı
vermiş, sadece Mahkumiyet hükmünün sanık
tarafından temyiz edilmesi üzerine görevsizlik kararı kesinleşerek, dava
dosyası, Mut Sulh Ceza Mahkemesi’ne gönderilmiştir. (Mahkumiyet hükmü, son
duruşmaya ait tutanakların üye hakim tarafından
imzalanmamış olması nedeniyle usul yönünden bozulmuştur.)
MUT SULH CEZA MAHKEMESİ: 27.12.2011
gün ve E:2011/787, K:2011/952 sayıyla, sanığa yüklenen eylemlerin bir bütün
olarak değerlendirilerek “askeri suç” kapsamında kaldığının kabulü
gerektiği, birine “askeri suç” derken diğeri hakkında görevsizlik kararı
verilemeyeceği, yargılamanın birlikte yapılmasının doğru olduğu, eylemin
askeri suç olan üste fiilen taarruz suçu ile bağlantılı olduğu, bu nedenle
yargılamanın askeri yargı yerine ait olduğu gerekçesiyle Mut Asliye Ceza
Mahkemesine itiraz yolu açık olmak üzere görevsizlik kararı vermiş, dava
dosyası, Mut Cumhuriyet Başsavcılığı’nca Mahkememize gönderilmiştir.
İNCELEME VE GEREKÇE: Uyuşmazlık Mahkemesi Ceza
Bölümünün, Serdar ÖZGÜLDÜR’ün Başkanlığında,
Üyeler; Ahmet DURU, Ahmet KARADAVUT, Dilaver KAHVECİ, Y. Sezai KARAA,
Turgut SÖNMEZ, Haluk ZEYBEL’in, katılımlarıyla
yapılan 09.04.2012 günlü toplantısında, Raportör-Hâkim G. Fatma BÜYÜKEREN’in, başvurunun reddi yolundaki raporu ve
dosyadaki belgeler okunduktan; ilgili Başsavcılarca görevlendirilen
Yargıtay Cumhuriyet Savcısı Mehmet BAYHAN ile Askeri Yargıtay Başsavcı
Yardımcısı Ercan ÇOBAN’ın, başvurunun reddine
ilişkin yazılı ve sözlü açıklamaları dinlendikten sonra GEREĞİ GÖRÜŞÜLÜP
DÜŞÜNÜLDÜ:
Dosyanın incelenmesinde, adli yargı yerince verilen
görevsizlik kararının itiraz yolu açık olmak üzere verildiği anlaşılmıştır.
5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 34. maddesi 2.
fıkrasında, “Kararlarda, başvurulabilecek kanun yolu, süresi, mercii ve
şekilleri belirtilir” denilmiş, 223. maddesinin 10. fıkrasında, “Adli yargı
dışındaki bir yargı merciine yönelik görevsizlik kararı kanun yolu
bakımından hüküm sayılır” düzenlemesi yer almıştır.
2247 sayılı Uyuşmazlık Mahkemesinin Kuruluş Ve
İşleyişi Hakkında Kanun’un “Olumsuz görev uyuşmazlığı” başlığı altında
düzenlenen 14. maddesinde, “Olumsuz görev uyuşmazlığının bulunduğunun ileri
sürülebilmesi için adli, idari veya askeri yargı mercilerinden en az
ikisinin tarafları, konusu ve sebebi aynı olan davada kendilerini görevsiz
görmeleri ve bu yolda verdikleri kararların kesin veya kesinleşmiş olması
gerekir” denilmektedir.
Uyuşmazlığın
incelenebilmesi için, 2247 sayılı Yasa’nın 1 ve 14. maddeleri uyarınca,
yargı yerlerince verilen kararların kesin veya kesinleşmiş olması
gerekmektedir. Ceza Muhakemesi Kanunu hükümleri dışında ayrıca, Yargıtay
İçtihadı Birleştirme Genel Kurulu'nun 9.12.1931 gün ve E:1931/12, K:1931/48
sayılı kararında da belirtildiği gibi yargı yolunu değiştirmeye yönelik
görevsizlik kararlarının temyize tabi oldukları kuşkusuzdur. Böylece,
başvuracağı kanun yolu, süresi, mercii yasaya uygun olarak gösterilmeyen
kararın kesinleşmesinden söz edilmesine olanak yoktur. Bu nedenle, sanığa
yukarıda açıklanan haklarını belirtir nitelikte tebligat yapılarak temyiz
süresinin beklenmesi, görevsizlik kararı kesinleştikten sonra dosyanın
Mahkememize gönderilmesi gerekmektedir.
Açıklanan
nedenlerle, Mut Sulh Ceza Mahkemesi'nce verilen görevsizlik kararının
kesinleşmemiş olması nedeniyle, 2247 sayılı Yasa'nın 1 ve 14. maddesinde
belirtilen koşullar oluşmadığından, aynı Yasa'nın 27. maddesi uyarınca
yöntemine uygun bulunmayan başvurunun reddine karar verilmiştir.
SONUÇ : 2247
sayılı Yasa'nın 1 ve 14. maddesinde belirtilen koşullar oluşmadığından aynı
Yasa'nın 27. maddesi uyarınca yöntemine uygun bulunmayan BAŞVURUNUN REDDİNE, 09.04.2012 günü OYBİRLİĞİ İLE KESİN OLARAK karar verildi.
—— • ——
Uyuşmazlık
Mahkemesi Başkanlığından:
ESAS NO : 2012/13
KARAR NO : 2012/13
KARAR TR : 9.4.2012
(Ceza Bölümü)
ÖZET : Asker kişi sanıklar hakkında Türk Ceza Kanunu’nda
düzenlenen suçlar kapsamında kalan eylemleri nedeniyle açılan kamu
davasının, suçun askeri suç olmaması, askeri suça bağlı bulunmaması ve
askeri mahkemede yargılanmayı gerektiren ilginin kesilmiş olması nedeniyle
ADLİ YARGI yerinde görül-mesinin gerektiği hk.
K A R A R
Davacı : K.H.
Sanıklar : 1- B. E.
2- Y. K.
O L A Y : Gaziantep/Islahiye
172. Zh. Tug. K. Yrd.lığı Maliye Bütçe Şube Müdürlüğünde görevli sanık Mly. Kd. Çvş.
B. E.’nun 2007 yılı başına kadar birlikte şube müdürü
olmaması nedeniyle hem bu görevi üstlendiği, hem de gerçekleştirme Astsb. olarak, aynı
Komutanlıkta görevli sanık İs. Uzm. Çvş. Y. K.’ün de maaş mutemedi olarak
görevlendirildikleri Mart 2006-Ekim 2007 tarihleri arasında, rütbeli
personelin maaşlarını tanzim etme, defterdarlığa gönderme, bankaya
yatırılan paraların personelin maaş hesaplarına aktarılması görevlerinin
bulunduğu sırada, personel maaş bordrolarında oynama yaparak, bekar olan, eşi çalışan ya da çocuğu bulunmayan
personele haksız yere aile yardımı ve çocuk yardımı verildiği, yükseltilmiş
rütbelere göre yan ödeme, tabur ve bölük komutanı olmayanlara tabur ve
bölük komutanlığı tazminatı, paraşütçü olmayan personele paraşüt tazimatı
olmak üzere, bazı aylarda ise maaş bordro bilgileri ödeme emrine
aktarılırken olması gerekenden daha fazla yazılarak, 249.040.25 YTL. tutarında para fazladan tahakkuk ettirilerek devletin
gelirinden azalmaya sebep olunduğu, bu miktardan vergi kesintileri eklenip/düşüldüğünde
toplam olarak 236.599.42 YTL. tutarındaki paranın
sanıkların hesaplarına eşit olarak aktarıldığının belirlendiği, böylece,
sanıkların nitelikli dolandırıcılık suçunu işledikleri ileri sürülerek
eylemlerine uyan 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 158/1-e maddesi uyarınca
cezalandırılmaları, aynı Kanun’un 53. maddesi uyarınca belli hakları
kullanmaktan yoksun bırakılmaları, 1632 sayılı Askeri Ceza Kanunu’nun 30/B
maddesi uyarınca Türk Silahlı Kuvvetlerinden çıkarılmaları, el konulan
eşyaları ve arabalarının müsaderesi, 236.599.42 YTL. tutarındaki
hazine zararının müştereken ve müteselsilen
tahsili istemiyle 5. Zırhlı Tugay Komutanlığı Askeri Savcılığı’nın
14.7.2008 gün ve E:2008/439, K:2008/531 sayılı iddianamesiyle kamu davası
açılmıştır.
5. ZIRHLI TUGAY KOMUTANLIĞI ASKERİ MAHKEMESİ:
30.3.2010 gün ve E:2010/241, K:2010/152 sayıyla, sanıklardan B. E.’nun 14.6.2009 tarihinde disiplinsizlik sebebiyle resen
Türk Silahlı Kuvvetlerinden ayrılmasına karar verildiği, sanık Y. K.’ün
yine disiplinsizlik nedeniyle 30.8.2008 tarihinde sözleşmesinin fesh edilerek terhis edilmesine karar verildiği
anlaşıldığından, sanıklara yüklenen suçun askeri suç olmaması, askeri suça
bağlı bulunmaması ve yargılama aşamasında Türk Silahlı Kuvvetleri ile
ilişiklerinin kesilmiş olması nedeniyle yargılama görevinin adli yargı yerine
ait olduğu gerekçesiyle görevsizlik kararı vermiş, temyiz edilmeyen karar
kesinleşerek, dava dosyası, Kilis Ağır Ceza Mahkemesi’ne gönderilmiştir.
KİLİS AĞIR CEZA MAHKEMESİ: 20.10.2011 gün ve
E:2011/88, K:2011/130 sayıyla, sanıkların görevleriyle ilgili olarak maaş
bordrolarında oynamalar yaparak, verilmemesi gereken kalemler ilave
edilerek bordroları tanzim ettikleri, maaş hesaplarına fazladan yatırılan
paraları aynı bankada bulunan kendilerine ait hesaplara aktardıkları ve
kullandıkları anlaşıldığından, görev alanları ile ilgili olarak bordrolarda
sahtecilik yaptıkları nedeniyle eylemin resmi belgede sahtecilik suçu ile
birlikte zimmet suçunu da oluşturacağı, bu suçun da Askeri Ceza Kanunu’nun
131. maddesinde düzenlendiği bu nedenle “askeri suç” olduğu açıklanarak
olay tarihinde asker kişi olan sanıkları işledikleri ileri sürülen “askeri
suç” nedeniyle yargılama görevinin askeri yargı yerine ait olduğu
gerekçesiyle görevsizlik kararı vermiş, kararın temyiz edilmeyerek
kesinleşmesi üzerine, dava dosyası, kendisine gelmekle Yargıtay Cumhuriyet
Başsavcılığı’nca, Mahkememize gönderilmiştir.
İNCELEME
VE GEREKÇE: Uyuşmazlık Mahkemesi Ceza Bölümünün, Serdar ÖZGÜLDÜR’ün
Başkanlığında, Üyeler; Ahmet DURU, Ahmet KARADAVUT, Dilaver KAHVECİ, Y.
Sezai KARAA, Turgut SÖNMEZ, Haluk ZEYBEL’in
katılımlarıyla yapılan 09.04.2012 günlü toplantısında;
I-İLK İNCELEME: Yapılan incelemede, usule ilişkin
işlemlerde 2247 sayılı Uyuşmazlık Mahkemesinin Kuruluş Ve İşleyişi Hakkında
Kanun'da belirtilen süre ve biçim yönünden bir eksiklik görülmediği, askeri
ve adli yargı yerleri arasında Yasa'nın 14. maddesinde öngörüldüğü biçimde
olumsuz görev uyuşmazlığı doğduğu anlaşıldığından, esasın incelenmesine
oybirliği ile karar verildi.
II-ESASIN İNCELENMESİ: Raportör-Hakim
G. Fatma BÜYÜKEREN’in, davanın çözümünde adli
yargı yerinin görevli olduğu yolundaki raporu ve dosyadaki belgeler
okunduktan; ilgili Başsavcılarca görevlendirilen Yargıtay Cumhuriyet
Savcısı Mehmet BAYHAN’nın adli yargı, Askeri
Yargıtay Başsavcı Yardımcısı Ercan ÇOBAN’ın davanın
çözümünün adli yargı yerinin görev alanına girdiğine ilişkin yazılı ve
sözlü açıklamaları dinlendikten sonra GEREĞİ GÖRÜŞÜLÜP DÜŞÜNÜLDÜ
353 sayılı Askeri Mahkemeler Kuruluşu Ve Yargılama
Usulü Kanunu'nun "Askeri Mahkemelerin Görevleri" başlığı altında
düzenlenen İkinci Bölümünde yer alan "Genel Görev" başlıklı 9.
maddesinde; "Askeri Mahkemeler Kanunlarda aksi yazılı olmadıkça asker
kişilerin askeri olan suçları ile bunların asker kişiler aleyhine veya
askeri mahallerde yahut askerlik hizmet ve görevleri ile ilgili olarak
işledikleri suçlara ait davalara bakmakla görevlidirler"
denilmektedir.
"Askeri
suç" ise, öğretide ve uygulamada;
a)
Unsurları ve cezalarının tamamı Askeri Ceza Kanunu'nda yazılı olan, başka
bir anlatımla, Askeri Ceza Kanunu dışında hiçbir ceza yasası ile
cezalandırılmayan suçlar,
b)
Unsurları kısmen Askeri Ceza Kanunu'nda kısmen diğer ceza yasalarında
gösterilen suçlar,
c) Türk
Ceza Kanunu'na atıf suretiyle askeri suç haline dönüştürülen suçlar, olmak
üzere üç grupta mütalaa edilmektedir.
Aynı
Yasa’nın 13.10.1996 gün ve 22786 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan 4191
sayılı Yasa’yla değişik 17. maddesinde; “askeri mahkemelerde yargılanmayı
gerektiren ilginin kesilmesi, daha önce işlenen suçlara ait davalara bu
mahkemelerin bakma görevini değiştirmez. Ancak suçun askeri bir suç
olmaması askeri bir suça bağlı bulunmaması ve sanık hakkında kamu davası
açılmamış olması halinde askeri mahkemenin görevi sona erer” denilmekte
iken, maddenin "... ve sanık hakkında kamu
davası açılmamış olması ..." tümcesi Anayasa Mahkemesi'nin 11.3.2000
gün ve 23990 sayılı Resmi Gazete'de yayımlanan 1.7.1998 gün ve E:1996/74,
K:1998/45 sayılı kararı ile iptal edilmiştir.
Buna
göre, askeri mahkemelerde yargılanmayı gerektiren ilginin kesilmesi, daha
önce işlenen suçlara ait davalara bu mahkemelerin bakma görevini
değiştirmez. Ancak yüklenen suçun askeri bir suç olmaması, askeri bir suça
bağlı bulunmaması halinde, askeri mahkemenin görevinin sona ereceği
açıktır. İptal kararı nedeniyle, sanık hakkında kamu davasının açılmış olup
olmamasının bir önemi bulunmamaktadır.
Olumsuz görev uyuşmazlığına konu kamu davasında,
adli yargı yerince verilen görevsizlik kararında, yüklenen eylemin ayrıca “
zimmet” suçunu da oluşturacağı ve bu suçun da “askeri suç” olması nedeniyle
sanıkları yargılama görevinin askeri yargı yerine ait olduğu gerekçesine yer
verilmiş ise de, iddianamede anlatıldığı ve görevsizlik kararı veren yargı
yerlerince de kabul edildiği üzere, sanıkların mal edindikleri paraları
düzenledikleri sahte evraklara dayanarak hesaplarına aktardıkları ileri
sürüldüğüne göre yüklenen eylemin “zimmet” suçu kapsamında değerlendirilemeyeceği
sonucuna varılmıştır. Bu
nedenle eylemin Askeri Ceza Kanunu’nun 131. maddesinde düzenlenen “ askeri suç”
kapsamında olmadığı kuşkusuzdur.
Bu
durumda, sanıklara yüklenen eylemin 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nda
düzenlenen suçlar kapsamında kaldığı, Askeri Ceza Kanunu’nda bu eyleme
ilişkin bir düzenlemenin bulunmadığı, bu nedenle “askeri suç” olmadığı açıktır.
Öte
yandan, sanıkların yargılama aşamasında disiplinsizlik nedeniyle Türk
Silahlı Kuvvetlerinden ayrılmalarına karar verildiği dosya içinde bulunan
bilgi ve belgelerden anlaşılmaktadır.
353 sayılı Yasa'nın 17. maddesinde, askeri
mahkemelerde yargılanmayı gerektiren ilginin kesilmesiyle daha önce işlenen
suçlara ait davalara bu mahkemelerin bakma görevinin değişmeyeceği, ancak
suçun askeri bir suç olmaması askeri bir suça bağlı bulunmaması durumunda,
askeri mahkemelerde yargılanmayı gerektiren ilginin kesilmesiyle, askeri
mahkemenin görevinin sona ereceği düzenlenmiş bulunduğundan ve somut olayda
sanıklara yüklenen eylemin askeri suç olmadığı anlaşıldığından, 353 sayılı
Yasa’nın 17. maddesi uyarınca davanın adli yargı yerinde görülmesi ve Kilis
Ağır Ceza Mahkemesi’nin görevsizlik kararının kaldırılması gerekmiştir.
SONUÇ : Davanın çözümünde ADLİ YARGI yerinin görevli
olduğuna, bu nedenle Kilis Ağır Ceza Mahkemesi’nin 20.10.2011 gün ve
E:2011/88, K:2011/130 sayılı GÖREVSİZLİK KARARININ KALDIRILMASINA,
09.04.2012 gününde OYBİRLİĞİ İLE KESİN OLARAK karar verildi.
—— • ——
Uyuşmazlık
Mahkemesi Başkanlığından:
ESAS NO : 2012/14
KARAR NO : 2012/14
KARAR TR : 9.4.2012
(Ceza Bölümü)
ÖZET : 2247 sayılı Yasa’nın 1 ve 14. maddesinde
belirtilen koşullar oluşmadığından, aynı Yasa'nın 27. maddesi uyarınca
yöntemine uygun bulunmayan BAŞVURUNUN REDDİNE karar verilmesinin gerektiği hk.
K A R A R
Davacı : K.H.
Sanıklar :
1- Ö. A.
2- O. A.
3- M. G.
O L A Y : Edremit İs. Eğt.
A. İs. Er Eğt. Tb. 2.
İs. Er Eğt. Bl.
Komutanlığı emrinde görevli sanıklar İs. Er Ö. A.,
İs. Er O. A. ve İs. Er M.G.’in, 27.8.2009 günü yapılan aramada üzerlerinde
uyuşturucu özelliklere sahip esrar maddesi bulunduğu, uyuşturucu
maddelerinin miktarının az olması nedeniyle sanıkların bu maddeleri
kullanmak üzere üzerlerinde bulundurduklarının anlaşıldığı, böylece,
kullanmak için uyuşturucu madde bulundurmak suçunu işledikleri ileri sürülerek,
eylemlerine uyan 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 191/1. maddesi uyarınca
cezalandırılmaları istemiyle Ege Ordusu Komutanlığı Askeri Savcılığı’nın
20.11.2009 gün ve E:2009/1056, K:2009/801 sayılı iddianamesiyle kamu davası
açılmıştır.
EGE ORDUSU KOMUTANLIĞI ASKERİ MAHKEMESİ: 28.12.2010
gün ve E:2010/594, K:2010/919 sayıyla, sanıklara yüklenen suçun askeri suç
olmaması, askeri bir suça bağlı bulunmaması ve yargılama aşamasında terhis
edilmiş olmaları nedeniyle 353 sayılı Yasa’nın 9 ve 17. maddeleri uyarınca
sanıkları yargılama görevinin adli yargı yerine ait olduğu gerekçesiyle
görevsizlik kararı vermiş, temyiz edilmeyen karar kesinleşerek, dava
dosyası, İzmir 9. Asliye Ceza Mahkemesi’ne gönderilmiştir.
İZMİR 9. ASLİYE CEZA MAHKEMESİ: 28.10.2011 gün ve
E:2011/623, K:2011/588 sayıyla, görevli mahkemenin sulh ceza mahkemesi
olması nedeniyle, görevsizlik kararının sulh ceza mahkemesine yönelik
olarak verilmesi gerektiği açıklanarak askeri mahkeme ile adli yargı
mahkemesi arasında olumsuz görev uyuşmazlığı çıktığı gerekçesiyle itiraz
yolu açık olmak üzere görevsizlik kararı vermiş, itiraz edilmeyen karar
kesinleşerek, dava dosyası, kendisine gelmekle Yargıtay Cumhuriyet
Başsavcılığı’nca, Mahkememize gönderilmiştir.
İNCELEME VE GEREKÇE: Uyuşmazlık Mahkemesi Ceza
Bölümünün, Serdar ÖZGÜLDÜR’ün Başkanlığında,
Üyeler; Ahmet DURU, Ahmet KARADAVUT, Dilaver KAHVECİ, Y. Sezai KARAA,
Turgut SÖNMEZ, Haluk ZEYBEL’in, katılımlarıyla
yapılan 09.04.2012 günlü toplantısında, Raportör-Hâkim G. Fatma BÜYÜKEREN’in, başvurunun reddi yolundaki raporu ve
dosyadaki belgeler okunduktan; ilgili Başsavcılarca görevlendirilen
Yargıtay Cumhuriyet Savcısı Mehmet BAYHAN ile Askeri Yargıtay Başsavcı
Yardımcısı Ercan ÇOBAN’ın, başvurunun reddine
ilişkin yazılı ve sözlü açıklamaları dinlendikten sonra GEREĞİ GÖRÜŞÜLÜP
DÜŞÜNÜLDÜ:
Anayasa’nın 158. maddesinde,
Uyuşmazlık Mahkemesi’nin adli, idari ve askeri yargı mercileri arasındaki görev
ve hüküm uyuşmazlıklarını kesin olarak çözümlemeye yetkili olduğu
belirtilmiş; 2247 sayılı Uyuşmazlık Mahkemesinin Kuruluş ve İşleyişi
Hakkında Kanun’un 1. maddesinde, “Uyuşmazlık Mahkemesi; Türkiye Cumhuriyeti
Anayasası ile görevlendirilmiş, adli, idari ve askeri yargı mercileri
arasındaki görev ve hüküm uyuşmazlıklarını kesin olarak çözmeye yetkili ve
bu kanunla kurulup görev yapan bağımsız bir yüksek mahkemedir…”, 14.
maddesinde, “Olumsuz görev uyuşmazlığının bulunduğunun ileri sürülebilmesi
için adli, idari ve askeri yargı mercilerinden en az ikisinin tarafları,
konusu ve sebebi aynı olan davada kendilerini görevsiz görmeleri ve bu
yolda verdikleri kararların kesin veya kesinleşmiş olması gerekir.
Bu uyuşmazlığın giderilmesi istemi, ancak davanın
taraflarınca ve ceza davalarında ise ayrıca ilgili makamlarca ileri
sürülebilir” denilmiştir.
Aynı Yasanın 27. maddesinde ise, Uyuşmazlık
Mahkemesinin, uyuşmazlık çıkarmaya veya görev uyuşmazlıklarına ilişkin
istemleri önce şekil ve süre açısından inceleyeceği; yöntemine uymayan veya
süresi içinde ileri sürülmemiş istemleri reddedeceği kuralına yer verilmiştir.
5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun “Görevsizlik
kararı verilmesi gereken hal ve Sonucu başlığı altında düzenlenen 5.
maddesinde, “(1) İddianamenin kabulünden sonra; işin, davayı gören
mahkemenin görevini aştığı veya dışında kaldığı anlaşılırsa, mahkeme bir
kararla işi görevli mahkemeye gönderir.
(2) Adli yargı içersindeki mahkemeler bakımından verilen
görevsizlik kararlarına karşı itiraz yoluna gidilebilir” denilmektedir.
Somut olayda, askeri yargı yerince, yargılamanın adli
yargı yerine ait olduğu belirtilerek görevsizlik kararı verilmiş, buna
karşın adli yargı yerince, görevin sulh ceza mahkemesine ait olduğu
belirtilerek görevsizlik kararı verildiği anlaşılmıştır.
Bu durumda, askeri ve adli yargı yerleri arasında görev
uyuşmazlığı oluştuğunun kabulü mümkün değildir.
Açıklanan nedenlerle, 2247 sayılı Yasa’nın 1 ve 14.
maddesinde belirtilen koşullar oluşmadığından, aynı Yasa’nın 27. maddesi
uyarınca yöntemine uygun bulunmayan başvurunun reddine karar verilmesi
gerekmiştir.
SONUÇ : 2247 sayılı Yasa'nın 1 ve 14. maddesinde
belirtilen koşullar oluşmadığından aynı Yasa'nın 27. maddesi uyarınca
yöntemine uygun bulunmayan BAŞVURUNUN REDDİNE, 09.04.2012 günü OYBİRLİĞİ İLE KESİN OLARAK karar verildi.
|