|
Anayasa
Mahkemesi Başkanlığından:
Esas Sayısı : 2011/17
Karar Sayısı : 2011/171
Karar Günü : 22.12.2011
İPTAL DAVASINI AÇAN : Anamuhalefet
(Cumhuriyet Halk) Partisi TBMM Grubu adına Grup Başkanvekilleri M. Akif
HAMZAÇEBİ ile Muharrem İNCE
İPTAL DAVASININ KONUSU:
26.9.2004 günlü, 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun
257. maddesinin, 6086 sayılı Kanun’un 1. maddesiyle değiştirilen;
1- (1)
numaralı fıkrasında yer alan “…altı
aydan iki yıla kadar…” ibaresinin,
2- (2)
numaralı fıkrasında yer alan “…üç
aydan bir yıla kadar…” ibaresinin
Anayasa’nın 2. ve 10. maddelerine aykırılığı
savıyla iptalleri ve yürürlüğünün durdurulması istemidir.
I- İPTAL VE YÜRÜRLÜĞÜN DURDURULMASI İSTEMİNİN GEREKÇESİ
İptal ve
yürürlüğün durdurulması istemini içeren 4.2.2011 tarihli dava dilekçesinin
gerekçe bölümü şöyledir:
“II.
GEREKÇE
5237
sayılı Türk Ceza Kanununun 257 nci maddesinde 6086 sayılı Yasayla yapılan
değişiklikte yer alan ve dava konusu bölümlerin, aşağıda gerekçesi
açıklandığı üzere, Anayasanın 2 nci ve 10 uncu maddelerine aykırılığı söz
konusudur.
Anayasanın
2 nci maddesinde belirtilen hukuk devleti, eylem ve işlemleri hukuka uygun,
insan haklarına dayanan, bu hak ve özgürlükleri koruyup güçlendiren, her
alanda adaletli bir hukuk düzeni kurup bunu geliştirerek sürdüren, Anayasaya
aykırı durum ve tutumlardan kaçınan, hukukun üstün kurallarıyla kendini
bağlı sayan, yargı denetimine açık, yasaların üstünde yasa koyucunun da
uyması gereken temel hukuk ilkeleri ve Anayasanın bulunduğu bilincinde olan
devlettir. Bu bağlamda hukuk devletinde yasa koyucu yalnız yasaların
Anayasaya değil, Anayasanın da hukukun evrensel temel ilkelerine uygun
olmasını sağlamakla yükümlüdür.
Hukukun
temel ilkleri arasın da yer alan eşitlik ilkesine ise Anayasanın 10 uncu
maddesinde yer verilmiştir. Buna göre yasa önünde eşitlik ilkesi hukuksal
durumları aynı olanlar arasında söz konusudur. Bu ilke ile eylemli değil,
hukuksal eşitlik öngörülmüştür. Eşitlik ilkesinin amacı, aynı durumda
bulunan kişilerin yasalar karşısında aynı işleme bağlı tutulmalarını sağlamak,
ayrım yapılmasını ve ayrıcalık tanınmasını önlemektir. Bu ilkeyle, aynı
durumda bulunan kimi kişi ve topluluklara ayrı kurallar uygulanarak yasa
karşısında eşitliğin çiğnenmesi yasaklanmıştır.
“Yasa
koyucu Anayasanın 2 nci ve 10 uncu maddelerinde öngörüldüğü üzere Anayasada
güvence altına alınmış temel hak ve özgürlükleri koruma yükümü çerçevesinde
temel hak ihlallerini yaptırım altına almak zorunda olduğu gibi, toplumsal
ve siyasal yapıyı korumak amacıyla da bazı temel hak ve özgürlükleri
sınırlamak suretiyle suç yaratabilir. Yasa koyucu bu çerçevede suç
yaratırken koruma yükümünün gerekleriyle bağlı oldu gibi, yaratılan suçla
kişilerin temel hak ve özgürlüklerinin sınırlandırıldığı durumda 13 üncü
maddedeki kayıtlara bağlıdır. Yaratılan suçlara uygulanacak ceza miktarı da
Anayasanın konuya ilişkin kuralları başta olmak üzere, ceza hukukunun ana
ilkeleri ile ülkenin genel durumu, sosyal ve ekonomik hayatın
gereksinimleri göz önüne alınarak saptanacak ceza politikasına göre
belirlenir. Bu nedenle Yasa koyucunun ceza politikasının, öncelikle
Anayasanın 2 nci maddesinde nitelikleri, 5 inci maddesinde de temel amaç ve
görevleri belirtilen hukuk devleti ilkesine ve anılan maddelerde yer alan
adalet ilkesine ve 38 inci maddedeki güvencelere uygun olması gerekir. Bu
doğrultuda ceza önlemiyle toplumsal barışı amaçlayan Anayasa, suçların
niteliği, işlenme biçimi ve kamu düzeni için yarattığı tehlikeyi gözeterek
ne miktar ceza verileceğinin ve hangi ceza tedbirlerinin ne yolda
uygulanacağının saptanmasını yasa koyucuya bırakmıştır.
Yasaların
kamu düzeninin kurulması ve korunması kamu yararının sağlanması amacına
yönelik olması, genel, objektif, adil kurallar içermesi ve hakkaniyet
ölçütlerini gözetmesi hukuk devleti olmanın bir gereğidir.” (AYMK.
27.09.2006 tarihli, E.2004/63, K.2006/94).
Kamu
görevi ile görevlendirilen kişi, bu kamu faaliyetinin yürütülmesi
sırasında, görevinin gerekli kıldığı yükümlülüklere uygun hareket etmek
zorundadır. Kamu düzeni ve yararını gözeten kamu faaliyetlerinin gerek
eşitlik, gerek liyakatlilik açısından adalet ve ilkelerine uygun
yürütüldüğü hususunda toplumda hakim olan güvenin, inancın sarsılmaması
gerekir.
Kamu
görevinde, kişilerin mağdur olmaması, kamunun zarara uğratılmaması, görevi
kötüye kullanılarak kişilerin haksız kazanç ve menfaat sağlamamaları
esastır. Bu esas, yaptırım yoluyla caydırıcılık ilkesine bağlı olarak ceza
hukukunun da konusunu oluşturmuş, Türk Ceza Kanununda görevi kötüye
kullanma suçu kabul edilmiştir. Bu nedenlerle gerek yürürlükten kalkan 765
sayılı eski Ceza Kanununun 240 ıncı maddesinde yer alan, gerekse 5237
sayılı yürürlükteki Ceza Kanununun 257 nci maddesinde yer alan
düzenlemelerde görevi kötüye kullanma suçunun cezası olarak bir yıldan üç
yıla kadar hapis aynen korunmuştur. 5237 sayılı Yasa, önceki ceza yasasını
yürürlükten kaldırarak yenilerken, bütünsel bir yaklaşımda hazırlanarak
yasalaştığından, görevi kötüye kullanma suçunun cezasının farklılaştırılmayarak
korunması, suç ve ceza politikası bakımından önem arz etmektedir.
Ancak,
6086 sayılı Kanunda;
Yüklendiği
kamu görevinin gereklerine aykırı hareket ederek kişilerin mağduriyetine,
kamunun zararına sebep olan, kişilere haksız kazanç sağlayan kamu
görevlisine verilecek ceza alt sınırı bir yıldan altı aya, üst sınırı üç
yıldan iki yıla indirilmektedir.
Yine aynı
şekilde yürürlükteki Ceza Kanununun 257 nci maddesinin ikinci fıkrasında,
bir kamu görevlisinin kişilerin mağduriyetine sebep olması, kamunun
zararına sebep olması, ya da kişilere haksız kazanç sağlaması “görevin
gereklerini yapmakta ihmal ve gecikme göstermek” suretiyle gerçekleşirse
mevcut düzenlemedeki altı aydan iki yıla kadar olan hapis cezası, Yasayla
üç aydan bir yıla kadar hapis cezası olarak değiştirilmiştir.
Görevi
kötüye kullanma suçu, ceza hukuku içindeki yapısıyla, önceki ve yürürlükteki
Türk Ceza Yasalarının, memuriyet görevinin kötüye kullanılması suretiyle
işlenen özel nitelikteki suçlara ilişkin ceza kuralları dışında, özel
olarak düzenlenen suçlar dışında kalan genel bir suçtur. Anayasa
Mahkemesi’nin de belirttiği gibi, Yasakoyucu bu düzenleme ile Türk Ceza
Kanunu’nda özel olarak yer verilen zimmet, ihtilas, irtikâp, rüşvet, keyfi
muamele gibi suçlar dışında kalan görevi kötüye kullanmaların da cezasız
bırakılmasını önlemek istemiştir. Burada, suçun maddi unsuru görevin kötüye
kullanılmış olmasıdır. “Memurların görev ve yetkileri ile bunların
nitelikleri, sınırları, gerekleri, yürütülen kamu hizmetini düzenleyen
mevzuatta gösterildiğinden her davada memurun, bu mevzuatla çizilen
sınırları aşıp aşmadığı saptanarak, görevi kötüye kullanma suçunun maddî
unsuru belirlenecektir. Bunun yanı sıra, kuşkusuz suçun oluşmuş
sayılabilmesi için failin memur olması, eylemin memurun göreviyle ilgili
bulunması ve manevi bakımdan kastın varlığı gibi suçun diğer unsurları da
aranacaktır” (AYMK. 21.11.2002 günlü, E.2001/332, K.2002/106). Görevin
genel nitelikte kötüye kullanılmasını nitelendiren, görevi kötüye kullanma
suçunun, kamu düzeni, yararı ve güvenliği yönlerinden önemi yadsınamaz.
257 nci
madde kapsamındaki suça yönelik olarak, düzenlenmiş fezleke, açılmış,
sürmekte olan veya kararı çıkmış davalar bulunmaktadır. 6086 sayılı Yasanın
sürmekte olan soruşturma, kovuşturma ve davalara etki edeceği ve bu
soruşturma, kovuşturma ve davalardaki kişilerin lehine çıkarıldığı, böylece
Yasanın amacının kamu yararını ve geneli koruma yerine belirli kişileri
korumaya yönelik olduğu kamuoyunda tartışma konusu olmuş, Yasaya güven daha
baştan sarsılmıştır.
Yasa ile
TCK 257 nci maddede düzenlenen görevi kötüye kullanma suçunun cezasının üst
sınırı 2 yıla çekilmek suretiyle “hükmün açıklanmasının geriye bırakılması”
olanağı getirilmiş olmaktadır. Ayrıca yine TCK’nın Hapis Cezasının
Ertelenmesi başlıklı 51 inci maddesindeki düzenlemeye göre “işlediği suçtan
dolayı 2 yıl veya daha az süre ile hapis cezasına mahkum edilen kişinin
cezası ertelenebilir”. Bu şekilde cezanın üst sınırı 2 yıla çekilmek
suretiyle verilecek olan cezalar “erteleme” kapsamına da sokulmaktadır.
Aynı zamanda, 257 nci maddenin birinci fıkrasındaki ceza üst sınırının
indirilmesinin yanı sıra, alt sınır da yarı oranda indirilmiş, maddenin
ikinci fıkrasında da alt ve üst sınırlar yarı oranda indirilmiştir.
Cezalarda indirim yapan bu değişiklikle birlikte, verilmiş olan cezaların
infazı önlenecektir.
Yapılan
değişikliklerin, ceza hukuku yönünden özellikleri ve etkisi, ertelemenin
yanı sıra zamanaşımı yoluyla yargılamayı ortadan kaldırma yönünden daha da
önemli hale gelmektedir.
Lehe
kanunun tespitinde iki temel ölçüt vardır. Bunlardan ilki 5252 sayılı Türk
Ceza Kanununun Yürürlük ve Uygulama Şekli Hakkında Kanunun 9 uncu
maddesinde belirtilen husus, diğeri de karma uygulama yasağıdır.
5252
sayılı Türk Ceza Kanununun Yürürlük ve Uygulama Şekli Hakkında Kanunun 9
uncu maddesi, lehe kanunun belirlenmesinde en önemli düzenlemedir. Kanunun
9/3 maddesine göre, lehe olan hüküm, önceki ve sonraki kanunların ilgili
bütün hükümleri olaya uygulanarak, ortaya çıkan sonuçların birbirleriyle
karşılaştırılması suretiyle belirlenir.
Türk Ceza
Kanununun Yürürlük ve Uygulama Şekli Hakkında Kanunun 9 uncu maddesinde
ayrım yapılmaksızın “önceki ve sonraki kanunların ilgili bütün
hükümleri”nden bahsedildiğine göre lehe kanunun tespitinde “önceki
kanunlar” ve “sonraki kanunlar” blok olarak karşılaştırılacaktır. Başka bir
deyişle sadece ceza açısından değil cezanın infazı açısından da kanunlar
arasında karşılaştırma yapmak gerekecektir. Doktrin ve yargı kararları da
aynı görüşe işaret etmektedir. Nitekim 5237 sayılı TCK’nın 7/3 maddesi,
erteleme, koşullu salıverme ve tekerrürü derhal uygulama kuralı dışında
tutarak, lehe kanun uygulanmasında göz önüne alınması gereken bir düzenleme
olarak belirlemiştir.
Yüksek
yargı kararlarına göre de, sanık hakkında lehe olan yasa tüm hükümleriyle
birlikte olaya uygulanmalı, lehe olan yasanın belirlenmesi ve uygulanması
sırasında içtima ve infaz hükümleri de dikkate alınmalıdır. (YCGK.
21.02.1994, 7 - 36/61 kararı, YKD Mayıs 1994), (YCGK. 30.03.2004, 46/78;
Y.1.CDK. 15.03.2006, 4653/683). İki yasa arasındaki fark, yalnız ceza
bakımından değil, başka bakımlardan da olabilir. Nitekim örneğin, önceki yasa
cezanın ertelenmesini olanağını kabul etmediği halde, sonraki yasa bu
olanağı tanıyabilir. (Artuk Mehmet Emin - Gökçen Ahmet - Yenidünya A.
Caner, Ceza Hukuku Genel Hükümler, Ankara, 2006, s.216).
“... Her
iki kanun, sorumluluğu veya cezayı etkileyecek erteleme, tekerrür, cezanın
ağırlaştırılmasını veya azaltılmasını gerektiren nitelikli haller veya
kovuşturma şartları bakımından farklı ise, somut olayda en lehe sonuç veren
kanun, lehe kanundur... (Öztürk Bahri - Erdem Mustafa Ruhan, Uygulamalı
Ceza Hukuku ve Emniyet Tedbirleri Hukuku, Ankara, 2005, s. 86). Resen
kovuşturulan suçu, şikayete bağlı suç haline getiren, zamanaşımı süresini
kısaltan yasa lehte yasadır. (Centel Nur - Zafer Hamide - Çakmut Özlem,
Türk Ceza Hukukuna Giriş, İstanbul, 2005, s. 103; Özbek V. Özer, TCK İzmir
Şerhi, Ankara, 2005, s. 183).
Cezaların
alt ve üst sınırlarındaki değişikliğe göre ise alt sınırları aynı, üst
sınırları farklı olan cezalarda üst sınırı az olan, üst sınırları aynı alt
sınırları farklı olan cezada alt sınırı az olan, üst ve alt sınırları
birbirinden farklı ise somut uygulamaya göre belirlenecek ceza lehedir.
(YCGK. 31.01.2006, 10 - 10/8, YKD Haziran 2006; Centel - Zafer - Çakmut, s.
103; Öztürk - Erdem, s. 85; Özbek, s. 185). “...Bir suçun işlendiği zamanki
yasa ile sonradan yürürlüğe giren yasa birbirinden farklı olduğu taktirde
sanık hakkında lehe olan yasa tüm hükümleriyle birlikte olaya uygulanmalıdır.
Her iki yasanın sadece lehe olan hükümleri alınıp uygulanamaz.” (YCGK.
21.02.1994, 7-36/61, YKD Mayıs 1994).
“...Önceden
verilip kesinleşmiş bulunan mahkumiyetlerin infazı sırasında da sonradan
yürürlüğe giren lehteki hükümlerin uygulanacağı açıktır.” (YCGK4.10.1993,
9-185/224)
5728
sayılı Kanunun yürürlüğe girmesinden önce kesinleşmiş hükümlerle ilgili
olarak anılan yasanın geçici 1/2 inci maddesinde “Bu Kanun yürürlüğe
girdiği tarihten önce kesinleşmiş ve infaz edilmekte olan mahkûmiyet
kararları hakkında, lehe kanun hükümleri, hükmü veren mahkemece 13/12/2004
tarihli ve 5275 sayılı Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında
Kanunun 98 ilâ 101 inci maddeleri dikkate alınmak ve dosya üzerinden
incelenmek suretiyle belirlenir. Ancak, hükmün konusunun herhangi bir
inceleme, araştırma, delil tartışması ve takdir hakkının kullanılmasını
gerektirmesi halinde inceleme, duruşma açılmak suretiyle yapılabilir.”
şeklinde bir düzenleme getirilmiştir.
Lehe olan
kanun uygulamasının sadece ceza miktarları değil, suçun unsurları, takdiri
hafifletici nedenler, erteleme, temel cezanın tespiti, cezanın
bireyselleştirilmesi ve dava zamanaşımı hükümleri hakkında 765 sayılı Türk
Ceza Kanunu ile 5237 sayılı Türk Ceza Muhakemesi Kanunu hükümlerinin
karşılaştırılması, duruşmalı yapılacak incelemeyle işin esasına da
girilerek sonuca varılması gerekmektedir. Lehe olan kanunun tespiti ve
uygulaması aşamasında daha önce kesinleştiği ileri sürülen hükmün kesinliği
ortadan kalkmakta, yeniden doğan yargı aşamasına dönülmekte, davanın
esasına girilmek suretiyle yeni bir karar oluşturulması gerekmekte ve bu
karara karşı temyiz yolunun açık olduğu kabul edilmektedir.
5237
sayılı Türk Ceza Kanununun Yürürlük Kanunu olan 5252 Sayılı Kanunun 10 uncu
maddesi uyarınca daha önce kesinleşmiş mahkumiyet hükmü olsa bile,
kesinleşmiş mahkumiyet hükmünün infazının ertelenmesi veya eğer başlanmışsa
durdurulmasının gerekmekte ve bu konuda tartışmaya yer vermeyecek şekilde
açık kanun hükmünün bulunmaktadır. Dolayısıyla TCK madde 257’de yer alan
“görevi kötüye kullanma” suçu nedeniyle hakkında daha önce hükmün
açıklanmasının ertelenmesi kararı verilen kimseler açısından da yeni
düzenleme lehe hüküm olarak değerlendirilecek ve ilgili madde son
düzenlemesi ile uygulanacaktır. Bu durumda, mevcut yargı sisteminin
işleyişi göz önüne alındığında ceza zamanaşımının dolması yüksek bir
olasılık olarak ortaya çıkmaktadır.
Önceki ve
sonraki yasalar karşılaştırılarak sanık lehine olan hükmün uygulanacağına
dair ceza hukukunun genel prensibi gereğince Yargıtay’da temyiz aşamasında
bulunan davalar, dosyaların sanıklar yararına olan yasa hükmünün yeniden
saptanması bakımından yerel mahkemelere geri gönderilmekte ancak, yerel
mahkemelere gönderilen dava dosyalarının bu mahkemelerce tekrar karara
bağlanıp yeniden temyiz incelemesine alınma süresi Yargıtay’ın ağır iş yükü
nedeniyle 3 yıla kadar uzayabilmektedir. Özellikle 01.06.2005 tarihinden
önce işlenen ve temel olarak 5 yıl, uzamış 7,5 yıllık zamanaşımı süresine
tabi bulunan suçlara ilişkin olarak lehe uygulama için mahalline gönderilen
dava dosyalarının da ceza zamanaşımına uğraması kaçınılmazdır. 6086 sayılı
Yasayla yapılan, ceza alt ve üst sınırlarındaki indirim, bu yönüyle aklanma
anlamına gelmekte olup adil yargılanma hakkını ihlal eden bir sonuç
yaratmakta, hukuk devletinin olmazsa olmazı “yargı” denetimi işlevsiz hale
getirilmektedir.
257 nci
maddedeki cezaların indirilme gerekçesi makul ve haklı bir nedene
dayanmamaktadır. Değişiklik gerekçesinde, “ayrıca, pek çok ülke ceza
kanunlarında genel, tali ve tamamlayıcı bir suç olarak görevi kötüye
kullanma suçuna yer verilmemiştir. Yeni Türk Ceza Kanununda ise, izlenen
suç siyaseti gereğince, genel, tali ve tamamlayıcı bir suç olarak, görevi
kötüye kullanma suçu tanımına yer verilmiştir. Ancak, bu suç için öngörülen
ceza miktarları yüksek olmuştur. Aynı Bölümde yer alan suçlar arasındaki
dengeyi sağlamak için, bu suça ilişkin ceza miktarlarında indirim yapılması
gereği ortaya çıkmıştır” denilmiştir. Suç ve ceza arasındaki dengenin, her
suçun kendi niteliğiyle değerlendirilmesi gerekirken, “aynı bölümde yer
alan suçlar arası denge” gerekçesiyle cezaların indirilmesi, bu indirimin
ceza yasası yürürlüğe girdikten sonra yapılması, ne aynı bölümdeki
bütünlükle ne de hukuk devleti ilkeleriyle örtüşmemektedir.
Cezanın
alt ve üst hadlerine dair yapılması öngörülen indirimler neticesinde gerek
halen yargılaması devam eden gerekse yargılaması neticelenmiş ve infaz
aşamasına gelmiş/infazına başlanmış suçlar açısından erteleme veya hükmün
açıklanmasının geri bırakılması müesseselerinin söz konusu olabileceği
dolayısıyla da görevi kötüye kullanma suçunun ve giderek yolsuzluğun teşvik
edildiği ve ceza adaleti açısından olumsuz sonuçlar doğmasına neden olunabileceği
de gözden uzak tutulmamalıdır. Görevi kötüye kullanma suçuna ilişkin ceza
hadleri açısından yapılacak indirimle genel olarak kanunların genelliği ve
soyutluğu ilkesine aykırı kanunlaştırmaya neden olunmuştur.
Ceza
hukukunda, cezaların amaçlarından bir tanesi ve en önemlisi kuşkusuz
kanunda suç olarak belirlenen fiillerin işlenmesinin engellenmesi, yani
caydırıcılığıdır. Bu nedenle suç ile ceza arasında mutlak suretle bir
orantı olmalıdır. Kamu görevi yapmakta olan kişilerin de, kanunda suç
olarak sayılan fiilleri işlememesi için, caydırıcı ve orantılı bir cezanın
olması kaçınılmazdır. Türkiye’de “görevi kötüye kullanma” suçu çok sık
işlenen bir fiildir ve bu fiilde azalma da gözükmemektedir. Bu nedenle, bu
suçun cezasında indirime gitmek, hukuka ve nesnelliğe aykırı olacak, amaçla
araç arasındaki ölçü bozulmuş olacaktır.
Haklı bir
neden yokken, ceza hukukunun genel bütünlüğü içinde belirlenmiş bir cezanın
alt ve üst sınırı indirilerek, suç ve ceza arasında var olması gereken adil
denge bozulmakta, hukuka ve yargıya güven sarsılmaktadır. Suçlar için
değişik cezalar öngörülürken, bu suçlara verilecek cezalardan beklenen
hukuksal yararın göz önünde bulundurulması gerekir. Suç ve ceza arasındaki
dengeyi bozan düzenleme yasa koyucunun takdir yetkisi içinde kabul edilemeyeceğinden
hukuk devletine aykırılık oluşturacaktır.
Öte
yandan, değişik 257 nci maddenin uygulamaya geçirilmesiyle, yargılaması
gecikerek zamanaşımına uğrayanlarla, yargılaması gecikmeyenler ve davası
ceza uygulamasıyla sonuçlananlar arasında da Anayasanın 10 uncu
maddesindeki “eşitlik” ilkesi zedelenmiş olacaktır.
Açıklanan
nedenlerle, 26.09.2004 tarihli ve 5237 sayılı Türk Ceza Kanununun 257.
maddesinin; (1) numaralı fıkrasının, 6086 sayılı Kanunun 1. maddesi ile
değiştirilen “altı aydan iki yıla kadar” bölümü ile (2) numaralı fıkrasının,
6086 sayılı Kanunun 1.i maddesi ile değiştirilen “üç aydan bir yıla kadar”
bölümü, Anayasanın 2 nci ve 10 uncu maddelerine aykırı olup, iptalleri
gerekmektedir.
III.
YÜRÜRLÜĞÜ DURDURMA İSTEMİNİN GEREKÇESİ
Hukuk
devletine aykırı olan, temel hak ve özgürlükleri ölçüsüzce sınırlandıran ve
Anayasaya açıkça aykırı olan bir düzenlemenin, uygulanması halinde,
sonradan giderilmesi olanaksız zararlara yol açacağı çok açıktır.
Öte
yandan, anayasal düzenin en kısa sürede hukuka aykırı kurallardan
arındırılması, hukuk devleti sayılmanın da gereğidir. Anayasaya aykırılığın
sürdürülmesinin, bir hukuk devletinde sübjektif yararların üstünde, özenle
korunması gereken hukukun üstünlüğü ilkesini de zedeleyeceği kuşkusuzdur.
Hukukun üstünlüğü ilkesinin sağlanamadığı bir düzende, kişi hak ve
özgürlükleri güvence altında sayılamayacağından, bu ilkenin zedelenmesinin
hukuk devleti yönünden giderilmesi olanaksız durum ve zararlara yol
açacağında duraksama bulunmamaktadır.
Anayasanın
hükümlerine açıkça aykırılık taşıyan ceza düzenlemesinin uygulamaya geçmesi
durumunda, evrensel hukuk ilkeleri, zamanaşımı ve eşitsiz ceza uygulaması
nedenleriyle telafisi imkansız zararlar doğacaktır.
Bu zarar
ve durumların doğmasını önlemek amacıyla, Anayasaya açıkça aykırı olan
iptali istenen bölümlerin, iptal davası sonuçlanıncaya kadar
yürürlüklerinin de durdurulması istenerek Anayasa Mahkemesine dava
açılmıştır.
IV- SONUÇ
VE İSTEM
Yukarıda açıklanan
gerekçelerle, 26.09.2004 tarihli ve 5237 sayılı Türk Ceza Kanununun 257 nci
maddesinin;
a) (1)
numaralı fıkrasının, 08.12.2010 tarihli ve 6086 sayılı Kanunun 1 inci
maddesi ile değiştirilen “altı aydan iki yıla kadar”,
b) (2)
numaralı fıkrasının, 08.12.2010 tarihli ve 6086 sayılı Kanunun 1 inci
maddesi ile değiştirilen “üç aydan bir yıla kadar” bölümlerinin;
Anayasanın
2 nci ve 10 uncu maddelerine aykırı olduklarından, iptallerine, Anayasaya
açıkça aykırı olmaları ve uygulanmaları halinde giderilmesi güç ya da
olanaksız zarar ve durumlar doğacağı için, iptal davası sonuçlanıncaya
kadar yürürlüklerinin durdurulmasına karar verilmesine ilişkin istemimizi
saygı ile arz ederiz.”
II- YASA METİNLERİ
A- İptali İstenilen Yasa Kuralları
8.12.2010
günlü, 6086 sayılı Kanun’un 1. maddesi ile değiştirilen 5237 sayılı Türk
Ceza Kanunu’nun dava konusu ibareleri de içeren 257. maddesi şöyledir:
“(1)
Kanunda ayrıca suç olarak tanımlanan hâller dışında, görevinin gereklerine
aykırı hareket etmek suretiyle, kişilerin mağduriyetine veya kamunun
zararına neden olan ya da kişilere haksız bir menfaat sağlayan kamu
görevlisi altı aydan iki yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.
(2) Kanunda ayrıca suç olarak tanımlanan hâller
dışında, görevinin gereklerini yapmakta ihmal veya gecikme göstererek,
kişilerin mağduriyetine veya kamunun zararına neden olan ya da kişilere
haksız bir menfaat sağlayan kamu görevlisi üç aydan bir yıla kadar hapis
cezası ile cezalandırılır.
(3) İrtikâp suçunu oluşturmadığı takdirde,
görevinin gereklerine uygun davranması için veya bu nedenle kişilerden
kendisine veya bir başkasına çıkar sağlayan kamu görevlisi bir yıldan üç
yıla kadar hapis ve beşbin güne kadar adli para cezası ile cezalandırılır.”
B-
Dayanılan Anayasa Kuralları
Dava
dilekçesinde Anayasa’nın 2. ve 10. maddelerine dayanılmıştır.
III- İLK
İNCELEME
Anayasa
Mahkemesi İçtüzüğünün 8. maddesi uyarınca, Haşim KILIÇ, Osman Alifeyyaz
PAKSÜT, Fulya KANTARCIOĞLU, Ahmet AKYALÇIN, Mehmet ERTEN, Fettah OTO,
Serdar ÖZGÜLDÜR, Serruh KALELİ, Zehra Ayla PERKTAŞ, Recep KÖMÜRCÜ,
Alparslan ALTAN, Burhan ÜSTÜN, Engin YILDIRIM, Nuri NECİPOĞLU, Hicabi
DURSUN, Celal Mümtaz AKINCI ve Erdal TERCAN’ın katılımlarıyla
24.2.2011 günü yapılan ilk inceleme toplantısında;
1-
7.5.2010 günlü, 5982 sayılı Türkiye Cumhuriyeti Anayasa’sının Bazı
Maddelerinde Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun uyarınca, 2949 sayılı
Anayasa Mahkemesinin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanun ile
ilgili gerekli düzenlemeler yapılmadan, Mahkeme’nin çalışıp
çalışamayacağına ilişkin ön meselenin incelenmesi sonucunda; Mahkeme’nin
çalışmasına bir engel bulunmadığına, Fulya KANTARCIOĞLU, Mehmet ERTEN,
Fettah OTO, Zehra Ayla PERKTAŞ ile Celal Mümtaz AKINCI’nın, gerekçesi
2010/68 esas sayılı dosyada belirtilen karşıoyları ve OYÇOKLUĞUYLA,
2- Dosyada
eksiklik bulunmadığından işin esasının incelenmesine, OYBİRLİĞİYLE karar verilmiştir.
IV- YÜRÜRLÜĞÜN DURDURULMASI İSTEMİ
26.9.2004 günlü, 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun
257. maddesinin, 8.12.2010 günlü, 6086 sayılı Kanun’un 1. maddesiyle
değiştirilen;
1- (1) numaralı fıkrasında yer alan “… altı aydan
iki yıla kadar …” ibaresine,
2- (2) numaralı fıkrasında yer alan “… üç aydan bir
yıla kadar …” ibaresine,
ilişkin yürürlüğün durdurulması isteminin,
koşulları oluşmadığından REDDİNE, 24.2.2011 gününde OYBİRLİĞİYLE karar
verildi.
V- ESASIN İNCELENMESİ
Dava
dilekçesi ve ekleri, işin esasına ilişkin rapor, iptali istenilen Yasa
kuralları, dayanılan Anayasa kuralları ve bunların gerekçeleri ile diğer
yasama belgeleri okunup incelendikten sonra gereği görüşülüp düşünüldü:
Dava
dilekçesinde, haklı bir neden yokken, ceza hukukunun genel bütünlüğü içinde
belirlenmiş bir cezanın alt ve üst sınırları indirilerek, suç ve ceza
arasında var olması gereken adil dengenin bozulduğu, hukuka ve yargıya güvenin
sarsıldığı, bu durumun yasa koyucunun takdir yetkisi içinde kabul
edilemeyeceği; önceki ve sonraki yasalar karşılaştırılarak sanık lehine
olan hükmün uygulanacağına dair ceza hukukunun genel prensibi gereğince,
Yargıtay’da temyiz aşamasında bulunan dava dosyalarının ceza zamanaşımına
uğrayabileceği, 6086 sayılı Kanun ile cezaların alt ve üst sınırlarında
yapılan indirimin bu yönüyle aklanma anlamına geldiği, adil yargılanma
hakkını ihlal eden bir sonuç doğurduğu ve yargı denetimini işlevsiz hale
getirdiği belirtilerek, bu maddenin uygulamaya geçirilmesiyle, yargılaması
gecikerek zamanaşımına uğrayanlar ile yargılaması gecikmeyen ve davası ceza
uygulamasıyla sonuçlananlar arasında eşitlik ilkesinin ihlal edildiği
gerekçeleriyle dava konusu ibarelerin Anayasa’nın 2. ve 10. maddelerine
aykırı olduğu ileri sürülmüştür.
Anayasa’nın
2. maddesinde düzenlenen hukuk devleti, insan haklarına dayanan, bu hak ve
özgürlükleri koruyup güçlendiren, eylem ve işlemleri hukuka uygun olan, her
alanda adaletli bir hukuk düzeni kurup bunu geliştirerek sürdüren,
Anayasa’ya aykırı durum ve tutumlardan kaçınan, hukuku tüm devlet
organlarına egemen kılan, Anayasa ve yasalarla kendini bağlı sayan, yargı
denetimine açık olan devlettir.
Ceza ve
ceza yerine geçen güvenlik tedbirlerine ilişkin kurallar, ceza hukukunun
ana ilkeleri ile Anayasa’nın konuya ilişkin kurallarına aykırı olmamak
kaydıyla, ülkenin sosyal, kültürel yapısı, ahlaki değerleri ve ekonomik
hayatın gereksinimleri göz önüne alınarak saptanacak ceza politikasına göre
belirlenir. Bu bağlamda, hangi eylemlerin suç sayılacağı, bunlara ne tür ve
hangi ölçüde cezai yaptırım uygulanacağı, nelerin ağırlaştırıcı veya
hafifletici sebep olarak kabul edileceği ve ceza sistemini tamamlayan
müesseselerin nelerden ibaret olacağı hususlarında yasa koyucunun takdir
yetkisi bulunmaktadır. 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 257. maddesinin (1)
ve (2) numaralı fıkralarında hüküm altına alınan suçların karşılığı olan
hapis cezalarının alt ve üst sınırlarında indirim yapılmasında Anayasa’nın
ve ceza hukukunun temel ilkelerine aykırılık bulunmamaktadır.
Açıklanan nedenlerle iptal konusu ibareler,
Anayasa’nın 2. maddesine aykırı değildir. İptal isteminin reddi gerekir.
İptal
konusu kuralın Anayasa’nın 10. maddesiyle ilgisi görülmemiştir.
VI- SONUÇ
26.9.2004 günlü, 5237 sayılı
Türk Ceza Kanunu’nun 257. maddesinin, 8.12.2010 günlü, 6086 sayılı Kanun’un
1. maddesiyle değiştirilen;
1- (1) numaralı fıkrasında
yer alan “… altı aydan iki yıla kadar …” ibaresinin,
2- (2) numaralı fıkrasında
yer alan “… üç aydan bir yıla kadar …” ibaresinin,
Anayasa’ya aykırı olmadığına
ve iptal isteminin REDDİNE, 22.12.2011 gününde OYBİRLİĞİYLE karar verildi.
|
Başkan
Haşim KILIÇ
|
Başkanvekili
Serruh KALELİ
|
Başkanvekili
Alparslan ALTAN
|
|
Üye
Fulya KANTARCIOĞLU
|
Üye
Ahmet AKYALÇIN
|
Üye
Mehmet ERTEN
|
|
Üye
Serdar ÖZGÜLDÜR
|
Üye
Osman Alifeyyaz PAKSÜT
|
Üye
Zehra Ayla PERKTAŞ
|
|
Üye
Recep KÖMÜRCÜ
|
Üye
Burhan ÜSTÜN
|
Üye
Engin YILDIRIM
|
|
Üye
Nuri NECİPOĞLU
|
Üye
Hicabi DURSUN
|
|
Üye
Celal Mümtaz AKINCI
|
Üye
Erdal TERCAN
|
|