|
Anayasa Mahkemesi
Başkanlığından:
Esas Sayısı : 2009/86
Karar Sayısı : 2011/70
Karar Günü : 28.4.2011
İTİRAZ YOLUNA BAŞVURANLAR
:
1- Diyarbakır İkinci İş Mahkemesi (Esas Sayısı: 2009/86)
2- Zonguldak Birinci İş Mahkemesi (Esas Sayısı: 2010/86)
3- Malatya İş Mahkemesi (Esas Sayısı: 2010/87)
İTİRAZIN KONUSU : 31.5.2006 günlü, 5510
sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu’nun 56.
maddesinin “Eşinden boşandığı halde, boşandığı eşiyle fiilen
birlikte yaşadığı belirlenen eş ve çocukların, bağlanmış olan gelir ve
aylıkları kesilir. Bu kişilere ödenmiş olan tutarlar, 96 ncı madde hükümlerine göre geri alınır”
şeklindeki son fıkrasının, Anayasa’nın 2., 5.,
10., 11., 12., 17., 20., 35., 60. ve 138. maddelerine aykırılığı savıyla
iptali istemidir.
I- OLAY
Boşandıkları
eşleriyle ortak ikametgâhta yaşamaya devam ettikleri Sosyal Güvenlik
Kurumunca tespit edilen kadınların, babalarından bağlanan ölüm aylıklarının
itiraz konusu kural gereğince Kurum tarafından kesilmesi ve ödenmiş olan
aylıkların geri istenmesi üzerine, Kurum kararının iptali için açılan
davalarda itiraz konusu kuralın Anayasa’ya aykırı olduğu kanısına varan
Mahkemeler, iptali için başvurmuşlardır.
II- İTİRAzların GEREKÇEleri
A- 2009/86 Esas Sayılı İtiraz
Başvurusunun Gerekçe Bölümü Şöyledir :
“Anayasanın
10. maddesi 1. fıkrası “Herkes, dil, ırk, cinsiyet, siyasi düşünce, felsefi
inanç, din, mezhep ve benzeri sebeplerle ayrım gözetilmeksizin kanun önünde
eşittir “4. fıkrası devlet organları ve idare makamları bütün işlemlerinde
kanun önünde eşitlik ilkesine uygun olarak hareket etmek zorundadırlar”
hükmünü içermektedir. 5510 sayılı yasanın 56. maddesi son fıkrası
gereğince, Eşinden boşandığı halde fiilen boşandığı eşi ile birlikte yaşayan
eşe ve çocuklara bağlanan gelir ve aylıklar kesilirken, boşandığı eşi
dışında başka bir şahıs ile evlilik birliği olmaksızın fiilen yaşayan eş ve
çocuklar ise gelir ve aylıklarını almaya devam edecektir. Bu da
mahkememizce Anayasanın 10. maddesinde düzenlenen ilkesine aykırı
görülmüştür.
Anayasanın
60. maddesi gereğince herkes sosyal güvenlik hakkına sahiptir. Eşinden
boşandığı halde boşandığı eşi ile fiilen birlikte yaşayan eş ve çocuklara
5510 sayılı Yasa gereğince bağlanan gelir ve aylıklardan sırf boşandığı eşi
ile birlikte fiilen yaşıyor olmaları nedeni ile mahrum bırakılmaları
Anayasanın 60. maddesine aykırı görülmüştür.
Anayasanın
138. maddesi 4. fıkrası “yasama yürütme organlar ile idare, mahkeme
kararlarına uymak zorundadır; bu organlar ve idare, mahkeme kararlarını
hiçbir suretle değiştiremez ve bunların yerine getirilmesini geciktiremez”
hükmünü içermektedir. Mahkemeler tarafından verilmiş ve
kesinleşen boşanma kararı üzerine 5510 sayılı Yasanın 33. 34. 35. maddeleri
gereğince aylık ve gelir bağlanan kişilerin boşandıkları eşleri ile fiilen
birlikte yaşamaya devam etmeleri nedeni ile aylık ve gelirlerinin kesilmesi
mahkemelerce verilen boşanma kararını uygulamamak anlamına gelir ki bu da
mahkememizce Anayasanın 138. maddesi 4. fıkrasına aykırı görülmüş olup;
Davacı
vekilinin Anayasaya aykırılık iddiası Mahkememizce ciddi görülmekle bu
hususta karar verilmek üzere dosya örneğinin Anayasa Mahkemesine
gönderilmesine 03/09/2009 tarihli ara kararı
gereğince karar verilmiştir.”
B- 2010/86 Esas Sayılı İtiraz
Başvurusunun Gerekçe Bölümü Şöyledir :
“Anayasanın
2. maddesine göre; T.C.’nin, toplumun huzuru,
milli dayanışma ve adalet anlayışı içinde insan haklarına saygılı Atatürk
milliyetçiliğine bağlı başlangıçta belirtilen temel ilkelere dayanan,
demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devleti olduğu belirtilmiştir.
Anayasanın 5. maddesinde, devletin temel amaç ve
görevleri; “Türk milletinin bağımsızlığını ve bütünlüğünü, ülkenin
bölünmezliğini, Cumhuriyeti ve demokrasiyi korumak, kişilerin ve toplumun
refah, huzur ve mutluluğunu sağlamak; kişinin temel hak ve hürriyetlerini,
sosyal hukuk devleti ve adalet ilkeleri ile bağdaşmayacak surette, ekonomik
ve sosyal engelleri kaldırmaya, insanın maddi ve manevi varlığının
gelişmesi için gerekli şartları hazırlamaya çalışmaktır.” şeklinde
tanımlanmıştır.
Anayasanın
10. maddesinde kanun önünde eşitlik; “Herkes dil, ırk, renk, cinsiyet,
siyasi düşünce, felsefi inanç, din, mezhep ve benzeri sebeplerle ayrım
gözetmeksizin kanun önünde eşittir.
Kadınlar ve erkekler eşit haklara sahiptir. Devlet bu eşitliğin yaşama
geçmesini sağlamakla yükümlüdür. Hiç bir kişiye, aileye, zümreye
veya sınıfa imtiyaz tanınamaz.
Devlet organları ve idare makamları bütün işlemlerinde kanun önünde eşitlik
ilkesine uygun olarak hareket etmek zorundadırlar” şeklinde kanun
önünde eşitlik tanımlanmıştır.
Anayasanın
12. maddesinde; “Herkes, kişiliğine bağlı dokunulamaz, devredilemez,
vazgeçilmez temel hak ve hürriyetlere sahiptir. Temel hak ve hürriyetler,
kişinin topluma, ailesine ve diğer kişilere karşı ödev ve sorumluluklarını
da ihtiva eder”
Şeklinde temel hak ve hürriyetlerin niteliği
tanımlandıktan sonra kişinin hakları ve ödevleri başlığı ile Anayasanın 2.
Bölümünde kişinin dokunulmazlığı, maddi ve manevi varlığı başlığı altında
17. maddesinde; “herkes, yaşama, maddi ve manevi varlığını koruma ve
geliştirme hakkına sahip olduğu”, 20. maddede ise, herkesin, özel hayatına ve aile hayatına saygı gösterilmesini isteme
hakkına sahip olduğu, özel hayatın ve aile hayatının gizliliğine
dokunulamayacağı...”, ancak, “...millî güvenlik, kamu düzeni, suç
işlenmesinin önlenmesi, genel sağlık ve genel ahlâkın korunması veya
başkalarının hak ve özgürlüklerinin korunması sebeplerinden biri veya
birkaçına bağlı olarak...” belirtilen usulde sınırlama getirilebileceği
düzenlenmiştir. Getirilen sınırlamalar ise üst arama, özel kâğıtları ile
eşyasının aranması ve el koyma olarak tek tek
sayılmıştır.
Anayasa
Mahkemesinin bazı kararlarında 2. madde ile 5. madde birlikte
değerlendirilmiş olup, sosyal güvenliğe ilişkin çerçeve tanımlanmıştır. Mahkeme kararlarında; “...Devletin temel amaç ve görevleri
arasında insanın maddi ve manevi varlığının gelişmesi için gerekli
koşulları hazırlamaya çalışmak, kişiyi mutlu kılmak, onun hayatını
kolaylaştırmak, insan haysiyetine uygun bir ortam içinde yaşamalarını
sağlamak gibi hususların yer aldığı, sosyal güvenliğin temin edilmesinin o
araçlardan biri olduğu, yasa hükmünün gelecek güvencesini mutluluk ve
huzuru tehlikeye düşürmek gibi sonuçlar yaratması durumunda sosyal güvenlik
hakkının, sosyal hukuk devleti ve adalet ilkeleri ile bağdaşmayacak surette
sınırlayan engelleri kaldırmak yerine, engeller getirmemesi gerektiğini
işaret edilmiştir. Yine, Anayasanın 2. maddesinde belirtilen sosyal hukuk
devletinin, temel hak ve özgürlükleri en geniş ölçüde gerçekleştiren ve
güvence altına alan toplumsal gereklerin ve toplum yararlarını gözeten,
kişi ve toplum yararı arasında denge kuran, toplumsal dayanışmayı en üst
düzeyde gerçekleştiren, güçsüzleri güçlüler karşısında koruyarak, sosyal
devleti sağlayan çalışma hayatının gelişmesi için önlemler alarak
çalışanları koruyan sosyal güvenlik sorunlarını çözmeyi yüklenmiş, ülkeyi
kalkınması ile birlikte ulusal gelirin sosyal katmanlar arasında adaletli
biçimde sağlanmasını amaç edinmiş devlet olduğu, güçsüzleri güçlülere
ezdirmemek ilkesi, herkesi, durumlarına uygun düzenlemelerle, sağlıklı,
mutlu ve güven içinde yaşatması gerektiğine işaret edilmiştir.
Anayasa Mahkemesinin kararlarında; Devletin, tüm
çalışanlara sosyal güvenlik hakkını sağlamak ve bunun için gerekli
önlemleri almakla yükümlü olduğu; Anayasanın 10. maddesinde düzenlenen
eşitlik ilkesinin, herkesin her yönden aynı kurallara bağlı olacağı
şeklinde yorumlanmayacağı, durum ve konumlardaki özellikler kimi kişiler ya
da topluluklar için değişik kuralların ve uygulamaların yapılabileceği,
kadının toplum ve aile yaşamında üstlendiği sorumluluk, görev ve paylaşım
gibi toplumsal gerçeklerin kadınlar yararına değişik kural ve uygulamaları
gerektirdiği, eşitlik ilkesi gereğince, zayıf durumda bulunanı diğerleri
ile eşit duruma getirilmesi için gerektiğinde pozitif ayrımcılık yapılması
gerektiği, Anayasanın ve uluslararası sözleşmelerin sosyal hukuk devleti ve
eşitlik ilkesi kapsamında devlete bu yönde müspet düzenlemeleri yapma
yükümlülüğü yüklediği belirtilmiştir. Nitekim yargı kararları, uluslararası
sözleşmelerde kabul gören anlayışın, Anayasa hükmü haline getirilmesi
amacıyla 10. maddeye ek fıkra ile “Bu maksatla alınacak tedbirler eşitlik
ilkesine aykırı olarak yorumlanamaz” şeklindeki düzenleme çalışmaları yasal
sürecini sürdürmektedir.
Ülkemizin de imzaladığı ve 1985 yılından bu yana
yürürlükte olan Kadınlara Karşı Her türlü Ayrımcılığın Önlenmesine İlişkin
Uluslararası Sözleşme kadınlara şimdiye kadar geride kalmış olmalarının
olumsuz sonuçlarını gidermek ya da kaybettiklerinin yeniden
kazandırmalarını sağlamak için yapılacak işlerin başında onlara bazı
olanakların tanınması gerektiği, bunun eşitlik ilkesine aykırı düşmeyeceği,
geçici nitelikteki bu tür olumlu farkların olduğu kabul edilmiştir. Bu kapsamda gerek
5510 sayılı gerekse, yürürlükten kalkan 506 sayılı yasada kız çocukları
yararına aylık bağlanması öngörülmüştür. 506 sayılı yasanın 68/VI
maddesinde kız çocuklarına bağlanan aylıkların, Sosyal Sigortaya, Emekli
Sandıklarına tabi işlerde çalışmaya başlama veya evlenme halinde kesileceği
düzenlenmiştir. 01 Ekim 2008’de yürürlüğe giren 5510
sayılı yeni yasanın 34.maddesinde ise, yaşları ne olursa olsun, evli
olmayan, evli olmakla beraber sonradan boşanan veya dul kalan kızlara ölüm
aylığı bağlanacağı, 56.madde de ise gelir ve aylık bağlanamayacak haller
başlığı altında, maddenin son fıkrasında boşandığı halde boşandığı eşiyle
fiilen birlikte yaşadığı belirlenen eş ve çocukların bağlanmış olan gelir
ve aylıkların kesileceği düzenlenmiştir. Söz konusu düzenleme önceki
yasada mevcut değildir.
Devlet
bu noktada yaşı ne olursa olsun evli olmayan, evli olmakla beraber sonradan
boşanan veya dul kalan bayanları ekonomik olarak koruma altına almıştır. Evlenmekle yeni bir hukuki durum ortaya çıktığından ve evlenme
kapsamında eşin çalışabileceği ve evlendiği bayana bakabileceği,
bakılmadığı takdirde yasada tanınan haklar çerçevesinde (nafaka gibi)
yaşamını bir nebze olarak başka bir hukuki koruma çerçevesinde
sürdürebileceği gözetilerek gelirin kesilmesi yerinde görülebilirse de,
boşanmakla aynı çatı altında yaşanılsa dahi hukuki anlamda herhangi bir
güvencesi bulunmadığından, gelirin kesilmesi yukarıda açıklanan ilkeler
doğrultusunda devletin pozitif yükümlülüğünü yerine getirmesi yönündeki
ifadesi ile çelişmektedir. Yasa Koyucu bu durumda boşanmaya ilişkin
kesinleşmiş karar ile ortaya çıkan hukuki durumu yok sayarak, fiilen bir
arada yaşama olgusu ile hukuken var olan evliliği aynı statüde değerlendirmiş,
bir nevi kadının kanuna karşı hile yoluna gittiğini kabul etmiştir. Maddi
anlamda kesin hüküm karşısında böyle bir durumu varsaymak mümkün değildir.
Anayasanın 138/IV. maddesine göre yasama ve yürütme organları ile idare,
kesin hükme uymak zorundadır. Kaldı ki, aynı çatı altında eski eşle fiilen
birlikte yaşama yasal bir yaptırıma bağlanmasına rağmen, eski eşin dışında
bir başkası ile fiilen birlikte yaşama durumu aynı yaptırıma (gelirin
kesilmesi) tabi tutulmamıştır. Yine fiilen bir arada yaşamalarına rağmen
hiç evlilik gerçekleştirmeyen bayanlar ile de boşanıp eski eşle birlikte
yaşayan bayanlar arasında da eski eşiyle yaşayan için aleyhe durum
yaratılarak eşitlik ilkesi ihlal edilmiştir.
Anayasanın
eşitlik ilkesinin ihlali, aynı hukuki statüde olup da farklı uygulamalara
tabi olunması durumunda gerçekleştiği kabul edilmektedir. Kişisel durum ve
nitelikleri özdeş olanlar arasında yasalarla konulan kurallarla değişik
uygulamaların yapılmaması gerektiği, aynı hukuksal durumları aynı, ayrı
hukuksal durumlara da ayrı hukuksal kuralların uygulanması gerektiği,
Anayasa Mahkemesince 10. maddeye yönelik aykırılık iddialarında en önemli
kıstas olarak kabul edilmektedir.
Somut durumda gerçekleşebilecek olasılıklar göz önüne
alındığında, 1. olasılık kadının hiç evlenmeden fiilen birlikte yaşaması,
2. olasılık, boşanmış olup eski eşi dışında fiilen birliktelik yaşaması, 3.
olasılık boşanmış olup eski eşi ile fiilen birlikte yaşaması, 4. olasılık
ise boşanmış veya boşanmamış yalnız yaşamını sürdürmesi olup, tüm olası
durumlarda hukuki statü aynıdır. Hiç evlenmemiş veya dul olan kadın, hukuken
bekâr statüsündedir. Aylık bağlamada hiç evlenmeyen veya dul olan bayanlar
için bir ayırım yapılmadığı halde, birlikte yaşama durumunda eski eşiyle
birlikte yaşayan dul bayan için ayrı ve aleyhe düzenleme yapılmıştır.
Olasılıklardan 1, 2 ve 4. olasılıklarda yetim aylığı almak hakkı bulunduğu
halde, 3. olasılıkta bu hak yasayla engellenmiştir. Dolayısıyla hukuki
statüleri aynı olduğu halde özel yaşamlarında yeniden birlikte olmaya
başladıkları eski eşlerinden ötürü kadınlar hukuki bir haktan yararlanamama
ile karşı karşıya kalmışlardır. Oysa resmi evlilik yeniden tesis edilmediği
sürece aylık bağlanmasını gerektiren pozitif ayırıcılığa götüren nedenler
ortadan kalkmamıştır.
Söz
konusu hüküm ailenin bir araya gelmesine veya yeniden evliliğin tesisini de
engelliyecek niteliktedir. Olası duruma göre
böylesi bir yaptırım karşısında hiç evlenmeme veya boşanıldıktan
sonra eşlerin aile hayatı kapsamında rutin görevlerin yerine
getirilememesine sebebiyet verecek, en azından bu hususta çekince yaratacaktır.
Kanunda fiilen birlikte yaşamanın tanımı da yapılmamıştır. Bu anlamda da
belirsizlik mevcuttur. Yine birlikteliğin süresinin ne kadar doğacağı kadar
yasa metninden anlaşılamamaktadır. Açılan davalarda bu belirsizlikler
nedeniyle kişinin özel hayatı tartışma konusu yapılacaktır ki bu da insan
hakları sözleşmesinin 8. maddesine ve Anayasanın 20. maddesine aykırıdır.
Anayasa Mahkemesinin 1999/33 esas 1999/51 sayılı
kararında belirtildiği üzere; “...demokratik bir toplumda temel hak ve
özgürlüklere getirilen sınırlamaların, bu sınırlamalarda güdülen amacın
gerektiğinden fazla olmasının düşünülemeyeceği, demokratik hukuk devletinde
güdülen amacın ne olursa olsun kısıtlamaların, bu rejimlere özgü olmayan
yöntemlerle yapılmaması ve belli bir özgürlüğün kullanılmasını önemli
ölçüde zorlaştıracak ya da ortadan kaldıracak düzeye vardırılmaması
gereğine...”, 1996/15 esas, 1996/34 sayılı kararında “...hak ve
özgürlüklerden yararlanmada ortak çıkış noktasının “eşitlik” ilkesi olduğu,
eşitliğin zaman içinde insana verilen değerin artmasına bağlı olarak hak ve
özgürlükler listesinin genişlemesi ile soyuttan somuta indirgenerek birçok
alanda düzenlemelerin kaynağını oluşturduğuna, eşitliğe aykırı durumların
giderilmesi gerektiğini...” işaret edilmiştir.
Bu
kapsamda 5510 sayılı Yasanın 56/son fıkrasının Anayasanın 2, 5, 10, 12, 17
maddelerine aykırı olduğu açıktır.
Anayasanın
20. maddesi kapsamında değerlendirme yapıldığında, madde gereği herkes,
özel hayatına ve aile hayatına saygı gösterilmesini isteme hakkına sahiptir.
Özel hayatın ve aile hayatının gizliliğine dokunulamaz. Avrupa İnsan
Hakları Sözleşmesinin 8.maddesindeki düzenlemeye göre de; “...1- Herkes
özel hayatına, aile hayatına, konutuna ve haberleşmesine saygı gösterilmesi
hakkına sahiptir. 2- Bu hakkın kullanılmasına bir kamu otoritesinin
müdahalesi, ancak ulusal güvenlik, kamu emniyeti, ülkenin ekonomik refahı,
dirlik ve düzenin korunması, suç işlenmesinin önlenmesi, sağlığın veya
ahlakın veya başkalarının hak ve özgürlüklerinin korunması için demokratik
bir toplumda zorunlu olan ölçüde ve yasayla öngörülmüş olmak koşulu ile söz
konusu olabilir...”.
İnsan
Hakları Mahkemesinin kararlarında; “... özel hayat
bütün unsurları ile tanımlanamayacak geniş bir kavramdır. Bu kavramın açık
bir biçimde mahrumiyet hakkından daha geniş olduğu ve herkesin özgür olarak
kişiliğini oluşturmasını ve geliştirmesini sağlayan bir alan içerdiği,
bireyin kişisel hayatını istediği gibi yaşayabileceği bir iç alanla kısıtlamak
ve bu alanın dışında kalan dış dünyayı o alandan tamamen hariç tutmanın
aşırı sınırlayıcı bir yaklaşım olduğu, henüz evli olmayan taraflar
arasındaki ilişkilerin özel hayat kapsamında olduğu, (Appl.No: 15817/89, 1
Ekim 1990, 66 DR 251 sayılı kararı), kapalı kapılar ardında yaşananların,
özel hayat kapsamında değerlendirmesi gereğine işaret etmektedir. Bu
kapsamda kişinin kiminle yaşadığı hususunun özel hayat kapsamında olduğu
tartışmasızdır. Yine mahkeme kararlarının aile hayatı dahi geniş yorumlanarak
aile hayatının, devletin keyfi müdahalesinden serbest bir şekilde özgür
olarak devam edebileceği, tamamen özel bir alanın içinde olduğu kabul
etmektedir. Hatta mahkeme daha da ileri giderek aile hayatının bir defa
oluştuktan sonra boşanma ile veya tarafların birlikte yaşamaya başlaması
ile sona ermeyeceği...” belirtilmiştir.
Kuşkusuz
özel hayat İnsan Hakları Mahkemesi kararları kapsamında boşanma ile dahi
olsa varlığı kabul edilen aile hayatı dokunulmazlığı sınırsız değildir.
Hangi hallerde özel hayata dokunulabileceği sınırlı olarak ve ancak mahkeme
kararıyla olabileceği Anayasanın 20. maddesinin 2. fıkrasında düzenlenmiş
olup, sayılan düzenlemeler arasında sosyal güvenceden yoksun bırakma
bulunmadığı gibi, özel hayata müdahaleyi gerektiren 20/II. maddedeki
nedenlerde mevcut değildir.
İnsan
Hakları Sözleşmesi 8. maddesinin 2. fıkrasında getirilen sınırlamada esas
alınan kriterler ise müdahalenin yasal dayanağının
bulunması, meşru bir amacının bulunması, Demokratik bir toplumda gerekli
olması olarak gösterilmiştir. Burada öngörülen kriterlerden
yasal dayanak koşulu 56. madde ile getirilen düzenleme ile sağlanmıştır.
Ancak meşru bir amaç ve demokratik bir toplumda gereklilik koşulları
oluştuğunu kabul etmek mümkün değildir. Kaldı ki düzenleme hangi yaşta
olursa olsun boşanmalar sonucunda çocukların anne babaları ile tekrar veya
zaman zaman bir araya gelmelerine dahi engel
teşkil edecek nitelikte çekince yaratabilir. Bu durum insan haklan
mahkemesince kabul edilen nihai amacına ailenin birleştirilmesi yününde
devletin pozitif yükümlülüğüne de aykırıdır.
Sonuç olarak; Davacı tarafça ileri sürülen Anayasaya
aykırılık iddiasının ciddi bulunduğu, kamuoyunda da söz konusu hükmün
Anayasaya aykırılığın tartışma konusu yapıldığı, sırf bu hususun dahi
Anayasaya Aykırılık iddiasının Anayasa Mahkemesine götürülmesini
gerektirdiği, iddianın davayı uzatma gayesi ile yapılmadığının anlaşıldığı,
mahkememizce de, yukarıda ayrıntılarıyla belirtilen gerekçeler
doğrultusunda, söz konusu düzenleme kadınlar yararına getirilen pozitif
düzenleme ile yukarıda sayılan diğer temel hak ve özgürlükleri ortadan
kaldıracak sonuçlar doğuracağı ortadadır.
Yasanın yürürlüğünden önce dahi gerçekleşen boşanmalar
sonucu, evlenmemekle birlikte yeniden tesis edilen aile ortamının yok
edilmesi ile sosyal güvenceden vazgeçme hususunda kişileri seçim yapmak
zorunda bırakacağı, ayrıca maddenin uygulanması kapsamında, fiili
birlikteliğin tespiti gayesi ile Anayasa’nın 20. maddesinde düzenlenen özel
ve aile hayatın gizliliğinin ihlali edilerek bu hususta, kurum
görevlilerince araştırma yapılacak, araştırma sonuçları tutanaklara
bağlanacak, Anayasanın 20. maddesinin II paragrafındaki sebepler olmaksızın
ve aynı maddedeki sınırlamalar dışında yetki Anayasa’da düzenlenmediği
halde kurum elemanlarınca işlem yapılması sonucu doğurduğundan; hüküm
Devletin temel amaç ve görevlerinden, kişinin maddi ve manevi varlığının
gelişmesine gerekli koşulları hazırlamak biryana engel teşkil ettiğinden Anayasanın
2. ve 5. maddelerine, evlenmemiş, evlenip boşanmış ancak başka biriyle (eşi
dışında) yaşayan veya boşanıp kadınlar ile aynı hukuki statüde olmasına
rağmen eski eşle yaşayan kadın aleyhine yaptırım getirmesi yönüyle,
Anayasa’nın 10. maddesine, maddi ve manevi koruma ve geliştirmeye engel
olması ile temel hak ve özgürlükler kapsamında, aile hayatına ve özel
hayata saygı gösterilmemesi nedeniyle Anayasanın 17. ve 20. maddelerine
aykırı olduğu, bu nedenlerle yasa hükmünün iptali gerektiği kanaatine
varılmıştır.
İptali
istenen hüküm, iptal edildiğinde, ödenmiş olan aylıkların 90. maddeye göre
geri alınır şeklindeki düzenleme, hukuki dayanaktan yoksun kalacağından, bu
kısmında iptali gerekmektedir.”
C- 2010/87 Esas Sayılı İtiraz
Başvurusunun Gerekçe Bölümü Şöyledir :
“ANAYASAYA AYKIRILIK NEDENLERİ VE İLGİLİ ANAYASA
MADDELERİ
1- ANAYASANIN 10.
MADDESİ YÖNÜNDEN:
‘Herkes
kanun önünde eşittir.’
5510
sayılı Yasanın 56. maddesinin (b) fıkrasına göre aylığı kesilen kadın eğer
eski kocası ile değil ama başkan bir erkekle aynı evde yaşamaya devam
ederse aylığın kesilme riski yoktur. Çünkü kanun sadece boşandığı eşiyle
birlikte yaşaması halinde dul-yetim aylığının kesilmesini öngörmektedir.
Muvazaa
borçlar hukukunun konusu olup kişilerin herhangi bir sözleşmede gerçek
iradelerini gizlemeleridir. Mahkeme kararları ile ilgili olarak muvazaadan
söz edilemez.
5510
sayılı Yasanın 56/b maddesinin son fıkrasını gerekçe gösterilerek
babasından dolayı aldığı dul ve yetim aylığı kesilen bir şahıs, eşinin
ölümü halinde mahkeme kararı ile boşandığı eşinden dolayı da dul ve yetim
aylığı alamayacak ve mirasçı olamayacaktır. Bir mahkeme kararı ya vardır ve
geçerlidir ya da yoktur ve geçersizdir. Onun için “babandan dolayı yetim
aylığı alamazsın, eşinden boşandığın için de evliliğin sağladığı sosyal
güvenlik haklarından yararlanamazsın” demek hakkaniyete uygun değildir.
Bir
mahkeme kararını hem geçerli hem geçersiz sayılması hukukun genel
ilkelerine ve hakkaniyet kurallarına uygun düşmez.
2- ANAYASANIN 11. MADDESİNİN 2. FIKRASI
YÖNÜNDEN:
‘Kanunlar
anayasaya aykırı olamaz.’
‘Sigortalı
hak sahibinin aylığının sadece bir denetim elemanının raporu ile kesmek
yasaya ve Anayasaya uygun değildir. Olması gereken, tespiti yapan denetim
elemanının raporu ile SGK’nun aylığı kestirmek
için İş Mahkemesine dava etmesidir. Ancak SGK mahkeme yolunu es geçip bir
tespit raporu ile aylığı kesmektedir.
3- ANAYASANIN 35. MADDESİ YÖNÜNDEN:
‘Herkes
mülkiyet ve miras haklarına sahiptir’
a- Medeni kanunumuza göre taraflar arasında mal rejimi
konusunda bir anlaşma yoksa edinilmiş mallar ortaktır. Boşanan eşlerin bir
tek evi varsa ve boşanma kararı ile birlikte mahkeme kararı ile her bir eşe
evin yarısı verilmişse boşanan eşlerin her biri kendi evinde oturma hakkına
sahiptir. Bu hakkın kısıtlanması Anayasada güvence altına alınan mülkiyet
hakkının ihlalidir.
b- Evlilik iki kişi arasında, resmi makamlar önünde
yapılan sözleşmedir ve kadın ve erkek resmi nikâh ile evlenmekle Medeni
Kanun gereğince karı-koca sıfatlarını alır. Böylece miras hukuku açısından
birbirlerinin mirasçısı olurlar; yani kim vefat ederse, sağ kalan onun
mirasçısı olur. Sosyal güvenlik hukuku açısından da hak sahibi veya bakmakla
yükümlü kişi olurlar. Yani her ikisinin sağlığında arasında olması
sebebiyle çalışan, çalışmayanın sosyal güvencesini sağlar. Ölümle de hak
sahibi olurlar ki sağ kalan, ölenin aylığını dul sıfatıyla almaya devam
eder.
c- Evlilik bir sözleşmedir, ama bunu sona erdiren boşanma
ise mahkeme kararıdır. Yani evlilik sözleşmesini ancak ve ancak mahkeme
sona erdirebilir. Boşanma halinde evliliğin iki önemli sonucu ortadan
kalkar. Fakat bu kez başka haklar ortaya çıkar. Medeni Kanun açısından
evlilikle edinilmiş tüm mallar, ortak paylaşıma konu edilmek zorundadır.
Mesela karı-koca nikâhlı iken ev edinmişlerse ev kimin adına kayıtlı olursa
olsun boşanma ile yarı yarıya bölüşülmek zorundadır.
d- 1 Ocak 2002 tarihinde yürürlüğe giren 4721 sayılı Türk
Medeni Kanununun 202.maddesine göre, yasal mal rejimi, eşler arasında
edinilmiş mallara katılma rejimi olup, 4722 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun
Yürürlüğü ve Uygulama Şekli Hakkında Kanununun 10. maddesine göre, eşler;
“Türk Medeni Kanunun yürürlüğe girdiği tarihten başlayarak bir yıl içinde
başka bir mal rejimi seçmedikleri takdirde, bu tarihten geçerli olmak üzere
yasal mal rejimini seçmiş sayılır. Boşanma halinde de edinilmiş mallar yarı
yarıya pay edilir.’
4- ANAYASANIN 60. MADDESİ YÖNÜNDEN:
Herkes
sosyal güvenlik hakkına sahiptir.
Sosyal
Güvenlik hukuku gereğince, boşanma ile resmi nikâhı bitiren kadına varsa
vefat etmiş ana-babası üzerinden yetim aylığı bağlanabileceği gibi, eğer
ilk evliliği varsa ve ilk eşi vefat etmişse onun üzerinden dul aylığı alma
hakkı ortaya çıkmaktadır. Boşanan kadın, boşanma tarihinden sonra SGK’ ya
müracaat ederse dul veya yetim aylığı bağlanacaktır. Kocasından boşanan ve
Medeni Kanun gereğince edindikleri evi yarı yarıya paylaşmak zorunda kalan
kadın, eski kocasıyla yaşıyorsa bu durumun SGK denetim memurları tarafından
tespiti halinde dul-yetim aylığını kaybeder. Bu durumda 5510 sayılı yasanın
56 maddesinin (b) fıkrası; ‘Boşandığı eşiyle fiilen birlikte yaşadığı
belirlenen eş...’ tabiri kullanılmıştır. Bu tabir ‘..boşandıkları
halde aynı evi (mecburen de olsa) paylaşan kadın-erkeğin cinsi münasebette
bulunup bulunmadıkları da araştırma konusu olur mu, aynı evde yaşamaları
yeterli mi?’ sorusuna cevap vermemektedir. Bu konuda SGK’nun
açıklayıcı bir genelgesi de yoktur. Yani eve giden denetim elemanları için
sadece aynı evde ikamet etmek yeterli mi yoksa aralarında karı koca hayatı
var mı araştırmalılar mı belli değildir.
SONUÇ: Açıklanan nedenlerle; Anayasanın 152/1
maddesi uyarınca;
5510
sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanununun 56. Maddesinin
(b) bendinde yer alan; “Eşinden boşandığı halde, boşandığı eşiyle fiilen
birlikte yaşadığı belirlenen eş ve çocukların, bağlanmış olan gelir ve
aylıkları kesilir. Bu kişilere ödenmiş olan tutarlar 96. madde hükümlerine
göre geri alınır.” ibaresinin Anayasanın başlangıç hükümleri ile 10, 11,
35, 60 ve 138 maddelerinin amir hükümlerine aykırı düştüğü iddiası ile res’en Anayasa Mahkemesine gidilmesi, dava dosyasının
tüm belgeleri ile onaylı suretinin dosya oluşturularak Anayasa Mahkemesine
sunulmasına, iş bu karar aslı ile dosya suretinin Yüksek Mahkemeye
tebliğinden itibaren 5 ay beklenilmesine, 5 ay içinde netice gelmezse
mevcut mevzuata göre davanın görüm ve çözümüne devam edilmesine, 28/07/2010 tarihinde karar verildi.”
III- YASA METİNLERİ
A- İtiraz Konusu Yasa Kuralı
17.4.2008
günlü, 5754 sayılı Yasa’nın 36. maddesiyle değişik, 31.5.2006 günlü, 5510
sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu’nun itiraz konusu
son fıkranın da yer aldığı 56. maddesi şöyledir:
“Gelir
ve aylık bağlanmayacak haller
MADDE
56- (Değişik birinci fıkra: 17/4/2008-5754/36 md.)
Ölen sigortalının hak sahiplerinden;
a)
Kendisinden aylık bağlanacak sigortalıyı veya gelir ya da aylık bağlanmış
olan sigortalıyı kasten öldürdüğü veya öldürmeye teşebbüs ettiği veya bu
Kanun gereğince sürekli iş göremez hale veya malûl duruma getirdiği,
b)
Kendisinden aylık bağlanacak sigortalıya veya gelir ya da aylık bağlanmamış
olan sigortalıya veya hak sahibine karşı ağır bir suç işlediği veya bunlara
karşı aile hukukundan doğan yükümlülüklerini önemli ölçüde yerine getirmemesi
nedeniyle ölüme bağlı bir tasarrufla mirasçılıktan çıkarıldıkları,
hususunda kesinleşmiş yargı kararı bulunan kişilere
gelir veya aylık ödenmez. Ödenmiş bulunan gelir ve aylıklar, 96 ncı madde hükümlerine göre geri alınır.
Eşinden boşandığı halde, boşandığı eşiyle
fiilen birlikte yaşadığı belirlenen eş ve çocukların, bağlanmış olan gelir
ve aylıkları kesilir. Bu kişilere ödenmiş olan tutarlar, 96 ncı madde hükümlerine göre geri alınır.”
B- Dayanılan ve İlgili Görülen
Anayasa Kuralları
Başvuru kararlarında, Anayasa’nın 2., 5., 10., 11., 12., 17., 20., 35., 60. ve 138.
maddelerine dayanılmış; 65. maddesi ise ilgili görülmüştür.
IV- İLK İNCELEME
Anayasa
Mahkemesi İçtüzüğü’nün 8. maddesi gereğince, 3.12.2009 gününde yapılan ilk
inceleme toplantısında, 2009/86 esas sayılı; 7.12.2010 gününde yapılan ilk
inceleme toplantısında ise 2010/86 ve 2010/87 esas sayılı dosyalarda
eksiklik bulunmadığından işin esasının incelenmesine, OYBİRLİĞİYLE karar
verilmiştir.
v- birleştirme kararları
31.5.2006 günlü, 5510 sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel
Sağlık Sigortası Kanunu’nun 56. maddesinin son fıkrasının iptaline karar
verilmesi istemiyle yapılan 2010/86 ve 2010/87 esas sayılı itiraz
başvurularına ilişkin davaların, aralarındaki hukuki irtibat nedeniyle
2009/86 esas sayılı dava ile BİRLEŞTİRİLMESİNE, 2010/86 ve 2010/87 esas
sayılı dosyaların esaslarının kapatılmasına, esas incelemenin 2009/86 esas
sayılı dosya üzerinden yürütülmesine, 7.12.2010 gününde OYBİRLİĞİYLE karar
verilmiştir.
Vı- ESASIN İNCELENMESİ
Başvuru
kararları ve ekleri, işin esasına ilişkin rapor, itiraz konusu yasa kuralı,
dayanılan ve ilgili görülen Anayasa kuralları ve bunların gerekçeleri ile
diğer yasama belgeleri okunup incelendikten sonra gereği görüşülüp
düşünüldü:
Başvuru
kararlarında, boşandığı halde fiilen boşandığı eşi ile birlikte yaşayan eşe
ve çocuklara 5510 sayılı Yasa’nın 33., 34. ve 35.
maddelerine göre bağlanan gelir ve aylıkların itiraz konusu kurala
dayanılarak kesildiği, boşandığı eşi dışında başka bir kişiyle evlilik
birliği olmaksızın fiilen yaşayan eş ve çocukların ise gelir ve aylıklarını
almaya devam edecekleri, bunun eşitlik ilkesine ve sosyal güvenlik hakkına
ilişkin düzenlemeye aykırı olduğu, mahkemeler tarafından verilip kesinleşen
boşanma kararı üzerine bağlanan aylık ve gelirlerin kesilmesinin,
mahkemelerce verilen boşanma kararını uygulamamak anlamına geldiği,
Birleştirilen E.2010/86 sayılı başvuru kararında ayrıca,
boşanmış kadının önceki eşiyle aynı çatı altında yaşasa bile hukuki anlamda
bir güvencesinin kalmadığı, yasa koyucunun kural kapsamındaki birlikte
yaşama olgusu ile resmi evliliği aynı statüde değerlendirdiği, bir nevi
kadını kanuna karşı hile yoluna yönelttiği, düzenlemenin ailenin bir araya
gelmesini ve yeniden evliliğin tesisini engelleyici nitelikte olduğu, özel
hayatın gizliliğinin ihlal edildiği, boşanma olsa dahi varlığı kabul edilen
bir aile hayatının dokunulmazlığa sahip bulunduğu, SGK elemanlarınca
boşanan eşlerin fiilen yaşadıklarının tespit edilmesiyle kişinin maddi ve
manevi varlığının gelişiminin engellendiği,
Birleştirilen E.2010/87 sayılı başvuru kararında ayrıca,
borçlar hukukunun konusu olan muvazaanın, mahkeme kararlarına karşı ileri
sürülemeyeceği, boşanan eşin yetim aylığının kesilmesi ve eşinden boşandığı
için de evliliğin sağladığı sosyal güvenlik haklarından yararlanamamasının
hakkaniyete uymadığı, aylığın denetim elemanlarınca yapılan bir tespit
raporuyla kesilmesinin uygun olmadığı, evlilikte aksine anlaşma yoksa edinilmiş
mallara ortaklığı esas olmakla boşanan eşlerin tek evi varsa her birinin
kendi evinde oturma hakkının kısıtlandığı,
belirtilerek
itiraz konusu kuralın, Anayasa’nın 2., 5., 10.,
11., 12., 17., 20., 35., 60. ve 138. maddelerine aykırı olduğu ileri
sürülmüştür.
6216
sayılı Anayasa Mahkemesinin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında
Kanun’un 43. maddesine göre, ilgisi nedeniyle iptali istenen kural
Anayasa’nın 65. maddesi yönünden de incelenmiştir.
Anayasa’nın 2. maddesinde belirtilen hukuk devleti, her
türlü işlem ve eylemi hukuka uygun, her alanda adaletli bir hukuk düzeni
kurmayı amaçlayan ve bunu geliştirerek sürdüren, hukuku tüm devlet
organlarına egemen kılan, Anayasaya aykırı durum ve tutumlardan kaçınan,
insan haklarına dayanan, bu hak ve özgürlükleri koruyup güçlendiren, yargı
denetimine açık olan devlettir.
İtiraz
konusu kural, sigortalı için değil, sigortalının hak sahiplerinden olan
“eşi ve çocukları” için düzenleme öngörmektedir. Düzenlemede, eşinden
boşandığı halde, boşandığı eşiyle fiilen birlikte yaşadığı belirlenen eş ve
çocukların, bağlanmış olan gelir ve aylıklarının kesileceği, bu kişilere
ödenmiş olan tutarların ise 5510 sayılı Yasa’nın 96. maddesindeki hükümlere
göre geri alınacağı öngörülmüştür.
Ölüm
aylığı alabilecek eşin dul olması ve kız çocuğun evli olmaması şartı itiraz
konusu kuralda değil, 5510 sayılı Kanunun 34. maddesinde düzenlenmiştir. Ölüm aylığının hak sahiplerine paylaştırılmasına dair 5510
sayılı Kanunun 34. maddesinde, çalışmayan veya kendi sigortalılığı
nedeniyle gelir veya aylık bağlanmamış çocuklardan; 18 yaşını, lise ve
dengi öğrenim görmesi halinde 20 yaşını, yüksek öğrenim yapması halinde 25
yaşını doldurmayanlara; kız çocuklar için ise yaşları ne olursa olsun evli
olmayan, evli olmakla beraber sonradan boşanan veya dul kalan kızların her
birine yetim aylığı bağlanması kural altına alınmıştır. Buna göre
yasa koyucunun, bir geliri bulunmayan ve evli olmayan kadınları yaşa bağlı
olmaksızın ölüm aylığından yararlandırmak suretiyle korumayı amaçladığı
anlaşılmaktadır.
İtiraz
konusu kuralın madde gerekçesinde “eşinden boşanmak
suretiyle babasından maaş bağlanan, ancak boşandığı eşleriyle fiilen
beraber yaşayanların gelir ve aylıklarının kesilmesi ile ilgili hususların,
uygulamada hakkın kötüye kullanılmasını önlemek amacıyla yeniden
düzenlendiği” vurgulanmıştır.
İtiraz
konusu kuralın gerekçesinde de belirtildiği gibi ölüm aylığı alma hakkının
kötüye kullanılmasının engellenmesi amaçlanmaktadır. Uygulamada ölüm aylığı
almaya hak kazanmak için gerekli olan “evli olmama” koşulu, boşanma ile
aşılarak yasa koyucunun bir geliri bulunmayan dul veya bekâr kadınları
koruma gayesi istismar edilmektedir. Bu şekilde gerçekleştirilen
boşanmadaki erkek bir ailede koca olarak kendisine düşen sorumluluklardan
kurtulma çabasına girmekte, eşler sanki resmi evliliklerini sürdürüyor gibi
bir arada yaşamaya devam etmektedirler. Başka bir ifadeyle, ölüm aylığı
alabilmek için gerçekleştirilen boşanmada, taraflar iyi niyetli
davranmamaktadırlar.
5510
sayılı Yasa’nın 34. maddesinde öngörülen ölüm aylığını alabilmek için “evli
olmamak” koşulunu aşmak amacı ile iyi niyete dayanmayan ve dürüst olmayan
boşanma isteği ve çabası ile boşanma kararı elde edilip buna bağlı olarak
ölüm aylığı alınması, açıkça hakkın kötüye kullanılmasıdır. Hakkın kötüye
kullanılması hukuk devletinin koruması altında değerlendirilemez. Bu
nedenle hakkın kötüye kullanılmasını engellemeyi amaçlayan itiraz konusu
kural hukuk devletine aykırı bir düzenleme olarak görülemez.
Anayasa’nın
10. maddesinde yer verilen eşitlik ilkesi hukuksal durumları aynı olanlar
için söz konusudur. Bu ilke ile eylemli değil, hukuksal eşitlik
öngörülmüştür. Eşitlik ilkesinin amacı, aynı durumda bulunan kişilerin
yasalar karşısında aynı işleme bağlı tutulmalarını sağlamak, ayrım
yapılmasını ve ayrıcalık tanınmasını önlemektir. Yasa önünde eşitlik,
herkesin her yönden aynı kurallara bağlı tutulacağı anlamına gelmez. Durumlarındaki
özellikler, kimi kişiler ya da topluluklar için değişik kuralları ve
uygulamaları gerektirebilir. Aynı hukuksal durumlar aynı, ayrı hukuksal durumlar
farklı kurallara bağlı tutulursa Anayasa’da öngörülen eşitlik ilkesi
zedelenmez.
Resmi
evliliği olmadan birlikte yaşayanlar ile ölüm aylığı alabilmek için hakkını
kötüye kullanarak resmi evliliğini boşanma ile sonlandırıp boşandığı eşiyle
fiilen birlikte yaşamaya devam edenler söz konusu hakkı kullanmak bakımından
eşit kabul edilemeyeceklerinden, bunlar arasında eşitlik karşılaştırması
yapılamaz.
Anayasa’nın
60. maddesinde, “Herkes, sosyal güvenlik hakkına sahiptir.
Devlet, bu güvenliği sağlayacak gerekli tedbirleri alır ve teşkilatı kurar.”
denilmektedir.
Sosyal
güvenlik, bireylerin istek ve iradeleri dışında oluşan sosyal risklerin,
kendilerinin ve geçindirmekle yükümlü oldukları kişilerin üzerlerindeki
gelir azaltıcı ve harcama artırıcı etkilerini en aza indirmek, ayrıca
sağlıklı ve asgari hayat standardını güvence altına alabilmektir. Bu
güvencenin gerçekleştirilebilmesi için sosyal güvenlik kuruluşları
oluşturularak kişilerin yaşlılık, hastalık, malûllük, kaza, ölüm ve
işsizlik gibi sosyal risklere karşı asgari yaşam düzeylerinin korunması
amaçlanmaktadır.
Ölüm
aylığı, doğrudan sigortalıya ilişkin bir ödeme değildir. Yasa koyucunun
sosyal güvenlik konusuna geniş bir yaklaşımının sonucu sigortalının ölümü
ile aranan koşulların sağlanması halinde sigortalının geride kalan hak
sahipleri açısından getirdiği bir ödemedir. İtiraz konusu kural, hak
edilmediği halde ölüm aylığı alınarak hakkın kötüye kullanılmasına engel
olma amacını taşıdığından ölüm aylığı almayı hak edenler açısından SGK’nın mali kaynakları çerçevesinde Anayasa’nın 60.
maddesinde ifade edilen güvenceyi sağlamaya çalışmanın bir gereğidir. Ölüm
aylığı alabilmek için öngörülen koşulun hakkın kötüye kullanılarak
sağlanmak istenmesi sosyal güvenlik hakkıyla bağdaştırılamaz.
Bunun
yanında ölüm aylığı, sosyal güvenlik sisteminin aktüeryal
yapısıyla doğrudan ilgilidir. Anayasa’nın 65. maddesine göre, “Devlet, sosyal ve ekonomik alanlarda Anayasa ile belirlenen
görevlerini, bu görevlerin amaçlarına uygun öncelikleri gözeterek malî
kaynaklarının yeterliliği ölçüsünde yerine getirir.” Ölüm
aylığı alabilmek için boşanarak eşiyle birlikte fiilen yaşamaya devam eden
kadınlara haksız ve yersiz ödeme yapılması ile oluşacak maliyetin, SGK’nın aktüeryal dengelerini
olumsuz etkilememesi için yasa koyucunun bu düzenlemeyi getirdiği
anlaşılmaktadır.
Açıklanan
nedenlerle itiraz konusu kural, Anayasa’nın 2.,
10., ve 60. maddelerine aykırı değildir, itiraz isteminin reddi
gerekir.
İtiraz
konusu kuralın Anayasa’nın 5., 11., 12., 17., 20.,
35. ve 138. maddeleriyle ilgisi görülmemiştir.
Fulya
KANTARCIOĞLU, Serdar ÖZGÜLDÜR ve Engin YILDIRIM bu görüşe katılmamışlardır.
VıI- SONUÇ
31.5.2006
günlü, 5510 sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu’nun
56. maddesinin son fıkrasının Anayasa’ya aykırı olmadığına ve itirazın
REDDİNE, Fulya KANTARCIOĞLU, Serdar ÖZGÜLDÜR ile Engin YILDIRIM’ın
karşıoyları ve OYÇOKLUĞUYLA, 28.4.2011 gününde
karar verildi.
|
Başkanvekili
Serruh KALELİ
|
Üye
Fulya KANTARCIOĞLU
|
Üye
Ahmet AKYALÇIN
|
|
Üye
Mehmet ERTEN
|
Üye
Fettah OTO
|
Üye
Serdar ÖZGÜLDÜR
|
|
Üye
Zehra Ayla PERKTAŞ
|
Üye
Recep KÖMÜRCÜ
|
Üye
Alparslan ALTAN
|
|
Üye
Engin YILDIRIM
|
Üye
Nuri NECİPOĞLU
|
Üye
Hicabi DURSUN
|
|
Üye
Celal Mümtaz AKINCI
|
Üye
Erdal TERCAN
|
KARŞIOY GEREKÇESİ
5510 sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık
Sigortası Kanunu’nun 34. maddesinde, ölen sigortalının, yaşları ne olursa
olsun evli olmayan, evli olmakla beraber sonradan boşanan veya dul kalan
kızlarına ölüm aylığı bağlanması öngörülmüş, 17.4.2008 günlü 5754 sayılı
Yasa ile değiştirilen 56. maddesinin iptali istenen son fıkrasında ise,
eski düzenlemede bulunmayan bir kurala yer verilerek, eşinden boşandığı
halde, boşandığı eşiyle fiilen birlikte yaşadığı belirlenen eş ve
çocukların, bağlanmış olan gelir ve aylıklarının kesileceği; bu kişilere
ödenmiş olan tutarların, 96. madde hükümlerine göre geri alınacağı hükme
bağlanmıştır. Böylece, yasa
koyucu eşlerin boşanması sonucu ortaya çıkan hukuki sonuçları göz ardı
ederek bunların fiilen bir arada yaşamalarını evlilikle ayni hukuki statüde
değerlendirmiş, başka bir anlatımla kadının ölüm aylığı alabilmek amacıyla
kanuna karşı hile yoluna başvurduğunu var saymıştır. Oysa,
birisiyle evlenmeden birlikte yaşayan veya boşandığı eşinden başkasıyla
birlikte yaşayan ya da boşanıp, eski eşiyle birlikte yaşayanla yalnız
yaşayan kadınlar, yasalar karşısında bekâr sayılmaları nedeniyle aynı
hukuki statüde olmalarına karşın, bunlardan sadece boşandıktan sonra eski
eşiyle birlikte yaşayan kadının farklı kurallara bağlı tutulması eşitlik
ilkesi ile bağdaşmamaktadır. Boşanmaya ilişkin kesinleşmiş bir yargı kararı
ile ortaya çıkan hukuki statü göz ardı edilerek evli eşlere uygulanan
kuralların birlikte yaşamaları halinde evlilik birliği sona ermiş olanlara
da uygulanması farklı konumda bulunan kişilerin, aynı kurallara tâbi
olmaları sonucunu doğurduğundan itiraz konusu düzenleme bu yönüyle de
eşitlik ilkesi ile bağdaşmamaktadır.
Öte yandan, Anayasa’nın 20. maddesinde herkesin,
özel hayatına ve aile hayatına saygı gösterilmesini isteme hakkına sahip
olduğu, özel hayatın ve aile hayatının gizliliğine dokunulamayacağı
belirtilmiştir. Bu özgürlüğün, Madde’de belirtilen sınırlama nedenleri
arasında yer almadığı halde, itiraz konusu kuralın uygulanabilmesi için
Kurum yetkililerince yapılacak araştırma ve tespitlerin özel hayatın ve
aile hayatının gizliliğine müdahale oluşturacağı açıktır.
Anayasa’nın 2. maddesinde Türkiye Cumhuriyeti’nin
sosyal bir hukuk devleti olduğu belirtilmektedir. Sosyal hukuk devletinde,
kamu yararı ile temel hak ve özgürlükler arasında denge kurulurken, insanın
onuruna ve manevi varlığının korunmasına verilen değer, kamu yararı
düşüncesinin önünde yer almadıkça çağdaş bir demokrasi anlayışına
ulaşılamayacağında duraksamaya yer yoktur.
Anayasa’nın 60. maddesine göre, herkes, sosyal
güvenlik hakkına sahiptir; devlet, bu güvenliği sağlayacak gerekli
tedbirleri alır ve teşkilâtı kurar. Bu kuralın uygulamaya geçirilmesinde
devlet, sosyal güvenlik kuruluşlarının, kurulup işletilmesini düzenlerken
kuşkusuz, aktuaryel dengeleri gözetmek ve bu
kuruluşların sağladığı olanaklardan herkesin adil ve eşit biçimde
yararlanmalarını sağlamakla yükümlüdür. Ancak, bunu yaparken öncelikle
Anayasa’nın, 17. maddesi uyarınca herkesin, yaşama, maddi ve manevi
varlığını koruma ve geliştirme hakkı ile 20. maddesi doğrultusunda özel ve
aile hayatına saygı gösterilmesini isteme hakkına sahip olduğu gerçeğini
dikkate almak zorundadır.
Açıklanan nedenlerle itiraz konusu kuralın
Anayasa’ya aykırılığı nedeniyle iptali gerektiği düşüncesiyle çoğunluk
görüşüne katılmıyorum.
Üye
Fulya
KANTARCIOĞLU
KARŞI OY GEREKÇESİ
1- 31.5.2006 günlü, 5510 sayılı Sosyal Sigortalar
ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu’nun 56. maddesinin itiraz istemlerine konu
son fıkrası, eşinden boşandığı halde, boşandığı eşiyle fiilen birlikte
yaşadığı belirlenen eş ve çocukların, bağlanmış olan gelir ve aylıklarının
kesileceği; bu kişilere ödenmiş olan tutarların, bu Kanun’un 96. maddesi
hükümlerine göre geri alınacağını hükme bağlamaktadır.
5510 sayılı Kanundan önce yürürlükte olan 506,
1479, 2925 ve 5434 sayılı Kanunlarda bu yönde bir düzenleme bulunmadığı,
iptali istenen hükmün ilk kez 5510 sayılı Kanun’un 56. maddesi ile
yürürlüğe konulduğuna işaret etmek gerekir.
2- “Boşanma”, Medeni Kanunun düzenlediği, evliliğe
son veren bir hukuki kurumdur. Kesinleşmiş bir boşanma kararı (ilâmı),
kesin hükmün bütün hukuki sonuçlarını doğurur ve Anayasa’nın 138. maddesi
uyarınca da boşanmaya ilişkin bir mahkeme kararı karşısında yasama ve
yürütme organları ile idare, bu karara uymak ve icaplarına uygun davranmak
mecburiyetindedir. Hukukun öngördüğü yol ve esaslar dışında, kesinleşmiş
bir mahkeme kararı konusunda “muvazaa”
tabirinin kullanılması, başta Anayasa olmak üzere, hukukun genel ilkelerine
de aykırı düşer. Esasen itiraza konu kuralda da bir “muvazaa”dan söz
edilmemekte, buna mukabil “eşinden boşandığı halde, boşandığı eşiyle fiilen
birlikte yaşama” hali, evvelce bağlanmış olan gelir ve aylığın kesilmesi
nedeni teşkil etmektedir.
Boşanılan
eşle yeniden birlikte yaşama hali (durumu), Anayasa’nın 20. maddesinin
koruması altındaki bir “özel hayat” tercihidir. Bu madde uyarınca da,
herkesin bu özel hayat tercihine saygı göstermesi ve bu hayatın gizliliğine
dokunamaması ve sorgulayamaması gerekli bulunmaktadır. Oysa 5510 sayılı
Kanun’un 55. maddesi “yoklama” adı altında, Sosyal Güvenlik Kurumu
görevlilerine özel hayatların sorgulanması ve irdelenmesi, bu konuda
tutanak (rapor) düzenlenmesi görevini yükleyerek; itiraza konu 56. maddenin
son fıkrasının tatbikatını sağlamaktadır. Kural, bu şekliyle Anayasa’nın
20. maddesine açıkça aykırı düşmektedir.
Diğer yandan, kural boşandığı eşiyle bir arada
yaşayan kişiyi aylıktan yoksun bırakırken, eşinden boşanmış, ancak gayri
ahlâki ilişkiler ve yaşam tarzını benimsemiş kişiler yönünden hiçbir
yaptırım öngörmediğinden, bu kişiler aylıklarını almaya devam edeceklerdir.
Diğer bir deyişle, yasakoyucu Anayasa’nın
koruması altındaki özel hayat biçimlerinden bir bölümünü bir hak yoksunluğu
nedeni sayarken, kalanını bu kapsamda değerlendirmemektedir. Bu düşünce ve yaklaşım biçiminin toplumsal, ahlâki ve etik
yönlerden haklı yönleri olabileceği düşünülebilir ve savunulabilirse de,
Anayasa’nın koruması altındaki tüm özel hayat biçimlerinin toplumsal ve
insani yaptırımlar (kınama, ayıplama v.b) dışında hukuki yaptırımlarla ve
hak yoksunluğu sonucunu doğuran kurallarla cezalandırılması, aynı zamanda
Anayasa’nın 2. maddesinde ifadesini bulan “Hukuk Devleti” ilkesine de
aykırıdır.
3- Kurumun aktüeryal
dengesi, haksız maaş alma, diğer çalışanların haklarının ihlâl edilmesi vb.
nedenlerin gerçekte var olması, Anayasa’ya aykırı kurallar koymak suretiyle
bu “haksızlığın” giderilmesini haklı kılamaz. Anayasa’nın 60. maddesinin
öngördüğü sosyal güvenlik hakkının yitirilmesi sonucunu doğuran bir olgunun
aynı zamanda yine Anayasa’nın meşru gördüğü hukuki bir nedene dayanması
gerekir. Dava konusu kural, bir sosyal güvenlik hakkının (aylık) haksız
biçimde yitirilmesi sonucunu doğurduğundan, Anayasa’nın 60. maddesine
aykırıdır.
4- Açıklanan nedenlerle, itiraz istemlerine konu
kuralın Anayasa’nın 2., 20. ve 60. maddelerine
aykırı düşmesi nedeniyle iptali gerektiğini değerlendirdiğimizden;
çoğunluğun aksi yöndeki kararına katılmıyoruz.
|
Üye
Serdar ÖZGÜLDÜR
|
Üye
Engin YILDIRIM
|
|